Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 65 | 66 | (Page 67) | 68 | 69 | .... | 165 | newer

    0 0

    Hüseyin Çelik, siyasetin renkli simalarından. Sözlü ve yazılı kültürün hemen her çeşidini sergilediği basın toplantıları bir ders gibi geçiyor. Bunun arkasında ise gece gündüz okumaktan gözünü kaybetmiş âlim bir baba var.“Eğer ile meğeri evlendirmişler, keşke diye çocukları olmuş.” dediğinde, Türk politik mizah tarihi listesine ‘üst sıralardan girmeyi’ başarmıştı. Milli eğitim bakanıydı o zaman. Kısa bir süre kültür bakanlığı tecrübesi de var. Fakat sanki asıl performansını AK Parti sözcülüğünde buldu. Tabii ki Hüseyin Çelik’ten söz ediyoruz. Özellikle basın toplantıları, bir nevi ders gibi geçiyor. Bir soruyu, Anatole France’dan, Fuzuli’den, Nef’i’den alıntılarla cevaplamak onun için bir zevk. Tarihsel olaylardan edebi yakıştırmalara, yerli yabancı atasözlerinden deyimlere, sözlü ve yazılı kültürün hemen her çeşidini sergiliyor. Bilhassa muhalefet partilerine söz yetiştirirken kullandığı halk deyişleri, espri ve benzetmelerle zaman zaman salondaki muhabirleri bile güldürüyor. “Benim annemin bir sözü var.” diye başladığı cümlelerin devamı ise genellikle gazeteciler için renkli bir ‘arabaşlık’ demektir. Fakat çok az insan bilir ki, Hüseyin Çelik’in bu performansının arkasındaki asıl kahramanlar anne ve babasıdır. Babası Hasan Çelik, aşırı okumaktan gözlerini kaybetmiş bir molla. Annesi Sariye Hanım ise ümmi olmasına rağmen kitap olacak kadar özgün sözlere sahip. Hüseyin Çelik, milli eğitim bakanı olarak 27 Eylül 2006 tarihinde Alanya’nın 10 ayrı beldesinde, hayırseverler tarafından yaptırılan 10 ayrı okulun açılışını yapmıştı. Ramazan’dı, oruçluydu. Fakat bütün açılışlarda irticalen konuştu, yazılı metin okumadı. Kendisiyle birlikte bütün törenlere katılan dönemin Antalya Valisi Alaattin Yüksel, daha sonra kendisine, “Sayın Bakan’ım, 10 ayrı yerde konuştunuz, 10 konuşmanın 10’u da birbirinden farklıydı. Hiçbir yerde aynı konuşmayı yapmadınız.” diyerek şaşkınlığını ifade edecekti. Bu anı, bir hatip olarak Çelik’i en iyi özetleyen olay.Babası çok okumaktan gözünü kaybetmişBakanlıktan sonra parti sözcülüğüne giden yol da böyle bir belagat gücünü ve birikimini gerektiriyor elbette. Peki, geçmişte üniversite hocasıyken derslerini bir ziyafete çeviren, şimdi de bir parti sözcüsü olarak konuşmalarını bu denli renklendiren Hüseyin Çelik’in nasıl bir kültürel geçmişi var? Bu sorulara cevap ararken tabii ki Çelik’in aynı anda 4 kitap okuyan biri olması değildi şaşırtan. Asıl hayret uyandıran, babasının hikâyesiydi. 80’li yaşlarında olan Hasan Çelik, okumaktan gözlerini kaybetmiş biri. Baba Çelik, bir melle, yani molla. Onun babası da mollaydı, dedesi de. Ulema bir aile yani. Aslen, şeyhleri ve din âlimleri ile ünlü Siirt Tillolular zaten. Ailenin bir kısmı oradan Van’a göç etmiş. Hasan Çelik de Van’a yerleşenlerden. İlkokul mezunu ama İslamî ilimler tahsili olan, Arapça, Farsça bilen, kendini iyi yetiştirmiş bir medrese hocası. Çok sayıda talebe yetiştirmiş. Şu anda bile uyku, namaz ve günlük insanî ihtiyaçların dışındaki zamanının yüzde 90’ını kitapla geçiriyor. 3 bin civarında orijinal kitabı var. Çoğu Arapça. Okumaktan bir gözünü kaybetmiş, diğeri de çok az görüyor. Buna rağmen mercekle okumaya devam ediyor. “E babamın bu kitap merakı bize de yansıdı.” diyor Hüseyin Çelik. Babaları sadece kitap okumaya teşvik etmemiş onları. Aynı zamanda hiç kimsenin çocuklarını okutmadığı bir bölgede, 7 oğluna da yüksek tahsil aldırmış. İki kızı ise bölgenin içinde bulunduğu şartlar gereği hiç okula gidememiş. Fakat onlara da kendisi eğitim vermiş. Şimdi onlardan biri, babalarının kütüphanesinin mirasçısı. Bütün kitaplar ona kalacak. Çelik, “Geçenlerde babamın eski kitaplarını tamir ettirdim, ciltlerini yenilettim. Babamın kendisini gençleştirseydim herhalde ancak bu kadar mutlu olurdu.” diye latife yapıyor. Aile ortamı böyle olunca Hüseyin Çelik de çocukluğundan beri okumaya, yazmaya meraklı biri olarak yetişti. “Bizde akıl tarafı babadan gelir. Annemin okuma yazması yok. Çok sonraki yıllarda, 60’lı yaşlarında Kur’an okumayı öğrendi. Fakat müthiş bir sözlü kültürü vardır. Duyduğunuzda çok şaşıracağınız, güleceğiniz, düşüneceğiniz sözler söyleyiverir. ‘Cuk’ diye sözü yerine oturtur. Anneme bir şey söyleyin, size onunla ilgili ya atasözü söyler, ya darb-ı mesel anlatır ya da bir deyim... Hazır cevaptır. Yeğenim Selim, ninesinin dizinin dibine oturmuş, bir şey söyleyince hemen not almış. Koca bir kitap oldu. Bu sözler hep Kürtçe olduğu için kitap olarak bastırılamadı ama çeviri yapıp bastırabiliriz.” Bir basın toplantısında, muhalefet liderlerinden birini eleştirirken, “Benim annemin bir sözü var; ‘Oğlum bunun vaazı Musa’nınkine, icraatı Firavun’unkine benziyor’ der.” deyivermişti. ‘Sözleri çok güzel de icraatı söylediklerine uymuyor’ manasında. Ailecek fasıl yapıyorlar, Hüseyin Çelik flütçüHüseyin Çelik, anlaşılacağı üzere oldukça renkli bir aileye sahip. “Babam ve annemden çoğalma 77 kişiyiz. Damatlar, gelinler hariç. Herkesin derdinin ayrı ayrı paylaşıldığı, sıcak bir aileyiz.” diyor. Modern şehir hayatı aileleri un ufak ederken onlar akıntıya hâlâ direnenlerden. Van’da bahçeli bir evleri var. Ramazan’ın birinci gününü orada karşılıyorlar, aile geleneği olmuş bu. İftardan sonra baba Hasan Çelik imamlık yapıyor, hep beraber teravihi kılıyorlar. Bir de Ankara’da bağ evleri var. Geçen yılın Kurban Bayramı’nda 112 kişi orada sofraya oturmuş. Sayı kalabalık, aile bireyleri de renkli olunca başka eğlenceler de kaçınılmaz oluyor. Mesela ailece fasıl yapıyorlar. Hüseyin Çelik, flüt çalıyor. Gitar çalan yeğenler, bağlama çalanlar... Ailenin sesi güzel olanları daha fazla. Akşam bağ evinin camları, içeriden yükselen alaturka şarkılarla çınlıyor.Kasaba siyaseti dönemi bittiHüseyin Çelik, yoğun bir tempoda çalışmasına rağmen haftanın bir iki gününü Dikmen Vadisi’ndeki ofisinde geçiriyor. Orada bol bol okuyup notlar alıyor. Sadece bundan keyif alması, alışkanlık haline getirdiği için değil, aynı zamanda mecbur da hissediyor. Gerekçesini anlatırken, “Kasaba siyaseti dönemi bitmiştir.” tespitinin ardından şöyle devam ediyor: “Ya bilgi ve fikre dayalı siyaset yapacaksınız ya da o bizim klasik kasaba siyasetini sürdüreceksiniz. Eskiden siyasetçinin imajı yerlerdeydi. Bunda maalesef fikre, bilgiye dayalı değil, kuru gürültüye, demagojiye, ayak oyunlarına, madrabazlığa dayalı siyaset yapanların olumsuz katkıları olmuş. Siyasete talip olan insanlarda asgari üç şey olmalı: Bilginiz, birikiminiz olacak. Bu bilgi ve birikimi ifade edecek diliniz olacak. Bunu ifade edecek cesaretiniz olacak. Benjamin Franklin diyor ki: ‘İyi yetişmiş namuslu insanlar eğer siyasetin dışında kalmayı tercih ediyorlarsa, siyaseti kirli bir alan görerek dışında kalmayı tercih ederlerse ilanihaye ikinci sınıf insanlar tarafından idare edilmekten kurtulamazlar.’ Bir şeyler okunmadan geçen bir gün olmaz. Hiçbir şey yapmasam bile her gün okuduğum 10 tane köşe yazarı vardır, onları mutlaka okurum.”En zor dönemde milli eğitim bakanlığı yaptım“Milli Eğitim Bakanlığı çok sıkıntılı bir bakanlıktır. Genellikle statükocular, Milli Eğitim Bakanlığı’nı torna tezgâhı gibi görürler. Eğitilmesi gereken 20 milyonluk insan kitlesine de adeta kereste gibi bakarlar. Bu büyük torna tezgâhının ayarlarını kendisi yapacaktır, oraya bir tornacıbaşı lazım, o da bakandır. Bu bakan onlara tornadan tek tip malzeme üretecek. Ben galiba biraz aykırı bir milli eğitim bakanı oldum. 28 Şubat’ın gölgesinin hayata hakim olduğu bir dönemdi. Dolayısıyla bana yapılanlar herhalde ancak Firavun tarafından Musa’ya yapılmıştır. Hayal edin, ben milli eğitim bakanıyım, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi en kudurgan döneminde, Danıştay bizi çalıştırmamaya ahdetmiş, Yargıtay bürokratlarımı içeri atmak için adeta pusuda bekliyor, asker her şeye karışıyor... Kemal Gürüz’ün, Erdoğan Teziç’in başında bulunduğu YÖK’ün ne halde olduğunu herkes hatırlar. Üniversitelerarası Kurul ayrı bir dert. Medya üç günden ikisinde beni manşet attığında, ‘Neyse ki bir günü kurtardık’ dediğim günlerdi. Temel’in fıkrasında olduğu gibi biz bir elimizle şeytan taşlıyorduk, bir elimizle de ibadet etmeye çalışıyorduk.”İstesem de Zeki Müren gibi Türkçe konuşamam“Bende bir aksan var. Zaman zaman bazıları eleştiriyor, bunu tenkit konusu yapıyorlar. Ben kendimi zorlasam da Zeki Müren Türkçesi konuşamam. Benim Türkçem, melez bir Türkçedir. Anlatırlar ya, eskiden saraya bütün aşçılar Bolu Mengen’den gidermiş. Yeni aşçı alınacakmış. Adaylar saraya giderken, ‘Saraydaki insanlar çok kibardır, sakın orada kaba konuşmayın’ diye uyarmışlar. Saraya vardıklarında, ‘Nerelisiniz?’ diye sormuşlar. “Bülülüyüz” diye cevap vermiş bizimkiler. “Bülü neresidir, Bolu mu demek istiyorsunuz?” dediklerinde de, “O kabacasıdır” diye cevaplamışlar. Yani kibarlaşacağız derken Bolu’yu Bülü yapamayız.”

    0 0

    Mobbing, diğer ismiyle psikolojik taciz, yıldırma ya da bezdirme. Hayli sık duyar olduk bu kavramı... Hep erkeklerin kadınlara uyguladığını çaresizce gördük ve öyle öğrendik. Ama yapılan yeni çalışmalar ve raporlar, kadınların birbirine daha çok mobbing yaptığını gösteriyor. İş yerinde kadın amiri ya da iş arkadaşı tarafından mobbinge maruz kalanların sayısı hayli fazla. Buna arkadaş ve konu komşunun yaptığı sosyal baskı eklenince kadınların hayatı zindana dönüyor.Elif, sabah erken yollara düşer, çok sevdiği işine gider. Gider gitmesine ama ah o patronu yok mudur? Bir de hemcinsi olacak. Sözde empati kuracak. Ama nerede? Bütün gün ne kadar angarya iş varsa yaptırır. İşine olan saygısından, tabii bir de ekmek kapısının hatırına sesini çıkarmaz. Derken, iş dışında çayını kahvesini getirmesini, fotokopi çekmesini, masanın üstünü düzeltmesini de ister. ‘İyi de bunların hiçbiri bir mühendisin görevi değildir.’ demekle yetinir ve sabırla mesai dolsa diye bekler. İş yorgunluğunu atabileceği tek yer olan evine, çocuğunun, eşinin yanına gelir. Kayınvalidesi gelmiştir ve daha içeri girer girmez, Neriman’ın gelininin nasıl iyi annelik yaptığını anlatmaya başlar. Dikkate alsa da almasa da, bu ifadeler onda kaygı ve huzursuzluğa sebep olur. Sadece empati kurması ve daha anlayışlı olması gerekirken, kadınların birbirine bunu nasıl yapabildiğini idrak etmeye çalışır. Markete gitme bahanesiyle nefes almak üzere dışarı çıkar. Yolda sözde komşusu olan bir kadın muhabbetin ortasından “Seni bilmem ama ben çocuklarıma değer veriyorum” der ve kendi yaptığı ama Elif’in yapamadığı bir dizi şey anlatır. Neymiş de iyi anne olduğu için çok yoğunmuş. Elif, kalbi kırık dökük eve döner. Bu kez görümcesi alır sazı eline. “Sen daha iyi bilirsin ama bir çocuğa en iyi anne bakar. Bak ben işimi bıraktım sen de bırak, arada derede ziyan olacak çocuk. Zaten eşine, çocuğuna, kendine bile vaktin olmuyor.” der. Elif işyerinde kadın patronunun mobbingiyle başlayan gününü, evine döndüğünde kayınvalidesi, komşusu ve görümcesinin toplumsal baskısıyla sonlandırır. Kendi kendine “Kadın kadının kurdudur derlerdi de inanmazdım.” diye söylenir. İş hayatında mobbingle, toplumsal hayatta da yakınları, arkadaş ve komşuları tarafından psikolojik baskıya maruz kalmayla nasıl baş edeceğini düşünür.Anlatılan kurgu gibi gelse de, gerçekten iş ve sosyal hayatında baskıya maruz kalmış bir kadının mağduriyetinin özeti. Onun gibi daha nice örnekler var. Kadın kadını her zaman, her yerde ve koşulda n’olursa olsun, savunmalı, desteklemeli gibi anlaşılmasın. Amacımız “Bir kadın hemcinsiyle sadece empati kurması gerekirken, neden onu daha çok yaralar ve zarar verir ki?” sorusuna cevap aramak. Ne yazık ki iş hayatında bugüne kadar erkekler tarafından mobbinge maruz kalan kadınların çoğunlukta olduğu biliniyor. Bunların çoğu bunu çaresizce kabullenirken, kimi işini bırakıyor kimi de mücadele etmeyi tercih ediyordu. Anlayacağınız erkeklerin uyguladığı baskı bir süre sonra öğrenilmiş çaresizlik içinde değerlendiriliyor. Ama yapılan son araştırma, çalışma ve gelen haberlere bakılırsa kadınların hemcinslerine uyguladığı psikolojik baskı oranı hayli fazla. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İletişim Merkezi Alo 170 hattına 2013 yılı Ocak - Haziran tarihleri arasında gelen şikâyetlerden yüzde 63,27’sinin kadınların kadınlara yönelik yaptığı mobbing şikayeti olduğu belirtiliyor.Kadınların birbirine baskısı kültür içinde kendine yer edinmişHem toplumsal hayatta hem de iş hayatında kadınların hemcinsleri üzerinde daha baskın olma isteğini Sosyolog Ayşen Gürcan değerlendiriyor. Bir insanın başka insanlar üzerinde baskın olma isteğinin normal bir durum olmadığını düşünen Gürcan, bunun sorunlu kişilerin özelliği olduğu kanaatinde. Mesela gelinine baskı yapan bir kaynananın, oğluna, kocasına veya daha güçlü bir başkasına gücünün yetmeyeceğini, hatta onlara yönelmeyeceğini söylüyor. Kadınların birbiri üzerindeki baskısınınsa, kendini belli alanlarda ifade etme, varlığını hissettirme ve değerli olma noktasında imkân bulamamış kişilerin, bunun yerine kendilerinin kolaylıkla ulaşacağı, tabiri caizse dişine göre gördüğü kişilere yönelmesinden kaynaklandığını belirtiyor.Gürcan’a göre iş hayatının yanı sıra, en küçük dairede gelin-kaynana-görümce-elti, komşu ilişkisi ve arkadaşlar arasında yaşanan zulüm ve baskı durumları, doğru olmasa da kültür içinde kendine yer edinmiş vaziyette.Kadınlar, kadın amir istemiyor‘mobbing.com (Emotional abuse in the American Workplace)’ isimli sitede yapılan bir anket çalışmasında özellikle iş ortamında kadınların hemcinsleriyle olan ilişkisinin iyi olmadığı ve kadın amir istememe oranlarının hayli yüksek çıktığı bilgisine yer veriliyor. Bu çalışmaya göre işyerinde mobbingi yüzde 85 erkekler kadınlara yapsa da, yüzde 69 oranında kadınlar birbirlerine uyguluyor. Çalışmada kadın kadına baskının çok daha şiddetli olduğu belirtiliyor. Mesela kadın mağdurlardan birinin, hemcinsi için “Empati kurabilirdi, çünkü onun da çocuğu var, bir anne ve bir kadın.” demesi dikkat çekiyor. Çoğu kadının özellikle finans sektöründe ‘Kadın yönetici istemiyorum’ isteği ise bir diğer ilginç sonuç. Mobbing konusunu akademik olarak çalışan ve Türkiye’de kitaplaştıran Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Pınar Tınaz, bu tarz anket çalışmalarının sonuçlarının bu yönde olmasının gerçeklik payı olduğu fikrinde. Tınaz’a göre kadın çalışanların kadın amir istememelerinin sebebi, kadın çalışanların mobbingi önce hemcinslerine uygulamasında ya da birbirlerine karşı geliştirdikleri düşüncede aranmalı. Sosyolog Ayşen Gürcan ise, kendi cinsini küçümseyen, öteki cinse karşı bir yapay üstünlük algısına sahip kişiye, küçümsediği cinsten bir amir gelmesinin ona hakaret gibi geleceğini düşünüyor. Bazen de tam tersinin olabileceğini belirtiyor. Mesela kadın amire karşı sadece kadınların değil erkeklerin de bakışının kendi cins yüklemeleriyle doğru orantılı olduğunu ifade ediyor.Kadının en büyük düşmanı diğer kadınlarPsikolojik yönüyle mobbing ve toplumsal baskıyı ise Prof. Dr. Pınar Tınaz yorumluyor. Tınaz’a göre, çalışma hayatında kadınlar, beceri ve yeteneklerini erkekler kadar iyi pazarlayıp satamaz. Daha sessiz kalır, daha fazla sorumluluk yüklenirler. Ayrıca aile hayatının yükünü de yine kadınlar çektiği için, çalışma hayatının sorunlarına karşı çok daha hassas olabilirler. Bu özellikleri kadını, kurban olma tehlikesiyle karşı karşıya getiriyor. Kadınların en büyük dezavantajı, daima yalnız mücadele etmek zorunda olmaları. ‘Birleşirsek daha güçlü oluruz.’ düşüncesi, kadınlarda erkekler kadar gelişmiş değil. “Kadının en büyük düşmanı ne yazık ki diğer kadınlardır.” diyen Pınar Tınaz, kadının çoğu kez diğer kadını kendine rakip olarak gördüğünü, onu bir tehlike olarak algıladığını düşünüyor. Ona göre erkeklerin dünyasında yer alarak, kendilerine ‘erkek gibi kadın’ dedirtmek hevesiyle hemcinslerine karşı çevrilen oyunlarda sorgusuz sualsiz erkeklerin amacı doğrultusunda hareket eden kadınlar da var. Dolayısıyla hem toplumsal hayatta hem iş hayatında kadınların hemcinsleri üzerinde daha baskın olma isteği, birbirlerine karşı geliştirdikleri düşünce ve algıların yanında, erkekler dünyasına kendilerini kabul ettirme isteğinden de kaynaklanıyor. Üstelik bu her ortamdaki kadın ilişkilerinde geçerli.Kadın çalışanların yüzde 84’ü vaktini mobbing baskısıyla geçiriyorKonuyu veriye boğmak istememekle beraber yapılmış bazı rapor sonuçlarına kulak vermekte yarar var. Amerika’da 2000 yılında sosyal psikolog Gary Namie 1.335 kişi üzerinde işyerinde psikolojik şiddet araştırması yapıyor. Bu araştırmaya göre çalışanların yüzde 16’sı mobbing mağduru. Kadın çalışanların yüzde 84’ü vaktini mobbing baskısıyla geçiriyor, mobbing yapanların ise yüzde 81’i patron veya üst düzey yöneticilerden oluşuyor. Bir diğer ilginç bilgi ise mağdurların, kendilerine neden mobbing uygulandığı sorusuna verilen cevaplar. İş görenlerin yüzde 58’i ‘aşırı kontrole direndikleri’ ve kendilerine ‘bir uşak gibi davranılmasına’ itiraz ettiği için; yüzde 56’sı kendileri üstlerinden daha yetenekli olduğu ve kıskanıldığı için; yüzde 49’u sosyal becerileri, işyerinde sevilmeleri ve pozitif tutumları nedeniyle; yüzde 46’sı kendilerine kaba davranıldığı ve buna karşılık verdikleri için; yüzde 42’si ise mobbing aktörünün zalim kişiliği nedeniyle işyerinde mobbinge maruz kaldığını belirtiyor. Gary Namie, Amerika’da yaptığı araştırmada, baskının mağdurların özel ve mesleki yaşamlarını olumsuz yönde etkilediği, mağdurların beceri ve yeteneğinin azaldığı, motivasyonlarının düştüğü, kuşkulu, sinirli ve güvensiz bir hale geldiği kanaatine ulaşmış. Mobbing sonucunda çalışanların yüzde 30,8’i işini veya işyerini değiştirirken, yüzde 25’i işini bırakıyor, yüzde 14,8’i ise işinden kovuluyor. 2000 yılında yapılmış bir araştırmada sonuçlar böyle ise sene 2013’te yapılacak bir araştırmada durumun daha vahim olacağını kestirmek hiç de zor değil. Zira 13 yıl önce günümüzdeki kadar yaygın olmayan mobbing, son yıllarda birbirine empati ile yaklaşması gereken kadınların bile hemcinslerine uyguladığı psikolojik bir bezdiri haline gelmiş durumda.B.A.: Ben çok kötü günler yaşadım sen de yaşa“İşe yeni başladığımda amirimin yardımcısı statüsündeki çalışan kadındı. İlk günden itibaren üzerimde bir baskı kurmaya çalıştı. Başta çok önemsemedim. ‘İş öğretiyor, normaldir herhalde’ diye düşündüm. Ancak baktım ki amirim beğendiği, onay verdiği halde o yaptığım hiçbir işi beğenmiyor. Ve bunu güzel bir üslupla anlatıp bana yol göstereceğine beni aşağılayarak yapıyordu. Derken, üzerimde birçok sorumluluk olmasına rağmen kendi yapması gereken ve angarya gördüğü işleri bana yüklemeye başladı. Zaman zaman geri çevirmek zorunda kalıyordum bu isteklerini, onun da hoşuna gitmiyor, ‘Biz ilk işe başladığımızda böyle miydi, ne derlerse yapar, saatlerce çalışırdık, şimdikiler ne kadar rahat, hiç sıkıntı çekmiyor.’ diye söyleniyordu. İşte o zaman anladım ki onun derdi bana yardımcı olmak değil, zamanında kendine yapılanı bir başkasına yaparak kendini rahatlatmak istiyordu. Yani ben kötü günler yaşadım, sen de yaşa diyordu kısacası. İlk zamanlar çok bunaldım. Hatta işimi sevdiğim halde bırakmayı çok düşündüm. Ancak vazgeçtim ve devam ettim. Yavaş yavaş arama mesafe koymaya hatta normal şartlarda çok konuşmamaya, selamlaşmamaya başladım. Verdiği kendi işlerini bir bahaneyle geri çevirdim. Koyduğum bu mesafe işimde rahat etmemi sağladı.”E.D.: Yaptığım işi amire ‘ben yaptım’ diye gösterirdi“Üniversitede sekreter olarak çalışıyordum, hiyerarşinin belirgin yaşandığı, ast-üst ilişkilerinin ön planda olduğu bir kurum. Erkekler tarafından ya inançlarımdan dolayı dışlandım ya da sahip olduğum pozisyondan dolayı. Bulunduğum birimde büyük ölçüde işler benim üzerimden yürütülse de, amir olmayan kişiler bile (özellikle hocalar) kendilerini amirim gibi görerek iş yaptırmaya çalışırlardı. Bayanlar biraz daha rekabetçi ve kuşkucu davranıyorlar. Örneğin Ankara’da bir operasyon geçirdim, 15 gün rapor aldım. Göreve başladığımda amirim bana şunu söyledi: ‘Oraya tayin yaptırmaya gittin zannettim.’ Bu cevaba çok şaşırmış ve üzülmüştüm. Çünkü bana güvenmiyordu. Bana verilen bir işi yapıp götürdüğümde, kendi amirine ‘Ben yaptım.’ derdi. Şikâyetlerimi dinler gibi yapar, sonra da ilgilenmezdi. Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışırdı. Onun amirinin odasına bir iş için gittiğim zaman çok tedirgin olur, kendisini şikâyet maksatlı gittiğimi düşünürdü.”S.K.: Kız arkadaşım yüzünden nişanlımla aram açıldı“Kız arkadaşımla beraber çokça zaman geçirirdik, gezmek tozmak için çok fazla insana ihtiyaç duymazdık. Sonra ben nişanlandım, nişanlımla daha çok zaman geçirmem gerekti. O dönemde, arkadaşım bana sürekli imada bulunmaya, kendisini ihmal ettiğimi anlatmaya ve agresif tavırlar göstermeye başladı. Bir gün telefonda konuşurken yüksek sesle nişanlıma ‘Bizi rahat bırak, arkadaşımla konuşamıyoruz senin yüzünden.’ dedi ve ortam çok gerildi, ağladım. O dönemde kendimi sorgulamaya başladım, arkadaşım doğru söylüyor olabilir mi, diye. Hatta bu mesele zaman zaman nişanlımla aramın açılmasına neden oldu. Çok stresli ve zor zamanlardı benim için. Kendi kendimi hep sakin olmam gerektiğine inandırmaya çalıştım. Çünkü bir tarafta kalbi kırılan kız arkadaşım, diğer tarafta hayatımı birleştireceğim insan vardı. O günleri geride bıraktık ama hâlâ aklıma geldiğinde üzerimde oluşturduğu tahribat hissini unutamam. İnsan, hayatının farklı dönemlerinde bu tür mobbing uygulamalarına maruz kalabiliyor, ama insana en acı veren şey her gün yüz yüze görüştüğü insanlarla bunu yaşıyor olması.”Sakin ve özgüvenli duruş, mobbinge karşı en etkili ilaçKadının iş hayatındaki yerinin ve öneminin artmasıyla mobbingin hatta buna bağlı toplumsal baskının da arttığını söylemek mümkün. Sosyolog Ayşen Gürcan, bu kavramların son yıllarda daha sık gündeme gelmesini, insanların kendi haklarına ilişkin bilinç ve farkındalığın artmasına bağlıyor. Ona göre, eskiden, özellikle kadınların uğradığı mobbinglerde ne yazık ki, kadın bunu ifşa etmekten ürküyordu. Üstelik bu konuyu destekleyici kültürel ve hukuki düzenlemeler de ne yazık ki mevcut değildi. O yüzden genellikle üstü kapatılır, ortamdan uzaklaşma yoluna gidilir, bir şekilde olmamış gibi davranılırdı. Bu noktada psikolojik-sosyolojik anlamda baskı mağduriyeti çözülebilir mi? sorusuna verilen cevaplar da önemli. Prof. Dr. Pınar Tınaz, mobbingle mücadelede en önemli hususun, iş başarısını ve başkalarıyla olan iyi ilişkileri değerlendirebilme, öz güveni ve öz saygıyı yitirmemek olduğunu söylüyor. Ona göre, mağdur ancak üstün bir duruş sergileyebilir ve içinde bulunduğu durumu gerçekçi bir şekilde değerlendirebilirse, sükûnetini koruyup kendini rahatlatabilirse mobbing şiddeti etkisini yitirebilir. Sakin ve özgüveni yüksek bir duruş, buna karşı en etkili ilaç. Sosyolog Ayşen Gürcan ise hangi durumda olursa olsun, iş hayatında, sokakta ya da ailede bir insana (kadın veya erkek) baskı uygulanıyorsa, önce orada bu baskıya karşı dik durmak, bunun mücadelesini vermek gerektiği görüşünde. Bunun için özellikle hukuksal mücadeleyi hemen başlatmanın, sonrasında olabilecek başka vakaları önleme açısından da önemli olduğunu anlatıyor. Bunun söylendiği kadar kolay olmayacağı zamanlar olduğunu ifade eden Gürcan, “Gerçekten gücünüz yetmeyebilir, desteğiniz çok az olabilir hatta hiç destek bulamayabilirsiniz, işte böyle bir durumda tüm güveni (tevekkülü) Allah’a atfederek, o ortamı terk etmek en uygunudur. Ama asla zalimin zulmüne izin vermemek bizim başlıca görevimiz olmalı.” diyor.Mobbing mağdurunun hukuki haklarıMarmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Doç. Dr. Erdem Özdemir ise mobbingin hukuki yönlerini ve hukuksal olarak tanınan hakları açıklıyor. Bir mobbing mağduru iseniz;*İş sözleşmesini haklı bir sebeple feshedebilirsiniz.*Belli şartlarda ayrımcılık tazminatı isteyebillirsiniz.*Borçlar Kanunu ve Türk Medeni Kanunu’na göre tazminat isteyebilirsiniz.*Mobbing yapan yöneticiyi dava edip, manevi tazminat talep edebilirsiniz.*Koşulları söz konusu ise kötü niyet tazminatı hükümlerine de başvurabilirsiniz.*Bunun dışında olayları, verilen anlamsız emirleri ve uygulamaları yazılı olarak kaydedin.*İlk fırsatta zorbayı yetkili birine rapor edin, eşitiniz ise üstünüze, üstünüz ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durumu kanıtlarıyla bildirin.*Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alın. Hem yardımcı olur, hem de kanıt oluşturur.*Şikâyetiniz hakkında ne yapıldığını araştırın.*İş arkadaşlarınızla durumunuzu paylaşın, onlar da aynı şekilde rahatsız olabilirler, grupça başvurmanız daha etkili olabilir.Avrupa ülkelerinde mobbing yasasıİsveç: Psikolojik tacize karşı özel yasal düzenleme yapan ilk AB ülkesi. 1993 tarihli İşyerinde Mağduriyet Hakkında Kararname’ye göre psikolojik taciz, sosyal dışlama, cinsel taciz gibi saldırgan tutum ve davranışlar mağduriyet kapsamında.Fransa: Sosyal Modernleşme Yasası (2001) ile İş Kanunu ve Ceza Kanunu’na psikolojik ve cinsel tacize ilişkin hükümler eklendi.Almanya: 2006 tarihli Eşit Davranma Yasası; ırk, etnik köken, cinsiyet, din, yaş vb. nedenlere dayalı her türlü ayrımcılığı önlemek ve ortadan kaldırmak amacıyla çıkarıldı.İsviçre: Borçlar Kanunu’nun “Kişiliğin Korunması” başlıklı 328’inci maddesine göre, işverenin, iş ilişkilerinde işçilerin fiziksel ve ruhsal sağlıklarını koruma ve bunlara saygı gösterme yükümlülüğü var.İtalya: Psikolojik tacize karşı ülke genelinde koruma, genel yasalar kapsamında sağlanıyor. Bununla birlikte, psikolojik tacizle mücadelede önlemler içeren bölgesel yasalar kabul ediliyor.

    0 0

    Atalarımız ne güzel söylemiş “Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık olur.” diye.ABD'nin Florida eyaletinde yaşayan Linda Ducharme tam da o tayfadan. Zira kendisi uçak ve trenin ardından bu kez de dönme dolapla evlendi. Ducharme, "Onu 1982'de ilk gördüğüm andan beri kalbim çarpmaya başladı." dedi. Mutluluğunda gözümüz yok lakin lunaparka rahip yerine psikolog çağırmak bir Allah'ın kulunun aklına gelmedi mi acep?Dost dediğin…Biz hep köpekleri ‘dost hayvan' diye bildik. Ancak fillerin de onlardan aşağı kalır yanı yokmuş. Hindistan'ın doğusunda bir yolcu treninin, demiryollarından karşıya geçen 40 fillik bir sürüye çarpması sonucu 2'si yavru 7 fil öldü, 10 fil de yaralandı. Kazadan kurtulan filler raylara dönüp ölen sürü üyelerinin başında saatlerce bekledi. Filler ancak orman korucuları tarafından kovalanarak uzaklaştırılabildi.Bir ıhlamur kaynatıver!Yalnızlık Allah'a mahsus. Hele de hasta ve yaşlıysanız işiniz daha zor. Buna çözüm olarak Japon şirketi NEC, insanlarla sohbet etmekle kalmayıp tehlike anında polise haber veren kişisel iletişim robotu geliştirdi. PaPeRo adı verilen robot, dahili kameraları, yön tespiti yapabilmesine yarayan 8 mikrofonu, ses tanıma sistemi ile hastabakıcılık bile yapabilecek bir teknoloji ürünü. Lakin siz yine de kul yapımına güvenmeyin, hayırlı evlatlar yetiştirmeye bakın deriz.

    0 0

    Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, nefret suçları ve söylemiyle mücadelede tanınan isimlerden. Özellikle medyadaki yansımaları üzerine çalışan İnceoğlu'na göre, Türkiye'de nefret söylemi bayraktarlığını köşe yazarları yapıyor.Türkiye'nin ‘nefret suçları' kavramı ile tanışması eski değil. Sizce farkındalıkla birlikte nefret söylemi azalır mı? Yoksa bilinçli bir karşı duruş şeklinde devam mı eder?Nefret söylemi, nefret suçuna giden süreçte tetikleyici görev üstlenebiliyor. Yalnız bundan 'her nefret söylemi nefret suçu ile neticelenir' gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Vurgulamak istediğim nokta, nefret söyleminin yasalarla düzenlenmemesi gerektiği. 216. maddemiz var ama nasıl işliyor, adeta bumerang etkisi var. Biz bu kalksın diye uğraşırken ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı bir başka yasa arayışına girmemeliyiz. Aksine dediğiniz gibi farkındalık son derece önemli. Nefret söylemi karşıtı kampanyaların düzenlenmesi, kurbanlarının karşılaştıkları durumların raporlaştırılması nefret söylemi haritasının çıkarılması gerekir. Başka bir deyişle ülkenin nefret söylemi fotoğrafının doğru çekilmesi gerekir. Burada en büyük görev siyasilerimize düşüyor ama onların bu konuda birbirleriyle yarıştıklarını görüyoruz.Nefret suçlarıyla ilgili yasa tasarısı birçok sivil toplum kuruluşunun konuyu gündeme getirmesiyle çıktı. Siz de bu kampanyalarda aktif rol aldınız. Yasanın yetersiz bulduğunuz yanları var mı?Yasa tasarısında uyruk, etnik kimlik ve cinsel yönelim gibi unsurlar yer almıyor. Hâlbuki Türkiye AGİT katılımcı ülkesi olarak, AGİT'in esas aldığı bu ölçütleri nefret suçları yasasından dışlamamalı. Birleşmiş Milletler'e üye bir devletleri olmadığı için ‘millet' olarak kabul edilmeyen Kürtlere yönelik suçlar normal suç sayılıp, ceza kanunu kapsamında ele alınacak. Yani Kürtler bu yasadan faydalanamayacak.Türkiye'nin nefret söyleminden arınma sürecinde medya ne kadar başarılı?Eskiden haberlere baktığımız zaman kötü başlıklar görürdük. Nefret söylemi direkt yüzünüze vuruyordu. Şimdi onlar kendini geri plana çekti. Satır aralarında ve daha üstü kapalı bir şekilde mesaj veriliyor. Bunda her zaman art niyet aramıyorum. Çünkü eğitim seminerlerine gelen gazeteci arkadaşlar, 'Biz yıllardır bu şekilde haber yapıyorduk ama yanlışmış.' diyebiliyor.O zaman medyada da bu söylemlerden kurtulma çabası olduğunu söyleyebiliriz...Evet, ama bugün şöyle bir durum var. Eskiden habercilerin yaptığını şimdi köşe yazarları yapıyor. Bugün nefret söylemi ile ilgili yapılan bütün medya taramalarına göre köşe yazarları nefret söylemini en çok üretenler. Rıfat Bali bir çalışmasında köşe yazarları için yeni aristokratlar diyor. Yani topluma sınıf atlatma, ehlileştirme vasfını üstlenmiş gibi. Okuyucunun duymaya ihtiyacı olanı değil ama kendi tapulu malı gibi gösterdiği yerden istediğini söyleyenler... Haftada yedi gün yazan köşe yazarı da dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Tabii bu tanıma bütün köşe yazarlarını dahil etmek haksızlık olur.Yazılı ve görsel medya gibi mecralara müdahale edilebilir ama sosyal medyada pek mümkün değil. Burada kontrolsüzce yayılan nefret söyleminin varlığından bahsedebilir miyiz?Hızlı yayılım, etkileşimsellik gibi özellikleri yüzünden sosyal medyada nefret söylemi çok daha kolay ve yaygın üretiliyor. Süreç her zaman çok sistematik, planlı ve programlı işlemiyor tabii. Ama bazen adeta bir linç kampanyasına dönüşebiliyor. Belli bir gruba aidiyet yüzünden küçük düşürücü, hedef gösteren ifadeler çok fazla. Diğer taraftan nefret söylemi üreten bu gruba önem atfedildiğini de görüyoruz. Bazı gruplar sosyal medya üzerinden kendi değerlerini artırıp diğerlerini değersizleştirdiğini sanıyor. Bunu yaparken karşı tarafı adeta şeytanileştiriyorlar. Buluşacak hiçbir ortak zemin kalmıyor.Entelektüellerin de Twitter gibi mecralarda insanları fevri davranmaya yöneltecek söylemleri var. Onarılmaya çalışılan zihniyetleri sosyal medyanın yıkıcı üslubundan korumak mümkün mü? Kanaat önderlerine, aydınlara önemli sorumluluklar düşüyor. Özellikle sosyal medyada takipçilerini galeyana getirici, kışkırtıcı tavır sergileyenler var. Hatta zaman zaman kara propaganda ve linç kampanyalarına kadar varıyorlar. Hele hedef gösteren, bizzat dezenformasyon yayan ve nefret söylemi üreten kişiye entelektüel demek pek doğru değil aslında. Aslında sosyal medyanın yıkıcı üslubundan kendini koruması gereken yurttaşın kendisi. Eleştirel olacak, iyi bir internet okuryazarı olacak ve saçılan ideolojik zehirden kendini koruyacak.Toplum olarak nefretimiz hangi yönlerde baskınlaşıyor, hangi yönlerde empati yeteneğimiz artıyor?Türkiye toplumunun kültüründe 'Türklük', 'Sünni Müslümanlık', 'Milliyetçilik', 'heteroseksüellik', 'güçlü aile bağlarına sahip olma' gibi bazı unsurlar var. Bunlar kurucu ideolojinin unsurları, bunların dışında kalanlar topluma yabancılaştırılıyor. Önyargılar kırılıyor tabii ki. Beş on sene önce tabu olarak gördüğümüz şeyleri artık kırdık. Bunlar tartışılıyor, masaya yatırılıyor. Bir sürü önyargı kırılmış oldu. Ancak etnik söylemin dışında bir kutuplaşma da söz konusu. Örneğin kendini laik olarak tanımlayan bir kitle başörtülülere karşı ciddi bir nefret söylemi üretebiliyor ne yazık ki. Ya da kısa giyimli biri için karşı taraf. Kendimize benzemeyen, 'biz'den olmayanları tanıma ve anlama gereksinimi duymadan, nefret duymasak bile uzaktan şüphe ile bakan ve önyargıları güçlü olan bir toplumuz. Bireysel olarak bu önyargıları kırmaya eğilimli olsak bile 'biz' kimliğimize sıkı sıkı sarılmışız ve mahalle baskısı tarafından eziliyoruz. Empati; önyargı, hoşgörüsüzlükle gelişebilecek bir duygu değil ki... Empati kurabilmek için ortak yaşama kültürünü geliştirmek gerekir.Nefret söylemini-suçlarını azaltmak yasalarla çözülebilecek bir sorun mu sizce?Nefret söylemi için yapılacak bir düzenleme ifade özgürlüğünü kısıtlar. Dünyada ve AB ülkelerinde bunların örneklerini görüyoruz. Ancak nefret suçları için aynı şeyi söyleyemeyiz. Toplumsal adaletin sağlanması, dezavantajlı grupların hukuka olan güvenlerini yitirmemesi için nefret suçu faillerinin cezalandırılması gerekir. Böylelikle Hrant Dink katliamı, Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı vs. türünden nefret suçları cezasız kalmayacak.Bülent Arınç’ın konuşması ümit vericiSürekli dikkat çektiğiniz bir konu var, ders kitaplarında nefret söylemi ile ilgili. Yetkili makamların bu konuya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Düzeltmeye yönelik yeterli bir çaba var mı?Bu konuda geçenlerde Sırbistan'da Çevrimiçi Nefret Söylemi konferansı yapıldı. Sayın Bülent Arınç, Avrupa çapında nefret söylemi ile ilgili tüm ülkelerin müfredatlarının taranarak ders kitaplarının yeniden yazılması konusunu gündeme getirdi. Bu sevindirici bir durum. Bu tür bir açıklamanın MEB'i de harekete geçireceğinin bir ön habercisi olduğunu düşünüyorum.Sosyal Değişim Derneği'nin eğitimcilere vereceği insan hakları ve soykırım konusundaki ders projesi var. Bu dersin bütün eğitim fakültelerinde okutulması çok mu ütopik bir beklenti olur?Hayır hiçbir şey ütopik değil, 5-10 sene önce tabu sayılan birçok şey konuşuluyor, toplumsal hafıza harekete geçti ama bir olgunluk süreci lazım. Sosyal Değişim Derneği bu eğitim seminerini İstanbul Bilgi Üniversitesi, Anne Frank House ve ABD Holocaust Memorial Museum işbirliği ile gerçekleştiriyor. Seminerde geçmişteki insan hakları ihlalleri revize edilecek, günümüz toplumlarındaki ayrımcılık, önyargının oluşumu ve sonuçları ele alınacak. Amaç, toplumda insan hakları bilincinin gelişimine katkıda bulunmak.

    0 0

    Uçaklarda cep telefonu ve tablet bilgisayarların kullanımına getirilen yasaklar nihayet kalkıyor. Konuşma yasağı devam ederken, SMS ve e-mail atıp, internete girebileceğiz. Cihazı sadece anons sırasında kapatmamız gerekecek.ABD ve Avrupa’ya gerçekleşen uçuşlarımızda cep telefonu ve elektronik cihazlarımızla artık SMS veya e-mail atıp, internete girebileceğiz. Uçuş boyunca açık kalacak elektronik cihazlarımızı sadece güvenlik anonsları sırasında kapatmamız gerekecek. Uçuş sırasında cep telefonuyla konuşma yasağı devam edecek. İnternette gezinme, yazılı mesaj veya veri indirme işlemlerine ise 10 bin feet’in (3.048 metre) altında izin verilmeyeceği belirtiliyor. ABD ve Avrupa’da alınan kararların Türk şirketleri açısından bir bağlayıcılığı bulunmuyor. Elektronik cihazların uçuş sırasında kullanımının serbest bırakılmasıyla ilgili Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün (SHGM) karar alması gerekiyor. Neyse ki, tüm yolcuları yakından ilgilendiren uygulamayla ilgili sevindirici gelişmelerin yaşandığını öğrendik. ABD ve Avrupa’daki gelişmelere kayıtsız kalmayan SHGM, gelecek ay havayolu şirketleriyle toplantı düzenlemeyi planlıyor. Toplantıda, ‘cep telefonu ile konuşma’ dışında, her türlü data haberleşmesinin serbest bırakılması konusunda kapsamlı bir görüşme yapılacak. Daha sonra havayolu şirketlerinin de talepleri doğrultusunda geliştirilecek prosedürler çerçevesinde yeni kararlar alınacak.TELEFON GÖRÜŞMESİ İSTENMİYORTürk Hava Yolları (THY) ile özel havayolu şirket yetkilileri, uçuşlarda cep telefonu ile konuşma yapılması dışında elektronik cihazların serbest bırakılmasına sıcak bakıyor. Öncelikle uçuş emniyeti daha sonra da müşteri memnuniyetini dikkate aldıklarını ifade eden THY yetkilileri, ilginç bir konuya değiniyor. Yetkililer, telefon konuşmasının uçuş sistemlerine zarar vermese de yasaklanması gerektiğini belirterek, yaşanacak gürültü kirliliği nedeniyle diğer yolcuların ciddi rahatsızlık duyacağını, bu yüzden telefon görüşmesine izin çıkmaması gerektiğini dile getiriyor. Atlasjet Havayolları Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ersoy da, THY gibi düşünenlerden. Uçuşlarda, data transferine ve sınırlı internete olumlu baktıklarını anlatan Ersoy, cep telefonuyla konuşmaya müsaade etmeyeceklerini söylüyor. Pegasus Hava Yolları Genel Müdürü Sertaç Haybat ise elektronik cihazların kullanımının uçuş sistemlerine etkileri konusunda yeni bir çalışma başlattıkları bilgisini veriyor. Müşteri memnuniyetine ciddi önem verdiklerini ifade eden Haybat, bu konuda imkanlar ölçüsünde en geniş hizmeti sunmak istiyor. Halen uygulanan kurallar gereği uçakların taksi yaptığında (pist ile apronu birleştiren bağlantı yolu) ve kalkış-iniş sırasında elektronik cihazların kullanılmasına izin verilmiyor. Laptop gibi daha büyük kişisel elektronik cihazların da, taksi, kalkış ve iniş sırasında baş üstü dolaplarına kaldırılması gerekiyor.TELEFONLAR UÇAKMODUNDA TUTULACAKKısa süre öncesine kadar, ‘uçuş güvenliğini tehlikeye düşürdüğü’ gerekçesiyle elektronik cihazların uçuşlarda kalkış ve iniş sırasında açık tutulmasına izin verilmiyordu. Elektronik cihazların sürekli açık tutulması konusunda yılbaşından bu yana çalışma yürüten ABD Havacılık Dairesi FAA’nın, testlerde olumlu netice alması ise havacılık tarihinde yeni bir sayfanın açılmasına neden oldu. FAA, elde ettiği sonuçlar doğrultusunda, tablet veya e-okuyucu gibi cihazlar için bir dizi karar aldı. Uçuşlarda telefonların ‘uçak modunda’ tutulmasını isteyen havacılık teşkilatı, telefon görüşmesine ise izin vermedi. Karar sonrası ilk etapta Delta ve JetBlue Havayolları, elektronik cihaz kullanımını serbest bıraktı. Yaşanan rekabet nedeniyle ABD’deki diğer havayollarının da bu yönde karar alması bekleniyor. FAA’in ardından EASA da, uçuşlarda elektronik cihazların kullanımının serbest bırakılması konusunda harekete geçti. EASA, kasım sonundan itibaren tablet, akıllı telefon, e-okuyucu ve mp3 player gibi kişisel elektronik cihazlara, uçak modunda tutulmak şartıyla tüm uçuş boyunca kullanılmasına izin vermeyi planlıyor.

    0 0

    Samanyolu TV’de yayınlanan Küçük Gelin adlı dizinin, 10’uncu bölümüyle reyting yarışında öne çıkması ilgimi çekti. Bir gün oturdum ve dizinin bütün bölümlerini izledim. Yönetmenine ve oyuncularına tebrikten başka bir sözüm yok. Ancak senarist Erkan Çıplak’ın dikkatine sunmak istediğim bazı hususlar var.Fakat Samanyolu TV’de yayınlanan Küçük Gelin adlı dizinin, geçen pazar yayınlanan 10’uncu bölümüyle reyting yarışında öne çıkması benim de ilgimi çekti. Neyi kaçırmış olduğumu anlamak için bir sabah oturdum, akşama kadar bütün bölümlerini izledim. Dizinin yönetmenine ve oyuncularına tebrikten başka bir sözüm yok. Bir sosyal sorumluluk projesi olarak bütün kalbimle destekliyor ve alkışlıyorum. Ancak senarist Erkan Çıplak’ın dikkatine sunmak istediğim bazı hususlar var. Dizinin yakaladığı başarıyı ileri bölümlerde kaybetmemesi ve AB grubunun da gözdesi olabilmesi için bana göre olumlu ve olumsuz noktalarını değerlendirdim. STV yapımı diye kayıtsız şartsız övme tuzağına düşmeden, tamamen özgür bir bakış açısıyla eleştirilerimde yapıcı olmaya gayret ettim. Dizi, eylül ayından beri yayında olduğu için ağaların gazabına uğrayan töre kurbanı Zehra, çevresinde gelişen olayları özetlemeye gerek duymuyor, doğrudan aldığım notlara geçiyorum: ARTILARI:1- On üç yaşındaki bir kızın evlendirilmesini pedofil bir tutkuya bağlamaması.Çocuğu, güzelliğiyle arzulanan taze bir et olarak sunmak yerine, yetişkin ağa kızının cezası ölüm olan “bir yanaşmaya sevdalanıp evden kaçma” suçuna karşılık, can bağışlayan bir yöntem olarak berdelin yani gelin değiştokuşunun yapılması her türlü takdirin ötesinde. Küçük Zehra’nın zorla verildiği erkeğin dedesi yaşında olmaması, tekerlekli sandalyeye bağlı bir genç olarak düşünülüp onun da bu evliliğe karşı durması gayet zekice bulunmuş çözümler. Böylece Mahsun Kırmızıgül’ün Hayat Devam Ediyor’undaki gibi vahşi ve utanç verici gerdek gecesi sahnelerine gerek kalmamış. Bravo.2- Töre ile dini ayırması.Gayet yerinde bir seçimle Halil İbrahim adı verilen hocanın dilinden törenin din dışı bir cahiliye âdeti olduğunu vurgulaması çok önemli. Yalnız hoca karakteri zayıf kalmış. Onu sadece konuşan adam olmaktan çıkarıp daha aktif hale getirmek lazım. Ben olsam, hocayı bir yan karakter olarak çizmez, kendi hikâyesiyle birlikte işleyip ana kahramanlardan biri yapardım. Zehra’nın boğulmaktan kurtulduktan sonra hocanın evinde saklanması iyi bir fikir, olayları buradan ilerletebilirler. Hocanın bir kızı olsa mesela, töre cinayetlerini durdurmak için bir STK bünyesinde çaba gösterse...3- Kanuni boşlukları göstermesi. Evet, küçük kızlar yaşları büyütülerek evlendiriliyor. Yalnız, bunu yapan da bir hakim olduğuna göre, hakimin hangi şartlar altında böyle cinai bir karara imza attığını bilmemiz lazım. Rüşvet mi alıyor, ölümle mi tehdit ediliyor, kendi kızının yaşının büyütülmesine de rıza gösterir miydi? Onun gelgitleriyle dizi daha heyecanlı olurdu. Hem sonra kız evet demekte tereddüt edince nikâh memuru “kaldır kızım şu örtünü, bakayım yüzüne” diyemez mi? Diyemeyişi bile başlı başına bir gerilim olurdu. Bunu da vurgulamalıydı. Memurun “ne yapıyorsunuz, bu daha çocuk, ben kıyamam bu nikahı “diye masayı terk etmesini beklemiyoruz ama hiç değilse sonradan bunun vicdan azabını duysa ya. Ayrıca polislerin eli kolu bu kadar bağlıysa, mağdura değil de zalime inanıyorlar ve bir şey yapamıyorlarsa, bu durumun yasal ve psikolojik zeminini daha kalıcı bir şekilde vurgulamak gerekmez mi?EKSİLERİ:1- İnanma ihtiyacımızı zorlaması.Törenin kıskacında büyüyüp sosyalleşmemiş hangi İstanbullu baba, kızlarını (Melek) sırf yanlış bir evlilikten doğdu diye evladından mahrum bırakır, “bebeğin öldü” deyip de öz torunlarını başka yer yokmuş gibi tam da töre hakimiyetinin zirvede olduğu bir yere götürüp ne idüğü belirsiz bir adama verir? Bir zamanlar orada görev yapması bu seçimin inandırıcılığını sağlar mı? Üstelik bunu yapan baba bir kanun adamı, bir savcı. Baba bunu yaptı diyelim, hemşire annenin suskun kalmasına ne demeli?Hadi bu çift 13 yıl boyunca sustu, torunlarının töre cinayetine kurban gideceğini gördüklerinde hatalarından dönüp onu kurtarmaları beklenmez mi? Nedir savcı beyin bu dinmeyen öfkesi? O damadın suçunu neden öğrenemedik? Hemşire hanımın zavallı pasifliğinin sebebi ne? Değerli senaristim, istediğini yaz ama altını doldur. Bizi inandır, sonra canımızı ye. Melek’in anasını babasını ne olur böyle karikatür gibi bırakma.2- Ağaların kötücüllüğü ve töreseverliğinin yüzeysel işlenmesi.Acaba muktedirler böylesine kara mıdır, gri noktaları yok mudur? Açmazları, psikolojik ve sosyolojik temelleriyle daha iyi işlenemez miydi?3- Aceleye getirilmiş noktalar:Melek’in daha ilk görüşte kızı olduğunu bilmediği Zehra’ya ilgi duyup hemen bağlanması fazla Yeşilçam kokuyor. “Ama canım kan çekiyor işte” kolaycılığına düşülmeseydi de, biraz daha işlenseydi keşke... Törenin baş uygulayıcısı aşiretin reisi Nojin Ana’nın tek bir rüya ile (vaktiyle infaz edilen ablasını görmesi) hidayete erip Küçük Gelin’in infazından vazgeçmesi de hikâyeyi ucuzlatmış. Tamam, insanlar pişman olabilir, karar değiştirebilir ama bunu zamana yayarak ince ince vermek gerekmez miydi?4- Ağa kızı Berfin ile yanaşma Öküz Raşit’in oğlu Ferman aşkının zayıflığı.Kızın ölüp bittiği gençle evlenince, gittiği eve kendini yakıştıramaması, kaynanasını küçümsemesi çok gerçekçi de, aşkının hatırına istemese de biraz daha politik davranması beklenmez miydi? Anasının parasını çalıp da suç Küçük Gelin’in üzerine atılınca susmasıyla, ağaların sadece kendileri değil kızları da kötüdür gibi bir mesaj çıkıyor. Aşkın hiç mi insanı terbiye den bir yanı yok Allah aşkına?5- Çocuğun büyük gibi davranması.İlk on bölüm için tamam da bundan sonrası için Küçük Gelin Zehra, bu kadar savunmada kalmasa, biraz daha aktif, yaramaz, cabbar hale getirilse keşke. 13 yaşındaki bir çocuğun kendisini öldürmesi için zorlandığında durumu tevekkülle karşılayıp, namaz kılıp dua edip ölüme hazırlanması, annesini “Ben cennete gidiyorum.” diye teselli etmesi, “Biraz sonra derin bir uykuya dalacağım, ölmek uyumak gibi değil mi, arkamdan ağlamayın.” gibi cümleler kurması inandırıcı olmadığı gibi, aynı durumu yaşama ihtimali olan kızlar için tehlikeli de. Kızın yaşına uygun bir şekilde korkup isyan etmesi beklenirdi. Hele de öylesine travmatik bir ortamda yüzünde gülücükler, en cıvıltılı sesiyle yakınlarına veda mektubu yazması. Ağlatmak yerine güldürdü beni...Kızın elleri ayakları bağlanıp, bir bidonun ağırlığıyla hemen dibe çöküp boğulsun diye suya atılmasına hiç itirazım yok. Fakat iplerin suda hemen çözülmekle kalmayıp, yüzme bilmeyen kızcağızın canlı olarak kıyıya vurması işin kolaycılığına kaçmak olmuş. Halbuki kızcağız Azad yerine o yörede gezen deli Mercan’ın suya atlamasıyla kurtarılabilirdi.6- Şehrin delisi Mercan’a da bir yan hikâye yazmak lazım.Sürmeli gözlerini süze süze gezinmesi yetmez. Çok havada kalmış. Ne olmuş da böyle meczuplaşmış, neden Melek’in hikâyesine müdahil oluyor? Lütfen büyütünüz bu kadını...7- Aksiyon eksiği.Dizinin temposu yavaş, o uzun ve tekrarlanan konuşmalar yerine daha fazla aksiyon, daha yakıcı düğümler olsa da gerim gerim gerilip tırnaklarımızı yesek. Diyaloglar, zaman zaman o yöre insanına pek uymayan entelektüel seviyede, hiç kullanamayacakları kelime ve cümlelerle, zaman zaman fazla şairane ilerliyor. 8- Senaristi değil belki yönetmeni ilgilendiren bir başka eleştirim, kadınların giyimi üzerine. Kadınların örtülerini bağlama biçimi fazla stilize, o parlak, gözalıcı renklerdeki, yarım çarşaf büyüklüğündeki örtüleri başlarının arka kısmına usulen tokalarla tutturup dalgalandıra dalgandıra yürümeleri görsel olarak çekici de, gerçekte hangi yöremizde kadınlar böyle artistler, mankenler gibi giyiniyor? Öğretmen Melek’in giysileri ise tam aksine bir İstanbullu genç kadın olarak fazla demode, hatta babaanne işi olmuş. O boyundan fiyonklu gömlekler, o kloş etekler, hırkalarla rüküş duruyor güzelim kadın. Benden söylemesi.

    0 0

    Bundan 30 yıl önce, henüz 17 yaşındayken özgürlüğüne kavuşmak için volta atıp hayaller kuran Hasan Hüseyin Kömürcüoğlu, şimdi aynı cezaevindeki kültür merkezinin müdürü.Denizli’nin Buldan ilçesindeki eski kapalı cezaevi binası ve hükümet konağı, belediye tarafından restore edilerek el sanatları ve kültür merkezine dönüştürüldü. Cezaevinin Belediye El Sanatları Kültür Merkezi (BELKÜM) haline getirilmesinin ardından binaya tahta ve metal dokuma tezgâhları, çözgü makineleri konuldu. İpek, havlu, şal ve Buldan bezinin üretimi meraklılarına yerinde gösteriliyor.BELKÜM’ün yöneticiliğini ise bir zamanlar bu cezaevinde hükümlü olarak yatan Hasan Hüseyin Kömürcüoğlu yapıyor. Eski dokuma ustası olan ‘Racon Hasan’ lakaplı Kömürcüoğlu, 30 yıl önce 17 yaşındayken volta attığı, özgürlüğüne kavuşmak için hayaller kurduğu cezaevinde Buldan dokuma kültürünü tanıtıyor.Eski ‘devrimci’ BELKÜM Müdürü Hasan Hüseyin Kömürcüoğlu, tezgâh montajı için geldiği gün yöneticilik için teklif aldığını anlatıyor. 12 Eylül askerî darbesinin ardından tutuklu kaldığı cezaevinde görev yapacağının aklının ucundan dahi geçmediğini söyleyerek, “Daha önce özgürlüğüm elimde değildi. Şimdi istediğimiz zaman gelip gidebiliyoruz. İnsan yaşadığı şeyleri, bilhassa cezaevi ortamını kesinlikle unutamıyor. Cezaevi dostlukları ve arkadaşlıkları da...” diyor.TezgÂh montajı yapmaya geldi, müdür oldu12 Eylül’de cezaevine giren Kömürcüoğlu: “Cezaevine düşmeseydim okuyabilirdim. Daha değişik bir yerlerde görev yapabilirdim ama şu anki görevimden de memnunum. Burayı restore ettikten sonra dokuma tezgâhını montaj için gelmiştim. AK Parti Buldan Belediye Başkanı Mustafa Fahri Şevik, kültür merkezinin müdürü olarak görev verdi.” diyor. 80’lerde duvarlara slogan yazan, bildiri dağıtan, sağ sol çatışmaları gibi olaylarda bulunan Kömürcüoğlu, son ceza aldığı olayın bildiri dağıtmak ve duvarlara yazı yazmak olduğunu ve bunu içine sindiremediğini söylüyor.Hapse girince sevdiği kızı da kaybettiKömürcüoğlu’nun, cezaevinde gönül yarası da olduğu için çalıştığı işyerinin başka bir önemi daha bulunuyor. Cezaevine girmeden önce bir sevdiği olduğunu anlatıyor hüzünlenerek: “Birbirimizi seviyorduk. Hiç unutmuyorum, cezaevine giriş tarihim 27 Ekim 1980’dir, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günü buluşup görüşecektik ama nasip olmadı. Cezaevine girdikten sonraki dönemlerde birkaç kez kendisinden haber aldım. Çıktıktan sonra izini dahi bulamıyorum, yollarımız ayrıldı.”

    0 0
  • 11/17/13--06:55: İyi ki Türk doğmuşum
  • Geçtiğimiz günlerde bir milletvekili “Atatürk olmasaydı gene olurduk ama isimlerimiz Dimitri olurdu, Yorgo olurdu.” dedi.Konu tartışılırken bir arkadaşım gözyaşları içerisinde benim fakirhaneyi ziyaret etti. Aklına takılan bir şey varmış ve onu çok üzüyormuş. “Söyle sevgili arkadaşım, nedir senin sorunun?” dedim. Arkadaşlarımın sorunlarıyla ilgilenmeye bayılırım.“Benim ismim, biliyorsun, Dimitri.” dedi. “Atatürk olmasaydı herkesin ismi Dimitri, Yorgo olacaktı ama Atatürk vardı ve buna rağmen benim ismim neden Dimitri? Ben neden faydalanamadım?” dedi ve gözyaşlarına boğuldu.Ona bir çay getirdim ve teskin etmeye uğraştım. “Bak” dedim, “herkes Türk olamaz, bu bize doğuştan verilmiş bir hediye, sen Türk değilsin ve buna üzülmeni anlayabiliyorum, senin yerinde olsam ben de üzülürdüm, insan içine çıkmazdım, talihime saydırırdım, belki hayatıma son vermek isterdim. Ama Türk değilsin diye hepten koyverme. Hayata 1-0 yenik başlamışsın, daha çok çalış, ne bileyim çok iyi bir curling oyuncusu ol, hayatına bir anlam kat. Benim herhangi bir başarıya ihtiyacım yok, Türk doğmuşum zaten, anlatabiliyor muyum ama senin çılgınlar gibi çalışman lazım.”Birbirine yapışmış ıslak kirpiklerinin altından utanç dolu bir bakış attı. Devam ettim. “İnan ki seni anlıyorum. Denize dökülmüşsünüz mesela, bu bir travmadır. Denize dökülmek ne abi ya? Ahahaha. Özür dilerim, sinirlerim bozuldu. Ama Tanrı aşkına, denize dökülmek ne abi? Nasıl başardınız bunu? Ahahaha. Ay devam edemeyeceğim.”Gülme krizini atlatmak için elimi yüzümü yıkayıp döndüğümde Dimitri’yi salondaki Türk bayrağını koklayıp yüzüne sürerken buldum. Beni görünce aniden bayrağı elinden bıraktı. Fena yakalanmıştı. Yanına gidip omzundan tuttum.“Gizli gizli Türk bayrağını öpmen kesinlikle ayıplanacak bir şey değil.” dedim. “Muhtemelen kendi kendine Onuncu Yıl Marşı’nı da mırıldanıyorsundur. İnan ki imkân olsa ben de senin Türk olmanı isterdim. Ama bu mümkün değil, anlıyor musun? Mendel kanunları diye bir şey var. Kanuna karşı gelinmez.”Çayları tazeledim. İçim bir tuhaf olmuştu. Dimitri’yi hâlâ teselli edememiştim. “Bak” dedim, çayımdan bir yudum alarak, “O olmasaydı benim de ismim bugün Dimitri olacaktı. Sen Dimitri, ben Dimitri, herkes Dimitri, müthiş bir kaos, düşünsene. Allah korumuş. Ayrıca ben annemden yine doğardım ama babam kimdi bilemezdim. Kaştan gözden az çok tahmin ederdim ama kesin şudur diyemezdim. Çünkü Soyadı Kanunu diye bir şey olmazdı. Elli tane Mehmet var, hangisi babam nereden bileceğim?”Bir nebze sakinleşmişti. Kalktı ve gitmeye koyuldu. Türk bayrağını katlayıp Dimitri’nin cebine sıkıştırdım. İtiraz edecek oldu ama üsteledim. “Genç adamsın, yanında dursun.” dedim. Ellerime sarıldı, öptürmedim. Hıçkıra hıçkıra gitti. Dimitri, ismini kesinlikle yazmamamı rica etmişti. Ama ismini yazmadan çok anlamsız olacağı için yazdım. İsmi Dimitri. Üsküdar’da oturuyor, gözlüklü, saçları önden hafif dökülmüş, görseniz hemen tanırsınız.Tarihimizi biliyor muyuz?Vezir Tonyukuk olmasaydı bugün ismimiz Luo-Jin, Yang-Hai, Feng-Sushi idi.Alaaddin Keykubat olmasaydı bugün ismimiz Refik Jebbour, Aatif Chachehou, Salma Hayek idi.Barbaros Hayrettin Paşa olmasaydı yüzmeye Yunan adalarına gitmek zorunda kalırdık.Cengiz Han olmasaydı ne iyi olurdu.Baltacı Hasan Paşa olmasaydı Köprülüzade Damat Numan Paşa vardı, o da düzgün bir insandı.Aslan Yürekli Richard olmasaydı bugün ismimiz Tony, Scott, Michael idi. Adam Haçlı seferlerini eline yüzüne bulaştırdı.

    0 0

    Müzikseverlerin uzun süredir sonucunu merakla beklediği bir birliktelikti Rubato. Özer Arkun, Fatih Ahıskalı, Göksun Çavdar ve Eralp Görgün gibi Türkiye'nin önemli müzik adamlarından oluşuyor ekip.Rubato bir müzik cümlesinde temponun serbest bir anlayışla hızlandırılıp, yavaşlatılması anlamına geliyor. Yani bir tür ritmik özgürlük. Dokuzsekiz Müzik etiketiyle yayınlanan One (Bir) adlı albümde ağırlığı enstrümantal parçalar oluşturuyor. Sanatçılar sanki aynı anda aynı duyguları paylaşırcasına büyük bir ahenk içinde yorumlamış eserleri. Eser icralarında her enstrümanın kendi kimliği ve farklılığı ön plana çıkarken, ortak icralardaki birliktelik aslında bize çok özel bir şeyi anlatıyor: Ayrı iken ne kadar farklı, birlikte iken ne kadar aynıyız. Umarız bu özel birliktelik uzun ömürlü olur.Hicretle başlayan tüm göçlerin ruhuylaHicret ya da göç hemen her insanın hayatında az-çok karşılığı olan bir kavram. Kimileri mecburen kimileri de hayatını farklılaştırmak adına bunu yaşıyor. Hicret ya da göç, içinde hasret kadar umudu da saklıyor. Değerli müzisyenler Hasan Işakkut, Ara Dinkjian ve Ercan Irmak birlikteliğinde oluşan Hegira (hicret-göç) adlı albüm bize bütün bu duyguları yaşatıyor dersek abartmış olmayız. Pera Müzik etiketiyle yayınlanan albüm, müzikseverlere hicretle başlayan göçlerin ruhuyla sesleniyor. Albümdeki besteler Ara Dinkjian ve Hasan Işakkut imzasını taşıyor. Aynı zamanda enstrümanlarında dünyanın önde gelen bu üç isminin birlikteliği, çok özel bir dinleme serüveni yaşatıyor. Hegira'yı dinlerken bedeniniz yerinde dursa da ruhunuzun çoktan bir göçe çıktığını hissediyorsunuz. Hicret ile başlayıp umutla biten albüm, dinleyicisine yüksek derecede müzikalite vaat ediyor. Yanında biraz keder, biraz da ümit.Ercüment Gül, Aniden geldiErcüment Gül, albümünün ismi gibi ‘Aniden’ çıktı karşımıza. Ancak onu tanıdıkça müziğinin aniden oluşmadığını anlıyoruz. Kalan Müzik etiketiyle çıkan albüm, müzisyenin gizli kalmış 20 yıllık müzikal geçmişini müzikseverlerle buluşturuyor. Sanatçı müziğe beş yaşında piyano çalarak başlamış ve 13 yaşında ilk elektro gitarını almış. Uzun yıllar eğitim almadan kendi keşifleriyle gitara bağlanıp, ileriki yıllarda müziği usta-çırak ilişkisiyle öğrenmiş. Emre Karabulut ve Sarp Maden'den gitar dersleri alıp ardından uzun yıllar Erkan Oğur ile caz gitar, perdesiz gitar, tasavvuf ve Türk müziği üzerine çalışmış. Gül'ün albümünde; jazz, funk, r&b, rock, fusion ve hatta etnik tarzları içinde barındıran besteler mevcut. Çalışma caz müzik dinleyicisini daha geniş bir boyuta taşımayı amaçlıyor. Çok fazla caz dinlemeseniz bile bu albümü sevebilirsiniz.

    0 0

    Son günlerde sosyal medyada bir Baattin’dir gidiyor. Fırat karakterinin arkadaşıyken birden başrolü kapıverdi.İşin garip yanı, çizeri Uğur Gürsoy’un bile bundan yeni haberi olmuş. Gürsoy’la çakma ve orijinal Baattin’in hikâyesini konuştuk.Bahattin, Fırat’ın arkadaşı yan bir karakterken başlı başına bir karakter oldu ve fenomen haline geldi...İnternette Fıratlı Bahattin karikatürü dışındakiler bana ait değil. Yalnızca çizgisi bana ait, yazılar anonim. İnsanlar Baattin figürünü alıp yanındaki içi boş balona istediğini yazıyor. Herkes kafasına göre takılıyor. Görüntü sempatik olduğu için ne yazsanız çok hızlı yayılıyor.Bu konuda kafa karışıklığı var. Gönderilerin size ait olduğunu sanılıyor...Ben o kadar şeyi nasıl yazayım? Aslında Uykusuz’u takip edenler bu gönderilerin bana ait olmadığını biliyor.Bu durum rahatsız etti mi sizi?Dergiyi okumayanlar bu karakterin çizerinin ben olduğumu da bilmiyor zaten. Karakterin içi boşaltıldığından rahatsız olabilirdim ama onu takip edenlerin kaçı ondan etkilenip dergiyi okuyacak ki? Hiçbiri. Bu karakter onların dergiyi okumalarına vesile olacaksa, karikatüre ilgi artacaksa -ki sanmıyorum- güzel olur. Ancak bunun geçici bir rüzgâr olduğunu düşüyorum. Bizim okurlarımız da o Baattin’i takip etmiyor. Hayatlarında yok böyle bir karakter. Hedef kitlemi etkilemediği için sorun yok. Dolayısıyla rahatsız olacak bir durum da yok.O halde hukuki anlamda bir mücadeleniz de olmayacak...Böyle bir mücadele başlatabilirdim ama herkes boş balonun içini doldurup gönderebilir. 10 yaşında bir çocuk bile... Buna nasıl engel olabilirim? Baktıklarım içinde beni rahatsız edecek ırkçı, cinsiyetçi vs. söyleme rastlamadım. Böyle gönderiler olursa kaldırttırırım. Önemli olan balonun içiyle ilgim olmadığının bilinmesi.Sizin çizdiğiniz Bahattin’i yalnızca dergi okurları tanıyor. Çakmasının ise namı aldı başını gidiyor. Bu şaşırtmıştır sizi...Elbette şaşırdım. Böyle bir karakterin olduğunu çok geç öğrendim.Ne kadar geç?(Gülüyor) İki gün önce. Sosyal medyayı pek takip eden biri değilim. Gazetelerin internet sitelerinde gördüm. Halkımız özlü söz paylaşmayı çok sever. Hoşlarına gitmiş.Çakma Baattin sizi güldürdü mü peki?Aralarında komik olanlar, beni güldürenler var ama asla benim tarzım olmayanlar da var.Bu karakterin yüzünün subliminal mesajlar içerdiğine dair birtakım söylentiler çıktı…Yok efendim kulağının arkasındaki sigara esrarmış, burnu cinsel organı temsil ediyormuş, ismi kasıtlı olarak Baattin’miş. Bu sapkınlıktan başka bir şey değil. Bunu söyleyen ya deli, ya sapkın ya da çok kurnaz. Bulaşıyor ki karşılıklı atışalım, oradan hit alsın. Ekşi sözlüğe ulaşma nedenleri de bu zaten. Bir şeyin normali varken zorlayarak kompleksine inanmak (ki o videoların hepsini seyrettim. Hakikaten zorlama) hastalıktır. Yaşadığımız dünya normal değil, gizli güçler tarafından yönetiliyor ve biz de onların kontrolündeyiz gibi bir şey bu. Büyük bir mutsuzluk göstergesi.Baattin kim, ismi nereden geliyor peki?Baattin babamın ismi. Ona bakarsanız Fırat en yakın arkadaşımın, Fırat’ın arkadaşına annemin ismini koydum. Baattin karakteri de mahallemizdeki bir çocuktan esinlenerek ortaya çıktı. Annesi babası olmayan, dedesiyle yaşayan, çeşitli işlerde çalışan bir çocuktu. Ağacın altında oturup şarkı söyleyen, sigara içen, duygusal, hızlı büyümüş bir çocuk. Sigaraya özendirdiği için eleştirilebilir ama zaten çocuklara yönelik bir dergi çıkarmıyoruz. N’apayım yani? Böyle bir çocuk var ve sigara içiyor, onu mozaikleyecek değilim. Bir ara asıl karakter Fırat da salçalı ekmek yiyordu. Bu yüzden bir sürü şikayet mailleri aldık. Çocuklarımız sürekli salçalı ekmek yiyor diye. Her şeye sınırlar koymaya başladığında mizah tatsız, aromasız bir şey olur. O şahıs, işi bir teşkilat olduğumuza kadar götürmüş. Ben böyle karikatür çizerek topluma birtakım şeyler yaymaya çalışıyor, toplumun ahlakını bozuyormuşum. Mafya dizileriyle, savaş görüntüleriyle bozulmuyor.Şimdi ne yapıyor Baattin?ODTÜ kimya mühendisliğini bitirdi ama ismini söyleyemem.Baattin’in en sık kullandığı kelimelerden biri ‘pıçaklarım.’ Bunun bu kadar sempatik karşılanmasına nasıl bakıyorsunuz?En fazla bir ya da iki macerada yazmıştım. Onu bıçaklarım, bunu bıçaklarım şeklinde kullanılması çok itici. Buna bu kadar ilgi gösterilmesi ve sempatik bulunması da garip. Demek ki toplum olarak bıçaklamayı seviyoruz.Türkiye’de kadın çizer sayısı çok az. Bu, kadınlar güldüremez genellemesini doğruluyor mu?Avrupa’da kadın çizer dolu. Bir kadın, karikatürist olacağım diye gittiğinde erkekten farklı bir tepki alıyordur belki. Yani ne işin var gibi. Ama kadınlar komik değildir, güldürmez genellemesine katılmıyorum. Bizim dergide iki tane kadın çizer var.Sizinkiler nasıl?İyi ikisi de. Kadın çizerler genelde çalışkan olur.Komik olmaz mı?Olur. İkisi de komik.Kendi esprileriniz güldürüyor mu sizi?Çok iyi olduğunu düşünüyorsam, iyi espri bulmuşum diyorum. Dizi oyuncusu gibi asla kendimi seyretmem diyecek değilim.Odanız son derece bohem. O esprilerin bu odalarda çizildiğine inanmak güç…(Gülüyor) O komik espriler gülerek, eğlenerek çıkmıyor. İşimiz güldürmek olsa da ciddiyet gerektiriyor. Halimizi gördünüz. İki buçuk gündür aralıksız çalışıyoruz. Mizah dergilerinin içinde ilginç eşyalar olduğu hayal edilir. Görenler çok şaşırıyor. Yalnızca birmasa ve lamba.Dışarıda bir yerde çizmez misiniz hiç?Mümkün değil, konsantre olmanız lazım.Pişman olduğunuz bir çizgi oldu mu?Genelde bir önceki haftanınkine pişman olurum. Ah ne kötü espriymiş derim.Okurlardan eleştirileri geliyor mu?Genelde çizmediğimiz zaman eleştiri alıyoruz. Bazen enerjisi tükeniyor insanların, çizemiyorlar. Haftada 6-7 espri gibi gözükse de gerçekten harap edici bir mesaisi var.Asıl mesleğiniz diş hekimliği. Geri dönmeyi düşünüyor musunuz?Yedi sene yaptım. Ara sıra arkadaşlarımın kliniğine gidip çalışıyorum ama geri dönmeyi düşünmüyorum.Dişlerinizi kendiniz mi tedavi ediyorsunuz?Hayır, arkadaşlarımın çoğu diş doktoru, onlara gidiyorum.Hükümeti yerden yere vuran karikatürleriniz oluyor. Bizzat arayıp tepki gösteren oldu mu hiç?Mizah dergilerine eleştiri her zaman gelir ama kastettiğiniz anlamda bir. tepkiyle karşılaşmadık. Kaldı ki bizi okuduklarını sanmıyorum.

    0 0

    Pepee'nin fikir annesi Ayşe Şule Bilgiç yeni bir karakter oluşturdu: Ayas. Teknolojinin nasıl faydalı kullanılabileceğini gösteren aynı isimli film, Türkiye'nin ilk çocuk çizgi sinema filmi özelliği taşıyor. Bilgiç'le yapımın perde arkasını konuştuk.Sevimli bir dede ile nine, şirin kardeş Bebe, kuzen Şila ve Şuşu. Onlar Türkiye'nin ilk yerel çizgi film kahramanı Pepee'nin ailesi. Bugünlerde büyük bir sevinç var ailede. Aralarına yeni bir fert dâhil oluyor. Pepee'nin abim dediği Ayas.Pepee'nin fikir annesi Ayşe Şule Bilgiç ve ekibinin dünyaya getirdiği minik kahraman, önümüzdeki hafta seyirci karşısına çıkıyor. İstanbul turuna çıkan 6 yaşındaki çocuğun, RGG adını verdiği günlüğüne kaydettiği maceraları anlatan bir filmle… Liseye giden ablası, ortaokula giden abisi ve zıpır arkadaşlarıyla yaşadığı hikâyeleri anlatan Ayas, Türkiye'nin ilk çocuk çizgi sinema filminin başrol oyuncusu olarak kayıtlara geçecek.75 kişilik bir ekibin 3 yıllık emeği ile ortaya çıkan projenin fikir aşaması 5 yıl öncesine dayanıyor. Bilgiç'in Düşyeri Çizgi Film Stüdyoları'nı kurduğu dönem… Üniversite yıllarından bu yana çizgi filmle yatıp kalkan, yaradılışı merak ettiği için psikoloji-pedagoji-zihnin gelişim evreleri üzerine okumalar yapan Bilgiç, anne olduktan sonra çocuk filmi yapmak için yola koyulur. Niyeti çocuğuna izletecek pedagojik altyapısı olan, Anadolu genlerini işleyen çizgi filmler ortaya çıkarmaktır. İlk aşamada cevap aradığı soru, Türkiye'de çizgi filmin neden yapılmadığı olur. Alanda derinleştikçe sektörün kangren sorunlarıyla yüzleşir. Altyapı sorunuyla, yetişmiş işgücü sorunuyla, finans sorunuyla… Dünyada çocuk filmi yapanların 400-500 kişilik ekiplerle çalıştığını, 90-100 ülkeye sattıklarını öğrenince gözü korkar, reklam ve lisanslı ürünlerden kazandıkları paralarla oluşturdukları pazar ağını görünce nasıl büyük bir işe kalkıştığını idrak eder. O sıralarda kulağına boşaltılan kelimeler hep aynıdır: “Ayşe hasbelkader filmi yaptın. Parasını kim verecek, nasıl gösterime sokacaksın? Bu kadar hayalperest olmaaa!!” Cevabı nettir: “Allah büyüktür. İyi bir iş çıkartırsam bir şekilde yolunu bulur.”Pepee'yle çizgi filmi öğrendiler‘Nasıl bir şeyler yapmalım' düşüncesi zihnini meşgul ederken yolu çizgi filmden geçmiş yaklaşık 500 kişiyle görüşür Bilgiç. Tam da o dönemde Anadolu Üniversitesi'nde açılan ve yılda 15 mezun veren çizgi film bölümünün varlığından haberdar olur. Mezunları arayıp bulur, kimi bankada, kimi babasının elektrik dükkânında, bakkalında çalışmaktadır. Çizgi film çekmek isteyen ama buna dair hiçbir umudu olmayan mezunlarla konuştuktan sonra yeteneğine inandığı 4-5 kişiyle mini bir ekip kurmaya karar verir. Örnek projeleri tarayıp inceler, yol haritası çıkarır. Bu sırada üniversitenin olduğu yere açtığı Ar-Ge departmanında çalışmalarına devam eden ve sayısı gün geçtikçe artan ekiple Pepee'yi dünyaya getirirler. Türkiye'nin ilk çizgi karakterini oluştururlarken çizgi filmin de nasıl çekileceğini öğrenirler.Ayas'ın doğum süreci bundan iki yıl sonrasına denk geliyor. Pepee'yle büyüyen kuşağı elin yabancı filmlerine kaptırmak istemeyen ekip, onlar için yeni bir karakter oluşturmaya başlar. İlk başta kararsız kalırlar, çizgi dizi mi yapmalı, sinema filmi mi. 8 ay gibi uzun bir sürede karakteri oluşturduktan sonra ilk aşamada dizi filmini yaparlar. Sonrasında yaptıkları işin alıcısını bulamadıkları için (izleyicisi değil) makas değiştirip sinema filmine dönerler. Üç yılın sonunda ortaya 26 bölümlük dizi ve bir sinema filmi ortaya çıkar.Teknolojiyi nasıl iyi kullanırız?Ayas, küçük bir çocuğun maceralarını İstanbul'u arka planına alarak anlatıyor. Galata'dan ikinci köprüye, Kızkulesi'nden şehrin ara sokaklarına İstanbul'dan farklı ve fantastik kareler sunuyor. Teknolojinin içine doğan günümüz çocuğunu merkeze alan film, ‘bilgi en büyük güçtür' alt metni üzerinden ilerliyor, teknolojinin nasıl faydalı kullanılabileceğine dair dersler veriyor. Minik kahramana verilen Ayas'ın anlamının ‘karanlığı aydınlatan güç olması' hikâyeye dair birçok şey anlatıyor. Film, aynı zamanda çocuklara kendini ifade etme, yaşadıklarını muhakeme etme yetisini kazandıran günlük tutma alışkanlığını yeniden kazandırma derdinde. Ana kurgusunun Ayas'ın RGG adını verdiği günlüğüne (bunun için özel bir yazılım oluşturmuş, ilerleyen günlerde çocuklarla buluşturulacak) sesli veya görüntülü konuşmalarını kaydettiği maceralardan oluşmasının sebebi bu. Seyirciyle buluştuktan sonra çizgi dizileri televizyon ekranına çıkacak filmin fikir annesi, Ayas'ın çocuk sineması için önemli bir yapım olduğunu söylüyor: “Gişede beklediği ilgiyi görürse büyük yapımcılar çizgi film yapmaya başlayacak. Bu şekilde sektörleşecek. Yerli filmler yabancıları katlıyor. Neden aynı durum çizgi film için olmasın?”Çocuklarımıza bakarak çalışıyoruzTürkiye'de hiç kimsenin yerli çizgi filmlerin ederi olduğunu ve bunun da onlara büyük paralar kazandıracağını düşünmediğini söyleyen Bilgiç, bu algının değişmemesinden şikâyetçi: “İkinci çizgi dizimiz Leliko'yu yaptık, Planet TV'yi zorla ikna ettik. 1,5 aydır yayınlanmasına rağmen izlenirliğinde, marka bilinirliğinde, reytinglerinde inanılmaz ivme kazanamadık.” Bilgiç, Ayas'ın Pepee'den nasıl izler taşıdığını ise şöyle anlatıyor: “İkisi de Düş Yeri çocuğu… Biz çocuklar üzerinden iş yapmıyoruz, çocuklar için iş yapıyoruz. Taviz vermediğimiz etik kurallarımız var. Ekipte güçlü bir anne şefkati hâkim. Projeyi yaparken kendimize şunu sürekli soruyoruz: Kendi çocuğuma bunu izletir miyim? Lisans konusunda da çocuklarımıza giydirmeyeceğimiz, yedirmeyeceğimiz hiçbir ürüne Düş Yeri ve Pepee markasını vermedik. Cips markalarından çok büyük paralar verdiler ama hiçbirine evet demedik. Kendi çocuğuma cips yedirmezken neden başka çocuklara bunu tavsiye edelim? Filmi yaparken de aynı hassasiyeti gözettik.”

    0 0

    Şehir turları şu günlerde pek revaçta. Özellikle İstanbul’da, yaşadığı muhiti merak edenlerin ilgi gösterdikleri gezintiler, sosyalleşme fırsatının yanı sıra, şehrin gizemli ve renkli tarafını keşfetmek isteyenler için hoş seçenekler sunuyor.‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’ diyen şair Orhan Veli’nin şehrinde kim yaşamak istemez? Bir şehre beslediği duyguları kapalı gözlerle anlatabilen şairin tılsımlı ülkesi, gitgide şiirlere hapsediliyor. Orhan Veli’nin dem vurduğu Boğaziçi’ni, geçmiş zaman sayfalarında aramak gerek. Çünkü İstanbul’un yedi tepesi, Boğaz’ı ve ahşap evleri artık eski zaman ülkesinde kaldı. 8 bin yıllık bu şehrin şimdiki sakinleri, üst üste istif edilmiş mega kentlere doğru kayıp gitmekte. Bu kent içi göç, insanla birlikte yaşayan kültür ve medeniyetini de yüz üstü bırakıp gitti. Onlardan arta kalan yerleri şimdilerde ya berduşlar ya betonarme oteller teslim almış durumda. Medeniyet başkenti böylelikle soluk alıp veredursun, yitirdiği onca güzelliğine rağmen, gönüllerde hâlâ hoş bir sadâ bırakmaya muktedir olabiliyor. İşte tutkuya dönüşen bu hoş rüzgârın eteklerine tutunan küçük bir zümre, unutulma eşiğindeki mekânları “İstanbul kazan ben kepçe” dolaşıyor. Şehrin kıyıcı akıntısından kafasını kaldırıp o güzelliğin davetine kapılanlar, İstanbul kalabalığından silkinip, kendini bulunca sokaklara yayılıyor. Dört bir köşesi tarih kokan kadim semtleri dolaşıp, eski şehrin tozuna bulanıyorlar.İstanbul’u gezmek için rehber kitaplar:*İstanbul Gezi rehberi, Halil Ersin Avcı, Kaynak Kültür Yayınları*İstanbul Bitmeden, Ayşegül Kaya, İnkılap Yayınevi *Osmanlı’nın İstanbul’u, Doğan Kuban, Yem Yayınları*İstanbul Hakkında Herşey, Pat Yale - Saffet Emre Tonguç, Boyut Yayınları*İstanbulu Geziyorum Gözlerim Açık, Haldun Hurel, Kapı Yayınları*Kültür Başkenti İstanbul, Tuna Köprülü, İBB Kültür AŞ Yayınları*Görsel Gezi Rehberi–İstanbul, Dost KitabeviCengiz Yargıç (Pedallıyorum Bisiklet Grubu Kurucusu):Bisikletle gezince bizi yabancı turist zannediyorlar“Özellikle tarihî yarımada ve Boğaziçi’nin muhtelif yerlerindeki güzergâhlarında yaptığımız bisikletli kültür turları son dönemde çok tutuluyor. Çeşitli şirketlerden, dostluk grubu ve dernekler nezdinde yaptığımız turlardan bir hayli verim alıyoruz. Teşvik ettiğimiz kişiler bizden sonra da turlara kendileri devam ediyorlar. Tabii biz, eskort eşliğinde 20’şer kişilik gruplar halinde dolaşıyoruz. Bu eskortlar, sağlıklı gezinti yapabilmemiz için trafiğe yön veriyor. İki rehber de nezaretinde durduğumuz yerlerde muhiti tanıyoruz. Fener, Fatih, Eminönü, Samatya, Karaköy, Surla gibi birçok yeri geziyoruz. Tabii zaman zaman hırslı şoförlerden tepki alsak, sabırsız ve inatçı araçların tecavüzüne uğrasak da turu bitirdiğimizde hoş bir tat kalıyor geriye. Bisikletten korkanlar, sonra kendi bisikletlerini alıyorlar.”Hamid Kıyıcı (Emekli mâli müşavir):İstanbul’da gece sandal sefası“Başlarda böyle bir niyetimiz yoktu fakat bizim için bu gezme işi büyük bir tutkuya dönüştü. Sandalla açılalım dedik tıpkı eskiden mehtâba çıkanlar gibi. Önce adalar tarafına doğru yöneldik. Yolda giderken, herkes adalar hakkında bildiklerini anlatıyordu. Sohbet sırasında paylaştığımız anılar, hatıralar vs. bu işin her birimiz açısından verimli olduğunu gördük. Artık denizde sohbeti de bahane ederek kıyıları dolaşmaya çıkıyoruz. Gördüğümüz koyların, iskele, yalıların kimin yalısı olduğunu tahmin ediyoruz. Burada geçmişte kimler yaşamış, onlar hakkındaki malumatımızı birbirimizle paylaşıyoruz. Tabii, biraz okumak da gerekli.”Gözde Açıkalın (bankacı):Yabancılar, İstanbul’u yerlilerden daha iyi biliyor“İnternet üzerinden eski fotoğrafları paylaşıyorduk. Herkes fotoğraftaki yerler hakkında bilgisini sunuyordu. Hatta karedeki fotoğraf nerede çekilmiştir diye küçük bilmeceler sunuyorduk. Sonra bulunduğumuz yorumlardan birkaç arkadaşımız arasında bir dostluk peyda oldu. Şimdi bu arkadaşlarımızla İstanbul’u dolaşıyoruz. Gezerken de turistlerle sohbet etme fırsatı buluyoruz. İnanın, onlar İstanbul’u bu şehirde yaşayanlardan daha iyi biliyor. Tarihî alanlar denince akla sadece Sultanahmet ve çevresi geliyor. Halbuki tarihî şehir, ara sokaklarda ve deniz kenarında kendi kimliğini ortaya çıkarıyor. Burada doğan birçok kişi İstanbulluyum diyor ama şehrin kültürüne sahip kişileri biz hatırlıyoruz. Onların çoğu ya öldü, ya da bu keşmekeşten kaçıp gittiler.”Abdurrahim Açıkgöz (Avukat):Vefat etmiş meşhurları da ziyaret ediyoruz“Aramızda farklı görüş sahipleri de bulunan ama her biri İstanbul sevgisiyle dolu kişileriz. Bugüne kadar yaşadığımız şehrin her tarafını dolaştık diyebilirim. Genelde pazar günleri erken saatleri tercih ediyoruz. Boğaz manzaralı güzergâhımızda çok hoş kahvaltı mekânları bulunuyor. Buradan sonra belirlediğimiz rota üzerinde yürüyoruz. Gezerken belli bir rehberimiz yok. Çünkü herkes evinde gezeceğimiz mekânlar üzerine araştırma yapıyor. Biz gezimizde güzel mekânların yanı sıra, vefat etmiş meşhurların mezarlarını da ziyaret ediyoruz. Dua edip onlarla olan anılarımızı mezarı başında hatırlıyoruz.”

    0 0

    Sultan Sazlığı eko sisteme olan katkısının yanında her yıl kasım ve şubat aylarındaki hasatla bölge halkının geçim kaynağı oluyor.Sazlık alandan kesilen kamışlarla para kazanan köylüler aynı zamanda sazlığın yenilenmesiyle doğaya da katkı sağlıyor.Kayseri’ye Bağlı Develi ve Yeşilhisar ilçeleri arasında kalan Sultan Sazlığı, adını sultanların avlak yeri olmasından almış. Her yıl binlerce kuşa ev sahipliği yapan sazlık, Türkiye’nin önemli sulak alanlarından biri. Bir dönem yanlış politikalar nedeniyle kuruyan sulak alan, son yıllarda yapılan çalışmalar sayesinde eski günlerine geri döndü. Sıtma hastalığının yaygın olduğu 1960’lı yıllarda sivrisinek barındırdığı için sazlıkta kurutma çalışmaları başlatılmış. Daha sonra içine açılan drenaj kanalları ile suyu çekilerek tarım faliyetlerinde kullanılmış. Çevresindeki su kaynaklarının önüne barajlar yapılması ile de tamamen kurumaya yüz tutmuş. Yöre halkının söylediğine göre sivri sinekler bile terk etmiş sazlığı. 2006 yılında alanın Milli Park yapılması ile birlikte yeniden kurtarma çalışmaları başlamış. Çevredeki barajlardan su takviyesine başlanmış. Bunun ardından yıllardır tamamlanamayan Zamantı Derivasyon Tüneli’nin 2010 yılında açılmasıyla su seviyesi yıldan yıla artmış. Sultan Sazlığı bugün eski seviyesine doğru adım adım ilerliyor. Bir zamanlar kuruyan sazlıklar yeniden yeşeriyor.Kuşlar için yavrulama döneminde önemli olan sazlık alan, göç sonrası da bölge halkına geçim sağlıyor. Milli Parklar Genel Müdürlüğü, sazlık alanın temizlenmesi için kontrollü olarak her yıl Sultan Sazlığı’nda kesim çalışması yapıyor. Bu sayede sazlık tabanının bitki kökleriyle yükselmesi engelleniyor. Develi ilçesine bağlı Sindelhöyük beldesi ile Yeşilhisar ilçesine bağlı Ovaçiftlik ve Yeşilova köylerinde yaşayanlar, kasım ayının ilk gününü iple çekiyor. İznin başlamasıyla birlikte sazlıkta hummalı bir çalışma başlıyor. Harman yerini andıran sazlıkta köylüler, önceden belirledikleri alanlarda kamış biçimi yapıyor. Buğday gibi orak ve biçim makineleriyle kesilen kamışlar, yurtdışına ihraç ediliyor. Sonbahar ile birlikte sazlık içinde suyun yükselmesi köylülerin işini iyice zorlaştırıyor. Yağmura ve soğuğa rağmen kamış biçen köylüler, ürünlerinin ucuza gitmemesi için tüccarlarla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Tüccarlar tarafından alınan sazlar, Sindelhöyük köyündeki alanda koni şekilde istifleniyor. Yapılan temizlik çalışmaları sonrası kamışların Avrupa yolculuğu başlıyor. Kalite olarak dünyada iyi bir isim yapan Sultan Sazlığı kamışları, Hollanda, Almanya ve İngiltere gibi ülkelere ihraç ediliyor. Şubat ayı ile birlikte sazlıkta yasak da başlıyor. Göç zamanı ile birlikte Sultan Sazlığı’ndan yeniden kuş sesleri yükseliyor.

    0 0

    Necla anneyle telefonda konuşuyoruz. “Nejat babayla ilgili konuşmadığımız bir şey kaldı mı?” diye soruyorum. Ağlaya ağlaya babanın mahşer gününü anlatan şiirini okuyor. Boğazım düğümleniyor.Teşvikiye Camii’nin bahçesindeyiz. Nejat Uygur’un cenazesinde. Gökyüzü kirli beyaz bulutlarla kaplı, serin havada ağır bir ölüm kokusu… Yakasına ustanın fotoğrafını iliştiren onlarca ünlü sima, parfüm kokulu caddelerden çıkıp gelen yüzlerce hayran, Baba’yı son yolculuğuna uğurlamak için bekliyor. Baba, soğuk bir mermerin üstünde, küçük bir kutunun içinde yatıyor. Sessiz, sakin… Avluya kurulan küçük çadırda Uygur ailesi taziyeleri kabul ederken bir köşede kaçak sohbetler yapılıyor. Birbirinin üzerine binen diyaloglardan bir soru fırlayıp düşüyor önüme: Nasılsınız? Cenaze töreninde çok anlamlı bir soru......Babanın Mecidiyeköy’deki evindeyim. Duvarları siyah beyaz fotoğraflarla döşeli, bir tarafı aynayla kaplı küçük odada. Baba, mavi bir yatağın üzerinde beyaz bir örtüye sarılmış yatıyor. Sol tarafı tutmuyor, sağ tarafındaki kalça kemiklerinden biri kırık. Oda sessiz, sakin… Bir tarafımda eşi Necla Hanım, bir tarafta kırık Türkçeyle konuşan bakıcı kadın. Babayla ilk tanışmamız… Heyecanlıyım, kalbim küt küt atıyor. Elini yavaşça tutup sesleniyorum: “Aç gözlerini baba.” Gözlerini ufaktan aralıyor, tanıma çabasıyla bakıyor. Sessizliği baltalamak için ‘nasılsın?’ diye soruyorum. Hasta yatağında birine, cevabını bildiğin anlamsız bir soruyu sormanın verdiği utançla yüzüm kızarıyor. Acemi bir şekilde konuyu değiştiriyor, başka şeyler anlatmaya başlıyorum. İnsanların kendisini tanımadan nasıl sevdiğini, nasıl dualar ettiğini… Konuşmuyor, sadece tebessüm ediyor......İmam duaya başlıyor. Dudaklarda küçük küçük kıpırdamalar. Saf tutan cemaatin üzerinden geçen kuş sürüsü yapraklarını dökmüş çıplak ağacın dallarına konarken Uygur ailesi namaz için saf tutuyor. Ustanın yere düşmüş palyaço tipli siyah beyaz fotoğrafını yerden kaldırıyor biri......Evin salonundayız. Her zamanki sıcaklığıyla Necla anne elleriyle yaptığı pasta-börekleri yığıyor önümüze. Uygur kardeşlerin şahsına münhasır ismi Kemal ile albümünü karıştırıyor, ustanın çocukluk, gençlik, oyun, aile fotoğraflarına bakıyoruz. Cenazede yerde olan fotoğraf elimizde, eskileri konuşuyoruz. Oğlu annesine takılıyor, “Her şeyi anlatma!” diyor: “Daha babanın kitabını çıkaracağız.” Konu dağılıyor, hastalığa geliyor. Babanın durumu kötü olsa bile nefes alıp veriyor olmasının kendilerine nasıl iyi geldiğini söylüyorlar. “Baba en çok beni seviyor. Behzat’a, Süheyl’e gözünü açmaz, bana tepki verir, elimi sıkar, gülümser.” diyor oğul Kemal. Anne, hastalığının ilerlediğini, oğullarının dinlenmek için kendisini evden uzaklaştırmak istediğini ama bir dakika bile hayat arkadaşını yalnız bırakamayacağını anlatıyor.Duvarlara asılmış tablolar üzerinden babanın ressamlığı konuşuluyor; şiir aşkı, atletizm merakı, tiyatro sevdası. Küçük odadan yola çıkıp boş koridorda yankılanan derin öksürük sesi uzun sohbetimizi noktalıyor......Omuz omuza veren cemaate cenaze namazının nasıl kılınacağını anlatıyor imam. Namazı kıldırıp helallik istiyor. Herkes canı gönülden sesleniyor: ”Helal olsun, helal olsun.” Baba, yeşil örtünün altında yatıyor. Sessiz, sakin… Yıkılmamak için oğullarına yaslanan karalar bürünmüş anne, gözyaşına boğuluyor......Serin bir nisan akşamı. Gazetedeyim. Önümde ustanın aile albümü serili. Aileden utana sıkıla istediğim, gizli bir emanet gibi sakladığım, babanın biyografisini anlatan ilk Sahne Arkası köşesinde kullanacağım fotoğraflar… En samimi kareleri seçerken yayınlanacak metni tekrar tekrar gözden geçiriyorum. Yazıyı nasıl renklendiririm kaygısıyla Necla anneyi arıyorum: “Var mıdır konuşmadığımız bir şey?” Telefonun ucunda yorgun bir ses. Kesik kesik konuşuyor: “Var oğlum. Nejat’ın ölümünden sonrasını anlattığı bir şiiri var. Çoğu kimse bilmez.” İvedilikle önüme bir müsvedde kâğıdı çekip anlatmasını istiyorum.. Sesi daha da küçülüyor, hüzünleniyor, ağlamaya başlıyor. Gözyaşları içerisinde sesi titreye titreye okuyor bütün şiiri. Boğazım düğümleniyor. Susuyorum......Namaz kılınıyor, baba omuzlara alınıyor. Fidan gibi delikanlılar, güneş gözlüklü oyuncular, elinde ustanın fotoğrafını taşıyan hayranlar tabuta el verme derdinde. Dualar ve alkışlar iç içe… Küçük tabut elden ele aktarılıyor, yeşil bir arabaya bindirilip ebediyete uğurlanıyor. Kuşlar kondukları ağacın dalından ayrılıyor, gri bulutlar iç içe geçiyor, caminin avlusu boşalıyor.Son şiiri geliyor aklıma.Mırıldanıyorum.Görüşürüz, diyorum:Görüşürüz Nejat baba.Usta’nın son şiiriBiliyorum caminin avlusunda toplanan kalabalık bana değilGelen ünlüleri görmek için‘Aa, o da burda, şu da burda!’ deyipBeni musalla taşında unutanları görüyorumHayatımda ilk defa katıla katıla gülüyorumÇünkü, kırkım dolmadan unutulacağımı biliyorum.Yaşlı bir selvi ağacının gölgesinde oturupYılların yorgunluğunu çıkarıyorumBirden önümden sırasıyla Nisa’lar, Tolga’lar, Sadri’lerDaha birçok sanatçılar geçiyor.Selam veriyorum, hiçbiri görmüyor.Sesleniyorum: ‘Anne, ben buradayım. Baba, ben buradayım.’Sesleniyorum ama kimse duymuyor.Eşime sesleniyorum: ‘Nerde benim yamalı elbiselerim, boyalarım?’Çocuklarım burada beni niye yalnız bıraktınız?Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum.Günahımla sevabımla Allah’a sığınıyorum.

    0 0

    Selahattin Bulut, Kürtler üzerine yazılmış, farklı dillerden Kürtçeye çevrilmiş kitapları satan tek kitapçı. Bulut’un kitaplarla dolu dünyası ve hikâyesi dinlemeye değer.Medya Kitabevi, Taksim İstiklal’de yürüyüp, Odakule’ye gelirken sağda Elhamra Pasajı’nın giriş katında köşede yer alan bir kitabevi. Sahibi 60 yaşındaki Mardinli Selahattin Bulut. 18 yıldır Kürtler üzerine yazılmış kitapların yanı sıra farklı dillerden Kürtçeye çevrilmiş kitaplar satıyor. Kürt edebiyatının önemli eserleri ve klasikleri dışında, Türk, Rus ve İngiliz edebiyatı klasiklerinin Kürtçe çevirileri de mevcut. Kitabevinde geçen zaman diliminde Kürtçe öğrenmeye çalışan, çocuğuna dilini öğretmek isteyen, tez yazan, Türk-Kürt insanların varlığı dikkat çekiyor. Medya Kitabevi’nin İstanbul’daki tek Kürtçe kitapçı olduğunu söylüyor Selahattin Bulut. Sonra başlıyor hem kitabevinin hem de kendi hayatının hikâyesini anlatmaya.İlkokul öğretmeni olan ama sadece 1 yıl öğretmenlik yapan Selahattin Bulut, bir 12 Eylül mağduru. 1979’dan 80’e kadar çalışır, sonra darbe olur. O dönem Kürt derneğine üye olduğu için aranır. Uzun bir süre kaçar, saklanır. Ve bir gün yakalanır. Diyarbakır Cezaevi’nde 8 yıl kalır. 36 yaşında çıkar nezaretten, İstanbul’a gelir. Kürtler üzerine yazılmış kitapların azlığına dair hep kaygılıdır Selahattin Bulut. Amacı sadece Kürtçeye Kürtlere dair yazılmış kitapları Türk-Kürt okuyuculara ulaştırmak ve ilgiyi artırmak.Dönemin suç aleti: KitapKitap sayısının az olduğu bir dönemde, 1995 kışında, Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda seyyar kitapçılık yapmaya başlar. “Kürtçe kitaplar olduğunu görenler nefretle bakıyordu. Aklımdan ‘Acaba gelip beni döverler mi?’ diye az geçirmedim.” diyor. Seyyar kitapçılığı nasıl bıraktığını ise şöyle anlatıyor: “Zabıtalar o gün sonunda sadece bana gelip kitaplarımı ve tezgâhımı alıp gitmem için mühlet verdiler. Tabii kitaplarımı alıp tezgâhı dağıtmalarına gönlüm el vermezdi. Bir koliye hepsini toplayıp gönderdim. Kimsenin yanına bırakamadım kitapları. Ne de olsa o dönemin en büyük suç aletiydi kitap ve kimse başına bela almak istemiyordu.” O günden sonra nereye gitse elindeki 25-30 kitabı da beraberinde götürür. İlk olarak Aznavur Pasajı’nın izbe bir köşesinde camekânla çevirdiği bir alanda kitapçılık yapmaya başlar. 1996’dan 2000’e kadar geçen bu sürede ayda en az iki kez baskın yapar polis. Ne de olsa 7-8 katlı Aznavur Pasajı, devrimcilerin bir araya geldiği, mimli bir yerdir. Hal böyle olunca polisin gözleri Selahattin Bulut’un üzerinden bir an olsun ayrılmaz.Hrant Dink’in öldürülmesiyle korkularım arttıBu olaylar 2000’e kadar mutat bir şekilde yaşanır. Selahattin Bulut artık psikolojisinin ve ruh dengesinin iyice bozulduğunun farkına varır. Her gece yatağa girdiğinde ‘Yeter artık yarın açmayacağım’ dese de, ertesi gün kendini yine kitabevinin kapısında bulur. Sonra 2000’li yılların başı itibarıyla Elhamra Pasajı’nda şimdiki yerini açar. “O yıllarda siyasi iklim yumuşayınca eskisi kadar baskın olmamaya başladı. 6 ayda ya da senede bir kontrole gelirlerdi kibarca. Bir gün biri ‘Selahattin anlaşılan senin bu işi bırakacağın yok’ dedi. Ve bir daha gelmediler.” Bu sessizlik Bulut’u hepten tedirgin eder. Zira o dönemde toplatılan birçok kitap, kendisinde de olduğu halde baskın yapılmaz. Tam rahatladığını düşünürken, bir gün bir internet sitesinde kitabevi hakkında verilen tehdit mesajını görür. Ergenekon yanlısı internet sitelerinde “Unkapanı’nda Kürtçe müzik yapan iki kasetçi, Topkapı’da Kürtçe ve Kürtler üzerine kitap basan bir matbaa ve bunların yayın-satışını yapan Medya Kitabevi” mesajını görür. Bu üç noktanın isim, soy isim ve telefonları yayınlanır. Selahattin Bulut o günlerdeki tedirginliğini şöyle ifade ediyor: “Ve gün geldi. Hrant Dink ve Orhan Pamuk’a yönelik tehditler arttı. Derken Orhan Pamuk kaçtı. İnsanlar daha da panikledi. Sonra Hrant Dink’in öldürülmesiyle korkularım katbekat arttı. Ölümü aldığım nefeste, ensemde hissediyordum.” Daha sonra Ergenekon’dan tutuklanan subaylar dalgası başlar. Bilgiler, belgeler bulunur ve süreklilik kazanır. Birden o siteler kapanır. Siteler aktifken tüm dünyanın yükü ve korkusu üstünde olan Selahattin Bulut da rahatlar. Kendi deyimiyle, Ergenekon’un ortaya çıkışı hem onun hem de yayınevinin yaşamasına vesile olur.Selahattin Bulut bütün bu yaşadıklarını tek bir cümle ile açıklıyor: “Ben bütün bunları Kürtçe kitap ve Kürtler üzerine yazılmış kitapları sattığım için yaşadım. Medya Kitabevi açıldığı günden beri hiçbir örgütün ya da ideolojinin mekânı olmadı.” Sanıldığı gibi Kürtlüğü öven kitaplar satmayan Bulut’un dükkânında aleyhte olan, eleştiren kitaplar da var. Yanlış bir şeyle gündeme gelmemek için uğraşıyor, yıllardır bu çizgiyi ve kendini korumaya çalışıyor: “Öyle bilinme gibi bir derdim yok. Bilinmesem de olur.” sözleri ise neden yıllardır sessiz sedasız, kıyıda köşede kaldığını anlatmaya yetiyor.Kürtlerin devlete güveni, Kürtçenin serbestisinden geçiyorYıllardır Kürtçe adına kendince katkıda bulunan Selahattin Bulut, Kürtlere anadilde eğitim konusundaki sınırlamaları şu sözlerle anlatıyor: “Kürtlerin devlete güvenebilmeleri için Kürtçe konuşma, okuma ve yazma hakkının serbest hale getirilmesi önemli bir adım. Kürtlerin bu devlete güveni Kürtçenin serbestisinden geçiyor. Kürtçe, devlet tarafından desteklenen bir dil konumuna geldiği zaman devlet Kürtlerin güvenini kazanır. Kuytu köşede açılan derslikler, seçmeli derslerle, kurslarla olmaz bu iş. Zaten onları da sonra ‘talep olmadı’ diye kapatıyorlar.” Ona göre devlet Kürtçeyi Türkçe kadar önemsediği zaman sorun kalmaz. Kürtler o zaman devlete de hükümete de inanır, güven ortamı oluşur, kimse de ayrılmak istemez. Gerçi şu anda da Kürt milletinde baskın bir ayrılma isteği yok zaten. Halihazırda devam eden çözüm sürecine dair de fikirlerini paylaşan Bulut, Kürt bir vatandaş olarak pratiğe baktığını, kimin ne dediğinin önemi olmadığını söylüyor. Bulut’a göre yarın bir gün Kürt çocuklarının Kürt illerinde okulda Kürtçe okuyup yazdığını, anadilini rahatlıkla okuduğunu görmek, onun için çok şeyin hallolduğunu gösterir.

    0 0

    İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Gültekin Yıldız, Osmanlı’da askerliği çalışan bir akademisyen. Yıldız, “Bizde askere gitmenin delikanlılığa geçiş ritüeline dönüşmesi Cumhuriyet’le birlikte olmuştur.” diyor.Askerlik sürekli tartışılan bir konu. Osmanlı’da zorunlu askerliğe ne zaman geçildi?1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla yeni bir düzenli ordu teşkilatına geçiş var. Ancak Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adıyla kurulan yeni ordunun personeli zorunlu askerlik mükelleflerinden değil, 12 senelik sözleşmelerle işe alınan gönüllü profesyonellerden oluşuyor. Sefer zamanlarında ise 7’den 70’e Müslüman erkek nüfus cihad yapmak üzere savaşa katılmaya çağrılıyor. 1846’da çıkan Kura Kanunu ile Osmanlı’da ilk kez zorunlu askerlik uygulaması başlatılıyor. Fakat kanunun adından da anlaşılacağı üzere bugünkü gibi herkesin belli bir yaşa geldiğinde askere alınması değil, 20 yaşına gelen Müslüman erkeklerden ordunun ihtiyaç duyduğu miktarının kura ile seçilmesi söz konusuydu.Kurada adı çıkmayanlar, ne yapıyordu?Bir sonraki sene tekrar kuraya giriyordu. 26 yaşına kadar eğer ismi hâlâ kurada çıkmadıysa, bu kişi muvazzaf askerlikten muaf oluyordu. Osmanlı ordusunun üç aşamalı bir gücü vardı: Muvazzaf nizamiye, redif ve müstahfız. Son ikisi yedek ve geri hizmet birliklerinde görev alıyordu. Dolayısıyla kâğıt üstünde 50’li yaşlara kadar kişiler bu üç grubun birinde kayıtlı olmaya devam ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, nüfusunun tamamından asker alamıyordu.Neden?Çünkü bu işe çok direnen gruplar vardı. Özellikle kabile ve aşiret tarzında sosyal bağların güçlü olduğu yerlerde… Osmanlı bu bölgelerde zorunlu askerlik uygulamasını 1900’lü yıllara kadar ertelemek zorunda kaldı.Bu direnç nerelerde vardı?Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Bedevi Arap aşiretlerin yaşadığı coğrafyayı en başta sayabiliriz. Bugünkü Türkiye topraklarında ise Doğu Karadeniz sahil şeridi ile Türkmen ve Kürt aşiretlerin göçer hayatı sürdüğü Doğu, Güney ve Güneydoğu bölgeleri de sorunluydu. Aslında savaşçılık potansiyeli yüksek bu topluluklar, sadece savaş zamanlarında ücretli ya da gönüllü gayrinizami kuvvetler olarak orduya dahil oluyorlardı.Osmanlı tebaasında askere alınanlar kimlerdi peki?Müslümanlar ve bunların içinde de esas olarak yerleşik hayat süren ve anadili Türkçe olan ahali. Ulus-devletten farklı bir devlet-toplum ilişkisinin olduğu imparatorluk düzeninde zorunlu askerliğin kabulü pek çok benzeri gibi Osmanlı’da da kolay ve hemen olmadı.1826, vaka-yı hayriyye mi vaka-yı şerriye mi oldu devlet için?Ocağın kaldırılmasını vaka-yı hayriyye olarak adlandıranlar o dönemin resmî tarihi. Devlet açısından baktığınız zaman, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının askerî sebepleri yanında siyasî ve sosyal sebepleri de mevcuttu. Bu hamleyle önemli bir sosyal muhalefet odağı ortadan kaldırıldı. Meseleye toplum açısından baktığımızda ben buna ‘saray darbesi’ diyorum. Yani bu sefer Sultan’a karşı yapılan değil, Sultan ve ekibinin yaptığı bir darbe söz konusuydu. Çünkü Ocak ve onunla birlikte kaldırılan Bektaşi tarikatı, Osmanlı düzeninin yapıtaşlarından idi. Tarihçi ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa’nın dediği gibi, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması orta ve uzun vadede Osmanlı’nın aleyhine olmuştur.Ne gibi sonuçlar meydana çıktı?Ocak’tan sonra Müslüman ahali arasında sosyal çözülmeler hızlandı. Çünkü yeniçeriler hem İstanbul hem de taşrada esnaf ve emekçi nüfusu da örgütlüyordu. Aynı zamanda taarruz ve ‘mahalle kabadayılığı’ ruhunu muhafaza ediyorlardı. Yani bir tür İslam milliyetçiliğini zinde tutuyorlardı. Bu olayın siyasî ve askerî açıdan bir milat olduğu kesindir.Peki, bizde ordu-millet anlayışı ne zaman ortaya çıktı?Ordu-millet kavramı, I. ve II. Dünya savaşları dönemleri için kullanılabilir. Bu savaşta Almanya ve Japonya’daki militarist toplum modeli için ordu-millet tabiri uygundur. Önceki zamanlar için ise göçebe topluluklar dışında bir ordu-milletten bahsetmek pek mümkün değildir. Bu, tamamıyla önce 1789 Fransız İhtilali’nin sonrasında da I. Dünya Savaşı’nın günümüze bir mirasıdır. Türkiye’de ancak I. Dünya Savaşı ile beraber böyle bir zihniyetin oluştuğunu söyleyebiliriz. Öncesinde sivil toplumun geniş bir kesimi için bir militarizasyondan bahsetmek zordur.Bugün askerliğe uğurlama konvoylarının tarihsel bir kökeni yok yani…Bizde askere gitmenin bir delikanlılığa geçiş ritüeline dönüşmesi Cumhuriyet’le birlikte olmuştur. Ancak günümüzün post-modern çoğulcu toplum şartlarında ve laik bir devlet yapısında, vatandaşın askerlik mükellefiyetini salt dinî ve millî anlamlar yükleyerek meşrulaştırmak biraz arkaik gözüküyor. Askerlik mükellefiyetini yarı kutsal bir vazife görmek yerine daha soğukkanlı bir bakışla değerlendirmemiz daha doğru olur.Osmanlı’da bedelliyi gayrimüslimler yapıyorduOsmanlı’da bedelli var mıydı?Vardı ama bugünkünden farklıydı. Bu hüküm esas olarak gayrimüslimler için geçerliydi. Bir de malî durumu iyi olanlar için uygulanan bir şeydi. Osmanlı gayrimüslimleri bedel-i askerî ödeyerek fiilî hizmetten geri durmayı tercih ediyorlardı. Zaten Osmanlı hükûmetleri de donanma haricinde gayrimüslimlerin askerî teşkilata dâhil edilmesine pek sıcak bakmıyorlardı.Neydi sebep?Gayrimüslimler eğer askere alınmış olsalardı, devlet onlara eşit vatandaşlık vermek zorunda kalacaktı. Bununla beraber, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânı sonrası gayrimüslimler ordunun rütbesiz erat kadrosunda da düşük rütbeli komuta heyetinde de az da olsa kendilerine yer buldular. Silahlı kuvvetlerin doktor ve eczacı kadrolarında ise hem yerli hem yabancı gayrimüslimler 1826’dan itibaren hep var oldular.Peki, zorunlu askerlik kalkar mı Türkiye’de?Kalkacağı kesin… Gelişmiş ülkeler arasında zorunlu askerliğin devam ettiği nadir ülkelerden biriyiz. Aslında bu yönde planlamalar yapıldı. Ama gerek askerî bürokraside gerekse siyasî iktidarda bir “uygun zamanı bekleme” tavrı hâkim. Ama zorunlu askerlik kalktığı zaman boşalacak rütbesiz personel kadrosunu doldurmak için kişilere cazip gelecek maddî ve manevî şartları da oluşturmanız gerekecek.ABD’deki gibi mi?Evet… Personele, sivil emek sektörüyle rekabet edebilecek bir maaş ödenmek zorunda kalacak. Hizmet süreleri, sosyal güvenlik hakları ve belki de yükseköğrenim bursları verilecek. Askerlik, sadece rütbeli personel için değil erat için de profesyonel bir kariyer haline gelecek. 1789’dan sonra Avrupa’da ve dünyanın geri kalanında zorunlu askerliği devreye sokan geçen devletlerin yüzde 90’ında askerlik uygulaması kaldırılmışsa, bizim de bu trendden bağımsız kalamayacağımız açık.

    0 0
  • 11/23/13--15:50: Bir histerinin anatomisi
  • Bazı insanlar bir kez ölmekle kurtulamıyor bu dünyadan. Geride kalanlar onu yeniden öldürmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. Kimi sevgisiyle bıçaklıyor adını, kimi nefretiyle. Adeta mezarından çıkarıp çekiştiriyor, “O bizdendi” diye bağırıyorlar.Toplumsal bir histerinin kurbanı oluyor merhum. Dirilerin hakkındaki zan ve dedikoduyu bile “Ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mısınız?” sorusuyla men eden Yaradan’ın, bir ölüye yapılan bu muameleye razı olmayacağı hiç gelmiyor akıllarına.Ahmet Kaya, 13’üncü ölüm yıldönümünde “Yaşasaydı Gezi’de mi olurdu, Diyarbakır’da mı?” gibi manasız bir soruyla tacize uğradı. Gongu çalan da Başbakan Tayyip Erdoğan oldu. Diyarbakır’da “Ah diyorum ah. O da burada olsaydı…” diye hasretini ifade etmekle yetinseydi keşke. Daha sonra grup toplantısında Kaya’nın 1999’daki Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde yaşadıklarını hatırlatıp “Ona saldıranlar, Gezi Parkı’nda bize saldıranlardı” demesi, sonra hızını alamayıp “Şimdi diyorlar ki ben o sırada tuvaletteydim ben o sırada dışarıdaydım ulan hepiniz oradaydınız. Kamera kayıtlarında hepinizi görüyoruz” diye devam etmesi rahmetliyi yeni bir kutuplaşmanın malzemesi haline getirdi.Erdoğan’a önce “Ahmet Kaya yaşasaydı Diyarbakır’daki o fotoğrafta asla yer almazdı!” sözleriyle karşı çıkan Kemal Kılıçdaroğlu, daha sonra “Ahmet Kaya hayatta olsa Gezi eylemcilerinin yanında olurdu ve şimdi hapisteydi.” diyerek ölü üzerinden siyaset yapmakta Başbakan’dan farkı olmadığını gözler önüne serdi. Kılıçdaroğlu’na kökten karşı çıkanlar, “üç gün gelirdi, sonra Başbakan’ın yanında tavır alırdı” diyenler ve “Hayır, Gezi’den hiç çıkmazdı” diye haykıranlar birbirine girdi.“Burada bir tuzak var, düşmeyelim” demedi kimse veya dediler de sesleri duyulmadı. Bu nafile tartışmanın şehvetine kapılanlar, liderlerin kazdığı kuyuya atmaya başladılar kendilerini. “Kaya şurda olurcular”la “Kaya burda olurducular” susuz kuyunun dibinde kıyasıya çarpışırken, eski defterler bilmem kaçıncı defa yeniden açılıp cadı avı başlatıldı. O linç gecesinin failleri zorla sahneye itilerek “Öyle değildi, böyleydi”lerle, “Ama”larla, “o marşı değil şu şarkıyı söyledik”lerle kendilerini savunmaya zorlandılar. Reha Muhtar’ı masum olduğuna dair, üç çocuğunun üstüne yemin ettirdiler. Serdar Ortaç’a “Kendimden tiksiniyorum” dedirttiler.Kadir İnanır’ı “Benim olduğum yerde benim arkadaşıma kim yanlış yapabilir?” diye heyheylendirdiler. Kaya’ya saldırıldığında salonda olmadığını belirten İbrahim Tatlıses’i kükrettiler: “El insaf ya! Ben adamım adam!” Fatih Altaylı’nın geçmişte Kaya aleyhine yazdığı yazıları ortaya çıkarıp “N’apalım kardeşim, zamanın ruhuna uyduk” mealinde konuşturdular.Bülent Arınç, Kılıçdaroğlu’ndan Ahmet Kaya adını ağzına almamasını isterken, tek parti zihniyetini gündeme getirdi. Elimde kumanda kanalları zaplarken baktım gazeteci Kadri Gürsel “Ahmet Kaya’yı Başbakan’ın elinden kurtarın” diye bağırıyordu. Sanatçının neden Kılıçdaroğlu’ndan da kurtulması gerektiğini söylemedi anlamadım. CHP lideri, Kaya için daha önce sanki kılını mı kıpırdatmıştı ki diye düşünürken, Gürsel, sanatçıya “ait olduğu solcuların sahip çıkmasını” istedi. Yahu adam bugün bir yere ait olmak ister miydi acaba, neden birinden kurtulup diğerine yamansın ki diye sormadı kimse.Bu arada Kaya’ya 14 yıl önce çatal atanlardan hangilerinin geziye gidip gitmediğinin listeleri yapıldı. Gitmeyenlerin daha fazla olduğu görüldü. Hatta o “kötü” adamların en kötüsü bile Gezi’ye gitmemişti. Gidenler ise çatal atanlardan değildi. Buna rağmen geri adım atılmadığı gibi bu ayrıştırmanın da bir çeşit linç girişimi olduğuna kimse takılmadı. Kaya’yı asıl öldürenler bu dairenin dışında kaldı.Sürü psikolojisi toplumu esir almıştı. Twitter alemi milyonlarca kez cikcikleyip tarafını belli edenlerle dolup taştı. Bunlardan bir kısmı Kaya’ya, bir kısmı o meşum geceye katılanlara açıkça küfretmekte mahzur görmediler. Böyle bir tartışmanın bir ölüye yapılabilecek en büyük saygısızlık olduğunun farkına varmadılar. Bugünlerin o günlerden farkı yok“Ahmet Kaya yaşasaydı yanımızda dururdu” diyenlerin hiçbiri o linç gecesinden sonra ona arka çıkmamıştı. Sanatçı, başta Hürriyet olmak üzere gazetelerde iftiralarla hedef haline getirilirken ayıptır, günahtır diyen Arda Uskan ve Hasan Cemal’in dışında bir köşe yazarı çıkmamıştı. Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, Emin Pazarcı gibi bazı yazarlar Kaya’yı kınamakta yarışırken siyaset erbabından bir kişi bile göğsünü ona siper etmemişti. Çünkü o zaman da toplum başka bir histerinin rüzgarına kapılmıştı. Bugünlerin o günlerden hiç farkı yoktu aslında. Biz işte böyle bir toplumduk. Çabuk gaza gelen, çobanlarımızdan kopamayan koyunlardık. Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya, bu tartışmaya “Gezi, itiraz ruhudur. Ahmet Kaya itiraz ruhunun içinde de olurdu, Diyarbakır’da da olurdu.” sözleriyle katıldı. Gerçeğe en yakın tahmin bu olsa bile, Gülten Hanım’ın bu histeriden kendini sıyırıp siyasilerin değirmenine su taşımamasını dilerdim. “Bırakın artık rahmetlinin yakasını” diye bir şamar atsaydı hepimize keşke. Ölülerin ayrıştırma aracı yapılmaması gerektiğini haykırsaydı. Bugün bu ölünün etini kemiğinden ayıranlar, yarın aynı muameleyi bir başka ölüye yapacaklardı çünkü.Ölülerin ağzından konuşmayalımBu toz duman içindeki tek sağduyulu ses Muhsin Kızılkaya’dan geldi. Ahmet Kaya’ya saldıranları Gezi’ye taşımamak gerektiğini, onu ölüme gönderenlerin o ödül gecesinde bulunanlar olmadığını belirttikten sonra şöyle dedi: “Hiçbirimiz 14 yıl önceki yerlerimizde değiliz. Hepimiz o günden bugüne bir yerlere savrulduk. Ahmet Kaya yaşarken polis gecelerine de gitmişti, cumartesi annelerini desteklemeye de. Bugün yaşasaydı 56 yaşında olacaktı. Bu yaşta nasıl davranırdı bilemeyiz. Cumhurbaşkanlığı özel ödülü verilip onuru iade edilmişken, onu bir yere götürmeyelim. Onu ne Gezi’ye götürelim, ne de Diyarbakır’a...”Diriler, ölülerin ağzından konuşmaya cüret etmesin. Çok büyük bir vebal altına giriyorlar. Niyet, siyasi rant devşirmek olmasa bile yapmasınlar bunu. “O bizim” demek, başkalarını “hayır o asıl bizim” demeye kışkırtıyor. Allah’ın rahmetine kavuşmuş bir insana kendiniz üzerinden değer biçmeyin. İnsanları ille de sınırlandırıp, bir renge boyayıp, bir kazanda eritmeyin. Ahmet Kaya’ya Cumhurbaşkanlığınca verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü aralık ayında eşi alacak. Bu güzel jesti neden kirletiyorsunuz? Onu sevdiğinizi söylemekle yetinseniz olmaz mı? En üst düzeyde onurlandırılan bir sanatçıyı politika sofrasına meze yapmak güzel mi yani? Bir sorun kendinize, Kaya’nın ruhu bu tartışmadan hoşnut mudur?Birçok gazetenin Ahmet Kaya için “vurun haine” türünde yayınlar yaptığı bir dönemde Zaman Gazetesi, sürgündeki sanatçıya kulak vermişti. Eyüp Can imzasıyla yayınlanan o önemli röportajda, Kaya, her daim muhalif bir adam portresi çiziyor, “Bütün haksızlıkların farkında olan ve buna karşı çıkan bir yanım, art niyetsiz bir yüreğim var, kimseye benden bir kötülük gelmez. Eğer zaman zaman isyan ediyorsam bu haksızlıklara karşı dayanamıyor oluşumdan kaynaklanıyor, yoksa hiç kimseyi üzmek istemem.” diyordu.Bu sözlerden yola çıkarak “eğer yaşasaydı hiçbir partiyi kayıtsız şartsız desteklemezdi. Gezi olaylarından olmasa bile başka bir protesto eylemi yüzünden hapishanede bile olabilirdi” sonucunu çıkarıp “Tabii daha önce Hrant Dink gibi öldürülmemişse!” diye ekleyebiliriz. Ama bu saptamamız, iktidar ya da muhalefet fark etmez, siyasileri uyandırır mı? Onlar, arkalarına kör yığınları alıp çıplak olan kralın daima birbirleri olduğunu düşünmeye devam edeceklerdir.Sözü, mezarında bile “başı belada” olan sanatçının bir şarkısıyla bitirelim:İşte bizim hikayemiz hep böyle giderUmutlar hep gecelerde yol olur giderİşte bizim hikayemiz burada biterAydınlıklar karanlıkta yol olur gider.

    0 0

    Siyah gözlükleri, beyaz bastonuyla ders anlatıyor bir öğretmen. Pür dikkat sınıfı gözleyen aşina olduğumuz profilden epey uzak, zira gözleri görmüyor. Ancak mesleğine mani değil rahatsızlığı. Tıpkı kendisiyle aynı kaderi paylaşan âmâ meslektaşları gibi... Devlet okullarının görme engelli öğretmenlerinin hikâyelerine kulak verdik.“Görenin yalnızlıktan şikâyete hakkı yoktur: Mevsimler, renkler, çiçekler, şehrin bütün kadınları, bütün çocuklar, gören içindir. Görmeyen bir insan bozuk bir ampul gibi, mânâsız, bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık…” 38 yaşında gözlerini kaybeden Cemil Meriç, her ne kadar görmeyen insanı bozuk bir ampule benzetse de insan istediğinde neler başaramaz ki… Tıpkı Zafer Kontar, Deniz Parmaksız, Ümit Yılmaz ve İsa Badem gibi… Art arda sıraladığımız bu isimler görme engelli öğretmenler. Her biri farklı devlet okulunda, gören öğrencilere ders anlatıyor. Biri sınıf öğretmeni, diğeri İngilizce, bir diğeri de tarih. Onlar aslında en zor olanı başarıyorlar. Görmeden bir çocuğa okuma yazma nasıl öğretilir, sınavlar nasıl yapılır, kâğıtlar nasıl okunur, velilerin tepkileri nasıl olur? Tüm bu soruların en güzel cevabı onların ibretlik yaşantılarında saklı…Gözlerime bakarak söyle…- Söyle bakalım Münire, Avrupa’nın siyasi temelleri hangi olay sonrasında atılmıştır? – Sana sormadım Tuğçe, Münire söyleyecek. – Yaşar, gürültü yapma, sessiz olalım arkadaşlar!Diyaloglardan anlaşılacağı gibi bir sınıf burası. Fakat bu dersliği diğerlerinden ayıran önemli bir özellik var. Tarih dersinin öğretmeni Deniz Parmaksız görme engelli bir eğitimci. Lakin sınıftaki her öğrencinin adını hiç tereddüde kapılmadan söyleyebiliyor. Üstelik sadece bir sınıfın değil, dersine girdiği dokuz şubedeki öğrencilerin her birinin isimlerini biliyor.Deniz öğretmen, henüz 5-6 yaşlarındayken göz sulanması şikâyetiyle hastaneye gider. Doktoru acilen ameliyata alınması gerektiğini söyler. Ne acı ki operasyon başarısızlıkla sonuçlanır. Sadece sulanma şikâyetiyle gittiği hastaneden gözlerini tamamen kaybederek çıkar. O günden beri sadece gece ile gündüzü fark edip, güneşi hissedebiliyor.Ameliyat sonrasında zor günler yaşar Deniz öğretmen. Doktor doktor gezer. Randevular, hastaneler, bir dolu reçeteler, ilaçlar beraberinde gelir. Neredeyse 10 yaşına kadar uzak kaldığı okul hayatı Gaziantep’te yatılı görme engelliler okulunda başlar. Artık başarılı bir okul hayatı onu bekliyordur. Beşinci sınıfta Anadolu lisesi sınavlarına girer ve il üçüncüsü olur. Anadolu lisesini okul birincisi olarak bitirir. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’ni kazanmasına rağmen, üniversitenin birtakım zorlamalarından dolayı hazırlık sınıfını okuyup bırakmak zorunda kalır. Yeniden sınava girdiğindeyse Harran Üniversitesi Tarih bölümünde güzel günler onu bekliyordur. Hocaların, “Biz böyle bir cevheri işleriz.” dedikleri günü unutamıyor Deniz Parmaksız.Şimdi o, Sultangazi’deki Atatürk Lisesi’nde öğretmenlik yapıyor. Tabii merak ediyoruz dersler nasıl işleniyor, yazılılar nasıl yapılıyor, kâğıtlar nasıl okunuyor? Her sorumuzu oldukça olağan karşılıyor ve basit bir şekilde cevap veriyor. Anlıyoruz ki her işin bir çözümü var hayatta.Deniz hoca branşı itibarıyla tahta kullanmaya pek gerek duymuyor. Dersleri sözlü olarak anlatıyor, yazılılarda ise uygun olan bir öğretmen arkadaşından gözetmenlik yapmasını rica ediyor. Peki ya sınav kâğıtları? Onun da bir çaresi var: “Bazen öğretmen arkadaşlardan yardım alıyorum bazen de kendi arkadaşlarımdan. Onlar bana cevabı okuyor ben de değerlendirip puanını yazdırıyorum. En büyük yardımcımsa tabii ki annem…”Öğrencilerin az da olsa gözlerinin görmüyor olmasından faydalanmak istediklerini anlatıyor Deniz hoca: “Her dersin sonunda öğrencilerimin kitap ve defterleri kapatmalarını isterim, öğrenip öğrenmediklerini test etmek için. Kapatın dememe rağmen bazıları kapatmaz. Soru sorduğum zaman da bakmaya çalışır. Ben de karşımdaki bana bakıyor mu bakmıyor mu, okuyor mu konuşuyor mu onu anlarım. Geçen günlerde de bir öğrenciye soru sordum, okuyarak cevap vermeye çalıştı. Ben de ‘Gözlerime bakarak söyle’ dedim, bütün sınıf güldü tabii. Hatta hoca görüyor mu görmüyor mu hâlâ anlamış değiliz diye konuşmuşlar kendi aralarında.”Öğrenciler ayakta kalınca...İsa Badem, öğretmenlik hayatının ilk dersine girer. Heyecanlıdır haliyle. Yedinci sınıf öğrencilerinin bulunduğu sınıfa adımını atar ve doğruca masaya yönelip sandalyeye oturur. Masadaki defteri imzalayacaktır fakat prosedürü bilmediği için sadece yüzde 10 kadar görebilen sol gözüyle iyice eğilerek beş dakika kadar defteri inceler. Gerekli imzaları atar ve ayağa kalkıp öğrencilere yaklaştığında bütün sınıfın ayakta olduğunu fark eder. “Neden oturmadınız?” diye sorduğunda oturun demediniz ki, cevabını alır. İlk dersin heyecanı ve göremeyişinden kaynaklı bu duruma hem kendisi güler hem de bütün sınıf.İsa Badem, İngilizce öğretmeni... Yaşar Doğu İlköğretim Okulu’nda iki ve dördüncü sınıfların dersine giriyor. İlk derste öğrencilerin bazıları onu sempatik bulurken, bazıları gözlüklü amca geldi diye epey korkmuş. İsa hoca, derslerde görme engeli sebebiyle çok sıkıntı yaşamıyor. Tahtayı seyrek kullanıyor. Daha çok diyalog yoluyla ders anlatıyor. Bir gözü hiç görmeyip, diğer gözü yüzde 10 gördüğü için defterleri büyüteç yardımıyla kontrol ediyor. Peki ya sınavlar? Sorumuza şöyle cevap veriyor: “Şu gün defter kontrolü var diyorum ve tüm defterleri eve götürüp büyüteçle okumaya çalışıyorum. Sınavlarda ise öğretmen arkadaşlarımdan yardım alıyorum.”Okul idaresinden oldukça memnun Badem. Mesela velilerle engelinden dolayı hiçbir zaman direkt muhatap olmamış. Zaman zaman sıkıntılar yaşansa da diğer öğretmenlerin de karşılaşabileceği sorunlar olduğunu düşünüyor.Parmakları görememek çok acıOkul bahçesinde minik öğrencileriyle ilgilenirken buluyoruz Zafer Kontar’ı. Onları izler halde bir müddet beklerken aklımızdan sorular geçiyor. Sahi görme engelli biri nasıl sınıf öğretmenliği yapabilir, okuma-yazmayı nasıl öğretebilir, peki ya sınav kâğıtları, defter kontrolleri, velilerin tepkileri... Kontar, 17 yıldır sınıf öğretmenliği yapıyor. Herkes gibi sizin de ‘nasıl olur ki’ diye düşündüğünüzün farkındayız.Zafer hoca, bir kaza neticesinde henüz bir yaşındayken sağ gözünü kaybeder ve protez takılır. İlerleyen yıllardaysa sol gözünde ‘optik nörit’ rahatsızlığı baş gösterir. Öğretmenliğinin ilk yıllarında henüz hastalık ilerlemediği için tek gözüyle az da olsa görüyordur. Ancak geçtiğimiz yıl hastalığı onu epey zorlayacak hale gelir. Artık etraftaki varlıkları silüet şeklinde algılayabiliyordur. Görme derecesini sorduğumuzda, “Gece karanlığında karşıdan gelen varlıkları ne kadar görebiliyorsanız…” cevabını veriyor. Zafer Hoca bu yıl ikinci sınıfı okutuyor. 37 öğrencisi var. Ve en çok merak edilen soru; okuma-yazmayı, matematiği nasıl öğretiyor? “Baktığım noktayı sadece silüet şeklinde görebilmek dersi anlatmama yeterli oluyor. Elbette çok zorlanıyorum ama hiç görmeseydim de yine yapabilirdim.” diyor.Teknik olarak gerekli bilgileri öğrencilerine verse de elbette her şeye anında hâkim olamayabiliyor: “Aralarında sürekli dolaşmak zorundayım. Mesela kaldırılan her parmağı göremeyebiliyorum. İsyan edenler oluyor bazen ‘Parmak kaldırmıştım neden beni gör müyorsunuz?’ diye.” Öğrencileri henüz ikinci sınıf olduğu için çok fazla yazılı yapsına gerek olmuyormuş. Gerektiğindeyse teknoloji imdadına yetişiyor. Test usulü sorular projeksiyon yardımıyla duvara yansıtılıyor ve her bir öğrenci kendi kağıdını kontrol ediyor. Gerektiğinde de eşinden yardım alıyor.Velilerin tepkilerini merak ediyoruz. Okul idaresiyle konuşarak çocuğunu Zafer hocanın sınıfından alan veliler olmuş. Tabii memnun olanlar da… Yaşadıklarını yadırgamıyor Zafer hoca. Kendilerine göre haklı olabileceklerini düşünüyor. Hatta “Kendi çocuğum olsa ve öğretmeninin böyle bir engeli varsa, veriminin düşeceğine inanıyorsam ben de başka çareler arayabilirdim.” diyor ve ekliyor: “Şu anda durumumun verdiğim eğitimi etkilediğini düşünmüyorum. Öyle olsaydı bu işi bırakırdım. Sadece diğer öğretmen arkadaşlarıma göre çok daha fazla çalışmam gerekiyor.”Zafer Kontar, hayat dolu bir öğretmen. Röportaj sırasında öğrencileri sık sık gelip, “Öğretmenim Görkem ağlıyor, su içmeye gidebilir miyim?” diye soruyor. Miniklere öyle şefkatli davranıyor ki, şaşırıyoruz. “Tamam hayatım buraya gönderebilir misin, peki canım geliyorum.” cümleleri karşısında her zaman böyle tatlı dilli misiniz, diye soruyoruz. Duygulanıyor, “Yaşadıkları neticesinde hayata bakışı, yaşama sevinci, her şeyi değişiyor insanın. Mutlaka her hastalık yıpratır, yaşam kalitesini düşürür ama görmemek hayatın anlamını çok daha fazla etkiliyor. Nitekim beni de çok etkiledi…”Sesler, ruh halini anlatır...Ümit Yılmaz, Şehit Öğretmenler İlköğretim Okulu’nda 14 yıldır rehber öğretmenlik yapıyor. Doğuştan görme engelli olan Yılmaz, Boğaziçi Üniversitesi Rehberlik, Psikolojik ve Danışmanlık bölümünü bilinçli tercih etmiş. Ümit hocanın işi diğer öğretmenlere göre daha kolay zira öğrencileriyle konuşarak iletişim kuruyor. “İnsanların sesleri, ruh halleri hakkında bilgi veriyor.” diyor. Yılmaz’ın çalıştığı okulun mevcudu 3 bin 600. Şimdi her ne kadar dört tane rehber öğretmen olsa da geçtiğimiz yıla kadar üç bin öğrenciyle tek başına ilgilenmiş. Çok zorlanmadığını anlatıyor. Nedenini ise teknolojiyi fazlaca kullanmasına bağlıyor. Teknolojik gelişmeleri takip etmek için sık sık yurtdışına gidiyor Ümit hoca. Dünyada görme engelli teknolojisinin tanıtıldığı fuarlara katılıyor ve birçok ürünün Türkçeye çevrilmesini sağlıyor. Tüm bunlar sayesinde de okuldaki işlerinde öğretmen arkadaşlarından yardım almaya gerek duymuyor. Yazılarını hazırlıyor, tutanak tutuyor, okumalarını da kendisi yapıyor. Başarısının sırrı şu cümlelerinde saklı: “İnsanoğlu çözüm bulma kabiliyetiyle donatılmış. Yeter ki gayret etsin. Bunu başarırsa görünmezler de görünür olur.”

    0 0

    Cumhuriyet tarihinin, bir ilden tek başına seçilen ilk vekili, Bünyamin Özbek. AK Parti Bayburt Milletvekili Özbek’i ‘stratejik’ bir konuma getirense cumhurbaşkanlığı seçimi ve bu seçim öncesi istifa edip etmeyeceği.Ben ona, “Biliyorsunuz bu yaz cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Sayın Başbakan Köşk’e çıkabilir. Ondan sonra da Sayın Abdullah Gül’ün durumu konuşulacak.” der demez gülümsemeye başladı. Sorunun devamının nasıl geleceğini anlamıştı. Çünkü daha dün akşam, AK Parti’nin Kızılcahamam kampı için geldikleri Asya Termal tesislerinde, aralarında bazı genel başkan yardımcılarının da bulunduğu bir grup milletvekili arkadaşıyla sohbet ederken ona böyle takılmışlardı. Yine de sorumu tamamladım: “Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekilliği genel seçimleri arasında bir yıl var. Eğer Sayın Gül, başbakanlığa dönmek isterse bir yıl beklemek durumunda. Bunun tek istisnası var; bir ilde seçim yenilenmek zorunda kalırsa Abdullah Gül hemen de koltuğa oturabilir. Bunun için ilk akla gelen ihtimal, sizin istifa etmeniz. Böyle bir ihtimal belirirse fedâkarlık yapar mısınız?”Sorunun muhatabı, AK Parti Bayburt Milletvekili Bünyamin Özbek. Onu bu denli ‘stratejik’ bir konuma getirense, Bayburt’un, Türkiye’de bir milletvekili çıkaran tek il olması. Yani aslında ‘yaşayan dar bölge’nin vekili o. Cumhuriyet tarihinin, bir ilden tek başına seçilen ilk vekili. Hal böyle olunca, onun istifa etmesi halinde otomatikman Bayburt’ta ara seçime gidilmek zorunda.‘GÜL İÇİN İSTİFA ETMEKTEN ŞEREF DUYARIM’Tarih, onun karşısına ikinci bir Mervan Gül olma ihtimalini çıkarabilir. Gül, 9 Mart 2003’te yenilenecek Siirt seçimleri için istifa etmiş, böylece AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yolunu açmıştı. Eniştesi olduğu kent Erdoğan’a böylesi bir cilvede bulunurken, son seçimlerde şehir halkının burukluğunu giderebilmek için, “Sakın tek milletvekiliniz var diye üzülmeyin. İkinci vekiliniz ben olacağım.” dediği Bayburt da belki bir başka siyasinin kişisel tarihinde unutulmaz bir yere sahip olacaktır, kim bilir. Neden sadece ‘Abdullah Gül’ demeyip ‘bir başkası’ demeyi tercih ettiğimizin sırrı da yine o Kızılcahamam gecesindeki sohbette gizli. Bünyamin Özbek’e takılanlar, “Hadi bakalım, milletvekilliğine el salla. Seneye bu zamanlar gidicisin. Belki Abdullah Gül, belki Numan Kurtulmuş için istifa edersin artık.” diye espri yapıyorlardı.Biz kendisiyle, işte o gecenin sabahında, geçen hafta cumartesi günü, AK Parti kampının devam ettiği saatlerde buluşup sohbet ettik. Daha sözlerime başlarken arkasının nasıl geleceğini anlayıp gülümsediği o soruya da şöyle cevap verdi: “Benim için bir şereftir. Bir kere kendi ilimizden bir başbakan çıkarmış oluruz. Tabii o benim bileceğim bir iş değil. Sayın Başbakan’ımızın takdirleridir. Bize bu yönde bir talimat olursa gereğini yaparız.” Elbette şu ana kadar kendisine bu yönde resmi kanallardan ulaşan ciddi bir sinyal yok. Şimdilik sadece espri düzeyinde.2007 yılında, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) nüfus verilerine dayanarak illerin çıkaracağı vekil sayıları da yenilenmişti. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne göre nüfusu 157 binin altında kalan iller tek milletvekili çıkarabilecekti. Bu barajın altında kalan beş il vardı. Onlardan biri de Bayburt’tu. 2009 yılında, Bayburt milletvekilleri Ülkü Güney ile Fettani Battal’ın girişimiyle bir anayasa değişikliği yapılmış ve her ile en az iki milletvekili çıkarabilme imkânı getirilmişti. Ancak CHP, kamuoyunda ‘Bayburt yasası’ olarak bilinen bu düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürmüştü. Yüksek Mahkeme, 12 Haziran 2011 seçimlerine iki ay kala, yasayı iptal etmişti. Yeni nüfus verilerine göre 81 ile birer vekil veriliyor, geriye kalan sandalyeler ise nüfus yoğunluğuna göre yukarıdan aşağıya dağıtılıyordu. Bu durumda 74 bin nüfuslu Bayburt tek milletvekilinde kalırken 77 bin nüfuslu Tunceli iki vekil çıkarma hakkına sahip oluyordu.Bu noktada Özbek’in paylaştığı ilginç bir iddia da var: “Anayasa Mahkemesi’nin, cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası yaşanacakları düşünerek özellikle bu doğrultuda karar verdiği iddiaları vardı o zaman. Bazı yerlerde konuşulduğunu duyuyorum.”Böylece 2011 seçimleri ile birlikte Türkiye’de ilk defa bir il, Ankara’ya tek milletvekili gönderiyordu.BAYBURTLULARA KOŞTURMAKTAN KANUN TEKLİFİ VEREMİYORUMPeki bir ilin tek milletvekili olmak nasıl bir şey? “Zorlukları var tabii.” diye söze giren Özbek, bu zorlukları şöyle sıralıyor: “Biz İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere göre, taban siyasetinin yapıldığı illere mensubuz. Yani bir milletvekili o şehrin her şeyidir. Düğününde bulunacaksın, cenazesinde bulunacaksın, dernek toplantılarında bulunacaksın. Bayburt şu anda 77 bin nüfusa sahip ama Türkiye genelinde Bayburt kütüğüne kayıtlı 255 bin hemşehrimiz var. Çok göç veren bir iliz. Ayrıca Bayburt, dernekleşmeyi seven bir vilayet. İstanbul, Ankara, Bursa hatta yurtdışında dernekler var. İstanbul’da 120’nin üzerinde derneğimiz var. Bunların toplantıları oluyor, davetleri, piknikleri oluyor. Oraya gideceksin. Bayburt’a gideceksin. Malum milletvekillerinin görevi yasama ama bunun pratikte şu anda uygulama şansı yok gibi. Kanun teklifi vermeye bile vaktim olmuyor. Yasama faaliyetlerine katılamıyorum. Derdi olan, sıkıntısı olan sana geliyor. 255 bin insanımıza hizmet vermenin zorluğunu yaşıyoruz. İki buçuk yıldır milletvekiliyim, sadece bir veya iki hafta sonu Ankara’da kalabilmişimdir. Onun dışında ya İstanbul ya Bursa ya da İzmir’de olmuşumdur.”‘MAZLUM GÖRÜLÜYORUZ, YATIRIMLARDA POZİTİF AYRIMCILIK UYGULANIYOR’Tabii bir ilin ‘biricik’ milletvekili olmanın artıları da var. Onları da şöyle anlatıyor: “Bir espri ile örnek vereyim; ilk vekil seçildik, yemin töreninin ardından Van milletvekilleriyle beraberiz. Misafirleri var, yemeğe gidecekler. İkisi diyor ki dışarıda yiyelim, ikisi içeride yiyelim diye kararsızlık yaşıyorlar. Ben kahkahayı bastım. ‘Niye gülüyorsun?’ diye sordular. ‘Ben bir saniyede karar verebiliyorum.’ dedim. Bu işin şaka tarafı. Fakat gerçekten avantajımıza olan durumlar da var. Mesela, yatırım götürme hususunda tek vekilli il olduğumuzdan dolayı bakanlarımız, bürokratlarımız pozitif ayrımcılık yapıyorlar. Biz biraz daha mağdur ve mazlum görünüyoruz. Duygusal bakıyorlar. Bir de Başbakan’ımızın, ‘Ben de Bayburt’un vekiliyim artık’ şeklindeki açıklamasının avantajlarını görüyoruz.”‘ADAYLIĞIM AÇIKLANDIĞI GÜN BAYBURT’TA SEÇİM BİTTİ’Bünyamin Özbek’e göre, bir il ne kadar küçük olursa olsun, demokrasi açısından tek milletvekiline mahkûm edilmemeli. Sebebini izah ederken ilginç ifadeler kullanıyor: “Benim adaylığım açıklandığı gün Bayburt’ta seçim bitmişti. Çünkü AK Parti’nin uzak ara birinci çıkacağı belli. Önemli olan kimin aday gösterileceğiydi. İki sandalyeye sahip olsak, AK Parti’nin 2-0 yapıp yapamayacağı merak edilecek ve seçime renk gelecekti.” Vekil seçildikten sonra ilk yaptığı şey basın toplantısı düzenlemek olmuş, “43 bin seçmenin 27 bininin oyunu almıştım. Fakat ilin tek vekili olduğum için, ‘43 binin de milletvekiliyim’ dedim. Şimdi her sorunu olan beni arıyor. CHP Bayburt’ta yoktur ama MHP güçlüdür. MHP il başkanı da beni arar, ilin sorunlarını aktarır. Sadece bu yaz 111 köy ziyaret ettim. Toplam 163 köy var. Seçmen milletvekilini görmek istiyor. Sorununu, derdini anlatmak veya sadece sohbet etmek istiyor. Sadece hafta içleri Ankara’da bulunduğum halde her hafta ortalama 150 misafir ağırlarım. Genelde de Bayburt için değil şahsi talepleri için gelirler. Hani geceleri seçmenin milletvekilini arayıp ‘Bakalım vekilim ne yapıyor, uyuyor mu diye merak ettim’ dediği şeklinde bir klişe vardır ya. O gerçek. Fakat genellikle sarhoşlar arar.”Dar bölge ya da daraltılmış bölge seçim sistemine de geçilse onu etkilemeyecek. Bu açıdan rahat demiştik. Fakat bir ara onun da kafası karışmış. Çünkü daraltılmış bölge, Türkiye’de her seçim çevresinin, en fazla 5 milletvekili çıkaracak kadar küçültülmesi anlamına geliyor. “Seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcımız Prof. Dr. Mustafa Şentop’a sordum. Bayburt için değişen bir şeyin olmayacağını söyledi.” diyor.

    0 0

    Ademoğlu’nun adrenalin tutkusu şirazeden çıkıp akıl dışı boyutlara varıyor. Bunun son örneği Almanya’da yaşandı.Vinçten yaptığı salıncakla gökyüzünde eğlenen (!) şahıs, görenlerin “Deli mi ne!” tarzı tepkilerine aldırmadan devam etti keyfine. Arkadaşlarının meraklı bakışları önünde vinçe bağlı koltukla havasını atmaya devam eden şahıs, birkaç dakika sonra bir binanın üst katına inerek eğlencesine son verdi.Uçak tuvaletinde külçe altınUçakta unutulan telefondu, cüzdandı, bunlara alışkınız. Lakin Hindistan’ın Kalküta kentine Bangkok’tan gelen bir uçakta temizlik işçileri çok daha farklı bir şeyle karşılaştılar; üstelik tuvalette: İki çantanın içerisinde her biri bir kiloluk 24 külçe altın. Uçağa çantayı altın kaçakçıları ya da uyuşturucu çetelerinin bıraktığı tahmin ediliyor. 24 kilogram altının piyasa değeriyse tam 1.1 milyon dolar.Aslanlar da dayanamadı!Çocuk ölümlerinin nerdeyse rutin haline geldiği Gazze’deki şartlara aslanlar bile dayanamıyor. Geçtiğimiz pazartesi günü Gazze’de dünyaya gelen iki minik aslan, dün akşam öldü. Mısır sınırındaki tünellerden geçirilerek Gazze’ye getirilen aslanların yeni doğan 2 yavrusu, Gazze halkı tarafından büyük sevinçle karşılanmıştı. Ne yazık ki Gazze halkının bu sevinci de uzun sürmedi.

older | 1 | .... | 65 | 66 | (Page 67) | 68 | 69 | .... | 165 | newer