Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 161 | 162 | (Page 163) | 164 | 165 | newer

    0 0

    Türk halk müziğinin önemli seslerinden Hüseyin Turan, 20. sanat yılını yeni albümü Ki ile kutluyor. Kendini en verimli döneminde hissettiğini söyleyen müzisyenin hayali büyük bir müzikal yapabilmek. Ülkemizin içinde bulunduğu duruma ise en iyi türkülerin reçete olacağını söylüyor.

    20. sanat yılınızdasınız. Yola çıkarken buralara gelmeyi düşlüyor muydunuz?

    Tek hedefim Anadolu'nun en değerli hazinelerinden olan türkülerimizi doğru bir şekilde icra edebilmek ve insanlarla paylaşabilmekti. Her şey kendiliğinden gelişti. Su akar yolunu bulur hesabı. Bu işe adım attığımızda ülkede müthiş bir pop furyası vardı. Türkülerin adı anılmıyordu. O ortamda türkü söylemek ve ayakta kalmak oldukça zordu.

    Ondan sonra da bir türkü furyası başladı ama. Neden türküler böyle dönem dönem popüler oluyor, sonra gündemden düşüyor?

    Her on-on beş yılda böyle bir şey oluyor. Bu kültürel zenginliğimizin önü kapatılmaya çalışılıyor. Bu bir devlet politikası mıdır yoksa başka şey midir ya da bizim insanımızın burnunun ucunu görmeden ileriye bakma çabası mıdır bilemiyorum.

    Özellikle son yıllarda yine gençler arasında halk müziğine bir ilgi var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu kaçınılmaz bir sonuç. Türküler arı sütü gibidir. Özün özüdür. Bir yılda, on yılda ortaya çıkan değerler değil bunlar. Yüzyılların, bin yılların birikimi. Ama bunların üstüne bizim de bir şeyler koymamız gerekiyor. Tabii ki bozarak değil. İyi ki türküler var, yoksa bu ülkede nefes alamazdık.

    Yirminci yılınızda onuncu albümünüzü çıkardınız. Adı Ki. Neden albümünüze bu ismi verdiniz?

    Bildiğiniz gibi ‘ki' bir bağlaç. Benim için de böyle bir anlamı var. Bir yoldayım ve bu yol bitmeyen bir yol. Öznesi türküler olan ve içini sevgiyle, şerefle ve barışla doldurabildiğim güzel bir cümleyi oluşturabilmekti gayem. Hâlâ da bunun için gayret ediyorum. Ve Ki, bir virgül benim için. Şu an kendimi en verimli dönemimde hissediyorum. Elimde halihazırda altı proje var. Birçoğu proje albüm.

    Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

    Halk müziğinin ve halk oyunları ile modern müziğin iç içe geçtiği bir müzikal yapmayı arzu ediyorum. Bizde müzikal olabilecek çok hikâye var. Leyla ile Mecnun'dan İnce Memed'e kadar binlercesi halihazırda elimizde. Ama bunların desteklenmesi gerek. Ülkemizde böyle bir zenginlik varken böyle şeyler maalesef yapılamıyor. Yine büyük senfonik çalışmalar da yapmak istiyorum. Bizde bir arıza var. Birtakım şeyler yapılamıyor.

    Barış isteyenleri hain olarak görenlere de ‘hadi oradan' diyorum

    Bir sanatçı olarak günümüzde ülkede yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Umuyorum barış, huzur, sevgi ve birbirini anlama ortamı geri gelir. Bu süreç delip geçti. Önü alınamayacak çok şey yapıldı. Bunların acısı yine bu toplumdan çıkacak. Elimizde türküler gibi bir reçete var. Bütün güzel duygular, düşünceler var.

    Toplumun farklı kesimleri arasında da kutuplaşma artıyor…

    Anadolu'da gitmediğim yer kalmadı. Ege'ye gidiyorum her görüşe sahip insanlar bu türküleri gelip birlikte dinliyor. Doğu'ya gidiyorum tablo aynı. Birileri insanları ayrıştırmaya çalışıyorsa biz de türkülerle o kadar direnmeliyiz. Türküler birlikte yaşamayı, hoşgörüyü, insan olmayı anlatır. 12 Eylül'de insanlarla bir travma oldu ve biz bu travmayı türkülerle iyileştirdik. Ülkücüyle solcu aynı ortamda bu türküleri dinledi ama kavga etmedi.

    En çok neden rahatsızlık duyuyorsunuz?

    İnsanların ağzından barış sözcüğü çıktığında hemen hain ilan ediliyor. Bunu sana yükleyerek kendi suçunu örtbas etmeye çalışıyor. Yılan kendi eğriliğini görmez, deveye boynu eğri der. Bu ülke benim ülkem. Gidecek başka yerim yok. Elbette sonuna kadar mücadelemi vereceğim. Hayata dair ne varsa türkülerimizin içinde var. Sadece müzik dinleyerek bir şeyler halledilmez. Ama türkülerin içindeki hoşgörüyü, sevgiyi, saygıyı, barışı, özgürlüğü anlamaya çalışmalıyız. Bizim kültürümüz güzellik, sevgi ve vicdan üstüne kurulu. Hani toplum olarak biz etle tırnak gibiydik? Hani misafirperverdik. Ülkemizde bugün Türk, Kürt insanlar ölüyor. Neden ölüyor? Asker de ölmesin sivil de ölmesin. Öldürmenin sonu yok. Silahla bir şeyin çözülmediğini gördük. Ülkemizi hepimiz seviyoruz. Barış isteyenleri hain olarak görenlere de ‘hadi oradan' diyorum. Onların ne samimiyetine ne de vatan sevgilerine inanıyorum.

    Kliplerimizi yayınlayacak mecra yok

    Televizyonda ve bazıları hariç radyolarda pek türkü yayınlanmıyor

    Yaptıklarımız yeterince insanlara ulaşamıyor. Haksız bir rekabet var. İnsanlara hep başka şeyler dayatılıyor. Bir eserin içinde klarnet sesi varsa dahi onu yayınlamıyorlar. Bütün dünya müzisyenleri benim etnik müziğimle ilgilenirken sen kim oluyorsun da bunu yapıyorsun? Bu anlayış kültür emperyalizminin ta kendisi. Bu ülkede yaptıklarımla kendimi kanıtlamış biriyim ama kliplerimi yayınlayacak mecra bulamıyorum.

    Bu çok acınacak bir durum…

    Ben acınacak durumda değilim. Ülkenin içinde bulunduğu durum acınılacak bir yerde. Lafa gelince herkes kültür, Anadolu, öz benliğimiz gibi laflar eder. Oysa kendi ayaklarımızın üstünde durarak bu savaşı veriyoruz. Bu benim işim değil, yaşam biçimim. Bu tutmadı gideyim pop söyleyeyim gibi bir arayışın içine girmedim. Bunca yıllık birikimi sadece tuttu diye popüler olan bir şeyin içine koymam.

    Kolunuzda kızınızın ayak izi var. Nasıl aranız?

    Bu doğduğu anda dünyaya bıraktığı ilk ayak izi. Dövme meraklısı değilim. Ama bu benim için çok özel. Kızımla aram çok iyi. Kızım ilkokula gidiyor. Okumayı yazmayı öğrendi. Bana kitap okuyor.


    0 0

    İş aramaya başlamadan önce boş vakitlerde neler yaptığınızı gözden geçirdiniz mi? Zira artık hobileriniz de altın değerinde. Hangi hobinin CV'de puan kaybettireceğini, ne tür faaliyetlerin sizi öne geçireceğini araştırdık.

    Eskiden diploma geçer akçeydi. Üniversiteyi bitirince gerisi kolaydı. En kötü ihtimalle orta halli bir memurluk garantiydi. Şimdi öyle mi? Etraftaki yüzlerce üniversiteli işsize bakınca durumların eskisi gibi ilerlemediğini görmek zor değil; üniversite diploması yetmiyor. Sizi diğerlerinden bir adım öne çıkaracak yeteneklere, kazanımlara ihtiyacınız var. Öğrencilik döneminde gittiğiniz faydalı bir kurs, öğrendiğiniz yabancı dil hatta hobileriniz bile iş yaşamında çok değerli. Çünkü artık hobiler eskisi gibi; ‘kitap okumak, müzik dinlemek, film izlemek' gibi sıralandığında işveren için bir şey ifade etmiyor. Kaldı ki bu eylemler hobi kategorisinden çıkalı uzun zaman oldu. Bugün hobi dendiğinde işveren gerçekten neye alâka duyduğunuzu ölçüyor, sıraladığınız faaliyetler üzerinden karakter analizinizi bile yapıyor.

    Damla İnsan Kaynakları Eğitim ve Danışmanlık Şirketi'nin yöneticisi Vural Şeker, “Kitap okumak, müzik dinlemek, gezmek… gibi klasik ve hobi olmayan şeyler yazılmamalıdır. Bundan, CV'nizin ciddiyetsizce hazırlandığı anlamı da çıkartılabilir.” diye ilk cümlede uyarısını yapıyor. Bunun yerine profesyonelce yapılan hobileri yazmayı öneriyor. Örneğin lisanslı bir sporcu ya da yarışmalarda dereceye giren bir satranç ustası gibi. Eğer böyle bir hobiniz yok ise bu alanı boş bırakmak bile daha anlamlı olabilir.

    Takım sporları

    Aslında hobiler kişilik özelliklerini ortaya çıkarmada önemli birer ölçü. Bu ölçüden sıkça faydalanan insan kaynakları uzmanlarının en çok vurguladığı faaliyet ise takım sporları. Bu bir futbol turnuvası olabileceği gibi folklor çalışması da olabilir. Nihayetinde ikisi de ekip arkadaşlarıyla uyumlu çalışmayı gerektiriyor. İşverenler de bu tip sporlarla ilgilenenlerin diğer çalışanlarla işbölümü konusunda daha başarılı olduğunu gözlemliyor.

    Motor sporları, dağcılık...

    Bazı iş türleri, rekabeti ve pes etmeden çalışma arzusunu diğerlerinden daha fazla gerektirir. Bu tür alanlarda motor sporları, dağcılık, dalış sporları gibi hobilere sahip kişiler işverenin ilgisini kolayca çekebilir. Çünkü bu sporlar da tıpkı bazı ‘acımasız' iş alanları gibi zorludur. Bu yüzden sürekli başarma arzusunu, bireysel başarıyı ve azmi besledikleri varsayılır. Ayrıca kuralların dışına çıkmanın ölümcül sonuçları olabileceğinden bu sporların kişiyi disipline ettiği düşünülür. Dalış sporlarının bir artısı daha var; vücuda sağladığı dinlendirici etkisiyle performansı artırdığı beklenir.

    El sanatları, fotoğrafçılık…

    Eğer bir fotoğraf kulübüne üyeyseniz ya da resim atölyesi gibi aktiviteleri takip ediyorsanız bu işvereninizi iki kat daha fazla etkileyecektir. Çünkü bu tür faaliyetler kişinin üreticiliğini artırdığı gibi gerçekten bir ilgi alanının oluştuğunun da göstergesidir. Çalışma hayatında işin dışında bir uğraşı, ilgi alanı olan kişiler ise her zaman daha karizmatik bulunur.

    İyi bir CV için…

    Vural Şeker, iş arayan adayları diğerlerinden öne çıkaracak CV'yi hazırlarken şunlara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor.

    -CV standartlarına uygun bir formda olmalıdır. Google'da bu konuda birçok örnek bulabilirsiniz. Özel bir tavsiye isteyenlere ise Europass CV kalıbını incelemelerini öneririm.

    -Eğitim ve çalışma bilgileri ters kronolojik sıralamayla yazılmalıdır.

    -CV'niz en fazla 2 sayfa uzunluğunda olmalıdır.

    -CV'de en küçük bir imla hatası bile olmamalıdır. Bu, görüştüğünüz kişinin sizin iş aramanın/bulmanın ilk adımı olan CV hazırlama aşamasında bile özensiz ve/veya beceriksiz biri olduğunuzu düşünmesine yol açabilir. Vakıf olduğunuzu iddia ettiğiniz bir teknik veya mesleki teknolojinin ismini yanlış yazmamaya özellikle dikkat edin.

    -CV'nize mutlaka fotoğraf ekleyin, aksi takdirde çok güçlü bir aday değilseniz değerlendirmeye bile alınmayabilirsiniz.

    -Genel bir anlatım diliyle kısa, net, yeterince bilgi veren, nokta atışı yapan, kariyer hedefinizi de içeren tutarlı bir CV oluşturun.

    -Kitabevine ya da kültür sanatla ilgili bir yere müracaat etmiyorsanız hobileriniz bölümüne kitap okumak, sinema tiyatroya gitmek yazmayın. İşverenler için bunlar zaten olması gerekenler. Diğer adaylara göre fark oluşturacak bir hobiniz varsa yazmalısınız.


    0 0

    Geçtiğimiz yılın En İyi Gençlik Tiyatrosu ödülünün sahibi Cinnet-i Tercih, 250. oyununu sanatseverlerle buluşturdu.

    5 yılı aşkın süredir Türkiye genelinde 55 farklı kentte sahnelenen oyun, gençlerin korkulu rüyası olan sınav ve tercih stresini mizahî; bir dille anlatıyor. Fatih Üniversitesi Sanat Tiyatrosu tarafından 6 yıl önce sanatseverlerle buluşan oyun, bu sezon Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın da desteğini alıyor. Türkiye'nin Vakıf Üniversitesine bağlı ilk ve tek profesyonel tiyatrosu Fatih Sanat Tiyatrosu, Cinnet-i Tercih dışında portföyünde bulunan diğer oyunları da sahnelemeye devam ediyor. Bilgi edinmek isteyenler için; www.fatihsanat.fatih.edu.tr


    0 0
  • 02/13/16--13:00: VİTRİN
  • [Spor] Daha uzun süre hareket için

    Nike tasarımcıları, ‘Nike Tech Knit' koleksiyonunda doğal ısı dengesini koruyarak uzun süre daha fazla hareketliliği hedefliyor. Tasarım ekibi, zengin doku ve yüzey yapısı üzerinde durarak yeni performans ipliği üretti. 14 saatten daha fazla hareket ederken dahi sıcaklık ve nefes alabilirliği sağlanıyor.

    [GİYİM] Hem rahat hem maskülen

    Debenhams'ın hazırladığı koleksiyonla erkeklerin hafta sonu klasik centilmen şıklığını yakalamaları mümkün. Baskılı tişörtler ise her görünüme canlılık katmak için iyi bir alternatif olabilir.

    [AKSESUAR] Bu saatler adım sayıyor

    Adidas Performance, güzel havaların yaklaşmasıyla birlikte hem formda kalmak hem de iyi görünmek isteyenler için ideal modeller sunuyor. Fonksiyonel özellikleriyle dikkat çeken saatler adım, mesafe, basamak ve harcanan kaloriyi ölçme özelliğine sahip.

    [TEKSTİL] Kalpli nevresim takımı

    Yataş, 14 Şubat Sevgililer Günü için birbirlerine aşık sevimli karakterler Mini&Mo'nun sevgilerini yansıtan nevresim takımı hazırladı. Yüzde 100 Pamuk Ranforce çift kişilik olarak tasarlanan nevresim takımı, özel paketinde nevresim, düz çarşaf ve iki adet volanlı yastığıyla birlikte raflarda yerini alacak. Fiyat 109,90 TL.


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Bu yıl son gününüz olsun
  • Başlığa bakarak hemen olumsuz düşünmeyin. Sevgililer Günü'ne alternatif düzenlenen ‘Bekârlar Günü' için bir dilek bu. Şaşırmayın, 14 Şubat kadar yaygın olmasa da onların da günleri var.

    Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, Çocuklar Günü, Sevgililer Günü varken ‘Bekârlar Günü'nün olmaması düşünülemezdi. İstisnaları olsa da bugün neredeyse tüm dünyada Sevgililer Günü kutlanırken önceki hafta ise sessiz sedasız bir gün daha kutlandı: Bekârlar Günü. Elbette onlarınki Sevgililer Günü gibi dünyanın her yerinde aynı günde kutlanmıyor. Çünkü net bir tarih yok. 3 Şubat günü Twitter'da '3 Şubat Dünya Bekârlar Günü' hashtag'i sayesinde bugünden haberdar olduk. Ancak internette dünya Bekârlar Günü diye arattığımızda karşımıza en çok çıkan tarih 11 Kasım. Her yıl bu tarihte çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu yüzbinlerce insan bekâr olmanın gururunu yaşamak için festivaller düzenliyor. Bugünün popülerleşmeye başlamasında Çin'in en büyük online satış sitesi 'Alibaba'nın etkisi büyük. Alibaba, 2015'te Dünya Bekârlar Günü olarak kutlanan 11 Kasım'da büyük indirimler yapmış ve sekiz saniyede 1 milyar dolarlık satış rakamına çıkarak bir rekor kırmıştı.

    Çin'de 11 Kasım'da kutlanan ‘Bekârlar Günü'nün, 90'lı yıllarda Sevgililer Günü'ne karşı bir akım olarak ortaya çıktığı biliniyor. Tekliği ifade eden bir rakamına atıfla 11 rakamının seçilmesi tesadüfi değil. 3 Şubat ve 11 Kasım'ın dışında ‘Dünya Bekârlar Günü' olarak kutlanan iki alternatif tarih daha var. İlki 29 Şubat. İrlandalı iki aziz St. Patrick ve St. Bridget'in evlenme teklif etme hakkının dört yılda bir kadınlara ait olmasına karar verdiği biliniyor. St. Patrick de ‘Bari uzun yıllar kadınların olsun' diyerek ‘29 Şubat'ı öneriyor. Bu tarih zamanla ‘Dünya Bekârlar Günü' haline geliyor.

    Hediyeler daha mütevazı

    15 Şubat Dünya Bekârlar Farkındalık Günü var ki aslında en mantıklısı o gibi görünüyor. Sevgililer Günü'nün hemen ertesinde kutlanan bugünün orijinal ismi Single Awarenes Day. İngilizce kısaltması üzgün anlamına gelen ‘SAD' kelimesi. ‘Bekârlara İyi Davranın' mı demek isteniyor bilinmez ama bekârlar bugünde diğer bekâr arkadaşlarıyla bir araya gelmeye ve birlikte hediyeleşmeye teşvik ediliyor. Ancak 14 Şubat'ın ticarileşmesine karşı çıkarak. Dolayısıyla kartpostal, çiçek gibi mütevazı hediyeler seçiliyor. Bazı yerlerde bekârların bir araya geldiği tanışma toplantıları düzenleniyor. Tabii bu biraz da ‘son bekârlar günü'nü kutlamak isteyenler için olabilir.


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Gol de yerim gol de atarım!
  • 43 yaşındaki Brezilyalı file bekçisi Rogerio Ceni, yeşil sahalara veda etti. Onun vedası diğer kalecilerden farklıydı. Çünkü nesli tükenmekte olan ‘hem tutan hem de gol atan kaleciler' zümresinin başını çekiyordu. Peki başka kimler mi var o listede?

    Kalecilik zor zanaattır. Tek başına takımlarına maç kazandırsalar bile haklarında olumlu iki-üç kelime edilir. Tersi durumda ise hem medyanın hem de taraftarın dilinden düşmezler. Bazı kaleciler var ki diğer meslektaşlarından daha şanslı. Belki kalelerinde gösterdikleri performansla değil, ileri uçta yaptıklarıyla hak ettikleri değeri bulurlar. Onların en ünlülerinden biri Rogerio Ceni. Brezilyalı file bekçisi, geçtiğimiz günlerde ligin son haftasında oynanan Goias maçının ardından ülke basınına yaptığı açıklamada, futbola veda ettiğini duyurarak futbolseverleri üzmüştü. Sao Paulo kalesini 1990'dan buyana koruyan 43 yaşındaki efsane, 131 golle kariyerine son verirken ‘golcü kaleciler' listesinde yer alan tek faal futbolcuydu. Biz de Ceni'den aldığımız ilhamla golcü kalecileri hatırlayalım istedik.

    Aynı maçta hem penaltı atıp hem de penaltı kurtaran tek futbolcu

    Dünyanın en sıra dışı kalecisi, Rogerio Ceni. Forvet oyuncularıyla yarışan tek file bekçisi. 25 yıl, 1256 maç, 131 gol… Profesyonel kariyerine 1990 yılında Sao Paulo'da başlayan Brezilyalı kaleci, başka bir takımın kalesini emanet almayı düşünmedi bile. Lakin penaltı ve serbest vuruşlardan bulduğu goller, adını, dünyanın en unutulmaz futbolcuları arasına yazdırmaya yetti. 5 defa bir maçta 2 gol atmayı başardı. Meraklısına not: “Aynı maçta hem penaltı atıp hem de penaltı kurtaran tek kaleci.” 24 Kasım 2013 tarihinde Botafogo karşılaşmasında, Sao Paulo forması altında 1117. maçına çıkarak, Brezilya tarihinde bir kulüpte ‘en fazla forma giyen futbolcu' unvanını Pele'den alan Ceni'nin CV'sinde 3 Brezilya Ligi, 2 Libertadores, birer Sudamericana ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası şampiyonlukları var. 7 Aralık 2015 tarihinde son defa kaleci kazağını sırtına geçirerek, 43 yaşında köşesine çekildi.

    Bir maçta hat-trick yapan tek kaleci

    1965 Paraguay doğumlu olan Jose Luis Chilavert, “bir maçta hat-trick yapan tek kaleci” unvanının sahibi. Velez Sarsfield'in formasıyla Ferro Carril Oestre'ye karşı oynadığı ve kazanılan maçın üç gole imzasını atan Paraguaylı kalecinin kariyeri boyunca Arjantin, İspanya ve Fransa'ya yolu düştü. Penaltı dışında mükemmel frikik kullanan Chilavert, tam bir serbest vuruş ustasıydı. Paraguay Milli Takımı'yla 74 maçta attığı 8 golün rekorunu kıran bir kaleci çıkmadı başka. Kariyeri boyunca toplam 62 gole imza atan Chilavert'ın, “Tek yıldız ben değilim, Paraguay takımı sadece Chilavert'ten oluşmuyor.” açıklamaları da ne denli ‘mütevazı bir kaptan' olduğunun göstergesi.

    Türkiye'de tarih yazdı

    Böyle bir listede Bulgar Dimitar Ivankov isminin yer almaması sürpriz olurdu. 2005 yılında Türkiye'ye adım attığı günden itibaren attığı 25 golle ‘golcü kaleciler' listesine girmişti çoktan. 3 sezon formasını giydiği Kayserispor ile 2008 yılında Türkiye Kupası'nı kazandı. O maçta Gençlerbirliği'ne karşı 2 penaltı golü atarken 4 penaltıya da geçit vermedi. Kariyerinin en unutulmaz günlerinden birini yaşayan Bulgar kaleci, aynı yıl Kayserispor'dan ayrılıp Bursaspor'a transfer olurken, kaydettiği penaltı golleriyle Süper Lig şampiyonluğunda büyük katkı sağlamıştı. O sezon tam 4 penaltı golüyle Bursaspor'un tarihine geçmeyi başaran Ivankov, 16 yıllık futbol kariyerinde toplam 42 gole imza attı.

    44 yaşında futbola veda

    Kolombiyalı Rene Higuita, nam-ı diğer “El Loco” (çılgın), kariyeri boyunca 41 kez rakip ağları sarstı. El Loco, golleri kadar kurtarışlarıyla da ünlü bir kaleci. 1995 yılında İngiltere'ye karşı yaptığı ‘akrep kurtarışıyla' futbol tarihine adını yazdıran ünlü file bekçisi, kaleden topu alıp orta yuvarlağa kadar ayağında sürerken rakibine çalım atmayı ihmal etmez, beklenmedik anda beklenmedik hareketleri ile rakibinin sinir sistemini yoklardı. 1966 doğumlu olan kaleci, Ocak 2010'da Kolombiya birinci lig ekiplerinden Deportivo Pereira takımından emekliliğe ayrıldı.

    19 numaralı kaleci

    Meksikalı kaleci Jorge Campos'un, bu listeye girmesinin sebebi elbette ki kaleci olmasına rağmen kaydettiği goller. Ancak onu unutulmaz kılan sadece attığı 34 gol değil, sahadaki rengiydi de. Çoğunlukla rengarenk, bazen halı desenli ya da takımın deplasman formasıyla onu sahalarda görebilirdiniz. Kalecinin numarası ve bölgesinin yalnızlığıyla bilinen 1 numaralı forma yerine, bazen haykırdığı 19 numarası olurdu göğsünde…

    Tam bir penaltı ustası

    Hans-Jörg Butt ile yüzümüzü biraz da Avrupa'ya dönelim. ‘Golcü kaleciler' listesine ‘temiz penaltılarla' giren Alman eldivenin, topu nereye nişanlayacağını kestirmek güç, atamayacağına ihtimal vermek cesurca olurdu. Bundesliga tarihine geçen Butt, Hamburg, Bayern Münih, Bayer Leverkusen gibi takımların formasını giyerek, Bundesliga'da 26, Şampiyonlar Ligi'nde 3, kariyerinde ise toplam 32 gol atmıştı. Bayer Leverkusen'e transfer olduğu ilk sezonda takımını Şampiyonlar Ligi finaline taşıyan kahramanlardan birisi olmasına rağmen Zidane'dan yediği dramatik golle anmak isteyenler de olabilir.


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Almanca 'kısmet' ne demek?
  • Marie Hartlieb ve Tuğba Yalçınkaya, ‘Mavi Blau' ismini verdikleri blogda İstanbul hakkındaki deneyimlerini anlatıyor. Almanya doğumlu ikili, blogda iki kültürün bir araya gelmesinden oluşan zıtlıkları ve birlikteliği yansıtan yazı ve fotoğraflar paylaşıyor.

    Altmışlı yılların başında Almanya'ya giden binlerce Türk, yıllar sonra birinci jenerasyon olarak anılacaklarından habersiz yeni bir yaşama adım atar. Medyada ‘entegre olamamış göçmenler' olarak eleştirilen bir kitle olur. Günümüzde ise üçüncü jenerasyon entegrasyon tartışmalarına başka bir boyut getirecektir. İşte bu üçüncü jenerasyona ait bir Türk kızı ile Alman akranının İstanbul'da yolları kesişir.

    Erasmus programıyla İstanbul'a gelen Marie Hartlieb, bu şehirdeki deneyimlerini ‘Mavi Blau' ismini verdiği blogunda paylaşmaya başlar. İlk başlarda sadece arkadaşlarının ve tanıdıklarının takip ettiği blog, zamanla İstanbul'da yaşayan ve Almanya ile bir şekilde bağı olan Türk, Alman, Avusturyalı, İsviçreli kısaca Almanca konuşan topluluğun da ilgisini çeker. Böylelikle iki kültür arasında köprü görevi gören bir girişime dönüşür. Şu anda aktif 12 üyesi olan blog, İstanbul'da yaşayan Almanların ve hatta Almanya'da doğup büyümüş, birkaç yaz tatili dışında Türkiye hakkında hiçbir deneyimi olmayan Türklerin Türkiye deneyimlerini aktarıyor. Bu kişilerin hikâyelerine yer veren topluluk sosyal medyada özellikle de Instagram hesaplarında iki kültürün bir araya gelmesinden oluşan zıtlıkları ve birlikteliği yansıtan fotoğraflar paylaşıyor. Grupta iki tane de fotoğrafçı var. Aynı zamanda Türkiye'de Almanca konuşan topluluğa kültür-sanat ve yaşam ağırlıklı haberler de sunan blog gelişime açık. Yakın zamanda Almanca ve Türkçe şiirlerin okunacağı bir akşam düzenleyecek olan topluluk, sitedeki Almanca yazıları da Türkçeye çevirecek.

    Türkiye'de nasip kısmeti öğrendim

    Marie Hartlieb, Almanya'nın küçük bir kasabasında doğup büyüyen ve Türk arkadaşı olmayan genç bir kız. “Almanya'dayken Türkleri hiç tanımıyordum. Medyadan biliyordum ama orada da önyargılı bilgiler sunuluyordu bize. Tabii bunlara çok takılmadım.” sözleri ona ait. Erasmus için karar verme zamanı geldiğinde Varşova ve İstanbul seçeneği arasından aslında hakkında fazla fikir sahibi olmadığı İstanbul'u seçmiş. Sebebi hayli ilginç: “Sadece daha sıcak olduğunu düşünerek İstanbul'da karar kıldım.”

    2012'de ilk kez geldiği İstanbul'da Bilgi Üniversitesi'nde bir yılını geçirmiş. Bir yıl sonra Almanya'ya dönen Hartlieb, bir süre sonra yeniden Türkiye'ye dönmek istemiş. Bu kez bir yıl kadar ‘Suç ve Ceza Filmleri Festivali'nde çalışmış ve yeniden Almanya'ya dönmüş. Yüksek lisansını yaptıktan sonra ise bir kez daha İstanbul'a gelmiş. “Almanya'ya dönünce hayat çok boş geldi.” demesi son dönüşünden bu yana İstanbul'da yaşamasının da bir sebebi.

    Hartlieb, şimdilerde Türk-Alman sineması konulu master tezini yazıyor. İstanbul ve Türk kültürüne olan ilgisi ise Türkçeyi akıcı derecede konuşacak kadar fazla. İstanbul'u ve Türk toplumunu tanıdıktan sonra bu iki kültür arasındaki zıtlıklar ve benzerliklerin ilgisini çektiğini söylüyor: “İki kültür farklı olsa da birçok noktada birleşiyor. Almanlar çok düzenli ve stresli. Türkler ise rahat, düzensiz ve hayatı anlık yaşıyor. Burada rahat olmayı çok iyi öğrendiğimi söyleyebilirim. Kısmet demeyi öğrendim mesela. Türkçe yaptığımız röportajda kısmetin Almanca karşılığı olup olmadığını soruyoruz ama öyle bir şey yok. Almanya'da uğraşırsın ve hata yapmamaya çalışırsın. Burada ise yaşayarak öğreniyorsun birçok şeyi. Bence iki kültür birbirini besliyor.”

    İki kültür arasında köprü görevi görüyoruz

    Tuğba Yalçınkaya ve Marie Hartlieb, 'Mavi Blau' bloguna içerik üretiyor. İkisi de Almanya doğumlu ancak İstanbul'da tanışmışlar. Site genel olarak öğrenciler ve fotoğrafçılardan oluşuyor. Almanya ve Türkiye ilişkilerinin çok eskilere dayanmasına rağmen şimdilerde önyargılara şaşırdığını söylüyor Yalçınkaya: “Bu köprüyü yeniden kurmak istiyoruz. Hikâyelerden ve insanlardan bahsederek, bilgi vererek, onların hikâyelerini sunarak…”


    0 0

    Kentsel dönüşümün hayatımızda kapladığı yer malum. Etrafımız daimi bir bitmeyen inşaatlar furyası… Cem Dinlenmiş'in bu ‘inşaat parodisi'ni alaycı bir dille resmettiği sergi, ziyaretçilerini kâh Esenyurt'un rezidanslarında kâh Tozkoparan'ın bir nebze yeşil sokaklarında gezdiriyor.

    Cem Dinlenmiş'i Penguen dergisindeki ‘Her Şey Olur' köşesinden tanıyoruz. Geçtiğimiz günlerde bu kez bir sergiyle karşımıza çıktı. ‘Görsen Kesin Tanırsın' başlıklı resim sergisi, ironik bir bakış açısıyla kentsel dönüşüm etrafında dolaşıyor. Yıllardır etrafımızda görmeye alıştığımızdan artık fark etmeyecek hale geldiğimiz inşaatlar, ‘yükselen yeni projeler' ve şirketlerle birlikte bunların mağdurlarını görüyoruz resimlerde. Dinlenmiş'in icat ettiği hayali bir firma olan Akarca İnşaat'ın geçmişten günümüze yolculuğunu seyrederken çokça tanıdık manzarayla karşılaşıyoruz. Zira resmedilen hepimiz için ‘görsen kesin tanırsın' aşinalığında.

    Şehirde karşılaştığımız yapılar ve onların hatırlattıklarını görüyoruz sergide. Moloz yığınları, dozer girmiş araziler, yükselen inşaatlar ve daha niceleri… Çizere göre bunlar her gün önünden geçtiğimiz, başımızı kaldırıp bakmasak bile kaybolduklarında yokluklarını fark ettiğimiz uzaktan akrabalar gibi hayatımızı kaplıyor. Sergi, sadece bugünkü inşaat çılgınlığı ve etrafı saran korkunç binalarla ilgili değil. Farklı manzaralar ve hikâyelerle birlikte bütün bu mekânlar üzerindeki değişimin tarihine de odaklanıyor.

    Hem kazananların hem de mağdurların hikâyesi

    Resimlerde seçilen mekânlar, İstanbul'un dönüşüm tarihinden farklı temsiller olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Tozkoparan. 50'lerin, 60'ların sosyal konut zihniyetinin bir ürünü olan blokların bulunduğu semt, bugün hâlâ nispeten yeşil kalmış ve tekrar dönüşüme tabi tutulma tehdidi altında. Yine sergideki resimlerden biri geçtiğimiz aylarda yıkılan İSKİ binası. Dinlenmiş'e göre o da 80'lerin modern bakışını, devletin duruşunu temsil eden bir yapı aslında ama bugün onunla da hesaplaşılıyor. Temsil ettiği değerlerle birlikte o da yıkılıyor. Ağırlık ise Esenyurt'a ait. Bu ilçenin 89'da bir köyken nasıl dönüştüğünü ve hâkimiyetini şöyle açıklıyor Dinlenmiş: “İlçede dönüşüm 90'larda başlıyor. Bugünkü dev toplu konut, rezidans binaları açısından çok önemli bir yer. En çok bina, konut satılan ilçe orası. Televizyonda reklamlarını sürekli izlediğimiz o dev binaların da en dip dibe, en kocaman örneklerinin bulunduğu yer.” Sergide bu ilçenin ironik bir haritasının da çizildiğini görüyoruz. ‘Ünlü yanar döner ışıklı köprü' ile ‘ünlü yanan işçi çadırları'nın bu haritada alt alta kullanılması şüphesiz tesadüf değil. Bu bağlamda sergi, Akarca İnşaat gibi kazananların yanında iş cinayetlerinde ölenler, konut mağdurları ile konutzedeler gibi kaybedenlerin hikâyesine de ışık tutuyor. Sergiyi X-İst Sanat Galerisi'nde 27 Şubat'a kadar görebilirsiniz.

    ‘Sanatın ve sanatçının dostu' Akarca İnşaat

    Kentsel dönüşümün en önemli aktörlerinden biri, şüphesiz her işi yaparak orantısızca büyüyen inşaat şirketleri. Akarca İnşaat, Cem Dinlenmiş'in hayal ürünü olsa da, internette kabaca bir taramayla karşınıza çıkacak firmaların çoğuyla ortak özellikte bir yapı aslında. Bu sebeple adında da özel bir çağrışım, belirgin bir espri taşımasını istememiş Dinlenmiş. İnsanların ‘Gerçekten böyle bir yer var mı?' sorgulamasını ise çok sık görülen bir şeyi işlediği için doğal buluyor. Zira Akarca İnşaat da gerçek hayattaki birçok benzeri gibi ufak bir dükkândan işleri büyütüyor. 1991'de Esenyurt şehirleşmeye başlarken yapı malzemeleri satmak üzere kurulan Akarca Nalburiye, 2010'da adını ‘Akarca İnşaat Kentsel Tasarım Emlak Yatırımları Ticaret Limited Şirketi' olarak değiştiriyor. Dinlenmiş, bu örnek üzerinden biraz da birbirinden farklı iş kollarının bir firmayı nasıl büyüttüğünü anlatıyor, “Dekorasyondan başlayıp emlaka kadar… Binayı yapmak, satmak, içini döşemek, onu satın almak, aynı zamanda arsa toplamak, arsaları bir araya getirip daha büyük inşaat için bir alan oluşturmak…” diye devam eden süreç, değişim ve dönüşümün yükselen aktörünü tarihte ‘muzafferler' safına kaydediyor. Serginin de biraz bununla alay eden kurgusu sebebiyle, Akarca İnşaat baş köşede yer alıyor. Hatta bu parodinin bir parçası olarak katalogdaki bilgilere, firmanın ‘sanatın ve sanatçının dostu' olduğu, birçok güncel sanat projesini desteklediği bile eklenmiş.


    0 0

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO-DSÖ), zika virüsünün, ‘Uluslararası önemi haiz bir halk sağlığı riski' oluşturduğunu ilan etti. Son gelişmeler üzerine harekete geçen Sağlık Bakanlığı ise riskli bölgelere seyahat edeceklerin bilgilendirilmesi amacıyla çalışma başlattı.

    Zika virüsüne karşı havalimanlarında da tedbir alındı. Türkiye Hudut Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü, ilk etapta riskli bölgelere uçuş düzenlenen havalimanlarında, her türlü acil çağrıya cevap verecek donanımda sağlık ekibi bulundurmaya başladı. Bu konuda havayolu şirketleri de, DSÖ'nün tavsiye niteliğindeki uyarıları konusunda bilgilendirildi. Ayrıca uçaklar, DSÖ'nün önerdiği ve tüm haşerelere karşı etkili ‘Permitrin' adı verilen ilaçla ayda en az bir kere dezenfekte edilmeye başlandı. Zika virüsü konusunda gerekli tüm tedbirlerin alındığına dikkat çeken yetkililer, havalimanlarına hastalıklı kişilerin tespiti amacıyla termal kamera konulmayacağını söylüyor. Daha önce akut solunum sendromu (SARS) ve domuz gribi (H1N1) gibi bulaşıcı virüsün tespiti amacıyla havalimanlarına termal kamera yerleştirilmişti.

    Cibinlikte uyuyun

    Önleme ve kontrol işlemlerinin, sivrisineklerin çoğalmasına neden olan kaynakların kesilmesine ve insanlarla sivrisineklerin temasının azaltılmasına dayandığını dile getiren yetkililer, böcek kovucu, kapalı kapılar/pencereler ve vücudu tamamen örten giyeceklerin sivrisinekten koruyabileceğini ifade ediyor. Yetkililer ayrıca virüse neden olan Aedes sivrisineğinden korunmak için uyurken gün boyunca böcek kovucu ilaçla işlem görmüş cibinliklerin kullanılmasını tavsiye ediyor.

    Sağlık Bakanlığı, seyahat severlerin gerekli tedbiri alması amacıyla zika virüsünün görüldüğü ülkeleri de açıkladı. Buna göre virüs vakalarına şu an için Amerika kıtasında Barbados, Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Porto Riko (ABD), Kosta Rika, Curacao, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, El Salvador, Fransız Guyanası, Guadeloupe, Guatemala, Guyana, Haiti, Honduras, Jamaika, Martinik, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Saint Martin, Surinam, Virjin Adaları (ABD) ve Venezuela'da, Okyanusya/Pasifik Adaları'nda Amerikan Samoa, Samoa ve Tonga, Afrika'da ise Kape Verde'de rastlandı.

    Hamileleri tehdit ediyor

    Uganda'nın Zika Ormanı'ndaki Rhesus maymununda 1947'de keşfedilen virüs, insanlarda ise ilk olarak Nijerya'da 1954'te görüldü. Brezilya'da geçen yıl tekrar ortaya çıkan virüse, Amerika kıtası ve Avrupa'da da rastlandı. Ateş, gözlerde kızarma, kusma, döküntü, baş, kas ve eklem ağrısı gibi belirtileri bulunan virüsün, tedavisi ve önleyici aşısı bulunmuyor. Virüsün, özellikle hamile kadınlara bulaşması halinde bebeklerde nöro-gelişimsel bozukluğu ifade eden ‘mikrosefali'ye neden olduğu ifade ediliyor.


    0 0

    Sunay ve Erhan Körtek çifti, 14 Şubat 2014'te evlenmişti. Ancak polis memuru Erhan Körtek şimdi Silivri Cezaevi'nde. Sunay Körtek ise iki yıldır evlilik yıldönümlerini yalnız geçiriyor.

    Kâğıthane Evlendirme Dairesi önünde genç bir kadın tek başına oturuyor. Bir yıldır ayrı kaldıkları eşiyle ilk kez karşılaştıkları yerde yeniden birlikte olacakları günün hayalini kuruyor. 14 Şubat 2014'te nikâh masasına oturdukları eşiyle ayrı geçirdikleri ikinci evlilik yıldönümünü kutlamak istiyor ama nafile. Silivri Cezaevi'ndeki eşini öyle her istediği zaman göremiyor, arayamıyor.

    Sunay Körtek, 22 Temmuz sahur operasyonunda gözaltına alınan polis memuru Erhan Körtek'in eşi. Gece 01.30'da göreve diye çağrıldığı emniyet binasında gözaltına alınan Körtek, eşinden ilk ayrılığını böyle yaşadı. Üç ay tutuklu kaldıktan sonra serbest kaldı, görevine ve yuvasına döndü. Yaklaşık bir yıl önce ise ikinci kez gözaltına alındı ve tutuklandı. Sunay Körtek de Silivri Cezaevi'nde tutulan eşine yakın olabilmek için Muş'taki evlerini bırakıp İstanbul'a geldi. Bir yıl boyunca her hafta bir gün eşinin eşyalarını taşıdığı poşetlerle cezaevinin yolunu tuttu, sıkıntılara rağmen eşini hiç yalnız bırakmadı. Zorluklarla geçen bir yılın ardından Sunay Körtek, eşiyle gurur duyduğunu ve onu bir ömür beklemeye hazır olduğunu söylüyor. Konu 14 Şubat'a geldiğinde ise genç kadın, gözünün ne pırlantalarda ne de lüks bir restoranda akşam yemeğinde olduğunu söylüyor: “Hayalim, eşimle birlikte bir saat sonra görüş bitecek korkusu olmadan bir simidi rahatça yiyebilmek. Elbet bir gün kavuşacağız bugün olmasa da yarın. Evlenirken ‘iyi günde kötü günde beraberiz' sözünü boşuna söylemedik, her zaman eşimin yanındayım.”

    Eşi gözaltına alındığında Körtek çifti başlangıçta Muş'taki evlerini dağıtmayı düşünmez, bir yıl boyunca oturmadıkları evin kirasını ve faturalarını ödemeye devam eder. Eşine yakın olabilmek için İstanbul'daki ailesinin yanına taşınan Sunay Hanım'ın en büyük tesellisi, eşini bir saat bile olsa cezaevinde görebilmek. Sunay Körtek, ailesinin yanında kalsa bile işe ihtiyacı vardır. Daha önce altı yıl yanında çalıştığı eski patronuna müracaat eder. Fakat burası kapıları kapatır. Sekiz ay boyunca iş arar ancak eşinin durumundan dolayı birçok yerde karşısına engeller çıkar. Uzun uğraşlar sonunda bir yerde iş bulur. Yeni işyerinde haftalık iznini de eşinin görüşlerinin olduğu güne göre ayarlar. Haftada bir gün izni vardır ve o gün de Silivri yollarında geçer. Herkes için eziyet olacak bu durum onun için bayram gibidir.

    Yapılan zulmü Allah'a havale ediyor Sunay Körtek: “13 ayımı eşimden ayrı geçirdim, kim bilir daha kaç ay ayrı kalacağız? Sabah 09.00'da evden çıkıp 13.30'daki görüşe yetişiyorum. Silivri Cezaevi'nden çıkıyorum, eve gelmem akşam 19.30'u buluyor. Bunlar bana zor gelmiyor ancak eşime atfedilen suçlar ve asılsız iddialar zoruma gidiyor. Bu kadar sıkıntı yaşarken bize yapılan haksızlıklar zoruma gidiyor. Bu zulmü reva görenleri Allah'a bırakıyorum.”

    İyi ki onunla evlenmişim

    Eşiyle ikinci evlilik yıldönümlerini birlikte geçirememenin üzüntüsünü yaşayan Sunay Körtek, önceki hafta tahliye umuduyla izlediği duruşmadan sonuç çıkmayınca bir kez daha yıkılır. Adliye koridorunda gözyaşlarına hâkim olamayan Körtek duygularını, “İkinci evlilik yıldönümümüzü birlikte geçirmek için eşime sürpriz yapacaktım. İki gün boyunca mahkemede heyecanla bekledim. Eşimi alıp gitmeyi hayal ediyordum, en azından ikinci yıldönümümüzü birlikte özgürce geçirseydik.” diye anlatıyor. Eşini istediği zaman görememenin kendisini çok üzdüğünü söyleyen Körtek, “Eşimi haftada bir saat görebiliyorum. O bir hafta gelmek bilmiyor fakat bir saat görüş öyle çabuk geçiyor ki, hiçbir şey anlayamadan bitiyor. Biz bunları hak etmedik ama her kışın bir baharı olduğu gibi bu zor günlerin de elbet güzel günleri olacaktır. Onunla gurur duyuyorum, eşim karıncayı bile incitmekten çekinen bir insan. Asla yanlış bir şey yapmadı. İyi ki onun gibi biriyle evlenmek nasip oldu, kendisini çok seviyorum.” diyor.


    0 0

    Fenerbahçeli Kayhan, Trabzonspor ve Beşiktaş'ta futbol oynayan Küçük Orhan, dünya şampiyonu güreşçilerimizden Mustafa Kurt, milli atlet Nuray Sev Özdemir gibi pek çok sporcu yetiştiren Soysallı için ‘milli takım köyü' demek abartılı olmaz.‘

    Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı Soysallı Mahallesi, tam bir sporcu fabrikası. Güreşten futbola, atletizmden okçuluğa kadar birçok branşta sporcu yetiştiren Soysallı, milli takımlara da çok sayıda sporcu göndermiş. Fenerbahçe'nin ünlü golcüsü Kayhan, Trabzonspor ve Beşiktaş'ta futbol oynayan Küçük Orhan, eski pehlivanlardan dünya şampiyonu Mustafa Kurt, milli atlet Nuray Sev Özdemir Soysallı'nın yetiştirdiği sporculardan sadece birkaçı.

    Reşit, İrfan, Kayhan, Ayhan, İlhan, Cengiz ve Orhan Kaynak kardeşler, futbolda uzun süre adlarından söz ettirdi. Kaynak kardeşler, dört büyükler ve milli takımda ter döktü. Kardeşlerin en büyüğü Reşit, 1975-77 yılları arasında Beşiktaş forması giydi. Futboluyla ‘Süper Reşit' diye anılan Reşit Kaynak, 15 kez de milli oldu. Ancak kardeşler arasında en fazla bilinen Kayhan oldu. Adanaspor'da bir sezonda attığı 30 golle dikkatleri üzerine çeken futbolcu, bu performansıyla Fenerbahçe'ye transfer oldu. Özellikle uzaktan attığı gollerle bilinen Kayhan, Rıdvan ve Müjdat'lı efsane kadroda Sarı-Lacivertli takımın başarılarında önemli bir pay sahibiydi. Kayhan, dört kez de A Milli Takım formasıyla mücadele etti. 1994 yılında Adana Demirspor'dayken antrenmanda geçirdiği kalp krizinden 34 yaşında, Reşit Kaynak da 1999'da yine aynı nedenden hayatını kaybetti.

    Kaynak kardeşlerin dört büyüklerde oynayan diğer ismi de Orhan'dı. 1993-94 sezonunda Trabzonspor'a transfer olan Orhan, takım arkadaşı Orhan Çıkrıkçı ile karıştırılmasın diye ‘Küçük Orhan' olarak anıldı. Performansı, Christoph Daum'un dikkatini çekti ve büyük bir bonservis bedeliyle Beşiktaş'a transfer oldu. İki sezon Siyah-Beyazlılarda top koşturan Orhan, daha sonra sırasıyla Kocaelispor, Yunan ekibi Skoda İskeçe, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Kayseri Erciyesspor, Akçaabat Sebatspor, Kocaelispor ve Sarıyer'de top koşturduktan sonra futbolu bıraktı.

    Arkadaşının ayakkabısını

    giyerek milli sporcu oldu

    Soysallı Mahallesi sadece futbolda değil, diğer branşlarda da milli takımlara sporcu yetiştirdi. Güreş, atletizm ve atıcılıkta milli formayı giren Soysallılı gençler, önemli başarılara imza attı. Çocukluktan itibaren gönlünü güreşe veren Mustafa Kurt, Türkiye şampiyonluklarının ardından iki kez de uluslararası alanda ay yıldızlı mayoyla altın madalya kazandı.

    Nuray Sev Özdemir ise atletizmde milli forma girmeyi başaran isimlerden. 10 yaşında Ceyhan'da uzun atlama ve koşu alanında atletizme başlayan Özdemir, o yıllarda arkadaşlarının ayakkabılarını giyerek yarışmalara katılmış. Özdemir için atletizm daha sonra tutku haline gelmiş. Atletizm Milli Takımı'na kadar yükselen Özdemir, şimdi Adana'da beden eğitimi öğretmeni. Atletizm Milli Takımı'nda sporcu yetiştirmeye de devam ediyor.

    Kayhan (soldan ikinci oturan), Fenerbahçe formasıyla.

    ‘Küçük Brezilya derlerdi'

    Soysallı Mahallesi Muhtarı Hasan Basri Daban, güreş hakemi. Köylerinde futbol, güreş, atletizm, atıcılık gibi branşlarda önemli sporcular yetiştiğini söyleyen Daban, köye önceleri 'küçük Brezilya' denildiğini anlatıyor. Kaynak kardeşlerin başarılarından bahseden Daban, hocaları olmamasına rağmen disiplinden taviz vermediklerini belirtiyor.


    0 0

    12 Eylül'den sonra çekilen ve seyirciye 80'ler Türkiye'sinin karamsar halini gösteren ‘Tekerleme', 30 yıl sonra ilk kez seyirci önüne çıkacak. Filmi izlememizi sağlayacak kişi Almanya'da yaşayan yönetmen Merlyn Solakhan'a 30 yıl sonra ulaşan Burak Çevik.

    Sene 1979… Sinema eğitimi almak için İstanbul'dan Almanya'ya giden genç bir kadın 1980-85 yılları arasında Berlin Sinema ve TV Akademisi'nde (dffb) öğrenim görür. Akademi, mezuniyet filmi olarak da ‘Tekerleme' adıyla İstanbul'da geçen kurmaca bir film çeker. Onun ifadesiyle ‘kendisi gibi ülkesinden uzak kalmış birinin gözü ve duygularından İstanbul'a bakmaya' çalışan bir filmdir bu. 12 Eylül'ün ardından hayatta kalmaya çalışan aydınların çelişkilerle dolu İstanbul günleri vardır bir de filmde. Bugün hayatta olmayan Mustafa Irgat ve Zümrüt Pekin gibi isimlerin yanı sıra Mehmet Güreli'nin de küçük bir rolle yer aldığı filmde diyaloglar ünlü yazar ve şair İzzet Yasar'a aittir. Bu arada filmde rol alanların ve çalışanların tamamı Merlyn Solakhan'ın tanıdıklarıdır ve ücret almamışlardır.

    Merlyn Solakhan, baştan beri bahsettiğimiz kişinin ta kendisi. Yani Tekerleme'nin yönetmeni… Tekerleme, 1985 yılında tamamlandığında Berlin Film Festivali'nde gösterilir, çeşitli eyaletlerde birkaç kez ‘sinematek'lerde gösterime girer, sinemaseverlerden övgü alır. Fakat hiçbir zaman Türkiye'de gösterilmez. Ta ki bir gün Solakhan'a Türkiye'den bir telefon gelene kadar. Burasını bizzat kendisi anlatsın: “Bir gün Berlin'de ev telefonum çaldı ve bu filmimle ilgili Türkiye'den genç bir sinema araştırmacısı Burak Çevik'in benimle irtibata geçmeye çalıştığını öğrendim, sonra yazıştık, görüştük ve şimdi bir dijital kopyayla filmi gösterime hazırladık.”

    Biletleri şimdiden tükendi

    Tekerleme çekildikten 30 yıl sonra bu olay yaşanır. Solakhan'a ulaşmaya çalışan kişi Fol Sinema'dan film küratörü Burak Çevik'tir. Kötü bir kaydını bulduğu filmi izlemiş, çok etkilenmiştir. Filmin geç de olsa çekildiği topraklarda gösterilmesini arzu eder. Çevik'in Merlyn Solakhan ve diğer sinemacı tanıdıklarıyla istişareleri netice verir. 18 Şubat'ta başlayacak !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilecek filmin biletleri şimdiden tükenmiş durumda. Biz de festival öncesinde Merlyn Solakhan ve Burak Çevik'ten kayıp filmin ardındaki bu sıcak hikâyeyi ve filmi konuştuk.

    Solakhan, öncelikle Türkiye'den gelen telefon karşısında çok şaşırdığını ve hiç böyle bir şey beklemediğini anlatıyor. Haliyle tepkileri de çok merak ediyor. Burak Çevik gibi genç insanları filmle ilgili meşgul eden şeyin ne olabileceğine dair ise şu tahminde bulunuyor: “Belki estetiği, belki o yaşanılan eski dönemleri daha iyi kavrama arzusu. Buna seviniyorum tabii. Bir de en önemlisi artık Türkiye'de çok canlı ve bağımsız bir sinema var. Kendi deneyimlerimden ne kadarını genç kuşaklara aktarabilirsem ve ben de onlardan ne kadar öğrenebilirsem bu iyi bir kazanım olur, değil mi?”

    Aynı zamanda İstanbul belgeseli gibi

    Film her ne kadar bir 12 Eylül hikâyesi olsa da izleyiciye o zamanların İstanbul'unu belgesel vari sunan bir yapım aynı zamanda. Vapur, Boğaz Köprüsü, Adalar, sokak satıcıları gibi detaylarla belge işlevi de görüyor.

    Solakhan'a göre filmin belgesel karakteri tesadüfi değil bilinçli bir tercih. Bunu biraz da Berlin'de aldığı sinema eğitimiyle ilişkilendiriyor: “Akademide öğrendiğim en önemli şeylerden biri, sinemanın kökeninin, belgeselin hakimiyetinin yoğun olduğu Lumiere'in sinematografisinden geldiğidir.” Ayrıca Solakhan, kendisini bir ‘İstanbullu' olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Ailem, dedelerim hepsi öyle ve hep İstanbul'da yaşadım okumaya gidinceye kadar. 30 yıl boyunca da hiç bağlarım kopmadı, her yıl birkaç kez gelirim. İstanbul ile ilgili sayısız film çekebilirim çünkü cazibesi hâlâ belleğimde.”

    Merlyn Solakhan - Burak Çevik

    Sırada başka bir kayıp film var

    Burak Çevik'in Tekerleme'nin yönetmenine ulaşma hikâyesi ilginç. Aslında filme bir şekilde ulaşan ilk kişi o değil. Mustafa Irgat hakkında bilgilerin bulunduğu bir blogda filmin VHS kopyası yayınlanır ve filmin ulaştığı çok az sayıdaki insandan biri de Çevik'in arkadaşıdır. Çevik, bu filmi mutlaka izlemesi gerektiğini söyleyen arkadaşını dinler ve filmden çok etkilenir. En çok dikkatini çeken şeyi ise şöyle anlatıyor: “Çok sevdiğim yönetmen çift Straub&Huillet'i hatırladım. Onlara göre aslolan metnin kendisidir ve oyuncular neredeyse sadece bir araçtır. O yüzden düz ve mimiksiz oynarlar. Tekerleme'de de benzer bir durum fark ettim ve filmdeki diyaloglardan birinde Straub&Hulliet adı geçince kendi kendime ‘neler oluyor' diye sordum. Ardından araştırmaya başladım. İnternette çok fazla bilgi yoktu. Merlyn ile ilgili yapılan tek haber Onat Kutlar'ın 1986'da Milliyet için yaptığı röportajı bulup okudum vs.” Daha sonra Almanca kaynaklardan arama yapan Çevik, sonunda bir telefon numarasına ulaşır ve genç sinemacı ile Solakhan görüşmeye başlar. Çevik, Solakhan'ın Berlin Film Akademisi'nde okurken hocalarından birinin Straub olduğunu öğrendiğinde taşlar yerine oturur. Böylece filmin çekildiği topraklara dönmesinin yolu açılmış olur.

    Neden gösterime giremedi?

    Tekerleme, Merlyn Solakhan'ın ve arkadaşlarının yaşamından izler barındıran bir film. Filmde çalışan ve oynayanların tümü arkadaşları ve canlandırdıkları roller kendi yaşamlarına çok yakın ya da benzer kişilikler. Solakhan şöyle anlatıyor: “Arkadaşlarımın ve tanıdığım aydınların çoğu o yıllar yaşamlarını devam ettirebilmek için palazlanmaya başlayan reklam branşına sığınmıştı. Bu uzun zaman böyle devam etti. Tekrar yayınevleri kurulana, kitaplar ve sanat bir değer olmaya başlayıncaya dek.” Peki, film neden bunca yıl ortaya çıkmadı ve Türkiye'de hiç gösterilmedi? Solakhan, bunu Türkiye'de o sıralar Yeşilçam sisteminin çökmesi ve bağımsız bir sinemanın henüz ortaya çıkmamasına bağlıyor: “Örneğin biz 16 mm çalışıyorduk, bunu gösterebilecek sinema projektörleri yoktu. Onat Kutlar'ın kurduğu ve benim de üyesi olduğum sinematek kapatılmıştı. Tekerleme için bir alan yoktu o zamanlar Türkiye'de.”


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Masal ülkesinin bekçileri
  • 600 yıllık geçmişiyle günümüze kalmış bir miras hanlar bölgesi. Gündüz nüfusu iki milyonu aşan Eminönü'nde eski cazibeli zamanlarında olduğu gibi hâlâ ticaretin ve günübirlik alışverişlerin gözde mekanlarından.

    Geceleri ise hayat ve hareket gündüzün aksine o kadar durgun ki bir keşmekeşin içinden masal ülkesine gezmeye gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Yerlerde yakın dönemde yapılmış karo taşlar olmasa ve sağa sola rastgele saplanmış elektrik direklerini görmezden gelirseniz, 16. yüzyılda dolaşıyormuşsunuz hissine kapılmamanız imkansız. Yanlarından geçtiğiniz eski han binalarınının kapıları sıkı sıkıya kapalı. Gündüz alışveriş yapan binlerce insanın girdiği bu kapıların ardında şimdi sadece birkaç kişi var: Gece bekçileri. Bir de bu insanların hanlara ve kendi hayatlarına dair hikâyeleri...

    Büyük Yeni Han'da 95 yılından beri bekçilik yapan Hacı Pamuk, görenlere ilk başta ürperti veren heybeti, konuştuğunuzda ise ‘Bu iyi bir adamdır.' dedirten ses tonuyla ve 20 yılı aşkın görmüş geçirmişliğiyle tecrübelerini anlatıyor. Söylediğine göre han bekçisi olabilmek için birinci kural, güvenilir biri olmak. Bunun ispatı için de yine sözüne güvenilir insanların sizin için kefil olması gerekiyor. Hanlarda işler güven esasına dayalı yürüdüğü için akrabalık bağıyla gelen bekçi adayları önce odabaşıların itimadını kazanmak zorunda. Bunun için uzun müddet han içinde hamallık yapmak gerekiyor ki insanlar sizi tanısınlar, bilsinler. Koskoca hanın anahtarlarını belinize yıllar sonra ancak takabiliyorsunuz. Hacı Pamuk, Pamuk adındaki horozu ile objektifimize poz verirken bir taraftan da onunla konuşuyor. Horoz Pamuk, bir kedi gibi sahibinin kucağında. Hallerinden anlıyoruz ki han bekçileri biraz da hayatla dalga geçebilen insanlar.

    Soybaşlar Han'da Salih ve Evren Çiçek kardeşler, neredeyse 20 yıldır birlikte aynı han odasında geceliyorlar. Salih kardeşlerden büyük olanı. Evren 7 yaşındayken gelmişler hana. O zamandan beri gündüzleri hamallık, geceleri ise bekçilik yapıyorlar. Her ikisinin de çoluğu çocuğu Malatya Pötürge'de yaşıyor, Evren, geceleri bağlamasıyla besteler yapıyor ve söz yazıyor. “İsimlerini söylesem belki kızarlar ama ünlülerden birkaçına da güfte yapıp verdim.” diye övünüyor.

    Büyük Valide Han'ın meşhur bekçisi Mehdi Çardak, yıllarca bu handa dokumacılık yaptıktan sonra bekçiliğini yapmaya başlamış. 67 yıllık hayatının 44 yılını hep buranın duvarları arasında geçirmiş. Büyük Valide Han, enfes İstanbul manzarası nedeniyle turistlerin uğrak yeri. Birkaç film de çekilmiş burada. Mehdi amca, hana sadece manzarası için gelenlerin de yakından tanıdığı bir isim. Zira manzarayı izleyebilmek için çıkılan bölümün anahtarlarına ulaşmak için önce onun gönlünü yapmak gerekiyor. Müsait zamanda gidilirse anahtarları, çayı ve muhabbeti esirgemiyor.

    Büyük Valide Han'ın hemen bitişiğindeki Sümbüllü Han'ı ise 30 yaşındaki Mehmet Koç bekliyor. Bölgedeki hırsızlık olayları artınca kardeşini de yanına almış. Çoğu geceyi birlikte geçiriyorlar. Mehmet yakında evlenecek, düğününden sonra hanın bekçiliğini kardeşine devredecek.

    Han bekçiliğinin ağabeyden kardeşe devredildiği hanlardan biri Dağoğlu İşhanı. 50 yaşındaki Ramazan Taştan, 16 yıldır bu hanı bekliyor. Şimdi onun gezdiği koridorları ağabeyi 30 yıl boyunca aşındırmış. Ramazan Taştan, ömrü yettiğince hanı beklemeye devam edeceğini anlatıyor. Gecelerini çoğunlukla Kur'an okuyarak geçiriyor. Yakınlardaki Büyük Yıldız Han'ın bekçisi Ali Turgut ise aynı handa 60 yıl bekçilik yapan amcasından devralmış vazifeyi. O da 40 yıldır burada çalışıyor, 4 yıldır da bekçilik yapıyor.

    Kefeli Han'ın bekçisi Ahmet Keser ise memur emeklisi. Han yöneticisi kefil olduktan sonra başlamış bekçiliğe, 6 yılı devirmiş. ‘Bana kalsa bir gece daha durmam handa. Kader çizgimizi ne zamana kadar burada çizmişse gidecek yer yok, buradayız.' diyor. Üniversite yıllarında tiyatrolarda sahneye çıkmış, şimdi gecelerini handa volta atarak, bir de rengarenk süslediği odasında hayallere dalarak geçiriyor.


    0 0

    CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke ile özel hayatını, siyasî; yaşamını ve gelecek hedeflerini Ankara'da Genel Merkez'deki odasında konuştuk. Tabii ki Türkiye'nin sıkıntılarını ve çözüm önerilerini de…

    1 Kasım genel seçimlerinde İzmir'den milletvekili oldunuz. Şimdi ise CHP'nin ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcılığını ve parti sözcülüğünü yürütüyorsunuz. Kısa zaman içerisinde gıpta edilecek bir başarı yakaladınız. Bunu neye borçlusunuz?

    Türkiye ekonomisinin belli sınırlara dayandığı, kalkınmasının önünde ciddi engeller ortaya çıktığı, dolayısıyla da profesyonel birikimimi siyasete taşımama çok müsait bir dönemde aktif siyasetle tanıştım. Ekonominin yavaşladığı, hukuk düzeninin zedelendiği döneme denk geldi. Annemden kendime sakladığım en büyük miras, ‘Kendin gibi ol' ve ‘Hepimiz farklıyız ve hepimiz eşitiz' felsefelerini siyasette yapıyor olmam da ekonomi konuşulan bir zeminde birleşince sizin başarı olarak adlandırdığınız durum ortaya çıkıyor.

    Son iki genel seçimde CHP'nin ekonomik vaatleri çok konuşuldu. Lakin, oy olarak bir geri dönüş söz konusu değil.

    Oy davranışlarının takım tutar gibi yapıldığı bir ülkede, hızlı bir değişim beklemek gerçekçi değil. Ancak, ‘geleceğin siyaseti' dediğimiz bir sürece de girdik. Önemli olan bunun devam etmesi ve Türkiye'nin sıkışıklıktan çıkması.

    AK Parti'nin tek başına iktidar olmasına karşın piyasalarda bir çekingenlik var. Bir ekonomist olarak geleceğe dönük neler söylemek istersiniz?

    Çekingenlik o kadar doğal ki. Yeni bir kalkınma hamlesine ihtiyacı var Türkiye'nin. Bütün bunların olabilmesi için her şeyden önce hukuk devleti olması gerekiyor. Mülkiyet hakkının gasp edilmediği, oyun kurallarının piyasa oyuncularına eşit şekilde uygulandığı hukuk devleti anlayışı gerekiyor. Bunları zedelemiş bir yönetimin iktidarda daha güçlenmesi, bir değişim olamayacağı endişesini beraberinde taşıyor. Yani AKP'nin ekonomik modeli çöküyor. Bunun en temel göstergesi ahbap-çavuş ilişkisidir. Daha iyi yaptığınız için değil, kim olduğunuza göre iş alabildiğiniz bir Türkiye ekonomisi inşa edildi.

    Bu ne kadar daha devam edebilir peki?

    Ne kadar uzun devam ederse geri dönüşü o kadar zor ve maliyetli olur. Mesele kalkınma hamlesini demokrasi hukuk ve özgürlükler üzerine inşa etme cesaretini gösterecek bir iktidarının olmaması. İktidarın, o cesareti gösterememesinin sebebi ise devamlılığın hukuk devletinin olmaması üzerine inşa edilmiş olması. Adalet sarayları yapan, adalet saraylarına özlü sözleri yazmayı hukuk zanneden bir iktidarın pençesindeyiz.

    Türkiye'nin ilk ve tek kadın başbakanı Tansu Çiller'e benzetildiğiniz söyleniyor. Bu sizde nasıl bir duygu oluşturuyor?

    Siyaseten hiç benzemiyorum. Ekonomik anlayışlarımız da benzemiyor. Fiziksel olarak benzetilmemiz üzerinden bu soru sorulduğu zaman da beni rahatsız ediyor.

    Peki, Tansu Çiller'e ait olan bu unvana ortak olma gibi bir hedefiniz var mı acaba?

    Gelecekle ilgili ortak olmak istediğim tek şey Türkiye hayali. Asla kendimin oturacağı koltuklarla ilgili hayal kurmuyorum. Kurduğum hayal çocuklarıma huzurlu, farklılıkları birlikte yaşayabilen bir Türkiye teslim etmek.

    “Başkanlık sistemi tartışması ihtiyacı olmayan gündemi suni gündem ile tıkamaya da kimsenin hakkı yoktur. Buna engel olmak noktasında elimizden gelen her şeyi yapacağız.” dediniz, bir basın açıklamanızda. Türkiye'de başkanlık sistemi neden bu kadar konuşuluyor?

    Türkiye'de rejim sorunu yok. Parlamenter sistemin güçlendirilmesi ihtiyacı var. Siyasi sistemler ülkelerin kültürleriyle ve tarihleriyle şekillenir. Bir kişinin isteğiyle şekillenmez. Türkiye'nin tarihi de parlamenter sistemin inşası üzerinden kurulmuş. Gündemimiz anayasa ve başkanlık değil, özgürlükçü demokrasi inşası olmalıdır. Bunun yapılabilmesi için de Türkiye'nin darbe hukukundan arındırılması gerekiyor. Şu an hiç kimse özgür değil. Kamudaki insanlar bizimle çekinerek konuşuyor. Anayasa'da basının özgür olduğu yazıyor. Ancak, özgür olmadığını da en iyi Silivri biliyor.

    SOPA GÖSTERİRSENİZ SORU SORACAKLAR KORKAR

    ‘Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi'nin hazırladığı ve 1128 akademisyenin imza attığı metne ve sonrasında yaşananlara dair ne düşünüyorsunuz?

    Metnin içi ne olursa olsun kabul edilemez. Fikir ve ifade özgürlüğü bilim üretiminin en temel faktörüdür. Sorulan sorunların iyi olup olmadığını teftiş etme iktidarın görevi değildir. Akademisyen sorar, sorduğu sorudan fikir edinir.

    Akademisyenliğe devam etmiş olsaydınız, 1128 akademisyenin imza attığı metne imza atar mıydınız?

    İmza atmazdım. Metnin kendisiyle hemfikir değilim. Lakin metnin fikir özgürlüğü bağlamında savunucusuyum. İmza atmış meslektaşlarımın kendi fikirlerini ifade edebilme özgürlüğü, benim özgürlüğüm anlamına geliyor. Dolayısıyla, onlarla beraber omuz omuza dururdum.

    Siz nasıl bir metin yazardınız?

    Türkiye'nin şu anda ihtiyacı olan bütün barış çağrılarını bir araya getirirdim. Fikirsel olarak daha genişletilebilecek alanlar vardı. Zira iktidara açık sorular sorma yükümlülüğümüz de var: ‘Ne oldu da kentlere silahlar yığıldı?', ‘Nasıl göz yumdunuz bütün bunlara?' Esasında haklı sorular bunlar. Bu soruları farklı kelimelerle soran üniversite öğretim üyelerine hemen sopa gösterirseniz başka soru soracaklar da korkar.

    Kardeşim Aylin ile eğlenceli bir ailede büyüdüm

    Biraz da hayat hikâyenizden bahsedelim. Ankara, Amerika, İzmir ve tekrar Ankara şeklinde devam eden ilginç bir öykünüz var.

    Şanslıyım. Her coğrafya insanın hayatına farklı şeyler katıyor. Babam Hataylı. Mesela Hatay, bu farklılıkları içinde yaşatabilen kıymetli coğrafyalardan biri. Her coğrafyayı yenilik, farklılık ve beni zenginleştiren fırsat olarak değerlendirdim.

    Nasıl bir ailede büyüdünüz?

    Kardeşim Aylin ile eğlenceli bir ailede büyüdüm. Annem ve babam işlerini çok ciddiye alan ve içselleştiren bireylerdi. Bütün o ciddiyetin içerisinde de hayatın dolu dolu yaşanması gerektiğine inanan bir anne ve babanın evinde yetiştim.

    Eşim olmasaydı bunların hiçbirini yapamazdım

    Kaç yıllık evlisiniz?

    13 yıllık. Eşim, inşaat mühendisi. Aynı zamanda müthiş bir siyasetçi destekçisi (Gülüyor). O olmasa bunların hiçbirini yapamazdım.

    Evde ekonomiyi kim yönetiyor?

    Her şeyi beraber yönetiyoruz.

    Çocuklarınız, siyasetçi olmanızdan memnun mu acaba?

    Ben öncesinde de yoğun çalışan biriydim. Yaptığı işi fazla sahiplenen bir karakterim. Bu açıdan çocuklarım için büyük bir değişim olmadı. Küçük oğlum Aksel'den (5) ara ara şikayetler alıyorum. Büyük oğlum Can'ın (11) ise yaptığım işten heyecan duyduğunu görüyorum.

    Bilmediğimiz bir yanınız var mı?

    Kendime vakit ayırmayı, kitap okumayı ve flüt çalmayı çok severim. Çok dışa dönük gözükmekle birlikte ara ara kendimle kalmayı severim.

    Yemeklerle aranız nasıl?

    Keyifle yemek yaparım. Eşim olaya dahil olmayı sever ama yapan odur desem yalan olur.

    Favorileriniz nelerdir?

    Her şeyi severim. Zeytinyağlıları yapması da yemesi de çok güzel olur. Eti de severim. Ama tatlı ve tuzlu arasında ayırt ederim. Tatlı değil tuzlu meraklısıyımdır.

    Sporla aranız nasıl?

    Olması gerekenden az.


    0 0

    Kubat, kariyerinin yirminci yılını, onuncu albümü ‘Al Ömrümü' ile kutluyor. Albümünde hem türkülere hem de yeni eserlere yer veren müzisyen, hırslı olmadığını ama başarı hastası olduğunu söylüyor. Yakında bir kız bebekleri olacağını müjdeleyen sanatçıya göre kadınlar bir medeniyet ve onları yeterince anlayamıyoruz.

    ‘Al Ömrümü', yirminci yıl özel albümü. 20 yıl öncesine dönelim. Kubat, gurbetten hangi duygularla gelmişti İstanbul'a?

    Belçika'da gurbetçi ailenin çocuğu olarak doğdum. Afyon Emirdağlıyım. Yaz tatillerinde memlekete geliyordum ama hiç İstanbul'a gelmemiştim. Müziğe Türkiye'de başlamadım. 8 yaşında elime mikrofonu aldım. Gurbetçiler arasında oldukça popülerdim ve herkes ‘Albümün ne zaman çıkacak?' diye sorup duruyordu. Kendimi yirmi yaşımda hazır hissettim ve İstanbul'a geldim. Benim asıl korkum albüm çıkarmak değildi. İstanbul'a alışıp alışamayacağımdan emin değildim. Çünkü ben huzurumu her şeyin önünde tuttum. İlk on gün kalamayacağımı sandım. Son beş gün güzel insanlarla tanıştım ve tamam dedim.

    Yirmi yıl öncesinde Kubat'ın bugününü hayal edebiliyor muydunuz?

    Benim hayallerim uzak değildi. Kendimi bilen bir insanım. Kendi kapasiteme göre hayaller kurarım. Şımarıklığı sevmem, hırs da yoktur bende. Benim için farkındalık önemli. Öte yandan yalanla dolanla sanat olmaz. Samimi duygularla yapılırsa ve duygularını yansıtabilirsen başarıyorsun. Kendime ve samimiyetime inandığım için güzel yerlere geleceğimi biliyordum.

    O dönemde sizinle birlikte çıkan isimlerden çoğu meydanda yok. Kubat'ın kalıcılığının sırrı nedir?

    Ben bu işi samimiyetle yapıyorum. Bir de kendi değerlerimizi ortaya koymaya çalışıyorum. Bize ait olan asırların birikimi olan ezgileri ortaya çıkarmaya çalışıyoruz ve bugünün sesiyle birleştiriyoruz. Hem yenilikçi hem de gelenekçi bir anlayışla, gençlerimize ve büyüklerimize bunları gösterme sevdasındayım. Var olanın üstüne bir şeyler katabilir miyim derdindeyim.

    ‘Al Ömrümü' onuncu albümünüz. Çok farklı bir çalışma olmuş sizin adınıza.

    Evet acayip bir çeşni oldu. Türküler var, yeni besteler var. Mesela ‘Gözümden Cemalin Çok Irak Oldu' diye bir Bolu türküsü var. Ben bu türküyü hiç duymamıştım. Gevheri'den ‘Ey Benim Nazlı Cananım'ı okudum. Bestesi İhsan Güvercin'e ait. Derya Yılmaz'dan üç şarkı var.

    Neşet Ertaş ve Cem Karaca şarkıları nasıl girdi albüme?

    İkisinin de hayranıyım. Bu albümde mutlaka olmaları lazımdı. ‘Gel Efendim Gel' çocukluğumda söylediğim bir şarkısıydı Cem Karaca'nın. Her albüme koymak istediğim ama bir türlü nasip olmayan bir eserdi. Neşet Ertaş'tan ‘Doyulur mu?' da aynı şekilde yıllardır albümüme koymak istediğim bir eserdi. Sahne versiyonunu buraya kaydettik.

    ‘Ay Beri Bak' şarkısı da çok dikkat çekiyor…

    Evet sanki Brooklyn'de yapılmış gibi değil mi? (Gülüyor) Evet vokaller altyapı. Gençler çok hasta oldu. Beni arıyorlar bu nasıl bir aranje, bu nasıl bir yorum diye. Bunu benden önce de birçok büyüğümüz okudu. Biz bu türküleri yeni nesillere taşımak istiyorsak böyle farklılıklar yapmalıyız. Bazı klasikçiler bunu yaptığım için beni eleştirebilir ama hiç tanımamaları daha kötü değil mi? En azından ben işaret ediyorum. Buna vesile olunca zaten özüne iner. Bu zenginliği göstermemiz gerekir. Benim farkım bu. Yirmi yaşımda da bu böyleydi.

    Mesela birçok müzisyen bu yıllarda bir best of albüm yapar. Siz neden düşünmediniz?

    Kırkıncı yılda ya da emeklilikte belki olur (Gülüyor). Ben yeni şeyler üretmeye inadına devam edeceğim. Hem de bu piyasa şartlarına rağmen. Bu şartlarda böyle bir proje yapmak o kadar zor ki. Onuncu albüme ve yirminci yıla yakışır bir albüm olsun istedim. Bir gönül işiydi ve bütün sevdiklerim bu albüm için birleşti.

    Müzik camiasında genelde herkes birbirinin ardından konuşur ve kötüler. Sizin hakkınızda hiç olumsuz yorum yapan birine rastlamadık. Bunu nasıl başardınız?

    Müzik benim hobim, işim ise insan olma sanatı. O tarafa ağırlık veriyorum. Gönül kırmama, aynı zamanda hakkını da yedirmeme zor iş. Aileden gelen bir terbiyem var. İçimden gelen bir şey. Ben artık koleksiyoner oldum. Dost koleksiyonu yapıyorum. En iyi koleksiyoner dost biriktirendir. Bugün bir yere gidiyorsun, dört beş sanatçı bir araya zor geliyor. Ama çok şükür geçenlerde yirminci yıl galası yaptım, koşup geldi tüm dostlarım. Dostluğu korumak zor iş. İstismar, baskı ve çıkarcılığa hiç gelmiyor. Onların kıymetini bilmek gerek.

    Kariyeriniz boyunca kötü bir olayla ya da magazinsel bir sansasyonla da anılmadınız.

    Ben insanların hayatını boş şeylerle meşgul etmeyi sevmem. Albüm yapmışsam ve bir mesaj vermek istiyorsam çıkıyorum anlatıyorum. İyilik kazansın diyen bir yapım var. Ben hastalandığımda bile kimseye söylemem. Kendim düzelmeye çalışırım. İnsanları yormak istemem. Ama bunun çok hassas bir çizgisi var. İstemek zorunda olduğunda da isteyeceksin. Zira kimsin sen? Her zaman pozitif olmayı seviyorum.

    İyi ki evlenmişim

    Bugüne kadar keşke yapmasaydım dediğiniz bir pişmanlığınız var mı?

    Yok, çok şükür olmadı.

    40 yaşımda doğum günümde evleneceğim demiştiniz ve dediğinizi yaptınız. Neden bu yaş?

    Evlenmeseydim belki pişman olacaktım. 40 yaş insanın en olgun yaşı. Bir de kırkı geçirmeyeyim dedim. Çünkü geçen ve evlenmeyen arkadaşlar var. Yani bu yaştan sonra da hiç olmayabilir. Bunu kendime söz vererek yaptım. Bir de eşim olmasaydı belki yine evlenemezdim. Doğru insanın olduğunu anlayınca kararı verdim.

    Sanırım bir bebek bekliyorsunuz…

    Evet. Çok şükür. Eşim altı buçuk aylık hamile. Bir kızımız olacak.

    Kızınız için medeniyet geliyor diyorsunuz. Kadını bir medeniyet olarak mı görüyorsunuz?

    Yanlış anlaşılmasın, ismi medeniyet değil. Daha karar vermedik. Evet kadın bence medeniyet demek. Ana yahu, daha ötesi var mı? Onlardan çok şey öğreniyoruz. Kadına değer vermeyenleri anlayamıyorum. Kadınlara daha çok şans vermeliyiz.

    Evlilik sizi değiştirdi mi?

    İşin açıkçası bazı korkularım vardı ama eşim çok anlayışlı. Çok doğru kişiyle evlenmişim. İyi ki evlenmişim diyorum. Benim kişiliğime ve mesleğime çok saygı gösteriyor. Evlenince her şey değişir diyorlar. Bizde de değişti ama olumlu yönde. Daha çok sevgi ve anlayış oldu. Anlayış oldukça her şey yoluna girer.

    14 Kubat'ın üstüne zor çıkarlar!

    Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

    Çok şükür istediğim her şeyi yaptım. Huzurluyum. Bende hırs yok. Ama başarı hastasıyım. Birisi başarılıysa önünde saygıyla eğilirim. Kendimde de öyle. Kendimi başarılı buluyorum. Bunun için çok çalışıyorum.

    14 Şubat Sevgililer Günü bugün. Neler söylemek istersiniz?

    14 benim uğurlu rakamım. Herkesin Sevgililer Günü'nü kutluyorum. 14 Kubat yani (Gülüyor). Öncelikle herkese hayırlı 14 Kubatlar diliyorum.

    14 Kubat demişken Yıldız Tilbe de bir reklam çekti. Ama sizinki de hâlâ akıllarda…

    Evet. Geçenlerde ajanstan çocuklar beni gördü, mesaj istediler. “Yıldız bizim canımız ciğerimiz ama 14 Kubat'ın üstüne biraz zor çıkarsınız.” dedim. Çünkü 14 Şubat/14 Kubat ismi bir defa olayı bitiriyor (Gülüyor). Seneye ikimizi bir tartışma ortamına sokmayı düşünüyorlar. Yıldız'ın şarkısı da çok güzel.

    Sevgi ve aşk kavramlarının içini yeterince boşaltmadık mı sizce?

    Aşk ve sevgi ayrı kavramlar. Aşk kontrolsüzlük. Kontrolsüz güç güç değildir. Senin olsun o zaman bu aşk. Hani Tatlıses diyor ya yere batsın bu lahmacun. O kafa yani. Böyle bir aşk istemiyorum ben. Aşkı kontrollü bir şekilde de yaşarsın. Sevgi marmelatı, anlayış, hassasiyet çeşnilerini kavura kavura bir de o ilişki meyve veriyorsa alın size esas aşk. O sevgiyi ve saygıyı besleye besleye kontrollü bir aşk elde edersiniz. Kontrolsüz aşk yıllar önce bir kere başıma geldi. Şimdi kontrollü olsun istiyorum.


    0 0
  • 02/20/16--13:00: Vitrin
  • [Aksesuar] Çocuklarınıza kalkan olacak koltuklar

    BeSafe'in son teknoloji kullanarak ürettiği iZi Up Fix, yükseklik ayarı sayesinde yandan gelecek darbelerin direkt bel kısmına ulaşmasını engelliyor. EPS/ EPP Köpük Sistemi de yolculuk esnasında gelebilecek darbe şiddetini absorbe ederek ekstra koruma sağlıyor. Çarpma esnasında koltuk 20 derecelik açıyla yana dönerek kalkan görevi görüyor.

    [Gıda] Doğanın şifasını taşıyan bal

    Balparmak, yeni ürünü Apitera Zen'i sağlıklı yaşamayı önemseyenlerin beğenisine sundu. Bal, propolis, zencefil, tarçın, karanfil, karabiber ve limon karışımından oluşan ürün, bağışıklık sisteminin güçlenmesine ve vücut direncinin korunmasına destek oluyor.

    [Aksesuar] Çelik kasalar kolunuzda

    SEIKO Prospex koleksiyonu ilkbahar-yaz dönemine özel yeni tasarımıyla erkeklerin spor şıklığını tamamlıyor. İyon kaplama çelik kasalı bu yeni modeller nato ve deri kayış alternatifleriyle sunuluyor. Profesyoneller için tasarlanan saat; kadranın tasarımı, renkli indeksleri, yansıma yapmayan safir camıyla dikkat çekiyor.

    [Elektronik] TV satın almadan önce...

    Samsung, TV satın alırken dikkat edilmesi gerekenleri sıraladı. Sorular şu şekilde: Görüş mesafesi ve TV boyutu uyumlu mu? UHD Sertifikası var mı? Yeni curved (kavisli) ekranlar ne sunuyor? TV'niz akıllı özellikler ve özel içerikler sunuyor mu? Yeni nesil akıllı ev teknolojilerine uygun mu?


    0 0

    Kim demiş pizzanın memleketi İtalya diye? Oralara kadar gitmeden, fast-food mekânlarında sıra beklemeden ve fazla harcama yapmadan pizza yemek de mümkün.

    Hem de size sunulanın aksine, her dilime farklı malzemeler katarak. Hayal gücünüz hangi karışımı istiyorsa onlarla, kendi pizzanızı kendiniz yapmaya hazır mısınız?

    Malzemeler:

    Arzu ettiğiniz sayıda kare milföy hamurları

    İki çorba kaşığı salça

    Rendelenmiş kaşar

    Peynir, zeytin, konserve mısır, mantar, sosis, sucuk, biber, domates… (Sizin keyfinize kalmış malzemeler)

    Hazırlanışı:

    Milföy karelerini üzerine yağlı kâğıt koyduğunuz fırın tepsisine dizin. Dondurucudan çıkardıysanız eriyene kadar bekleyin.

    Salçanın kıvamını bir kâse içinde az sıcak suyla açın.

    Salça sosunu milföylerin üzerine sürün.

    İç malzemeleri istediğiniz sırayla, istediğiniz milföy dilimlerinin üzerine yerleştirin.

    Rendelenmiş kaşarla malzemelerin üzerini cömertçe örtün.

    Milföyleri 180 derecede ısıttığınız fırının içine atın ve kızarana kadar pişirin. (Yaklaşık yarım saat)

    Enfes dilim pizzalarınızı ketçap ve mayonezle destekleyebilir, istediğiniz çeşitten başlayabilirsiniz.

    Hadi afiyet olsun…


    0 0

    Giyilebilir teknolojilerin son örneklerinden 'Wiky Watch' renkli saatlerle çocuğunuzdan her an haberdar olabilirsiniz. Harita üzerinden konumunu takip edip herhangi bir tehlike anında SOS tuşuyla nerede olduğunu öğrenebilirsiniz.

    Yeşil, pembe ve mavi renkleriyle çocukların severek kullanacağı Wiky Watch saatler, aynı zamanda cep telefonu. Herhangi bir operatörden temin edeceğiniz SIM kartla sorunsuz çalışıyor. Ebeveynler telefonlarına indirecekleri uygulamayla saati taşıyan çocuğu hakkındaki neredeyse tüm bilgilere ulaşabiliyor.

    Bu akıllı çocuk saatinin özelliklerinden ilki, anne-babanın çocuğuyla cep telefonu gibi iletişim kurmaya imkân tanıması. Telefonlaşmak dışında ona kısa mesaj atmak da mümkün. Ancak bu saati özel kılan en önemli özellik şu: Çocuğunuz sizin tanımladığınız kişiler dışında hiç kimseyle telefon görüşmesi yapamıyor veya dışarıdan mesaj alamıyor. Ayrıca ebeveyn, çocuğunun her an nerede olduğunu harita üzerinden kolaylıkla görebiliyor. Anne-babanın belirlediği zaman dilimlerinde çocuğun haritadan uğradığı yerleri, bir nevi ayak izlerini takip etmek mümkün. Çocuğun eve gelirken hangi yolu kullandığı ve nerelere uğradığına dair tüm bilgilere de bu saat ve uygulamayla ulaşılabiliyor.

    istemediğiniz mekânlardan uzak tutmak için...

    Cihazın en önemli özelliklerinden biri de çocuğun, anne-babanın belirlediği alanın dışına çıktığında uygulamanın bildirim yollaması. Böylece ebeveynler çocuğunu istemediği mekânlardan uzak tutabiliyor. Hatta çocuğun sağlığı için gün içinde kaç adım attığı, ne kadar kalori harcadığı gibi verilere de ulaşılabiliyor. Uygulama aynı zamanda çocuğa yeni jenerasyonun fazlasıyla aşina olduğu ‘kalp' simgesi yollayarak ebeveynin onu ödüllendirmesine de imkân sağlıyor.

    Herhangi bir tehlike anında çocuklar SOS tuşuna basarak son konumu listedeki isimlerle paylaşabiliyor. Hatta telefon çocuğun kolundan herhangi bir nedenle çıktıysa ve belli bir süre içinde tekrar takılmazsa anne-babaya uyarı mesajı geliyor. Ürünü Türkiye'de teknolojik marketlerde ve seçkin oyuncak mağazalarında bulabilirsiniz.

    Akıllı çocuk saatinin özellikleri

    4-12 yaş çocuklar için uygun

    1 buçuk saat şarjla dört gün kullanım süresi

    Üç farklı renk seçeneği (mavi-pembe-yeşil)

    Uygulama üzerinden saat rehberine maksimum 10 kişi ekleme

    Herhangi bir operatörden alacağınız micro SIM kartla çalışabilme

    Yedek parça ve teknik servis garantisi

    Ebeveynin belirlediği numaralar dışında çocuğun kimseyle konuşamaması

    Harita üzerinden çocuğunuzun konumunu takip etme

    Saati uzaktan kapatma

    Acil durumda SOS tuşuyla konum ve sesli mesaj gönderme

    Yüzde 100 yeni ve yüksek kalite (CE/TSE)

    Bas konuş tuşuna basılı tutarak sesli mesaj gönderme

    Çocuk sağlığı için 2G teknolojisi

    Adımsayar ve kalp atış düzenini takip edebilme

    iOS ve Android uyumlu


    0 0

    Ara transfer döneminde en çok para harcayan, Çin kulüpleri oldu. Sadece Avrupa'nın değil Süper Lig'in yıldız isimleri de daha çok para kazanmak için bu ülkenin yolunu tuttu. Ancak önceki sezonlarda Çin'e transfer olan birçok futbolcu beklediğini bulamayıp geri dönmüştü.

    Çin, futbol dünyasının yükselen yıldızı olmaya devam ediyor. Petrol zengini Arapların Avrupa futboluna yatırım yapmasıyla birlikte yıldız futbolculara verilen paralarda ciddi artışlar yaşanmıştı. Çin, bu paraları bir kademe daha yukarı çekti. Bu nedenle yaşı ilerleyen ya da daha çok para kazanmak isteyen pek çok yıldız, Uzakdoğu'ya gitmeyi tercih ediyor. Süper Lig'den Burak Yılmaz ve Ersan Gülüm de bu rüzgâra kendini kaptıranlardan. Avrupa'da ise devre arasında Paris Saint-Germain'den Ezequiel Lavezzi, Shakhtar Donetsk'ten Alex Teixeira, Chelsea'den Ramires, Roma'dan Gervinho, Atletico Madrid'den Jackson Martinez ve Trabzonspor'dan Stephan Mbia gibi oyuncular soluğu Çin'de aldı. Önceki sezonlarda Çin macerasına çıkan futbolcuların birçoğu beklediğini bulamayıp geri dönmüştü. 2003 yılında Çin'e giden ilk Avrupalı futbolculardan olan Alman Jörg Albertz, futboldaki Çin rüzgârı konusunda meslektaşlarını şöyle uyarmıştı: “Genç oyuncular için Çin'e transfer olmak finansal anlamda çekici olsa da tamamen risksiz de değil. Çin macerası, kariyerinizi sekteye uğratabilir. Bana göre daha sonra başka bir kulüp bulmak son derece zorlaşıyor. Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor.”

    Nicolas Anelka: Kariyerinde neredeyse oynamadığı büyük takım kalmayan ve şu anda Hindistan 1. Lig ekiplerinden Mumbai City forması giyen Nicolas Anelka 2012 yılının ocak ayında Şangay Şenhua'ya 2 yıllık sözleşme imzalamıştı. Ancak Çin'deki yaşantıya sadece 1 yıl dayanabilen Fransız golcü, soluğu Juventus'ta aldı.

    Didier Drogba: Chelsea tarihinin unutulmaz golcülerinden olan Didier Drogba da kariyerinin son demlerinde Uzakdoğu'ya yolu düşenlerden. Şu anda ABD'nin Montreal takımında forma giyen 37 yaşındaki yıldız, eski takımı Chelsea ile 2012 yılında Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kaldırdıktan sonra Londra'ya veda etmişti. Yeni adres 2 yıllığına Çin'in Şangay Şenhua takımıydı. Bedelsiz olarak gelen Drogba'nın Çin'de kazandığı paralar dudak uçuklatacak cinstendi: Yıllık 15 milyon dolar. Fildişi Sahilli golcü, her şeyin para olmadığını 6 ay sonra fark etti. 2013 yılının ocak ayında bonservisiyle beraber Galatasaray'ın yolunu tutan Drogba, 1,5 yıl Türkiye'de top koşturdu. Üstelik burada, Çin'de aldığı ücretin yarısını bile kazanamadı.

    Lucas Barrios: Arjantin asıllı Paraguaylı millî; futbolcu Lucas Barrios da soluğu Çin'de alanlardan. 2009-2012 sezonlarında Borussia Dortmund formasıyla adından söz ettiren Barrios, Guangzhou Evergrande'nin yıllık 5 milyon Euro'luk teklifine ‘hayır' diyemedi. Artı 8,5 milyon Euro da bonservis parası… Ancak mutluluğu bulamayanların arasına katıldı. Bir yıl sonra Rusya'nın Spartak Moskova takımına 3 milyon Euro bonservis bedeliyle transfer oldu.

    Robinho: Yüksek bonservis bedelleri karşılığında Avrupa'nın büyük kulüplerine transfer olan Robinho da Uzakdoğu macerası yaşayanlardan. Geçtiğimiz temmuz ayında serbest kalan Brezilyalı, Çin'in Guangzhou Evergrande ekibiyle 6 aylığına anlaşmıştı. Bu süre geçtiğimiz hafta sona erdi. 32 yaşındaki yıldız oyuncu, sözleşmesini uzatmak yerine ülkesinin takımlarından Atlético Mineiro'yu tercih ederek 2 yıllık sözleşme imzaladı.

    Tim Cahill:İngiltere Premier Lig ekiplerinden Everton'da 2004-2012 sezonlarında forma giymesinin ardından ABD takımlarından New York Red Bulls'ta 3 sezon futbol hayatına devam eden Tim Cahill'in de bir sonraki durağı Çin oldu. Bir yıl önce Şanghai Şenhua takımıyla anlaşan Avustralyalı milli futbolcunun sözleşmesi beş gün önce takımı tarafından feshedildi.

    Ahmet Dursun: 2004 yılında Beşiktaş'tan, İtalyan oyuncu Giunti ile kavga ettiği için gönderilen Ahmet Dursun, ocak ayının başında 3,5 milyon Euro bonservis ücreti karşılığında Çin'in Tianjin Teda takımıyla 3 yıllık sözleşme imzalamıştı. Takımında kısa bir süre alan ve Çin'de hayatının en kötü günlerini geçirdiğini dile getiren Dursun'un Çin macerası, 9 ay gibi kısa bir zaman sürmüştü.

    Pablo Martin Batalla: 2009 yazında Bursaspor ile anlaşan Arjantinli Pablo Martin Batalla, performansıyla taraflı tarafsız herkesin alkışını almış, 2009-2010 sezonundaki şampiyonlukta önemli bir görev üstlenmişti. 5 sezon sonra Bursa'ya veda edip daha çok para kazanacağı Çin Süper Lig takımlarından BJ Guoan ekibiyle anlaştı. Burada mutlu olamayan yıldız oyuncu, iki yıl sonra daha az paraya Bursaspor'a geri döndü.

    Seydou Keita: Barcelona ile 14 kupa kazandıktan sonra 2012 yazında Katalanlardan ayrılan Seydou Keita da 32 yaşında Uzakdoğu'yu tercih edenlerden. Keita için Liverpool da devredeydi. Ancak Malili orta saha, 2009 yılında kurulan Çin ekiplerinden Dalian Aerbin ile 2,5 yıllık kontrat imzaladı. Ama sözleşme süresini tamamlayamadan 2014 yılının ara transfer döneminde İspanyol ekibi Valencia ile anlaştı.


    0 0

    Tuz dendiğinde akla sadece yemek gelse de kullanım alanları şaşırtıcı derecede çeşitli. Şimdilerin popüler dekoratif eşyası tuz lambaları, tuz taşları ve sayıları günden güne artan tuz odaları, farklı kullanım alanlarından sadece birkaçı.

    Art arda açılan tuz marketi tarzı firmalara bakılırsa bu mineralli gıdayı farklı şekillerde kullanmayı pek sevdik. Fazla tüketimi ciddi sağlık sorunlarına yol açan tuzun lambası, odası, taşı ne işe yarıyor peki? İddia edildiği gibi onlarca faydayı tek başına sağlayabiliyor mu? Yoksa tuz ürünlerine olan talep başarılı bir tanıtım çalışmasının sonucu mu? İşin aslını 16 yıldır mineraller ve doğal taşlar üzerinde araştırma yapan Baki Cihangiroğlu ile konuştuk. Cihangiroğlu, tuzun faydalarını anlatmadan önce meraklılarını uyarıyor: “Ticarî; kaygılarla açılmış birçok tuz odasının dekorasyondan başka bir özelliği yok. Tuzdan kullanılan kimyasal maddeye kadar birçok konu irdelenmeye değer. Tuz lambaları ve diğer ürünleri de aynı şekilde düşünebiliriz.”

    Aslında tuz odaları ve tuz tedavi yöntemi Avrupa'da çok yaygın. Bazı ülkelerde sigorta kapsamına bile giriyor, doktor tavsiyeli tuz terapi masraflarını devlet karşılıyor. Türkiye'de ise yeni yeni keşfedilen bir alan. Değeri anlaşıldıkça girişimlerin de hızlandığını anlatan Cihangiroğlu, “Sağlık yolunda para harcarken görüntüden ibaret hizmetlere aldanılmamalı.” notunu düşüyor.

    Solunum yollarını düzenliyor

    Tuz odaları yeni keşfedilmiş bir tedavi yöntemi değil. Yüzyıllar önce de insanlar şifa bulmak amacıyla tuz mağaralarından istifade ediyordu. Günümüzdeki tuz odalarına bu mağaraların şehir imkânlarıyla bezenmiş hali denilebilir. Astım ve KOAH hastaları için yeni ve iddialı bir alternatif olan bu odalar, sağlıklı insanların da yaşam kalitesini artırıyor. Odanın özelliği havadaki negatif iyon oranı ile nem solunan havayı daha kaliteli hale getirmesi. Bu şekilde de solunum yollarında temizlik ve onarım sağlanması... Solunum yollarının onarımı ise dolaşım sistemini düzene sokuyor. Hayati faaliyetlerin en önemli iki ünitesinin solunum ve dolaşım olduğunu hatırlatan Baki Cihangiroğlu, “Bu iki ünitenin fabrika ayarlarına uygun çalışması bütün metabolizmanın ahenkli ve sistematik çalışmasını sağlar.” diyor. Bütün bu faydaları sağlaması için ise ortamda Himalaya tuzunun kullanılması şart.

    Odasına gidemeyenler

    için tuz lambası

    Tuz mağarasına gidemeyenler tuz odalarını tercih edebilir. Peki, tuz odasına da gidemiyorsanız... Bu durumda devreye tuz lambaları giriyor. Dekoratif bir aksesuar gibi onlarca farklı formda üretilen tuz lambaları gece lambası gibi kullanıldığında ortama negatif iyon yayıyor. Alerjik rahatsızlıklar, astım gibi hastalıklara faydası olduğu bilinen lambalar aynı zamanda rahat bir uyku ortamı da hazırlıyor. Dört bir yanımızdaki teknolojik cihazların yaydığı pozitif iyonlar havadaki iyon dengesini bozuyor. Aşırı pozitif iyon ise bedenin zihinsel ve duygusal dengesini alt üst ediyor, strese ve kaygı bozukluğuna yol açıyor. Tuz lambalarının görevi de burada başlıyor. Bulunduğunuz ortamdaki iyon dengesini düzenleyerek sizi teknolojinin yan etkilerinden koruyor. Türkiye'de henüz yeterince tuz odası olmadığını hatırlatan Cihangiroğlu, lambalarından faydalanılabileceğini söylüyor. Ancak burada da dikkat çekilen husus dekoratif görünüme aldanmadan ürünün işlevi ve kalitesi hakkında bilgi edinmek.

    Tuzunuzu yanınızda taşıyın

    Daha rahat bir solunum ortamı sağlaması için bulunan yöntemler oda ve lambayla sınırlı değil. Porselenden yapılan ve kişinin yanında rahatça taşıyabileceği TUZOXY isimli cihazlar da içinde Himalaya tuzu bulunduruyor. Bunların gün içinde 10-20 dakika solunması akciğerleri rahatlatıyor. Ayrıca kristal tuzlardan yapılan çözeltiyle gargara yapılırsa ağız ve boğazdaki enfeksiyona karşı korunmuş olunuyor. Tuzun kullanım alanları arasında banyo suyuna katılması da bilinen eski yöntemlerden. Bu şekilde cilt birçok parazitten kurtuluyor.

    Doğal tuz tüketilmeli

    Sağlık konusunda doğru bilinen yüzlerce yanlıştan biri de tuz tüketimiyle ilgili. Sentetik veya işlemden geçirilen tuzların zararlarına o kadar çok dikkat çekildi ki sofralardan tuzu neredeyse tamamen kaldırdık. Oysa doğal tuzların içinde çok sayıda mineral var ve bunlar metabolizmanın sağlıklı çalışması için hayati önem taşıyor. Bütün besinler gibi kararında tüketilmesi gereken tuzun vücuttaki eksikliği ise güçsüzlük, halsizlik, düşük tansiyon, baş ağrısı ve kas kramplarına kadar bir dizi rahatsızlığa neden oluyor.


older | 1 | .... | 161 | 162 | (Page 163) | 164 | 165 | newer