Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 135 | 136 | (Page 137) | 138 | 139 | .... | 165 | newer

    0 0

    7 Haziran seçimlerinde milletin ne mesaj verdiği, bütün yönleriyle değerlendiriliyor. En büyük yenilgiyi alan iktidar partisi AKP de kendi içinde bir muhasebe süreci başlattı. Nerelerde hata yapıldığı masaya yatırılıyor. Yakın döneme bir göz atıldığında, aslında bunun cevabını bulmak zor değil. AKP'nin her geçen gün artan kibri ve şımarıklığı, düşüşte büyük rol oynadı. Nobran ve hukuk tanımaz tavırlar, kaba kuvvet, kendinden olmayan herkese hakaret ve iftiralarla saldırılması, muhalif herkesin gözaltı ve tutuklamalarla korkutulması, ülkeyi keyfî; bir şekilde idare etme hevesi, yapanın yanına kâr kalması, parti devleti uygulamaları halkı çileden çıkardı. İşte bazı örnekler:

    SOMA'DA MADENCİLERİN TEKMELENMESİ: Mayıs 2013'te Soma'da meydana gelen maden faciasında dramatik görüntüler yaşandı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, kendisini protesto eden Taner Kuruca isimli vatandaşı yumrukladı. Özel Kalem Müdür Yardımcısı Yusuf Yerkel de Erdal Kocabıyık isimli madenciyi yerde tekmeledi.

    ‘SIK ULAN SIK': Şubat ayında Gaziantep'teki bir esnaf eylemine damga vuran olay. Polis, esnaflara sert şekilde müdahale ederken Çevik Kuvvet'ten bir grup amiri, gaz sıkmayan polis memurunun ensesinden tutarak, “Sık ulan sık” diye bağırması infiale yol açtı.

    ‘SÖV GEÇ YA, SÖV GEÇ': Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın damadı Berat Albayrak, milletvekili adayı olarak katıldığı AKP Ümraniye teşkilatının organizasyonunda, bir partilinin ‘yolsuzluk' isyanı ile karşılaştı. 12 yıllık parti üyesi olduğunu söyleyen vatandaş, “Partimizi hırsızlıklar yüzünden savunamıyoruz. Hırsızlık yapanlar halktan özür dilemeli. Seçimleri kaybedersek bundan 4 bakanın vebali var.” diye tepki gösterdi. Kendisine bu yönde gelen eleştirileri cevaplamakta zorlandığını anlattı. Fakat bir parti yöneticisinden, “Söv geç ya, söv geç” karşılığını aldı.

    4 BAKANIN YÜCE DİVAN'DAN KAÇIRILMASI: 17 Aralık şüphelisi olan bakanlar Egemen Bağış, Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar için 20 Ocak 2015 tarihinde TBMM Genel Kurulu'nda Yüce Divan oylaması yapıldı. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın talimatları ile AKP bu 4 bakanı Yüce Divan'a göndermedi. Yolsuzluklardan hesap sorulmasını bekleyen vatandaşlar ise hayal kırıklığına uğradı.

    AKP'DEKİ FİRECİ VEKİLLERE ‘HAİN' DAMGASI: AKP'nin kendileri gibi düşünmeyen herkese yönelttiği linç kültürü, Yüce Divan oylamasında da kendini gösterdi. AKP'de 50 civarında milletvekili Yüce Divan yönünde oy kullanınca yandaş medyada ‘hain', ‘şerefsiz' diye hakarete uğradı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, “Bu isimleri bulun” diye talimat verdiği medyaya yansıdı. AKP Milletvekili Şamil Tayyar, “İhanet ettiler. 48 saat içinde bulunup partiden temizlenecekler” dedi. Bir diğer AKP Milletvekili Mehmet Metiner de “İstifa edenler daha şerefliydi.” ifadesini kullandı.

    TÜRGEV, BEĞENDİĞİ ARAZİLERE ÇÖKTÜ: Erdoğan'ın oğlu Bilal'in yönettiği TÜRGEV, hoşuna giden her arazi ve binayı bir şekilde ele geçirdi. Kupon arazilerde TÜRGEV'e ayrıcalık tanınırken işadamlarına zorla bağış yaptırıldığı iddiası gündeme geldi. Bilal Erdoğan, adeta ‘paralel Milli Eğitim Bakanı' gibi il il gezerek toplantılar yaptı. İl, ilçe milli eğitim müdürleri ve okul müdürleri ile bir araya geldi.

    TÜRK OKULLARINI KAPATTIRMA GİRİŞİMLERİ: Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tek dış politikası, Türk okullarını kapattırmak haline geldi. Gittiği her ülkede birinci gündem maddesi bu oldu. Özellikle Afrika'da “Cemaat okullarını kapatın” talebinde bulundu, Erdoğan'ın kibri, gittiği ülkelerin bile sabrını taşırdı. Nijerya'dan, “Bizi aptal sanıyor” tepkisi yükseldi. Özellikle Arnavutluk'tan gelen tepkiler, Erdoğan'ın itibarını sarstı.

    ALGI OPERASYONLARI: Hizmet Hareketi'ne yönelik algı operasyonları zulme dönüştü. Tamamen hukuksuz, hiçbir delile dayanmaksızın gözaltılar, tutuklamalar oldu. ‘Terörist' suçlaması ile hayırsever insanların evleri basıldı. Kimse Yok mu bile terör örgütü sayıldı. Kurban bağışları ‘terör' kapsamına sokuldu.

    MANİSA'DA ZULÜM: Emniyet Müdürü Tayfun Erdal Ceren, bazı sivil toplum kuruluşlarını mahkeme kararı olmaksızın ‘terör örgütü uzantısı' ilan etti. Buralara kurban, burs bağışı yapanları ‘terör örgütü üyesi' ilan edeceğini belirtti.

    GAZETECİLERİN DÖVÜLMESİ, AĞLATILMASI: Medya, görülmemiş bir baskı altına alındı. Cumhurbaşkanı'na hakaret iddiasıyla birçok gazeteciye dava açıldı. Attığı tweetler yüzünden gözaltına alınanlar oldu. Özellikle Sedef Kabaş'a açılan davalar, şaşkınlıkla karşılandı. Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından canlı yayında tehdit edildi. Cihan muhabiri Hüseyin Aydın, Emine Erdoğan'ın katıldığı bir programı takip etmek isterken ev sahibi Avea yetkililerince salondan atıldı. Zaman muhabiri Emre Şencan, Gezi Parkı'nda polislerce tekmelendi.

    BANK ASYA'YA EL KONULMASI:

    BDDK, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın talimatlarıyla hukuksuz bir şekilde Bank Asya'yı TMSF'ye devretti. Uzun süre yetki gaspı yapan ve yönetimi Bank Asya ortaklarına iade etmeyen BDDK, seçime sayılı günler kala bankaya tamamen el koydu.

    TAHLİYE KARARI VEREN HAKİMLER HAPSE ATILDI: Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve tutuklu polislere tahliye kararı veren hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer, önce Erdoğan'ın telkinleri ile açığa alındı. Hakim Metin Özçelik'in doktor eşi Hatice Özçelik, ‘yukarıdan' gelen bir talimatla Bezmialem Hastanesi'ndeki işinden çıkarıldı. Çocukları da kreşten atıldı.

    ”SEN KİMSİN, HADDİNİ BİL” DÖNEMİ: Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalif görüş açıklayan herkesi “Sen kimsin ya! Önce haddini bileceksin!” diye azarladı. Kimilerini ‘vatan haini' ilan etti.

    “BİR KULAĞIMIZDAN GİRER, BİRİNDEN ÇIKAR”: Uluslararası kamuoyundan gelen uyarılara karşılık rest çekildi. Twitter ve YouTube yasakları için AB'den gelen tepkilere, “Umurumuzda bile değil” karşılığı verildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Avrupa Parlamentosu'nun bir kararı için, “AP ne karar alırsa alsın, bir kulağımızdan girer, öbüründen çıkar.” dedi.

    ERDOĞAN'IN IĞDIRLI KADINLARA HAKARETİ: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, kendisini protesto için arkasını dönen kadınlara hakaret etti.

    DİYANET VE MERCEDES TARTIŞMASI: Diyanet İşleri Başkanlığı, hiç olmadığı kadar siyasete bulaştı. Bu seçimin en önemli sembollerinden biri de Diyanet ve Mercedes oldu. DİB Başkanı Mehmet Görmez, tepki çeken 1 milyon liralık Mercedes makam aracını iade edeceğini açıkladı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Benim haberim olsa o aracı geri verdirmezdim.” dedi. Bununla da yetinmeyip, kendisine zırhlı bir Mercedes vereceğini açıkladı.

    AKP'LİLER KPSS'SİZ MEMUR YAPILDI: Kamuda sürekli ‘VIP torpil' listeleri ortaya çıktı. Partililerin KPSS'ye bile girmeden memur yapıldığına dair belgeler açıklandı. AKP önde gelenlerinin dost ve akrabaları için yaptığı torpiller nedeniyle AKP, ‘Akraba Kayırma Partisi' şeklinde anılır oldu.

    YANDAŞLARIN DALKAVUKLUKLARI: Akşam ve Star gazetelerinin sahibi Ethem Sancak, “Anam babam sana feda olsun Tayyip Erdoğan” dedi. Hızını alamayıp ‘ilan-ı aşk'ta bulundu. Erdoğan'la aralarında Mevlânâ ve Şems'e benzer bir aşk bulunduğunu söyleyerek, “Onu tanıdıktan sonra gördüm ki böyle bir ilahi aşk, iki erkek arasında da oluyormuş.” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Danışmanı Yiğit Bulut, “İki silahım, yüzlerce mermim var, ben ölmeden kimse cumhurbaşkanına dokunamaz.” dedi.

    Bunları yaparsan oy alamazsın

    Öğrenciler ve iktidara yakın şirketlerde çalışan işçiler zorla mitinglere götürüldü.

    AKP'li Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin'in adı Miraç Kandili'nde mahyalara yazıldı.

    İstedikleri gibi ‘böcek' raporunu yazmayan eski TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Hasan Palaz tutuklandı.

    Üsküdar Validebağ Korusu'nda, mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen belediye çalışmalarına devam etti.

    Kurban Bayramı gecesi İstanbul Merter'deki Fatih Koleji'nin duvarı belediye tarafından yıkıldı.

    Birçok ilde okullara hukuksuz baskınlar yapıldı, öğrenci yurtları kanunsuz bir şekilde mühürlendi.

    Muğla Ölüdeniz Plajı, mahkemenin aksi yönde kararına rağmen ihaleye çıkarıldı ve yandaş firmaya verildi.


    0 0
  • 06/13/15--14:00: Sezar'ın salatası Sezar'a!
  • Sezar salatası neden Julius Sezar ile anılır? Peki ya neden İtalyan değil de Amerikan mutfağıyla anılıyor ve hatta Amerikan mutfağının en önemli ‘gastronomik buluşlarından' biri olarak sayılıyor?

    Geçtiğimiz hafta Uzakdoğu'ya uzanmış ve Tayland'a özgü bir salata tarifi paylaşmıştım. Bu hafta mevsime uygun pek meşhur bir salatadan bahsedeceğim. Sezar salatasını bilmeyenimiz, en azından duymayanımız yoktur sanırım. Peki ya hikâyesi? Mesela gerçekten Julius Sezar ile alakası var mı? Ya da Sezar ile anılmasına rağmen neden İtalyan değil de Amerikan mutfağıyla anılır ve hatta Amerikan mutfağının en önemli ‘gastronomik buluşlarından' biri olarak sayılır? Hakikaten de Amerika'da neredeyse her restoranın menüsünde rastlayabilirsiniz. Şimdi sıkı durun. Biraz daha hatlarınızı karıştıracak ama Sezar salatası Meksikalıların buluşu. Ama o apayrı bir hikâye. Gelin biz Amerika'da nasıl ortaya çıkmış buna bir göz atalım.

    Rivayete göre 1920'li yıllarda Amerika'da çok ünlü bir otel olan Casesar's Palace, Amerika'nın bağımsızlık günü kutlamalarının yapıldığı bir hafta sonu müşteriye boğulmuş ki, o hafta sonu otelin kilerinde ne var ne yok tükenmiş. Bunun üzerine otelin sahibi ve şefi Cardini Caesar, mutfakta kalan malzemelerle müşterileri için ve de onların gözü önünde bu salatayı hazırlamış. (O günden sonra artık bu uygulama bir geleneğe dönmüş ve hep müşterilerin önünde hazırlanır olmuş.) Caesar, salatasında; kaşık marulu, sarımsak, kruton, parmesan peyniri, yumurta, zeytinyağı ve Worchester sosu kullanmış. Şimdi farklı şekilde uygulamalarına şahit olabilirsiniz ama orijinal Sezar salatasında marul yaprakları bıçakla doğranmaz, sosu bütün haldeki yaprakların içlerine sürülür, üstlerine kruton konup düz bir tabağın içinde marullar yan yana dizilerek servis edilirmiş. Zaman içinde Sezar sosu farklı varyasyonlarda yapılır hale gelmiş. 1948 yılında ise Caesar Cardini, Sezar sosunun patentini almış.

    Peki, Avrupa'da özellikle de İngiltere'de pek meşhur olan Sezar salatasının Avrupa sofralarına kadar nasıl gelmiş dersiniz? Bunun da bir hikâyesi var elbette. İngiltere Kralı VIII. Edward, karısı Wallis Simpson ile 1920'li yıllarda San Diego'da tanışmış. Bayan Simpson, Tijuana'ya (otelin bulunduğu bölge) sıkça gider ve şef Caesar Cardini'nin bu salatayı gözünün önünde kendisi için hazırlamasına bayılırmış. Seyahat etmeyi çok sevdiğinden de, Avrupa'da her gittiği restoranda bu salatanın yapılmasını istermiş ve böylelikle Sezar salatası hızla tüm kıtaya yayılmış. İlginç değil mi?

    Mayonezi boca etmeyin!

    Mayonezi bol kepçeden kullanmaya bayılıyoruz. Sezar salatası yaparken özellikle bu hususa dikkat etmek gerekiyor. Marul yapraklarının sos içinde ölmemesine özen göstermek lazım. İyi bir Sezar salatası için marul seçimi önemli. Bu yüzden kıvırcık ve göbek salata kullanmayın. Zira Sezar salatasının sosun kıvamı yoğun olduğundan harmanlarken zedelenememesi sosu emip yumuşamayacak bir marul olmalı.

    Sezar salatası

    Malzemeler:

    1 adet marul

    3 dilim beyaz tost ekmeği

    2 yumurta sarısı

    1 tatlı kaşığı Worcestershire sos

    1 tatlı kaşığı hardal

    1 diş sarımsak

    1 tatlı kaşığı sirke

    Yarım limon suyu

    Yarım bardak sızma zeytinyağı

    Yarım bardak toz parmesan

    1/4 bardak kalın rendelenmiş parmesan

    YAPILIŞI: Yıkamış olduğunuz marul yapraklarını elinizle kabaca bölün ve kuruması için havlu peçetenin üzerinde bekletin. Bu arada kruton yapmak için küp küp şeklinde kestiğiniz ekmekleri fırında peksimet halini alana dek kızartın. Sarımsağı dövün. Derince bir salata kâsesi içine koyun. Hardalı, Worchstershire sos, limon suyu, karabiber ve yumurta sarılarını ekleyip iyice karıştırın. Çırpıcıyla karışımı bir yandan sürekli çırparken, zeytinyağını mayonez yapar gibi hafif hafif karışıma ekleyin ve mayonez benzeri bir kıvama getirin. Marul, parmesan, krutonları ve tuzu ekleyip hepsini iyice karıştırın. Kaselere koyun. Üzerlerini ise iri rendelenmiş parmesan ile servis edin.

    Not: *Sezar salatasının bana kalırsa olmazsa olmazlarından biri Worchstershire sos. İçinde pekmez şurubu, malt sirkesi, soya sosu, şeker, tuz, limon suyu, baharatlar ve ançuez var. Bütün büyük marketlerden temin edebilirsiniz.

    *Dilerseniz en üste ızgara tavuk ya da et dilimleri ekleyip tüketebilirsiniz.


    0 0

    Balım, Kopuş, Cango ve diğerleri. Bunlar ‘Çiçek Taksi'nin nam-ı diğer Manolya'sı Tuna Arman'ın sahip olduğu onaltı engelli hayvandan sadece birkaçı. Arman ‘çocuklarım' dediği kedileri, köpekleriyle kocaman bir aileye sahip.

    Oyuncu Tuna Arman, iyi bir hayvansever. ‘Ailem' dediği hayvanların kimisi doğuştan engelli, kimisi de gördüğü kötü muamele nedeniyle sakat kalmış. Sanatçının engelli hayvanlarla tanışması kör doğan bir kedi ilanıyla olmuş. Sonrasında kör bir golden cinsi köpek ilanı görünce dayanamayıp mail atmış. Hayvana yuva bulamadıklarını duyunca da oğlunu yanına alıp Ankara'ya gitmiş. Böylece ilk engelli hayvanı Toprak, aileye katılmış. Aldıklarında üç aylık olan Toprak, şimdi altı yaşında. Bazen çarpıştıklarında, engelli olduğunu unutup ‘Kör müsün Toprak!' diyormuş. Bundan sonra devamı da gelmiş. Balım ve tek kollu kedi Kopuş, trafik kazası sonrası engelli kalmış. Aysel adını verdiği kedinin menenjit geçirdiği söyleniyormuş. Kedinin kulakları sağır ve denge problemi var.

    Engelli hayvanlarla çok geç tanıştığını ve daha önce aklına neden engelli hayvanların olabileceğinin gelmediğine üzüldüğünü anlatan Arman, “Bir duyu organları olmuyor ve o, sen oluyorsun. Birbirimizi tamamlıyoruz.” diyor. Onlar da tıpkı insanlar gibi kavga edip birbirlerini kıskanıyormuş. Tüm bunlara rağmen, hepsi sevilme sırasını bilip, birbirlerine saygı duyuyormuş.

    Yolu şaşırıp çarparlar endişesiyle evdeki hiçbir eşyanın yerini değiştirmediğini söylüyor Arman. Sayıları çok olduğu için en ucuz mamalarla beslemek zorunda kaldığını söylüyor: “Allah iş versin, her zaman yesinler, her zaman var olsunlar. Biz ne yiyorsak onların hepsi tadına bakıyor ve inanılmaz bir bereketimiz var, hepimiz her şeyin tadına bakıyoruz.”

    Zaman zaman ‘insanlar da aç, onlara neden yardım etmiyorsun' gibi sözlerle karşılaşan Arman, “İnsanlara yardım etmek biraz daha maddi olanak isteyen bir durum. Hayvanlara yardım etmek ise daha çok manevî; duygu ve biraz da maddiyat gerektiriyor. Benim gücüm buna yetiyor, sen de insana yardım et.” diye cevap verdiğini ifade ediyor.

    SÜSLÜ PÜSLÜ HAYVANA HERKES BAKAR!

    Geçtiğimiz yıllarda hayvanlara işlenen suç, şiddet ve tecavüzün Türk Ceza Kanunu kapsamına alınması için eylem yapan Tuna Arman, 250 bin imza toplamış. 38 il ve dört ülkeden de imza toplayıp postalamışlar sanatçıya. “Şu anda maalesef bir kaldırım taşını kırman daha değerli. Çünkü kanunda bunlar cansız eşya olarak geçiyor. Telefonunu alıp kırsam bana mala zarar davası açıyorsun, hayvanını öldürsem yine mala zarar davası açıyorsun.” diyen oyuncu, ömrü boyunca hayvan hakları için mücadele edeceğini söylüyor. Bu konuda anneleri bilinçlendirmenin önemine değinen Arman, ilkokuldan üniversitelere kadar panellere, söyleşilere katılarak insanları bilinçlendirmeye çalışıyor. Hayvanseverlere bir de mesajı var: “O süslü hayvanlara bakılması elbette ki önemli ancak sağlıklı olanın yanında bir de engelli alınmasını tavsiye ediyorum. Böyle yaparlarsa hayatlarında yepyeni bir pencere açarlar.”

    BARLARA GİTMEYENE TEKLİF GELMİYOR

    Tuna Arman, emekli maaşı ve tiyatro oyunlarından kazandığı paralarla kalabalık ailesini geçindiriyor. Son dönemde teklif gelmediğini söyleyen sanatçı, “Sanırım bar kapısından çıkmak daha popüler.” diyor. Arman, kendisine gelen bir teklifin ‘hayatında hayvanlar ön planda, magazinsel yönü olmadığı için vazgeçtik' şeklindeki bir gerekçeyle iptal edildiğini söylüyor.


    0 0

    Çocuk yetiştirmede anne-babanın rolü önemli ancak bazı toplumlarda dede ve nineler de en az onlar kadar önemlidir. Fakat iki kuşak, çocuk bakımında genelde anlaşamaz. Bu çatışmayı yaşayanlar için ‘Torunum Geliyor' eğitimi veriliyor. Dede ve ninelere, torun ve çocuklarıyla nasıl ilişki kurmaları gerektiği anlatılıyor.

    Büyükanne ve büyükbaba olmak kolay bir iş değil. Zira bütün hayat tecrübelerini konuşturmanın tam vakti gelmişken karşınıza genç anne-babanın kitaptan dolma bilgileri çıkabiliyor. Örneğin babaanne bebeğe şöyle doya doya bal şerbeti içirmek isterken gelin, “Olmaz annecim, anne sütü ona yetiyor. Su bile içirme lütfen!” diyor. Sonrası herkese tanıdık gelen serzenişler: “Üç tane çocuk büyüttüm, hepsi aslan gibi. Fakat gelinim tavsiyelerime kulak asmıyor.”

    Kuşaklar arası fikir çatışmaları sadece çocuk büyütürken yaşanmıyor elbette. Çocuklar büyüyüp anne-baba olunca çatışmaya yeni boyutlar ekleniyor, torun büyütmek gibi mesela. Genç anne-baba, kurslara giderek çocuk yetiştirmeye dair onlarca şey öğreniyor, üzerine kitaplar okuyor. Sıra uygulamaya gelince karşısında kayınvalide ya da annesinin tecrübesini buluyor. Bir yanda yılların tecrübesi bir yanda onca kitabın savunduğu bilgiler…

    ORTA YOLU BULMA EĞİTİMİ

    Bu noktada doğan çatışmayı fark eden uzman psikolog Ayça Bulut, büyükanne ve büyükbabalar için ‘Torunum Geliyor' eğitimi düzenlemeye başladı. Aile büyüklerinin tecrübeleri birçok zaman faydalı olsa da bazen ciddi hatalara sebebiyet verdiğini söyleyen Bulut, onlara şu uyarıyı yapıyor: “Bizim dikkat çektiğimiz nokta şu; doğru bilinen bazı yanlışlar var. Bu konuda gençlere kulak versinler, sonra orta yol bulunacaktır zaten.”

    Büyükanne ve büyükbabalar için düşünülen eğitimin amacı onları aile ortamının dışında bırakmak değil. Hayatlarına büyük coşku katacak, heyecan getirecek yeni aile üyesinin gerginlikle değil, keyifle büyütülmesini sağlamak, bu süreçte bebeğin gelişimine zarar verecek uygulamalardan kaçınmak. Aslında çocuk yetiştirmede kuşaklar arasındaki fikir çatışması çocuğun ileriki yaşlarına kadar devam ediyor. Ancak psikolog Bulut'un odak noktası daha çok bebeklik dönemi. Central Hospital'da düzenlediği Torunum Geliyor kursunda doğum öncesinden bebeğin bakımına kadar birçok konuda büyükanne ve büyükbabalara tavsiyeler veren Bulut'un derslerine ilgisi oldukça fazla. Biz de yaklaşık bir yıldır devam eden kurslardan birine dâhil olup çiçeği burnunda nine ve dedelerin heyecanına ortak olduk.

    Gerginliğe dönüştürmeyin keyfini çıkarın

    Anne-babanın büyükbaba ve büyükanne ile olumlu ilişkisi bebeğin gelişimini de olumlu etkiler. Torun bakımını mümkün olduğunca gerginliğe dönüştürmeden keyifle sürdürmeye çalışın.

    Anneanne, babaanne ve genç anneler arasında en büyük çatışmalardan biri; anne sütünün yetmemesi. Anne, sütün yettiğini düşünüyorsa bu konuda ona müdahale etmeyin.

    Torunlarınıza her ziyaretinizde eliniz kolunuz dolu gitmeyin. Sizi her gördüğünde sizden maddi bir şeyler beklemesin. Bunun yerine sizinle keyifli vakit geçirebileceğini bilsin.

    Çocuğun asıl sorumluluğunun anne-babada olduğunu unutmayın. Bu yüzden, “Ben bunun gibi üç tane büyüttüm, bana mı güvenmiyorsun?” gibi duygulara kapılarak kendinizi üzmeyin.

    ‘Herkes kendi çocuğuna bakmalı' fikri sizi rahatlatabilir. Torununuzun bütün sorumluluğunu üstlenmek yerine kendi çocuğunuzun size ihtiyacı olduğunu düşünün ve onun işini kolaylaştırmaya çalışın.

    Aa bu da mı yanlışmış?

    Torunu iki hafta önce dünyaya gelen Reyhan Kızıltan, “Babaannelik, ömrümde hiç tatmadığım bir duygu. Bu sebeple en doğrusu nasılsa öyle yapmak istiyorum.” diyor. Gelinine ve oğluna çok güvendiğini ancak bazen müdahale etmeden duramadığını anlatan heyecanlı babaanne, yaşadığı bir olayı şöyle paylaşıyor: “Dün gece bebeğin çığlık çığlığa ağladığını duydum. Biraz bekledim ama susmayınca sabredemeyip odasına gittim. Çocuklar bana ‘anne biz hallederiz sen git uyu' deyince geri döndüm. Onlara müdahale edemediğimizde kırılmanın bir anlamı yok galiba.”

    Kaygılı büyükanneler dikkat!

    Derslere birçoğu çift olarak gelen kursiyerlerin heyecanı yüzlerinden okunuyor. Tavsiyeleri büyük bir dikkat ve ciddiyetle dinleyen bazı dedeler not bile alıyor. Psikolog Ayça Bulut, kaygılı ve sakin kalamayan yapıda olanlara özellikle doğumdan hemen sonra biraz dışarıda kalmalarını tavsiye ediyor. Çünkü doğum sonrası annenin stres düzeyi en üst seviyede oluyor. İkinci bir kişinin ona müdahalesi bu gerginliği daha da artırabilir. Bu durumun hem bebeğe hem de anneye zarar verdiğini öğrenen kursiyerler, “Nasıl yani? Çocuk doğunca biz hastaneye gitmeyelim mi?” diye soruyor. Psikolog Ayça Bulut, onlara en azından ilk bir saat anne-baba ve bebeği yalnız bırakmalarını, bu sırada hastanenin kafeteryasında bekleyebileceklerini söylüyor. Bulut'un özellikle dikkat çektiği nokta, anne ile çocuk arasındaki güvenli bağlanmanın oluşması. Bu sürecin doğumun ilk dakikalarında başladığını anlatan Bulut, “Bu günlerde çocuğa ne kadar müdahale edilirse kendini o kadar güvensiz hissedecek. Anne de yeni rolüne geçerken zorluk yaşayacak.” diyor.


    0 0

    ‘Güzel Ülke, Güzel Kültür' sloganıyla düzenlenen festival için 30 ülkeden 120'yi aşkın gazeteci ve blog yazarı Malezya'ya davet edildi. Katılımcılar mürekkep balığı yakalama seferlerinin dışında birçok doğal yeri gezdi. 256 bin hektar alana kurulu Kenyir fil köyü bunlardan sadece biri.

    Eko sistem bozulmadan fillerin bulunduğu ortamın üzerine kurulan park, yerli halkın ve turistlerin ilgisini çekiyor. Hulu Terengganu bölgesinde yer alan parkta fillerin eğitilmesini ve yıkanmasını seyretmek mümkün. Bu sevimli hayvanlarla iletişim kurmak ve onları beslemek de yapabilecekleriniz arasında yer alıyor.

    Festivalin asıl amacı mürekkep balığının hikâyesi. Laguna Adaları'ndan çıktığımız ilk yolculuk herkes için biraz yorucu ve verimsiz oldu. Suyun çok dalgalı olması katılımcıların mürekkep balığı yakalamasını zorlaştırdı. Misina sarılı bir makara ile yalancı yem kullanarak avlanmak yaygın olan şekli fakat oltayla da yakalamak mümkün. Yalancı yemi denize salıp dibe batmasını bekliyorsunuz. Bu yaklaşık otuz saniye sürüyor. Dibe battığını hissettiğiniz zaman bir veya iki metre misinayı dolayıp her on saniyede bir yalancı yeminizi havaya çekiyorsunuz. Eğer benim kadar şanslı iseniz ilk denemenizde bile bir balık yakalamanız mümkün.

    İster katılımcı olsun ister gemiden birisi olsun bir mürekkep balığı yakaladığı zaman inanılmaz bir mutluluk yaşayarak bağırmaya başlıyor ve teknedeki diğer insanlar da ona çığlıklarıyla destek oluyor. Bu aynı zamanda diğer teknelere biz bir tane daha kalamar yakaladık demenin geleneksel bir yöntemi.

    Yerli halkın en büyük keyiflerinden birisi de Malezya'nın doğu yakasındaki Redang Adası'nda şnorkelle yüzme yaparak deniz altındaki güzellikleri seyretmek. Kristal berraklığındaki suda yüzenler de yok değil ama çoğunluk gözlem yapmayı tercih ediyor. Suyun üzerinden gözlem yapmayı yeterli bulmayanlar ise dalgıç kıyafetini giyip benzersiz bir yolculuğa çıkabiliyor.

    Gelirinin büyük kısmını petrol ve gazdan elde eden Malezya'da Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yanı sıra yerel yönetimlerin çabaları sonucu turizm de ekonomiye katkı sağlamaya başlamış. Balıkçı limanlarının yer aldığı ve başkent Kuala Lumpur'un 500 kilometre kuzeydoğusundaki şehir Kuala Terengganu, özellikle balıkçılık ve bozulmamış kumsallarla ilgilenenlerin dikkatini çeken bir yer.


    0 0

    Yakın zaman önce elli yıllık hayat arkadaşını kaybeden siyasetçi-yazar Oktay Ekşi, “Yokluğu derin bir acı. Eşyalarını görünce olabildiği kadar başka bir şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Günlerim sevgili eşimin anıları ve ismini yaşatmakla geçiyor.” diyor.

    Başınız sağ olsun. Geçtiğimiz ay eşinizi kaybettiniz. Dile kolay 50 yıl. Yokluğu zor olmalı…

    Derin bir acı. Küçücük bir firketesi, tokasını bile gördüğümde bütün kimyam bozuluyor. Özlemle doluyorum bir anda. Olabildiği kadar başka bir şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Onu kaybetmek çok acı. Eşimi esas alan iki kitap hazırlığı içindeyim.

    Tanışıklığınız nasıl olmuştu?

    Liseden mezun oldum, hemen gazeteciliğe başladım. Bu, üniversitede öğrenimimi engellemişti. Bu yüzden bir süre İngiltere'ye gittim. Başkonsoloslukta küçük bir iş buldum. Bir arkadaşımla Londra'da Victoria istasyonuna gitmiştim. Eşim de oradaydı. Arkadaşım vesilesiyle tanıştık. Ancak birbirimizden etkilenmedik. Hatta benim ilk izlenimim pek de pozitif değildi.

    Sonra?

    Eşim doktordu. Ruh hastalıkları konusunda ihtisas yapma maksatlı İngiltere'ye gitmiş. İkinci konuşmamız Ankara'daki bir uçak kazası vesilesiyle oldu. Yakınları hakkında bilgi edinmek isteyenler konsolosluğu arıyor. Aysel de aradı, ben çıktım. Telefondaki sesin tanıştığım kişi olduğunu anladım. İkimizde de yine herhangi bir hissiyat doğmadı. Aradan zaman geçti, bir arkadaşımın evinde çay partisinde karşılaştık. Evden birlikte ayrıldık ve otobüse bindik. Bu yolculuk sırasında birbirimizin pek çok ortak yönü olduğunu keşfettik. Daha sonra bir yılbaşı partisine davet ettim. Burada birbirimize daha fazla ısındık sanırım. Ardından evlenme teklifi ettim ama evet demedi, bir sene uğraştırdı beni. Yanıt vermemeye devam ettiği takdirde bu işi bitirme kararında olduğumu söyledim.

    Âşık bir adamın ikna için yaptığı blöf müydü bu?

    Hayır. Zaten, aşk yaşamadık. Evlenmeye değer bulduğum, saygıdeğer bir hanımefendi vardı karşımda. Ne Aysel bana aşkını ifade etmiştir ne de ben ona. Elli sene boyunca hiçbir zaman birbirimize ‘sana deliler gibi âşığım' gibi kelimeler sarf etmedik. İkimiz de aşk evliliği yapmayı düşünmedik. İyi ki öyle yapmışız. ‘Sensiz yaşayamam'ların sonu taraflardan birinin sonunda diğerine hükmetmesine ve ilişkinin patlamasına yol açar. Keza bu tarz bir ilişki kıskançlıklarına da yol açar.

    Siz hiç kıskanmadınız mı yani?

    Elbette ikimizin de birbirini kıskandığı örnekler vardır ama bu hiçbir zaman evliliğimizi tehlikeye atacak bir sorun haline gelmedi. İlişkimizin karşılıklı sevgi ve saygıya dayanmış olması bize mutlu bir 50 yıl yaşama şansı verdi. Onu kaybetmeden kısa bir süre önce kendisi de aynen bana bunu ifade etti.

    Ne dedi?

    ‘Beni tatmin eden mutlu bir hayatım oldu. İstediklerimi yaptım, iyi bir aile kurdum, iyi çocuklar yetiştirdik.' dedi.

    Son günleri nasıl geçti, herhangi bir dileği ya da pişmanlığından bahsetti mi?

    O kadar sohbet edecek kadar bilinç açıklığı hiç olmadı. Geçtiğimiz yıl ciddi rahatsızlıkları oldu. Evde birçok kez düştü ve vücudunda kırıklar oluştu. En son kısa bir süre için evden ayrıldığımda düşmüş. Hastaneye götürdük, kırık yok dediler. Meğer başını çarpmış, kanama olmuş. Dört gün sonra fark edildi. Maalesef son orada başladı.

    Eşinizle ilgili ‘keşke'niz var mı?

    Zerre kadar yok. O gün evden çıkmasaydım diyebilirim ama beş dakika sonra başımıza ne geleceğini bilemeyiz ki.

    Günümüz köşe yazarlarından iğreniyorum

    Yıllarca başyazarlık yapmış biri olarak günümüz köşe yazarlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Vallahi bazılarından iğreniyorum. Utanıyorum. İsim vermem ama zaten okurken siz de iğreneceğiniz için anlarsınız kimler olduğunu. Yalnız bu dönem değil, eskiden de böyle iğrenç, kişiliğine ihanet eden, fikir haysiyeti olmayan, çıkarının uşağı olan kalemler vardı, hâlâ var.

    Siz de bazı yazılarınızdan dolayı çok eleştirildiniz. Geçmişe dair pişmanlığınız var mı?

    Hayır.

    Hatasız kul olmaz derler…

    Elbette hatalarım olmuştur. Fark edip birkaç yıl sonra özür dilediğim durumlar var.

    28 Şubat döneminde yazdığınız yazılardan dolayı da pişman değil misiniz?

    Hayır, hiçbir pişmanlığım yok. Mesela ‘Alçakları tanıyalım' yazısı var. Aynı koşullar yine olsa yine yazardım.

    Merve Kavakçı için sarf ettiğiniz intihar bombacısı benzetmeniz…

    Ondan dolayı da pişman değilim. Hâlâ arkasındayım.

    Neyini savunuyorsunuz bu ifadenin?

    Parlamento'nun kimlikleri gelenekleriyle oluşur.

    Peki, o gelenekler hiç değişmez mi?

    Değişmez diye bir şey yok, zamanı gelince adımlar atılır, gelenekler de yeni konjonktüre uyum sağlar, değişir. O zaman böyle bir ifade kullandım çünkü yapılan gerçekten sistemi sabote etme amaçlı bir hareketti. Tepkimi verdim, yazımı yazdım. O zamanki Türkiye buydu, gereğini yerine getirdim. Sertti-yumuşaktı demiyorum ama Bülent Bey'in (Ecevit) tepkisi de yerindeydi.

    'Hayrünnisa Gül için keşke öyle söylemeseydin'

    Eşiniz, bir gazeteye verdiği röportajda Hayrünnisa Gül'den nefret ettiğini dile getirmişti…

    Evet. London Times'tan bir gazeteci görüşmüş. Röportaj sırasında değil, sonrasında ayaküstü sohbet ederken söylemiş bu cümleyi. Hayrünnisa Gül, başörtüsüyle üniversiteye gidemediği için İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuş ve kendi devletine tazminat davası açmıştı. Eşim bunun için kızdığını söylemişti bana.

    Başörtüsüne neden karşıydı eşiniz?

    Siyasi amaçlı kullanılmasına, empoze edilmesine karşıydı. Bunun siyasi mesaj vermek için olmadığını, ‘inancım nedeniyle takıyorum' diyenlerin kabul gördüğü noktaya gelince sesi çıkmadı.

    Siz kendisini bu cümlesinden dolayı eleştirdiniz mi?

    Keşke söylemeseydin tarzında konuşmalar geçmiştir aramızda. Bir hanımın ağzından çıkması beklenecek bir ifade değil demişimdir.

    Demirtaş sempatik bir genç, ağzından ballar damlıyor!

    Seçimleri geride bıraktık. Sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Uzun zamandan sonra ilk defa beni memnun eden bir seçim sonucuyla karşı karşıya geldik.

    Twitter'da Selahattin Demirtaş'a dair ‘Demirtaş sempatik. O ses Meclis'e girmeli. Ama 13 yıl önce Meclis'e aynı tür bir sempatiyle giren Tayyip'i bugün tanıyabiliyor musunuz? Dikkat!' şeklinde bir açıklamanız oldu.

    Çünkü sütten ağzı yanmışlardan biriyim. Adalet ve Kalkınma Partisi kurulduğunda ben dâhil birçok insan samimiyetle sandı ki, bunlar Cumhuriyet'in temel değerleriyle kavga etmeyen, demokrasiye âşık bir sağ eğilimli parti olarak karşımıza çıktı. Adaleti, yargıyı bağımsızlaştıracağını söylüyor. Özgürlüklerden, hukuktan yana vs. Ama 2007 seçimini kazanınca şımardı ve raydan çıktı. Şu anda 2001'de söylenenlerin hemen hemen tamamının tersini bize yaşatan bir iktidar görüyoruz. Selahattin Demirtaş, tamam sempatik bir genç. Çok zeki, esprili, medeni tavırlı. Komplekssiz görünüyor, doğru. Türkiye'nin partisi olma iddiasıyla yola çıktı. Ağzından ballar akıyor. Ama dediğim gibi sütten ağzı yanmışlardan biriyim. Neden inanayım? Eylemleriyle göstersin. Kaç kere üzerimizden silindir geçti bu safiyetimiz yüzünden.

    CHP oy oranını yükseltemedi ama bu sefer CHP'li köşe yazarlarından ‘istifa' sesleri yükselmiyor.

    İyi bir kampanyadan kötü bir sonuçla çıktı CHP. Kampanyanın tüm yükünü Kemal Kılıçdaroğlu üstlendi. Çok enerjik bir şekilde çalıştı, dinamik bir kampanya yürüttü. Ancak örgütün çok da iyi çalıştığını sanmıyorum. Belki daha fazla ikna edici olunabilirdi. Sayın Kılıçdaroğlu bu seçimlerde kavramları değil, somut çözümleri ortaya koydu. Seçmenin birebir çıkarına hitap eden kampanyalarla ortaya çıktı. Bu yüzden miting kürsülerindeki konuşmalarına bağlı kalındı gibi geliyor.


    0 0

    Bir zamanlar Marika, Vasil, Eleni isimli çocukların gülerek koşuşturduğu loş koridorlarda bugün derin bir sessizlik hâkim. Öğrenci yokluğu dolayısıyla bir süre önce eğitime son verilen Galata Rum İlkokulu'ndayız. Sebeb-i ziyaretimiz bir basın toplantısı. Konu, aralarında okulun eski öğrencilerinin de olduğu azınlıklar.

    Okul da bir süredir sanat etkinliklerine ve çeşitli toplantılara ev sahipliği yapıyor zaten. Okulun öğrenci yetersizliğinden dolayı kapanan tek eğitim kurumu olmaması azınlıkların toplumda giderek görünmez olduğunu yeterince ortaya koyuyor. Peki, bir süredir paralel evrenimiz olan sosyal medyada durum nasıl? Basın toplantısına konu olan araştırma tam da bu sorunun cevabını arıyor. Yeniköy Panayia Rum Ortodoks Kilisesi ve Mektebi Vakfı'nın KONDA ile birlikte yürüttüğü ‘Sosyal Medya ve Azınlıklar Araştırması'ndan çıkan sonuçlar, azınlıkların sosyal medyayı aktif kullanmakla birlikte paylaşım yaparken kendisini rahat hissetmediğine işaret ediyor.

    KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır'ın sunumuyla aktarılan sonuçlar arasında en çarpıcı ayrıntı katılımcıların sadece yüzde 21'inin sosyal medyada özgürce paylaşım yapabildiğini söylemesiydi. Devamı da var: Gayrimüslim azınlıkların yüzde 41'i ‘bazen tedirgin oluyorum', yüzde 15'i ‘çekiniyorum, aslında çoğu zaman gerçek düşüncelerimi paylaşamıyorum', yüzde 23'ü de ‘paylaşım ve yorum yapmıyorum, sadece izliyorum' dedi. Yüzde 15 paylaşım nedeniyle hakarete, yüzde 14 aşağılamaya, yüzde 8 küfre, yüzde 6 ise tehdide maruz kaldığını dile getirdi. Katılımcıların yüzde 80'i ‘sosyal medyada hak ihlali veya ayrımcılığa karşı hukuki bir yaptırıma ihtiyaç olduğunu' savunurken yüzde 60'lık kesim sosyal medyadaki haklarından habersiz.

    30 Ocak-17 Nisan arasında Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani, Keldani, Levanten ve Bulgar toplam 746 kişiyle gerçekleştirilen araştırma, Bekir Ağırdır'ın da söylediği üzere sadece sosyal medya değil, demografi üzerine de veri sunuyor. Nitekim demografik veriler Türkiye'de eksik hatta azınlıkların sayısı dahi bilinmiyor. Basın toplantısı sırasında dikkat çeken bir başka sonuç da katılımcıların sadece yüzde 1,7'sinin devlet kurumlarında çalıştığı oldu. Azınlıkların eğitim seviyesi ise Türkiye genelinin üzerinde seyrediyor. Katılımcıların yüzde 93'e yakınının İstanbul'da yaşadığı belirtilirken, yarısının “bireysel veya aileleriyle İstanbul dışındaki bir şehirde doğup İstanbul'a taşındığı” aktarıldı. Sunumda, KONDA'nın “Son 100 yıl içinde siz/ailenizle göç ettiniz mi” sorusu için sunduğu yanıt seçeneklerinden “100 yıldır burada yaşıyoruz” ifadesini işaretleyenlerin oranının yüzde 51 olduğu vurgulandı.

    YÜZ YÜZE OLMAYINCA AYRIMCILIK DAHA KOLAY YAPILIYOR

    Proje Koordinatörü Cemre Baytok, kendileri açısından araştırmadan çıkan en ilginç sonucun hakların bilinmemesi noktasında gerçekleştiğini söylüyor: “Bu kadar eğitimli, kentli, sürekli internet kullanan bir grubun dahi sosyal medyadaki haklar konusunda yüzde 60 oranında bilgisiz olması şaşırtıcı.” Baytok, azınlıkların sosyal medyada karşılaştığı ayrımcılığın oldukça yüksek oluşunu ise şu sözlerle değerlendiriyor: “Anonimlik veya yüz yüze olmamak, gündelik hayatta tanışmıyor olmak, klavye başı sosyallik, insanlara çeşitli açılardan rahatlık ve ölçüsüzlük sağlıyor. Ancak bunu gündelik hayattaki ayrımcılıktan koparmamak gerek. Bugün Türkiye'de azınlıklara karşı ayrımcılık ne durumdaysa, sosyal medyada da bunun yansımasını gördük bu araştırmayla.” İfadenin sınırlı veya sınırsız olmasının önemli olmadığını söyleyen Baytok'a göre, en ufak bir ima veya laf bile toplumdaki önyargıların, azınlıklara yönelik ayrımcı bakışın bugün ne kadar kemikleştiğini gösteriyor.


    0 0

    “Bu yeni vapurları sevemedik” diyor musunuz siz de? Peki, Boğaz'ın serin sularında geçmişte nasıl vapurlar yüzmüş biliyor musunuz? İşte yandan çarklısından devekuşuna İstanbul'un emektarları…

    Geçtiğimiz günlerde İstanbul'un deniz ulaşımına üç yeni gemi eklendi. Göksu, Küçüksu ve Durusu adlı vapurlar teknolojik yönden daha gelişmiş olsalar da İstanbullular tarafından pek sevilemedi. Özellikle sosyal medyada bu yeni vapurlara çılgınca eleştiriler geldi. Martılara simit atmak için yan balkonlarının olmayışı itirazından ‘Jetgillerin supersonic gemisi' benzetmelerine kadar birçok tenkite şahit olduk. Hatta sahilde oturan birinden, yanaşan yeni vapur için “Şu an sanki kocaman bir böcek üstüme geliyor!” cümlesini bile duyduk. İstanbul ahalisinin vapurlarla duygusal bağının başlangıcı, Osmanlı'nın sonlarına denk geliyor. Zira bir yerden sonra sayfiye modasına uyanları taşımaya kayıklar yetmiyor ve başlıyor vapurların tarihi. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Sezen Aksu'nun şarkılarına kadar yansıyan, ‘lüküs kamaralı' yandan çarklı ada vapurlarının Boğaz aşkına katkılarını da unutmamak lazım. Etçil martıları simide alıştıran İstanbul'un tarihi, biraz da vapurların tarihi değil midir?

    ‘Ada vapuru yandan çarklı'

    Şirket-i Hayriye'nin 77 vapurundan 42 tanesi yandan çarklıydı. Yan taraflarında kocaman bir çark bulunduran bu vapurlar, fazla hızlı değildi. Geminin manevra yeteneğini çok azaltıyordu. Bu yüzden zamanla pervanenin gelişmesiyle terk edildi. İstanbulluların çok sevimli, zarif buldukları bu vapurlardan biri 38 baca numaralı Şükran'dı. Bir de 37 baca numarasıyla onun eşi İhsan vardı. İngiltere'de birlikte inşa edilmiş, çelik gövdeli, yandan çarklı bu vapurların Boğaz'daki seyir ömrü ise Birinci Dünya Savaşı'nda donanmanın emrine verilmeleriyle son buldu. Fakat Boğaz ahalisi yandan çarklıları unutamadı. Kendilerine denizde olmasa da şarkılarda yer buldular.

    Kayıklardan buharlı gemilere

    19. yüzyılın ortalarına kadar İstanbul'da yolcu ve yük taşımak için kayıklar kullanılıyordu. Önemli bir geçim kaynağı olan kayıkçılık, belli kurallara bağlı bir işkoluydu. Vapurlar öncesinde İstanbullular için kayıkların ne kadar elzem olduğunu sayılarından anlayabiliriz. 1844'te 16 bin kayık İstanbul sularında faaliyetteydi. Lakin bu kadar kayık Boğaziçi'nde, Adalar'da sayfiyeyi keşfeden ve kışın gezmesi zorlaşan şehir halkının talebini karşılamaya yetmiyordu. Bu ihtiyaca binaen ilk olarak İngiliz ve Rus bandıralı iki buharlı gemi yolcu ve yük taşımaya başladı. Devlet-i Âliye bunu kısa sürede yasakladıktan sonra, 1838'de Osmanlı bandıralı ilk buharlı gemiler Boğaz'da sefere başladı. 1852'de ise Şirket-i Hayriye kurulmuştu ve artık geniş filosuyla İstanbul'a hizmet veriyordu. Fakat tüm bu gelişmelerle birlikte, kayıkların kaybolması için daha on yıllara ihtiyaç vardı.

    Burnu havada vapurlar

    1910'lara kadar yolcu taşıyan ilk buharlı vapurlar, alçak burunlu teknelere sahipti. Ancak sonbahar ve kış mevsimlerinin sert geçmesi vapurların işini zorlaştırıyordu. Osmanlı Seyr-i Sefâin İdaresi, bu duruma çözüm bulmak için vapurlarda tasarım değişikliği yaptı. Öncekilere göre daha yüksek buruna sahip bu vapurlar, estetik olarak çok rağbet görmese de zor hava şartlarına daha dayanıklıydı.

    'Ütü'ler Haliç seferinde

    Haliç sularında 1858'de işlemeye başlayan yandan çarklı buharlı vapurların baş ve kıç kısımları sivri ve birbirinin aynısıydı. Bu yüzden onlara 'iki başlılar' adı takılmıştı. Lakin isim konusunda onun kadar şanslı olmayan vapurlar ortaya çıktı. 1910-1920 yılları arasında inşa edilen Haliç vapurları halk tarafından çok şekilsiz bulundu ve onlara 'ütü' lakabı takıldı. Zira bunlar, bakıldığında hem tüten buharı hem de şekliyle ütüyü andırıyordu.

    ‘Devekuşu' yüzer mi?

    Artık son buharlı gemiler, İstanbul sularında gezmek üzere 1960 ve ‘61'de İskoçya'da inşa edildi. Bunların bacaları farklıydı. Alışılagelenin dışında yüksekliğe sahip bacalarından dolayı, İstanbullular arasında bu vapurlar da ‘devekuşları' adıyla anılır olmuştu. Bu devekuşlarının ardından, onlardan esinlenilerek, benzer ebatlarda birbirinin eşi üç gemi daha inşa edildi. Hepsinin ortak özelliği olarak ‘bacadan direkliler' denen bu gemilerden İnciburnu'nun adı 1999'da Barış Manço olarak değiştirildi. Halihazırda yolcularını taşımaya devam ediyor.


    0 0

    ‘Oktay Usta ile Yeşil Elma' dergisi Haziran sayısında okurlarına iftar sofralarını zenginleştirecek menüler sunuyor. Oktay Usta'nın lezzetli ve pratik tariflerinden birkaçını derledik.

    Türkiye'nin en sevilen yemek ustalarından Oktay Aymelek'i, nam-ı diğer Oktay Usta'yı duymayan yoktur. Kendine has üslubuyla televizyon ekranlarında 15 yıldır eğlenceli bir yemek programı sunuyor. Ayrıca birbirinden lezzetli tariflerini ‘Oktay Usta ile Yeşil Elma' dergisinde her ay sevenleriyle buluşturuyor. Derginin haziran sayısı Ramazan'ın manevi ikliminin yaşanacağı bugünlerde iftar ve sahur sofralarını zenginleştirecek özel tariflerden oluşuyor. Oktay Usta, yaz mevsiminde olduğumuzdan iftar sofralarında ağır olmayan menüleri tercih ettiğini söylüyor. Dergideki menüler, Oktay Usta ve ekibinin kendi yorumlarını kattığı tariflerden oluşuyor. Oktay Usta'nın lezzetli ve pratik tariflerinden birkaçını sizin için derledik.

    Leylak şerbeti (5 kişilik)

    Malzemeler:

    1,5 çorba kaşığı şekerle ovulmuş leylak

    5-6 çorba kaşığı dolusu toz şeker

    Yarım limonun suyu

    5 su bardağı su

    Yapılışı: Sürahiye şekerle ovduğunuz leylağı, şekeri ve limon suyunu koyup karıştırın. 1 saat kadar buzdolabında bekletin. Soğuduktan sonra üzerine hafif kavrulmuş dolmalık fıstık koyup servis yapın.

    Nohutlu soğuk Ramazan çorbası (10 kişilik)

    Malzemeler:

    1 su bardağı buğday

    1 su bardağı haşlanmış nohut

    1 tutam semizotu

    1,5 kg yoğurt

    Zeytinyağı

    Su, tuz, kırmızıbiber

    Yapılışı: Buğdayı yarım saat, 45 dakika kadar ağır ağır pişirin. Haşlanmış nohudu ilave edin. Buğday ve nohut pişince altını ılımaya bırakın. Yoğurdu karıştırma kabına koyun, çırpma teliyle karıştırın. Semizotlarını ince ince doğrayın. Yoğurdun içine katıp karıştırın. Ilımış olan buğday ve nohudu bu karışıma ilave edin. Soğuk suyla kıvamını açın. Tuz ve zeytinyağını dökün. Toz kırmızıbiber serperek servis edin.

    Kremalı vişneli sütlaç (8 kişilik)

    Malzemeler:

    1 litre süt

    1 su bardağı krema

    1 su bardağı toz şeker

    3 çorba kaşığı pirinç

    2 çorba kaşığı mısır nişastası

    300 gram vişne

    1 yumurta sarısı

    Yapılışı:Çekirdekleri çıkarılmış vişneleri sütlaç kaplarının zeminine paylaştırın. Bu kapları da derin bir fırın tepsisine dizin.

    Pirinci haşlayın. İyice haşlanınca altını kapatın ve süzün.

    Sütlaç tenceresine sütü dökün. Haşlanmış pirinci ekleyin. Toz şekeri ve kremayı dökün. Yumurta sarısını ilave edin. Çırpma teliyle karıştırarak pişirin.

    Mısır nişastasının üzerine 1 çay bardağı soğuk su döküp kaşıkla karıştırarak eritin. Sütlaç kaynamaya başlayınca suyla karıştırdığınız nişastayı yavaş yavaş dökün. Bir yandan da kıvamını kontrol edin.

    Kaynamakta olan akıcı kıvamdaki sütlacı kepçeyle sütlaç kaplarına paylaştırın. Fırın tepsisinin yarısına kadar soğuk su dökün. Önceden ısıtılmış, sadece üst tarafı çalışan 220 derecelik fırına verin. Sütlaçların üzeri kızarınca fırından çıkarın. .

    Bostan kebabı (4 kişilik)

    Malzemeler:

    2 adet bostan patlıcan

    2 su bardağı sıvıyağ

    İç harcı için:

    Yarım kilo kuşbaşı

    1 kaşık domates salçası

    1 kaşık biber salçası

    1 büyük soğan

    2 yemek kaşığı tereyağı

    2 yemek kaşığı sıvıyağ

    1'er çay kaşığı tuz, karabiber, kırmızıbiber ve kekik

    Domates ve biber

    (üzeri için)

    2 adet domates (sosu için)

    1 tatlı kaşığı domates salçası (sosu için)

    2 yemek kaşığı sıvıyağ (sosu için)

    Yapılışı: Patlıcanı enine ortadan ikiye bölün ve alacalı şekilde soyun 30 dakika tuzlu suda bekletin, süzüp kurulayın. Kaşık yardımı ile içlerini hafif oyun. Sıvıyağı kızdırın, patlıcanları çevire çevire yakmadan kızartın.

    Havlu kâğıdın üzerine alın ve fazla yağın süzülmesini sağlayın.

    Patlıcanlar soğurken iç malzeme için tereyağını ve sıvıyağı tencereye alın. Üzerine yemeklik doğranmış soğanı ekleyin. Soğan kavrulunca etleri ve salçaları ilave edip kapağını kapatın. Harç piştikten sonra tuzunu ve baharatını ayarlayıp ateşten alın.

    Patlıcanları fırın kabına dizin. Hazırladığınız iç harcını kararınca patlıcanlara paylaştırın. Yuvarlak dilimlenmiş domates ve birer ile üzerini süsleyin.

    Sos için; tavaya yağı alın ve salçayı ekleyip kavurun. Kabuğu soyulmuş küp domatesi ekleyin ve kapağını kapatın. Kısık ateşte domatesler pişene dek tutun. Pişen sosu patlıcanların üzerine paylaştırın. Tepsiyi fırın kâğıdı veya folyo ile kapatın ve önceden ısıtılmış 200 dereceli fırında 10-15 dakika pişirip servis edin.

    Çürümeye yüz tutmuş meyve, sebzeleri değerlendirin

    Patlıcan, kabak, kırmızıbiber, patates, yeşil biber gibi çürümeye yüz tutmuş sebzeler, parmak şeklinde ya da küp küp doğranır. Pişirme kâğıdı yerleştirdiğimiz tepsiye sebzeleri yerleştirerek fırında bir yemek hazırlayabiliriz. Üzerine yumuşayan domateslerden sos hazırlanabilir. Yumuşayan meyvelerden içecek hazırlanabilir. Şeftali, kayısı, vişne gibi çekirdekli meyvelerden yumuşayanların çekirdekleri temizlenip beş dakika suda kaynatılır. Biraz şeker, biraz limon ekleyip blenderden geçirildikten sonra soğumaya bırakılır.

    Çalışan kadınlar için...

    Oktay Usta kolaylıkla hazırlanabilecek bir iftar menüsünü şöyle anlatıyor: “İşten dönüyor ablamız, hemen kasaptan kuşbaşı doğranmış tavuk but alır. Eve gelip dolabın kapağını açar, domates, biber, bir soğan, bir sarımsağı küp küp doğrar. Hepsini harmanlayıp fırın kabına boşaltır ve fırına verir. Salata hazırlamak için yeşillikleri suya atar. Tavukla birlikte gelirken iki tane de yufka alır. Yağladığı teflon tavaya yufkayı bırakır. Diğer yufkayı parçalayıp içine atar. Kahvaltılıkların içerisinden kaşar peynir, beyaz peynir ne bulduysa çat çat arasına koyar. Zeytinyağı veya tereyağı ne varsa eritip içine döker. Kalan yufkayla da üzerini kapatıp altını yakar. Fırında tavuk pişerken kısık ateşte de yavaş yavaş alt üst börek pişer. Yanına şehriye pilavı, makarna gönlünden ne geçerse yapar. Zamanlamasını iyi yaparsanız her şey anında hazır olur. Salata ve çorba en son hazırlanmalı. Çünkü hazırlanma süresi kısadır.”

    İşinizi kolaylaştıracak mutfak sırları

    Dergi özellikle kadınların mutfakta işini kolaylaştıracak, içerisinde pratik bilgilerin yer aldığı bir ek sunuyor okurlarına. Salataların daha lezzetli olması için ne yapılması gerektiğinden buzdolabının daha iyi soğutmasına, yumurtaları haşlarken nelere dikkat edilmesi gerektiğine kadar birçok sorunun cevabı ekte yer alıyor.

    Et yemeklerinin daha lezzetli olması için: 1 kahve fincanı süt, 1 kahve fincanı zeytinyağı ve 1 kahve fincanı soğan suyu karışımı ile etleri ovun, yaklaşık 12 saat buzdolabında bekletin.

    Portakalı sıkmadan önce: yarım saat soğuk suda bekletirseniz sıktığınızda daha çok portakal suyu elde edersiniz.

    Bisküvi ve kurabiyelerin taze kalması için: teneke bir kaba koyun ve yanına bir avuç pirinç bırakın, sorun ortadan kalkacak.

    Makarnanızın daha hafif ve lezzetli olması için: haşlarken tencerenin içine çok az süt katın.

    Armudu saklarken daha geç bozulması için: saplarını yukarı gelecek şekilde dizin.


    0 0

    Bir senaryo yüzünden tutuklanan ve aylardır Silivri Cezaevi'nde esir tutulan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca, bu Ramazan'da ailesiyle aynı sofrayı paylaşamıyor. Ancak ailesi onun yokluğunu aratmıyor. Gelenleri gidenleri bitmiyor ve misafirler en iyi şekilde ağırlanıyor.

    Ramazan'ın başlamasından bir gün önce eşini ziyaret etmiş Şule Karaca. Onu orada bırakıp gelmenin ne kadar zor olduğunu söylerken, eşinin misafiri çok sevdiğinden bahsedip “İyi ağırlamazsam Hidayet Bey kızar.” demeyi de ihmal etmiyor. Hidayet Karaca'nın dost meclislerinde iftar edip hatimle teravih kıldığı günlere kavuşmasını dileyen Şule Hanım, neredeyse her rüyasında eşinin çıktığını görüyormuş. Rüyaların birinde Hidayet Bey hac bileti almış, hanımını hacca gönderiyormuş. Bir başka rüyada araba kullanıyor, bir diğer rüyada evine geliyor... Ailesi bu vuslat rüyalarının gerçeğe dönüşmesini bekliyor. Şule Karaca, eşinin penceresine konan beyaz güvercini hatırlatıyor: “Kar gibi bir güvercindi. Ona baktılar, iyileştirdiler ve gözümüzün önünde özgürlüğüne kavuşturdular. Haksız yere tutuklananlar da o güvercin gibi özgür kalacak.” diyor.

    ‘Ramazan'a 10 gün kala evlendik'

    20 yıldır evli olan Karaca çifti, Ramazan'a 10 gün kala evlenmiş. Şule Karaca, birdenbire çok yoğun bir Ramazan atmosferinde bulmuş kendisini. Hidayet Bey, iftara talebeleri çağırırmış, çift mutfağa girer Allah ne verdiyse pişirir, öğrencilerle paylaşırmış. İlk iftar davetlerine 5 öğrenci gelecekken 20 öğrenci gelmiş ama paniğe gerek yok çünkü Hidayet Bey çok pratikmiş. Şule Karaca, “Eşim 1 saatte üç tencere yemek yapar, bir tane de bulaşık bırakmaz.” diyor. Çiftin misafirleri sonraki yıllarda da katlanarak artıyor. Şule Hanım, anlatmayı sürdürüyor: “Yeni evliyken meşhur bir pastamız vardı, hep ondan yapardık. Tatlı, çay kahve, meyve ikramlarını bile beraber hazırlardık. Hidayet Bey, hizmet beklemez. Çayı koymayı unutmuşsam kalkar koyar mesela. Sahurlarımızı birlikte hazırlarız, tostlarımızı muhakkak o yapar. Yedirmeyi de hizmet etmeyi de çok sever.” diyor ve ekliyor: “Mükemmel maklube yapar.”

    ‘Oğlumuz Ramazan'da doğdu'

    1996 yılının Ramazan ayı… Hidayet Karaca'ya böbrek biyopsisi yapılması gerekiyor. Şule Karaca'nın doğumuna ise 10 gün var. Hidayet Bey, doğum öncesi biyopsiyi yaptırmak için hastaneye yatıyor ve işlem yapılıyor. Aynı akşam eşi de doğum yapıyor. Çift farklı hastanelerde… İkisi de taburcu olduktan sonra evde buluşabiliyorlar ancak. Kadir Gecesi doğan Sıdkı'nın doğum günü ailesine tatlı bir hatıra olarak kalıyor.

    ‘Hukuk okumamı babam istedi'

    Hukuk 2. sınıf öğrencisi Sıdkı Karaca'nın niyetinde uluslararası ilişkiler okumak varmış. Fakat babası hukuka yönlendirmiş. Hatta bir gün “Oğlum yarın ne olacağı belli olmaz, bizi başkası savunmasın, sen savun.” demiş. Hukuksuzlukların başladığı süreçte üniversite tercihlerini yapan Sıdkı, Hidayet Karaca'nın tavsiyesinden şaşmamış.

    Yine hatimle teravih...

    Her yıl ilk iftarı dedesinin evinde yaptıklarını anlatan Sıdkı, sonraki iftarlarda babasını bulmanın zor olduğunu söylüyor. Zira Hidayet Karaca'nın programı yoğunmuş. Sıdkı babasının gittiği yerlerde hatimle teravih kıldığını söylüyor ve bir anısını paylaşıyor: “Bir akşam programdan çıktık, Beşiktaş'ta bir camiye girdik. Çocuk aklımla ‘Bu sefer teravih kısa sürecek' diye seviniyorum. Meğer hatimle teravih kılınan camiye denk gelmişiz.”

    ‘Babamın yemeklerini de özledim'

    12 yaşındaki Emin, ilk orucunu tuttuğunda babası çok sevinmiş ve ona “Aferin oğlum, seni çok seviyorum.” demiş. Emin, bu Ramazan oruçlarını tam tutup babasını mutlu etmeyi planlıyor. “Babam yumurtayı çok güzel yapar.” diyen Emin, Hidayet Karaca'nın elinden yumurta yiyeceği günü bekliyor. O sırada ev ahalisi Karaca'nın yaptığı salçalı patatesten, menemenden, tostlardan bahsediyor. Eşi Şule Hanım, “Çocuklar benim yaptığım tostu beğenmiyor, babalarını bekliyor.” deyip gülümsüyor.

    30 gün oruç tut kramponu kap

    Sıdkı, orucunu tam tutmaya başladığında 9 yaşındaymış. Babası “30 gün tutarsan krampon alacağım.” demiş. Sıdkı babasını üzer mi? O yıl oruçlarının tamamını tutmuş ve kramponu kapmış. Babasıyla bu tarz anlaşmalar yaptıklarını anlatan Sıd-kı, namaz sûrelerini de bu şekilde ezberlemiş. Hidayet Karaca sûreleri ezberleyince ona PlayStation almış.


    0 0

    7 Haziran seçimlerine kadar ‘milli iradeye ve sandığa saygı' diyenler, yeniden iktidar olacak oyu alamayınca aşağılayıcı bir dil kullanmaya başladı. Seçmenin kararına duyulan saygı, yerini ırgat, cahil ve nankör gibi ifadelere bıraktı.

    Diyalektik tuhaf şey. Zaman geçtikçe eleştirdiği şeyin ta kendisi haline getiriyor insanı. Son seçimin üzerinden henüz çok zaman geçmedi, dumanı hâlâ tütüyor anlayacağınız. Lakin kazandığı her seçim sonrası ‘milli irade' söylemine atıf yapan ve bu sayede ne kadar demokrat olduklarını dile getirenler, seçimleri kaybedince farklı bir halet-i ruhiyeye bürünebiliyorlar. Milli iradeye ve sandığa saygı kavramlarının yerini ırgatlar, nankör, cahil gibi kelimeler alıyor. Bir zamanlar seçmene 'bidon kafalılar' diyenlerle aynı noktada buluşuyorlar.

    Kendi düşen ağlamaz imiş

    AKP'de üç dönemlikler kontenjanına takıldığı için yeniden aday olamayan Prof. Dr. Burhan Kuzu'ya göre seçim sonuçlarını ‘kendi düşen ağlamaz' şeklinde okumak gerekiyor. Ülkeyi muhalefete teslim etmenin uçuruma atmak anlamına geldiğini iddia eden Kuzu, şunları da söyledi: "Millet ülkeyi uçuruma atmayı tercih etti. Hayırlı olsun. Biz bu oyu hak etmedik; bu hizmetin karşılığı bu olmamalıydı. Kendi düşen ağlamaz. Türkiye 2000 öncesinin kaos ve karanlık günlerine geri döndü. Demek ki milletimiz o günleri özlemiş olsa gerektir ki bu sonucu çıkardı.” AKP'nin 13 yılda büyük hizmetler yaptığını da söyleyen Kuzu, “Hizmete oy verilseydi, AK Parti çok daha yüksek oy oranıyla yoluna devam ederdi. Demek ki hizmete değil, birtakım kumpaslara oy verildi” diyerek milletin tercihine ne kadar saygılı olduğunu da göstermiş oldu.

    Halk dediğin birkaç ‘ırgat'tan ibaret

    Hadi sıradan insanlar neyse de din adına konuşanların tahammülsüzlüğü dikkat çekiyor. Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman, seçimlerden sonra yazmış olduğu köşe yazısında ırgatlara hakaret etti. Karaman yazısında “Eyy muhalefet! Birkaç ırgat bir araya gelip iktidarı yıktınız, hadi yapın da görelim!” ifadelerini kullanarak muhalefet partilerine oy verenleri ‘birkaç ırgat' olarak tanımladı. Partilere ‘Ey muhalif partiler' şeklinde seslenen Karaman, Mehmet Akif Ersoy'un bir şiirini paylaştıktan sonra şunları dile getirdi: “Birden fazla muhalif parti, bir kısım medya, bazı sivil toplum kuruluşları, bir kısım patronlar, Türkiye'nin tam manasıyla bağımsız ve İslâm dünyasının ümidi bir ülke olmasını istemeyen dış mihraklar… el ele vererek AK Parti iktidarına son verdiler. Bunu şiirdeki yıkmaya benzetelim. Birkaç ırgat bir araya geldi ve bazı eksikleri ve kusurları olsa bile Türkiye'yi şaha kaldıran ve alternatifi de ortada bulunmayan iktidarı yıktı.”

    Sandıkla gelen darbe!

    Bir de seçim sonucunu darbe olarak niteleyen zekâlar var ülkemizde. AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner de bunlardan biri. İşte Metiner'in o veciz sözleri: “Sahada paralel çeteyle hareket edeceksiniz, Gezi'de yarım bıraktığınızı tamamlayacağınızı söyleyeceksiniz, Mursi'yi darbeyle devirenler, Gezi'de yapamadıklarını sandıkta yaptılar. Halkımız bunu bilsin.”

    Uğur Işılak'ın yanında bakkalın manavın lafı mı olurmuş?

    AKP'ye seçim müzikleri yapan ve 7 Haziran'da milletvekili seçilen Uğur Işılak'ın tepkisi ise esnafa oldu. Işılak, Twitter'dan yaptığı paylaşımda halkın koalisyon senaryolarıyla ilgili tahminlerini küçümseyen ifadeler kullandı. Seçim öncesi AKP'ye oy vermeyenler için ‘utansınlar' diyen Işılak'ın seçimlerden sonra sarf ettiği sözler şöyle: “Bakıyorum da bakkalı, manavı, berberi, kasabı koalisyon hükümetini çoktan kurmuşlar. Siyasetçiler bu işten anlamıyor herhalde.. :)”

    Kuş pisliği, şans oyunları ve seçim üçgeni

    Kocaeli'nin Darıca ilçesinde AK Partili Belediye Meclis üyesi ve Gebze Ticaret Odası Disiplin Kurulu üyesi Ahmet Hakan Hocaoğlu'nun seçim sonuçları ile ilgili Facebook'ta yapmış olduğu paylaşım da aşağılayıcı bir paylaşımdı ve oldukça tepki gördü. Gelen tepkiler üzerine yapmış olduğu paylaşımı kaldırdı kaldırmasına ama arşivlerde ve hafızalarda yerini aldı hiç şüphesiz. Hocaoğlu'nun paylaştığı fotoğrafta yazılanlar ise şöyle: “Kafasına kuş sı...dığında şans topu oynayan bir toplumun; Ağzına sı.ana oy vermesi normaldir.”


    0 0

    Phantom isimli 6 aylık koala yavrusu, trafik kazası geçiren annesinin hayatını kurtaracak ameliyat sırasında sıkı sıkıya sarılarak yanından ayrılmadı.

    Avustralya'da bir otobanda yavrusuyla birlikte giderken otomobil çarpan anne koala yüz travması ile akciğerinde çökme meydana geldi. Yaralı anne koala, küçük yavrusuyla birlikte bir timsah avcısı tarafından Avustralya Hayvanat Bahçesi Vahşi Yaşam Hastanesi'nde tedavi altına alındı. 450 gramlık yavru koala ameliyat süresince annesine yapışık bir şekilde tutunarak yanından bir an olsun ayrılmadı.

    Koalalar Avustralya'da yaşar ve öncelikle okaliptus ağacının yapraklarıyla beslenir. Koalalar anneleri ile onlara bağımlı evlatları arasındaki bağ dışında toplumdan uzak duran hayvanlardır. Bebek koalalar 6-7 ay boyunca annelerinin keselerinde kalır ve yaklaşık 1 yaşlarında sütten kesilir.


    0 0
  • 06/20/15--14:00: Kurtuluşu timsahta buldu!
  • Florida Oscala Ulusal Ormanı'nda ailesiyle birlikte yürüyüş yapan insanlardan korkan bir rakun, kurtuluşu suda yüzen bir timsahın üzerine atlamakta buldu.

    Çocuğunun rakunu korkuttuğunu ve hayvanın kaçıp timsahın üzerine atladığını gören aile reisi Richard Jones o anları şöyle anlattı: "Timsah suyun içine doğru kayınca şanslı bir fotoğraf çektim ve o sırada rakun aceleyle timsahın üzerine atladı." Durumun şaşırtıcı bir görüntü olduğunu söyleyen John, "Bu fotoğraf kesinlikle hayatı anlatıyor." dedi.

    Rakunlar, timsahlardan daha hızlıdır ve bu küçük rakun bu sayede timsahtan kolaylıkla kaçma fırsatı bulur.


    0 0

    Sümer Tilmaç, 250'ye yakın filmi ardında bırakıp terk-i diyar eyledi. Onun gibi Yeşilçam kökenli olup sektörde üreten oyuncu sayısı fazla değil. Yan karakter oyuncularının kimi usta kategorisine yükseldi, kimi seri üretime devam ediyor.

    Yeşilçam'ın kadro oluşturma matematiği, örnek aldığı Hollywood gibiydi. Ön planda dış güzelliğiyle hayranlık uyandıran bir jön, aktrist; arka planda yan karakter oyuncuları. Yeşilçam dönemi bittikten sonra sinemada bu matematik sona erdi, dizi sektörüne taşındı. Yeni Türkiye Sineması'nın dili, sanata bakış açışı, çalışma tarzı, konu edindiği hikâyeler gibi oyunculuk biçimi de farklılaştı. Melodramların yerini hayatın içinden hikâyeler aldı, karton tiplerin yerini yaşayan karakterler… Bu geçişe ayak uyduramayanların çoğu sektörün dışında kaldı. Bugüne kalanların sayısı bir hayli fazla. Yan rolde oynayanların kimi usta kategorisine yükseldi, kimi eski alışkanlıklarıyla seri üretime devam ediyor.

    İşe koyulurken Yol'u açıktı

    Şerif Sezer: Kariyerine zirvede başlayan bir isim. Hatırlayalım: Şerif Gören, Yol filminin kadrosunu oluşturan Yılmaz Güney'e Sezer'in fotoğraflarını gösterir. Güney cezaevindedir. Beğenilir, yol arkadaşlığı başlar. Film, 1982'de Cannes Film Festivali'nde Altın Ayı alınca oyuncusunu zirveye taşır. Rol aldığı Erden Kıral'ın Kürt sorununu merkezine alan Hakkâri'de Bir Mevsim'i bir sonraki yıl Berlin'de Gümüş Ayı alınca yıldızı daha da parlar. Sezer, o gün bugündür setlerde. Her yıl düzenli olarak sinema filmleriyle perdeye çıkıyor, dizilerle evlere misafir oluyor. Onu daha tanınır kılan dizi Çağan Irmak'ın Asmalı Konak'ı. Tiyatro kökenli olması hasebiyle kendini döneme göre güncelleyen oyuncunun, derinlikli karakterlerle anılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Sonradan başrole geçti

    Erdal Özyağcılar: Bakmayın bugün başrol olduğuna Yeşilçam'da yardımcı oyuncuydu. Çöpçüler Kralı'nda Apti'nin âşık olduğu hizmetçinin ağabeyiydi, Züğürt Ağa'da Kekeç Salman, Kibar Feyzo'da Zülfo… Filmlerin adını söyleyince karakterin yüzü akla geliyorsa iz bırakmış demektir. Özyağcılar, Yeşilçam kökenli oyuncular içinde özel bir yerde. Değeri zamanla katlanan, yan rolden başrole transfer olan tek isim. Dizi sektöründe yüzünü iyi pazarlamasının payı büyük. Bizimkiler ve Elveda Rumeli'yle popülerliği yakaladıktan sonra yan rol kıskacından kurtuldu.

    Keşke Şener Şen'i dinleseydi

    Sümer Tilmaç: Yarım asırlık sinema kariyerine irili ufaklı rollerini de sayarsak 250'ye yakın film sığdırdı. Kendisi için en özeli Necip Fazıl'ın Reis Bey'i, Gani Müjde'nin Kahpe Bizans, Osmanlı Cumhuriyet'i… Seyircinin en çok hatırladığı, sırtında kapıyla gezdiği Kahpe Bizans, Süper Baba dizisi. Hiç ana karakter oynamasa da sinemada hatırı sayılır bir iz bırakan Tilmaç, küçük rolleri özel olarak seçtiğini söylüyordu: “Önemli olan başrol olmak değil, hatırlanacak bir rolü oynamak.” Hatırlıyor muyuz? Evet. Hem de birden fazla rolle. Ama keşkesi de yok değil: “Şener Şen ile Şevket Altuğ ‘Her filmde oynama.' derdi. Yüzünü eskitme. Bunu yapamadım, keşke seçici olsaydım.”

    Günde üç sete gidiyordu

    Yılmaz Gruda:İhsan Yüce gibi birden fazla şapkası olan bir oyuncu. Şair, oyun yazarı, yönetmen… Attila İlhan ile Mavi hareketini başlatan şairlerden biri, geleneksel formda yazdığı oyunlarla biliniyor tiyatro dünyasında. Yeşilçam'da Sümer Tilmaç gibi bir günde üç sette bulunan oyuncu, filmlerinin sayısını kendi bile bilmiyor. Bir rivayete göre iki yüz, diğerine göre iki yüz elli. Sayı değişebilir ancak bilenen gerçek Yeşilçam defteri kapandıktan sonra Gruda'nın iki kapak arasına sıkışıp kalmadığı. Dönem arkadaşları setlere veda ederken o film ve dizilerde rol aldı, almaya da devam ediyor. İşler Güçler dizisiyle geniş kitleler tarafından tanınır oldu.

    Dün de seçiciydi bugün de

    Perran Kutman: Sinemamızın klasikleri sayılan filmlerde yer aldı: Hababam Sınıfı serisinde, Köyden İndim Şehire'de, Salak Milyoner'de… Onu göz önüne çıkaran ise Gırgıriye'deki Sabahat tiplemesi. Projelerinde seçici davranan, birbirine benzemez başarılı kadın portreleri çizen Kutman, yeni dönemde sinemadan ziyade dizi projeleriyle görünüyor. Hababam tarzı okul dizilerine önayak olan Hayat Bilgisi'ndeki Afet öğretmen zihinlerde en taze olanı. Kutman, dizi seçerken de bir hayli özenli. Dizi çöplüğüne dönüşen sektörde iki, üç yılda bir göründüğü için yüzünü eskitmiyor. Oynadı mı da, iyi oynuyor.

    Projeleri tartışılır ama oyunculuğu!

    Ayşen Gruda:Şener Şen, Kemal Sunal, İlyas Salman'lı Arzu Film'in kadrolu oyuncularından. Yeşilçam'ın en iyi kadın oyuncularından biri. Kimi zaman Hababam Sınıfı'nın genç talebelerinden biri olarak çıktı karşımıza, kimi zaman Bizim Aile'de evin bekâr kızı Feride, Şaban Oğlu Şaban'da esas oğlanla evlenmeye niyetli Nazır Paşa'nın küçük kızı… Hepsinde de ana karakter kadar iz bıraktı. Yeşilçam'da daha çok eş arayışında olan karakterleri oynadı, şimdilerde yaşının da getirisiyle anne, anneanne rollerine terfi etti. Sinema projeleri gişe kaygısıyla çekilen ve nitelik olarak tartışılan projeler, ancak onun oyunculuğunu tartışan yok.

    Çeko özel bir yerde

    Yılmaz Köksal: Süleyman Turan gibi ortada bir görünüp bir kayboluyor. 1965'ten 2005'e rol aldığı film sayısı 182. Hemen hepsinde yardımcı oyuncu. Çetin İnanç'ın yönettiği kovboy filmi Çeko'da esas oğlana terfi ettiyse de çok fazla vitrinde kalmadı. Sonra daha görünür rollerde rol alsa da yan karakter oyuncusu olarak hatırlanıyor. Her sezon bir projede yer alan oyuncunun yılda 8-10 filmde oynadığı dönemleri düşününce eski üretkenliğinden hayli uzak olduğu görülüyor. Bir proje, sekiz tanesine denk mi düşünmek gerek.

    Kalıcı olmak için esas oğlan olmadı!

    Süleyman Turan: Bugün bir ayağı sektörde, biri dışında. Belirli periyotlarda projelerde konuk oyuncu olarak yer alıyor, festivallerde karşımıza konuk olarak çıkıyor. Turan'ın filmografisinde iki yüze yakın film var ve hiçbirinde jön değil. Çoğunda esas oğlanın en yakın, iyi yürekli dostu. Ona rehberlik, sırdaşlık eden, iyiye güzele yönlendiren, başı sıkışınca silahlanıp çeteyle mücadeleye giren gözü kara bir dost… En son geçtiğimiz yıl Sonsuz Bir Aşk filmiyle seyirci karşısına çıkan oyuncu, ana karakteri oynamamış olmayı sorun edenlerden değil. Şöyle diyor: “Belki jön olsaydım bugünlere kalamazdım. Kalıcı olmak adına öne çıkmak istemedim.”

    Itır Esen: Gülen Gözler, Aile Şerefi, Bizim Aile… Arzu Film'in sıcak, samimi, aile filmleri. Itır Esen o ailenin duru güzelliğe sahip, mahsun kızıydı. Bugün farklı karakterle hayatımızda.

    Zihni Göktay: Tiyatrocu. Tiyatro ustası… Yeşilçam'daki rolleri irili ufaklı. Tosun Paşa'nın Ruhi'si, Meraklı Köfteci'nin Deli Köftecisi… Onu bugünlere taşıyan filmleri değil, usta oyunculuğu.

    Ahmet Arıman-Tuncay Akça: Hababam Sınıfı'ndan bugüne miras iki isim. Arıman haylaz öğrencilerden biriydi, Akça okulun yeni yetmesi. En son Öğrenci İşleri'nde öğretmen olan ikilinin oyunculuklarını ileriye taşıttıklarını söylemek güç.

    Şevket Altuğ: Perran Kutman, Ayşen Gruda gibi silinmez bir iz bıraktı sinemamızda. İsmi de kendi gibi büyüdü. Süper Baba'nın Fikret'iyle geniş hayran kitlesi edinen oyuncu, Datça'da gözden uzak bir hayat sürüyor.


    0 0

    Cumhurbaşkanlarının vefatı sonrası nereye defnedileceği tartışma konusu oluyor. Süleyman Demirel, vasiyeti gereği memleketi Isparta'da toprağa verildi. Ülkeyi yönetenler için tahsis edilen ‘Devlet Mezarlığı' ise pek rağbet görmüyor.

    9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in vefatı sonrası, naaşının nereye defnedileceği tartışması gündeme geldi. Merhum devlet adamı, vasiyeti gereği Isparta İslamköy Çalca Tepe'de kendisi için daha sonra yapılacak anıt mezarın yerine defnedildi. Eşi Nazmiye Hanım'ın naaşı da daha sonra yapılacak düzenlemeyle beraber yanına alınacak. Oysa devletin bir numaralı koltuğuna oturanlar için başkentte ‘Devlet Mezarlığı' yapılmıştı. 61 Millî; Mücadele komutanı ve 60 cumhurbaşkanı olarak tahsis edilmiş bu kabristan, Atatürk Orman Çiftliği arazisi içinde yer alıyor.

    1988 yılında yapılan ve sadece cumhurbaşkanlığı vazifesini ifa etmiş devlet adamlarının gömüldüğü mezarlıkla ilgili 8 Kasım 2006 tarihinde değişiklik yapıldı. TBMM'de yapılan yasal düzenlemeyle başbakanların yanı sıra TBMM başkanları ve ailelerinin de defnedilebilmelerine imkân sağlandı. Ancak cumhurbaşkanlarının çoğunun vasiyetinde, kendileri için ayrılan mahut kabristan yer almıyor.

    14 Eylül 1966'da vefat eden 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, ki ilk defin yeri Anıtkabir'dir, 1988 yılında Devlet Mezarlığı'na taşındı. 22 Mayıs 1982'de vefat eden 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, 12 Ekim 1987'de vefat eden 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve geçtiğimiz mayıs ayında vefat eden 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in kabri de Devlet Mezarlığı'nda bulunuyor. Millî; Mücadele komutanlarından Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Fahrettin Altay, Kazım Özalp gibi önde gelen isimlerin istirahatgahı da burası. Devlet Mezarlığı'nda bulunan müzede ise buraya gömülen cumhurbaşkanı ve Kurtuluş Savaşı kumandanlarının kişisel eşyaları, resimler vs. var. Cumhurbaşkanları ve kurmay komutanlarının dışında başbakan kontenjanından bir istisna olarak merhum Bülent Ecevit burada yatıyor. Eşi Rahşan Ecevit'in kabrin taşınması yönünde isteği olduğu biliniyor.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün mezarı Anıtkabir'de. Ki naaşı on beş sene Etnografya Müzesi'nde tutulduktan sonra dönemin başvekili Adnan Menderes'in gayretleri sonucunda, 1953 senesinde Anıtkabir'e nakledilir. 25 Aralık 1973'te vefat eden ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün mezarı da Anıtkabir'de bulunuyor. Türkiye'nin ilk sivil cumhurbaşkanı addedilen Celal Bayar'ın kabri ise Bursa-Gemlik'teki Umurbey anıt-mezarda yer alıyor. 27 Mayıs darbesi sonrasında idam edilen Başbakan Adnan Menderes'in kabri 1990 yılına kadar İmralı'da idi. Bu tarihte İstanbul Vatan Caddesi'nde yapılan anıt mezara nakledildi. 17 Nisan 1993'te dar-ı bekaya irtihal eden Turgut Özal da “Öldükten sonra beni İstanbul'a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmed'in manevî; ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum.” diye vasiyet ettiği için İstanbul'da Fatih Camii'ne yakın bir yerde bulunan anıt mezarına defnedildi.

    Eski başbakanlardan Necmettin Erbakan da Devlet Mezarlığı'nı tercih etmeyen liderlerden biriydi. Kabri İstanbul'da Merkezefendi Mezarlığı'nda bulunuyor. Hâlâ aydınlatılamayan bir helikopter kazası sonucu vefat eden BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu, Ankara'da Tacettin Dergahı'nda yatıyor. Türk siyasetinin Başbuğ'u Alparslan Türkeş'in kabri ise Ankara Beştepe'deki anıt mezarda bulunuyor.


    0 0

    17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını yürüten polisler birbiri ardına yapılan operasyonlarla tutuklandı. Şimdi Silivri Cezaevi'nde bulunan o polislerden on tanesi baba oldu. Cezaevindeki polisler, ilk Babalar Günü'nü çocuklarından uzak geçirecek. Lakin anneler umutlu: “Adalet elbet bir gün tecelli edecek.”

    Son birkaç yılda o kadar çok şey ters yüz oldu ki… Masum ile suçlu birbirine karıştı. Adaletin dağıtılmasına vesile olması gereken kişiler demir parmaklıklar ardına gönderilirken, arkalarında derin bir boşlukla birlikte boynu bükük eş ve çocuklar bıraktı. Hukuksuz operasyonlarla gözaltına alındıkları sırada kiminin eşi 3 aylık hamileydi kimininki 6 aylık. İşte Terör ve yolsuzluğu soruşturan polislere yönelik yapılan operasyonlar kapsamında tutuklanarak cezaevine konulan emniyet mensuplarından on tanesinin geçen sürede çocukları oldu. (Sayfada dokuz kişiyi göreceksiniz. Polis eşlerinden biri ise ne konuşmak istedi ne de fotoğraf vermek... Çünkü kendisi de işinden olabilirdi!) Lakin ne onları doğru dürüst görebildiler ne de doya doya koklayabildiler. Yeni doğan evlatlarına duydukları hasreti, yarım saatlik görüşmelerle gidermeye çalıştılar. Bugün Babalar Günü. Ve onlar çocuklarının ilk Babalar Günü'nde demir parmaklıkların ardında. Ne hissediyorlar peki? Aileleri ne halde? Anneler, yeni doğan bebekleriyle eşleri olmadan nasıl ilgileniyor? Babalar bebeklerini dünya gözüyle ilk kez gördüklerinde ne hissettiler? Eşlerine neler söylediler? O bebeklerin anneleriyle konuştuk.

    Emel Yuyucu (Selman Yuyucu'nun eşi): Eşim olmadan çocuğumu kucağıma almak çok zordu

    Leman Sena dünyaya geleli henüz bir buçuk ay oldu. Bebeğini babası yanında yokken dünyaya getirmenin nasıl bir his olduğunu soruyoruz anne Emel Yuyucu'ya. “Ateş düştüğü yeri yakıyor.” diye cevap veriyor. Eşinin son üç aydır tutuklu olduğunu ama aslında bir buçuk senedir sıkıntılı bir süreçten geçtiklerini anlatıyor. Yer değiştirilmesi, açığa alınması, ihracı vs. derken bir süredir zor zamanlardan geçtiklerini, babasının bebeğini henüz sadece bir kere görebildiğini dile getiriyor. İleride babasına gelişimini gösterebilmek için kızının sürekli fotoğrafını çekiyor. Geçen sene yine bu sürecin stresiyle Anneler Günü'nde bebeğini kaybetti Emel Yuyucu. Kendisinden dinleyelim: “Allah'a şükür bu sefer yavrumuzu yine onca strese rağmen kucağımıza alabildik. Doğum sıkıntılı oldu. Stres altında olduğum için erken doğum yaptım ve bu sebeple bebeğimin ciğerlerinde bir sıkıntı baş gösterdi. Yoğun bakımda bir hafta kaldı. Bu süreçte hep yalnız kaldım. Eşim olmadan çocuğumu kucağıma almak çok zordu benim için. Bebeği yanına ilk götürdüğümüzde kucağına nasıl alacağını bilemedi. Önce baktı bir süre, çok heyecanlıydı. O şekilde tattı babalığı.”

    Betül Iklı (Muhammed Ali Iklı'nın eşi): Abisi, Ömer'in doğumunu müjde gibi algıladı

    Ömer Naci, henüz üç aylık bir bebek. Ahmet Burak ve Mehmet Semih isimlerinde iki tane ağabeyi var. İsmini babası koymuş, Hz. Ömer gibi insanlara adaletli olsun diye. Muhammed Ali Iklı, 11 aydır cezaevinde. Bebeğini birkaç kez kapalı görüşte görmüş ve kucağına alabilmiş. Eşi Betül Iklı, ilk başlarda çocukları babalarına götürmeye tereddütlü olduğunu, eşinin acı çekmesini istemediğini söylüyor. Ama en azından camın arkasından da olsa, onların gelişimlerini az da olsa takip edebileceğini düşünmüş. Eşinin görüşmelerde çocukları gördükçe çok duygulandığını anlatıyor: “Çocuklar olunca insan bir yerde kendi acısını düşünmüyor. Onlar çok daha fazla özlem çekiyor. Bebek neyse de abilerine bu durumu anlatmak daha zor. Adalet anlayışlarının zedelenmemesi için babalarının orada çalıştıklarını söylüyoruz çocuklara. Büyük oğlum artık isyan etmeye başladı. Babasına kızıyor, ‘hiç mi izni yok bizi gelip görmeye' diyor. Çocukların, bu dönemi en az hasarla atlatmasını istiyorum. Onun için çabalıyoruz. Bebeğimizin doğumu hepimize çok iyi geldi, umut oldu bize. Hatta ortanca oğlum, babasının gelişini müjdeliyor diye algıladı kardeşinin gelişini.”

    Merve Danacı (Hasan Hüseyin Danacı'nın eşi): Görüşmelerde elini uzatıyor ama cama çarpıyor

    Babası tutukluyken dünyaya gelen bir diğer bebek de on aylık Betül Yağmur. Onun da ismini babası koymuş. Babasız çocuk büyütmenin çok zor olduğunu belirtiyor Merve Danacı. Eşi, geçen gün bir mektup yazmış kendilerine. Tahliye olduğu gün kızını kendisinin uyandıracağını hayal etmiş. Onunla ilk defa beraber kahvaltı yapacaklarını, onu uyurken izlemeyi düşünmüş. Eşine kulak verelim: “Çok özlediği her halinden belli oluyor. Kapalı görüşmelerde bebeği görünce elini uzatıyor ama cama çarpıyor. Son gittiğimde bebeğin emeklediğini söyledim. Hem sevindi hem de burkuldu buna şahitlik edemediği için. İlk bebeğimiz, o yüzden benim için çok zor çocuğumu babasız büyütmek. Tek başıma çocuk yetiştireceğimi hayal etmemiştim. Her kadın doğumunu, o sırada eşinin yanında olacağını ve çocuklarını beraber büyüteceklerini hayal eder. Hiçbiri olmadı. Bir misafirliğe gittiğimizde arkadaşımın bebeğini videoda izlemiştim. Babasının kucağına atlıyor, onun boynuna sarılıyordu. Kızımın bu duygudan mahrum şekilde büyüyor olması beni çok etkiliyor.”

    Gülşah Ardıç (İsa Ardıç'ın eşi): Hamileyken aşırı stresten dolayı zona hastası oldum

    Gülden Hanzede, henüz iki aylık. Ne o babasını ne de babası onu doğru düzgün görebilmiş. İsa Ardıç, eşi hamileyken içeri alınmış. Gözaltına alındığı zaman henüz bebeklerinin doğmadığını, çok stresli günler geçirdiklerini söylüyor Gülşah Ardıç. Sıkıntılar ve aşırı stres, hamile olduğu dönemde birçok hastalığın kendisine musallat olmasına sebep olmuş: “Sekiz aylık hamileyken, zona hastalığına yakalandım. Evimiz barkımız belli değildi. Bir orada bir burada kalıyorduk. Bir de üç buçuk yaşında bir oğlum var. O da sürekli babasından bahsediyor. Onu arıyor. En çok da çocuklar etkileniyor aslında. Günler geçiyor ama çocuklar, babalarıyla kuracakları bağdan mahrum büyüyor.” Her ne kadar şu anda yüzleri gülmese de bu zor zamanların biteceğini ve evlatlarının babalarına kavuşacağını dile getiriyor Ardıç: “İnşallah bugünler geçecek, sabredeceğiz. Babalar evlatlarına kavuşacak.”

    Semra Işık (Mehmet Işık'ın eşi):İkinci defa gördüğünde ‘çok değişmiş' dedi

    Semra Işık, iki aylık bebeği Murat Bülent'i tek başına büyütüyor. Eşi tutukluyken doğum yapmış ve onsuz büyütmenin çok zor olduğunu dile getiriyor. Bebekleri doğduğunda eşinin, “Belki onu kucağına ilk babası alamayacak ama belki Peygamberimiz alır.” dediğini söylüyor: “Böyle güzel bir teselliyle kendimizi teskin ettik. İlk gördüğünde sürenin az olmasından dolayı hiçbir şey anlayamadı. Bol bol kokladı bebeğini, evlat kokusu cennet kokusu sonuçta. İkinci defa gördüğünde çok değişmiş dedi. Ne kadar büyüdüğünü anlayamıyor, gelişiminden bî;haber. Bir de kızımız var dört buçuk yaşında. Hadi biz anlayabiliyoruz yaşananları, hukuk yok. Ama onlara anlatamıyoruz. Aslında asıl özlem ve zorluğu onlar yaşıyor. Zorluklar geçecek elbette. Bunda da vardır bir hikmet.”

    Merve Bolat (Şeref Bolat'ın eşi): On beş dakikada ne hissedilebilir ki?

    İki aylık bebeği Yusuf Eşref Bolat ile birlikte zor bir süreçten geçtiklerinin bilincinde Merve Bolat. Fakat haklı olmanın getirdiği bir sabırla bu zorluğu aşmaya gayret ediyor. “Haklı olduğumuzu bilmesem bu kadar sabırla bekleyemezdim muhtemelen. Çok şükür geçip gidiyor zaman ve Allah'ın izniyle bunu da atlatacağız.” Anne Bolat'a göre, eşi bebeğin henüz çok da farkında değil. Hamilelik döneminde de doğum sırasında da yanında olamadığını söylüyor: “Dolayısıyla o süreçten mahrum oldu. Sadece iki kez görebildi bebeğimizi. O kısa görüşmelerde az da olsa babalığa dair bir şeyler hissedebiliyor. On beş dakikalık görüşmelerle ne kadar babalık duygusunu hissedebilir ki zaten?”

    Zehra Kopar (Hikmet Kopar'ın eşi): Dokunamadığı için kapalı görüşlere götürmüyorum

    Asım Yiğit on aylık. Asım'ı babası, ilk kez on üç günlükken açık görüşmelerde görebildi. Anne Zehra Kopar, babası görüp de dokunamayınca daha fazla üzüldüğü için bebeği kapalı görüşmelere götürmediğini söylüyor. İnsanların empati yapmasını istiyor: “Bütün kadınlar tek başına doğum yapmayı ve çocuk büyütmeyi düşünsün. Hakikaten çok zor ama şükür ki ikimizin de aileleri her zaman yanımızdaydı. Bu çocuklar bizlere şifa oldu. Onunla uğraşıyorsunuz, zaman geçiriyorsunuz. Hiçbir şey unutturamaz babasını ama en azından ona söyleyeceğim şeyler var evladıyla ilgili. Üç çocuğumuz var. Geçen gün her birinin hatıralarını dün gibi hatırladığını söyledi ama ‘Asım'la ilgili hiçbir şey hatırlayamayacağım.' dedi. Çok zor bir şey bu.”

    Hilal Avşaroğlu (Ramazan Avşaroğlu'nun eşi): Allah tüm bebekleri babalarına kavuştursun

    Ömer Zikri, daha bir aylık. Babası bir kere görebildi onu. İlk gördüğünde çok duygulanmış. Kucağına almış ve hep onunla ilgilenmiş. Anne Hilal Avşaroğlu, bebek çok küçük olduğu için babasının onu kucağına zor alabildiğini söylüyor: “Çok tedirgindi. Onu tam anlamıyla idrak edemedi. Bir saatte ne kadar hasret giderebilir ki?” Eşinin işinin zor olduğunu fakat arkada kalanların da işinin kolay olmadığını belirtiyor Hilal Avşaroğlu. Hem onların acısı var hem de çocukları tek başına yetiştirebilmenin telaşı. Çocuklar da babalarından mahrum büyüyor: “Çok şükür ailelerimiz yardım ediyor ama babanın ve eşin yerini hiçbir şey tutmuyor. Şu anda söylemek istediğim tek şey bir an önce dışarı çıkmaları, özgürlüklerine kavuşmaları. Allah tüm bebekleri babalarına kavuştursun.”

    Esra Saygılı (Yakub Saygılı'nın eşi): Ahizeden sesini duymaya çalışıyor

    Kenan Şamil, henüz yedi aylık. Doğduğundan beri babasından ayrı. Yakup Saygılı, sadece açık görüşlerde kucağına alıp birkaç defa koklayabilmiş bebeğini. Kapalı görüşlerde de ahizeyi kulağına götürüp babasının sesini duymasını sağlıyorlarmış Kenan bebeğin. Anne Esra Saygılı, çok neşeli ve güleç bir çocuk olduğunu söylüyor. Babalarıyla aralarında gizli bir iletişim olduğunu, birbirleriyle konuşmadan anlaşabildiklerini dile getiriyor: “Hem eğitimleri hem de gelişimleri açısından tüm yükü omuzladım gibi. Allah'a şükür annem ve babam yanımda, destek oluyorlar sonuna kadar. Eşlerimiz yanımızda olmadığı için hem annelik hem de babalık yapıyoruz. Allah başımızdan eksik etmesin onları. Gelecekler ümidiyle bekliyoruz. Adaletin tecelli etmesini bekliyoruz daha doğrusu. Türkiye'de hukuk tekrar inşa edildiği takdirde yanımıza gelirler inşallah. Çocuklarımla beraber hepimiz babamızla iftihar ediyoruz. Yaşadığımız tüm zorluklara rağmen eşim, çocuklarımız daha güzel bir Türkiye'de büyüyecek diyor. Biz de umutluyuz.”


    0 0

    Türkiye'de başta verimli tarım arazileri olmak üzere tüm alanların hava çekimleri yapılacak. Proje için yaklaşık 6 bin saatlik uçuş gerçekleştirilecek.

    Türkiye'deki başta verimli tarım arazileri olmak üzere tüm alanların gökyüzü çekimleriyle belirlenmesi amacıyla yeni bir proje başlatıldı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker tarafından hafta içinde tanıtılan projeyle tarım arazisi olarak bilinen, kuraklaşmış ya da kurak arazi bilinmesine rağmen tarım arazisi konumuna geçmiş alanlarla ilgili ayrıntılı bilgi elde edilecek. Şimdilik 5 uçakla gerçekleştirilen hava çekimleri, daha sonra 8 hava aracıyla yapılacak. Operasyon hizmetlerinin başında deneyimli pilot Oben Oğultarhan yer alacak.

    Avrupa Birliği (AB) fonu tarafından da desteklenen Tarım Bakanlığı idaresindeki LPIS (Land Parcel Identification Sytem-Arazi Parsel Tanımlama Sistemi) projesiyle Türkiye'nin her köşesi havadan görüntülenerek ortofoto haritası çıkarılacak. Böylece arazilerin son durumu hakkında net bilgi sahibi olunacak ve koruma alanlarıyla ilgili gerekli müdahale en hızlı şekilde yapılacak. İki yıl sürecek projenin bütçesi 17 milyon 490 bin Euro. Kendisi de amatör bir pilot olan Bakan Eker, projeyle üzerinde tarım arazisi yapılan veya yapılamayan tüm alanların fotoğrafının çekileceğini ifade ederek, kendilerinin de uydu görüntüleriyle bunları kontrol edeceğini söylüyor.

    Çekimler üç ayda tamamlanacAK

    AB'ye üye devletler tarafından kullanımı zorunlu Arazi Parsel Tanımlama Sistemi Projesi, elektronik bir harita temeline ve hava veya uydu ortofoto görüntülerini kapsayan coğrafi bilgi sistemi uygulamalarına dayanıyor. Türkiye'deki arazi çekimlerinin en sağlıklı şekilde yapılması amacıyla yürütülen proje için yaklaşık 6 bin saatlik uçuş gerçekleştirilecek. İlk etapta yurdun batı bölgesinde başlayan uçuşlar, hava şartlarının durumuna göre diğer bölgelere de kaydırılarak sürdürülüyor. Hava çekimlerinin, diğer uçakların da filoya katılmasıyla 3 aylık sürede tamamlanması planlanıyor.

    Ödemeler doğrudan çiftçiye yapılacak

    Pilot Oben Oğultarhan, ülkedeki tüm tarımsal arazilerin kayıt altına alınacağı projeyle ihtilaflı/ihtilafsız arazilerin belirleneceğini, ödemelerin doğrudan çiftçilere yapılacağını, çevresel ve kırsal yönden geliştirilecek eylemlerin yönetimi için de temel oluşturulacağını söylüyor. Her uçak yaklaşık 900 saat uçuş gerçekleştirecek.

    İSPARK'tan 1 TL'ye otopark

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden İSPARK, Atatürk Havalimanı yakınında açtığı otoparkla üç saati 1 TL'ye hizmet vermeye başladı. Atatürk Havalimanı'na komşu CNR Fuarı'nın otopark arazisinde ve ona komşu arsada yer alan bin araç kapasiteli otopark, ilerleyen zamanda teknolojik sistemlerle 2 bin araç kapasitesine çıkarılacak. Otopark ile havalimanı arasında 15 dakikada bir ücretsiz ring seferleri de düzenlenecek. İSPARK, ‘Park Et Uçak ile Devam Et' projesini daha önce Sabiha Gökçen Havalimanı otoparkında başlatmıştı. Vatandaşlar, havalimanına beş dakika mesafedeki otoparka araçlarını bırakarak istedikleri noktaya seyahat edebiliyor. Otoparkın 24 saatlik kullanım ücreti ise 15 TL.

    Karbon ayak izinizi hesaplayın!

    TAV Havalimanları, yolcuların uçuşları sırasında ortaya çıkan karbon miktarını hesaplamasını ve gönüllü olarak denkleştirmesini sağlayan uygulama başlattı. TAV Havalimanları'nın işlettiği 14 havalimanının web sitesinde yer alan uygulamayla yolcular, uçuşlarının karbon ayak izini hesaplayabilecek ve isterse hem karbon salımını azaltan hem de sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunan bir projeye destek vererek bunu denkleştirebilecek.

    Atlasglobal Amsterdam ve Bişkek'e uçuyor

    Düsseldorf ve Köln'e ilk tarifeli seferlerini gerçekleştiren Atlasglobal Havayolları, Amsterdam ve Bişkek'in de eklenmesiyle bir haftada dört yeni noktayı birden uçuş ağına dahil etti. Şirket, 10 Temmuz'da da İstanbul'dan Paris uçuşlarına başlayacak. Atatürk Havalimanı'ndan Hollanda'ya her gün gerçekleşen Amsterdam uçuşları, tek yönde her şey dahil 57 Euro'dan başlıyor. Bişkek uçuşları ise haftanın beş günü tek yön her şey dahil 139 USD'den başlayan fiyatlarla düzenleniyor.


    0 0

    Savaş mağduru denince akla ilk kadın ve çocuklar gelir. Onların korunup kollanması, sağ salim güvenli bölgeye ulaştırılması için seferber olunur. Dünya, savaşı annelerin ve çocuklarının gözyaşlarıyla okur, seyreder... Peki ya babalar?

    Suriye iç savaşının sebep olduğu tramvalardan biri de hiç şüphesiz evini, işyerini yerle bir eden savaşın ortasından ailesini kurtarmak için bin bir çaba sarfeden babalar. Bugün kimini kaldırım kenarında çocuklarını ve eşini yerleştirdiği bir kartonun üzerinde dilenirken görüyoruz, kimini ise atölyelerde yok denecek kadar az ücretlerle çalıştırılırken... Hepsinin ortak yanı ise daha iki yıl öncesine kadar herkes gibi bir hayatlarının olması. Zira çalışan ya da dilenen, dinlediğimiz Suriyeli babaların hepsinin çığlığı aynı: “Biz dilenci değiliz! Bizim bir işimiz ve düzenli bir hayatımız vardı. Ama bugün ailemizi korumak ve hayatta kalmalarını sağlamak zorundayız.” En azından bir ev kiralayabilecek kadar düzenli bir iş bulabilenler ise diğerlerine nisbeten şanslı sayılıyor. Örneğin Jamal Bey. Beş çocuk babası Jamal, Suriye'de maddi durumu gayet iyi, kendi işinin sahibi bir mobilya üreticisiydi. Evinin hemen karşısındaki dükkanına gidip akşam çocuklarının yanına huzurla varabiliyordu. Savaşta ise ne ev kalmış ne de ekmek teknesi. Jamal Bey olanları anlatırken araya giren ortanca kızı Sara, telefonundaki fotoğrafı gösteriyor bize.

    BABAM YIKILAN EVİMİZİ YAPACAK, DÜKKANI AÇACAK

    Yarım yamalak Türkçesi ile, “Bak abla burası bizim evimizdi. Burası da babamın dükkanı.” diyor Sara. Fotoğrafta ise sadece enkaz yığını var. Yine de oraya dönecekleri günü sabırsızlıkla bekliyorlar. Onun babasına güveni sonsuz: “Suriye'ye dönünce babam yeniden iş kuracak. Evimizi de yapacak.” diyor. Jamal Bey ise çocuklarına karşı mahcup. Çünkü Suriye'de okula giden çocukları burada çalışmak zorunda. Savaştan apar topar kaçıp başka bir ülkeye sığınmak onları bir anda zorlu bir hayat mücadelesinin içine sürüklemiş. Ülkelerini terk etmedikleri takdirde onları çok daha zor günler bekleyecekti. Jamal Bey, Suriye'de kalsaydı 19 yaşındaki oğlunu savaşa göndermek zorundaydı, kendisi ise tutuklanabilirdi. Çaresiz baba bütün bunlardan ailesini korumak için arabasını satıp apar topar yollara düşmüş. Çocuklarının eğitimi konusunda çok hassas olan Jamal Bey, Türkiye'ye geldiğinden beri en çok ağrına giden şeyi şu sözlerle anlatıyor: “Ben kızlarımı böyle çalıştırmak ister miydim? Hepsi okul çağındaydı. Şimdi biri tekstil atölyesinde biri başka bir atölyede yevmiyeci. Çünkü tek başıma evi geçindirmem mümkün değil. Buna hiç alışamadım. Kızlarım üniversite bitirip kendi mesleklerini yapacaktı, böyle yerlerde çalışmalarını hiç istemiyorum.”

    ÇOCUKLARIMI DOKTORA GÖTÜREMİYORUM

    Mülteci hayatı sürse bile ailesine iyi imkanlar sunmak isteyen Jamal Bey'in en büyük üzüntülerinden biri de sağlık hizmeti alamamak. Oysa Suriyeli mülteciler konusunda devlet yetkililerinin en büyük övünç kaynağı hastaneleri onlara açmak. Ancak uygulamalara bakılırsa resmiyette bir engel görünmeyen imkânlar pratikte yürütülmüyor. Hastaneye gittiklerinde türlü bahanelerle sürekli geri çevriliyorlar. Doktor talepleri bir gün kabul edilse başka gün edilmiyor. Hatta Jamal Bey'in eşi bir gün gözündeki ağrı için muayene olmak istemiş. Zar zor ismini sıraya yazdırır ancak bu kez de sıra her ona geldiğinde ismi silinir ve yerine başkası alınır.

    Çocuğum yaşındakiler ‘Suriyeli' diye aşağılıyor

    Üçü kız, ikisi erkek, beş çocuktan en büyük kızı Hint, Suriye'de hukuk fakültesi ikinci sınıftaydı. Savaştan sonra eğitimi yarıda kalan genç kız, burada bir süre tekstil atölyesinde çalıştı. Küçük kardeşleri de aynı şekilde çalışıyor. Baba ise şimdilik plastik atölyesinden aldığı günlük yevmiyelerle ailesine yetebilme derdinde. Yaşı genç olmadığı için kendi zanaatiyle ilgili bir işe alınmamış. Plastikçide getir götür işlerine bakan Jamal Bey, “Günde 14 saat çalışıyorum. Patronumuz iyi biri ama çoğu insanların muamelesi çok kötü. Çocuğum yaştaki kişilerin beni ‘Suriyeli' diye aşağılaması zoruma gidiyor.” diyor. Bugün savaş mağdurlarına hor bakan bazılarının homurdandığı gibi Türkiye'de kalma planı ise hiç yok. “Biz insanız. İnsan olan herkesin başına bizim yaşadıklarımız gelebilir. Bugün savaş bitti desinler, yarın giderim.” diyecek kadar halinden rahatsız. Onu rahatsız eden sadece memleket sevgisi değil elbette. Bir buçuk yıldır İstanbul'da olmalarına rağmen kapılarını çalan sadece tek bir kişi olmuş. Onun dışında hiç kimse selamlarını bile almıyor. Burada ailece tecrit hayatı yaşayan Jamal Bey, eşi ve çocuklarının artık insanlardan nezaket beklentisi de kalmamış, “Yeter ki savaş bitsin de evimize gidelim.” düşüncesindeler.

    ‘Babalar Günü ise bir hediye lazım o zaman'

    50 yaşındaki Hani, savaşın yıkıcı etkisini henüz üzerinden atabilmiş değil. Ellerindeki her şeyi satıp iki oğlu ve eşiyle Türkiye'ye gelen Hani, bir süre Gaziantep'te yaşadıktan sonra İstanbul'a taşınır. Kendi ülkesinde memur olan Hani Bey, buraya geldiğinden beri neredeyse evden hiç çıkmamış. Zaten bezgin ruh hali, yüzünden okunuyor. Ne dışarı çıkmak istiyor ne de başka insanlarla konuşmak... Onu ziyarete gittiğimizde Suriye kanallarında ülkesiyle ilgili haberleri izlerken bulduk. Ülkesinin geleceğine dair şimdilik pek umutlu değil. “Savaş bitse bugün giderim.” diyor ama savaşın biteceğine inanmıyor. Evi yıkılan, işinden ve maaşından olan cefakâr baba, hâlâ başına bir şey gelmesinden tedirgin. Siyasi anlamda hiçbir konuya girmek istemiyor çünkü yarın karşısına ne çıkacağını bilmiyor. Ona bugün Türkiye'de Babalar Günü olduğunu söylediğimizde önce şaşırıyor: “Sizde Baba Günü mü var, Anneler Günü gibi?” Ardından eşi söze giriyor: “O zaman sana bir hediye lazım.” Ve aileyi ilk kez o anda gülümserken görüyoruz. Hani Bey'e neden dışarı çıkıp bir şeyler yapmadığını sorduğumuzda tek cümlelik bir cevap veriyor: “Canım sıkılıyor, hiçbir şey yapmak istemiyorum.” Hani Bey hem alt üst olan hayat düzeni hem de ailesine yetememenin verdiği üzüntüyle kendine adeta tecrit hayatı yaşatıyor. Çalışıp evi geçindirmek ise genç oğullarına kalıyor.


    0 0

    Zaman Gazetesi tarafından düzenlenen Artı 1T Tasarım Günleri, 10. yaşına bastı. Birçok ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ve gazetecinin eğitim verdiği seminere katılan gençler, yeteneklerini sergiledi. Atölye çalışmasında bu yılki tema ise “Anneme tabletle oynadığımı söyleme, o beni ders çalışıyor zannediyor.” idi.

    Zaman Gazetesi'nin bu yıl 10.sunu düzenlediği Artı 1T Tasarım Günleri, kapılarını genç tasarımcılara açtı. Zamanın ruhunu yakalayabilecek tasarımcıların yetişmesinin amaçlandığı etkinlik, 9-16 Haziran tarihleri arasında gazetenin merkez binasında gerçekleştirildi. Her yıl olduğu gibi iletişim ve güzel sanatlar öğrencilerinin yanı sıra tasarıma ilgi duyanlar +1T'ye başvuruda bulundu.

    Dünyadan ve Türkiye'den birçok ünlü tasarımcı, fotoğrafçı ve gazetecinin eğitim verdiği seminerlerin en dikkat çekici bölümlerinden biri, atölye çalışmasıydı. Katılımcılar, seminer boyunca alanında otorite sahibi birçok isimden edindikleri bilgileri kâğıt üzerinde tasarıma dönüştürdü. Bu isimler arasında verdiği Uluslararası Tasarım Ödülleri ile adını duyuran SND'nin Genel Direktörü Stephen Komives ve Eğitim Direktörü Chris Courtney gibi isimler vardı.

    Gençlerin atölyede yeteneklerini sergileyecekleri tema ise “Anneme tabletle oynadığımı söyleme, o beni ders çalışıyor zannediyor.” idi. Katılımcılar, bu konu başlığına dayalı olarak tablet ve öğrenci ilişkisini yansıtan bir gazete kapağı tasarladı.

    Atölye çalışmalarında elektronik yasak!

    Zaman Gazetesi Tasarım Koordinatörü Selim Şimşiroğlu, sekiz gün süren maratonda teorik bilginin dışında pratik eğitim de verdiklerini söylüyor. Atölye günlerinde öğrencilerin işlerini üç grup halinde değerlendirdiklerini dile getiren Şimşiroğlu, pratik günlerinde ise bir editörün katılımcılara konu verdiğini ve belirlenen zaman içinde tasarımın tamamlanmasının istendiğini anlattı. Şimşiroğlu ayrıca bu yıl atölye çalışmasında elektronik, dijital hiçbir cihaz kullanılmasına izin verilmediğini ifade etti. Ona göre, katılımcılara eşit şartlar bu şekilde sağlanıyor. Dijitalin programa hâkim olunmadığında yaratıcılığı kısıtladığını düşünen Şimşiroğlu, elbette dijitalden uzak olmadıklarını ancak tasarımda buna bağımlı olunmaması gerektiği düşüncesinde. Şimşiroğlu'na seminerler boyunca dikkatlerini çeken ayrıntıları soruyoruz. Batı dünyasından gelen katılımcıların fikirlerini daha özgür yansıttığını anlatıyor. Eğitimin fikirleri özgürleştirdiğini, Türkiye'de ise bunun sorun olduğunu dile getiren Şimşiroğlu, “Sanat, popüler değil farklılıktır. Taklitten çok, yenilikler ortaya çıkarılmalı.” diyor.

    Katılımcılar, Bloc.io baş tasarım danışmanı ve ‘Dünyanın en büyük acemi eğitim kampında' çeşitli ülkelerden gelen çıraklara rehberlik yapan Chris Courtney'nin 15 yıllık haber odası deneyiminden yararlandı.

    Katılımcıların tasarımlarını tek tek inceleyen Courtney, Türkiye'deki gazetelerin fiziksel olarak kaliteli olduğunu söylerken, dijital anlamda Amerika'daki gazetelerin daha kaliteli olduğunu ifade etti.

    Ata binip dünyayı gezen tablet...

    Madiev Solbavey, Kazakistan Süleyman Demirel Üniversitesi'nden etkinliğe katılanlardan. 10 kişilik bir ekiple Kazakistan'dan geldiklerini söylüyor. Solbavey'in tablet ile öğrenci ilişkisini gazete kapağına yansıtan tasarımı oldukça ilginç. Kazak öğrenci, tableti bir ata bindirip dünyayı gezdirmiş. Yeni jenerasyonun tablet ile tüm dünyanın sokaklarını gezebildiğini, sosyal hayatından tutun da, siyasi, popüler kültür ve birçok değerlere bu sayede ulaşabildiğini düşünüyor Solbayev.

    Seminere katılıp doktora konusuna karar verecek

    Sibel Şener, 2010 yılında Haliç Üniversitesi Grafik Tasarım bölümü öğrencisiyken Artı 1T Tasarım Günleri etkinliğine katılmış. Seminerlerin kendisine çok şey kattığını düşünerek ‘Gazete tasarımı' alanında yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Bu sene katılımından sonra aldığı eğitim sonucunda ise doktora alanına karar verecekmiş. Aklında dijital dünya ve basınla ilgili konular var. Şener, konuşmacılar arasında Garcia Media'nın kurucusu ve başkanı olan, 40 yıldır 100'den fazla ülkede çalışan, 550 gazeteye danışmanlık yapan Mario Garcia'dan çok etkilendiğini söyledi. Çizimleri çeşitli müze ve kitaplarda yer alan, son 20 yılın en etkili beş grafik sanatçısından biri seçilen Fernando Baptista da onu etkileyenler arasında.


    0 0

    Kabin amiri Selda Durmaz'ın hayatını kaybetmesinin ardından Afrika uçuşlarında sıtma endişesi yaşanmaya başladı.

    Türk Hava Yolları kabin amiri Selda Durmaz'ın Afrika uçuşunda yakalandığı sıtma yüzünden geçen hafta sonu hayatını kaybetmesi, gözleri bu ölümcül hastalığa çevirdi. Artan vakalar yüzünden psikolojisi bozulan kabin memurları ise Afrika uçuşları sonrası sıtma endişesiyle hastaneye kontrole gitmeye başladı.

    Kabin amiri Selda Durmaz, Tanzanya uçuşunda Darusselam kentinde sinek ısırması sonucu sıtmaya yakalanmıştı. İstanbul'a dönüşünde yüksek ateş şikâyetiyle Halkalı'daki özel hastaneye giden Durmaz'a iki kez grip tanısı kondu. Ancak Durmaz, yanlış teşhis nedeniyle hayatını kaybederken, aynı hastaneye giden E.E.A.'nın ise doğru teşhis ile hayatı kurtuldu. Sıtma olduğu gerekçesiyle tedavi altına alınan E.E.A., daha sonra taburcu edildi. Bu arada THY kabin memuru Murat Düzer de, hafta içinde sıtma şüphesiyle memleketi Afyonkarahisar'da tedavi altına alındı. Tedavisi için Eskişehir'den ilaç getirilen kabin amirinin hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtildi.

    THY yetkilileri, personele sıtma ve diğer bulaşıcı hastalıklar konusunda devamlı uyarı yaptıklarına dikkat çekerek, kendilerinin de bu konuda tedbir aldığını söylüyor. Daha önce de, sıtmaya yakalanan 8-10 kabin memurunun bulunduğunu anlatan yetkililer, tedavileri yapılan kabin memurlarının taburcu edildiğini dile getiriyor.

    Sağlık Bakanlığı Türkiye Hudut Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü ise artan vakalar nedeniyle Afrika'ya seyahat yapacak Türk vatandaşlarının bulaşıcı hastalıklar konusunda bir kez daha uyardı. Genel Müdürlük, oluşturduğu Seyahat Sağlık Birimi ile bulaşıcı hastalık riski bulunan ülkelere gidecek yolculara, web sitesi aracılığı ile detaylı bilgi sunarken ücretsiz aşı ve ilaç hizmeti sağlıyor. Sıtma konusunda Afrika ülkeleri, özellikle Sahraaltı Afrika ülkeleri, Güney Amerika ülkeleri, Uzakdoğu ve özellikle Güney Asya ülkeleri riskli kabul ediliyor.

    İLAÇ ECZANEDE SATILMIYOR

    Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü Atatürk Havalimanı Başhekimi Dr. Aykut Cengiz Kavak, dünyada özellikle Orta Afrika'da 100 binlerce vaka yaşandığını ve buradaki ölümlerin en yoğun nedenlerinden birinin sıtma hastalığı olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye'nin Afrika ile ilişkilerinin artmasıyla vakalarda artış yaşandığını anlatan Kavak, 444 77 34 numaralı danışma hattından bulaşıcı hastalıklarla ilgili bilgi alınabileceğini ya da randevu ile sağlık birimine gidilebileceğini belirtiyor. Kavak, sağlık ünitelerinde yolculara seyahat edilecek bölge ile ilgili belirlenmiş aşıların yanı sıra sıtmaya karşı korunma sağlayan ve eczanelerde satılmayan tabletlerin de ücretsiz verileceğini dile getiriyor. Sıtmaya karşı kullanılan hapların seyahatten bir-iki gün önce alınması gerektiğine dikkat çeken Kavak, hapların seyahat sonrası bir hafta daha kullanılması gerektiğini ifade ediyor.

    SITMANIN BELİRTİLERİ

    Sıtma, nöbetler halinde ortaya çıkıyor. Enfeksiyona neden olan plazmodiumun türüne göre, belirtilerin şiddeti ve nöbetler değişiyor. sağlık.net'teki bilgilere göre, nöbet başlamadan 2-3 gün önce yorgun ve mutsuz durumdaki hastaların iştahı da azalıyor. Baş, bacak, sırt ağrıları görülebiliyor. Sıtma nöbetinde ilk görülen durum ise titreme. 2 saate kadar uzayabilen titremelerde, bütün vücut sarsılır, ateş yükselir. Deri kurumuştur ve sıcaklık hissi fazladır. Sıtmadan önce görülen baş ağrısı, nöbet boyunca da devam eder. Nabız yükselir ve hastada sinirlilik görülür. Sıtmanın ilerlediği durumlarda karaciğer ve dalakta büyüme görülür. Dalak yırtılırsa, iç kanama meydana gelir. Kansızlık görülebilir. Ayrıca hasta, solunum güçlüğü çekebilir.

    Onur Air, Nalçik'e sefer başlatıyor

    Onur Air, Rusya'nın güneyindeki Kafkasya'nın kalbinde yer alan Nalçik şehrine tarifeli uçuşlara başlıyor. İstanbul ile Nalçik arasında 15 Temmuz'dan itibaren başlayacak seferler, Atatürk Havalimanı'ndan pazartesi, çarşamba ve cuma saat 00.30'da, Nalçik'ten ise saat 06.30'da gerçekleşecek. Yeni hattın biletleri ise vergiler dahil 55 dolardan başlayan fiyatlarla satışa sunuldu.

    Corendon'a yeni genel müdür

    Avrupa'nın gözde charter havayollarından Türk menşeli Corendon Airlines'in genel müdürlüğüne Batuğhan Karaer atandı. Şirketin kurucu ortağı ve genel müdürü Yıldıray Karaer ise yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütecek. 43 ülkede 190 havalimanına uçuş düzenleyen şirket, yılda 2,5 milyon yolcu taşıyor.

    Telefonlara kablosuz şarj

    Emirates Havayolları, uçakta kablosuz internet hizmetinden sonra, Dubai Havalimanı A, B ve C Terminali'nde bulunan first class ve business class dinlenme salonlarında akıllı telefonlar için kablosuz şarj hizmeti sunmaya başladı. Android, Blackberry ve iPhone telefonlarıyla uyumlu şarj hizmeti aynı zamanda iki telefonu şarj etmek için de kullanılabiliyor.


older | 1 | .... | 135 | 136 | (Page 137) | 138 | 139 | .... | 165 | newer