Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 163 | 164 | (Page 165)

    0 0
  • 02/27/16--13:00: Oscar'ı kimler alır?
  • 88. Oscar ödülleri bu akşam sahiplerini buluyor. 12 dalda aday Diriliş hangi ödülleri alabilir? DiCaprio'nun rakibi kim? Hangi kategori sürprizlere açık? İşte ödüle en yakın isimler...

    LeonardoDiCaprio

    En gözde ‘Diriliş'

    En iyi film: Bir tür modern western hikâyesi ‘Diriliş'. Vahşi doğanın içine yaralı şekilde terk edilen bir bireyin ölüm kalım mücadelesi. Kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş adına çalışan deneyimli tuzakçı Hugh Glass'ın biyografik öyküsünü Alejandro G Inarritu gerçek ve abartısız (ana karakterin ayıyla verdiği kanlı mücadeleyi saymazsak) anlatıyor. Baştan sona gerçek mekânda geçen hikâyede devasa bir emek var. Dile kolay, 20 bin kişi toplam 55 bin saat çalışmış. Jürinin bu emeği göz ardı etmeyeceği düşünülüyor. İkinci en büyük aday, Amerika'da Katolik rahiplerin taciz olaylarını gazetecilerin gözünden anlatan Spotlight. Biri diğerinden önde değil.

    LeonardoDiCaprio - Alejandro G Inarritu

    Meksika'ya yolculuk

    En iyi yönetmen: Meksikalı yönetmen ‘Alejandro G Inarritu' Birdman ile ödülü Meksika'ya götürmüştü. Şimdi aynı yolculuğu Diriliş ile yapabilir. Bunu ben değil, Oscar'ın habercisi Altın Küre'den BAFTA'ya tüm saygın yarışmalar söylüyor. Hatta Alejandro'nun en iyi yönetmen ödülünü alma olasılığı filmden fazla.

    Alica Vikander - (Danimarkalı Kız)

    DiCaprio'nun hasreti son bulur mu?

    En iyi erkek oyuncu: Herkesin gözü ‘Leonardo DiCaprio'da. Bugüne kadar dört defa aday oldu, dördünde de eve eli boş döndü. Kültürden mizaha birçok dergide ödüllendirilmeyişi üzerinden espri yapıldı, yapılıyor. DiCaprio'nun kendisinden daha çok bu işi ciddiye aldığımız su götürmez bir gerçek. Ancak bu yıl Diriliş'teki performansıyla heykelciğe yakın. En büyük rakibi Danimarkalı Kız'da çift cinsiyetli ressam Lili'yi oynayan Eddie Redmayne. İşin gerçeği Redmayne'nin performansı DiCaprio'nunkinden daha göz alıcı. Ancak geçen yıl Herşeyin Teorisi ile Oscar'ı evine götüren İngiliz aktörün DiCaprio'nun hatırına oyunculuğundaki nüans farklarını jüri göz ardı edebilir.

    Brie Larson - (Gizli Dünya)

    Ödül anneye gider!

    En iyi kadın oyuncu: Birini söylesek ikinin hatırı kalır. İkinciyi söylesek üçün boynu bükük... Jürinin karar verirken en çok zorlanacağı kategori bu zira. Sinema tarihine geçecek performanslar değiller ama birbirini diğerinden ayırt etmek güç. Yine de listenin üst sırasına iki ismi yazabiliriz. İlki, Gizli Dünya'da beş yıldan fazla süre dört duvar arasında hayatını idame ettirmeye çalışan anne Brie Larson. Diğeri Carol'un orta yaşlı, zengin, çocuklu, hemcinsine ilgi duyan annesi Cate Blanchett. Her oynadığı karakteri birbirinden farlı kılmayı başaran nadir aktrislerden olan Blanchett'in enerjisi, karakteri taşıyışıyla daha iyi bir performans sergilediğini söylemeliyim.

    Sylvester Stallone - Creed

    Dengeler, dengeler…

    En iyi yardımcı erkek oyuncu: Performansları göz önünde bulundurursak eğer, ön plana çıkan ‘Tom Hardy' diyebiliriz. Diriliş'te DiCaprio'nun partneri... Ancak bazı dengeler performanstan daha baskın çıkabiliyor. Kariyerinin sonlarına yaklaşan ‘Sylvester Stallone' (Creed) politik kararla ödüllendirilebilir. Hardy'nin yolu daha uzun. Stallone'nin belki son adaylığı. Kim bilebilir...

    Kafası karışık kategori

    En iyi yardımcı kadın oyuncu: Ne olacağını kestirmenin güç olduğu bir diğer kategori. Altın Küre ve BAFTA'yı Steve Jobs'taki rolüyle ‘Kate Winslet' aldı. Oyuncular Birliği, Danimarkalı Kız'daki ressam eş ‘Alica Vikander'i seçti. National Board of Review'in seçimi The Hateful Eight ile ‘Jennifer Jason Leigh' oldu. Her şeye rağmen Alica bir adım önde gibi.

    Mad Max

    Unutulmaz serinin görselliği

    En iyi görsel efekt:Çılgın Max serisinin dördüncü yapımı Mad Max: Fury Road'ın diğer en güçlü adaylığı bu kategoride. Bol aksiyon ve görsellik: Max.

    Spotlight

    Gerçek ve etkileyici

    En iyi orijinal senaryo: Bir değil birkaç adım önde ‘Spotlight'. Sadece seyir keyfi yüksek bir film değil, iletişim fakültelerinde ders olarak izletilecek bir yapım. Sinematografisinden ziyade merkeze aldığı gerçek hikâyeyle jüriyi ikna edebilir. Not: Taciz olayıyla gündeme gelen kilisenin kendini aklamaya çalışmasını ve bu tacizi aydınlatmaya çalışan Boston Globe gazetesi yazarlarını konu alıyor. Olay 2000'li yılların başında Amerika'da yaşanmıştı.

    Saul'un yüzü aynaya dönüştü

    En iyi yabancı film: Gök kubbe altında (!) Nazilerin Yahudilere yaptığı zulmü anlatan anlatılmamış başka bir hikâye kaldı mı? Evet: ‘Saul'un Oğlu'. Auschwitz'te görevli esir bir mahkumun gözünden Nazi ölüm kamplarının rutinlerini perdeye aktaran film, sinemada yüzlerce örneği olan Holokost filmleri arasında özgün bir yerde. Hiç şüphe yok, sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden… Yönetmen bütün hikâyeyi kampın dehşetini, gaz odalarını göstererek değil, finale kadar Saul'un sırtından ayrılmayan kamerayla, yüzünü adeta ayna gibi kullanarak gösteriyor. Bu dalda en büyük rakip, Deniz Gamze Ergüven'in Fransa adına Karadeniz hikâyesi anlattığı ‘Mustang'.

    Ters Yüz

    Ters Yüz'ün gülümseyişi

    En iyi animasyon:‘Ters Yüz'. Gönül rahatlığıyla, tereddüde düşmeden favori olduğunu söyleyebiliriz. BAFTA'dan Altın Küre'ye bütün ödülleri toplamış olması akla gelecek küçük de olsa soru işaretlerini ortadan kaldırıyor.


    0 0

    Kürşat Başar; kendisine Ferhat Göçer, Nükhet Duru, Candan Erçetin gibi ünlü müzisyenlerin eşlik ettiği ‘Kaldığımız Yerden' isimli albümünü müzikseverlerle buluşturdu. Yazar, televizyon programcısı ve gazeteci de olan Başar, bu kadar işi aynı anda yapabilmesinin sırrını çalışmak ve titizlik olarak açıklıyor.

    Müzik yolculuğunuza ‘Kaldığımız Yerden' albümüyle devam ediyorsunuz? Albümde çok değerli sanatçılar var. Bu kadar ismi nasıl bir araya getirdiniz?

    Şarkılar ortaya çıktıkça bunları kim söyler, kimin sesine daha uygun diye düşünerek buluyoruz. Biraz da onları davet etti. Şarkıları sevmeseler söylemezler. Bu isimlerle yıllardır dostluğa dayanan ilişkilerim var. Geçen albümde de öyle olmuştu. Bu benim için bir şans tabii ki. Hiçbiri hayır demedi. Heyecanla gelip bize katıldılar. İyi bir iş çıkacağına dair inançları olduğu için bizimle birlikte oldular. Büyük isimler bunlar. Doğal olarak riske girmek istemezler ve de vakit ayırmazlar.

    Genelde bu tarz toplama albümlerde bir ya da iki şarkı hit olur. Ama bu albümde hepsi özel şarkılar. Neye göre seçtiniz?

    Aslında bu dönemde albüm yapmak pek anlamlı değil. Herkes tekli yapıyor. Eğer bir ya da iki hit şarkı olsa neden insanlar gidip o albümü alsın? İnternetten sadece o şarkıları dinler. Biz de böyle olmasın diye bütün albümdeki şarkıların aynı kalitede olmasını istedik. Farklı tarzlarda bile olsa güzel olsun istedik. Tabiatım gereği biraz titiz bir insanım.

    Her şarkıya klip çekilecek mi?

    Ferhat Göçer'in söylediği şarkıya klip çektik. Sanırım Nükhet Duru'nun söylediği şarkıya da çekeceğiz. Çünkü o şarkı hem benim bestem hem de albüme ismini veriyor. Candan Erçetin'in söylediği şarkıya da klip çekilmesini istiyorum. Eğer imkan olursa çekeriz.

    Yanınızda Zeynep Talu gibi önemli bir isim de var. Onu ilk kez şarkı söylerken görüyoruz…

    Bizim şarkımız diye bir müzikal yapmıştık. Orada başlayan bir işbirliğimiz var. Zeynep daha sonra orkestraya prodüktör ve menajer olarak da dahil oldu. Şimdi de bu albümde şarkı söyleyerek sürpriz yaptı. Aslında kendi yazdığı şarkılardan oluşan bir albüm yapacak. Ama biz bunun ipucunu vermiş olduk.

    Besteci kimliği ile çıkanların çoğu düzenlemeci

    Ülkemizdeki müziğin mevcut durumunu nasıl görüyorsunuz?

    Son 10-15 yılın en büyük sıkıntısı yaratıcılığın azalmış olması. Yeni besteciler yetişmiyor. Son yıllarda besteci kimliği ile çıkan isimlerin çoğu besteci değil düzenlemeci. Genelde loplar üzerine kurulan elektronik müzik yapılıyor. Sesler daraldı, melodiler azaldı, duygu da gitti. Çok çabuk tüketilen şeyler ortaya çıkıyor. Hâlâ 90'lı yılların bestecilerinin eserlerini severek dinliyoruz. Maalesef herkeste kısa yönden zengin olma sevdası var.

    Tamamen ticari kaygılarla bir şey istediğiniz hiç olmadı mı?

    Bende öyle bir kafa yok. Yapılan işe ihanet olarak görürüm. Önemli olan sanatçı olarak sizin ne istediğiniz. Başkalarının isteklerine boyun eğerseniz güzel şeyler yapamazsınız. Şimdi bu yayıncılıkta da başladı. Yayıncılar yazarlara kitap ısmarlıyor. Bu bir müddet sonra kaliteli üretimi yok eder.

    SAHNEDE OLMAK ÇOK FARKLI

    Yazarlık yalnızlık ister. Sahne ise göz teması. Sahnede olmak nasıl bir duygu?

    Çok farklı. Televizyondan biraz deneyimim var. Ama orada sizi seyredenleri görmüyorsunuz. Sahnede direkt göz teması var. Anında tepki görüyorsunuz. İlk başladığımda çok stresli bir işti. Şimdi sahnede daha rahatım.

    Yazar, müzisyen, radyocu, televizyon programcısı ve daha birçok şey. Bu kadar farklı işte nasıl iyi ürünler verebiliyorsunuz?

    17 yaşımdan beri çalışıyorum. Bunlar artık benim mesleğim dışında neredeyse hayatım gibi oldu. Yazmak ve müzik de çocukluk yıllarımda başladı. O dönemlerde bir heves gibiydi ama zaman içerisinde işlerimle de birleştirme imkanı buldum. Bütün bunları çok çalışma ve titiz olmakla izah edebilirim.

    ‘Kafasında kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor' hesabı, bu kadar farklı iş içinde kendi içinizde ayrımı nasıl yapabiliyorsunuz?

    En zoru o. Bazen kendi kendime diyorum, hatta arkadaşlarım da bazen “Abi biraz rahat etsen” diyorlar. Çünkü her gün kalktığımda kafamda başka bir şey oluyor. Mesela sadece kitap yazıyor olsanız bittiğinde en azından bir-iki ay rahat edersiniz. Benim biri bitiyor sonra diğeri başlıyor, stres hiç geçmiyor. Bir de bunların hepsi sürekli bir sınav. Yazdığınız kitaplar, verdiğiniz konser… Sürekli göz önünde yapılan, herkesin size tepkisini rahatlıkla belirtebildiği işler.

    KÖŞE YAZARLIĞI, MEMLEKETKURTARACAK BİR ŞEY DEĞİL

    Asıl mesleğiniz yazarlık. Başka işlerle de uğraşırken zaman zaman yazıya ihanet ediyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyor musunuz?

    Evet oluyor. Kitap yazmadığım zaman bir müddet sonra insanın içini kemiren bir duyguya dönüşüyor. Her kitaptan sonra artık bir daha yazamayacak mıyım diye korkuyorum.

    Öncelik sıralamanızda yaptığınız hangi iş önde?

    Yazı asıl işim. Küçük yaşlarda köşe yazarlığına başladım ama ille de köşe yazarı olacağım, şahane yazılar yazacağım gibi bir derdim yoktu. Sadece en iyisini yapmaya çalıştım. Benim için memleket kurtaracak bir şey değil köşe yazarlığı. Çok abartılacak bir şey değil. Kitap ve roman daha önemli. Çünkü o tarihe bırakılacak bir şey. Müzik çok sevdiğim bir şey olduğu halde enstrümantal çalmaya başladıktan sonra ilk başta hobi gibi devam ettim. Daha fazla eğilmeye çok fazla vaktim olmadı. Şimdi 4-5 yıldır gazetecilik ve televizyona ara verince müziğe daha fazla vakit ayırabiliyorum.

    Soğuk değil aksine neşeliyim

    Hâlâ yapamadığım dediğiniz bir şey var mı?

    Sanırım bir şey yok. Dergi çıkardım, gazete yönettim, radyo ve televizyon programları yaptım. Sadece daha iyi ve yeni bir şey nasıl yapabilirimin peşindeyim.

    Kürşat Başar'ın dışarıdan biraz soğuk ve mesafeli görüntüsü var. Hatta biraz Nişantaşılı biraz da monşer olarak niteleyenler bile var. Asıl Kürşat Başar nasıl biri?

    Evet bu algıyı biliyorum. Çoğu kişi söyler bana bunu ve tanıdıktan sonra şaşırırlar. Hiç öyle bir insan değilim aslında. Çok iyi tanımadığım insanlara karşı mesafeliyimdir. Ama yakın çevreme karşı çocukluğumdan beri neşeli ve doğalımdır. Protokolü falan da sevmem.

    Bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?

    Yeni bir albüm yapmak istiyorum. Bana ait değişik bir şey olacak. Nisan ayında da kitaplarımı yazarken neler yaşadığımı anlattığım bir anı roman yayınlamayı düşünüyorum.

    Tarihten hiç ders almıyoruz

    Ülkemizdeki siyasi durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Eskiden beri koalisyon hükümetlerini savundum. Birçok arkadaş da bana karşı çıktı. Keşke bu kültür gelişebilse. Şu anda Türkiye'de 1970'lerde olduğu gibi toplum kutuplaşıyor ve giderek keskinleşiyor. Bizde hep dış mihraklar falan denip suçlu dışarıda aranır. Halbuki içeride huzur olsa dışarıdan yapılan müdahaleler o kadar fazla rahatsız edici olmaz.

    Gazetecilerin tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Daha evvel Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Ahmet Şık'ın başına gelenler şimdi Hidayet Karaca, Can Dündar, Erdem Gül gibi isimlerin başına geliyor. Bunlar çok üzücü şeyler. 2020'lere giden Türkiye'de çok üzücü. Bunlar darbe hükümetleri zamanında beklenen şeyler. Olacak işler değil. Bir kere vatan hainliği ile insanların suçlanması çok saçma.

    Ülkenin geleceği için umutlu musunuz?

    Ben her zaman umutluyum. 70'li yılları yaşarken lise öğrencisiydim. O zamanlar daha umutsuzdum. O durumdan hiç çıkamayacağız sanıyordum. Sonra askerî; idare geldi. Oradan hiç çıkamayacağız sandım. Ardından bir açılım dönemi geldi. Hayatımız böyle geçtiği için artık bunlar da geçecek diye düşünüyorum.

    Bugünlerin romanını yazsanız nasıl bir kitap olurdu?

    Çok değişik bir kitap olmazdı sanırım. Böyle romanlar geçmişte de yazıldı. Maalesef tarih tekerrürden ibarettir sözü bizim gibi ülkeler için geçerli, başka yerlerde değil. Onlar ders alıyor, aynı hataları yapmıyor. Bu romanlar neden yazılır? Okunup ders alınsın ve aynı hatalar yapılmasın diye. Herhalde okunmuyor.


    0 0

    Mehmed Niyazi Özdemir, 74 yaşında olmasına rağmen maziyi hatırlatmak adına makaleler kaleme almaya, romanlar yazmaya devam ediyor. Diyor ki: “Bu romanları, Türk çocuklarına tarih şuuru vermek için yazdım. Bunun arkasında ise Türk tarih ve devlet felsefesi var.”

    Devlet, medeniyet, kültür… Bu mefhumlar, yazılarınızın ana omurgası. Neden bu kadar önemli bu kavramlar?

    Türk milleti, tarih sahnesine çıktığından beri hep devletle beraberdir. Rahmetli ninem Cumhuriyet'in remzi olarak gördüğünden şapkayla kimseyi odasına sokmazdı. Ama her lafının başı, ‘Allah, devlete zeval vermesin' idi. Avrupalılar için devlet ‘fatherland' yani ‘baba vatan'dır. Bizde ‘ana vatan'... Mesela Kemal Tahir'in ‘Devlet Ana'sı yanlıştır, devlet babadır çünkü. Bir millet medenî; olmaz ise şahsiyetini bulamaz. Biz karakterimizi medeniyetle beraber oluşturduk. Bugün bile Cumhuriyet, Osmanlı medeniyetinin temeliyle ayağa kalkmıştır.

    Walter Benjamin, devrimi en yüksek noktasında geçmişin kurtarılması olarak görür. Sizde de bu mülahaza mı var ki Çanakkale Mahşeri, Yemen Ah Yemen!, Plevne gibi tarihî; romanları bu kadar önceliyorsunuz?

    Kendi köklerimizi bulursak inkişaf edeceğiz. Bu romanları, Türk çocuklarına tarih şuuru vermek için yazdım. Bunun arkasında ise Türk tarih ve devlet felsefesi var.

    Tarih şuurundan kastınız, ‘Ey, şanlı ordu! Ey, şanlı asker' efsanelerini mi anlatmak?

    Ben tarihteki yanlışlıkları da anlatıyorum. Tarih şuuru, bir millete yeniden medeniyet yolunu gösterir. Bizde son iki yüz yıldır bu şuur yok gibi. Batı'nın modernizasyonu kurumsal anlamda pekâlâ iyidir. Ama kültürünü de almak bizde geçmişi yok etmiştir.

    Peki, bu kimlik bunalımında hep Batılılar mı suçlu?

    Hayır, tabii ki… Bizim de suçumuz var. Mesela entelektüelimizin kabahati var. Bizim aydınlarımız sorunun kaynağına inmeden Osmanlı'yı, Selçukî;'yi redd-i miras ediyor.

    Hilmi Ziya Ülken, ‘Tarih, icat edilen bir alandır.' der. Dolayısıyla siz de mucitsiniz. Tarih kurgusunda ne kadar objektif davranıyorsunuz?

    Oldukça objektif davranıyorum. Mesela benim devlette en çok tenkit ettiğim husus liyakat sahibi olmayan kişilerin yönetimde olmasıdır. Osmanlı'da bu hal, 16. yüzyıldan başlar ki, çöküşün temel nedenlerindendir.

    Kur'an'da bir kere bile telaffuz edilmeyen devlet, kutsanması gereken bir aygıt mı?

    Peygamber Efendimiz diyor ki, ‘Nerede bir devlet olmazsa, oradan çıkıp gidiniz.' Bizi ayağa kaldıran İslamiyet'tir. Osmanlı, iş başına geldiğinde dünyada yüzde 11-12 civarında Müslüman vardı. Sonra Osmanlı, tarih sahnesinden düştü. Yüzde 22 Müslüman oldu ama nüfuzu kalmadı. Biz tebaayız. Devletin başında bulunanların teenni ile hareket etmesi lazım. Devlet, birey gibi değildir.

    Milliyetçilik anlamında duruşunuzu nasıl tanımlıyor sunuz?

    Türkçü değilim. Atsız ekolünden değilim. Bu arada Nihal Atsız'ın hanımı benim tarih öğretmenimdi. Ben milliyetçiyim. Şeyhim de Hilmi Oflaz'dır. Ondan nakille söyleyeyim, “Bütün kavmiyetçilikler küfürdür. Türk'ü sevmek imandandır. Delillerimiz ikidir: Bir, Peygamber Efendimiz'in tebligatı, iki Peygamber Efendimiz'in tatbikatı. Bunlar, Türk milletine vazife olmuştur.”

    Necip Fazıl'ın ‘Çile'si ezberimde

    Her gün kitap okuyor musunuz?

    Okuyorum. En son Cengiz Aytmatov'un Toprak Ana'sını bitirdim. Şimdi onun üzerine bir makale yazacağım.

    Tekrar tekrar okuduğunuz şairler var mı?

    Necip Fazıl… Bütün şiirlerini ezbere bilirim… Onun bütün şiirleri büyüktür… Keza Safahat'ı da çok severim. Zaten Mehmet Akif'in bütün hayatı, bu millet için bir lütuftur.

    Necip Fazıl'la çok hatıranız var kuşkusuz. Sizi tebessüm ettiren bir anınız var mı?

    Necip Fazıl'ın bir gözdesi vardı, Hilmi Oflaz... Üstad, Toptaşı'nda hapse girdiğinde, Mahmutpaşa'da işporta tezgâhına çıkıp elinde Büyük Doğu dergisi, ‘Durun kalabalıklar/Bu cadde çıkmaz sokak' diye bağırıyordu. O, “Türkiye'nin en büyük mütefekkiri burada.” diye sesleniyor; ama millet don-gömlek alıyor tabii. (Gülüyor) Sonra Mahmutpaşa'daki tezgâhını sattı, geldi bir buçuk sene Toptaşı'nın önünde bekledi. Üstad, tahliye olduğu gün bir minibüsle eşi Neslihan Hanım'ı ve çocuklarını alıp hapishanenin önüne gelmiştik. Hilmi Oflaz, Necip Fazıl'ın yatağımı sırtına almış, perişan bir vaziyette, bir de yağmur yağıyor... Üstad, ‘Neslihan! Bu yağmur yağmasaydı, buraya o kadar kalabalık toplanırdı ki ben tekrar içeri girmek durumunda kalırdım' demişti.

    Hilmi Oflaz, her zaman yanında mıydı Necip Fazıl'ın?

    Tabii… Bir gün Bursa'da Heykel'in önündeydim. O anda baktım Necip Fazıl, grantuvalet giyinmiş Heykel'in önünden geçiyor. Arkasında da Hilmi Abi, üstü başı perişan her zamanki gibi. Üstad bana, ‘Katıl, kervana katıl!' dedi. Beraberce Çelik-Palas oteline gittik. Orada Adalet Partisi ile Halk Partisi'nin milletvekili olan beş-altı adam vardı. Tabii, Necip Fazıl'ı görünce hepsi ayağa kalktılar. Hilmi Abi'nin hali sakildi. Onu hemen şöyle onore etti, ‘Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas/Krallar, önünde bükülecek kadar irade sahibi/Aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur/Aziz dostum işportacı Hilmi…' (Gülüyor)

    Peki, Türk edebiyatında en sevdiğiniz romancı kimdir?

    Peyami Safa… Çok büyük bir adam.

    Bu sene Beşiktaş şampiyon!

    Bugünlerde üzerinde çalıştığınız bir roman var mı?

    Kut'ül Amâra Zaferi'ni anlatan romanı yazmaya başladım. Malum, 100. yılı… Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizleri iki kez yendik. Çanakkale'de durdurduk. Irak'ta ise perişan ettik. Bu zafer, çok mühimdir. İngilizleri resmen sallamışız.

    ‘İki Dünya Arasında' için otobiyografik bir roman diyebilir miyiz?

    Aşağı yukarı… (Gülüyor) Aslında yüzde yüz... 1968 -79 yılları arasında Almanya'da Köln'de idim... 1970 yılıydı… Bir Noel öncesi üniversite kantininde bir Alman kızı ile tanışmıştım, sohbet ettik, sonraları dostluğumuz ilerledi. Romanım o tanışmayı ve sonrasında gelişen olayları anlatır.

    Uzun süre evliliği tercih etmemenizin nedenlerini burada mı aramak gerek?

    (Gülüyor) Öyle herhalde… Ama şimdi beş yıldır evliyim...

    Neden cep telefonu ve bilgisayar kullanmıyorsunuz?

    Biraz mesafeliyim teknolojiye. Bir de beni çok ararlardı ahizeli telefonlardan. Kendi işlerim yarım kalıyor diye cep telefonum hiç olmadı. Halen elle yazıyorum. Sonra yeğenim Konuralp bilgisayara geçiriyor. Kalem kullanmak bir yazar için çok önemlidir.

    Bir gününüz nasıl geçiyor peki?

    İki sene önce beyin ameliyatı geçirdim. 9.00'da İSAM Kütüphane'ye gelirdim. Şimdilerde 11.00 gibi geliyorum. Akşam 18.30'a kadar buralardayım. Çalışmalarımı, okumalarımı yapıyorum.

    Eşiniz kızmıyor mu size?

    O benden daha yoğun, doktor çünkü.

    Sporla aranız nasıl? Tuttuğunuz bir takım var mı?

    Beşiktaşlıyım… Beşiktaş'ın asıl renkleri kırmızı-beyazdır. Balkan Harbi'nde çok şehit verildiği için renkler siyah-beyaz olmuştur. Bu, beni çok etkiler. Bir de bizim çocukluğumuz Baba Hakkı'ların dönemi idi. Hâlâ televizyonda gördüm mü bakarım maçlara. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin performansları düşükse bizim işimiz tamamdır. O yüzden bu sene şampiyon olma ihtimalimiz kuvvetli.


    0 0

    Karanlıkta Diyalog'dan sonra merakla beklenen ‘Sessizlikte Diyalog' sonunda açıldı. Bir saat süren sessiz deneyim, katılımcıları sağırların dünyasına dair farkındalık, empati ve kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğuna çıkarıyor.

    Sessizlikte Diyalog, yaklaşık iki sene önce Gayrettepe metro istasyonunda açılan ve büyük ilgi gören Karanlıkta Diyalog sergisinin devamı niteliğinde bir sosyal farkındalık girişimi. Amaç basit: Bir saatliğine sağır olmak ve o dünyaya dair bilinmeyenleri deneyimlemek. İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği desteğiyle ve Turkcell ana sponsorluğunda gerçekleşen sergi, aslında en fazla 13 kişilik grupla girilen ve bir saat süren sessiz bir deneyim. Projede çalışanların tamamına yakını ya sağır dilsizlerden ya da KODA'lardan (sağır dilsiz anne-babaların duyan çocukları) oluşuyor. Rehberler sağır dilsiz, KODA'lar ise rehberlerle katılımcılar arasında tercümanlık yapıyor. Tabii serginin en sonunda. Çünkü sergi alanına girdiğiniz andan itibaren konuşmanız yasak.

    Söz eller ve yüzlerde

    Bizim rehberimiz Mahir. İçeri adım atar atmaz hareketlerinden gözümüzü bir an olsun ayırmıyoruz. Konuşmamızın yasak olduğunu havada bir çarpı çizmesinden anlıyoruz. Kulaklıkları işaret etmesi ile bizi sessizliğe gömecek aletleri takmamız da tamam. Sonrası yabancı dili Türkçe bilmeyen bir öğretmenin dersine girerek öğrenmek gibi. Belki daha zor. Ama neyse ki Mahir, o ‘soru sormasın diye göz göze gelmekten kaçındığımız' öğretmenler gibi değil. Sürekli gülümsüyor, şaka yapıyor ve ilerleyen vakitlerde kendimizi bilmediğimiz bir dilde yapılan esprileri anlarken buluyoruz. Sergi ‘ellerin dansı, yüz galerisi, işaret oyunu, şekiller forumu ve diyalog odası' olmak üzere 5 bölümden oluşuyor. ‘Ellerin dansı'nda Mahir, çeşitli şeyler ima edip onu ellerimizle göstermemizi istiyor. Herkesin kolaylıkla yaptığı tek şey çocukken gölge vuran duvar gördüğümüzde ellerimizle yaptığımız kanat çırpan kuş oluyor.

    Ardından en keyif alınan kısım olan yüz galerisine giriyoruz. Mahir, bir projektör yardımıyla fotoğraflar gösteriyor. Einstein'ın meşhur dil çıkartan pozu, Marilyn Monroe, Kemal Sunal gibi karakterlerin yüz ifadesini taklit etmeye çalışırken şekilden şekle giriyoruz. Ardından korkunç bir köpek fotoğrafı, matematiği temsil eden formüller, tatil ya da köpek balığı fotoğrafları karşısında hissettiklerimizi mimiklerle ifade etmemizi istiyor Mahir. Matematiğe hemen herkes yüzünü ekşitirken tatil fotoğrafında ağzımızı toplamakta zorlanıyoruz.

    Sessiz film oynamak gibi

    İşaret oyunu, sessiz film oynamak gibi. İki gruba ayrılarak rehberin istediği sözcükleri karşı tarafa anlatmaya çalıştık. Mahir ‘nasılsın, iyiyim, evet, hayır güzel, zor' gibi basit düzeyde işaret dili öğretti bize. Diyalog odasından önceki son kısım da zor olduğu kadar keyifliydi. Bir kutunun içinde yer alan şekilleri belli bir sıraya göre dizmesi gereken takım arkadaşımıza ipuçları vermekti görevimiz.

    Son olarak tercümanların da dahil olduğu diyalog odasına giriyoruz. Mahir ile aramızdaki sessizlik duvarını yıkan kişi kendisi de bir KODA olan tercüman. Onun aracılığıyla Mahir'e sorular soruyoruz. “Günlük hayatta en çok nerelerde zorluk çekiyorsun, burada rehberlik yapmanın sana hissettirdikleri, doğuştan mı sağırsın?” gibi konular en çok merak edilen şeyler. Çoğumuz ilk defa bir sağırla karşı karşıya kalmışız. Mahir, hepsini gülümseyerek cevaplandırıyor: “En çok hastanelerde, devlet dairelerinde güçlük çekiyoruz. Bir de televizyon izlemek sıkıcı oluyor. Sizleri bu bilmediğiniz dünyada misafir etmek çok güzel.” Bu arada işaret dilinde en zorlandıkları şey birbirlerine isimle hitap etmeleri imiş. Özel isim, işaret dilinin en büyük handikabı. Bir saatin ardından iletişimde en zayıf halkanın aslında konuşmak olduğunu anlıyorum. Ve mimiklerimizi epeydir ne kadar az kullandığımızı... En çok da sağırların dünyasına ne kadar uzak olduğumuzu...

    ‘Zamanda Diyalog' da yakında

    Projenin kurucusu İstanbul Social Enterprise Direktörü Hakan Elbir, Sessizlikte Diyalog'un 2 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu anlatıyor. Karanlıkta Diyalog hayata geçirilirken temelleri atılmış. 2017 ya da 2018'de projenin üçüncü ayağı olan Zamanda Diyalog da gerçekleşecek. Zamanda Diyalog, adı üstünde kişilere yaşlılık deneyimini aktarmak üzere şekillenecek bir proje. Hakan Elbir, 7 yıllık bir deneyimsel müzecilik geçmişinin ardından bu girişimi kurmaya karar vermiş. Sosyal meselelerde kamunun yetersiz kaldığı yerlerde devletin yükünü hafifletmek üzere bu projeyi hayata geçirmek istediklerini söyleyen Elbir, “Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.” diyerek, dünyada başarılı olmuş bİr projeyi alıp adapte ettiklerini anlatıyor. Ve Zamanda Diyalog ile birlikte sonunda burayı bir sosyal laboratuvara dönüştürmek istediklerini aktarıyor. Sessizlikte Diyalog içinse özetle şunları söylüyor Elbir: “Hem farkındalık, hem empati hem de kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğu.” Bunu yaparken de projenin özellikle ajitasyona ya da eğlence aracına dönüşmemesi için özel çaba sarf etmişler. “Engellilerle ilgili projesi olan insanlara da kapımız açık.” diyor Elbir.


older | 1 | .... | 163 | 164 | (Page 165)