Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 159 | 160 | (Page 161) | 162 | 163 | .... | 165 | newer

    0 0

    Zorunlu mübadelenin üzerinden tam 93 yıl geçti. O gün bugündür iki kıyıda yaşayanların da içi rahat değil. Ayvali, bu dramı dört yazarın üzerinden çizgi roman formatında anlatıyor.

    Serin bir sonbahar günü Midilli'den Ayvalık'a günübirlik seferin meyvesi Ayvali grafik romanı. Yazar Soloup, karikatür ve çizgi romanlarıyla yakın tarihe ışık tutmasıyla ünlü. Dahası mübadelenin Türklerde ve Yunanlarda açtığı yaraları heybesinde yıllar boyu taşımış biri. Ayvalık'ın Rum sakinlerinin Müslüman komşularıyla huzur içinde yaşadığı günlere götürüyor okurunu. Lozan Anlaşması sebebiyle apar topar yerinden yurdundan koparılan iki toplumun yaşadığı çileyi çizimlerle nazara veriyor.

    Hatırladığınız üzere, 30 Ocak 1923'te Türk topraklarında yaşayan Elen Ortodoksların, Yunan topraklarında yaşayan Müslüman nüfusun zorunlu değiş tokuşunda karar kılınmıştı. O gün bugündür iki kıyıda yaşayanların içi de rahat değil. Bundan olacak ki Soloup, üç Yunan, bir Türk yazarın öyküsünü ustaca tasvir ediyor. Dört müellifin ortak özelliği Ayvalıklı olmak. Bu sebeple biraz evvel terk edilmiş gibi sapasağlam duran Rum evleri, dostluk ezgileri, iyot ve kekik kokusu her satıra sinmiş. Kitap, 2015 Yunan Çizgi Roman Ödülleri'nde en iyi senaryo ve en iyi çizgi roman ödüllerinin de sahibi.

    Fotis Kondoğlu, Ahmet Yorulmaz, İlias Venezis, Agapi Venezi, grafik romanda hikâyeleri yer alan yazarlar. Her biri Lozan Antlaşması'nın sonuçlarına bir defa daha kafa yormayı fısıldıyor. Savaş, göç ve yersiz yurtsuz kalmak... Dile kolay iki milyon kişi evini terk edip meçhul bir yolculuğa çıkmıştı. Yazar, bu yıllar için ‘Hüzünlü gölgelerin resmi geçidi' tanımını kullanıyor. Bakın martı nasıl dile döküyor gördüklerini: “Emir gelmiş çürük mallar, yani kadın ve çocuklar Yunanistan'a götürülmek üzere gemiye binecek. Ama on sekizinden kırkına kadar erkekler Anadolu'da çalıştırılacak. Meşhur amele taburları geçiyor…” Bir de Köroğlu öyküsüne uzanınca kanaatiniz sabitleşecek: “Canım kahve istemişti ama çay söyledim Ayvali'de. Dükkânın içinde rengi solmuş büyük fotoğraf dikkatimi çekiyor. Felaketten önceki Ayvaliler. Yani Hıristiyanlar, Elenler, kıvrık bıyıklar, esnaf, komşular, gelip geçenler...”

    Girit'ten zorunlu göç eden Türklerin çilesi az mıydı sanki? Ahmet Yorulmaz ‘Hasanakis'inde savaşın soğuk yüzünü aktarıyor. Anadolu'ya giderken yanlarına alamadıkları bahçeleri, minareleri, martıları anıyor: “Annem Evangelia Teyze'nin omuzunda ağlıyordu. ‘Mademki sen varsın Evangelia, aklım Mahmut'un mezarında kalmaz.' Araba giderken Evangelia Teyze şöyle diyordu: ‘Bizim gibi sıradan insanların yeniden buluşup birlikte yaşayacağı günler gelecek Zeynep Hanım…” Ayvali'nin mimarı Soloup'a ‘Neden mübadele hikâyelerini çizmeyi tercih ettiniz?' sorusu sıkça soruluyor. Bir defa da bizim için cevaplamış oluyor: “Türk-Yunan aynasının iki yüzünde insanların birbirine bağlanmalarının ne kadar kolay olduğunu görüyoruz.”

    Kıbrıslı yazar Hasan Özgür Tuna, grafik romanı dilimize kazandıran kişi. O da Kıbrıs'ta benzer anlatıları dinleyerek yetişmiş. Ayvali öykülerinde kelimeler asla çatışmaya çıkmıyor. Zulmün bile naifçe anlatılması çok da kolay değil ona göre. Rumların ve Türklerin antlaşma sonucunda yer değiştirdiği diyarlardan biri de Kıbrıs. Tuna, okura soruyor hal diliyle: “Bu sebeple Adalılar başkalarının eşyalarıyla dolu evlerde, başkalarının aile fotoğraflarıyla yaşamaya devam etmiyor mu?”


    0 0

    UEFA, hafta başında Galatasaray'ın 2015-2016 sezonu için Finansal Fair Play (FFP) kurallarını karşılayamadığını ve gerekli yaptırımların yapılacağını duyurmuştu. Buna göre CimBom, Avrupa kupalarından 1 yıl men ile karşı karşıya. Biz de başlıklar altında FFP kurallarına mercek tuttuk…

    Avrupa liglerinde ilk yarının sona ermesine kısa bir zaman kalmışken ara transfer döneminde takviyelerle kadrosunu güçlendirmek isteyen kulüpler UEFA'nın radarına takıldı.
    Şubat 2014'te Finansal Fair Play (FFP) tarihinin en büyük soruşturması kapsamında 76 kulüp UEFA tarafından takibe alınmıştı. Soruşturmalar neticesinde Galatasaray, Bursaspor ve Trabzonspor'un da aralarında olduğu Türkiye'den 9 kulübe maddi cezalar verildi. UEFA'nın takibi devam etti. FFP tarihinde ilk kez, hafta başında Galatasaray'ın, UEFA ile yaptığı anlaşmaya uymayan taraf olduğu için ceza alabileceği açıklandı. Şubat ayının 12'sinde hakkındaki karar netleşecek olan Cim Bom, para cezası, kadroda daralma, transfer yasağı hatta Avrupa kupalarından men ile karşı karşıya.
    UEFA Finansal Fair Play kuralları kapsamında ceza alan ilk Türk kulüpleri, 2012 yılının Mayıs ayında Beşiktaş ve Bursaspor olmuştu.
    FFP'yi, bir atasözü ile tanımlayacak olursak, “Ayağını yorganına göre uzat!” olurdu herhalde. 2009 yılının Ağustos ayında UEFA Başkanı Michel Platini ve UEFA Genel Sekreteri Infantino Gianni, FFP yönetmeliği hakkında bir basın toplantı düzenledi. Ancak kulislerde birbirlerine “Sanırım kimse bir şey anlamadı” diyorlardı. Futbol dünyasını yakından ilgilendiren bu yönetmelik, kamuoyunda giderek daha çok yer bulsa da pek çok bilinmeyenle dolu. Özellikle Türkiye'de kulüplerin buna hazır olup olmadığı tartışma konusu.
    Olayı özetleyecek olursak; futbol kulüplerinin gelirlerindeki geometrik artış, giderleri de aynı ölçüde artırdı ve sorunlar başladı. Artan gelirlerin verimli bir şekilde kullanılmaması, kötü yönetimlerle de birleşince, kulüplerin mali yapısı büyük yara aldı. Ancak FFP kuralları sadece gelir ve gider arasında denge kurmaktan ibaret değil. Yapılan düzenlemelerin amacı, kulüplerin her açıdan asgari bir mali disiplini yakalamasını sağlamak. Şunu da belirtmekte fayda var; bu kuralın istisnasız her kulübün ajandasındaki ilk madde olması gerekli. İşte birkaç başlık altında UEFA Finansal Fair Play uygulaması:

    Transfer gelirlerinden daha fazla harcama yapılamayacak
    Türkiye'de transfer dönemlerinde kulüpler, 10 ile 150 milyon Euro arasında bir meblağı harcayabiliyor. UEFA ise “Gelirinizden daha fazla parayı transfere harcamayacaksınız.” diyor. Hal böyle olunca kulüpler bir oyuncusunu 3 milyon Euro'ya bile satamamışken, 10 milyon Euro vererek futbolcu transfer ediyor. UEFA da zarar belli bir miktarın üzerindeyse, ilk önce 200 bin Euro para cezası kesiyor ve kulüp gelirlerini askıya alıyor. Akabinde evi Nyon'a davet ediyor. Burada hatıra hemen Fenerbahçe geliyor. Fenerbahçe, transfere 40 milyon Euro'nun üzerinde bonservis bedeli öderken, sattığı oyunculardan elde edilen para harcanan miktarın yarısını bile bulmuyor!

    Hiçbir futbolcu ya da kulübe vadesi geçmiş borç bulunmayacak
    Denk bütçe uygulaması sadece Türk futbolunun değil, dünya futbolunun da sıkıntı çektiği en önemli konu. Sportif başarı gerekliliği ve rekabet, kulüpleri bütçesine uygun olmayan bir sözleşme ile baş başa bırakabiliyor. Mesela Trabzonspor'un şu an düştüğü durum... Oyuncular, maaşlarını zamanında alamıyor. Yapılan sözleşmelerde, “Maaşlar ancak en az üç ay geç kaldığı durumda sözleşme feshedilebilir” diye yazsa bile UEFA cezayı kesip tüm gelirleri askıya alma yetkisine sahip. Futbolcuların maaşlarını bir ay geç yatırmak bile birçok cezaya gebe.

    Maaş ve prim ödemeleri, toplam gelirin yüzde 70'ini geçemeyecek
    “Daha iyi transferlerle daha iyi sonuçlar alınır” inancı, bir düzine yanlış transferi de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla da normal koşullarda yapmayacağınız sözleşmelerle yükümlülüklerinin altına girmekten kurtulamıyorsunuz. Mesela bugün Galatasaray, hâlâ Ünal Aysal döneminden kalan sorunlarını çözmeye çalışıyor. Ancak UEFA, ‘gözüm üzerinde' uyarısını yaparak Nyon'da görüştü.

    Kulübün borcu toplam geliri geçemeyecek
    FFP kuralları, “Ayağını yorganına göre uzat” atasözünün muhtevası bir bakıma. Lakin Robin van Persie, Nani, Didier Drogba, Wesley Sneijder, Ricardo Quaresma, Oscar Cardozo ve Stephane Mbia gibi transferlerin büyüsü, kişisel hiçbir sorumluluğu olmayan yönetime de cazip geliyor haliyle. Burada asıl sorulması gereken soru şu: Niye yönetim kurullarını, harcanan her yanlış kuruş için İspanya'dakine benzer bir sistemle bir oranda mesul tutmuyoruz?

    ‘Büyük takımların işine yarar'

    Prof. Dr. Stefan Szymanski (Spor ekonomisti): Finansal Fair Play, iyi niyetli ama istenen sonucu vermeyecek bir uygulama. Özellikle büyük yatırımlar yaparak, kendisinden güçlü takımlarla rekabet edebilecek hale gelmek isteyen küçük kulüpler, bu duruma en güzel örnek. Mesela Paris Saint Germain, Manchester City takımları... Geleneksel olarak büyük olan bu iki takım, rakipleri aynı seviyede yarışabilmek için çok büyük paralar ödemek zorunda. Bu uygulama, oturmuş yapısı olan büyük takımların işine yarar. Mesela Real Madrid, Bayern Münih ve Manchester United gibi. Bu uygulama yıllardır gücü elinde tutan bu tip takımların güçlerini daha uzun yıllar sürdürmelerine yarayacak. Onlarla mücadele etmeye çalışan daha küçük Avrupa takımları bundan yarar görmeyecek. Kulüpler arasında böyle bir eşitliği sağlamak imkânsız. Avrupa'daki bütün takımları aynı seviyeye getirme düşüncesi tamamen gerçek dışı ve hayal.”


    0 0
  • 01/23/16--13:00: Otoparkta bir First Lady!
  • Ona Süleymaniye'de herkes ‘First Lady' diyor. Sıradan bir apartman dairesinde değil, konakta yaşıyor. Korumaya alınan metruk bir binada bekçilik yapması için burada oturmasına izin verilmiş.

    Koca konakta hizmetçisi ve yaveri olmasa da, bir oğlu ve iki sadık dostu olan kedileri Paşa ve Maya ile yaşıyor Nilgün teyze (57). Dedeleri Kırım'dan İstanbul'a göç etmiş. Son 20 yılını Süleymaniye'de geçiren Nilgün teyze, “Hayat çok kısa be yavrum.” diye başlayan cümlesiyle eski İstanbul'u anlatmaya doyamıyor.

    Ahşap mimarinin göz bebeği olan Süleymaniye, sokaklarına sinmiş yanık çöp kokusuyla yitik bir semt. Nilgün teyze, tarihî; evinin yanındaki otoparkı oğlu ile işletiyor. Müşterileri olan çevre esnafı ve çalışanları, tereddüt etmeden araçlarını ve anahtarı gönül rahatlığı ile emanet ediyor onlara.

    Nilgün teyze, her sabah evden çıkmadan Paşa ve Maya'yı doyuruyor. Tabii ki sokaktaki mahallenin hayvanlarını da ihmal etmiyor. Otoparktaki minicik kulübesinde sokak hayvanları için kocaman bir mama paketi bulunduruyor. O çevredeki kedi ve köpeklern hemen hemen hepsini huylarıyla tanıyor. Hangileri ne zaman gelir, hangileri hasta, hepsine hakim. Ziyaretine gelenlere kapısı her daim açık olan First Lady, açık sözlülüğünden de taviz vermeyerek herkesin güvenini kazanmış. Ömrünün en güzel yıllarını burada geçiren Nilgün teyze, buralardan hiç taşınmak istemediğini her fırsatta dile getiriyor.


    0 0

    Maya Arakon, Türkiye'nin hızlı gündemine yetişebilenlerden biri. İnsan hakları ve barış için yirmi senesini veren Doç. Dr. Arakon, Güneydoğu'da yaşananlar için, “Devletin en hafif tabiriyle güvenlik açığı, en ağır ithamıyla ise iradi katılımı var.” diyor.

    Herkesin terör ve ulusal güvenlik konusunda çok rahat ‘ben biliyorum' dediği bir ülkede terör uzmanı olmak nasıl bir duygu?

    Eskiden herkesin gelip işinizi öğretmesi çok tuhaf gelirdi ve sinirlenirdim ancak şimdi artık pek de umursamıyorum ve mümkünse oradan hemen uzaklaşıyorum. Benim en çok şaşırdığım şeylerden biri bu kendini bilmezlik; Türkiye'ye ilk döndüğüm zamanlarda ciddi anlamda rahatsız oluyordum. Bizim ülkede herkes siyaset bilimci, terör uzmanı ve teknik direktördür. Kahvehane bilgisiyle gelip size yirmi senedir üzerinde çalıştığınız konu hakkında ahkâm kesmeye çekinmezler mesela.

    Türkiye gündemini takip etmek, duyarlı olmak da yorucu galiba...

    Son derece yorucu hem de. Bu sene özellikle Suruç katliamından beri kendimi çok bitkin ve depresif hissediyorum. Her seferinde kendime “onların da istediği bu, bizim direncimizi yıkmak, durmak yok, barış mücadelesine devam” diyorum ancak yaşadığımız acılar çok yordu. Gene de her seferinde ayağa kalkacak gücü buluyorum, sanırım barışa olan inancımın kuvvetli oluşundan kaynaklanıyor bu da.

    Ankara terör saldırısı, Sur, Nusaybin, Cizre, Tahir Elçi'nin öldürülmesi... Bütün bu yaşananlar barış ümidini baltaladı mı sizce?

    Hayır, ama insanlar artık çok ümitsiz bir noktaya savruldu. 2015 Temmuz'undan beri yaşanan katliam ve kayıplar yüreklere öyle bir ateş saldı ki, söndürmek kolay kolay mümkün değil. Bütün bu katliamların göz göre göre gerçekleşmesi ve Cizre, Silvan, Silopi, Sur gibi ilçelerde yaşanan katliamlardaki sivil kayıpların meşru hiçbir açıklaması olamaz. Burada devletin en hafif tabiriyle güvenlik açığı, en ağır ithamıyla iradi katılımı vardır. Özellikle Kürt halkına yapılan zulüm ve katliamın düşmanca bir mesaj olarak algılanmamasının imkânı yok ne yazık ki. Ülkenin batısı, 35 günlük bebeğini sokağa çıkma yasağı yüzünden kaybeden ya da kızının cesedini buzlukta saklamak zorunda kalan annenin acısını anlamadığı, buna isyan etmediği sürece de bu manevi kopuşun önüne geçmek veya yeni bir barış ümidini canlandırmak mümkün olmayacaktır.

    Sultanahmet terör saldırısında hedef neydi sizce? İntihar bombacısının Suriye vatandaşı oluşu bize ne söylüyor?

    Bombacının Suriye vatandaşı olduğundan emin değiliz. Başbakan Davutoğlu daha sonra ‘Suudi vatandaşı' dedi. Alman istihbaratı ise üzerinden bir hafta geçtikten sonra bile saldırganın kimliğinin belirlenemediğini söyledi. Saldırının amacının Türkiye'ye göz dağı vermek ve ekonominin can damarı turizmi vurmak olduğu belli.

    Peki dikkatler IŞİD'in üzerinde toplanmışken Fadli'nin el-Muhaberat elemanı olduğu sanılan Ali İbrahimini ile yakınlığını nasıl değerlendirirsiniz?

    Şaşırtıcı bulmuyorum, bu tür örgütlerde iç bağlantılar ve lojistik destek alıp vermeler sık görülen olaylardır. Ayrıca Ortadoğu'daki örgütlerin birbiriyle bağlantısı olduğu zaten bilinen bir gerçektir. Önemli olan bu insanların Türkiye sınırından nasıl sızdığını saptayıp bunun önüne geçmektir. Bu anlamda başta sınırlar olmak üzere son aylarda ne yazık ki ülkemizde bir güvenlik açığı olduğunu söylemek mümkün.

    KORKUYA TESLİM OLMAMAK GEREK

    Şehir merkezlerindeki terör eylemlerinin artacağı yine konuşuluyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz Türkiye'nin atmosferini?

    Bu çok sık ortaya atılan bir söylentidir ve halkta korku yaratma amaçlıdır. Terörün amacı da zaten öncelikli olarak korku ortamını oluşturmak ve bunu sabitlemektir. Elbette yüksek seviyede güvenlik önlemi alınmalı ama halkın bu korku duygusuna teslim olması terör örgütlerinin amaçlarından birini gerçekleştirmesi anlamına gelir. Tekrar ediyorum; devletin her tür güvenlik önlemini alması gerekir ama bu korkuya teslim olmamanın önemli olduğunu düşünüyorum.

    Üniversite, programlar, insan hakları savunuculuğu, siyaset bilimci olmanın sorumluluğu... Nasıl dinleniyorsunuz?

    Aslına bakarsanız pek dinlenmiyorum. Öğrencilerimle birlikteyken ve işimi yaparken çok mutlu olduğum için, işim bana muazzam bir keyif veriyor. Fakat çalıştığım konuların çok yıpratıcı ve zaman alıcı olduğu doğru. Bu sebeple de yazmak istediğim birçok şeye vakit bulamıyorum, gezmek istediğim yerleri gezemiyorum. Sürekli bir zaman yetersizliği sorunum var. Önceliğim işim ve habire koşturuyorum… Dinlenmek derken bunu kastediyorsanız gerçekten de hiç boş vaktimin olmadığını söyleyebilirim.

    Bir kesim Güneydoğu'daki olayları hiç umursamıyor

    Bir röportajınızda paşalardan birinin oğlu ölmeden barış sağlanamayacağını söylediniz. Çok tartışılan bir değerlendirmeydi değil mi?

    “Teşvikiye Camii'nden bir şehit cenazesi kalkmadan bu savaş bitmez” gibi bir cümle söylemiştim ve yapmak istediğim, Türkiye'de bir kesimin Güneydoğu'da yaşananlardan etkilenmediğine, hatta hiç umursamadığına, zira sınıfsal olarak o bölgeyle hiçbir bağının olmadığına işaret etmekti. Yoksa elbette anti-militarist bir insan hakları ve barış aktivisti olarak kesinlikle hiç kimsenin ölmesini istemiyorum. Ancak “kaymak tabaka” dediğimiz yüksek gelirlilerin ve üst düzey asker-bürokratların Kürt sorununu yoksul kesim gibi yaşamadığı da bir gerçek. Onların çocuklarını türlü sebeplerle askere bile göndermediklerini okuyoruz. Ya da birçoğu askerliğini bedelli yapıyor. Oysa bu savaşta hem Türkler hem de Kürtlerden hep sosyo-ekonomik olarak alt sınıf mensubu gençler ölüyor. Olumsuz tepki almıyorum zira –istisnalar dışında- dediğimde çok haklı olduğum ortada.


    0 0

    Her gün yeni bir uzmanlıkla tanışıyoruz. Sertifikayı alınca elimizin ekmek tutacağını vaat eden eğitim programlarının istilası altındayız. Sahi, ‘Turşu yapım teknikleri', ‘annelik tescil belgesi', ‘deniz ürünleri sertifikası' ne işimize yarayacak?

    Diplomanın tek başına işe yaramadığı devirde yaşamak düştü nasibimize. Şöyle yüz güldürecek ekmek kapısı için yanına sertifikalar iliştirmemiz gerekiyor. Sağımız solumuz uzmanlık programlarıyla dolup taşıyor. İhtisas yapmak, bir işte ustalaşmak güzel olmasına güzel lakin bazı sertifikaları kim neden alır hayrete düşüyor insan. Birkaç süslü cümle, dev reklam afişleri, iş garantisi vaadi müşteri sayısını artırıyor. Çıraklık, icazet, rahle-i tedrisin geçer akçe olmaması asıl mesele. Kimse kimseye el vermiyor, meslek öğretmiyor. Katılım belgesi, sertifika, yeterlik formu, seminere mecbur kalışımız hep ondan. Tek kitapla hayatı değişen, bir belgeyle patron olanların öyküsünden ilham almaya bayılıyoruz. Kimse işi ehlinde öğrenip ter dökmek istemiyor. 12 saatlik programla yetkin olmak kulağa hoş geliyor. Yine de iş bulmak için, sertifika biriktirmenin yeterli olmadığını bize öğretilmesi gerekiyor.

    Gündelik hayatta zaten başarabileceğimiz işler için bir çuval para döküp belge almak da cabası. Anneliğin altın kurallarını öğrenmek için kesenin ağzını açmazsanız olmaz. Sözüm ona iki ayda pedagog olup çıkıyorsunuz. Çikolata gurme belgesi, doğal doğum sertifikası, yoğurt ustalık kursu liste uzayıp gidiyor. Biz hünerlerimizi kâğıt parçalarıyla tescilletmeye devam edersek müteşebbisler hayal sınırlarını zorlayacağa benziyor.

    Doğal doğum sertifikası

    Çocuğun dünyaya gelmesi o kadar tıbbi hale geldi ki, doğumun başına ‘doğal' ibaresi ekler olduk. İlla ki annenizin yolundan gidecekseniz, evvela kurs almanız şart! Sadece bir aylık eğitimle nur topu gibi bebeğinizi kucağınıza alacağınız söyleniyor. Sudan ucuz, sadece 200 TL ödeyerek sezaryen, epidural, hipnotik doğum fikrini çöpe atıyorsunuz. Düşünsenize yarın evladınıza çerçevelettiğiniz sertifikayı gösterip, “Bak yavrucuğum senin için eğitim aldım.” demek için bile katılanlar olduğunu söylesek yanlış olmaz.

    Sürü yönetim elemanı aranıyor!

    Kursların muhtevası kadar enteresan olan bir meselemiz daha var. Sertifika programlarına konan isimlerdeki dönüşüm. Hekimin doktora dönüşmesi gibi bir şey değil sözünü ettiğimiz. Bir örnekle açıklamak gerekirse, çoban yerine sürü yönetim elemanının kullanılması bu türden bir dönüşüm. İnşaatçıya, kürek operatörü demeyi de unutmayalım. Türkiye'de hayvancılığın kan kaybettiğini hesaba katacak olursak, 3 bin lira maaşa rağmen çoban bulamayan adamcağızın halini de anlamış oluyoruz. İşgüzarlar fırsatı kaçırır mı hiç? ‘Sürü yönetim elemanı' kurslarının açılışı bu hadiseden sonraya denk geliyor.

    ‘Denizden babam çıksa yerim' diyenlerin kursu

    Karides, kalamar, böcek, çipura, somon, ahtapot yemekleri, balık köftesi, buğulama, yahni, şevketi bostanlı levrek… Bu taamları yapabilmek herkesin muradı. Bir bilene danışıp öğrenmek mi? Ne münasebet! Hemen ‘Deniz ürünleri sertifikası' alıyorsunuz. Bu omega 3 dedikleri nedir? Diyette hangi balıklar tüketilebilir? gibi meraklarınız yok oluyor. Sadece bir ayda balık yemekleri uzmanı oluyorsunuz. 500 TL ödeyince balık yeme adabını da öğretiyorlar sanmayın. Programa dahil olmadığını öğrendik.

    Siz hâlâ balondan çikolata kesesi yapamıyor musunuz?

    Çikolatayı kim sevmez? Bitterden tutun da kestanelisine hepsinin seveni bulunur. Bundan vazife çıkaran müteşebbisler kolları sıvayalı epey oluyor. Adım başı çikolata gurmelik sertifikası, çikolata yapım kursuna rastlıyorsunuz. Yapım kursları genellikle bir günde tamamlanıyor. Çünkü malzemeleri önünüze koyup eritmeniz ve yeniden şekillendirmeniz kafi geliyor eğiticilere. Bazı eğitimciler çıtayı yüksek tutuyor(!) Balondan çikolata kesesi yapmakta hünerli hale geliyorsunuz.

    Sertifikalı kayınvalide isteriz!

    Kayınvalide-gelin ilişkilerindeki iniş çıkışlar haberimizin dışında kalıyor. İki tarafın arasında kalan zavallı beyefendilerin feryadını duyan Pendik Belediyesi, 2013 yılından bu yana ‘İdeal Evlilikte Eşler ve Kayınvalidelere Düşen Roller' eğitimini veriyor. Eğitimlerde gelin, damat, kayınvalide ilişkileri irdeleniyor. Son iki haftada ise kayınvalideler kursiyer oluyor. Özellikle aile büyüğünün öfke kontrolüyle baş etmeyi öğrenmesi planlanıyor. Şimdilik, “İlla sertifikalı kaynana isterim.” diyeni duymadık ama gelecek de gelecek değil mi?

    Yazar olacaktım, param yok

    Yaratıcı yazarlık atölyelerini unuttuk sanmayın. Yalnızca üç ay yeterli. Ataların ‘Elif görse mertek sanır, hoca görse hortlak sanır' dediği halden çıkıyorsunuz. Bu programlar genelde bir mecmuada veyahut bir gazetede yazanların önderliğinde kapılarını açıyor. Biraz azarlanınca usta-çırak ilişkisi yaşadığınızı düşünüp sebat ederseniz ne âlâ. Kâğıdın kokusu, mürekkebin efsunuyla yazar olduğunuzu bile sanabilirsiniz. Ardından ‘güzel yazı yazma eğitimi' de alındı mı tamam oluyor.


    0 0

    ‘Güldür Güldür' ekibinin üç oyuncusu ‘Dedemin Fişi' ile beyazperdede seyirciyle buluşuyor. Yeşilçam sıcaklığında bir film yaptıklarını söyleyen oyuncular, ülkede bu kadar şey yaşanıyorken komedinin ihtiyaca dönüştüğü görüşünde.

    ‘Dedemin Fişi'nin ‘Güldür Güldür'deki mizahtan farkı nedir?

    Meltem Yılmazkaya: Her hafta bir skeç oynuyoruz, orada alanımız daha dar. Film senaryosuyla skeci karşılaştırmamız zaten mümkün değil. Skeçte oynadığım tipler dudağa çalınan bir parmak bal gibi, filmde o karakteri çıkarırken uzun bir süreç gerekiyor. 52 yaşında bir kadını oynadım, onun ne yiyip ne içtiğini uzun uzadıya düşündüm. Dolayısıyla daha derinlikli oldu.

    Uğur Bilgin: Ekranda Güldür Güldür gibi komedi yapan ekipler sinema yaptıklarında o türü devam ettirdi. Bizim film dramatik bir akışı olan, tiplerin bulunduğu bir aile komedisi. Televizyondaki programla herhangi bağlantısı yok. Seyirci programdaki gibi skeçler görmeyecek.

    Birbirinizi çok iyi tanıyor olmanızın ne tür avantajlarını görüyorsunuz?

    U.B: Oyuncu sete gittiği zaman tanışma faslından sonra kendini açma süreci vardır, ne kadar profesyonel olursa olsun… Kameramanlarla ilişkin bile önemli, o tepki verince rahatlıyorsun. O anlamda çok yardımcı oldu. Oyuncu arkadaşlarını, set ekibini tanıyorsun. Kimse sana önyargılı yaklaşmıyor. Klasik olacak ama bunun gerçekten çok avantajını gördük. Bu bize nereden bakarsınız 10 gün kazandırdı.

    M.Y: Filmin yönetmeni programda olduğu gibi Meltem (Bozoflu). Karşınızdakinin sizden ne istediğini biliyorsun, o da senin ne kadarını vereceğinin farkında.

    Onur Buldu: Huzurlu olmadığın bir ortamda komedi yapmak mümkün değil. Bu durum dram için de geçerli. Oynamak çok zor. Herkes birbirini tanıdığı için huzurlu bir ortamımız vardı. Görüntü yönetmeni dâhil kadro çok gençti, uyum sorunu hiç yaşamadık.

    Komedide oyuncu eğlenmeli ki seyirci eğlenebilsin gerçeği var. Ne kadar eğlendiniz?

    O.B: Uğur benim Dokuz Eylül Üniversitesi'nden sınıf, ev arkadaşım. 15 yıldır yan yanayız. Meltem'le üç yıldır beraberiz. Set arkası elbette çok eğlenceli oluyor, dostane geçiyor.

    U.B: Ne kadar profesyonel olursan ol, insansın. O gün kötü kalkmış olabilirsin. Eğer partnerin seni tanıyor, nazı geçiyorsa o destekçin olabiliyor. Bilmiyorum, dışarıda belki de öyle bir oyuncuyla karşılaşırsın ki sizi tolere etmez, ‘profesyonelsin, hazır gelseydin' der. Bu sebeple bizim durumumuz büyük avantaj.

    Güldür Güldür'de hayli doğaçlama yapıyorsunuz. Filmde ne kadar imkân tanındı?

    O.B:Çok. Yönetmen doğaçlama yok demedi. Komik olabiliyor, gözden kaçan bir şeyi içgüdüsel olarak tamamlayabiliyorsun. Hiç karışılmadı hatta teşvik edildi.

    M.Y: Onun için avantajlıyız diyoruz. Her şeye açıktık.

    Takıma sonradan dâhil olan kimler?

    O.B: Ayşen Gruda, Özlem Tokaslan, Zeynep Kankonde… Onlar da çok mutluydu, kimsenin aşırı egosu, kaprisi yok. Herkes birbirini tamamladığı için zorluk çekilmedi. Konuştuğumuza göre öyle diyorlar, ne kadar doğru bilmiyorum.

    U.B: Güldür Güldür'dekiler, ‘Dışarıdan biri geldi, onu içimize almayalım.' diyecek insanlar değil. Kızlar kısa sürede pasta, kek konuşmaya başladı.

    M.Y: Programda da aramıza bu yıl katılan arkadaşlarımız var. Onlar da hemen adapte oldu. Kurulmuş bir düzenin içine girmek zor değil. Kimse kimseyi aşağı çekmek istemiyor.

    Ekipte başrol yok ama herkes başrol. Yanılıyor muyum?

    O.B: Bence de öyle.

    U.B: Kısmen başrolümüz var aslında. Onur ile Alper'in (Kul) oynadığı karakterlerin üzerinden ilerliyor hikâye. İki kardeş daha fazla alan ve süre alıyor. Öyle bir gerçek var.

    O.B: Evet, bizim biraz daha fazla sahnemiz var. Olayı bir akstan götürmek durumunda olduğumuz için… Onlar da çok etkin ama bizimki bir tık fazla. Yine de star komedi filmi değil.

    Ekranda doğaçlama yapan grupların sinema macerasının beklentiyi karşıladığı söylenemez. BKM Mutfak'ın ‘Çok Filim Hareketler'i bunlardan biri…

    O.B: Tahminim biraz hızlı ve hazırlıksız girdiler. O türü sinemada devam ettirmeye gerek var mı, onu tartışmak lazım. Skeç üzerine kuruluydu. Bunu zaten televizyonda yapıyorsun, sinema iddian varsa başı, sonu, ortası olan bir hikâye anlatmak daha mantıklı ve zevkli.

    U.B: Dedemin Fişi'nde 15 kişiye oturulup senaryo yazıldı. Bu zor bir şey. Normalde senaryo yazılır, ona cast yapılıyor. Bizde elimizdeki kadroya göre senaryo kurgulandı. Şubat-martta yazar grubu çalışmaya başladı, temmuzda okumaya, ağustosta çekmeye başladık. Yedi aylık bir süreç. Umarım karşılığını alır.

    O.B: Yazarlar hepimizi çok iyi tanıdığı için en iyi oynayacağımız rolleri kostüm gibi üzerimize dikti.

    Senaryo önünüze geldiğinde bütün roller belli miydi? Yoksa…

    M.Y: Belliydi. Bir anne varsa onu ben oynamalıydım ve oynadım. (Gülüyor)

    O.B: Senaryo aşamasında çok paslaştık. Okuttular, ne düşündüğümüzü sordular. Ekleyip çıkarılacakları, ekstra özellikleri konuştuk.

    Çekimler Bolu'da yapıldı. Kalabalık olunca çekim süresi uzamıştır…

    O.B: Evet, normal bir film dört haftada biter. Bizimki beş buçuk-altı hafta sürdü. Kalabalıktık ve hava muhalefeti durumları oldu. Bir anda yağmur yağınca set duruyordu.

    Seyirciye neler vaat ediyorsunuz?

    O.B:Çok klasik bir şey ama eski Türk filmlerinin tadını alabilecekleri bir aile komedisi. Çoluk çocukla gidip izlenebilecek makul bir komedi.

    M.Y: Az önce Ayşen (Gruda) ablayla konuştuk. “Yeşilçam filmlerini on kere aynı tadı alarak izleyebiliyorsun. Eskilerinden yapılmıyor, bu filmde onu gördüm.” dedi. Bu bence çok önemli bir şey.

    U.B:Çekerken öyle hissettik, umarız izlerken de öyle olur. Güldür Güldür geldik.

    Sürekli aynı tekliflerin gelmesi dezavantaj olur

    Komedi yaptığınız için bundan sonra hep komedi teklifleri gelecek. Hazır mısınız?

    Onur Buldu: Bunun için biraz erken. Çünkü mazisi çok olan oyuncular değiliz. Ancak benim tahminim de büyük oranda komedi teklifleri yönünde. Kendi adıma hedefim her anlamda iyi bir oyuncu olmak. Ona uygun tercihler yapacağız.

    Meltem Yılmazkaya: Oynadığım rollerden dolayı geçen yıl bana gelen teklifler hep yaşımdan büyüktü ve komediydi. Burada 52 yaşında bir kadını oynuyorum, yarın genç bir kızı oynayıp dengeleyeceğim. Sürekli aynı şeylerin gelmesi dezavantaj. İlk oynadığım dizilerde evde kalmış kızı ve çaycıyı oynadım. Şimdi farklı.

    Uğur Bilgin: Planlı yaşamadığım için kariyerimde planladığım bir şey yok. Bakalım bundan sonra ne denk gelecek, insanlar ne yakıştıracak. İşini iyi yap mantığıyla ilerliyoruz. İnşallah iyi işler yaparız getirisi de iyi olur.

    Sokakta tanınırlığınız nasıl?

    O.B: Tanıyorlar. Seyirciyi yansıtan tipler oynadığımız için çok sıcak davranıyorlar. Geçenlerde bir alışveriş merkezinde biri bana tekme attı, bir döndüm yaşlı bir amca. Ölçü arada kaçıyor.

    M.Y: Evin kızı, oğluyuz. Ülkede bu kadar olay yaşanıyorken komedi ihtiyaç. Güldürebiliyorsak ne mutlu.

    O.B: Her zaman mükemmel şeyler yapmıyoruz, farkındayız. Günü gününü tutmuyor ama insanların güzel tepkileri bizi kamçılıyor.


    0 0
  • 01/23/16--13:00: Ailem geri döndü
  • Ailem dergisi dokuz yıl aradan sonra tekrar okuyucusuyla buluşuyor. Derginin editörü Cihan Yenilmez, yenilenen yüzü ve yepyeni içeriğiyle her hafta cuma günleri evlere konuk olacaklarını söylüyor.

    Çocuktum. Evimize ilk giren dergi Ailem'di. Annem, ablam, abilerim ve babamdan sonra dergiyi okuma sırası bana gelirdi. Her hafta bu okuma heyecanı yenilenir, herkes payına düşen metni beklerdi. Öyle ki aradan geçen yıllara rağmen müdavimlerinin ve Zaman okuyucularının hafızasından Ailem dergisi silinmedi. Cihan Yenilmez ve ekibi o tadı tekrar sunmak için yola koyuldu. Dergi yenilenen yüzü ve yepyeni içeriğiyle her hafta cuma günleri tüm bayilerde yerini almaya başladı. Ev sohbetlerine dahil olmak ve her aile ferdiyle hasbihal etmek istediklerini belirten derginin editörü Cihan Yenilmez, “İnsanın kalbine, vicdanına, ruhuna hitap eden bir dergi olarak yayın hayatına merhaba dedik. Sorumluluğumuz daha da arttı. Çünkü hem Yeni Bahar'ın hem Cuma ekinin boşluğunu Ailem dergisi olarak doldurmaya çalışacağız.” diyor.

    Yalnızca kadınlara hitap edilmeyecek
    Yenilenen Ailem dergisinde, çocuklardan gençlere, yaşlılardan anne-babalara kadar her aile üyesi kendinden bir şey bulabilecek. Cihan Yenilmez, dergiyi oluşturma aşamasında ekip olarak sık sık bir araya geldiklerini ve aile içerisindeki tüm bireylere hitap eden kolektif bir çalışma yapmaya dikkat ettiklerini söylüyor. “Aile dergilerinde konular genellikle kadını merkeze alan yazılardan oluşuyor. Oysa aile dediğimiz kavram yalnız anneden ya da kadından oluşmuyor. Dergide çocuk terbiyesinden bahsedeceğimiz dosyalarda yalnız annelere değil babalara da sesleneceğiz.” diyor. Boşanma oranlarının her geçen gün arttığı günümüzde ailevi meselelere daha çok değineceklerini belirtiyor.
    Ailem dergisi eğitim, sağlık, kültür, çocuk eğitimi, din, ahlak, psikoloji, beslenme gibi birçok alanda ailelere rehberlik etmeye çalışacak. Kalp hayatının zenginleşmesine yardımcı olmaya gayret ederken, Türkiye'den ve dünyadan güzel insanları, başarı öykülerini ve unutulmayan fedakârlık timsallerini okuyucularla tanıştıracak. Dr. Derman, psikolojik sorunlara çareler önerirken, Rüya Dede rüyaları yorumlayacak. Cuma günleri bayilerden satın alınacak dergi, isteyen abonelerin posta kutusunda da olacak.

    Herkes kendinden bir şey bulacak

    Ailem'e Zaman'daki yazılarıyla tanıdığımız Ahmet Şahin, Ahmet Kurucan, Süleyman Sargın da köşe yazılarıyla destek verecek. Ali Demirel, Şemsinur Özdemir, Ebru Nida Bilici, Osman Karyağdı ve alanında uzman isimler de yazılarıyla derginin içeriğine katkıda bulunacak. Özgün konuların işleneceği Ailem'deki dosyalardan bazıları ise şöyle:
    Hayatın İçinden: Fotoğraflarla günlük hayattan kareleri okuyuculara sunacak.
    Eğitim: Anne-babaların, çocukların çalışmalarına yönelik ve sınavlara hazırlık tavsiyeleri içeriyor.
    Doğru Yanlış: İlahiyatçı-yazar Ali Demirel, ibadet hayatımızda doğru bildiğimiz yanlışlara ışık tutacak. İlmihal: İslâm hukukçusu Ahmet Kurucan, günlük hayatta kafalara takılan soruları cevaplandıracak. Siyer Atlası: Peygamberyolu Derneği ile işbirliği içerisinde hazırlanıyor. Efendimiz Hz. Muhammed'in (sas) adım attığı her yer fotoğraflanarak hikâyesiyle birlikte her hafta Ailem'de yayınlanacak.
    Aile: Mutlu evlilik için aile hayatının sorunlarına değinilecek. Tüyolar verilecek.
    Tıbb-ı Nebevi: Dr. Figen Barlas Es, günlük hayata da taşınabilecek sağlık önerilerinde bulunacak.
    Bir Teklif: Eski Ailem'de beğenilerek takip edilen Bir Teklif'te Salih Yusufoğlu, ibadet hayatında ihmal edilen amellere yönelik kolaylaştırıcı teklifler sunacak.


    0 0

    Robert De Niro, oluşturduğu sıra dışı karakterlerle sinema dünyasında unutulmaz birçok performans sergiledi. Ancak bu sefer usta oyuncunun beğenilen değil, ilgi görmeyen performanslarına göz atalım.

    Robert De Niro, sinema dünyasının en önemli aktörlerinden. Oyunculuk tarzı, yorumu, oluşturduğu sıra dışı karakterlerle sinema dünyasında unutulmaz birçok performans sergiledi. İlk akla gelen Baba serisindeki rolü, Taksi Şoförü, Kızgın Boğa, Komedyenler Kralı farklı portreler... Hepsi ak ile kara gibi birbirinden farklı. Sayı daha da artırılabilir. Ancak bu sefer usta oyuncunun beğenilen değil, ilgi görmeyen performanslarına göz atalım. Özellikle rol seçerken özensiz davranan, çoğu komedi veya suç dramasında benzer karakterleri canlandıran oyuncunun eksi hanesinden öne çıkan film sayısı az değil. Bazıları...

    Orijinal Cinayetler (2008): Hiç kuşkusuz ilk sırada o geliyor. İnsan sadece afişine baktığında bile heyecanlanıyor çünkü vitrinde koskoca Robert De Niro ile Al Pacino ikilisi var. Baba efsanesinin iki yıldızı... Ne var ki içerik, vitrin kadar iddialı değil. İki dostun başından geçen suç draması (De Niro Türk adlı karaktere hayat veriyor) gösterime girdiği dönem The Times'in en kötü filmler listesinde gösterildi, hem de üst sıralarda. Dünya çapında 180 milyon dolar hasılat elde etse de nitelik olarak hayli eleştirildi.

    Showtime (2002): Bir tarafta emekli olma hayalleriyle yaşayan polis, diğer tarafta oyuncu olamadığı için polis olmak zorunda kalan, aktörlük rüyalarıyla hayata tutunan biri. İki kafadar aynı polis teşkilatında görev alınca ortaya mizahı bol bir macera çıkar. Showtime'da o komedinin çok çıktığı söylenemez. Eddie Murphy ile De Niro'yu bir araya getiren proje için yabancı eleştirmenlerin yaptığı yorum şu: “Eddie Murphy doksanlarda meşhurdu. Showtime'ı o zirvedeyken yapsaydı belki dikkat çekerdi.”

    Yılbaşı Gecesi (2011): Filmin ismi, içeriğe dair çok şey söylüyor. Yeni yıl arifesinde New York'ta özel bir vakitte bir araya gelen yalnız insanların öyküsü... Hayata ikinci bir şans vermek isteyenlerin gecesi. Başrolünde büyük takipçi kitlelerine sahip çoğu meşhur güzel kadınların, yakışıklı erkeklerin olduğu (Halle Berry, Alyassa Milano, Sarah Jessica Parker…) tanıdık, bildik bir romantik komedi. Sevgililer Günü, yılbaşı gecesi gibi günlerde izlenmesi için yapılan bir film dersek abartmamış oluruz sanırım. Filmde takdiri; yönetmen, oyuncudan ziyade bu kadar meşhur simayı aynı sete sokmayı başaran yapımcı hak ediyor.

    Som'un Şarkısı (1969): Robert De Niro'nun sinema sektöründe henüz emeklediği dönemlerde çektiği bir film. Martin Scorsese ile tanışıp taksi şoförlüğüne, boksörlüğe soyunduğu dönemin hemen öncesi. Bir editörün hikâyesini anlatan film, pek bilinmez. IMDB'de en düşük puan ona ait: 3.7.

    Gece ve Şehir (1992): New York'ta yaşayan tatminsiz bir avukatın hikâyesi. Partneri gibi o da hayatta dilediğini yapamamıştır. Bir boks organizatörüne karşı ciddi bir dava kaybedince hayali olan boks organizatörlüğüne soyunur. Sonrası tahmini güç bir macera. De Niro, tahmin edeceğiniz gibi avukat rolünde.

    Rocky ve Bullwinkle'ın Maceraları (2000): Hayatını çizgi şovlardan kazanan bir geyik ile sincabın hikâyesi. İkili, çizgiden gerçek dünyaya geçince korkusuz liderin hain planlarına alet olmaya başlar. İşte tam da burada devreyi giriyor De Niro. Kötü lider olarak… İmajı, konuşması, duruşuyla farklı bir portre çiziyor oyuncu. Animeyle gerçekliğin iç içe geçtiği film, oyuncunun filmografisinde farklı bir yerde duruyor. Ancak pekiyi bir yer değil.

    Zor Baba 3 (2010): Tutan bir hikâyenin devamını çekme geleneğini Hollywood'dan aldık. Hele ki başrolünde gözde isimler varsa... Aradan 20 yıl geçse bile karakterler bir araya getirilip o film çekilir. Ki yine gelenektir, neredeyse hiçbiri ilkinin yerini tutmaz. CIA ajanı bir babanın kızıyla hemşire bir adamın evlilik arifesindeki yaşadıklarını konu edinen filmin sonuncusu (ilkinden 10 yıl sonra çekildi) halkanın en zayıfı olarak gösteriliyor. De Niro bütün seride rol aldı.

    Kirli Oyun (2012):“Sinema endüstrisinin canlı tutulması adına gelişmekte olan ülkeler için tasarlanan, vitrininde yine yıldızların olduğu vasat bir yapım.” Bunu diyen sinema yazarı Ali Ulvi Uyanık. Hakikaten öyle. Karşımızda ne derli toplu bir hikâye var, ne dikkate değer oyunculuklar. Uyuşturucu dünyasının karanlık yüzüne ayna tutmaya çalışan filmin başrolünü ünlü rap şarkıcısı 50 Cent üstleniyor. Kirli oyun işte.


    0 0

    Deniz Pehlivan henüz 26 yaşında ama gezdiği ülke sayısı 53'ü, şehir sayısı da 200'ü aşmış. Üstelik bu seyahatlere öyle dudak uçuklatan meblağlar harcamıyor. ‘birhayalinpesinde.com' sitesinde uygun fiyatlarla gezmenin yollarını anlatıyor.

    Bir Avrupa olmasak da gezme kültürümüzde iyiden iyiye ilerlemeler var. Herhangi bir gruba ya da organizasyona bağlı olmadan gezen insanlara dair haberlere sık rastlar olduk. Bunlar arasında işi gücü bırakıp yola çıkan ve seyahat sırasında geçimini temin edenler olduğu kadar ev ya da arabayı boşverip yatırımı gezmeye yapanlar da büyük yer tutuyor. Biri de var ki kurumsal hayatta kalmaya devam ederek yaptığı seyahatler sonunda gezdiği yerler 53 ülke, 250 şehri geçmiş. Üstelik bahsi geçen kişi henüz 26 yaşında. Ne seyahate yüz binlerce lira ayırıyor ne de beş kuruşsuz yollara atıyor kendini.

    Deniz Pehlivan, 20 yaşında başladığı gezme serüvenini ‘Bir Hayalin Peşinde' adını verdiği internet sitesinde ve sosyal medyada anlatıyor. ‘Şu an kim bilir hangi kıtada hangi ülkede keşfe çıkmıştır' diye düşünürken kendisini nasıl oluyorsa İstanbul'da yakalıyoruz. Buluşur buluşmaz ilk sorumuz, “Mesaili bir işte çalışmanıza rağmen nasıl oldu da bu kadar kısa sürede bu kadar yer gezdiniz?” oluyor.

    Pehlivan, şirketlere danışmanlık yapıyor ve proje bazlı çalıştığı için biri bittiğinde yenisi başlayana kadar epeyce vakti oluyor. O da bu süreyi seyahatle geçiriyor. Kurumsal işlerde çalışan kişilerin bu kadar boş zamanı olmadığının farkında ancak herkes de 6 yılda 53 ülke gezmek durumunda değil.

    Avrupa'nın tamamına yakınını gezen Pehlivan, Amerika'dan Hindistan ve Çin'e kadar birçok yerde bulunmuş. İlk seyahati ise 20 yaşında Amerika'ya olmuş. Work and Travel ile ülkeye giden Pehlivan, İngilizce öğrenmek için çıktığı seyahat sırasında hayatının geri kalan kısmını yolculuk yaparak geçireceğini hiç bilmiyormuş. Amerika'dan Türkiye'ye dönmesine kısa bir süre kala Los Angeles'tan Washington ve New York'a kadar bir dizi yolculuk yapınca gezme aşkı düşmüş içine. Sonra iki kez intrrail yapmış ve Avrupa'nın tamamına yakınını görmüş. Bu kadar Avrupa seyahatinden sonra bir şeylerin eksikliğini duymaya başlamış. İçinden bir his o eksikliğin Çin, Hindistan, Filipinler, Kamboçya gibi ülkeleri gezmekle tamamlanacağını söylemiş.

    ANILARIMI YAZMIYORUM YOL GÖSTERİYORUM

    İçindeki hissi dinleyen Pehlivan, o günden beri doğu-batı demeden geziyor ve son üç aydır da ‘Bir hayalin Peşinde' sitesinde hem gezilerini anlatıyor hem de merak edenlere bir şehri ucuz ve ayrıntılı gezmenin ipuçlarını veriyor. Sitesindeki başlıklardan bazıları şunlar mesela: ‘Günde 30 dolara Hindistan nasıl gezilir?', ‘Seyahat ederken en çok yapılan hatalar?', ‘Kışın gezilecek 10 güzel ülke', ‘Vizesiz ve ucuz 10 ülke'…

    Kendise diğer seyahat bloggerlarından farkını soruyoruz. Türkiye'de seyahat bloggerlığının hâlâ yeterli düzeyde olmadığını ve insanların daha çok anılarını anlatma eğiliminde olduğunu söyleyip, kendisinin ise insanlara yol gösterme noktasındaki eksikliği kapatmak istediğini ifade ediyor. Havaalanından inip şehir merkezine gitmenin bütün yollarının anlatıldığı yabancı bloglara karşın internette Türkçe kaynak bulmanın zorluğuna değinen Pehlivan, “Mesela geçen ağustosta Japonya'ya gittim. Osaka'ya indiğim andan itibaren şehir merkezine otobüsle gidersem kaç dakikada varırım, metroyla gidersem kaç dakikada varırım hepsini yazıyorum.” diyor.

    ‘birhayalinpesinde.com' açılalı henüz üç ay olmuş ve Pehlivan sadece altı ülke yazmış olmasına rağmen 30 binden fazla takipçisi var. Pehlivan'a en rahat ve en zor yolculuklarını soruyoruz. Tereddüt etmeden en rahat yolculukları İskandinav ülkeleri başta olmak üzere Avrupa'da yaptığını söylüyor. En zor yolculuk ise Hindistan fakat en büyüleyici seyahatin de yine burası olduğunu anlatıyor.

    HİÇ ÜCRET ÖDEMEDEN UÇMAK MÜMKÜN

    Deniz Pehlivan'ın yazdıkları arasında ‘ucuza bazen de hiç ücret ödemeden uçmak mümkün' sözleri dikkatimizi çekiyor ve soruyoruz. Şöyle cevap veriyor: “İki gün önce Katar Havayolları'nın bir kampanyası vardı. 950 TL'ye Seul'e gidiş dönüş bilet. Normal şartlarda bu bilet 2.500 TL'dir. Kampanyalardan haberdar olmak için şirketlere abone olursanız hepsini öğreniyorsunuz. Bir de kredi kartlarının promosyonları var. Bunların kampanya dönemleri olur. O dönemler alışveriş yaparsanız puan kazanır ve uçak bileti alırken kullanılsınız. Geçen yaz Japonya'ya gittiğimde hem kendi biletimi hem arkadaşımın biletini onlarla aldım. Ya da çok önceden almanız gerekecek.

    Uygun seyahat için bunları yapın

    -Evlerini çok cüzi bazen de ücretsiz olarak açan insanlar var. Couchsurfing ve airbnb gibi sitelerden bunun takibini yapabilirsiniz.

    -Otelde kalacaksanız hafta sonları ve pazartesi-cuma günleri daha pahalı olabiliyor. En uygun konaklama salı, çarşamba ve perşembe günleri oluyor. Konaklamanızı bugünlere denk getirmeye bakın.

    -Festival ya da etkinlik dönemlerinde konaklama yüzde 30 civarında artar. Özellikle festival için gitmiyorsanız bu vakitlerde seyahate çıkmayın. Ya da birkaç arkadaş yine Couchsurfng'de ev tutun.

    -Otellerin son dakika fırsatlarından haberdar eden cep telefonu uygulamaları var. O gün bulunduğunuz şehirdeki otellerin boş kalan odalarını gösteriyor ve yüzde 30 indirimli oluyor.

    -Uçak biletlerini çok erkenden alın ve kampanyaları sıkı takip edin.

    -Kredi kartlarının yapılan harcama üzerinden seyahat puanı kazandıran kampanyalarını takip edin ve belli destinasyonlara ücretsiz uçak bileti kazanın.

    -Aceleniz yoksa seyahat tarihini ve saatini esnek tutun.

    -Şirketlerin arama motorlarını kontrol ederken bazen gidiş-geliş seçerseniz, size en pahalı biletleri getirebiliyorlar. Ancak tek tek bilet almak isterseniz bu çok daha ucuza gelebiliyor.

    -Yemekleri konakladığın yerde pişir.

    -Yanına sandviç al, parklarda piknik yap.

    -Ülkeden ayrılmadan önce mutlaka yolluk hazırla.

    -Yerel öğrencilerden ve taksicilerden restoran önerisi al.


    0 0

    Anadolu toprakları kanlı olayların tesir ettiği bir coğrafya. Uzak ya da yakın ülkelerde yaşanan kavga ya da savaşlar pek çok insanı buranın huzur ve güvenli ortamına göç ettirdi. Şimdi Suriyelilerin misafir olduğu Türkiye'den kimler gelmiş, kimler geçmiş?

    Suriye'den kaçan mülteciler soluğu Türkiye'de alıyor. Bu durumun bugüne ait olmadığını, bir diplomat olan Ender Arat'ın “Türklere Güvendiler, Tarih Boyunca Türk Topraklarına Sığınanlar” isimli kitabında net şekilde görüyoruz. Budapeşte'de ifa ettiği büyükelçiliği sırasında bir anıt üzerindeki detayın peşine düşen Arat, arşivler ışığında Türklere sığınan meşhur isimleri bulup kitabında toplamış. Kitapta, Türkiye'de müzeleri dahi bulunan kimi yabancı devlet adamı, siyasi, mütefekkir, ilim erbabı, hanedan mensubu, sanatçı ve sair tanınmış kimselerin kısa tarihçesi bir araya getirilmiş. Kitaba alınan isimler arasında Müslüman olup Türkler adına çalışanlar da bulunuyor. Muhtelif resim ve fotoğrafları ihtiva eden kitaptan öne çıkan isimlerden bazıları şöyle...

    Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kurucusu Mehmet Emin Resulzade

    1905 senesinde atıldığı siyaset sahnesinde, henüz Sovyet Rusya tesis edilmemişken Bağımsız Azerbaycan fikrini savunanların başında gelmişti. Tazyikata uğrayınca ilk gideceği yer Sultan II. Abdühamid Han'ın idaresindeki Osmanlı İmparatorluğu oldu. Sonra hakkında af çıkınca Çarlık Rusyası'na geri döndü. 1917'de kurulan ve iki sene yaşayabilen Cumhuriyet rejimi Kızıl Ordu'nun hışmına uğrayınca Almanya'ya gitti. II. Dünya Harbi'nde tekrar Türkiye'ye geldi. 1955'te Ankara'da vefat etti.

    İsveç Kralı 12. Karl (Demirbaş Şarl 1709)

    Şarl, birçok defa askerî seferlere çıkmış ve muzaffer bir komutan olmuştu. Ancak 1707 senesindeki Rusya saldırısı onu tahtından edecekti. Demirbaş lakaplı Şarl, 4 bin kişilik maiyetiyle Osmanlı toprakları içerisindeki Dimetoka'ya sığındı. Padişah III. Ahmed'den yardım istedi. Kabul gören yardım talebi, Demirbaş'ı her daim muhafaza edecekti.

    Macar bağımsızlık hareketi öncüsü Ferenc Rakoczi

    Macaristan'ın Habsburglar tarafından ilhakı sırasında vatanından uzaklaşmak durumunda kalan Ferenc Rakoczi, 1718 senesinde kendi maiyetindekilerle beraber Osmanlı topraklarına iltica etti. 18 sene Tekfurdağı'nda (Tekirdağ) yaşayan Macar lider, burada vefat etti ve sonra Macar yetkililerin talebi doğrultusunda kabri kendi memleketine taşındı. Mezar taşı Karaköy'deki St. Benoit Lisesi girişinde bulunuyor.

    İmam Ayetullah Humeyni

    İran İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk önderi olan Ayetullah Humeyni, Şah Pehlevi rejimine karşı yürüttüğü muhalefet nedeniyle cezaevine girdi. Bir süre tutuklu kalan Humeyni kendi rızasıyla sürgüne yollandı. İlk adresi ise Bursa'ydı. Burada üç ay kaldıktan sonra Irak'ın Necef şehrine, oradan da Fransa'ya geçerek devrimin olacağı 1979'a kadar sürgün hayatı yaşadı.

    Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister

    Nazi Almanya'sının hışmından kaçarak Türkiye'ye sığınanlar bilim ve sanat adamından biri de ünlü mimar Clemens Holzmeister idi. Bizzat Mustafa Kemal'in gözetiminde yeni Cumhuriyet'in kurumlarını inşa etti. TBMM, Milli Savunma Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Merkez Bankası, Kızılay Meydanı'nda Güven Anıtı ve pek çok binayı o tasarlamıştır. Almanların Viyana'ya girmesinden sonra Holzmeister kendi memleketini geride bırakmış ve Türkiye'ye gelerek İstanbul Teknik Üniversitesi'nde ders vermişti.

    Seyyid Cemaleddin Muhammed Afgani (1891)

    İran'da başvezir iken Şah'ın siyasetini tenkit etmekten dolayı 1891'de sınır dışı edildi. Şah'a karşı girişilen suikasta adı karıştığı için İranlı makamlar iadesini talep etseler de Sultan Abdülhamid kendisini vermedi. Mısır, Kuzey Afrika, Rusya ve Hindistan'ı dolaşarak Panislamizm fikrinin kuvvet bulmasına çalıştı. Çok sayıda konferans verdi. 9 Mart 1897'de İstanbul'da vefat etti. Nişantaşı'ndaki Şeyhler Mezarlığı'na defnedildi. Daha sonra Afganistan'ın talebi üzerine naaşı Kabil'e götürüldü.

    Adam Mickiewicz (Polonya milli şairi)

    “Polonya'nın komşu ülkeler tarafından bölünmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur… Onlar bunu kabul etmediği için üstün bir millet olarak severiz.” diyen Adam Mickiewicz, ülkesinin Rusya karşısında giriştiği bağımsızlık mücadelesini kaybetmesinin ardından Osmanlı topraklarına sığınmış ve 1855 senesinde vefat edene kadar İstanbul'da yaşamıştı.

    Rus lider Joseph Stalin (1910)

    Bolşevik devriminden sonra Rusya'dan Türkiye'ye gelen lider olarak Troçki bilinir. Troçki, 1933 yılında Stalin'den kaçıp Türkiye'ye sığınmış ve dört yıl Büyükada'da ikamet etmişti. Oysa Stalin de 1910 yılında Rus Çarı'na karşı yürütülen başarısız bir darbe girişiminden sonra genç subay iken, soluğu ilk fırsatta Osmanlı topraklarında almış. O zaman Osmanlı sınırları içinde bulunan Batum'da tabakhanelerde çalışıp, deri alım satımında bulunmuş. Daha sonra I. Cihan Harbi sırasındaki Bolşevik ihtilaline katılan Stalin'in Batum'da “Beriyaşvili” ismini kullandığı biliniyor.

    Anadolu topraklarına gelen diğer önemli kimseler

    Çeçen Mücahid Şeyh Şamil (1869)

    Romen General Christian Tell (1848)

    Gürcistan Başbakanı Noe Jordanie (1921)

    Gürcü İmereti Kralı II. Solomon (1810)

    Çerkes Giranduk Berzeg (1882)

    Hintli Şehzade Baysungur Mirza (17. asır)

    Erdel Prensi İmre Thököly (1697)

    Macar düzyazısının mucidi Mikes Keleman,

    Macar Anayasası'nı yazan Kossuth Lajos (Kütahya Müze Evi)

    Janos Bangya İstanbul Asayiş Müdürü-1853 (Karabatır Mehmet Bey)

    Macaristan Başbakanı Miklos Kallay (1943)

    Polonyalı Prens Adam Jerzy Czartarski

    Leh Konstantin Borzecki-1855 (Mustafa Celaleddin Paşa)

    Ressam Nikola Kalmikof-1920 (Naci Kalmukoğlu)

    Rus Akim Tamiroff-1921 (Hollywood yıldızı)

    Balerin Lydia-1921 (Krassa Arzumanova)

    Nadenja Vasilyevna Plevitskaya, 1921 (Ses sanatçısı)

    Troçki-Leon Davidoviç Borenstein (1933)

    Seyyid Cemaleddin Muhammed Afgani (1891)

    Afgan Bağımsızlık Hareketi lideri Mahmud Tarzi (1929)

    Cezayir bağımsızlık mücadelesi başlatan Emir Abdulkadir (1852)


    0 0

    Ataşehir İçerenköy'de bulunan sebze meyve hali, semtin hem iş merkezlerinin hem de yaşam alanlarının genişlemesinin ardından çevre sakinlerinin kâbusu haline dönüştü. Oluşturduğu kamyon trafiği, görüntü ve gürültü kirliliği nedeniyle halin buradan kaldırılması için birçok girişimde bulunulsa da sonuç alınamadı. Bu durumdan yalnızca çevre sakinleri değil hal çalışanları ile ürün almaya gelenler de şikâyetçi.

    Halin etrafında yükselen gökdelenler, oteller ve siteler, hal ile semtin tezatlığını ve sorunlarını bir araya getirmiş. Halden alınan ürünleri çekçek arabalarla, cadde boyunca pazarcılara götürenler trafiği yavaşlatıyor. Özellikle yaz aylarında yere düşen ve çürüyen meyveler, çevre kirliliği oluşturduğu gibi, çürüklerin sineklenmesi sağlığı da olumsuz etkilemekte.

    Hale mal indirmek için sırada bekleyen kamyonlar, içeride yer kalmayınca cadde üzerine park ediyor ve bu da İçerenköy trafiğini olumsuz yönde etkiliyor. Oluşan trafik vakit kaybına yol açtığı gibi tartışmalara ve zaman zaman hal müşterileri ile trafikteki vatandaş arasında kavgaya da neden oluyor.

    Meyve ve sebze kasalarının bulunduğu alanda çalışanlar ise çamur içinde kalan kasaların altında lağım farelerinin dolaştığını, yetkililerin bu duruma göz yumduklarını söylüyorlar.

    Sağlık yönünden kötü koşullar içerisinde çalıştıklarını belirten 48 yaşındaki kamyon şoförü Ercan Özcan, “İlkokul 3. sınıftan beri buradayım. O zamandan bu zamana hal buradan kalkacak diyorlar ama hâlâ buradayız.” diyor.

    Semt sakinleri halin kaldırılmasını istiyor ancak şehrin göbeğinde kalan bu alanın gelecekte betonlaşmasından da endişe ediyor. Yeşil alan ve park alanlarının giderek azaldığı bir dönemde, bu büyük alanın park ve yürüyüş alanı gibi yeşil bir alan olmasını isteyen dernekler, imza kampanyaları düzenleyerek bu konuda mücadele veriyor.


    0 0

    Pera Müzesi, ‘İstanbul Şarkıları' konseriyle Türk müziği ezgilerine ev sahipliği yapacak. Program, “Türk Müziği Konserleri” kapsamında, Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca danışmanlığında ve Sinan Sipahi koordinatörlüğünde gerçekleşecek.

    Bugün saat 15.30'da büyük bestekârların İstanbul üzerine eserlerinin seslendirileceği konserin bu ayki misafir solisti Melihat Gülses. Usta yorumcuya udda Osman Nuri Özpekel, kanunda Taner Sayacıoğlu, kemençede Lütfiye Özer, neyde Volkan Yılmaz ve viyolenselde Volkan Ertem eşlik ediyor. Biletix'de yer alan konserin fiyatı 20 TL. Biletlerini yüzde 50 indirimli edinmek isteyenler ise müzeden alabilir.


    0 0

    Baybora Özdemir, Türkiye'nin UEFA A lisanslı ilk engelli futbol antrenörü. Şu anda Alanyaspor U-16 takımının teknik adamlığını yapan genç teknik adamın çocukken geçirdiği kaza futbol aşkını daha da kamçılamış.

    Hedefleri uğruna her şeyi göze almış, azmini her zaman korumuş örnek bir sporcu, Baybora Özdemir. 31 yıl önce belediye otobüsünün çarpması sonrasında hayatına protez bacakla devam eden Özdemir, Türkiye'nin UEFA A Antrenör Lisansı'na sahip ilk ve tek engelli futbol antrenörü. Hayat öyküsü herkese örnek olabilecek nitelikte, 39 yaşındaki teknik adamın. Protez bacağıyla hedeflerine birer birer ulaşmayı sürdüren Özdemir, şu anda Alanyaspor U-16 takımının başında.

    13 yaşında yeşil sahalara ilk adımını atar, Özdemir. Antalya 1'inci Amatör Küme'de 3 yıl boyunca top koşturur. Hem de hakemlerden gizli olarak. Protez bacağına rağmen basketbol, masa tenisi, tekvando ve hentbola da merak sarar. Futbolcu olamayacağını anladıktan sonra 2009 yılında antrenör olmaya karar verir ve aynı yıl UEFA B antrenörlük lisansını alır.

    Futbola küçük yaşlarda ilgi duyduğunu belirten Baybora hoca, protez ayağı takılmadan önce de mahalle aralarında oynadığı maçlarda tek ayakla kaleye geçiyormuş. Çocukken geçirdiği trafik kazası futbol aşkını daha da kamçılamış: “Aslında çocuk olduğum için kazanın hayatımı ne kadar etkileyebileceğini çok fazla düşünmedim. Gün geçtikçe futbol sevgim daha da arttı. Ayrıca ailem ve arkadaşlarım bana olumsuz şartları hissettirmedi.”

    Uzun yıllar protez bacağı ile yeşil sahalarda top koşturan Özdemir'in azmi takım arkadaşlarına da örnek olmuş, hep. Bundan mülhem, “Hiç unutamadığı anılarınız neler?” sorusunu tevcih ediyoruz, Baybora hocaya: “Normal lig müsabakalarında sürprize izin vermemek için çok fazla fiziksel mücadeleye girmeden aklımla oynardım futbolu. Ama arkadaşlar arasında halı saha maçlarımızda gerçekten çok anım var. Özellikle iki olayı anlatayım. Defans oynuyorum ve eksik yakalandık. Rakip oyuncu kaleciyi de geçti ve topa yavaşça dokundu. Ben de ayağımı çıkartıp topa fırlattım ve kornere çıktı top. Herkes gülmekten maçı tamamlayamadı. Bir kez de rakip ceza sahası çevresinden röveşata vurduğum topta ayağım çıktı ve topun arkasından aynı hızla kaleciye doğru gitti. Kaleci korkudan kaleyi boşalttı ikisi de gol oldu.”

    Dünyada tek!

    1996 yılında Akdeniz Üniversitesi'nde engellilere yönelik açılan sınava müracaat ederek üniversiteye adımını atar, Özdemir. 2 kişinin alınacağı sınava 2 kişi başvuru yapar. “Futbolcu olamayacağımı anladım ama futbola dünyanın en iyi teknik direktörlerinden biri olarak devam etmek istiyordum.” diyen genç teknik adam, 2009 yılında ilk UEFA lisansını alarak Alanyaspor'un altyapı takımlarda görev almış. 2014 yılında da UEFA A lisansını almaya hak kazanmış. 2010-2011 sezonunda çalıştırdığı Alanyaspor U-15 takımıyla Bölgesel Gelişim Ligi'nde Türkiye 3.lüğü sevincini de yaşamış.

    Özdemir, bu seviyeye nasıl geldiğini şöyle özetliyor: “Benim gibi sıfırdan gelip, bu işin üniversitesini okuyup, önce UEFA B sonra UEFA A lisansı tamamlayıp daha sonra Oyuncu ve Maç izleme Antrenörlüğü sertifikasını alan yok.” Şu anda sahip olduğu belge ile 2. ve 3. Lig'de teknik sorumluluk, Süper Lig ve milli takımlarda yardımcı antrenörlük yapabilecek düzeyde olan Baybora Özdemir, “Antrenmanlarda takım arkadaşlarımdan daha fazla şeyler yapmalıydım ki bir insanın kapasitesinin sınırları zorladığında neler yapabileceği anlaşılsındı.” diyor.

    Hayalim Barcelona'yı çalıştırmak

    Baştan sona örnek olması gereken bir hikâyeniz var. Hiç umutsuzluğa kapılmadınız mı?

    Neye el attıysam en iyisini yapmak zorunda olduğumu bilecek kadar hırslı bir yapıya sahibim. Geçmişimde yaşadığım olumsuzluğu silemem ama geleceğimin nasıl olması gerektiğini hayal edip hedeflerime ulaşabilirim.

    Bir çocuğu uzaktan izlerken ilk hangi özelliğine bakıyorsunuz?

    Fiziksel olarak çabukluğuna bakarım. Bireysel olarak yetilerine. Ama oyun zekâsı çok önemli. Nerede ne yapmasını bilmesi de seçimimdeki ana etkenlerin başında geliyor.

    Spor-Toto Süper Lig'de en çok beğendiğiniz futbolcu kim?

    Oğuzhan Özyakup.

    Genç takımlarda kendini gösterip A takım seviyesine yükselen birçok teknik adam var. Sizin gelecekteki hedefleriniz arasında neler var?

    Barcelona'yı çalıştırmak istiyorum. Olmayabilir ama hedefim bu. O yüzden de ufak tefek sorunları kolaylıkla bertaraf edebiliyorum.


    0 0

    Barcelona'nın başarılı oyuncusu Javier Mascherano'nun geçtiğimiz günlerde vergi kaçırmak suçundan hapis cezasına çarptırılması spor dünyasını şoke etti. Bu durum futbol tarihinde nadir görülse de ilk değil. Galatasaray'ın taçsız kralı rahmetli Metin Oktay'dan futbol efsanesi George Best'e uzanan bir liste var bu konuda.

    Javier Mascherano… Arjantin ve Barcelona, takımlarının sigortası adeta. El Jefecito lakaplı oyuncunun dünya futbolunun en iyisinde forma giyerken kaderinde hapis cezası da almak varmış. Suçu ise 2011 ve 2012 yıllarında gelirini az göstererek, toplam 1,5 milyon Euro vergi kaçırması. 1 yıl hapis ve 815 bin Euro para cezasına çarptırılan Mascherano'nun avukatı David Aineto, hapis cezasının da askıya alınıp paraya çevrilmesini talep etti. Savcılığın bu talebi olumlu karşılayabileceği duyumlar arasında. Karar sonrası Mascherano, İspanyol yasalarını tam olarak bilmediğini söyleyerek savunmasını yaptı. Meraklısına not: Bir diğer dünya yıldızı Arjantinli Lionel Messi de 2007-2009 yılları arasında elde ettiği reklam gelirlerinin vergisini beyan etmeyerek 4,1 milyon Euro vergi kaçırmakla suçlanıyor. Mahkeme tarafından suçlu bulunması halinde Messi, 22 ay hapis yatabilir. Anlaşılan Arjantinlilerin, İspanyol yasalarından pek haberi yok!

    Asıl konumuza dönecek olursak, bir dönem oynadıkları futbolla binlerce futbolseverin gönlünde taht kuran yerli ve yabancı futbolcuların, cezaevi hikâyelerini bir araya getirdik.

    GEORGE BEST

    Britanya futbol tarihinin ilk ‘rock yıldızı' olan George Best, ayaklarını adeta bir yankesicinin ellerini kullandığı kadar çabuk kullanabiliyordu. Lakin saha içindeki müthiş kabiliyetleri, sıra dışı davranışları nedeniyle gölgede kaldı hep… 1984 yılında polise hakaret etmesi ve kefaleti ödeyememesi nedeniyle 3 ay hapis yattı. 27 yaşında üst düzey futbolu bırakan efsane, 2005 yılında çoklu organ yetmezliği yaşayarak hayata veda etti.

    JERMAINE PENNANT

    Kariyerinde Arsenal ve Liverpool gibi önemli İngiliz ekiplerinin formasını giyen Jermaine Pennant, Birmingham forması giyerken 2005 yılında aracıyla trafik lambasına çarpar. Daha sonra polis tarafından yapılan tetkiklerde yasal sınırın 2,5 katı fazla alkol aldığı ve ruhsatsız araç kullandığı belirlenen İngiliz oyuncu, 3 aylık hapis cezasına çaptırılır. 30 gün boyunca hapis hayatı yaşayan Pennant, denetimli olarak serbest bırakıldı.

    DUNCAN FERGUSON

    Futbola 1990 yılında Dundee United'da başlayan Duncan Ferguson, agresif yapısıyla ön plana çıkan bir isim. 1994 yılında İskoçya Ligi'nde Rangers forması giyerken rakibi John McStay'e kafa atmış, kırmızı kart bile görmemişti. Hakemden kurtulan İskoç futbolcu, 3 ay hapis cezasından kurtulamadı. 44 günlük cezasını çektikten sonra serbest kalan Ferguson, Everton, Newcastle United formalarını da sırtına geçirdi.

    METİN OKTAY

    Türkiye'nin en büyük golcülerinden, Metin Oktay. Futbol çağının en verimli dönemlerinde 14 Eylül 1960 günü gazetelerde bir haber dikkat çeker: “Polis ve savcının aradığı Metin, 40 bin kişi tarafından alkışlanıyor, golleri atıyor ama bir türlü yakalanamıyor. Asker kaçağı Metin bugün sahaya çıkıyor.” Meğer maç izinleri kayda geçirilmediği için, askerliğini 8 gün eksik yaptığı gerekçesiyle tutuklama kararı çıkarılmış ‘Taçsız Kral' hakkında. Türkiye'nin ilk askeri darbesi olan 27 Mayıs'ın, onun üzerinden topluma vermek istediği bir mesaj bu: “Metin Oktay dahi olsa cezasını çekecek.” Nitekim, 45 günlük cezasını çekmesi için Toptaşı Cezaevi'ne gönderilir.

    RODRİGUES BRENO

    Birkaç yıl önce geleceğin en parlak defans adamı olarak gösterilen Rodrigues Breno'nun hayatı tam ibretlik. 18 yaşında Bavyera ekibi Bayern Münih kapmıştı, 2008 yılında. Büyük beklenti, Breno'nun üstünde baskı kurarak onu depresyona sürükledi. Dört yılda 21 kez forma giyebildi. 24 Eylül 2011 sabahı ajanslar, Breno'nun kaldığı evin yandığı, eşi ve üç çocuğunun evde olmadığı ama kendisinin dumandan etkilendiği haberini geçiyordu… Münih polisi, soruşturmayı derinleştirdi. Futbolcunun psikolojik problemleri olduğu ortaya çıkınca durum daha da kötüleşti. Breno; sakinleştirici hap kullandığını itiraf etti. Savcı Lanz, Breno'nun uyku haplarını Bayern Münih ecza dolabından aldığına, ailesinin evde olmadığı sırada villayı yaktığına dair deliller olduğunu belirterek, altı yıl hapis cezası istedi. Mahkeme 2012 yılının Temmuz ayında, oyuncuyu, kaldığı villayı kundaklamaktan üç yıl dokuz ay hapis cezasına mahkûm etti.

    JOEY BARTON

    Böyle bir liste hazırlarken Joey Barton isminin yer almaması sürpriz olurdu. Sabıkaları ile tanınan İngiliz orta saha oyuncusunun geçmişine kısa bir göz atalım isterseniz: Manchester City'de forma giyerken takım arkadaşı Ousmane Dabo'yu antrenman sırasında dövünce 4 ay futboldan uzaklaştırılır. Sokak ortasında kavga etmek ve mülkiyet alanına saldırı suçlarından iki kez mahkemeye çıkan Barton, 6 ay hapis cezasına çarptırılır. 77 gün demir parmaklıklar ardında yaşayıp serbest kalan 33 yaşındaki futbolcu, kariyeri boyunca olay hareketleriyle gündeme kalmayı başardı.

    TANJU ÇOLAK

    Futbolculuğu kadar yaşadığı sansasyonel hayatı ile hep gazetelerin manşetini süsledi. Samsunspor'daki parlak yıllarının ardından 1987'de Galatasaray'ın yolunu tutan Kral, Sarı-Kırmızılı formayla 1987-88 sezonunda 39 gol ile üçüncü defa gol krallığına ulaşırken, hem Metin Oktay'a ait bir sezonda atılan en çok gol rekorunu kırdı hem de Altın Ayakkabı Ödülü'nü kazanan ilk Türk futbolcu olarak tarihe geçti. Tanju, 1994 yılında İstanbulspor'da top koştururken kaçak Mercedes davası nedeniyle Makedonya'nın başkenti Üsküp'te yakalandı. Türkiye'ye getirilmesinin ardından Bayrampaşa ve Saray cezaevlerinde 23 ay hapis yatan Tanju Çolak, bir daha sahalara dönemedi..

    TONY ADAMS

    Listemizdeki bir başka yıldız ise Arsenal'in efsanesi Tony Adams… Kulüp tarihinin en iyi savunma oyuncularından biri olarak gösterilen ve İngiliz futbolunun 100 efsane oyuncusu listesinde yer alan Adams'in en büyük zaaflarından biriydi, alkol. 1990 yılının Mayıs ayında alkollü araç kullanırken bir evin duvarına çarpan İngiliz futbolcu, 27 kez de radara takılmıştı. O yılın aralık ayında 4 aylık hapis cezasına çarptırılan Adams, cezanın 57 gününü doldurmasının ardından serbest kaldı..

    RENE HIGUITA

    1995 yılında Wembley Stadyumu'nda, İngiltere'ye karşı oynadığı maçta yaptığı çılgınlığı unutmak ne mümkün? Kalesine gelen topu aniden yaptığı akrep vuruşuyla uzaklaştıran kaleci, ertesi gün tüm dünyada en çok konuşulan isim olmuştu. Kalecilerin sahanın ilerisinde daha fazla sorumluluk almasında büyük rol oynayan bir isim, Rene Higuita. Kariyeri boyunca attığı 41 golle tüm zamanların en golcü 4. kalecisi olan Kolombiyalı file bekçisinin ismi, 1990'lı yıllarda ülkesinde yasa dışı işlere karıştı. Suçu ise ünlü uyuşturucu baronu Pablo Escobar'ın sorumlu tutulduğu bir çocuk kaçırma olayına yardımcılık yapmak. Mahkeme, 7 aylık hapis cezasına çaptırdığı Higuita'yı alınan fidye parasını dağıtmaktan sorumlu tuttu.

    MARLON KİNG

    Wigan Athletic'in Jamaikalı golcüsü Marlon King de, yeşil sahalardan demir parmaklıklara yolu düşenlerden. 2008 yılının bir Aralık gecesinde 20 yaşındaki genç bir kadına saldırdığı gerekçesiyle bir yıl sonra mahkeme karşısına çıkan İngiliz forvet, isnat edilen suçları işlemediğini savunsa da, görgü tanıklarının da ifadesiyle suçlu bulundu ve 18 ay hüküm giydi. Meraklısına not: Bir dönem Jamaika milli takımının da formasını giyen King'in cezaevinde din değiştirerek Müslüman olduğu basına yansıdı.


    0 0

    İsviçre'nin karla kaplı kasabası Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nun bu yılki gündemlerinden biri de Türkiye'deki Göbeklitepe'ydi.

    Gün yüzüne çıktığında bölge hakkında kısmen bilgi sahibi olsak da yoğun gündem Göbeklitepe'yi unutturmuştu. Biz de Davos ile tekrar konuşulan bölgeyi yerinde incelemek için Şanlıurfa'ya gittik. Dünyanın en zengin kültürel mirasından biri olan Göbeklitepe'nin bir yanında Suriye'de yaşanan çatışmalar, diğer yanında ise terörün oluşturduğu karanlık bir atmosfer var.

    Şanlıurfa şehir merkezinden yaklaşık 15 kilometre kuzeydoğuya doğru yol alıyoruz. Yol boyunca herhangi bir tesis bulunmuyor. Bir süre sonra bitki örtüsü yok diyebileceğimiz taşlık bir dağ sırasını karşımızda buluyoruz. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yer burası. 11 bin 500 yıl öncesinden izler taşıyan dünyanın en eski bölgesi Göbeklitepe'nin bulunduğu coğrafyada sert kayalarla karşılaşıyoruz. Biraz kasvetli havası olsa da kazıların ilk başladığı yıllara nazaran hayli mesafe alındığını söyleyebiliriz. Kazı alanının üstü yağışlara karşı kapatılmış. Varlığı 1963'de keşfedilen ama önemi 1980-90'lı yıllarda anlaşılan kazı alanının çevresinde bir tur attıktan sonra çatılı ana alana giriyoruz. Sanki bir sanat galerisindeyiz.

    Göbeklitepe'den bahsederken kazı başkanı Prof. Klaus Schmidt'i anmadan olmaz. Eserlerin gün yüzüne çıkmasında 2014'te hayatını kaybeden arkeolog Schmidt'in ciddi katkısı var. Bölge hakkında eserler kaleme alıp bilim dünyasına burayı tanıtmıştı.

    Kazı 80 yıl daha devam edecek

    Tapınak olduğu belirtilen gezdiğimiz alana geri dönelim. Alanın ortasında hayvan motiflerinin olduğu büyük heykellerden oluşan dairesel bir yer var. Taşların boyları beş metreye ulaşıyor. Kedigiller, sürüngenler, tilki, turna, ördek ve özellikle domuz gibi hayvan kabartmalarının yer aldığı alanda figürler sanki taşlaşmış bir görüntü sergiliyor.

    Göbeklitepe'deki tapınakta ölülerin açık havaya bırakılarak yırtıcı hayvanlara yem edildiği tahmin ediliyor. Buna güneşe gömme inancı da deniliyor. Etrafta hiçbir mezarın bulunamaması da bu tezi doğruluyor. Alanda 24 tane tapınak tespit edilmiş. Kazının 80 yıl daha devam edeceği tahmin ediliyor. Bölgedeki bazı bulgular ve heykeller Şanlıurfa'daki büyük müzede sergileniyor.

    Göbeklitepe'yi gezdik gördük ancak Şanlıurfa'da işler dışarıdan göründüğü gibi değil. Suriye'ye komşu olan şehir, dört yıldır sıkıntı yaşıyor. Özellikle de yoğun göç ve hiç bitmeyen çatışmalar şehrin kimyasını bozuyor. Bu gibi nedenlerden dolayı onlar için şu an tarihin, kültürün, sanatın ve dolayısıyla Göbeklitepe'nin çok da anlamı yok. Hem Urfalıların hem de bu coğrafyadaki halkın tarihlerinin keşfedilmesinden ziyade ilk önce barışın yaşanmasına ihtiyacı olduğu görülüyor.

    Son yılların en büyük arkeolojik keşfi

    Standford Üniversitesi başta olmak üzere birçok yabancı üniversite tarafından son yılların en büyük arkeolojik keşfi olarak gösterilen Göbeklitepe, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde yer alıyor. Türkiye'de ise bu tarihi taşın altına elini Doğuş Grubu koydu. Bölgenin Türkiye'de ve dünyada tanıtımını hızlandırmak amacıyla Doğuş Grubu ana sponsorluğunda ‘Göbeklitepe Tanıtım Projesi' oluşturuldu. Doğuş Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk, Göbeklitepe'yi tüm dünyaya daha da yakından tanıtmak amacıyla Davos'u seçtiklerini belirtiyor.


    0 0

    ‘haberdar.com' son zamanların dikkat çeken haber sitelerinden. Ankara, Washington gibi yerlerde temsilcilikleri olan, yazarlarıyla dikkat çeken sitenin Genel Yayın Yönetmeni Said Sefa ile görüştük.

    Bu dönemde muhalif medya olmak demek ateşten gömlek giymek gibi. Neden bu gömleği giymek istediniz?

    Kendimizi muhalif olarak tanımlamıyorum. Gerçeği olduğu gibi anlatmaya çalışıyoruz, oradan da muhalefet çıkıyor. AKP içinde çok geniş çevresi olan ve bu partiden belediye başkanlığı teklifi almış biri olarak söylüyorum, yolsuzluklar zaten ayyuka çıkmıştı, konuşuluyordu. Parti teşkilatı içinde yüzde 10'lar gelenek haline gelmişti. Bunları yaparlarken de parti içinde makul bir izahatı vardı bu işin. O ideolojiye göre de “Kendi ideolojimizi Türkiye'de hakim kılabilmek için paraya ihtiyacımız var, haliyle de bu yüzde onlar son derece normal. Kendilerine mi alıyor sanki bu insanlar. Davamız için alıyorlar.” anlayışı hâkimdi. Türkiye bu haldeyken ve daha kötüye gidiyorken AKP'li olmak içime sinmiyor. Bunu kabul edemiyorum. Zaten bir ömür yaşayacağız. Bari onu da omurgalı bir şekilde, dik durarak yaşayalım.

    ‘haberdar.com'u kurma amacınız neydi?

    Türkiye için bir şeyler yapma isteği aklımda vardı hep. “Ne olacak canım, kenara çekileyim biraz” diyecek biri değilim. Türkiye'de siyasetin ve medyanın genel ahvalini görünce birilerinin bir şeyler yapması gerektiği hissi bende çok ağır basıyordu. Bu işlere girmeseydim çekip gitmem gerekirdi bu ülkeden. Biraz da kendimi borçlu hissettim açıkçası. Toplumun gerçeği ıskalamaması gerekiyor, topluma da birilerinin bunları aktarması gerekiyor. Herkesin oturduğu yerden ‘bunu kim yapacak' diye düşünmesindense, karanlığa bir mum yakayım dedim.

    Medyanın en büyük sorunlarından biri sansür. Siz de bundan nasibinizi alıyor musunuz?

    Sansür iki şekilde olur. Bir maddî;, diğeri de haberciliğinizin önüne geçerler. Mesela size reklam verilmesini engeller, aleyhte propaganda yaparlar. Bu yönüyle fazlasıyla baskı var. Biz özel reklam alamıyoruz. Oysaki hiçbir internet haber sitesinde olmayan temsilciliklerimiz var; Ankara, Washington, Diyarbakır gibi. Birçok gazetede olmayan yazarlarımız var. Günde beş-altı özel haber yapıyoruz. Böyle bir sitenin albenisinin yüksek olması gerekiyor. Bunun oluşmamasının nedeni siyasî; baskılar ve sansür. Ben aynı zamanda başka ticarî; faaliyetleri olan bir işadamıyım. Oradan kazandığım parayı buraya aktararak siteyi ayakta tutmaya çalışıyorum. Siteye ciddi anlamda emek vermeye başladığım andan itibaren muhalif, gayri muhalif çok telefon aldım. ‘O haberi kaldırın' gibi istekler oldu, hiçbirine uymadık. İktidarın bize uyguladığı sansüre gelince, sürekli dava açıyorlar. İstedikleri mahkeme kararını çıkarttırıp istedikleri haberleri kaldırttırıyorlar.

    Bir dönem Fuat Avni olduğunuzu söylediler...

    Fuat Avni özelinde konuşmak istemem. Sayın Erdoğan'ın Fuat Avni olduğum iddiasıyla bir yıl kadar önce bana dava açmış olduğunu öğrendim. Bunu da Erdoğan'ın avukatı Twitter'dan yayınlayınca öğrendim. Bunun üzerine avukatımla savcılığa gittik, hakkımda dört-beş dosya açılmış, onlar da birleştirilerek anayasal düzene karşı suçlar kapsamında Çağlayan'da bir savcıya teslim edilmiş. Bugün yarın operasyon bekliyorum o yüzden. Sadece dedikodu üzerine dosyalar açıldığı ve elde avuçta da bir şey olmadığı zaman böyle komik duruma düşülüyor. Fakat bazıları bu komediyi bile ciddiye alıp anayasal düzene karşı suçlar kapsamında dosya haline getirebiliyor.

    Ev ve arabanızı satılığa çıkarmışsınız...

    Ticarî; ilişkilerimde ortaklarıma yapılan siyasî; baskılardan dolayı biraz sıkıntı yaşıyoruz. Burada çalışan arkadaşlarımız var. Direnebilmek ve arkadaşlarımın maaşlarını ödeyebilmek adına arabamı sattım. Umursuyor muyum? Hayır. İşe yürüyerek gidip gelmekten, kirada oturmaktan da gocunmuyorum. Çok umurumda değil...

    Ahmet Altan'ı dört ay iki saatte ikna ettim

    Ahmet Altan ile tanışıklığımız yoktu. Kendisini telefonla aradım. Röportaj yapma isteğiyle aradığımı düşündü ve ‘haftaya ara' dedi. Haftaya ara demek bir daha arama demektir aslında. “Tamam, hangi gün arayayım?” dedim. “Şu gün ara.” dedi. O gün aradım. Hatırlamadı, kendimi tekrar tanıttım. Yine haftaya ara, dedi. Bu şekilde üç-dört ay kadar haftada bir aradım. En son aradığımda, “Abi benden kurtuluşun olmadığını anlamışsındır. Gelir kapının önünde yatarım.” dedim. “Çarşamba günü eve gel.” dedi. Gittim, çok samimi ve sıcak karşıladı. İki saate yakın konuştuk. Altan'a, “Askeri vesayetle mücadele ettiniz, bugün sivil vesayet var. Gelin sivil vesayetle de mücadele edin. Taraf'ın bazı yazarları, muhabirleri münasebetiyle günahınız da çok. Öyle gazeteciler yetiştirdiniz ki bugün birçoğu savrulmuş durumda. Bugün gelin bizim gibi gazetecilerle de çalışın.” dedim. Çok açık konuştum. Açık sözlü olduğum için evet, dedi. “Benim sevenim kadar düşmanım da var.” dedi. “Ben de sizi düşmanlarınızla birlikte transfer etmek istiyorum.” dedim. “Düşünüp döneceğim.” dedi. İki gün sonra, “Yazımı gönderiyorum, her hafta sana yazı göndereceğim.” dedi. Yani Altan'ı dört ay iki saatte ikna ettim diyebilirim.


    0 0
  • 01/30/16--13:00: vitrin
  • [DEKORASYON] Evinizi sinemaya dönüştürün

    Crate and Barrel'ın geniş ürün yelpazesindeki ürünler, evinizi bir sinemaya dönüştürmek için ilham kaynağı oluyor. Bej renkli Ellyson koltuğu, Royce yatar koltuğu veya Dryden kanepeyi tercih edebilirsiniz. Theater patlamış mısır tenceresi, seramik popcorn kaseleri, sinema gecenizde en sevdiğiniz tatlara eşlik ediyor.

    [AYAKKABI] Püskül püskül botlar

    Yılın yükselen trendi püskül modası, Deichmann'ın botlarında hayat buluyor. Püskül ile tasarlanan Deichmann botlar, en sade stilleri bile dikkat çekici hale getiriyor. Siyah, kahverengi ve taba renk alternatifleriyle dikkat çeken botlar, hem şık hem de bohem bir görünüm elde etmek isteyenlerin kurtarıcısı.

    [SAAT] Doğanın renkleri saatlerde

    Escape Watches Signature Koleksiyonu'nda yer alan modeller, sıcak renkleri ve kadrandaki desenleriyle dikkat çekiyor. Kırmızı kil, donuk çayırlar ve meşe ormanlarının zeytin yeşilinin ilham kaynağı olduğu renk ve desenler, her bir modelin renk ve derisinde bir araya geliyor. Toprak tonlarının zenginliğinden ilham alınarak tasarlanan Escape Watches Signature Koleksiyonu'na seçkin saat mağazalarından ulaşılabilir.

    [GİYİM] Büyük kış indirimi

    Karakterini stiline yansıtan kadın ve erkeklere rafine seçimler sunan Fabrika, kış indirimi ile alışveriş saatlerini kazanca dönüştürüyor. Modayı akıllıca yorumlayarak kadın ve erkek koleksiyonlarında rafine detaylara yer veren Fabrika, seçili ürün gruplarında geçerli olan yüzde 50 indirim fırsatı ile kış soğuklarında cepleri ısıtıyor. Lufian'ın erkeklere cesareti, şıklığı ve özgürlüğü vaat eden kış koleksiyonu ile birlikte Lufian yorumu ve tarzının İtalyan zarafetine atıfta bulunduğu takım elbiseler yüzde 50 indirim avantajıyla erkekleri bekliyor.


    0 0

    Haiti'deki yetimhaneler için keşke insani yaşam standartlarının altında diyebilseydim. Yoklarla var olan bir yapı için insani standartlardan bahsetmek imkansız.

    Haiti'ye ilk gidişim. Eşimin gönüllü olarak çalıştığı insani yardım kuruluşu olan Embrace Relief'in düzenlediği bir seyahat bu. Deprem sonrası yaraları onarma adına bir çok faaliyete imza atmışlar. Yeni yetimhane inşa projesi, var olanlara yardım faaliyet alanlarından biri. Giyecek ve gıda malzemelerinden oluşan paketleri bizden daha önce konteynerlerla ülkeye gitmiş. Dağıtımına nezaret edeceğiz.

    Olaylı geçmesi tahmin edilen cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla seyahatin ertelenmesi düşünülmüş. Sonrasında ise “Allah Kerim” deyip yola düşmüşüz. İndiğimizde bir sürpriz bizi bekliyordu. Seçimler biz havada iken iptal olmuş. Başkentin bir çok yerinde kararı protesto eden göstericiler sloganlar atıyor. Silah sesleri, sağa-sola fırlatılan taşlar sloganlara eşlik ediyor.

    Genel bir gezi yazısı yazsam Haiti ile alâkalı çok şeylere temas edebilirim. Adanın diğer yarısı Dominican Republic Amerika standartlarında bir ülke iken, Haiti neden dünyanın en fakir ülkelerinden biri diye sorar ve bulduğum cevapları aktarırdım. Şehir şebekesinden evlere su aktarımının haftada iki gün yapıldığını, 10 milyonluk ülkenin gece ve gündüz ancak yüzde 20'sine dönüşümlü olarak elektrik verilebildiğini sorgulardım. Orta sınıfın olmadığı, sadece iki kesimin zengin ve fakir olarak sosyal ve ekonomik hayatta kendine yer bulduğunu misalleriyle yazardım. Ama ben bu yazıda sadece yetimhaneler etrafında gözlemlerimi, düşüncelerimi ve duygularımı paylaşmak istiyorum.

    Yaşam standardı ne gezer?

    Haiti'de kaldığımız süre boyunca 5 yetimhane gezdik. Hemen hemen hepsinde de gördüğümüz ilk unsur, yaşam standartlarının hiç olmamasıydı. Keşke insani yaşam standartlarının çok altında diyebilseydim. Amerika'daki yetimhanelerle mukayese edip yüzde 50 veya yüzde 80 nispetinde geri diye bir rakam verebilseydim. Düzenli yiyecek-içecek yok; giyecekleri yok; tuvalet-banyo, yatakhane, yatak, elektrik-su yok; sert bir yönetim anlayışıyla disiplini sağlamayı tercih ettikleri için şefkatli yöneticiler de yok… Bu yoklarla var olan bir yapı için insani standartlardan bahsetmek imkansız.

    Gittiğimiz her yetimhanede götürdüğümüz bisküvi, çikolata, şeker, pasta, börek türü yiyecekleri dağıtarak ziyarete başladık. Sanki kıtlıktan çıkmışçasına –ne çıkması, kıtlıkla birlikte yaşıyorlar- kapış kapış ellerimizden aldıkları yiyecekleri ağızlarına götürmeleri yürekleri parçalar. Parçaladı da.

    Yiyecek faslı bittikten sonra getirdiğimiz giyecekler dağıtılacak. Heyette bulunan kadınlarımız bir anne şefkati ile çocuklara bedenine göre elbiseler, ayakkabılar giydirirken dikkatimizi çeken şey, çocukların anne kucağına olan hasretlerini görmek oldu. Kendisine elbise giydiren beyaz kadının şefkatli sinesine kendini atan, hatta dünyanın en yumuşak döşeklerine değişilmeyecek o kucakta anında uyuyan ya da giydikleri elbiselerden sonra erkeklerin yanına alabildiğine çekingen bir halet-i ruhiye ile gelip elinden tutan, kucağına oturmak isteyen çocuk manzaraları bitirdi çoklarımızı. Aslında bu manzara ihtiyaçlar hiyerarşisinde yiyecek-içecek-giyecek ile sevginin sıralamasını göstermesi açısından benim için oldukça öğreticiydi.

    Hizmetçi olarak verilen çocuklar

    X UNICEF'de görev yapmış birisinin verdiği bilgiye göre 800'un üzerinde yetimhane var Haiti'de. Ancak buralarda kalan çocukların yüzde 80'i hakiki manada yetim veya öksüz değil. Anne babası veya ikisinden biri hayatta. Başta fakirlik olmak üzere belli sebeplerle çocuklarını yetimhanelere bırakıyorlarmış. Dünya genelinde 8 milyon yetimden kendisine düşen payla Moldova ile birlikte ilk iki sırayı paylaşan Haiti'de aslında Fransızca ‘restavec' denilen anne babaların tarafından başkalarının evine hizmetçi olarak bırakılan 300 bin çocuk daha varmış. Bu da yerleşik ayrı bir kültür.

    Bütün engellere rağmen yapacağız

    Oraya gidip üç-beş gün harcayarak çocukların gündelik ihtiyaçlarına kısa vadeli ve geçici çözümler üretme, bir–iki defaya mahsus karnını doyurma, giydirme ile iş bitmiyor. Aksine iş orada başlıyor. Bu yapılanlar özellikle geziye katılanlar açısından bir farkındalık şuurunun uyanmasına vesile oluyor. Fakat yeterli değil. Asıl olan daha kalıcı çözümler üretme. İnsan olan herkes bu noktada elini taşın altına koymalı.

    Embrace Relief, çalıştığı gönüllüleri ile birlikte yapageldiği organizasyonlarla bütün dünyanın dertlerini bağrında söndürmek için çalışmalarına devam ediyor. Öyle inanıyorum ki önüne çıkan bütün engellemelere rağmen yapmaya da devam edecek. Devlet olarak büyükelçiliğimizin bile olmadığı bir ülkeye, heyetler halinde gelip ülke yetkililerinin izni ve gözetimi altında yapılan yardım faaliyetlerini gammazlamaya engelleme denmez de ne denir?


    0 0

    Osmanlı'da saray dendiğinde akla ilk gelen yer Topkapı Sarayı olsa da İmparatorluğun tarih içinde yönetim merkezleri çeşitlilik gösteriyordu. İşte, onlardan birkaçı ve akıbetleri…

    Osmanlı'nın hâlâ en popüler sarayı, ziyaret edilenler listesinde birinci sırada yer alan Topkapı Sarayı'dır kuşkusuz. Zaten ‘necip Türk Milleti'nin saray deyince akla gelen ilk yer burasıdır. İstanbul'un fethinden yedi sene sonra II. Mehmet'in emriyle yapımına başlanılan İmparatorluğun bu yeni çehresi, 1478'de tamam edilir. Stratejik yeri ayrıca önemli olan saray-ı mezkûr, Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç arasındaki tarihî; yarımadanın ucunda yer alıyor. 700 bin metrekarelik alan üzerine bina olunan saray, Osmanlı klasik döneminin başlıca yönetim merkezi olur. İmparatorluk, 1683 Viyana Bozgunu sonrası Batı karşısında, bugün de devam eden, mağlubiyetin getirdiği travma neticesinde geleneğini terk eder. ‘Saraydan devlet kaçırma' trajedisine dönüşen halet-i ruhiye, 19. yüzyılın ortalarında Sultan Abdülmecid Han zamanında yapılan Dolmabahçe'nin barok mimarisinde gün yüzüne çıkar. Topkapı'dan gittikçe uzaklaşan Osmanoğulları, son olarak Yıldız Sarayı'nda ikamet eder. Zaten turistik gezilerin başlıca mekânları da zikrettiğimiz saraylar… Peki, İmparatorluğun sarayları bu kadarla mı sınırlıydı? Mesela ilk sarayı nerede ya da şu sıralar sıkça duyulan Eski Saray hâlâ ayakta mı? İşte Osmanlı'nın kayıp sarayları listesi…

    Bey Sarayı: Devletin ilk yönetim merkezi

    Osmanoğulları'nın ilk başşehri, 1326 yılında fethedilen Bursa. Hanedan, aynı yıl Tekfur Sarayı üzerine Bey Sarayı'nı bina eder ve devlet buradan idare olunur. I. Murad'ın şekillendirdiği sarayda, Yıldırım Bayezid'in düğünü, Çelebi Mehmed'in sünnet cemiyeti yapılır. Bugün üzerinde Bursa Orduevi bulunan saray için şehir kamuoyu, garnizonun başka bir yere taşınmasını, kazılar yapılmasını istiyor.

    Edirne'deki idare merkezi

    Topkapı'dan sonra Osmanlı'nın ikinci büyük sarayı addedilen Edirne Sarayı da kaybolan hatıralardan. Günümüze az bir bölümü ulaşan saray için 2008'de kapsamlı bir çalışma başlatıldı. II. Murad döneminde yapımına başlanan sarayı, 1452'de Fatih nihayete erdirir. 19. yüzyıla kadar ayakta kalan saray, İmparatorluğun yönetim merkezi olur. Burayla ilgili en özel bölüm ise Mimar Sinan'a yaptırılan Adalet Kasrı kuşkusuz.

    Üsküdar Sarayı Selimiye Kışlası oldu

    Mimar Sinan'a göre Üsküdar Sarayı, Eski ve Yeni Saraylar'dan sonra gelir, yani Osmanlı protokolünde üçüncü sırada. I. Süleyman zamanında yapılan saray, asıl şeklini III. Murad devrinde alır. IV. Murad döneminde son altın çağını yaşayan saray, devletin zihnî; restoresi için atılımlar yapan Selim-i Salis zamanında yıkılarak; kışlaya dönüştürülür. Yeniçerilere karşı yeni askerlerin yurdu olan kışla, hâlâ ayakta.

    İstanbul'un en ‘Eski Saray'ı

    1453'ten hemen sonra daha Topkapı Sarayı bina olunmadan evvel İstanbul Üniversitesi merkez yerleşkenin olduğu sahaya inşa edilir. Yeni Saray'a yani Topkapı'ya tışınıldıktan sonra burada, vefat eden padişahların valideleri, eşleri ve cariyeleri ikamet ederdi. Günümüze hiçbir kalıntısı ulaşmayan Eski Saray'ın adı son dönemlerde tarihî; dizilerde sıklıkla telaffuz ediliyor.

    Sultan Abdülaziz'in doğduğu Eyüp Sarayı

    Abdülaziz Han'ın dünyaya geldiği Eyüp Sarayı'nın hikâyesi Kanunî; dönemine dayanıyor. Saray, ‘Muhteşem Süleyman'ın bahar mevsimlerinde ara ara Kâğıthane'ye düzenlediği gezintileri esnasında yapılır. Popüler hale gelen Kâğıthane civarına Lale Devri padişahı III. Ahmet ve Damat İbrahim Paşa köşkler yaptırır. Patrona Halil isyanı neticesinde bölge gözden düşmeye başlar. Saray da ortadan kalkar.


    0 0

    ‘İftarlık Gazoz', yaz günü ailesinden habersiz oruç tutan bir çocuğun yaşadıklarını konu ediniyor. Yönetmen Yüksel Aksu, “Ucuz esnaf kafasıyla Cem Yılmaz'ı her yere serpiştirip doğaçlamalar yaptırarak tribüne oynayabilirdim ama yapmadım.” diyor.

    İftarlık Gazoz'da seyirciyi nasıl bir hikâye bekliyor?

    Dörtte üç itibarıyla sevimli bir çocuk hikâyesi. 11 yaşında oruç tutmak isteyen bir çocuğa büyüklerinin ‘sıcak, çalışıyorsun, küçüksün, büyüyünce tutarsın', imamın ‘size farz değil' demesine rağmen gizlice oruç tutma hikâyesini anlatıyor. Niyet ettiği sabah bilerek bozarsa 61 gün kefaret orucu tutacağını öğrenince gerilim başlıyor. Gerilimi komik, tesadüfî; olaylar üzerine kuruyoruz. Bütün kasaba sanki sözleşmişçesine ona karpuz uzatıyor, mangala çağırıyor, çaya davet ediyor. Özlemini duyduğumuz mahalle kültürü, mani okuyup türkü söyleyerek toplu çalışma, yazlık sinema, maç izleme, teravih sonrası bitmeyen çay sohbetleri… Kaybettiğimiz topluluk ritüellerini resmetmeye çalıştım.

    Anlatılanlar çocukluğunuzdan nasıl izler taşıyor?

    Küçükken dondurma satarken ben de böyle bir şey denedim. Ramazan o zaman 16 saati buluyordu. Bir tarafta akranlarım karşımda dondurma yalıyordu, bir tarafta sahilde bikinili kızlar. Nefis terbiyesi yaptım. Allah kabul etsin tuttum ama iflahım kesildi. Çocukluğumun gözlemlerinden yola çıkarak hikâyeyi yazdım. Çoğunluğu kurmaca. Sonuç itibarıyla Star Wars değil. Diğer filmlerimden farklı olarak trajik bir finali var. Komik başlayıp trajikomik devam edip yine trajik bitiyor. Çok güldüreceğim ama finalde ağlatacağım.

    70'li yılları anlattığınız için 40'ına merdiven dayayanlar kendinden daha çok şey bulur diyebilir miyiz?

    40 üstü yaş grubu çok beğenir. Nostaljik bulur, hüzünlenir, ağlar. Ancak onlar sinemaya gelmiyor. Evinde göbek büyütüp televizyonu bekliyor. Gelmelerini çok isterim. Çocuk hikâyesi olduğu için yeni kuşağa izlettim, rahat takip ettiler. Sadece tikiler, ciksler kendilerini bulamayabilir ya da öyle bir evreni özlemiş olabilir. Çünkü seyirci sosyolojisini artık takip edemiyorum.

    Fazla seyirciye ulaşsın diye matematik yapmadınız mı hiç?

    Seyirci dostu filmler yapıyorum ama sadece izlensin diye seyirciye kendimi teslim etmiyorum. Burada Cem Yılmaz gibi koca bir star var. Ucuz esnaf kafasıyla baksan Cem Yılmaz'ı her yere serpiştirip doğaçlamalar yaptırarak tribüne oynayabilirsin. Cem, iyi bir oyuncu olduğu için karaktere bürünüp çok sağlam ve sofistike bir karakter çıkardı. Dolayısıyla bu film de özel bir pozisyonda. Butik, şahsi seyircim için de özel bir yapım ama bana benziyor yine de.

    Cem Yılmaz yazan, yöneten, oynayan biri. Filme oyunculuk dışında ne tür katkısı oldu?

    Meslekî; tecrübesi benden fazladır. Ona yakın filmi var, farklı setlerden tecrübesi. Özellikle dijital efektlerde, kafamın karışık olduğu yerlerde danıştım, ‘şunu şöyle yaparsan daha kolay çözersin' diyordu. O anlamda yönetmen partneri olarak çok katkı sağladı. İkimizin de kompleksi yok. Velev ki deseler ‘Bu bir Cem Yılmaz filmidir', hayır demem. ‘Cem Yılmaz yönetmiş', ona bile hayır demem. Ne olacak ki! Mesleki hırsların, egolarımızın değil, eserin ruhuna hizmetin peşindeyiz. Doksanlar kuşağının narsist çalışma metotlarından çok dayanışmayı önemsiyoruz.

    Yıldız komedyeni nasıl ikna etti diye soran çok oluyor…

    Tarih bilinci ve şuuru olmayan bir toplumuz. Cem Yılmaz, Vizontele'de küçücük bir rolü vardı, Organize İşler'de misafir sanatçıydı, Yavuz Turgul'un Av Mevsimi'nde Şener Abi'den (Şen) daha azdı rolü. Aynı Cem Yılmaz, ‘Çalgı Çengi'yi Stüdyo'dan kurtarıp günümüzün çok popüler bir ekibine katkıda bulundu. İnsanların benim filmimde oynamasına şaşırmasına şaşıyorum. Çünkü bazı starlar gibi yazar, oynar, yönetirim, koşulları yaratırım tripleri olan biri değil. Metni seviyorsa, kendine güven veren yönetmene teslim oluyor. 1-1 buçuk dakika metinle ilgili ihtilaf yaşamadım. Aklımıza yatmayan şeylerde birbirimizi ikna ettik. Hayatımda ilk kez başıma şu geldi: Kendi yazdığım bir karakteri biri benden çaldı. Topu kaptı, sektirdi, terse döndü, röveşata yapıp gol attı. Karakter benden çıktı ama yenisini sevdim.

    Yan karakter olarak girip zamanla başrole kaymış gibi görünüyor…

    Doğru gibi sanki. Bunu bir çocuk hikâyesi olarak yazmıştım. Kültür Bakanlığı'na, kamuoyuna onu sundum. O dönem Cem'e de sundum, anlattığımda çok beğenmişti ama okuduktan sonra sessiz kaldı. Sonra eşime, dostuma okuttum, genel eleştiri şuydu: ‘Usta karakteri tip olmuş.' Haklı buldum, bir daha yazdığımda adamı karaktere dönüştürdüm. Sonra Cem tekrar gündeme geldiğinde birazcık daha muzip, büyümemiş bir adama dönüştü ve başrole oturdu.

    Provaları 150-200 kişi yapıyorduk

    Başroldeki çocuk oyuncuyu (Berat Efe) hayli aramışsınız…

    İki bine yakın çocuk baktım. Sonra Melodi Tözüm o Berat Efe'yi önerdi. İlk görüştüğümüzde şişman bir şeydi. Hikâyeyi çok sevdi, başladı kilo vermeye. Sonra zayıflamazsa diye Muğla'da açtığımız dram atölyesinden 9-12 yaş aralığından çocuk baktık. Yedekte dursun. Sonra baktık Berat takdir almış, zayıflamış. Yetmedi, geldi Muğla'ya yerleşti, anne karakteriyle beraber ev tuttu. Tarlaya, tütüne gitti ve rolü kaptı.

    Cem Yılmaz ile nasıl bir ikili oldular?

    Çok yakıştılar. En önemlisi biri büyük, aklı küçük. Diğeri küçük, aklı büyük. Kontrast ikili oldular. Hakiki de kanki. İkisinin bir tür Charlie Caplin'deki The Kid, Cennet Sineması'ndaki Alfredo ile Toto gibi olduğunu düşünüyorum. Biraz da Hayat Güzeldir'deki baba-çocuk. İkiliden çok memnunum.

    Yine yöre halkı filmde önemli roller üstleniyor…

    Hollywood da gelse kendi köylülerimden vazgeçmem. Eğer orada çekiyorsam ve oralı karakterler kullanıyorsam... Muğla'dan getirip İstanbul'da tinerci çocuk oynatmıyorum, oynayamazlar da. Veyahut teyzeyi alıp plazada imparatoriçe yapmıyorum. Bu durumda profesyonel oyuncularla yöre halkı, set disiplini bağlamında birbirini besliyor. Biri şiveden etkileniyor, diğeri estetikten. Dondurmam Gaymak'tan bu yana bir kalabalık yetiştirmiştik, geçen yıl bölgede akademi açarak bunu daha da disipline ettik. Türkan Şoray'dan Şerif Gören'ine birçok isim gelip ders verdi. Orada yetişenler kamera önü ve arkasında birçok görev aldı.

    Kalabalık bir ekiple çalışmak zor olmuyor mu?

    Sokaktaki insanın da doğal oyuncu olduğuna inandığım için işbirliği yapıyorum. Provaları minimum 150-200 kişi yapıyorduk. Bir lafı olan bile saatlerce oturup okuma provasına katılıyordu. Yönetimi çok kolay. Elime megafonu alıp bağırdığımda susar herkes. Kızamazlar da yörenin çocuğuyum diye.

    Oyuncu kadrosundan set arkasına hayli masraf yapmışsınız. Bütçesi en büyük işiniz mi?

    Evet, pahalı olması da benden kaynaklanıyor. Bu konuda ağzını açmayan yapımcılarım oldu. Hatta yer yer elim popüler sinema kodlarına gittiğinde arkadaşlarım samimiyetinden ödün verme diye beni uyardı: ‘Bildiğini yap. Samimiyetin perdeye yansısın. Ticarî; kafayla düşünme.' Sonuçta bir tarafım teknisyendir. Bir sürü dizi çektim, konvansiyonel sinemanın kotlarını biliyorum. Allah yapımcılarımdan razı olsun, filmin iyi olması için her şeyi yaptılar. Sete altı hafta diye gittik, dokuz hafta sürdü. Kimse de ‘ne oluyor?' demedi.


older | 1 | .... | 159 | 160 | (Page 161) | 162 | 163 | .... | 165 | newer