Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 102 | 103 | (Page 104) | 105 | 106 | .... | 165 | newer

    0 0

    Önceki gün vizyona giren “Dracula: Başlangıç” filminde son dönemlerde artan asil, onurlu ve biraz da âşık vampir karakterinden Kazıklı Voyvoda da payına düşeni aldı. Ama filmde asilliğini Fatih Sultan Mehmet’in zalimliği(!) ile pekiştiriyor.Transilvanya: Vampirlerin başkenti. Ünlü yönetmen Tony Gatlif “Transylvania” filminde bölgenin unvanını Drakula ve vampirlerden uzak bambaşka bir hikaye ile kırmaya çalışsa da efsaneye yeni bir Hollywood bakışı daha, “Dracula: Başlangıç” (Dracula Untold) ile oldu. Bu kez efsanenin bilinen bilinmeyen tüm zalimliğinin tek sorumlusu “Türkler”.Avrupa’ya Tek Giriş DraKula’nın Evi mi?Transilvanya, Doğu Avrupa’da Karpat dağ silsilesi arasında kalan bir bölge. Bu dağlar Viyana yakınlarında başlayıp bir yay biçiminde Tuna üzerinde Demirkapı denilen bölgede son bulur. Karpat dağlarının gizlediği Transilvanya, Osmanlı dokümanlarına göre Vlad Tebeş’in yani Kazıklı Voyvoda ya da Drakula’nın şatosunu da gizler. “Dracula: Başlangıç” filmi bizi öncelikle bariz bir Eflak, Boğdan ve Erdel karmaşası ile karşılıyor. Kazıklı Voyvoda, filmde Erdel beyi gibi görünse de Eflak beyidir.Eflak, Boğdan ve Erdel yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı egemenliği altında kalmış günümüz Romanya’sına ait bir bölge. Filmde ise burası tek geçiş bölgesi gibi sunulmakta ve Osmanlı’nın ilerleyişinin burada durdurulduğu iddia edilmekte.Oysa ki Osmanlı’nın Avrupa’ya ilerleyişi 1683 yılında kaybedilen Osmanlı tarihinde 2. Viyana Kuşatması, Avusturya tarihinde ise 2. Viyana Püskürtmesi olarak bilinen savaş ile son bulmuştu. Özünde iyi bir vampir aslındaFilmde, Transilvanyalı bir vampir durduruyor bu ilerleyişi. Kazıklı Voyvoda’nın 25 bin Türk askerinin yanı sıra binlerce yerli halkı kazıklara oturtması kabul edilse de, sebepleri çocukluğuna inilerek keşfedilmiş sevimli bir vampir çıkıyor karşımıza. Osmanlı’dan önce de Bizans ve Roma imparatorlukları dahil 1000 yıllık bir gelenek olan ve bizde “içoğlan” diye tasvir edilen, bölgenin soylu ailelerinin çocuklarının büyük imparatorluklarda özenle yetiştirilmesinden ilham alınmış. Kazıklı Voyvoda’nın tüm canilikleri çocukluğunu bir Osmanlı sarayında geçirmesine hatta Fatih Sultan Mehmet’in yakın arkadaşı olmasına bağlanmış. Bu kadar büyük tarihi hatalar barındıran filmde bir çadırda boynundan ısırarak Fatih Sultan Mehmet’i öldüren de ‘kahraman, duygusal, binleri kazıklardan geçirmekle birlikte özünde iyi bir insan olan’ Kont Drakula… Oysa ki Fatih’in 1481’de Gebze yakınlarında hastalık sebebiyle öldüğü bir diğer tarihi gerçek. Bizim Kazıklı Voyvoda olarak bildiğimiz Vlad Tepeş, Drakula ismini, aile sembollerindeki ejderha figürünün İngilizce karşılğı olan “Dragon” ve Romanca karşılığı olan “Dracul”dan alıyor. İrlandalı yazar Bram Stoker, 1897’de Vlad’ın öyküsünü romanlaştırırken bugünün sinemalarındaki vampir figürünü resmediyor. Bu efsane kitap, İncil’den sonra en çok basılan eser unvanını bile alıyor. Bu başarıya sinemacılar kayıtsız kalmıyor. En iyi örneklerinden biri yönetmenliğini “Baba” serisi ile bilinen Francis Ford Coppola’nın yaptığı 1992 yapımı “Bram Stoker’dan Dracula” filmi. Efsanelerine sımsıkı sarılan her millet gibi Rumenler de Drakula’nın bir cani değil, zenginlere şiddet uygulayan, yoksulların dostu bir kahraman olduğunu iddia ediyor.Filmin iyi yanı ise soundtrack’i “Everybody Wants to Rule the World”un son dönemde tüm müzik ödüllerini alan Lorde’ye ait olması. Matt Sazama ve Burk Sharpless’ın, 2. filmleri olan Dracula: Başlangıç tarihi filmlerdeki tutarsızlıklarını 2016’da çıkacak Mısır’ın Tanrıları filmlerinde de sürdürecekler mi merak konusu.Satılık Dracula şatosu“Dracula: Başlangıç” filmine konu olan Bran Kalesi yani Drakula’nın evi 1212’de inşa edilmiş. Kazıklı Voyvoda’nın sık sık ziyaret etmesinden dolayı “Drakula’nın şatosu” denilmeye başlamış. Romanyalıların günümüzde de hanedana ait dedikleri şatoyu Kraliçe Marie, 1938’de kızı Prenses İliana’ya miras bırakmış. Sosyalist Rumen yönetimi 1948’de kamulaştırmış. 26 Mayıs 2006’da Veliaht Domini Von Habsburg’a törenle iade edilmiş ki bu tarih Çavuşesku dönemi sonrasına denk geliyor. Drakula filmlerinde sık sık set olan şato, günümüzde müze olarak hizmet veriyor. Romanya yönetimi son yıllarda bakım masrafları sebebiyle şatoyu 130 milyon dolara satışa çıkardı.

    0 0
  • 10/05/14--02:55: Benim şehrim Ayvalık
  • Her ne kadar “Ben yaz Ayvalıklısıyım...” dese de, onun bu beldeye ne kadar âşık olduğunu bilmeyen yok. İsveç’te mülteci olduğu yıllar dışında her yıl yaz tatillerini burada geçiriyor. Türkiye’de tarihi ve doğasıyla eşine rastlanılamayacak nitelikte bir yer olan Ayvalık’ın Alpay’dan dinledik.Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sağlı-sollu uzayıp giden zeytin bahçeleri eşliğinde Ayvalık’a doğru yol alıyoruz. Sebe-bi ziyaretimiz gazeteci-yazar ve akademisyen Şahin Alpay’ın rehberliğinde bir yeryüzü cenneti olan bu beldeyi gezmek. Daha önce bize verdiği tarifle elimizle koymuş gibi buluyoruz Çamlık’taki evini. Denizle arasında tek engelin yol olduğu evin kapısı geniş bir bahçeye açılıyor. Bahçeden girdiğimizde iki şirin arkadaş karşılıyor bizi. Tam zili çalacakken mutfakta eşi Fatma Hanım’la kahvaltı hazırlayan Şahin Bey bizi fark ediyor ve kapıyı açıyor. Bizi muhteşem bir manzaraya sahip bahçesindeki kahvaltı masasına oturtuyor. Yardım etmek için hamle yaptığımızda “Hayır siz misafirsiniz, hiçbir şeye dokunmuyorsunuz.” deyip uyarıyor. On dakika içinde eşi Fatma Hanım’la birlikte mükellef bir sofra kuruyor önümüze. Her şey taze ve ev yapımı. Şahin Bey özellikle eşinin yaptığı çilek reçelinden tatmamızı istiyor. Kahvaltı sonrası “Evet çocuklar, isterseniz geziye çıkmadan önce size kısaca Ayvalık’ı anlatayım.” diyor.Her ne kadar “Ben yaz Ayvalıklısıyım...” dese de, onun bu beldeye ne kadar âşık olduğunu bilmeyen yok. İsveç’te mülteci olduğu yıllar dışında her yıl yaz tatillerini burada geçiriyor. Türkiye’de tarihi ve doğasıyla eşine rastlanamayacak nitelikte bir yer olan Ayvalık’ın tarihini kendisinden dinlemeye başlıyoruz. 1923 Lozan Antlaşması sonrası yapılan Yunanistan’la nüfus mübadelesine gelinceye kadar Ayvalık sadece kaymakam ve jandarmanın Müslüman, gerisinin Ortodoks Rum olduğu bir yer. Mübadele uyarınca bir milyon 200 bin dolayında Rum Yunanistan’a gidiyor, buna mukabil Yunanistan’dan 400 bin Müslüman Türkiye’ye geliyor. Bir kısmı da Ayvalık’a yerleştiriliyor. Ayvalık’a yerleştirilenlerin önemli bir kısmı Midilli’den gelenler. Başka yerlerden gelenler de var. Mesela Girit’ten. Onlar daha ziyade Cunda adasına yerleştiriliyor. Yunan Makedonya’sı olarak bilinen Serez, Drama ve Kavala’dan gelenler de Ayvalık’a gelenlerin önemli bir kısmı. Tek tük de olsa Dobruca, Romanya’dan gelen aileler de var. Yerleşimler mübadele ile sınırlı kalmıyor. 1948’de Yugoslavya’ya komünistlerin hakim olmalarından sonra oradan kaçan Boşnaklar da geliyor. 1938’de bir grup Dersimli Kürt Cunda’yı yurt ediniyor ve zamanla balıkçı oluyor. Daha mübadele öncesinde gelen bir avuç Karadenizli aile de var.1990’lardan sonra ise Ayvalık neredeyse Türkiye’nin her köşesinden göç alıyor. Öyle ki mevsimlik işçi olarak Güneydoğu’dan gelen çok sayıda Kürt yurttaş da ilçede kalıcı olmuş. Hatta Şırnak mahallesi diye anılan bir mahalle kurulmuş. Şimdi kışları yaklaşık 40, yazları 250 bin nüfusu olan ilçe nüfusunun sadece 5 bini Ayvalık doğumlu. Anlayacağınız Ayvalık, tam bir göçmenler şehri. Alpay, çok kültürlü yapısından dolayı Ayvalıklıların farklı kimlik ve görüşlere daha saygılı insanlar olduğunu söylüyor. İlçe nüfusunun eğitim düzeyi her zaman yüksek olmuş. Alpay, pek çok yöneticinin Ayvalık kökenli olduğunu hatırlatıyor. Coca Cola CEO’su Muhtar Kent, TÜSİAD eski başkanları Halis Komili ve Ümit Boyner bunların en tanınmış olanları. Zeytin tarım ve sanayisinin ana gelir kaynağı olduğu ilçede son yıllarda turizm ve yazlıkçı ekonomisi de önem kazanmış. Son yıllarda Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yumuşamasıyla birlikte, Ayvalık-Midilli arası yoğun bir trafik yaşanmaya başlamış. Alpay’a göre Ayvalık, Türk–Yunan yakınlaşmasının sembol kenti olmuşEşim de Ayvalıklı olmasaydı...Gelelim Şahin Alpay’ın hikâyesine. Baba tarafı Selanik’in 80 km kuzeyindeki bir şehir olan Serez kökenli. Ceddi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya dayanan, geniş topraklara sahip olan aile, Balkan savaşında İstanbul’a kaçmak zorunda kalıyor. Mübadele sonrasında ailenin büyük kısmı Sakarya’ya yerleşiyor. Alpay’ın babası, “Güzel Ahmet Bey” lakaplı, Ahmet Muharrem Bey ise Serez’de sahip olduğu malların küçük bir bölümü karşılığında tahsis edilen zeytinlikler nedeniyle, çok genç yaşta Ayvalık’a yerleşiyor. Alpay’ın annesinin babası, Ayvalık’ın tayinle gelen ve ilk elektrik santralini kuran Halit Remzi Bey, Üsküp kökenli. Anneannesi ise Midilli eşrafından.Şahin Alpay’ın eşi Fatma Hanım’ın ailesi Ayvalık’a yerleşen bir avuç Karadenizli aileden biri. Şahin hocanın babası Ahmet Bey ile annesi Sabiha Hanım Ayvalık’ta evleniyorlar. Aile 1940’larda Fatma Hanım’ın babası Mustafa Lütfi Kaptan’ın kiracısı oluyor. Alpay’ın deyimiyle Fatma Hanım’la aynı çatı altına doğmuşlar. Evlilikleri gençlik aşkına dayanıyor. “Benimki yaz Ayvalıklılığı. Eğer Fatma ile evlenmemiş olsaydım, belki burayla ilişkim kopardı. Nitekim, Ayvalık’tan evlenen rahmetli Sumru ablam dışındaki kardeşlerim, Olcay ablam ve rahmetli Acar ağabeyim için büyük ölçüde öyle oldu. Yaz aylarında Ayvalık’ta oturduğumuz bu ev, eşimin rahmetli anne ve babasının evi.Alpay kendi hikâyesini burada noktalıyor. “Hadi çocuklar benden çok söz ettik, biraz da Ayvalık’ta dolaşalım.” diyor.Şahin Bey rehberliğindeki Ayvalık gezimizin ilk durağı, hemen birkaç metre uzaktaki, bir zamanlar ailesinin ikamet ettiği, büyüdüğü ev. Burası orijinal bir Rum eviymiş. Sonradan aslına uygun bir ekle büyütülmüş. Burada anne-babasından sonra Sumru ablası yaşamış. O da vefat edince ev, ancak yazları gelebilen çocuklarına kalmış. Bir süre burada anıları yâd ettikten sonra sahile iniyoruz. Karşımızdaki “Tımarhane Tepesi”ni işaret ediyor Alpay. Çamlık Koyu’nun kenarında, Şeytan Sofrası’nın karşısında yer alan tepe, yalnızca adıyla değil, ilginç topoğrafyasıyla da dikkat çekiyor. Belediye otobüsüne binip Ayvalık merkezine geliyoruz. Ana caddeyi arkada bırakıp eski Ayvalık’ın dar ve sevimli sokaklarına dalıyoruz. Birbirinden güzel Rum evleri karşılıyor bizi. Hepsi yaşanmışlık ve tarih kokuyor. Çoğunun dış cephesi zamana direnme gayretinde. Birçoğu da İstanbullu ve Ankaralılar tarafından satın alınıp onarılmış. Hafta sonu olduğu için sokaklar oldukça kalabalık. Yerli ve yabancı birçok turist sokakları bizim gibi arşınlıyor. Derken Alpay’ın Mülkiye’den arkadaşı olan Profesör İlber Ortaylı’ya rastlıyor, selamlaşıyoruz. Sonra bir zamanlar Alpay’ın babasının işlettiği sabunhane olan binaya gidiyoruz. Alpay burayı gösterirken çocukluk anılarına gidiyor. Köşede oturan bir esnaf Alpay’ı tanıyor. Hazır onu görmüşken biraz dert yanıyor. “Buraları yıkmaya da izin vermiyorlar, yapmaya da. Böyle eski eski duruyor. Keşke yıkılsa da yerine güzel bir bina yapılsa...” diyor. Alpay bu sözlere üzülüyor. Çünkü o binaların özgün haliyle korunmasını ve geleceğe taşınmasını istiyor.Zaman zaman yolumuz kesiliyorGenellikle turistik eşyaların satıldığı pazar yerini adımlayıp soluğu Alpay’ın dedesi ve Ayvalık’ın ilk belediye reislerinden merhum Halit Remzi Bey ile eşi Nazire Hanım’ın ikamet ettikleri evde alıyoruz. Burası görkemli bir konak. Lakin bugün alt tarafı lokanta üstü ise pansiyon olarak kullanılıyor. Hemen yanındaki tüpçünün bulunduğu yerden Şahin Bey’in bir kare fotoğrafını almayı başarıp gezimize devam ediyoruz. İsmet Paşa Mahallesi’ne doğru gidiyoruz. Şimdilerde müze olan meşhur Taksiyarhis Kilisesi’ne götürüyor bizi Alpay. Kültür Bakanlığı’nın örnek bir restorasyon çalışması yaptığını söylüyor. Ertuğrul Günay’ın bakanlığı sırasında yapılan çalışma ile kilisenin aslına uygun bir şekilde restore edildiğini görüyoruz. Türkiye’deki restorasyon katliamlarını düşündüğümüzde gerçekten örnek bir çalışma. Bir zamanlar tekel deposu olarak kullanılan yapının şimdilerde müze olması ve çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yapıyor olmasından Alpay ziyadesiyle memnun. Kiliseden sonra rotamızı Ayvalık’ın en büyük camisi olan, Saatli Cami’ye çeviriyoruz. 1870 yılında kilise olarak inşa edilen yapı 1928’de camiye çevrilmiş. Yapının kuzeybatı köşesinde bir çan kulesi yükseliyor. Kulenin üst kısmı 1944 depreminde yıkılmış. Kaidenin kuzey ve güney cephesinde kare, doğu ve batı cephesinde ise yuvarlak saat bulunuyor. Cami ismini bu saatlerinden alıyor.Ayvalık gezisi sırasında zaman zaman yolumuz kesiliyor. Alpay’ı yazılarından ve televizyon programlarından takip edenler, desteklerini dile getiriyor. Sonra tarihi bir çarşıya götürüyor bizi. Bir zamanlar sadece sebze ve meyve hali olan çarşı, şimdi küçük lokantalarla kaplı. Alpay’ın “Arkadaşlar, siz hâlâ acıkmadınız mı?” sorusunun ardından yolumuz Ayvalık’ın en iyi balık lokantalarından birine, Şehir Kulübü’ne düşüyor. Siparişlerimiz gelene kadar Şahin Bey bize Ayvalık’ın güzellikleri ve çirkinlikleriyle ilgili bilgiler veriyor. Anlattıklarında üzücü olan, son yıllarda yayılan çarpık yapılaşmalar, belediye hizmetleri bakımından Ayvalık’ın ihmal edilmişliği. Alpay, yeni seçilen belediye başkanı Rahmi Gencer’e büyük umut bağlandığını söylüyor. Yemeğimizi yiyip kahveleri içtikten sonra, Alpay’ın hayatında önemli yeri olan, deniz kıyısındaki binaya gidiyoruz. Burası Ayvalık’ın ilk üç katlı binası. Alpay’ın eşi Fatma Hanım’ın babası tarafından 1940’larda yaptırılan ve Alpaylar’ın da kiracı olarak oturduğu ev hâlâ ilk günkü kadar sağlam ve ayakta.Cennetten bir köşe: Cunda“Arkadaşlar artık Cunda’ya gidelim isterseniz...” önerisi alınca hemen yola koyuluyoruz. Her saat başı kalkan “Cunda motoru”nu kaçırdığımız için taksi dolmuş ile geçiyoruz Cunda’ya. Resmi adıyla Ali Bey, halk adıyla Cunda’nın Ayvalık’ın irili ufaklı 22 adasından yerleşime açık tek ada olduğunu öğreniyoruz. Sahil boyunca yürürken Cunda adasının hikâyesini dinliyoruz Alpay’dan. Biraz soluklanmak için meşhur “Taş Kahve”ye gidiyoruz. Kahvelerimizi yudumlarken memleket meselelerine giriyoruz. Baktık ki çıkamıyoruz, “Kalkın geç olmadan önemli bir yer var görmemiz gereken...” deyip bizi ayaklandırıyor Alpay. Cunda’nın kendine has cumbalı evlerinin, çiçeklerle bezeli bahçelerinin ve dar sokaklarının arasından geçerek Taksiyarhis (Aya Nikola) Kilisesi’ne varıyoruz. Burası yakın zamana kadar define avcıları tarafından talan edilmiş ve metruk bir haldeymiş. Rahmi Koç tarafından aslına uygun olarak restore edilmiş. Şimdi müze olarak kullanılıyor ve içinde Rahmi Koç’un özel koleksiyonlarından parçalar sergileniyor. Müzeden ayrılıp dolandığımız daracık sokaklar bizi büyülüyor adeta. Sonrasında “Cunda motoru”na yetişip Ayvalık’a dönüyoruz. Yolda Midilli’ye dönmekte olan yolcu tekneleriyle karşılaşıyoruz. Karşılıklı el sallanıyor. Karaya ayak bastığımızda üstümüzde tatlı bir yorgunluk var. Şahin hoca bizi Şeytan Sofrası’na da götürmek istiyor. Lakin biz onu daha fazla yormak istemiyoruz ve vedalaşıyoruz. Giderken bize en iyi zeytin ve zeytinyağını nereden alabileceğimizi tarif ediyor. Biz de ona çok teşekkür ediyor ve bir yeryüzü cenneti Ayvalık’ı Şahin Alpay’la keşfetmiş olmanın verdiği bahtiyarlıkla ilçeden ayrılıyoruz.HAYATIMDA HİÇ BU KADAR HAKARET İŞİTMEDİMAydınlık hareketine katılmanız ve oradaki faaliyetleriniz farklı şekillerde anlatılıyor. Nedir doğrusu?Lise 2’de 1961-62 ders yılında bir AFS bursuyla Amerika’ya gittim. Dönerken aklımda esas olarak şu soru vardı: Neden Amerika bu kadar zengin, Türkiye bu kadar fakir? Neden Amerika’da bu kadar özgürlük var, ülkemde yok? Döndüğümde Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşuyla rastlaştım. TİP bu soruya çok kolay bir cevap veriyordu: Geri kaldık, çünkü Amerikan emperyalizmi tarafından sömürülüyoruz; emperyalistler ve yerli işbirlikçileri ülkeyi geri bırakıyorlar. Peki ne yapacağız? Sosyalizmi kurup bu sömürüye son vereceğiz. Bu cevap, o yaşta beni tatmin etti. Columbia Üniversitesi’nde okumak üzere tam burs kazandığım halde, sonunda gitmemeye karar verdim. Kulağıma kar suyu kaçmıştı. Memleketi ondan kurtarmak varken, nasıl gidilirdi ABD’ye? Önce TİP’li sonra Milli Demokratik Devrimci sonra, Maocu olarak bir serüvene girdim. Bu arada, Mülkiye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) 3. sınıfta Fatma ile evlendik.Doğu Perinçek ile o yıllarda iyi bir dostluğunuz varmış. O zamanki Perinçek ile şimdikini kıyaslar mısınız?Başlangıçta Doğu’yla çok benzer düşüncelerimiz vardı. Hatta eşime, “Doğu ile o kadar iyi anlaşıyoruz ki, gün gelir de acaba ayrı düşer miyiz?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Ama çok geçmeden görüş ayrılıkları başladı. Kimse hakkında kötü konuşmak istemem. Hiçbir yazımda Doğu şöyledir Aydınlıkçılar böyledir gibi sözlere rastlayamazsınız. O da bu nedenle herhalde benim için “seviyeli dönek” demiş. Ben de hep “dönekliğimle gurur duyuyorum” dedim. Çünkü yanlışlardan geri dönmekten daha büyük bir erdem olur mu?Sizin için, liberal, ateist, eski Maocu, komünist… deniyor. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?Ben gençliğimde, diyelim ki yirmili yaşlarda Marxist ve ateist görüşlere sahiptim. Ama bu görüşleri zamanla terk ettim. Zihnim soru işaretleriyle doluydu. İsveç’te farklı bir fikir dünyası ile karşılaştım. Doktora öğrenimi gördüm. Bunun sonuncunda bilgilerim zenginleşti, fikirlerim değişti. Felsefi olarak ateizmden uzaklaştım. Bir yaratıcıya inanıyorum. İnsanların sadece maddi değil, manevi ihtiyaçları da var. Dinsiz toplum düşünemiyorum, zaten olamadığını bütün dünya gördü. Dini inanışların köktenci, bağnaz olanlarıyla hoşgörülü, toleran ve özgürlükçü olanlar arasında ayrım yapmak gerekiyor. Fethullah Gülen’e ve Hizmet Hareketi’ne duyduğum saygının temelinde de bu var. Siyasi olarak da komünist fikirleri terk ettim. Çünkü komünizm bütün dünyada insanlığa büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Sonunda Sovyetler, hatta Çin de komünizmden vazgeçti. Ben onlardan çok daha önce vazgeçtim... Son kırk yıldır siyasi görüşümü, liberal sosyal demokrat olarak tanımlıyorum. Siyasi anlamda tam liberalim, iktisadi anlamda sosyal liberal... Totaliter görüşlerin uyandırdığı hayal kırıklığı benim kararlı bir özgürlük ve demokrasi yanlısı olmamda büyük rol oynadı.Zaman’daki yazılarınızda ilk iki dönemde AKP iktidarını desteklediniz. Bu yakın çevrenizde nasıl karşılandı; mahalle baskısı gördünüz mü?Ben AKP’ye kuruluşundan 2010’a gelinceye kadar, eleştirilerim olmakla beraber genelde destek verdim. Hem aile hem arkadaş çevrem buna hiç iyi bakmadı. Beni en çok sevenlerden biri rahmetli Sumru ablamdı. AKP’den siyasete atılsam ne yaparsın diye sorduğumda, oyumu alamazsın demişti... Nur içinde yatsın... Komünist olduğum yıllarda olduğu gibi AKP’ye genelde destek verdiğim yıllarda da ağır eleştirilere ve hakaretlere maruz kaldım.Ya AKP’yi eleştirmeye başlayınca ne oldu?Bu defa “Nihayet gerçeği gördü...” muamelesine uğradım. (Gülüyor) Ben AKP’yi desteklerken de, eleştirirken de doğru yaptığıma inanıyorum. Zira ilk iki iktidar döneminde AKP ülkeye büyük hizmetler yaptı, son döneminde ise kuvvetler ayrılığını, hukuk devletini tahrip ederek memleketi büyük badirelere doğru götürüyor... Değişen ben değilim, AKP...Peki size yapılan hakaretleri nasıl değerlendiriyorsunuz?Cumhuriyet’te, Sabah’ta, Milliyet’te yazarken ve Kemalizm’i eleştirirken hakkımda çok kötü şeyler söyleyenler oluyordu. Ama AKP’yi eleştirirken, sosyal medya üzerinden maruz kaldığım hakaretlerin seviyesizliğine inanamıyorum. Başkaları gibi benim de AKP tarafından örgütlenen bir küfür kampanyasına hedef olduğumu biliyorum.Hükümet tarafından dillendirilen “paralel yapı” iddiaları hakkında hayli yazı yazdınız. Bu iddiaların en çok hangi yönü sizi rahatsız ediyor?Türkiye’de komplo teorileri, tüm kötülüklerin tek bir kaynaktan geldiğine dair düşünceler beyinleri o kadar zehirliyor ki... Zihinleri komplo teorileriyle zehirlenmiş olan insanlara göre her kötülüğün arkasında önceleri emperyalistler, komünistler, Siyonistler, irtica vardı, şimdi de “paraleller” var.Hizmet Hareketi’ni kararlı bir şekilde savunmanızdaki temel neden nedir?Hizmet Hareketi burslar verdi, dershaneler okullar kurdu, dar gelirli ama yetenekli birçok gencin okuyup yetişmesine yardımcı oldu. Bunlar birçok alanda önemli görevlere geldiler. Bir kısmı da muhakkak ki emniyette ve yargıda görev aldılar. Ancak bunların polisi, yargıyı, devleti ele geçirdiğine, Fethullah Gülen’den, “cemaat”ten emir alarak “milli orduya, milli iradeye” kumpas kurduklarına dair askeri vesayet yanlıları ve AKP’liler tarafından öne sürülen iddialar, bana göre tam bir safsata. İleri sürülen yegane delil, Zaman gazetesinin gerek Balyoz ve Ergenekon, gerekse 17–25 Aralık soruşturmalarına destek vermiş olması... O soruşturmalara, Zaman gazetesi gibi başka pek çokları, bu arada ben de destek verdim. Ben de askeri vesayete karşı çıktım... Şimdi de AKP’nin keyfileşme ve otoriterleşme politikalarına karşı çıkıyorum. Türkiye’de şimdi özgürlüklerin yerleşmesi mücadelesi veriliyor. Bir sivil toplum hareketi olan Hizmet Hareketi de, bu mücadelenin en önemli, en kararlı güçlerinden biri haline geldi. Esin kaynağı olan Fethullah Gülen Hocaefendi “Biz sadece inananlara değil inanmayanlara da saygı göstermek zorundayız...” diyor. Bu demokratik, özgürlükçü olgunluğu başka hangi İslam yorumcusunda, hangi İslami harekette görebilirsiniz? Gülen’e gerek laikçi, gerekse İslamcı cephelerden savrulan iftiralar, yapılan haksızlıklar, hakkaniyet duygumu derinden rencide ediyor.Duruşunuzun size getirisi ve götürüsü nedir?Eskiden daha fazla televizyon programına davet ederlerdi. Artık etmiyorlar... (Gülüyor) Keyfi ve otoriter yönetime karşı duruşumun bana giderek genişleyen çevrelerde itibar kazandırdığını görüyorum. Ülkenin aklı başında insanları bu gidişin iyi bir gidiş olmadığını biliyor ve buna dur diyenlere de saygı gösteriyorlar. Nereye gitsem sokakta durdurup takdir ve desteklerini dile getiren yurttaşlara rastlıyorum. Özgürlük fikri epey yayıldı bu ülkede... Keyfileşme ve otoriterleşme yenilmeye mahkum.Bir yazınızda ikinci Erdoğan döneminin tehlikelerinden bahsettiniz. İkinci Erdoğan ülkeyi nereye götürüyor?İkinci Erdoğan’ın tuttuğu yol bizi otokrasiye, tek adam yönetimine götürüyor. Erdoğan’ın yeni Türkiye dediği şey, bana eski eski Türkiye’yi andırıyor... Yani tek parti, tek adam Türkiye’si. “Ülke için en iyisini ben bilirim, onun için bütün güç benim elimde olacak, kimseye hesap vermeyeceğim...” Bu iddia Türkiye’yi çökertir...Çözüm süreci hakkındaki düşünceleriniz nedir?Türkiye’nin Kürt yurttaşları vardır ve onların Türkiye’nin bir yurttaşlar devleti olması, anadilde eğitim, yerinden yönetim gibi meşru, demokratik talepleri, karşılanması gereken hakları vardır. Bu haklar karşılanmadıkça Türkiye huzur bulamaz, bütünlüğünü koruyamaz. Ne var ki PKK’nın silahları aracılığıyla Kürtler üzerinde vesayet kurma arayışını, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesinin en önemli engellerinden biri olarak görüyorum. Çözüm ancak Ankara’nın demokratik hakları tanıması ve Kürt siyasi hareketinin de silahları terk etmesiyle mümkün olabilir. Yarın öbür gün Kürtler Türkiye’den ayrılmak isterlerse, işin içine silah girmediği sürece, “hayır” diyenlerin haklarına da saygı gösterildiği sürece bütün uygar ülkelerde olduğu gibi buna da bir referandumla karar verilebilir.İsveç’te temizlik işçiliği de yaptımSizin İsveç’teki yıllarınız pek bilinmiyor. Neler yaptınız orada?İsveç’e siyasi iltica alır almaz kendi kendime dedim ki herhalde ben uzun yıllar burada kalacağım. Bunun için temel hedefim doktora yapmak oldu. Fazla gecikmeden Stockholm Üniversitesi’nde bir araştırmada çalışarak, sonra devlet bursu kazanarak bu imkanı buldum. Ancak ilk aylarımda para kazanmak zorundaydım. İş bulma kurumuna gittim. Birkaç ay dondurma fabrikasında işçi olarak çalıştım. Sonra fabrikalarda temizlik işçiliği, park bekçiliği gibi işler de yaptım. Doktora yaparken, akşamları İsveçlilere Türkçe öğrettim.Bugünkü dinçliğinizi neye borçlusunuz?Eşime borçluyum. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan aile hayatı insan için çok önemli.Kaç yıl oldu evleneli?49 yıl oldu. Gelecek yıl evliliğimizin 50. yılını kutlayacağız.Nasıl bir babasınız?Benim bir kızım, bir oğlum var. Çok başarılı bir ressam olan Elvan Alpay ve çok başarılı bir grafik tasarımcı olan Acar Alpay. Kızımdan torunum, Defne 17 yaşında oldu. Onun da görsel sanatlara büyük yeteneği var. İleride görüleceğine inanıyorum. Aralık ayında oğlum Acar ile çok başarılı bir iç mimar olan gelinim Gökçe’nin de bir kızları olacak. Heyecanla bekliyorum... İyi bir baba olamadım. Çünkü kızımı üç yıl babasız bıraktım, iki çocuğumun yetişmesiyle de fazla ilgilenemedim. Onlara karşı kendimi kusurlu hissediyorum. Onları esas olarak eşim yetiştirdi. Ailemizin temel direği olan eşime bu bakımdan da çok şey borçluyum.TÜSİAD eski başkanı Ümit Boyner sizin yeğeniniz. Nasıl bir ilişkiniz var?Ümit, benim daha 40 yaşına varmadan elim bir trafik kazasında kaybettiğimiz çok sevgili, rahmetli ağabeyim Acar Alpay’ın kızı. Aile olarak onun başarılarıyla iftihar ediyoruz. Aynen damadımız Cem Boyner’le iftihar ettiğimiz gibi... İkisi de Türkiye’nin seçkin birer değeri. Cem, Ayvalık’ı çok sevdi ve burada da bir ev kurdu. Bu bizi çok mutlu ediyor, zira onlar da Ayvalıklı olunca, daha sık görüşebiliyoruz. Sumru ablam rahmetli olduktan sonra aileyi bir araya getirme işlevini de Ümit üstlendi.

    0 0

    Ulucanlar Cezaevi, 2011 Haziran’dan bu yana cezaevi müzesi olarak halka açık. Müzeyi ziyaret ve hücrede kalma deneyimi yaşamak üzere gittim ben de. Müzede konuştuğum ziyaretçilerden bazıları burada kalmış bir mahkûmun yakınıydı. Oysa Ulucanlar, herkesin gelip görmesi, tarihle yüzleşmesi gereken bir yer. Ulucanlar, Cumhuriyet’le aynı yaşta, Ankara’da bulunan eski bir cezaevi. Şimdilerde ise restore edilmiş bir cezaevi müzesi. Ziyaret edilmesi gereken bir yer olduğu söylendiğinde, doğrusu çok heyecanlanmadım. Ta ki cezaevinde hücre deneyimi yaşayabilme gibi bir fırsatım olduğunu öğrenene kadar. Kendimi bir an müzede buluyorum. Müze girişinde karşımda iki asker heykel gibi duruyor. O kadar gerçekçi ki, balmumundan yapılmış olduğunu sonradan fark ediyorum. ‘Önce cezaevini gezip, sonra hücre deneyimini yaşarım’ diye biletimi ve sesli rehberi aldıktan sonra koğuşlara, ‘GİRİŞ’ yazan kapıya yöneliyorum. Açık kaldığı 81 yıl boyunca infazlara ve mahkûm isyanlarına tanıklık eden, Türk siyasi ve edebî hayatının önemli isimlerinin kaldığı Ulucanlar Cezaevi’nin koridorlarında yürüyorum. Mahkûmların deyimiyle ‘Ölücanlar’ın, 81 yıllık bir belleğin içindeyim şimdi. Ana kapıdan girdikten sonra karanlık, soğuk, rutubet kokan ve sonu ‘Hilton’ diye anılan 9. Koğuş’a uzanan koridorda buluyorum kendimi. Hilton ismi her ne kadar otel çağrışımı uyandırsa da, koğuş adının neden Hilton olduğunu kulağımdaki sesli rehber anlatıyor. Tanınmış isimler şairler, gazeteciler, siyasiler ve yazarlar kaldığı için ‘Hilton’ deniyormuş. Nazım Hikmet, Bülent Ecevit, Attila İlhan bu isimlerden bazıları. Hilton’un hemen yanından, ilk yıllarında ‘Müteferrika’ olarak adlandırılan tek kişilik hücrelere yönlendiriyor rehber beni. Burada henüz mahkûmiyet kararı kesinleşmemiş tutuklular ile cezaevinde disiplin suçu işleyen veya dışarıda işlediği suç nedeni ile diğer mahkumlardan ayrılması gerektiği düşünülen kişilerin tutulduğunu öğreniyorum. Hücrelerin olduğu koridor karanlık ve uzun. Hücre kapıları zırhlı demirlerle örülmüş gibi. Hepsinde el uzatabilecek küçük bir pencere var. Bazısının içi zifiri karanlık, bazısından gelen ışık koridoru da aydınlatıyor. Bazı hücrelerde tek bir yatak ve aynı oda içerisinde bulunan alaturka tuvalet var. Bazılarında ise yatak bile yok. Sadece duvarlar…Özgürlüğü kaybettin, onurunu kaybetme!Zırhlı kapıların ardından gelen sesler yankılanıyor koridorda. “Vurma! Ne olursun vurma! Allah cezanızı versin! Hiç insaf yok mu sizde? Yeter artık! Davamızdan vazgeçmeyeceğiz!” seslerine ‘Aldırma Gönül’ türküsü eşlik ediyor. Koridorun sonu görünmüyor karanlık ve kasvetten. Hücreler bitince diğer koğuşlara geçiyorum. Koğuşların birinde ilk gördüğüm kırmızı boyayla yazılmış “Özgürlüğünü kaybettin, onurunu kaybetme.” sözleri oluyor. İnsanın hem kalbine hem zihnine işliyor. Koğuşlarda bulunan tahta masa-sandalyeler, demir ranza ve dolaplar, eski sobalar, duvarlarda mahkûmların astığı dönemin film afişleri, bir duvarda Beşiktaş’ın o zamanki kadrosunun posteri, karşı duvarda Fenerbahçe kadrosu, rengi solmuş, betonu görünen duvarlara yazılan özgürlük şiirleri, tahliye gününü hesaplayan elyazması rakamlı takvimler… Hepsi bütün gerçekliğiyle geçmişi anlatıyor.7. Koğuş Şeftali Sokağı olursa…7. Koğuş’un bulunduğu Şeftali Sokağı’na geliyorum. Rehber başlıyor sokağın hikâyesini anlatmaya; Yılmaz Güney, Ulucanlar Cezaevi’ndeyken 7. Koğuş’ta kalır. Her sabah avluya çıktığında diğer koğuşlarda kalan mahkûmlarla görüşürmüş. Güney, İranlı yazar Samed Bahrengi’nin ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’ adlı kitabını okuyormuş. Kitapta şeftali ağacı şu cümlelerle anlatılıyormuş: Toprağın altında kalın kabuklu bir çekirdek olarak nasıl uyuyup beklediğini, mevsim bahara dönüşünce nasıl çekirdeğin kabuğunu ikiye ayırıp içinden filizlenip boy attığını, sonunda toprağın üstüne çıktığını ağaç olabilmek, meyve verebilmek için bekler ve güzel bir sonuçla filizlenir.” Yılmaz Güney koğuşta kalan çocukları kastederek, “Bu çocuklar da birer şeftalidir. Eğer bu çocuklara gereken değer verilirse her biri bir şeftali ağacı olur ve meyvesi ile milyonlara ulaşılır.” demiş ve o gün bugündür 7. Koğuş’un avlusu şeftali sokağı olarak adlandırılırmış.‘Uçurtma niye uçmuyor İnci?’Her bir koğuşun girişindeki duvarlarda o koğuşta kalanlarla ilgili dönemin gazete kûpürleri asılı. Geçmişle yüzleşiyor, o günleri yaşıyor hissi uyandırıyor. Koğuşlardan çıkıp avlulara gelince rehberi kapatıp çalan türkülere kulak veriyorum; Ahmet Kaya, Edip Akbayram, Selda Bağcan’dan mahpushane türküleri sıralanıyor art arda. Avlular, duvarlarında film şeridi gibi yan yana dizilmiş mahkûm fotoğraflarıyla açık hava fotoğraf sergisine bürünüyor. Necip Fazıl, Bülent Ecevit, Ahmed Arif, Nazım Hikmet, İskilipli Atıf Hoca, Erdal Eren, Adnan Menderes, Muhsin Yazıcıoğlu… Kimi duruşma anında, kimi savunma, kimi avluda volta atarken, kimi cezaevine yeni giriş yaparken görülüyor. Bir fotoğraf daha takılıyor gözüme. 1989 tarihli fotoğrafta, ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ filminin senaristi Feride Çiçekoğlu, yanında kadın mahkûmlar ve çocuklarla gülümsüyor. Türk sinemasının başyapıtlarından biri sayılan ve Ulucanlar’da çekilen bu filmden sahneler canlanıyor gözümün önünde. “Küçük Barış: -Uçurtma niye uçmuyor İnci?-Uçar bir gün…”“Amcam, burada kalıp da, sağ çıkabilen biri”Avluları geçip, ünlü mahkûmlara ait bilgi, belge ve eşyaların bulunduğu 6. Koğuş’a yöneliyorum. Siyasetçi, gazeteci, yazar, sinemacı ve şairlerin, Türkiye’nin dört bir tarafından toplanarak sergilenen kişisel eşyalarına ve yanına düşülen notlara bakıyorum. Bülent Ecevit’in kasketi. Ahmed Arif’in turkuaz mavisi yeleği, dolma kalemi. Muhsin Yazıcıoğlu’nun seccadesi, takkesi ve cezaevinde annesine yazdığı mektubu… Deniz Gezmiş’in cezaevindeyken giydiği hırkası, roma hukuku dersi notları. Hüseyin İnan’ın infaz edilirken üzerindeki atleti ve son sigarası. Yusuf Aslan’ın cezaevinde kullandığı kaşkolu. İskilipli Atıf Hoca’nın en son okuduğu Kur’an-ı Kerim’i, tesbihi ve kahve değirmeni. Necip Fazıl’ın Osmanlıca el yazması notları, Süleymanname’si… Burayı gezerken gözleri dolarak eşyalara bakan 15-16 yaşlarında esmer bir delikanlı görüyorum. Adı Yusuf. Yanına yaklaşıp soruyorum. Bu kadar neden etkilendiğini. “Amcam!” diyor sadece ve arkasını dönüp ağlıyor. Sonra çıkarken “Amcam burada kalıp da sağ çıkabilen biri. 55 yaşında. Anlatmıştı. Gelip kendim görmek istedim.” diyor, cümleler boğazına düğümleniyor adeta. Bu koğuştan çıkarken avluda dolaşan iki adam yaklaşıyor yanıma. Önce nereli olduğumu sonra da bir yakınımın kalıp kalmadığını soruyorlar. Merak ettiğim için geldiğimi söylüyorum. Başlıyorlar anlatmaya; “Urfa’dan geliyoruz. Kardeşiz. Babamız burada yattı. Şimdi 80 yaşında. Çok çekti burada. Müze olduğunu duyduk, gelip bir görelim dedik.” Yakınları bir zamanlar burada kalanlar daha çok ziyaret ediyor izlenimi uyanıyor bende. Derken yaşlı bir adam, eşine “Ruhum daraldı, hadi çıkalım, yeter.” diyor. Kadına yaklaşıp “Neden sıkıldı?” diye sorunca “Bir zamanlar o da burada bir mahkûmdu.” cevabı karşısında hak veriyorum. Ziyaretçilerin bir mahkûm yakını ya da mahkûm olması düşündürüyor. Oysa herkesin gelip görmesi, geçmişle, tarihle, acılarla yüzleşmesi gereken bir yer burası.Müze güvenlik görevlisi: ‘Önce alışamasam da, tarih adına çok şey öğrendim’Dönemin gardiyanlarını andıran, şimdilerde müzeyi bekleyen güvenlik görevlilerinden biriyle sohbet ediyorum. Bir işyeri için fazla karamsar ve depresif bir mekan olduğu için soruyorum; “Nasıl bir duygu burada çalışmak?” “İlk üç ay hiç alışamadım. Korktuğum zamanlar oldu. Ortam müsait zaten depresyona girmeye. Ama artık alıştım. Hatta Türkiye tarihine dair bilmediğim çoğu şeyi burada öğrendim.” Sonra geçmişte defalarca mahkûmların kaçma planlarına aracılık eden, aynı zamanda yıkandıkları hamamlara giriyorum. Bütün koğuşlarda mutfak ve banyo aynı yerde. Eski tabaklar, bardaklar, tıraş takımları bir döneme şahitlik etmeye devam ediyor. Yüreğimin ortasına saplanmış bir ağrı, zihnimi kurcalayan sorularla artık ÇIKIŞ’a yakın bir avluya geliyorum. Eskiden önünde bulunan ulu kavak ağacının restore sırasında arkasına kurulan darağacı tam karşımda. Toplam 18 kişinin infazının gerçekleştiği darağacının yanında gerçekleştiği tespit edilebilen infazlar listesi. (1925-1983) Kimi düşünce suçlusu kimi irticacı kimi de devrimci diye asılmış. “Gerekçe her ne olursa olsun, netice infaz mı olmalıydı?” diye içimden haykırıyorum. Ama nafile!Psikoloji bozduğu için hücre deneyimi artık yasakMüze ziyaretim burada bitmedi elbette. Biraz kendime gelip, hücre deneyimi için büyük bir heyecanla yetkililerin yanına gittim. Yetkili “Artık böyle bir uygulama yok. Müze ilk açıldığında çok kısa bir süre izin verildi. Ve içeri girip olumsuz tepki verip, psikolojik olarak etkilenenler oldu. O sebeple bakanlık bu uygulamayı kaldırdı. Sizin gibi hâlâ aynı taleple gelenler var ama kati suretle yasak.” cevabına üzülmekten başka bir şey yapamadım. Müzeden ayrılırken keşke dediğim şeyleri söylemeden geçmek olmaz. Keşke bu kadar restore edilmeseydi. Zira yurtdışındaki eski cezaevleri müzeye dönüştürülürken, tek bir taşına bile dokunulmadan aslı korunuyor. Yaşananların izleri silinerek müze yapılmaz. Keşke hücrelerdeki o seslendirmeler daha gerçekçi olsaydı. Film seslendirmenlerine yaptırılabilirdi. Keşke infazların yapıldığı darağacı boyanmayıp, aslı gibi kalsaydı. Ve bir de keşke hediyelik eşya satan o mağaza olmasaydı. Cezaevi müzesinden nasıl bir hediyelik eşya alınabilir! Ticaret olmazsa olmaz ise, ‘hatıra dükkânı’ da olabilir.

    0 0
  • 10/04/14--16:00: Bizim Köy
  • Cep boy midilliHastalıklar yalnızca biz insanlara mahsus değil. İngiltere’nin Essex bölgesinde at çiftliğinde ‘cücelik’ hastası olan 53 santimlik Acer isimli bir midilli, bunun avantajını yaşıyor bile denebilir.Çiftliğin sahibi Maureen O’Sullivan, evini sevimli midilliyle paylaşıyor. Acer’in en iyi dostu evin labrador cinsi köpeği Demon. Maureen O’Sullivan: “Normalde cücelik hastası midilliler çok uzun süre yaşayamıyor. Ama Acer’in sağlığı çok iyi.” diyor. Minik at sadece görünüş itibarıyla değil alışkanlıklarıyla da diğer atlardan farklı. Zira en sevdiği etkinlik Demon ile birlikte televizyon izlemek.Onun arabası var Geleceğe Dönüş filmini izlemeyen yoktur herhalde. Tamam, hepimiz sevdik de bazıları durumu abartmış gibi. Bilim kurgu filmi tutkunu Steve Wickenden, çok sevdiği Geleceğe Dönüş serilerindeki efsane otomobilin kopyasını yaptı. Sekiz yaşındaki kızı Molly’yi her gün özel yapım aracı ile okula bıraktığını anlatan Wickenden, “Yıllardır otomobilimi modifiye etmekle uğraşıyorum. Seyir halindeyken etrafımızdakiler hem filmi hatırladıkları için gözlerini arabamdan alamıyor hem de özel ses efektlerini duyunca kulaklarına inanamıyor.” dedi.Ev kızları isyandaHintlilerde şu sıra bir telaş ki sormayın. Ülkede milyonlarca kişi, temizlik için seferber olmuş durumda. Nedeni, gecikmeli bayram temizliği filan da değil. Başbakan Narendra Modi, Gandhi’nin doğum yıldönümünde başlattığı kampanyaya sokak süpürerek katıldı. Ülkenin temizlik konusundaki imajını değiştirmeyi amaçlayan kampanya, 5 yıl sürecek. 12 milyar nüfusun yarısından fazlasının tuvaletinin olmadığı ülkede, binlerce umumi tuvalet inşa edilecek. Buraya kadar iyi de, süpürgeli temizlik seferberliği anneleri gaza getirirse, ev kızlarının isyanı yakındır.

    0 0
  • 10/04/14--16:00: Haftanın albümleri
  • İlkay Armen’den Yüzyıl’ın ŞarkılarıTürk sanat müziği sanatçısı İlkay Armen arşivlik bir çalışma ile müzikseverlerin karşısına çıktı. Arşivlik diyoruz çünkü 5 CD’lik bu albümde 80 eseri yorumlamış sanatçı.10 bestecinin, en sevilen eserlerinden oluşan Yüzyılın Şarkıları adlı çalışmada; Zeki Müren, Neveser Kökdeş, Selahattin Pınar, Yesari Asım Arsoy, Saadettin Kaynak, Arif Sami Toker, Muzaffer İlkar, Cevdet Çağla, Şekip Ayhan Özışık ve Avni Anıl’ın eserleri yer alıyor. Albümde sanatçıya Murat Aydemir ve Eyüp Hamiş gibi müzisyenler eşlik etmiş. Bir Bahar Akşamı’ndan Çile Bülbülüm’e 80 şarkı İlkay Armen’in güçlü yorumuyla yeniden dinleyicinin beğenisine sunulmuş.İlkay Armen - Yüzyılın Şarkıları (Esen Müzik)Bir Nefeste Senfonik TürkülerKlarnet sanatçısı Sercan Erdoğan “Bir Nefeste Senfonik Türküler’’ adlı enstrümantal çalışmasını müzikseverlerle buluşturdu. Albümdeki tüm düzenlemeler ve klarnet soloları da yine Erdoğan’a ait. Projenin çıkış noktası türküleri Batı ülkelerinde de icra edilebilmesine yardımcı olmak. Albüm, 57 enstrümanlık bir senfonik orkestra için uyarlanmış ve yaklaşık bir buçuk senelik bir çalışma sonucunda ortaya çıkmış. Albümde klasik Batı müziği enstrümanları, solo klarnet ile birlikte türkülere farklı bir ruh katmış. Kütahya’nın Pınarları, Köroğlu, Hekimoğlu gibi genelde anonim eserlerin olduğu albümde sadece Abdurrahman Kızılay’ın Altın Hızma isimli bestesi yer alıyor. Batı’yla Doğu’nun sentezlendiği bu albüm enstrümantal müzik dinleyicileri için farklı bir seçim olabilir.Sercan Erdoğan - Bir Nefeste Senfonik Türküler (Ulus Müzik)John Scofield ve MMW bir aradaBüyük caz ustası John Scofield ve caz müziğin efsane triolarından MMW (Medeski, Martin, Wood) Juice albümünde bir araya geldi. Klavyede John Scofield, bas gitarda Chris Wood ve davulda Billy Martin 1991 yılında caz, bebop, funk, R&B ve DJ kültürünü harmanlayıp çıktıkları bir konser turnesi yaptılar. Scofield ile MMW Trioise ilk kez Scofield’ın 1998 yılında caz tarihine altın harflerle yazılan albümü A Go Go ile bir araya geldiğinden bu yana ilk kez tekrar bu albümde buluştu. Albümde birçok yeni bestenin yanı sıra Light My Fire, Sunshine of Your Love and The Times They are A-Changin gibi üç cover da yer alıyor.Jonh Scofield-MMW - Juice (Sony Müzik)

    0 0

    Alpay’dan dinlediğimiz Fabrika Kızı, Zerrin Özer’in yorumladığı O Yaz, Ayyüzlüm olarak bildiğimiz Yunus gibi birçok unutulmaz şarkının sahibi Bora Ayanoğlu. Yıllar sonra stüdyoya girdi ve başka müzisyenlerin seslendirdiği şarkıları bu kez kendisi yorumlayarak ‘Söz-Müzik’ adlı albümde topladı. Aynı zamanda bir oyuncu olan Ayanoğlu ile müzikten sinemaya, yeni albümünden geçmiş günlere, keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.Yıllar sonra kendi şarkılarınızı seslendirme fikri nasıl ortaya çıktı?Benim aslında böyle bir düşüncem yoktu. Zeynep (Göktürk) Hanım’ın ısrarıyla oldu. Bana geçen sene ‘Abi sana bir albüm yapalım.’ dedi. Ben de ‘Benim şarkılarımı kim dinleyecek?’ dedim. Yunus, Fabrika Kızı, O Yaz gibi birçok hit şarkım var ama bunların bana ait olduğunu bilen çok kişi yok. Aslında “Aa o şarkı size mi aitti?” sözlerinden de bıkmıştım. Hem bu sebepten hem de Zeynep’i kıramadığım için bu albümü yapmaya karar verdim.En son ne zaman stüdyoya girmiştiniz?Çok zaman geçti. Sanırım 1994 senesinde. Nino Varon prodüksiyonuydu.Neden bu zamana kadar albüm yapmadınız?O dönem arabesk çok popüler oldu. Hatta öyle bir hale geldi ki adeta lahmacun dünyası gibi oldu. Önüne gelen, arabesk albüm yapmaya başladı. Ben bir ara MESAM Yönetim Kurulu’nda kaldım. Bu eserler kime ait diye bir araştırma yaptık. İş o kadar karışmış ki bir eserin ononbeş sahibi çıktı. O dönemden sonra fantezi denen cins bir müzik dönemi başladı. O yüzden ben daha çok film müziği yapmaya başladım. Cahit Berkay ile ikimizdik sadece. Hatta telefonda birbirimizi arayıp, “Zam yapalım mı?” diye konuşurduk. (Gülüyor)Albümün adı Söz-Müzik. Kinayesi nedir?Çünkü bu şarkıların bana ait olduğu pek bilinmiyordu. İnsanlar bu şarkıların bana ait olduğunu bilsinler diye adını böyle koydum.Stüdyo süreci nasıldı?İşin açıkçası tadını çıkararak yaptık bu albümü. Ama günler ve geceler boyu çalıştık ve ciddi emek verdik. Çok güzel bir sound çıkardık. Evin içinde bir orkestra çalıyormuş hissi vermeye çalıştık. Bir de bu şarkıları insanlar hep başka seslerde duydu ve sevdi. Bu yüzden müzikal altyapılar farklı oldu. Bazı şarkıların finalleri çok sürpriz oldu. Tadını kaçırmadan insanlara çok da yabancı gelmeyecek şekilde yeniden düzenleyip yorumladık şarkıları. Eğer içime sinmeseydi bu albümü müzikseverlerle paylaşmazdım.Birçok şarkınız var. Sizin için hikâyesi en özel olanı hangisi?Bu şarkıları birinin hikâyesi olarak yazmadım. Ben kadınların şiddet görmesi üzerine çok şarkı yazdım. Hümeyra’nın söylediği Adım Kadın, Nesrin Sipahi’nin söylediği Karamehmet gibi, Fabrika Kızı gibi hep kadınları destekleyecek çok şarkı yazdım. Kadınların problemlerini, çektiği acıları yansıtmaya çalıştım. Maalesef bu acılar bugün hâlâ devam ediyor. Öte yandan benim şarkılarımı dinlerken gözünüzü kapattığınızda siz kendi hikâyenizi bir film şeridi gibi gözünüzün önünden geçirebilirsiniz. Şarkılarımın sözlerini genelde bu düşüncelerle yazdım.Şarkılarınızın bu kadar uzun ömürlü olmasını neye bağlıyorsunuz?Ben hep kalıcı ve ileriye dönük eserler yapmak gayretindeydim. Sanatçı bir ailenin çocuğuyum. Üç göbek ailem sanatçı. Yemen’de şehit düşen dedem, “Evladım ve torunlarım politikacı ve asker olmasın, sanatçı olmasınlar.” diye vasiyet etmiş. Babam da “Her zaman dürüst olacaksınız, iyi işler yapacaksınız, gel-geç işler yapmayacaksınız.” derdi. Ben de hep ileriye dönük işler yapmaya gayret ettim.Belki de bu yüzden şarkılarınız isminizin önüne geçti...Ben şarkıcı olmak istemedim, besteci olmak istedim. Kendimi hiç ön planda tutmadım. Şarkılarımı hep ismimin önünde tuttum. Bu yüzden pişman değilim. Bugün şarkılarımı herkes biliyor. Beni bilmeleri çok önemli değil. O yüzden şarkılarımı hep popüler insanlara okuttum. Kendim için asla böyle bir şey istemedim. Ama 70’li yılların ortalarında baktım ki bu işten para kazanamıyorum ben de şarkı söylemeye karar verdim. Kırık Aynalar’ı yaptım ve çok tuttu. Arkasından Sevgi Varya’lar geldi ve çok sattı. Benim Gönül Akkor’a yaptığım Güller ve Dudaklar, 45’lik olarak 300 bine yakın sattı.Bu albümü torunlarınıza ithaf etmişsiniz. Bu çok sık rastlanan bir durum değil...Bir tane oğlum var. İkiz torunlarım var. Bora ve Arya. Hayatımdaki tek sevgililerim onlar. Onlarda da sanatçı yeteneği gördüm. Onlara bir ivme olsun güç versin diye böyle bir şey yaptım. Yarın ölürsem desinler ki dedemiz bize bir şey bırakmış. Babam da ölmeden önce benim için bir tirat okumuştu.Aslında siz şarkı söylemeden evvel tiyatro ve sinema ile meşgul olmuşsunuz. Neden sinemayı bırakıp şarkı söylemeye başladınız?Sinemadan o dönem para kazanılmıyordu. Tiyatroda oyuncuydum. Sonrasında farklı sebeplerden tiyatrodan da ayrıldım. Bir şekilde aileme ve çocuğuma bakmak zorundaydım. O dönem Kırık Aynalar’ı yaptım. İki yıl sağda solda çalıştım. Baktım ki o çevre de bana göre değil. Yeniden tiyatroya dönüp oyun müzikleri yazmaya başladım. En önemli sanatçılarla birlikte çalıştım, kendi müzikal tiyatromu kurdum.Müzik mi oyunculuk mu daha ağır basıyor?Bunların ikisi de benim genlerimde var. Müziği kendim yapıyorum. Kimseye bağımlı değilim. Ama bir dizide ya da filmde yönetmene bağlısınız. Orada ekip de önemli. Mesela Gülbeyaz’da çok iyi bir yönetmen ve ekiple çalıştık. Ama o zamanlar dizi süreleri de makuldü. Şimdiki gibi saatler sürmüyordu. İnsanı gerçekten çok yoruyor.Bu yüzden mi artık sizi göremiyoruz ekranlarda?Evet. Artık aklı başında ve senaryosu iyi sinema projeleri gelirse onlarda yer almak istiyorum. Bu yıl iki tane senaryo geldi ama hiç hoşuma gitmedi.Şimdi neden böyle şarkılar çıkmıyor?Bunda fastfood kültürünün büyük etkisi var. Yap-tüket mantığı ile yapılıyor her şey. Bir de insanlar romantizmden uzaklaştı. İnsanlar kendilerini ifade edemiyor. Kitap okumadığı için, sinemaya gitmediği için, dünyayı öğrenmeye çalışmadığı için anlam güçlüğü çekiyor. İletişim tamamen sanal bir dünyanın içinde devam ediyor. İnsanlarda sevgi saygı kalmadı. Bütün bunların yaşandığı bir toplumda nasıl ürünler çıkabilir ki?Yeni yapılan şarkılardan beğendikleriniz var mı?Hiçbirini bilmiyorum ve dinlemiyorum. Ben sadece klasik müzik dinliyorum.Heybenizde başka neler var?Fabrika Kızı’nı sinema filmi yapmayı düşünüyorum. Senaryosunu hazırlıyorum. Bu albümün tanıtımı bittikten sonra bu işe girişmek istiyorum. Ama önce İstanbul, İzmir, Ankara’da konser vermek istiyorum.Güller ve Dudaklar’ı ilk Türkan Şoray’a dinlettimTürkan Şoray’la aynı filmde oynuyorduk. Fatih Ormanları’nda çekiyorduk filmi. Türkan Hanım’a şarkıdan bahsettim. “Bana çalar mısın?” dedi, ben de çaldım. Dinledikten sonra “Bu çok tutar.” dedi. Gönül Akkor’a verdik ve çok tuttu gerçekten. O zaman Rüçhan Adlı ile evliydi. Rüçhan Adlı beni bir gün çağırdı; “Türkan Şoray’a albüm yapmak istiyoruz, onu çalıştırır mısınız?” dedi. Sonrasında olmadı. Eğer albüm işi olsaydı belki de o şarkıyı ilk Türkan Hanım söyleyecekti. Mesela Yunus’u ilk söyleyen Nesrin Sipahi’dir.Ayyüzlüm şarkısının aslı Yunus’turGeçtiğimiz günlerde Seda Sayan’ın programına rahmetli Murat Göğebakan’ın oğlu ile birlikte bir vatandaş katılmış. Orada demiş ki; “Göğebakan rüyasında Peygamberimiz’i görmüş de bu şarkıyı yazmış.” Ben de bunu duyunca acaba biz neyi gördük dedim. O şarkının asıl adı Yunus’tur ve ben bu şarkıyı Yunus Emre için besteledim. Sonradan Ömer Faruk Güney üzerine söz yazdı ve Murat Göğebakan’a verdik şarkıyı.

    0 0
  • 10/04/14--16:00: Filmekimi’nden seçkiler
  • İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın 11-17 Ekim tarihleri arasında düzenlediği Filmekimi bu yıl 43 filme ev sahipliği yapıyor. Filmeki’nde, usta yönetmenlerin uluslararası festivallerde boy gösteren filmleri sinemaseverlerle buluşuyor. Programın ayrıca İstanbul dışında altı farklı ilde özel gösterimleri yapılıyor.Nerede ve ne zaman?Bu yıl on üçüncüsü düzenlenen Filmekimi programı İstanbul dışında Türkiye’nin 6 farklı şehrine daha gidiyor. Etkinlikte ki programdan ve İstanbul Film Festivali’nde yer alan filmlerden oluşturulan özel seçkiler bu şehirlerde izleyiciye sunulacak.Ankara: 10-12 Ekimİzmir: 15-19 EkimBursa: 17-19 EkimDiyarbakır: 24-26 EkimŞanlıurfa: 24-26 EkimTrabzon: 31 Ekim-2 KasımBiletler, Biletix satış noktaları ve biletix.com’dan alınabiliyor. Bilet fiyatları hafta içi (11.00-13.30-16.00) 6 TL.Hafta sonu (11.00-13.30-16.00-19.00) 16 TL. (filmekimi.iksv.org)TimbuktuYön: Abderrahmane Sissako Oyuncular: Abel Jafri, Hichem Yacoubi, Kettly NoëlMali’nin kuzeyindeki Timbuktu bölgesinde radikal bir grubun yönetimi ele geçirmesiyle birçok ailenin yaşamı giderek mahvolur. Yeni şeriat kuralları gelir, artık müzik dinlemek ve futbol oynamak gibi sıradan eylemler bile yasaklanır. Kanunlara uymayan halk ağır cezalara çarptırılır. Filmin kahramanı ise ailesiyle birlikte Timbuktu yakınlarında bir çölde yaşayan Tuareg çobanı Kidane’dir. İneğini öldüren bir balıkçıyı kazara öldürünce Kidane adaletten uzak iktidarın eline düşer. Afrika Sineması’nın son dönem yükselen isimlerinden kabul edilen yönetmen Sissako, Timbuktu ile sessiz bir direnişi anlatır.*2014 Cannes Film Festivali Kiliseler Birliği Ödülü, 2014 Cannes Ekümenik Jüri Ödülü. Film Moritanya’nın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı.Yuvaya Dönüş/ Gui LaiYön: Zhang Yimou Oyuncular: Chen Daoming, Gong Li, Zhang HuiwenKültür Devrimi sona ermiştir ve politik nedenlerle zorla çalışma kampına alınan bir siyasi mahkûm evine geri döner. Ne var ki geçirdiği sarsıntılar sonucu hafızasını yitiren eşi onu tanımaz. Yanında olmasına rağmen karısı hâlâ onun dönüşünü bekler. Bu duruma dayanamayan mahkûm, karısını iyileştirmenin peşine düşer. Altın Çiçeğin Laneti ve Savaşın Çiçekleri filmleriyle tanıdığımız Çinli yönetmen Yimou, filminde sabır, suçluluk ve aşk üzerine bir melodram kuruyor. Geling Yan’ın bir romanından uyarlanan Yuvaya Dönüş ilk kez Cannes Yarışma Dışı Bölümü’nde gösterildi.Turist/ Force MajeureYön: Ruben Östlund Oyuncular: Johannes Bah Kuhnke, Lisa Loven Kongsli, Kristofer Hivjuİsveçli bir aile Alpler’e kayağa gider. Tam öğle yemeği yedikleri sırada dağın eteğine çığ düşer. Ardından film ‘Önce çocuğumun hayatı’ algısını yerle bir ederek bunu tüm gerçekliğiyle açıkça inceliyor. Anne çocuklarını korumaya çalışırken, baba ise kendi canının derdine düşer. Ailenin hassas noktalarının kırıldığı anlara şahit olduğumuz filmde bazı şeyler sorgulanmaya başlanır.*2014 Cannes Jüri Ödülü-Belirli Bir Bakış, 2014 Motovun Fibresci Ödülü. İsveç’in Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı.LeviathanYön: Andrey Zvyagintsev Oyuncular: Alexeï Serebryakov, Elena Lyadova, Vladimir Vdovichenkov Rusya’nın kuzeyinde, Barents Denizi kıyısındaki küçük bir kasabada yaşayan Kolya, otomobil tamirciliği yaparak geçimini sağlar. Kasabanın belediye başkanı Vadim, Kolya’nın dükkânını, evi ve arazisiyle satın almayı teklif eder. Ancak doğduğu topraklardan kopmak istemeyen Kolya teklifi reddedince olanlar olur. Kolya bu noktadan sonra hukuku ve adaleti kendi çıkarlarına göre yöneten devlete karşı savaş mücadelesini başlatır. Sisteme karşı varlıklarını korumaya çalışan birden fazla insana odaklanan film güvensizliği ve yozlaşmayı merceğine alıyor. *2014 Cannes En İyi Senaryo Ödülü, 2014 Münih Arri En İyi Film, 2014 Palic En İyi Film.Buz, Kar ve İntikam/ In Order of DisappearanceYön: Hans Petter Moland Oyuncular: Stellan Skarsgård, Kristofer Hivju, Pål Sverre Valheim HagenHer ne kadar refah ülkelerinden bilsek de Norveç gibi bir ülkenin de kan davası filmi olabilir. Nils, kar temizleme aracının şoförlüğünü yapan ve köyde sessiz sakin yaşayan bir adamdır. Bu yılın vatandaşı seçilecek kadar örnek birisi oğlunun aşırı dozdan öldüğünü duyunca değişir. Oğlunun faillerini bulmaya ant içer. Sonrasında kendisini yeraltı dünyasında bulur. Kara komedi tadındaki aksiyon filmi olan ‘Buz, Kar ve İntikam’ izleyicileri eğlendirmeyi amaçlıyor.*2014 Portekiz Festroia Film Festivali En İyi Yönetmen.Çocukluk / BoyhoodYön: Richard Linklater Oyuncular: Patricia Arquette, Ethan Hawke, Ellar ColtraneBir büyüme öyküsü ya da bir ailenin albümü… 2002 yılından başlayarak 2014’e uzanan, çekimleri on iki yıllık süreye yayılan bir film Çocukluk. Oyuncuların değişimini hatta yaşlanmasını izliyoruz. Özellikle 6 yaşındaki bir erkek çocuğunun on iki yıl boyunca nasıl büyüdüğüne odaklanmamızı istiyor yönetmen. Senaryosunu yazıp yöneten Richard Linklater için Boyhood, ‘Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkinin on iki yıllık öyküsü.’ Bu filmiyle Linklater büyümenin ne kadar olağan bir şey olduğuna değinirken aynı zamanda bu durumun insan hayatındaki önemini de hatırlatıyor.*Film, 2014 Berlin Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazandı. Ayrıca FIPRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu) Boyhood’u 2014’ün En İyi Filmi olarak seçti.İki Gün, Bir GeceDeux Jours, Une NuitYön: Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne Oyuncular: Marion Cotillard, Fabrizio RongioneToplumsal sorunları kendilerine dert edinerek filmlerinde bu konuları işleyen Dardanne Kardeşler’in son yapıtları İki Gün, Bir Gece. Bu defa kameralarını Belçika işçi sınıfına çeviren kardeşler, evrensel bir meseleye el atıyor. İş arkadaşlarının hırsı yüzünden işini tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Sandra’nın öyküsünü anlatıyor. İşinden bir müddet izin aldıktan sonra geri dönen Sandra, patronu tarafından işten çıkartılmak istenir. Bundan kurtulmak için iş arkadaşlarını ekstra maaş bonuslarının iptal olmasına ikna etmesi gerekir. Tabii ki süresi bir hafta sonudur. Altın Palmiye için yarışan Kış Uykusu’nun da en güçlü rakipleri arasında görülüyordu.*2014 Sidney En İyi Film. Belçika’nın Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı.Arayış/ The SearchYön: Michel Hazanavicius Oyuncular: Bérénice Bejo, Annette Bening, Maxim EmelianovBeş Oscar’lı Artist filminin yönetmeni Hazanavicius, bu kez bir savaş dramını konu ediniyor. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmin hikayesi ikinci Çeçen Savaşı sırasında geçiyor. Köylerinde herkesin öldürüldüğüne tanık olan küçük bir çocuk, kaçarak mültecilere katılır. Bu sırada bölgedeki sivil toplum kuruluşunda çalışan bir kadın ile tanışır. Ondan yardım alır, ancak onu arayan başkaları da vardır. Tüm bu olaylar içinde hayatları birbiriyle kesişen dört kişi kaderden kaçamaz. Senaryoyu da kendisi yazan yönetmen, İkinci Dünya Savaşı’nda mülteci olan anne-babasının yaşadıklarından etkilenmiş.

    0 0

    Bazı insanlar vardır. Heyecanını yatıştırmak için adrenalini yüksek sporlar yapmadan kendilerini iyi hissetmezler. 46 yaşındaki Levent Gürcan da, bunlardan biri.Kendisini, ‘doğuştan adrenalinci’ şeklinde tanımlayan Gürcan, bugüne kadar paraşütle atlamakla kalmamış, karada motor yarışlarına katılmış, deniz ve kar üstünde hıza dayalı tehlikeli sporlarla uğraşmış. Başarılı sporcu, motorla 330 kilometre hıza ulaşırken, takviye oksijen tüpüyle 18 bin 500 feet’ten yani 5 bin 600 metreden paraşütle atlayış gerçekleştirmiş, gökyüzünde 298 kilometre hıza ulaşmış.HOBİ OLARAK BAŞLADI, İŞ KURDU!Hızı seven motor tutkunu Levent Gürcan, Ankara’da Harley Davidson motosikletlerinin bayiliğini yapıyor. “Hobim işim oldu.” diyen Gürcan, 25 yıldır motosiklet kullanıyor. Motor yarışlarına da katılan Gürcan, ilk olarak 2004’te Türkiye Pist Şampiyonası’nda mücadele etmiş. 8 yıl yarışmış ve ikincilik elde ettiği sezonlar yaşamış. Gürcan ayrıca İngiltere Kraliyet Vakfı’na bağlı Uluslararası Sürüş Eğitimi Akademisi IVV’den, motosiklet eğitmeni akreditasyonu almış. İçindeki heyecanı bir türlü yatıştıramayan Gürcan, motosiklet kullanmanın yanı sıra kiteboarding, snowboard ve scuba diving gibi adrenalini yüksek sporlarla ciddi şekilde ilgilenmiş. Fırsat buldukça hıza dayalı sporları yapmaktan büyük keyif aldığını söyleyen başarılı sporcu, zinde bir vücuda sahip olmak için herkesin her yaşta mutlaka spor yapması gerektiğine dikkat çekiyor.NAYLON ÇUVALI PARAŞÜT YAPMIŞ!Gürcan’ın, paraşütle atlama sevdası ise daha küçük yaşlarda başlamış. Yüksek bahçe duvarları ile inşaatların birinci katından kumların üzerine naylon çuvaldan paraşüt yaparak atlayan Gürcan, 17 yaşında gökyüzünden atlama hayalini gerçekleştirmek için harekete geçmiş. 1985’te THK’ya başvuran ancak kontenjan azlığı nedeniyle kabul edilmeyen genç paraşütçü adayı, 2006’da Efes Atlayış Merkezi’nde hayalini gerçekleştirebilmiş. Bugüne kadar yaklaşık 550 atlayış yapan amatör paraşütçü, kendini daha da geliştirmek amacıyla Türkiye’nin yanı sıra Rusya, Dubai ve Almanya gibi ülkelerde eğitim almış.YARIŞMADA 7. OLDULARLevent Gürcan, bir buçuk yıl önce Dara Aslan, Nadir Yıldırım ve Sinem Tufan ile ‘Anatolia’ adlı takım kurmuş. Ekip, daha sonra yurtiçi ve yurtdışında birçok atlayış gerçekleştirmiş. Geçen ay Hollanda’da Serbest Paraşüt Avrupa Ligi yarışlarına katılan ekip, takım halinde 7. olmuş. Türkiye’de ilk defa amatör bir skydiving takımının uluslararası bir yarışmada yer aldığını ifade eden Gürcan, bu tür organizasyonlara katılmaya devam edeceklerini ve başarılı sonuçlarla Türkiye’yi en şekilde temsil etmeye çalışacaklarını söylüyor.KASIMDA REKORA ATLAYACAKLAR!Bir grup arkadaşıyla Rusya’da ulusal bayramlarda gerçekleştirilen 60’lı çoklu tutuşma yarışması ile özel organizasyonlara katıldığını anlatan Gürcan, daha sonra da, kazandığı tecrübeye güvenerek arkadaşlarıyla Türkiye’de ‘çoklu tutuşma rekor denemesi’ni harekete geçirmiş. Gürcan’ın anlattığına göre, 29 paraşütçü, çoklu tutuşma rekoru kırmak amacıyla geçen yıl 29 Ekim’de İzmir’deki Selçuk Havaalanı’ndan kalkan CASA tipi uçakla 18 bin feet’ten beş atlayış yapmış. 220 kilometre hızla düşerken havada buluşup, önceden belirlenen formasyonları gerçekleştiren paraşütçüler, 2010’da 17 kişiyle kırılan çoklu tutuşma rekorunu önce 18, ardından 20 ve son atlayışlarında da, 24 kişiyle kırmayı başarmış. Hedeflenen 29 kişilik Türkiye çoklu tutuşma rekoru ise ne yazık ki, kırılamamış. Ancak pes etmeyen paraşütçüler, 60 kişilik yeni rekor denemesi için kasımda tekrar atlayış gerçekleştireceklermiş.HAYALİ, KIZIYLA ATLAMAKGürcan, paraşütçülük alanında Türkiye’yi hak ettiği yerlere getirebilmek için tüm enerjisini harcamak istediğini ifade ederek, en büyük hayalinin henüz 3,5 yaşındaki kızıyla 4000 metreden paraşütle atlamak olduğunu söylüyor. Kızıyla hobilerini paylaşmak istediğini dile getiren Gürcan, kurallar gereği kızıyla ilk atlayışını yaklaşık 13 yıl sonra yapabileceği günü özlemle bekliyor.

    0 0
  • 10/04/14--16:19: Doymazsan falafele gel!
  • Ortadoğu’nun humustan sonra en meşhur lezzetlerinden biri var bu hafta podyumda. Falafel yani nohut köftesi. Yapımı kolay tadı “olay”. İster atıştırmalık, ister doymalık.Yeni bir köşe, yeni bir heyecan... Bundan böyle her pazar dünya mutfaklarına bir pencere açacağım bu köşeden. Erişimi kolay ya da muadili malzemelerle kısa sürede yapabileceğiniz pratik “dünyalık tatlar”la şenlenecek sofralarınız. Bazısını görmüş, duymuş ya da tatmış olduğunuz ama önceden yapmadığınız bu lezzetleri evinizde “kendiniz pişirecek kendiniz yiyeceksiniz”.“Nasıl yapacağım?” kısmını dert etmeyin. Her hafta işin ustalarından önce ben öğrenecek, ardından sizinle paylaşacağım. Ayrıca reçetesi ve her aşamasını A’dan Z’ye gösteren ve zaman.com.tr’de yayınlanacak bir fotoğraf galerisi de yetişecek imdadınıza. İlk haftamızda Ortadoğu’ya götürüyorum sizleri. Arap dünyasında en az humus ve künefe kadar bilinen bir yemekten, falafelden bahsedeceğim.Telaffuzu dile zor gelse de yemesi son derece basit bir yiyecek. Arapça ‘biber’ anlamına gelen ‘filfil’ kelimesinden türetilse de biberle ilgisi yok. Dışı çıtır çıtır, içi sıcak ve yaş, yuvarlak, altın-kahve renkli nohut köftesine deniyor falafel.Tarifine geçmeden önce tarihçesine dair kısa bir bilgi paylaşayım. Tıpkı Türk-Yunan yemekleri gibi Filistin-İsrail ve hatta Lübnan arasında tartışmalara neden olmuş bir lezzet. Hepsi bu yiyeceğin kendisine ait olduğunu iddia ediyor anlayacağınız. Oysa falafel bin yılı aşkın süredir var olan, tarihi firavunlar dönemi Mısır’ına kadar dayanan bir yiyecek. Mısır’dan diğer ülkelere yayıldığı söyleniyor. Zaman içinde ise her medeniyet farklı tatlar ve baharatlar (kakule, kimyon, kırmızıbiber vs.) katmış, kendine göre yorumlayarak farklı bir kimlik kazandırmış. Hatta Mısır’da nohut ile değil bakla ile de yapılıyor. Arap mutfağının vazgeçilmezi falafel günümüzde yalnızca Ortadoğu’da değil, dünyada da biliniyor. Tüketimi o kadar yaygın ve sevilen bir yiyecek ki her sene Haziran’ın 12’si Dünya Falafel Günü olarak kutlanıyor. Türkiye’ye girişi henüz üç beş yılı geçmese de mutfağımızda kendine kolayca yer buldu. Zira damak tadımıza son derece uygun bir lezzet. Daha önce birçok kafe ve restoranda tattığım falafeli işin ehlinden öğrenmek için adı gibi sadece falafel yapan ve dünyanın birçok ülkesinde şubesi bulunan (İstanbul’da sadece falafel satan ilk ve tek mekân) Just Falafel’in mutfağını ziyaret ettim. Lübnanlı şef Jihad Abou Zammar ile beraber girdim mutfağa ve “yeni başlayanlar için falafel” havasında başladı dersimiz. Tezgâhın üzerinde duran çeşit çeşit sos gözüme çarptı ilk. Farklı damakları yakalamak için falafel sandviçleri bu soslarla tatlandırılıyormuş meğer. (Meksikalılar için salsa, Japonlar için teriyaki, İtalyanlar için pesto, bizim için Anadolu yani sucuk, sos vs.) Orijinalinde ise tahin sosu kullanılıyor. Bir sokak yemeği olan nohut köftesi için sağlıklı bir fast food diyebilirim. Tat olarak alakası olmasa da yapılış itibarıyla mücveri anımsatıyor. Vejetaryenler ve et ile arası pek iyi olmayanlara kesinlikle tavsiye ederim. Ara sıcak statüsünde bir yiyecek olmasına rağmen tortilla denilen buğday ekmeği (bizdeki dürüm ekmeğine benziyor) ve içindeki garnitürlerle ne yese “dişimin kavuğuna” yetmez diyecekleri bile doyuracak türden. Çok da lezzetli. E ne duruyorsunuz? Bana kalırsa hiç beklemeyin, bugün deneyin. Bilimsel bir dayanağı var mıdır bilemiyorum ama farklı mutfaklara açık olmanın hoşgörüyü artırdığı, önyargıları kırdığı kanısındayım. Unutmadan, haftaya Meksika’ya uzanacağınız, haberiniz olsun.FalafelMALZEMELER:Yarım kilo nohut (6 kişilik)4 diş sarımsak (arzuya göre daha az da konulabilir)Yarım demet maydanoz (Orijinal tarifinde taze kişniş kullanılıyor)7 baharat karışımıTuzKarbonat (Çıtır çıtır olması için katılıyor)Soğan (bir adet soğanın dörtte biri)Servis için: Dürüm ekmeği ve garnitür (domates, maydanoz, nane, salatalık turşusu, tahin)Yapılışı:Nohutlar bir gece öncesinden ya da sabahtan ılık suda bekletilir (sadece suda bekletilecek, haşlanmayacak). Maydanoz, sarımsak ve soğan ile birlikte mikserden geçirilir. Bir kaba alınır. Baharat, karbonat ve tuzu eklenerek 2-3 dakika iyice yoğurulur. Harç kısa bir süre dinlendirildikten sonra yassı minik toplar haline getirilir ve kızgın yağda kızartılır. Dürüm ekmeğinin ortasına önce ince ince kıyılmış bir miktar maydanoz sonra nane şerit halinde yerleştirilir. Ardından sırasıyla turşu ve domates... Falafeller dikey tutularak ortasından bastırılır ve hafif çatlatılır (rahatça yenilebilsin diye). Falafellerin üzerine gelecek şekilde 2 kaşık (arzuya göre daha az ya da daha fazla) tahin dökülür. Son olarak dürüm gibi sarılarak servise hazır hale getirilir.Püf noktası: Nohut suyu süzüldükten sonra iyice sudan arındırılmalı. İçinde bir gram su kalmamalı. Falafel toplarının büyük ve yuvarlak olmamalı. Zira içi çiğ kalabilir.Not: Falafel’i illa da ekmeğe sararak yemek zorunda değilsiniz. Diyet yapan ve salatayla karın mı doyar diye dert yananlar bu tavsiyem size. Yapın bir yeşil salata, üzerine de 3-5 falafel hem mideniz hem de gözünüz bayram edecek benden söylemesi.

    0 0

    Bir dönem iktidarın ekonomi politikalarını başarılı bulan Süleyman Yaşar, bugün ise ceberut devlet anlayışının krize sebep olmasından endişe ediyor. 17 Aralık sonrası Sabah Gazetesi'nden ayrılışını "Doğruları yazdım, hoşlarına gitmedi." diyerek açıklıyor. Yaşar, ülkede aşırı bir lüks tüketim olduğunu söylüyor: "Bunlar geri dönüşü olmayan harcamalar, büyüdüğümüzü göstermez. Saray yaptıracağına KOBİ'lere kredi ver."Eski bürokrat ve gazeteci Süleyman Yaşar, şimdilerde Taraf Gazetesi’nde ekonomi yazılarına ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak derslerine devam ediyor. Dönemin başbakanı Erdoğan’a IMF anlaşmasını imzalatmayan yazar olarak tanınan Yaşar, AKP’nin son dönemdeki ekonomi politikalarını eleştiriyor. Yaşar ile kapıda ekonomik kriz olup olmadığını, Bank Asya’nın durumunu, Sabah’tan ayrılışını ve eşi Neşe Düzel’in yönettiği Taraf Gazetesi’ndeki yazarlığını konuştuk.Kimilerine göre ekonomik kriz kapıda. Hükümet yetkililerine göre ise her şey yolunda…Bir ekonominin ne durumda olduğunu öğrenmek için performans kriterleri dediğimiz, büyüme, kişi başına düşen gelir artışı, işsizlik ve enflasyon rakamlarına bakıyoruz. Türkiye ekonomisinde ise bir düşüşün olduğunu görüyoruz. Kişi başı gelir geçen yıla göre düştü. Geçen yıl 10 bin 780 dolar civarındaydı, şimdi 10 bin 500 dolar. 300 dolara yakın gerileme var. Bunun yanı sıra enflasyon rakamı hedeflenenin oldukça üzerinde. Merkez Bankası yüzde 5 olarak hedeflemişti. Daha sonra bunu yüzde 7,6’ya çıkardılar. En son baktık ki 9,4 civarında enflasyon tahmini yapılmış. Büyüme hızının, enflasyonun, kişi başı gelirin düşmesi Türkiye ekonomisi performansının iyi olmadığını gösteriyor.Peki, bu kriz midir?Şu anda bunu kriz olarak değerlendirmek doğru olmaz. Önümüzdeki aylarda bu performans düşüklüğü devam eder, yabancı sermaye girişi azalır, işadamı baskıları ve korkular devam eder, halka açık şirketler engellenir, hukuki öngörülemezlik devam eder, keyfi denetimlerle yatırımcılar bezdirilir, kısacası ekonomide de ceberut devlet anlayışı hüküm sürerse ekonomik kriz olur. IMF (Uluslararası Para Fonu) Türkiye’nin döviz ihtiyacını yıllık yüzde 25 olduğunu söyledi. Bu aşağı yukarı 200 milyar dolara tekabül ediyor. Bu döviz ihtiyacının 130 milyar doları kısa vadeli dış borç. Bu borçların geri ödenmesinde bir problem çıkacağı için Türkiye’yi krize götürebilir. Böyle bir risk var. Kamu bankaları son 15 ayda kısa vadeli dış borçları, yani sıcak para borçlanmasını yüzde 52 oranında artırdı. Yani devlet bankalarının sıcak parayla borçlanıp bunları yatırdıkları alanların kalitesiz olması sebebiyle geri döndürülmesi büyük sorunlara sebep olabilir.Alınan kısa vadeli borçlar nereye gidiyor?Kamu maliyesinde de kamu kesiminde de bir israf olduğunu görüyoruz. AK saraylara, lüks uçaklara bakınca anlaşılıyor nereye gittiği. 1 milyar doları geçiyor bu tür lüks harcamalar. Bunların sıcak paraya borçlanan bankalar aracılığıyla yapıldığı öne sürülüyor. Dolayısıyla kamu maliyesi açısından gelen bir risk olarak karşımıza çıkıyor.Bütçede açık var mı?Şu an bütçede büyük bir açık yok. Fakat kamu bankaları tıpkı 2001 krizi öncesindeki gibi, bu şekilde kullanılmaya başladığında, bu bankalar kısa vadeli borçlarla borçlandırıldığında ödemesi zor olur. Dış borç alıyorsanız, bunun geri dönüşümünü alacağınız, sağlıklı ve kaliteli alanlara yatırım yapmalısınız. Ama siz kısa vadeli borç alıp, AK saraylar yapıp, lüks uçaklar ithal ediyorsanız bunlar geri dönüşü olmayan harcamalardır. Dolayısıyla kamu maliyesini büyük riske sokar. 2001 krizi öncesi de kamu bankaları tıpkı bu şekilde kullandı. Özellikle belli kesimlere ucuz krediler verildi. Bunların faiz farkları hazine tarafından karşılandı. Kamu bankaları yüksek faizle mevduat toplayıp hazineye aktardı ve geri dönüşü büyük problem oldu. Neticede bankacılık sistemi krize girdi. Benzer uygulamaları görüyoruz şu anda.Dış borç vatandaşın kredi borcu deniyor ama…130 milyar dolar olan kısa vadeli borcun içinde kamunun payı düşüktü. Son dönemde bu artmaya başladı. Dolayısıyla kamu kesimi de sıcak parayla borçlanıyor. Vatandaşın kısa vadeli borçlanmasında da devletin rolü var. İktidar sıcak paraya borçlanmanın önünü açtı. İhracatı kârlı olmaktan çıkardı, ithalatı kârlı hale getirdi ve faiz lobisine teslim oldu.Faiz lobisinin ülkeyi karıştırdığını söyleyen iktidar, bu lobiye nasıl teslim oluyor?Faiz lobisi söylemini karalayan da bu lobiye teslim olan da iktidarın ta kendisi. İktidar, faiz lobisiyle işbirliği içinde. Baktığınızda hükümet hep ikili konuşuyor. Söyledikleri ve yaptıkları arasında hep bir tutarsızlık var. Bir taraftan faiz lobisi diyor, arkadan faiz lobisiyle işbirliği yapıyor. Rekabet Kurulu aralarında anlaşarak mevduata düşük faiz, tüketici kredilerine, kart kredilerine yüksek faiz uygulamak için anlaşan bankaları yakaladı. Bunların içinde kamu bankaları da var. Ve kamu bankaları Türkiye’de bankacılık sisteminin yüzde 50’sini oluşturuyor. Dolayısıyla devlet bu bankaların kartel olarak anlaşma yapmasına izin veriyorsa, faiz lobisiyle işbirliği yapıyor demektir.Kamu bankalarının özelleştirilmek istenmemesinin altında yatan sebep bu mu yoksa?4603 sayılı yasaya göre Ziraat ve Halk Bankası’nın özelleştirilmesi gerekiyor. Bugüne kadar aradan 14 yıl geçtiği halde bu özelleştirmeler yapılmadı. İktidar kamu bankaları aracılığıyla faiz lobisiyle işbirliği yapıp, vatandaşı sömürüyor. Özelleştirilmesi gereken bankalar ve sigorta şirketleri dururken şimdi faizsiz bankacılığa girmeye çalışıyor. Devletin ne işi olur bankalarla, sigorta şirketleriyle? Eğer siz BDDK gibi düzenleyici kurum koyuyorsanız, her türlü yetkiye sahipseniz, oyuncu olarak tekrar piyasaya girmesinin bir anlamı yok. Eğer giriyorsanız, burada belli menfaatleriniz vardır ve belli kişilerin çıkarlarını koruyacaksınız demektir. Bu da tutarsızlığın göstergesi.Siz bugünkü ekonomi politikasında neyi eleştiriyorsunuz?2002’de iktidara geldiklerinde de şimdi de buğday üretim rakamı aynı. 12 yıldır ihraç ürünleri konusunda tek bir yatırım yapılmamış. Tarıma dönük ihracat sanayii durmuş, tarım ürünlerini artıracak olan GAP, Konya Ovası projesi bitirilmemiş, imalat sanayiine gereken önem verilmemiş, iktidara geldiği günden bu yana buğday, arpa üretimi düşmüş. Gelir artmış, nüfus artmış ama tahıl üretimi hâlâ düşük. Tamamen sıcak parayla ithalatın kârlı olduğu bir yapı ortaya çıkıyor. Sürekli yüksek faiz vererek parayı değerli kılıyor ve ihracatı değerli olmaktan çıkarıyor. Bu da hem cari açık veriyor hem yüksek enflasyon oluşturuyor hem de işsizlik ortaya çıkıyor. İşsizlik şu an 9,05. Bir ülkede yönetimin başarılı olduğunu söylemek için işsizliğin düşük olması gerekir. Bunlar iktidara geldiğinde de yüzde 9 seviyesindeydi. Hâlâ bu seviye düşmemiş. Bu da iktisattaki başarısızlığı gösteren bir unsur. Özal ve Menderes lüks düşkünü değildiBu dönemin Menderes ve Özal döneminin devamı olduğu söyleniyor…İktidar sürekli bunu söylüyor seçim meydanlarında. Baktığınızda hiçbir alaka olmadığını görüyoruz. Menderes de Özal da lükse düşkün insanlar değildi. Mütevazı bir yaşam sürdüler. Markalar üzerinden kendilerini şekillendirmediler. Mevcut konut ve uçaklar dururken kendilerine saraylar, lüks uçaklar yaptırmadılar. Şu an bakıyorsunuz aşırı bir lüks tüketimi var. Bunlar ülkenin büyüdüğünü göstermez, aksine büyüme hızını düşürür çünkü geri dönüşümü olmayan harcamalar. 1 milyar dolara saray yaptırılacağına, KOBİ’lere kredi verip daha yararlı ve geri dönüşümü olan projeler yapılabilir, ekonomi canlandırabilirdi. Bu rakamın düşük olduğunu söyleyenler, sayı saymayı bilmiyor. Bu rakam çok önemli. Adnan Menderes’in 10 yıllık iktidarı döneminde büyüme hızı yüzde 6,6 Turgut Özal’ın 5,9, son dönem 4,7.Bu lüks ve refah devam eder mi?İktidar böyle olunca halkta da lüks yaşama olan merak artıyor. Elbette halkın refah düzeyi artsın, yaşam koşulları iyi düzeye çıksın. Ama bunlar borçla yapılıyorsa, bu sürdürülemez bir lüks olur. Refah sürdürülemez hale geliyor. Son dönemde dış borçlarla lüks yaşadığımızı gösteren bir tablo var. Son sekiz senedir ısrarla dış ticarete yönelik yatırım yapılsın diyorum. Ama ne yapılıyor? Rant elde edebilecek AVM, konut, rezidanslar... Lüks otomotiv ithal ediliyor. Tamam, Türkiye’nin konuta da ihtiyacı var ama sağlıklı depreme dayanıklı konuta ihtiyacı var.Ali Babacan, orta vadeli ekonomi programını açıkladı. Nedir izleniminiz?Orta Vadeli Programı açıklarken Ali Babacan ‘Avrupa’nın en hızlı büyüyen ülkesiyiz.’ dedi. Daha önce de söylenmişti. Bunu hiç anlamıyorum. Almanya’nın fert başına geliri 45 bin dolar. Almanya yüzde 1 büyüdüğünde fert başına doları 450 dolar artıyor. Biz yüzde 3 büyüdüğümüzde 10 bin dolar olan kişi başı gelir 300 dolar artıyor. Yine onlarınki bizden hızlı artıyor. Burada bir göz boyama, halkı kandırma operasyonu yapılıyor. 2023 hedefleri sürekli gündeme getiriliyor.2023 hedeflerini gerçekleştirmek mümkün mü peki?Mümkün değil. Çünkü 25 bin dolar fert başına geliri yakalama hedefleri var. Bunun olması için bu yıl dahil, yüzde 8,8 oranında fert başına gelirin artması lazım. Şu an artmıyor düşüyor. 2 trilyon dolarlık milli gelir hayal, 500 milyar dolarlık ihracat hayal. Bir kere neyi ihraç edeceğiz? İhraç edecek ürünlerin üretimi için yatırım yapılmıyor. Vatandaşa da ye, iç, tüket, üretmesen de olur, yeter ki sesini kes ve şükret diyorlar. Kendileri şükretmeyi bilmiyor. Hâlâ daha fazla sahip olmak için her türlü yolu deniyorlar. Vatandaşın vergisini israf ediyorlar. Halbuki bu vergiler altyapı projelerinde yöneltilmeliydi. İhraç edeceğimiz ürün yok.IŞİD’in Türkiye sınırına dayanması, Güneydoğu’nun karışması ekonomiyi nasıl etkiler?İktidarın dış politikadaki belirsiz tavrı, hayalperest hedefler peşinde koşması, bölgeyi doğru okuyamaması, bilmemesi Türkiye’yi zora soktu. Bunu ben söylemiyorum. AKP’yi, bölgeyi iyi bilen dışişleri eski bakanı Yaşar Yakış, eski milletvekilleri, partiyi beraber kurdukları isimler söylüyor. Siz bu kişileri dinlemeyip hayaller peşinde koşarsanız böyle bir çıkmaza girerseniz. Özellikle Ortadoğu ülkeleri iyice zayıfladı bu dönemde. Irak, Suriye, Mısır hepsi sorunlu hale geldi. Ortadoğu ülkelerindeki büyükelçilerimiz ve ticaret ataşelerimizin çoğu çekilmiş durumda. Artık orada iş yapmanız mümkün değil. Bu da ülke ekonomisini olumsuz etkiliyor. Dışişleri bakanıyken Davutoğlu, IŞİD’in petrol boru hatlarımıza yönelik sabotajını önleyici hiçbir önlem alınmasını sağlamadı. Petrol fiyatları 116 dolara kadar çıktı. Terör örgütü kalkmış yılbaşından beri petrol boru hatlarınıza sabotaj yapıyor, petrol akışını engelliyor siz dışişleri bakanı olarak bunu görmezden geliyorsunuz. Türkiye üzerinden geçtiği için bütün petrol fiyatları zamlandı. Dış politika tasarımındaki hata, ekonomiyi de olumsuz etkiledi.Gelişmekte olan ülkelerde başkanlık sistemi çalışmıyor diyorsunuz. Türkiye bu sisteme geçse de, çalışmayacağı anlamına mı geliyor?Kurumlar gelişmekte olan ülkelerde tam oturmuş değil. Kırgızlar 20 yıla yakın başkanlık sistemiyle yönetilmeye çalışılmış. Başkanın oğlu, kızı, karısı ve yakınları bütün ticari hayatı ele geçirmiş. Başkanın oğlunun şirketi üzerinden özelleştirmeler yapılmış. Ülkede her şeyin fiyatı daha da artmış. Halk sokağa dökülmüş. Başkan ve ailesi kaçmış. Başkanlığın yürümediğini görmüş ve parlamenter sisteme geçmişler. Gelişmekte olan diğer ülkelerde de aynısı olmuş, oluyor. Başkanlık, tek adam iktidarı otoriterliğe götürür. Öngörülebilir hukuk olmayan bir ülkede başkanlıktan söz etmek mümkün değil. Söz ediliyorsa da, sonu otoriterliktir. Bize koalisyon hükümeti ve parlamenter sistem lazım.İslamî bankayı batırmak isteyenler, İslam etiğiyle problem yaşıyorBank Asya’nın devlet eliyle batırılmaya çalışılmasına ilişkin ‘İslami banka batamaz ki!’ dediniz. Ne anlamalıyız bundan?Bank Asya ve diğer katılım bankaları İslami esaslara göre çalışıyor, yani kâr-zarar ortaklığı esasına göre. Sabit giderleri yok. Yaptığı yatırımlar da bir yerde ortaklık şeklinde. Faiz esasına göre çalışmıyor. Dolayısıyla böyle bir sistemin batması da batırılması da mümkün değil. Geri dönüşü olmayan alanlara yatırım yapmıyorlar. İslam’ın kurallarına uygun alanlara yatırım yapılıyor. Bunlar da genelde risksiz alanlar. Bu nedenle İslami bankanın batması mümkün değil. Ayrıca İslami bankayı batırmak isteyenlerin aslında İslam etiğiyle problem yaşadığını gösteriyor bu. Bir bankayı batırmak isteyip anahtarını masama getirin diyorsunuz, bu sadece bir bankayı değil, bütün bankacılık sistemini ve ülke ekonomisini etkiler. Bu yabancı yatırımcının gelmesini engeller. Tek adam söylemiyle ekonomi yönetilmez. Bir kuruma müdahale etmek, talimat vermek sistemin yanlış çalıştığını gösteriyor.‘Biat etmeyen patronun arsasına el konulacak’ diye bir haber yansıdı basına. Bu neyin göstergesi?İşadamlarına yapılan baskının açık göstergesi. Kafalarına göre kanun çıkarıp aynı düşüncede olamayan işadamlarını bezdirme girişimi. Bu uygulamalar yatırımcıyı korkutuyor. ‘Yarın benim başıma da gelir’ korkusuyla girişim engelleniyor. Öngörülebilir bir hukuk sistemi yok. Aynı düşüncede olmayanı seçip, üzerine vergi müfettişi gönderip anlamsız cezalar keserseniz, öngörülemez bir hukuk sistemi oluşturursanız, kimse yatırım yapmaz. Türkiye’deki yerli yatırımcı bile artık dışarıda yatırım yapıyor. Dolayısıyla iktidar bu söylem ve davranışlarıyla yerli yatırımcıyı da kaçırarak, başka ülkelerin büyümesine yardım ediyor, onlara istihdam sağlıyor.Köşe yazarının amiri olmazDönemin Başbakanı Erdoğan’a IMF ile anlaşmayı imzalatmayan yazar olarak tanınıyorsunuz. AKP’nin ekonomi politikasını destekliyordunuz. Nerede ters düşmeye başladınız?Ters düşen ben değilim, onlar. Aynı yerde duruyorum. AKP’nin yöneticileri değişti. Yıllardır aynı şeyleri söylüyorum. Lüks tüketimin, sürdürülemez ekonomiyi getirdiğini söylememi istemiyorlar. Onlar benim bu söylemlerimle ters düşüyor. Doğru bir ekonomi politikası izlerlerse onu da söylerim. Şu an yanlış politikalar izliyorlar, ben de eleştiriyorum. Yanlış politikaları da her haliyle ortada. Benim hükümetle duygusal bir ilişkim yok.Sabah’tan paralele çakmadığınız, hükümeti eleştiren Taraf’ın GYY’si Neşe Düzel’in eşi olduğunuz, Taraf’a danışmanlık yaptığınız ve Halkbank’ın içini iyi bilen biri olduğunuz için yazılarınıza son verildiği söyleniyor. Nedir işin aslı?Ben ekonomistim ve benim malzemem verilerdir. Verileri yorumlarım, kimseye çakmak gibi bir amaçla yazı yazamam. Rakamlar konusunda doğruları yazdım, hoşlarına gitmedi. Hiçbir kuruma danışmanlık yaptığım da yok. Köşe yazarlığı yaptığım sürece, para karşılığı danışmanlık yapmadım. Buna karşı çıkan biriyim. Bunun yanı sıra Taraf Gazetesi’nin yaşaması için elimden gelen desteği de veririm. Ciddi baskılar yapılıyor. Halk Bankası’ndan hiç kimseyi tanımam, bugüne kadar da hiçbir ilişkim olmadı. İçini nasıl iyi bilebilirim ki?Sabah’tan ayrıldıktan sonra hemen Taraf’a geçişiniz eş torpili olarak yorumlandı.Sabah’tan önce de Taraf’taydım zaten. Gazeteme geri dönmüş oldum.Eşinizin genel yayın yönetmeni olduğu bir gazetede köşe yazarı olmak nasıl?Aynı kurumda çalışan iki profesyonel gibiyiz. Yazılarımı dışarıdan yazıyorum. Fikir alışverişinde bulunuyoruz elbette. Ama Neşe bana asla müdahale etmiyor. Köşe yazarının amiri olmaz ki. Olursa yazar, kalemini alır gider. Benim Sabah’ta yaptığım gibi.Sabah yazarı Engin Ardıç ile aranızdaki polemiğin sebebi nedir?Bu kişi durup dururken önce Neşe’ye sonra bana sataştı. Samimiyetim olmayan, tanımadığım biri. Eşime ve bana hakaretamiz yazılar yazdı. Yazılarını okutmak için böyle bir polemiğe girme çabası içinde sanırım. Ya birilerine yaranmak istiyor ya da birilerinden talimat alıyor.

    0 0

    Adabını bilmesek de tartışmaktan geri durmayan bir milletiz. Bir meseleyi analiz etmek için yapılan münazaralar çoğu zaman kırgınlıkla neticelenebiliyor. Tartışmanın unutulan ve göz ardı edilen usûlü belki de bu kördüğümün tek açarı.Meşhur bir vecizedir “Bârikâ-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar” cümlesi. Birçok mütercim, bu darbımeseli “Hakikat kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından doğar.” diyerek bugünün diline aktarmış. Gelin görün ki hakikat kıvılcımı doğmasına sebep olacak gerçek fikir tartışmalarından hayli zamandır mahrumuz. İncir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları bile müşküle dönüştürüp bir sinir boşalması yaşayabiliyoruz. Konuşulan mevzuların çoğu dedelerimizden bakî kalan köhnemiş mevzular. Sosyal medyanın tuz biber ektiği münazara adabını bilmeme de buna eklenince gerek dost meclislerinde, gerek medya tartışmalarında deyim yerindeyse rüzgâr ekilip, fırtına biçiliyor. Atalarımız bu hususta “Usûl esastan akdemdir.” tabirini şiar edinmiş. Yani bir meseleyi ele alma tarzı, neyin tartışıldığından önce gelir. Hamaset ve tahrip hislerine teslim olmuş tartışmaların merkezinde de işte bu nokta yatıyor. Zihinleri teshil etmek asıl maksat değilse, meyvesi, itham, hakaret ve tehditvari sözler olacak bu tür sataşmalara girmenin anlamı ne ola ki?İlimsiz fikir sahibi olmak ideolojik cepheleşme ateşinin odunları yerine geçti. Ne var ki, asıl meselemiz bu değil. Zira kitle iletişim araçları sayesinde her şeye ulaşmak tarihte hiç olmadığı nispette kolay. Temas edeceğimiz nokta ise internette veya karşılıklı sohbetlerde düşülen kıyas ve mantık hileleri. Şimdi izahına girişeceğimiz bu tuzaklar, bir bakıma devam ediyor gibi görünen fikir teatisinin sıhhatsizliğine işaret ediyor. Eski ıstılahta ‘kıyas-ı batıl’ denilen ve safsata anlamıyla da tabir edilen bu mefhumun lügat manası şöyle: “Bir düşünceyi ortaya koyarken ya da anlamaya çalışırken yapılan yanlış teşhis. İlk bakışta geçerli ve ikna edici gibi görülebilen fakat yakından bakıldığında kendilerini ele veren sahte argümanlar. İngilizcede “logical fallacy” diye bilinen bu bahsin ciltlerle kitap dolduracak çeşitleri mevcut. Ancak, burada tasrih edeceğimiz gerçekler, bugüne kadar yaptığımız mantık hatalarının bir muhasebesi hükmüne geçebilir. İşte kıyas-ı batıldan birkaç misal...Ben sana bir şey gösteriyorum, Sen yaralı parmağıma bakıyorsunLatincede “Argumentum ad hominem” denerek yapılan hata, belki de Türkiye’de en çok düşülen mantık hatası. Tartışmayı kendi mecrasından çıkarıp, doğrudan doğruya muhatabın şahsiyetini çürütmek ve onu hakir göstermek yoluyla ikna anlamına geliyor. Bu kimselerin yegane amacı mugalata (demagoji) yaparak tozu dumana katmak ve yaftalamak suretiyle ilgili kitlenin aklını karıştırmak. ‘Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış.’ sözünden ilhamla muarızın geçmişte yaptığı farz edilen (mevzu ile alakalı alakasız) kusurları bulmak, safsatacıların tamah ettiği bir yöntem. Bu konuda gündemle alâkalı olarak şu misali verebilmek mümkün. Önerme: “Umuma ait şeyler çalınıyorsa bu ne mecelle ile ne demagoji ile izah edilebilir.” Cevap: “Senin ne işin var Amerika’da?”Kitlelerin gücü adına‘Argumentum ad populum’, yani çoğunluğun benimsediğinin doğru olduğu savı. Çoğulcu demokrasilerde rastlanan belki de en büyük handikap bu. Meseleleri popülist yaklaşımla ele almak manasındaki hile. Bu tutum tarihte maalesef her zaman bir taraftar kitlesi bulmuş ve bulmaya devam ediyor. Yanlış bir fikri ve hatayı ne kadar kişi tasdik ederse etsin, son tahlilde hakikat kılıfına girmeyeceği âşikâr. Misal verilirse, dünyanın en müreffeh ülkelerinden İsviçre, halkın oylarıyla yapılan referandum sonucu, İslam mabetlerine minare inşa edilmesini yasakladı. 2009 yılında seçmenlerin yüzde 57,5 oranla desteğini alan muhafazakar SVP grubu, minarelerin İslâm inanışına göre fetih sembolü olduğuna inanıyordu. Ayrıca, Hıristiyan toprağını gasp edilmiş gibi gösteren pankartlarla ülkede propaganda yolunu seçmişlerdi. Elhasıl, İsviçre halkının milli iradesi başta Türkiye olmak üzere birçok Müslüman ülkenin tepkisini çekmişti.Saçma geliyor ama “Elbet bir bildiği vardır”Bizde komplo teorilerinin ayyuka çıkmasına sebep olan bir batıl kıyaslama şeklidir ki bir puzzleın birkaç parçasını bulup geriye kalan resim hakkında çeşitli çıkarımlar bulmakla izah edilebilir. ‘Argumentum ad ignorantiam’ adı verilen bu tespit, “tersi ispatlanamayan bir hipotezin ve iddianın doğru olduğu savı” anlamına geliyor. Mecelle’de ise bu hüküm “Tevehhüme itibar yoktur” karinesiyle ifade edilmiş. Yani insanların zanlarıyla yapacakları itham ve iddialara kesinlikle itibar edilmez, ciddiye alınmaz. Bu iddiaya hemen bir misal verelim: Hakan Albayrak önceki gün CNN Türk Televizyonu’nda katıldığı programda şu önermede bulunuyor: “Cemaat, silah yüklü TIR’ları Suriye sınırında durdurarak IŞİD’in güçlenmesine katkıda bulundu.” Ardından Şamil Tayyar, bunu destekleyen beyanatta bulunurken, aynı minvalde başka bir ifadeyi daha seslendirdi. Son günlerdeki sokak olaylarından bahisle ve Gülen Cemaati’ni ima ederek, “PKK-HDP-Paralel Yapı şu anda aynı merkeze hizmet ediyor” dedi.Bir ipucuna ekleye ekleye...Sıradaki hile, muhatabın bir bağlantı, münasebet yahut ortak özelliklerden yola çıkarak mutlaka neden-sonuç ilişkisi içinde olduğunu öne sürme korelasyonu. Akla ilk gelen misali yazalım: “İllüminati, merkezi Amerika’da olan gizli sapık bir tarikattır. Simgeleri herşeyi gören tek gözdür. Acun Ilıcalı’nın düzenlediği ve menşei ABD olan ‘Yetenek sizsiniz’ programında işte bu işaret göründü. Demek ki Acun Ilıcalı ve ekibi gizli illüminati tarikatine hizmet etmektedir ve nihayi emeli amacı ahlaksızlığı Türk halkı içinde yaymaktır.“ İşte akıl yürütme yoluyla yapılan bu esrarengiz çıkarımlar ne denirse densin, halk nezdinde revaç görmeye devam ediyor. Ta ki, birileri çıkıp “komplo teorileri zihin tembelliğidir.” deyip televizyonun fişini çekene kadar.Olmasaydı olmaz mıydık?Bir başka iddia ise “zaman içerisinde gerçekleşen bir hadisenin, onu izleyen başka bir hadiseye sebebiyet verdiği” iddiası. En bilindik misaliyle dillere pelesenk olan “olmasaydı olmazdık” nazariyesi şöyle açıklanabilir: “Eğer Atatürk var olmamış olsaydı, senin adın Yorgo olurdu, Agop olurdu. Binaenaleyh, sen bütün varlığını Mustafa Kemal’e borçlusun” manasına gelecek bir önermede bulunmaktır. Bu noktadan hareket edildiği taktirde, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan tüm Türk vatandaşıları inancını, hayat tarzını ve kimliğini Atatürk devrine ve cumhuriyet devrimlerine bağlaması gerektiği anlamına geliyor. Peki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında halihazırda yaşayan ve Yani, Kirkor, Moşe gibi isim taşıyan gayri müslimler de mevcut. Bu kimseler varlığını kime borçlu?Karşında devlet var senin, ne haddine!Bu argümanın tecellisini yakın zamanda verdiği bir mülakatta akademisyen-yazar İskender Pala’nın beyanatıyla izah edebiliriz. ‘Argumentum ad baculum’ yani “güç kullanarak kabul ettirme” anlamına gelen çıkarım, doğruya cebir ve zor kullanarak ulaşma yöntemini ifade ediyor. Bu usulle hakikate ulaştığını vehmeden yazar şu ifadeyi kullanmıştı: “Bana göre bu dava bir tarafın (cemaatin) mağlubiyetiyle bitmiştir, kaybeden bellidir. Kavgayı sürdürmenin bir manası yoktur Cemaat açısından.” Şimdiden itiraf etmekte fayda var ki, güç dengelerini değiştirecek küçük bir sarsıntı, bu tarz hükümlerle hareket edenleri tekrardan, hatta mükerreren beyanat değiştirmeye sürükleyecek.Taraf Olmayan Bertaraf olur mu?Bir mesele de “yalnız ve yalnız iki seçeneğin var olduğu” savıdır. Fransızların ‘Manichéisme’ dedikleri veya her meseleyi siyah-beyaz diye tefrik etmeye sebebiyet verecek düalist metottur. Misal: “Ya çözümün bir parçasısın ya da sorunun, “Bu ülkedeki kavga Türk ile Kürt’ün kavgası değil, hilal ile haçın kavgasıdır.” Ve son olarak İslamafobya içeren “Medeni insanlar ile vahşiler arasında çıkan her savaşta, medenileri tut. İsrail’e destek ver, cihada karşı koy.”Usul-i münazara, İslâm medreselerinde okutulurduFikir ve bunları sunuş marifeti olan belagat yoluyla takrir edilen münazaralar, bir zamanlar Osmanlı medreselerinde usûl derslerinden biriydi. Yine eski devirlerde, başta hükümdarlar olmak üzere, zengin ve nüfuz sahibi kimselerin uhdesinde fikrî tartışma ortamı tesis edildiğini de hatıralardan ve kayıtlarından biliyoruz. Bugün bu vazifeyi az da olsa devam ettiren münazara kulüpleri mevcut. Ama gayet iptidai gerçekleşen bu toplantılar ihtiyaç duyulan tesirden uzak bir vaziyet arz ediyor. Televizyon programları ise reyting ve süre kısıtlamalarından ötürü böyle derin mevzulardan elini eteğini çekmiş durumda.

    0 0

    Yaygın görüşün aksine hayvancılığın çölleşmeyi durduracak tek yol olduğunu savunan ve 'Bütüncül yönetim' adını verdiği sistemle milyonlarca hektar araziyi çölleşmeden kurtaran biyolog Allan Savory Türkiye'de.'Çölleri yeşerten adam', İstanbul'da vereceği konferans öncesi Zaman'a, dünyada büyük ilgi görmeye başlayan yöntemini anlattı. Tam olarak karşılığını bilmesek de cümle içinde kullanılışını duya duya ne olduğunu tahmin ettiğimiz kelimeler var. 'Sera gazı' onlardan biri. Sürekli azaltılması gerektiğinden bahsedildiğine göre kötü biri olmalı! Şaka bir yana atmosferde ısı tutma etkisi en güçlü olan sera gazının artmasının başlıca sebeplerinden biri hayvancılık. Hayvanların geviş getirirken havaya saldıkları metan gazı çevreye büyük zarar veriyor. Yani biz yıllarca o şekilde öğrendik. Hayvanların gezegene verdiği tek zarar bununla sınırlı değil. Çölleşmenin de ana sebebi hayvanların aşırı otlatılması. Bunu da ders kitaplarından ve tarıma, hayvancılığa yön veren otoriterlerden bildik. Bir de çevreci örgütlerle vegan savunucularından. Zimbabveli biyolog Allan Savory de çok uzun yıllar bunun doğruluğuna inanan hatta bu uğurda 40 binden fazla filin öldürülmesine sebep olmuş bir isim. Bir zamanlar hayvancılığı çölleşmenin birincil sebebi sayarken şimdilerde 'sadece hayvancılık bizi kurtarabilir' diyor. Tabii otlatmanın doğru yönetilmesi kaydıyla. Savory'nin bu keskin dönüşü, çiftlik hayvanlarının azaltıldığı ya da uzaklaştırıldığı bölgelerde çölleşmenin azalmak bir yana daha da fazlalaştığını gözlemlemesi ile olmuş. Yönünü ileriye değil geçmişe doğru çevirmeye karar veren Savory, çiftlik hayvanlarının eski çağlarda olduğu gibi büyük sürüler halinde otlatılmasının 'dünyayı kurtaracağı' sonucuna varır. "Çok açık bir şekilde çölleşmenin sebeplerini anlamadık" sözü, kendisini bildi bileli çevresel yıkım ve biyolojik çeşitliliğin azalmasıyla mücadele eden Savory'ye ait. Ona bu sözü söyleten sebebi şöyle açıklıyor: "Anlamakta zorluk çektiğimiz şey arazileri verimli kılan şeyin yüksek sayıda sürülerin otlaması olduğu gerçeği idi." Savory'ye göre hareket hayvanları aşırı otlamadan alıkoyuyor. "Hayvanları daha küçük arazilerde yoğun şekilde tutarsak ve sık sık hareket etmelerini sağlarsak onların canlı bitkileri tüketmesini engellemiş oluruz. Ve böylece seyrek bir şekilde dağılmış dışkılarını yüksek kalitede gübreye dönüştürmüş oluruz." Savory 'bütüncül yönetim' adını verdiği bu yolla Afrika'dan Avrupa'ya kadar dünya üzerinde yaklaşık 15 milyon hektarlık arazi üzerinde değişim sağlar ve lakabı ‘çölleri yeşerten adam' olur. Anadolu Meraları'nın davetlisi olarak İstanbul'a gelen Savory, vereceği konferanstan önce sorularımızı cevapladı. Savory, ‘Bütüncül Yönetim' adını verdiği çözüm sürecini şu sözlerle anlatıyor: “Bütüncül Yönetim, tarımsal faaliyetleri ve tarım politikalarını çevresel, ekonomik ve toplumsal olarak bütün vatandaşların çıkarına en iyi hizmet edecek şekilde bir arada düşünmektir.” Konuyu biraz daha açmasını istiyoruz. “Geleneksel tarımda zirai faaliyetlere neden olarak hep ‘ihtiyaç', ‘istek', ‘kâr' ya da ‘problem' gibi etkenler sunuldu. Bunun da seller, erozyon, kuraklık, yoksulluk, kitlesel göçler, şiddet gibi kontrol edilemez sonuçları oldu. Bütüncül Yönetim söz konusu olduğunda da tarımsal faaliyetlerin ve politikaların bir amacı oluyor elbette. Ancak bu sebepler ve şartlar diğer toplumsal etkenlerle her zaman bütüncül ele alınıyor. Geleneksel tarımda olduğu gibi sadece ‘ihtiyaç', ‘kâr', ‘istekler' gibi sebepler göz önüne alınmıyor.” Savory, bütüncül yönetim söz konusu olduğunda tarımsal faaliyetler belirlenirken insanların refah ve huzur içinde yaşadığı, güvende olduğu, yeterli besin ve temiz suyun olduğu, iyi bir eğitim ve sağlık sistemine sahip aile, arkadaşlar ve kültürel aktivitelere zamanı dengeli dağıtıldığı bir ortamı sağlayacak etkenlerin dikkate alındığını ifade ediyor. Çalışmaya başladığı her ülkede bunları temel aldığını anlatan biyolog, Türkiye'ye gelirken de aklında yine bu bütüncül anlayış olduğunu özellikle belirtiyor. Geleneksel tarımın yaptığı en büyük yanlışı soruyoruz. Cevabı şöyle oluyor: “Tarımsal faaliyeti kimyasallara ve akıllı teknolojilere dayandırması. Halbuki tarım biyoloji bilimini esas almalı. Biyoloji yerine kimya ve teknolojiye yaslanmak tarımın bugün dünyadaki en yıkıcı endüstri olmasının ana sebebi.”Veganlar ve çevreciler bilmeden çevreye zarar veriyorPeki ne yapmalı? Savory'ye göre nem oranı dengeli olan yerlerde toprak, biyoloji biliminin uygulanmasıyla hızla onarılabilir. Yıllık nem dağılımının dengeli olmadığı bölgelerde, yani çölleşme tehdidi altındaki tüm otlak, bozkır ve meralarda ise bu onarım süreci ancak (bütüncül planlı otlatmayla) doğru yönetilen hayvan sürüleriyle gerçekleştirilebilir. Bu noktada ‘Çölleşme ve küresel ısınmaya karşı hayvan üretiminin azaltılması gerektiğini savunan çevreciler ve vejetaryenlerin söylediklerini nereye koymak lazım?' sorusuna bir cevabı var Savory'nin. “Dünyadaki arazilerin birçoğuna bakarsak nem oranının değişken olduğunu görürüz. Bu bölgelerde bitkilerin çok büyük kısmı nemli aylarda yetişiyor. Ancak bunun neredeyse tamamı her yıl yer üstünde ölüyor. Bu bitkiler eskiden yani modern insandan önce biyolojik olarak dönüşüyordu. Otçul hayvanlar ve midelerindeki mikroorganizmaların işbirliği ile dönüşüyordu. Hayvanlar buradan uzaklaştırılınca otlaklar toprakla birlikte ölmeye başladı. Çünkü biyolojik çürümenin yerini kimyasal oksitlenme aldı. Bu da otlakların sağlığı için gerekli olan ölü bitkilerin yok olması ve yıllık bitki döngüsünün gerçeklemesi için çok yavaş bir süreç.” Çevrecilerin önerdiği gibi hiçbir teknolojinin biyolojik döngünün yerini alamayacağını ileri süren Savory, “Ateş yakma da doğal olan biyolojik döngünün yerini alamaz. Bu durumda hayvanları bitkilerin yıllık döngüsünü gerçekleştirmede düzgün bir şekilde yönetmek dışında bir seçeneğimiz yok. Bu, hayvanları endüstriyel tarımdan çıkarıp yeniden araziye sürmek anlamına geliyor. Fabrika modeli hayvancılık, çevreye, ekonomiye ve insan sağlığına yıkıcı etkisi var. Ve et yemeye yönelik artan bir öfkenin de sebebi. Suçlanacak şey hayvancılık değil o sürecin yönetim şekli. Ve veganlar ve çevrecilerin çevreyi korumak amaçlı yaklaşımları bilinçsiz bir şekilde çevreye zarar veriyor aslında.” diyor.TED konuşmasını milyonlarca kişi izlediSavory'yi destekleyenler olduğu gibi çok ciddi şekilde karşı çıkanlar da var. Onun bu muhalefete karşı sunduğu en güçlü argüman ise milyonlarca kişi tarafından izlenen TED konuşmasında da verdiği ABD'den bir milli park örneği. Tarih boyunca bir bozkır/otlak olan bu arazi 70 yıldır otçul hayvanlardan izole biçimde tam bir dinlendirme sürecine tabi tutuluyor. Ayrıca ABD'nin sahip olduğu tüm teknoloji birikiminin milyonlarca dolar harcanarak kullanıldığı bir arazi bu ve bunlara rağmen Afrika'da görebileceğiniz kadar vahim bir hızla çölleşiyor.‘Kamuoyu bilinci ne durumda?' diye sorunca ‘trajik şekilde düşük' cevabını veriyor: “Çünkü bilginin yayılması ve kontrolü otoritelerin elinde ve medya da çok nitelikli değil ne yazık ki.” Ancak internet ve sosyal medyadan çok umutlu Savory. Nasıl olmasın ki? TED'de yaptığı konuşma bütüncül yöntemin duyulması ve tanınması konusunda dönüm noktası olmuş. Birçok kurum Savory Enstitüsü ile işbirliğine girmeye istekli. Savory'ye göre sıradan çiftçiler ve çobanlar genelde yeni fikirlere açıklar. Ona göre aslında hep böylelerdi. Medeniyeti mümkün kılan sebze, meyve, tahıl ve hayvan yeminin hep onlar tarafından geliştirilmesi de bundan dolayı zaten. Biyoloji bilimini esas alarak tarım yapan çok az orandaki arazinin sıradan çiftçiler tarafından yapılmasının sebebi de bu. Hükümetlerden, büyük kuruluşlardan ve üniversitelerden gelen muhalefete rağmen. Savory'ye göre halk yavaş yavaş sıradan çiftçilerin geleneksel kimyasal ve endüstriyel tarıma zorlayan otoritelerden çok daha bilimsel olduğunu görmeye başladı.Son olarak Savory şunları diyor: “Tarım hem pratikte hem de politika ve kanunlar bazında bütüncül yönetimi dikkate almadıkça insanlığın geleceği iyi olmayacak. Yoksulluk, şiddet, sosyal düzenin çöküşü tarihte hiç olmadığı kadar yüksek derecede olacak. Ancak umudum da var. İnsan ruhu inanılmaz. Wright Kardeşler uçmanın prensiplerini öğrenince 70'lerde kendimizi Ay'a yolculuk yaparken bulduk. Hiçbir otorite insan yaratıcılığını ve ruhuna ket vuramaz. Tarımda nasıl yöneteceğimizi ve nasıl politika geliştireceğimizi öğrendik. Halk bütüncül yönetimde ısrar eder etmez insan ruhu uçmaya başlayacak.”

    0 0

    AK Parti milletvekili ve eski başbakan yardımcısı Emrullah İşler, ‘IŞİD öldürüyor ama işkence bari yapmıyor’ tweetini tepkiler üzerine kaldırdı. Ama IŞİD’in işkencelerine maruz kalanların kulağına gitti. Gördükleri, kan donduran işkenceleri anlattılar. İşkence görmek ne demek!İnternette yayınladıkları görüntülerde tutsaklarını kafalarını keserek veya kurşuna dizerek öldürürken görülen IŞİD’in daha başka ne yöntemlerle insanları öldürdüğünü ellerinden kurtulanlar anlatıyor. IŞİD’in uyguladığı işkenceleri detaylı olarak anlatamayacağız. Mağdurların yaşadıklarını tarif etmeleri bile dinleyenin kanını donduruyor. Buraya yazabileceğimiz kadar hafif (!) olanları aktaracağız. Enver el-Hıdır, Rakkalı bir avukat. Suriye de tanınmış bir isim. IŞİD Rakka’yı ele geçirdiğinde onu da tutuklamış. Suçu avukat olması ve mülteci Suriyeliler için Türkiye’den yardım malzemeleri getirmesi. Hıdır’a göre, demokrasiyi kafirlik olarak gören örgüt, avukatları da yasaları temsil ettikleri için tamamen mürted (dinden çıkmış-kafir) olarak değerlendiriyor. El-Hıdır’ın tutuklandıktan sonra yaşadıkları korku filmi sahneleri gibi: “Ellerimi arkadan bağlayıp arabaya bindirdiler. Yanıma oturan militan yol boyunca başıma silah dayayıp; ‘İçinde bir mermi var, bakalım o domuz kafanı ne zaman patlatacak!’ diyordu. Her seferinde ‘tık’ sesi geliyordu ama tabanca patlamıyordu. Beni Rakka’da bir yeraltı cezaevine götürdüler. Yaşadığım için sevinçliydim. Ancak cezaevindeki işkencelerden dolayı her gün ‘Keşke arabada ölseydim.’ diyordum. Önce tavandan bir zincirle beni yukarıdan bağladılar. Sürekli ayaklarımın ucunda duruyordum. Kendimi bıraksam kollarım kopacak gibi oluyordu. 48 saat bu şekilde kaldım. Ne zaman gözümü kapatıp uyusam büyük bir acıyla gözlerimi açıyordum. Öyle işkence sesleri duyuyordum ki insanlar ‘Beni öldürün, öldürün!’ diye ağlıyordu. Sonra da kurşun sesleri duyuyordum. Sesler kesiliyordu. İki gün sonra beni askıdan indirip sadece boyum uzunluğunda ‘tabuta’ benzer bir hücreye koydular. İçinde tuvalet ihtiyacı için bir delik vardı. Boğuluyorum zannediyordum.”İçinde ölülerin ve hayvan leşlerinin olduğu Hute adlı çukura tutsaklar yaralı veya elleri/ayakları bağlı halde canlı olarak atılıyor.İşkence var, işkence varEnver el-Hıdır, kendisine yapılan işkenceleri anlatırken zaman zaman duraksıyor. Adeta o günleri yaşamanın acısıyla gözyaşlarına boğuluyordu. Bazen özür dileyerek gördüğü bazı işkenceleri anlatmaktan utanıyordu. Neredeyse her cümlesi “Bunlar Müslüman değil, bunlar insan bile olamaz.” sözleriyle bitiyordu. Konuştuğumuz diğer mağdurların anlattıklarına göre IŞİD’in akla ziyan işkence usulleri var. Mesela demir zincirle dayak, boğulma hissi veren poşet ve elektrikli işkenceyi mağdurlar sıradan işkence yöntemleri olarak ifade ediyor. Bir süre ağladıktan sonra kendini toparlayan el-Hıdır, ‘akrep bağlaması’ adını verdikleri bir işkencenin kendisine uygulandığını anlatıyor.‘GUANTANAMO’DA, BİZE YAPTIKLARI İŞKENCELERİ ŞİMDİ KAFİRLERE YAPIYORUZ’ Örgütün işkence ekibi Guantanamo’da, Afganistan ve Pakistan’da işkence görmüş kişilerden oluşuyor. El-Hıdır, işkencecilerinin buralarda kendilerine yapılanları anlatıp; “Şimdi biz bu işkenceleri kafirlere yapıyoruz.” dediklerini aktarıyor. Ne acıdır ki el-Hıdır, Suriye’de devrimin ilk başlarında da hapis yatmış ve işkence görmüş. Diyor ki; “Ama IŞİD’inkinin yanında inanın onlar işkence bile değildi. IŞİD’in yaptığı bu işkenceler, insan fizyolojisini ve yapısını çok ama çok iyi bilen belki de uzman doktor olan bir kişinin tasarlayabileceği işkence türleriydi. Çünkü insanı öldürmekten beter ediyordu. İnançlı bir insan olmama rağmen imkânım olsaydı, orada hiç düşünmez intihar ederdim.”El-Hıdır, işkencecisine Kur’an-ı Kerim’den esire işkence yapılmamasını emreden ayetleri okumuş. Aldığı cevap şu olmuş: “Sus kafir, bizim emirimizin talimatı böyledir. Biz emirleri emirimizden alırız. O Allah’ın vekilidir.” El-Hıdır, işkencecilerin Suriyeli olmadığını söylüyor. Diyor ki; “Avukat olduğum için beni kafir ilan ediyorlardı. Ayet, hadis okusam da beni dikkate almıyorlardı. Hatta bir seferinde ‘35 bin avukat var hepsi kafir mi?’ diye sordum. ‘Hepsi kafir hepsini öldüreceğiz.’ dediler. Soruyorum, bunların İslam’la ne alâkası var?”El-Hıdır, akrabalarının Rakka’nın emiriyle görüşüp, yüklü miktarda fidye vermesinden sonra kurtulmuş. 3 ay kaldığı hapisten çıktıktan sonra kendisine yapılan işkenceleri araştırmış, Suriye’de bu tür işkenceleri kimsenin bilmediğini öğrenmiş. İşkencelerin etkisini hapisten çıktıktan sonra daha fazla gösterdiğini anlatan El-Hıdır, “Sadece susup, hiçbir şey konuşmadan bir kenarda oturmak istiyorsun. Cezaevinden çıktıktan sonra çocuğum ‘baba’ diye sarılıyordu. Onu tokatlıyordum. Ben hapisten çıktığıma inanmadım. Aileme yaşadıklarımı hiç anlatamadım. Arkadaşlarım var IŞİD’in zindanlarından çıkan. İnanın hepsinin psikolojisi bozuk. Benim görmediğim bazı işkenceleri onlara yapmışlar. Bazılarının kemikleri kaymış.” diyerek yaşadıkları özetliyor.IŞİD’İN KORKUNÇ İNFAZ ÇUKURU ‘HUTE’IŞİD’in Suriye’de belki de en korkutucu infazlarından biri Telabyad’ın 25 kilometre güneyinde bulunan 150 metre derinlikteki Hute çukurunda yapılıyor. Esirlerini ölü ya da canlı buraya atıyorlarmış. El-Hıdır, bir IŞİD komutanının kendisine “Şimdiye kadar bir Nusayri esiri Rakka’ya getirmedim. Hepsini bu çukura doldurdum.” dediğini söylüyor. El- Hıdır, “Çukurun etrafında öyle bir koku var ki yanından bile geçemezsin.” diyor. Her an gırtlağının kesileceği korkusuyla yaşamak! Ölümcül işkenceleri yaşayan ve tanık olan Türkiye’de bir sürü mülteci var. Fakat korkuyorlar. Tekrar örgütün eline geçmekten, en çok da öldürmeyip süründüren bu işkenceleri görmekten. O sebeple birçoğu ismini vermek istemiyor. İsmini veren de fotoğrafını… Ama hangi Suriyeliyle konuşsanız bu dehşet işkencelerden söz ediyor.IŞİD’in elinde 3 gün tutsak kalan ve kurtulan Suriyeli gazeteci Hazem Dakil, sadece fotoğraf veriyor. Kendisi, Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) destekleyen bir gazeteci. IŞİD, kendileri hakkında olumsuz haber yaptığı ve uluslararası gazetecilere bilgi verdiği için Suriyeli medya mensuplarını kaçırıyor ve çoğunlukla öldürüyor. Hazem Dakil aralarında sağ kurtulanlardan. İdlib kentine bağlı Maarit Mısri ilçesinde habere gittiği sırada önünü kesen 3 silahlı ve motosikletli IŞİD militanınca kaçırılmış. Dakil, hapsedildiği evde günlerce işkenceye maruz kalmış. Birini şöyle anlatıyor: “Ellerim bağlı halde tutuyorlardı. Sık sık bıçaklarla gelip Allahu Ekber diyerek tekbir getiriyorlardı. Öldürüleceğimi sanıp kelime-i şehadet getiriyordum. Sonra gülüp tekme tokat dövüyorlardı. Tutulduğumun üçüncü günü ellerim bağlı şekilde pencereden kaçtım. Dönersem kesinlikle öldürüleceğim. Bu yüzden Avrupa’ya iltica başvurusunda bulundum.”Yalvarırım beni öldürün...Suriyeli avukat Enver El Hıdır gördüğü işkencelerden birini arkadaşı üzerinden göstererek anlattı. Akrep Bağlaması denen bu duruşta eller kelepçeyle kilitleniyor. Bu haldeki kişinin kan dolaşımı durduğu için bir saat sonra acılar içinde ölüyor. IŞİD işkencecileri tutsaklarını bu halde yarım saat bekletiyor. Çözüyor bir süre sonra tekrar yarım saat bekletiyor. Nasıl acıdığını işkenceye maruz kalan El Hıdır, “Beni öldürün diye yalvarıyordum.” diyerek tarif ediyor.

    0 0

    Türk halk müziği sanatçısı Kıvırcık Ali’nin elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılması üç yıl oldu.Geçtiğimiz günlerde onunla ilgili çok sürpriz bir albüm yayınlandı. Sanatçının yayınlanmayan saklı kayıtları Hasret isimli albümle gün yüzüne çıktı. Eserlerin bazıları sanatçının Gül Tükendi Ben Tükendim albümünden önce, kendi olanaklarıyla yaptığı ve eski firması tarafından çıkarılmayan albümden. Diğer eserler ise sonra yayınlarım düşüncesiyle albümlerine koymayıp gelecek çalışmaları için sakladığı türküler. Kıvırcık Ali - Hasret - İber Müzik Multitap'tan yeni albüm: Özel Birisin Multitap, nevi şahsına münhasır bir müzik grubu. Onları 2010'da çıkardıkları Takım Oyunu isimli albümüyle tanıdık. Grup, dört yıl sonra ikinci albümleri Özel Birisin ile karşımızda. Uzun yıllar müzik dünyasında farklı sanatçılarla müzikal çalışmalar gerçekleştiren grup üyeleri, artık sadece Multitap ile devam ediyor çalışmalarına. Bu birliktelik ikinci albüme olumlu bir şekilde yansımış. Özel Birisin'de yine Multitap'a özgü bir müzik karşılıyor bizi. Ancak ilk albümden daha çok kimliğini kazanmış bir müzik. Güçlü ve hiciv dolu sözler ve bizi 60' ve 70'li yıllara götüren müziklerle Özel Birisin, son zamanların en özgün albümlerinden. Multitap - Özel Birisin - Lila Records Dinle Ney'den Türküler Müzikseverler Ethem Adnan Ergil'i Anadolu'nun dört bir yanından seçtiği türküleri kendine has düzenlemeler eşliğinde, gitarıyla yorumladığı enstrümantal Turkish Folk Guitar seri albümlerinden tanıyor. Sanatçı yıllar sonra bu sefer de ney üfleyerek başlattığı serinin ikinci albümü ‘Ney İle Türküler’ ile karşımızda. Arda Boyları, Havada Bulut Yok gibi hepimizin bildiği türküleri kendine özgü dokunuşlarıyla yorumlamış. Albüm modern bir saunda sahip olsa da ney ve bendirin, büyüleri bozulmadan geliyor kulaklarımıza. Ethem Adnan Ergil - Ney İle Türküler - Aşk Müzik

    0 0

    Türk halk müziği sanatçısı Ender Balkır’ın yüzüne aşina olmasak da sesini duymayanımız yok gibi. Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Hanımın Çiftliği, Dila Hanım gibi birçok dizide söylediği türküler milyonlar tarafından sevildi. Sanatçı, önemli olanın kendisinin değil, türkülerin tanınması olduğunu söylüyor.Müzik yolculuğunuz nasıl başladı?Müziğin içinde doğdum diyebilirim. Babam, abim, ablam herkes evde türkü söylerdi. Üç-dört yaşlarında dedemin bana elma bahçesinde türkü söylettiğini hatırlıyorum. Tunceliliyim ama bizim ilçe Elazığ’a daha yakındı. Özellikle Diyarbakır ve Elazığ türküleriyle büyüdüm. Dedem çok seyahat ederdi. Gittiği her yerden eve türkü taşırdı. Babam da dedemin taşıdığı türküleri söylerdi. Malum o zamanlar kayıt imkânı yoktu. Ben de babam, abim ve ablamdan duyduklarımla türkülere sevdalandım ve türkü söyledim. On bir yaşında bağlama çalmaya başladım. Bu işi profesyonel olarak yapmaya nasıl karar verdiniz?Daha öncesinde de çalıp söylüyordum ama ilk olarak 1997 senesinde profesyonel olarak sahneye çıkmaya ve bu işten para kazanmaya başladım. O zamanlar üniversitede öğrenciydim. Babam memur olduğu için benim de garanti bir meslekte çalışmamı istedi. Konservatuar okumama izin vermedi. Ben de matematik okudum. Dört sene İstanbul’da öğretmenlik yaptım fakat sadece müzikle ilgilenmek istiyordum. Çünkü türkü söylemek benim aşk halim. Bu yüzden öğretmenliği bırakıp tamamen müzikle ilgilenmeye başladım. Aç kalırsam da böyle aç kalayım dedim.Türkü söylemeyi seçmenizdeki tek sebep aileniz değil sanırım...Türküler bizim hayatımızın bir parçası. Gelenek, görenek, geçmişten çıkardığımız dersler… Sarayın yazılı tarihi vardır. Halkın yazılı tarihi türkülerdir. Aslında sözlü tarihimiz demek daha doğru. Bir dönem türkü furyası vardı. O furyanın türkülere zarar verdiğini düşünüyor musunuz?Onların söylediğinin çoğu türkü değildi zaten. Türkünün korunmaya ihtiyacı yok. Halk zaten sahte olanı çabucak eliyor. Türkü bizim klasiğimizdir. Popüler olanlar kısa zamanda tükeniyor. Gerçek türkülerden bıkmazsınız. Çok tutsun çok tıklansın diye yapılmış şeyler değildir. Türkülere bir şey olmaz. Altın, yere düşmekle pul olmaz.O dönemde birçok kişi çıktı ortaya fakat birkaç kişi bugünlere gelebildi…İçine her bağlama sokulan şeye türkü dediler. Fantezi müziği, pavyon müziği yapan bazıları çıkıp ben türkücüyüm diye ortalıkta dolaştı. Hâlâ dolaşıyorlar. Üç-dört türkü söylemekle türkücü olunmaz. Kendi tarzları bile yok ama kimseye yutturamazlar bunu. Çünkü halk gerçek türküyü gayet iyi biliyor.Yeni albümünüzün adı Ahir. İsminin kinayesi nedir?Ahir; sonra gelen, sonraya kalan demek. Ben burada iki anlamda kullandım. Hem türkülerin ahirliği hem de insanların yaşantısındaki ahirliği kastediyorum. 600 yıl önce söylenmiş bir türkü bugün bizim yaşantı ve duygularımıza bir şekilde dokunuyor. Kıyamete kadar da dokunacaktır. Bu sebeple de türküler ahirdir. İnsanların ahirliğine gelince... İnsanın mirası insanların zihninde bıraktığı geçmişidir. Eğer insanlar ardınızdan iyi şeyler söylüyor, adınız duyulduğunda tebessüm ediliyor, canı gönülden ‘iyi bilirdik’ deniyorsa sen de ahir olmuşsun demektir.Siz de Ahir kalmak istiyorsunuz…Kim istemez ki? Ailemden aldığım ders: “Her zaman iyi bir insan ol, kimsenin hakkına, hukukuna göz dikme. Kimsenin özgürlüğüne karışma. İnsanlara sevgiyle bak.” Bunları yapabilirsek ahir kalabiliriz.İnsanlar sesinizi dizilerde söylediğiniz türkülerle tanıdı. Nasıl başladı bu macera?İlk olarak ‘Hanımın Çiftliği’ ile başladı. Mazlum Çimen teklif etti. Mazlum abi insanların sesimi duymasını istiyordu. Dizinin konusunun geçtiği dönemdeki Adana türkülerini seslendirmemi istedi. Türkülerden bir repertuar hazırladık. İlk iki bölümden sonra çok güzel tepkiler gelince yapımcılar devam etmek istedi. Her bölümde neredeyse bir türkü okuduk. Sonrasında Aytekin Ataç, Dürüye’nin Güğümleri diye bir dizi çekiyordu. Orada karakterlere türkü isimleri verilmişti. Karakterlerin isimleriyle ilgili türküler söyledim. Sonra Nail Yurtsever’in müziklerini yaptığı ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ dizisinde Arif diye bir karakter vardı. Bu karakterin türkü söylemesi gerekiyordu. Onun ağzından türküler söyledim. Hatta sesi kalın olduğu için biraz da pes söyledim. Çok sevildi.Düğün Dernek filmindeki Hım Hım Yar isimli türküyü de ilk siz seslendirdiniz...Biz orada hangi türküleri söyleyebiliriz diye konuştuk. İlk başta bu türküyü filmdeki düğün sahnesi için düşünmüştük. Ahmet Kural ve Murat Cemcir de türkü sevdalısı. Bu türküyü çok sevdiler. Okuyup fragmana koydular. Onlar söyleyince çok dikkat çekti.Şöhret isteseydim pop söylerdimİnsanların, yüzünüzü çok fazla bilmemesinden şikâyetçi misiniz?Hayır değilim. Benim derdim kendimi anlatmak değil, türküleri anlatmak. O yüzden kendimden çok, türküleri ön plana çıkarmak istiyorum. Ben bir aracıyım. Hiçbir önemim yok. İnsanlar beni tanımasalar da olur ama türküleri dinlemeleri benim için daha önemli. Meşhur olmam önemli değil. Şöhret olmak isteseydim pop müziği söylerdim ya da popüler bir iş yapardım. Bu tamamen benim tercihim. Bir nevi hizmet olarak görüyorum bunu. Türkü söylerken yüzlerce insanın bana eşlik ediyor olması bir şeyleri doğru yaptığımı gösteriyor. Bu da benim için en büyük mutluluk.Türkülerin tanınmasında diziler güzel bir misyon üstlendi diyebilir miyiz?Elbette. Dizilerin katkısı büyük ama insanlara doğru bir şey sunuyorsanız bunu nereden ilettiğiniz önemli değil. Bunu sinema filminde ya da konserlerde de yapabilirsiniz. Önemli olan onun insanlara ulaşması. İlettiğiniz şey iyiyse zaten kalitesi anlaşılıyor. Başka projeleriniz var mı?Türkülerin hikâyelerinden oluşan kısa filmler çekmeyi düşünüyoruz fakat bütçe gerekiyor. Daha fazla insanın türkü dinlemesini istiyorum. Bilinmeyen türkülerin de insanlar tarafından bilinmesini istiyorum. Allah izin verirse ölene kadar türkü söyleyeceğim. Şimdi Harput türküleri hazırlayacağım. Bu türkülerin daha geniş kitlelere ulaşmasını arzu ediyorum. Çünkü gerçekten çok özel türküler.

    0 0

    “Dün dündür, bugün bugündür.” sözü sadece bizde geçerli.New York’ta 100 yıl önce kapatılan ve içinde gelecekte okunması amacıyla Wall Street İş Adamları Derneği’nce saklanan mektup ve ticarî belgelerin bulunduğu kapsül törenle açıldı. 100 yıl sonra açılmak üzere bir de yeni kapsül hazırlandı. Lise öğrencilerinin hazırladığı kapsülde; mektup, doküman ve günümüze ait kişisel eşyaların yanı sıra Lady Gaga bileti de yer alıyor. Torunları nezdinde imajları pek parlak olmayacak gibi. Pembe elmas kimdeyse...Kadınların tektaş merakı bazen pahalıya patlayabiliyor. Sotheby’s Müzayede Evi tarafından 15,5 milyon dolardan satışa çıkarılan 8,41 karat büyüklüğündeki pembe elmas, Hong Kong’da uzun bir çekişmenin ardından 17 milyon 800 bin dolara (yaklaşık 52 milyon lira) alıcı buldu. Bu rakam bir dünya rekoru. Cenevre’de geçen sene 59,60 karatlık ‘Pembe Yıldız’ adındaki elmasa 83 milyon dolar değer biçilmiş ve ancak satışı bir türlü gerçekleştirilememişti. Şanslı kadın kim, şimdilik meçhul. Monako Prensi’nin büyük derdiÇocuk sahibi olmak ebeveynleri her daim heyecanlandırır. Aman tulumu eksik kalmasın, hastane çıkışını da unutmayalım derken tatlı bir telaş başlar. Ancak “Büyük başın derdi büyük olur.” hesabı Monako Prensi Albert kara kara düşünüyor. Kendisi ikiz babası olacak. Ancak ülke anayasasına göre doğan ilk erkek çocuk vâris oluyor. İlk kız doğarsa ne olacağı ise belirsiz. Tahtın ve babasının 1 milyar dolarlık mirasının vârisi kim olacak bekleyip göreceğiz.

    0 0

    Gazeteci Zafer Özcan, 'Emir Büyük Yerden: Paraleli Batırın' adlı kitabında Hizmet Hareketine yapılan ekonomik baskıları anlattı. Özcan'a göre Bank Asya'ya sahip çıkanlar ekonomik krizi önledi.17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ve gerçekleştirilemeyen 25 Aralık süreci, siyasi ve sosyal sonuçları kadar ekonomik boyutuyla da ülke tarihine geçti. Bugün Gazetesi Ekonomi Müdürü Zafer Özcan sürecin yakın tarihe bir ibret vesikası olarak geçmesi için ‘Emir Büyük Yerden: Paraleli Batırın’ kitabını kaleme aldı. Kitapta sürecin aktörleri denebilecek TUSKON, TÜSİAD, Halk Bankası, Bank Asya ve bazı şirketlerin iktidar ve siyasetle imtihanı konu ediliyor. Kaynak ve Koza İpek Holding’e yapılanların yanı sıra medyada çıkan haberler de kitapta yer alıyor.17 Aralık’tan sonraki süreci ekonomide ‘İkinci 28 Şubat’ şeklinde tanımlıyorsunuz. Neden ikinci 28 Şubat?28 Şubatta her taşın altında aranan ve kötülüklerin müsebbibi görülen irticanın yerini, bugün ‘paralel paranoyası’ almış durumda. 28 Şubat ile 17 Aralık kıyaslandığında, önceki mağdurlar bugünün muktedirleri. Dün irtica paranoyasına kurban edilenler, bugün bu paranoyla kurban avında. İki dönemde de mağdur konumu değişmeyen grup, Hizmet Hareketi veya yaygın adıyla cemaat. Nasıl ki 28 Şubat’ın bazı kesimler için ekonomik bedeli olduysa 17 Aralık süreci de bazı kesimler için ciddi bir ekonomik bedele yol açtı. Üstelik bu sefer daha sistematik ve ağır bir bedelden bahsediyoruz. Öyle ki banka batırmaktan medyaya reklam ambargosu uygulamaya kadar uzanan, bizzat iktidar eliyle uygulanan sistematik bir çalışma bu.Değişen bir şey yok mu peki?28 Şubat uygulamaları nasıl ki bu ülkedeki banka hortumlamalarının perdesi işlevi gördüyse 17 Aralık sonrası uygulamalar da rüşvet, yolsuzluk ve kara para çarkının perdesi hükmünde. Değişen bir şey yok.Sonuçta bu bir yolsuzluk ve rüşvet operasyonu. Bank Asya bu işin neresinde?17 Aralık’ta savcının talimatıyla, hâkimin onayladığı kararlarla kolluk güçleri bir operasyon yaptı. Yolsuzluk operasyonun yapanlar Bank Asya’nın memurları mı? Değil. Yolsuzluk operasyonunu bir darbe olarak görüyorsan bunun gereğini yaparsın ki yaptın. Polisleri tutukladın, meslekten attın, hâkim-savcıların yerini değiştirdin vs. Tüm bunların bankayla ne ilgisi var? Biraz daha genişletelim; bunun anaokuluyla veya Gambiya’daki okulla ne ilgisi var? 17 Aralık’tan sonra toplum cinnet hali yaşıyor. Bunun yansımalarından biri de Bank Asya.Bank Asya ticarî bir faaliyet...Evet. Bank Asya’da 185 girişimcinin kurduğu bir banka. Birtakım insanlar bir araya gelip sermaye koyup banka kurmak istemişlerse, bu insanlar cemaate yakın insanlar da olabilir. Bir atölye bile kuracak olsanız kafanıza uyan insanla kurarsınız değil mi? Herkesin yasal hakkı var. Topbaş cemaatinin de sahip olduğu Albaraka Türk var. Ya da İhlas grubunun bankası yok muydu? Vardı, iyi yönetemediler, bir sürü insan mağdur oldu. Onlar da cemaatti. Bunların hiçbiri sorgulanmadı.Sorgulanması gereken ne?17 Aralık’a kadar Bank Asya’nın bir cemaat bankası olduğu bilinmiyor muydu? Veya öyle olduğu biliniyordu da yaptığı birtakım usulsüzlüklere göz mü yumuluyordu? Hayır. ‘Bu iş yasalara ve ahlâka uygun yapılmış mı?’ bunu sorgulamak gerekiyor. 10 aydır bunca kara propagandaya rağmen bu banka bir tane müşterisini bile mağdur etmemiş. Banka yasal hakkı olduğu halde vadeli mevduat hesaplarındaki vadeler dolmadan talep edenlerin hepsinin parasını ödemiş. Demek ki bu iş standartlara uygun yapılıyor.Bazı çevrelerin iddia ettiği gibi banka, cemaatin para kaynağı mı?Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) bütün bankaların ciğerini bilir. Hatta murakıplarının her bankada kendi odaları vardır, oturur çalışırlar. BDDK’nın bilgisi dışında bir işlem yapılmaz. Para kaynağı dediğimiz zaman yasadışı bir işlemden bahsediyor olmamız lazım. Bunun olmadığı çok açık. Cemaat açısından baktığınızda Bank Asya bir avanta kapısı değil, tam tersine insanların fedakârlık yaparak ayakta tuttuğu bir kuruma dönüştü. Evlerini, arabalarını satıp bankaya yatırıyorlar. Bu durum, dünya tarihinde görülmüş bir şey değil.Bu bankanın batmasına engel olan insanlar aslında neyi kurtardı?Bank Asya’ya sahip çıkanlar, ekonomik istikrarı korumuş oldu. Eğer Bank Asya batmış olsaydı 10. büyük bankanın bu duruma düştüğünü gören bütün mudilerin bankalara hücum edip mevduatlarını çekmeyeceklerini kimse garanti edemezdi ve o işin nerede duracağını da kimse bilemezdi. Bu, büyük bir krizi tetikleyebilirdi. Yıllardır istikrar diyen insanların eliyle çıkarılmak istenen bir kriz, onların düşman ilan ettiği bir grup tarafından önlendi. Toplumun bu bankaya sahip çıkanlara bir teşekkür borcu var.Bankaların batması Türkiye’yi nasıl etkiler?Bu hükümet son 10 yıldır ekonomik istikrarın üzerinde durdu. İstikrarın en önemli ayağı da bankacılık sistemi. Malumunuz Türkiye 2008-2009’da küresel kriz yaşadı. O dönemin başbakanı ‘Kriz teğet geçti.’ demişti. Teğet geçti, çünkü bankacılık sistemi ayakta kalmıştı ve sağlam bir bankacılık sistemi vardı. 2001 krizinde Türkiye’de bankalar çökünce bankacılık sistemi rehabilite edildi. Bu bizi 2008-2009 krizinde korudu. Bankacılık bir itibar mesleğidir. Panik başladığı anda durdurmazsınız.Banka batırma meselesinin bir de reel sektör ayağı yok mu?Taraf Gazetesi’nin gündeme taşıdığı, Hizmet Hareketi’ne yakın kişilere ait 100 bin şirketin fişlenip, vergi denetimleriyle zor duruma düşürülüp, hükümete yakın kişilere devredilmesi planı da deşifre oldu. Bu işin müsebbiplerinin şunu görmesi gerekiyor: İşsizlik ve özellikle genç işsizliğin arttığı, büyümenin düştüğü bir ortamda bu kadar şirketin hedefe konulması, yüzbinlerce yeni işsiz demektir. O bakımdan ısrarla ekonomik istikrar diyenlerin bu tavrını da anlayabilmiş değilim.Türkiye yeni döneme ne kadar hazır?Para birimimiz dolar karşısında değer kaybediyor, piyasalar sarsılıyor. 2008’den bu yana sıcak paraya bağımlı bir ekonomi haline geldik. Sıcak para bize gelecek, biz o sıcak parayla ekonomideki en büyük sorunumuz olan cari açığı finanse edeceğiz. Buna alışmış bir yapı vardı. Doğrudan yabancı sermayenin de riskli olduğu bir dönemdeyiz. İç karışıklıklar ve hukukla ilgili sorunlar yabancı sermayeyi ürkütüyor. Sıcak paranın kesilme ihtimalinin getirdiği bir panik var. Bunun ekonomik krize gidip gitmemesi hükümetin tavrıyla ilgili. Ali Babacan ve ekibi piyasaya güven veriyor. Onların rahat bırakılmaları gerekiyor. Bu kadar riskli dönemde ekonominin dengeleriyle oynamak yerine ekonomiye odaklanmak gerekiyor. Yoksa ortaya çıkacak faturayı sadece cemaat değil, bütün toplum öder.

    0 0

    Havalimanları arasında yaşanan rekabet nedeniyle uçakla seyahat son yıllarda epey keyifli hale geldi.Yolcu memnuniyetini artırmak isteyen havalimanı işletmecileri, son derece lüks yolcu dinlenme salonları, alış-veriş mağazaları ve cafe-restoranlarla uçuş öncesi en mükemmel ortamı oluşturmak için elinden geleni yapıyor. Ancak, yoğun güvenlik tedbirleri, yolcuları sevindiren ayrıcalıklı hizmetleri gölgede bırakıyor. Çeşitli olaylar bahane edilerek artırılan güvenlik uygulamaları yolcuları çileden çıkarmakla kalmıyor, çoğu zaman görevlilerle sert tartışmaların yaşanmasına neden oluyor.Türkiye’nin yanı sıra başta ABD olmak üzere İngiltere, İsrail ve Kanada uçuşlarında ek güvenlik tedbiri uygulanıyor. Özellikle ABD, Ortadoğu’daki gerginliği gerekçe gösterip ülkesine gerçekleştirilen uçuşlarda güvenliğin en üst düzeye çıkarılmasını istiyor. Bu durum da uçuşları çileye dönüştürüyor.ABD’ye rest çektiler!ABD’nin bitmek bilmeyen istekleri ülke sivil havacılık otoritelerini de bezdirdi. Geçen hafta bir Avrupa başkentinde düzenlenen, ‘Uluslararası Sivil Havacılık Örgütleri Güvenlik Toplantısı’nda bir araya gelen 45 ülke temsilcisi, duydukları rahatsızlığı dile getirdi. Yolcu bilgilerinin önceden iletilmesinin yanı sıra ek güvenlik uygulamalarının ABD uçuşlarında ciddi rahatsızlık oluşturduğuna dikkat çeken temsilciler, yolcuların yaşam alanlarındaki konforu ortadan kaldıracak tedbirlerin uygulanmasından vazgeçilmesini istedi. Ülke sivil havacılık otoriteleri ile sektör temsilcilerinin şikâyetlerini dinleyen ABD heyeti ise talepleri dikkate alacaklarını söyledi.Temmuzun ilk haftasında başlatılan uygulamayla, ABD ve İngiltere’ye uçan yolcuların elektronik eşyaları özel denetimden geçiriliyor. Yolcuların en az yüzde 15’inde gerçekleştirilen kontrollerde, cep telefonu ve dizüstü bilgisayar gibi her türlü elektronik eşya, ‘muhafazasından ve bağlantı kablolarından ayrılarak’ x-ray’den geçiriliyor ve çalışır durumda olup olmadığı kontrol ediliyor. Denetimleri yeterli bulmayan ABD, kontrollerin tüm uçuşlarda ve her yolcu için yapılmasını istiyor.Tarih sohbetleri başlıyorAnadoluJet’in yeni projesi, ‘AnadoluJet’le Çanakkale Sohbetleri’, 15 Ekim Çarşamba günü Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde düzenlenecek söyleşiyle başlıyor. Tarihçi-yazar Talha Uğurluel’in anlatımıyla gerçekleştirilecek proje, Çanakkale’nin ardından Ankara, Trabzon, Kayseri, Konya ve Samsun’da yerel halk ve üniversite öğrencileriyle buluşacak.Borajet Ankara’ya uçacakBorajet Havayolları, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Ankara’ya sefer başlatıyor. Pervaneli uçaklardan vazgeçerek filosunu Brezilya yapımı Embraer 190 tipi uçaklarla yenileyen şirket, 26 Ekim’de İstanbul’dan Ankara’ya ilk uçuşunu gerçekleştirecek. Uçuşlar her gün düzenlenecek.ABD uçuşlarında ebola kriziLiberya’dan ABD’ye uçtuktan sonra hastalanan Duncan’ın durumu, yaklaşık 4 bin kişinin eboladan öldüğü Batı Afrika’dan daha fazla kişinin, aynı yolla ülkeye giriş yaparak, virüsü kıta dışına çıkarabileceği endişelerini yeniden gündeme getirdi. Bu yüzden beş havalimanında Batı Afrika’dan gelen yolcuların ‘yüksek ateş kontrolünden’ geçirilmesi kararı alındı. Tarama, New York’un John F. Kennedy Havaalanı’nda başlatılırken, Newark Liberty, Washington Dulles, Chicago O’Hare ve Hartsfield-Jackson Atlanta’da uygulamaya devam edilecek.Atlasjet 5 bin kişiyi ücretsiz uçurduTürkiye ile Kazakistan arasında sekiz yıldan bu yana tarifesiz sefer düzenleyen Atlasjet Havayolları, 2 Temmuz’da iflasını açıklayan Gülnur Tur’un 5 bin Kazakistanlı yolcusunu ücretsiz taşıdı. Organizasyon, şirkete 3 milyon 200 bin dolar maliyet getirdi.

    0 0

    Deneyenlerin mutlu, denemeyenlerin ise pişman olacağı bir tarif var bugün menünüzde. Et yemekleriyle meşhur Meksika mutfağından soslu biftek pişireceksiniz. Evet evet, siz ‘Ben mi?’ diyen beyefendi, ev hanımı, öğrenciler...Hanımlar, beyler geçen hafta belirttiğim gibi bu hafta Azteklerin, Mayaların diyarı Meksika’ya uzanıyoruz. ‘Mexican steak fries’ soslu Meksika bifteği yapacağız. Özellikle geleneksel tatları kanun gibi kabullenmiş, değişik mutfaklara alerjik ev hanımlarına, annelere sesleniyorum. Adından korkup, “Kızım nerden buluyorsun böyle afili yemekleri, bizimkilerin kökü mü kurudu?” demeyin. Yok, illa da diyecekseniz önce bana kulak verin hele. Görüntüsü itibarıyla ev değil, restoran yemeği gibi. Hah! Siz de tam bundan bahsediyordunuz değil mi? Zahmetlidir bu yemek.Zaman ister, sosuydu, süsüydü, püsüydü kim uğraşacak… Doğru, siz de haklısınız. Arifede onca tepsi baklavayı ben açtım, bayramda kilolarca eti ben doğradım zaten! Önyargı yok hanımlar. Mutfakta biraz değişiklik iyidir. Hep aynı et yemeklerini yapmaktan sıkılmadınız mı canım? Bugün evdeki malzemelerle damak tadımıza son derece uygun, hem şık hem farklı hem de çok pratik bir et yemeği yapacağız. Doyuruculuğundan dem vurmuyorum bile gözü doyuran mideyi doyurmaz mı? (Öğrenci evinde kalan gençler hazır kurbandan yeni çıktık. Etiniz de var. Çağırın sizin tayfayı, atın havanızı ve “İtiraz kabul etmiyorum bugün bendesiniz, soslu Meksika bifteği yapacağım.” deyin de bayram etsin garibanların gözü de midesi de.) Sözüm yalnızca kadınlara değil beyler! Pratik dediysem kadınların yapabileceği pratiklikte demedim değil mi? Dilinizden konuşayım da daha net anlaşılır belki. Haberin foto galerisini ziyaret edin beş dakikada Beşiktaş bir tarif değilse Beşiktaşlı olayım! Hayatınızda mutfağa girmemiş sözüm ona ‘beceriksiz’ bir eş iseniz bile, mazeret yok bu pazar akşam yemeği sizden. Zira bu yemeği yapmak için maharete hacet yok. Bir tutam sevgi kâfi. Ayrıca garanti ediyorum et olsa da olur olmasa da olur diyenleriniz bile bayıla bayıla yiyecek bu yemeği.Eh ikna çalışmalarını bitirip tarife geçelim artık. Meksika mutfağı denince bilenin, bilmeyenin aklına ilk acılı sos ve baharatlar gelir. Ancak yapacağımız yemek de ne acı ne de baharatlı olacak. Dilerseniz elbette acı ya da baharat ekleyebilirsiniz. Gelelim neden bu tarifi seçtiğime. Türkiye’de Meksika mutfağı sanırım fajita ile ön plana çıktı. Daha önce deneyenler bilir fajita da damak tadımıza uygun, çok lezzetli ve pratik bir et yemeği. Onu da yapabilirdik ancak geçtiğimiz yaz fajita tarifine başka bir haberde yer vermiştim. Peki Meksika mutfağında onca et yemeği varken neden soslu biftek? Bu konuda Türkiye’de gerek kullandığı malzemeler gerekse yöntem olarak gerçek Meksika mutfağını temsil eden Ranchero Restoran yetkililerinden yardım istedim. Ranchero’nun Türkçe karşılığı Meksika yerlisi. Mekânın işletmecileri ‘Gerçek Meksikalıların elinden çıkan, gerçek Meksika lezzetlerini’ İstanbullularla tanıştırma misyonuyla 2005 yılından bu yana hizmet veriyor. Bu açıdan doğru adresteydim. İştah kabartan onca Meksika yemeğinden soslu bifteğin, malzemelere ulaşılabilirlik açısından evde yapılmaya en uygun yemek olduğuna karar verdik. (Örneğin volkanik taşta pişirilen molcahate gibi bir yemeği seçseydim bu yemek mi evde pişirilecek diye beni defe koyardınız.)Ve girdim tecrübeli şef Rafet Yürek ile Ranchero’nun mutfağına. Ana malzemesi sadece et patates olan bu yemeğin sırrı, birbirinden lezzetli soslarında. (Nachos, salsa gravy, sour cream ve cheddar) “Hoppala! O kadar basit olduğundan dem vurdun, bunlar da ne şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim. Panik yok. Yerine neler kullanılabilir hem sordum hem kafa patlattım. Haydi yeter artık, az söz çok iş! Bir Meksika atasözüyle bitirmiş olayım. “Akıllı kimdir? Herkesten öğrenen. Kuvvetli kimdir? Hırslarını yenen. Zengin kimdir? Halinden memnun olan.”SOSLU MEKSİKA BİFTEĞİMALZEMELER:250 gr patates150 gr bonfile20 gr közlenmiş kırmızıbiber püresi40 gr dana füme (arzuya göre)25 gr frenk soğan (taze soğan da olur)30 gr ekşi krema (Büyük marketlerden temin edilebilir. Yoksa süzme yoğurt, krema ile karıştırılarak benzeri bir sos elde edilebilir.)50 gr mantar sosHazırlanışı:Bir gece öncesinden yağsız bonfile; sarımsak, biberiye, zeytinyağı ve süt ile marine edilir. Et orta ateşte tercihe göre az, orta veya çok pişmiş olarak kızartılır. Orijinal tarifinde et ızgarada pişiriliyor. Evde yaparken tava kullanmanızda sakınca yok. Patatesler kızartılır. Çukurca bir servis tabağına alınır. Altına ilk kat olarak kızartılan patatesler, közlenmiş biber püresi ve ekşi krema yerleştirilir. Üzerine bonfile et, dilimler halinde kesilerek konulur. Ardından dana füme, mantar sosu dökülür. İkinci kat için yine aynı işlem tekrarlanır. Üzerine frenk soğan konur ve servis edilir.Mantar sos tarifi: Tencereye sıvı yağ dökün. Yarım ay şeklinde doğranmış bir adet soğanı tavaya ilave edin ve soteleyin. Mantarları da ince ince doğradıktan sonra tavaya ekleyin. Mantarlar iyice pişene kadar kavurmaya devam edin. Ardından kremayı ilave edin. Kısık ateşte kaynamaya bırakın. Tuz ve karabiberle lezzetlendirin.Not: Cheddar sos kullanmadığımız için ikinci katta mantar sosu döküldükten sonra üzerine rendelenmiş eski ya da kaşar peyniri kullanmanızı tavsiye ederim.

    0 0

    Kozmik taksi olarak adlandırılan SpaceX’s Dragon, Uluslararası Uzay İstasyonu UUI ve Mars gezegenine yolcu götürmek için kullanılacak.

older | 1 | .... | 102 | 103 | (Page 104) | 105 | 106 | .... | 165 | newer