Quantcast
Channel: ZAMAN-PAZAR
Viewing all 3284 articles
Browse latest View live

Orta'k'doğu'da güzel şeyler oluyor!

$
0
0

Ortadoğu'da olmasa da Orta'k'doğu'da güzel şeyler oluyor. Orta'k'doğu, 2015 yazında 20 Suriyeli müzisyenle başlayan bir topluluk. Zor şartlar yüzünden birçoğu Avrupa'ya gidince geriye sadece birkaç Suriyeli kalmış. Grup Türk, Kürt, İranlı, Arap, Yunanlı ve hatta Amerikalı müzisyenle yola devam ediyor.

Eğer sizin meydanlarınızda, caddelerde,

sokaklarınızda dilenciler olduysak özür dileriz.

Eğer sizin işyerlerinizde, atölyelerde, tarlalarınızda kaçak işçi olduysak özür dileriz.

Eğer sizin kıyılarınıza, kumsala, plajlarınıza cesetlerimiz vurduysa özür dileriz.

Bu vurucu sözler, Mülteci Makamı adlı 7,5 dakika süren bir şarkının üçüncü ve son bölümü. İlk iki bölümde Kürtçe ve Arapça olarak Suriye'de yaşananlar ve ardından başlayan göç dalgası anlatılıyor. Arapça kısımda Suriyeli mültecilere kapılarını kapayan Arap liderlere sitem, son bölümde ise Suriyeli denince akla gelen kaçak işçi, dilenci gibi olumsuz imajlara gönderme var.

Şarkının sözü ve bestesi, İstanbul'da yaşayan Suriyeli müzisyen Hussain Hajj'a ait. Hajj, İstanbul'a aslında Suriye'de karışıklık başlamadan önce gelmiş. Ülkesinde İngilizce öğretmenliği yapan Hajj, şimdilerde İTÜ'de müzikoloji bölümünde yüksek lisans eğitimi alıyor. Aynı bölümde doktora yapan Kardeş Türküler üyesi Selda Öztürk ile tanışması ise daha öncesine dayanıyor. Hajj, Kardeş Türküler'in Yoyo adlı şarkısına katkıda bulunmuş ve o sırada tanışmışlar. Selda Öztürk, Kardeş Türküler'in perküsyonisti ve aynı zamanda Asfur adlı Arapça şarkıda kulağımızın pasını silen o kadife sesin sahibi olan vokalist. İkilinin yolunu müzikal anlamda birleştiren şey ise Orta(k)doğu adlı müzik grubu. Orta(k)doğu, adından da anlaşılacağı gibi hep karışıklıkla ve bölünmüşlükle gündeme gelen Ortadoğu halklarının müzikle birleşebileceğini göstermek isteyen bir grup.

Grup, dinleyicilere şimdilik sadece internet üzerinden ulaşıyor. 7,5 dakikalık bir kayıt yapmayı başaran grup, Mülteci Makamı'na bir de klip çekmiş. Yakında internette bu klip de yayınlanacak. Sözler de, müzik de alabildiğine vurucu ve hüzünlü.

Öncelik ekmek parası olunca...

Başlangıçta İstanbul'da yaşayan Suriyeli müzisyenlerden oluşması düşünülen grupta şu anda Arap, Türk, Kürt, İranlı, Yunanistanlı ve Amerikalı üyeler var. Grubun ortaya çıkması Hussain Hajj'ın Selda Öztürk'e fikrini açması ile olmuş. Geçtiğimiz temmuz ayında bir araya gelmiş ekip ilk olarak ama elemanları o günden bugüne çok değişmiş. Selda Öztürk, süreci şöyle anlatıyor: “2011'de başladı halk ayaklanması ve Türkiye hep sürecin içindeydi. Doğal olarak Türkiye'ye çok gelen oldu. Avrupa'ya giden de çok var. Belki de ilk defa grup bu kadar sabitlendi.” Hussain Hajj araya giriyor ve ekliyor: “Avrupa'ya giden çok oldu. Bir de buradaki arkadaşlar takdir edersiniz ki ekmek parasının peşinde. Kafelerde vs. para karşılığı çalıyorlar. Karşılıksız bir şekilde müzikle ilgilenmeleri zor oluyor. O yüzden süreklilik olmuyor. Bazen Anadolu yakasında yaşayan arkadaşlardan birini çağırıyorum müzik çalışmak için, yol parasını hesap ediyor.”

Grubun nerede çalıştığına gelince Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) mekân ayarlamış kendilerine. Zaten en büyük hatta belki de tek destekçileri BGST. Özellikle Selda Öztürk, grubun kurucularından biri olarak baştan beri elinden geleni yapıyor. Ama daha fazla destek hatta sponsor bulmaları şart.

Hajj'ın söylediği gibi bir araya gelip çalışmaları için bile maddi kaygılardan bir miktar uzak olmaları gerekiyor. Hajj bunları söylerken gerçeklerin de farkında: “Türkiye'nin de zor şartlar altında olduğunu biliyoruz. Türkiye Suriyeli entelektüelleri tutamadı gibi sözler söyleniyor ama hayat buranın halkı için de zor. Kendi entelektüeline sahip çıkamazken bir yabancıya sahip çıkmasını çok beklemiyoruz.”

Sokaklardan kafelere, konserlere...

Böyle bakınca fazla iç açıcı bir tablo yok ama Selda Öztürk, Suriyeli sanatçıların görünür olmaya başlaması konusunda biraz daha umutlu: “Türkiye başından beri her şeyin içinde, belki bombalar düşmüyor ama hayata tutunmaya çalışan bir sürü insan var burada. Onların arasında müzisyenler de var tabii. Biz onları önce sokakta gördük. Sokaklarda çok güzel müzikler yaptılar, etraflarında bir sürü insan birikti. Onlar mini konserlerdi bir bakıma. Biz de gidip dinledik. Aradan yıllar geçiyor ve aslında biraz kurumsallaşmaya doğru gidiyor. Sokaktalardı, şimdi kafelerde çalıp söylüyorlar, konserler vermeye başlıyorlar. Kültür merkezlerinde konser veriyorlar. Bu insanlar müziklerini icra edecekler ya da birlikte edeceğiz. Bu bir değişim dönüşüm. Unkapanı bunu fark etmiyor ya da görmezden geliyor ama bu proje olmasa da birileri bir gün bunu fark edecektir.” Elbette ki bir albüm yapmak ve konserlere çıkmak gibi hayalleri var: “Mesela 4 Haziran Dünya Mülteciler Günü'nde bir konser verilebilir, ardından üç dört gün sürecek bir turne. İlk aşamanın sancısı var, bundan sonra artık net bir şekilde ilerlemek istiyoruz.”

Grubun elemanlarından Tarık Aslan ise bu konuyla ilgili saatlerce konuşulabileceğini ama işin gelip dayandığı noktanın ‘paraya ihtiyacımız var' olduğunu söylüyor.”

Dilenci imajı kalsın isteniyor

Şarkının vurucu sözlerine gelince... Besteci ve söz yazarı Hussain Hajj şöyle diyor: “Dilenci, kaçak işçi imajı hep taze kalsın isteniyor. Bu tabii benim görüşüm ama böyle kalmasını isteyen bir güç var. Suriye'deki problemlerin kökü temizlenmeden gövdeyle, ayrıntılarla uğraşıyorlar. Suriyelilere denek gibi davranılıyor. Ben aslında mültecilerle ilgili bir şey çalışmak bile istemezdim ama durum bu. Ama müziğin birleştirici gücüne inanıyoruz. Bu müzik ile başladı ama bir kültürel organizasyona dönüşebilir.” Şarkıya https://soundcloud.com/odensemble/ortak-dogu-multeci-makamimeqame-penaber linkinden ulaşılabilir.


‘O eski halinden eser yok şimdi'

$
0
0

İstiklal Caddesi'ne Tünel tarafından çıktığınızda ona selam verirdiniz. Şimdilerde hummalı bir inşaat çalışmasının demir yığınları içine hapsolmuş küskün Narmanlı Han; geçmişte ressamların, edebiyatçıların, kısacası entelektüel camianın uğrak yerlerinden biriydi.

Tarihî; yapıların yıkılıp yerlerine otel ya da AVM yapılması artık adiyattan haberler haline geldi. Beyoğlu'nda bulunan son kalelerden Narmanlı Han da geçtiğimiz günlerde dozerleri aldı içine. İtirazlar, kavgalar sürüyor lakin geçmişte bağrında Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçıları, sahafları, plakçıları barındırmış bu han, varlığını eski halinden uzak restorasyonuyla devam ettireceğe benziyor. Kültür sanat tarihimizde 185 yıllık bir kapıyı daha kapatırken, Narmanlı Han'dan kimler gelmiş kimler geçmiş bir hatırlayalım…

19. yüzyılda âbâd olan Beyoğlu'nun ilk binalarından olan Narmanlı Han, 1831'de inşa edildi. Rusya Elçilik Sarayı tamamlanana kadar Rus büyükelçiliği olarak kullanıldı. Sonrasında ise bir Rus hapishanesine dönüştü. Birinci Dünya Savaşı patlak verip de Osmanlı ve Rusya ayrı düşünce bir süre metruk kaldı.

Lakin çok geçmeden Bolşevik İhtilali gerçekleşince, çarlık taraftarı mültecilerle birlikte yeniden hareketlendi. Bir rivayete göre de, Stalin döneminde Sovyet vatandaşlığından çıkarılan ve bu sürede İstanbul'da Büyükada'da yaşadığı bilinen büyük rakibi Troçki bir süre Narmanlı Han'da saklandı. Son olarak Rus tüccarların ticaret ofislerinin macerasına tanıklık eden hanın seyri, 1933'te Narmanlı ailesine satılmasıyla çehre değiştirdi.

Tanpınar'ın yurdu, ‘Huzur'un ev sahibi

Aslen Erzurum'un Narman ilçesinden olan ünlü İstanbul tüccarları Avni ve Sıtkı Narmanlı kardeşler, bugünün rant kovalayan anlayışına hayli uzaktı. Taşralı tüccarların ciddi para tekliflerine mukabil, sanata meraklı Narmanlı'lar, burayı daha düşük meblağlara sanatçılara, edebiyatçılara kiraladı. Böylece han, döneminde küçük bir kültür ve sanat merkezine dönüştü. O yıllarda ‘Narmanlı Yurdu' olarak anılan mekânın en önemli sakinlerinden biri kuşkusuz Ahmet Hamdi Tanpınar'dı. Bir huzursuzluğun romanı olan Huzur'u büyük ölçüde bu yurtta yazan Tanpınar, kim bilir Narmanlı'da nelerden esinlenmiş, neler yaşamıştı… Ünlü edebiyat profesörü Berna Moran'ın eşi ve kendisi de bir akademisyen olan, yaşamı boyunca entelektüel tarihimizin önemli figürleriyle bir arada bulunan Tatyana Moran, Dün Bugün kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Narmanlı macerasını şöyle anlatıyor:

“Ankara'dan döndükten sonra Hamdi profesör olarak edebiyat fakültesine girdi. Aynı zamanda da güzel sanatlarda ders veriyordu. Malî; durumu düzelmişti. Bana artık ablasının evinden ayrılıp taşınmak istediğini söyledi. Aklıma derhal bizim Narmanlı Yurdu'nda giriş katında küçük bir daire geldi; bir büyük oda, mutfak ve banyodan ibaretti. Ucuza da vereceklerdi. Teklif ettim. Hamdi çok sevindi. Derhal tuttu ve taşındı. Perde olarak gazeteler yapıştırdı. Bir iki tabak, bardak satın alındı.

Hamdi bir gün hasta oldu. Bizim hizmetçi Melahat aşağıya inip, ‘Hamdi Bey nedir o eski yorgan, o sizi ısıtmıyor, perdeleriniz de yok, niye böyle oturuyorsunuz?'. ‘Param yok.' demiş Hamdi. ‘Bunları size taksitle yaptırırım.' ve yaptırdı da. Bu daire her akşam dolup taşıyordu; Bedri Rahmi, karısı, kız kardeşi Mualla… Sabahattin Eyüboğlu, ressam Zeki Faik İzer, Mehmet Ali Cimcoz ve karısı Adalet… Türküler söylenir, yenilip içilirdi.”

Kimler gelmiş kimler geçmiş…

Narmanlı Yurdu'nda sanatçılar, sadece Tanpınar'ın misafirleri değildi elbet. Ünlü heykeltıraş Firsek Karol, üç odayı birleştirmiş, atölye olarak kullanıyordu. Bedri Rahmi Eyüboğlu da buradaki bir dükkâna yerleşmişti. Narmanlı Yurdu'nun altındaki Mimoza Şapkacısı'nda resim sergileri açılmış, Bedri Rahmi de bunlardan birine katılmıştı. Mimoza Şapkacısı, aynı zamanda Türkiye'de kurulan dördüncü sanatçı birliği olduğu için kendilerine alfabeden düz hesap dördüncü harfi isim olarak seçen ‘D Grubu ressamları'nın da ilk sergisine ev sahipliği yapmıştı. Bunlardan başka yine ressam Aliye Berger'in atölyesi de Narmanlı'daydı. Dönemin ünlü Ermeni gazetesi Jamanak, yayım hayatını 60 yıl burada sürdürmüş, gazeteci Neşet Atay, Ulus gazetesine İstanbul haberlerini buradan geçmişti.

80'li ve 90'lı yıllara geldiğimizde Narmanlı Han, eski cazibesini kaybetti fakat yine de içindeki plakçısı, sahafı, çay bahçesi, akasyaları ve mor salkımlarıyla gençlerin uğrak yerlerinden olmaya bir süre daha devam etti. Onlar da handan ayrıldığında bir noter, bir bekçi, yaklaşık 70 kedi ve onların bakımını üstlenen bir hayırsever, hatta daha sonra da tavukların yurdu oldu. Özetle giderek metruk bir hale büründü. Yaklaşık 15 yıldır restorasyonuyla ilgili dedikodular süren ve eski haline çoktan küstürülmüş olan bu tarihî; yapıyı bugünlerde ziyaret etmek isterseniz etrafını saran demir perdeleri seyredebilirsiniz.

Akıl işi değil!

$
0
0

Bu fotoğraflar yükseklik korkusu olanlar için uygun değil. Bir televizyon şovuyla ünlenen bir grup maceracı Büyük Kanyon'da 120 metre yükseklikte elle hamak kurdu.

Bu fotoğraflar vertigo hastaları, yükseklik korkusu olanlar ve aklı başında olanlar için uygun değil. Andy Lewis, 2012 yılındaki bir şov programında herkes tarafından tanından biri haline geldi. İpin üzerinde atladı, dans etti, havada uçtu.

Gözüpek maceracı şimdi diğer cesur insanların üzerinde yürümesi ve atlaması için yerden 120 metre yüksekliğe kurulan, “Mothership Space Net Penthouse” adını verdiği el yapımı, örümcek ağına benzeyen dev bir hamak yaptı.

Cesur atlayıcılar buradaki delikten aşağıya atlayışlarını gerçekleştiriyorlar. Akılcı bir insan için bu oldukça çılgınca. Yaklaşık 50 kişilik bir grup tarafından 3 günde hazırlanan örümcek ağı şeklindeki hamak oldukça etkileyici. Hamağı inşa etmek içinse 4 kilometre 267 metrelik ip elle örüldü.

İp cambazları şimdi bu ağın üzerinde mükemmel fotoğraflar çekiyorlar ve video görüntüleri sergiliyor.

Nehir mağarasında özel izinle yolculuk

$
0
0

Dünyanın en büyük nehir mağarasında seyahat etmek ve bunu görüntülemek kolaylıkla yapılabilecek bir şey değil. Bu mağarada olduğu gibi özel izin lazım.

Pekinli fotoğrafçı Ryan Deboodt, dünyanın en büyük nehir mağaralarından biri olan Tham Khoun Xe mağarasında 2 gün geçirdi.

Yeraltında yaklaşık 7 kilometre uzanan nehiriyle, mağara sistemi son derece ıssız ve çevresinden soyutlanmış. Turistlerin normal bir şekilde gezmesine imkan tanınan yeri fotoğraflamak ve bununla ilgili bir film çekmesine izin verildi.

Yeraltı mağarasının ihtişamı oldukça şaşırtıcı. Tavanın ortalama yüksekliği 60 metre, mağaranın genişliği ise 76 metre. Yeraltında bunun gibi bir oluşumun hayal edilmesi bile çok zor.

Fotoğrafçı Deboodt, mağaranın geniş içini görüntülemek için bir dronun yanısıra satın aldığı ekipmanlarla aşağıda izleyebileceğiniz videoyu hazırladı.

Dört duvar arasında ‘gizli dünya'

$
0
0

Lenny Abrahamson'un yönetmenliğini üstlendiği Gizli Dünya, küçük bir odaya hapsedilen anne ile kızının hikâyesini anlatıyor. En iyi film dâhil dört dalda Oscar'a aday film, dünyayı bir çocuğun gözünden yeniden keşfe davet ediyor.

Beş yaşındaki bir çocuk annesiyle beraber küçük, bakımsız bir evde yaşamaktadır. Gerçek hayatla ilişkisiz, penceresiz, sadece tavanında ışık olan bir evde... Psikopat bir adamın esiri olarak dört duvar arasına sıkıştırılan iki can, birbirine yaslanarak hayata tutunur. Anne, çocuğuna (bu odada doğup büyümüştür) dışarıda bir hayatın olduğunu anlatır. Bulutları, yeşil bahçeleri, lunaparkları, farklı çehreleri… Çocuğu başka bir dünyanın var olduğuna motive eden tek şey televizyondur. Küçük çocuk neden hapis hayatı sürdürmeye çalıştığını sorgulamaya başladığında annesi bir plan yapar. Kız ölü taklidi yapacak, halıya sarılıp gömülmek için dışarıya taşınacak, tabii ki onları içeri tıkayan kişiyi ikna ederek. Plan uygulanır ve başarıya ulaşır. Ve asıl hikâye başlar...

Film, anne kızın dört duvar arasındaki hikâyesiyle başlıyor, kızın öncülüğünde ikilinin kurtuluşu ve sosyal hayata uyumuyla devam ediyor. Başlarken seyirciyi soğuk duvarların arasına çekiyor, yaşanan mağduriyete ortak ediyor. Sonrasında anlatıcının dili değiştikçe hikâyenin ivmesi de değişiyor. Filmin sorunu da burada. Başlangıçta çocuğun gözünden hayata bakıyor, sonrasında merkeze anne ve annenin ailesi yerleşiyor. İvme değiştikçe hikâye dağılıyor. Baba bir görünüp bir kayboluyor, annenin iç dünyasına yersiz odaklanılıyor, büyük ailenin ilişkilerine odaklanılıyor. Eksiklerine rağmen güçlü, etkileyici.

Beş yaşında ilk defa görülen gökyüzü...

Hiç şüphesiz filmin en akılda kalan sahnesi çocuğun gözünden olayın anlatıldığı bölüm. Beş yaşındaki çocuğun küçük odadan çıkıp gerçek hayatın içine adım attığı ilk an... Annesinin öğrettiği şekilde ölü taklidi yapıp gömülmek için dışarıya çıkarılan çocuk, halının içinden yuvarlanıyor, sıyrılıyor ve hayata temas ediyor. İlk defa masmavi gökyüzünü görüyor, telefon direklerini, uçan kuşları… Seyirci de onun gözüyle yeniden keşfediyor hayatı.

Bu samimiyet ve sıcaklık bütün hikâyeye yayılsaydı, çok daha büyük ilgi görebilirdi film. Gerçek hayata uyum sağlayamayan çocuğun (hayalindeki dünyanın daha cazip olduğu da söylenebilir) yeniden dört duvar arasına dönmek istemesi filmin üçüncü dünya harbini konuşan dünyaya getirdiği en büyük eleştiri.

Öyküden ziyade oyunculuk performansları etkili

Gerçekliğini öyküden ziyade oyunculuk performansları üzerine kuran bir film Gizli Dünya. Özellikle çocuk oyuncu Jacob Tremblay ile anne Brie Larson takdire şayan bir uyum içinde. Hikâyelerdeki boşluklar yer yer inandırıcılık sorunu hissettirse de rolü başarıyla taşıyorlar.

Larson, yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar'ın en güçlü adayı. Şayet çocuk oyuncu dalında özel bir ödül olsaydı Treblay o heykelciği kimseye kaptırmazdı.

Her şey bir kenara, hayata masum bir çocuğun gözüyle birkaç dakika bakmak için bile izlenir.

Not: Film, Oscar'da en iyiye aday olmasına aday ama kazanırsa sürpriz olur. Brie Larson'un şansı ise hayli yüksek.

Bisikletim kırmızı İstanbul'a çok yakıştı

$
0
0

Mehmet Yapar, kırmızı ve nostaljik bisikletiyle İstanbul'u geziyor. Bisiklet onu sadece gideceği yere götürmüyor, gezerken çektiği İstanbul fotoğraflarında modellik de yapıyor. Fotoğrafları paylaştığı ‘Kırmızı Bisikletim' Instagram hesabının takipçi sayısı 24 bine ulaşmış. Yavaş yavaş tanınmaya bile başlamış.

Bisikletin mutlulukla bir ilgisi olmalı. Hele de bisiklet kırmızı ise kati suretle bir ilgisi olmalı. ‘Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?' diye soranlara bir Instagram hesabından bahsetmek hiç fena olmaz. Hesabın adı ‘Kırmızı Bisikletim' ve bu bisikletin İstanbul'da tekerlek basmadığı yer yok gibi. Bir bakmışsınız Eminönü'nde bir simitçi tezgâhının önünde, bir bakmışsınız Kız Kulesi'nde düğün fotoğrafı çektiren çiftin arasında. Şehirden sıkılıp doğayı özlediğinde Beykoz'da sonbahar yapraklarının arasında kıpkırmızı parlıyor, mevsimlerden kış ise kırmızı-beyazın bir araya gelmesinden oluşan o harika zıtlık yansıyor bu kez fotoğraflara. Bazen de şehrin ara sokaklarında kaybolmak istiyor kırmızı bisiklet. Sahibi Mehmet Yapar. Bisiklet onun için bir bisikletten çok daha fazlası. Yoldaşım diye bahsettiği iki tekerlek, bakın onda neler değiştirmiş: “Herkes gibi ben de hayatımın bir döneminde sıkıntılar yaşadım. Nasıl çıkarım bunalımdan diye düşünürken, spor ve gezmeyi birleştirecek bir aktivite düşündüm. Aklıma bisiklet geldi ve internette araştırırken bu bisiklet çıktı karşıma. Hemen sahibini aradım ve satın aldım.”

‘Her gören laf atıyor'

Yaklaşık bir yıl önce gerçekleşen bu alışveriş Yapar'ı sıkıntısından kurtarmakla kalmamış, hayatına birçok güzellik daha katmış. Roadstar marka bisikletine nostaljik bir korna takan Yapar, zincirin üzerine gelen kısma da Yeşilçam sanatçılarının fotoğraflarını yapıştırmış. Tek başına bile gayet dikkat çeken bisiklet böylece yoldan geçerken bakışları üzerinde toplar hale gelmiş. Bu da Yapar'ın her bisikletle çıkışında yeni insanlarla tanışması demek. Röportaj için buluştuğumuz Kadıköy'de bakışları sürekli hissettik.

Yapar, çektiği fotoğrafları ‘Kırmızı Bisikletim' adlı Instagram hesabında paylaşıyor. Henüz bir yıl bile olmamasına rağmen takipçi sayısı 24 bine ulaşmış. Neden bu kadar sevilmiş olabileceğine dair tahminleri var: “Bisikle,t çocuk-büyük herkesin hayali. Bu hayali bir şekilde gerçekleştirmiş olmam ilgi çekiyor sanırım. Aslında gerçekleştirilmesi çok zor bir hayal de değil. Bisikleti 500 lira civarında aldım. Biraz modifiye etmek vs. taş çatlasın bin liraya mal oldu. Hayalim için arabamı, evimi satmadım. Basit bir bisiklet. Bu samimiyetim insanlara geçmiş olmalı.”

Kırmızı Bisiklet, Anadolu yollarına düşecek

‘Kırmızı Bisiklet artık tanınıyor mu?' diye sorduğumuzda Mehmet Yapar'ın cevabı şöyle oluyor: “Geçen gün Eminönü'nde bir grup genç geldi, takip ediyorlarmış. Tanıyanlar gittikçe artıyor.” Yapar, 600 kilometre kadar yol kat etmiş bisikletiyle. Normal şartlarda gitmeyeceği birçok yere gitmiş. Aynı şekilde normal şartlarda tanışmasının pek mümkün olmadığı insanlarla bir araya gelmiş. Daha çok sıradan insanların hikâyeleriyle ilgilense de Sunay Akın, Tarkan, Ara Güler ve Ali Ağaoğlu gibi isimlerle tanışmasına vesile olmuş kırmızı bisiklet. En çok da 84 yaşındaki amcayla karşılaşmasını unutamıyor. Zar zor yürüyen adam, bisikletle fotoğraf çektirmek istemiş ve muhabbet kendiliğinden gelmiş. Yaşlı adamın bisiklet tamircisi olduğunu ve o sırada da işyerine gittiğini öğrenmiş, geriye Yapar'ın amcadan payına düşen hayat dersleri kalmış. Yapar bunun gibi birçok hikâye biriktirmiş yol boyunca. Bunları bir kitapta toplamak hayali. Ama önce kırmızı bisiklet Anadolu yollarına düşecek. Anlatılacak daha çok hikâye var, gidilecek çok yer var düşüncesiyle…

Bazı şarkılar Manga'ya gitmiyor!

$
0
0

MaNga'nın solisti Ferman Akgül, ‘İstemem Söz Sevmeni' teklisiyle dinleyicilerinin karşısında. Single yapma nedenini endüstriyel dinamiklerin değişmesine bağlayan Akgül, “Diğer bir nedeni de üzerinde çok uğraşmam. Sözleri için altı ay çalıştım.” diyor.

Neden bir single yapma ihtiyacı hissettiniz?

Farklı tarzlarda çok beste yapıyorum ve bunların hepsini MaNga'da icra etmem mümkün değil. Akustik ağırlıklı besteler vardı. Bu sebeple böyle bir ihtiyaç duydum. Kenara hep şarkılar atıyordum. Farklı tarzlara iştahlı birisiyim. Üsküdar Musiki Cemiyeti'ne gittim. Türk sanat müziğiyle haşır neşir oldum. Mesela o dönemin MaNga'nın Şehr-i Hüzün albümüne çok katkısı olmuştu. Halk müziği, sanat müziği bestelerim de var. Ama bunları endüstriyel müzikten geçirmeyeyim, böyle sade kalsın diyorum. Mesela ileride bir türkü albümü yapmayı da düşünüyorum ama hemen değil.

MaNga ile de single yapıyorsunuz. Neden tek şarkılık işlere yöneldiniz?

Biz aslında albüm grubuyuz. Hedefimiz de albüm ama endüstriyel dinamikler çok değişti. Şehr-i Hüzün'den sonra dört sene ortada gözükmedik ancak şarkılarımız dinleniyordu.

Single, eskiden popçuların tercihiydi, şimdi rockçılar da yapıyor…

Çünkü iTunes'a kapak girdiği zaman o, albüm gibi tınlıyor. Tek şarkı yapmamın diğer bir nedeni de üzerinde çok uğraşmam. ‘İstemem Söz Sevmeni'nin sözleri üzerinde altı ay kadar çalıştım. Epey emek verdim. Dağınık şarkılar yapmaktansa içime sinen bir şarkıyı tercih ediyorum.

Müzik eleştirmenleri, iyi bir şarkı sözü yazarı olduğunuzu belirtiyor. Bir yerde de Tanpınar ve Orhan Pamuk okuduğunuzu söylüyorsunuz. Bu yazarların neyi sizi etkiliyor?

Üslupları… Beni Tanpınar ile tanıştıran Orhan Pamuk'tur. Reşat Ekrem Koçu ve Tanpınar aşkım öyle başladı. Tanpınar okumalarım Şehr-i Hüzün dönemine denk gelmişti. O yüzden Boğaz'dan her geçtiğimde hüzünlenirim. Onların şehir tasvirleri, bir sokağı resmetmeleri beni çok heyecanlandırır. Onların anlattığı yere gitmek istersin ki giderim de… Bir ara Ankara'nın mimarî; üslupsuzluğu beni çok üzmüştü. Sonra Beş Şehir'deki Ankara'yı okuduktan sonra şehirle yeniden barıştım.

Şarkı sözü haricinde yazma eyleminiz ne seviyede peki?

Epey zamandır öykü yazıyorum. Fantastik polisiye hikâyeler kurguluyorum. Mesela Padişah'ın Sultanahmet'te tebdili mekân çıktığı kapı var. Bunun üzerinden bir hikâye yazıyorum hemen. Blue Jean dergisinde yayımlandı onlar. Şimdi düzgün bir yayınevinden kitap olarak çıkarmayı düşünüyorum.

İstanbul'u geziyor musunuz?

Gezerim. Mesela bir bayramı üç gün boyunca eşimle beraber Sultanahmet'te geçirmiştik. Şehri gezmek sizi besleyen bir şey. Tanpınar'ın, Pamuk'un etkisi bunlar. Evliya Çelebi'yi okumak, gittiği yerlere gitmek istiyorum. Eminönü turları ihtiyaçtır mesela.

Ankara, rock okulu!

Ankara'nın bağları rockçı dolu. MaNga, Zakkum, Seksendört, Pilli Bebek, Gece… Nedir hikmeti?

(Gülüyor) Ankara rockın okulu gibi… Sosyal ortamı kendiliğinden oluşturuyorsunuz. Yalnız başına 6-7 saat gezebilirsin. O sirkülasyon çok büyük Ankara'da. Dolayısıyla rock müziği rahat yapacağınız, size o ruh halini yansıtan bir şehir.

Plak şirketinizin adı 06 Records. Ankara'yı nereye giderseniz yanınızda götürüyorsunuz galiba…

Evet, öyle. Ailem, dostlarım, akrabalarım herkes orada. Ankara dünyamı Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'i şekillendirdi. Artık nereye gitsem Ankara'dan izler arıyorum.

Eurovision'a gitsek yine İngilizce şarkı söylerim

Bir başkentten bir başkente gittiniz. 2010'da Ankara'dan Oslo'ya Eurovision maceranız nasıldı?

Biz o kadar hayal kuran adamlarız ki bir gün uluslararası iş yapacağımızı biliyorduk. Bütün yolculuğumuzu bunun üzerine kurduk. Kırmızı halıdan geçerken hem kendimizle hem etrafla dalga geçiyorduk. Bizim için harika bir deneyimdi. İbrahim Şahin ile ben İstanbul'da görüştük. Konuşma olumlu geçti. Hemen Ankara'ya gidip çocuklarla Kızılay'da otelde buluştum. Bir saat kadar olur olmazını tartıştık. İçinizde kötü bir niyet olmasın, kader sizi iyi yerlere getiriyor. Eurovision da biraz böyle böyle gelişti.

İngilizce şarkıyla katılmanız eleştirilmişti o dönem…

Şimdi Eurovision'a gitsek yine İngilizce şarkı söylerim. Uluslararası iş yapmanın yolu bu. Türkçe şarkı söylemekte zor bir dil, sen ne kadar güzel şarkı da yapsan adamlar anlamıyor. P'ler, ü'ler, ş'ler zor tınlıyor. TRT de Türkçe istiyordu ama İngilizceyi tercih ettik.

60'lı yaşlarda müziği bırakırım

Türkiye'de ilk defa Küçük Prens Müzikali gerçekleşti. Siz de pilot rolünü oynadınız. Pilot olma hayaliniz mi vardı?

Hayır, öyle teklif geldi. Tiyatro tecrübem ilkokul müsamerelerine dayanıyor. Yetenek olarak kendimi iyi ifade edebildiğimi düşünmüyorum. Mesela hâlâ yavaşım, kendi karakterimi daha veremedim. Kafamda biri var: Pilot, bence komik ve yarı deli karakter olmalı. Bir yanıyla duygusal, bir yanıyla zırtapoz olmalı. Bu hali, bir dahaki oyunlarda sergilemeyi düşünüyorum. Bu arada 19 Mart'ta Mall of İstanbul'da yeniden sahnedeyiz.

Müzik mi tiyatro mu?

Müzik tabii… Altmış yaşımda artık yavaş yavaş müzikte aktif olmam diye düşünüyorum. Aileme çok düşkünüm. Çocuğumla alakalı planlarım var. Müziği belli bir noktaya getirdikten sonra memleket memleket gezmeyi planlıyorum. Belli bir yaştan sonra albüm, turne, şarkı ekseninde hayatımı geçirmeyi düşünmüyorum.

Ayşegül Aldinç, Zaman Pazar'a konuştu: Özel hayatımla gündem olmak bana ayıp gelir

$
0
0

Ayşegül Aldinç, yeni albümü Sek'iz'i müzikseverlerle buluşturdu. Tanınmış müzisyenlerle düet yapan sanatçının çalışması, dinleyicilerin beğenisini kazandı. Az albüm yapmasına rağmen unutulmayan Aldinç, “Demek ki, doğru algılanmışım, seçimlerimle ruhlara, kalplere dokunmuşum.” diyor.

Yeni albümünüzün ismi Sek'iz. Öncelikle adındaki kinayeden başlayalım. Sanırım hem sek hem de iz bırakacak şarkılar kastettiğiniz değil mi?

Kesinlikle öyle. Albüme emeği geçen tüm sanatçı dostlarım su katılmamış müzisyen. Ve her biri iz bırakan zamansız eserler armağan etmişler müzikseverlere. Bu albüm de sanırım onlardan biri olacak.

Albümdeki şarkıların hepsi yeni ve önemli isimlerin besteleri. Hikâyesinden biraz bahseder misiniz?

Baktığımızda değişik tarzlar var gibi görünse de enteresan bir biçimde birbirini bütünlüyor albümün geneli. Bunun hepsini benim yorumum bütünlüyor şeklinde açıklayamayız sadece. Hayata benzer pencerelerden bakan, özel hayatlarında da arkadaş olabilecek enerjilere sahip insanlarız, ki öyleydi albümle daha da yakınlaştık. Pek de iyi oldu, güzel oldu. Ekibimle 2,5 yıl önce bir proje albüm yapalım şeklinde karar aldık ve çalışmaları başlattık. Takdir edersiniz ki her biri kendi alanında başat müzisyenlerle hazırlanacak bir albüm bir çırpıda oluşamıyor. Her birinin kendi albüm ve konser takvimi çoğu zaman bir araya gelmemize engel oldu. Sabırla bekledim. Geciktiğimi düşünüp karamsarlığa kapıldığım anlar oldu. Albüm çıkış tarihi için önce geçen yıl şubat hedeflenmişti. Baktık olamıyor sonra eylülü hedefledik. O da olmayınca içinde bulunduğumuz yıla kaldı ve 29 Ocak'ta iTunes'ta, 3 Şubat'ta da fiziki olarak çıktık. ‘Çıktık' deyince fark ettim; albümle bütünleşmişiz. (Gülüyor)

Dört tane şarkıda düet yapmışsınız. Genelde bir ya da en fazla iki düet olur bir albümde. Sizin albümde nasıl bu kadar oldu? Müzikal dostluklarla ilgili mi bu?

Bu Sahibinin Sesi konseptli bir albüm. Tamamı düet de olabilirdi. Sanatçı arkadaşlarımın bazıları düet bazıları da geri vokalde sesleri ile değer kattı. Hepsi sağ olsun, gerek algı, gerek müzikal anlamda ben de onlarda doğru bir ‘iz' bırakmışım ki her biri sevgiyle kabul etti.

Düet yaptığınız isimler müzikal tarzları bambaşka isimler ama hiç sırıtmamış albümde. Bu bütünlüğü nasıl sağladınız?

Hayata bakışlarımız, ortak sayılabilecek zevklerimiz, bizi sadece bu çalışma içinde değil hayatın içinde de bir ve birlikte tutmaya devam ediyor. Her birini zaten beğeniyle takip ederdim. Onlar da beni hep sever, müzikal anlamdaki seçimlerime ilgi duyarlarmış. Bundan daha güzel ne olabilir? Yapılan işe bu olumlu enerji mutlak yansıyor. Aynı sonucu bazı dizi ve filmlerde, tiyatro oyunlarında da görmüyor muyuz?

Otuz beş yılı aşan bir profesyonel müzik kariyeriniz var. Ama bu süreye oranla çok az albüm çıkardığınızı görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

Yılı hesaplarken 1981 Eurovision'unu hesaba katmışsınız sanırım. Müzikseverlere ilk göründüğüm tarihten çok 1988'de çıkan ilk albümüm Ve Ayşegül Aldinç'i milat olarak hesaplarım ben. 28 yıl yani. Zira Eurovision döneminde müzikle faal olarak uğraşmıyor, Tatbiki Güzel Sanatlar Seramik Bölümü'nden mezun olmadan staj yaptığım Yıldız Porselen Fabrikası'nda memur olarak görev yapıyordum. 1988'den sonra müzik, sinema ve dizi kariyerim başlamış oldu.

Az albüm yapmış olmanıza rağmen hep gündemde olmanızın ve hiç unutulmamanızın sırrı nedir?

Evet. (Gülüyor) Nedenini bilmiyorum gerçekten. Müziği sosyal anlamda irdeleyen, araştıran müzik yazarları verebilir belki bunun cevabını. Ben bir tahminde bulunacak olursam sırrını samimiyetle açıklayabilirim. Olduğumdan çok farklı görünmemeye gayret ederim. Tavrım zaten aynıdır da görsel olarak da buna dikkat ederim. Çağı yakalamaya çalışırım. Sabit zevklerimin yanı sıra günceli yakalayan eğilimlerim ve ilgi alanlarım vardır.

Şimdi herkes müzikte tekdüzelikten şikayet ediyor. Sizin müziğe başladığınız zamanla şimdiki müzik anlayışı çok farklı. Sizce o günlerden bu günlere müzikte en çok değişen ne?

Samimiyet ve duygu. Eski Türk filmlerini tekrar tekrar izleyip duygulanışımız da bunun göstergesi değil mi? Düz olmak, duygusuzmuş gibi yapmak, sert takılmak marifet artık. Bir de çabuk tüketiliyor günümüzde her şey. İlişkilerde bile bir kıymet bilmezlik, bir ‘aman boşver o olmazsa öteki' durumu var. Sanırım kolay ulaşılır olmak, çabucak vazgeçmeyi ya da vazgeçilmeyi de sağlamakta. Hep ilişkilerden örnek veriyorum; zira özel hayatlarımızdaki davranış biçimlerimiz seçimlerimize yansıyor. Bizi biz yapan seçtiklerimiz ve vazgeçtiklerimiz.

Müzik adına bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

Şarkılı, konuşmalı, komiklikli bir sahne eseri sahnelemek isterim hep. Olur yakında. Biraz daha konsantrasyonla yaparız.

Anne olmaya cesaret edemedim

Anne olmayı hiç düşünmediniz mi? Bir çocuğun eksikliğini duyuyor musunuz?

Duymadım açıkçası. Annelik duygum tabii ki var. Kişi bunu anne olmadan da anlayabilir. Ama seçmedim. Cesaret edememiş de olabilirim. Bir insanın oluşumuna katkıda bulunmak, onu yetiştirmek çok özel bir durum.

Bu kadar genç kalmanızın sırrını merak ediyor herkes. Bir sırrı var mı?

Çok özel reçetelerim yok açıkçası. Dikkat ediyorum sadece. Uyku, beslenme, hareket etme… Bunlar sağlık için olmazsa olmaz asal konular. Sermezsen sağlam kalabilirsin. Dediğim gibi dikkat etmeli. Kafama göre takılırım gibi düşünenlere de selam olsun. Bu ölümlü dünyada bu da bir yaşam biçimi. (Gülüyor)

Gündemle ne kadar ilgilisiniz? Ülkemizde ya da dünyada en çok sizi neler üzüyor?

İlgilenmemek mümkün mü? Her şeyden haberim var doğal olarak. Ruh sağlığım için kendimi korumaya almak durumundayım. Aksi takdirde ben benden giderim, kimseye yaramam. Ölümler, haksızlıklar, kadına bakış açısı ve kendi ellerimizle yok etmeye çalıştığımız doğa... Etkilenmemek mümkün değil.

Özel hayatımla gündeme gelmek bana ayıp gelir

İsminizin karıştığı bir sansasyon ya da farklı bir olay olmadı. Özel hayatınız konusunda hassassınız herhalde…

Tamamen haklısınız gözleminizde. Kendimi ve hayatımdaki insanları severken korurum ve bunun doğal sonucu olarak korumaya alırım. Ve korunmak da isterim tabii. Soruyorlar ‘Bunu nasıl beceriyorsunuz?' diye. Siz yol açmazsanız, görünmeyi tercih etmezseniz pekala olur; neden olmasın? Dediğiniz gibi sansasyonel olmadım hiç. Ayıp gelir bana özel hayatıyla kamuoyunu işgal etmek.

Normal hayatınızda nasıl birisiniz? Karakteriniz nasıldır? Neşeli mi? Duygusal mı?

Çok yakınlarımın yanında yumuşak karnım ortadadır. Hayvanlar da güvendiklerinde bunu yaparlar ya. Aslında sevgi talep etmek anlamında onlardan tek farkımız bunu rahatça ifade edemiyor oluşumuz. Kediler, köpekler pek âlâ yanınıza sokulur sevgi talebinde bulunurlar. Biz bunu doğal kabul eder onları sever, okşarız. İnsan evladı ise sosyal nedenlerden bunu yapamaz. Ya da ancak en yakınına ima edebilir, bilemedin gider sarılır. (Gülüyor) Bazen onu bile yapamaz ya neyse..

En çok nelere sevinir ya da üzülürsünüz?

İnsanların hâlâ zarif olabilmelerine sevinirim örneğin. Hayatını yok yere kaybeden uzak yakın kim varsa beni fazlasıyla üzer. Bir de haksızlıklara dayanamam.

Bir dönem seramikle uğraşıp yurtiçi ve yurtdışında yarışmalara katılmıştınız. Hâlâ ilgileniyor musunuz?

Ne yazık ki hayır. Birden fazla uğraşım oldu zamanla. Ne yazık ki ilk mesleğime, okulunu bitirdiğim bu değerli sanat dalına uzak kaldım.


Ayşegül Aldinç, 28 Şubat'ta İstanbul BKM'de, 5 Mart'ta İstanbul DorockXL'de, 12 Mart'ta Bis Ankara'da, 18 Mart'ta Bursa Hayal Kahvesi'nde ve 22 Nisan'da İzmir Container Hall'da sevenleriyle buluşacak.


Kendisi gibi görme engellilere ders veriyor: Baston bizim gözümüz

$
0
0

15 yaşında görme kabiliyetini yitiren Arif Badem, bugün 60 yaşında. Her gün Esenyurt'taki evinden çıkıp Esenler'deki işyerine tek başına gidiyor. Bunu ‘gözüm' dediği bastonu yardımıyla yapan Badem'in işi, diğer görme engellilere baston eğitimi vermek. Onlar da kendisi gibi kimseye muhtaç olmadan sokakta yürüyebilsinler diye...

“Baston bizim için gözdür. Baston olmasa şuradan çıkıp 50 metre gidemem. Ama bastonum varsa 50 km yol giderim.” Esenler Görme Engelliler Derneği'nde 5 yıldır körlere baston eğitimi veren Arif Badem, bastonun önemini bu sözlerle dile getiriyor. Tabii doğru kullanmak kaydıyla... Zaten o da bunun olması için uğraşıyor. Arif Badem'in kendisi de görme engelli. Görme kabiliyetini sonradan kaybetmiş. Nevşehir'in Avanos ilçesine bağlı Hisarlar köyünde dünyaya geldiğini anlatıp hemen ardından ekliyor: “15 yaşına kadar ben de herkes gibi koştum, oynadım. Arkadaşımın elindeki tüfek patlayınca saçmalar gözüme geldi ve o gün gözlerimi kaybettim. Etrafımda da kör biri yoktu. İlk zamanlar çok bunalıma girdim. Herkesten kaçıyordum.”

Arif Badem, şu anda 60 yaşında ve o zamanki halinden eser yok. Karşımızda kendisiyle barışık, özgüven sahibi, derdini anlatmasını iyi bilen ve epeyce esprili biri var. 16 yaşında evlenip 17 yaşında baba olunca ‘artık para kazanmam lazım' diyerek çalışmaya başlamış. Hem de ne çalışma... Köye su geldiğinde kanallarda çalışmış, kum ocağında çalışmış, dağda bekçilik yapmış, kuzu koyun otlatmış. Bir gün birinin yanına gelip ‘Sen niye çalışıyorsun ki dilensen daha fazla para kazanırsın!' demesine aldırmadan…

Ve 27 yaşına geldiğinde İstanbul'a yerleşmeye karar vermiş. Reşitpaşa'daki Altınokta Körler Derneği'nde 5 aylık eğitimden yüksek başarıyla çıkınca Badem'i bir ilaç fabrikasında işe yerleştirmişler. Ama o, fabrikadaki işle yetinmemiş, üniversitenin önünde otobüs bileti, Beyazıt Meydanı'nda oyuncak satmış, akşamları evde makrome örmüş ve dört çocuğunu kimseye muhtaç etmeden büyütmüş.

Emekliliğin ardından ise kendini daha çok baston eğitimlerine vermiş. Önceleri Bakırköy'de 9 yıl başkanlığını yaptığı Görme Engelliler Derneği'ne gelen kişilere bastonla yürümenin inceliklerini anlatmış. Sonra İşkur'un projesinde çalışmış ve orada kendisine usta eğitici belgesi vermişler. O günden beri de Esenler Görme Engelliler Derneği ile Halk Eğitim'in ortak projesi olan kurslarda ders veriyor.

Bastonu yanlış salladığını sesinden anlıyorum

Görme engellilere baston eğitimi uzun yıllardır yapılan bir şey. Eğitimin görme engelli biri tarafından verilmesi ise çok karşılaşılan bir durum değil. Badem'e bu durumu soruyoruz, şöyle cevap veriyor: “Daha önce eğitim alan kişilere de tekrar eğitim verdiğim oluyor. Öğrenciler bana ‘Gören hocalardan eğitim aldık fakat görmeyen hocadan aldığımız eğitim daha iyi.' dediler. Neden? Çünkü ben onların ne hatalar yaptığını, dertlerini anlıyorum. Bastonu yanlış salladığını bastonun sesinden biliyorum. ‘Kızım bastonu doğru salla.' diyorum, ‘Hocam ne bildin?' diyor. Ne bildin var mı, ben onun sesini takip ediyorum.”

Peki elinde baston olan her görme engelli onu doğru kullanıyor mu? Arif Badem'e göre hayır. En çok yapılan hatalardan biri bastonun yanlış sallanması. Bastonu çok kısa bir mesafede sağa sola sallamanın yanlış olduğunu anlatan Badem, bu durumu ‘tavuğa yem verir gibi' diye nitelendiriyor ve ekliyor: “Küçük küçük sallayınca sağdan soldan gelen engelleri fark edemiyorsun ve kazalar oluyor.” En zorlandıkları şeylerden biri de yön bulma. Özellikle sonradan kör olanlar için yön bulmak daha da zor. Çünkü beyninde haritayı bir türlü çizemiyor. Doğuştan kör olanlar o haritayı geliştirerek büyüyormuş.

Eğitim verdiklerimin yüzde 80'i iş buldu

Baston eğitimi verdiği kişilerdeki ilerlemeyi soruyoruz. “Eğitim verdiğim kişilerin yüzde sekseni iş buldu.” deyip ekliyor: “Eline baston alıp dışarı çıktığında ‘Daha ben kimseye muhtaç değilim.' diyor, kendine güveni geliyor. Bir kızımız vardı, evden dışarı çıkmıyordu. Şimdi bütün İstanbul'u dolaşıyor.”

Eğitimlerin ne kadar sürdüğüne gelince. Arif Badem, sürenin kişinin becerisine, algısına bağlı olarak değiştiğini söylüyor. Bazıları daha ilk iki derste dışarı çıkacak hale geliyormuş. Bazılarının ise uzun eğitimlere rağmen çok az ilerleme kaydettiğini ifade ediyor. Ona göre bunda çocuklarını çok korumacı yetiştiren ailelerin de payı var. Şöyle anlatıyor: “Öyle aileler var ki çocuğu dışarı çıkarmıyor. Bana soruyor bazı anne-babalar ‘Nasıl davranalım?' diye. Diğer çocuğuna nasıl davranıyorsa ona da öyle davranmalarını söylüyorum.”

Annem, tuvalete girerken ışığı açmıyorum diye ağladı

Anne-babasıyla ilişkisini şöyle anlatıyor Arif Badem: “8 kardeşiz, bir tek ben görmüyorum ama öldüklerinde benim yanımdalardı. Bir gün babam su almaya çalışırken ‘Hayırdır baba neden benden istemiyorsun?' dedim. ‘Senden su istemek ağırıma gidiyor.' dedi. Ben de dedim ki ‘Benim sigortam Arif diyorsun, hayatını benim gönderdiğim parayla idame ettiriyorsun, hacca gidiyorsun da bir bardak su almak mı ağır oluyor?”

Annesi de bir gün arkasından ağlamış. “Neden?” diye sormuş Badem. Annenin cevabı, “Tuvalete girerken ışığı açmadın, ona üzüldüm.” olmuş. Badem, espriye vurmuş, “Ne güzel işte, tasarruf yapıyorum.” diyerek. Ama “İnsanın en yakını bile böyle bakıyor.” şeklindeki sözleri her şeyi özetliyor.

İnsanımız yardım etmesini bilmiyor

Şehrin fiziksel şartları ve görme engelli olmanın kendiliğinden gelen zorlukları bir yana Arif Badem'i en çok üzen şey, insanların körlere genel yaklaşımı. En çok kendisine sorulan tuhaf sorulardan dem vuruyor. Mesela “Görme engelli biri nasıl âşık olur, nasıl sevebilir?” diye sormuş bir gün biri kendisine. “Neden, görme engellinin hisleri, nefsi yok mu?' diye ben de ona sordum.” diyor ve ekleme gereği duyuyor: “Görme engellilerin yüzde 90'ı sese âşık olur.”

Bir de yardım edeceğim diye yakasından elinin ucuyla tutan vatandaşlar varmış. “Affedersin at götürür gibi. İnsanımız maalesef yardım etmesini bilmiyor.” diyor Badem.

Kendisiyle ilgili bir soruyu ona değil yanındakilere soranlar, dilenci sanıp 1 lira vermeye çalışanlar, yardım edeceğim diye sıkı sıkı koluna yapışanlar hatta sarılanlar. Halbuki doğru olan görme engelli kişinin, refakatçisinin koluna girmesi imiş. Böylece önden giden kişinin hareketlerinden yol aşağı mı iniyor, yukarı mı çıkıyor anlamak daha kolay oluyormuş. Badem, son olarak da görme engellilere kendi tabiriyle ‘beeyle' bakanlardan bahsediyor. Bakışlardan eşi ve çocukları sayesinde haberdar. Kendisinden çok eşi bu durumdan rahatsızmış.

Uçuşlar sessiz moda alınıyor

$
0
0

Uçakla seyahat eden yolcu sayısındaki artış, havayolu şirketleri ile havalimanı işletmecilerini çok sevindiriyor. Ancak artan yolcu sayısı, özellikle havalimanlarındaki yoğunluk ve koşuşturmaca yüzünden gürültü kirliliğine de neden oluyor.

Her yerde o kadar çok gürültü oluyor ki, uçuş öncesi dinlenmek için gidilen özel salonlarda dahi ‘sessizliğe' hasret kalınıyor. Bu ciddi sorunu ortadan kaldırmak için seferber olan şirketler ise çoğu zaman çaresiz kalıyor. Yolcuları daha sessiz bir ortamda uçuşa hazırlamak amacıyla havalimanı ve uçaklarda yeni uygulamalar devreye girmeye başladı. Yolcu kapasitesi yüksek havalimanlarında başlatılan ‘Sessiz Havalimanı Projesi' ile gürültü kirliliğinin en aza indirilmesi hedefleniyor. 7 ülkede 14 havalimanı işleten TAV Havalimanları, projeyi, Atatürk Havalimanı ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda geçen yıl, Ankara Esenboğa Havalimanı'nda ise bu yıl başlattı.

Havayolu şirketleri ve resmi otoritelerle koordineli gerçekleştirilen uygulamayla, terminalde sesli anonslar asgari düzeye indirildi ve yolcuların doğru bilgiye hızlı erişimi için görsel yönlendirmeler artırıldı. Uygulamayla, gelen uçakların iniş anonsu kaldırılırken, gidiş katında uçağa geçişteki kapılar için yapılan değişiklik anonsunun da sadece pasaport kontrol noktası arkasında gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.

FRANKFURT'TA SESSİZ KOLTUK!

Yolculara daha sessiz bir ortam hazırlamak amacıyla Frankfurt Havalimanı'nda da yeni bir uygulama başlatıldı. Transit (aktarma yapan) yolcuların kullanması için geçen hafta Terminal 1'de A58 ve Z58 kapılarında, Terminal 2'de ise D4 ve E5 kapılarında ‘Sessiz Koltuk-Silent Chairs' hizmete sunuldu. Yolculardan büyük beğeni gören yarım kubbe şeklindeki etrafı camla kaplı koltuklar, özellikle ortam sesini en aza indirerek daha fazla konfor sunuyor. Koltuklarda yolcular akıllı telefonları, tabletleri veya diğer dijital cihazlarla kendi müziklerini dinleyebiliyor. Koltuklarda bilgisayarlar için mini bir masa da bulunuyor.

SESSİZ KULAKLIK

Sessiz seyahat konusunda bir hamle de THY'den geldi. Şirket, business class'taki yolcuları için noise cancelling (ses kesici) Denon Globe Cruiser AH-GC20 kulaklıkları dağıtmaya hazırlanıyor. Kulaklıklar, şirketin uzun menzilli uçuşlarını gerçekleştirecek geniş gövdeli uçaklarında kullanılacak. Uçak içi eğlence sistemine entegre ilave aparatıyla da kullanılabilen bu özel kulaklık, yolcuların kişisel cihazlarında kablosuz özelliğiyle sessiz bir yolculuk yapmasına imkan tanıyor.

EN SESSİZ UÇAK

Airbus 350-900, 21 desibel ses limitiyle dünyanın en sessiz uçağı sertifikasını almaya hak kazandı. Fiyatı 261 ile 341 milyon dolar arasında değişen uçağın Trent XWB motorları, Rolls Royce tarafından üretildi. Dünya çapında büyük ilgi gören Airbus 350'ye 41 ülkeden 778 sipariş geldi. Bunlardan 80'i Katar Havayolları'na teslim edilecek. Bu sessiz hava aracı, yüzde 53'ü plastik malzemeden yapıldığından ‘plastik uçak' olarak da tanımlanıyor.

UÇAKLARA GÜRÜLTÜ SERBEST!

Sessiz seyahat için sevindirici adımlar atılırken ilginç bir haber geldi. Havalimanlarındaki gürültü sertifikası olmayan uçakların iniş ve kalkışında alınan ‘tazminat' sona erdi. Tepkiler üzerine açıklama yapan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, uçakların gürültü tazminatı belirleme esaslarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı uhdesinde olduğunu belirtti. Açıklamada uçakların sertifikalı olması nedeniyle bu maddenin uygulanamadığı ve yönetmelikten çıkarılarak tamamen ilgili bakanlığa bırakıldığı kaydedildi.

[Öğrenci mutfağı] Pişi

$
0
0

Hamur kızartması ya da daha yöresel adıyla pişi, belki size de çocukluğunuzu hatırlatıyordur.

Okuldan geldiğinizde annenizin pişirdiği bu lezzetin, bir de kandil ya da arefe günlerinde konu komşuya dağıtmak için yapıldığını bilirsiniz. Ah, onu tırtıklamak ne zevklidir! Anne mayalaması kadar iyi olmaz belki ama kendiniz de güzel pişiler yapabilirsiniz.

Malzemeler:

Bir tane ekmek hamuru

Kızartmak için yağ

İsteğe göre peynir, haşlanmış patates (veya iç harcı için ne arzu ederseniz)

Hazırlanışı:

En yakınınızdaki fırına gidip bir ekmeklik -kişi sayısına göre fazla da olabilir- ekmek hamuru alın. (Böylece yoğurma zahmeti ortadan kalkıyor.)

Hamuru karanlıkta bir-iki saat kadar bekletin ki iyice mayalanıp kıvamını alsın.

Kızartma yağının altını açın ve elinizi hafif ıslayarak hamurdan bir parça koparın. Kenarlarından çekerek incelttiğinizde yaklaşık avucunuzun içi büyüklüğünde olmalı.

Aynı şekilde böyle hamurlar çıkarıp çıkarıp kızgın yağa atın ve ters düz ederek pişirin.

Eğer peynirli, patatesli ya da başka bir içli pişi istiyorsanız yapmanız gereken hamurları bir parça daha büyük alıp içine malzemenizi koyarak ikiye katlamak.

Kızarttığınız hamurları tabağa alıp yanına bir de çay demlediniz mi, işlem tamamdır.

Hadi afiyet olsun...

[Vitrin]

$
0
0

Aksesuar - Ayakkabıda kış indirimi İnci Deri'nin seçili kış sezonu ürünleri 129,90 TL'den başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor. Yedi farklı grupta hazırlanan koleksiyonda ayakkabı ve çanta modelleri her sezon moda severlerin gardıroplarını tamamlayacak.

Hijyen - Bebek havlusuyla etkin koruma

Bebeklerin hassas ve kuruluğa karşı duyarlı olan ciltleri için geliştirilen Fresh'n Soft bebek havlusu, içeriğindeki zeytinyağı kaynaklı nemlendirme özelliği sayesinde nem dengesini korumaya yardımcı oluyor. Yeni formülüyle güvenilir bir temizlik bakımı sunan havluyu altıncı aydan itibaren gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Bakım - 15 saniyede tırnak etlerinden kurtulun

Steril olmayan ve ortak kullanılan manikür aletleriyle yapılan kesimler hem tırnaklarınıza ve tırnak etlerine zarar verir hem de hastalık bulaştırma riski fazladır. Sally Hansen'ın 15 saniyede tırnak eti çıkarıcı jeliyle tırnak etlerinden kolayca kurtulabilirsiniz.

Giyim - Ofis giyiminin vazgeçilmezi

Ofis giyiminin ve özel günlerin vazgeçilmezi takım elbiseler Kiğılı farkıyla dikkat çekiyor. Takımlar; slim fit ve klasik modelleriyle erkeğin ön plana çıkmasını sağlıyor. Farklı beğenilere hitap eden modeller seçkin kumaşlardan üretiliyor.

Bu sporlar bize soğuk

$
0
0

1870 yılında çılgın bir grup Britanyalı tarafından icat edilen ‘cresta run' adlı kayak sporuyla saatte 128 kilometre hıza ulaşıldığını biliyor muydunuz? Ya da denizde yapılan rüzgâr sörfünün yakın akrabası olan kar sörfünü... Dünyada az bilinen kış sporlarını mercek altına aldık.

Spor denildiği zaman aklımıza hemen futbol, basketbol, voleybol, güreş ve tenis gelse de dünyanın birçok ülkesinde yüzyıllardır oynanan ancak Türkiye'de ismini duymadığımız birçok ‘kış sporu' mevcut. Kış mevsiminde ihtiyaç duyulan temiz havayı teneffüs etmenize, kas kütlenizi, direncinizi ve dengenizi geliştirmenize fayda sağlayacak bu sporlarının nerede ve nasıl yapıldığını araştırdık.

Kar sörfü: Denizde yapılan rüzgâr sörfünün akrabası desek yanlış olmaz. Bu sporda, rüzgâr yine başrolde olsa da suya gerek yok. Bir sörf tahtası ve yelkenle beraber buzun üzerinden kayıyorsunuz. Zorluk derecesi 10 üzerinden 7 olan kar sörfünü, rüzgâr ve karın olduğu her yerde yapabilirsiniz. Küçük bir hatırlatma: Bu sporu yapmadan önce sağlık sigortası yapmanızda fayda var.

Kar kanosu: Avusturya, ABD ve Polonya'da revaçta olan kar kanosunuyapmak için bir kano ve kürekten öte sağlam bir yürek lazım. Kanocular, sürekli olarak dik yamaçlarla ve yokuşlarla karşı karşıya. Kanonun içine oturup buzun ve karın içinde yuvarlanarak 60 kilometre hıza çıkmak kolay değil.

Wok yarışı: Alman televizyoncu Stefan Raab tarafından icat edildi. İrice bir ‘wok' tavasının üzerinde kendinizi tepeden aşağıya bırakıyorsunuz. Avusturya ve Almanya'da o kadar popüler oldu ki, özel tavalar bile imal edilmeye başlandı. Dar ve eğimli parkurlarda saatte 105 kilometre hız yapabilirsiniz. Amatörler için uygun olmayan bu sporun zorluk derecesi, 10 üzerinden 8.

Skijoring:Norveç, ABD, Kanada ve Rusya'da yapılan bir spor, skijoring. Alaska ve İskandinavya'da ulaşım aracı olarak kullanılan skijoring, at ya da köpekler tarafından çekilen kayakları ifade ediyor. Saatte 80 kilometre hız yapmak mümkün. Amatörlerin dahi yapabileceği bu spor, genellikle eğlence amaçlı yapılıyor. Ancak hayvanla yapıldığını unutmamak ve onu doğru yönlendirebilmek önemli.

Yukigassen:İsmi biraz karışık gelse de yukigassen oyununun mantığı gayet basit. Kolaylıkla yapılabilen spor, oldukça eğlenceli. Sınırları belirlenmiş bir alanda yedişer kişilik iki takım oynuyor. Amaç karşı takımın bayrağını kapmak. Rakip tarafından vurulan oyuncu saf dışı kalıyor. Finlandiya, Japonya, Kanada, Alaska, Norveç'te daha çok rağbet gören yukigassen'i oynarken kask ve yüz koruyucu maske giymekte fayda var.

Buz pateniyle downhill yarışı: Her yıl dünyanın en iyi buz patencileri bir araya gelip tonlarca metal, dev soğutucular ve binlerce metrekare donmuş su ile oluşturulan eğimli pistten aşağı kayıyor. İşte bunun adı: Buz pateniyle downhill yarışı. Kanada, Finlandiya, ABD ve Kuzey İrlanda'da karşımıza çıkan bu sporda; itmek, çekmek ve dirsek atmak yasak. Lakin 70 kilometre hızla giderken öne geçmek için yapılacak her şey serbest. 68 kilo ağırlığında bir kişi bayır aşağı kayak yaparken saatte 360 ila 570 arasında kalori yakabilir. Bu spora yeni başlayacakların, çok yüksek rakımlı yerlerden uzak durması gerekiyor. Evden izlenmesi naçizane tavsiyemiz.

Cresta run: Listemizdeki yarışların en hızlısı. 1870 yılında Britanyalı çılgın bir grup tarafından icat edilen sporda, 128 kilometre hızı görmeniz mümkün. İsviçre'de yaygın olan ‘cresta run'ın özü, basit bir kızak üzerinde zirveden aşağı kafa üstü kaymak. Durmak veya kızağa yön vermek için kullanılabilecek tek malzeme çivili botlar. Bu yarışmadan önce kol ve bacak kırıklarının anlatıldığı güvenlik brifingine katılmayı şiddetle tavsiye ediyoruz.

Bu sporlarıdeneyecekler için

Aşırıya kaçmayın.

Süreyi uzun tutmayın.

Kondisyon bisikletiyle önceden çalışarak kendinizi hazırlayın.

Kolay hareket etmenizi sağlayacak giysiler giyin.

Dikkat, kaykaycı çıkabilir!

$
0
0

Birçok zafere imza atmış Barbaros Hayrettin Paşa'nın heykelinin gölgesinde, kadırgalara binmiş hırçın dalgalarla mücadele ediyor gibiler.

Hafta içinde sayıları az olsa da hafta sonlarında, özellikle de havanın güneşli olduğu zamanlarda şehrin farklı noktalarından gelen kaykaycıların favori mekânı burası. Maltepe ve Bayrampaşa gibi ilçelerde yapılan kaykay pistleri, sunî; mekânlar olduklarından pek tercih edilmiyor. Kaykaycılara göre işin ruhunda sokakta, hayatın içinde olmak var.

Her kaykaycı farklı bir hikâyeye sahip. Kimi izlediği bir filmin kimisi de arkadaşlarının etkisiyle bu spora adım atmış. 7 yıl önce kaymaya başlayan Erkin'de ise abisinin “Sen beceremezsin!” lafı etkili olmuş. “Abime inat, o günden beri kaykay üzerinden inmiyorum.” diyor. İlk başladığı yıllarda iki defa kolunu kırmış, bir defa da bacağı burkulmuş. Ama zamanla nasıl düşmesi gerektiğini öğrenmiş. Kaykay tahtasının üzerine çıktığında kendini özgür hissettiğini, bu sporun bir hayat tarzı olduğunu söylüyor.

Anne ve babaların “Oğlum düşersin, ayağını bacağını kırarsın.” sözleri onların sadece yüzünü güldürüyor. “Yolda yürürken de ayağınızı burkabilir ya da kayıp kolunuzu kırabilirsiniz.” diyorlar.

8 yıldır kayan Cenk, her hafta sonu Kozyatağı'ndan geliyor. “Arkadaşlarımla buluşup birlikte kayıyoruz. Tek başına pek zevkli olmuyor. Şehrin içerisinde olması işin doğasında var, o yüzden burayı tercih ediyorum.” diyor.

Cenk, küçükken çelimsiz bir çocuk olduğu için devamlı hastalanırmış. Sınıf arkadaşlarından etkilenip babasından kaykay istediğinde annesi şiddetle karşı çıkmış, ‘Rüzgâr çarpar, hasta olursun.' diye. “Neyse ki babam beni dinledi ve ilk kaykayımı doğum günü hediyesi olarak aldı.” deyip ekliyor: “Hasta olmak yerine bambaşka bir çocuk oldum. Kaykay adeta genlerimi değiştirdi.”

İstanbul'da son tulumbacı kahvesi

$
0
0

Eski zamanın itfaiyecilerinin yani tulumbacılarının takıldığı son kahvehane, İstanbul Kadırga'da yaşamaya devam ediyor. Mekânda kahvehane kültürünün bugüne ulaşmamış pek çok izine rastlayacaksınız.

Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne tevarüs eden kahvehane geleneği, gerek tarih çalışmalarına gerekse kültür programlarına mevzu olmaya devam ediyor. Bunlardan sonuncusu İstanbul Teşvikiye'deki Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde meraklılarıyla buluştu. ‘Üç Şehir Bir Kahve: Kahire, İstanbul, Viyana' başlığıyla devam eden sergi, bu şehirlere kök salan kahve ve kahvehane kültürünü yansıtıyor. Kahvenin doğudan batıya kat ettiği güzergâhta, Manuel Çıtak'ın fotoğraflarına edebiyatçı, tarihçi ve muhtelif sanatkârların cümleleri eşlik etmiş. Gezerken burnunuza gelecek kahve kokusu, üç ayrı coğrafyada kendi rengine bürünmüş bir kültürün saklı taraflarını ifşa eder bir mahiyette hazırlanmış. Kahve bahane edilerek yapılan programın birkaç hafta önceki konuğu Çiçek Atçıl Harmankaya'ydı. Harmankaya, müdavimleri tulumbacılar olan ve şimdilerde İstanbul'un bir köşesine sinip kalan bir kahvehaneden bahsetti. Kadırga'daki tarihi havuzlu kahvehaneden...

Her yol kahvehaneye çıkar

Osmanlı'da sosyalleşmenin önemli noktalarından biri kahvehanelerdi. On altıncı asırda Yemen üzerinden İstanbul'a ulaşan kahve, başlarda yasaklandı ancak bu meşrubata duyulan kuvvetli cazibe hiçbir vakit kırılamadı. Kahvenin yasaklanmasındaki asıl neden, insanlara rehavet vermesi ve bu yüzden ahalinin vakit namazlarını aksatmasına sebebiyet vermesindendi. Kahvehanelere biriken işsiz güçsüz taifesi, sultanın kulağına kadar gidecek birtakım tenkitlerde bulunmaktaydı.

Kahvenin etrafında teşekkül edecek bu sosyal yapının bir başka ehemmiyet arz eden tarafı da, her mesleki zümreye ait belli başlı kahvehanelerin bulunuyor olması. Herkesçe kabul gören meşhur kahvehaneler dışında, askerlerin, âşıkların, kayıkçıların, balıkçıların, hamalların ve çeşitli sanatkârların toplandığı ayrı ayrı kahveler bulunuyordu. Usta ve sanatkârlara ihtiyacı olan kimseler kahvehanelere gidip işini yaptıracak birine kolaylıkla erişebiliyordu.

Havuzlu kahvehane

İstanbul Kadırga'daki tarihî; havuzlu kahvehanenin hususiyeti, yukarıda bahsi geçen meslek kahvelerinin son mümessili olması. Ekseriyetle tulumbacıların buluşma noktası olan mekânı, yukarıda geçen etkinlik sayesinde keşfettik. Bahsettiğimiz kahvehane, Kadırga Meydanı'nın bir köşesinde, karakola nazır... Genişçe bir sundurmanın etrafı ahşap doğramalı pencerelerle çevrili. İçeri girince tıpkı kartpostal ve gravürlerde olduğu gibi sedir ve peykelerle karşılaşıyoruz. Hemen karşıda ise eski zaman kahvelerinde muhabbetin şırıltısına karıştığı bir fıskiyeli havuz bekliyor. Bizden tavsiye bir kenara çekilerek zihninizi muhayyilenin eline vermeniz. Elverir ki, bir çocuğun nefes nefese kapıdan girdiğini ve filancanın evinde yangın var dediğini duyasınız. Sonra bütün mahalleyi çınlatan ‘yangın var' naraları kulağınıza ilişecek ve tulumbacı reisinin işaret etmesiyle kaldırılan sandığı (tulumba) göreceksiniz. Sonra meraklı gözlerle pencereye çıkan teyzeleri, tulumbacı olmak isteyen toraman erkeklerin ardından gıptayla koştuğunu da… Reşat Ekrem Koçu'nun Yangın Var romanını karıştıracak ve belki de Ayhan Işık'ın aynı adlı filmini izleyeceksiniz.

Bu hayalle karışık ortamda kahveci Ahmet amcayı biraz hoş görün. Yaşını almış almasına ama bir genç gibi tersleyip sözü ağzınıza tıkabilir. Buraya vaktiyle gelen akademisyen ve meraklılar sohbetini işitmiş ama bir daha selam vermemiş anlaşılan. Yolunuz düşerse selam vermeyi ihmal etmeyin.

Tulumbacı manileri

“Yangın kulelerinden, dumanın çıktığı yeri tespit edenler, ‘köşklü' adı verilen, ayağına çabuk görevliler vasıtasıyla mahalle bekçilerine ve karakollara haber ulaştırırdı. Takımlar hazırlandıktan sonra yangının olduğu yere doğru hareket edilirdi. İstanbul takımları yokuşları inerek, Üsküdar takımları ise koşarak çıkarlardı. Takımlar, gerek yangın yerine giderken, gerekse yangını söndürürken çeşitli naralar atarlardı. Meşhur sandıklardan Zindankapılılar, ‘Düşmanına kelepçe vuran mini mini Zindanlı'; Mevlevihanekapılılar, ‘Hak yolunda döner Hazret-i Mevlevihaneliler'; Fenerliler, ‘Derede yüzer, karada ezer, dostu düşmanı gözünden sezer, böyle gelir böyle gider Fener uşakları' diyerek nara atarlardı.” (Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi'nden)


Oku oku bitmiyor

$
0
0

Umberto Eco, fani dünyayı terk etti, geride uzun romanları kaldı. Onun yüzlerce sayfalık anlatıları, akla diğer akrabalarını getirdi. İşte, dünya ve Türk edebiyatının ‘bitmeyen kitaplar'ından bazıları…

Karl Marx'ın bile Das Kapital'in tamamını okumadığı söylenir ki, bu sözde haklılık payı vardır. Çünkü bir ideolojiye yön veren eserin 2. ve 3. ciltlerini, ‘Komünist Manifesto'yu birlikte imzaladıkları ahbabı Engels kaleme alır. Buradaki asıl vurgu, kitabın ortalama sayfa sayısından epey fazla olmasıdır. Geçtiğimiz hafta vefat eden Umberto Eco'nun Ortaçağ İtalya'sını anlattığı ‘Gülün Adı' romanı ‘bitmeyen kitaplar'ı akla getirdi. Tüm zamanların en iyi romanlarından addedilen ‘Gülün Adı', 606 sayfa. Gerçi İtalyan yazarın ikinci kitabı ‘Foucault Sarkacı' da altta kalır değil, Türkçe çevirisinde 648 sayfayı buluyor. Dünya literatüründe bir hayli kalın kitap var lakin biz Eco'dan mülhem roman üzerinden birkaç derleme yapacağız.

Noktasız elli sayfa!

Ulyssess:İrlandalı yazar James Joyce'un romanı 844 sayfa. Roman sevdalıları için, içine girildikten sonra kaybolunacak dünya epey geniş. İnsan yürüdükçe adım attığı kapıyı unutabiliyor. Son elli sayfası, tek cümleden müteşekkil bir eser Ulyssess. Kitabın ana kahramanı Dublin şehri aslında. Zaten bu çok uzun hikâyeyi nihayete erdirenlerin ilk yapmak istediği şey, İrlanda'nın bu gizemli kentine gitmek.

Anna Karenina:Rus yazar Tolstoy'un Anna Karenina'sı dünya edebiyatının şaheserlerinden sayılır. Orijinali 1035 sayfayı bulan kitabın konusu tiyatroya, operaya, beyazperdeye aktarıldı. İlk baskısının yapıldığı 1878 senesinden bu yana güncelliğini muhafaza ediyor. Tolstoy'u büyük kılan da ‘insan denen meçhul'ü psikolojik çözümlemelere tabi tutarak anlatması, aktarması.

Karamazov Kardeşler:Tolstoy'un vatandaşı Dostoyevski de Anna Karenina'dan iki sene sonra, Karamazov Kardeşler'i dünya edebiyatına armağan eder. Hayatının zirve eseri olarak adlandırılan bu başyapıt, 1016 sayfadan mürekkep. Ağır psikanalisttik tahliller içeren ve Freud'a ilham veren eser, Türkiye'de ortaokul talebelerine okutuluyor! Tıpkı fantastik diye Jules Verne'in eserlerinin ilkokul çocuklarına tavsiye edilmesi gibi…

Sefiller: Dünya edebiyatından son örnek Victor Hugo'nun Sefiller'i olsun. Eserin anadilindeki ilk baskısı 1862 yılına tesadüf ediyor. Romanın başkahramanı Jean Valjean'ın sergüzeşt-i ömrü, Fransa sınırlarını aşan bir popülariteye sahip. Türkçede iki cilt halinde yayımlanan eser, 1606 sayfadan meydana geliyor.

Tutunamayanlar'ı bitiremeyenler…

Tutunamayanlar:Modern Türk edebiyatında bir türlü bitemeyen kitapların yazarı dendiği birinci sırada Oğuz Atay yer alır, kuşkusuz. Selim Işık ve Turgut Özben'in başka göklerin altındaki zamanlarını anlattığı 724 sayfa kalınlığındaki eseri, 1970 senesinde TRT Roman ödülüne layık görülür. Bu sebeple, hele hele son zamanlardaki Oğuz Atay şöhretinden etkilenenlerin başlamaya niyet ettiği, başladığı, sonra yeniden başladığı bir roman. Tutunamayanlar'a tutunanların tavsiyesi ise şu yönde: Bir kere psikolojik açıdan bu kitap bitmez denmeyecek. Bir de romanın eşiği 250 sayfa… Bu rampa aşıldıktan sonra hikâyelerin trajedisi insanı sarıp sarmalıyor. Sonunda da Tutunamayanlar'ı bitirenlerin hüznü kalıyor elde.

İnce Memed:İlk baskısı 1955'te yayımlanan Yaşar Kemal'in İnce Memed'i de sıradan okuyucu için ulaşması zor bir menzil. Dört ciltten oluşan roman, 2142 sayfaya yayılıyor. Çukurova köylüsünün ağalığa karşı koyduğu devrimci tavrı aşılayan yazar, 1950 sonrası Türkiye'ye yerleşen kapitalizmin ilk seslerini de duyurmanın derdindedir. Ezcümle, yazar günümüze de uç veren bu uzun anlatısında der ki, “Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar. Haksızlığa karşı durmak insanın onurudur!”

Devlet Ana:Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Kemal Tahir'in romanları da epey hacimli. Osmanlı'nın kuruluşunu hikâye ettiği Devlet Ana, 656 sayfa. Yazarın fikrî; inkılabı içinde mühim bir yer tutan bu eser, bugün halen tartışmaların odağında akan nehrin üstündeki sal gibi.

Panorama: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, değeri pek anlaşılamamış ancak üslubuna, anlattıklarına hayranlık duyanların vazgeçilmez yazarlarından. Ankara romanının devamı addedilen Panorama, 624 sayfa. 1946 sonrası çok partili hayata geçişin ve 1923 Devrimi'nin sönüşünü kaydeder satırlara.

Buzdan şaşırtıcı kareler

$
0
0

Çocukları için yaptığı buzdan kaydırağın ardından suyu dondurarak buzdan kaleler imal etmeye başlayan bir girişimcinin eserlerini yüzbinlerce kişi ziyaret ediyor.

Amerika'da bulunan Brent Christensen isimli şirket suyu ahenkli bir şekilde dondurup çok yüksek buzdan kaleler yapma konusunda uzman. Her biri 11 tondan daha ağır olan kalelerde yükselen buz kuleleri, parıltılı kemerler, tüneller, cilalı duvarlar, geniş mağaralar ve donmuş tahtlar bulunuyor ve bunların hepsi buzdan yapılmış.

Şirket daha organik bir yöntem kullanıyor, kale yapımına sonbaharda başlanıyor. Brent Christensen ve ekibi binlerce buz saçağını üretmek için metal raflar üzerine su püskürtmek için bir püskürtme sistemi kullanıyorlar. Sonra bu saçakları topluyorlar ve yapı iskelelerine saplayıp yapıştırıyorlar. Buz saçakları suya daldırılıyor ve sıcaklığa ve rüzgara bağlı olarak değişik şekiller verilerek büyütülüyor. Aşamalı olarak haftalar sonra buzlar bir araya geliyor ve farklı yapılar ortaya çıkıyor.

Buz saçakları yatay ve dikey olarak oluşturuluyor.

2008 yılında dağ evinin ön bahçesinde çocukları için kayak alanı ve kaydırak inşa etmesinin ardından buz kalesinin yapımına başladı. Bir yıl sonra kendi şirketini kurdu ve Midway's Zermatt Resort'ta ilk büyük ölçekli Buz Kalesi'ni inşa etti. Amerika ve Kanada'da birçok buz kalesi oluşturdu, şimdiye kadar 750 binden fazla insan onun kalelerini ziyaret etti.

Resmini karlı dağlara çiziyor

$
0
0

Çoğu ressamın resim yapmak için tercihi tuval olurken, sıradışı bir sanatçı eserlerini karlı dağlara çiziyor. Sanatçı resim için 10 saatte binlerce adım yürüyor.

İşte sanatçı Simon Beck'in eserleri:

Havalimanlarındaki sıvı yasağı kalkıyor

$
0
0

Havalimanlarında sert tartışmalara yol açan sıvı yasağı, geliştirilen kontrol cihazları sayesinde yakında kaldırılacak.

Havalimanlarındaki en sinir bozucu uygulamalardan ‘sıvı madde yasağı', nihayet Türkiye'de de kalkıyor. Sıvı patlayıcı maddelerin tespiti için geliştirilen cihazların testlerde başarı sağlaması üzerine yasağın kaldırılması gündeme gelmiş ve ilk uygulama geçen yıl ABD ve Avrupa'da başlamıştı. Türkiye'de ise Ortadoğu ülkelerindeki artan terör eylemleri nedeniyle yasağa devam kararı alınmıştı. Ancak bu durum, havalimanında sert tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Daha çok iç hat uçuşlarında taşınmak istenen turşu ve salça gibi yiyeceklere izin verilmemesi, yolcularla güvenlik görevlilerini karşı karşıya getirdi. Neyse ki, 1 Ocak 2017'de yasağın kalkmasıyla içecek, parfüm veya ilaç gibi sıvı maddeleri de valize koymak yerine yanımızda taşıyabileceğiz.

İngiltere'de uçaklara yönelik planlanan terör saldırısının ortaya çıkarılmasının ardından 2009'da dış hat uçuşlarında kabin içi el bagajlarında sıvı madde taşınmasına yasak getirilmişti. Dış hat uçuşlarında başlatılan yasak kararı, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nün talimatıyla 2012'de önce İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanı'nda, ardından diğer havalimanlarında iç hat seferlerinde de uygulanmaya başladı.

Uygulama nedeniyle yolcularla görevliler arasında kavgalar yaşanınca birçok firma yasağın kaldırılmasını sağlamak için cihazlar geliştirdi. 2013'te görücüye çıkan ‘A 1' cihazı, testlerde başarılı bulunmadı. Daha sonra sıvı maddelerden numune alarak test eden ‘B' tipi yeni bir cihaz geliştirildi. Ne var ki, uluslararası havacılık örgütleri bu cihazı da tek başına yeterli bulmadı. Şirketler bu kez, sıvı maddelerden numune almadan patlayıcıyı tespit eden ‘C Plus D' tipi yeni bir cihaz geliştirdi. X-Ray'e monte edilen ve çok başarılı bulunan cihaz, İngiltere, Hollanda ve Malta'daki havalimanlarında geçen yıl test amaçlı kullanılmaya başlandı.

Sıvı ve jellerde, patlayıcı olup olmadığını tespit eden cihazlar, geçen yıl birçok şirket tarafından geliştirildi ve uluslararası sertifika aldı. Bu cihazların maliyeti ise 40-60 bin Euro arasında değişiyor. İstanbul Atatürk Havalimanı'na en az 10, Ankara Esenboğa Havalimanı'na ise en az 6 cihaz konulması gerektiği ifade ediliyor.

HANGİ SIVILARLA UÇMAK YASAK?

Yasak nedeniyle uçuşlarda, yolcular uçağa el bagajında, su, şurup, içecekler dahil her türlü sıvı, kremler, losyonlar, yağlar (kozmetik yağlar dahil), kolonya, parfümler, katı haldeki rujlar hariç her türlü makyaj malzemesi, tıraş köpüğü, deodorant, diş macunu dahil her türlü macun kıvamındaki maddeler, reçel, bal, yoğurt, pekmez ve salça gibi katı halde olmayan tüm yiyecek ve jeller, kontak lens sıvıları, şampuan ve sprey gibi maddeler taşıyamıyor. Ancak her yolcu, 20x20 cm boyutlarında 1 litrelik ağzı kilitli şeffaf plastik poşet içinde her birinin hacmi 100 mililitreyi geçmeyecek sıvı, jel ve sprey ürünler bulundurabiliyor. Yolcular bebekleri için seyahat süresince yetecek miktarda mama veya süt ile hastalar orijinal kutusunda bulunan ilaçları da yanına alabiliyor.

TURŞUYU BIRAKMAK İSTEMİYORLAR!

Sıvı yasağı nedeniyle havalimanlarında ilginç tartışmalar da yaşanıyor. Yetkililer, iç hatlarda en çok içeceklerin yanı sıra turşu, marmelat ve salça gibi yiyeceklere, dış hatlarda ise parfüm ile makyaj ve traş malzemelerine el konulduğunu söylüyor. Özellikle yaşlı kadın yolcuların “Bu turşuyu ellerimle yaptım. Oğluma, gelinime götürüyorum.” şeklinde sitem ettiğini dile getiren yetkililer, bu konuda sert tartışmaların da yaşandığını belirtiyor.

Yapılan uyarılara rağmen denetimlerde çok sayıda sıvı maddeye el konuluyor. Yolculardan uçuş öncesi alınan sıvı maddeler ise özel bir yerde toplanarak belirlenen günlerde imha ediliyor. İşlem sırasında itfaiye ile emniyet ve gümrük başta olmak üzere birçok birimden yetkililer hazır bulunuyor.

Gözlere değil kulaklara takılmak istiyorum

$
0
0

Birçok hit şarkıya imza atan Ayla Çelik, bu kez yorumcu kimliğiyle karşımızda. ‘Ben' isimli albümünü müzikseverlerle buluşturan müzisyenin en büyük arzusu, iz bırakacak şarkılar yapabilmek.

Ayla Çelik, konservatuvar eğitimi almış, Melih Kibar ve Adnan Ergil gibi önemli müzik adamlarıyla çalışmış bir isim. ‘Ben', ilk albümü değil. Daha önce bir albüm daha yayınladı ama fazla ses getirmedi. Yeni çalışması hakkında konuşmak için buluştuğumuz müzisyene ilk sorumuz işin mutfağından çıkmaya nasıl karar verdiği oldu. Çelik, bunun biraz heves biraz da baskıyla olduğunu söylüyor: “Yine de çok acele etmedim. Doğru zamanı bekledim. Bu da bu albüme kısmet oldu. Kimseyi karıştırmayacağım, kendi kalbimle yürüyeceğim dedim.”

Çelik'in şarkıları kendisinden daha meşhur olsa da bu durum onu hiç rahatsız etmemiş. Üstelik bundan oldukça memnun. “Bu bir tercih meselesi. Göze mi takılmak istersiniz, dile mi? Benim için dile takılmak daha önemli. O anda beni kaç göz görebilir? Ama o kadar dil beni söylüyor. Gözlerine takılsam ne olur, takılmasam ne olur.” diyor.

Müzisyenin ciddi bir müzikal geçmişi var. Şarkı söyleyerek yola çıktı, ne oldu da söz yazarlığına karar verdi? İşin açıkçası o da halen bunun nedenini tam olarak bilmiyor. Ama yaşadığı bir olay bunda etkili olmuş: “Niyetim şarkı söylemeye devam etmekti. Bir gün arkadaşım bana bir şiir okudu. O, şiiri okurken ben içimde bir müzik duydum. Onun bir melodisi vardı. Sonra duyduğum şeyi mırıldandım ve notaya aldım. Daha sonra Melih Kibar'a götürdüm. Bir bana baktı, bir notaya, ‘Ne oldu, besteci mi kesildin başımıza? Çok güzel, denemeye devam et.' dedi.”

Genelde hem şarkı söyleyip hem de şarkı sözü yazan ya da beste yapanlar başkalarına eser verirken biraz kıskanç olur. Ama bu durumun Ayla Çelik için geçerli olmadığını öğreniyoruz. O, verirken değil de sonradan kıskanıyormuş. “Doğamda kıskançlık var ama şarkılarım konusunda kıskanç değilim. Bu tuhaf aslında. Biri mutlu olduğunda ben de çok mutlu oluyorum.” diyor.

Keşke vermeseydim, kendim söyleseydim durumu da yaşamamış hiç. Şarkıları veriyor ve sonra unutuyor. Mesela geçen hafta Gökhan Tepe ile bir şarkı yapmış ve bir haftadır dinliyormuş. Ona göre şarkı kendisinden çıkınca hikâye bitiyor.

Çelik, ilham diye bir şeyin olmadığını da düşünüyor. Yaptığı işte başarılı olmasının sebebini disiplinli çalışmasına bağlıyor. Yaptığı şarkıların iki-üç günlük olmasını istemeyip kendisinden sonra da yıllarca söylenmesini arzu ediyor.

Sahne için çok heyecanlıyım

Ayla Çelik, yakında sahnelere çıkacak ve tecrübesi olmasına rağmen çok heyecanlı: “Sanki daha önce sahneye hiç çıkmamış, bu işle hiç ilgim yokmuş gibi hissediyorum.” Peki, müzisyen bundan sonra sadece kendi şarkılarını mı söyleyecek? Cevabı şöyle oluyor: “Önceliğim tabii ki kendi şarkılarım... İşe böyle başladım. Bir de keyif aldığım şarkı çok az. Sahnede sıkıntı yaşıyorum, o zaman yazayım dedim. Şarkılarım çok ciddi bir repertuvar yapıyor zaten.” Müzisyenin en büyük hayali ise ‘Lüküs Hayat' gibi bir müzikal yapabilmek.

Ben Beyaz'ı değil o beni ikna etti

Ayla Çelik hem duygusal hem de neşeli şarkılar yazan bir söz yazarı. Peki, gerçekte nasıl biri? “Evet şarkılarım gibiyim ama çok iyi bir insanım. (Gülüyor) Arkadaşlarım huysuz olduğumu söyler. Sevdiklerimi hırpalarım. Aklı başında biriyim.” diyor. Duygusal ve neşeli şarkılarının kendisini yansıttığını söylüyor. Bazen çok duygusal bazen de sinir bozacak kadar neşeli olabildiğini anlatıyor.

‘Ben' isimli albümün sürprizi ise Beyaz düeti. Beyaz ile Ayla Çelik'in dostluğunu neredeyse bilmeyen yok. Beyaz'ın albüme dahil olmasını ise şöyle anlatıyor: “Herkes bana Beyaz'ı nasıl ikna ettiğimi soruyor. Aslında o beni ikna etti. Bir gün bir şey yaparsam seninle yaparım, diyordu. Müzikal ruhuma güvendiği için istiyordu. Sahnede de birlikte şarkı söyleriz elbette.”

Herkesin bildiği gibi Beyaz, son günlerde çok talihsiz şeyler yaşadı. Bu konuda ne düşündüğünü sorduğumuzda üzülerek şunları ifade ediyor: “Bu çok üzücü bir durum. Yılların emeği var. Çok saygılı ve düzgün biri. Yaşadıklarını hak etmiyor. Ne işi var onun adliyede? Ne gerek var böyle bir şeye? Çok duygusal ve hassas. Zaten çok etkilendi. Programın devam etmesi gerek. Kendi sıkılsa biz kapısına dayanıp yalvarırdık devam etmesi için. Bence Beyaz'dan özür dilenmeli.”

Viewing all 3284 articles
Browse latest View live