Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 64 | 65 | (Page 66) | 67 | 68 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 11/09/13--15:50: Binbir surat: Atilla Arcan
  • Adı üzerinde binbir surat… Farklı makyajlar yapıyor, kılıklara giriyor, farklı suretlerle seyirci karşısına çıkıyor. Binbir surat olması sadece lafta değil, bugüne kadar bine yakın tiplemeye girdi. Halktan birini canlandırdığı da oldu, devlet reisini de. Listesinde kimler yok ki: Zeki Müren, Deniz Baykal, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Bülent Ecevit… 80’li yıllarda Tele Show programıyla siyah beyaz ekrana renk katan, Binbir Surat programıyla hayran kitlesini artıran Atilla Arcan, Türkiye’nin taklitle ön plana çıkan ilk komedyenlerinden. İşinin tahsilini görmüş, İngiltere’de sinema ve şov, Berlin’de makyaj eğitimi almış, sektöre öncülük etmiş bir isim. Farklı, renkli, eğlenceli biri… Atilla Arcan’ı şanslı ve farklı kılan özelliği yönetmen bir babanın oğlu olması. Babası, Hababam Sınıfı’nda okulun sahibi rolüyle bilinen, sinemamızın en çok film çeken yönetmenlerinden Muharrem Gürses. Onun sayesinde 5 yaşında filmlerde rol almaya başladı, 18 yaşında Hz. Süleyman rolüyle beyazperdede boy gösterdi. Arcan’ın hayatının Sahne Arkası’ndayız.ÇOCUKLUK9 yaşındayken annem ile babam ayrıldıDoğma büyüme İstanbulluyum. Babam yönetmen, annem ev hanımı. Oyuncaklarım film makaralarından oluşuyordu. Onları üst üste dizip ev yapardım. Babam sinemadan evvel tiyatroyla uğraşıyordu. Avni Dilligil, Salih Tozan, Vahi Öz’le İzmir’de şehir tiyatrosunu kurmuştu. Onun için 5 yaşında Kadıköy’den ayrılıp İzmir’e yerleştik. 1 yıl sonra anlaşmazlıklar çıktı, geri döndük İstanbul’a. O ustaların arasında piştim. Sonra babam film çekmeye başladı, beni de 5 yaşındayken Kara Efe adlı filmde oynattı. 13 yaşına kadar oyunculuğa devam ettim, ardından tahsilime yöneldim. Oyunculuk yüzünden derslerini ihmal edenlerden değilim. İlk mektebim Kasımpaşa Sururi İlkokulu. En başarılı dersim din kültürüydü. Allah ve peygamber sevgisiyle büyüdüğüm, bununla ilgili araştırmalar yaptığım için kolay geliyordu. Bundan olsa gerek babam peygamberlerle ilgili filmlerde bana roller verdi. Diğer başarılı dersim edebiyattı, matematikten ise zar zor geçerdim. 8 kardeşiz. İki anne, iki babadan… Annem ve babam ben 9 yaşındayken ayrılmışlar. Çocukluğum babamın yanında geçti, istediğim zaman annemi görmeye giderdim. Bu yüzden sıkıntı yaşamadım. İlk zamanlar ablamla çok üzüldük, sonrasında kabullenip hayata devam ettik.GENÇLİKGençliğim Allah’ı aramakla geçtiOrtaokul yıllarında babamın ekonomik durumu iyileştiği için Şişli Koleji’nde okudum. Lisede Site Koleji’ndeydim, üniversitede İzmir Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık bölümünde... Neden bu bölümü yazdığımı da bilmiyorum. Son iki ay kala çalışma mecburiyetinden dolayı okulu bıraktım zaten. Gençliğim çok sakin geçti. Hümanist bir çocuktum. Babam Kur’an-ı Kerim’i tefsir eden, batıl inançlara karşı biriydi. İsyankâr bir ergen değildim. Gençliğim Allah’ı aramakla geçti. Her sabah secde ederdim, o alışkanlığım hâlâ devam ediyor. İçkim hiç olmadı, sigarayı sonradan bıraktım. Oyunculuk yaptığım için okulda bir hayli popülerdim. Bunun ders geçmeme faydası dokunduğunu söyleyemem. Lise sonda matematikten kalmıştım, bir yıl ezber yapıp öyle okulu bitirdim. İstanbul’da yaşayınca gezdiğimiz yerler Beyoğlu ve çevresi oluyor. Yeşilçam sokağında az tur atmadık. Babamın kurduğu Atilla Film’de beklediğim olurdu. Bir gün biri geldi, iki senaryo (Cesur) getirmiş. Adını sordum. ‘Yılmaz Güneyli’ dedi. ‘Muharrem baba okusun, ben ikinci adam rolünü istiyorum’ deyip gitti. Sıraya koydum, babama verdim. Okudu. ‘İkinci adam rolünü mü istiyor?’ dedi babam. ‘Nereden bildin?’ diye sordum. ‘Onu büyütmüş’ dedi. Aşırı sol olduğu için kabul etmedik. Kervan Film’e gönderdik, orada patladı, gitti.İLK FİLMİlk sahneyi 40 defa çektikHz. Süleyman ve Saba Melikesi (1963). Babam Nezihe Araz’ın yazdığı 28 Peygamber adlı bir kitap vermişti bana. Okurken çok etkilenmiş, “Baba, peygamberlerden birinin filmini niye yapmıyoruz?” demiştim. “Hz. Süleyman’ı yapalım.” dedi. Babam Kur’an-ı Kerim’i okudu, hadislere baktı, Tevrat’ı, İncil’i inceleyip senaryoyu bir yılda yazdı. Başrolü de bana verdi, liseyi yeni bitirmiş bir gence. Hz. Süleyman’ı oynamak benim için çok zordu. Çoğu zaman konsantre olup ağlıyordum. Allah’tan özür diliyor, ‘Beni affet’ diyordum. İstanbul Şile’de vaha kuruldu, çölü andıran Kumbaba’da ve Ant Film Stüdyosu’nda çekimler yapıldı. Kostümleri tarihi kaynaklardan bulup çizmiş, patronları terzi arkadaşlara verip diktirmiştim. Babam o filmde bana baya bir azap çektirdi. Bedevilerden dayak yiyen bir kadını kucaklayıp tedavi etmek için götürdüğüm bir sahne vardı. Kalın kıyafetlerle, çölün içinde aşağı yukarı otuz-kırk adım taşıyordum. Baban da olsa yönetmen. Bir şey diyemiyorsun kırkıncıda ‘Tamam’ dedi. Korktum, “Baba hep böyle mi olacak?” diye sordum. “İnsanlar ‘Oğluna müsamaha göstermiyor, kendimize dikkat edelim’ desinler diye yaptım.” dedi. Film, gösterime girdiğinde anormal tuttu. Türkiye’nin yüzde 60-70’i izlemiştir gibi geliyor.TAKLİTDemirel’in kardeşi beni abisi sandıİngiltere’de oyunculuk üzerine eğitim aldıktan sonra taklit yapmaya başladım. Ankara’da gazinoda program yaptığım dönem... Sonradan TRT’nin başına müdür olan iki kişi ‘Bizimle televizyonda çalışır mısın?’ teklifinde bulundular. Spor spikeri Güneş Tecelli ile program yapmaya karar verdik. O halkın arasında sunum yaptı, ben tiplere girdim. Tele Show anormal tuttu. Derken bir yıldan sonra Binbir Surat’a geçtim. Orada bütün siyasilerin taklidini yaptım. Almanya’da aldığım eğitimle hepsinin makyajını kendim yaptım. Canlandırdığım tip sayısı 824. Beni en çok zorlayan Atatürk’ünkiydi. Kemik yapımız, göz rengimiz benzemesine rağmen 7 saat sürdü makyaj. Hepsi özeldir ama Özal’ın taklidi en çok hoşuma gidenlerdendir. Tatlı bir anım da var: Bir gün Süleyman Bey’in (Demirel) memleketine gittim. Otelde program bittikten sonra “Kardeşini ziyarete gidelim.” dedi arkadaşlar. Makyajımı yaptım, limuzine benzer bir araca binip köye gittik. Herkes etrafımızı sardı. Kardeşi geldi, elimi öptü, küçük bir çocuk ‘dede’ diyerek boynuma sarıldı. Sonra döndü, “Sen benim dedem değilsin eşek kafalı.” dedi. Kardeşi, “Ne yapıyorsun o senin deden.” dedi. Çocuk anladı, kardeşi anlayamadı.AİLE‘Önce sen’ sözleşmesi yaptıkAnkara’da program yaptığım dönem… Eşim ailesiyle beraber beni izlemeye gelmiş. Kulisten Gül’ü gördüm, içim ürperdi. Gösteriden sonra gittim yanlarına oturdum. Babası dışarı çıkmıştı. Annesine “Kızınızı çok beğendim” dedim. “Sanatçısın tamam ama her şeyin bir usulü var. Anneni-babanı alırsın, gelir istersin.” diye cevap verdi. Gül’e baktım kıpkırmızı olmuştu. Kısa bir süre sonra istemeye gittim, evlendik. Eşim sahneye çıkmayan balerinlerden. Can ile Muhlise adlı gösteride Muhlise’yi oynatmıştım. O kadar güzel oynadı ki, boyut değiştirdi. Rol yaparken hiç takılmayan ben, dondum kaldım. Çok iyi bir oyuncu ve aile mühendisi. Dört çocuğumuz var. İlk çocuğumuz daha önce evlilik yaptığım yabancı eşimden. İlk eşim vefat etti ama kızım “Yaşayan annem sensin.” diyor Gül’e. Üveylik yok, birbirlerine candan bağlılar. Gül’le evlenirken bir sözleşme yaptık. İkimiz de birbirimize ‘Önce sen’ diyeceğiz diye. Benler ortadan kalkınca 30 yıllık mutlu bir evlilik ortaya çıktı.ONU ANLATTIGözyaşı göz pınarında hazırdırGül Arcan (Eşi): Atilla mükemmel ölçüde bir eş, babadır. Günümüzde meziyet haline gelen şeyler onun aklında ruhunda var. Dürüsttür, hak yemez, kimsenin kalbini kırmaz. Çok inançlıdır, hümanisttir. İnsanları dil, din, ırk diye ayırt etmez. Baharda dışarıya çıktığımızda bir çiçeğe bakıp ağladığı olur. Duygusaldır, hem de çok. Gözyaşı göz pınarında hazırdır akmak için. Eşim olduğu için söylemiyorum, çok nadir bir insandır. Çekimden geldiğinde neler yaptı etti, anlatır her şeyi. Çocuklarımıza da aşıladığımız birkaç nokta var: Koşulsuz sevgi, dürüstlük. Ne olursa olsun paylaşırız ve hep beraber çözüm bulmaya çalışırız.

    0 0

    Doğu Perinçek liderliğindeki Maocu/Aydınlık Hareketi içerisinde yer almış 7 entelektüel. Onlar hayata artık çok farklı pencerelerden bakıyor. Aydınlıktan Kaçanlar kitabı yedi entelektüel ismin Aydınlıktan özgürlüğe kaçışını anlatıyor.Bugün 60’lı yaşlarında olan entelektüel camianın yedi ismi... Kimini akademi, kimini de medya dünyasından tanıyoruz. Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Halil Berktay, Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Ethem Sancak ve Büşra Ersanlı. Bu isimleri bir araya getiren ise bir zamanlar Doğu Perinçek liderliğindeki Maocu/Aydınlık Hareketi içinde yer almaları. Zaman içinde Aydınlık ile yollarını ayırmış bu yedi ismin tek istekleri vardı: “Şehirleri köylerden kuşatıp ‘gerici iktidarı’ devirecekler ve ülkeye sosyalizmi getireceklerdi.” Ve gün geldi, gençliklerini verdikleri ideolojiyi sorgulayıp hayal kırıklığıyla karşılaşınca, arkalarını dönüp gittiler. Bu isimlerle derinlemesine yapılan söyleşiler Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Erkam Tufan Aytav’ın kalemiyle Ufuk Yayınları’ndan çıkan Aydınlıktan Kaçanlar kitabında yer aldı…Cengiz Çandar (Gazeteci-yazar): "Bu soru kalbimi sıkıştırıyor"İllegal Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’ni kuran beş kişiden biri. Gerilla eğitimi almak için Filistin’e gitti. 1971’in Aralık’ında Aydınlık Hareketi’nden ayrıldı. “Solcu geçmişimden hiç pişman değilim. Tek pişmanlığım, hangi gruptaydın, hangi fraksiyondaydın diye sorulursa ki soruluyor; Doğu Perinçek Grubu, Aydınlık veya TİİKP demek ağrıma gidiyor, adeta dilim dönmüyor, zorlanıyorum. Cevabı telaffuz etmek, kalbimi sıkıştırıyor.” sözleri pişmanlığını özetliyor. Perinçek için söyledikleri ise dikkat çekici. “Bu adamı bir sol hareket lideri olarak görmedim, görmemeye de devam ediyorum. O yüzden, Ergenekon dalgalarından biri ona isabet edince de suret-i katiyede şaşırmadım. Onun ilgisi yoksa şayet, Ergenekon diye bir şey de yoktur.”Şahin Alpay (Gazeteci-yazar): "Dönekliğimle iftihar ediyorum"1971 sonuna kadar 4 yıl Aydınlık Hareketi içinde bulunur. Filistin’de gerilla eğitimi alır, İsveç’e sığınmak zorunda kalır. “Türkiye’de ‘devrimci’ gençler, ülkeye özgürlük, adalet gelsin diye yola çıkmıştık. Fakat yaptığımız işler ülkeyi zalim, faşist bir diktatörlük altına sokmaya hizmet edebilirdi. Zamanla Türkiye ve dünyanın ihtiyacı olanın sosyalizm değil, siyasi özgürlük ve demokrasi olduğuna karar kıldım.” diyor. Şahin Alpay ‘dönek’ olduğunu kabul ederek, “Dönekliğimle iftihar ediyorum” diyor: “Dönekliğin bir ahlaki, bir de felsefi anlamı var. Ahlaki bakımdan her zaman sözüne sadık olmaya çalıştım ama felsefi bakımdan bir döneğim ve iftihar ediyorum. Çünkü yanlışlardan dönmek, bir erdemdir.”Halil Berktay (Tarihçi-yazar): "İçimi acıtıyor"20 sene hareketin içinde aktif rol alır. Bugün hareket içinde geçen yılları için şunları söylüyor: “İçimi acıtıyor, çok acıtıyor... O yıllardaki halimizi, nelerle uğraştığımızı ve neler yapmaya çalıştığımızı düşündüğümde, bunda o kadar kahredici bir naiflik var ki. Komik diyeceğim ama komik de olamıyor; sadece ve sadece içimi acıtıyor. Tasavvur edemeyeceğiniz derecede acıtıyor.”Oral Çalışlar (Gazeteci-yazar): "Bir dönen varsa Perinçek’tir"1968’den 1989’a kadar 21 yıl Aydınlık Hareketi’nin içinde yer alır. Çalışlar’a göre Aydınlık grubunun bugün durduğu yer devletçi, militarist, milliyetçi ve darbeci. Kendisi bugün bu dört kavrama da muhalif: “Eşitliğe, adalete inanarak sosyalist oldum. Sonra fark ettim ki, ideoloji bütün bu ideallerimi zehirleyen ve ezen bir rol oynuyor. Teorinin gri yüzü hayatın yeşilliğini kurutuyor. Bundan kopmak gerektiğini düşündüm ve koptum.” Aydınlık Hareketi, Çalışlar gibi bir dönem Maocu olanlar hakkında Dönekler diye kitap yazdırdı. Çalışlar, “Bir dönen varsa o da Perinçek’tir.” diyor.Gülay Göktürk (Gazeteci-yazar): "Yanlış bir şeye alet olacaktım"On yedi yaşından otuz iki yaşına kadar devrimcilikle geçen çileli, hapishaneli bir on beş yıl… Şimdi ise, “Çok aptalca buluyorum o dönemi. Yani tam olarak hem olmayacak duaya âmin demek, Türkiye’yi hiç tanımamak, hem de eğer başarılı olsaydı da son derece yanlış bir şeye alet olmuş olacaktım.” diye pişmanlığını dile getiriyor. Göktürk, “Türkiye çok şey kaybetti. İşte darbelere zemin hatta bahane oldu.” diyor.Ethem Sancak (İşadamı): "Devrim yapacağız diyorduk, biz devrildik"Hedef Alliance Holding Yönetim Kurulu başkanı. 1975-1985 arası Aydınlık Hareketi’nin içinde önder kadroda yer alır. Serüvenini, “Devrim yapacağız diyorduk ama biz devrildik.” özeleştirisiyle anlatıyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ABD’de ziyarete gittiğinde gerçekleşen ikili diyaloğu not düşüyor: “Kendisine dedim ki, ‘Adalet ve özgürlük arayışı peşinde solcu oldum’ ve öyle düşünüyorduk. Bana enteresan bir şey dedi, ‘Beni 72’de hapse attılar, yanı başımda hücrede solcu gençler vardı, onları gözledim, bunların içinde sahabe hayatı yaşayanlar vardı’ dedi. Sahabe hayatı yaşamak çok zor bir... Yani dürüst olmak, kanaatkâr olmak. Mesela çok sempati duydum bu güzel değerlendirmeye. Biz Hocaefendi’nin dediği gibiydik, herkes bir değildi ama gerçekten bazılarımız öyleydi.”Büşra Ersanlı (Akademisyen): "Perinçek’e itaat bana göre değildi"1970-1975 arası Aydınlık Hareketi’nin içinde yer aldı. Fabrikalarda eğitim çalışmaları/propagandalar yaptı, işkence gördü, hapishane dönemleri oldu. Zaman içinde Aydınlık ile yollarını ayırdı. “Doğu Perinçek’e itaat veya tek bir lidere bağlanarak iş yapmak bana uygun değil. Ayrıca 1970’lerin sonuna doğru gördüğüm dergi ve gazeteler farklı bir çizgi izlemeye başlamışlardı. Bana göre iş raydan çıkıyordu.” diyor. Bugün bilgisinin de algısının da çok değiştiğini söylüyor.Yaşadıkları ideolojiyle gelen bir akıl tutulmasıAydınlık Hareketi içinde bulunmuş ve daha sonra ayrılmış aydınların gözü ile hareketi anlamak, yaşanmışlıkları kayda geçirmek istedim. Bu isimlerin inandıkları dava uğrunda her türlü fedakârlığı göze alabilmelerine saygı duydum. Proleterleşme çabaları ise dikkat çekiciydi. Devrimin tarım aletleri ile yapılması gerektiğine bile inanmışlar. Bunları ancak ideolojinin getirdiği akıl tutulması ile izah edebiliriz. Aydınlık’ı terk edişleri bir gün içinde olmamış. Sebebi yaşanmışlıklar karşısında duydukları mahcubiyet.

    0 0

    Mısır Çarşısı’nda 7 kişinin hayatını kaybettiği, 127 kişinin yaralandığı patlamanın üzerinden 13 yıl geçti. Tartışmaları hâlâ devam eden olayda hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla görüştük, yürek burkan hatıralar ve çarpıcı açıklamalar dinledik.Türkiye 9 Temmuz 1998’de tarihi Mısır Çarşısı’nda yaşanan patlamayla sarsılmıştı. Olayda 3’ü çocuk, 7 kişi hayatını kaybetmiş, 9’u yabancı uyruklu olmak üzere 127 kişi yaralanmıştı. Patlamaya bir bombanın neden olduğu iddiasıyla açılan dava, tam 15 yıl gibi bir zaman sürdü. Aradan geçen uzun yılların ardından Mısır Çarşısı’nda hayatını kaybedenlerin yakınlarına ulaştık. Eşi Birgül Tuncer’in ağır yaralandığı patlamada çocukları 4 yaşındaki Engin Tuncer ile 7 yaşındaki Ergin Tuncer’i kaybeden Nurettin Tuncer, o güne ilişkin bilgileri ilk kez paylaştı. Kardeşi Tuncay Özkan’ı kaybeden Kaya Özkan da 15 yıl boyunca neler yaşadığını, gözyaşları içinde anlattı. Kaya Özkan, annesiyle babasını olaydan hemen sonra üzüntüden kaybettiğini söyledi.‘5 DAKİKA ÖNCE BİRİ BÜFEYE KOLİ BIRAKTI’Mısır Çarşısı’nda İki çocuğunu kaybeden Nurettin Tuncer, eşi Birgül Tuncer’in o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Eşimin olaydan birkaç gün önce çocuğa aldığı walkman arızalı çıkmıştı. Onu değiştirmek için komşumuz Saniye Karacan ve onun 7 yaşındaki oğlu Erdi Karacan ile birlikte Eminönü’ne gittiler. Eminönü’ne girer girmez de yağmur yağmaya başlıyor. O sırada çocuklar acıktıklarını söyleyince, aynı zamanda da da ıslanmamak için Ünlüoğlu Büfe’ye giriyorlar. Çocuklara döner söylemek için sırada bekliyorlar. O sırada bir bayan bir koli getirip oraya bırakıyor. Kolinin getirildiğini hem eşim Birgül Tuncer hem de komşumuz görüyor. Son derece ilginçtir, bu konuyla ilgili bugüne kadar kimse ifadeye çağırmadı eşimi. Koli bırakıldıktan 5 dakika geçmiyor ki büyük bir patlama oluyor. Eşim ondan sonrasını hatırlamadığını söylüyor.“ Olaydan sonra eşinin uzun süre yoğun bakımda kaldığını söyleyen acılı baba Nurettin Tuncer, patlama günü yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Olaydan birkaç saat sonra Cerrahpaşa’dan polisler arayıp gelmemi söyledi. Cerrahpaşa’ya gittiğimde eşim yoğun bakımdaydı. Çocuklarım ise morgdaydı. Onların parçalanmış bedenlerini gördüm. Eşimin dizden aşağısı tamamen parçalanmıştı. Patlama sırasında çocuklar eşimin önünde duruyormuş. Eğer çocuklar, Birgül’ün önünde durmasaydı, belki onu da kaybedecektim. Eşimin vücudunun belirli bölgelerinde hâlâ şarapnel parçaları vardır. 8 ay tedavi gördü. Hayatımız altüst oldu. İki tane evlat kaybetmenin acısıyla birlikte ‘Eşim hayatta kalacak mı?’ endişesini yaşıyorsunuz. Mecbur kalıyorsunuz bu endişe ile yaşamaya. Allah eşimi bana bağışladı. Aslında evladımın acısını bile tam anlamıyla yaşayamadım. Olaydan sonra Birgül’ün yürümesi 2 yılı buldu. Bugüne kadar kendisi hiç konuşmadı. O acıyı yaşamak istemiyor. Mezarlığa gittiğimiz zaman bile, günlerce kendine gelemiyor. İlk 2 yıl evde haber seyretmedik. Çünkü bu olay ne zaman gündeme gelse eşim fenalaşıyordu.”DEVLET SÖZÜNÜ TUTMADIDönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in hastanede ziyarete geldiğini de söyleyen Nurettin Tuncer, Demirel’in kendisine “Hiç merak etme tüm tedavi masrafların karşılanacak.” dediğini ama yıllarca devam eden yüklü miktarda ilaç parasını devletin karşılamadığını dile getiriyor. Patlamanın bomba ile gerçekleştiğini söyleyen Nurettin Tuncer, “Aksi olsaydı devlet bize tazminat ödemezdi.” ifadelerini kullanıyor. “2 evladımı verdim karşılığında 90 bin TL tazminat aldım” diyen Tuncer, “Bu para çektiğiniz eziyetlerin, yaşadığınız acının yanında bir para değil. Daha ilk gün bomba olduğuna inandım. İtfaiyenin bir tane bile tüpün patlamadığına ilişkin raporu var. Eğer bu bir tüpgaz patlaması ise neden o tüpler sağlam şekilde kaldı? Eğer tüp patlamadıysa o halde bomba patladı. Bu kadar basit.” Nurettin Tuncer, geçtiğimiz aylarda yasalaşan ‘sivil şehitlik’ haklarından da yararlanmak istiyor. “2 evladımı verdiğim bu devlet, sivil şehitlik hakkını bize çok görmemeli.” diyor.‘POLİS GİBİ GELİP FOTOĞRAFLARI ÇALDILAR’Nurettin Tuncer’in patlamanın ardından yaşadığı çarpıcı bir olay daha var. Tuncer’in iddiasına göre dönemin Hürriyet Gazetesi muhabiri evlerine sivil polis gibi girip aile albümünü çalmış. Tuncer, içini yakan bu olayı şöyle anlatıyor: “Olayın ardından yaşadığım acıların üstüne bir de gazetecinin evime girmesi var. Bu da bizde derin yaralar açtı. Patlamadan bir gün sonra Hürriyet Gazetesi’nin muhabiri yanında iki tane vatandaş ile birlikte gelip ‘Sivil polisiz araştırma yapmak için geldik.’ diye söylemiş bizim komşulara. Komşunun camından kalas uzatmışlar ve benim evin de camını kırarak içeri girmişler. Eve gittiğimde çocukların resimlerinin olduğu fotoğraf albümünün çalındığını anladım. Bunun üzerine gazeteye gittik. O muhabiri 15-20 gün izine çıkardılar. Hürriyet Gazetesi o albümlerde yer alan çocuklarımın resimlerini yayımladı. Ondan sonra da gazete olayı kapatma yoluna giderek bir daha da o fotoğrafları yayımlamadı. Albümü geri istedik, fakat vermediler.”Bombayı koyanlar cezasını çeksinMısır Çarşısı’ndaki patlamada hayatını kaybeden Tuncay Özkan kumaş pazarlamacısıydı. Bu kapsamda sık sık Sultanhamam’a giden Tuncay Özkan’ın ağabeyi Kaya Özkan, kardeşinin ardından üzüntü sebebiyle anne ve babasını da kaybetmiş. Kaya Özkan, 15 yıl önce yaşadıklarını gözleri dolarak anlatıyor: “Akşama doğru patlamanın olduğuna ilişkin haberler televizyonlarda verilmeye başladı. Hatta Samsunlu bir arkadaşım vardı, bana ‘Çocuklar Eminönü’ne gitti.’ demişti. Ben de kendisine ‘Git ara çocuklarını. Patlama oldu, Allah göstermesin, başlarına bir şey gelmesin.’ dedim. Sonra o arkadaşım, evini aradı, ‘Hayır gelmemişler.’ dedi. İyice telaşlanmıştık. Meğer asıl kardeşim Tuncay oradaymış. Gece 23.00 sularında kardeşimin eşi telefon etti, ‘Tuncay eve gelmedi.’ dedi. Televizyon kanallarında patlama haberleri veriliyor ama hâlâ Tuncay’ın orada olabileceğini tahmin etmiyorum. Tuncay’ı sabahlara kadar hastanelerde, karakollarda aradım, hiçbir yerde bulamadım. Ertesi sabah 2. Şube’de görevli komiser bir arkadaşım vardı, onun yanına gittim. Komiser arkadaşım araştırma yaptı. ‘Adli Tıp’ta 25-30 yaşlarında bir ceset var.’ diye bilgi gelince Adli Tıp’a gittik. Morga girdim, patlamada ölen 7 kişiyi de gördüm. Tuncay’ı ensesinden tanıdım. O sırada zaten bayılmışım. Hâlâ gözümün önünden gitmiyor.”‘TÜPLERİN DOLU OLDUĞUNU BİZZAT KENDİM GÖRDÜM’Devletin kendilerine 13 yıl sonra tazminat ödediğini söyleyen Kaya Özkan, olaya tüp patlamasının neden olmadığını, bunu bizzat kendi gözleriyle gördüğünü söylüyor. Kaya Özkan şöyle konuşuyor: “Olay olduktan birkaç gün sonra o büfeye gittim. Tüp patlamasından olabileceği konuşuluyordu. Kendi gözlerimle görmek istedim. O tüplerin hepsinin dolu olduğunu gördüm. Mal sahibine de sordum. Kendisi tüplerin sağlam olduğunu söyleyerek, dolu tüpleri gösterdi. Hiçbir zaman bu olayın tüp patlaması olduğuna inanmadım. Bu olay bombalı saldırıdır. Eğer bu olay bir tüp patlaması ise neden devlet bize tazminat ödedi? Devlet olayın üzerinden 13 yıl geçtikten sonra tazminat ödedi. Yıllardır bu konuyla ilgili haberleri izlediğimde içim acıyor. Kardeşim sürekli gözümün önüne geliyor. Evet, kardeşimi kaybettim, onun acısını yaşıyorum ama mağdurların görmezden gelinmesi çok daha büyük bir acı. Suçlular dışarıda olurken, ölenlerin hakkı yokmuş gibi davranıldı. Sanki bu olayın hiç mağduru yokmuş gibi davranıldı. Bu, gerçekten zoruma gidiyor.”Mısır Çarşısı patlamasında ve sonrasında neler olmuştu?Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili ilk karar İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 8 Haziran 2006 tarihinde verildi. Patlamaya bombanın mı yoksa LPG’nin mi neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle tutuklu bulunan sanık Pınar Selek beraat etti. Fakat Yargıtay 9. Ceza Dairesi, bomba olduğu görüşüyle kararı bozdu. Yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23 Mayıs 2008 tarihinde Pınar Selek’in yine beraatine karar verdi. Yargıtay ise Selek’in müebbet hapis istemiyle yeniden yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dosyaya yeniden bakan mahkeme, 9 Şubat 2011’de, Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında daha önce 2 kez verilen beraat yönündeki kararında direnilmesine hükmetti. Ancak Yargıtay kararı tekrar bozdu ve mahkeme ısrarla Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk’ün müebbet hapis istemiyle yargılanmasını istedi. Bunun üzerine İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi 22 Kasım 2012 tarihinde görülen duruşmada beraat kararında direnilmesine ilişkin kararı usule aykırı buldu. Bunun üzerine yapılan yargılama sonucunda mahkeme 24 Ocak 2013 tarihinde Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk’e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Mahkemenin yakalama kararını gönderdiği Adalet Bakanlığı, Pınar Selek’in yurtdışında olduğuna dair mahkemeye yazı gönderdi. Bunun üzerine davaya bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Selek hakkında kırmızı bülten çıkarılması için Adalet Bakanlığı’na yazı gönderdi. Gönderilen yazı sonrasında 31 Mayıs 2013 tarihinde Pınar Selek için kırmızı bülten çıkarıldı.

    0 0

    Lozan Antlaşması, 90. yılında… Gazeteci-yazar Taha Akyol, CNN Türk ekranlarında 10 bölüm halinde yayınlanacak belgeselde, ‘Lozan’da aslında ne oldu?’ sorusunun cevabını arıyor.Lozan Antlaşması’nın 90. yılındayız. Bu antlaşma neden önemli?En azından 1856’dan beri rüyamız olan iktisadî bağımsızlık Lozan’da gerçekleşti, kapitülasyonlar burada kalktı. Misak-ı Millî büyük ölçüde gerçekleşti, kısmen gerçekleşmedi. Ankara rejiminin yetkilileri ‘laiklik’ kavramını ilk kez Lozan’da kullandılar. Daha da önemlisi şu: Lozan, I. Dünya Savaşı sonrası yapılan antlaşmaların içinde yegâne bir antlaşmadır. Çünkü diğerleri galiplerin mağluplara dayattığı anlaşmalardır. Lozan, ortada bir Millî Mücadele zaferi olduğu için galiplerin mağluplara dikte etmediği, hukuken eşitlerin çarpıştığı bir antlaşmadır. O yüzden de toplantılar çok sert geçmiştir.Sevr gibi değildi yani…Evet… Osmanlı’nın Sevr Antlaşması’nda hayır diyecek gücü yoktu. Lozan’da görüşmeler, toplam 5,5 ay devam etti. Üç defa savaşın eşiğine gelindi. Bu da orada ne kadar zorlu bir mücadele olduğunu gösteriyor.Peki, Lozan söylendiği gibi, ‘sulh muahedesi’ mi?Lozan’ın sulh muahedesini aşan tarafları var: Orada Türkiye’nin hukukî rejimi konuşuldu. Arkeoloji bile konuşuldu. Hatta Kutsal Emanetler bile konuşuldu. Dolayısıyla sadece sulh antlaşmasından ibaret değil.Hep tartışılıyor: Lozan ihanet mi, yoksa zafer mi?Lozan’ı şiirlerle övmeyi de ona ihanet demeyi de reddediyorum. Lozan, Türkiye’nin kurulması ve diplomatik süreçte neler olduğu hususunda muhakkak okunması gereken bir kitap. ‘Lozan masası, infaz masasıdır’, ‘İmparatorluğu Lozan’da kaybettik’ gibi sözler, çok ucuz hamaset. Bunların hiçbir karşılığı yok. Lozan’da çok büyük bir mücadele olmuştur. Bu antlaşmanın eleştirilecek yönlerini de gördüm, belgeselde bunları belirtiyorum. Lozan’da şu şu işler daha iyi sonuçlanabilirdi diye düşündüğüm konular var. Ama genel olarak Lozan başarılıdır. Ben Lozan’ı incelerken çok şey öğrendim; onun için okunması gereken bir kitap diyorum...Mesela?..Mesela, laiklik kavramı ilk defa burada kullanılmış. Lozan’daki en büyük kavgalar sınır kavgaları değil, kapitülasyonlarla, Osmanlı dış borçları ve imtiyazlarla ilgili...100. yılda Lozan’ın hükmünün ortadan kalkacağına dair bir ‘efsane’ var...Bu çok akılsızca bir efsane… Efendim, Lozan’ın gizli bir maddesi varmış falan filan… Yaşadığımız çok sert kutuplaşma ortamında, böyle paranoyalar, komplo teorileri Türkiye’deki bütün kesimlerde son derece revaçta olduğu için bu tarz söylentiler ortaya çıkıyor. Gizli maddeler söylemi tamamen zırva. Şunu belirteyim: Uluslararası antlaşmaların geçerli olabilmesi için parlamentolar tarafından onaylanması lazım. Parlamentonun onayladığı gizli bir madde yok.Parlamentodan da gizlenen bir madde imzalanmış olamaz mı?Diyelim ki İsmet Paşa, böyle bir şeye imza attı. Bu ortaya çıktığında bugün Türkiye der ki ‘Bu, geçersiz bir antlaşmadır, parlamentoda onaylanmadı.’ Peki, İsmet Paşa ve Lord Curzon, parlamentonun antlaşmayı geçersiz sayacağını bilmiyor muydu ki, gizli maddeleri imzalansınlar? Ayrıca bir de şu var: Lozan’la ilgili bütün belgeler açıklandı. İsmet Paşa’nın Ankara ile yaptığı yazışmalar, Meclis’teki gizli oturumlar, hem de Lord Curzon’un Londra ile gizli yazışmaları, Lordlar Kamarası’ndaki tartışmalar… Bunların hepsi ya açık ya yayımlandı. Bütün bunlara rağmen farz edelim gizlenmiş bir şey var. Bunu, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar kabul edecek. Arkasından Celal Bayar ve Menderes kabul edecek. Sonrasında 27 Mayısçılar kabul edecek. Sonrasında Kenan Evren ve Özal kabul edecek. En son Erbakan, Ecevit ve Tayyip Erdoğan da onaylayacak… Mümkün mü? Kuyruklu yalan…Peki, karşılıklı tavizler söz konusu mu Lozan’da?Kesinlikle… Lozan’da en büyük taviz Musul’dur. Fakat taviz derken cebimizden çıkarıp ‘buyurun’ demiyoruz. Musul’u askerî olarak alacak gücümüz yoktu. Kazım Karabekir, der ki, ‘Musul için savaşırsak İzmir’i yeniden kaybederiz.’ Keza Rauf Orbay da Musul’daki İngiliz hava kuvvetlerine dikkat çeker. Musul’da Kürt isyanı çıktı. İngilizler, Kürtlere havadan katliam yaptılar. O uçaklar İngilizlerin elindeyken bizde tek bir tayyare yoktu. Ancak şu mümkündü: Musul’da sınır ve petrol konusunda daha iyi sonuçlar alabilirdik. İngilizlerin vermeye hazır olduğu tavizleri bile alamadık, bunda istihbarat zafiyetimizin de rolü var. Boğazlar meselesinde, Hatay’da da taviz verildi, fakat bu son ikisi sonra telafi edildi.Lord Curzon’un kamarada söylediği ‘Türkiye Avrupa’da yer almak istiyorsa, halifeliği kaldırmalıdır.’ sözünün aslı var mı?Yok böyle bir şey… Nerede demiş? Yazışmalarında yok, Avam Kamarası’nda yok! Avam Kamarası’ndaki tartışmaları ben İngilizce aslından okudum. Curzon, Lozan’da başarılı bir anlaşma yaptıklarını savunuyor. Lord George ise ‘Bu anlaşma hezimettir’ diye eleştiriyor, kendisi azılı bir Türk ve İslam düşmanıdır. ‘Siz, İngiltere’nin zaferi olan Sevr’i Lozan’da yırttınız. Bizim için son yüzyılın en ağır diplomatik mağlubiyetini imzaladınız’ anlamında sözleri var. Curzon ise Lozan’a ‘zafer’ diyor tabii. Zafer mi, hezimet mi tartışması orada olmuş yani.Peki, neden Lozan’a Rauf Orbay gidecekken İsmet İnönü gidiyor?Bu, tamamen Mustafa Kemal Paşa’nın tercihi… Rauf Bey’in çok iyi bir İngilizcesi var. İsmet Paşa’nın Fransızcası çok akıcı değil. Fakat Atatürk için ‘Bir işi kim daha iyi yapar’ın yanında, ‘Kim bana sadıktır’ ölçüsü önemlidir. Rauf Bey, gerektiğinde Mustafa Kemal Paşa’ya ‘hayır’ diyecek biriydi. Nitekim sonra Atatürk’le arası açılmıştır. Burada şöyle bir siyasî taraf da vardır: Atatürk, hem kendisine mutlak sadık olduğu için hem Lozan’da Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen bir kumandanını göndermek için İnönü’yü tercih etti. Lord Curzon, Lozan’da Mondros ve Sevr anlaşmaları geçerliymiş gibi konuşuyor, İsmet Paşa ise Mondros ve Sevr’in geçersiz, sadece Mudanya Mütarekesi’nin geçerli olduğunu vurguluyor.Tek Parti rejiminin Lozan’la alâkası yokBelgeselde, nereleri kayıt altına aldınız?Lozan’da heyetlerin kaldığı, müzakerelerin yapıldığı mekânlarda çekimler yaptık. Türk heyetinin kaldığı Lozan Palas Oteli, Curzon’un kaldığı çok görkemli Buau Rivega Oteli, konferansın açıldığı Mont Benon, müzakerelerin yapıldığı Uchy şatosu, imzanın atıldığı üniversite salonu... Türkiye’de ilk defa yayınlanacak dokümanter filmler belgeselde yer alacak. Esir mübadelesi, İzmir yangını, müzakereler gibi birtakım yeni yayınlar olacak.Kimler yardımcı oldu size?Bir kere Dışişleri Bakanlığı’na çok teşekkür ediyorum. Bern Büyükelçimiz Tanju Sümer, Cenevre Başkonsolosu Nurdan Bayraktar ve yardımcısı Yunus Emre Öziğici, bize çok yardımcı oldular, minnettarız. Bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış bazı görsellere onların yardımıyla ulaştık.Lozan’a nasıl bakmalıyız?Lozan’ı kendi yararları ve hedefleri açısından incelemek gerekir. Mağlubiyet anlaşması olan Sevr ile galibiyete dayalı eşitlik anlaşması olan Lozan’ı karıştırmamak lazım. İkincisi, Lozan’dan sonra kurulan otoriter Tek Parti rejimi ve radikal politikaların Lozan’la ilgisi yoktur. Lozan gerektirdiği için değil, Atatürk’ün tercihi olduğu için öyle yapılmıştır. O döneme sempatik veya eleştirel bakmak, Lozan’a bakışı etkilememelidir.

    0 0

    Haftanın en sarsıcı olayı, Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde öldürülen leopardı. Hayvanlar aleminin bu en karizmatik canlısını tamamen unutmuş, onu korumaya almamıştık.Çünkü bizim için ne paha biçilmez bir varlık olduğunu, o bu topraklardan giderse sıranın bize geleceğini bilmiyorduk. Kaplanlarımız biterken bize bu sinyali vermişti ama aldırmamıştık. Şimdi çok daha güçlü bir uyarı leopardan geldi. Bu toprakların en kıymetli mücevheri, doğal mirasımızın patronu ölerek bize gösterdi ki o bizim hayat garantimizdir. İnanmazsanız Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) direktörü Sedat Kalem’i okuyun...Sedat Kalem, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi mezunu. Yıldız teknik üniversitesi fen bilimleri enstitüsünde peyzaj planlama konusunda mastır yaptı. Bahreyn’de peyzaj mimarı olarak çalıştı 1995’ten sonra Türkiye’ye geldi. İki yıl Orman Bakanlığı’nda çalıştı. 95-2001 arasında Ankara üniversitesi peyzaj mimarlığı bölümünde doktora yaptı. Doktora konusu doğa koruma ve turizm üzerineydi. 16 yıldır WWF bünyesinde görevli.Durup dururken hayatımıza leopar girdi. Daha evvel varlığından bile çoğumuzun haberdar olmadığı bir yırtıcı. Aa bizim topraklarımızda da leopar mı varmış, Allah Allah dedik! Bilim insanları sevindirik oldular. Anladık ki kendimize fena halde yabancılaşmışız. Tamam da, leopar bizim topraklarımız için neden bu kadar önemli? Bizim için sürpriz olmadı ama uzun yıllar Türkiye’de olmadığına dair bir inanç vardı. Bu elimdeki Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN)leopar özel sayısı olan dergisi. Şu haritada görmüş olduğunuz gibi Afrika, Ortadoğu ve Asya’nın güneyindeki coğrafyada doğal olarak yayılış alanı olan birkaç leopar türü var. Latince panthera pardus dediğimiz leoparın iki tane alt türü bizim bulunduğumuz Anadolu, Kafkasya ve İran’ı da içeren coğrafyada bulunur.En son 1974’te panthera pardus tuliana adı verilen leopar türü, yani Anadolu leoparı Beypazarı civarında görüldü. Türkçe Anadolu parsı diye eskiden beri adlandırılan bir tür. IUCN’nin kedi uzmanları, yaptıkları çalışmalarda bizim Anadoluda yaşayan leoparlarla Kafkasya ve İran’da yaşayan leoparları bir tür olarak birleştirilmesini ve bu şekilde anılmasını kabul ettiler. Dolayısıyla bugün bu bölgelerdeki leoparlar panthera pardus saxcicolor adıyla kabul ediliyor.Yani Anadolu leoparı isim olarak kalkmış mı oldu? Aslında bunun Anadolu ya da başka bir şekilde anılmasının fazla bir önemi yok. Önemli olan leoparın var olması.Pars ile leopar aynı anlamda sanırım, bazen panteri de leopar yerine kullanıyorlar.Panter ayrı bir tür. Neden sürpriz olmadığını size söyleyeyim. Leoparın ana popülasyonu İran’ın kuzeybatısında Taliş dağlarında, İran’ın Azerbaycan ve Ermenistan sınırındaki dağlık bölgede yaşıyor. Bu hayvanlar hareket halindeler. Çünkü her bir leopar bireyinin ya da ailesinin beslenme alanına ihtiyacı var. Dolayısıyla bunlar merkezden giderek uzaklaşan dalgalar halinde, nüfus yoğunlukları biraz daha azalarak açılıyorlar. Azerbaycan ve Ermenistan’da İran’a göre daha az sayıda olmakla beraber bir kısım leopar bireylerinin olduğunu biliyoruz. Kafkasya dağları iki dağ sisteminden oluşuyor. Birisi, Rusya’nın güneyinden Hazar Denizi’ne doğru ulaşan 4 bin metrenin üzerinde bir dağ sistemi. Burada aşağı yukarı 15 bireyin olduğu yazılıyor kaynaklarda. Bir de küçük Kafkasya dağ sistemi var. Bu da bizim doğu Karadeniz dağlarımızın Gürcistan içerisinden geçerek yine Ermenistan, Azerbaycan’a uzanan bir dağ sistemi. Bunun da en yüksek yerleri bizim Kaçkarlarda 3900 metre. Bu küçük Kafkasya’da da 50 bireyin olduğu yazılıyor. Sonuç olarak İran’a ne kadar yakınsa leopar popülasyonu o kadar fazla oluyor. İran’dan ne kadar uzaklaşırsak o kadar az. Biz de İran ile bir sınır ülkesi olduğumuz için bizim de özellikle güneydoğu Anadolu bölgemizde tabii leoparın yaşam şartlarına uygun alanlarda bulunuyor.Hayvanlarda bir sınır anlayışı yok Allah’tan. Onlar bizim çizdiğimiz siyasi sınırları bilmiyorlar. Kendileri için beslenecek alanlar ararken dolaşa dolaşa nihayet doğu Anadolu’ya kadar geliyorlar. Sonuç olarak böyle bir hayvanı ülkemizde görmek sürpriz sayılmaz.Gelmese ne olur? Biz niye seviniyoruz leoparımız var diye. Türkiye çok zengin bir ülke. Bu bizim biyolojik mirasımız. Leopar gibi büyük memeli hayvanlar, yırtıcılar, etobur hayvanlar, ekosistemde besin piramidinin en üstünde bulunuyorlar. Piramidin en altında bitkiler var. Bitkileri biz üreticiler olarak tarif ediyoruz. Çünkü güneşten aldığı ışığı, topraktan aldığı suyla besine dönüştürüyorlar. Bir üst grupta tüketiciler var. Bunlar otobur hayvanlar, bitkileri yiyorlar. Geyik, karaca gibi canlılar. Bunun üzerinde etobur hayvanlar var. Bunlar da otoburlarla besleniyorlar.Aşağıdan yukarıya çıktıkça hayvanların popülasyonu azalıyor tabii. Evet. Leopar ya da bozayı gibi büyük ve yırtıcı memeli hayvanlar, bu piramidin en üstünde yer alan, popülasyonu en az olan hayvanlar. Bu tür hayvanlar bir ülkenin biyolojik mirasının en tepesinde olan canlılar. Bunlar canlı türlerimizin şahı. Aynı zamanda karizmatik, yani gösterişli hayvanlar. İnsanların dikkatini çekiyor. Bakın bir leopar öldü, toplumun ne kadar ilgisini çekti.Piramidin en üstündekiler biterse bu, yokolma sırası aşağıdakilere geliyor demek mi? Bir ekosistemin işlemesi bu canlı türleri arasındaki ilişkilerin devamına bağlı. Aynen bir saati oluşturan parçaları düşünelim. Bunun da en kilit noktasında leopar türü var. Bu türlerin özelliği şemsiye olmaları. Yani leoparı yaşatmayı başardığımızda aslında ondan daha geniş bir canlı grubunu yaşatmayı başarmışız demektir. Leopar şemsiyesi altına diğer canlılar da girmiş oluyor. Bir yerde leoparın olduğunu görmek demek, aslında onun beslendiği çok sayıda başka türlerin de olduğu anlamına geliyor.Dolayısıyla leopar bizim garanti belgemiz, hayat sigortamız! Aynen öyle. Leoparın varlığı bizim için sistemin sağlıklı bir şekilde işlediğinin bir delili.Öldürülen son leoparın daha önce ayağından tabanca ile vurulmuş olduğunu öğrendik. Çobanların leoparı nefsi müdafaa için öldürmemiş olabileceğini düşündürdü bu. Siirt’te, birkaç yıl önce yine başka bir bölgede benzer bir olay oldu. Biz leoparlarla nedense hep ölü olarak karşılaşıyoruz. Leoparla canlı olarak karşılaşma hikâyeleri pek yok. Aslında hayvanları canlı olarak da görebilmemiz lazım. Eğer bu hayvanları korumak istiyorsak, bu hayvanların nerelerde yaşadığını, nerelerde olabildiğini araştırmamız lazım.Bunları görenlerin bir görevi de durumu bildirmek o zaman. Kime bildirmek lazım?Tabii ki Orman ve Su işleri Bakanlığına bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü. Orada av ve yaban hayatı daireleri var. Onların görevleri bunları biliyor olmak. Son olaya dönecek olursak, özellikle farkındalığı olmayan insanlarda hayvanın hemen görülür görülmez öldürülmesine yönelik bir refleks var. Bu hayvanın daha önce de vurulmuş olması, bir vandal alışkanlıkla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.Ama insan ürker yahu! Leopardan daha hızlı kaçamayacağıma göre, öldürmeyip de ne yapacağım?Bu düşünce, hayvan sizi gördüğünde saldıracakmış varsayımına dayanıyor. Hâlbuki hayvanın doğal biyolojik davranışı insanlara saldırmak değil. Çünkü tüm canlılar kendilerini güvenli bir ortamda bulmak isterler. Dolayısıyla kendilerine tehdit oluşturacak şeylerden kaçınırlar. Eğer yavrusu ile hareket eden bir anneyse ya da köşeye sıkıştırılmış, yaralanmış bir hayvansa belki size saldırabilir.Karnı açsa?Tabii ki hayvanın en temel içgüdüsü açlığını bastırmak.İnsandan âlâ et mi bulacak, yok ben hayvan eti isterim demeyecek herhalde!Ama kendisi için daha kolay, daha az risk oluşturan kaynaklara yönelme eğilimindedir hayvan. Bu nedenle dağda gördüğü keçiye, karacaya, domuz yavrusuna, tavşana saldırır.Yani bizim çobanlara saldırmamış mıdır, yalan mı söylüyorlar? Mutlaka bunun bir nedeni vardır. Ama bizim duyduğumuz, tesadüf eseri hayvanın bulunduğu nokta ile çobanların geçtiği noktanın kesiştiği, otomatik olarak iki tarafın da kendini koruma refleksiyle hareket ettiği yönünde. Fakat hayvanı suçlamak, hayvan insana saldırdı demek biraz işin kolayına kaçmak oluyor. Normal şartlarda hayvanın insana saldırmaması gerekir. Belki sürülere doğru saldırması daha mantıklı olabilir. Koyun, keçi gibi evcil hayvan varsa açlığını gidermek için ona saldırıyor olabilir. İnsanları leoparı öldürmeye teşvik eden nedenlerden birisi bu olabilir.Yani öncesinde kışkırtmasalardı leopar o çobanlara saldırmazdı diyorsunuz. Öyle. Ya da hayvan bir şekilde kendini tehdit altında hissetmemiş olsaydı...Söylediklerine göre birinin üstüne atlamış, on beş metre sürüklemiş. Ne yapacaktı öbürü? Vuracaktı. Eğer olay böyle geliştiyse fazla söylenebilecek bir şey yok. Ama doğru yorum yapabilmek için olayı yerinde doğru kişilerden bilgilenmek gerekir.İŞİN SIRRI TEHDİT ETMEMEK Leoparla karşılaşsırsak ne yapmak lazım?Böyle bir karşılaşma anında hayvanı ses çıkararak korkutmak lazım. Havaya ateş açılabilir. Çobansanız yanınızda köpekler olması lazım. Biz belki leoparı fark edemeyebiliriz. Ama köpeklerin onu fark etmesi ve onu uzaklaştırma şansı daha yüksek. Köpekler yoksa, güvenli bir mesafedeyseniz havaya ateş açarak hayvanın uzaklaşmasını sağlayabilirsiniz. Sıkıştırmazsanız büyük bir ihtimalle hayvan size saldırmaz. Genel olarak yabani hayvanlarla ilgili yapılması gereken şey, onları tehdit etmemek, bir huzursuzluk, güvensizlik yaratmamak. İşin sırrı burada. Ama eğer sadece hayvana zarar vermek, onu avlamak gibi bir motivasyonla bu insanlar bunu yaptılarsa böyle insanları, bunların bulunmaz canlı türleri olduğu konusunda eğitmek lazım.Bu bilinçlendirmenin yolu yordamı nedir? Sizin böyle programlarınız var mı? Türklerin yaklaşım tarzı genellikle kriz çözümü üzerine. Hâlbuki biz buna daha hazırlıklı olmuş olsaydık, deseydik ki Türkiye leoparın muhtemel olduğu bir ülke, bu konudaki araştırmaları destekleyelim. Bu hayvan Türkiye’nin hangi bölgelerinde var, yaşayabilecekleri doğal yaşam ortamları nerelerdir, hangi türlerle beslenebiliyor, beslenebileceği türlerin yeterli popülasyonu var mı? Çünkü bu hayvan muhtemeldir ki orada yaşayan insanlarla karşı karşıya gelebilir. Ne yapmak gerekir? Bütün bunları önceden düşünüp projelendirebilirdik. Gidip hayvanın yaşadığı yerlerde köylülerle, çobanlarla konuşarak, onlara bu hayvanın davranışlarını anlatarak, karşı karşıya geldiklerinde neler yapmaları gerektiğini anlatarak ama bunların hepsi bir sistem içerisinde planlanması gereken şeyler.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün koordinatörlüğünde değil mi?Evet. Ayrıca hayvanın yaşadığı, ürediği, beslendiği ya da göç ettiği alanların haritalandırılarak, bunların bir bölümünün koruma altına alınması, geçtiği şeylerde güvenlik koridorların oluşturulması gibi bütüncül bir bakışa ihtiyaç var.Bu bilgilerin saklanması gerektiğini, yoksa postu için özellikle avlanacağını söylüyor uzmanlar. Bunlar kamuya açık haritalar olmazlar zaten. Tabii ki bunların olası avcılarla paylaşılmaması gerekiyor. Ama doğru, etkili bir korumanın yolu da doğru doğru bilgiye dayanıyor. Biz ihmal ettik bu leopar konusunu. Biz düşünüyorduk ki Türkiye’de leopar yok. Hatta bizim son yıllarda değiştirilen kara avcılığı kanunumuzda avlanması yasak olmayan türlerden biriydi.Leopar postu neye yarıyor?Leopar postu, prestij açısından çok değerli.Vurup duvara mı asıyorlar?Tabii. Kendisini bu işe adamış avcılar var. Bunun için Afrikalara, Asyalara gidip trofelerini yani öldürülen hayvanların kafalarını, postlarını koleksiyon yapanlar ve bunlar için de on binlerce dolar para veren insanlar var.LEOPAR TAZMİNATILeopar postundan giysi yapılıyor mu? Zannetmiyorum böyle endüstriyel kullanımı olduğunu. Çünkü çok fazla elde edilen bir şey değil. Farkındalık eğitiminden bahsettik. İnsanları sorumlu tutmak yerine biraz taşın altına elimizi koymamız lazım. Diyelim ki dağlık bir köyde yaşıyorsunuz. Hayvancılık yapıyorsunuz. Bir hayvan geliyor, sürünüzden bir hayvanı götürüyor. Buna öfke duyuyorsunuz. Mal kaybına uğradınız. Ya da yaralandınız, canınıza bir tehlike geldiği için hayvana karşı bir öfke duyuyorsunuz, bunu öldürmeye girişiyorsunuz. Buradaki motivasyon çok önemli. Bazı ülkelerde yaban hayvanlarının verdiği zararları tazmin edebilecek sistemler oluşturuluyor.Sigorta sistemi mi?Sigortaya benzer bir şey. Diyelim ki bir leopar köye geldi, sürüden bir hayvanı götürdü ve siz bunu öldürmediniz. Bu tür tazmin sistemlerinin olması durumunda bunu fotoğrafla veya şahitlerle belgeleyerek hayvanın parasını alabiliyorsunuz. Maalesef Türkiye’de böyle bir sistem yok. Bu gönüllülük üzerine olabilir, sigorta sistemi şeklinde olabilir, devlet bir fon oluşturabilir. Bu, aynı zamanda leoparın da öldürülmemesini sağlamış oluyor.Siz WWF olarak böyle bir şey başlatabilir misiniz?Başlatmak isteriz. Ama bunlar biliyorsunuz kaynak yaratarak olacak şeyler. Bunun öncülüğünü resmi kurumların yapması en ideali.Aslında komşu ülkelerle ortak bir eylem planı yapmak lazım.Aynen. Uluslararası işbirliğine ihtiyaç var. Leopar İran’da korundu diyelim. Bizim sınırı geçti öldürüldü bakın. Biz burada koruyorsak, sınırın öbür tarafında öldürülüyorsa hiçbir kıymeti yok. Onun için her şeyden önce ülkeler arasında bir işbirliğine, ortak bir stratejiye ihtiyaç var. IUCN’nin Kafkasya ekolojik bölgesinde leoparın korunmasına dair bir stratejisi var. Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Rusya, Türkiye ve İran’ın bulunduğu bölgeyi içeriyor. Bu Dünya Doğayı Koruma Birliği’ne Milli Parklar Genel Müdürlüğü, TEMA, WWF-Türkiye gibi resmi ya da sivil kuruluşlar üye. Aynı zamanda uzmanlar bireysel olarak üye olabiliyor. Bu birliğin içindeki kedi uzmanları grubu WWF’nin ortak girişimleriyle Kafkasya’da leoparın korunması için bir strateji yani bir vizyon, hedefler, amaçlar, tavsiye ettiği yaklaşım tarzları var.ULUSAL EYLEM PLANIMIZ YOKTürkiye imzaladı mı böyle bir şeyi? Bu bir sözleşme değil. Bağlayıcı olmayan ama ülkelere tavsiyede bulunan bir doküman. Diyor ki, biz leoparın yaşadığı bütün bu bölgede varlığını güvence altına almak için ortak anayasamız budur. Bu doküman aynı zamanda diyor ki ülkelere, siz de bu konuyla ilgili olarak ulusal eylem planlarınızı yapın. Bu ulusal eylem planlarını bildiğim kadarıyla Türkiye dışındaki bütün ülkeler yaptılar.Biz niye yapmadık?Çünkü leoparın ülkemizde olduğuna çok fazla inanmadık. Ya da bu kadar önem vermedik. Bu işin üzerinde biraz daha pasif kaldık bugüne kadar. Orman Bakanlığı’nın liderliğinde, bu işin payidaşlarıyla beraber bunu yapmamız lazım. Leopar konusunda ülkemizde çalışma yapan bilim insanlarıyla bizler gibi sivil toplum kuruluşları, kafa kafaya verip, birkaç gün bir araya gelip biz leoparı ülkemizde korumak için neler yapmalıyız, nerelerden başlamalıyız, önceliklerimiz neler olmalı, hangi adımları atmalıyız gibi bir doküman hazırlamamız lazım.Leopar popülasyonu nasıl tespit ediliyor?Fototrapler var. Termal kameraları ağaçların arasına yerleştiriyorsunuz. Bunlar hayvanın ısısına duyarlı. Gece veya gündüz herhangi bir canlı geldiğinde onu otomatik olarak çekiyor. Biz bunu Adana’da saz kedileri için yaptık. O küçük bölgede yaşayan bütün bireyleri neredeyse tespit ettik. Leoparın da tercih ettiği bir yaşam ortamı var. Leoparı çölde görmeyiz. seyrek ağaçlık bölgelerde görürüz. Dolayısıyla uydu fotoğraflarını ele alıp, onun üzerinde çalışıp, hayvanın uğraması muhtemel alanları tespit etmemiz lazım. Onların gezdiği bölgelerde yiyebilecekleri etobur hayvanlar, domuzlar, geyikler, dağ keçileri var mı? Bunların popülasyonları yeterli mi bunu beslemek için?Bunlar gezgin hayvanlar olduğuna göre acaba tespit ettiğimiz rakamlara güvenebilir miyiz?En az bir yıllık süreçte izlenirlerse gerçeğe yakın fikir verebilirler.İŞADAMLARINA KAPLAN YERİNE LEOPAR DİYELİMBu iki çobanın da soyadı Kaplan. Kaplan var mı Türkiye’de?Kaplan geçmişte vardı, bugün maalesef yok. Olmadığı bilimsel kayıtlarda geçiyor. Biliyorsunuz kaplan da bir diğer kedi türü. Leoparla ve evlerimizde kedilerle akraba. Ve bildiğimiz kaplan hazer kaplanı, felistigris adını Dicle’den alıyor. Yirminci yüzyılda kaybolan türlerden biri.Kaplanın ortadan kaybolması ile bizler ne kaybettiğimizi biliyor muyuz? Kaplanın olmaması bize bir takım işaretler veriyor. Biz bir rahatsızlık geçirdiğimizde onu nasıl algılıyoruz? Diyelim ki böbreğimiz ağrıyor, böbreğimizin rahatsız olduğunu gösteren bir işaret. Piramidin tepesinde olan, bu tür hayvanların olmaması da sistemin bozulmaya başladığını gösteriyor.Jaguar, vaşak, çita, aslan... Bunlar da yok değil mi Türkiye’de?Anadolu, çitanın yayılış alanı değil. Aslan eskiden çok varmış, o da yok olan türler arasında. Jaguar Afrika’da olan bir tür, Türkiye’de beş tane kedi türü var. Bunların en başında, en büyüğü leopar. Ondan sonra karakulak. Özellikle Toros Dağları’nda yaşayan bir kedi türü. Leopar kadar büyük değil, uzun kulaklarının ucunda püskülleri var. Vaşak, halen ormanlarımızda olan bir tür. Sırtlan da var ama kedilerden farklıdır o. Köpekle daha yakındır. Bizim topraklarımızda yaşayan diğer kedigiller de yaban kedisi ve saz kedisi. Saz kedisi de mesela bizim üzerinde çalıştığımız türlerden biri. Sazlık, bataklık gibi yerlerde yaşar.Bunlarla da ilgili sınırlı bilgiler var. Ama bunların durumu leopar kadar kritik değil.İran’dan leeopar ithal etmek, iyi bir fikir mi?Hayır. Gürcistan’da bir zamanlar var olan ceylan popülasyonu yok olma noktasına geldiği için Gürcistan hükümeti ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı arasında bir işbirliği yapıldı. Bizim Urfa’da yetiştirilen ceylanlardan on tanesi oraya nakledildi. Bu tür şeyler tabii ki mümkün.Ama ideal bir çözüm değil. İdeal olanı hayvanın kendi doğal dinamikleri içerisinde nüfusunu büyütmesi, kendisinin göç etmesi.Anadolu kaplanları diye bir deyim var işadamları için kullanılan. Madem artık kaplan yok ülkemizde, acaba bu deyimi Anadolu leoparları diye değiştirilmesi mi gerekir?Olabilir tabii, Daha güncel, daha yakışan bir şey olabilir bu işadamlarına. Hem farkındalığı da artırır. Benim leopara en çok yakıştırdığım rol, bir topluluğun lideri olması. İmparatoru mu, padişahı mı diyelim artık. Bizim ülkemizde 10 bin küsur bitki türü var. 450 küsur kuş türü var. 160 civarında memeli hayvan türü var. Kelebekler var, balıklar var. Biz bunların hepsini bir paket içerisinde doğal mirasımız olarak ortaya koyacak olsak, bunun etiketi, kapağı, markası leopar olmalıdır. Bizim biyolojik mirasımızın patronu, sembolü leopar olmalıdır.BİR LEOPARI EVLAT EDİNMEKSizin WWF olarak bir kaplan evlat edinin diye bir projeniz var. Neden bir leoparı evlat edinin diye bir kampanya başlatmıyorsunuz? Bu da güzel bir fikir. Evlat edinme programımızın içine leoparı da dâhil etmemiz lazım.WWF’in küresel öncelikleri var. Ve bu Asya kedileri dediğimiz aslanlar, kaplanlar, leoparlar gibi türler küresel öncelikli. Bunlar dünya çapında nesli tehlike altında olan türler. Bizim bu evlat edinme programımızda amaç, bu öncelikli türlerin korunması için kaynak oluşturmak. İnsanların yapacakları küçük küçük katkılarla onları evlat edinerek biriktirilen paraları onların korunmasına kullanmak.Aslında yırtıcılar bizim için tehlike değil, biz insanlar onlar için tehlikeliyiz galiba. Çünkü onların yaşam alanlarını daraltan biziz. Barajlarla, yollarla,elektrik direkleriyle, enerji hatlarıyla. Yahut onların yiyeceği şeyleri boş yere avlayarak... Aynen öyle. Maalesef biz etki alanımızı genişlettikçe, nüfusumuz arttıkça, otoyollarla, barajlarla her geçen gün onların yaşayabilecekleri alanları biraz daha daraltmış oluyoruz.Aslında bugün yaşadığımız sıkıntı da bundan kaynaklanıyor. Bugün dünya nüfusu yedi milyara ulaştı. 2050 yılında on milyara geçecek. Bu kadar insana yeterli olacak kaynaklarımız var mı? Biz bu alanımızı büyüttükçe onların alanını da ister istemez daraltmış oluyoruz.WWF’in yayınladığı ekolojik ayak izi raporu var. Buna göre dünya, insanların bugünkü taleplerini karşılayacak yeterlilikte değil. Biz yılda bir buçuk dünyanın kaynaklarını tüketiyoruz. Bugüne kadar bankadaki sermayemiz gibi doğanın bir kapitali duruyor. Ve biz şu anda sermayeden tüketmeye başladık. Bu sürdürülebilir bir gidiş değil. Birey başına düşen kaynak tüketim miktarını bir dünyaya eşitlememiz gerekiyor.Öğrendiğime göre bir türün resmi olarak tükendiğini kabul etme süresi elli yılmış. Elli yıl içinde görünmüyorsa bitti deniyormuş. Son elli yılda Anadolu’da biz neleri kaybettik? Bundan yüz yıl öncesine kadar Anadolu’da yaşayıp bugün olmayan beş tane tür var. Bunlardan bir tanesi Asya fili. Asya filinin bizim Maraş, Hatay bölgemize kadar yayılış alanı vardı. Yaban öküzü, aslan, çita gibi türlerin yayılış alanlarının Anadolu’ya kadar uzandığına yönelik tarihsel bilgiler var. Ama bunlar bugün yok. Yirminci yüzyılda kaybettiğimiz türlerden biri kaplan.Bunu konuştuk. Leopar gibi sayısı son derece azalmış durumda olan bir de toy var. Toy hindiye benzeyen yabani bir kuş. Mesela kara akbabalar var, sayıları yüz kadar kalmış durumda. Kara akbabalar ölmüş hayvan leşlerini temizledikleri, onlarla beslendikleri için salgın hastalıkların yayılmasını önleyen bir tür. Bunun yok olmasını önlemek için titiz olmak lazım.Bir dönem çok popülerdi, kelaynakları kurtardık mı?Kelaynakların bugün artık doğada kendi başlarına yaşayan popülasyonları yok. Kelaynaklar gözetim altında. İnsan müdahalesiyle, adeta biberonla beslenerek varlığını sağladığımız türler. Mesela tehlike altında olanlardan bir tanesi, telli turna. Edebiyatımızda, kültürümüzde çok önemli yeri var. Genellikle verimli tarım arazileri, sulak bölgeleri seçen, göçen bir kuş türü. Tek eşli bir canlı. Dişisiyle erkeği birbirleriyle karşılıklı olarak dans eden, kendine has davranışlarıyla insana ilham veren ilginç bir tür. Akdeniz fokunun sayıları son derece azalmış durumda. Yine ala geyik öyle. Ala geyiğin ana vatanı Çukurova bölgesi. Ama bugün nüfusu neredeyse yok olma noktasında. Bir başka örnek lale, kardelen, orkide... 2012 itibariyle 179 bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

    0 0

    İstanbul, kültürlerin çarpıştığı, üç kuşaktır burada yaşayanların bile zaman zaman yabancılık hissettiği bir şehir. Peki yabancılar, özellikle de kadın yabancılar bu şehri nasıl görüyor?Dünyanın bir sınırla çizildiği, bu sınırın da ilmî, sosyolojik, politik, kültürel ve dinî bütün değerleri etkilediği bir gerçek. İşte bu ayrımların karmakarışık olduğu coğrafyada İstanbul’a daha da karmaşık bir bakış atıp bu şehirde ‘yabancı kadın’ olabilmeyi sorguladık. Bunu yaparken de iklim iklim gezdik. İklimler, gerçekten de bu kadar etken midir ruha? Ruh denilince en hassas olanlar kadınlar mıdır? Bu şehre olan sevgileri ve korkularıyla onları sanki hiçbir iklim değiştirmemiş gibi... Rilke’nin söyledikleri de bunu doğruluyor: “Parçalanmış varlıklar, en iyi parça parça betimlenir”. Bu parçalanmış varlıklar, onlarca sıfatın sahipleri. Her birinin ortak tespiti, insanımızı yardımsever ve cana yakın bulmaları. Ülkemizi ‘eşsiz güzelliklerle donatılmış’ olarak tarif ediyorlar. Farklı coğrafyaların kadınları, bu kente dair bir noktada birleşiyorlar: Batılı kadın, Türklerin gözünde daha hafif görülüyor. Toplu taşıma araçlarında, otoparklarda, ıssız caddelerde rahatsız edildiklerinden bahsediyorlar. Aslında yalnızca ‘Batılı kadın’a değil, bu kentte ‘kadın’a nasıl bakılıyor? Onlar bunu bir kez daha sorgulamamıza yardımcı oldu.Türkler, Batı özentisinden vazgeçmeliAslı Sancar (69), Amerikalı bir Müslüman. Okul hayatı Ohio’da geçiyor. İngiliz dili ve edebiyatından mezun olup eşiyle evlendikten sekiz yıl sonra, 1976’da Türkiye’ye dönmeye karar veriyor. Önce İzmir, Ankara ve Antalya’da kalan Sancar ailesi 84’te İstanbul’a yerleşiyor. Osmanlı’da Kadın adlı kitabıyla Los Angeles’ta ödül alan Sancar’ın nasıl Müslüman olduğunu merak edenler olmuş. “İşte o zamanlar yazıp çizmeye başladım. Çalıştığım ana konu, kadın ve aile oldu. Müslüman kadın nasıl olmalı diye bir örnek yoktu önümde. 90’ların başında, Harem’le ilgili bir kitap elime geçti. Baskısı ve resimler güzeldi, ancak hepimizin bildiği Harem efsanesinden ibaretti. Araştırmaya başladım. Zira okuduklarım ve gördüklerim örtüşmüyordu. Araştırma yaparken, Osmanlı’da kadına bakışın farklı olduğunu, kadınlara -özellikle annelere- saygının sonsuz olduğunu gördüm. Sonra ne oldu da bu topraklar bu hale geldi diye çok düşündüm. Bilhassa Batı’nın etkisiyle, Batı’nın bakışına benzer bir hal aldı kadına bakış.” diyor Sancar.İstanbul’da çok zorlanmadığını söylüyor. Birçok yabancı gibi o da Türk halkının çok misafirperver ve yardımsever olduğundan söz ediyor. Ona göre bir Müslüman olarak, Türkiye’ye gelmek köklerine yaklaşma adına bir adım olmuş. Türkiye’nin geleceğinin parlak olduğunu düşünüyor Sancar: “Tabii zorluklar da çok. Batı kültürü benimseniyor ancak Türkiye tam Batılı bir ülke olmadığı için yaptıkları bir imitasyon olacak. Hâlbuki Türk insanı, kendi kültürüne temas etse, çok zengin bir hazineye sahip olduğunu görecek.”Kıyafetime dikkat ediyorumÜç ay evvel, Avusturya’dan İstanbul’daki bir yabancı okula çalışmaya gelen Christine Schenk (58), gelişini güzel bir tesadüf olarak değerlendiriyor. Onu, bu kente sürükleyense sadece başka bir kültürde yaşama arzusu değil, İstanbul’un büyüleyiciliğiymiş: “Bu şehir beni büyülüyor çünkü burası sadece bir şehir değil, bütünüyle ayrı bir dünya. İnanılmaz aykırılıkları bir araya getiriyor; çok liberal ve Batı eğilimli semtlerden tutun da dindar ve muhafazakâr semtlere kadar... Ayrıca nezaket kurallarının da bazı kesimler için çok değerli olduğunu gördüm. Mesela, tramvayda oturacak yer ararken bir beyefendi kalktı ve bana yer verdi. Ya da öğrencilerimin saygılı davranışları ve dersten sonra ‘Hocam teşekkürler, bu ders çok verimli geçti.’ demeleri çok hoşuma gidiyor.”Alışmakta zorlandığı şeyleri soruyoruz Schenk’e. Dil bariyerinin dışında hiçbir zorluk çekmediğini söylüyor. Batılı kadın algısının, Anadolu’da ve İstiklâl Caddesi’nde farklı olacağını düşünüyor: “Gelmeden evvel endişelerim vardı açıkçası. İnançlı Müslümanların, nelere değer verdiklerini ve neyi saygısızlık addettiklerini anlayabiliyorum artık. O nedenle biraz daha kapalı giyinmeye dikkat ediyorum mesela. Türkiye’de dinine çok bağlı olan insanlar da var, dindar olmayanlar da... Ancak Müslümanların dinlerine uygun yaşamak istediklerini düşünüyorum. İktidardaki partinin, oy potansiyelini de buna bağlıyorum. Bir kitapta okumuştum; ‘İstanbul nefes kesici bir güzelliğe sahip.’ Bunu tasdik ediyorum ve şu dileğimi vurgulamak istiyorum: Bu ülkedeki farklıklar, güzellikler ve zenginlikler, saygı ve hoşgörü çerçevesi içinde daim olsun.”Türk kadınları batılılara göre daha nazlıBir yıldır Türkiye’de yaşayan Güney Afrikalı bir kadın Linda Brian (38). “İngiltere, Amerika ve Hawaii’de uzun yıllar geçirdikten sonra âşık olduğum şehir İstanbul.” diyor. Ailesinden uzaktayken babası ve erkek kardeşini kaybeden Linda, bir gün Türk eşine, onun da aynı şeyleri yaşamasını istemediğini söylüyor. Sonuçta İstanbul’a yerleşiyorlar. Brian’ın Türk milletinde sevmediği iki şey merak ve bürokrasideki düzensizlik. Bir de tacizden yakınıyor. Otoparkta yaşadığı bir olay onu epey üzmüş. Brian’a göre Batılı kadına bakış Türkiye’nin neresinde yaşadığınıza bağlı. İstanbul, Avrupa ya da Amerika’daki birçok yere göre daha metropoliten ve Batılı. Türk kadınları, Batılılara göre daha nazlı. Erkekleri ise bazen sırf kadın olduğunuz için daha az bildiğinizi düşünüyor. Türkiye’deki birçok insanda ‘Allah korkusu’ olduğunu düşünüyor Brian. Bu sebeple de Batı’daki suç oranlarına rastlanmıyor. Onun tespitlerinden biri de ‘inşallah’ kelimesinin çok kullanılması. “Bu da Allah’a olan bağlılıklarını gösteriyor.” diyor ve şöyle devam ediyor: “İstanbul’a geldiğimde şehre âşık oldum. İnsanın evi, kalbinin olduğu yerdir. Daha önce de birçok yerde yaşadım ancak ‘Burası benim evim.’ diyemedim. Baskının yaşandığını ülkeden geliyorum ve demokrasinin gücünü gördüm. Türkiye, tarihinde hiçbir zaman boyunduruk altında kalmamış. Türklerin hep ülkesi olmuş. Uzun süre de bu şekilde kalacağına inanıyorum.”Şehirle ilgili okuduklarımın aynısıyla karşılaştımPeggy Klein (34), iki ay evvel Hollanda’dan, İngilizce öğretmenliği yapmak için gelmiş. Hollanda, İngiltere, Fransa, Finlandiya ve İspanya’da turizm eğitiminin yanı sıra Belçika’da da öğretmenlik eğitimi almış. Ekvador, Çin, Tanzanya, Peru, Hindistan ve Nepal’de birer yıl çalışmış. “Bir ülkeye gitme kararını almadan önce, oradaki insanların yapısına dair bilgi topluyorum. Türklerin yardımsever ve sıcakkanlı olduklarını okumuştum. Okuduklarım gördüklerimle örtüştü.” diyor Peggy. Türk mutfağını zengin ve lezzetli bulduğunu söylüyor. İstanbul’da bazı semtlerin ara sokaklarında dolaşmayı sevdiğinden söz ediyor. “En çok rahatsız olduğum şeyse bazı bölgelerde turist muamelesi görmek.” diyor.Dil bilmiyorsanız güçlük çekiyorsunuzSudan asıllı bir Amerikalı olan Maha (25), gazetecilik ve uluslararası ilişkiler alanında eğitim almış. Hayallerini ve bu şehre geliş sebebini şöyle anlatıyor: “Yurtdışı deneyimi kazanmak, dünyanın farklı yerlerini görmek, tanımak istiyordum. Türkiye’ye gelmeden evvel, sürekli doğunun batıyla karşılaştığı bir ülke olarak tanımlandığını duyuyordum. Bu tanım hakikaten bu kente çok uyuyor.” Şehirde sevdiği şeyler konusunda bize, “Birçok İslami motif var, camiye gidip ibadet etmek çok kolay. Tarihi dokusunu çok seviyorum. Ne zaman bir sorunum olsa insanlar yardıma koşuyor. Ancak dil bilmiyorsanız, gündelik hayatta biraz güçlük çekebilirsiniz.” diyor. Aşina olduğumuz bir dertten bahsetmeden de geçemiyor: “Bazen yabancı bir kadın olarak toplu taşıma araçlarında tacize maruz kalabiliyorum.”

    0 0

    Hindistan’da milletvekilinin eşi hizmetçinin canına kastedince ne oldu? Japonların başı yine Fukuşima ile belada mı? Amerikalı nine maraton koşusunda hızını alamayınca başına ne geldi?Zengin-fakir ayrımının en sık görüldüğü ülkelerden Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de öyle bir olay yaşandı ki filmlere konu olacak türden. Federal meclis üyesi Dhananjay Singh’in eşi Jagriti Singh evinin temizliği ile ilgilenen hizmetçiyi döverek öldürdüğü gerekçesiyle gözaltına alındı. Sorgulanan milletvekili Dhananjay Singh ise olayla ilgisinin olmadığını, ayrılma sürecinde oldukları eşiyle ayrı yaşadıklarını açıkladı. Jagriti Singh ise hizmetçinin çatıdan düşerek yaralandığını sonra da öldüğünü iddia etmişti. 35 yaşındaki hizmetçinin kızgın demir ve sopayla dövülme sonucu vücudunun değişik yerlerinde tespit edilen yaralara bakılırsa milletvekilinin eşinden ayrılma kararı pek münasip.Ne çektik bu santralden!Japonya’nın Fukuşima bölgesinde 2011’de gerçekleşen depremin etkisiyle zarar gören nükleer santral malumunuz. Şimdilerde kullanılmış yakıt barındıran havuzun boşaltılmasına başlandı. Uzmanlara göre, havuzda bulunan kullanılmış uranyum ve plütonyum çubuklarının taşınması tehlikeli fakat önemli bir adım. Çubuklar binaya yerleştirilen vinçle partiler halinde içi su dolu varillerle çıkarılacak. Yakıt çubukları, tsunami sonrasında soğutulamama probleminden dolayı kontrolsüz radyasyon salımı riski oluşturmuştu. Fukuşima Nükleer Santrali kazası, Çernobil’den sonra son 27 yılın en büyük nükleer felaketiydi.Biz daha ölmedik!“Bilmem kaç yaşındaki yaşlı adam kamyonu saçlarıyla iterek rekorlar kitabına girdi.” şeklindeki haberleri sıkça izliyoruz. Lakin yaşını başını almış insanların “Biz daha ölmedik!” kompleksine girip bunlara heves etmesini zinhar önermiyoruz. Zira ABD’nin New York kentinde pazar günü koşulan maratona katılan 86 yaşındaki Joy Johnson adlı ninemiz, ertesi gün yaşamını yitirdi. New York’ta maraton koşan en yaşlı kişi olan Johnson, otuz ikinci kilometrede düşüp başını yere vurdu. Başındaki yarayı bandajla kapatan maratoncu, akşam kaldığı otele döndü. Hızını alamayıp ertesi gün de bir TV programına katılan Johnson aynı gece uykusunda öldü.

    0 0
  • 11/09/13--15:50: Yolların eskitemedikleri
  • Teknolojinin her yeni modelle değişikliğe uğrattığı otomobiller arasında yarış son sürat devam ediyor.Lüks donanımları ile göz kamaştıran bir otomobile sahip olmak isteyenlerin sayısı 2013 yılında yüzde 21 artarak 400 bine ulaştı. Teknolojinin ilerleyişine aldırmadan klasik kalanların sayısı da giderek artıyor. Yeşilçam filmlerindeki şaşalı günlerine geri dönen klasik otomobiller, tutkulu ellerde sevdalıları ile buluşuyor. Bir yıl ile üç yıl arasında yapılan restorasyon çalışmalarının ardından çocukluk hayallerini gerçeğe dönüştürmenin zevkini yaşayan klasikçiler, adeta zamanda yolculuğa çıkıyor.FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYIN

    0 0

    Yılmaz Özdil: “Gerekirse yüzerek geçerim, bunların yaptığı tüp geçitten geçmem.” Marmaray’ı Japonlar yaptı. Özdil’in bunlar derken kastettiği ise sanırım hükümet.Japonlara kin duyması saçma olurdu, tabii Pearl Harbour baskınında bir yakınını kaybetmediyse.Ama, dediğim gibi, sonuçta işi Japonlar yaptı, biz sadece kurdele kestik. İyi de kestik aslında. Genel olarak kurdele kesmede fena olmadığımızı düşünüyorum. Bugüne kadar ne yurtiçinde ne yurtdışında ‘çok kötü kurdele kesiyorlar, bunların kurdele kestiği tesisten süt içilmez’ diyeni görmedik. Japonlar utangaç insanlar, yerleri dar, eğlenceleri az, bizim gibi plajları, yaylaları yok. Sığışmışlar yirmi milyon Tokyo’ya, bilim üretmekten başka ne yapsınlar? İşte bu adamlara ben güvenirim.İsviçrelilere mesela hiç güvenmedim. O yaptıkları araştırmalara da, buldukları sonuçlara da hep ihtiyatla yaklaşıyorum. Neden? Dünyanın en müreffeh ülkesinde yaşıyorlar, yanı başlarında Alpler, çikolatalar, şekerler, yaz geldi mi ver elini İtalya sahilleri. Bu kadar geniş, rahat insandan korkacaksın. Mirasyedi gibi tipler. Hiç çalışmayana bizdeki genel müdürün maaşını veriyorlar. Bizdeki de çalışmıyor gibi görünebilir ama sonuçta genel müdür. Bakanı karşılamak, valiyi karşılamak, kaymakamı karşılamak, ihtiyar heyetini karşılamak gibi yükümlülükleri var. Bunlar zaten adamın bütün gününü alıyor.Millet AIDS’ten kanserden tel tel dökülürken, işte bu İsviçreliler gidiyorlar kısa boyluların uzun boylulara göre kansere yakalanma riskinin daha az olduğunu ortaya çıkaran, kimsenin inanmayacağı, inansa bile bu bilgiyle ne yapması gerektiğini bilmeyeceği abidik gubidik sözde bilimsel araştırma yapıyorlar. Bahsi geçen araştırmayı ben uydurmadım, geçtiğimiz aylarda gazeteler yazmıştı. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Eyyyy İsviçreli bilim insanı, yıllarca uğraştın durdun, bir sürü bütçe aldın üniversiteden, kısasıyla uzunuyla insanları topladın, bu insancıkları aylarca laboratuvalardan laboratuvarlara koşturdun, peki şu elde ettiğin sonuçla ne yapacağız? Uzunsak boyumuzu mu kısaltalım, kısaysak kalkıp göbek mi atalım?” Bir delikanlı çıkıp bunu o bilim adamlarının yüzüne söylemedi. Söylese de değişen bir şey olmaz gerçi. Pişkin pişkin sırıtıp “Bütçe verdiler yaptık” derler. Bu adamları iyi tanıyın.Öte yandan, son zamanlarda bilim adamlarının kısa boylularla ilgili yok kansere daha az yakalanıyorlar, yok kalp krizi riskleri daha az, yok uzun ömürlü oluyorlar gibi açıklamalarını da samimi bulmadığımı söyleyeyim. Bunlar tamamen kısa boylular üzülmesin diye, bir nevi “boydan kaybettiniz ama başka yerden kazandınız” mesajı. Yemezler. Ben uzun boyluyum, gerekirse altı ay daha az yaşarım ama uzun yaşarım. Son cümlemde mantık hatası yoktur.Konudan saptım ama muhtemelen bu benim hatam değil, eminim uzun boylular konudan sapmaya daha meyillidir. Hadi gene iyisiniz İsviçreliler, bakın bir konu daha çıktı size. Siz onu araştıradurun, biz de bu sırada sevgili Japonlara dönelim. Japonlar. Japonlarımız. Eminim ki vakti zamanında Orta Asya’daki Türk hakanları Çinli prenseslerle evlenmek yerine bu sevimli Japonların prensesleriyle evlenseydi ortaya sağlam bir nesil çıkabilirdi. Türk’ün zekasıyla Japon’un çalışkanlığının birleştiğini düşünün. Efsane olabilirdi. Nasip değilmiş.Japon’a güvenirim. Niye? Adamlarda şeref olgusu var. Başarısız olduğunda veya şerefine halel getirecek bir durumda intihar ediyor. O yüzden Japonlarda çok uzun yaşayana iyi gözle bakılmaz. Bunca yıl hiç mi gururuna dokunan bir şey olmadı diye sorarlar adama. Ne geniş adammışsın, yazıklar olsun derler. Ben Japon’a ailemi bile teslim ederim. Hem böylece biraz kafa dinlemiş olurum.Tiger Woods’a soruyorumDünyanın en çok kazanan sporcusuymuşsunuz. Kimse bir insana golf oynuyor diye para vermez. Parayı asıl nereden kazanıyorsunuz?Yaptığınız şeye spor demek içinize siniyor mu? Topa vurmaya bile arabayla gidiyorsunuz sonuçta. Gece başınızı yastığa koyduğunuzda uyuyabiliyor musunuz?Sporun insanı kötü alışkanlıklardan koruduğu yönünde bir tez var. Sizi neden koruyamadı?Türk golfçüleri nasıl buluyorsunuz? Şaka şaka, Türk golfçüsü ne ya, bizde kimse oynamıyordur.İstanbul’da trafiği birbirine kattınız. Biz de kalkıp Brooklyn köprüsünde yakan top oynayıp Amerikalıların gününü zehir etsek hoşunuza gider mi?Not: Bundan sonra her pazar bu köşe bana ait. Kimse sınırlarıma yaklaşmasın. Ben işleteceğim burayı.

    0 0

    Vasilis Saleas, yaşayan en önemli klarnet sanatçılarından. Türk müzikseverler onu aslında çok yakından tanıyor.Çünkü ülkemizden birçok sanatçıyla birlikte verdiği konserlerle onu sahnede görme şansımız oldu. Ünlü klarnetçinin yeni albümü Travelling The World, dünya ile aynı anda ülkemizde de DMC Müzik etiketiyle yayınlandı. Müzisyen bu çalışmasında Carlos Santana, Queen gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserlerinin yanı sıra Türkiye'den de Tarkan'ın İnci Tanem ve Sezen Aksu'nun Sarı Odalar şarkılarına yer verdi. Saleas albümün çıkış şarkısı olarak Sarı Odalar'ı seçerek güzel bir sürpriz yaptı. Saleas tekniği ve farklı yorumuyla aslında çok iyi bildiğimiz bu şarkıların adeta keşfedemediğimiz noktalarını gösteriyor. Bu anlamda çalışma için seyahat içinde seyahat, keşif içinde keşif albümü diyebiliriz. Travelling The World, doğudan batıya klarnetin kılavuzluğunda bir yolculuk adeta.Batı müziğinden Alaturka Divan’aKlasik Batı müziğiyle kendi coğrafyamızın müziğini uyumlu biçimde harmanlayıp Doğu ve Batı arasında notalar aracılığıyla köprü kurmaya gayret eden çalışmalara bir yenisi daha eklendi. Batı müziği eserlerini, Türk sazlarıyla yorumlayan Divan Alafranga Projesi'nin ilk albümü Z Yapım Kalan etiketiyle yayınlandı. Albüm, Murat Cem Orhan yönetimindeki 12 kişilik Türk Sazları Orkestrası'yla, J.B. Lully'den E. Satie'ye kadar uzanan ve geniş bir tarihsel dönemi kapsayan, on Fransız eserini dinleyiciye sunuyor. Besteci, şef ve opera sanatçısı Murat Cem Orhan, deneyimlerinin ışığında hayranı olduğu Doğu kültürünü, Batı'nın ve özellikle Fransız bestecilerinin eserlerinde yaşatma fikrini, ortağı ve yol arkadaşı Ege Semercioğlu ile birlikte oluşturmuş. Bizet'ten Mavel'e büyük bestecilerin eserlerini bizim sazlarımızla dinlemek gerçekten keyif verici. Özellikle klasik müzik dinleyicileri için bu albümü dinlemek çok farklı bir deneyim olacak.Kral’ın en sevilen şarkılarıElvis Presley, rock&roll denince akla ilk gelen isimlerden. Tüm zamanların en iyi sanatçıları arasında gösterilen efsane müzisyen hiçbir zaman gündemden düşmüyor. Tüm Elvis hayranları kadar Elvis'le büyümemiş nesil için de bir kült olan Kral'ın en hit parçaları The King- 75th Anniversary baskısıyla Elvis'i anlatıyor. İlk olarak 2007 senesinde Kral'ın ölüm yıldönümü için yayınlanan bu albüm yoğun istek üzerine yeniden raflarda. Colombia Müzik etiketiyle yayınlanan çalışma en sevilen Elvis şarkılarıyla sanatçının kariyerine ışık tutuyor. İki CD'den oluşan koleksiyon, Elvis Presley'nin Love Me Tender, All Shook Up, A Little Less Conversation, Can't Help Falling in Love, Surrender, It's Now and Never gibi en beğenilen şarkıların yanı sıra albümde yer alan kitapçık, sanatçının unutulmaz fotoğrafları ve şarkı sözlerini içeriyor.

    0 0
  • 11/09/13--15:50: Tesadüf diye bir şey yok
  • Beşir Bayraktar, uzun zamandır müzik dünyasının içinde olan bir isim. İlk albümü Tesadüf'ü geçtiğimiz günlerde müzikseverlerle buluşturdu. Gerçek anlamda müziğe başlaması ve sonrasında gelişenler 'tesadüf' gibi görünse de Bayraktar, tesadüflere inanmıyor.Müzikle nasıl tanıştınız?Çocuk yaşlarda... Sevgili Emre Kaya'dan bir gitar almıştım, eski bir gitardı. Emre çocukluk arkadaşım. Arkadaşlarla birlikte iyi kötü bir şeyler çalıp söylemeye başladım. Bir gün Ankara’da bir alışveriş merkezinde dolaşırken arkamızdan 'gençler bakar mısınız?' diye bir ses geldi. Bir mağaza sahibiydi ve gitar çalıyordu. Bize 'birlikte çalalım mı?' dedi. Çok güzel çalıyordu. O gün her şey değişti. Asıl anlamıyla müziğe başladım. O günden sonra müziğe bakışım değişti. Tarzım ve müzikal düşüncelerim bambaşka bir boyut kazandı.Sonrasında?Enstrümantal müzikler yapmaya başladım. Öncelikle tiyatro müzikleri yaptım. Sonrasında çocukluk arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz orkestra ile Flamenko müzikler yapmaya başladık. Ankara'da ve Türkiye'nin birçok ilinde konserler verdik.Peki yorumculuk nasıl başladı? Sesinizi ne zaman fark ettiniz?Müzikle bu kadar uğraştıktan sonra ister istemez bunları sözlerle de anlatmak istiyorsunuz. Enstrümantal olarak duygularınızı bir yere kadar anlatıyorsunuz ama bir yerden sonra sözlere de ihtiyaç duyuyorsunuz.Herhangi bir müzik eğitimi aldınız mı?Hayır, müziğin alaylısıyım. Tamamen kayıt yaparak, dinleyerek, çalarak, görerek araştırarak öğrendim müziği. Sokakta, arabada, metroda her yerde çalıp söyledim.Ankara'da başlayan müzik hayatının İstanbul'a taşınma hikâyesi nedir peki?Ankara'da stüdyomuz vardı. Kayıtları orada yapıyorduk ama bir şeyler üretiyorsunuz, bir yerlere getiriyorsunuz, sonrası gelmiyor. Müziğin kalbi İstanbul'da atıyor.Yeni albümünüzden bahseder misiniz biraz? Nasıl ortaya çıktı?Yaklaşık altı senedir bu albüm üzerinde çalışıyorum. Şarkıların düzenlemelerini defalarca yaptık. Neredeyse bir bu kadar da elediğimiz şarkı oldu. Bu albümde kendime torpil yapmadım. Gerçekten albümün ruhuna uygun şarkılar seçmeye gayret ettim.Albümün adı Tesadüf. Tesadüflere inanır mısınız?Tesadüf diye bir şey yok bence. Ankara'da o gün, o güzel insanla karşılaşmam ve sonrasında yaşadıklarım tesadüf gibi görünse de aslında bunların hepsi birer tecrübe oldu ve bugünlere gelmemi sağladı.Şarkılarınızın müzikal altyapısına Flamenko sinmiş durumda…Bu müzik benim hamurumda var, bu müzikle büyüdüm. Ancak bunu insanların seveceği ve usanmayacağı kadar vermeye çalıştım. Abartmadan, çok fazla ön plana çıkarmadan.Buhranı sevmem, neşeli biriyimAlbümde bir de Karadeniz türküsü var. Nasıl girdi albüme?Rizeli olduğum için içimde hep bir uhde vardı. Karadeniz müziğinde Kazım Koyuncu’dan sonra bir boşluk oluştu. Benim de bu müziğe küçük bir katkım olsun istedim.Yıllardır müziğin içindesiniz. Albüm için neden bu kadar beklediniz?Tesadüf diyorum ya. (Gülüyor) Şaka bir yana bugüne nasip kısmetmiş. Bu kadar şeyi yaşamam gerekiyormuş demek. Beş yıl önce de albüm yapmak istiyordum ama bir şekilde olmadı, sonuca gelemedik. Bir daha yaptık, zaman geçti, aranjeler eskidi bir daha düzenledik. Çıkış şarkımız albüme son anda girdi mesela. Hepsi tesadüf gibi görünüyor ama aslında seçimlerin sonucu böyle oldu.İçine dahil olduğunuz müzik piyasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Şu anda bir geçiş süreci yaşıyoruz. Bu süreçte çok güzel şeyler olacağına inanıyorum. Çünkü insanlar giderek daha seçici olmaya başladı. Artık gerçekçi reytingler ortaya çıkıyor. Bence geleceğin yıldızları bu dönemlerden çıkacak.Başka neler yapıyorsunuz?Fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Birçok arkadaşımın albümlerinin kapağını ben çektim. Spor yapmayı çok seviyorum. Futbola hastalık derecesinde meraklıyım. Galatasaraylıyım ve elimden geldiğince maçlara gitmeye çalışıyorum.Çıkış şarkınızın adı Buhran. Karakter olarak nasıl birisiniz? Var mıdır buhranlı halleriniz?Yok. Ben neşeli, mutlu ve enerjik biriyim. Şarkılarda duygusalım genellikle. Ama kendi hayatımda buhranı, hüznü ve içine kapanık olmayı sevmem. Duygularımı uçlarda yaşamayı seviyorum.Müzik adına hedefleriniz neler?Hep müzikalitesi yüksek şarkılar yapıp insanlara ulaşmak hedefim. Kalıcı şarkılar yapmak istiyorum. İleride dünyaca ünlü müzisyenlerle birlikte ortak işler yapmayı çok isterim. Kendime çok uzak hedefler koymuyorum.

    0 0

    Tatile çıkamadıysanız ya da yazın olduğu gibi kış döneminde de güzel bir tatil yapmak istiyorsanız, havayolu şirketlerinin Nisan 2014’e kadar sürecek kampanyalarını mutlaka takip etmelisiniz.Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın talimatıyla özellikle bayram dönemlerinde astronomik fiyatla bilet alan yolcuların mağduriyet yaşamasını önlemek amacıyla çalışma başlatılmıştı. Ancak bilet ücretlerinde uygulanacak ‘tavan fiyat’, Ramazan ve Kurban Bayramı’na yetişmedi. Bu yüzden bayrama sayılı günler kala bilet alanlar oldukça yüksek fiyatla seyahat etmek zorunda kaldı. Tavan fiyat konusunda hâlâ bir anlaşma sağlanamasa da, kış sezonu, havayolu şirketlerinin bilet fiyatlarında ‘frene basmasına’ neden oldu. Rekabet nedeniyle Türk Hava Yolları (THY) ve Anadolujet’in yanı sıra Pegasus-İzAir, Atlasjet, Onur Air, SunExpress ile Borajet, oldukça cazip fiyatlarla kampanya yarışına girdi. Yaşanan rekabet her zaman olduğu gibi yolcuya yaradı.KAMPANYALARI DEĞERLENDİRİNPegasus Hava Yolları’nın ticari işlerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Güliz Öztürk de, yolculara bu konuda önemli uyarılarda bulunuyor. Yurtiçinde Kapadokya bölgesi, Mardin, Gaziantep, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Adana ve Hatay gibi illerin hem kültürel açıdan hem de yöresel mutfakları bakımından oldukça cazip yerler olduğuna dikkat çeken Öztürk, yurtdışında özellikle vizesiz olarak gidilebilen Rusya, Lübnan, Tunus ve Balkan ülkelerine çok cazip fiyatlarla seyahat edilebileceğini ifade ediyor. Öztürk, vize şartı bulunan ülkeler konusunda da çok cazip seyahatler ve tatil paketleri sunulduğunu dile getiriyor. Kampanyaları yakından takip etmeniz halinde size en uygun tatili en ucuza bulacağınızdan şüpheniz olmasın. Bunun için tek yapmanız gereken, kampanyaları kaçırmamak.GELECEK YILIN PROGRAMINI UNUTMAYINHavayolu şirketleri, ‘erken rezervasyon ve satışı’ teşvik etmek amacıyla düzenlediği kampanyalarda yeni talepler oluşturuyor. Cazip fiyatla sunulan kampanyalar o kadar çok ilgi görüyor ki, bazı aileler birden çok tatil programı yapabiliyor. Havayolu şirketlerine göre değişkenlik gösterse de, gelecek yılın biletlerini 9-12 ay öncesinden satın alabiliyorsunuz. Böylece hem ciddi tasarruf sağlamış oluyorsunuz hem de tatil planı yapma stresinden de kurtuluyorsunuz.Ayrıca THY, aynı soyadını taşıyan aileler için yüzde 20 indirimli kampanya başlattı. 31 Mayıs 2014’e kadar sürecek kampanyadan bir rezervasyonda kayıtlı aynı soyadı taşıyan aileler faydalanabiliyor. Seyahat edecek ailelerin ise en az 4, en fazla 9 kişiden oluşması isteniyor.ONUR AIR BEDAVA HİZMETİ SEVDİÖzel havayolu şirketlerinden Onur Hava Yolları (Onur Air), ücretsiz ikram ve havalimanı yolcu transferinin ardından yeni bir uygulama daha başlattı. Şirket yönetimi, internet aracılığıyla gerçekleştirilen online check işlemlerindeki paralı tarifeye de son verdi. ‘Online check-in yapmaktan check-inmeyin’ sloganı ile ücretsiz hizmet sunan şirket, daha önce, uçaktaki ön sıra ve acil çıkış kapılarında oturmak isteyenlerden 20 TL, diğer koltuk seçimlerinde de 5 TL ücret alıyordu. Şirket ayrıca biletini web sitesinden satın alan yolculara hizmet bedeline yurtiçi uçuşlarında 9 TL, yurtdışı seferlerinde 10 Euro daha az ödeme imkânı sunuyor. Online check-in yapmak isteyen yolcular, uçuşa 24 saat ile 2 saat kala arasında www.onurair.com adresindeki web sitesinden ya da iPhone ve iPad mobil uygulamalarından işlemlerini hızlıca ve ücretsiz şekilde gerçekleştirebilecek.Uçmadan önce aşure yedilerTAV Havaliman-ları’nın yiyecek-içecek kuruluşu BTA Catering Services, yolculara aşure dağıttı. İstanbul Atatürk Havalimanı’ndaki Hezarfen Ahmet Çelebi Camiisi’nde önceki gün kılınan cuma namazı sonrası, uçak yolcularına bin tabak aşure ikram edildi.

    0 0

    Dünyanın en eski tatlılarından biridir aşure. Muharrem ayının simgesi bu tatlı çorba, her elde farklı yorumlansa da başarılı bir aşure için herkesçe kabul görmüş püf noktalarına riayet etmek gerekiyor. Yedi farklı isme aşurenin lezzet sırlarını sorduk.İnsanlık tarihi kadar eski bir tatlı aşure. Hem Muharrem ayının onuncu gününe tevafuk etmiş birçok olayı anmak ve kutlamak maksadıyla pişirildiği, hem de paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesi olduğu için aşure asla yalnızca bir tatlı değil. Rivayete göre gemisini kendisine inananlarla birlikte karaya oturtan Nuh Aleyhisselam’ın kalan yiyecekleri bir araya toplayıp pişirmesi sonucu ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden yoruma açık, her elde farklı marifet bulan bir tatlı aşure. Kuvvetli muhtemel o gün o gemide bulunanlar, günümüzde pişirilen aşureyi görse bir hayli şaşırırdı. Öyle ya içine katılan temel malzemeleri bir yana bırakırsak herkes damak tadına göre pişiriyor ve göz zevkine göre süslüyor aşureyi. Bu yüzden aşure nasıl yapılır sorusunun tek bir cevabı yok. En az yedi malzeme konularak ve en az yedi kapıya dağıtılması gerektiği geleneğinden hareket ettik. Yedi farklı yemek yazarı ve şefe aşureyi sorduk. Pişirenler gayet iyi bilir, başarılı bir aşure kıvamı yerinde, rengi berrak, malzemesi bol olmalı. Ancak böyle bir sonucu elde edebilmek sanıldığı kadar kolay değil. Yapımına dair birçok püf noktası bulunuyor. İşte aşurenin herkesçe kabul görmüş püf noktaları: Bakliyatlar ayrı ayrı ve soğuk suyla akşamdan ıslatılmalı, ertesi gün yine ayrı ayrı haşlanıp (pişme süreleri farklı olduğu için), suları süzüldükten ve kabukları ayıklandıktan sonra tencereye katılmalı. Bakliyatların sularının süzülerek tencereye katılması aşurenin renginin berrak olmasında büyük önem arz ediyor. Ancak yemek yazarı Ebru Omurcalı aşureyi karartma pahasına besin değeri açısından haşlama sularının atılmaması gerektiği kanısında. Haşlama sularının aşurede kullanılması yalnızca tatlının rengini bulanıklaştırmıyor, şişkinliğe de neden oluyor. Ayşe Tüter’in ise bu konudaki tavsiyesi bakliyatlar haşlanırken içine bir adet kimyon çubuğu ya da bir bütün soğan konulması.Aşurenin kararmaması için incir ve ceviz gibi malzemeler yalnızca süslemede, o da aşure soğuduktan sonra eklenmeli. Tüter, inciri illa ki aşurenin içinde sevenlere ayrı bir kapta haşlayıp, doğradıktan sonra kâselerin dibine paylaştırmalarını ve sonrasında sıcak aşurenin kâselere dökülmesini öneriyor. Karanfil ve gül suyu aşureyi ocaktan indirmeye yakın ya da hemen akabinde katılmalı.Şeker sona bırakılmalı ve ilave edildikten sonra sürekli karıştırılmalı. Aksi takdirde kısa süre içinde dibi tutabilir. Bu da aşurede yanık kokusunun oluşmasına neden olur. Elif Korkmazel, bu noktaya güzel yorumda bulunarak değiniyor: “Ocakta aşureyle birlikte pişmek, o teri dökmek lazım.” Omurcalı da şeker sonlara doğru konulmazsa aşurenin yalnızca dibinin tutmayacağı, buğdayın da sertleşmesine neden olacağı bilgisini paylaşıyor.Ayşe Tüter (Yemek yazarı ve programcısı)Buğdaylar çatlayana kadar piştikten sonra içinden dört beş kepçe alın, robotta macun gibi olana kadar çekin, daha sonra tencereye ekleyin. (Kıvamı için)Nişastayı gül suyu ile erittikten sonra tencereye aktarın, beş dakika daha kaynatıp ocaktan alın. Kapağını kapatıp 30 dakika dinlendirin, kâselere paylaştırın.Saray mutfağına ait geleneksel bir tatlı olduğundan porselen tabakta sunulması şart.Elif Korkmazel (Yemek yazarı ve programcısı)Bir cezvenin içine üç adet karanfil konulur. Bir taşım kaynatıldıktan sonra soğumaya bırakılır ve bu karanfilli suyu aşurenin içine son dakika gül suyuyla birlikte atılır. Aşureye çok hoş ve farklı bir tat katıyor.Aşugül diye bir tarif uydurdum. Aşure piştikten sonra güllaç yapraklarının arasına fındık fıstık yerine aşure koyuyorum. Denemeye değer.Ebru Omurcalı (Şef ve yemek yazarı)Aşure yapılacak bakliyat aynı senenin mahsulü olmalıdır. Pişmesini kolaylaştırır.Arzu ederseniz piştikten sonra bal da ekleyebilirsiniz, güzel bir koku verir.Aşureyi buzdolabında muhafaza ederken üzerini mutlaka kapatmanızı öneririm.Eğer mevsimiyse kestane, aşureye zenginlik katıyor. Hatta kestane şekerini seviyorsanız tam size göre olacaktır.Kuru meyveleri erken eklemek rengini bozar.Buğdayı bir gün önce haşlamak ve bekletmek daha kıvamlı olmasını sağlar.Ömür Akkor (Yemek yazarı)En az yedi malzemeden yapmalı.Haşlama suları en az bir kez değiştirilmeli.Beyaz kalması için malzemeleri iyice yıkanmalı.Osmanlı usulü gibi biraz süt koyarak renginin daha da beyaz olması sağlanabilir.Sıcakken kıvamının çok koyu olmaması gerekli zira buzdolabına konulduğunda soğuyacağından dolayı zaten katılaşacak.Osmanlı’da iki çeşit aşure var. Süzme saray aşuresi ve beyaz sütlü aşure. Süzme aşure buğday haşlanıp, iyice eridikten sonra suyu alınarak yapılan aşure. Meşakkatlidir ama çok lezzetlidir.İnci BAK (Yemek stilisti ve editörü)Aşureyi nar taneleri ile süslemeyi tercih ediyorsanız narın tadına önceden bakmalısınız. Zira nar çok ekşi olduğu takdirde onca emeğiniz boşa çıkabilir.Kıvamını çok yoğun istemiyorsanız azar azar sıcak su ilave ederek istediğiniz yoğunlukta pişirebilirsiniz.Kuru bakliyatları haşlayacağınız suyun kaliteli olması önemli.Pirinç tercihen kırık kullanılabilir. Nevin Halıcı’dan aşure tarifi4 kişiden fazlaPişme süresi: 90 dakikaMALZEMELER:1 çay kaşığı safran, 1 yemek kaşığı gül suyu, ¼ su bardağı nohut, ¼ su bardağı fasulye, 1 su bardağı dövme, ¼ su bardağı pirinç, 10 su bardağı su, ¼ su bardağı sarı üzüm veya kişniş, 2 incir, 3-4 kuru kayısı, 2 su bardağı şeker, ½ su bardağı ceviz, ½ su bardağı badem (ağartılmış), ½ su bardağı fıstıkYapılışı:Nohut ve fasulyeyi sekiz saat önceden içme suyunda ıslat. Akşamdan dövme ile bir taşım kaynat, sabaha kadar beklet. Akşam, cam bardakta gül suyuna safranı da koy, beklet. Sabah, akşamdan kaynamış dövmeli malzemeye pirinci de ilave ederek ateşe koy, malzemeler yumuşayıncaya kadar pişir. Yumuşayınca doğranmış incir, kayısı ve sarı üzümü katarak özleşinceye kadar kaynat. Safranlı gül suyunu, çok az bademi, şekeri ilave et. Kıvama gelince kâselere doldur. Soğuyunca üzerini kavrulmuş ceviz, fıstık, badem, nar vb. ile süsle.Aşureniz neli olsun?Aşure gerek içine katılan gerekse süslemesinde kullanılan malzemeler açısından sınır tanımaz bir tatlı. İçine ve üzerine ne koyacağınız tamamen hayal gücünüze ve damak zevkinize kalmış. Aşurenin olmazsa olmaz malzemeleri buğday, nohut, fasulye, pirinç ve şeker olsa da içine kuru bakla koyan da var, yer buğday yerine bulgur kullanan da. Ayrıca Ebru Omurcalı’nın tarifinde yer aldığı gibi gül suyu yerine zerde ya da yazarımız Nevin Halıcı gibi safran, kişniş ve sarı üzüm gibi farklı tatlarla da aşurenizi zenginleştirebilirsiniz. Pasta tasarımcısı Nazlıhan Gündüz gibi kestane ve yaban mersinine yer vererek alışılagelmişin dışında bir aşure yapabilirsiniz.Daha çok fındık, ceviz, badem, nar, kayısı, incir, tarçın, Hindistan cevizi gibi malzemeler ile süslense de kimileri muz, elma, ayva, portakal kabuğu, kavrulmuş susam, Antep fıstığı da kullanabiliyor. Ayşe Tüter kimilerinin süslemede çikolata parçacıkları kullanması eleştiriyor ve aşurenin pasta olmadığını hatırlatıyor. Tabii yine de tercih size kalmış.

    0 0

    Türkiye, şimdiye kadar tabu sayılan, ancak en temel özgürlüklerin önüne duvar ören yasaklarla birer birer vedalaşıyor. Bunlardan biri de anadilin yaşam içinde kullanılabilmesine yönelik düzenlemeler. Kürt sorunu temelinde gündeme gelen anadil tartışmaları Türkiye'de diğer dillere mensup halkların da farkındalığını artırdı. Çeşitli platformlarda dile getirilen talepler arttı. Şimdiye kadar adını hiç duymadığımız diller için ana dilde eğitim talepleri kimi zaman çok fantastik algılansa da büyük resmin renkliliği farklılıklara açık herkesi heyecanlandırdı. Ermenice, Çerkesçe, Gürcüce, Pomakça derken dil ve kültür bakımından aslında ne kadar da zengin bir coğrafyada yaşadığımızı fark ettik. Bu vesileyle Türkiye'nin bir dil haritasını çıkarmak istedik.Araştırmalara göre Türkiye'de Türkçe'nin dışında irili ufaklı otuz altı kadar dil ve lehçe konuşulmuş. Ancak bunlardan on sekiz tanesi yok olmuş. Aslında Türkiye'de hangi dilin nerelerde konuşulduğuna dair en kapsamlı bilgiler 1965 yılına dayanıyor. Zira o yıl yapılan nüfus sayımında konuşulan diller de sorulmuştu. Bugün hangi dillerin nerede yaşadığına dair tahmini bilgilere ise ancak o dillerin kültür merkezleri aracılığı ile ulaşabiliyoruz. Mübadele ya da göçler yoluyla Türkiye'ye gelen halklarda ortak sorun ise üçüncü kuşaktan sonra anadilini konuşan nüfusun neredeyse yok olması. Görüştüğümüz dernek başkanlarına göre göçlerden sonra köylere yerleşenler, büyük şehirdekilere nisbeten daha şanslı. Çünkü anadili yaşatma alanları daha geniş. Bu yüzden dernekler büyükşehirlerde anadil eğitim kursları ile dillerini gelecek nesillere aktarma çabasında. Bugün konuşulan dillerden eğitimde kullanılanlar Türkçe'nin dışında Kürtçe, Süryanice ve Arapça. Kürtçe ve Süryanice eğitimi resmi olarak ilk kez Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü'nde gerçekleşmişti. Bunu daha sonra diğer üniversiteler de takip etti. Bu yıl ise kısmen de olsa Lazca ve Çerkezce de okullarda seçmeli ders olarak verilmeye başlandı. Önümüzdeki dönemlerde Karadeniz'de devlet üniversitesine bağlı Laz Enstitüsü kurma girişimleri ise devam ediyor. Mardin Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Yaşayan Diller Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Kadri Yıldırım, Türkiye'de bu alanda kapısını çalabileceğimiz nadir isimlerden biri. Enstitüde Türkiye'de konuşulan diller üzerine ciddi çalışmalar yapılıyor. Biz de üniversite ve enstitülerde yapılan bu kıymetli araştırmaların sadece akademik camianın değil herkesin faydasına açılmasını temenni ederek bilgilerine başvurduk.Süryanice:Renkler Solmasın Kültürler Kaybolmasın Platformu'dan aldığımız bilgiye göre Türkiye'de yaklaşık 20 bin Süryani yaşıyor. Bunların sadece yüzde 10'u yani 2 bin kişi kendi anadilini konuşabiliyor. Sami Dilleri Ailesine giren ve Hz. İbrahim'in Fırat'ı geçmeyinceye kadar konuştuğu kadar eski olan Süryaniceyi yazabilenlerin oranı ise yaklaşık yüzde 1.Arapça:Türkiye'de 1 milyon ile bir buçuk milyon arasında değişen kişinin anadili. Hatay, Adana, Mersin, Mardin, Siirt, Şırnak, Batman, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Kilis, İstanbul, Ankara ve İzmir'de konuşuluyor. En son 2007'de yapılan araştırmaya göre Arapçayı anadil olarak belirtenlerin sayısı 1 milyonu aştı.Çerkesçe:Mardin Artuklu Üniversitesi'nden Kadri Yıldırım'ın verdiği bilgiye göre Türkiye'de Çerkez genel adıyla anılanların tahmini nüfusları şu şekilde; Adigeler bir milyon; Abazalar üç yüz bin; Osetinler beş bin; Dağıstanlılar beş bin; Çeçen İnguşlar da bin kişi civarında. Çerkezcenin anadil olduğu belli başlı yerler Sakarya, Düzce, Kahramanmaraş, Samsun, Balıkesir, Tokat, Sivas, Çorum, Yozgat, Amasya, Eskişehir, İzmir ve Afyonkarahisar. Kafkas Federasyonu Genel Koordinatörü Betül Dinçer, yapılan bir araştırmaya göre 60 yaş üzerindekilerin anadili konuşma oranı yüzde 90 iken, 0-10 yaş arasında bu rakam yüzde 10'a iniyor. Bugün çeşitli üniversitelerde seçmeli ders olarak öğretilen dilin günlük hayatta kullanımı giderek azalıyor.Lazca: Bütün Doğu Karadenizlilerin Laz sanılmasından dolayı kalabalık sanılan Lazların gerçek sayısı 80 bin civarında. Kafkas halkı olan ve Lazca konuşan gerçek Lazlar ise Rize ce Artvin'în birkaç köyünde ve göç ettikleri büyük şehirlerde yaşıyor.Arnavutça: Türkiye'de tahminen 2 milyon olan Arnavut nüfusu İstanbul, Bursa, Ankara, Tokat, Samsun ve Sakarya'da yoğunlukta. Kosova Kültür Merkezi Genel Müdürü Kamil Bitiş, dillerini yeni nesillere aktaranların ise oldukça az olduğunu söylüyor. Kaç kişinin Arnavutça konuştuğuna dair bilgiye ulaşmanın ancak nüfus sayımı gibi bir çalışma ile ortaya çıkabileceğini söyleyen Bitiş, Arnavut nüfusun ancak yarısının bugün konuşabilecek düzeyde olduğunu söylüyor. Bunlar da orta düzeyin altında. “Bir kuşak öncesinde neredeyse hepsi konuşabiliyordu.” diyen Bitiş, dillerini gençlere öğretmek için Kosova Kültür Merkezi'nin Arnavutça eğitimi verdiğini söylüyor.Boşnakça: Türkiye'de dilini kuşaktan kuşağa aktarmada en etkin halklardan biri de Boşnaklar. En yoğun yaşadıkları iller ise İstanbul, Adapazarı, Kocaeli, İzmir, Çanakkale, Kırklareli ve Bursa. Türkiye Bosna Hersek Kültür Derneği Federasyonu Başkanı Abdullah Gül, Türkiye'de yaklaşık 2 milyon Boşnak yaşadığı bilgisini veriyor. Gül, bu sayının en az yarısının Boşnakçayı iletişim kurabilecek düzeyde konuşabildiğini söylüyor. Buradaki Boşnakların Bosna ve Sancak'taki akrabalarıyla hala görüştüklerini ifade eden Gül, “Örneğin biz, Sancak Bölgesi'nde kurbanımızı kesip oradaki akrabalarımızı ziyarete gittik. Dil akrabalarımızla iletişimi sürdüren tek unsurumuz.” diyor.Ermenice:Hint-Avrupa Dil Ailesi'ne giren ve Batı Ermenicesi ile ve Doğu Ermenicesi olmak üzere iki dala ayrılıyor. Ermenice'nin Türkiye'de konuşulan dalı Batı Ermenicesi. Hrant Dink Vakfı'ndan Hermine Sayan'ın verdiği bilgiye göre Türkiye sınırları içinde yaklaşık 15-20 bin kişi Ermenice konuşuyor. 1915'te Osmanlı sınırları içinde 2 bin okul ve 200 bin öğrenci olduğunu hatırlatan Sayan, bugün ise Anadolu'da Ermenice konuşan kalmadığını, sadece İstanbul'da konuşulduğunu söylüyor.Gürcüce:Güney Kafkas Dilleri Ailesi'nden olan Gürcüce'yi konuşan kişi sayısının bugün 100 binden az olduğu tahmin ediliyor. Gürcüler Ordu, Sakarya, Artvin, Kocaeli, Bursa, Bolu, Samsun, Giresun, Sinop, Balıkesir ve Amasya'da yer alıyorlar. Türkiye'de bugünkü Gürcü nüfusunun ise 200 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.Hemşince:Genellikle Ermenice ile aynı asıldan olduğu kabul edilen bir dil. Türkiye'de 30-40 bin civarında oldukları tahmin edilen Hemşinlilerden Doğu Hemşinliler Artvin'in Hopa ve Borçka ilçeleri çevresinde; Batı Hemşinliler de Rize'nin Hemşin ve Çamlıhemşin ilçelerinde yaşıyor.Pomakça: Pomak Kültür Derneği Başkanı Mehmet Demir, Türkiye'de yaklaşık 2 milyon Pomağın yaşadığını söylüyor. Farklı kaynaklarda ise 1 milyon civarında Pomak nüfusundan bahsediliyor. Türkiye'ye ilk gelenler ve bir sonraki neslin Pomakçayı konuşabiliyor. Ancak 30 yaş altındaki üçüncü neslin büyük kısmı konuşamıyor. Pomakların yaşadığı bölgeler ise Trakya'nın büyük bölümü olmak üzere Marmara'da bazı iller, Adana ve Samsun. Şimdiye kadar dağınık ve birbiriyle çok iletişimi olmayan Pomakların Türkiye'ye geldikten 140 yıl sonra dernekleşebildiğini belirtiyor. Okullarda seçmeli dersi öğretmen olmadığı için veremediklerini belirten Demir, bu yıl kursta alınacak eğitimle bu ihtiyacın da karşılanacağını söylüyor.Romanca:Hint-Avrupa Dil Ailesi'nden olan Romanca Türkiye'de daha çok Adana, Edirne, Çanakkale, Düzce, Kırklareli, Tekirdağ, İstanbul, İzmir, Adapazarı ve İzmit'teki Romanlar tarafından konuşuluyor.Rumca/Yunanca:Ethnologue sitesine göre büyük çoğunluğu İstanbul'da 5 bine yakın kişi konuşuyor.Yahudice/İbranice: Hami-Sami Dil Ailesi'nden olan İbranice, Türkiye'deki nüfusları 25 bin civarında olan ve genellikle İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Çanakkale, Edirne ve Diyarbakır'da yaşayan Yahudiler tarafından konuşuluyor.Diğer Diller:Türkiye'de çok dar bir alanda oldukça az kimseler tarafından konuşulan ve gizli dil ya da özel dil olarak ifade edilen 8-10 kadar dil daha saptandı. Ancak dil bilimcileri bunların eğitimsel taraflarının mevcut olmadığını söylüyor.Dünya dillerini araştıran Ethnologue sitesine göre Türkiye'de konuşulan diğer diller şöyle:Gagavuzca:Türkiye'de yaklaşık 300 bin kişi tarafından konuşuluyor.Azerice (Güney):Çoğu Kars'ta 530 binden fazla kişi tarafından konuşuluyor.Abhazca: 4 bin kişi tarafından çoğunlukla Çoruh, Bolu ve Sakarya'da konuşuluyor.

    0 0

    Bu fotoğraflar öyle zannettiğiniz gibi rüzgarlı bir havada çekilmedi. Peki ne oldu da ağaçlar bu hale geldi?İşte üstüste yığılıp adeta bir çadır oluşturan ağaçların hikâyesi...

    0 0

    Hacı Hasdemir benim Zaman Gazetesi’ndeki uyum sürecini çok çabuk geçirmemi sağlayan kardeşimdi. Galatasaray’ı birlikte izliyorduk. Daha doğrusu o Sarı Kırmızılı renklerin ardından haber için koşuyor, ben de oturduğum yerden ona katılıyormuş gibi yapıyordum. Eh, yazar-muhabir ilişkisi biraz böyle bir şeydir. Zamanında biz de muhabirliğin çilesini çektik, şimdi sıra ondaydı. Ancak o muhabirlikten çıkıp başka konumlarda mesleğin keyfini sürme imkanı bulamadı, çile aşamasında bu dünyadan ayrıldı…Gazetecilik sadece haberin altında ya da üstünde imzanızın olması ya da o ürünü oraya getirebilme işi değildir. Bunun yanında uğraşmanız gereken dünya kadar idari konu da vardır. İşte bunlarda Hacı benim elim-ayağım durumundaydı. Hayri Beşer kardeşim onunla ilgili harika yazısında belirtmiş, Hacı Hasdemir öteki niteliklerinin yanında tam bir çözüm adamıydı. Her türlü sorun ve sıkıntı karşısında “Sen rahat ol ağabey, ben hallederim” der ve bunu da yapardı.Birlikte bir yığın deplasmana gittik, değişik sportif organizasyonları izledik. Bir ara Milli Takım’ın da peşinden birlikte gittik. Kabul etmek gerekir ki önceki dönemlerde Zaman Gazetesi’ni çeşitli şekillerde ‘dışlama’ eğilimi çok belirgindi. Yani ne ana akım medya içinde görülür ne de başka türlü sağlıklı bir değerlendirme içinde yer bulabilirdi. ‘Dinci gazete’ diye damgalamak sanki herkesin hayatını kolaylaştırırdı!Hacı Hasdemir, bu sağlıksız bakışın kırılması yolunda kendi çizgisinde ciddi adımlar atabilmiş bir gazeteciydi. İster ana akım ister baba cereyan bütün gazeteciler, daha doğrusu Galatasaray muhabirleri onun yakın arkadaşıydı. Sadece onlarla değil, haber kaynaklarıyla da çok iyi ilişkileri vardı. Zaman’ın genel tavrını tam olarak benimsemiş bir gazetecilik anlayışına sahipti. Herhangi bir sansasyon peşinde koşmaz, magazinel yaklaşımlara pek yüz vermez, işinin gereği neyse onun peşinde koşardı. Bunlar da onu güvenilir bir gazeteci yapan özelliklerden bazılarıydı.Sadece muhabir değilİşini sadece gazetecilikle sınırlandırmadı, son derece önemli kitaplara imzasını attı. 2002 Dünya Kupası başarısının ardından bir yığın kitap yazılmış olması gerekirdi, çünkü bu Türk futbol tarihinin en büyük olaylarından biri hatta birincisiydi. Behram Kılıç’la birlikte yazdıkları Yıldızların Dünyası yoğun emek ürünü önemli bir çalışmaydı.Dönem dönem çok sözü edilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın futbolculuk yaşantısıyla ilgili olarak çoğumuz sadece konuşmuştuk. Özellikle dönemin yakın tanığı olan bazı gazetecilerden sıkı bir makale bile çıkmazken Hacı Hasdemir ‘Aman Babam Görmesin’ adıyla bunu kitaplaştırdı. Bunun ne kadar çileli bir iş olduğunu ancak yapmış-yaşamış olanlar bilir. Bir fotoğrafı bulabilmek, Erdoğan’ın bir arkadaşıyla konuşabilmek için çektiklerini unutmadım.Elbette ki bilgi ve belge toplama aşamalarında sürekli görüşüyorduk. Yazım aşamasında da sözü edilmeğe değer bir katkım olduğu için şimdi seviniyorum. Ancak bu kadar ilginç bir kitabın 100 binler satması ve onu da hakettiği refaha kavuşturması gerekirdi. Gelgelelim, bu memleketin asla iyileştirilemeyecek hastalıklarından biri olan ‘kitapsızlık’ burada da karşımıza çıktı. Kitabın satışı asla mütevazı olmanın da çok aşağısındaki çizgiyi aşamadı.Yine de şevki kırılmadı, bir yandan Galatasaray’ı izlemenin yoğun koşuşturması içindeyken öte yandan da peşpeşe kitapları çıkıyordu.Hacı Hasdemir’in çok emek verip de yazdığı ama yayınlayamadığı bir kitap var. Evet, Hakan Şükür’le ilgili mükemmel kitabı birkaç yıl önce yazdı. Onun futbolu bıraktığı dönemde bir armağan olsun istiyordu. İçtenlikle söyleyeyim, Hakan Şükür’le ilgili böyle bir kitabı yazmış olmayı isterdim, Hacı’yı kıskandım. Kral’la ilgili pek çok gizli olayı bildiğimi sanıyordum, Hacı’nın kitabını okuyunca hiçbir şey bilmediğimi gördüm.Gelgelelim Hakan Şükür kardeşimiz de başka türlü birtakım düşünceler içindeydi. Hatta bu noktada birtakım girişimler de sözkonusu olmuş, bazı maddi kayıplara uğranmıştı. İşin o yanı bizi ilgilendirmiyor ama Hakan Şükür izin vermediği için Hacı Hasdemir bu kitabı yayınlayamamıştı. Bunun için ne kadar üzüldüğünü anlatmaya çalışmak boşuna yorgunluk olur.Hakan Şükür hastalığı sırasında Hacı kardeşimize en yakın ilgiyi gösteren kişilerden biri. Bunun için ona teşekkür borçluyuz. Ancak şimdi bir adım daha atması gerekiyor. Kitabı kaybettim sanıyordum ama bilgisayar konusunda dahi sayılabilecek bir arkadaşım bir yerlerden bulup çıkardı. Zaten üzerinde biraz çalışmışlığım vardı. Fazla bir eksiğinin bulunmadığını gördüm. Hakan Şükür’ün futbolu bıraktığı günlere kadar getirilmiş bir kitap bu. Bugüne kadar da onunla ilgili olarak yapılmış en nitelikli çalışma. Böyle bir eserin ortaya çıkması konusunda Hakan Şükür’ün bugün farklı düşüneceği ve gerekli izni vereceğine inanıyorum. Bu, aynı zamanda o konuda bir çağrıdır.İnsanların özellikle sporla ilgili kitaplara kulak asmadığı bir ülkede yaşıyor olmak insanı yoruyor, ama Hacı Hasdemir bu alandaki çabasıyla ortaya çıkardığı 4 kitap nedeniyle uzun yıllar unutulmayacaktır. O kitapların sayfalarını çeviren birileri oldukça o yaşayacak. Zaten böyle işlerin en büyük tesellisi de bu değil mi? Mekanı cennet olsun, nur içinde yatsın.

    0 0

    Şahika Ercümen kırdığı dünya rekorları ile ülkemizi başarıyla temsil eden profesyonel bir serbest dalışçı. Üç dünya rekoru bulunan sporcu, adını Guinness Rekorlar Kitabı’na da yazdırdı.Ercümen, kırdığı rekorların yanında imza attığı sosyal projelerle de dikkat çekiyor.Önümüzdeki günlerde yeni rekorlara imza atmayı hedefleyen sporcunun çok ilginç bir hikâyesi var. Şahika Ercümen, çocukluğunda alerjik astım hastasıymış. Evden dışarı çıkamıyor, arkadaşlarıyla gönlünce koşup oynayamıyormuş. Sürekli iğneler, tedaviler… Böylece yaşayıp giderken bir okul gezisi hayatını değiştirmiş: “Bir gün okulla birlikte Çanakkale’deki bir dalış kulübüne gittik. Sporcularla birlikte suyun altına girdik ve ilerlemeye başladık. Dipte her kulaç atışımda nefes aldığımı, canlandığımı hissettim. Başka bir dünya ile tanışmıştım. O gün benim için her şey değişti.” Dalış merkezindeki antrenör kendisine mutlaka bu sporu yapması gerektiğini söylemiş. Lakin ailesine bunu anlatamamış. Bir süre gizli gizli gitmiş antrenmanlara. Bu süre zarfında sağlığı hep iyiye gitmiş. Bunu gören ailesi de artık ona izin vermiş. Su altındaki hayatı takım sporuyla başlasa da aklının her zaman derinlerde olduğunu söylüyor Şahika Ercümen. Ankara’da üniversite okuyan sporcu adeta imkansızlıklarla bu sporu yapmış. Ankara’da derin dalış imkanı olmadığı için sık sık Antalya’ya giderek hayalini gerçekleştirmek için çalışmış. İlk rekorun masrafları için arayışlara girmiş. Bunun için Fear Factor isimli bir televizyon programına bile katılmış. Sonrasında aylarca süren farklı şehirlerde kamplar ve sürekli çalışmak... Bu kadar gayret elbette mutlu sonla bitmiş. İlk rekoru kırınca hayatında duyduğu en büyük mutluluk ve huzuru hissetmiş. Ondan sonra da yeni rekorlar... Neden mi? Çünkü ona göre derinlik arzusunun sonu yok. Hep daha derinlere gitmeyi istiyor. Derinlere daldığında neler hissediyor peki? “Su altı büyülü ve bambaşka bir dünya. Bir rüyada ve filmde gibisiniz. Suyun altı çok dingin. Suyun altında yukarıdan daha huzurluyum. Kendimi evimde hissediyorum.” Derinlere dalmak hastalığının iyileşmesi haricinde onun iç dünyasında da değişiklikler yaşamasına vesile olmuş. İnandıktan sonra her şeyin başarılabileceğini, sabretmeyi, alçakgönüllülüğü öğretmiş. Yaptığı sporun diğer spor dalları kadar ülkemizde değer görmemesi onu üzüyor. Uzun yıllarca kapı kapı sponsor arayıp, başka işlerde çalışmak zorunda olsa da yine de halinden şikayet etmiyor. Şimdilerde sponsoru var, ancak o devletten destek almak istiyor. Bu kadar yoğunluğun içinde beslenme ve diyet üzerine yüksek lisansına devam ediyor. Bugünlerde başka bir heyecan daha yaşıyor. Asla Vazgeçme isimli bir filmde rol alıyor.Engellileri suyla buluşturuyorŞahika Ercümen, aynı zamanda kırdığı her rekoru bir sosyal proje ile birleştiriyor. Van Gölü’ndeki dünya rekorunu depremzedelere ve inci kefalinin tanıtılmasına adadı. Yeni deneyeceği rekorlarda nesli tükenen deniz canlılarına ve azalan su kaynaklarına gönderme yapmak istiyor. En çok önem verdiği projelerden biri de “Engellilerle Dalış”. Hayali dalmak olan ve hiç suyun altına girmemiş engellileri suyla buluşturmak için Garanti Bankası’nın sponsorluğunda kamplar düzenliyor. Sporcu Şahika’nın Mavi Dünyası isimli televizyon programını da yapıyor. Programı çekerken çok üzüldüklerini anlatıyor sporcu: “Maalesef Türkiye’de balık çok azaldı. Su altında bunu daha iyi görüyorsunuz. Belki 20-30 sene sonra balığımız kalmayacak.”

    0 0
  • 11/16/13--23:07: Tayfundan sonra Filipinler
  • Haiyan tayfunu sebebiyle büyük zarar gören Filipinler, yaralarını sarmaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler (BM), Haiyan tayfununun 11 milyondan fazla kişiyi etkilediği ve 673 bin kişinin de evlerinden olduğu bilgisini veriyor. Kesin olmayan rakamlara göre 10 binden fazla ölü var.Filipinler’in Leyte Adası’ndaki 220 bin nüfuslu Tacloban kenti, tayfunun en fazla etkilediği bölgelerden biri. Cesetler sokaklarda, derelerde ve okyanus kıyısında öylece kalakalmış. Ortalıkta kesif bir ceset kokusu var. Sadece muson yağmurlarının yağdığı zamanlarda koku bir nebze azalıyor. Tayfundan kurtulanları bekleyen en büyük sorun, açlık ve susuzluk. Hijyen koşullarının yetersizliği, muhtemel salgın hastalıkların habercisi gibi. Ordu ve güvenlik güçleri asayişi sağlamakta zorlanıyor. Yağma ve hırsızlık olaylarının önüne geçilemiyor.Tacloban kentinde kalanların ilk istekleri, bir an önce tayfunun az etkilediği yerlere gidebilmek. Nüfusun yüzde 75’i bunu başarmış durumda. Geride kalanlar ise endişe ve korku içinde kendilerini ülkenin diğer güvenli bölgelerine taşıyacak uçaklarda ve gemilerde sıranın gelmesini bekliyorlar. Bir de Türkiye’den ve dünyadan daha fazla yardımın gelmesini!

    0 0

    Ziya Doğan, Türk futbolunda ‘acıların teknik direktörü’ olarak biliniyor. Küme düşmek üzere olan takımları ligde tutan Ziya hoca, bugün için ise “İnsanlığımızın cezasını mı çekeceğiz? Bu ülkede Ziya Doğan çalışmıyorsa, bu benim değil, ülkenin sorunudur.” diyor.Adınız en son Beşiktaş yardımcı antrenörlüğü konusunda geçti. Ne oldu o süreçte?İşin aslı, öyle bir teklif gelmedi. Adım basında geçince şu lafı söyledim: ‘Türkiye’nin şu şartlarında, dünyanın en iyi teknik adamını getirseler, benim yardımcım olur.”Oldukça iddialı…Çok iddialı… Öyle ideallerim var ki Türkiye buna hazır değil. 10 yıl önce Türkiye’de orta sahanın önemini açıklamıştım. Bana, ‘Hoca defans oynatıyor’ diyorlardı. Ben de ‘Türkiye bilmiyor, öğrenecek’ cevabını veriyordum. Ben, rakip kaleciye pres yapmayan santrforu oyundan alıyordum. En önde basan defans oynatıyordum.Bu yönde size epey eleştiri vardı…Basının birtakım yazarları böyle şeyler yazdı çizdi. ‘Çok oyun bozuyor.’ diye. Kardeşim, top rakipteyken oyun bozmak kuraldır. Türkiye, ‘dengeli takım’ lafını yeni yeni duymaya başladı. Mancini, ‘Ben Galatasaray’da dengeli takım kuracağım.’ diyor. Elindeki malzeme, sistemi belirler.Türk futbolunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Kimse alınıp gücenmesin, Türkiye 2-3 senedir sistemli futbol oynuyor. Teknik adamlar, artık sisteme riayet ediyor. Teknik kapasitesi yüksek ama koşmayan oyuncu tercih edilmiyor. Ben Ayman diye bir oyuncu aldım. Bugün takımlar, üç libero ile orta sahayı tutarken ben bir Ayman’la yapıyordum bu işi. Ayman sevdanız nereden geliyor?Ben ne anlatıyorum? Sistem… Ayman’ı Gençlerbirliği’ne aldığımda takım düşme potasındaydı. Biz kalmayı bırak, ligi 5. bitirdik. Ayman, sistemin en önemli parçasıydı. Ama o zaman çocuğun üstüne çok gittiler, bunu da kasıtlı yaptılar. Lugano, Ayman’dan daha sert bir futbolcuydu. Ama Ayman Anadolu takımında oynadığı için kasap, Lugano kahraman oluyor bu düzende.2011’de Ankaragücü’nde görevdeydiniz. Orada neler yaşandı?Türk medyası, bir kere Anadolu takımlarını incelemiyor. Ligin başlamasına 4 gün vardı. 17 oyuncu da takımdan ayrılmıştı. Ve topçular bir aydır idman yapmıyordu. Yöneticiler, ‘Gelmeyeceğim.’ dememe rağmen ‘Biz sahaya takım çıkaramayacağız.’ dediler. Bu ısrarlara dayanamayıp kalktım gittim. İş duygusal bir hale bürününce profesyonel düşünemiyorum. Ama bugün olsa yine giderim.Sonra ne oldu?Başkan ayrıldı. Kulüp, dışarıdan yönetiliyordu. Bana biri telefon açtı, ‘Hoca, Melih Gökçek gelecek kendi ekibini getirecek. Cemal Aydın gelecek kendi ekibini getirecek. Sen bırak gel.’ dedi. ‘Ben hayatımda böyle şey yapmadım. Ayıp olur.’ dedim. O da ‘Hoca bak onlar sana ayıp edecek.’ dedi. Ben de ‘Bugüne kadar kimseye ayıp etmedim. Bekleyeceğim, onlar ayıp etsin o zaman.’ diye cevap verdim. Sonuçta kulüpten ayrıldım.Diyarbakırspor’da da benzer süreçleri mi yaşadınız?Ankaragücü, Konya, Diyarbakır… Bu çalıştırdığım üç takım, tamamen hatır-gönül ilişkisi ile oldu. Diyarbakır ile anlaştığımda ligin başlamasına 8 gün vardı. Bana dediler ki ‘3 trilyon para var.’ Ben de ‘Bu paraya takımı yaparım.’ dedim. Kampa girdik. Sabah, ‘Para var.’ diyen üç müteahhit arkadaş, istifa etti.Ve yine eski oyuncularınızı toplamaya başladınız…Ben benim sistemimi bilen oyuncuyu neden takıma dâhil etmeyeyim? Zaten para da yok. Ver parayı, Maradona’yı alayım. (Gülüyor) Ben çoğu futbolcuma boş kâğıda imza attırdım. Başkanla hesapladık ilk yarı bitiğinde gideri, hesap 1,5 trilyondu. Bu, Ziya Doğan değil de başka biri olsaydı ve 20 maç kaybetseydi, ‘Adam ne yapsın, elindeki malzeme bu.’ derlerdi. Sizi neden sevmiyorlar peki?Bu ülkede, ilkeli, dürüst adamlar mı yoksa hırsız, yalaka adamlar mı seviliyor, itibar görüyor? Benim bir duruşum var: Dürüst insan, dürüst futbol… Konyaspor başkanı aradı, ‘Hoca takımın başına gelmezsen, yarın yönetimi topluyorum ve takımı ligden çekiyorum.’ dedi. Ya, biz de insanız… İnsanlığımızın cezasını mı çekeceğiz? Bu ülkede Ziya Doğan çalışmıyorsa, bu benim değil, ülkenin sorunudur.Peki, UEFA’da Basel ile oynayan Malatyaspor’da neden devam etmediniz? Malatyaspor’da Şampiyonlar Ligi iddiam vardı. ‘Bana bir tane santrfor, bir orta saha alın.’ dedim. İlk yarının bitmesine 4 hafta kala bu isteklerimi başkana ilettim. ‘Hocam biz bu kadar puan toplamışız. Artık rahatız falan filan…’ dedi. Ben de ‘Siz kendinize şimdiden hoca arayın.’ diye söyledim. En son içerde 2-2’lik Fenerbahçe maçından sonra da istifa ettim. Orada ne konuştuklarımızı söylersem Türkiye beş yıl konuşur.Söyleyin hocam?Köyün delisi bir ben miyim? Bu kadar açık, bilgili ve cesaretli bir adama Türkiye ne kadar sahip çıkıyor ki… Gidin başkana sorun, biraz da o anlatsın…Başı sıkışan ‘hocam bize gel’ diyor‘Acıların teknik direktörü’ diyorlar size…Büyük takımlardan teklif gelmiyor ki… Başı sıkışan bizi arıyor, ne yapacaksın?Sezon başında hiç teklif aldınız mı?Bank Asya’dan çok var. Ama düşünmüyorum. Lucescu hariç yabancı teknik adamları hiç beğenmem. Onu da teneke çalarak gönderdiler. O zaman Ziya Doğan’ı bu kadar tanımaları normal. Scala, ‘Ben burada hiçbir şey yapmıyorum. Benim öyle bir yardımcım var ki her şeyi o hallediyor.’ demişti.Peki, Anadolu’dan başka şampiyon da çıkar mı?Çıkar... 15 sene önce ‘Bursaspor, Eskişehirspor, Ankaragücü şampiyon olur.’ diyordum. Bursa oldu. Ankaragücü’ndeyken iki maç kazanıyorduk, stat full çekiyordu. Bizim çocukluğumuzda Göztepe şampiyon olabilirdi. Eskişehir defalarca şampiyon olabilirdi. Ama hep direkten döndü. Çifte standart çoktu o zaman. Anadolu takımlarının kafasına vurup, payı üç büyüklere veriyorlardı.

    0 0

    Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, yeni kitabı ‘Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü’nde ilk kez yayımlanan belgelere yer veriyor. Arşivlerde Üstad için, “Kötü emellerini tahakkuk ettirmek için gizliden gizliye faaliyet sarf ettiği…” ifadeleri yer alıyor.Bediüzzaman Said Nursî, çileli hayatında her türlü takibatı, tatbikatı yaşamış, son devrin din mazlumlarından… Öyle ki bu halini, “Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı.” sözleriyle anlatmak zorunda kalır. Aksiyon Dergisi Ankara Temsilcisi İdris Gürsoy, Zaman Kitap’tan çıkan “Devletin Gizli Belgelerinde Said Nursî Günlüğü” adlı kitabında, bu gerçeği ilk kez yayımlanan belgelerle bir kez daha gözler önüne seriyor. Devlete göre, Risale-i Nurlar ‘suç aleti’, Üstad da ‘Kürt milliyetçiliği fikir ve gayelerini daima din ve tarikat maskesi altında inkişaf ettirmeye’ çalışan biri. İdris Gürsoy, “Devlet işi gücü bırakmış bir din âlimini takip ediyor. Vali, emniyet müdürü ve jandarma bizzat işin içinde.” diyor Yazar, 1955 tarihli ilk defa yayımlanan belgeye göre Isparta’da vali yardımcısı, jandarma komutanı ve emniyet müdürünün fiş komisyonu olarak toplandığını açıklıyor. Buna göre Said Nursi’nin A fişinde kalmasına karar verilmiş. Bu durumun Demokrat Parti iktidarı zamanında olduğunu hatırlatan Gürsoy, dönemi şu sözlerle anlatıyor: “Said Nursi’nin de desteğiyle DP yeniden iktidar olmuş. Ne beklersiniz? Fiş komisyonu bu belgeleri tozlu raflara koymalı değil mi? Hayır tam tersi, ‘irtica’ kampanyalarının da etkisi ile kitaplar toplatılıyor, baskınlar yapılıyor, mektuplarına el konuyor, seyahat hürriyeti engelleniyor. Ziyaretine gelenler sorgulanıyor, fişleniyor. Bazı davalar açılıyor.”MİT’e ait 22 belge mevcutBediüzzaman’ın talebelerine hep meşruiyeti telkin ettiğini hatırlatan Gürsoy, Üstad’ın demokratik ve yasal yollardan hizmetine devam ettiğini ifade ediyor. Bu arada Başbakan Adnan Menderes ve milletvekillerine yazdığı mektuplarla DP’yi ikaz ediyor. Gürsoy, fişlemelerin Menderes’e rağmen yapılmasını tek cümle ile özetliyor: “DP iktidardı ama muktedir değildi.” Dönemim Millî İstihbarat Teşkilatı, belgelerde ‘MAH’ diye geçen Millî Emniyet Hizmetleri Riyaseti. “Yazışmalarda tarihler ve imzalar üzerinde özellikle durdum.” diyen Gürsoy, belgelere göre Said Nursî’nin 1929’dan itibaren takip edildiğini, öldükten sonra dahi fişlendiği yazıyor. Üstad, mezarında bile rahat bırakılmamış. Gürsoy’u dinleyelim: “İki ay sonra Şanlıurfa’dan bir gece yarısı naaşı alınarak Isparta Şehir Mezarlığı’na getiriliyor. Oradan da talebeleri vasiyeti gereği mezarını başka bir yere naklettiler. Belgeler, Isparta Şehir Mezarlığı’na kadar. Ölüm raporları, nakil için yakınlarına imzalatılan kâğıtlar belgeler arasında. MAH, Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti bugünkü adı ile MİT’e ait 22 belge mevcut. En önemlisi fiş kaydı. Mektuplar, kitap katalogları, gazetelere gönderilen açıklamalar, dağıtılan bildiriler, aramalarda ele geçirilen yayınlar, bir doçentin Risale-i Nurlarla ilgili değerlendirmesi, ‘suç dosyası’nda yer alıyor.”Menderes de dini siyasete alet etmekle suçlanıyorBelgelerde en dikkat çeken isim, dönemin MAH Başkanı Ziya Selışık. Gürsoy’un verdiği bilgilere göre Selışık, 1900 Kırşehir doğumlu. Kara Harp Okulu’ndan mezun olup TSK’nın çeşitli kademelerinde hizmet verdikten sonra 25 Ağustos 1938’de Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti’ne atanıyor. 1950-1960 DP iktidarı döneminde de bu görevini sürdürüyor. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurumun başına getiriliyor. 13 Temmuz 1965’te yaş haddinden emekli oluyor. Yerine Fuat Doğu atanıyor. Ziya Selışık, DP’nin bürokratı bir bakıma. Belgelere göre, DP’nin iktidardan düşmesinden sonra Menderes’ten ‘düşük’ ve ‘sakıt’ diye bahseden de o. Menderes’in aleyhinde bilgi ve belge toplayan bürokrat. MAH belgelerinde Menderes, dini siyasete alet etmekle suçlanıyor. İdris Gürsoy, Emniyet Müdürlüğü’nün 6 sayfalık gizli belgelerinde, ‘Nurcuların muhtelif vilayetlerdeki temsilcileri, Nur talebelerinin yoğun olduğu iller, kurumlar’ın sıralandığını dile getiriyor. Emniyet raporlarındaysa bilirkişilerin görüşleri, Said Nursi’nin hayatı, eserlerinin isimleri, hakkında açılan davalar yer alıyor. Gürsoy’un işaret ettiği bir husus var, Emniyet Müdürü de asker kökenli ve belgelerin altındaki tarihler 1950-60 yılları arasını kapsıyor.İlk kez yayımlanan fişleme belgesiSuret: Çok gizliAdı soyadı: Said Kürdi, Said Nursi, BediüzzamanKayıtlı bulunduğu kısım ve sıra numarası: A fişinin 5 sayısına kayıtlıdırYaptığı iş: Boşta gezerDaha bir müddet bulunduğu kısımda kalması gerekiyorsa bu kanaati takviye eden hususlar: Fırsat düşkünü, sinsi, kurnaz bir şahıs olan adı geçenin, kötü emellerini tahakkuk ettirmek için gizliden gizliye faaliyet sarf ettiği müşahede olunmaktadır. Durumunun denetlenmesinin devam olunmasında fayda mülahaza edilmektedir. 23.3.1955Üstad’ın vefatından sonraki fiş kaydıSuret:Belediye ve hükümet tabipliğinde kalacak dip koçanı sıra numarası: 1741- Vesikanın doldurulduğu:A- Vilayet: UrfaB- Kaza:2- Ölünün:a- Adı: Saidb- Soyadı: Nursîc- Baba adı: Mirzad- Ana adı: Nuriyee- Yaşı: 83f- Cinsiyeti: Erkekg- Açık adresi: İpek Palas Otelih- Ölüm nedeni: (Esas sebep yazılacak) asistoli ve pinomonii- Öldüğü tarih: 23.3.19603- Ölümü tetir eden hekimina- Adı: Doktor Saitb- Soyadı: ÖnerYukarıda adı ve soyadı ve hüviyeti yazılı ölünün gömülmesine izin verilmiştir.Resmî mühür ve imza

older | 1 | .... | 64 | 65 | (Page 66) | 67 | 68 | .... | 165 | newer