Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 160 | 161 | (Page 162) | 163 | 164 | 165 | newer

    0 0

    Hava durumunu öğrenmek için ana haber bülteni sonrasını mı beklersiniz? Yoksa akıllı cihazlarınızdaki uygulamaya bakmadan evden çıkmayanlardan mısınız? Bunlara bir alternatif daha var: Facebook'ta ‘buluttan bildiriyor' hesabı.

    Son günlerde özellikle İstanbul'da kış mevsiminin her halini yaşadık. Bir gün tipi, ertesi gün lodos, sonra ısıtmayan kış güneşi derken hava durumuna bakmadan evden çıkamaz olduk. Ama tüm çabamıza rağmen, bazen ne televizyonlardaki ‘Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası' tahmini ne de akıllı telefonlarımızda yer alan sıcaklıklar tutmayabiliyor. Hal böyle olunca, biz de alternatif bir meteoroloji yorumunun peşine düştük. Facebook'tan güncel hava tahminlerini yayınlayan ‘Buluttanbildiriyor' hesabı hem meteorolojik terimlerden ziyade anlayacağımız dilden konuşuyor hem de takipçilerinin ‘Uçağım iptal olur mu?', ‘Doğum günü partimi erteleyeyim mi?' gibi sorularını cevaplıyor.

    ‘Buluttanbildiriyor' hesabının sahibi Eren Kısmet, yıllardır aile ve arkadaş çevresinde hava tahminleriyle meşhurken, ‘Başkaları neden bundan faydalanmasın?' diye düşünüyor ve önce kendi Twitter'ı üzerinden paylaşıyor meteoroloji yorumlarını. Burada hatırı sayılır bir kitleye ulaşsa da, 140 karakter sınırı, ayrıntılı bilgiler vermesine imkân tanımıyor. Geçtiğimiz mart ayında ise, eşi ona bir sürpriz yapıyor ve kendisinin haberi olmadan ‘buluttanbildiriyor' ismiyle bir Facebook hesabı açıyor. O günden sonra daha rahat ve uzun tahminler yazıyor Kısmet ve takipçi sayısı da 20 bine dayanıyor. Bu sadık takipçileri tahminlerdeki küçük ayrıntılara, tutarlılığa ve düz bir anlatım yerine işin hikâyesini de aktarmasına bağlıyor gönüllü meteorolojist.

    ‘Çocukken kışın hava güneşli olacak

    diye ağlamıştım'

    Eren Kısmet, aslında endüstri mühendisi ve önde gelen GSM şirketlerinden birinin pazarlama bölümünde çalışıyor. Yani profesyonel olarak hava durumuyla bir bağı yok. İster istemez bu ilgisi ve bilgisinin kaynağını merak ediyoruz. Önce ilgisi için dört yaşına gidiyoruz: “Belki çocukluğumla ilgili hatırladığım en eski anımın 1987'nin Mart ayında İstanbul'u kasıp kavuran tarihî; kar fırtınası olması bunda bir etken olabilir. 10 gün süren kar boyunca sevinçten yerimde duramadığımı, kar yağışını izlemek için bir camdan ötekine koştuğumu hatırlıyorum.” Bu anının sonrasında da hava durumuna takıyor kafayı Kısmet. Özellikle de yağmura, kara, sert kışlara bayılıp güneş açan havaları sevmiyor. Hatta yine çocukken bir kış mevsiminde televizyonda izlediği hava durumunda İstanbul'u 11 derece ve güneşli verince ağladığını paylaşıyor. Derken büyüdükçe bu ilgisi internetin de yardımıyla bilgiye dönüşmeye başlıyor. Araştırmaların ardından üniversitedeyken ABD üniversitelerinin meteoroloji bölümlerinde okutulan ders kitaplarını getirtip onları okuyor. Bu da yetmiyor ve çalışırken bir yandan da PennState Üniversitesi'nde hava tahminiyle ilgili bir uzaktan eğitim programına kayıt oluyor, iki senede de bu bitiyor. Hasılı, tüm bu bilgileri geliştirmeye devam ederken, bir de tahminlerini ‘buluttan bildiriyor'.

    Her yağmurda o soru: ‘Gökgürültüsü olacak mı?'

    Buluttanbildiriyor sayfasını, diğer hava tahminlerinden ayıran en önemli tarafı, belki de interaktif olması. Eren Kısmet, hava durumuyla ilgili tahminlerini yazdıktan sonra altına yapılan yorumlardaki sorulara cevap da vermeye çalışıyor. “Zor olmuyor mu?” diye sorduğumuzda, bildiği konularda soru geldiği için zorlanmadığını söylüyor: “Trafikte kırmızı ışıkta beklerken bile cevap verdiğim oluyor.”

    Gelen yorumlarda oldukça ilginç olanlar var. Mesela hava muhalefetinden dolayı uçak biletini ne zamana alması gerektiğine karar veremeyen bir takipçi, derdini şöyle anlatıyor: “Lütfen bana yardımcı olun, ben içinden çıkamadım da, kemoterapim yeni bitti de havaalanında rötar bekleyip hasta olmamam lazım, Sabiha'dan bu hafta uçmam lazım, bileti hangi güne alayım, perşembe mi acaba?” Bunun yanı sıra sıkı bir takipçisinin bir takıntısını paylaşıyor bizimle: “Sanırım kendisinin en büyük korkusu şimşek ve gökgürültüsü. Yağmur hatta kar yağacağını söylediğim her tahminden sonra bana gökgürültüsü de olacak mı diye soruyor.”

    Havalar bu hafta nasıl?

    ‘Buluttanbildiriyor' hesabını bulmuşken, okurlarımız için önümüzdeki hafta havaların nasıl olacağını da öğrenelim dedik. İşte gönüllü meteorolojistin bizim için yaptığı tahmin:

    “Hem İstanbul hem de Türkiye'nin geri kalanı oldukça soğuk bir ocak ayı geçirdi. Fakat bu soğuklar geride kaldı, istatistiksel olarak yılın en soğuk dönemine girdik fakat önümüzdeki bir hafta 10 gün boyunca ülkemizi etkileyecek bir soğuk hava veya kar yağışı beklenmiyor. Pazar gününden itibaren çok daha ılık bir hava yaşayacağız. Hatta önümüzdeki hafta ortalarında sıcaklıklar 15 derecenin de üzerine çıkacak. 7-8 Şubat'a kadar sürecek uzunca bir bahar provası bizleri bekliyor diyebiliriz. Sonrasında ne olacağını söylemek içinse henüz erken.”


    0 0

    Akıllı telefonlara yüklenen yazılımlarla pek çok işlemi havalimanına gitmeden yapabilirsiniz. Böylelikle özel promosyonlar, mönüler, indirim kuponları hakkında bilgi sahibi olursunuz.

    Havayolu şirketleri ile havalimanı işletmecileri, yolcuların konforunu artırmak ve keyifli bir seyahat sunmak için gelişen teknolojileri yakından takip ediyor. Bu yüzden daha eğlenceli bir seyahatin havalimanına gelmeden başlatılması amacıyla son yıllarda birçok yenilik hizmete sunuldu. Yolcular da yeni teknolojik uygulamalar sayesinde uçuşlarının yanı sıra havalimanında sunulan hizmetlerle ilgili detaylı bilgileri anında öğrenme imkânına kavuştu. Seyahat planlamasını bu uygulamalarla daha sağlıklı şekilde yapan yolcular, uçuş bilgileriyle ilgili son gelişmelerin cep telefonlarına iletilmesiyle de mağduriyetini en aza indirdi.

    Akıllı telefonlara yüklenen yazılımlarla özellikle uçuşlarla ilgili pek çok işlemi havalimanına gitmeden yapabiliyorsunuz. Uçakla seyahati daha keyifli hale getiren cep telefonu uygulamalarıyla, bilet almakla kalmıyor, online check-in işleminin yanı sıra havayolu şirketlerine istediğiniz mönüleri sipariş verebiliyorsunuz. Geçen yıl hizmete sunulan yeni uygulamalar ise havalimanında daha keyifli vakit geçirmenizi sağlıyor. Cep telefonlarına indirdiğiniz uygulamalar sayesinde, uçuşunuzla ilgili tüm bilgilere anında ulaşabiliyor, terminalde gezerken sunulan tüm hizmetler hakkında detaylı bilgiye sahip olabiliyorsunuz.

    BİLGİLER CEP TELEFONU VE SAATTE

    TAV Havalimanları'nın dört ülkede işlettiği 11 havalimanında sunulan hizmetlerin ‘gerçek zamanlı' şekilde yolculara ulaşmasını sağlayan TAV Mobile, kullanıcı dostu arayüzü ve yeni özelliklerle büyük kolaylık sağlıyor. Seyahat planlamasını kolaylaştıran uygulama, havalimanındaki hizmetlerin yanı sıra sunulan fırsatları yolculara anında ulaştırıyor. Bugüne kadar yaklaşık 450 bin defa indirilen uygulama, yeni sürümüyle kullanıcı memnuniyetini artıracak farklı özellikler de içeriyor. Tüm uçuşlar, iOS, Android ve BlackBerry platformunda çalışan ve yeni versiyonu iWatch ve Gear akıllı saatlerini de destekleyen uygulamayla takip edilebiliyor.

    Uygulama Türkiye'de İstanbul Atatürk, Ankara Esenboğa, İzmir Adnan Menderes, Milas-Bodrum, Gazipaşa-Alanya Havalimanı'nda yurtdışında ise Tunus'taki Enfidha-Hammamet ve Monastır, Gürcistan'daki Tiflis ve Batum, Makedonya'daki Üsküp ve Ohrid'deki havalimanlarında sunulan hizmetlerle ilgili bilgilendiriyor.

    Yolcular, TAV Mobile'in sunduğu yeniliklerle zamanlarını daha verimli kullanabiliyor. Özellikle ‘Akıllı Bölge (SmartZone)' ve ‘Artırılmış Gerçeklik (Augmented Reality)' teknolojileriyle yolcuların havalimanında ulaşmayı diledikleri konumlara veya ürünlere rahatlıkla erişmesi sağlanıyor. Son teknoloji iBeacon (BLE) altyapısına dayanan Akıllı Bölge modülü sayesinde yolcular, terminalde gezerken duty-free mağazaları ya da restoranlarda sunulan fırsatları akıllı cihazlarında gerçek zamanlı olarak görebiliyor. Böylece yolcular özel promosyonlar, mönüler, indirim kuponları ve öneriler hakkında bilgi sahibi oluyor. Uygulamada yer alan artırılmış gerçeklik modülüyle de, akıllı telefonların kamerası kullanılarak aranan mekanın ya da ürünün hangi yönde olduğu öğrenilebiliyor. Gate (kapı), restoran, eczane ve danışma gibi noktaların da, havalimanındaki pozisyonları ve bilgileri görülebiliyor.

    İPTAL VE GECİKMELER CEP'TE

    TAV Mobile'in sunduğu hizmetlerin en önemlisi kuşkusuz uçuşlarla ilgili son bilgiler. Çünkü havalimanındaki yoğunluk uçuş bilgilerini takip etmenizi güçleştiriyor. Özellikle kapı değişikliklerinden haberdar olmazsanız, uçağınızı kaçırma ihtimaliniz oldukça yüksek. Uygulamayla, uçuş bilgileri kolayca listelenip arama yapılabiliyor. Örneğin, ‘remote notification' modülüyle kullanıcılar, ‘flight alert' yani ‘uçuş uyarıcısı' oluşturup ekleyebiliyor ve anlık şekilde tüm gecikme, iniş-kalkış bilgisi, kapı değişiklikleri, check-in, bagaj alım yeri gibi her türlü bilgiye anında ulaşabiliyor. Ayrıca ‘flight track' modülüyle harita üzerinden uçağın kalkış ve varış noktalarını görmek, uçuş rotasıyla uçağın tahmini lokasyonunu ve hareketlerini takip etmek de mümkün.


    0 0
  • 01/30/16--13:00: Tatar
  • ‘Tatar hamursuz doymaz' sözünü duymuşsunuzdur.

    Tipik bir öğrenci yemeğine tatar adının verilmesi, belki de içinde hamur niyetine makarna olmasındandır. Malum, Tatar hamursuz doymuyorsa öğrenci de makarnasız kolay kolay doymaz. Genelde Ege-Akdeniz bölgelerinde karışık kızartmaların üzerinde yoğurtla sunulduğu yemeklere de tatar deniyormuş ama tabii biz yurdumuzun öğrenci bölgelerindeki makarnalı tarifi yapacağız.

    Malzemeler:

    Bir paket makarna

    3-4 orta boy patates

    Yoğurt

    Salça

    Kızartma için sıvı yağ

    Tuz ve arzu edilen baharatlar

    Hazırlanışı:

    Makarnayı tencerede haşlayın.

    Patatesleri küp küp doğrayıp kızartın.

    Makarnayı süzdükten ve patatesleri kızarttıktan sonra birbirine karıştırın. (Tuzu ister bu aşamada ister önceden atabilirsiniz.)

    Yoğurdu bir kâsede çırparak inceltin ve karışımın üzerine dökün. (Belki azıcık su ekleyebilirsiniz.)

    Küçük bir tavada az yağda iki dolu yemek kaşığı salçayı kavurun. İçine baharat da katabilirsiniz. Kavrulan salçanın üzerine azar azar su dökerek kremamsı bir kıvam elde edin.

    Tatarın son aşaması olarak salça sosunu da yoğurdun üzerine gezdirdiğinizde artık etrafına toplaşıp yiyebilirsiniz.

    Hadi afiyet olsun…


    0 0

    Birbirini yirmi yıldır tanıyan bir grup arkadaşın emeğiyle kurulur Bakırköy Halk Mağazası. İçinde kıyafetten okul gerecine, oyuncaktan aksesuara kadar her şey var. İhtiyaç sahiplerinin dilediğince alışveriş yaptığı mağazada para geçer akçe değil.

    Kalabalığın üzerine fırlatılan bebek bisküvisi, kameralar önünde dağıtılan yardım kolileri, kuyruklardaki insanlara otuz yıldır depoda bekleyen ürünleri verenler, çürümüş sebzeleri lütfedenler...

    Eskiyeni yoksula layık görmek gibi bir yanlışımız var ki konuşmasak olmaz. Yüzüne bakılmayacak hale gelen kazağı, yırtılan ayakkabıyı atmak yerine birine vermeyi ilk kim düşündüyse vebali büyük.

    Bütün bunlara karşın iyi haberler de yok değil. Bakırköy'de mütevazı, sıcacık bir mağaza müşterilerini bekliyor mesela. Kolalı gömlekler, gıcır gıcır pabuçlar inci gibi dizili. Şöyle adam akıllı tepeden tırnağa giyinmek isteseniz her istediğinizi bulabileceğiniz bir dükkân burası. Üstelik para da geçer akçe değil. İhtiyaçlar giderilsin yeter ki. Bir öğle vakti içeri girip alışveriş yapanları rahatsız etmeden göz gezdiriyoruz etrafımıza. Sadece gardıropları doldurmayı amaçlamamış Bakırköy Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü. Kırtasiye, oyuncak, ev eşyası bağışı da yapılıyor. Özenli birilerinin elinin değdiği belli. Ütüsüz, pejmürde hiçbir eşya mağazanın kapısından girememiş. Çoğunun etiketi üzerinde hatta. Burayı çiçek haline getirenlerden biri Nimet Uğur. Ev ev dolaşıp bağış topladıklarını anlatırken hayli heyecanlanıyor. Her verileni tezgâha almıyorlar. Evvela hepsi ayıklanıyor. Ütüsü, kırığı döküğü var mı titizlikle bakılıyor. Türkiye'nin her yerine bu küçücük mağazadan eşya gitmiş. Tunceli'den Kastamonu'ya, Erzurum'dan Rize'ye her yere ulaşmanın haklı mutluluğunu yaşıyorlar.

    Sahip olduklarını başkalarından esirgemen biriyle tanışalım diye bakınıyoruz. Gönül Saral çıkıyor karşımıza. Emekli olduğu için on yıldır bütün mesaisini hayır işlerine ayırmış. Dur durak bilmeden okul sıralarındakiler için koşturan Saral, çocukların her şeyden çok oyuncaklarla mutlu olduğunu gözlemlemiş: “Ne hediye ederseniz edin onları bebek ya da oyuncak araba kadar hiçbir şey coşkulandırmıyor. Ne yapıp edip oyuncak alıyorum mağazaya.”

    Geride bıraktığımız seneye neler sığmış neler. Sivas Kangal'da otuz öğrencinin ‘Okuyacağız ama kitap yok' feryadını duymuşlar. Hemen kollar sıvanmış, çantalar kitapla doldurulmuş ve eksi yirmileri bulan buz gibi havaya dayanıklı kıyafetler de kolilere eklenmiş.

    Sevindirdikleri kişi sayısının 20 bine ulaştığını öğrenince sürekliliği nasıl yakaladıklarını merak ediyoruz. Az ya da çok devamlı yardım yapanların olduğunu söylüyorlar. Hayır gemisi onların sayesinde batmıyor. Oya Cantez, devamlı bağışçılar arasında. Bir defa evdeki fazlalıklardan kurtulup vicdanını rahatlatanları asla anlamıyor. Çünkü bugün kazağı olmayan birinin yarın iş bulamazsa monta da muhtaç olduğu unutuluyor.

    Herkes kullanacağını alıyor

    Ücretsiz kıyafet alınan mekânda suiistimallerin yaşanacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bilakis bağışçılar, bugüne kadar işine yaramayanı alan birine rastlamamış. Böyle bir şey yaşansa da on binlerce muhtacın yanında birkaç kişinin kötülüğünü düşünmek vakit kaybı. Hacer Kartal, “Benim için önemli olan tebessüme vesile olmak. Suiistimal yapan varsa bu onun ayıbıdır.” diyor.


    0 0
  • 01/30/16--13:00: Hangi kaplıcaya gitsek?
  • Türkiye'nin hemen her ilinde hastalıklara şifalı sular var. Kış mevsiminin kaplıca zamanı olmasından mülhem mekânları araştırdık.

    Türkiye, termal sular açısından zengin bir coğrafyada konumlanıyor. “Artık doktor reçetesine bile yazılıyor.” diye anlatılan kaplıcalar, tesis yönünden de gün geçtikçe gelişiyor. Birçok şehirde bulunan doğal alanlarda hem sağlık kürü hem de civardaki turistik yerlerde tatil yapabilirsiniz.

    İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nergis Erdoğan, yılda 15-20 gün kaplıcaya gitmenin kalbi koruduğunu ve kalp krizi riskini azalttığını söylüyor. Erdoğan, ilk çağ filozofu Thales'in ‘Her şeyin kaynağı sudur' sözünü hatırlatıyor: “Toprakta ve kaplıca sularında, insan vücudunda olan minerallerin birçoğu bulunur.”

    Kimler kaplıcaya gidemez?

    Uzmanlara göre şu hastalıkları bulunanlar kaplıcalardan uzak durmalı: Ameliyat geçirmiş ve henüz yarası kapanmamış olanlar, ateşli hastalıklara tutulanlar, kanamalı hastalığı olanlar, kanserliler, akciğer tüberkülozuna yakalananlar, hamile ve lohusa olanlar, regl dönemindeki kadınlar, idrar zorluğu çekenler, saralılar, astım hastaları.

    İşte, her yanı termal sularla çevrili ülkemizde gidilebilecek kaplıcalardan birkaçı...

    Türkiye'nin termal başkenti: afyon

    Kaplıca dendiğinde akla ilk gelen şehirlerden biri Afyon Karahisar. 12 binin üzerindeki yatak kapasitesiyle yerli ve yabancı turistlere hizmet veriyor. Şehirdeki termal su, romatizma, eklem bozuklukları, çeşitli solunum yolları ve kalp hastalıkları, obezite, kısırlık, damar sertliği, kadın hastalıkları, böbrek taşları, sedef, idrar yolları rahatsızlıkları, sırt ve eklem ağrıları gibi sağlık sorunlarının tedavisinde tercih ediliyor. Yedi tane beş yıldızlı termal oteli içinde barındıran Afyon Karahisar'da ailecek gidebileceğiniz mekânlardan biri Oruçoğlu Termal Otel. 420 odası ve bini aşkın yatağıyla misafirlerini karşılıyor. 1992'den bu yana faaliyet gösteren Oruçoğlu Thermal Resort'un en büyük avantajı otelin her noktasında misafirlerinin termal sudan yararlanabilmesi. Üç adet kapalı termomineral su havuzu, bir adet açık termomineral su havuzu olan otelde kişi başı konaklama ücreti 285 TL'den başlıyor.

    Pamukkale'de kaplıca ve doğa iç içe

    Denizli'deki 4 yıldızlı Ninova Termal Hotel, su mineral içeriği bakımından yüksek bir tesis. Pamukkale Karahayıt'da hizmet veren hotel, ferah ortamıyla sağlıklı yaşamı misafirlerine vaat ediyor. 103 odasında 4 farklı kategoride suit, family, corner, corner suit, handicapped odalarıyla farklı bütçelerde konaklama imkânı sunuyor.

    3 bin yıldır şifaya vesile oluyor

    Balıkesir'deki Gönen Kaplıcaları, her yıl yerli ve yabancı binlerce misafiri ağırlıyor. İlçenin farklı noktalarında bulunan kaplıcaların romatizmal, ortopedik ve nörolojik başta olmak üzere solunum yolu ve kalp damar hastalıklarına da iyi geldiği söyleniyor. Türkiye'de kaplıca turizmi açısından önemli bir konuma sahip olan Gönen'in geçmişi 3 bin yıl önceye dayanıyor. Suların sıcaklığı ise 60 ile 94 derece arasında değişiyor.

    Doğubayazıt'ta kaplıca keyfi

    Diyadin Kaplıcaları; şifalı termal havuzları, kır lokantaları ve yıldızlı otelleriyle sağlık turizmi için önemli bir merkez. Dünyadaki yedi önemli şifalı sudan biri olduğu biliniyor. Davut, Köprü ve Yılanlı adı verilen üç farklı kaplıcadan oluşuyor. Yakın çevresinde konaklama seçenekleri de bulunan kaplıcaların romatizmadan deri hastalıklarına, stresten mide rahatsızlıklarına kadar pek çok şikâyete deva olduğu söyleniyor. Kaplıcanın yakınlarındaki Meya Vadisi ise 3 bin yıllık kaya evleriyle dolu. Özetle, Ağrı'nın Doğubayazıt ilçesine gitmek için sebep çok…

    Çorum'un ilk ve tek kaplıcası

    Çorum'un ilk ve tek termal oteli Anvatar Termal Hotel'deki şifalı suların romatizma, bel ağrısı, böbrek sorunlarına iyi geldiği söyleniyor. Çorum-Samsun karayolunun 2. kilometresinde Sıklık Ormanları içinde yer alan tesis, 4 yıldıza sahip. Termal tesis 08.00'den 23.00'e kadar açık. Kişi başı konaklama ücreti ise 85 TL'den başlıyor.

    Son yılların gözdesi: Sivas

    Kaplıcalarıyla son yıllarda dikkat çeken bir başka il de Sivas. Şehrin popülaritesini artıran ise modern zaman hastalıklarından sedefi iyileştiren Kangal Balıkları Kaplıcası. Dünyada bir başka yerde bulunmayan bu balıklar, sedef hastalığına şifa oluyor. Tedavinin haricinde balıkları görmeye gelenler için de mekânın turizm cenneti olduğunu söyleyebiliriz.


    0 0

    Anne mutfağında sebze yemeklerine alışıyor insan ama kendi yaptığımız anne eli değmiş gibi olmuyor ki…

    Öğrenci evinde bir gün patlıcan musakka, öbür gün ıspanak yapacak değiliz sonuçta. O zaman biz de sebzeleri sevdiğimiz şekilde yapalım da annemizin ‘O pis şeylere para verme, boğazına düzgün bir şeyler girsin!' tembihi en azından henüz tazeyken işe yarasın. Hem seveni parmakla sayılacak kadar az olan kabağı mücver yapınca bakın talipleri nasıl artıyor!

    Malzemeler:

    2 orta boy kabak

    1 yumurta

    3 yemek kaşığı un

    Birkaç dal dereotu (isteğe bağlı)

    Tuz, karabiber

    Kızartma için yağ

    Hazırlanışı:

    Derince bir kaba kabakları rendeleyin. (Dikkat! Rendeleyip uzun süre bekletirseniz sulanır ve kararır.)

    Bir yumurtayı da bu kabın içine kırın.

    Unu, kıyılmış dereotunu, tuzu ve karabiberi de kaba ekledikten sonra kaşık yardımıyla iyice çırpın. Karışımınızın krep yaparkenki gibi akışkan bir kıvamı olmalı.

    Bir tavaya kızartma için yağ dökün ve kızdırın. O kızarken karışımınızı kontrol edin. Eğer fazla sulu olduysa biraz daha un ekleyebilirsiniz.

    Kızaran yağa karışımdan birer kaşık dökerek hamurları kızartın.

    Bir tarafı kızaran mücverleri alt-üst ederek öbür yüzlerini de kızarttıktan sonra tabağa alıp yanına yoğurt da koyarsanız yemeyip yanında yatabilirsiniz.

    Hadi afiyet olsun!


    0 0
  • 02/06/16--13:00: VİTRİN
  • [Mutfak] Kahvaltı sofralarına ahşap detaylar

    Jumbo, kahvaltı sofraları için Java ÇKB setini hazırladı. Yuvarlak hatlarıyla dikkat çeken set, ahşap görünümlü detayıyla kahvaltı sofralarına hareket getiriyor. 24 parçadan oluşan altı kişilik set, kahverengi veya siyah görünümlü sap tasarımıyla sofralarınızda paslanmaz çeliğin ışıltısını sunuyor.

    [Ayakkabı] Sneakerlarda büyük indirim

    Amway'in sneaker ayakkabıları Sport in Street mağazalarında birbirinden farklı model ve renk seçenekleriyle dikkat çekiyor. Her mevsimin favorisi sneakerlar yüzde 50'ye varan indirim kampanyasıyla sneaker severleri bekliyor.

    [Teknoloji] Selfie'de çifte mutluluk

    Dünyanın ilk çift selfie kamerası Lenovo VIBE S1, Sevgililer Günü'nde hediye alternatifi oluşturuyor. Cihaz sahip olduğu 8 MP ön selfie ve 2 MP'lik ikinci selfie kamerasıyla kaliteli fotoğraflar çekiyor. Ayrıca ürünün içindeki birçok görselden birine veya internetten indireceğiniz herhangi bir görüntüye fotoğrafınızı ekleyebilir, Taç Mahal'in veya Eyfel Kulesi'nin önündeymiş gibi fotoğrafınızı paylaşabilirsiniz.

    [Aksesuar] Saatinizden müzik dinleyin

    Casio G-Shock, müzik temalı G-MIX serisiyle karşınızda. Bluetooth aracılığıyla akıllı telefonunuzdaki G-Mix App müzik uygulamasıyla bağlantı kurarak müzik kaydı ayarlarınızı saatinizden yapabilirsiniz. Aynı zamanda akıllı telefonunuzu çevrenizde çalan bir şarkıyı aramak ve şarkı adını saatiniz üzerinde görüntülemek için kullanabiliyor hatta saatinizin bir tuşuna basarak telefonunuzdan ses kaydı oluşturabiliyorsunuz.


    0 0

    Şişli'de iki ay önce açılan ‘No1 Ev Yemekleri' restoranının duvarında kilim, masasında bakır ayran kabı olmasa da burası yöresel yemekler yapıyor! Her çarşamba farklı ilden gelen bir kadın ‘öz hakiki' yerel lezzetler pişiriyor.

    Özellikle büyükşehirlerde yöresel yemek yapan restoranların sayısı hayli fazla. Bu mekânlar arasından iyisini arayıp bulmak ağız tadını bilenlere düşüyor. Şişli'nin göbeğindeki ‘No1 Ev Yemekleri' restoranı büyük ihtimalle bu arayışta keşfedilecekler arasında. Çünkü onu diğerlerinden ayıran bazı hususlar var. Evvela buranın sadece ticari işletme değil sosyal sorumluluk tarafı olduğunu belirtmek gerekiyor. Zira bu restoranda hazırlanan bütün yöresel yemekler Türkiye'nin dört bir yanındaki kadınların emeğinin ürünü. Her çarşamba günü farklı bir ilden, yöresinde güzel yemekleriyle bilinen bir kadın İstanbul'a getiriliyor ve mutfak ona emanet ediliyor. Ortaya birbirinden lezzetli yöresel yemekler çıkıyor.

    Kesme çorbasından kelecoşa kara kabak dolmasından ekşiliye

    Kendi köyünden, mis kokan yemekler hazırladığı mutfağından çıkıp Şişli gibi kozmopolit bir yerde menü hazırlayan kadınların heyecanı ve mutluluğu ise görülmeye değer. Restorana gittiğimiz gün sıra Erzincan yöresindeydi. Mutfakta ise İstanbul'a iki günlüğüne gelen Yasemin Say… Kesme çorbasından kelecoşa, kara kabak dolmasından ekşiliye kadar ne varsa döktürmüştü. Öğlen vakti yaklaşmak üzereydi. Müşteriler birer ikişer geldikçe Yasemin Hanım'ın heyecanı da arttı. “Keşke bütün misafirleri kendi evimde ağırlayabilsem. İnsanın kendi mutfağındaki özgürlüğü daha farklı. Nasıl ki yabancı bir eve gittiğinde mutfağa giremezsin, buzdolabını açamazsın ya. İlk başlarda ben de o acemiliği biraz yaşadım.” dese de yemeklerine güveni tamdı.

    Bir yandan bu kadar fazla yemek yapmanın zor gelip gelmediğini soruyoruz Say'a. Bir yandan da her Anadolu kadını gibi ‘bol kepçe' annelerden olduğunu düşünüyoruz. “Bizim memlekette yemekler çok yapılır. Az yemek yapmayı hiç başaramayacağım galiba. Burada bile çorbayı fazla kaçırdım.” diyor gülümseyerek. Yemek yapmak için İstanbul'a gelme teklifinden çok memnun kalmış Say: “Yine talep olsa hiç üşenmem gelirim.”

    Maksat sadece yemek değil, sosyal fayda

    Her hafta farklı ilden bir kadının emeğini değerlendiren, onun elinden çıkan yemekleri Şişli'de sunmanın ‘fikir babası' Günseli Özen Ocakoğlu. Reklam ve pazarlama dergisi Marketing Türkiye'nin Genel Yayın Yönetmeni Ocakoğlu, kadınların ürünlerini kendi mutfaklarından çıkararak ekonomiye katmalarının sosyal fayda getireceğini düşünüyor. Yöresel yemek denince de akla Anadolu kadını geldiği için bu iki unsuru bir restoranda buluşturma fikri doğuyor. İşte bu fikrin ürünü olarak yaklaşık iki ay önce açılan ‘No1 Ev Yemekleri' restoranının işletmecisi Efe Özen de bunun aynı zamanda bir istihdam projesi olduğunu hatırlatıyor. Sadece çarşamba günleri onları istihdam etmekle kalmıyor, ellerindeki ürünleri de değerlendirdiklerini söylüyor. Örneğin peynir, zeytin, yağ gibi birçok ürün farklı illerdeki kadınlardan tedarik ediliyor. Restoranda çarşamba günleri yöresel tatlar, diğer günlerde öğlen saatlerinde sulu ev yemekleri, öğleden sonra ise dünya mutfağı ve diğer menüler çıkıyor. Şimdiye kadar yedi yörenin yemeklerinin yapıldığını anlatan Özen'in listesini misafirlerden gelen talepler belirliyor. “Etrafımızda ve misafirlerimiz arasında Erzincanlılar vardı. Onlar için bu hafta Yasemin Hanım'la çalıştık.” diyen Özen, önümüzdeki hafta Ege otlarının olacağı bilgisini veriyor. Daha sonraki hafta ise Eskişehir, Selçuklu yemekleri sevenleriyle buluşacak.

    Kış kabağı dolması:

    Yasemin Say'ın hazırladığı Erzincan yemeklerinden kış kabağı dolmasının tarifi:

    Kış kabağı, bal kabağı cinsinin farklı bir türü. Dışı yeşilli sarılı renklerdeki bu kabak, dolma yapmada da kullanılıyor.

    Kabak ilk olarak, bildiğimiz kabak tatlısı gibi biraz kalınca dilimlere ayrılır.

    Diğer tarafta ise dolma içi hazırlanır. Kıyma, bulgur (pirinç kullanılmıyor), maydanoz ve isteğe göre baharatlarla karıştırılır.

    Kabak dilimleri ortadan yarım kesilir. Dolma harcı zarfa konur gibi bu dilim kabaklara yerleştirilir.

    Harcın olduğu ağız kısmı hafif yukarı gelecek şekilde tencereye dizilir ve pişmeye bırakılır.

    Servis edilirken üzerine sarımsaklı yoğurt ve salçalı pul biberli sos ilave edilir.


    0 0

    İslam sanatındaki geometrik desenler, Müslüman filozof ve sanatkarlarının ortaya çıkardığı bin yıllık bir gelenek. Yeterince alaka görülmediğinden dolayı köhneyen bu sanatı tekrar ihya etmeye çalışan kişi ise Hollandalı Eric Broug.

    Eric Broug, Müslüman değil ancak pek çok müminin farkında olmadığı İslami bir sanatın hem hocalığını yapıyor hem de sanatını icra ediyor. Ortadoğu araştırmaları okuduktan sonra 10 sene önce karşısına çıkan bir kitaptan etkilenerek İslamî; geometrik desenlere alaka duymuş. Bir kitapla başlayan heves zamanla büyük bir cazibeye dönüşmüş ve şimdi onu dünyanın dört bir yanına sürüklüyor. Broug, İslam dünyasında Fas'tan Endonezya'ya kadar yayılan bin yıllık bir süsleme geleneğini tekrar canlandırma peşinde. Bugüne kadar içinde Türkiye'deki tarihi yapıların da bulunduğu süslemeler hakkında kitaplar kaleme aldı. Halihazırda seminerler verip atölye çalışmaları yapıyor. Büyük bir zevk duyarak icra ettiğini söylediği bu işin dünyadaki birkaç yetkili isminden biri.

    İlk Müslüman matematikçiler ip kullanıyordu

    Eric Broug, kitaplarında ele aldığı desenleri ait oldukları cami, külliye, medrese, bedesten, kule gibi yerlerin ismiyle anıyor. Geometrik tasarımda önemli olan, bir merkez daireden geçecek dairelerin diğerleriyle olan ilişkisi. 4, 5 ve 6 büklümlü üç ayrı çeşit bu süslemelerin temelini teşkil ediyor. Sabit açılı bir pergel ve cetvel bu sanata ilgi duyanların ihtiyacı olduğu iki alet. Açının bir milim bile oynaması dış dairelerde yapılacak desenin bozulması anlamına geldiğinden, buna çok dikkat göstermişler ve ortaya muhteşem sanat eserleri çıkmış. Elde edilen motifleri çini, mermer, ahşap, sedef ve kıymetli taşlar üzerine uygulamışlar. Pergel ve cetvelin olmadığı devirlerde ise Müslüman ustalar basit bir iple bu işi görüyormuş. Bu yolla bir mimar sabit bir nokta etrafında gerdiği ipler sayesinde mükemmel denilebilecek daireler oluşturabiliyordu. Birbirine çok uzak memleketlerde aynı desenlerin olabileceğini ifade eden Broug, “Bu belki bir rastlantı da olabilir. Fas'taki bir deseni Anadolu'da veya Hindistan'da bile görmek mümkün.” diyor. Hollandalı sanatçı, geçtiğimiz hafta özel bir okulun davetlisi olarak İstanbul'a geldi. Bu vesileyle Broug ile İslam sanatını konuştuk.

    İslam geometrisi kaynağını nereden alıyor?

    Sanatkârların hemen hiçbiri yaptığı eserlerinin üzerine isimlerini yazmamış. İlk örnekleri Batı Şeria'da görülüyor. Emeviler devrinde yapılmış bir yazlık sarayda kullanılıyor. Hişam'ın Sarayı diye araştırırsanız pek çok desen örneğiyle karşılaşırsınız. Mesela Sultan Selahaddin Eyyübi'nin meşhur minberini, Halepli iki biraderin yaptığını biliyoruz. Geometrinin, o dönemde süslemenin bir yan unsuru değil çok büyük rol oynayan bir yıldız olduğunu görebilirsiniz.

    Bu sanatın ismindeki İslam kelimesi nasıl ortaya çıkmış?

    Bu işle uğraşan herkes bu sanatı on yıllarca böyle adlandırmış. Benim ilk tanıştığım kitapta ‘Arap geometrik' tabiri kullanılıyordu. Bu süslemelerin sadece Arap memleketlerinde kullanılmadığını görüyoruz. İran, Türkistan, Pakistan, Türkiye'de var. İslami tabiri tüm bu noktaları içeren asgari müştereği temsil ediyor. Alternatifi de yok.

    Peki bu desenlerin metafizik manalarının olup olmadığı üzerinde durdunuz mu?

    Bu konu hakkında çok soru soran oluyor. Evvela bu sembollerin bir manası olup olmadığını merak edenler için bu işaretlerin bir anlamı olmalı ancak bu desenleri 600 sene evvel yapan sanatkârın böyle bir niyeti var mıydı? İşte onu bilemiyoruz. Mesela Abbasi devrindeki Bağdat'taki etkili felsefe ekollerinin, bu şekiller üzerinde inşa edildiğini düşünebiliriz. Tabii bunu tam olarak bilmiyoruz.

    ‘Islamic' kelimesi son zamanlarda negatif manalar çağrıştıran bir hale geldi. Bu kelimenin bir sanat dalıyla yan yana gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Evet, Batı'da gazeteler, televizyonlar kullandığı tabirlerle buna sebebiyet verebiliyor. Bu sanatla uğraşan hiçbir kimsenin buna menfi manalar yüklediğine şahit olmadım. Aksine insanlar bu sanatı benimsiyor ve çok sevdiklerini ifade ediyor. Geçtiğimiz ay Amerika'nın Vancouver şehrinde bir atölye çalışmam oldu ve gelenlerin hemen hepsi orta sınıf beyaz Amerikalılardı. Üç sene önce insanları kendim davet ediyordum atölyemiz var gelin diye şimdi her yerden davet talebi gelebiliyor.

    Asıl işiniz nedir peki?

    Yayıncılık. Akademik bir yayınevinde çalışıyorum.

    Yeni bir bina inşa ederken size danışanlar var mı?

    Henüz yeteri kadar değil ancak Dubai'den talepler var. Türkiye'den bu konuda herhangi bir talep gelmedi açıkçası. Eğer Anadolu'yu biraz dolaşsanız onlarca tarihi eserin üzerinde bu desenlerden görürsünüz. Elinizde bir fotoğraf makinesiyle müthiş bir bilgi ve görseller elde edebilirsiniz. Ancak yeni yapılan bazı camilerde ve içindeki halılardaki süslemelere İslami geometrik desen diyemeyiz çünkü hatalılar. Türkiye'de büyük bir zenginlik hâlâ keşfedilmeyi bekliyor. İstanbul'da metro üzerinde bir deseni kendi sayfamda paylaştım, bu o güne kadar en çok beğeni alan fotoğrafım oldu. Birçok kişi bu sanatı henüz tanımıyor. Aslında eğitim de tarihi mirasın bir parçası.


    0 0

    Türkiye'de nadir kitapların kaybolması ve çalınması konuşulurken, dünya kütüphaneleri ve üniversiteleri kaynaklarını internete aktarmakla meşgul. Bu sayede bir tıkla kıta ötesindeki kaynaklara ulaşılıyor.

    Bin yılların terakümüyle gelen ilim ve fen silsilesinin birer halkası vasfını taşıyan kitaplar, tüm dünyadaki okuyucusuna sanal alemden ulaştırılıyor. Başta Amerika, Kanada, Almanya, İngiltere, Fransa'nın milli kütüphaneleri, raflarında araştırmacılarını bekleyen kitaplarını internete aktararak tüm dünyadaki araştırmacıların ve meraklılarının hizmetine sundu. Son olarak geçtiğimiz haftalarda New York Halk Kütüphanesi, arşivindeki 200 bin civarındaki görseli ücretsiz kullanıma koyduğunu açıkladı. Yüksek çözünürlüklü fotoğraflar arasında Türkiye, Osmanlı, Anadolu kelimeleriyle arama yapıldığında pek çok belge niteliğinde yazma kitap, fotoğraf, gravür mevcut. Üstelik bu hizmetin karşılığında New York Halk Kütüphanesi tek kuruş dahi istemiyor. Görsellerin arzu edildiği takdirde indirilmesi de mümkün.

    Amerikan kütüphanesinin bu icraatı, aslında uluslararası alanda mütemadiyen yapılan büyük hizmetlerin son halkası. Daha önce Amerika'nın Duke Üniversitesi Kütüphanesi, Kanada Toronto Üniversitesi, Fransız Milli Kütüphanesi (Bibliothèque Nationale de France), Alman Dijital Kütüphanesi (Deutsche Digitale Bibliothek) bu işin başını çeken kütüphane ve yüksek eğitim kurumları. Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin bile tezlerinde başvurdukları bu kaynaklara birkaç tıkta erişebilmeleri mümkünken, Türkiye'deki kütüphaneler bu konuda henüz kabuğunu kırabilmiş değil. Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Topkapı Müzesi Kütüphanesi, Millet Kütüphanesi, Türk-İslam Eserleri Müzesi'nde bulunan nadide kitaplara uzaktan erişim imkânı bulunmuyor. Araştırmacılar belli bir meblağ karşılığında kütüphaneye giderek bu kitaplardan temin edebiliyor veya mevcut okuma salonlarda çalışabiliyor.

    Atatürk Kitaplığı takdir görüyor

    Türkiye'de sanal kütüphanecilik denince akla ilk İstanbul Atatürk Kitaplığı geliyor. Uzun bir çalışmanın ardından kütüphanenin internet adresine aktarılan 40 bin kitabın içinde Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi ile basılmış pek çok nadide eser bulunuyor. Bu kitaplara yalnızca ‘katalog.ibb.gov.tr' adresinden ulaşabilmek mümkün. Öte yandan Tokyo Üniversitesi'nde hocalık yapan Yoichi Takamatsu'nun bu husustaki değerlendirmeleri önemli. 90'lı yıllarda İstanbul'da yaşayan doçent, bazı müzelerde kitapların bilgi kaynağından çok ‘tarihi eser' olarak görüldüğünü bu yüzden araştırmacıların zaman zaman güçlükler yaşayabildiğini ifade ediyor. Türk İslam Eserleri Müzesi Eski Müdürü Seracettin Şahin de bazı müzelerde, memurların keyfi muamelelerine maruz kalan ve istedikleri eserleri göremeyen araştırmacıların olduğunu söylüyor.


    0 0

    26 yıldır uçuş yapan Kaptan Pilot Menderes Çakıcı, uçaklar ve uçuş ekibiyle ilgili merak edilen sorulara, hazırladığı kitapta cevap verdi.

    Kitabı okuduğunuzda bir yandan yolcuların pilot ve kabin memurlarına yönelttiği ilginç sorular karşısında şaşırıyor, bir yandan da uçaklar ve uçuş ekibi hakkında bilmediklerinizi öğrenme fırsatı yakalıyorsunuz. Her seyahatinde yolcuların gerginliklerini birebir hissettiğini söyleyen Çakıcı, ‘Havada Kalan Sorular' ismini verdiği kitabında uçakların yanı sıra uçuş ekibi ve diğer görevlilerle ilgili 169 soruya cevap veriyor. “Günümüzde yolcu uçakları yaygınlaşsa da içimizde hâlâ uçağa karşı korku duyan ve cevaplanması gereken fakat tam açıklanmamış çok fazla sorunun olduğunu düşünüyorum.” diyen Kaptan Pilot Menderes Çakıcı'nın, kitabında yer alan sorulara verdiği cevaplardan bazıları şöyle:

    Kaptan pilotun havada yolcuları evlendirme yetkisi var mıdır?

    Ulusal ve uluslararası hukukta kaptan pilota bu yetki verilmemiştir. Ülkemizde 1983'te yürürlüğe giren 2920 sayılı Havacılık Kanunu'nda kaptan pilotun genel yetki ve sorumlulukları belirtilmiştir. Burada kaptana verilen böyle bir yetki yoktur.

    Pilotlar neden aynı yemeği yemez?

    Havacılıkta her zaman en kötü senaryoya karşı hazırlık yapılır. Bu nedenle aynı uçuşta görevli pilotlar, besin zehirlenmesi ihtimaline karşı farklı zamanlarda, farklı yemek yer.

    Kadın pilot etek giyebilir mi?

    Genelde kadın pilotlar pantolon giyer. Bazı havayolu şirketleri kadınlara etek giyebilme seçeneğini de sunmuştur. Ancak kadın pilotlar, koltuklarda kullanılan beşli emniyet kemeri bağlama sistemi ve bazı uçak tiplerinde pilotun tam önündeki uçağı yönetmesini sağlayan lövye sistemi nedeniyle pantolon giymeyi tercih ediyor.

    Uçak geri geri gider mi?

    Jet motorlu yolcu uçaklarının geriye gitmeleri ‘güvenlik gerekçesiyle' yasaklanmıştır. Bu yüzden uçaklar park yerlerinden ‘push back' araçlarının itmesiyle geriye doğru gider.

    Uçakta otomobillerdeki gibi pedal sistemi var mıdır?

    Uçaklarda da otomobillere benzer ancak farklı görevleri yapan ayak pedal sistemi vardır. Her iki pilotun önündeki iki ayak pedal sistemi de aynı görevi yapar. Pedallerin üst kısmı uçağın yerde fren yapmasına, alt kısmı da uçağın yerde ve havada dönüş yapmasına veya dengede kalmasına yardım eden kumanda yüzeylerinin hareket etmesini sağlar.

    Tuvalet sisteminde kullanılan sulara ne oluyor?

    Yolcu uçaklarında temiz ve atık su tankları bulunuyor. Uçak indikten sonra atık su tankında biriken pis su, özel sistemle çekilerek alınıyor. Sadece el yıkama lavabosu ve uçak mutfak bölümünde kullanılan çok az kirlenmiş sular, özel ısıtma sisteminden geçirilerek uçaktan atılıyor. Bu sular da havada hemen buharlaştığından yere düşmüyor.

    Uçaklarda korna var mıdır?

    Uçaklarda (hareket halindeyken), deniz ve kara taşıtlarında olduğu gibi sesli uyarı (korna) bulunmaz. Ancak motorların çalışmadığı durumda, yerdeki görevlileri uyarmak için uçağın burun kısmındaki ön tekerlek yuvasında küçük bir korna sistemi vardır.


    0 0

    “Pencereleri açsam, evin sıcağı gidiyor. Açmasam havasızlıktan boğuluyoruz.” diyenlerden misiniz? Merak etmeyin, doğru havalandırmayla ferah-feza bir havaya kavuşmanız mümkün.

    Kışın dondurucu soğuktan evimize sığındığımızda, bizi belki sıcak ama genelde havasız bir ortam karşılıyor. Hele de karlı, puslu, ayaz vuran havalarda pencere açmaya korktuğumuzdan olsa gerek, “Varsın havasız olsun, evim evim sıcak evim” demekten kendimizi alamıyoruz. Fakat evimiz biraz rutubetliyse bu kez nem sorunu baş gösteriyor. Bir de mutfakta güzel kokan yemekler yapıyorsak ve aspiratörümüz yoksa tam şenlik! Endişelenmeye mahal vermeyelim, rutubetten kurtulmak da sıcak evi soğutmadan havalandırmak da mümkün.

    Normalde bir evde günlük ortalama 10-20 litre su buharı oluşuyor. Oluşan buharlar evin soğuk duvarlarında nemlenmeye yol açıyor. Binanızın ısı yalıtımı mükemmel değilse, işe ağır mobilyalarınızı dış duvarların önüne koymamakla başlayabilirsiniz. Zira havasızlığın etkisiyle buharın yoğun olduğu mutfak ve banyo fayanslarının aralarında küf mantarları üreyebilir. Görüntüsü bir yana, bu mantarlar hem sağlığımızı etkiler hem de evin daha zor ısınmasına neden olur.

    Nasıl havalandırmalıyız?

    Rutubet kaynaklı küflerden kurtulmanın, rahat nefes alabilmenin yolu, evi günde iki üç defa havalandırmaktan geçiyor. Bu işlem özellikle yemek yaptıktan, duş aldıktan sonra ihmal edilmemeli. Doğru havalandırma karşılıklı iki pencereyi cereyan yapacak şekilde açarak yapılıyor. Bu şekilde nemi ve kirli havayı dışarı alırken, camı kapattığımız andan itibaren kısa sürede evimizi aynı sıcaklıkta korumuş oluyoruz. Ev soğuyacak korkusuyla tek pencere açarsak içeride kalan nem evi soğutmaya devam ediyor.

    Püf noktası: Pencereleri karşılıklı açıp uzun süre beklersek içerideki sıcaklığı kaybedebiliriz. Özellikle soğuk havada açılan camın dış tarafı hemen puslanır. Bu puslanmanın kaybolduğunu gördüğümüzde, kirli ve nemli hava evimizi terk etmiş demektir.

    Kışın ferah ve sıcak bir ev için…

    -Gün içinde evde olmasanız da perdelerinizi açın. Böylelikle evi aydınlık ve ferah tutmanın yanında, odalarınızın sıcaklığına da katkıda bulunmuş olursunuz.

    -Kalorifer peteklerinin önünde ya da üstünde ağır eşyalar bulundurmayın. Bu, rutubeti önler ve sıcaklığı maksimuma çıkarır.

    -Peteklerin içindeki havayı ara sıra alın ki ısıtmayan radyatörlere fatura ödemeyin. Nalburda bulabileceğiniz minik bir aletle bunu kendiniz yapabilirsiniz.

    -Kokudan korkup balık kızartamıyorsanız, tavadaki balıkların arasına dizeceğiniz birkaç defne yaprağı veya kızartma yağına ekleyeceğiniz birkaç dal maydanoz endişenizi giderebilir. Yine de bu kokuya karşı çok hassassanız bir çay bardağı suyla iki yemek kaşığı sirkeyi kaynatmayı deneyin.

    -Evi havalandırsanız da kapalı bir dolapta rutubetten etkilenen bakliyatınızı daha uzun süre korumak için, bulundukları yere küçük bir bez torba içinde kireç koyun. Kireç, ortamdaki nemi üzerine çekecektir.


    0 0

    “Ben resmimi hem yıkarak hem de yıkayarak yaparım. Böylece biçim, içerik birbirinin içine girer. Akarak, eksilerek, yok olarak yeniden varolur...”

    Yukarıdaki sözler, resimde 50. sanat yılını kutlayan Habip Aydoğdu'ya ait. Türkiye'de ve dünyada “Habip Kırmızısı” ile tanınıyor. 1974'te Nusaybin'de askerlik yaparken boya bulamayınca askeriyede mühür basmak için kullanılan kırmızı ıstampa mürekkebi sanatçının imdadına yetişiyor ve yıllar sonra adıyla özdeşleşen renk ortaya çıkıyor. Habip Aydoğdu, Ankara Batıkent'teki atölyesinde çalışmalarına devam ediyor. Suriyeli ünlü şair Adonis ile yapacakları kitap üzerine yoğunlaşmış durumda: “Arap dünyasında şiir Adonis'ten önce ve sonra diye ikiye ayrılır.” diyor. Bu yüzden oldukça heyecanlı.

    Atölyedeki çalışmalarında en büyük destekçisi ise eşi Fikriye Hanım. Boyaların hazırlanması ve sonraki temizlik aşamasında asistanlık yapıyor. Sergi ve organizasyon işlerini de Fikriye Hanım üstlenmiş durumda. Sömestir tatili için ziyaretine gelen torunu Çınar ise dedesinin çalışmalarını değerlendirirken oldukça acımasız. “Dedecim resmini anlıyorum ama şu imzanı değiştirsen.” diyor.

    Habip Aydoğdu, insana ve insani durumlara karşı son derece duyarlı. Bu yönelim sayesinde zihninde ve kalbinde biriktirdiği duygular, özgün bir tuval olarak yansıyor. Resimlerini yaparken içerik ve biçim olarak önceden düşünüp planlamıyor; atölyesinde tuval karşısında defalarca çalışarak oluşturuyor. Resimlerini içine sinene kadar (en çok da Fikriye Hanım'ın beğenisini kazanana kadar) defalarca yapıyor, bozuyor, tekrar yapıp tekrar bozuyor. Hatta -kendi deyimiyle- bazen bozmamak için kendini dışarıya atıyor.


    0 0
  • 02/06/16--13:00: Bu ağaçlar uçuyor!
  • Yüzyıllardır yetiştirilen ve bütün dünyada büyük ilgi gören Japon minyatür ağaç sanatı Bonzai'nin tek sorunu uçamamasıydı! Ancak o sorun giderildi, artık uçabiliyor.

    Japonya'da Hoshinchu isimli küçük bir şirket geçtiğimiz günlerde Air Bonsai (uçan bonzai) icat ederek bu sorunu çözdü. Sistem sayesinde bonzai ağacı küçük elektrikli ayak üzerinde birkaç santimetre havada manyetik olarak asılı kalabiliyor.

    Bu sayede küçük ağaçlar ya da yosun topları içine ekili çalılarla kendi Avatar tarzı dünyanızı oluşturabiliyorsunuz. Ayrıca bunlar özel seramik tabakların da asılı kalabileceği şekilde yeterince güçlüler.

    Uçan bonzai, kendin yap kitiyle 200 dolara satılıyor. Bunda kendi bonzainizi de kullanabiliyorsunuz. Ancak şu an için sadece Japonya'da üretilip satılıyor.


    0 0

    Savaş öncesi Suriye'de ressamlık yapan mülteciler, Ürdün'de sığındığı mülteci kampında ülkesinin yok edilen tarihi eserlerini minyatürlerine taşıyor.

    Suriye'de savaş kasıp kavururken mülteci kampları savaştan kaçanları korumaya çalışıyor. Suriyelilerin arkasında bıraktıkları evler, şehirler, kültür ve tarihi yapılar sistematik olarak yok ediliyor. Geçen yıl Ağustos ayında tüm dünya, UNESCO tarafından Dünya Mirası listesinde yer alan Palmira şehrindeki ikonik tarihi anıtların yıkılmasını şaşkınlık içinde izledi. Zengin kültürel mirasın yıkımı sürgündeki evlerini, sevdiklerini kaybeden milyonlarca mülteci için ilave bir darbe oldu.

    Ürdün Zaatari mülteci kampında yaşayan bir grup Suriyeli sanatçı yeteneklerini paylaşmak ve ülkelerinin savaşta yok olan tarihi anıtlarını inşa etmek için bir araya geldi. Mülteci kampındaki atılmış tahta parçaları, çamur, taşlar, polistiren (renksiz plastik madde) ve hatta kebap şişleri gibi yetersiz malzemeleri kullanan bu sanatçılar tarihlerinin kaybolmaması için çalışıyorlar.

    Yıkılan sanat eserleri Suriye için değil tüm dünya için bir kayıp olduğunu söyleyen proje koordinatörü Ahmad al-Hariri, amaçlarının Suriye insanlarını tanıtmak, miraslarını korumak ve Suriyeli kimliğini göstermek olduğunu belirterek en önemli mesajın savaşın durması olduğunu kaydetti. Proje sadece yaşlı neslin kültürlerini hatırlamasını değil, memleketlerini görmeyen çocukların da eğitilmesini amaçladığı açıklandı.


    0 0

    Sayıları gittikçe azalan kuşçu kahvelerini gezen fotoğraf sanatçıları Cemre Yeşil ve Maria Sturm, kuşlarla kuşçular arasındaki gizemli ilişkiyi araştırdı. ‘Kuşların Hatrına' sergisinde örtülü kafeslere sığdırılan tutkunun öyküsü var.

    Kuşçularla kuşların arasındaki bağ, dünyanın en tuhaf ve gizemli ilişkilerinden biri gibi. Dışarıdan üstünkörü bakıldığında ‘bir adamın özgürlüğünü elinden aldığı bir canlıya duyduğu saplantılı tutku' demek mümkün. Daha da yüzeysel bakacak olursanız bir adamın üzeri bezle örtülmüş bir kafesle kurduğu garip bağ da diyebilirsiniz. Biraz işin içine girildiğinde ise ‘sevgi mi işkence mi' olduğuna karar verilemeyen çelişkilerle dolu bir sevda... Örtünün anlamı derin. Kuşun örtülü iken çok daha güzel öttüğü söyleniyor. Zira aslolan ötüş ve kuşun sesinin yanında görüntüsünün hiçbir kıymeti yok sahipleri için. Bunun için eskiden sayıları çok daha fazla olan, bugün ise tek tük kalan kuşçu kahvelerinde yarışmalar düzenleniyor. Sesine büyülenip talip olunan kuşa bir araba parası bile veriliyor. Karı koca ilişkileri sekteye uğruyor, evlatlar ihmal ediliyor. Biraz delilik hali. Az biraz da yasak olmanın çekiciliği… Örtünün bir sebebi de yasaktan kaynaklanıyordur kim bilir?

    Osmanlı'dan beri süregelen bu kültür, hiçbir zaman tam olarak şeffaf bir şekilde icra edilmese de son altı-yedi yıldır çok sıkı bir şekilde denetim altında. AB'ye uyum yasaları kapsamında doğadan kuş yakalayıp kuşçuluk yaptığı tespit edilen kişilere yüksek cezalar veriliyor. Biraz da bu yüzden kuşçulukla ilgili bilgiler sınırlı. Bu zamana kadar bildiklerimiz de İstanbul'un Kuşçuları adlı belgeselden.

    O belgeselden yıllar sonra Cemre Yeşil ve Maria Sturm adlı iki kadın sanatçı, bu sevdanın örtüsünü kaldırmaya niyet etmiş. Ve İstanbul'un Edirnekapı, Silivrikapı, Üsküdar, Beykoz gibi semtlerinde bir buçuk yıl boyunca kuşçu kahvelerini gezip bu gizemli dünyanın detaylarını fotoğraflamışlar. Ortaya da ‘Kuşların Hatrına' adıyla bir sergi ve kitap çıkmış.

    Efsanelere konu olabilecek denli çılgınlıkla dolu bu dünyayı ve serginin hikâyesini Cemre Yeşil'den dinledik.

    Sergide yer alan fotoğrafların hiçbirinde kuş olmaması da bu örtülü ilişkiden kaynaklanıyor aslında. Cemre Yeşil de aslında bir sürü kuş fotoğrafı çektiklerini ama bunları sergide kullanmama kararı aldıklarını söylüyor: “Dışarıdan gelen biri olduğunuzda kuşu hiç görmüyorsunuz. Bir temsil söz konusu. Kuş taşıma çantasında mutlaka bir kuş motifi vs. var ama kuşun kendisi yok. O kuş izleyicinin zihninde belirsin, biz onun bir kuş olduğunu göstermeyelim diye düşündük.”

    Özgürlüğün önemini

    hatırlatan kuşlar

    Yeşil, bir buçuk yıl süren çalışmaları sırasında kendisini dahi çok şaşırtan ayrıntıları ise şu şekilde anlatıyor: “İçlerinde hiç kadın yok fakat örtü işi çok kadınsı bir şey. Motifli dantelli, çeşit çeşit örtüler var ve erkekler bunları seçip beğeniyor. Bir kişi dışında bu işe ilgi duyan bir kadınla karşılaşmadım. Kuşların tüyü döküldüğünde ya da sesleriyle ilgili problem yaşandığında bu hayvanları iyileştiren kişiye iyileştirici deniyor. Onun eşi seviyordu kuşları ama diğer bütün kuşçuların karıları hoşlanmıyor bu işten.”

    Bir başka çılgınlık da sergide fotoğrafı yer alan genç kuşçulardan birine ait. Kuşçunun boynunda İngilizce ‘özgürlüğüme dokunma' yazıyor. Yeşil, bunu inanılmaz bulduğunu anlatıyor: “Bu kişi kuşçuluğa bu kadar gönül kaptırmasını, özgürlüğün ne kadar önemli bir şey olduğunu kendisine hatırlatması üzerine bina ettiğini söyledi. Düşünebiliyor musunuz, ne kadar çelişkilerle dolu bir ilişki.”

    Cemre Yeşil, zaten sürecin bütünüyle çelişkili olduğunu düşünüyor: “Mesela devlet, doğa kuşlarını yakalamayı yasaklıyor. Yasayı koyan devlet ama projelerle kuşların kökünü kazıyan da devlet. Biz projeyi çalışırken Kilyos'a gitmemizi önerdiler. Orada çok sayıda kuşçu bulunurmuş fakat üçüncü havalimanı, üçüncü köprü projeleri dolayısıyla göç yolları değişti ve eskiden o kadar dolu olan yerlerde bu yıl hiçbir kuşçuyla karşılaşmadık. Kuşçuların kuş tutamamasının sebebi kuşçuların tutacağı kuşların doğadan azalıyor olması.”

    Doğadan yakalanan

    kuşlar daha güzel ötüyor

    Bu arada Cemre Yeşil'den aldığımız bilgiye göre kuşçuluğun esası özgür kuşlara yani doğadan yakalanan kuşlara dayanıyor. Bu işin mahirleri, halihazırda yasal olan kuş yetiştiriciliğiyle yapılan kuşçuluğu makul bulmuyor. Çünkü özgür kuşların ötüşü makbul. Nedeni bu kuşların doğadaki bütün sesleri taklit ediyor olması. Bir de yarışlarda birinci olan kuşa talip çıkmıyor. Çünkü artık onun üstüne bir şey konulamayacağı düşünülüyor. Nitekim öttürmek biraz da sahibiyle ilgili bir şey. Ama potansiyeli olup da birinci filan olamayan kuşlar varsa ona talip çıkılıyor.

    Kuşların hiçbirinin ismi yok

    Bir başka ilginç noktayı da Cemre Yeşil şöyle anlatıyor: “Çelişki dedik ya, bu kişiler kuşlarını gerçekten çok seviyor ama ilginçtir kuşlarının hiçbirinin ismi yok.”

    Tophane'deki Daire Galeri'de açılan sergi 13 Şubat'a kadar gezilebilir. Kitap da sergi alanında satışta. Ufak bir sürprizle...


    0 0

    Bolu Abant geçen hafta çok sesli, sivil ve entelektüel bir yelpazeyi misafir etti, 1998 yılından beri olduğu gibi. Abant Platformu'nun Genel Sekreteri İbrahim Anlı ile Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından ‘Demokrasinin Türkiye Sorunu' başlığıyla bu yıl 34'üncüsü düzenlenen toplantıyı değerlendirdik.

    Böylesine zor bir iklimde birbirinden çok farklı görüşten insanı toplamak zor olmuyor mu?

    Salonda hatırı sayılır bir çeşitlilik vardı. Elbette bunda 28 Şubat gibi sancılı bir dönemde Abant Platformu'nu bir araya getirmeyi başaran ve her biri bambaşka kimlik ve dünya görüşlerinden gelen aydınların payı çok büyük. Ergun Özbudun, Nuray Mert, Ali Bulaç, Murat Belge, Reha Çamuroğlu, Baskın Oran gibi farklı kesimlerden aydınların oluşturduğu 20 kişilik bir heyet bir toplantı çağrısı yaptı. Abant ismi etrafında inşa edilen bu güven işimizi kolaylaştırıyor. Tabii bir de toplantıların özgürlükçü havası var. Davet edilen kişi biliyor ki orada rezervler, bagajlar, ‘ama'lar en azından bir süreliğine bir kenara bırakılacak ve insanlar onu dinleyecek.

    Davet ettiğiniz kişilerden nasıl tepkiler aldınız? Önceki yıllarda gelmeyen ancak bu sene katılanlar oldu mu?

    Evet oldu. “Türkiye'nin demokrasi sorunu” değil “Demokrasinin Türkiye sorunu” dedik başlığımıza. Toplantının çağrıcı heyeti ülkenin içinden geçtiği demokrasi darboğazını biraz da kara mizah yaparak böyle ifade etmeyi uygun buldu. Toplantının adını söyler söylemez önce bir gülüp sonra tereddüt etmeden gelmeyi kabul eden katılımcılar oldu. Katılım açısından son yılların en renkli toplantılarından biri olduğunu söyleyebilirim.

    Yapılan toplantı karşılık buldu mu peki, tepkiler ne yöndeydi?

    Çok olumlu tepkiler aldık. Oturumlar sürerken bir sonraki toplantı için konu, yer ve tarih önerileri gelmeye başladı. Telefonla arayıp gelecek adına ümidinin güçlendiğini söyleyen, “Bir nefes aldık!” diyenler oldu. Bugünün Türkiye'sinde bambaşka fikirlerden gelen 70'ten fazla aydın bir hafta sonu boyunca ülkenin en can yakıcı sorunlarını medenice konuştu ve toplantıda öne çıkan değerlendirmeleri kamuoyuyla paylaştı. Toplumun yüzde 76'sının uzak siyasi görüşlerden insanlarla komşu bile olmak istemediği bir ortamda bu çaba ümit verici değil mi? Bunun insanları çok rahatlattığına şüphe yok.

    Eleştiri yok mu peki?

    Özellikle toplantıda HDP çizgisinin çok öne çıktığı, milliyetçi seslerin az olduğu yönünde eleştirilere muhatap olduk. Doğru olmakla birlikte bunun bizden kaynaklanmadığını belirtmek istiyorum. Genel bir eğilim olarak, entelektüel yönü parti kimliğinin gerisinde olmayan siyasetçiler her zaman toplantılara çağrılmıştır. Bu toplantı için de muhalefete davet gitti fakat HDP dışında milletvekili katılımı olmadı. Elbette ki takdirleridir ve buna saygı duyarız. Şunu unutmamak gerekir ki Abant'ın harcında merhum Durmuş Hocaoğlu gibi milliyetçi aydınların büyük emeği var. Bu konuda daha hassas olacağız.

    Abant'ın kriterleri var akreditasyon yok

    Abant Toplantısı'na davet edilen isimleri neye göre belirliyorsunuz? Kriterleriniz neler?

    Tabii ki belli sayıda katılımcıyla sınırlı tutmak durumundasınız. Bu nedenle tartışılacak olan konuda uzmanlık sahibi olan ve içinden geldiği kesimin duygu ve düşüncelerini müzakerelere en berrak biçimde yansıtabilecek isimlere ulaşmaya çalışıyoruz. Özetle, kriterlerimiz var ama akreditasyon uygulamıyoruz. Örnek olarak dershane tartışmalarının en hararetli günlerinde, 2014 Şubat'ında, “Türkiye'nin Eğitimle Sınavı” başlıklı Abant toplantısına dershanelerin kapatılması üzerinde çalışan ve bunu savunan isimler dâhil tüm paydaşları davet ettiğimizi hatırlatmam yeterli olur sanırım.


    0 0

    Futbol dünyasında devre arası transferlerine pek iyi gözle bakılmaz aslında. ‘İyi futbolcuyu takımı sezon ortasında bırakmaz' diye düşünülür hep. Oysaki Süper Lig'e gelip takımlarının kaderinde rol oynayan futbolcular da yok değil…

    Avrupa futbolunda bir ara transfer dönemi daha sona erdi. 5 Ocak'ta resmen başlayan ve geçtiğimiz hafta başında noktalanan transfer mevsiminde; takımlar eksiklerini giderebilmek için son bir hamlede bulundular. 4 büyüklerde, ara transfer döneminin en hareketli kulübü Beşiktaş oldu. Şampiyonlukta Fenerbahçe ile yarışan Kara Kartal, 5 oyuncunun tapusunu alırken, 4 futbolcuya da yol verdi. Meraklısına not: Spartak Moskova'dan transfer edilen Ermeni milli futbolcu Aras Özbiliz, La Liga ekiplerinden Rayo Vallecano'ya kiralık olarak gönderildi. Ligin ilk yarısında bekleneni veremeyen Galatasaray'da, 2 futbolcuyu (Ryan Donk, Martin Linnes) kadrosuna katarken, Kevin Grosskreutz'u Stuttgart'a, Jem Paul Karacan'ı da Bursaspor'a kiralık olarak gönderdi.

    Karadeniz ekibi Trabzonspor'da, Muhammed Demir ve Güray Vural gibi iki önemli futbolcuyla beraber toplam 4 oyuncuyu kadrosuna kattı. Başta, Stephane Mbia, Soner Aydoğdu, Dame N'Doye gibi 9 futbolcu ile de yollarını ayırdı.

    Böyle geçen bir ara transfer döneminin ardından sezonun geri kalanının nasıl geçeceği merak konusu. Hangi futbolcu, yeni takımına ne kadar fayda sağlayacak? İşte bunun cevabı gelecek haftalarda. Lakin sezonlarda gerçekleştirilen nokta transferler başarıyı getirmiş. Örnekleri var mı diye soracak olursanız? Epeyce…

    Beşiktaş - Federico Giunti (2003) Türkiye'de forma giyen ilk İtalyan oyuncu Federico Giunti, ‘geçiş futbolu'nun vazgeçilmez bir parçası. Doğru yerde ve doğru zamanda bulunmasının yanı sıra ileriye doğru attığı toplarla Beşiktaş'ın hücumda etkinliğini artırdı. Takımının şampiyon olmasında büyük rol oynadı.

    Fenerbahçe - Mert (Marcio) Nobre (2004) 2003-2004 sezonunun devre arasında Fenerbahçe, rakibi Beşiktaş'ın 8 puan gerisindeydi. Brezilya'nın Cruzeiro takımından ocak ayının başında kiralık olarak kadroya katılan Marcio Nobre ise bütün dengeleri altüst etti. İlk resmi maçında rakip fileleri iki kez havalandıran Brezilyalı, 18 kez giydiği sarı lacivertli forma altında 12 gol attı. Fenerbahçe sezon sonunda, Siyah Beyazlı rakibine 14 puan fark atarak 15. şampiyonluğuna ulaştı.

    Beşiktaş - Fabian Ernst & Yusuf Şimşek (2009) Sezonun başında teknik direktör değiştiren Beşiktaş, Mustafa Denizli yönetimi altında devreyi altıncı sırada bitirir. Şampiyonluk kelimesinin yasaklandığı dönemde iki nokta atışı transfer her şeyi baştan aşağı değiştirir. Schalke 04'ten Alman Fabian Ernst ve Denizlispor'dan futbolu bırakma noktasında gelen 34 yaşındaki Yusuf Şimşek kadroya dâhil edilir. Siyah-Beyazlılar hem şampiyon olur hem de Türkiye Kupası'nı müzesine götürür.

    Trabzonspor - Miroslaw Szymkowiak (2005) 2005 yılının ilk aylarında 800 bin Euro karşılığında Wisla Krakow'dan Trabzonspor'a transfer olan Miroslaw Szymkowiak, saçları ve oyun stiliyle Çeklerin efsanesi Pavel Nedved'i andırıyordu. İkinci yarıda oynadığı 15 maçta 9 gol atan oyuncu, taraftardan tam not aldı. Ligin ilk yarısını liderin 6 puan gerisinde ve devreyi üçüncü sırada tamamlayan Bordo-Mavililer, Polonyalı oyuncudan sonra lig sonuna kadar zirveyi yakından takip etti…

    Akhisar Belediye - Theofanis Gekas (2013) Hamza Hamzaoğlu yönetimindeki Akhisar Belediyespor, 2012-2013 sezonunun ilk devresini sonuncu olarak bitirmişti. 17 maçta sadece 12 gol atabilmişti. Ege temsilcisi, bir dönem Bundesliga'da Bochum formasıyla gol kralı olan Theofanis Gekas''ı bonservissiz olarak kadrosuna kattı. Gekas, 15 maçta 12 gol atarak takımını ligde tutmayı başardı.

    Galatasaray - Didier Drogba & Wesley Sneijder (2013) Galatasaray tarihinin en önemli transferlerinden olan Didier Drogba ve Wesley Sneijder, Sarı-Kırmızılı takımın lig ve Avrupa'da oynadığı kritik maçlarda hep ön plana çıktı. Fildişi Sahillili Drogba, ilk maçında Akhisar Belediyespor'a karşı attığı kafa golü ile iyi bir başlangıç yaparken şampiyonluğu perçinledi. Hollandalı Sneijder'in gol attığı maçlarda ise takım hiç kaybetmedi. İki krampon Galatasaray'ın ipi göğüslemesinde pay sahibi oldu.

    Trabzonspor - Şota Arveladze (1994) Devre arasında transfer edilip de takımına katkı sağlayan futbolculardan biri de Şota Arveledze oldu. 1994 yılının başında Dinamo Tiflis'ten Trabzonspor'a transfer olan Gürcü forvet, hem 18 lig maçında 15 gol attı, hem de 4 kupa maçında 4 gol kaydetti.


    0 0
  • 02/06/16--13:00: Ölüm bana gülerek gel
  • Türkçe rock müziğin efsanesi Cem Karaca, ahirete göçeli on iki sene oluyor. Onun cenaze töreni sol-sağ çatışmasında karşıt cephelerde olanları bir araya getirmişti.

    Tekbirlerle defnedilmeyi vasiyet etmesi bile sıra dışı hayatı hakkında ipucu veriyordu. İlkim Karaca, eşinin son anlarını bakın nasıl anlatıyor: “Çok yavaş sesle ‘Allahu ekber' dedi iki kez. ‘Sen de yat, sen de uyu' dedi. Son sözleri bunlardı.” Yazımızda usta sanatçının biraz bu yönünü aktarmaya gayret edeceğiz. ‘Neden?' diye sorarsanız, cevabı merhum Karaca versin, “Beni sordun mu ölüm/İkiz kardeşin doğuma/Bağlayan ne çözen ne/Bu hayat denen düğümü/Kimi havyar yerken/Kimi soğan cücüğünü/Üç beş arşın beze sarar/Öyle gidersin…” İşte bu gitmelerin mesafesini hatırlayacağız onun ağzından. Hepsi bu…

    ‘Cem Karaca, gizli hesaplar peşinde'

    Cem Karaca, 12 Eylül sonrasında vatandaşlıktan atılan 14 bin kişiden biri. Onun yurttaşlıktan çıkmasına sebep olan hadise ise şöyle gerçekleşir: 1979 senesinin 1 Mayıs'ında, Selda Bağcan ile birlikte Münih Halk Kültür Derneği'nin düzenlediği konsere katılır. Aynı gün yine Münih'te 1 Mayıs'la alakalı toplantı vardır. Karaca, 37 kişinin hayatını kaybettiği kanlı 1 Mayıs'ı hatırlatarak, “Acaba Almanya'da Marks'ın memleketinde nasıl oluyor bu iş?” der ve ardından söz konusu etkinliğe gider. Bakar ki kendi deyimiyle Çinciler, Moskovacılar, Kübacılar hepsi yan yana. Gitar çalıp şarkı söylüyorlar. O sırada sanatçıyı tanıyan Türkler ona da mikrofon uzatarak günün önemine binaen bir şeyler söylemesini rica eder. Karaca da, “Yaşasın uluslararası dayanışma!” der. İşte o esnada çekilen bir kare fotoğraf, iki sene sonra bir magazin dergisinin birinci sayfasında ‘Cem Karaca gizli hesaplar peşinde' diye yayımlanınca, rejim tarafından ‘sakıncalılar' listesine dâhil edilir ve Nâzım gibi ‘vatansız' bırakılır. Onun zorunlu Almanya gurbeti, kendi iç muhasebesini yapmasına vesile olur. 80 öncesi sahneye çıkmadan evvel besmele çekme gereği duymayan Karaca, sonrasında her konser öncesi ‘Bismillahirrahmanirrahim' deme ihtiyacı hissettiğini söyler. Ruhunun med-cezirini yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Yaşadığım olayları gözden geçirdim. Vatandaşlıktan atılmıştım, babam vefat etmiş, cenazesine gidememiştim. Sığınabileceğim, bütün yaşadıklarımı, yaşananları anlamlandırabileceğim bir tek kavram kaldı karşımda: Mukadderat dedim sonunda.”

    Tanrı'yla değil Allah'la barıştım

    Aksiyon Dergisi'nden Osman İridağ'a verdiği mülakatta Tanrı'yla değil Allah'la barıştığını söyler. “Biz Türk'üz ve Müslüman'ız elhamdülillah.” diyen bir solcudur. Onda halkının değerlerine uzak aydın kompleksi yoktur, olmadığı için de yurda dönmesine Turgut Özal vesile olduğundan kendisine ‘dönek' diyenler çıkar. Ama Cem Karaca bu, altta kalır mı? Hazırcevaplığını şarkı yapar ve şöyle seslenir: “Ben döndümse dönek diye memleketime/Döndüm baba, döndüm işte oh be!” Bu arada yol arkadaşı Cahit Berkay, Karaca'nın dönüşümüyle ilgili şu tespitte bulunur: “Cem'e karşı linç kampanyası yapanlar, parkalarını gardıroba asıp komprador olanlardı. Cem'in itikatlı olmasını çekemediler. Acıdır, bir zamanlar proletaryanın, emekçinin hakkını savunanların çoğu, bugün sermayenin adamı oldu.”

    Alaturka bir devrim

    Devrim felsefesini bu toprakların ruhuna uygun bir şekilde yorumlar Cem Karaca. “Biz…” der, “Daha Karl Marks dünyada yokken Şeyh Bedrettin gibi bir âlim yetiştirmişiz. Bu adam ‘Varidat' diye bir kitap yazmış. Kitabı Frenkçeye çevirdiğimiz zaman karşımıza ‘kapital' kelimesi çıkar. Buradan yola çıkarak, biz Türkiye'de bir devrim yapacaksak, ‘alaturka bir devrim' yapmak zorundayız, bizim gibi yapmak zorundayız.” Usta, tasavvufun kanatları altına giriyordur. Mesela Parka gibi, Tamirci Çırağı gibi sert şarkılardan dolayı, gaza gelip afiş asarken yakalanan delikanlıların hesabını nasıl vereceğini düşünecek kadar derviş-meşrep bir hale bürünür ama özelde hâlâ rockçıdır. Efsane müzisyen rockın bir isyan olduğunu ancak Marksist-Leninist bir isyan taşımadığının altını çizer: “Bana göre rock, müzik dalı olarak algılanmamalı. Rock, bir düşünüş, dünyayı algılayış ve yorumlayıştır.” Onun bu tevilinde Led Zeppelin de Eşrefoğlu Rumî; de aynı potadadır. Mesela vefatına yakın bestelediği ‘Allah Yar'da kullandığı ve sufizm göndermeli şu sözlere dikkat lütfen, “Üç var, yedi var, on iki var, kırk var/Altı bin altı yüz altmışaltı inen var/Allah yar yar…” Yine, salavat-ı şerifi bütün dünyaya dinletecek bir orkestranın hayalini kuran da odur.

    ‘Sol görüşün insanî; boyutunu Fethullah Gülen'de gördüm'

    Bektaşî; olduğundan koynunda her daim Şah-ı Merdan, Haydar-ı Kerrar Ali Efendimiz'in kolyesi asılıdır. Onun Fethullah Gülen ile tanışması da kişisel tarihi için önemli bir andır. 1994'te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği geceye katılır. Programı Hocaefendi ile beraber yan yana izler. Hocaefendi hakkındaki kanaatlerini bir kayıtta şöyle açıklar: “Ben esas itibarıyla sol görüşlü bir insanım. Ama sol görüşün kesin materyalist tarafından soyutlanmış insanî; boyutunu Fethullah Gülen Beyefendi'de gördüm. Ona Hocaefendi diye hitap ediliyor ya, bana kalırsa kelimenin gerçek anlamıyla, Türkçesiyle bir evren öğretmeni.” Ezcümle yine eşinden nakille söyleyelim: Her gece yatmadan mutlaka şu duayı tekrar edermiş, “Allah'ım şu aciz kulun Cem'i affet. Senden geldik, Sana döneceğiz. Ben zavallıcık bir Cem'ciğim…” Usta'ya Allah merhametiyle muamele etsin!


    0 0
  • 02/06/16--13:00: Çocuk yıldızlar başrolde
  • Babam ve Oğlum, Mommo Kız Kardeşim, Hayat Var, Sivas… Şimdi de İftarlık Gazoz. Hemen her yıl başrolünde çocuk oyuncuların olduğu bir film gösterime giriyor. Masumiyetin temsilcileri izleniyor, seviliyor. İşte öne çıkanlar...

    Darbe günlerinde bir çocuk

    Ege Tanman (Babam ve Oğlum):Çağan Irmak sinemasının baş tacı, 12 Eylül askeri darbesinin bir aile özelinde toplumu nasıl un ufak ettiğini gösteren bir yapım Babam ve Oğlum. Fikret Kuşkan'dan Çetin Tekindor'a, Hümeyra'dan Binnur Kaya'ya güçlü kadroya sahip. Ege, darbenin olduğu gün annesi ölen Kuşkan'ın çocuğu rolünde. Baba oğul çatışması üzerinden ilerleyen filmde araya giren çocuk. Hikâyeyi büyükler taşıyor, o masumiyetiyle yolculuğa renk katıyor. Başarılı mı başarılı. Filmde rol aldığında 7 yaşındaydı. Şimdilerde büyüdü, kocaman delikanlı oldu. Yaşı: 18. Leyla ile Mecnun'dan Bez Bebek'e birçok televizyon projesinde rol alan Tanman, şimdilerde Bursa'da yaşıyor. Üniversiteye hazırlık aşamasında. Bakalım yolculuğuna alaylı mı devam edecek, mektepli mi? Dört milyona yakın izleyiciye ulaşan film, bugünkü gişe canavarlarının önünü açan ilk yapım.

    Gazozcuya gönüllü çırak

    Berat Efe Parlar (İftarlık Gazoz): Yönetmen Yüksel Aksu, keşif sürecini şöyle anlatıyor: “Gazoz ustasının çırağı için iki bine yakın çocuk baktık. Hiçbiri aklımıza yatmadı. Bunun için çekimleri erteledik. Sonra Melodi Tözüm, Berat'ı önerdi. İlk görüşmemizde şişmandı. “Rolü çok istiyorum, kilo veririm.” dedi. İki ay sonra baktık takdir almış, zayıflamış. Yetmedi, geldi Muğla'ya yerleşti, anne karakteriyle beraber ev tuttu. Tarlaya, tütüne gitti ve rolü kaptı.” Marlon Brando, Daniel Day-Lewis gibi efsane metot oyuncuları gibi rolüne hazırlanan Efe, hikâyenin istediği karakterin hakkını veriyor. Hikâye gereği Efe, evdekilerden habersiz 16-17 saatlik oruca niyet ediyor. Güneşin alnında, sahilde, gazoz satarken cezası 61 gün olduğu için orucu bozmamaya çalışıyor. Karakterin sıkışmışlığı, gelgitleri görülmeye değer. Berat, 12 yaşında. İstanbul'da ilköğretim öğrencisi.

    Sivas'ın Aslan'ı

    Doğan İzci (Sivas): Aslan'ın tek meşguliyeti küçük köyünde okula gitmek ve arkadaşlarıyla oyun oynamaktır. En büyük derdi ise aynı sınıfta olan Ayşe'ye olan aşkı. Kanlı bir dövüş sonrası ölüme terk edilen yaralı köpeği sahiplenir ve hayatı değişir. Hikâye böyle. Başrolde iki isim var: 13 yaşındaki Doğan ve kangal köpeği Sivas. İkisinin de performansı takdire şayan. Özellikle Doğan'ın. Bütün hikâyeyi baştan sona sırtlıyor. Doğal, rahat, esprili, özgüveni yüksek… Köpekle tanıştıktan sonra değişen hayatını ve sevdiği kız Ayşe'ye olan aşkını şahane yansıtıyor. Yıllanmış aktörlere taş çıkarır cinsten. Onun için zirvede o var. Doğan, 7 yaşında. Sivas'ta okuyor, yedinci sınıfta. Hayali; yönetmeni Kaan Müjdeci ile daha iyi işler yapmak ve iyi bir oyuncu olmak. Not: Sivas bu yıl Türkiye'nin Oscar adayıydı.

    Cezaevinde bir çocuk

    Ozan Bilen (Uçurtmayı Vurmasınlar):“Beş yaşındaki bir çocuğun gözüyle kadınlar hapishanesinin ve sevginin öyküsüdür anlatılan. Küçük Barış'ın bu dört duvar arasında ne suçu vardır ki? Oysa esrardan tutuklanan, annesi değil midir? Barış henüz algılayamadığı bir garip dünyanın içinde, her yanı soğuk ve sağır duvarlarla çevrili bir hapishane avlusunda gökyüzünü ve özgürlük uçurtmalarını gözlemektedir. İnci Abla'sı, özgürlüğüne kavuştuktan sonra bir gün uçurtma olup geri döneceğine söz vermemiş midir?” Agah Özgüç böyle anlatıyor filmi. Sinematografisi, oyuncu performansları yeterince güçlü olmasa da yüreğe dokunuyor. Sıcak, samimi ve bizden… Hikâyenin başrolünde Bilen var. Kamera önüne geçtiğinde henüz okul çağında olmayan oyuncu, şimdilerde (31 yaşında) sektörün tam kalbinde. Oynadığı filmlerden bazıları Kader, Şimdiki Zaman, Hile Yolu.

    Yönetmen Tunç Başaran'ın birkaç yıl önce Uçurtmayı Vurdular adlı devam filmi çekeceği konuşuluyordu. Demek dünden bugüne değişen bir şey yok, hatta geriye gidiş var. Biz yine de umutla Uçurtmayı Vurmasınlar diyoruz.

    Taşrada yetim iki kardeş

    Elif-Mehmet Bülbül (Mommo Kız Kardeşim): Dokuz yaşında bir çocuk; hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi? Atalay Taşdiken, ‘olur' diyor. İnsan, kardeşi için her şey olur. Taşrada annesiz iki çocuğun hikâyesini anlatıyor film. Otuzdan fazla ödüle sahip. Bildik bir hikâye, dokunaklı. Kimi zaman içimizi ısıtıyor, kimi zaman gözümüzü yaşartıyor. İki kardeş, hikâyenin başkenti Konya yöresinden. Aralarındaki güçlü ilişki filme de yansıyor. Rol yapmıyorlar, gözleriyle anlatıyorlar her şeyi. İki kardeş şimdilerde köylerinde devam ediyor eğitimlerine. Yıllar sonra karşımıza çıkarlar mı, bilinmez. Sinemamızın en çok festival gezen ve ödüllendirilen filmi olarak tarihe çoktan geçti.

    Ergenlik döneminde hayat var mı?

    Elit İşcan (Hayat Var):Bu kez hikâyenin odağında genç bir kız var. Babası ve yatalak dedesi ile birlikte, deniz kenarında ahşap bir evde yaşamak zorunda olan 14 yaşında genç bir kız. Babası küçük teknesiyle bu sularda balıkçılık yaparken, bir taraftan da bazı yasa dışı işlerle uğraşmakta. Sert bir hayat süren Hayat, zorluklara direnir. Reha Erdem'in hikâyesinin başrolü Elit İşcan'ın. Fazla söze ne hacet. İyi… Erdem'in Beş Vakit'iyle kamera karşısına geçen İşcan'ın ikinci filmi Hayat Var. Bugünlerde Mustang ile Oscar kovalıyor.

    Sezercik'ten Ayşecik'e, Büyük Adam Küçük Aşk'tan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'a masumiyetin başrolünde olduğu daha birçok film sayılabilir.


older | 1 | .... | 160 | 161 | (Page 162) | 163 | 164 | 165 | newer