Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 104 | 105 | (Page 106) | 107 | 108 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 10/18/14--15:59: Ismarlama edebiyat
  • Edebiyat ve siyaset... Biri naif, kırılgan ve zarif. Diğeriyse soğuk, saldırgan ve tehditkâr. Aralarındaki bunca zıtlık ise, tarih boyunca bu iki alanın birbirleriyle olan ilişkisine engel olmamış. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ısmarlama roman furyası da bu ilişkinin önemli göstergelerinden biri.Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte tüm ülkeyi kapsayacak yeni bir rejim, yeni bir kültür ve yeni bir dünya görüşüne de adım atılmış oldu. Zorlu ve bir o kadar da kökten bir değişiklikti bu. Yeni rejimin halk nezdinde meşrulaştırılması ise ‘halk için halka rağmen’ ilkesini şiar edinmiş kişilerce yapılacaktı. Sırf bu yüzden iktidar, ‘halk hatipleri’ adında bir teşkilat kurdu ve bu teşkilattaki görevliler, ‘köylüleri bilinçlendirmek’ amacıyla ülkenin dört bir yanına dağıldılar. Bu ‘ulvi’ görevi sadece halk kâtipleri üstlenmemişti. Edebiyatçılar da bundan nasibini alacaktı. Edebiyat ile uğraşanların siyasetle olan ilişkisi üzerine bugüne kadar pek çok şey yazıla geldi. Kimileri siyasete çok fazla angaje oldukları için eleştirildi kimileri de kendini politik meselelerden çok fazla soyutladığı için davalarını satmakla suçlandı. Fakat yazar-çizer taifesi için her daim tartışılan bir konu oldu bu mevzu. Cumhuriyet’in ilk yıllarına dönelim tekrar. Hal böyleyken Türkiye’de halk kitlelerini bilinçlendirme maksadıyla bir ısmarlama edebiyat furyası başladı. Yeni bir ulus-devlet kurulmuştu ve bu ulusun kendini yekpare bir millet olarak görmesi gerekiyordu. Bu yolda edebi eserler de önemli bir görev üstlenecekti. Öyle ki 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılı anısına on dokuz yazara, Cumhuriyet’i övmeleri için Maarif Vekâleti tarafından eser sipariş edilir. Eserler yazılıp teslim edilir ama para ödenmez. Bunun üzerine on dokuz yazar toplu bir ihbarname hazırlayarak yayınlarlar ve bu ihbarname vatanseverliğe uymadığı gerekçesiyle, dönemi içerisinde büyük tartışmalara sebep olur. Edebiyat, çok yavaş da olsa hayatı şekillendiren bir araçtır. Cumhuriyet kadroları bunun farkında olduklarından edebiyatı, bugünkü medyanın yerine koyarak kullanmayı hedeflerler. Örneğin Halide Edip Adıvar’ın 1923 yılında dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye atmış olduğu telgraf bu ilişkinin en bariz örneklerinden biri. T.C Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden ulaştığımız Adıvar’ın bu telgrafındaki en dikkat çekici noktayı şu cümleler oluşturuyor: “Ateşten Gömlek’in İstanbul kısmı bitmek üzeredir. Anadolu kısmı için emrinizi bekliyorlar. Aktörlerin hatta kadınların Türk olduğunu Fevzi Paşa hazretlerine söylemenizi rica ederim.” Gün yüzüne çıkan bu belgeyle birlikte aslında yıllardır iddia edilen ısmarlama edebiyat konusu bir nevi tescillenmiş oldu. Yazar Mehmet Niyazi’ye göre o zamanın hükümeti, bu romanları yazdırmak ve dönemin methiyesini yapmak için gazetelere ve şahıslara destek vermiş: “Sosyal romanların birçoğu ideolojik mahiyettedir. Bu kitaplar, o zamanki hükümetlerin tasarrufunda yazılmış kitaplar. O dönemde resmi ideolojiye uygun yazılmış kitaplara destek verilmiş. Halide Edip Adıvar’ın da o dönem İsmet İnönü’nün emriyle roman yazması şaşılacak bir durum değil. O dönemin geleneğinde var bu. Mesela Yakup Kadri Karaosmanoğlu ‘Nur Baba’yı yazmıştır. Bu roman için de birileri tarafından yazdırıldığı söylenir. O zamanki din adamlarını karikatürize etmek için yazılmıştır bu roman.” Halide Edip Adıvar yalnız değil aslında. Ismarlama edebiyatın ilk örneklerinden biri, Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘gericiliğe karşı bir roman yazılması’ talimatından sonra Reşat Nuri Güntekin’in kaleme aldığı ‘Yeşil Gece’dir. Kitapta öğretmen okulundan mezun olduktan sonra İstanbul’a tayini çıktığı halde köyüne gitmeyi tercih eden Şahin Bey’in öyküsü anlatılır. Şükufe Nihal de o dönemde ‘Yalnız Dönüyorum’ romanıyla Cumhuriyet kadınının benzer bir portresini çizer. Dönemin bir başka ısmarlama romanı da Cumhuriyet’in 10. yılı sebebiyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Etem İzzet’e yazdırılan ‘On Yılın Romanı’. Tek parti dönemi edebiyatçılarını aklımıza getirelim. İsimlerin çoğu milletvekili. Memduh Şevket Esendal, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Sadri Ertem ve Bekir Sıtkı Kunt gibi pek çok edebiyatçının siyasetle içli dışlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Daha sonra kurulan Demokrat Parti’nin de bir edebiyatçı kadrosu var. Umran Nazif Yiğiter ve Ziya Termen gibi isimler DP’den milletvekili seçilmişler. Mesela Samet Ağaoğlu, hükümet üyesi olan ilk edebiyatçı DP milletvekili. Ahmet Muhip Dıranas da DP’li ve partinin resmî organı ‘Zafer’ gazetesinde köşe yazarı. Kısacası edebiyat, iktidarlar için her dönem önem arz eden bir alanı oluşturuyor. Edebiyat-siyaset ilişkisi çerçevesinde edebiyatçıların sergiledikleri tutum ve çektikleri sınırın muğlâklığı da her daim tartışılacak bir mevzu gibi görünüyor. Kalem iktidara teslim edildiği anda sanatkâr değil memur-yazar olunur Doç. Dr. Sezai Coşkun: İktidarın edebiyatı bir araç olarak kullanmasına, Cumhuriyet öncesindeki İttihatçılarda da rastlıyoruz. Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında, devrin önde gelen edebiyatçılarının hemen hepsi, yönetimin talepleri doğrultusunda eser kaleme alırlar. Halide Edip’ten Ahmet Hikmet’e, Ömer Seyfettin’den Yusuf Ziya’ya uzanan geniş bir çerçevede şair ve yazarlar, kamuoyu oluşturmak veya algıyı yönetmek için gönüllü olarak kalemlerini iktidara teslim ettiler. Elbette karşılığında yüklü paralar da aldılar. Örneğin, Yusuf Ziya askerler için ‘Akından Akına’ diye bir kitap hazırlıyor ve bunun karşılığında 250 altın alıyor. Cumhuriyet yönetimi de İttihatçıların bu yöndeki uygulamalarını devam ettirdi ve devrimlerin halka benimsetilmesi, yeni bir tarihin inşası, Cumhuriyet’in ne kadar büyük bir kurtarıcı olduğunun telkini gibi amaçlarla yazarları yönlendirdi, onları milletvekili yaptı veya Çankaya sofralarında ağırladı. Bir anlamda makbul şair/yazar olmanın yolu Cumhuriyet’in istekleri doğrultusunda eser kaleme almaktan geçiyordu. Şunu da belirtmek gerekir ki bu sadece Cumhuriyet’e has bir durum da değildir. Her iktidar, kendine has bir kanon inşası için edebiyatı kullanmak ister. Edebiyatın siyasetle ilişkisi elbette olacaktır. Çünkü edebiyat bütün cephesiyle hayatı kuşatıyor ve anlatıyor fakat burada asıl sorun edebiyatçının siyasetle ilişkisidir. Sanat, varlığı kendince, estetik bir formda görme çabasıdır. Bir sanatkâr, kalemini siyasetin veya bir başka otoritenin emrine, isteklerine teslim ettiği anda sanatkârdan değil ‘memur-yazar’dan bahsedebiliriz. Bunun, sanatı ne kadar yok ettiğini Sovyet tecrübesi göstermektedir. 19. asırda Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin gibi klasikleri yetiştiren Rus edebiyat geleneği 1930’lara gelindiğinde ‘memur-yazarlar’ sebebiyle adeta yok olur. Halide Edip’in İsmet İnönü’ye çekmiş olduğu telgrafın orijinali Yandaki belge, Halide Edip Adıvar’ın 24.2.1923 tarihinde İsmet İnönü’ye çekmiş olduğu telgraf. Dört maddeden oluşan telgrafın ilk üç maddesinde dışişlerine ilişkin bazı konularda Adıvar’ın İsmet İnönü’yü bilgilendirdiği görülüyor. Son madde ise Adıvar’ın meşhur romanı “Ateşten Gömlek” hakkında bilgiler içeriyor. Bu maddede Halide Edip, Ateşten Gömlek romanının İstanbul kısmının bitmek üzere olduğunu bildiriyor İsmet Paşa’ya. Anadolu kısmı içinse İnönü’nün emrini beklediğini belirtiyor. Son cümle ise çarpıcı. Adıvar, “Aktörlerin hatta kadınların Türk olduğunu Fevzi Paşa hazretlerine söylemenizi rica ederim.” sözleriyle bitiriyor telgrafı.

    0 0
  • 10/18/14--15:59: İnsana alerjisi var
  • “Aman şekerim alerjim var. Uzak tut!” diye yıllarca hor gördü kedi-köpeği bir kısım insanoğlu. Gün, intikam günü.Artık onların da insana alerjisi var. ABD'nin Indianapolis kentinde bir barınağa getirilen iki yaşındaki labrador cinsi köpek bunun kanıtı. Çok iyi bakım görse de tüyleri dökülen, derisi zarar gören köpeğin sorununu anlamaya çalışan barınak yetkililerinin yaptığı test sonucu hayvancağızın insanlara alerjisi olduğu çıktı ortaya. Talihsiz köpek için alerji tedavisine başlandı. Kıyma bana! Darwin ödülleri bu yıl da şaşırtmaya devam ediyor. Onlarca tuhaf vaka var. Lakin en gariplerinden biri İsviçre'de aşçının başına gelenler. Restorandaki et kesme makinesi kaza sonucu aşçıbaşının parmağını kopardı. Aşçıbaşı sigorta şirketinden tazminat istedi. Şirket, kişisel ihmal olduğundan kuşkulandı ve uzmanını kontrol etmesi için gönderdi. Eksper kontrolü yaparken makineyi çalıştırınca parmağını kaybetti. Sonuçta sigorta şirketi adama parasını ödemek zorunda kaldı. Saçlarını dağıtırsın... Kadınların saçları konusunda titiz olduğu yüzyıllardır bilinen bilimsel olmayan bir gerçek. Uçlarından aldırsak bile hemen fark edilsin isteriz. Şarkıcı Beyonce de kahkülleri fark edilsin istedi ancak pişman oldu. Beyonce'ın sıra dışı kısalıktaki kahkülleri 1970'lerden kalma rock yıldızlarını andırıyor. Dünyaca ünlü yıldızın yeni stilini beğenmeyenlerse Nur Yerlitaş'ın o memnuniyetsiz bakışını atarak, "Saçlarını iki yaşındaki kızı Blue Ivy'ye mi kestirmiş?” diye sormaktan kendini alamıyor.

    0 0

    Sebzeli meyveli salata mı olur? demeyin. Malum havalar bir öyle bir böyle. Vitamin almanın tam sırası.Üstüne bir de evde bir nanemolla varsa 10 dakikanızı ayırın da vitamin alsın zavallıcık.Rezene, narenciye, salata mı? Tamam, farkındayım sebze, meyve ve hatta kuru meyve hepsi bir arada. ‘Böyle salata mı olur?’ diyor iç sesiniz. Neden olmasın, bal gibi de olur! Ama belki de siz değil, benim önyargılı olan... Belki de annem gibi ‘hoş görünüyor da tadı nasıldır acep’ ile sınırlıdır yalnızca ağız burun bükmeniz... Olacak olacak. Yeter ki yıllardır kanun gibi kabullendiğimiz aynı malzemelerle aynı yemekleri yapma inadımızı bir daha dönmemek üzere tatile gönderelim. Bu arada ufak bir hatırlatma. Osmanlı mutfağında ana yemeklerde dahi erik, incir, kayısı gibi kuru meyvelere, ayva, elma gibi yaş meyvelere ve hatta tarçın gibi günümüzde sadece tatlı ile yakıştırılan ve şimdilerde hiç kullanmadığımız çeşit çeşit baharatlara rastlıyoruz. Osmanlı mutfağındaki yelpazenin bu kadar geniş olması elbette ki farklı toplumlarla etkileşimin ürünü. Peki ya salataları? Üç kıtaya erişmiş onlarca toplumla etkileşimde bulunmuş bir devlet kıvırcık ya da çoban salatasıyla yetinecek değildi elbette. Kanıt mı? Osmanlı Mutfağı yazarı Yunus Emre Akkor’un son kitabı Gelenek’ten Evrensel’e Osmanlı Mutfağı kitabından. Lor mahlutu, frenkteresi salatası, dövme hıyar salatası...Osmanlı mutfağında hazırlanan ve günümüzde pek yapılmayan salatalardan yalnızca birkaçı.Yetinmeyip aradım Akkor’u. ‘Osmanlı’da salatalarda da yemeklerde olduğu gibi sebze meyve bir arada kullanılır mıydı?’ diye sordum. Beni bile şaşırtan bir cevap geldi doğrusu. “Avrupalı, şimdilerde salatalarında çiçek kullanmakla övüne dursun Osmanlı dört asır önce yapıyordu bunu!” Tamam tamam o kadar uzun boylu değil. En azından salataya çiçek ‘ekmeye’ daha vaktimiz var. Malum yemek yaparken kullandığımız hayal gücü endüstri kurbanı. Neyse... ‘Neden bu tarifi seçtim’e geleyim artık. Kendim için. Doğru duydunuz tam da ‘asla yemem’ diyeceğim bir tarif. Şaka mı? Yok valla değil. Hiç uzatmayın sebebine geçiyorum zira biliyorum soldan soldan geliyorlar size. Sorun sebze ve meyvelerin bir arada kullanılması değil. Salatayı da meyveyi de kırk yıl yemesem aklıma gelmeyecek olması. Malum kış mevsimindeyiz. Havalar da sağ olsun bir öyle bir böyle. Nasıl giyineceğimizi bilemesek de nasıl besleneceğimiz ortada. Vücut direncimizi artırmak için bol bol sebze meyve... Vücut direnci düşmüş yarı grip halde ortalarda dolaşıp ‘sana müstehak, anne sözü dinleseydin...’ diye kendi kendime sızlanırken Elite World İstanbul Oteli bünyesindeki The Brasserie Restoran’da 27 Ekim tarihine kadar sürecek ‘İtalyan Yemekleri Haftası’ ile ilgili bir mail geldi. Özellikle salata menüsü dikkatimi çekti. Hem mevsime uygun hem basit hem de İtalyan. Yemeye üşenen ben üşenmedim, atladım gittim. Şef Murat Atban ile girdim mutfağa. Salatalık, yeşillik, nar, portakal... Tam bir renk cümbüşü. Sırf bu renklerin harika uyumunun hatrına yapılır, denenir, tadına bakılır. Hem eminim benim gibi soyulsa, dilimlense, önüne getirilse, meyve yemeyen, salata olsa da olur olmasa da olur diyen ama kapı aralığından giren soğukla hapşuran nanemolla bir kızınız, oğlunuz ya da yakınınız vardır. Bugün 10 dakikanızı onlara ayırın da azcık vitamin alsın zavallıcıklar. Yemez ki demeyin, deneyin. Ben size diyeyim günümüz dünyasında her şey ‘imaj’. Evdeki ‘anne’ tabağına koyar üzerini de domates kabuğuyla süslerseniz elbette yemezler. Çıkarın en asortik tabağınızı saçın bir avuç nar birkaç tane de ceviz bakın nasıl göze hoş geliyor nasıl ‘yenilir’ oluyor.Rezene ve narenciye salatası (Insalata di agrumi e finocchio)MALZEMELER:1/2 paket Akdeniz yeşilliği (yoksa kıvırcık, marul, dere ve roka kullanabilirsiniz)Taze naneDereotuMaydanozReyhanSoya filizi (şart değil)1 adet portakal1 adet narCevizKayısıİncirKuru üzümSosu için:Limon, zeytinyağı, nar ekşisi, tuz (arzuya göre)Sos malzemeleri ayrı ayrı konularak da salatayı karıştırabilirsiniz ancak bana sorarsanız tüm malzemeler aynı kâsede çırpılıp ilave edildiğinde sos iyice özdeştiğinden salata çok daha lezzetli oluyor. Portakalın dilim olarak yemek istemeyenler suyunu sıkıp sosuna ekleyebilirsiniz.Süs için: Rezenenin soğan bölümünden kesilmiş bir dilim kullanılacak.YAPILIŞI:Tüm yeşillikleri iyice yıkayıp kuruladıktan sonra (kurutma aparatınız yoksa önce süzgeçte bekletin ardından kâğıt havluyla ıslaklığını alın) bir parmak kalınlığında doğrayın, derince bir tabağa alın ve güzelce harmanlayın. Ardından portakalı yarım ay şeklinde dilimleyin ve tabağa yerleştirin. Üzerine sırasıyla soyafilizi, ceviz, kuru üzüm, dilimlenmiş kayısı ve inciri ilave edin. Son olarak nar tanelerini de serpiştirin.Not:Akdeniz salata yeşillikleri marketlerde paket içinde yıkanmış olarak satılıyor. Paketin içinde yeşil lolorosso, endivyen, polorosso, sarı palamut, kırmızı palamut, yağlı marul, chrokee olmak üzere yedi ayrı bitki bulunuyor.

    0 0
  • 10/18/14--16:29: Adadaki esrarengiz ev
  • İzlanda’da bir adada bulunan esrarengiz ev yıllardır çeşitli spekülasyonlara konu oluyor. Evin sahibi hakkındaki sayısız iddialara rağmen gerçek oldukça başka. Vestmann Adaları olarak adlandırılan takımadanın içindeki Elliðaey adasındaki tek başına bulunan kulübe büyük ilgi çekiyor. Adada tek başına bulunan esrarengiz evin fotoğrafı internette ilk paylaşıldığı günden bu yana neredeyse bütün dünyada büyük spekülasyonlara konu oldu. Elliðaey Adası'ndaki ev yaklaşık 300 yıl önce balıkçılık ve hayvancılıkla geçinen 5 aile tarafından yapıldı. Evin sakinleri 1930 yılında adadan ayrıldılar. Bazı kişiler adanın İzlandalı şarkıcı Bjork’a hibe edildiğini iddia ederken diğerleri ise kaçık bir milyarderin evi olduğunu düşünüyordu. Ancak gerçekte ise bu ev yerel bir avcılık topluluğunun adadaki kuşları yakalamak için kullandıkları bir barınak.

    0 0

    Onlar, dört bir yanı otel ve restaurant olan Sultanahmet’tin son sakinleri. Komşularının evlerini bir bir satılık ilanı asarak terk etmelerine inat, el ayak çekilince ıssızlaşan mahallelerinde yaşamaya devam ediyorlar. Ama evlerine 'yüksek' fiyat teklif eden müteahhitlere ne kadar daha 'hayır' diyeceklerini kendileri de bilmiyor. On yıl önce yaklaşık 15 bin kişinin yaşadığı semtte kalmaya direnen bin 380 Sultanahmetli'nin hikâyesi.Her gün milyonlarca kişinin meraklı adımlarla gezdiği Sultanahmet Meydanı’nın az ötesinde birkaç ailenin yaşadığı sokaklarda sükûnet hakim. Semtte ikamet edenlerin sayısı son on yılda 15 binden bin 380’e düştü. Tarihî yarımadada bir bina yıkılmaya görsün anında otele, restorana dönüşüyor. Sultanahmet’in son aileleri de semti terk etmek üzere.“Çiçek ve temizlik kokan evleri, sanki bu evler hayat sahibi insanmış da cemiyet nizamlarına başı bağlı her adam gibi ta atalardan dedelerden sürüklenip gelen huzur, sükun ve rahat miraslarını kendi ahenkleri içine serpip yerleştirmişlerdi. Öyle ki aile, buluttan henüz düşmüş bir damla gibi temiz, duru ve saftı. Cemiyet seli, cemiyete istikamet veren istidatların yetişme zemini de işte bu tertemiz damlacıkların çevresi olmuştu. İstanbul, her neslin bir yeni halka ilave ederek başka nesle teslim ettiği bu müstesna aile zinciriyle dolanmış bir bütünü müydü? Belki öyle idi fakat öyle kalmadı.”Sâmiha Ayverdi 1952 yılında kaleme aldığı İstanbul Geceleri kitabında böyle anlatıyor İstanbul’u ve içinde yaşayan aileleri… Bu satırlar Sultanahmet’in bugün ulaşacağı halin sinyalini veriyor adeta. Ayverdi’nin 1952’de dediği gibi dünyanın göz bebeği tarihi yarımadanın son aileleri de semti terk etmek üzere. Tarihi yarımadada bir bina yıkılmaya görsün anında otele, restorana dönüşüyor. Her gün milyonlarca kişinin meraklı adımlarla gezdiği semtte ikamet edenlerin sayısı gün geçtikçe azalıyor. Sultanahmet Meydanı’nda telaşlı turist kalabalığı varken birkaç ailenin yaşadığı sokaklarda sükunet hakim. Semtin otel sayısı bin 500’ün üzerinde. Selatin caminin etrafındaki bazı sokak ve caddelerin neredeyse barlar sokağına döndüğü söylenebilir. Sultanahmet Camii’nin yanı başındaki Akbıyık Caddesi de onlardan biri. Caddede 41 tane otel, cafe, bar bulunuyor. 8 yıl öncesine kadar ailelerin yaşadığı caddede şimdi 3 hanede aile var. Ailelerin yaşadığı son binalara ise satılık ilanları asılı. Caminin etrafındaki diğer cadde ve sokaklarda da durum farksız. Küçükayasofya Caddesi’nde 16 hotel, cafe, bar bulunuyor. Camiye çıkan Divan Yolu’nun ara sokaklarında ise şimdilik 36 restoran, otel ve bar var.Sultanahmet Camii, Ayasofya Camii, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Dikilitaş, Yılanlı Sütun gibi üç büyük medeniyete ait tarihi eserlerin bulunduğu tarihi yarımadanın son sakinleri, buradaki aile hayatının bitmesini hüzünle karşılıyor. Sultanahmet Camii’nin komşusu olan Cankurtaran’da Erol Taş, Cüneyt Arkın, Fatma Girik, Adile Naşit, Kemal Sunal filmlerine ev sahipliği yapan mahallede artık in cin top oynuyor. Mahallede ikamet eden nüfus, son on yılda 15 binden bin 380’e düştü. Sultanahmet Camii’nin bulunduğu Sultanahmet Mahallesi’nde de durum farksız. Evlerini otel, restoran olması için satan sakinler birer birer mahalleden ayrıldı. Meydanda, Cankurtaran Caddesi’nde ve Akbıyık Caddesi’ndeki son ailelerden bazıları evlerini satacaklarını söylese de bazıları ölünceye kadar evlerinden çıkmayacaklarını aktarıyor. Onlar Sultanahmet ve çevresinde büyüyen ve bu semtlerde hâlâ yaşamaya devam eden aileler. Çocukluklarının geçtiği mahallelerinde zaten birçok şeyi kaybetmişler. Şimdi ise inşaat ve turizm rantı arasına sıkışmış şehircilik anlayışının son kurbanı olacaklar...HERKES GİTTİ, BİZ KALDIKCankurtaran Caddesi’nin sonundaki tek katlı evlerden birinde 42 yıldır yaşayan Zülfikar Kaya “Burası önceden hep evdi. Otel oldu şimdi. Eskiden hep aileydi. Herkes gitti, dağıldı. Süzüle süzüle bir biz kaldık burada. Biz de iki yaşlı olarak kaldık. Gitmeyi düşünüyoruz ama biraz daha kalmamız lazım.” diyor. Güler Hanım ise mahallenin eskiye nazaran sakin bir hal aldığını anlatarak “Herkes gitti, taşındılar. Ölene kadar biz buradayız. Mahallemiz çok iyi, artık biz öldükten sonra ne yaparlar bilmiyorum.” diye konuşuyor.‘DOĞDUĞUM MAHALLENİN YABANCISI OLDUM’Hayrettin Çövener: “68 yaşındayım ve doğma büyüme buralıyım. Kendi doğduğum büyüdüğüm mahallede şimdi yabancı olduk. Gazetecilikten emekli olunca bir dükkan açtım ama bırakacağım. Çocukluğumda burası cennet gibiydi şimdi ise cehennem. Ailesi kayboldu, dokusu kayboldu, yapısı, her şeyi kayboldu. Oteller semti oldu ve bana göre her şeyimizi kaybettik. Burada doğdum ama maalesef bu semtte yabancı olduk. Sabretmeye çalışıyoruz, nereye kadar gider bilmiyorum. Teslim olduk. Biz de satıyoruz. Eskiden burası film platosuydu. Günde 3-4 ekip gelip çalışırdı. Bir ara dizilere de ev sahipliği yaptı ama eski canlılığı kayboldu. Çocuklarım da burayı seviyor ama yapacak bir şey yok.”‘MAHALLENİN SON BERBERİ DÜKKÂNI KAPATACAK’Eski Sultanahmet Cezaevi’nin karşısında 25 yıldır berberlik yapan Mehmet Uslu’nun (78) dükkanının bulunduğu bina otel olması için satılmış. Çevrede kiralık dükkanların aylık 6-7 bin liradan başladığını anlatan Uslu, “Yeşilçam burada çekim yaparken 5 dakika dinlenecek zaman bulamazdım. Şimdi günde birkaç müşterim oluyor, onlar da zaten arkadaşlarım. Burası da satıldı. Geçenlerde boşalttım burayı. Yeni dükkan da açamam, ben o parayı bir ayda kazanamam ki kira ödeyeyim. Binayı satın alandan rica ettim, bina yıkılana kadar çalışacağım ama birkaç aya kalmaz mecburen gideceğim buradan.” şeklinde konuşuyor.‘BURADA TURİZM RANTI VAR’Sultanahmet Mahalle Muhtarı Ahmet Kaman (47): “Mahallemizin ismi büyük ama alan olarak küçük bir yer. Sultanahmet Camii’nin kıble tarafından yaklaşık 100 metre sağından ve solundan sahile doğru alanı kapsıyor. Mahallede ben ilk muhtar olduğumda (1999) 5 bin kişi civarında nüfusumuz vardı. Şimdi bin 500’e düştü. Aslında bu normal. Çünkü burada turizm rantı var. İnsanlar binalarını gelir getirsin diye yüksek fiyatlara satıp gidiyor. Geçmişi özlüyoruz ama yapabilecek bir şey de yok. Komşu kalmadı diyenler var ama komşunun kalmaması herkesin kendisiyle alâkalı bir problem. Burada bir binaya otel olması için 10 bin lira kira veriyorlar. Normal bir vatandaşa verse o binadan en fazla 5 bin lira alır. Tabii ki otele veriliyor daha çok kazanmak için. Böylece insanlar yalnızlaşıyor.”‘AMCAMIN ZAMANINDA BURASI ÇOK GÜZELDİ’Cankurtaran Mahalle Muhtarı Nevin Taş: “Mahallemiz eskiden gerçekten çok güzeldi. Şu anda 1380 nüfusumuz var. Doğma büyüme buralıyım. 15-20 yıl önce aileler, işyerleri çok fazlaydı. Burada kazanıp burada harcıyorlardı. Trenimiz vardı. Adliye buradayken yine daha iyiydi. Oteller çoğaldıkça evler satılmaya başladı. Otel semtine döndük. Bir avuç yerlisi kaldık. Kültürümüzü sürdürmeye çalışıyoruz. Çok kötü değil ama eski günlerdeki gibi değil hiçbir şey. Turistler çok tabii. Anzaklar geldiği zaman tam rezillik oluyor. Bu yıl fazla turist yok Allah’tan. Geçen yıla kadar gürültüler gece yarıları bile bitmezdi. Kızım çok istiyor buradan taşınmamızı. Kendi mahallemizde sıkıntı yaşıyoruz. Artık burada ailenin barınacağı bir ortam kalmadı. Güvenlik yok. Hırsızlık, kapkaç gibi olaylar yaşanmaya başladı. Otellerin bize bir faydası da yok. Sadece bir otel mahallenin sakinlerinden çalıştırıyor. Duvarlar Ötesi, Susuz Yaz’ın bir bölümü de burada çevrildi. Amcam Erol Taş’ın birçok filmi, Cüneyt Arkın, Efkan Efekan’ın filmleri burada çevrildi. Akbıyık Caddesi’ne barlar sokağı deniyor artık. Barlar açılınca insanlar rahatsız olup orayı terk etti. Cevri Kalfa İlköğretim Okulu var. 50 öğrencisi var. Bu yıl kapanacak. Aslında bu yıl imar durumları biraz durgun. Tarihî eser çıkan inşaatlar durduruldu hep.”‘EVİMİ MECBUREN SATACAĞIM’Sultanahmet Camii’nin hemen alt tarafında yer alan Akbıyık Caddesi turistlerin eğlence mekanı haline geldi. Buradaki tüm binalar otel veya bar olmuş. Caddenin ortasında yer alan iki katlı evin sahibi Nuran Hanım da evini satmaya karar verenlerden. Nuran Hanım “Şişli’de oturuyorduk eskiden. Babam burayı satın alınca taşındık. 40 yıldır burada oturuyorum. Eşimi 14 yıl önce, annemi de 3 yıl önce kaybettim. Şimdi tek başımayım. Aslında kalabalık olması benim için iyi oluyor. Garsonlar sağ olsun bir gün kapıya çıkmayayım gelip sorarlar. Tabii eski günler gibi değil hiçbir şey. Şimdi bu kalabalıkta tek başımayım. Buradan gitmeyi hiç istemesem de mecburen satacağız.” diye konuşuyor.‘GİDENLER ÇOK PİŞMAN’Cankurtaran Caddesi sakinlerinden Ali Ordu (68): “Burası bırakılıp gidilir mi? Buradaki aileler evlerini yüksek meblağlara satınca mutlu olup gittiler ama gittikleri yerde buradaki huzuru bulamadılar. Benim üç tane dairem var bırakıp gitmeyi hiç düşünmüyorum. Gidenlerden kiminle konuşsak çok pişman. Dönmek istiyorlar ama buradaki evlere güç yetiremiyorlar. Gidenlerden üzüntüden ölenler oldu. Burayı çok seviyorum. Aşağısı sahil, yukarısı Sultanahmet. Göztepe’de bile dairem var ama gitmeyi düşünmüyorum. Semtin eski halleri öyle güzeldi ki. Tabii zamanla değişti. Şimdi birkaç aile kaldık. Biz de gitmemek için direniyoruz.”‘Geleneksel ruh kayboluyor’“Sultanahmet’teki değişiminin tek olumlu yanı yapılardaki fiziki değişimin estetik yönden daha çekici olmasıdır. Ama beri yandan, bu konutların içindeki ‘geleneksel ruh’ kaybolmakta. Geleneksel mahalleler, içindeki konutlar ve aileler bu estetik çerçevede yeniden yapılandırılarak Sultanahmet koruma alanının çekiciliğine dahil edilebilirdi. Burası turizm merkezi ama ‘turistik’ sözcüğünü İstanbul’umuz için kullanırken, şehrimizin manevi ve fiziki değerleriyle ilk olarak ‘bizim için’ ne kadar değerli olduğunu idrak edebilmemiz gereklidir. İbadet mekanlarının çevresinde yapılan düzenlemelerde, geleneksel yaşamın özelliklerini tahrip etmemeye ve korumaya azami dikkat edilmesi yerinde olur.”

    0 0
  • 10/25/14--16:00: Sınırda kış korkusu
  • IŞİD’in Kobani’ye saldırmasının üzerinden yaklaşık 6 hafta geçti. 180 bini aşkın Suriyeli bu çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye sığındı. Ancak sığınmacıların çok azının yaşam şartları iyi. Bir yandan maruz kaldıkları zorluklar, diğer yandan yaklaşan kış, mültecileri endişelendiriyor. Hemen karşılarında terk etmek zorunda kaldıkları vatanları Kobani’nin bombardıman ve çatışmalardan harap olması ise onlar için apayrı bir ızdırap. Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinden Türkiye’ye sığınan mülteciler her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışıyor. Ancak mülteci sayısının çokluğu kadar çocuk sayısının fazlalığı yetkilileri endişelendiren konuların başında geliyor. Barınma ve gıda ise acil çözülmesi gereken konu. Suruç’ta her yerde mültecileri görmek mümkün. Kamp alanlarının dışında cami avlusu, inşaatlar, parklar, düğün salonları ve kullanılmayan depo, dükkân gibi alanları mesken edinmiş durumdalar. En az 2-3 aile bir arada kalıyor. Çevreden ya da belediyeden gelen yardımlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar. Fatma, annesi ve eşi ile birlikte Kobani’nin köylerinden birinden kaçarak Türkiye’ye sığınanlardan. Bir inşaatta annesi ve henüz 18 günlük bebeği ile kalıyor. Gece sınırda beklerken sahip oldukları 10 inek çalınmış. Bir de otomobilleri varmış. “Kocam o da çalınmasın diye sınırda aracın başında bekliyor.” diyor. Mültecilerin sınırdan araç ya da besi hayvanı geçirmelerine izin verilmiyor. Fatma, bebeğini inşaatta doğurmuş ve ismini Ferman koymuş. Yaşadığı korkudan dolayı yavrusunu emziremediğini söylüyor. Ferman bebeği kıyafetleri olmadığı için bir havlu ve battaniyeye sarmışlar; inşaatı paylaştıkları bir başka anne onu emziriyor. Hüseyin Hadid ve ailesi ise cami avlusunda kalan 8 aileden biri. Yağmur yağdığında cami saçaklarının altına sığındıklarını söylüyor. Geceleri caminin kapısı kilitlendiği için 4 çocuğu, eşi, annesi ve babası ile birlikte avluda yere serdikleri yataklarda uyuyorlar. “Her gün belediyenin dağıttığı yemeği bekliyoruz, bir gün yemek gelmese aç kalacağız.” diyor Hüseyin. Kamplarda kalan mülteciler sokakta kalanlara oranla biraz daha şanslı. Kamplarda her sabah ekmek ve çorba dağıtılıyor. Ancak orada da kalabalıktan şikâyetçi mülteciler. Su, tuvalet ve altyapı yetersizliğinden yakınıyorlar. Buğday ambarında kalanlar ve mezarlığın içine topraktan ev yapanlar da var. En büyük korkuları ise yaklaşan kış.

    0 0

    İzleyiciyi 1940’lı yılların Sovyet Rusya’sından 1990’lara uzanan gerçek bir hikâyeye ortak eden Birleşen Gönüller, bu hafta vizyona girdi. Yüksek bütçeyle çekilen filmin 2. Dünya Savaşı'nı anlatan sahneleri, Hollywood’un ABD dışında bulunan Nu Boyana stüdyolarında çekildi.2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan bir hikâye, 1990’lı yıllara kadar gelip de bir başka hikâyeyi değiştirir mi demeyin. Geçtiğimiz günlerde galası yapılan Birleşen Gönüller filmi, tam olarak böyle bir senaryo ile çıkıyor karşımıza. Gerçek bir hikâyeden uyarlanarak hazırlanan yapım, sinemaseverleri bekliyor.Bu hafta vizyona giren ‘Birleşen Gönüller’ filminin başrollerini Hande Soral ve Serkan Şenalp paylaşıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise Samanyolu TV’nin Farklı Desenler (2010) adlı dizisini yöneten Hasan Kıraç bulunuyor. 2003 yılında yayınlanan Niyazi Sanlı’ya ait Aşka Son Bakış kitabının gerçeklere dayanan hikâyesinden uyarlanan Birleşen Gönüller’in senaryosunu Serkan Birlik ve Özge Aras kaleme aldı. Oldukça yüksek bir bütçeye mal olan yapımın çekimlerine geçtiğimiz kasım ayında Bulgaristan’da başlanmıştı.Birleşen Gönüller, bir ana hikâyenin yanına şekillendirilmiş yan hikâyelerle devam ediyor. Filmin konusuna gelelim öyleyse. Takvimler 1990’lı yılları işaret ettiğinde, günlerden bir gün, Yunus ve Dilek çifti, ellerinde valizleri ve yanlarında iki çocuklarıyla düşerler Kazakistan yollarına. Ama bu gitmek başka bir gitmektir onlar için. Amaçları bellidir; insanlara yepyeni ilim ufukları açabilmek... Dilek bundan sonra dilini, kültürünü bilmediği bir ülkede yaşayacak olmanın endişesini ve korkusunu taşırken, Yunus öğretmen ise açacakları Kazak-Türk Lisesi’nin heyecanını duyar kalbinde. Bir an bile dinmeyen neşesi, ne olursa olsun kırılmayan şevki ile okulu yetiştirmenin mücadelesini verir. Sabırlı adamdır Yunus, eşi için ise aynı cümleleri kurmak zor. Dilek yokluğun giderek arttığı bu yerde daha fazla kalmak istemez. Tüm bunlar ikisi arasında sorun oluşturur. Ama komşuları Cennet teyzenin anlatacakları Dilek’e güç verir. İşte buradan sonra filmin ana hikâyesi devreye giriyor.2. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği günlerin Sovyet Rusya’sı… Bir yanda Naziler, diğer yanda ise Kızıl Ordu... Haritaların sürekli değiştiği, şehirlerin arka arkaya düştüğü ve silah seslerinin bir an bile susmadığı günlerde, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Türkler de birçok acıya maruz bırakılır. Kimi sürülür evlerinden kimi de çalışma kamplarına gönderilir. Genç erkekler cepheye alınır. Cennet ile Niyaz’ı düğünlerinin ertesi günü ayıran da bu olur. Niyaz, Cennet’e duyduğu aşkı yüreğine basıp orduya katılmak zorunda kalır. Nazi işgalinin köylerine kadar geldiğini duyduğu zaman artık onu kimse orduda tutamaz. Cennet ise bir Rus kızını Nazilerden saklayınca tüm köy cezalandırılır ve vagonlara doldurulup esir kamplarına sürülür. Ancak bir söz vardır ya ortada “Ölene kadar bekleyeceğim.”Birleşen Gönüller filmi maliyeti, tekniği ve konusu ele alındığında bu yılın en iddialı ve favori filmleri arasında yerini alıyor. Özellikle ana hikâyenin geçtiği dönem olan 1940’lı yılların Kuzey Kafkasya, Sovyet Rusya ve Nazi Almanya coğrafyalarını gösteren sahneler oldukça başarılı.10 tırla bulgaristan çıkarmasıBulgaristan’daki mekânları o döneme daha yakın bulan film ekibi, 10 TIR’lık malzemesini de alarak çekimlerin çoğunu Lukovit nehir kıyısında, Plovdiv, Jeravna, Beli Bryag Tren İstasyonu ve Sofya’daki okullarda tamamladı. Tabii filmin tamamı Bulgaristan’da yapılmadı. 1990’lara ait sahneler için Balıkesir, Eskişehir, Nevşehir ve İstanbul gibi birçok ilde özel platolar kuruldu. Belki de en önemli ayrıntıyı, savaş sahnelerinin Hollywood’un ABD dışında bulunan ve Cehennem Melekleri, 300 Spartalı, Herkül, Conan filmlerinin yapıldığı Nu Boyana stüdyolarında çekilmesi oluşturuyor. Filmin burada hazırlanan sahneleri o kadar gerçekçi ki bir an durup yerli bir film izlemediğinizi düşünmenize bile neden oluyor. Nazilerin işgal ettiği bombalanmış şehir, Roman Polanski’nin önemli filmlerinden ‘Piyanist’in şehir ve sokak sahneleri kadar etkileyici. Esirlerin toplandığı vagon sahneleri ise Oscar’lı ‘Hayat Güzeldir’ filmindeki çalışma kamplarına toplanan esir sahneleri kadar vurucu. Birleşen Gönüller, yerli sinemada bir ilki de gerçekleştirmiş diyebiliriz. Malumdur 2. Dünya Savaşı’na dair yapılan filmlerin ünü ve başarısı. Hem festivaller özellikle de Oscar’ı düzenleyen Akademi hem de seyirci bu filmlere tabir-i caizse bayılıyor. Ne var ki bir asrı geride bırakan Türk sineması bu konuda filmler üretmek konusunda yetersiz kalmış, hatta gerek bile görmemiş. Birleşen Gönüller bunu yıkarak 2. Dünya Savaşı’nı Kuzey Kafkasya’da yaşayan Türklerin gözüyle ekrana taşıyor.Sanat yönetimindeki profesyonellikFilmin türü tarihî ve dram. Ancak Yunus ile Dilek’in olduğu 90’lı yıllara ait sahnelerde dramın ağırlığını daha çok hissediyoruz. Dilek’in Kazakistan’da yaşadıkları karşısında güçsüz ve sabırsız bir duruş sergilemesinden dolayı onu sıkça gözü yaşlı halleriyle izliyoruz. Oyunculuklardan bahsedecek olursak eğer Hande Soral, Serkan Şenalp ve Fikret Hakan’ın güçlü performansları ön plana çıkıyor. Filmin takdir edilmesi gereken yönlerinden bir diğeri ise sanat yönetimindeki başarısı. Kelebek sahneleri ve Yunus Öğretmen’in çocuklarına anlattığı ‘Zümrüdüanka Kuşu’ efsanesinin ana temaya bağlandığı sahnelerde ki renk uyumuve teknik kullanım göz dolduruyor.Film hakkında*Çekimleri 16 haftada tamamlanan filmin bütçesi 10 milyon TL’nin üzerinde.*Filmin müzikleri dünyaca ünlü Yunanlı müzisyen Evanthia Reboutsika tarafından yapıldı.*Uzun araştırmalar sonrası tasarlanan kostümler 1940’lı yılların Nazi Almanya’sı, Sovyet Rusya, Kuzey Kafkasya, Kazakistan ve Türkiye coğrafyalarını yansıtıyor.*Görsel efektler Chery Chery tarafından yapıldı.*Filmin savaş sahneleri Hollywood’un ünlü Nu Boyana stüdyolarında çekildi.KünyesiOyuncular: Hande Soral (Genç Cennet), Serkan Şenalp (Genç Niyaz), Sema Çeyrekbaşı (Cennet), Fikret Hakan (Niyaz),Atılgan Gümüş (Yunus), Yağmur Kaşifoğlu (Dilek)Yönetmen: Hasan KıraçYapımcı: Fatih Gök & Ahmet GülGörüntü yön.: İlyas Yavuz & Olcay OğuzSanat yön.: M. Ziya ÜlkencilerKurgu: Müsenna KızıltepeKostüm tasarım: Barış Karaca

    0 0

    Afrika’da 2 bin kilometrelik çölün üzeri tuhaf halkalarla kaplı. Halkaların oluşumuyla ilgili çeşitli iddialar olsa da sebebini kimse açıklayamıyor. Angola’dan Güney Afrika’ya uzanan 2 bin kilometrelik alanda çöl şeridindeki çorak zeminin garip görünümlü halkaları bitkilerle çevrelenmiş. Bölgede yaşayan yerli halkın "Perili halkalar" olarak adlandırdığı bu görüntünün kaynağı yıllardır bilim adamlarını meşgul ediyor. Uzun kış gecelerinde Almanya'daki evinde otururken tüm bölgenin uydu görüntülerini incelediğini söyleyen Hamburg Üniversitesi'nde görevli Prof. Dr. Nobert Jürgens, "Bazı halkalar 50 metrekare genişliğe sahip. Bu beni gerçekten çok etkiledi, bu nedenle iç savaş biter bitmez 2006 yılında Angola’ya ilk gezimi yaptım." dedi. Jürgens incelemelerinde, hemen hemen her zaman dairenin içinde beyaz karınca olarak bilinen türün bulunduğunu tespit etti. Karıncaların çimlerin köklerini yiyerek bu çorak halkaları bu şekilde oluşturduğunu söyleyen Jürgen, böylece karıncaların içinde yaşayacakları nemli bir ortam oluştuğunu açıklıyor. Çünkü bölgeye yıllık olarak sadece 100 milimetre yağış düşüyor. Diğer ekoloji uzmanları ise Jurgens'in belirttiği beyaz karıncaların zararsız ve masum olduğunu; bu oluşumların kaynaklar için bitkilerin rekabeti sonucu olduğunu düşünüyor. Jürgens ise haklı olduğuna inandığını fakat özellikle beyaz karıncaların davranışlarının ve iletişimlerinin incelenmesi gibi birçok araştırma sorusunun cevap beklediğini de sözlerine ekledi.

    0 0

    Cuma günü başlayan 'Ferrari Racing Days'te yarışacak araçları sokakta görmek mümkün değil. Dört yarışa katılan 70 aracın değeri 255 milyon Euro'dan fazla.Bir söz vardır, “Kırmızı olsun beş kuruş fazla olsun.” İtalyan menşeli Ferra-ri’nin araçlarından bahsediliyorsa, bu söz tam yerine oturuyor. Bu hafta sonu Türkiye’de ilk kez ‘Ferrari Racing Days’ etkinliği gerçekleşiyor. Biz de ayağımıza kadar gelen şansı kaçırmayarak, Intercity İstanbul Park ev sahipliğinde yapılan yarışlar öncesi ‘Ferrari’leri yakından tanıma fırsatı yakaladık.Güzel bir pazar günü... Pist, yarış için elverişli. Tribünlerde taraftarlar yerlerini almış vaziyette. Ferrari pilotları parkurda son hazırlıklarını yapıyor. Ve ‘Ferrari Racing Days’in start düdüğü çalıyor… Bu senaryoyu çok uzakta aramanıza gerek yok. Çünkü cuma günü başlayan etkinliği bugün Intercity İstanbul Park’ta da izleyebilirsiniz.Dünyanın sayılı parkurlarından biri olan ve elit pilotlar tarafından rekor hedeflenerek katılınan ‘Ferrari Yarış Günleri’, Türkiye’de ilk kez yerli ve yabancı sporseverlerle buluşuyor. Biz de bu tarihî yarışa ev sahipliği yapan Intercity İstanbul Park’ın Genel Müdürü Sadi Hezber ile yarışın detaylarını konuştuk.Ferrari yarışları 10 yıllık bir geçmişe sahip. Etkinlik, dünyanın en başarılı Formula 1 takımlarından ve spor araç üreticilerinden biri olan Ferrari’nin kendi markasından oluşuyor. Nisan ayında İtalya’nın Monza şehrinden start alan, ‘Ferrari Racing Days’in altıncı ayağı, 24-26 Ekim tarihleri arasında Intercity İstanbul Park’ta düzenleniyor. İlk kez düzenlenen yarışlardan beklentiler çok. Etkinlik sadece yarışlardan ibaret değil. Kapsamında; iki tane 458 Challenge yarışı, FXX ve 599XX serilerinin pist şovu, eski yıllardan günümüze Ferrari Formula 1 araçlarının gösterisi ‘Corse Clienti’, güncel Formula 1 Ferrari aracının şovları ve Ferrari sahiplerinin Ferrari spor araçları ile pist üzerindeki sürüşleri de bulunuyor.Sadi Hezber, bu gün son günü olan yarışların, spor etkinliğinden öte bir organizasyon olduğunu söylüyor: “Biz motor sporlarının daha çok Türkiye’de yapılmasını istiyoruz. Ülkenin tanıtımı için de önemli bir yarış. Çünkü bu tür yarışlar uluslararası yapılıyor. Dünya basını takip ediyor. Birçok TV canlı yayın olarak veriyor. Biz de tesisimizde ne kadar fazla etkinlik yaparsak o kadar ülkemize yardımcı olacağımızı düşünüyoruz. Aynı zamanda motor sporları kültürünü insanımıza sevdirmek için de doğru bir yol olduğunu düşünüyoruz bu tür organizasyonların.”Hezber, bu araçların ne trafikte ne de her pistte görülemeyeceğini söylüyor. Yani yalnızca bu etkinliği takip eden otomobillerden söz ediyoruz. Ayrıca toplamda 4 farklı yarış olacak ve bu yarışların sonucunda bir podyum yer alacak.Intercity İstanbul Park’ın Genel Müdürü Sadi HezberTürkiye’de bir ilkAvrupa kıtasında İtalya, Portekiz ve İngiltere’den sonra ilk kez Türkiye’de de gerçekleşiyor. Etkinlikte, Ferrari’nin Türkiye distribütörü olan Fer-Mas da yer alıyor. Yarış için hazırlanmış 458 Challenge araçları, Pirelli ve Shell kupaları için düzenlenen ayrı yarışlarda start alacak. Özel etkinlik kapsamında piste çıkacak FXX ise Ferrari’nin Enzo modelinden geliştirilen ve sahiplerinin, sadece Ferrari’nin onayladığı pist etkinliklerinde kullanabildikleri 820 beygirlik otomobiller. Sadece 29 adet üretildiği de düşünülürse, sokakta görmenin imkânı yok. Aynı etkinlikte olacak 599XX ise 599 GTB modelinden geliştirilen ve yine sadece pistte kullanılmak için üretilen bir model. 720 HP gücünde motora sahip bu modelin 20 HP daha güçlüsü ise 599XX EVO olarak biliniyor. 458 Challenge Evo’lar ise 570 HP güç üreten bir V8 motora sahip.Ferrari sahipleri de pisti deneyebilecekIntercity İstanbul Park, 24-26 Ekim tarihleri arasında Dünya Formula 1 Şampiyonası’nın efsane markası olan Ferrari’nin çok özel bir etkinliğine ev sahipliği yapıyor. Geçtiğimiz günlerde Dünya Rallikros Şampiyonası’na ev sahipliği yapan pistte, tamamen Ferrari’nin ürettiği yarış otomobilleri, çeşitli modeller ve efsane haline gelmiş F1 otomobilleri yer alıyor. Toplamda 6 ayaktan oluşan ‘Ferrari Racing Days’ kapsamında gerçekleşen ‘Trafeo Pirelli’ ve ‘Coppa Shell’ yarışlarında, 40 adet Ferrari 458 Challenge otomobili yarışıyor. Toplam 70 Ferrari araç gerek yarış, gerekse de gösteri sürüşleri için piste çıkıyor. Yarışlar, 09.00-18.00 saatleri arasında. Ayrıca Türkiye’den ve civar ülkeden Ferrari sahipleri, Ferrari’nin Türkiye distribütörü Fer-Mas’a başvurarak bu pisti deneyimleyebilecekler. Ardından kendi otomobilleri ile yarışa katılabilirler. Etkinliğin biletleri Biletix’te, tüm hafta sonu için 60 TL’den satılıyor.700 milyon liralık garajUluslararası nitelikteki bu etkinliğin İstanbul ayağında, iki tane 458 Challenge yarışı, FXX ve 599XX serilerinin pist etkinliği, son 10 yıla imzasını atmış Ferrari Formula 1 araçlarının pist etkinliği olan “Corse Clienti”nin yanı sıra güncel Formula 1 Ferrari aracının şovları ve Ferrari sahiplerinin yüzlerce Ferrari spor araçla pist sürüşleri gerçekleşiyor. Söz konusu iki yarış kapsamında piste çıkacak özel 458 Challenge araçları, FXX ve 599XX’lerin yanı sıra eski Formula 1 aracı hesaplandığında, toplamda yaklaşık ‘42 bin beygir’lik güç gösterisine dönüşecek etkinlik. Efsane F1 Pilotu Michael Schumacher’in yanı sıra takımın yakın dönemdeki önemli pilotları Fernando Alonso, Felipe Massa ve Kimi Raikkonen’in kullandığı Formula 1 araçlarının her biri de yerlerini alacak. Toplam fiyatlarının 20 milyon Euro civarında olduğu belirtiliyor. FXX modellerinin tanesinin 2,5 milyon Euro, 599XX modellerinin de yaklaşık 1,5 milyon Euro olduğu kaydediliyor. Buna, 400 bin Euro’luk 458 Challenge da eklendiğinde, sadece bu 70 aracın değeri 255 milyon Euro’dan fazla. Bu da yaklaşık 700 milyon TL’ye tekabül ediyor. Tüm bu rakamlara, sahipleriyle birlikte pistte tur atacak Ferrari’ler dâhil değil elbette...

    0 0

    25 Aralık soruşturmasının ilk savcısı Muammer Akkaş'ın ‘meslekten ihraç talebiyle' HSYK'ya sevk edilmesi, akıllara eski Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın yaşadıklarını getirdi.9 Kasım 2005, Şemdinli için sıradan bir gün olarak başladı. Türkiye için tarihî bir gün olarak bitti. Çünkü o gün, Özipek Pasajı'ndaki eski PKK'lı Seferi Yılmaz'a ait Umut Kitabevi bombalandı. Olayda Mehmet Zahit Korkmaz hayatını kaybetti. Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile iki el bombasını kitabevine attığı ileri sürülen eski PKK'lı Veysel Ateş, bölgeden uzaklaşmaya çalışırken aynı araçta yakalandı. Arabanın bagajında silahlar ve bazılarının üzerine çarpı atılan isim listesi vardı. Şahıslar tartaklandıktan sonra polise teslim edildi.OTOMOBİL JANDARMAYA AİTBombanın patladığı Umut Kitabevi'nin önünde park halinde bulunan ve patlamanın faillerinin kullandığı 30 AK 933 plakalı Renault 19 marka otomobilin Hakkâri Jandarma Komutanlığı'na ait olduğu ortaya çıktı. Olay yerinde keşif yapan savcıya kimliği belirsiz kişilerce ateş açıldı. Keşfi izleyen kalabalıktan Ali Yılmaz öldü, beş kişi yaralandı. Olaylara karıştığı ileri sürülen 4 kişiden Uzman Çavuş Tanju Çavuş, halkın üzerine ateş etmek ve bir kişinin ölümüne neden olmak, PKK itirafçısı Veysel Ateş ise kitapçıya bomba atmak suçundan 12 Kasım 2005'te tutuklandı. 24 Kasım 2005'te konuya ilişkin Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. Komisyon raporuna son şeklini verdiği günlerde, Genelkurmay, Meclis'e hukukçu bir albay gönderdi. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, gözaltına alınan askerler için şöyle diyecekti: “Tanırım. İyi çocuklar.” Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın hazırladığı 100 sayfalık iddianame 7 Mart 2006'da kabul edildi. İddianamede, emrindeki askerleri polis bölgesinde istihbarat çalışması yapmak için görevlendirilen Hakkâri İl Jandarma Komutanı Erhan Kubat'ın, kanunlara aykırı hareket ettiği kaydedildi.KOMUTANDAN HABERSİZ OLMAZErhan Kubat'ın sıralı amirleri Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanı Erdal Öztürk ve Van Asayiş Kolordu Komutanı Selahattin Uğurlu olduğu belirtilen iddianamede, söz konusu komutanların yasaya aykırı olarak yapılan istihbarat çalışmasından bilgisinin olmamasının düşünülemeyeceği aktarılıyordu. Yaşar Büyükanıt'la ilgili suçlamalara da yer verilmişti. Büyükanıt hakkında, ‘suç işlemek için örgüt kurmak, görevi kötüye kullanmak ve sahte belge düzenlemek' ile ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs' suçlarını kapsayan soruşturma evrakı, Genelkurmay Başkanlığı Askerî Savcılığı'na gönderilmek üzere tefrik edildi.HSYK DEVREDE; SAVCI İHRAÇ EDİLİYORİddianamenin sonuç bölümünde Şemdinli'de ortaya çıkan olayda, terör örgütlerinin yapmış olduğu eylemlerin bir benzerinin kamu görevlileri tarafından yapıldığı vurgulanmıştı. Savcılık, şüpheli Ali Kaya ile Özcan İldeniz ve Veysel Ateş hakkında ‘devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek, suç işlemek için anlaşmak' suçlarından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açtı. HSYK devreye girdi. Büyükanıt'ı suçladığı gerekçesiyle Sarıkaya hakkında inceleme başlattı. Genelkurmay Başkanlığı da, Savcı Sarıkaya hakkında Adalet Bakanlığı'na suç duyurusunda bulundu.FERHAT SARIKAYA HAKLI ÇIKTIGenelkurmay'ın suç duyurusunun ardından Adalet Bakanlığı, olay yerine müfettiş göndererek inceleme başlattı. Sarıkaya ile ilgili bir rapor hazırlandı. Raporda disiplin cezası verilmesi istendi. Cezanın takdiri HSYK'ya bırakıldı. Sarıkaya, 20 Nisan 2006'da görevinden ihraç edildi. Ve aradan yıllar geçti… 12 Eylül 2010'daki referandumun ardından daha demokratik bir yapıya kavuşan HSYK, 14 Nisan 2011'de, Sarıkaya hakkındaki kararı kaldırdı. 26 Nisan 2011'de Sarıkaya, yeniden mesleğe kabul edildi ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na atandı. Yargılamanın sonucunda ne mi oldu? Yeni savcı suç vasfını değiştirdi. Dosya önce sivil mahkemede görüldü. Ardından askerî mahkemeye gitti ve nihayet tekrar Van 3. Ağır Ceza'ya geldi. Sonuç olarak yerel mahkeme sanıkları, 39'ar yıla mahkûm etti. Mahkemenin kararı, yıllar önce görevden alınan Ferhat Sarıkaya'yı da doğruluyordu.BUGÜNÜN SARIKAYA'SI: MUAMMER AKKAŞDün Ferhat Sarıkaya'ya uygulananın aynısı bugün bir başka Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş'a yapılıyor. O gün ‘komutanları' suçladığı için Sarıkaya meslekten ihraç edilmişti. Akkaş'ın suçunun (!) ne olduğunu anlamak için 25 Aralık dosyasının içerisine bakmak yeterli. Yasin el-Kadı, Bilal Erdoğan, Latif Topbaş ve daha pek çok işadamının şüpheli olarak isminin yer aldığı dosyada, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, rüşvet, sahtecilik, ihaleye fesat karıştırmak, suçtan kaynaklanan mal varlığını aklamak suçları yer alıyordu. İddiaya göre, birçok ihale, yüklü miktardaki rüşvetler karşılığında yandaş işadamlarına verilmişti. Savcılık fezlekesinde, 28 ihalede kamunun toplam 100 milyar dolar zarara uğratıldığı yazıyordu.RÜŞVETİN ADI ‘BAĞIŞ' OLDU25 Aralık'ın en önemli ayaklarından biri Recep Tayyip Erdoğan'ın ailesinin yönetiminde olduğu TÜRGEV'le ilgiliydi. Görünürde vakfın resmî genel başkanı Ahmet Ergün'dü. Ergün, mahkeme kararıyla yapılan telefon dinlenmesinde vakfın asıl sahibinin Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyordu. Fezlekeye göre Hazine arazileri, usulsüz olarak vakfın zimmetine geçirilmekteydi. Ayrıca, işadamları, TÜRGEV'e yaptıkları bağışlarla orantılı olarak ‘ihale' alıyordu. Alınan rüşvet paraları vakfa ‘bağış' olarak kaydediliyordu.SİT ALANINA ‘KONDURULAN' VİLLALARDosyadaki önemli iddialardan biri de Urla'da Başbakan ve yakınları için kaçak villalar yapıldığıydı. Buna göre, Zeytineli köyünde yaptırılması düşünülen villalar için öncelikle bölge 1. derecede SİT alanı olmaktan çıkarılmıştı. Bir üniversiteden 130 bin TL karşılığında alınan raporla alan 3. derecede SİT alanına dönüştürülerek, inşaata uygun hale getirilmişti. İlerleyen günlerde konuyla ilgili ses kayıtları da internete düştü.HAVUZ MEDYASINA 630 MİLYON DOLARDönemin başbakanının talimatıyla oluşturulan ‘para havuzu'yla alındığı/desteklendiği ileri sürülen medya grupları, dosyadaki konulardan biriydi. Teknik takibe takılan bazı işadamları, Sabah ve atv'nin Çalık Grubu'ndan devralınması için bizzat Erdoğan tarafından görevlendirilmişti. Fezlekede yer alan ve internete de düşen tapelere yansıyan konuşmalara göre Erdoğan, eski Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım'dan Sabah ve atv'nin Çalık Grubu'ndan satın alınması için bir grup işadamını yönlendirmesini istiyordu. Telefon görüşmelerinden 8 işadamından 2 ay gibi kısa bir sürede 630 milyon dolar para toplandığı tespit edildi. Savcı Muammer Akkaş, bütün bu iddiaları mahkeme kararıyla yapılan dinlemelere, görüntülere, belge ve delillere dayandırıyordu. Ancak hiçbiri ‘soruşturulmaya' değer görülmedi. Yeni savcı, ‘takipsizlik' kararı vererek dosyayı kapattı. Ardından da Akkaş hakkında soruşturma açıldı. Düzen değişmiyor… Yıl 2014 ve yine güçlü olan haklı! Tıpkı 2006'da olduğu gibi…TARİH YİNE TEKERRÜR EDİYOR25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ilk savcısı Muammer Akkaş'ın, ‘meslekten ihraç talebiyle' HSYK'ya sevki Akif'e ait iki mısraı getirdi akıllara: “Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Çok değil, daha birkaç yıl önce Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, Şemdinli iddianamesinde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt'ı ‘suçlu' gösterdiği için görevden alınmıştı. Yıllar sonra itibarı iade edildi ve mesleğe geri döndü. Dün ona yapılanların benzeri bugün bir başka cumhuriyet savcısına yapılıyor. Bugünlerde herkes, iktidar temsilcilerine Ferhat Sarıkaya'yı hatırlatıyor, ‘Aynı hatayı yapmayın' diyor… Tarih yine yeniden tekerrür ediyor… Ve ne yazık ki biz ibret almıyoruz…

    0 0

    Sakarya’da Nasrettin Hoca fıkrası gibi bir hırsızlık olayı yaşandı. Hırsız, girdiği evde çalacak bir şey bulamayınca sofra kurup yemek yedi.Sakarya'da ilginç bir hırsızlık olayı yaşandı. Arifiye ilçesi Yukarı Kirazca mahallesinde Dursun-Güler Acartürk çiftinin evine giren hırsız ya da hırsızlar değerli bir şey bulamayınca sofra kurup karnını doyurdu. Güler Acartürk, "Hırsız sofra bezini sermiş, masayı kurmuş, domates, salatalık ve soğan ile salata yapmış, pişirdiğim ev yapımı tahrana çorbası ile yemiş. Helal ediyorum, ama bir daha evime girmesin" dedi.Güler Acartük, önceki gece misafirliğe gittiklerini saat 22.00 sıralarında eve döndüklerini belirterek, kapıyı açmaya çalıştıklarını, ancak açamadıklarını belirtti. Kapının iç içeriden kilitlendiğini fark ettiklerini ifade eden Acartürk, hırsızın banyonun sinekliğini yırtarak camı açıp içeri girdiğini anlayınca jandarmaya haber verdiklerini kaydetti. Jandarmanın yardımıyla bir camdan içeri girerek kapıyı açtıklarını belirten Acartürk, "Hırsız banyonun suyunu açmış. Su şarıl şarıl akıyor. Evi su bassın diye yapmış galiba. Her yeri karıştırmış. Banyodan sonra yatak odama girmiş. Gardırobu açmış, çantamı cüzdanları karıştırmış, çekmeceleri karıştırmış. Zaten bizim paramız yoktu, kendimizi zor geçindiriyoruz. Para aramış bulamayınca zarar vermiş. Odaları karıştırmış. Her yer çamur içindeydi." diye konuştu. Hırsızın odalarda bir şey bulamayınca mutfağa geldiğini anlatan Acartürk, burada sofra kurup yemek yediğini belirterek, "Bulaşık makinesini çekmiş, çekmeceleri karıştırmış. Tencerede tarhana çorbası vardı. Sofra bezini yere sermiş, masayı kurmuş, domates, salatalık ve soğan kullanarak salata yapmış. Yanına yoğurt pekmez koymuş. Çorbayla birlikte güzelce karnını doyurmuş, masayı da böyle bırakmış. Sonra çekmiş gitmiş. Bir şey bulamadım ama yemeğini yedim demek yani. Açım bana deseydi ben ona hazırlar doyururdum. Ürktüm, şaşırdım çok." şeklinde konuştu."YEMEKLERİ HELAL EDİYORUM, AMA BİR DAHA EVİME GİRMESİN"Hırsız ya da hırsızlara yedikleri yemeği helal ettiğini, ancak bir daha eve girmemelerini isteyen Acartürk, "58 yaşındayım. İlk defa hırsızın masa kurup yemek hazırlayıp yediğini gördüm. Çok şaşırdım, hala şaşkınlık içindeyim. Afiyet şeker olsun. Yemekleri helal ediyorum. Ölmüşlerim var. Bir daha gelmesinler." diye konuştu.

    0 0

    Kale-Baykar iş ortaklığı tarafından geliştirilen taktik sınıfı insansız hava aracı Bayraktar, tüm testleri geçerek Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) teslim edilmeye hazır hale getirildi.Yaklaşık 2 buçuk yıl süren çalışmanın ardından geliştirilen Bayraktar’daki yazılım, elektronik ve altyapı sistemlerinin tamamı ise Türk mühendis ve teknisyenler tarafından üretildi. Taktik sınıfı insansız hava aracı Bayraktar, Atatürk Havalimanı’nda geçen ay düzenlenen havacılık fuarı İstanbul Airshow’da, ilk kez sergilenmiş ve büyük ilgi görmüştü. 50 mühendis ve 40 teknisyenden oluşan 90 kişilik ekiple geliştirilen insansız hava aracı, gelecek ay TSK’ya teslim edilerek göreve başlayacak. DÜNYADA BİR İLKÜç yedekli uçuş kontrol sistemiyle yönetilen Bayraktar, dünyada kendi sınıfında en ileri teknolojiye sahip hava aracı olarak gösteriliyor. Üç ayrı bilgisayar tarafından kontrol edilen uçak, bu standardıyla uçuş emniyetini en yüksek seviyede tutuyor. Şu anda dünya genelinde üç yedekli uçuş kontrol sistemiyle kontrol edilen bir başka insansız hava aracı bulunmuyor. Hangardan çıktığı andan itibaren pist başına giden hava aracı, kalkış, seyir ve iniş aşamalarını otomatik şekilde gerçekleştiriyor. Frenini de otomatik sistemle yapan Bayraktar, tekrar hangarın önüne giderek sorunsuz şekilde park ediyor.İKİ REKOR KIRDISavunma Sanayii Müsteşarlığı ile imzalanan sözleşmeye göre, 18 bin feet’ten uçması yeterli görülen Bayraktar, 14 Haziran’da gerçekleştirdiği test uçuşunda, insansız hava araçları arasında en yükseğe çıkarak Türkiye rekoruna imza attı. Uçak, toplam 6 buçuk saat süren test uçuşunda, 27 bin 30 feet yani 8 bin 238 metreye çıkma başarısı gösterdi.Keşan Askeri Havaalanı’nda devam eden uçuş testleri kapsamında ise 24 saat 34 dakika uçuş gerçekleştiren uçak, yeni rekoruyla Türk havacılık tarihindeki en uzun uçuş süresine sahip hava aracı oldu. 5 Ağustos 2014 Salı günü saat 15.36’da otomatik kalkışını gerçekleştiren hava aracı, 18 bin feet yani yaklaşık 6 bin metre irtifada uçarak, gündüz ve gece 23 saat 50 dakika Saroz Körfezi üzerinde otomatik seyrini devam ettirdi. Uçak böylece, 24 saat 30 dakika süren uçuş sonrasında, 4 bin 43 kilometre menzil kat ederek Keşan Havaalanı’na otomatik inişini saat 16.10’da başarıyla gerçekleştirdi.TSK’YA 6 UÇAK TESLİM EDİLECEKTSK’ya, tüm testleri başarıyla gerçekleştirilen proje kapsamında ilk etapta altı insansız hava aracı, iki yer kontrol istasyonu, üç yer veri terminali, iki uzak görüntü terminali ve iki kamera sistemi teslim edilecek. Beş ay sonra yapılacak ikinci aşama teslimatta da, altı insansız hava aracı TSK envanterine girecek.12 metre kanat açıklığı, 650 kilogram azami kalkış ağırlığı ve 24 buçuk saat uçuş süresine sahip Bayraktar insansız hava aracı sisteminde pist üzerinde harici radar gibi desteği olmaksızın tam otomatik taksi, kalkış, seyir, iniş ve park yapabilme özellikleri bulunuyor. MNG uçağı restoran oluyor MNG Havayolları’nın, uçuştan çekerek hurdaya çıkardığı Airbus 300 tipi kargo uçağı, yılbaşından sonra Tekirdağ’da restoran hizmeti sunacak. İstanbul’dan Tekirdağ’a gidiş yönünde şehrin girişindeki çiftliğe getirilen uçağın restorana dönüştürülmesi amacıyla yoğun çalışma yürütülüyor. Deve, maymun, at ve çeşitli hayvanların bulunduğu çiftliğe konulan uçakta, yılbaşından sonra başta meşhur Tekirdağ köftesi başta olmak üzere dünya mutfağından özel menüler ikram edilmesi planlanıyor. 65 yaş üstü indirimli uçacak AnadoluJet, 65 yaş üstü yolcuları 1 Kasım’dan itibaren indirimli uçuracak. Kampanya kapsamında cuma dâhil hafta içine bilet satın alan yolcular yüzde 40, hafta sonuna bilet alanlar da yüzde 10 indirimle seyahat edebilecek. Diğer promosyonlarla birleştirilemeyen, aktarmalı dâhil, ortak uçuşlar hariç tüm seferlerde geçerli kampanyadan, tüm satış kanalları üzerinden yararlanılabiliyor. İndirimli uçuşlar, 20 Ocak 2015’e kadar devam edecek.

    0 0

    Küçük yaşta devşirilen Nestor İskender’in tuttuğu fetih hatıratı, İstanbul’un fethini hem Türkler cephesinden hem surların içinden aktarıyor.Çağ açıp çağ kapayacak bir fetih ile neticelenmiş muharebenin tam ortasıydı. Miladî 1453 senesinin Mayıs ayı, surların önünde bekleyen askerler ve o kutlu komutan yapacakları taarruzu beklerken, yüksek duvarların ardındaki şehirde tam bir panik havası hakimdi. Herkes diken üstünde, zihinler akıbetini kollayacak fikirlerle meşgulken, dört bir yandan gelen top sesleri ve bu korkutucu seslerle hasıl olan yer titremeleri, Ayasofya’ya sığınanlar arasındaki endişeyi artırıyordu. Halk dualarla tanrıya yalvaradursun, İstanbul’un mukadderatı belki bir papazın ağzından şöyle tasdik olunacaktı: Ey İmparator hazretleri, bu şehir hakkındaki büyük kehanetleri biliyorsunuz. İşte şimdi tekrar bir başka alamet daha zuhur etti. Tanrının büyük kilisesi Ayasofya’daki azizlere inen nur ile beraber bu kutsî mabet ve şehrimizi korumak üzere muavenette bulunan melek, bu gece göğe çekildi… Patrik bununla yetinmeyerek o mucizevî hadiseye şahitlik edenleri İmparator’a takdim etti. O koca haşmetli hükümdar anlatılanları duyunca aniden yıkıldı, baygınlıklar geçirdi ve uzun süreler ağzını açmadı. Keskin kokularla güç bela kendine getirilen imparator, ayağa kalktığında patriğe ve soylulara bir şey anlatmamaları için yemin ettirdi ki, halkın şehri muhafazadaki dirayeti kırılmasın. Ardından şunları söyledi: Benden önce gelen kaç imparator aynı şekilde acı çekti ve vatanı için can verdi. Yoksa bu ülkenin son imparatoru ben böyle yapmayacak mıyım? Hâsılı imparator, onları dinlememişti… Ertesi gün insanlar kutsal ruhun kendilerini terk ettiğini duyunca bir hayli şaşırdı.Son kısımda bahsi geçen hadise bir Rus müverrihi Nestor İskender’in, “İstanbul, Çar Şehrinin Hikâyesi” kitabından iktibas edildi. Heyamola Yayınları tarafından hazırlanıp geçen eylül ayında neşredilen kitabın anlatıcısı, bugüne kadar bilinen fetih tarihçilerinden farklı bir hüviyete sahip. Türklere küçük yaşta esir düşüp sûreten Müslüman görünen fakat içten içe eski inancını muhafaza ederek gizlenen bir casus Nestor İskender. İstanbul’un fethi sırasında kendi tabiriyle, “bazen hasta numarası yaparak, bazen saklanarak ve bazen arkadaşlarının kayırmasıyla” Türklerin gölgesine sığınabilmiş. Bu sırada, surların önünde ne var ne yok her şeyi yakından tetkik ederken, fethin akabinde, şehirde kalan Rumlara bir bir danışarak topladığı malumatı bir hatırat haline getirmiş. Rusça aslından tercüme edilmiş kitap selis, akıcı bir üslupla okunabilme imkânı sunuyor. Ancak metnin Türkçe zenginliklerini sunmada aynı kıvamı yakalayabildiğini söylemek güç. 29 Mayıs 1953. Ulubatlı Hasan temsili surlara bayrağı çakarken. İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü... 19. yüzyılda bir manastırda bulunduKitap, İstanbul’un Rusçadaki ismiyle Çareva’nın kuruluşu ve 1453 senesinde Türkler tarafından alınışını hikâye ediyor. Küçük yaşta devşirilmiş ve uzun yıllar Osmanlı seferlerine iştirak eden Nestor İskender’in tuttuğu kayıtlar, İstanbul’un alınışına ışık tutan ilk Rusça eser olarak biliniyor. 1886 senesinde Arşimandrit Leonid tarafından Troitse-Sergiyeva Manastırı’nda ortaya çıkarılmış. Asıl elyazmalarının da yer aldığı kitap, Türkçeye ilk defa tam olarak kazandırıldı. Daha çok Türkler penceresinden gördüğümüz anlatının okuyucuya sunduğu en büyük tarafı, savaşın her iki cephesini gizli bir casusun gözünden görme fırsatı sağlaması. Yer yer hayal karışmış bazı anekdotları bulabilmenin yanı sıra büyük fatihe ve askerlere savrulan hakaretleri görebilmek de mümkün bu kitapta. Eser, bu bakımdan şehrin içindeki korku, endişe ve telaşı hissedebilmeyi mümkün kılarken, fethin halk arasında nasıl hissedildiğini de ortaya koyuyor. Hıristiyan zaviyesinden anlatılan gelişmelerde akıbetinden kaygılı binlerce Rum, Latin, Ermeni’nin mabetleri doldurarak tanrıya yalvarma sahneleri tasvir edilmiş. Bugün bile etkisi görülen efsanelerin o günlerde inanılan kehanetlerden geldiğini kitabın satırları arasında görebileceksiniz. Bunlardan en meşhuru ise kimi kâhinlerin, şehrin düşeceğinden emin beyanatta bulunması. Hatta avama bu durumu ancak günahlarından vazgeçmeleri halinde atlatabileceklerine ikna ediyorlar.Havadan insanlar ve tomruklar düştüOrtodoks Hıristiyanlığın merkezi konumundaki şehrin, uzun süre devam eden muhasarası elbette Osmanlıların inancı ve bunun yanı sıra kullandıkları teknik silahlar sayesinde olmuştu. İstanbul’un üç hattan vücuda gelmiş aşılmaz surları ve arasındaki hendek ancak iyi bir plan ve taktik gerektirecekti. Surda dev gedikler açmak üzere dökülen toplar yer üstünde iş bitirirken, aşağıdan da lağımcılar tüneller kazarak o büyük seddi böyle aşmayı amaç edinmişti. Kitapta geçen sahnelerden birinde surlarda olup biten canhıraş manzara şöyle tasvir ediliyor: (Fatih) üstü örtülü devasa kuşatma kulelerini derin hendeğin kenarına yanaştırmalarını emretti… Hendeği tomruklarla, çalı çırpıyla ve topraklar doldurup kuleleri surlara dayamayı ve böylece surların altını pek çok yerden oyarak yıkmayı istediler. Şehirdekiler hendeğin o tarafına gömdükleri barut küplerini yaktılar ve toprak tıpkı şiddetli bir gök gürültüsü gibi gümbürdedi. Kuvvetli bir kasırgaya tutulmuş gibi kulelerle ve insanlarla birlikte bulutlara kadar yükseldi. Kırılan kulelerin çatırtısı, insanların feryatları ve iniltileri öylesine korkunçtu ki, şehir halkı surlardan şehre, Türkler ise surlardan dışarı doğru olmak üzere iki taraf da kaçıştı. Havadan insanlar ve tomruklar düştü…”

    0 0
  • 10/25/14--16:00: Şelale tersine akarsa...
  • Zamanında ‘Dünya tersine dönse vazgeçmem!’ diyen Müslüm Baba büyük konuşmuş. Zira merhum göremese de o günler sandığı kadar uzak değil. Sebebi ise İngiltere’de nadir olarak gerçekleşen bir doğa olayı. Derbyshire bölgesinde bulunan bir nehrin ucundaki şelale, Gonzalo Kasırgası’nın etkisiyle ters aktı. Suyun bir kısmı normal akarken şiddetli rüzgâra maruz kalan kısmın yukarı akması görenleri hayrete düşürdü. Bakalım daha neler göreceğiz!Maymunun mangal keyfi!Küçükken hangimiz yabancı filmlerde kamp yapmaya giden arkadaş grubuna özenmedik, ateşe tutup kızarttıkları çubuğu çöp şiş sanmadık ki! O saatte mangal mı yapılır diye hayrete düştükten yıllar sonra idrak edebildik çubukta marşmelov olduğunu. ABD’de özel eğitim alan bonobo maymunu da marşmelov tutkunu. Önce çalı çırpı topluyor, sonra şişlere geçirdiği marşmelovları pişiriyor. Kanzi, bize gelse mangal tutkunu, pijamalı piknik babalarının en yakın arkadaşı olacağı kesin. Ormanda tek başınaKaybolmak hemen hepimizin kâbusu lakin Malezya’da bir adam bunun katmerlisini yaşadı. Nicholas Andrew, düğün davetiyelerini dağıtmak için arkadaşıyla yola çıktı. Ancak Perak eyaletinde ormandan geçerken aşırı hız sonucu kaza yaptı. Araçtan güçlükle çıkan Andrew, arkadaşını kanlar içinde görünce yardım çağırmak istedi ve tam üç gün sürüne sürüne ormandan geçerek bir köye ulaşmayı başardı. Ancak çabası sonuçsuz kaldı, zira arkadaşı çoktan hayatını kaybetmişti.

    0 0

    Medya Otobüsü, dördüncü kez Türkiye ve Ermenistan turu yaptı. Turda gazeteciler taraflarla bir dizi temaslarda bulundu. Edinilen ortak kanaat; Ermeni meselesinde çözümü halklar geliştirecek.‘Türkiye-Ermenistan Normalleşme Süreci Destek Programı’ temasıyla Türkiye ve Ermenistan’dan sivil toplum kuruluşları tarafından Avrupa Birliği İstikrar Aracı desteği ile bir program düzenlendi. Türk ve Ermeni gazeteciler iki ülke arasındaki sıkıntılı meselelerin, halkların birebir irtibatının artmasıyla çözülebileceğine inanıyor.Bu yıl 4. kez düzenlenen Medya Otobüsü Turu programını yürüten konsorsiyumda; Ermenistan’dan Civilitas Foundation (CF), Eurasia Partnership Foundation (EPF), Public Journalism Club (PJC), Regional Studies Center (RSC) ve Türkiye’den Anadolu Kültür, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV), Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD) ve Hrant Dink Vakfı olmak üzere sekiz sivil toplum örgütü bulunuyor.Ermeni ve Türk gazeteciler İstanbul’da Agos Gazetesi ve Hrant Dink Vakfı’nı ziyaret etti. Akademisyenler, işadamları ve halk ile birebir temaslar kurduktan sonra Gürcistan üzerinde Ermenistan’a geçerek burada da benzer programlara katıldı.Programın bu yılki organizatörü Eurasia Partnership Foundation (EPF) direktör yardımcısı Vazgen Kapateryan, iki ülke arasındaki normalleşme sürecinin ilk olarak iki halk arasında yaşanacağını, bunun için halen kapalı olan iki sınır kapısının ivedilikle açılması gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin 1915 olaylarına yaklaşımının geçtiğimiz süreçte yumuşadığını düşünen Kapateryan, geçtiğimiz mayıs ayında dönemin Başbakanı Erdoğan’ın başsağlığı mesajının buna en güzel örnek olduğunu belirtiyor. 24 Nisan 2015’te dünya genelinde 1915 olaylarının anılacağını hatırlatan Eurasia Partnership Foundation (EPF) programlar menajeri Marina Ayvazyan, anma törenlerinin Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecine zarar vermeyeceğine inanıyor. Ayvazyan ayrıca konuyla alakalı Ermenistan’ın arşivlerini açmaya hazır olduğunu söylerken, Türk tarafından da bu konuda daha aktif adım beklediklerini söyledi. Gazeteci David Vartazaryan ise Ermeniler için ‘soykırım’ meselesinin milliyetçi bir mesele olmaktan çıkıp psikolojik bir durum haline geldiğine vurgu yaptı. Gayane Arustamyan, Ermenistan’ın giderek Rusya’ya bağımlı bir ekonomik yapısı olmasından rahatsız olduğunu söyleyerek, sınırların açılmasının ve ticaretin artmasının Ermenistan için çok önemli olduğunu vurguluyor.

    0 0

    Modern ve şehirli bir kadın, örtünmek zorunda olmadığı ülkelerde hatta örtündüğü için şiddete maruz kaldığı durumlarda neden başını örter? Brezilyalı yönetmen Betty Martins, üç başörtülü kadının hikâyesinden yola çıkarak bu sorunun cevabını araştıran bir belgesel çekti.Üç başörtülü kadının hikâyesini anlatan belgeseli neden çektiniz?Kadınların örtünmek zorunda olmadığı bir ülkede önyargılara maruz kalmalarına rağmen neden örtünmeyi tercih ettiklerini sorgularken, kendimi bu belgeseli yapma fikri içinde buldum. Bunları düşünürken Londra’da yaşadığımın sekizinci yılıydı. Aslen Brezilyalıyım, bu sebeple maalesef başörtüsüne dair bildiğim her şey medya üzerinden. Bildiklerimin hepsini unutup yeni bir öğrenme sürecine girdim. Beni bu konuda en çok aydınlatan profesör Leila Ahmed’in ‘Bir Sessiz Devrim’ kitabı oldu. Konu, polemikli noktalara gelince özellikle de siyasete, Müslüman kadın ve başörtüsü hakkında pek çok şey duyarsınız ama asla, aslı duyduğunuz şey değildir. Beni en rahatsız eden mesele de kadınların giydikleri şeyler üzerinden ‘şeytanlaştırılması’. Şunu da belirtmek lazım, bu feminizmle ilişkili bir konudur ve dünya genelinde ele alınması gereken bir meseledir.Yani feminist bir tepki mi bu belgesel?Asıl amaç ‘biz’ ve ‘onlar’ arasındaki tehlikeli ilişkiyi dürüst bir yüzleşmeyle düzeltmek. Belgesel, duyarlı ve ince mesajlar taşıyor. Sizden farklı biri ya da alışageldiğinizden farklı bir durumla karşılaştığınızda kendinizi rahatsız hissediyorsanız, kendi hissettiğinizi doğrulayıp yeniden üretmek yerine bunun sebebinin ne olduğunu sormalısınız.Brezilyalı yönetmen Betty MartinsHikâyesini anlattığınız üç kadını nasıl seçtiniz?Birisi arkadaşımın arkadaşıydı, diğer ikisi ise araştırma sürecinde karşılaşıp tanıştıklarım. Çarşaflı kadın benim için bir şaşkınlıktı. Başlangıçta sadece başörtülü kadınlarla çalışmak istemiştim. Üçüncü kişiyi ararken bir derneği aradım ve derneğin üyesi olan bu hanım konudan çok etkilendiğini söyleyerek belgeselimde yer almak istediğini dile getirdi. Onunla Regent Parkı Camii’nde buluştuk. Hikâyesini duymak gerçekten çok ilginçti. Kendi deneyimlediği iç yolculuğu, Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalışması, farklı giyinmenin ne anlama geldiği... Çarşaf giymeyi kabul etmeyen birçok insan olduğunu biliyorum, Müslümanlar arasında bile bir tartışma konusu. Ama bu şekilde giyinmeyi tercih edenler var ve seslerine kulak verilmeli.Örtünme biçimlerinin farklı olması size ne düşündürdü?Örtüye atfedilen anlam her kadının yerel değerlerine göre değişiklik gösterir. Kadınlar; inançları, davranışları ve giyinişleri hakkında karar verebilme özgürlüğüne sahip olmalı. Örtünme ya da örtünmeme özgürlüğüne sahip olmalılar. Bu bir özgürlük ve güçlenmedir. Örtünmek istemeyen pek çok Müslüman kadın var, bu saygıyla karşılanmalı. Benim filmim de kadınların deneyimi ve kendi bedenleri üzerinde özerk hakları oldu. Farklı şekillerde başörtüsü takan kadınlarla çalışma sebebim de söylemin problem olduğu noktalara işaret etmek istemem. Çünkü çalıştığım bu söylem kapsamında kadınlar sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalıyor. Bu söylemlerin atfedildiği kadınlar siyasi çıkarları meşrulaştırmak için araç muamelesi görüyor.İzleyenlerden nasıl tepki alıyorsunuz?Çok olumlu. Özellikle Müslüman kadınlar tarafından aldığım olumlu tepkiler beni çok memnun etti. Belgesel çok hassas ve ince. Herhangi bir düşünceyi dikte etmiyor, vaaz vermiyor, öznel değil. Kadınları ve deneyimlerini dürüst bir şekilde gözler önüne seriyor sadece. Aslında bu da stratejik kullanıldığında politik bir yargıya dönüşebilir. Bir kere insanlar filmdeki kadınların özel alanlarına buyur ediliyor ama tutarlı ve saygılı bir şekilde. Filmde herhangi bir özel hakka müdahale söz konusu değil, ana fikir onların duyulmak istendiği şekilde duyulmaları ve görülmek istendikleri gibi görülmeleri. Filmin yapımı sürecinde işbirliği için Müslüman kadın akademik danışmanları davet ettim. Filmdeki kadınların düzenleme süreci boyunca kendilerini rahat hissetmelerini istedim. Diğer bir yandan, izleyicilerden farklı tepkiler de aldım. Özellikle İngiltere’den. Mesela, birisi metronun içinde çarşaflı bir kadın figürünü kullanmakla polemik yaratmaya çalışıp çalışmadığımı sordu. Görsel öğelerle terör konseptini kendi içinde bütünleştirmiş. İşte bu da bizim tartışmamızın başladığı nokta; söylemler ve hikâyelerin gerçeklik üzerindeki etkisi. Bu tip yanlış değerlendirmeler kültürle iç içe geçiyor, sonra da problem içinden çıkılamayacak şekilde karmaşıklaşıyor. Ve maalesef İslamofobi bu tür düşünce yapılarında kendisine dayanak buluyor.İslamofobinin böylesine artış gösterdiği bir toplum ve zaman dilimi içinde bu belgeseli çekmek sizi tedirgin etmedi mi?Projeyi yaparken herhangi bir çekincem olmadı çünkü tartışmaya yol açabilecek bir konu. Konuya nasıl bir yaklaşım benimseyeceğim, soruları nasıl soracağım, nasıl bir gözle kadınları yansıtacağım konusunda çok dikkatli davrandım. Her türlü film metoduna karşı da dikkatli olmam lazımdı. Bu belgesel başörtüsüne dair ezber bozacak bir çalışma değil ama ona bakan gözlerde değişiklik yapmak amacı taşıyor. Bu sebeple daha çok temsil metoduna yoğunlaştım, meselenin tartışmalı yanlarına değil. Bununla birlikte, belgesel asıl olarak kadınların ve onların deneyimi hakkında.

    0 0

    Resul Dindar, Karadeniz müziğinin en önemli temsilcilerinden. İlk albümü Divane ile ses getiren müzisyen, ikinci albümü Dalgalan Karadeniz’i yayınladı. Bu çalışmada Dindar’ın kendi söz ve besteleri de yer alıyor.Anonim türküler, yıllar yılı yaşamış ezgiler, horonlar, özgün eserler de var. Sanatçı, çalışmasında Karadeniz’i bir baştan bir başa, bazen farklı tınılar bazen de tanıdık ezgilerle dolaştırıp hissetmemizi sağlayacak. Coşkunun, hüznün bir arada olduğu çalışma, bu coğrafyanın tüm renklerini şarkılarda hissedeceğimiz bir albüm. Resul Dindar - Dalgalan Karadeniz - Esen Müzik Raperîn’ın Melodi YoluRaperîn, Kürtçe müziğin yükselen isimlerinden. Geçtiğimiz yıllarda, sosyal medya platformları üzerinden paylaştığı kayıtlarla kısa sürede geniş bir kitleye adını duyurdu ve 2012’de ilk albümü Xapînok’u yayınladı. Raperîn, ikinci stüdyo albümü “rê~newa“ (Melodi Yolu) ile dinleyicilerle buluştu. Bestelerin birçoğunun Raperîn’e ait olduğu albümde, tüm şarkı sözleri Müslüm Aslan’a ait. Genel olarak ayrılık ve aşk temalı şarkıların yer aldığı albümdeki çalışmalar farklı ve güçlü altyapılarıyla dikkat çekiyor. Ayrıca farklı müzikal tarzların tercih edilmesi sanatçının müziğini uluslararası arenaya taşıyacağının bir işareti gibi. Raperîn - rê~newa - Sony Müzik Özdemir Erdoğan’dan unutulmayan bestelerSevdim Seni, Baharda Kuşlar Gibi dillerden düşmeyen birçok şarkıya imza atan Özdemir Erdoğan’ın şarkılarını bugünlerde televizyon ekranlarında dinliyoruz. Seksenler, Kara Para Aşk, Güneşi Beklerken, Med Cezir ve Fatmagül’ün Suçu Ne? gibi birçok dizide, bilenler bir kez daha sevdi bu şarkıları. Bilmeyenler ise yeniden öğrendi. Sanatçı bu vesileyle gönüllere girmiş şarkılarını ‘Unutulmayan Besteler Güfteler Dizilerde’ adlı albümde bir araya getirdi. Hem yeni hem de orijinal halleriyle dinlediğimiz şarkılar Özdemir Erdoğan gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Özdemir Erdoğan - Unutulmayan Besteler Güfteler Dizilerde - Özdemir Erdoğan

    0 0

    Biliyorum her seferinde bu defa farklı bir tür deneyeyim deyip nihayetinde yine spagettide karar kılıyorsunuz. Gelin bu hafta şeytanın bacağını kıralım ve yine meşhur bir İtalyan makarnası tortellini yapalım. Geçen hafta meyveli İtalyan salatası hazırlamıştık. Bu hafta yine İtalyan mutfağından bir tarif bekliyor sizleri. Bir makarna delisi olarak benim de çok sevdiğim tortellini yapacağız. Malum İtalyan mutfağı denince akla ilk spagetti geliyor. Onlar gibi pişirmesek de mutfağımızda yer etmiş bir makarna spagetti. Tortellini ise birçok restoranın menüsünde yer almakla birlikte spagetti gibi ‘ev makarnası’ değil ve şimdilik sadece büyük marketlerden temin ediliyor. Oysa başta İtalyan nüfusunun yaşadığı ülkeler olmak üzere dünyada bilenen bir makarna türü. Aslına bakarsanız tortellini, makarnadan ziyade mantıya benziyor. Lakin bu şekilde telaffuz etmekten özellikle kaçınıyorum zira mantı, Türkiye mutfağının ‘değiştirilmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ yemeklerinden. Gelecek eleştirileri öngörebildiğimden eski köye yeni âdet getirme maksadında olmadığımı baştan belirteyim. Sadece hem görüntü hem de pişirme tekniği olarak aralarındaki benzerliğe dikkat çekmek gayesindeyim. Neyse İtalya’nın Emilia bölgesiyle adını duyurmuş bu yemeğin ismiyle başlayalım. Hani bizde makarnalar burgu, boru, düdük gibi vs. benzediği şekle göre isimlerle adlandırılır ya tortellinin de böyle bir adı var; göbek deliği. Ortaya çıkış hikâyesine gelirsek, çeşitli mitolojik açıklamalar olmakla birlikte en yaygın rivayetlerden biri 17. yüzyıl İtalyan mimarisine dayandırılıyor. Zira o dönemde başta Modena olmak üzere İtalya’nın birçok şehrinde binaların mimarisinde kullanılan ve ‘turtle’ adı verilen bir motiften esinlenilerek ortaya çıkıyor tortellini. Bizdeki yüksük çorbasına katılan mantı şeklini anımsatıyor ve tıpkı mantı gibi taze, fırınlanmış ya da dondurulmuş şekilde tüketilebiliyor. İç dolgusu İtalyanların meşhur peyniri Ricotta (bizdeki lor peynirine çok benziyor) ve Grana Padano (parmesanın biraz daha serti) ile yapılıyor. Ayrıca et ve tavuk ile de dolduruluyor. Ya et suyu ya da krema bazlı soslarla servis ediliyor. İç dolgusunda sebze kullanılanlarına ise (tortelliniden daha irice oluyor) ‘tortelloni’ deniliyor. Ispanaklı ve lor dolgulusunu kesinlikle tavsiye ederim. Bu arada küçük bir anekdot. Hani biz makarnayı ana yemekten saymaz ya da ne bileyim misafir gelse önüne makarna pişirip koymayız ya İtalya’da ise aksine makarna ‘main course’ statüsünde. (Gerçi bizde de yavaş yavaş bu algı biraz kırıldı gibi. Bunun en güzel örneği son zamanlarda hızla artan ve sadece makarna yapan restoranların açılması. Bu tarz mekanların açılmasının evdeki yeme alışkanlıklarımızı da değiştirdiği/değiştireceği kanaatindeyim. Zira dışarıda ana yemek olarak yediğimiz yemeği evde de bu algıyla pişirecek ve ikram edeceğiz.) İtalyanlar sosunu sulu yemek, makarnasını da ekmek niyetine yiyor. Ama ben yine de doymam diyorsanız yanına geçtiğimiz hafta tarifini paylaştığım meyveli salatayı yapın. Yeni tarifler denemekten çekinmeyin. Makarna ustası Pietro Barilla’nın dediği gibi “İlerleyin, cesaretle ilerleyin.” Tortellini MALZEMELER:(4 kişilik) 2 paket tortellini (büyük marketlerden temin edilebilir) 2 paket krema Taze fesleğen Tuz Karabiber Üzeri için:Parmesan peyniri (yoksa eski kaşar rendesi) ve kurutulmuş domates YAPILIŞI:Tortellini bol tuzlu kaynar suda 10-12 dakika haşlanır. Süzdürülür, ardından ayrı bir tavaya krema konulur ve makarna içine ilave edilir. Alt-üst edildikten sonra taze fesleğen yaprakları, tuz, karabiber eklenir. Sos çekene kadar ateşin üzerinde tutulur. Sonra geniş ve derince bir tabağa alınır. Kurutulmuş domates ve parmesan peyniri ile süslenerek servise hazır hale getirilir. Not:Krema yağlı olduğundan ekstra yağ eklemeye gerek yok. Geçen haftaki salatayı da hazırlayan şefimiz Murat Atban tortelliniyi sade pişirmeyi tercih etti ama siz krema sosuna sotelenmiş mantar, kabak, ıspanak, somon ya da damak tadına uygun bir sebze katabilirsiniz. Hatta tıpkı mantı usulü yalnızca sarımsaklı yoğurtlu da yapabilirsiniz. Öyle ya evde şef sizsiniz!

    0 0

    Kabullenmesi çok zor ama bir ölüm haberinde ölenin kimliği, üzülüp üzülmeyeceğimizi belirliyor. Hatta üzüntünün derecesini de... Tıpkı Diyarbakır’daki Yasin, Kobane protestolarında ölen diğer çocuklar ve biraz daha geriye gidersek Kahire’deki Esma ile İstanbul’daki Berkin ve Burak Can gibi.Bu çocukların hepsi kendi şehirlerinin sokaklarındaki protestolarda hayatını kaybetti. Aslında bireysel olarak kime sorsanız hepsine üzüldüğünü söyleyecektir. Fakat nedense bir ideoloji ya da inanç altında birleşmiş topluluk söz konusu olduğunda o üzüntü, kimliği aşıp gönle ulaşmaz. Peki, tek başına bu acıyı yaşayan insanlar kalabalıklarla tepki vermesi söz konusu olduğunda neden üzüntüsünü kimliğine göre seçiyor? PKK’nın kaçırdığı çocukların annelerine destek verenlerin on yıllardır cumartesi annelerini görmezden gelmesi, Uludere’de ölenlerin kimliklerinden dolayı bazı kesimler tarafından savunulmaması, Ermeni meselesine gösterilen hassasiyetin Doğu Türkistan’da görülememesi... Sanki üzüntünün bir kotası varmış gibi... Siyasal kimliklerin vicdan ve adalet mekanizmasını nasıl işlemez hale getirdiğinin sebep ve sonuçların merak ettik. Ortak görüş şu ki, ideoloji ve kimliklerimize göre üzülüyoruz.Zulme maruz kalanlar, ötekinin de yaralandığını fark edemediYazar Emine Uçak, kimliğe verilen önemin kökeninde, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren toplumun farklı kesimlerinin arasına örülen labirentler olduğunu düşünüyor. Ona göre Türkiye’de hemen her kesim ağır bir travma yaşadı. Bu travmayı derinleştiren başka bir durum ise ‘bu kişilerin acısını yalnız hatta çoğu zaman kendinden olandan bile gizleyerek yaşamak zorunda kalması’. Bu yüzden zulme maruz kalanlar, ötekinin de yaralandığını, zulme uğradığını göz ardı etti. Kendisinin dışında başka acılara duyarlılık göstereceği zaman da bunlar arasında hiyerarşi kurar oldu ve kendine yakın hissettiğinin acısına odaklandı. Bu durum, giderek günlük hayatın bir parçası haline geldi. Sadece Türkiye’de değil, çatışmalı süreçler geçiren diğer ülkelerde de benzer durumlar yaşandığını söyleyen Uçak, farklı etnik veya dinsel grupların bulunduğu ülkelerde bu tip reflekslere sık rastlandığını ifade ediyor. Türkiye’de her kesimin ortak acıda buluştuğu bir olaya maalesef pek rastlanmadığı görüşünde. Doğal afetler ve kazalarda bile ortak acıda buluşmayı başaramayan kesimler olduğunu belirten Uçak, “Mesela Soma faciasında bu reflekslerini ve hesaplarını bir kenara bırakamayanların hali çok üzücüydü.” diyor.‘Düşman sadece dışarıda değil’ algısı oluşturuluyorSosyolog Ferhat Kentel ise ortak acıda buluşamamanın sebebini, yaşadığımız dünyanın yüksek oranda güvensizlik ve korku üretmesine bağlıyor. Komplo teorileri, işsizlik, açlık, çevre felaketleri gibi çok çeşitli sebeplerin yanı sıra ‘ötekilere’ dönük düşmanlığın da bu güvensizliği artırdığını söyleyen Kentel, “Bu düşmanlık modern toplumlarla birlikte öğrendiğimiz milliyetçiliğin ezberlettiği, kanıksattığı bir şablon. Okul gibi herkesin mecbur edildiği inanılmaz güçlü sosyalizasyon makineleriyle ezberletilen doğruluğu sorgulanamayan ‘reel politika’, ‘güçlü uluslar’, ‘ulusal çıkarlar’ gibi kavramlar. Belki bunlardan daha da önemlisi, çok daha temel bir mesele var. Her şeyi ve tabii ki insanları da kategorileştirmeyi öğreniyoruz.” diyor. Başkaları için yaşasın cehennem!Kentel, “Kapitalist toplumun modern bireyi, ‘farklı olanla birlikte’ daha anlamlı olunabileceği düşüncesini yitirdi” diyor ve ekliyor: “Yani ‘başkaları için yaşasın cehennem!’ duygusu farklı dozlarda hepimizin ruhlarına sirayet ettiği için, başkalarının acısı da çok fazla derdimiz olmuyor.” Bu durumun Türkiye’de bariz yaşandığını anlatan Kentel, nedenini şöyle açıklıyor: “Baştan aşağıya ‘ötekilik’leri işaret ederek kurulmuş bir ulus, ötekileri ‘temizleyerek’, ötekileri hain ilan ederek kurulmuş bir ‘ulus’un zaten homojen bir varlık olması beklenemezdi. Hiçbir ulusun homojen olması beklenemezdi; Türkiye’ninki hiç beklenemezdi.” Kentel’e göre aşırı tornacı mantıkla seferber edilmiş bir devletin bitmez tükenmez baskılarından, adam etme ve mühendislik çabalarından yarasız beresiz, travmasız kurtulmak mümkün değil. Dolayısıyla bugün herkes sadece kendi başının çaresine bakıyorsa, başkalarının acılarına duyarsızsa, bu çok güçlü olan bir hayatta kalma dürtüsünün damarlara işlemiş olmasından kaynaklanıyor. Ve bu durum insanların ne yazık ki, duygularını törpülüyor, insanlar acımasızlaşıyor. Türkiye’de doğal afetlerin bile birleştirici olamadığını söyleyen Kentel, Van depremini hatırlatıyor: “Televizyon kanalında sunuculuk yapan bir kadın Kürtler ve terör arasında dolaysız bir bağ kurarak, alenen nefret suçu işlemişti. Yine aynı depremde kutuların içine kirli çamaşır ve taş doldurup yollayan aklı evvellerin sözde ‘ironisini’ unutmayalım.”‘İnsanlık tarihi, insan ırkının birbirinin kırmasının tarihidir’ABD’deki Clark Üniversitesi’nden tarihçi Ümit Kurt ise meseleyi ‘Ateş düştüğü yeri yakar’ atasözünün daha girift hali olarak tanımlıyor. Kitlesel kıyım ve katliamların yoktan var olmadıklarını söyleyen Kurt, “Bu tür devasa kitlesel şiddet eylemlerinde failler son tahlilde insanlardır. Farklı motivasyonlar ve saiklerle hareket ederek bir insan topluluğu kendisine, bilhassa kendi varlığına tehdit olarak gördüğü diğer insan topluluğunu katledebilir. Tarihte ne yazık ki bunun örneklerine mebzul miktarda rastlamak mümkün. Hatta Foucault, ‘İnsanlık tarihi, insan ırkının birbirinin kırmasının tarihidi’ der. Buradaki temel nokta, bu türden bir kitlesel şiddete maruz kalan kurbanlardan özür dilenip dilenmemesi üzerinde düğümlenir.” diye konuşuyor.Kurt’a göre, kurban ancak böyle bir süreçten sonra mağdur psikolojisinden kurtulur. Ve diğer toplulukların da tıpkı kendisinin başına gelen olaylardan muzdarip olduğunu fark eder. Dolayısıyla, mevzu bahis olan failin failliğini kabul ettikten sonra özür dileyip kurbandan af dilemesidir. Öbür türlü bu kırım ve katliamlara maruz kalan toplulukların aynı durumda olan toplulukları fark etmesi mümkün olmaz. Toplumsal empatiye ihtiyaç varSosyolog Faruk Özcan da ‘acının rengi olmaz, acı acıdır’ anlayışının doğru bilinen ancak bir türlü hayata geçirilemeyen bir ideal olarak hedeflerimiz arasında olduğunu düşünüyor. Öyle ki, kişiden kişiye değişemeyecek konuların başında acıların geleceği düşünülecekse de, yaşanan toplumsal pratiklere baktığımızda, bunun romantik bir temenni olmaktan öteye gidemediğini hüzünle görüyoruz. Özcan’a göre bunun nedeni, acıların uluslaşmada ‘işlev’ taşımış ve bu işlevlerini halen sürdürüyor olmaları. Bu durumun empati kapılarından uzaklaşmamıza neden olduğunu söyleyen Özcan, “Ancak daha çok bireysel olarak ele alınan empatinin, aslında eksik bırakılan kısımlarından biri de toplumsal empati ihtiyacı. Öyle ki, toplumların ulus devlet inşasında dayandıkları temellerden birinin acı olması, toplumsal empatiyle başka toplumların acılarını deneyimleme yeteneklerini büyük ölçüde zorlaştırıyor. Bu anlamda, paradoksal görünse de, adeta her toplum, kendi acılarıyla memnunmuş gibi görünebilmektedir.” diyor. Tüketim toplumunun acıları bile metalaştırarak ekonomik değere dönüştürebildiğini anlatıyor: “Bunu yaparken de acıları bile adeta parselleyerek, çeşitli toplum kesimlerinin ortak acıları paylaşamadıkları bir mevcut durumu doğurduklarını görebilmekteyiz.”Acılar belli kesimlere tahsis edilmiş gibiUfuk Uras (Siyasetçi): Kimliğe verilen önem, olaylara evrensel bakıp bakmadığımızla ilgili. Evrensel değil de partiküler bakarsak, sadece kendi deneyimimizle ve kendi dar yaşam alanımızdan tutum alırız. Halbuki bu katliamlara sıfat koymadan evrensel bakmalı. Mesela Çeçenlerle ilgili bir tutum aldığımızda insanlar gelip bize Çeçen olup olmadığımızı soruyordu. Mesela Bosna katliamı sonrası yapılan anketlerde insanların böyle bir katliama inanmadığı ortaya çıktı. Hatta yüzde 70 bunun emperyalist bir yalan olduğunu söylüyor. İnkar argümanlan bile birbirine benziyor. Sırp ya da Rus milliyetçisiyle Türk milliyetçisinin inkar retoriği bile aynı. Doğu Türkistan’a duyarlılık gösterdiğinizde insanlar şaşırıyor. Sanki acılar bellli kesimlere tahsis edilmiş gibi. Bu durum Romanlardan Musevi ve Kürtlere kadar her kesimde aynı. Hrant Dirk cinayeti ortak acımız oldu belki, bunun dışında yok. Sportif faaliyetler dışında ortak sevinç bile yok.Mazlumun kimliğine bakılmazAhmet Faruk Ünsal (MAZLUMDER Başkanı): Kimliğe verilen önem hastalıklı bir yaklaşım ama maalesef doğru. Doğu Türkistan söz konusu olduğunda sanki milliyetçilerden başkasını ilgilendirmezmiş gibi düşünülüyor. Bu yüzden konuyla ilgili duyarlılığın oluşmasını engelliyor. Mazlumder olarak ‘Mazlumdan yana ol’ şiyarımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Bazen bize yönelik ‘Doğu Türkistan ile ilgilenmezsiniz’ ithamları oluyor. Bu ithamları belgelerle bertaraf edip mazlumun, mağdurun kimliğine bakmadığımızı söylüyoruz. Türkiye’de parçalı zihin yapısı hâlâ devam etse de eskiye göre ilerleme var. Geçmişte Filistin sadece solcuların dikkate aldığı bir konuyken 80’lerden sonra islamcılar sahip çıktı. Ortak acı olarak gösterebileceğim tek örnek sanırım Hrant Dink cinayeti.

    0 0

    Burç FM’de Görüş Günü adlı program yapan Türk halk müziği sanatçısı Gökmen’e, şu an Silivri Cezaevi’nde bulunan eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in yazdığı mektup büyük ses getirdi. Sanatçı, binlerce kişinin paylaştığı bu mektubun hikâyesini ve bu süreçte kendi yaşadıklarını bizimle paylaştı.Ali Fuat Yılmazer’in size yazdığı mektup çok konuşuldu. 17 Aralık sürecinde de polis ailelerine destek verdiniz. Bu isimlerle daha önceden tanışıyor muydunuz?Emniyet teşkilatına yabancı biri değilim. Konserler vesilesiyle emniyet müdürlerimiz ve polis memuru arkadaşların birçoğuyla tanışmıştık. Beni ve türkülerimi seviyorlardı. Polis teşkilatının çeşitli programlarına katılıyordum. Birçok sanatçı onlardan orkestra parası isterken ben yeri geliyor kendi cebimden masrafları karşılayıp programlarına katılıyordum. Bu süreç zarfında birçoğunu tanıma fırsatım oldu. Hepsi de çok başarılı ve kahramanca işlere imza attı. Nasıl ki iyi günlerinde yanlarındaysam kötü günlerinde de yanında olmalıydım. Gözaltına alınma ve adliye süreçlerinde ailelerinin yanında olup destek vermek istedim. Bu süreçte sanatçı kimliğimi bir tarafa bıraktım. Onların ailesinden biriymiş gibi davrandım.Bu isimleri desteklemenizin başka bir sebebi var mı? Onları diğer polislerden ayıran şey sadece geçmişe dayanan tanışıklığınız mı?Bu isimler, bana polisi ve devleti sevdiren isimler. Onların hepsi birer babayiğit. Ben Diyarbakırlıyım. Gençlik çağlarımızda bize polis dediklerinde ürperirdik. Güneydoğu’da birçok genç de benim gibi düşünüyordu. Çünkü o dönem polisin bölge halkına davranışları hiç iyi değildi. Hepimize potansiyel suçlu gözüyle bakıyorlardı. Polislere bakışım Ömer Köse, Yurt Atayün ve Tufan Ergüder’i tanıyınca değişti. Hatta bir keresinde Ömer Özüyılmaz ve Ömer Köse’ye ‘Siz gerçek misiniz?’ diye sormuştum. Polislerde bu denli sevgi ve saygının olabileceğini düşünmemiştim. Bir gün Yurt müdürle yemek yiyecektik. Emniyetten çıkarken ‘devletin aracını boşa kullanmayayım’ diye makam arabasına binmeyip benimle birlikte Rami’ye kadar yürüdü. İçimden bu nasıl devlet malına sahip çıkmaktır, deyip duygulanmıştım.Ali Fuat Yılmazer ile tanışıklığınız var mıydı?O dönemlerde Ali Fuat Bey ile de tanışmıştık. Çok yoğun çalışıyorlardı. Bazen birlikte çay içmeye giderdik. Sazımı da yanımda götürürdüm. Benden türkü isterlerdi ben de söylerdim. Bu süreç yaşanınca ailemle onların ailelerine destek verdim. Ama televizyon ve gazetelere çıkıp bunu dillendirmedim. Hatta mektuptan bile kimseye bahsetmedim.Nedir bu mektubun hikâyesi?Ali Fuat Yılmazer’den mektup gelince evde okudum ve saatlerce ağladım. Oğlum da benimle birlikte ağlamaya başladı. Ama kimseye bahsetmedim. Çünkü bana yazılmış özel duygulardı. Hak etmediğim halde bana yazılmıştı. Onlar ve aileleri pazartesi günleri Burç FM’de yaptığım ‘Görüş Günü’ adlı programı dinliyorlardı. Benden türkü istiyorlardı. Sonra ailesi vesilesiyle Ali Fuat Bey’den bir mesaj geldi. ‘Acaba yazdıklarımızı yakıştıramadı da mı programda okumadı?’ diye. Oysaki ben kendimle ilgili ve içinde bana karşı methiyeler olduğu için başkasına söylemeye hicap ettim. Fakat kendisinden böyle bir talep gelince okudum. Radyoda çalışan Barış kardeşim okudu, ben de Metris türküsünü söyledim.Mektubun bu kadar ilgi çekeceğini düşünmüş müydünüz?Açıkçası hayır. Biz tamamen gönlümüzden geldiği gibi söyledik. Sonra internet ortamında insanlarla paylaştık. Sonrasında birçok ünlü yazarın da içinde olduğu binlerce insan tarafından paylaşıldı, milyonlarca insan dinledi. Çok büyük ilgi gördü. Ben bu durumdan kendime zerre kadar pay çıkarmıyorum. Bu tamamen mektubun sahibinin duygularının güzelliğinden kaynaklanıyor.Başka mektuplar da geldi mi?Evet. Geçtiğimiz günlerde Yurt Atayün’den böyle bir mektup aldım. Şu an çantamda. O kadar güzel şeylerden bahsetmiş ki duygulandım, okuyamadım. Ama onu da nasipse bu hafta (yarın) okuyacağım. Onu da yine radyodan sonra internet ortamında paylaşacağım. Olup biten bunca haksızlığa, sanatçıların tepki göstermesi gerekiyor. Hatta sadece sanatçının değil, adam olan adamın bu zulümlere karşı sessiz kalmaması lazım. Kaldı ki sanatçılar olarak biz duygu işi yapıyoruz. Ben ilk önce sazıma saygı göstereceğim ki söylediklerim kalplerde yer bulsun. Sırf para için yapılacak bir şey değil sanat. Bu zulme sessiz kalan sanatçılar hangi duyguda, nasıl bir alışverişte bilmiyorum, işin açıkçası merak da etmiyorum. Herkes bu süreçte yaşadıklarını Allah’a havale etti, ben de havale ediyorum.Yüze yakın konserim iptal edildiBu süreçte polis ve ailelerinin yanında bulunmanızın işlerinize bir etkisi oldu mu?Bugüne kadar yüze yakın konserim iptal oldu. Yanlış anlaşılmasın bundan şikayetçi değilim. Bize salon da vermeyebilirler. Çıkar çay bahçesinde söyleriz türkümüzü. Bizim yolumuz belli. Yaptığımız hayır işleri vardı. Konserlerden çok onların aksaması üzdü beni. Onun haricinde rızkı veren Allah. Annem bana, ‘Allah ayağını taşa değdirmesin, elini attığın altın olsun.’ diye dua ederdi. Bu yaşa kadar hep altın oldu. Bugün konserlerimiz yok ama huzurluyum. Halen kirada oturuyorum ama aile içinde huzurum var. Eskiden çocuğumla ilgilenemiyordum şimdi ilgilenebiliyorum. Belki bu süreçte Silivri’de yatan kahramanların ailelerinin yanında olmam gerekiyordu, Allah böyle bir yolda konserlerimizi iptal ettirerek onlarla birlikte olmamızı sağladı. O insanlardan ve evlatlarından aldığım dua benim için trilyonlarca liradan daha önemli. Bu süreçte, Ahmet Kaya’nın neden bu ülkeyi terk ettiğini daha iyi anladım. Düşünün aklınızda çok güzel projeler var ama herkes size farklı bir gözle bakıyor. Beni konsersizlik yıkmadı. Beni rahatsız eden tek şey bakışlardı. Sanki vatana ihanet etmişim gibi bakıyorlardı. Bugüne kadar elim sazdan başka bir şeye değmedi.Sanatçı arkadaşlarınızdan da size böyle bakanlar oldu mu?Zannetmiyorum çünkü benim kim olduğumu herkes çok iyi biliyor. Ben türkülere gönül vermiş biriyim. Hem alaylı hem de mektepli bir sanatçıyım. Bu güne kadar yüzlerce beste yaptım. Birçok ünlü sanatçı eserlerimi seslendirdi. Yaptığım programlar ödül aldı. Türküseverler sağolsunlar beni hep el üstünde tuttu. Bu yüzden sanatçı arkadaşlarımın bana böyle bakacaklarını düşünmüşyorum. Eskiden telefonlarım susmazdı, şimdi sadece arayanların sayısı azaldı.O polislerin gerçekten suçlu olabileceğini düşündünüz mü hiç?Hayır! Aklım öyle bir şey söylese, o aklı keser atarım. Çünkü onları çok iyi tanıyorum. Böyle bir şey mümkün değil. Sütte leke var, polisinden müdürüne bu insanlarda yok. Siz bu insanları aç bırakarak, Metris’ten Silivri’ye göndererek, avukatlarıyla görüştürmeyerek insanlıklarından zerre kadar eksiltemezsiniz. Bir defa çok asiller. Aileleri de yetiştirdiği çocuklar da pırıl pırıl. Zaten bu süreçte herkes onları gördü. Bağırıp çağırmadılar. Sabırla, sebatla, tevekkülle beklediler, bekliyorlar.Bu mektup haricinde Yusuflara Selam Olsun isimli bir eser daha bestelediniz. Onun hikâyesi nedir?Ramazan ayıydı ve çok dolmuştum. Bekir Salim abiden bir söz yazmasını rica ettim. Bu duygularla besteledim. O insanlar maddi anlamda bir desteği kabul etmez ama en azından manevi bir destek olsun diye bu eseri yaptım. Yusuflara ve ailelerine selam olsun.Bana hakaret edenlere de sevgiyle bakıyorumHer fırsatta Fethullah Gülen Hocaefendi’ye olan sevginizi dillendiriyorsunuz…12 yıl önce de söylüyordum şimdi de söylüyorum. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi çok seviyorum. Eskiden bana arkadaşlarım yahu bunu her yerde söyleme diyordu. Sevdiğimi söylemekten neden çekineyim. Kendisine edilen hakaretler beni o kadar yıkıyor ki. Ona ve bu süreçte Camiaya edilen hakaretlerin hepsini üzerime alıyorum. O hakaretlerin hepsi benim olsun ama o abilerimize, ablalarımıza bir şey söylenmesin. Çünkü onlar bunu hak etmiyor. Onların tek derdi Allah rızası. Ben bir başkasının sevdiğine de o seviyor diye saygı gösteriyorum. Benim sevdiğime de sen böyle bak. Hakaret etme. Bana hakaret eden insanlara bile sevgiyle bakıyorum. Çünkü biz kardeşiz.Bu süreç nasıl sonuçlanır sizce? Bu üzücü günler bir gün bitecek. Haksızı, haklıyı herkes görecek. Gönül insanları kin tutmaz. O zaman hatalı olan kardeşlerimize arkamızı dönecek değiliz. Biz Hocaefendi’den bunu, gördük bunu öğrendik. Onca hakaret, onca iftiraya rağmen kendine kötülük yapanlara hakkını defalarca helal ettiğini söyledi. Her şey çok güzel olacak. Allah her şeyin hayırlısını nasip edecek. Her şeyin aydınlığı bizi bekliyor. Sıkıntının en dibinde Allah diyebiliyorsanız o zaman sizin için güzel günler kapıdadır. Kendi adıma söyleyeyim. Ayda yirmi konsere giden biriydim. 17 Aralık sürecinden bu yana sazımın kılıfını açmadım. Bir sanatçı için konser verememek, sevenleriyle bir araya gelememek yoklukların en büyüğü. Maddi değil, manevi bir yokluk bu. Şikayetçi değilim. Bunları yaşattığı için Allah’a dua ediyorum.

older | 1 | .... | 104 | 105 | (Page 106) | 107 | 108 | .... | 165 | newer