Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 134 | 135 | (Page 136) | 137 | 138 | .... | 165 | newer

    0 0

    Bir yanda sezaryen bir yanda normal doğumcular. Almanya’da yeni sezaryen doğum yöntemi iki tarafı da mutlu edecek gibi.

    Olayın kahramanı 30 yaşındaki Oxana Kaiser. Doğum için belden aşağısı uyuşturulan anne, başarıyla bebeğini iki eliyle tutup karnından çıkardı. Anne Oxana Kaiser, Almanya’da ilk kez denenen yöntemle 4 kilo 100 gram ağırlığında bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Bu yöntem Avrupa’da bir ilk.

    Yağmurdan kaçarken...

    Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak tabiri Gana’da pahalıya patladı. Zira şiddetli yağmurdan kaçan halkın sığındığı benzin istasyonunda, gaz kaçağı yüzünden patlama yaşandı, 150’den fazla kişinin hayatını kaybettiği sanılıyor. Başkent Akra’daki bir kamyon garajında çıkan yangın, istasyonuna sıçrayınca facia kaçınılmaz oldu. Şiddetli yağmurda yaşanan gaz sızıntısı sonucu meydana geldiği tahmin edilen patlamada onlarca yaralı da var.

    31 yıl geciken adalet

    Geciken adalet, adalet değildir sözünü biri Amerikalılara izah etmeli. ABD’nin Teksas eyaletinde, 31 yıl önce dört kişiyi öldüren mahkûmun idam cezası, zehirli iğneyle infaz edildi. 67 yaşındaki mahkûm Lester Bower’ın, vücuduna zehir enjekte edildikten 18 dakika sonra öldüğü açıklandı. Bower, Teksas’ta ölüm cezasının yeniden uygulanmaya başlandığı 1982 yılından bu yana idam edilen en yaşlı mahkûm oldu.


    0 0
  • 06/06/15--14:00: Tatlı, keskin ve taze…
  • Yaz geldi, yeşillik bol. Salata da soframızın olmazsa olmazı. Ama hep aynılarını yapıp duruyoruz. Bu hafta çook uzaklara Tayland’a gidelim. Malzemeleri bildik, tadı hayli farklı bir salata yapalım.

    Tayland mutfağına has son derece basit bir salata. Hem tatlı, hem keskin hem de son derece fresh. Damak tadınızı biraz zorlayacak ancak her zaman söylediğim gibi yeni lezzetlere açık olmak lazım. Hem denemeden bilemeyiz. Bu arada dikkatinizi çekmiştir muhakkak ama yine de söyleyeyim. Bu salataya yağ konulmuyor. İçinizden geçenleri tahmin edebiliyorum. “Şeker bile var, yağ neden yok!” Yağ neden yok bilemiyorum ama şeker neden var derseniz şunu söyleyebilirim. Tayland mutfağında birçok salata ve hatta yemekte az miktarda da olsa şekere rastlayabilirsiniz. Bunu Tayland mutfağının denge, detay ve çeşitlilik unsuruna dayanmasına bağlayabiliriz. Zira Tayland yemeklerinde, her yemekte ekşi, tatlı, tuzlu ve acı olmak üzere dört ana lezzetin dengesi gözetilir.

    TAYLAND SALATASI

    MALZEMELER:

    3 büyük boy salatalık

    1 çay kaşığı tuz

    2 çay kaşığı şeker

    Yarım bardak sirke (taze sıkılmış limon suyu da olur)

    2 adet yeşilbiber

    1 avuç taze kişniş (dileyen yerine maydanoz da koyabilir)

    3 dal taze soğan

    1 adet büyük boy soğan

    1 adet sarımsak

    1 tatlı kaşığı köri baharatı

    YAPILIŞI: Salatalıkları soyun (ister parçalı, ister tamamını). Dikey olarak ortadan ikiye bölün. Ardından tatlı kaşığıyla çekirdek kısmını çıkarın. Yarım ay şeklinde doğrayın. Soğanı ikiye bölün ve onu da yarım ay şekilde kesin. Maydanozu ince ince kıyın. Taze soğanı kesin. Biberlerin çekirdekli kısmını kesip minikçe doğrayın. Sirke, şeker, bir diş sarımsak, soğanın kalan diğer yarısı, köri sosu, yarım çay kaşığı tuz, yarım bardak sirkeyi blenderdan geçirin. Sosu malzemelerin üzerine dökün ve iki yemek kaşığı yardımıyla malzemelere zarar vermeden yavaşça karıştırın. Yer fıstıklarını bıçakla doğrayın. Üzerine serpin.

    Not: Salatayı servis etmeden yarım saat önce sosu salata ile marine edin.

    Meraklısına…

    Bu salatanın farklı yapılış şekilleri var. Birçok tarifte sirke şeker ile kaynatılıyor. Daha sonra soğutulup salatalık malzemelerle buluşturuluyor. Soğutma işlemi için en az bir saat beklenmesi gerekiyor, hatta yarım gün bekletilse daha iyi olur diyenler var. Bir salata için bizde kimse bu kadar beklemez gerekçesiyle ben bu yönteme tarifte yer vermedim. Ama meraklısı deneyebilir.


    0 0

    Havayolu şirketleri ile havalimanı işletmecileri, 18 Haziran Perşembe günü başlayacak Ramazan öncesi hazırlıklarını sürdürüyor.

    Havayolu şirketleri, Ramazan’da yüzde 30-40 oranında azalan yolcu sayısını artırmak amacıyla ‘sınırlı sayıda koltukları kapsayan’ kampanyalar düzenlerken, havalimanlarındaki özel dinlenme salonları ile uçaklarda dağıtacakları iftar mönüleriyle de yolcularına sürpriz yapmayı planlıyor. Havalimanı işletmeleri ise iftar programlarının yanı sıra çeşitli sosyal aktiviteler hazırlayarak yolcuların uçuş öncesi keyifli vakit geçirmesini amaçlıyor.

    THY 99 TL’YE UÇURACAK

    Türk Hava Yolları (THY), Ramazan kampanyasını iç hat uçuşlarında düzenleyecek. 9 Temmuz’a kadar alınması gereken biletlerle 18 Haziran-13 Temmuz arasında ‘her şey dahil’ 99 TL’ye sefer düzenleyecek şirket, havalimanlarındaki dinlenme salonlarında uçuş öncesi iftara özel mönüler hazırlayacak. Şirket, uçaklarda ise ikram şirketi Turkish Do&Co’nun hazırladığı özel mönülerle yolcularına iftar ve sahurda keyifli bir atmosfer hazırlamayı planlıyor.

    ONUR AİR’DEN İKİ KAMPANYA

    ‘Ramazan ayında herkes sevdikleriyle buluşuyor’ sloganıyla kampanya düzenleyen Onur Air, yurtiçi uçuşlarını 54 TL, yurtdışı seyahatlerini ise 49 Euro’dan başlayan fiyatlarla gerçekleştirecek. 15 Haziran’a kadar alınması gereken kampanya biletleriyle de 17 Haziran ile 12 Temmuz arasında uçuş gerçekleştirilecek. Rezervasyon ve biletlemenin aynı anda yapıldığı biletlerde, isim ve parkur değişikliği ile iade yapılmayacak.

    ATLASGLOBAL YARIN BAŞLATIYOR!

    Atlasglobal Havayolları ise Ramazan döneminde yurtdışı uçuşlarında kampanya düzenleyecek. 8 ile 22 Haziran arasında yeni hatların da eklendiği yurtdışı uçuş noktalarına bilet alanlar, 17 Haziran ile 12 Temmuz arasında tek yönde vergiler dahil 59 Euro’dan başlayan fiyatlarla seyahat edebilecek.

    SunExpres Havayolları ile Borajet ise Ramazan kampanyalarını önümüzdeki günlerde açıklayacak. Bu kampanyalar da, diğer havayolları gibi sadece Ramazan dönemini kapsayacak. Özel havayolu şirketleri, uçuşlarda yolcularına iftariyelik dağıtmayı ihmal etmeyecek.

    HAVALİMANLARI RENKLENECEK

    Havalimanı işletmecileri de, yolcuları Ramazan’da en iyi şekilde ağırlamak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenleyecek. Başta İstanbul Atatürk Havalimanı olmak üzere Sabiha Gökçen Havalimanı ile Ankara Esenboğa, İzmir Adnan Menderes ve Antalya Havalimanı’nda birçok etkinlik gerçekleştirilecek. Havalimanlarında ud, tambur ve ney’den oluşan Türk musiki enstrümanları eşliğinde gerçekleşen sema gösterilerinin yanı sıra, fasıl dinletileri ile ebru ve hat sergileri yer alacak. Ayrıca, Karagöz ve Hacivat, Aşuk ile Maşuk, kukla ve gölge oyunlarının sahnelendiği Meddah gösterileriyle de başta küçükler olmak üzere her yaştaki yolcu uçuş öncesi eğlenceli vakit geçirecek.

    UMRECİLERE YÜZDE 40 İNDİRİM!

    Yurtiçi ve yurtdışındaki 14 havalimanında yiyecek-içecek hizmeti sunan BTA Food&Services Group, Ramazan döneminde umre seyahati gerçekleştirecek yolculara alışverişlerinde yüzde 40 indirim sağlayacak. BTA ayrıca İç Hatlar Terminali’nde, özgün tariflere sadık kalınarak ve yalnızca yerel ürünler kullanılarak hazırlanan otantik Anadolu yemeklerinin sunulduğu gurme restoranı Tadında Anadolu’da, özel mönüler ve Ramazan sepetleri hazırlayacak. Şirket, havalimanı yanındaki Airport Otel’de de, iftar programı düzenleyecek.


    0 0

    Futbolda büyük başarıların istikrar ile geleceği söylenir hep. Barcelona gibi altyapıya önem veren ve uzun yıllar kadro istikrarını koruyan takımlar da buna örnek gösterilir. Çoğunluğun kabul ettiği bu kural her zaman işlemiyor. Türkiye’de son 8 yıldaki şampiyonlukların üçünü sezon ortasında antrenör değiştiren takımlar kazandı.

    Futbolda, ‘istikrar başarıyı getirir’ cümlesi herkesin malumu. Yöneticisinden antrenörüne, futbolcusundan malzemecisine kadar uzun yıllar birlikte olan kulüplerin başarıyı daha kolay yakalayacağı söylenir. Sezon ortasında teknik direktör değiştiren bir takımın şampiyonluk yarışına havlu attığı düşünülür. Ancak Süper Lig’de son yıllarda yaşanan şampiyonluk öykülerine bakınca bu kuralın her zaman geçerli olmadığı görülüyor. Son örnek ise Galatasaray. Bu sezonu Süper Lig ve Türkiye Kupası olmak üzere çifte kupayla tamamlayan Sarı-Kırmızılı takım, 10. haftada İtalyan teknik direktör Prandelli’yi gönderip yerine Hamza Hamzaoğlu’nu getirmişti... Son sekiz yılda üç kez, lig tarihinde ise dört kez takımlar antrenör değiştirerek ipi göğüsledi.

    Galatasaray, sezona Prandelli yönetiminde kötü bir başlangıç yapmıştı. Şampiyonlar Ligi’nde karşı karşıya geldiği Borussia Dortmund ve Arsenal’den, ligde de Başakşehir’den 4 gol yiyerek, adı ‘her yerde 4 çeker’e çıkmıştı. Yerli ve yabancı futbolcular birbirine küstü. Takımın kaptanı Selçuk, içerideki maçlarda ıslıklanıyordu… Yönetim, çareyi Prandelli’yi gönderip Hamza Hamzaoğlu’nu getirmekte buldu. Galatasaray’ın tarihine şimdiden adını yazdırdı Hamza Hamzaoğlu. Türkiye’de hem futbolcu hem de teknik adam olarak şampiyonluk yaşayan 3 futbolcudan (Ertuğrul Sağlam, Aykut Kocaman) biri oldu. Galatasaray ise Süper Lig’de 20. şampiyonluğa ulaşıp 4. yıldızı takan ilk kulüp oldu. Geride kalan sezonda ilginç bir istatistik de ortaya çıktı. Başarı için istikrar ve süreklilikten bahsedilse de Galatasaray, 2 teknik adam ve 3 başkan değiştirirken sezonu Süper Lig ve Türkiye Kupası ile kapattı. Sezonu 27 puan ile 17. sırada tamamlayarak küme düşen Kayseri Erciyesspor ise sezonda 4 teknik adamla çalıştı.

    Başarının adı: Cevat Güler

    Galatasaray’da Hamza Hamzaoğlu’ndan önce bu başarıyı yakalayan isim, Cevat Güler. 2007-2008 sezonuna Alman teknik adam Karl Heinz Feldkamp ile başlayan Cim Bom, Feldkamp’ın ligin 29. haftasında Gençlerbirliği ile 6 Nisan’da yapılacak maçtan bir gün önceki sürpriz istifasının ardından şoke olmuştu. Sezonun bitimine 5 hafta kala Fenerbahçe 66 puanla lider, Galatasaray 64 puanla ikinci, Sivasspor ise 61 puanla üçüncü sırada yer alıyordu. Çok kısa bir zaman kalmıştı ligin sona ermesine… Yeni bir teknik adam ile adaptasyon sürecinde şampiyonluktan olunabilirdi. Adnan Polat ve ekibi, Burak Dilmen ve Nezih Ali Boloğlu’ndan oluşan teknik heyetle Sarı-Kırmızılı takımın sorumluluğu Karadenizli Cevat Güler’e emanet edilir. Aralarında Fenerbahçe’nin de bulunduğu kalan 5 haftada art arda Trabzonspor, İstanbul BŞB, Sivasspor ve Hacettepe’yi yenen Güler’in öğrencileri, 79 puanla mutlu sona ulaşan taraf olmuştu. Ayrıca, gelen şampiyonlukta takımın kaptanı ve ağabeylerinden Hakan Şükür’ün yanı sıra Ümit Karan, Ayhan Akman ve Hasan Şaş gibi tecrübeli oyuncuların payı da göz ardı edilemez.

    İlk yerli teknik adam…

    2008-2009 sezonu. Ertuğrul Sağlam ile sezona başlayan Siyah-Beyazlı yönetim ‘adam gibi adama’ 6 hafta dayanabildi. 4 galibiyet, 2 beraberlik gönderilme sebebiydi! Ardından Sağlam’ın yerine yılların tecrübesi Mustafa Denizli, getirildi. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın lige erken havlu atması Siyah-Beyazlıların şampiyonluğunu getirdi. Denizli yönetiminde 28 maçta 17 galibiyet, 6 beraberlik ve 5 mağlubiyet alan Beşiktaş, ilk kez Türk bir teknik adamla şampiyonluk gururu yaşamış oldu.

    İlk şampiyonluk İzmir’de

    Tarihinde 6 şampiyonluk bulunan Trabzonspor’un ilk göz ağrısı… 1975-1976 sezonuna Şükrü Ersoy ile başlayan Bordo-Mavili yönetim, 13. hafta sonunda takımın başına Ahmet Suat Özyazıcı’yı getirir. Bu aynı zamanda, Türkiye 1. Ligi şampiyonluğunun İstanbul takımlarının elinden alınacağının habercisiydi. Trabzonspor’un ilk şampiyonluğu kendi kentlerinden yüzlerce kilometre uzakta İzmir Alsancak Stadı’nda nasip oldu. Göztepe ile deplasmanda 0-0 berabere kalan Bordo-Mavililer, bitime bir hafta kala şampiyonluğunu ilan etmişti. 2 puanlık sistemin uygulandığı sezonda 30 maçın 17’sini kazanıp, 9’unu berabere bitiren Karadeniz ekibi sezonu Fenerbahçe’nin 3 puan önünde (43) bitirir.


    0 0

    “Viyana'yı kuşatmaları dışında Avrupalının Osmanlı hakkında pek bilgisi yoktur.” diyor Viyana Üniversitesi Felsefe Profesörü Franz Martin Wimmer. Bu kanaate nereden vardı? Emekliliğine birkaç yıl kala Türkçe öğrenip okuduğu kitaplardan mı, yoksa Cemil Meriç'in ‘Ummandan Uygarlığa’ isimli eserinden mi?

    1942 yılında Avusturya'nın bir şehri olan Salzburg'un köyünde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir Franz Martin Wimmer. Bu da onun üniversiteye başlamasını geciktirir. "Üniversiteye başladığımda bir yetişkindim." diyen Wimmer, sebebini şöyle açıklar: "Benim jenerasyonumdan birçok insan için üniversiteye gitmenin tek yolu Katolik rahip olmaktan geçiyordu. Çiftçilikten şehre gitmek bir bahane olmadan pek mümkün değildi.” Bu sebeple öncelikle ilahiyat eğitimi alır Profesör Wimmer. Bir İspanyol askeri olan Aziz Loyolalı Ignatius tarafından 1534'te kurulan Cizvit tarikatına bağlanır. Ama sonraları buradan da, ilahiyatın Katolik Hıristiyan kısmından da hayatının geri kalanında bir daha hiç etkilenmeyecek şekilde ayrılır. İlahiyat eğitiminden ona kalanın sadece felsefe olduğunu fark eder yıllar sonra… Ardından felsefe ve siyasal bilimler eğitimi alır Profesör Wimmer. Siyaset bilimi ile felsefenin ilişkisinden etkilenir. Bu eğitimleri tamamlamak üzere yani doktora seviyesindeyken felsefenin sadece bir alanını Avrupa felsefesinin öğretildiğini fark eder. Bu ona çok yetersiz gelir. Bu farkındalığı oluştuğundan sonra üniversitelerde hocalık yapar. Zamanının büyük kısmı Viyana Üniversitesi'nde geçse de Kaliforniya, Kosta Rica, Mumbai, Bulgaristan, Çin, Fas, Tayvan, Hindistan ve Japonya ders verdiği onlarca ülkeden birkaçı olur.

    Franz Martin Wimmer, 60 yaşına kadar 9 dil öğrenir. 62 yaşında Türkçe öğrenme kararını ise şöyle açıklıyor Profesör Wimmer: "Öğrendiğim her dilde bir şeyler okuyup kendimi ifade eder hale geliyordum. Bu durumun seyahatlerimle de bağlantısı vardı. Mesela Japonya'ya giderken biraz Japonca öğrenirdim, yani dillerle oynamayı seviyordum. Babam vefat edince dillerle oynamayı bıraktım. Emekliliğime kadar son bir dil öğrenme hakkı bıraktım kendime. O dil de edebi eserlerini tanıdığım, yaşantımda Viyana'da olan ve Batı dillerinden farklı olan bir dil yapısına sahip olmalı dedim. Bu kategorilere uyan 3 dil var idi Japonca, Macarca ve Türkçe. Japoncayı daha önce öğrenmeye başlamıştım ama hiçbir zaman Japonca okuyamayacağım. Çünkü fazla sembolik. Macaristan edebiyatı çok ilgimi çekmedi. Türkçe ise hem Batı dillerinden farklı hem de çevremde anadili Türkçe olan dostlarım var." Artık Türkçe bilen Profesör Wimmer'ın “Kültürler Arası Felsefe” isimli kitabı Türkçeye de çevrilir. Kendisi ise Cemil Meriç'in kitaplarını kazandırır Almancaya…

    Cemil Meriç ve eserleri ile nasıl tanıştınız? Kitaplarını gönüllü olarak çevirmeye nasıl karar verdiniz?

    Cemil Meriç'in Jurnal'ini okudum. 1960'larda çıkan jurnali, o zamanlar Hint felsefesiyle ilgili yazdığı kitap. "Zavallı Hint zavallı ben”i o kitapta okudum ve unutmuyorum. Bir okuma halkası oluşturduk. Bunun Almanca karşılığı “Lesekreis”. Bu okuma halkasında Cemil Meriç'in “jurnal”ini ve “Umandan Uygarlığa” kitaplarını satır satır okuyup üzerine konuşarak ilerledik.

    Başka Türkçe okuduğunuz eserler var mı?

    Cemil Meriç'in dışında tarihçiler tanıyorum. İlber Ortaylı, Hilmi Yavuz, Ahmet Ümit ve Orhan Pamuk’u okudum. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okudum.

    Peki Cemil Meriç çevirilerinde belirlediğiniz bir hedef var mı?

    Benim için yol, hedeftir. Cemil Meriç'in hiçbir çevirisi yok Almancada ya da Batı dillerinde. Onun hakkında benim bildiğim yalnızca 3 neşir var. İkisi İngilizce, biri Almanca. Bunlar da çok yeni yayınlar. Cemil Meriç, Batı'da okunmuyor ve bunu üzücü buluyorum. Çünkü Meriç'in kültür teorisi alanında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin erken yıllarının önemli bir yazarı olduğunu düşünüyorum. Buna belki bir hedef diyebilirim ama bir hedef için bir garantiniz olmaz yoldan başka…

    Cemil Meriç, sizin Türkiye'ye bakışınızı da etkiledi mi?

    Türkiye'ye bakışım elbette değişti. En azından farklılaştı, çok yönlü ve daha detaylı oldu. Bilimsel bir temele dayandırmadan benim ilgimi Cemil Meriç ve Ahmet Midhat Efendi gibi yazarlar çekiyor. İkisi de filozof değil ama filozof olmadan da felsefe yapılabilir. Ahmet Midhat Efendi'nin 'Felatun Bey, Rakım Efendi' adlı eseri ve Cemil Meriç'in Hindistan ile olan fikir teatisi, iki yazarın da hep geçmişe bakması, Meriç'in Osmanlıca ağırlıklı dili, aralarında 100 yıl olmasına rağmen her ikisinin de geçmişe çok hürmet etmekten ziyade iyi bir gelecek kurmak adına emek vermeleri ilgimi çekiyor. Bu düşüncenin günümüzde de önemli olduğunu düşünüyorum. ‘Geçmişi bilmeden, tanımadan geleceği kurmak mümkün değil’ diyor Cemil Meriç eserlerinin birçok yerinde.

    Cemil Meriç'in oryantalizme bakışı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu akımın ne tarafında?

    Bunu kime sorsanız farklı cevaplar alırsınız. Hatta Türkiye'de bile farklı cevaplar alırsınız. Genç sosyal bilimcilere veya kültür bilimcilere sorun İstanbul'da, onlar da farklı cevaplar verecek. İstanbul'da benim jenerasyonumdan insanlar Cemil Meriç'i iyi tanır ve etkilenmişlerdir. Ama Meriç'in kim olduğunu hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyecekler. Mesela kızı Ümit Meriç, hakkında bir kitap yazmış; biraz aile tarihini anlatıyor, biraz da Cemil Meriç'in fikir tarihinden bahsediyor. Ama Cemil Meriç kim? Marksist miydi? Gelenekselci miydi? Çok kolay bir cevabı yok ve bu yüzden en ilginç yazarlardan biri bence.

    Ahmet Midhat Efendi'den bahsettiniz. Onu nasıl keşfettiniz?

    Bir süre Osmanlı tarihiyle ve Osmanlı edebiyat tarihiyle ilgilendim. Yunus Emre'den Ahmet Mithat Efendi'ye kadar hepsiyle ilgilendim. Genç yaşlarımda böyle bir ilgim yoktu. O zamanlar Avrupa, Fransa, İtalya ile meşguldüm. 62 yaşımdan sonra başladım Türkçe ve Osmanlıcayla ilgilenmeye. İstanbul'da Kapalıçarşı'nın arkasından bir ansiklopedi aldım. İçinde her padişaha dair birkaç sayfa vardı. Önce padişahları tanımaya çalıştım. Tıpkı burada Habsburglar'i öğrettikleri gibi onları öğrendim. Muhteşem Yüzyıl'daki kadar iyi biliyorum (gülüyor.) Ama fena değildi. Hem Almanca hem Türkçe birçok kitap okudum. Osmanlı'nın bütün dinlere karşı bir tolerans politikasının olduğunu biliyordum ama İbn Haldun'un Osmanlı için bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum. Osmanlı edebiyat ve beşeri ilimleri hakkında pek bilgim yoktu. Sadece benim değil genel olarak birçok Avrupalının böyle bir bilgisi yoktu. Viyana'yı kuşatmaları dışında pek bilgimiz yoktur Osmanlı hakkında.

    Bu eski eserleri okurken zorlandınız mı?

    Evet Türkçe çok zor bir dil. Japonca daha kolay mesela. Japonca ile kıyaslıyorum çünkü Japonca da zor bir dil. Türkçe öğrenirken bir zorluk şu: Birkaç sözlükle öğrenmek zorunda kalıyorsunuz. Mesela hem Türkçe kelimeye hem de Arapça, Farsça kökenli olan kelimeye bakmak durumunda kalıyorum. Ya da benim okuduğum eserler bunu gerektiriyor.

    Sizden Cemil Meriç'i bir cümleyle anlatmanızı istesek cevabınız ne olurdu?

    İbn-i Haldun'dan bahsederken şu cümleyi söylüyor: "O yalnız bir yıldırımdı". Belki de kendinden bahsediyor…


    0 0
  • 06/06/15--14:00: O saat yine durmadı…
  • 180 dakikalık maçın ilki 1-1 beraberlikle biter.Rövanşının adresi ise yaklaşık 30 bin seyirci kapasiteli Wildparkstadion. Hakem Manuel Grafe, Karlsruher ile Hamburg arasında oynanan maçın düdüğünü çalar.

    Ev sahibi Karlsruher, 78. dakikada Reinhold Yabo ile öne geçer. Herkes maçın bu skorla biteceğini düşünürken sahneye uzatma dakikalarında Hamburg forması ile ilk golünü kaydeden Marcelo Diaz çıkar. Bundesliga tarihine geçecek karşılaşmanın normal süresi ilk maç gibi 1-1 sonuçlanır. İlk uzatmadan gol çıkmaz. İkinci uzatmanın 115. dakikasında Nicolai Müller’in ayağından bir gol daha bulur. Hamburg’un kalecisi Rene Adler, 120. dakikada bir de penaltı kurtarır. 52 yıllık Bundesliga tarihinde küme düşmeyen tek takım olan Hamburg, maçı 2-1 kazanır. Bruno Labbadia’nın öğrencileri geçen sene olduğu gibi çekirge misali yine zıplar… Peki, tarihi başarılarla dolu Hamburg, neden ligde kalma mücadelesi veriyor?

    Öncelikle play-out sistemine açıklık getirmek lazım… İlk olarak; 18 takımlı Bundesliga’da normal sezonu son iki sırada bitiren takımlar bir alt lige direkt düşer. Onların yerine ise ikinci ligi ilk iki sırada tamamlayanlar direkt olarak Bundesliga’ya çıkar. Peki, düşen ve çıkan üçüncü takım nasıl belirleniyor? El cevap; Bundesliga’yı sondan üçüncü (16.) bitiren takım ile ikinci ligi üçüncü sırasında bitiren takımlar karşı karşıya geliyor. 2 maç sonunda en çok puanı toplayan takım Bundesliga’ya çıkma hakkı kazanıyor.

    Almanya Birinci Futbol Ligi’nin küme düşmeyen tek takımı Hamburg SV. Ligde bu şekilde başarı gösteren başka bir takım daha yok. Bu yüzden de ‘Ligin dinozoru’ adı ile anılıyorlar. Mavi-Beyazlı taraftarın da en büyük övünç kaynağı; Bundesliga’dan düşmeyen tek takım olmaları. Ülkenin en eski kulüplerinden biri olan Hamburg’un temeli 1887 yılında atılmış. Bundesliga öncesi ve sonrası toplamda 7 şampiyonluğu bulunan ve önemli bir geçmişe sahip olan Hamburg son yıllarda sürekli düşme hattının etrafında geziyor. Geçen sene ve bu sene olmak üzere, şanslarının yardımıyla ligde kalmayı başardılar. Hamburg’un son yıllardaki kötü performansının sebebi; mali yönden çöküntüde olmaları… Hatta Hakan Çalhanoğlu, Gökhan Töre gibi geleceği parlak oyuncuları ellerinde tutamayarak satmak zorunda kaldılar. Bunun yanı sıra büyük umutlarla transfer ettikleri (Van der Vaart, Ivica Olic…) oyunculardan beklenen verimi alamamaları da diğer bir sebep olarak gösteriliyor.

    Hükümet düşer, Hamburg düşmez!

    Sezon başında hücuma ve defansa kaliteli ayakları takviye yapan Hamburg, bu sefer de teknik adam konusunda ıska geçti. İkinci takımın çalıştırıcısı olan tecrübesiz Zinnbauer’e emanet edilen takım, yine düşme tehlikesiyle baş başa kaldı. Ancak son haftalara girilirken, ‘Zararın neresinden dönersen kârdır’ atasözünü yönetim hayata geçirerek eski hocaları Labbadia’yı takımın başına getirir. Kazandırdığı çok önemli puanlar sayesinde yıkılmaz kale olan Hamburg, bir kez daha paçayı yırtıyordu. Bu sezon hoca değişikliğinin yanı sıra Hamburg adına diğer kırılma noktası ise gelecek yıl Japonya’ya transfer olan Kacar’ın son haftaların son dakikalarında attığı goller…

    ‘Hükümet düşer Hamburg düşmez’ sözü bu sene de gerçek olmadı. Ancak Hamburg yönetimi takım hakkında radikal kararlar almazlarsa bu söz artık tarihe karışabilir. Ayrıca Hamburg’un evi 60 bin kapasiteli Imtech Arena’da bulunan Hamburg’un Bundesliga’da yer aldığını gösteren tarihi saat de durmamış oldu.


    0 0

    YÖK, bir ay önce üniversite rektörlerine ‘gizli’ damgalı bir yazı gönderdi. Yazıya göre Suriyeli mültecilerle ilgili akademik araştırmalar için artık İçişleri Bakanlığı’nın izni gerekiyor. Neye göre izin çıkacağı ise meçhul.

    Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) üniversite rektörlüklerine gönderdiği yazı ‘gizli’ damgalı olmasına rağmen dernek ve sivil toplum kuruluşları dahil birçoklarının gündemi haline geldi bile. Suriyelilerle ilgili saha çalışmalarının İçişleri Bakanlığı’nın iznine tabi tutulması akademik camiada ise özgürlüğe tehdit olarak yorumlanıyor. Zira hiçbir demokratik ülkede üniversiteler etik kurallara uyduğu sürece bakanlıktan izin almak zorunda değil. Yeni uygulamayla ilgili kaygıyı daha da artıran ise Türkiye’nin artık sosyal bir sorunu haline gelen Suriyeli savaş mağdurlarına yönelik sorunların hasıratlı edilmesi. Mülteciler konusunda önemli çalışmalara imza atan bazı üniversiteler YÖK’ten gelen bu yazıya karşı meslektaşları ile birlikte bir deklarasyon hazırlığı içerisinde.

    Göç ve mülteci uzmanlarına göre kararın nasıl yürütüleceği, bu bildirinin niyetini netleştirecek. İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi (İGAM) Başkanı ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Masası’nın eski basın sözcüsü Metin Çorabatır’a göre üniversitelere gelen yazının uygulamaya nasıl dönüşeceğinin takip edilmesi gerekiyor. Yetkililerle görüştüğünü, sürecin nasıl işleyeceğini anlamaya çalıştığını aktaran Çorabatır, “Kimse de pek bilmiyor işin açıkçası. Dolayısıyla bu, mültecileri koruma niyetiyle mi ortaya çıktı yoksa bazılarının dediği gibi bu konudaki araştırmaları denetim altında almak için mi ortaya çıktı? O konuda uygulama bize yol gösterecek.” Bütün araştırmalara kötü niyetle ve ajanlık faaliyeti gibi bakmanın yalnışlığına dikkat çeken Metin Çorabatır, “Çünkü orada bir realite ortaya koyuyorsun ve bugünün bir resmini çekiyorsun. Daha da önemlisi herhangi bir yardım yapılacaksa ihtiyaçları ortaya çıkarıyorsun. Bu tür bilgiler ancak akademik çalışmaların ortaya koyduğu bilgiler üzerine yapılabilir.”

    ENTEGRASYONU KONUŞMALIYIZ

    Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) göç araştırmaları uzmanı Elif Özmenek de YÖK’ün üniversitelere gönderdiği talimatla ilgili benzer kaygıları taşıyor. Suriye iç savaşı sürecinde Türkiye’nin sınır yönetimi konusunda başarısız bir sınav verdiğini hatırlatan Özmenek şöyle konuşuyor: “Sınırda çok hareketlilik var. Suriyelilerle ilgili bir araştırmada kişisel verilerin paylaşılması, mültecilerin güvenliğini tehlikeye sokuyor. Ama bu İçişleri Bakanlığı’nın onayına göre akademik çalışma yapalım anlamına gelmiyor. Dolayısıyla böyle bir kararın alınmasını anlayamadık.” Göç uzmanı Elif Özmenek, bugün konuşulması gereken meselenin Suriyeli savaş mağdurlarının entegrasyonu olması gerektiğini anlatıyor. Ve üzerinde en çok saha ve akademik çalışma yapılması gereken alan olarak tanımlıyor. Bu ihtiyaca rağmen YÖK’ün aldığı kararı ise şu sözlerle yorumluyor: “Bu bize ‘hadi kaldıralım halıyı tüm kirleri altına atalım, evimiz temiz olsun’ mesajı gibi geliyor.”

    Göç İdaresi üniversitelerle birlikte çalışmalı

    Yakın zamanda Göç İdaresi’nin kurulduğunu hatırlatan USAK uzmanı Elif Özmenek, bunu Türkiye açısından önemli bir ilerleme olarak görüyor. Çünkü daha önce emniyet ve güvenlik kaygısıyla yürütülen çalışmalar bu kez insan odaklı ilerliyor. Göç İdaresi’nin akademik çalışmalardan da çok faydalandığını belirten Özmenek şöyle devam ediyor: “Fakat şu anda o kadar çok şeyi aynı anda yapmaya çalışıyor ki. Çünkü AB’ye verdiği birtakım taahhütleri var. 81 ilde teşkilatlanmaya çalışıyorlar. Aslında hiç küçümsenmeyecek ve Türkiye için çok önemli şeyler yapılıyor bu anlamda. Ama herşeyi yapma zorunluluğu noksanlıklara neden oluyor. Göç İdaresi’nin amacı araştırma yapmak değil bilgiyi yönetmektir. Çünkü sahadan gelecek bilgiye çok ihtiyacı var. Özellikle böyle hassas konularda bir akademik çalışma nasıl yapılır bakacaksınız. Kurallarını yayınlayacaksınız. YÖK bunu bütün üniversitelere bildirecek. Birinin çalışmasından rahatsızsanız onu çağırıp uyarırsınız. Ama topyekün aynı kefeye koymak farklı algılanıyor.YÖK’ün gönderdiği talimatlar gibi bilgiyi kısıtlamak yerine bilginin yönetimi gerekiyor burada.”


    0 0

    Son zamanlarda faşizm tartışmalarına daha sık şahit oluyoruz. Faşizmle ilgili söyleyecek sözü olan akademisyenlerin çeşitli makalelerinden derlenerek hazırlanmış ‘Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları’, bu konuya bilimsel zeminde yeni bir soluk getiriyor.

    “Biz doğadaki aktif bütün güçleri kontrol eden bir devletiz. Siyasal güçleri, ahlakî; güçleri, ekonomik güçleri kontrol etmekteyiz.” ve “Her şey devletin içindedir, devlete rağmen hiçbir şey yoktur, devlet dışında hiçbir şey.” demiş Mussolini. Faşizm denince adı Hitler ile beraber ilk akla gelenlerden İtalyan liderin bu sözleri, faşizmin devlet anlayışını ortaya koyuyor ve kulağımıza oldukça tanıdık geliyor. Totaliterliği, diktatörlüğü, faşizmi sıkça tartıştığımız bugünlerde İletişim Yayınları’ndan ‘Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları’ adlı bir kitap çıktı. Çeşitli akademisyenlerin makalelerinden derlenerek hazırlanmış bu eser, Türkiye’nin içinde bulunduğu hali daha sağlıklı okuyabilmek adına da oldukça sağlam referanslara sahip.

    Constantin Iordachi’nin derlediği kitapta faşizmin geniş tanımından tarihsel sürecine, dünya üzerindeki özgün örneklerden bu örneklerin karşılaştırılmasına kadar tartışıldığını görüyoruz. Tabii bunları okurken yine faşizmin kitleler üzerindeki olağanüstü cazibesi, fanatizmi ve günümüz siyasî; olaylar üzerindeki etkisini de gözlemleyebiliyoruz. Üç ana bölümden oluşan kitabın makaleleri ‘Kapsayıcı Faşizmi Tanımlamak’, ‘Tarihsel Faşizm’ ve ‘Bir Totaliteryanizm ve Siyasal Din Biçimi Olarak Faşizm’ başlıkları altında sıralanmış. İlk bölümde faşizmin geniş tanımları ve teorileriyle karşılaşıyoruz. Ardından faşist yönetimlerin karşılaştırmasını izleyeceğimiz ikinci bölümden sonra da siyasetin bir din gibi kutsallaştırılmasını inceleyen makaleleri okuyoruz.

    Faşizmin beş aşaması

    Faşizmin tarihini somut örnekler üzerinden anlatan makaleler arasında en dikkat çekenlerden biri, Robert O. Paxton’ın kaleme aldığı ‘Faşizmin Beş Aşaması’. Bir hayli aşina olduğumuz bu aşamaları şöyle sıralıyor Paxton:

    1- Kuruluş aşaması

    2- Siyasal parti olarak siyasal sisteme kök salma aşaması

    3- İktidara geliş aşaması

    4- İktidar aşaması

    5- Uzun vadedeki ‘radikalleşme’ ya da ‘entropi’ (düzensizlik) aşaması.

    Paxton’a göre iktidara gelen faşist liderlerle parti, hakimler ve komiserler gibi düzenli devlet memurları ve geleneksel seçkinler (din adamları, ordu, önde gelen işadamları gibi) arasında bir egemenlik savaşı bulunuyor. Faşist iktidarın çok bilindik ateşli aktivizmini de bunlar arasındaki gerilim sağlıyor. Aşırı radikalleşmenin ise bütün faşizmlerin içinde gizli bir şekilde bulunduğunu söyleyen Paxton, bunun ancak savaş şartlarında tam anlamıyla olgunlaşacağı görüşünde.

    Faşizmi harekete geçiren duygular

    Faşizmin aşamalarının gerçekleşmesi için bir itici güç olması gerektiği muhakkak. Paxton, bu gücün düşünceler değil duygular olduğunu söylüyor. Bizim gibi hassas ve duygusal bir toplum için oldukça enteresan benzerlikler içeren, faşizmlerdeki seferber edici duygulardan bazıları şunlar: Kişinin yükümlülüklerinin gerek evrensel gerek bireysel bütün hakların üzerinde bulunduğunu savunan grubun önceliği düşüncesi.

    Kişinin mağdur bir gruba mensup olduğu inancı ki bu duygu, grubun içteki ya da dıştaki düşmanlarına karşı girişilecek bütün eylemleri haklılaştırmaktaydı.

    Toplumun birliği ve saflığının mümkünse ortak bir şuur, gerekliyse de dışlayıcı şiddetle güvence altına aldığı bir tür kardeşlik içinde bütünleşmesi.

    Grubun heybetinin, bireyin kendine güvenini desteklediği güçlü bir kimlik ve aidiyet bilinci.

    Doğal liderlerin (daima erkek) toplumun bütünü üzerinde otorite kurması. Bunun doruk noktası, grubun kaderinin kişisel taşıyıcısı olan milli bir başbuğdur.

    Bir rejim nasıl totaliter olur?

    Kitabın üçüncü bölümündeki açılış makalesini yazan Emilio Gentile, totaliteryanizmin tanımını, “İktidara geldikten sonra eski rejimi gerek yasal gerekse de yasa dışı yollardan yıkan ya da dönüştüren, asıl amacı toplumu fethetmek olan tek parti rejimine dayalı yeni bir devlet inşa eden, güç üzerinde tekel kurmayı amaçlayan bütünselci bir siyaset kavramına sahip devrimci bir hareketin gerçekleştiği siyasal egemenlik deneyi” şeklinde yapıyor. Parti başkanının kendi ‘karizmatik otorite’si sayesinde tümüyle hakim olduğu totaliter rejimin karakteristik özelliklerini ise şöyle sıralıyor Gentile:

    Partinin, tarz ve zihniyet açısından mutlak disiplin ve sadakate dayanan bir ahlak kodu ve katı bir hiyerarşi vasıtasıyla askerileştirilmesi.

    Gücün tek partide ve ‘karizmatik lider’de toplanması.

    Toplumu fethetmek, kolektif endoktrinasyonu sağlamak ve antropolojik devrimi gerçekleştirmek amacıyla, her yaş grubundan erkek ve kadınlardan oluşan kitlelere kılcal damar gibi nüfuz eden bir örgütlenme biçimi.

    Sivil olaylardaki geçici kalabalıkları siyasal tapınıma mensup liturjik (ayinsel) kitlelere dönüştürmek amacıyla ayinler ve festivallerin kullanılması ve toplumsal varlığın bütününü kapsayan hakiki bir inançlar, dogmalar ve buyruklar sistemi olarak açıkça ya da zımnen seküler bir din kurulması anlamına gelen siyasetin kutsallaştırılması.

    Akademisyenlerin bilimsel yöntemlerle incelemeler yaptığı Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları’nı bitirdiğinizde faşizmle ilgili genel bir kanıya sahip olabilirsiniz. Bu sayede herhangi bir iktidarın Hitler veya Mussolini’ye benzeyip benzemediğine, faşist ya da totaliter olup olmadığına, siyaseti kutsallaştırarak bir din haline getirip getirmediğine karar vermek ise oldukça kolay.


    0 0

    Ömrü bir asra yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’ne veda edip ‘Yeni Türkiye’de yaşamaya başladık. Farklı düşünenlerin baskı altında olduğu, halkın sokak ortasında tekmelendiği, şatafatın normalleştiği ve polis ile hırsızın yer değiştirdiği bir ülkede...

    Birçok kelimenin de anlamı değişti Yeni Türkiye’de: Havuz, çerez, Mercedes, para kasaları, Kabataş, gemicik, trafo, paralel, Saray... Bazı yeni deyimlerle de tanıştık. Madem artık yeni ülkenin vatandaşıyız, bu ülkenin kavramlarını da bilmemiz gerekiyor. İşte o kelimeler ve deyimler…

    17-25 Aralık:Yeni Türkiye'nin kuruluş yıldönümü. Aynı zamanda büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun başlangıç tarihi olarak bilinir. Yolsuzluk yapanların suçüstü yakalanmalarının ardından söylem değiştirdikleri tarih.

    Ankara Mimarlar Odası:Açıklama yapacak, fatura yayınlayacak diye saray erkânının en çok korktuğu kurum. Saray vüzerasının Başkan Tezcan Karakuş Candan'dan korktukları kadar Allah'tan korkmadıkları rivayet edilirse de itikaden inanmamak gerekir.

    Ayakkabı kutusu:Pek çok işleve sahip bu kutu, ayakkabıları koruyup kollamasının yanı sıra bilumum döviz çeşitlerini de saklamaya yarar. Asgari ücretin 940 TL olduğu ama onları yöneten sonradan görmüşlerin milyonlarını sakladıkları yeşil kokulu kutuların adı.

    Başbakan:Bir dönemin en güçlü makamı olmasına karşın yeni dönemde 'Yalova Kaymakamı' konumuna düşürülen temsil yeri.

    Bizim mahalle: İktidarın sevdiği, koruyup kolladığı muteber insanlardan oluşan kitlenin genel adı.

    Camide siyaset:Müslümanların namaz kılmak için toplandıkları, siyasilerin ise propaganda merkezi olarak gördükleri kutsal mekân.

    Cumhurbaşkanlığı:Türkiye'de ‘Başkan' olmak isteyenlerin oturduğu geçici makam. Lider tarafsızlık yeminini salamura turşu kavanozuna koyup mitinglere koşar, muhalefet partilerine savaş açar, halkın yüzde 60'ını düşman ilan eder.

    Cumhurbaşkanlığı tarafsızlık yemini:Günde en az üç miting ve TV konuşmasıyla bozulan ve kefareti sadece 1000 TL'lik bardaklarda 4000 TL'lik çay içmek olan yemin türü.

    Çerez:Çayın kahvenin yanında atıştırmalık yiyecek. Dar gelirli için bu miktar 5-10 lira iken, ülkeyi yönetenler için 'götürme' oranına göre kimi zaman Mercedes kimi zaman jet uçağı olabilmektedir. Kimi için zırhlı bir Mercedes fındık fıstık iken, Somalı madenci için leblebi şeker bayram ikramiyesi olmaktadır.

    Duşakabinoğulları:Saray'ı korumakla muvazzaf Bursa havlusuyla peştamallı iç ve dış düşmanlara korku salan namlı yiğitler. En Yiğit'inin yatay eksenini peştamal dahi ihata edemez. Kılıç yerine silah kullanır.

    Darbe:Eski lügatte askerin sivil yönetime el koyması olarak bilinirken yeni Türkiye'de hırsızların yakalanması, rüşvet verenlerin tutuklanması anlamını içermektedir.

    Dünya lideri:Halkın içine çıkamayan, gazetecilerle konuşamayan, demokratik hiçbir ülkeye seyahat edemeyen, hiçbir komşusuyla dostluk kuramayan, Obama gibi liderlerle telefonla bile konuşamayıp meydanlardan ‘Ey' nidaları gönderen muteber lider türü.

    Fuat Avni:Gecenin hangi saati olursa olsun tweet attığında Ankara'nın 8 şiddetinde sarsıldığı Twitter fenomeni. Tweet okuyan bir kısım bürokratta parkinson hastalığını tetiklemekte geçici titreme nöbetlerine neden olmaktadır.

    Gemicik:Normalde Türkçede gemilerin küçüğünü ifade etmesi gerekirken, yeni Türkiye'de 10-20 Ro-Ro gemi filosunu ifade eder.

    Havuz:10 yıldır ihale ve diğer gelir kalemlerinden en az yüzde 20 alınıp şahsi ve ailevi giderler düşüldükten sonra artanının toplandığı para havuzu. Her türlü harcamada tek kişi yetkilidir.

    Havuz medyası:Sermayesi para havuzundan temin edilmiş medya organları. Dünya basın tarihinde 500 gün aynı manşeti atmayı başaran saray bültenlerinin seslendirildiği propaganda merkezleri olarak işlev görür.

    Hırsız:Milletin malını çalmakla kalmayıp, kendisini suçüstü yakalayan emniyet görevlilerini, hakim ve savcıları tutuklatan yeni Türkiye'nin muteber kişileri.

    İmralı:HDP'nin ve Selahattin Demirtaş'ın itibarını zedelediği endişesiyle devlet erkânının üzüntü ve hicranla kahrolduğu sevgi ve barış adası.

    Kabataş: Üstleri çıplak, deri eldivenli erkeklerin ellişer ellişer dolaştığı İstanbul'un güzide bir semti.

    Kripto paralel:AKP'lilerin, AKP'li olmayanlara hatta yeterince yalakalık ve yandaşlık yapmayanlara verdiği genel ad.

    Kupon arazi:Sütün kaymağı, pastanın çileği neyse arazinin de kuponu odur. Normal sıradan insanlara satılmaz. Sadece ‘Yukarıyla paylaşım' ruhunu kavramış, komisyonunu ve rüşvetini dürüstçe veren yurdum müteahhitlerine satılır.

    Legal görünümlü partiler:Halkın oylarıyla iktidara talip olan bütün siyasi partilerin genel adı. (Biri hariç)

    Mercedes:Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) resmi sponsoru. Diyanet'in 3 haftadır cami önlerinde para toplamaktan utanmasına ve para toplamayı yasaklamasına sebep olan reisin garaja hapsettiği zırhlı ama mütevazı araba markası.

    Mitingde Kur'an:Fikirleriyle halk nezdinde değer kaybedenlerin itibarlarını kurtarmak için sarıldıkları ve kendilerini kurtarmak için meydanlarda sığındıkları kutsal kitap.

    MİT Tırları:IŞİD ve El Nusra'ya gttiği iddia edilen binlerce tırlık ‘silah konvoyu’nun genel adı. "Bayırbucak Türkmenlerine insani yardım" efsanesinin sembolü. Eksik yanı Bayırbucak Türkmenlerinin yardımlardan habersiz oluşu!

    Para kasaları:Asgari ücretin bile 3 bin TL olduğu, herkesin zenginlikten parayı nereye harcayacağını bilemediği için insanların evlerinde bulundurmak zorunda hissettikleri beyaz eşya.

    Paralel:Tüm hırsız ve yolsuzların günde 3 kere höykürerek kendilerini kurtarmaya çalıştığı AKP retoriği.

    Polis:Görevinin gereğini yaptığı için mağdur olan, ya sürgün edilen ya da cezaevine gönderilen meslek erbabı.

    Rüşvet:Yatırımcıların iş yapabilmek ya da ihale alabilmek için ödemek zorunda oldukları yüzde 20 oranındaki hediye miktarı. ‘Şeffaflık yasası gelirse il-ilçe başkanı bulmakta zorlanırız' atasözünün ontolojik temeli.

    Saray:Genelde kaçak yapılardır. Topkapı, Dolmabahçe ve Beylerbeyi gibi kaçak olmayanları da vardır. Yüksek yerlerdeki kişilere paralel olarak mevzilenen ari ırktan 2000 üstün insanın ekmek elden su gölden yaşadığı yer. Giderleri orta halli bir Anadolu şehrini aşmıyorsa devletin itibarının tehlikeye girdiği külliye.

    Sıfırlama:Hanedanın becerikli üyelerinin 1 milyar doları, rekor kırarak 8 saatte yok etmeyi başarmalarının ekonomide çağ açan, akıllara durgunluk veren ifadesi.

    Tek adam rejimi:(Tövbe tövbe) ‘Allah'ın bütün sıfatlarını üzerinde taşıyan'(!) ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden insanların hükmetme biçimi.

    Tiran:Bazılarına göre Arnavutluk'un başkenti.

    Trafo kedisi:Elektrikler ve şalterler kapatılarak seçim sandıklarının transformasyona uğratıldığı, oy pusulası değiştirme eylemi.

    TRT:Cumhurbaşkanı Erdoğan yayına alınmadıysa Başbakan Erdoğan'ı konuk edecek kadar devlet ciddiyetine sahip TV kanalı. Milletin vergileriyle yayın yapmasına rağmen sadece tek bir partinin sesi olmayı başarmasıyla bilinir.

    TÜRGEV:AKP'li belediyelerin her ay birer yurt ve devlet arazisi bağışladıkları vakıf.

    Uçak mürettebatı:Devleti yönetenlerin cevaplarını sorulayıp gazetelerinde yayınlayan, televizyonlarda anlatan ellerindeki basın kartını hangi merciden aldıkları bilinmeyen medya canlıları. Hep beraber dişleri görünürcesine verdikleri pozla bilinirler.

    Yeni havaalanı:Yapılmasına karar verildiğinde Almanların kıskançlıktan çatladığı, Amerikalıların kafayı yediği ve derhal engel olmak için Türkiye'ye lobiler aracılığıyla saldırdıkları inşaat türü. Merkel'in hafriyat kamyonlarını gördüğünde kıskançlıktan sinir krizi geçirdiğini AA servis etmişti.

    Yerli uçak:Henüz sadece koltuğunu üretebildiğimiz ama billboardlarda uçar halini gördüğümüz nesne. Saadet lideri fabrikasını bulamadığı için şimdi kâğıt uçak olduğu makul şüphe kapsamında ele alınıyor.

    DEYİMLER

    Önüne yatmak:Muammer Güler'in şahsında Bakanlar Kurulu'nun Reza'nın karşısındaki pozisyonunu tanımlar. Rüku 500 bin, secde 1 milyon, paspas olmaksa 1,5 milyon getirir.

    Bilal'e anlatır gibi:Belli bir zeka seviyesine hitap etmek zorunda olan talihsizlerin anlaşılamama korkusuyla üsluplarını en düşük seviyeye indirme biçimi.

    Kucağımıza oturacaklar:10 milyon Euro'luk rüşvetin bile yetmediği durumlarda muhatap için takdir edilen engin sevginin argo ifadesi.

    Bu milletin ... koyacağım:Türk müteahhidinin edebi düzeyini, ahlak durumunu ifade eden edepsizce söylenmiş sözler. Bu sözün psikolojik alt metninde ödediği yüksek meblağlı komisyonların acısını halktan çıkarma gayreti vardır.

    Hiç bi kere, hiç bi kere:Türkçe fukarası bakanların hırs ve gayretlerini ifade ederken yaşadıkları kabzı ifade eden nakarat. Ural Çaltay Türkçesinden dilimize transfer olmuştur.

    Efkanlamak:Yeni Türkiye'de her türlü hukuk skandalını perdeleme ve insan haklarını paçavraya çevirme eylemi.

    Serdarlama:Oto hırsızlığı, ekmek çalma, kırmızıda geçme gibi kişisel adi suçları tespit edip büyük terör davası açma tetikçiliğinin genel adı. Ad koymakla örgüt ürettiğini zanneden, 2015'i 1940 ve 1960'larla karıştıran, hukukçu prototipinin eylem biçimi.

    Arkasını dönmek: Normal Türkçede bir tür protesto eylemi iken, şimdilerde yapılmaması gereken bir davranış.


    0 0

    Beş yıllık aradan sonra yeni bir albümle geri dönen rap müziğin önemli isimlerinden Ceza, toplumdaki kutuplaşmanın kendisini çok rahatsız ettiğini söylüyor.

    Bunda siyasilerin nefret söyleminin etkili olduğuna dikkat çeken sanatçıya göre barışmak ve kucaklaşmak her zaman mümkün. Bir içecek firmasının reklamında oynadığı için eleştirilen Ceza, bu duruma adeta isyan ediyor: “Öyle eleştiriler geliyor ki sanki hırsızlık yapmışım gibi. Alnımın akı ile işimi yapmışım. Reklamı beğenmeyebilirsin ama günah işlemişim gibi beni yargılayamazsın.”

    Beş yıldır albüm yapmıyorsunuz. Neden ara verdiniz?

    Evet uzun bir süre oldu. Bu sürede boş durmadım. Türk Marşı'nı yaptım. Ahmet Kaya'nın anısına hazırlanan albümde yer aldım. Aslında bir yandan da bu albüm için çalışmalar yapıyordum. Yaş ilerledikçe, deneyim, bilgi arttıkça ve bazı şeyleri algılayış biçimim değişince aradığım şeyin daha farklı bir şey olduğunun farkına vardım. Bu albüm benim için böyle oldu. Her şarkının her hecesine kadar severek uğraştım. Ama bundan sonra bu kadar ara vermeyeceğim.

    Suspus'u diğer albümlerinizle nasıl kıyaslıyorsunuz?

    Benim için en iyi albümüm diyebilirim. Her çıkardığım albüm sonrası en iyiyi yaptığımı düşünüyorum. Şimdi baktığımda ise daha iyi şeyler yapabilirmişim diyorum. Ama onları yapmasaydım bu albüm olmazdı. Çünkü kendi kendime üretiyorum. Bu işi bana öğreten olmadı. Bu işin ustası yok.

    Rap müziğin geldiği nokta sizi üzüyor mu?

    Tabii ki. Gençler rap müziğin kültürünü ve geçmişini bilmeden sadece müzik üzerine duygusal sözler söylemek sanıyor. Ama rap müzik bu değil. Rap müzikte istediğimiz her şeyi anlatabilirsiniz. Dünyada ve Amerika'da bize gösterilenler de bence rapin gerçek özü değil. Kadınları aşağılayan, zengin yaşantıyı özendiren şarkılar ve klipler bana göre rap değil. Arabesk ile rapi birleştirip bir şeyler yapıyorlar. Benim tarzım değil, ben dinlemiyorum.

    Bu albümü yaparken duygu durumunuz nasıldı?

    Aslında hep duygusaldım. Geçtiğimiz dönemde daha da fazla duygusal bir dönem yaşadım.

    Sebebi neydi?

    Maddi manevi birçok konuda. Toplumumuzda hemen herkesin yaşadığı sorunlar. Çok fazla etkileniyorum, bu da bana fazla geliyor.

    O zaman genelde kabuğunuza mı çekilirsiniz?

    Evet. Depresif olduğum dönemler daha fazla yazabiliyorum. Bu dönemlerde daha çok üretiyorum.

    NUMARAMI BİLMEM, BÜTÜN ŞARKILARIM EZBERİMDE

    Herkesin merak ettiği bir şey var. Çok uzun sözler yazıyorsunuz. Şarkıların hepsini aklınızda tutabiliyor musunuz?

    Evet. Bütün konserlerimde canlı söylüyorum ve herhangi bir yardım almıyorum. İki senedir kullandığım telefon numaramı daha ezberlemedim ama şarkılarımın hepsi aklımdadır. İlginç bir şekilde yazarken ezberliyorum. İkinci okumadan sonra hepsi aklımda kalıyor.

    Şarkı sözlerini yazarken sizi en çok neler etkiledi?

    Çok duygusal bir insanım. Yaşadığım en küçük olay bile beni etkiliyor. Aklımda ufak çaplı travmalar olarak kalıyor. Bunlar da farklı tasvirler ve farklı kelimelerle söze dökülüyor. Çok fazla hiciv, dokundurmalar ve mecazi anlatımlar var. Bazı şeyler duyulduğu gibi değil, içinde çok farklı anlamlar barındırıyor.

    Suspus için çektiğiniz klip de çok konuşuluyor.

    Klibin bir hikayesi var. Rap yapıyorum ama dünyada çok farklı şeyler yaşanıyor. Benim yaptığım iş insanların ne kadar umurunda? Bir sosyal problem anlatıyorum ama gerçeğin içine girdiğim zaman insanlar sizi görmüyor. İnsanların kendi dertleri var. Klipte dünyada bugün yaşanan her şeyi yansıtmak istedim. Klibin dünya kalitesinde bir şey olmasını istedim. Ekipte 400’e yakın insan vardı.

    Toplumdaki kutuplaşma beni rahatsız ediyor

    Peki sizi en çok ülkemizde hangi konular rahatsız ediyor?

    Toplumsal bölünmüşlük ve kutuplaşma beni çok rahatsız ediyor. İnsanların inanış ya da etnik kökenleri yüzünden uzaklaşmamız hiç iyi değil. Nefret söylemleri çok kötü. Kardeşçe barış içinde yaşamamız gerek.

    Çektiğiniz ilk klibin başında kavga edenler sonunda barışıp kucaklaşıyor. Sorunların çözüleceğine inanıyor musunuz?

    Karamsarlık bende vardır ama hep iyi şeyler olsun diye dua ederim. Sonunu böyle bağladık çünkü böyle de olabilir. Hâlâ böyle bir şansımız var. Sarılıp kucaklaşmak mümkün.

    Sanatçılar son dönemde politik veya apolitik olmakla eleştirildi...

    Benim için önemli olan halk ve sevenlerim. Her kesimden ve her etnik kökenden dinleyicim var. Ben hiçbir zaman belli bir kesimi şampiyon ya da hedef göstermedim. Gördüğüm toplumsal yanlışları elimden geldiğince anlatmaya çalışan bir insanım. Gençleri uyandırmak istiyorum.

    Evlilik ve aile kurumuna bakışınız nasıl?

    Şu an nişanlıyım. İnşallah nasip olursa seneye evlenmeyi düşünüyoruz. Aile hayatına çok önem veriyorum. Ailesine bağlı ve aile değerlerine önem veren biriyim.

    Rap müziğe öksüz çocuk muamelesi yapılıyor

    Çocuğunuz olsa rapçi olmasını ister miydiniz?

    Özgür bırakırdım. Her şeyden önce iyi bir eğitim almasını ve akıllı bir çocuk olmasını isterdim. Tercihi ona bırakırdım. Yeteneği ve isteği yönünde neyi seçerse desteklerim.

    Bu müziğin ülkemizde geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    İyi olacağını temenni ediyorum ve istiyorum. Beklediğimden yavaş ilerledi. Hâlâ daha müzik piyasasında yer almış bir kültür değil. Dönem dönem yükselişe geçiyor ama kendi kabuğunda kalıyor. Ana akım müzik medyasında rap’e bir öksüz çocuk muamelesi yapılıyor. Daha basit daha ucuz olan daha ön planda olacaktır. Bu sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Böyle bir piyasa oluşmasını istemiyorlar. Kendi yapabilecekleri ve becerebilecekleri bir iş değil. Oysa ki alternatif müzik gençliği çok fazla etkileyen bir müzik. Sadece rap değil rock da öyle. Türkiye de bu oluşumlar yüzünden yeterince var olamıyor. Müzik kanalları ve rasyolar yeterince yer vermiyor.

    Rap hâlâ ülkemizde bol giyinmek ve hızlı söylemek olarak algılanıyor…

    Bu aslında geri kalmışlığın bir göstergesi. Bu kadar basit bir kültür değil. Belli bir geçmişi ve derinliği olan bir kültür. Siyah ırk yıllarca duyuramadığı sesini bu kültürle duyurdu.

    Hırsızlık yapmadım, reklamda oynadım

    Son oynadığınız reklam filmiyle ilgili sizi eleştirenler oldu. Bu eleştiriler sizi üzdü mü?

    Benim işim müzik. Gerçekten istediklerimi yapıp albüm ve konserde bunları paylaşıyorum. Ama reklam bambaşka bir konu. Maddi bir konu. Hayatımızı sürdürebilmek için bunları yapıyoruz. Karikatüristler bile reklam senaryoları yazıp oynuyor. Bu reklamda kazandığım parayı klibe yatırdım. Kazandığım tüm parayı zaten müziğime yatırıyorum. Müzikten para kazanıp hayatını yaşayan biri değilim ve müziği para için yapmıyorum. Öyle eleştiriler geliyor ki sanki hırsızlık yapmışım gibi. Alnımın akı ile işimi yapmışım. Öte yandan çok kaliteli bir iş oldu. Reklamı beğenmeyebilirsin ama günah işlemişim gibi beni yargılayamazsın. Milyonlarca dolar kazanan futbolcular bile reklamda oynuyor. Dünyanın en büyük müzisyenleri oynuyor. Bunlar umurumda değil. Kaliteli ve güzel bir iş gelirse yine yaparım.

    Albümüzün adı Suspus. Dünyanın mevcut durumu göz önüne alındığında insanların kayıtsızlığına da bir gönderme var mı?

    Evet. Bugün dünyada bir kaos yaşanıyor. Göz gözü görmüyor. Öbür taraftan da herkesin bir derdi var ve herkes derdinin farkında. Klipte bunu görsel olarak göstermek istedim. Ufacık bir trafik kavgası ile başlıyor ama toplumsal olaylar var.


    0 0

    Beyzbol desen değil, voleybol desen değil. Belki biraz rugby, bir miktar hentbol. Efsane seri Harry Potter’ı izleyenler için ‘quidditch’ dememiz kâfi.

    Çünkü J.K. Rowling’in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan Harry Potter’ı izleyenler bilir ki filmin dünyaya kazandırdığı quidditch adlı yeni bir spor dalı var. 2005’te Vermont’ta Harry Potter hayranı bir grup gencin filmdeki fantastik oyunu gerçek dünyaya uyarlaması sonucu ortaya çıkan bir spor bu. Sadece Amerika’da 500 civarında quidditch takımı bulunuyor. Dünya kupası, Avrupa oyunları düzenlenen quidditch çılgınlığı Türkiye’ye de uzandı. ODTÜ ve İTÜ’den sonra Boğaziçililer de takım kurdu. İlk maçlarına geçen hafta çıkan gençlerin en büyük hayali yurtdışı turnuvalarına katılmak.

    Geniş bir çim alan üzerinde, karşılıklı yerleştirilmiş üçer adet halka… Karşılıklı halkaların ortasında ise ellerinde toplarla koşturan oyuncular. Çoğul ifade kullanıyoruz çünkü bir değil birkaç top var. Bunlardan voleybol topuna benzeyenini kapan kişi hızla karşı tarafın halkalarına doğru koşmaya başlıyor. Sonrası olaylar olaylar… Diğer toplarla karşı takımın oyuncularını vurmaya çalışanlar mı istersiniz, birbirlerine çarpıp yere düşenler mi? En önemlisi de bütün bunları yaparlarken bacaklarının arasında bir çubuk taşımak zorundalar. Anlatmaya çalıştığımız şeyin biraz karışık olduğunun farkındayız. Çünkü bildiğimiz hiçbir spora benzemeyen bir şeyle karşı karşıyayız. Beyzbol desen beyzbol değil, voleybol desen tek ortaklık oynanan topta. Belki biraz rugby, bir miktar hentbol. Anlatma çabamız, efsane seri Harry Potter’ı izlemeyenlere. İzleyenlere ise ‘quidditch’ dememiz kafi. Çünkü J.K. Rowling’in aynı adlı kitabından sinemaya uyarlanan Harry Potter’ı izleyenler bilir ki efsane filmin dünyaya kazandırdığı quidditch adlı yeni bir spor dalı var. 2005’te Vermont’ta Harry Potter hayranı bir grup gencin filmdeki fantastik oyunu gerçek dünyaya uyarlaması sonucu ortaya çıkan bir spor bu. Sadece Amerika’da 500 civarında quidditch takımı var. Avrupa’da da yüzlercesi… Dünya kupası, Avrupa oyunları vs. de cabası.

    Türkiye’de de son iki yıldır küçük de olsa bir sıçrama var. İlk quidditch takımını kuran üniversite ODTÜ. Hatta üniversite bünyesinde toplamda üç adet takım var. İstanbul’da ise İTÜ ve Boğaziçi üniversitelerinin birer takımı var. Bunun ‘ne menem bir oyun’ olduğunu öğrenmek üzere bu sporun en yeni temsilcisi olan Boğaziçi Centaurs’u ziyaret ediyoruz. Takımı antrenmandayken yakalıyoruz. Henüz Türkiye’de resmi olarak tanınan bir spor olmadığı için okulun çim sahasını kullanamayan takım, güney kampüsteki meşhur çimlerin üzerinde çalışıyor. Tam ‘İnsanların tepkileri nasıl oluyor?’ diye soracakken uzaktan bakan bir öğrenci yaklaşıp “Snitch’i nasıl hallettiniz?” diyor. Snitch dedikleri, oyunun en can alıcı parçası. Öğrencinin sorması doğal. Çünkü filmde sarı, yakalanması çok güç olan uçan bir top snitch. Aradan çok geçmeden yaşça büyük başka biri ‘Çocuklar nedir bu oynadığınız?’ diye soruyor. Takımın ‘Quidditch’ diye cevap vermesi, soruyu yöneltende herhangi bir şey ifade etmeyince bu kez ‘Harry Potter’dan bahsediyorlar. Karşı tarafta taşlar biraz yerine oturuyor ve çok anlamasa da gülümseyerek uzaklaşıyor…

    Rugby hentbol karışımı bir oyun

    Yedi kişiden oluşan takımı kuran isim Can Güney Kuseyri. Oyuncuların her biri Harry Potter ile büyümüş. “Zaten bizi bir araya getiren Harry Potter hayranlığımız oldu.” diyor. Kuseyri takımda top koşturmuyor fakat ekibin sosyal medyada tanıtımını üstlenmiş durumda. Bir de sponsor bulabilirse hem quidditch sporunu hem de kendi takımlarını tanıtacak bir kısa film çekmek istiyor. Kuseyri, takımın kaptanları olan Tuğçe Bağçivan ve Arman Aktürk’ü tanıtıyor ama Tuğçe hemen araya giriyor: “Bizde kesinlikle hiyerarşik bir pozisyon yok. Evet takımın kaptanıyız ama bu sadece resmiyette. Kararları, taktikleri hep birlikte belirliyoruz.” Bu arada Tuğçe, önümüzdeki yaz yapılacak Avrupa oyunlarına gidecek Türk milli takımına da seçilmiş. Evet doğru duydunuz. Türk milli quidditch takımımız da var.

    Dışarıdan komik göründüğünün farkındayız

    Diğer kaptan Arman Aktürk anlatmaya başlıyor:“Sağ olsun herkes müsamaha gösteriyor ama okulun sahasını kullanabilsek çok iyi olur. Çünkü havalar ısınınca biliyorsunuz insanlar çimlere oturuyor ve biz de ‘Kale kurduk kalkar mısınız?’ diyemiyoruz haliyle.” Bir de meraklı bakışlar var. Ve arka fona takımı yerleştirip selfie çekenler. Gerçi bundan hiç rahatsız değiller. Soran herkese tane tane anlatıyorlar. Bilmeyenler için dışarıdan komik göründüklerinin de farkındalar. Arman, anlatsın: “Dışarıdan böyle şaklabanlık yapıyoruz gibi görünüyor ama rugby hentbol karışımı, hem fizik gücü hem taktiksel bakış gerektiren bir oyun. Aynı anda pek çok şey düşünmek gerekiyor. Kolay bir spor değil. Dışarıdan ilk bakıldığında ‘Birkaç tane velet kendi çapında oynuyor.’ gibi görünse de. En çok ‘çubuk’la ilgili yorumlar geliyormuş. Biz de soruyoruz. İlk başta gerçekten zorlandıklarını ama zamanla alıştıklarını hatta bazen bacaklarının arasında çubuk olduğunu unuttuklarını söylüyorlar. İzleyenler hatırlayacaktır, oyunun orijinalinde çubuk yerine süpürge var. Tuğçe de tam bu sırada ilk zamanlarını hatırlıyor ve gülerek anlatıyor: “Tatilde Bursa’ya evime gitmiştim. Apartmanın bahçesinde alıştırma olsun diye bacaklarımın arasına süpürgeyle bir o yana bir bu yana koşunca annem korktu, ‘Ne yapıyorsun komşular görecek!’ diye.” Hemen hepsinin ailesi ilk başta çok tuhaf bulmuş çocuklarının yaptığı işi. Hatta ‘Biz seni quidditch oyna diye mi okuttuk?’ diyenler de varmış.

    Yaralandığımızda ‘hak ettin sen bunu’ muamelesi görüyoruz

    Aslında dışarıdan komik görünen bu spor ciddi kondisyon ve fiziksel güç gerektiriyor. Birbirlerine sert bir şekilde çarpanlar, yere düşüp yaralananlar... Tuğçe ilk antrenmanda parmağını kırmış mesela. Hepsinin kolu bacağı çiziklerle, yaralarla dolu. Kuseyri araya giriyor: “İşin kötüsü diğer sporlarda yaralandığın zaman ciddiye alınıyorsun. Burada ise ‘hak ettin’ muamelesi görüyorsun. Tuğçe doktora ‘Voleybol oynarken yaralandım.’ demiş mesela.

    “Okul bizim ciddi olduğumuzu gördü ve maddi yardımda bulunmaya başladı.” diyen Kuseyri, bu sembolik paranın topları ve kitapları almalarına yettiğini söylüyor. Kitap dedikleri de oyunun kurallarının yazılı olduğu kitap. Sürekli yeni kurallar eklendiği için kitabın 9. baskısının yayınlandığını anlatan Arman, toplar dışındaki kale, çubuk gibi malzemeleri de kendi imkanlarıyla temin ettiklerini söylüyor. “Büyük kısmı bunların nalburdan filan alınan borular.” diye ekliyorlar. Formalarının tasarımını da Arman’ın kuzeni yapmış. Şimdilik herşey imece usulü anlaşılan!

    Quidditch nasıl oynanır?

    Oyunun gerçek dünyaya uyarlanmış adı Muggle Quidditch. Muggle, Harry Potter'da büyücülük becerileri olmayan kişilere deniyor. Takımda 4 farklı pozisyona sahip 7 oyuncu var ve her takım saha içerisinde en fazla 4 aynı cinsiyetten oyuncu bulundurabiliyor. Her takımın farklı uzunluklardan oluşan 3 çemberi var ve sporun amacı Quaffle adlı topu bu çemberlerden geçirerek sayı elde etmek. Her sayı 10 puan. Oyunda Quaffle, Bludger ve Snitch olmak üzere üç farklı top var. Bludger'dan 3 tane var ve değdiği oyuncu süpürgesinden düşmüş sayılıyor. Snitch ise sahada serbestçe dolaşan ve yakalandığında yakalayan tarafa 30 puan kazandıran ve maçın sonlanmasını sağlayan top. Snitch, snitch koşucusu diye adlandırılan sarı renk kıyafet giymiş birinin şortuna bağlanmış bir tenis topu. Snitch koşucusu oyuna 17. dakikada girer ve onu yakalamaya çalışan oyunculardan kaçmaya çalışır. Muggle Quidditch'te 1 tutucu, 3 kovalayıcı, 2 vurucu ve 1 arayıcı olmak üzer 4 farklı pozisyon var. Kovalayıcılar Quaffle'ı alıp karşı takımın çemberlerinden geçirip sayı yaparken tutucunun görevi karşı takım atağa çıktığında kendi çemberlerini korur. Yani bir nevi kaleci. Vurucu ise Bludger'a hakim olarak rakip oyunculara bu topu çarptırarak onları süpürgelerinden düşürebilir. Bludger'ın isabet ettiği oyuncu oyundan düşer ve kendi çemberine değene kadar oyun dışı kalır. Arayıcı oyuna 18. dakikada girer ve tek amacı snitch koşucusundan snitch'i rakip takımın arayıcısı yakalamadan yakalamak.


    0 0

    Aksiyon filmlerinin demirbaşı Jason Statham, yine Ajan (Yön: Paul Feif) olarak karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Statham’ın filmografisinde 42 film var, hemen hepsi aynı türden. Olağanüstü yetenekli, sıra dışı bir oyuncu değil ama yer aldığı her projede yapımcısını zengin etmeyi başarıyor.

    Jason Statham, aksiyon filmlerinin gözde oyuncusu. Guy Ritchie’nin ‘Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana’ (1999) filmiyle sinemaya başladı, o gün bugündür sadece aksiyon filmlerinde rol alıyor. Filmografisinde 42 film var. Hemen hepsi de aynı tür. Listede gişe rekorları kıran yapımların sayısı da bir hayli fazla. Mesela hâlâ gösterimde olan Hızlı ve Öfkeli serisinin yedinci halkası 1,5 milyar dolar hasılat elde etti, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen yabancı filmi oldu. Emektar yıldızlardan oluşan Cehennem Melekleri seriye dönüştü, üç filmle 785 milyon dolar girdi yapımcının cebine. Kapı pencere kırdırmaya aday türdeş yeni yapımlar gösterim zamanını bekliyor. Şunu söylemek lazım: Statham, olağanüstü yetenekli, sıra dışı bir oyuncu değil. Oynadığı rolün hakkını veren, bir türle özdeşleşmiş, popüler bir isim. Farklı karakterleri farklı şekilde canlandırma motivasyonu olmayan, kendisinden bir hayli küçük mankenle evli, göz önünde hayat süren bir aktör. Eski manken olduğu için duruşu, tavrıyla ilgi uyandıran, tipolojisi gereği kötü adam rollerine uygun biri. Daha da belirgin özelliği ayağının uğurlu olması. Her projesinde yapımcısına en az iki üç katı kazandırıyor.

    Büyük kapışma

    Guy Ritchie’un senaryosunu yazıp yönettiği Kapışma (2000), Jason Statham’ın şöhreti yakaladığı film. Merkezinde iki farklı hikâye var: Çalınan bir elmasın peşinden gidenler ile boks dünyasının arka sokaklarında dönen illegal işlerden birine karışan Türk ve başına açılan belada mücadele etmek zorunda kaldığı acımasız gangster Brick Top. İki grup karşı karşıya gelince ‘kapışma’ başlar. Brad Pitt ve Benicio Del Toro’nun oynadığı aksiyon filminde Statham, Türk rolünde. Londra’nın arka sokaklarına kamerayı çevirdiği için şiddet ve küfrün dozajının fazla olduğu filmde ünlü oyuncu, dövüş maharetlerini doyasıya sergiliyor.

    Maliyet: 30 milyon $ Gişe geliri: 84 milyon $

    Taşıyıcı’nın çetin sınavı

    Taşıyıcı son dönemin gözde aksiyon filmlerinden. Corey Yuen’in yönettiği film, adından da anlaşılacağı gibi bir taşıyıcının hikâyesini anlatıyor. Frank eski asker, başarılı dövüş ustası ve savaşçıdır. Kendisine emanete ihanet etmeden, sorgusuz sualsiz adresine ulaştıran taşıyıcının bir gün başına beklenmedik bir olay gelir, kargosundan insan çıkar. Sonrası malum. Kavga-dövüş, bol aksiyon. Ortam, dövüş sanatlarına meraklı Statham için birebir. Adrenalini yüksek aksiyon sahneleriyle beğeniyle karşılanan film, sonradan seriye bağladı, üçer yıl arayla yeni adreslere yeni kargolar gönderildi. Gişe hasılatları her yeni filmde artıyor. Devamı gelebilir. MaliyetGişe geliri

    Taşıyıcı 1 (2002): 25 milyon $ 44 milyon $

    Taşıyıcı 2 (2005): 43 milyon $ 85 milyon $

    Taşıyıcı 3 (2008): 31 milyon $ 109 milyon $

    Kıyasıya ölüm yarışı

    Ölüm Yarışı (2008), 1975 yapımı Death Race 2000’in yeniden çevrimi. Hatırlayalım hikâyeyi: “Azılı suçluların bulunduğu hapishanenin yöneticileri mahkûmları birbiriyle dövüştürerek bir gladyatör oyununa düzenler. Türlü türlü suçlardan içeriye giren mahkûmlar, özgürlüğüne kavuşmak için bu oyunun bir parçası olur. Oyun merhametsiz, adaletsiz, sert, kanlı. Üç şampiyonluk kazanmış otomobil yarışçısı Jensen Ames (Jason Statham) bakalım bu kez ipi göğüsleyecek mi? Taşıyıcı gibi sonradan seriye dönüşse de film, Statham farklı aksiyonlara açılmayı tercih etti, devamında yer almadı. Neden bilinmez.

    Maliyet:36 milyon $ Gişe geliri: 76 milyon $

    Rekor kıran hız ve öfke

    Hızlı ve Öfkeli, Cehennem Melekleri gibi adrenalin üzerine kurulu bir seri. Top, tüfek yerine ibresi sonsuzluğu vuran yarış araçları kullanılıyor. Los Angeles’ın arka sokaklarındaki kirli çetelerin büyük bahislerle yaptığı yarışlarda seyirciye vaat edilen tek şey aksiyon. Bunun da hakkını verdiğinden seri yedinci filmiyle karşımızda. Başrol oyuncusu Paul Walker öldüğü için çekimleri aksayan, kardeşinin yerine geçmesiyle güç bela tamamlanan filmin son macerasında Statham da yer aldı. Komadaki Shaw’ın kardeşi rolüyle… Kardeşini ölüm döşeğine düşürenlerin peşine düşüp intikam alan o. Hızlı ve Öfkeli 7, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen (3 milyon) yabancı filmi. Hatırlatalım, hâlâ gösterimde. Yani kazandırmaya devam ediyor.

    Maliyet: 320 milyon $ Gişe geliri: 1,5 milyar $

    Cehennemin ‘yıldız’ melekleri

    Son dönemde emekliliği gelmiş yıldız isimleri bir araya getirip aksiyonu bol maceraya sokmak moda oldu. Bu akımın öncü ve popüler yapımlarından biri Cehennem Melekleri. Kadroda kimler yok ki: Sylvester Stallone, Jet Li, David Zayas, Arnold Schwarzenegger… Metrekareye bin bombanın düştüğü, intikam üzerine kurulu hikâyeler, seyirciden yoğun ilgi gördüğü için savaş sona ermiyor. Paralı askerlerin Güney Amerika’da bir diktatörü alt etme macerasıyla başlayan seri, silah kaçakçılarına karşı verilen mücadeleyle son bulmuştu. Şimdi yeni macera kapıda. Statham bu grubun İngiliz komutanı. Gişede en çok kazandığı ve kazandırdığı yapımlardan. Meşhur grup ‘Ali topu at’ adlı bir film yapsa benzer ilgiyi uyandırır.

    Maliyet Gişe geliri

    Cehennem Melekleri (2008): 39 milyon $ 206 milyon $

    Cehennem Melekleri (2010): 103 milyon $ 274 milyon $ Cehennem Melekleri (2012): 85 milyon $ 305 milyon $


    0 0

    Toplumsal proje üretmenin belli kişilerin tekelinde kaldığı bir ortamda Toplum Gönüllüleri Vakfı, gençlerle ortak bir çalışma yapıyor. Vakıf, oluşturduğu fonla Türkiye'nin her yanında kadına yönelik ayrımcılığa karşı proje üreten gençleri destekleyecek.

    Genç bir kadın düşünün. Anadolu'da küçük bir şehirde üniversite öğrencisi. İkinci öğretimde, dersleri geç saatlere kadar sürüyor. Ancak bulunduğu bölgede toplu taşıma araçları belli bir saate kadar çalışıyor… Ana caddelerde bile düzgün bir aydınlatma sistemi yok. Okuldan çıkıp evine yürürken her adımını karşısına kötü niyetli biri çıkacak endişesiyle atıyor. Artık bu duruma son verecek bir çözüm üretilmesini istese de tek başına ne yapabileceğini bilmiyor. Toplum Gönüllüleri Vakfı başlattığı bir proje ile onlara alternatifler sunuyor.

    Türkiye'nin ilk ‘genç kadın fonu' niteliğini taşıyan proje kapsamında toplumsal cinsiyet ayrımcılığına yönelik çalışmalar desteklenecek. Söz konusu destek hem TOG'un proje yürütme ve saha tecrübesinden faydalanma hem de maddi anlamda gerçekleşecek. Türkiye'nin her yanından 15-29 yaş arası kadınlar bu alanda geliştirdikleri projeyle vakfın oluşturduğu fona başvurabiliyor. TOG Gençlik Araştırmaları ve Politikaları Departmanı yöneticisi ve projenin yürütücülerinden Başak Tuğsavul, 77 ilde üniversite öğrencileriyle aktif çalıştıklarını söylüyor. Üniversitelerden kadın sorunlarına yönelik etkili projeler geleceğini öngördüklerini belirten Tuğsavul, “Meseleye kafa yoran herkes vakıfla iletişime geçebilir. Tek şart projeleri bireysel değil, ekip çalışmasıyla yürütmek. Yani birkaç kişi de olsa düzenli olarak bir araya gelebilecek disiplini sağlayabilmek.” diyor.

    Ne tür projeler üretilebilir?

    TOG gönüllüsü Başak Tuğsavul, hayatın içinde bize çok sıradan gelen sorunlara bile dikkat çekmek istediklerini söylüyor. Zira Türkiye'de kadınların sorunları denilince akla ölüm ve tecavüze varan şiddet olayları gelse de hemen her kadının bizzat yaşadığı daha birçok zorluk var. Bu yüzden kadına yönelik ayrımcılığı kendimizden çok uzak bir sorun gibi algılamamamız gerektiğini söyleyen Tuğsavul, şöyle devam ediyor: “Yaşadıkları pek çok şeyi kendileri adlandırmıyor bile. Örneğin güvenli toplu taşıma imkanlarının olmaması, aydınlatmanın sağlanmadığı sokakta tedirginlikle yürüyen kadınlar ve daha bir sürü şey… Biz bunlara da çözüm üretmek istiyoruz. Mesela bir grup üniversite öğrencisi yaşadığı bölgedeki otobüsçüler kooperatifine gidip sorunlarını anlatacak. Ve oradaki halkı bilinçlendirmek için el broşürü bastıracak. İşte bu tür konularda hem bilgiye hem de materyallere ihtiyaçları var ve biz bunları sağlamak için yola çıktık.”

    Kız çocuklar hep mağdur

    Kadınların yaklaşık üçte biri 19 yaş altında evleniyor.

    15-29 yaş arası genç nüfusun yüzde 28'i ne çalışıyor ne de okuyor. Genç kadınlarda bu oran neredeyse iki katı.

    Genç kadınlar, kentte ve kampüslerde sıklıkla sözlü/fiziksel taciz vakalarıyla karşı karşıya kalıyor.

    Yılda ortalama 90 bin kız çocuğu anne oluyor.

    2014 yılı verilerine göre, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik cinsel tacizin yüzde 13'ü okul ve dershanelerde gerçekleşiyor.


    0 0

    “Hayat, fena halde futbola benzer.” sözü, ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar' filminin Erkan Can tarafından söylenen unutulmaz repliğidir. Bir sezon önce yeşil sahalarda fırtına gibi esen yıldız futbolcular, ertesi yıl tanınmaz hale gelebiliyor. İşte birkaç örnek…

    Attığı gollere istinaden onu yeşil sahaların Muhammed Ali'si olarak tanımlayanlar oldu. Özellikle Karabükspor'da oynarken ‘kelebek gibi uçuyor, arı gibi sokuyordu'. Dile kolay 50 maçta 30 gol atmıştı. Haliyle bütün gözler bu yetenekli Nijeryalının üstündeydi. 2011 yılındaki şike davasında adı geçti. Bu süreçten sonra gözler daha bir dikkatle izledi onu. Neyse sözü dolandırmayalım. 22 Mart 2015'te kendi sahalarında oynanan Galatasaray derbisinde sahayı terk etme girişimi, taraftarların nezdinde yıldız oyuncunun bittiği andı denebilir. Başkan Aziz Yıldırım'ın “Fenerbahçe için nezarethanede dört gün yattı.” sözü bile kâr etmedi onun için. Ve büyük umutlarla Sarı-Lacivertli formayı sırtına geçiren oyuncu, başarısızlık hikâyesinin esas oğlanı oldu. Sözü Emmanuel Emenike'den açmış olmamızın nedeni, söz konusu halin Avrupa futbolunda da gözlemlenmesi.

    Radamel Falcao, Atletico Madrid formasını giydiği 2011-2013 sezonlarında oynadığı 68 maçta rakip filelere 52 gol bırakmıştı. Bu, Kolombiyalı yıldız için olduğu kadar kulüp adına da önemli bir başarıydı. Zaten her şey bu gollerin sonrasında başladı. 2013 yılında Fransız ekibi Monaco'ya transfer olan Falcao, burada pek bir varlık gösteremedi. Ve ünlü İngiliz devi Manchester United'a kiralanarak Ada'ya ayak bastı, 15 maçta sadece 4 gol atabildi. Tabii bunda ‘Kaplan' lakaplı futbolcunun yaşadığı sakatlığın önemli bir payı vardı. Teknik Direktör Van Gaal'in şu sözü, acı tablonun diğer ismiydi aslında, “Falcao'nun 20 dakikalık kondisyonu var.”

    2011-2014 sezonlarında milyonların önünde Nou Camp'ta top koşturuyordu Alexis Sanchez. 88 maçta 39 gol atmayı başarmıştı Şilili yetenek. 2014'te o da Ada'ya gitti ve Arsenal'a imza attı. 29 maçta 14 gol atmasına rağmen istenilen performansı bir türlü yakalayamadı. İngiliz taraftarının tatmin olmadığı şey, belki de genç ismin Barcelona'daki oyun tarzını kendilerine izlettirememesiydi.

    Gelelim Devrekli Mesut'a… Türk asıllı Alman futbolcu, profesyonel kariyerine Schalke 04 ile başladı. Ardından Werder Bremen'le yolları kesişti. Bu arada Alman Millî; Takımı'nın formasını sırtına geçirdi. Türklerden bir kısmı onu ‘Türk gibi davranmamakla' tenkit ederken; Almanlardan bir kısmı da ona maç öncesi Alman millî; marşını okumadığı için kızıyorlardı. 2010'da Alman ekibinden İspanyol devi Real Madrid'e transfer olduğunda flaş isimlerden biri haline geldi. Zidane'den sonra 10 numaralı formayı sırtına geçiren bir başka göçmen çocuğuydu o da. Madrid'de 105 maça çıktı, 19 gol kaydetti. Üç senenin sonunda, yani 2013'te Arsenal'e transfer oldu. Ancak geçtiğimiz sezon performansında büyük bir düşüş yaşadı. Hocası Arsene Wenger, “Özil'in burada heykeli dikilecek.” diyerek yıldız oyuncuyu onore etti. Fakat The Sun gazetesi, şu başlığı attı: “Taraftarlar zaten onun bir heykel olduğunu düşünüyor.” Bakalım Devrekli Mesut, bu sözün altında kalacak mı?

    Fernando Torres, 2008 Avrupa Şampiyonası finalinde, İspanya formasıyla Almanya'ya attığı gol sonrası futbol kamuoyunun gündemi olmuştu. Atletico Madrid ile başlayan kariyeri, Liverpool ve Chelsea ile devam etti. 2014-2015 sezonunda İtalyan ekibi Milan'a gitti; fakat eski günleri peşinden gelmedi. Sadece 10 maç oynadı ve 1 gol attı. Sezon sonunda ‘küllerinden yeniden doğsun' diye eski kulübü Atletico Madrid'e kiralanan Torres, 17 maçta 2 gol atabildi. Ve yalnızlar rıhtımına demir attı.

    Arjantinli yetenek Di Maria, 2010'dan itibaren dört sene formasını giydiği Real Madrid'de başarılı günler geçirdi. Dile kolay 124 maça çıktı, rakip filelere 22 gol bıraktı. 2014'te Manchester United'e transfer oldu. Fakat burada sadece 5 maça çıkabildi. “Kırmızı Şeytanlar'ın çürük domatesi” oldu bir bakıma. Kadroya girmekte zorlanan Di Maria'nın adı şimdilerde PSG ile anılıyor.

    Onun için ‘ikinci Zlatan İbrahimoviç' diyenler de oldu; ama kişisel istikrarı ülkesi Bosna-Hersek'i andırıyor. Edin Dzeko, Wolsburg'daki parlak kariyeri sonrası 2011'de Manchester City'e imza attı. Attığı hayatî; gollerle takımına büyük katkı sağladı. Öyle ki ilk sezonunda FA Cup'ı kazandı. Ancak o da şimdilerde düşüş yaşayan ve ‘ver bana düşlerimi' diyen futbolcu taifesinden.

    Tekniği ve rakiplerinden top çalmasıyla tanınan Marcu Reus da inişe geçen grupta yer alıyor. Borussia Dortmund'daki güzel günleri yaşadığı sakatlıkla kâbusa döndü. Bakalım önümüzdeki sezon hayat ondan futbolu mu çalacak; yoksa o rakiplerinden meşin yuvarlağı mı?

    David Luiz ismi bazı futbol yorumcularına göre zaten şişirilmiş bir balondu. 2011-2014 yılları arasında Chelsea'de oynarken attığı 4 gol bunun ispatıydı kimilerine nazaran. Sonrasında anlaştığı PSG'ye ise kariyerinin bittiği kulüp olarak bakıldı. Acımasız eleştirilere maruz kalan Brezilyalı yıldıza 8 yaşındaki bir çocuğun yazdığı mektup çare olacak mı, onu bu sezon göreceğiz: “Dünya Kupası'nda oynadığın bütün maçları izledim ve oynadığın oyunu çok beğendim. Bence üzülmemelisin; çünkü sen iyi oynadın… Hayat böyledir; bazen üzülür bazen sevinirsin ama daima mutlu olmak zorundasın.”


    0 0

    En hızlı ve konforlu şekilde tatile çıkma planlı yapanların tercih ettiği uçakla seyahatlerde, yaz sezonu çilesi başladı.

    Okulların kapanmasıyla ciddi yoğunluk yaşanan havalimanlarında, terminal girişi ve pasaport arkasındaki güvenlik noktaları ile check-in (bilet ve bagaj işlemi) yapılan kontuarların önünde oluşan kuyruklar, seyahatleri adeta çileye dönüştürüyor. Bu zorlukları atlatan bazı talihsiz yolcuları ise daha kötü bir sürpriz bekliyor. Daha kötüsü ne mi olabilir? Biletiniz olduğu halde uçağa binememek elbette.

    Havayolu şirketleri, Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği kurallarına göre uçağın kapasitesinden fazla bilet satabiliyor. Daha fazla doluluk oranıyla uçuş gerçekleştirebilmek için ‘over book' adı verilen kapasite fazlası bilet satan şirketler, bu satışı uçtukları güzergah ve uçağın koltuk sayısına göre yapıyor. Uçaklarda fazladan 30 bilet satışı gerçekleştirilebiliyor. Böylece, son dakikada uçuşunu iptal eden veya uçağa gelmeyen yolcular nedeniyle havayolu şirketlerinin zararı önleniyor.

    HAVALİMANINA ERKEN GİDİN

    Yolcuların, ‘over book' mağduriyeti yaşamaması için mutlaka bazı tedbirler alması gerekiyor. Bu yüzden öncelikle terminal girişindeki güvenlik noktalarında yaşanan yoğunluk nedeniyle havalimanına en az 2-3 saat önce gidilmesi tavsiye ediliyor. Güvenlik noktalarından geçen yolcuların ise vakit kaybetmeden kontuarlara giderek check-in işlemini yaptırması ve boarding kartını alarak uçuşunu onaylaması isteniyor. İşte bu işlemden sonra korkulacak bir şey kalmıyor. Bilet ve bagaj işlemini tamamlayan yolcular, daha sonra gönül rahatlığıyla özel yolcu salonları ile cafe ve restoranlarda uçak saatini bekleyebilir.

    UÇAMAYANLAR OTELE

    YERLEŞTİRİLİYOR

    Havalimanında büyük tartışmalara neden olan bu over book uygulaması, tüm dünyada her yıl milyonlarca yolcunun mağduriyet yaşamasına sebep oluyor. Havayolu şirketleri, fazla bilet satışını özellikle bayram dönemi, okulların açıldığı ve tatile girdiği haftalar, hac ve umre seyahatleri ile yılbaşı öncesi uçuşlarda gerçekleştiriyor. Uygulama nedeniyle uçağa alınmayan yolcular ise ilk etapta bir sonraki sefer ile gönderilmeye çalışılıyor. Özel dinlenme salonlarında ağırlanan mağdur yolcular, daha sonra ekonomi sınıfı biletli olsalar da, business sınıfta uçuş yapıyor. Bilet ücretini kabul etmeyen ve bir gün sonraki uçuşla gitmeyi kabul edenler ise otellere yerleştiriliyor.

    Corendon'dan Antalya'ya ek sefer

    Corendon Havayolları, yazın Almanya ve İsviçre'den gerçekleşecek Antalya uçuşlarına 24 bin ek koltuk daha arz etti. Şirket ağustos ve eylülde Münich, Stuttgart, Nurnberg ve Zürich'ten Antalya'ya cumartesi, pazar, pazartesi ve perşembe ek seferler de düzenleyecek. Almanya'nın 14 havalimanından Antalya'ya uçan Corendon, 20 kg ücretsiz bagaj, sandviç ve içecek ikramı da sunuyor.

    Atlasglobal, Düsseldorf ve Köln'e uçuyor

    Atlasglobal, Atatürk Havalimanı'ndan Almanya'nın Düsseldorf ve Köln kentlerine uçuşlara başladı. İstanbul'dan saat 09.30'da gerçekleşen Duesseldorf uçuşlarının fiyatları her şey dahil 69 Euro'dan, saat 15.00'da düzenlenen Köln seferleri ise her şey dahil 57 Euro'dan başlıyor.

    SunExpres, kışın 29,99 TL'ye uçuracak

    SunExpress Havayolları, 2015-2016 kış sezonunda iç ve dış hatlarda 49 merkeze haftada 714 uçuş ile 135 bine yakın koltuk arz edecek. İç hatlarda 10. yılına girecek şirket, ‘Sakla bileti gelir zamanı' sloganıyla kış tarifesini her şey dahil 29,99 TL'den başlayan fiyatlarla satışa açtı. İzmir ve Antalya'dan iç ve dış hatlarda en fazla noktaya uçan SunExpress, önceki kışa göre İzmir ve Antalya'dan uçuş sayısını yüzde 22 artırarak haftada 714 tarifeli sefer gerçekleştirecek.


    0 0
  • 06/13/15--14:00: [Haftanın albümleri]
  • Merve Kayacan'dan ‘Sevdanın Türküsü'

    Merve Kayacan, Türk halk müziğinin yeni isimlerinden. Dupduru ve güçlü sesiyle türküleri yorumlayan müzisyen, türkü severlerin dikkatini çekmeyi başardı. Bugüne kadar Hüseyin Turan, Nida Ateş, Zara, Orhan Hakalmaz, Sümer Ezgü gibi sanatçıların albüm çalışmalarında yer alan Kayacan, ilk albümüyle karşımızda. Anadolu'nun dört köşesinden derlenmiş türkülerden oluşan ‘Sevdanın Türküsü'nde; deyiş, oyun havası, uzun hava gibi türler yer alıyor.

    Eda-Metin Özülkü şarkıları

    Eda-Metin Özülkü, müzik dünyasının en önemli çiftlerinden. Hepimizin hafızasına yer edinen birçok şarkıları var. Bunun dışında başka isimlere verdikleri besteler de bulunuyor. İkilinin sesinden duymaya alıştığımız şarkıları Bizim Şarkılar isimli albümde bu defa başka seslerden dinliyoruz. Çalışmada; Yaşar, Gülben Ergen, Işın Karaca, Murat Dalkılıç gibi isimlerin yanı sıra Asuman Krause, Zuhal Topal, Hande Subaşı gibi isimler de yer alıyor. Albümde; Seninle Olmak Var Ya, Boşu Boşuna, Eğlen Güzelim gibi şarkılar var.

    Akrepler sonsuza dek bizimle

    Dünyaca ünlü Alman rock grubu Scorpions, kuruluşunun 50. yılında Return To Forever isimli albümlerini yayınladı. Scorpions'ın 18. stüdyo albümü olan çalışmada grubun Blackout, Love at First Sting, Savage Amusement albümlerini kaydettikleri dönemde yazdıkları ancak daha önce yayınlanmayan şarkılarına ek olarak daha önce yayınlanan şarkılarının yeniden kaydedilen versiyonları da yer alıyor. Albüm ülkemizde hem CD hem de 2 LP'lik versiyonlarıyla yayınlanıyor.


    0 0
  • 06/13/15--14:00: [BİZİM KÖY]
  • En zengin öğretmen!

    ‘Parayla saadet olmaz' sözünü tekrarlayanların hep zenginler olması hayatın ironisi galiba. Çin'in en zengin işadamlarından e-ticaret devi Alibaba Group'un eski CEO'su Jack Ma, paranın huzur vermediğini söylüyor. Eski günlerine özlem duyduğunu ifade eden ünlü milyarder, “Eskiden İngilizce öğretmenliği yaparak saatte 15 dolar kazanırdım. Şu anda milyar dolarlar kazanıyorum ama eski hayatımı özlüyorum.” diyor. Laf paradan açılmışken, 49 yaşındaki Jack Ma'nın 21,8 milyar dolar serveti bulunuyor.

    Einstein'dan gelen mektup

    Ünlü fizikçi Albert Einstein'ın hayatının her detayı halen ilgi odağı. Şimdi de mektupları ABD'nin Los Angeles kentinde düzenlenecek açık artırmada satılacak. Einstein'ın 27 mektubundan bazılarının el yazısıyla, bazılarının da daktiloda yazıldığı; bir kısmının İngilizce, diğerlerinin Almanca olduğu açıklandı. Mektupların tanesinin 5 bin ila 40 bin dolara alıcı bulacağı tahmin edilirken, toplam tutarın ise 500 bin ila 1 milyon dolar olması bekleniyor.

    Kanseri bitiren aşı

    Kanser, çağımızın en tehlikeli hastalığı. Ancak artık çözümsüz değil, en azından bir kısmı. Kanada'da rahim ağzı aşısı için geliştirilen ‘Cervarix' adlı aşının, genç kızlara uygulanması durumunda bu kanser türünü önlediği tespit edildi. Deneylerde Kosta Rika'da 18-25 yaş arası 7 bin 500 kadına, Pasifik Asya, Avrupa ve Amerika'da 15-25 yaş arası 18 bin 500 kadına uygulandı. Aşının sadece tek bir dozunun bu kanser türüne neden olan papilloma virüsünün iki türünü engellemekte yeterli olduğu tespit edildi.


    0 0

    Süper Lig'de önümüzdeki sezon 18 takımdan 14'ü yerli hoca liderliğinde mücadele verecek. ‘Dört büyükler'den üçünün hocası da yerli. Peki, yabancı teknik adamların pabucunu dama atmalarının arkasında neler yatıyor?

    Bilhassa 80'li yıllarda Türk futbolunda teknik adam olarak Yugoslavlar ağırlıktaydı. Boşnak, Sırp, Hırvat antrenörler, kendi mantalitelerini uygulamaya çalıştılar. Futbolumuzdaki yabancı hoca transferi bugün de devam eden bir gelenek. Lakin yeni, yerli teknik adamlar, bir zamanlar top koşturdukları sahaya bakarak; kenardan taktik vermeye başladı. Bugüne baktığımızda ise ‘dört büyükler'den üçünün hocası yerli. Beşiktaş Şenol Güneş'le, Galatasaray Hamza Hamzaoğlu'yla, Trabzonspor Ersun Yanal'la yoluna devam edecek. Fenerbahçe ise uzun bir aradan sonra tercihini yabancı hocadan yana kullandı. Portekizli Vitor Pereira, Sarı-Lacivertli ekibin bu sezonki teknik direktörü. 2010 yılının şampiyonu Ertuğrul Sağlam ise Bursaspor'la yine, yeniden üç senelik sözleşme imzaladı. Tarihlerinde ilk kez Avrupa kupalarında mücadele edecek olan İstanbul Başakşehir de bu başarının mimarı Abdullah Avcı'yı bırakmadı. Mersin İdman Yurdu, geçen sezonki hocaları Rıza Çalımbay'la yeniden anlaşma sağladı. Konyaspor ise Aykut Kocaman ile bu sezon da devam edecek gibi görünüyor. Kasımpaşaspor'un yeni teknik direktörü ise Önder Özen oldu. Yardımcısı ise herkesin yakından tanıdığı Mehmet Aurelio. Küme düşmekten son anda kurtulan Çaykur Rizespor, Hikmet Karaman'la devam kararı aldı. Türkiye Kupası'ndaki çıkışıyla göz dolduran Sivasspor da Sergen Yalçın'ı bırakmıyor. 2015-16 sezonunun yeni ekiplerinden Antalyaspor Yusuf Şimşek'le, Osmanlıspor Uğur Tütüneker'le, Kayserispor ise Okan Buruk'la boy gösterecek.

    Futbolculuk dönemlerindeki başarılarından

    dolayı tercih ediliyorlar

    Peki, bu asla rücuun nedeni ne? Öz kaynaklara dönüş romantizmi, hikâyenin ne kadarına tekabül ediyor? Meydan Gazetesi spor yazarı Altan Tanrıkulu, söz konusu hali, “Altın jenerasyonun ürünleri.” diye tanımlıyor. Ona göre Türk futbolu son 30 yılda iki kez ‘altın jenerasyon' yakaladı, “İlki 1980'lerin sonu, 1990'ların başındaydı. Derwall, Piontek, Milne, Hiddink, Veselinoviç gibi çalıştırıcıların elinde müthiş yetenekler vardı. İkinci kuşak 2000'li yılların başında ortaya çıktı ve futbolumuz zirveye yerleşti. Bugün ligimizde görev alan teknik adamların çoğu bu iki jenerasyonun futbolcularıydı.” Yerli hocaların teknik adamlık koltuğuna oturmalarında futbolculuk dönemlerindeki kişisel başarılarının olduğunu hatırlatan Tanrıkulu, “Tabii maliyetlerinin yabancı antrenörlere göre daha hesaplı olmaları da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek. Çünkü olası bir başarısızlıkta tazminat bedelleri az oluyor.” diyor. Tanrıkulu, yabancı kısıtlamalarıyla birlikte her geçen sezon yerli teknik adama doğru dönüş olduğunu belirtiyor. “Ama benim görüşüm.” diyor ve devam ediyor: “Teknik adamın yerlisinin, yabancısının değil de başarılısının, başarısızının olduğu yönünde. Gözlemlerimiz çalıştırıcının kimliğinden çok işine odaklanmalı. Bizim antrenörlerimiz de dünyanın farklı liglerinde, farklı ortamlarda çalışmalı.” Türkiye'de Bilic, Şota gibi isimlerin sevildiğini; ama çok da başarılı olamadıklarını kaydediyor. Tanrıkulu, bu sezon yerli teknik adama doğru keskin bir dönüş gözlemlediğini belirtiyor. Ama artık 14 yabancı transfer edilebilen ortamda teknik adamların da kendilerini geliştirmesinin şart olduğunu söylüyor: “Yabancı dil konusunda mutlaka adım atmalılar. Dilerim bu sezondan başlayarak ligimiz daha kaliteli daha güzel olur, Türk teknik adamlarımız da yurtdışında önemli takımlarda görev alacak düzeye gelir.”


    0 0

    İtalyan pilot Davide Petroni, Soma faciasının yaşandığı günden beri kendisine ‘Bu insanlar için ne yapabilirim?' sorusunu soruyor. Petroni, Soma'ya bizzat yardım ulaştırmakla kalmadı şimdi de İstanbul'u çizdiği peçetelerden sergi açtı.

    Kullanmak üzere elimize aldığımızdan itibaren ömrü bir dakikayı geçmeyen peçetelerden kalıcı ve bir o kadar kıymetli bir hayır işi çıkarmayı kim akıl etmiş olabilir ki? 6 yıldır İstanbul'da yaşayan ve Türkiye için ‘birinci vatanım' diyen İtalyan Pilot Davide Cufaro Petroni etmiş. Ve ortaya geliri Soma'daki madenci yakınlarına gönderilecek bir sergi çalışması çıkarmış. Petroni sanatçı da değil tasarımcı da; ‘İstanbul aşkını' peçetelere işlemeye çalışan biri. ‘Çalışmalarım tabii ki profesyonel değil, normal şartlarda kimse bu işlerimle bana sergi filan açmaz' diyecek kadar samimi. Peki nasıl olmuş da İstanbul'un önemli galerilerinden biri işlerine bir hafta boyunca kapısını açmaya karar vermiş? Cevabı çok açık: İşin ucunda Soma ve facia meydana geldiğinden beri bireysel olarak ilçeye yardım ulaştırmaya çalışan biri var.

    Petroni, Soma'daki maden faciasını içselleştirecek kadar Türkiye ile gönül bağı kurmuş. Hassasiyetini ise ‘sokakta yardıma ihtiyacı olan birini görseniz pasaportunu sormazsınız' sözleriyle açıklıyor. Maden kazası olduğu sırada İtalya'da bulunan pilot, hemen Türkiye'deki arkadaşlarını arayarak ne yapabileceğini sormuş. İstanbul'a döndükten sonra da buna kafa yormaya devam etmiş. Önce Kızılay'ı aramışlar ama asıl istedikleri, yapacakları yardımı banka aracılığıyla değil bizzat ilçeye giderek ailelerle görüşerek ulaştırmakmış. O yüzden araya herhangi bir kurumu sokmayarak bireysel olarak yardım yapmaya karar vermişler. Facebook üzerinden ‘theSomaDiaries' adlı grubu kuran pilot, sadece arkadaşlarından 12 bin lira toplamış. Ve bir ay arayla iki kez Soma'yı ziyaret ederek topladığı paralarla yaptıkları alışverişi toplamda 19 aileye ulaştırmışlar.

    Peçeteler nasıl devreye girmiş? Sorunun cevabı Petroni'de: “İlk başlarda uçuş plan kâğıtlarının arkasına İstanbul'un silüet resimlerini çiziyordum. Bir gün Pendik'te bir restoranda otururken masadaki peçeteye bir şeyler çizmeye başladım. Bu, ufak çaplı bir hobiye dönüştü. Hobimden haberi olan ve Soma için yardım faaliyetleri yaptığımı bilen biri ‘Neden bunları sergilemiyorsun?' dedi. Böylece ‘Soma İçin Bir Peçete' adlı sergi ortaya çıktı.” ‘Zor olmuyor mu peçeteye çizmek? Özellikle zorlandığınız figürler oluyor mu?' sorusuna cevabı ise şu şekilde Petroni'nin: “Sanatçı ya da tasarımcı olmadığım için bana her şey zor geliyor. Fakat perspektif ve hareketli figürleri çizmekte bir parça daha zorlanıyorum.” Peçetelerle başka sergi açma planları var mı acaba diye merak ediyoruz. “Bu özel bir projeydi. Açıkçası peçetelere çizmeyi çok da tercih etmem.” diyor gülerek ve ekliyor: “Ama şu anda bize sponsor olan galeri gibi bir başka yer çıkarsa neden olmasın.” Nişantaşı'ndaki Nish Art Galeri'de dün sergilenmeye başlayan İstanbul figürlü peçeteler, 20 Haziran'a kadar görülebilecek.

    Havadan İstanbul'u görünce evime gelmiş gibi hissediyorum

    Davide Cufaro Petroni, İtalya'nın Bari kentinde doğup büyümüş. Daha önce de işi dolayısıyla çok sık seyahat etmiş ama ilk defa bu kadar uzun bir süre memleketi dışında yaşıyormuş. 34 yaşındaki Petroni, 6 yıldır Türkiye'de ve şu anda THY'de pilot olarak görev yapıyor. İstanbul'u o kadar çok seviyor ki, şehrin uçaktan görünen betondan mütevellit silüeti bile onu etkilemiyor. “Boğazı görünce bütün yorgunluğumu unutuyorum. İstanbul'u yukarıdan gördüğüm anda eve gelmiş gibi hissediyorum.” sözleri ona ait.


    0 0

    Şimdilerde adlarını her ne kadar ‘kuaför' hatta ‘saç tasarımcısı' gibi isimlerle anma girişimleri olsa da onlar Osmanlı'dan bu yana kullanılan adıyla ‘berber'. Bir Berber Bir Berbere adlı kitap, bu mesleğin sosyal tarihine ışık tutan yazılardan oluşan bir derleme. Edebiyatçı bakışı elbette var ama ‘berber makası altında eşitlenen müşteri bakışı' evla.

    “Saç ıslatma ve tarama hoşbeşle, nasılsın'la geçer. İlk makas darbeleriyle iş-güçten konuşulmaya başlanır. Berber elini saçlara daldırıp, parmaklarının arasından fırlayan fazla kısmı kesmeye hazırlanırken aynadan bir bakış atar ve sorusunu sorar: Evli misin?”

    Sohbete girme konusunda mahir bir kişiye, yani bir berbere ait olduğu belli olan bu cümleler, yönetmen Adem Erkoçak'ın ‘Hayatımı değiştiren tıraşlar' başlıklı yazısından. Erkoçak'a müşterinin müşterilikten, berberin berberlikten çıktığı, erkekler dünyasına özgü sohbete dair bu detayların da olduğu yazıyı yazdıran şey ise bir kitap. İletişim Yayınları'ndan çıkan ‘Bir Berber Bir Berbere' adlı çalışma, berberliğin sosyal tarihi üzerine edebiyatçı gözüyle yazılan yazıların derlemesi. Berber koltuğundaki hatıralarını paylaşan yazarlar arasında Tanıl Bora ve Adem Erkoçak'ın yanı sıra Barış Bıçakçı, Hasan Ali Toptaş, Ercan Kesal, Gökhan Akçura, Ahmet Büke, Abdullah Çelik, Mustafa Çiftçi, Tarhan Gürhan, Özer Korkunç, Necip Sarıcı, Murat Toklucu, Bahadır Türk ve Süha Ünsal gibi isimler de var. Berberlerin nasıl erkek mekânları olduğunu yine onların yüzüne vuran iki kadın yazar da mevcut: Gülname Turan ve Sinem Erenler… Onlara da sıra gelecek fakat gelin şimdi arka kapak yazısında yazdığı gibi ‘makas altında eşitlenen berber müşterilerinin gözüyle' yazılmış anılardan bir özet sunalım.

    Halk tababetinin neferleri

    Tanıl Bora'nın deyimiyle kimi zaman nabza göre şerbet veren ama bazen de hikmet dolu sözleriyle bir halk filozofuna dönüşen berberlerin tek mahareti ağzının laf yapması ya da çok güzel saç sakal tıraşı yapması değil elbet. En azından eskiden böyle değilmiş. Diş çekip hacamat yapan, sülükle kan alan eski berberler, hekimlere mahsus el ustalığına ortakmış. Bu yüzden de Bora'nın tanımlamasıyla bir bakıma ‘halk tababetinin neferleri'dir onlar. Şimdilerde yavaş yavaş kuaför salonları, lüks ve VIP berber salonları çıkmaya başlasa da karşımıza, mahalle aralarındaki berberlerin sunduğu sohbet ortamına ve sıcaklığa ucundan kıyısından yaklaşamazlar.

    Kitap, yazarların kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldıkları yazılarla çok yakın mesafede sohbet edildiği için güzel kokmaya, naneli sakız çiğnemeye gayret eden berberlerden de haber veriyor, berberin tıpkı futbol takımı gibi babadan oğula geçtiğinden de. Bir de berber değiştirmenin baba-oğul arasında ismi konulmayan bir gerginliğe yol açtığından da... 1970'li yılların başına kadar kasabalarda tıraş ücretinin nakdi değil ayni ödendiğini, berberlerin harman sonunda her erkek başı için dört tas arpa ya da buğday toplamak için yollara düştüğünü, sadece bayram günleri peşin para alındığını Hasan Ali Toptaş'tan öğreniyoruz. Aynadaki görüntüye bakılarak yapılan sohbetleri de Toptaş hatırlatıyor okuyucuya.

    Esnaf-zanaatkârlığın son kalelerinden biri olan berberlik mesleğine iade-i itibar niteliğindeki çalışma, Adem Erkoçak'ın fotoğraflarıyla tamamlanmış. Sinem Erenler'in deyimiyle ‘kadınlar için bilinmezliğin mekânı' olan bu dükkânların kapısını aralayan kitabın erkek okuyucular için çok daha anlamlı olduğu kesin. Ama kitabın hemen başında belirtildiği üzere kadın kuaför salonlarına dair benzer bir çalışma da yolda sanıyoruz. Hadi hayırlısı!

    Berber Azrail olur gelir bir gün…

    Aynı zamanda doktor olan oyuncu Ercan Kesal da ‘meslektaş' diye bahsediyor berberlerden. Et benini koparma, siğil yakma, çıban boşaltma onların işi neticede! Bir de boyun kütürdetme var ki, korkunun ecele faydası yok! Hem dememiş mi ki Berber Salih zamanında Kesal'a ‘Sen korkma hocam, affedersin ama biz de bu işin doktoruyuz' diye. Kesal'ın bahsettiği bir başka tür berber var ki bunlar da okul girişlerinde elinde makasla bekleyen gönüllü berberler. Genelde müdür muavinlerinden çıkan bu grubun favori saç stili ise eşek tıraşı. Makasla saç üzerinden tren yolu gibi bir manzara çıkar ortaya ki çaresi öğrencinin en yakın berbere gidip saçını kabak tıraşı yaptırmasıdır. Ve ‘berber Azrail olur gelir bir gün' dedirten zamanlar. ‘Babam artık pek dışarı çıkamıyor, eve gel de tıraş et' diye çağrılan berberler. Kesal'a göre, ölüm defin raporunu da aslında onlar imzalar. Usturalarıyla…

    Mustafa Çiftçi de aynı noktaya temas eder, ‘eve berber getirmişler' denildi mi, anlardın ki hastanın ölümü yakındır, diyerek. Çiftçi, para kazanmak için gurbete giden berberlerden de konu açıyor. Otellerde makas tıkırdatmak için Antalya'ya, Bodrum'a, Marmaris'e gidenlerden. Hem sıcaktır oralar, güneş vurdukça kendi saçı adama yük olur…

    Berberlerin piri Selman-ı Pak

    Gökhan Akçura da Osmanlı'dan başlayıp geçen yüzyılın ortalarına uzanan berberliğin tarihini anlatıyor kitapta. Bu tarihte berber kelimesinin İtalyanca sakal anlamına gelen barba kelimesinden geldiği bilgisi de var, berberlerin piri Selman-ı Pak ile ilgili ayrıntılar da. Bugün hâlâ bazı dükkânlarda gözümüze çarpan ‘Her seherde besmeleyle açılır dükkânımız/Hz. Selman-i Pâk'dir pirimiz üstadımız' yazılı tabelada bahsedilen, Hz. Peygamber'in mübarek başını tıraş eden Selman-i Pak… Yine aynı bölüm, ‘ayaklı gazete', ‘insan sarrafı' gibi adlarla anılan berberlerin öteden beri ‘konuşmayı seven' kişiler olduklarını da anlatıyor okuyucuya. 1931 yılında berberlerin talebiyle cuma günlerinin tatil olarak belirlendiği ancak bu kararın cuma günü tatil yapmak istemeyen diğer berberler tarafından öfkeyle karşılandığı ve ortalığın biraz karıştığından da bahsediyor Akçura.


older | 1 | .... | 134 | 135 | (Page 136) | 137 | 138 | .... | 165 | newer