Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Articles on this Page

(showing articles 1 to 40 of 40)
(showing articles 1 to 40 of 40)

Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi
    0 0
  • 02/13/16--13:00: Bu yıl son gününüz olsun
  • Başlığa bakarak hemen olumsuz düşünmeyin. Sevgililer Günü'ne alternatif düzenlenen ‘Bekârlar Günü' için bir dilek bu. Şaşırmayın, 14 Şubat kadar yaygın olmasa da onların da günleri var.

    Anneler Günü, Babalar Günü, Kadınlar Günü, Çocuklar Günü, Sevgililer Günü varken ‘Bekârlar Günü'nün olmaması düşünülemezdi. İstisnaları olsa da bugün neredeyse tüm dünyada Sevgililer Günü kutlanırken önceki hafta ise sessiz sedasız bir gün daha kutlandı: Bekârlar Günü. Elbette onlarınki Sevgililer Günü gibi dünyanın her yerinde aynı günde kutlanmıyor. Çünkü net bir tarih yok. 3 Şubat günü Twitter'da '3 Şubat Dünya Bekârlar Günü' hashtag'i sayesinde bugünden haberdar olduk. Ancak internette dünya Bekârlar Günü diye arattığımızda karşımıza en çok çıkan tarih 11 Kasım. Her yıl bu tarihte çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu yüzbinlerce insan bekâr olmanın gururunu yaşamak için festivaller düzenliyor. Bugünün popülerleşmeye başlamasında Çin'in en büyük online satış sitesi 'Alibaba'nın etkisi büyük. Alibaba, 2015'te Dünya Bekârlar Günü olarak kutlanan 11 Kasım'da büyük indirimler yapmış ve sekiz saniyede 1 milyar dolarlık satış rakamına çıkarak bir rekor kırmıştı.

    Çin'de 11 Kasım'da kutlanan ‘Bekârlar Günü'nün, 90'lı yıllarda Sevgililer Günü'ne karşı bir akım olarak ortaya çıktığı biliniyor. Tekliği ifade eden bir rakamına atıfla 11 rakamının seçilmesi tesadüfi değil. 3 Şubat ve 11 Kasım'ın dışında ‘Dünya Bekârlar Günü' olarak kutlanan iki alternatif tarih daha var. İlki 29 Şubat. İrlandalı iki aziz St. Patrick ve St. Bridget'in evlenme teklif etme hakkının dört yılda bir kadınlara ait olmasına karar verdiği biliniyor. St. Patrick de ‘Bari uzun yıllar kadınların olsun' diyerek ‘29 Şubat'ı öneriyor. Bu tarih zamanla ‘Dünya Bekârlar Günü' haline geliyor.

    Hediyeler daha mütevazı

    15 Şubat Dünya Bekârlar Farkındalık Günü var ki aslında en mantıklısı o gibi görünüyor. Sevgililer Günü'nün hemen ertesinde kutlanan bugünün orijinal ismi Single Awarenes Day. İngilizce kısaltması üzgün anlamına gelen ‘SAD' kelimesi. ‘Bekârlara İyi Davranın' mı demek isteniyor bilinmez ama bekârlar bugünde diğer bekâr arkadaşlarıyla bir araya gelmeye ve birlikte hediyeleşmeye teşvik ediliyor. Ancak 14 Şubat'ın ticarileşmesine karşı çıkarak. Dolayısıyla kartpostal, çiçek gibi mütevazı hediyeler seçiliyor. Bazı yerlerde bekârların bir araya geldiği tanışma toplantıları düzenleniyor. Tabii bu biraz da ‘son bekârlar günü'nü kutlamak isteyenler için olabilir.


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Gol de yerim gol de atarım!
  • 43 yaşındaki Brezilyalı file bekçisi Rogerio Ceni, yeşil sahalara veda etti. Onun vedası diğer kalecilerden farklıydı. Çünkü nesli tükenmekte olan ‘hem tutan hem de gol atan kaleciler' zümresinin başını çekiyordu. Peki başka kimler mi var o listede?

    Kalecilik zor zanaattır. Tek başına takımlarına maç kazandırsalar bile haklarında olumlu iki-üç kelime edilir. Tersi durumda ise hem medyanın hem de taraftarın dilinden düşmezler. Bazı kaleciler var ki diğer meslektaşlarından daha şanslı. Belki kalelerinde gösterdikleri performansla değil, ileri uçta yaptıklarıyla hak ettikleri değeri bulurlar. Onların en ünlülerinden biri Rogerio Ceni. Brezilyalı file bekçisi, geçtiğimiz günlerde ligin son haftasında oynanan Goias maçının ardından ülke basınına yaptığı açıklamada, futbola veda ettiğini duyurarak futbolseverleri üzmüştü. Sao Paulo kalesini 1990'dan buyana koruyan 43 yaşındaki efsane, 131 golle kariyerine son verirken ‘golcü kaleciler' listesinde yer alan tek faal futbolcuydu. Biz de Ceni'den aldığımız ilhamla golcü kalecileri hatırlayalım istedik.

    Aynı maçta hem penaltı atıp hem de penaltı kurtaran tek futbolcu

    Dünyanın en sıra dışı kalecisi, Rogerio Ceni. Forvet oyuncularıyla yarışan tek file bekçisi. 25 yıl, 1256 maç, 131 gol… Profesyonel kariyerine 1990 yılında Sao Paulo'da başlayan Brezilyalı kaleci, başka bir takımın kalesini emanet almayı düşünmedi bile. Lakin penaltı ve serbest vuruşlardan bulduğu goller, adını, dünyanın en unutulmaz futbolcuları arasına yazdırmaya yetti. 5 defa bir maçta 2 gol atmayı başardı. Meraklısına not: “Aynı maçta hem penaltı atıp hem de penaltı kurtaran tek kaleci.” 24 Kasım 2013 tarihinde Botafogo karşılaşmasında, Sao Paulo forması altında 1117. maçına çıkarak, Brezilya tarihinde bir kulüpte ‘en fazla forma giyen futbolcu' unvanını Pele'den alan Ceni'nin CV'sinde 3 Brezilya Ligi, 2 Libertadores, birer Sudamericana ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası şampiyonlukları var. 7 Aralık 2015 tarihinde son defa kaleci kazağını sırtına geçirerek, 43 yaşında köşesine çekildi.

    Bir maçta hat-trick yapan tek kaleci

    1965 Paraguay doğumlu olan Jose Luis Chilavert, “bir maçta hat-trick yapan tek kaleci” unvanının sahibi. Velez Sarsfield'in formasıyla Ferro Carril Oestre'ye karşı oynadığı ve kazanılan maçın üç gole imzasını atan Paraguaylı kalecinin kariyeri boyunca Arjantin, İspanya ve Fransa'ya yolu düştü. Penaltı dışında mükemmel frikik kullanan Chilavert, tam bir serbest vuruş ustasıydı. Paraguay Milli Takımı'yla 74 maçta attığı 8 golün rekorunu kıran bir kaleci çıkmadı başka. Kariyeri boyunca toplam 62 gole imza atan Chilavert'ın, “Tek yıldız ben değilim, Paraguay takımı sadece Chilavert'ten oluşmuyor.” açıklamaları da ne denli ‘mütevazı bir kaptan' olduğunun göstergesi.

    Türkiye'de tarih yazdı

    Böyle bir listede Bulgar Dimitar Ivankov isminin yer almaması sürpriz olurdu. 2005 yılında Türkiye'ye adım attığı günden itibaren attığı 25 golle ‘golcü kaleciler' listesine girmişti çoktan. 3 sezon formasını giydiği Kayserispor ile 2008 yılında Türkiye Kupası'nı kazandı. O maçta Gençlerbirliği'ne karşı 2 penaltı golü atarken 4 penaltıya da geçit vermedi. Kariyerinin en unutulmaz günlerinden birini yaşayan Bulgar kaleci, aynı yıl Kayserispor'dan ayrılıp Bursaspor'a transfer olurken, kaydettiği penaltı golleriyle Süper Lig şampiyonluğunda büyük katkı sağlamıştı. O sezon tam 4 penaltı golüyle Bursaspor'un tarihine geçmeyi başaran Ivankov, 16 yıllık futbol kariyerinde toplam 42 gole imza attı.

    44 yaşında futbola veda

    Kolombiyalı Rene Higuita, nam-ı diğer “El Loco” (çılgın), kariyeri boyunca 41 kez rakip ağları sarstı. El Loco, golleri kadar kurtarışlarıyla da ünlü bir kaleci. 1995 yılında İngiltere'ye karşı yaptığı ‘akrep kurtarışıyla' futbol tarihine adını yazdıran ünlü file bekçisi, kaleden topu alıp orta yuvarlağa kadar ayağında sürerken rakibine çalım atmayı ihmal etmez, beklenmedik anda beklenmedik hareketleri ile rakibinin sinir sistemini yoklardı. 1966 doğumlu olan kaleci, Ocak 2010'da Kolombiya birinci lig ekiplerinden Deportivo Pereira takımından emekliliğe ayrıldı.

    19 numaralı kaleci

    Meksikalı kaleci Jorge Campos'un, bu listeye girmesinin sebebi elbette ki kaleci olmasına rağmen kaydettiği goller. Ancak onu unutulmaz kılan sadece attığı 34 gol değil, sahadaki rengiydi de. Çoğunlukla rengarenk, bazen halı desenli ya da takımın deplasman formasıyla onu sahalarda görebilirdiniz. Kalecinin numarası ve bölgesinin yalnızlığıyla bilinen 1 numaralı forma yerine, bazen haykırdığı 19 numarası olurdu göğsünde…

    Tam bir penaltı ustası

    Hans-Jörg Butt ile yüzümüzü biraz da Avrupa'ya dönelim. ‘Golcü kaleciler' listesine ‘temiz penaltılarla' giren Alman eldivenin, topu nereye nişanlayacağını kestirmek güç, atamayacağına ihtimal vermek cesurca olurdu. Bundesliga tarihine geçen Butt, Hamburg, Bayern Münih, Bayer Leverkusen gibi takımların formasını giyerek, Bundesliga'da 26, Şampiyonlar Ligi'nde 3, kariyerinde ise toplam 32 gol atmıştı. Bayer Leverkusen'e transfer olduğu ilk sezonda takımını Şampiyonlar Ligi finaline taşıyan kahramanlardan birisi olmasına rağmen Zidane'dan yediği dramatik golle anmak isteyenler de olabilir.


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Almanca 'kısmet' ne demek?
  • Marie Hartlieb ve Tuğba Yalçınkaya, ‘Mavi Blau' ismini verdikleri blogda İstanbul hakkındaki deneyimlerini anlatıyor. Almanya doğumlu ikili, blogda iki kültürün bir araya gelmesinden oluşan zıtlıkları ve birlikteliği yansıtan yazı ve fotoğraflar paylaşıyor.

    Altmışlı yılların başında Almanya'ya giden binlerce Türk, yıllar sonra birinci jenerasyon olarak anılacaklarından habersiz yeni bir yaşama adım atar. Medyada ‘entegre olamamış göçmenler' olarak eleştirilen bir kitle olur. Günümüzde ise üçüncü jenerasyon entegrasyon tartışmalarına başka bir boyut getirecektir. İşte bu üçüncü jenerasyona ait bir Türk kızı ile Alman akranının İstanbul'da yolları kesişir.

    Erasmus programıyla İstanbul'a gelen Marie Hartlieb, bu şehirdeki deneyimlerini ‘Mavi Blau' ismini verdiği blogunda paylaşmaya başlar. İlk başlarda sadece arkadaşlarının ve tanıdıklarının takip ettiği blog, zamanla İstanbul'da yaşayan ve Almanya ile bir şekilde bağı olan Türk, Alman, Avusturyalı, İsviçreli kısaca Almanca konuşan topluluğun da ilgisini çeker. Böylelikle iki kültür arasında köprü görevi gören bir girişime dönüşür. Şu anda aktif 12 üyesi olan blog, İstanbul'da yaşayan Almanların ve hatta Almanya'da doğup büyümüş, birkaç yaz tatili dışında Türkiye hakkında hiçbir deneyimi olmayan Türklerin Türkiye deneyimlerini aktarıyor. Bu kişilerin hikâyelerine yer veren topluluk sosyal medyada özellikle de Instagram hesaplarında iki kültürün bir araya gelmesinden oluşan zıtlıkları ve birlikteliği yansıtan fotoğraflar paylaşıyor. Grupta iki tane de fotoğrafçı var. Aynı zamanda Türkiye'de Almanca konuşan topluluğa kültür-sanat ve yaşam ağırlıklı haberler de sunan blog gelişime açık. Yakın zamanda Almanca ve Türkçe şiirlerin okunacağı bir akşam düzenleyecek olan topluluk, sitedeki Almanca yazıları da Türkçeye çevirecek.

    Türkiye'de nasip kısmeti öğrendim

    Marie Hartlieb, Almanya'nın küçük bir kasabasında doğup büyüyen ve Türk arkadaşı olmayan genç bir kız. “Almanya'dayken Türkleri hiç tanımıyordum. Medyadan biliyordum ama orada da önyargılı bilgiler sunuluyordu bize. Tabii bunlara çok takılmadım.” sözleri ona ait. Erasmus için karar verme zamanı geldiğinde Varşova ve İstanbul seçeneği arasından aslında hakkında fazla fikir sahibi olmadığı İstanbul'u seçmiş. Sebebi hayli ilginç: “Sadece daha sıcak olduğunu düşünerek İstanbul'da karar kıldım.”

    2012'de ilk kez geldiği İstanbul'da Bilgi Üniversitesi'nde bir yılını geçirmiş. Bir yıl sonra Almanya'ya dönen Hartlieb, bir süre sonra yeniden Türkiye'ye dönmek istemiş. Bu kez bir yıl kadar ‘Suç ve Ceza Filmleri Festivali'nde çalışmış ve yeniden Almanya'ya dönmüş. Yüksek lisansını yaptıktan sonra ise bir kez daha İstanbul'a gelmiş. “Almanya'ya dönünce hayat çok boş geldi.” demesi son dönüşünden bu yana İstanbul'da yaşamasının da bir sebebi.

    Hartlieb, şimdilerde Türk-Alman sineması konulu master tezini yazıyor. İstanbul ve Türk kültürüne olan ilgisi ise Türkçeyi akıcı derecede konuşacak kadar fazla. İstanbul'u ve Türk toplumunu tanıdıktan sonra bu iki kültür arasındaki zıtlıklar ve benzerliklerin ilgisini çektiğini söylüyor: “İki kültür farklı olsa da birçok noktada birleşiyor. Almanlar çok düzenli ve stresli. Türkler ise rahat, düzensiz ve hayatı anlık yaşıyor. Burada rahat olmayı çok iyi öğrendiğimi söyleyebilirim. Kısmet demeyi öğrendim mesela. Türkçe yaptığımız röportajda kısmetin Almanca karşılığı olup olmadığını soruyoruz ama öyle bir şey yok. Almanya'da uğraşırsın ve hata yapmamaya çalışırsın. Burada ise yaşayarak öğreniyorsun birçok şeyi. Bence iki kültür birbirini besliyor.”

    İki kültür arasında köprü görevi görüyoruz

    Tuğba Yalçınkaya ve Marie Hartlieb, 'Mavi Blau' bloguna içerik üretiyor. İkisi de Almanya doğumlu ancak İstanbul'da tanışmışlar. Site genel olarak öğrenciler ve fotoğrafçılardan oluşuyor. Almanya ve Türkiye ilişkilerinin çok eskilere dayanmasına rağmen şimdilerde önyargılara şaşırdığını söylüyor Yalçınkaya: “Bu köprüyü yeniden kurmak istiyoruz. Hikâyelerden ve insanlardan bahsederek, bilgi vererek, onların hikâyelerini sunarak…”


    0 0

    Kentsel dönüşümün hayatımızda kapladığı yer malum. Etrafımız daimi bir bitmeyen inşaatlar furyası… Cem Dinlenmiş'in bu ‘inşaat parodisi'ni alaycı bir dille resmettiği sergi, ziyaretçilerini kâh Esenyurt'un rezidanslarında kâh Tozkoparan'ın bir nebze yeşil sokaklarında gezdiriyor.

    Cem Dinlenmiş'i Penguen dergisindeki ‘Her Şey Olur' köşesinden tanıyoruz. Geçtiğimiz günlerde bu kez bir sergiyle karşımıza çıktı. ‘Görsen Kesin Tanırsın' başlıklı resim sergisi, ironik bir bakış açısıyla kentsel dönüşüm etrafında dolaşıyor. Yıllardır etrafımızda görmeye alıştığımızdan artık fark etmeyecek hale geldiğimiz inşaatlar, ‘yükselen yeni projeler' ve şirketlerle birlikte bunların mağdurlarını görüyoruz resimlerde. Dinlenmiş'in icat ettiği hayali bir firma olan Akarca İnşaat'ın geçmişten günümüze yolculuğunu seyrederken çokça tanıdık manzarayla karşılaşıyoruz. Zira resmedilen hepimiz için ‘görsen kesin tanırsın' aşinalığında.

    Şehirde karşılaştığımız yapılar ve onların hatırlattıklarını görüyoruz sergide. Moloz yığınları, dozer girmiş araziler, yükselen inşaatlar ve daha niceleri… Çizere göre bunlar her gün önünden geçtiğimiz, başımızı kaldırıp bakmasak bile kaybolduklarında yokluklarını fark ettiğimiz uzaktan akrabalar gibi hayatımızı kaplıyor. Sergi, sadece bugünkü inşaat çılgınlığı ve etrafı saran korkunç binalarla ilgili değil. Farklı manzaralar ve hikâyelerle birlikte bütün bu mekânlar üzerindeki değişimin tarihine de odaklanıyor.

    Hem kazananların hem de mağdurların hikâyesi

    Resimlerde seçilen mekânlar, İstanbul'un dönüşüm tarihinden farklı temsiller olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Tozkoparan. 50'lerin, 60'ların sosyal konut zihniyetinin bir ürünü olan blokların bulunduğu semt, bugün hâlâ nispeten yeşil kalmış ve tekrar dönüşüme tabi tutulma tehdidi altında. Yine sergideki resimlerden biri geçtiğimiz aylarda yıkılan İSKİ binası. Dinlenmiş'e göre o da 80'lerin modern bakışını, devletin duruşunu temsil eden bir yapı aslında ama bugün onunla da hesaplaşılıyor. Temsil ettiği değerlerle birlikte o da yıkılıyor. Ağırlık ise Esenyurt'a ait. Bu ilçenin 89'da bir köyken nasıl dönüştüğünü ve hâkimiyetini şöyle açıklıyor Dinlenmiş: “İlçede dönüşüm 90'larda başlıyor. Bugünkü dev toplu konut, rezidans binaları açısından çok önemli bir yer. En çok bina, konut satılan ilçe orası. Televizyonda reklamlarını sürekli izlediğimiz o dev binaların da en dip dibe, en kocaman örneklerinin bulunduğu yer.” Sergide bu ilçenin ironik bir haritasının da çizildiğini görüyoruz. ‘Ünlü yanar döner ışıklı köprü' ile ‘ünlü yanan işçi çadırları'nın bu haritada alt alta kullanılması şüphesiz tesadüf değil. Bu bağlamda sergi, Akarca İnşaat gibi kazananların yanında iş cinayetlerinde ölenler, konut mağdurları ile konutzedeler gibi kaybedenlerin hikâyesine de ışık tutuyor. Sergiyi X-İst Sanat Galerisi'nde 27 Şubat'a kadar görebilirsiniz.

    ‘Sanatın ve sanatçının dostu' Akarca İnşaat

    Kentsel dönüşümün en önemli aktörlerinden biri, şüphesiz her işi yaparak orantısızca büyüyen inşaat şirketleri. Akarca İnşaat, Cem Dinlenmiş'in hayal ürünü olsa da, internette kabaca bir taramayla karşınıza çıkacak firmaların çoğuyla ortak özellikte bir yapı aslında. Bu sebeple adında da özel bir çağrışım, belirgin bir espri taşımasını istememiş Dinlenmiş. İnsanların ‘Gerçekten böyle bir yer var mı?' sorgulamasını ise çok sık görülen bir şeyi işlediği için doğal buluyor. Zira Akarca İnşaat da gerçek hayattaki birçok benzeri gibi ufak bir dükkândan işleri büyütüyor. 1991'de Esenyurt şehirleşmeye başlarken yapı malzemeleri satmak üzere kurulan Akarca Nalburiye, 2010'da adını ‘Akarca İnşaat Kentsel Tasarım Emlak Yatırımları Ticaret Limited Şirketi' olarak değiştiriyor. Dinlenmiş, bu örnek üzerinden biraz da birbirinden farklı iş kollarının bir firmayı nasıl büyüttüğünü anlatıyor, “Dekorasyondan başlayıp emlaka kadar… Binayı yapmak, satmak, içini döşemek, onu satın almak, aynı zamanda arsa toplamak, arsaları bir araya getirip daha büyük inşaat için bir alan oluşturmak…” diye devam eden süreç, değişim ve dönüşümün yükselen aktörünü tarihte ‘muzafferler' safına kaydediyor. Serginin de biraz bununla alay eden kurgusu sebebiyle, Akarca İnşaat baş köşede yer alıyor. Hatta bu parodinin bir parçası olarak katalogdaki bilgilere, firmanın ‘sanatın ve sanatçının dostu' olduğu, birçok güncel sanat projesini desteklediği bile eklenmiş.


    0 0

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO-DSÖ), zika virüsünün, ‘Uluslararası önemi haiz bir halk sağlığı riski' oluşturduğunu ilan etti. Son gelişmeler üzerine harekete geçen Sağlık Bakanlığı ise riskli bölgelere seyahat edeceklerin bilgilendirilmesi amacıyla çalışma başlattı.

    Zika virüsüne karşı havalimanlarında da tedbir alındı. Türkiye Hudut Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü, ilk etapta riskli bölgelere uçuş düzenlenen havalimanlarında, her türlü acil çağrıya cevap verecek donanımda sağlık ekibi bulundurmaya başladı. Bu konuda havayolu şirketleri de, DSÖ'nün tavsiye niteliğindeki uyarıları konusunda bilgilendirildi. Ayrıca uçaklar, DSÖ'nün önerdiği ve tüm haşerelere karşı etkili ‘Permitrin' adı verilen ilaçla ayda en az bir kere dezenfekte edilmeye başlandı. Zika virüsü konusunda gerekli tüm tedbirlerin alındığına dikkat çeken yetkililer, havalimanlarına hastalıklı kişilerin tespiti amacıyla termal kamera konulmayacağını söylüyor. Daha önce akut solunum sendromu (SARS) ve domuz gribi (H1N1) gibi bulaşıcı virüsün tespiti amacıyla havalimanlarına termal kamera yerleştirilmişti.

    Cibinlikte uyuyun

    Önleme ve kontrol işlemlerinin, sivrisineklerin çoğalmasına neden olan kaynakların kesilmesine ve insanlarla sivrisineklerin temasının azaltılmasına dayandığını dile getiren yetkililer, böcek kovucu, kapalı kapılar/pencereler ve vücudu tamamen örten giyeceklerin sivrisinekten koruyabileceğini ifade ediyor. Yetkililer ayrıca virüse neden olan Aedes sivrisineğinden korunmak için uyurken gün boyunca böcek kovucu ilaçla işlem görmüş cibinliklerin kullanılmasını tavsiye ediyor.

    Sağlık Bakanlığı, seyahat severlerin gerekli tedbiri alması amacıyla zika virüsünün görüldüğü ülkeleri de açıkladı. Buna göre virüs vakalarına şu an için Amerika kıtasında Barbados, Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Porto Riko (ABD), Kosta Rika, Curacao, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, El Salvador, Fransız Guyanası, Guadeloupe, Guatemala, Guyana, Haiti, Honduras, Jamaika, Martinik, Meksika, Nikaragua, Panama, Paraguay, Saint Martin, Surinam, Virjin Adaları (ABD) ve Venezuela'da, Okyanusya/Pasifik Adaları'nda Amerikan Samoa, Samoa ve Tonga, Afrika'da ise Kape Verde'de rastlandı.

    Hamileleri tehdit ediyor

    Uganda'nın Zika Ormanı'ndaki Rhesus maymununda 1947'de keşfedilen virüs, insanlarda ise ilk olarak Nijerya'da 1954'te görüldü. Brezilya'da geçen yıl tekrar ortaya çıkan virüse, Amerika kıtası ve Avrupa'da da rastlandı. Ateş, gözlerde kızarma, kusma, döküntü, baş, kas ve eklem ağrısı gibi belirtileri bulunan virüsün, tedavisi ve önleyici aşısı bulunmuyor. Virüsün, özellikle hamile kadınlara bulaşması halinde bebeklerde nöro-gelişimsel bozukluğu ifade eden ‘mikrosefali'ye neden olduğu ifade ediliyor.


    0 0

    Sunay ve Erhan Körtek çifti, 14 Şubat 2014'te evlenmişti. Ancak polis memuru Erhan Körtek şimdi Silivri Cezaevi'nde. Sunay Körtek ise iki yıldır evlilik yıldönümlerini yalnız geçiriyor.

    Kâğıthane Evlendirme Dairesi önünde genç bir kadın tek başına oturuyor. Bir yıldır ayrı kaldıkları eşiyle ilk kez karşılaştıkları yerde yeniden birlikte olacakları günün hayalini kuruyor. 14 Şubat 2014'te nikâh masasına oturdukları eşiyle ayrı geçirdikleri ikinci evlilik yıldönümünü kutlamak istiyor ama nafile. Silivri Cezaevi'ndeki eşini öyle her istediği zaman göremiyor, arayamıyor.

    Sunay Körtek, 22 Temmuz sahur operasyonunda gözaltına alınan polis memuru Erhan Körtek'in eşi. Gece 01.30'da göreve diye çağrıldığı emniyet binasında gözaltına alınan Körtek, eşinden ilk ayrılığını böyle yaşadı. Üç ay tutuklu kaldıktan sonra serbest kaldı, görevine ve yuvasına döndü. Yaklaşık bir yıl önce ise ikinci kez gözaltına alındı ve tutuklandı. Sunay Körtek de Silivri Cezaevi'nde tutulan eşine yakın olabilmek için Muş'taki evlerini bırakıp İstanbul'a geldi. Bir yıl boyunca her hafta bir gün eşinin eşyalarını taşıdığı poşetlerle cezaevinin yolunu tuttu, sıkıntılara rağmen eşini hiç yalnız bırakmadı. Zorluklarla geçen bir yılın ardından Sunay Körtek, eşiyle gurur duyduğunu ve onu bir ömür beklemeye hazır olduğunu söylüyor. Konu 14 Şubat'a geldiğinde ise genç kadın, gözünün ne pırlantalarda ne de lüks bir restoranda akşam yemeğinde olduğunu söylüyor: “Hayalim, eşimle birlikte bir saat sonra görüş bitecek korkusu olmadan bir simidi rahatça yiyebilmek. Elbet bir gün kavuşacağız bugün olmasa da yarın. Evlenirken ‘iyi günde kötü günde beraberiz' sözünü boşuna söylemedik, her zaman eşimin yanındayım.”

    Eşi gözaltına alındığında Körtek çifti başlangıçta Muş'taki evlerini dağıtmayı düşünmez, bir yıl boyunca oturmadıkları evin kirasını ve faturalarını ödemeye devam eder. Eşine yakın olabilmek için İstanbul'daki ailesinin yanına taşınan Sunay Hanım'ın en büyük tesellisi, eşini bir saat bile olsa cezaevinde görebilmek. Sunay Körtek, ailesinin yanında kalsa bile işe ihtiyacı vardır. Daha önce altı yıl yanında çalıştığı eski patronuna müracaat eder. Fakat burası kapıları kapatır. Sekiz ay boyunca iş arar ancak eşinin durumundan dolayı birçok yerde karşısına engeller çıkar. Uzun uğraşlar sonunda bir yerde iş bulur. Yeni işyerinde haftalık iznini de eşinin görüşlerinin olduğu güne göre ayarlar. Haftada bir gün izni vardır ve o gün de Silivri yollarında geçer. Herkes için eziyet olacak bu durum onun için bayram gibidir.

    Yapılan zulmü Allah'a havale ediyor Sunay Körtek: “13 ayımı eşimden ayrı geçirdim, kim bilir daha kaç ay ayrı kalacağız? Sabah 09.00'da evden çıkıp 13.30'daki görüşe yetişiyorum. Silivri Cezaevi'nden çıkıyorum, eve gelmem akşam 19.30'u buluyor. Bunlar bana zor gelmiyor ancak eşime atfedilen suçlar ve asılsız iddialar zoruma gidiyor. Bu kadar sıkıntı yaşarken bize yapılan haksızlıklar zoruma gidiyor. Bu zulmü reva görenleri Allah'a bırakıyorum.”

    İyi ki onunla evlenmişim

    Eşiyle ikinci evlilik yıldönümlerini birlikte geçirememenin üzüntüsünü yaşayan Sunay Körtek, önceki hafta tahliye umuduyla izlediği duruşmadan sonuç çıkmayınca bir kez daha yıkılır. Adliye koridorunda gözyaşlarına hâkim olamayan Körtek duygularını, “İkinci evlilik yıldönümümüzü birlikte geçirmek için eşime sürpriz yapacaktım. İki gün boyunca mahkemede heyecanla bekledim. Eşimi alıp gitmeyi hayal ediyordum, en azından ikinci yıldönümümüzü birlikte özgürce geçirseydik.” diye anlatıyor. Eşini istediği zaman görememenin kendisini çok üzdüğünü söyleyen Körtek, “Eşimi haftada bir saat görebiliyorum. O bir hafta gelmek bilmiyor fakat bir saat görüş öyle çabuk geçiyor ki, hiçbir şey anlayamadan bitiyor. Biz bunları hak etmedik ama her kışın bir baharı olduğu gibi bu zor günlerin de elbet güzel günleri olacaktır. Onunla gurur duyuyorum, eşim karıncayı bile incitmekten çekinen bir insan. Asla yanlış bir şey yapmadı. İyi ki onun gibi biriyle evlenmek nasip oldu, kendisini çok seviyorum.” diyor.


    0 0

    Fenerbahçeli Kayhan, Trabzonspor ve Beşiktaş'ta futbol oynayan Küçük Orhan, dünya şampiyonu güreşçilerimizden Mustafa Kurt, milli atlet Nuray Sev Özdemir gibi pek çok sporcu yetiştiren Soysallı için ‘milli takım köyü' demek abartılı olmaz.‘

    Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı Soysallı Mahallesi, tam bir sporcu fabrikası. Güreşten futbola, atletizmden okçuluğa kadar birçok branşta sporcu yetiştiren Soysallı, milli takımlara da çok sayıda sporcu göndermiş. Fenerbahçe'nin ünlü golcüsü Kayhan, Trabzonspor ve Beşiktaş'ta futbol oynayan Küçük Orhan, eski pehlivanlardan dünya şampiyonu Mustafa Kurt, milli atlet Nuray Sev Özdemir Soysallı'nın yetiştirdiği sporculardan sadece birkaçı.

    Reşit, İrfan, Kayhan, Ayhan, İlhan, Cengiz ve Orhan Kaynak kardeşler, futbolda uzun süre adlarından söz ettirdi. Kaynak kardeşler, dört büyükler ve milli takımda ter döktü. Kardeşlerin en büyüğü Reşit, 1975-77 yılları arasında Beşiktaş forması giydi. Futboluyla ‘Süper Reşit' diye anılan Reşit Kaynak, 15 kez de milli oldu. Ancak kardeşler arasında en fazla bilinen Kayhan oldu. Adanaspor'da bir sezonda attığı 30 golle dikkatleri üzerine çeken futbolcu, bu performansıyla Fenerbahçe'ye transfer oldu. Özellikle uzaktan attığı gollerle bilinen Kayhan, Rıdvan ve Müjdat'lı efsane kadroda Sarı-Lacivertli takımın başarılarında önemli bir pay sahibiydi. Kayhan, dört kez de A Milli Takım formasıyla mücadele etti. 1994 yılında Adana Demirspor'dayken antrenmanda geçirdiği kalp krizinden 34 yaşında, Reşit Kaynak da 1999'da yine aynı nedenden hayatını kaybetti.

    Kaynak kardeşlerin dört büyüklerde oynayan diğer ismi de Orhan'dı. 1993-94 sezonunda Trabzonspor'a transfer olan Orhan, takım arkadaşı Orhan Çıkrıkçı ile karıştırılmasın diye ‘Küçük Orhan' olarak anıldı. Performansı, Christoph Daum'un dikkatini çekti ve büyük bir bonservis bedeliyle Beşiktaş'a transfer oldu. İki sezon Siyah-Beyazlılarda top koşturan Orhan, daha sonra sırasıyla Kocaelispor, Yunan ekibi Skoda İskeçe, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Kayseri Erciyesspor, Akçaabat Sebatspor, Kocaelispor ve Sarıyer'de top koşturduktan sonra futbolu bıraktı.

    Arkadaşının ayakkabısını

    giyerek milli sporcu oldu

    Soysallı Mahallesi sadece futbolda değil, diğer branşlarda da milli takımlara sporcu yetiştirdi. Güreş, atletizm ve atıcılıkta milli formayı giren Soysallılı gençler, önemli başarılara imza attı. Çocukluktan itibaren gönlünü güreşe veren Mustafa Kurt, Türkiye şampiyonluklarının ardından iki kez de uluslararası alanda ay yıldızlı mayoyla altın madalya kazandı.

    Nuray Sev Özdemir ise atletizmde milli forma girmeyi başaran isimlerden. 10 yaşında Ceyhan'da uzun atlama ve koşu alanında atletizme başlayan Özdemir, o yıllarda arkadaşlarının ayakkabılarını giyerek yarışmalara katılmış. Özdemir için atletizm daha sonra tutku haline gelmiş. Atletizm Milli Takımı'na kadar yükselen Özdemir, şimdi Adana'da beden eğitimi öğretmeni. Atletizm Milli Takımı'nda sporcu yetiştirmeye de devam ediyor.

    Kayhan (soldan ikinci oturan), Fenerbahçe formasıyla.

    ‘Küçük Brezilya derlerdi'

    Soysallı Mahallesi Muhtarı Hasan Basri Daban, güreş hakemi. Köylerinde futbol, güreş, atletizm, atıcılık gibi branşlarda önemli sporcular yetiştiğini söyleyen Daban, köye önceleri 'küçük Brezilya' denildiğini anlatıyor. Kaynak kardeşlerin başarılarından bahseden Daban, hocaları olmamasına rağmen disiplinden taviz vermediklerini belirtiyor.


    0 0

    12 Eylül'den sonra çekilen ve seyirciye 80'ler Türkiye'sinin karamsar halini gösteren ‘Tekerleme', 30 yıl sonra ilk kez seyirci önüne çıkacak. Filmi izlememizi sağlayacak kişi Almanya'da yaşayan yönetmen Merlyn Solakhan'a 30 yıl sonra ulaşan Burak Çevik.

    Sene 1979… Sinema eğitimi almak için İstanbul'dan Almanya'ya giden genç bir kadın 1980-85 yılları arasında Berlin Sinema ve TV Akademisi'nde (dffb) öğrenim görür. Akademi, mezuniyet filmi olarak da ‘Tekerleme' adıyla İstanbul'da geçen kurmaca bir film çeker. Onun ifadesiyle ‘kendisi gibi ülkesinden uzak kalmış birinin gözü ve duygularından İstanbul'a bakmaya' çalışan bir filmdir bu. 12 Eylül'ün ardından hayatta kalmaya çalışan aydınların çelişkilerle dolu İstanbul günleri vardır bir de filmde. Bugün hayatta olmayan Mustafa Irgat ve Zümrüt Pekin gibi isimlerin yanı sıra Mehmet Güreli'nin de küçük bir rolle yer aldığı filmde diyaloglar ünlü yazar ve şair İzzet Yasar'a aittir. Bu arada filmde rol alanların ve çalışanların tamamı Merlyn Solakhan'ın tanıdıklarıdır ve ücret almamışlardır.

    Merlyn Solakhan, baştan beri bahsettiğimiz kişinin ta kendisi. Yani Tekerleme'nin yönetmeni… Tekerleme, 1985 yılında tamamlandığında Berlin Film Festivali'nde gösterilir, çeşitli eyaletlerde birkaç kez ‘sinematek'lerde gösterime girer, sinemaseverlerden övgü alır. Fakat hiçbir zaman Türkiye'de gösterilmez. Ta ki bir gün Solakhan'a Türkiye'den bir telefon gelene kadar. Burasını bizzat kendisi anlatsın: “Bir gün Berlin'de ev telefonum çaldı ve bu filmimle ilgili Türkiye'den genç bir sinema araştırmacısı Burak Çevik'in benimle irtibata geçmeye çalıştığını öğrendim, sonra yazıştık, görüştük ve şimdi bir dijital kopyayla filmi gösterime hazırladık.”

    Biletleri şimdiden tükendi

    Tekerleme çekildikten 30 yıl sonra bu olay yaşanır. Solakhan'a ulaşmaya çalışan kişi Fol Sinema'dan film küratörü Burak Çevik'tir. Kötü bir kaydını bulduğu filmi izlemiş, çok etkilenmiştir. Filmin geç de olsa çekildiği topraklarda gösterilmesini arzu eder. Çevik'in Merlyn Solakhan ve diğer sinemacı tanıdıklarıyla istişareleri netice verir. 18 Şubat'ta başlayacak !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilecek filmin biletleri şimdiden tükenmiş durumda. Biz de festival öncesinde Merlyn Solakhan ve Burak Çevik'ten kayıp filmin ardındaki bu sıcak hikâyeyi ve filmi konuştuk.

    Solakhan, öncelikle Türkiye'den gelen telefon karşısında çok şaşırdığını ve hiç böyle bir şey beklemediğini anlatıyor. Haliyle tepkileri de çok merak ediyor. Burak Çevik gibi genç insanları filmle ilgili meşgul eden şeyin ne olabileceğine dair ise şu tahminde bulunuyor: “Belki estetiği, belki o yaşanılan eski dönemleri daha iyi kavrama arzusu. Buna seviniyorum tabii. Bir de en önemlisi artık Türkiye'de çok canlı ve bağımsız bir sinema var. Kendi deneyimlerimden ne kadarını genç kuşaklara aktarabilirsem ve ben de onlardan ne kadar öğrenebilirsem bu iyi bir kazanım olur, değil mi?”

    Aynı zamanda İstanbul belgeseli gibi

    Film her ne kadar bir 12 Eylül hikâyesi olsa da izleyiciye o zamanların İstanbul'unu belgesel vari sunan bir yapım aynı zamanda. Vapur, Boğaz Köprüsü, Adalar, sokak satıcıları gibi detaylarla belge işlevi de görüyor.

    Solakhan'a göre filmin belgesel karakteri tesadüfi değil bilinçli bir tercih. Bunu biraz da Berlin'de aldığı sinema eğitimiyle ilişkilendiriyor: “Akademide öğrendiğim en önemli şeylerden biri, sinemanın kökeninin, belgeselin hakimiyetinin yoğun olduğu Lumiere'in sinematografisinden geldiğidir.” Ayrıca Solakhan, kendisini bir ‘İstanbullu' olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Ailem, dedelerim hepsi öyle ve hep İstanbul'da yaşadım okumaya gidinceye kadar. 30 yıl boyunca da hiç bağlarım kopmadı, her yıl birkaç kez gelirim. İstanbul ile ilgili sayısız film çekebilirim çünkü cazibesi hâlâ belleğimde.”

    Merlyn Solakhan - Burak Çevik

    Sırada başka bir kayıp film var

    Burak Çevik'in Tekerleme'nin yönetmenine ulaşma hikâyesi ilginç. Aslında filme bir şekilde ulaşan ilk kişi o değil. Mustafa Irgat hakkında bilgilerin bulunduğu bir blogda filmin VHS kopyası yayınlanır ve filmin ulaştığı çok az sayıdaki insandan biri de Çevik'in arkadaşıdır. Çevik, bu filmi mutlaka izlemesi gerektiğini söyleyen arkadaşını dinler ve filmden çok etkilenir. En çok dikkatini çeken şeyi ise şöyle anlatıyor: “Çok sevdiğim yönetmen çift Straub&Huillet'i hatırladım. Onlara göre aslolan metnin kendisidir ve oyuncular neredeyse sadece bir araçtır. O yüzden düz ve mimiksiz oynarlar. Tekerleme'de de benzer bir durum fark ettim ve filmdeki diyaloglardan birinde Straub&Hulliet adı geçince kendi kendime ‘neler oluyor' diye sordum. Ardından araştırmaya başladım. İnternette çok fazla bilgi yoktu. Merlyn ile ilgili yapılan tek haber Onat Kutlar'ın 1986'da Milliyet için yaptığı röportajı bulup okudum vs.” Daha sonra Almanca kaynaklardan arama yapan Çevik, sonunda bir telefon numarasına ulaşır ve genç sinemacı ile Solakhan görüşmeye başlar. Çevik, Solakhan'ın Berlin Film Akademisi'nde okurken hocalarından birinin Straub olduğunu öğrendiğinde taşlar yerine oturur. Böylece filmin çekildiği topraklara dönmesinin yolu açılmış olur.

    Neden gösterime giremedi?

    Tekerleme, Merlyn Solakhan'ın ve arkadaşlarının yaşamından izler barındıran bir film. Filmde çalışan ve oynayanların tümü arkadaşları ve canlandırdıkları roller kendi yaşamlarına çok yakın ya da benzer kişilikler. Solakhan şöyle anlatıyor: “Arkadaşlarımın ve tanıdığım aydınların çoğu o yıllar yaşamlarını devam ettirebilmek için palazlanmaya başlayan reklam branşına sığınmıştı. Bu uzun zaman böyle devam etti. Tekrar yayınevleri kurulana, kitaplar ve sanat bir değer olmaya başlayıncaya dek.” Peki, film neden bunca yıl ortaya çıkmadı ve Türkiye'de hiç gösterilmedi? Solakhan, bunu Türkiye'de o sıralar Yeşilçam sisteminin çökmesi ve bağımsız bir sinemanın henüz ortaya çıkmamasına bağlıyor: “Örneğin biz 16 mm çalışıyorduk, bunu gösterebilecek sinema projektörleri yoktu. Onat Kutlar'ın kurduğu ve benim de üyesi olduğum sinematek kapatılmıştı. Tekerleme için bir alan yoktu o zamanlar Türkiye'de.”


    0 0
  • 02/13/16--13:00: Masal ülkesinin bekçileri
  • 600 yıllık geçmişiyle günümüze kalmış bir miras hanlar bölgesi. Gündüz nüfusu iki milyonu aşan Eminönü'nde eski cazibeli zamanlarında olduğu gibi hâlâ ticaretin ve günübirlik alışverişlerin gözde mekanlarından.

    Geceleri ise hayat ve hareket gündüzün aksine o kadar durgun ki bir keşmekeşin içinden masal ülkesine gezmeye gelmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Yerlerde yakın dönemde yapılmış karo taşlar olmasa ve sağa sola rastgele saplanmış elektrik direklerini görmezden gelirseniz, 16. yüzyılda dolaşıyormuşsunuz hissine kapılmamanız imkansız. Yanlarından geçtiğiniz eski han binalarınının kapıları sıkı sıkıya kapalı. Gündüz alışveriş yapan binlerce insanın girdiği bu kapıların ardında şimdi sadece birkaç kişi var: Gece bekçileri. Bir de bu insanların hanlara ve kendi hayatlarına dair hikâyeleri...

    Büyük Yeni Han'da 95 yılından beri bekçilik yapan Hacı Pamuk, görenlere ilk başta ürperti veren heybeti, konuştuğunuzda ise ‘Bu iyi bir adamdır.' dedirten ses tonuyla ve 20 yılı aşkın görmüş geçirmişliğiyle tecrübelerini anlatıyor. Söylediğine göre han bekçisi olabilmek için birinci kural, güvenilir biri olmak. Bunun ispatı için de yine sözüne güvenilir insanların sizin için kefil olması gerekiyor. Hanlarda işler güven esasına dayalı yürüdüğü için akrabalık bağıyla gelen bekçi adayları önce odabaşıların itimadını kazanmak zorunda. Bunun için uzun müddet han içinde hamallık yapmak gerekiyor ki insanlar sizi tanısınlar, bilsinler. Koskoca hanın anahtarlarını belinize yıllar sonra ancak takabiliyorsunuz. Hacı Pamuk, Pamuk adındaki horozu ile objektifimize poz verirken bir taraftan da onunla konuşuyor. Horoz Pamuk, bir kedi gibi sahibinin kucağında. Hallerinden anlıyoruz ki han bekçileri biraz da hayatla dalga geçebilen insanlar.

    Soybaşlar Han'da Salih ve Evren Çiçek kardeşler, neredeyse 20 yıldır birlikte aynı han odasında geceliyorlar. Salih kardeşlerden büyük olanı. Evren 7 yaşındayken gelmişler hana. O zamandan beri gündüzleri hamallık, geceleri ise bekçilik yapıyorlar. Her ikisinin de çoluğu çocuğu Malatya Pötürge'de yaşıyor, Evren, geceleri bağlamasıyla besteler yapıyor ve söz yazıyor. “İsimlerini söylesem belki kızarlar ama ünlülerden birkaçına da güfte yapıp verdim.” diye övünüyor.

    Büyük Valide Han'ın meşhur bekçisi Mehdi Çardak, yıllarca bu handa dokumacılık yaptıktan sonra bekçiliğini yapmaya başlamış. 67 yıllık hayatının 44 yılını hep buranın duvarları arasında geçirmiş. Büyük Valide Han, enfes İstanbul manzarası nedeniyle turistlerin uğrak yeri. Birkaç film de çekilmiş burada. Mehdi amca, hana sadece manzarası için gelenlerin de yakından tanıdığı bir isim. Zira manzarayı izleyebilmek için çıkılan bölümün anahtarlarına ulaşmak için önce onun gönlünü yapmak gerekiyor. Müsait zamanda gidilirse anahtarları, çayı ve muhabbeti esirgemiyor.

    Büyük Valide Han'ın hemen bitişiğindeki Sümbüllü Han'ı ise 30 yaşındaki Mehmet Koç bekliyor. Bölgedeki hırsızlık olayları artınca kardeşini de yanına almış. Çoğu geceyi birlikte geçiriyorlar. Mehmet yakında evlenecek, düğününden sonra hanın bekçiliğini kardeşine devredecek.

    Han bekçiliğinin ağabeyden kardeşe devredildiği hanlardan biri Dağoğlu İşhanı. 50 yaşındaki Ramazan Taştan, 16 yıldır bu hanı bekliyor. Şimdi onun gezdiği koridorları ağabeyi 30 yıl boyunca aşındırmış. Ramazan Taştan, ömrü yettiğince hanı beklemeye devam edeceğini anlatıyor. Gecelerini çoğunlukla Kur'an okuyarak geçiriyor. Yakınlardaki Büyük Yıldız Han'ın bekçisi Ali Turgut ise aynı handa 60 yıl bekçilik yapan amcasından devralmış vazifeyi. O da 40 yıldır burada çalışıyor, 4 yıldır da bekçilik yapıyor.

    Kefeli Han'ın bekçisi Ahmet Keser ise memur emeklisi. Han yöneticisi kefil olduktan sonra başlamış bekçiliğe, 6 yılı devirmiş. ‘Bana kalsa bir gece daha durmam handa. Kader çizgimizi ne zamana kadar burada çizmişse gidecek yer yok, buradayız.' diyor. Üniversite yıllarında tiyatrolarda sahneye çıkmış, şimdi gecelerini handa volta atarak, bir de rengarenk süslediği odasında hayallere dalarak geçiriyor.


    0 0

    CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke ile özel hayatını, siyasî; yaşamını ve gelecek hedeflerini Ankara'da Genel Merkez'deki odasında konuştuk. Tabii ki Türkiye'nin sıkıntılarını ve çözüm önerilerini de…

    1 Kasım genel seçimlerinde İzmir'den milletvekili oldunuz. Şimdi ise CHP'nin ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcılığını ve parti sözcülüğünü yürütüyorsunuz. Kısa zaman içerisinde gıpta edilecek bir başarı yakaladınız. Bunu neye borçlusunuz?

    Türkiye ekonomisinin belli sınırlara dayandığı, kalkınmasının önünde ciddi engeller ortaya çıktığı, dolayısıyla da profesyonel birikimimi siyasete taşımama çok müsait bir dönemde aktif siyasetle tanıştım. Ekonominin yavaşladığı, hukuk düzeninin zedelendiği döneme denk geldi. Annemden kendime sakladığım en büyük miras, ‘Kendin gibi ol' ve ‘Hepimiz farklıyız ve hepimiz eşitiz' felsefelerini siyasette yapıyor olmam da ekonomi konuşulan bir zeminde birleşince sizin başarı olarak adlandırdığınız durum ortaya çıkıyor.

    Son iki genel seçimde CHP'nin ekonomik vaatleri çok konuşuldu. Lakin, oy olarak bir geri dönüş söz konusu değil.

    Oy davranışlarının takım tutar gibi yapıldığı bir ülkede, hızlı bir değişim beklemek gerçekçi değil. Ancak, ‘geleceğin siyaseti' dediğimiz bir sürece de girdik. Önemli olan bunun devam etmesi ve Türkiye'nin sıkışıklıktan çıkması.

    AK Parti'nin tek başına iktidar olmasına karşın piyasalarda bir çekingenlik var. Bir ekonomist olarak geleceğe dönük neler söylemek istersiniz?

    Çekingenlik o kadar doğal ki. Yeni bir kalkınma hamlesine ihtiyacı var Türkiye'nin. Bütün bunların olabilmesi için her şeyden önce hukuk devleti olması gerekiyor. Mülkiyet hakkının gasp edilmediği, oyun kurallarının piyasa oyuncularına eşit şekilde uygulandığı hukuk devleti anlayışı gerekiyor. Bunları zedelemiş bir yönetimin iktidarda daha güçlenmesi, bir değişim olamayacağı endişesini beraberinde taşıyor. Yani AKP'nin ekonomik modeli çöküyor. Bunun en temel göstergesi ahbap-çavuş ilişkisidir. Daha iyi yaptığınız için değil, kim olduğunuza göre iş alabildiğiniz bir Türkiye ekonomisi inşa edildi.

    Bu ne kadar daha devam edebilir peki?

    Ne kadar uzun devam ederse geri dönüşü o kadar zor ve maliyetli olur. Mesele kalkınma hamlesini demokrasi hukuk ve özgürlükler üzerine inşa etme cesaretini gösterecek bir iktidarının olmaması. İktidarın, o cesareti gösterememesinin sebebi ise devamlılığın hukuk devletinin olmaması üzerine inşa edilmiş olması. Adalet sarayları yapan, adalet saraylarına özlü sözleri yazmayı hukuk zanneden bir iktidarın pençesindeyiz.

    Türkiye'nin ilk ve tek kadın başbakanı Tansu Çiller'e benzetildiğiniz söyleniyor. Bu sizde nasıl bir duygu oluşturuyor?

    Siyaseten hiç benzemiyorum. Ekonomik anlayışlarımız da benzemiyor. Fiziksel olarak benzetilmemiz üzerinden bu soru sorulduğu zaman da beni rahatsız ediyor.

    Peki, Tansu Çiller'e ait olan bu unvana ortak olma gibi bir hedefiniz var mı acaba?

    Gelecekle ilgili ortak olmak istediğim tek şey Türkiye hayali. Asla kendimin oturacağı koltuklarla ilgili hayal kurmuyorum. Kurduğum hayal çocuklarıma huzurlu, farklılıkları birlikte yaşayabilen bir Türkiye teslim etmek.

    “Başkanlık sistemi tartışması ihtiyacı olmayan gündemi suni gündem ile tıkamaya da kimsenin hakkı yoktur. Buna engel olmak noktasında elimizden gelen her şeyi yapacağız.” dediniz, bir basın açıklamanızda. Türkiye'de başkanlık sistemi neden bu kadar konuşuluyor?

    Türkiye'de rejim sorunu yok. Parlamenter sistemin güçlendirilmesi ihtiyacı var. Siyasi sistemler ülkelerin kültürleriyle ve tarihleriyle şekillenir. Bir kişinin isteğiyle şekillenmez. Türkiye'nin tarihi de parlamenter sistemin inşası üzerinden kurulmuş. Gündemimiz anayasa ve başkanlık değil, özgürlükçü demokrasi inşası olmalıdır. Bunun yapılabilmesi için de Türkiye'nin darbe hukukundan arındırılması gerekiyor. Şu an hiç kimse özgür değil. Kamudaki insanlar bizimle çekinerek konuşuyor. Anayasa'da basının özgür olduğu yazıyor. Ancak, özgür olmadığını da en iyi Silivri biliyor.

    SOPA GÖSTERİRSENİZ SORU SORACAKLAR KORKAR

    ‘Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi'nin hazırladığı ve 1128 akademisyenin imza attığı metne ve sonrasında yaşananlara dair ne düşünüyorsunuz?

    Metnin içi ne olursa olsun kabul edilemez. Fikir ve ifade özgürlüğü bilim üretiminin en temel faktörüdür. Sorulan sorunların iyi olup olmadığını teftiş etme iktidarın görevi değildir. Akademisyen sorar, sorduğu sorudan fikir edinir.

    Akademisyenliğe devam etmiş olsaydınız, 1128 akademisyenin imza attığı metne imza atar mıydınız?

    İmza atmazdım. Metnin kendisiyle hemfikir değilim. Lakin metnin fikir özgürlüğü bağlamında savunucusuyum. İmza atmış meslektaşlarımın kendi fikirlerini ifade edebilme özgürlüğü, benim özgürlüğüm anlamına geliyor. Dolayısıyla, onlarla beraber omuz omuza dururdum.

    Siz nasıl bir metin yazardınız?

    Türkiye'nin şu anda ihtiyacı olan bütün barış çağrılarını bir araya getirirdim. Fikirsel olarak daha genişletilebilecek alanlar vardı. Zira iktidara açık sorular sorma yükümlülüğümüz de var: ‘Ne oldu da kentlere silahlar yığıldı?', ‘Nasıl göz yumdunuz bütün bunlara?' Esasında haklı sorular bunlar. Bu soruları farklı kelimelerle soran üniversite öğretim üyelerine hemen sopa gösterirseniz başka soru soracaklar da korkar.

    Kardeşim Aylin ile eğlenceli bir ailede büyüdüm

    Biraz da hayat hikâyenizden bahsedelim. Ankara, Amerika, İzmir ve tekrar Ankara şeklinde devam eden ilginç bir öykünüz var.

    Şanslıyım. Her coğrafya insanın hayatına farklı şeyler katıyor. Babam Hataylı. Mesela Hatay, bu farklılıkları içinde yaşatabilen kıymetli coğrafyalardan biri. Her coğrafyayı yenilik, farklılık ve beni zenginleştiren fırsat olarak değerlendirdim.

    Nasıl bir ailede büyüdünüz?

    Kardeşim Aylin ile eğlenceli bir ailede büyüdüm. Annem ve babam işlerini çok ciddiye alan ve içselleştiren bireylerdi. Bütün o ciddiyetin içerisinde de hayatın dolu dolu yaşanması gerektiğine inanan bir anne ve babanın evinde yetiştim.

    Eşim olmasaydı bunların hiçbirini yapamazdım

    Kaç yıllık evlisiniz?

    13 yıllık. Eşim, inşaat mühendisi. Aynı zamanda müthiş bir siyasetçi destekçisi (Gülüyor). O olmasa bunların hiçbirini yapamazdım.

    Evde ekonomiyi kim yönetiyor?

    Her şeyi beraber yönetiyoruz.

    Çocuklarınız, siyasetçi olmanızdan memnun mu acaba?

    Ben öncesinde de yoğun çalışan biriydim. Yaptığı işi fazla sahiplenen bir karakterim. Bu açıdan çocuklarım için büyük bir değişim olmadı. Küçük oğlum Aksel'den (5) ara ara şikayetler alıyorum. Büyük oğlum Can'ın (11) ise yaptığım işten heyecan duyduğunu görüyorum.

    Bilmediğimiz bir yanınız var mı?

    Kendime vakit ayırmayı, kitap okumayı ve flüt çalmayı çok severim. Çok dışa dönük gözükmekle birlikte ara ara kendimle kalmayı severim.

    Yemeklerle aranız nasıl?

    Keyifle yemek yaparım. Eşim olaya dahil olmayı sever ama yapan odur desem yalan olur.

    Favorileriniz nelerdir?

    Her şeyi severim. Zeytinyağlıları yapması da yemesi de çok güzel olur. Eti de severim. Ama tatlı ve tuzlu arasında ayırt ederim. Tatlı değil tuzlu meraklısıyımdır.

    Sporla aranız nasıl?

    Olması gerekenden az.


    0 0

    Kubat, kariyerinin yirminci yılını, onuncu albümü ‘Al Ömrümü' ile kutluyor. Albümünde hem türkülere hem de yeni eserlere yer veren müzisyen, hırslı olmadığını ama başarı hastası olduğunu söylüyor. Yakında bir kız bebekleri olacağını müjdeleyen sanatçıya göre kadınlar bir medeniyet ve onları yeterince anlayamıyoruz.

    ‘Al Ömrümü', yirminci yıl özel albümü. 20 yıl öncesine dönelim. Kubat, gurbetten hangi duygularla gelmişti İstanbul'a?

    Belçika'da gurbetçi ailenin çocuğu olarak doğdum. Afyon Emirdağlıyım. Yaz tatillerinde memlekete geliyordum ama hiç İstanbul'a gelmemiştim. Müziğe Türkiye'de başlamadım. 8 yaşında elime mikrofonu aldım. Gurbetçiler arasında oldukça popülerdim ve herkes ‘Albümün ne zaman çıkacak?' diye sorup duruyordu. Kendimi yirmi yaşımda hazır hissettim ve İstanbul'a geldim. Benim asıl korkum albüm çıkarmak değildi. İstanbul'a alışıp alışamayacağımdan emin değildim. Çünkü ben huzurumu her şeyin önünde tuttum. İlk on gün kalamayacağımı sandım. Son beş gün güzel insanlarla tanıştım ve tamam dedim.

    Yirmi yıl öncesinde Kubat'ın bugününü hayal edebiliyor muydunuz?

    Benim hayallerim uzak değildi. Kendimi bilen bir insanım. Kendi kapasiteme göre hayaller kurarım. Şımarıklığı sevmem, hırs da yoktur bende. Benim için farkındalık önemli. Öte yandan yalanla dolanla sanat olmaz. Samimi duygularla yapılırsa ve duygularını yansıtabilirsen başarıyorsun. Kendime ve samimiyetime inandığım için güzel yerlere geleceğimi biliyordum.

    O dönemde sizinle birlikte çıkan isimlerden çoğu meydanda yok. Kubat'ın kalıcılığının sırrı nedir?

    Ben bu işi samimiyetle yapıyorum. Bir de kendi değerlerimizi ortaya koymaya çalışıyorum. Bize ait olan asırların birikimi olan ezgileri ortaya çıkarmaya çalışıyoruz ve bugünün sesiyle birleştiriyoruz. Hem yenilikçi hem de gelenekçi bir anlayışla, gençlerimize ve büyüklerimize bunları gösterme sevdasındayım. Var olanın üstüne bir şeyler katabilir miyim derdindeyim.

    ‘Al Ömrümü' onuncu albümünüz. Çok farklı bir çalışma olmuş sizin adınıza.

    Evet acayip bir çeşni oldu. Türküler var, yeni besteler var. Mesela ‘Gözümden Cemalin Çok Irak Oldu' diye bir Bolu türküsü var. Ben bu türküyü hiç duymamıştım. Gevheri'den ‘Ey Benim Nazlı Cananım'ı okudum. Bestesi İhsan Güvercin'e ait. Derya Yılmaz'dan üç şarkı var.

    Neşet Ertaş ve Cem Karaca şarkıları nasıl girdi albüme?

    İkisinin de hayranıyım. Bu albümde mutlaka olmaları lazımdı. ‘Gel Efendim Gel' çocukluğumda söylediğim bir şarkısıydı Cem Karaca'nın. Her albüme koymak istediğim ama bir türlü nasip olmayan bir eserdi. Neşet Ertaş'tan ‘Doyulur mu?' da aynı şekilde yıllardır albümüme koymak istediğim bir eserdi. Sahne versiyonunu buraya kaydettik.

    ‘Ay Beri Bak' şarkısı da çok dikkat çekiyor…

    Evet sanki Brooklyn'de yapılmış gibi değil mi? (Gülüyor) Evet vokaller altyapı. Gençler çok hasta oldu. Beni arıyorlar bu nasıl bir aranje, bu nasıl bir yorum diye. Bunu benden önce de birçok büyüğümüz okudu. Biz bu türküleri yeni nesillere taşımak istiyorsak böyle farklılıklar yapmalıyız. Bazı klasikçiler bunu yaptığım için beni eleştirebilir ama hiç tanımamaları daha kötü değil mi? En azından ben işaret ediyorum. Buna vesile olunca zaten özüne iner. Bu zenginliği göstermemiz gerekir. Benim farkım bu. Yirmi yaşımda da bu böyleydi.

    Mesela birçok müzisyen bu yıllarda bir best of albüm yapar. Siz neden düşünmediniz?

    Kırkıncı yılda ya da emeklilikte belki olur (Gülüyor). Ben yeni şeyler üretmeye inadına devam edeceğim. Hem de bu piyasa şartlarına rağmen. Bu şartlarda böyle bir proje yapmak o kadar zor ki. Onuncu albüme ve yirminci yıla yakışır bir albüm olsun istedim. Bir gönül işiydi ve bütün sevdiklerim bu albüm için birleşti.

    Müzik camiasında genelde herkes birbirinin ardından konuşur ve kötüler. Sizin hakkınızda hiç olumsuz yorum yapan birine rastlamadık. Bunu nasıl başardınız?

    Müzik benim hobim, işim ise insan olma sanatı. O tarafa ağırlık veriyorum. Gönül kırmama, aynı zamanda hakkını da yedirmeme zor iş. Aileden gelen bir terbiyem var. İçimden gelen bir şey. Ben artık koleksiyoner oldum. Dost koleksiyonu yapıyorum. En iyi koleksiyoner dost biriktirendir. Bugün bir yere gidiyorsun, dört beş sanatçı bir araya zor geliyor. Ama çok şükür geçenlerde yirminci yıl galası yaptım, koşup geldi tüm dostlarım. Dostluğu korumak zor iş. İstismar, baskı ve çıkarcılığa hiç gelmiyor. Onların kıymetini bilmek gerek.

    Kariyeriniz boyunca kötü bir olayla ya da magazinsel bir sansasyonla da anılmadınız.

    Ben insanların hayatını boş şeylerle meşgul etmeyi sevmem. Albüm yapmışsam ve bir mesaj vermek istiyorsam çıkıyorum anlatıyorum. İyilik kazansın diyen bir yapım var. Ben hastalandığımda bile kimseye söylemem. Kendim düzelmeye çalışırım. İnsanları yormak istemem. Ama bunun çok hassas bir çizgisi var. İstemek zorunda olduğunda da isteyeceksin. Zira kimsin sen? Her zaman pozitif olmayı seviyorum.

    İyi ki evlenmişim

    Bugüne kadar keşke yapmasaydım dediğiniz bir pişmanlığınız var mı?

    Yok, çok şükür olmadı.

    40 yaşımda doğum günümde evleneceğim demiştiniz ve dediğinizi yaptınız. Neden bu yaş?

    Evlenmeseydim belki pişman olacaktım. 40 yaş insanın en olgun yaşı. Bir de kırkı geçirmeyeyim dedim. Çünkü geçen ve evlenmeyen arkadaşlar var. Yani bu yaştan sonra da hiç olmayabilir. Bunu kendime söz vererek yaptım. Bir de eşim olmasaydı belki yine evlenemezdim. Doğru insanın olduğunu anlayınca kararı verdim.

    Sanırım bir bebek bekliyorsunuz…

    Evet. Çok şükür. Eşim altı buçuk aylık hamile. Bir kızımız olacak.

    Kızınız için medeniyet geliyor diyorsunuz. Kadını bir medeniyet olarak mı görüyorsunuz?

    Yanlış anlaşılmasın, ismi medeniyet değil. Daha karar vermedik. Evet kadın bence medeniyet demek. Ana yahu, daha ötesi var mı? Onlardan çok şey öğreniyoruz. Kadına değer vermeyenleri anlayamıyorum. Kadınlara daha çok şans vermeliyiz.

    Evlilik sizi değiştirdi mi?

    İşin açıkçası bazı korkularım vardı ama eşim çok anlayışlı. Çok doğru kişiyle evlenmişim. İyi ki evlenmişim diyorum. Benim kişiliğime ve mesleğime çok saygı gösteriyor. Evlenince her şey değişir diyorlar. Bizde de değişti ama olumlu yönde. Daha çok sevgi ve anlayış oldu. Anlayış oldukça her şey yoluna girer.

    14 Kubat'ın üstüne zor çıkarlar!

    Bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

    Çok şükür istediğim her şeyi yaptım. Huzurluyum. Bende hırs yok. Ama başarı hastasıyım. Birisi başarılıysa önünde saygıyla eğilirim. Kendimde de öyle. Kendimi başarılı buluyorum. Bunun için çok çalışıyorum.

    14 Şubat Sevgililer Günü bugün. Neler söylemek istersiniz?

    14 benim uğurlu rakamım. Herkesin Sevgililer Günü'nü kutluyorum. 14 Kubat yani (Gülüyor). Öncelikle herkese hayırlı 14 Kubatlar diliyorum.

    14 Kubat demişken Yıldız Tilbe de bir reklam çekti. Ama sizinki de hâlâ akıllarda…

    Evet. Geçenlerde ajanstan çocuklar beni gördü, mesaj istediler. “Yıldız bizim canımız ciğerimiz ama 14 Kubat'ın üstüne biraz zor çıkarsınız.” dedim. Çünkü 14 Şubat/14 Kubat ismi bir defa olayı bitiriyor (Gülüyor). Seneye ikimizi bir tartışma ortamına sokmayı düşünüyorlar. Yıldız'ın şarkısı da çok güzel.

    Sevgi ve aşk kavramlarının içini yeterince boşaltmadık mı sizce?

    Aşk ve sevgi ayrı kavramlar. Aşk kontrolsüzlük. Kontrolsüz güç güç değildir. Senin olsun o zaman bu aşk. Hani Tatlıses diyor ya yere batsın bu lahmacun. O kafa yani. Böyle bir aşk istemiyorum ben. Aşkı kontrollü bir şekilde de yaşarsın. Sevgi marmelatı, anlayış, hassasiyet çeşnilerini kavura kavura bir de o ilişki meyve veriyorsa alın size esas aşk. O sevgiyi ve saygıyı besleye besleye kontrollü bir aşk elde edersiniz. Kontrolsüz aşk yıllar önce bir kere başıma geldi. Şimdi kontrollü olsun istiyorum.


    0 0
  • 02/20/16--13:00: Vitrin
  • [Aksesuar] Çocuklarınıza kalkan olacak koltuklar

    BeSafe'in son teknoloji kullanarak ürettiği iZi Up Fix, yükseklik ayarı sayesinde yandan gelecek darbelerin direkt bel kısmına ulaşmasını engelliyor. EPS/ EPP Köpük Sistemi de yolculuk esnasında gelebilecek darbe şiddetini absorbe ederek ekstra koruma sağlıyor. Çarpma esnasında koltuk 20 derecelik açıyla yana dönerek kalkan görevi görüyor.

    [Gıda] Doğanın şifasını taşıyan bal

    Balparmak, yeni ürünü Apitera Zen'i sağlıklı yaşamayı önemseyenlerin beğenisine sundu. Bal, propolis, zencefil, tarçın, karanfil, karabiber ve limon karışımından oluşan ürün, bağışıklık sisteminin güçlenmesine ve vücut direncinin korunmasına destek oluyor.

    [Aksesuar] Çelik kasalar kolunuzda

    SEIKO Prospex koleksiyonu ilkbahar-yaz dönemine özel yeni tasarımıyla erkeklerin spor şıklığını tamamlıyor. İyon kaplama çelik kasalı bu yeni modeller nato ve deri kayış alternatifleriyle sunuluyor. Profesyoneller için tasarlanan saat; kadranın tasarımı, renkli indeksleri, yansıma yapmayan safir camıyla dikkat çekiyor.

    [Elektronik] TV satın almadan önce...

    Samsung, TV satın alırken dikkat edilmesi gerekenleri sıraladı. Sorular şu şekilde: Görüş mesafesi ve TV boyutu uyumlu mu? UHD Sertifikası var mı? Yeni curved (kavisli) ekranlar ne sunuyor? TV'niz akıllı özellikler ve özel içerikler sunuyor mu? Yeni nesil akıllı ev teknolojilerine uygun mu?


    0 0

    Kim demiş pizzanın memleketi İtalya diye? Oralara kadar gitmeden, fast-food mekânlarında sıra beklemeden ve fazla harcama yapmadan pizza yemek de mümkün.

    Hem de size sunulanın aksine, her dilime farklı malzemeler katarak. Hayal gücünüz hangi karışımı istiyorsa onlarla, kendi pizzanızı kendiniz yapmaya hazır mısınız?

    Malzemeler:

    Arzu ettiğiniz sayıda kare milföy hamurları

    İki çorba kaşığı salça

    Rendelenmiş kaşar

    Peynir, zeytin, konserve mısır, mantar, sosis, sucuk, biber, domates… (Sizin keyfinize kalmış malzemeler)

    Hazırlanışı:

    Milföy karelerini üzerine yağlı kâğıt koyduğunuz fırın tepsisine dizin. Dondurucudan çıkardıysanız eriyene kadar bekleyin.

    Salçanın kıvamını bir kâse içinde az sıcak suyla açın.

    Salça sosunu milföylerin üzerine sürün.

    İç malzemeleri istediğiniz sırayla, istediğiniz milföy dilimlerinin üzerine yerleştirin.

    Rendelenmiş kaşarla malzemelerin üzerini cömertçe örtün.

    Milföyleri 180 derecede ısıttığınız fırının içine atın ve kızarana kadar pişirin. (Yaklaşık yarım saat)

    Enfes dilim pizzalarınızı ketçap ve mayonezle destekleyebilir, istediğiniz çeşitten başlayabilirsiniz.

    Hadi afiyet olsun…


    0 0

    Giyilebilir teknolojilerin son örneklerinden 'Wiky Watch' renkli saatlerle çocuğunuzdan her an haberdar olabilirsiniz. Harita üzerinden konumunu takip edip herhangi bir tehlike anında SOS tuşuyla nerede olduğunu öğrenebilirsiniz.

    Yeşil, pembe ve mavi renkleriyle çocukların severek kullanacağı Wiky Watch saatler, aynı zamanda cep telefonu. Herhangi bir operatörden temin edeceğiniz SIM kartla sorunsuz çalışıyor. Ebeveynler telefonlarına indirecekleri uygulamayla saati taşıyan çocuğu hakkındaki neredeyse tüm bilgilere ulaşabiliyor.

    Bu akıllı çocuk saatinin özelliklerinden ilki, anne-babanın çocuğuyla cep telefonu gibi iletişim kurmaya imkân tanıması. Telefonlaşmak dışında ona kısa mesaj atmak da mümkün. Ancak bu saati özel kılan en önemli özellik şu: Çocuğunuz sizin tanımladığınız kişiler dışında hiç kimseyle telefon görüşmesi yapamıyor veya dışarıdan mesaj alamıyor. Ayrıca ebeveyn, çocuğunun her an nerede olduğunu harita üzerinden kolaylıkla görebiliyor. Anne-babanın belirlediği zaman dilimlerinde çocuğun haritadan uğradığı yerleri, bir nevi ayak izlerini takip etmek mümkün. Çocuğun eve gelirken hangi yolu kullandığı ve nerelere uğradığına dair tüm bilgilere de bu saat ve uygulamayla ulaşılabiliyor.

    istemediğiniz mekânlardan uzak tutmak için...

    Cihazın en önemli özelliklerinden biri de çocuğun, anne-babanın belirlediği alanın dışına çıktığında uygulamanın bildirim yollaması. Böylece ebeveynler çocuğunu istemediği mekânlardan uzak tutabiliyor. Hatta çocuğun sağlığı için gün içinde kaç adım attığı, ne kadar kalori harcadığı gibi verilere de ulaşılabiliyor. Uygulama aynı zamanda çocuğa yeni jenerasyonun fazlasıyla aşina olduğu ‘kalp' simgesi yollayarak ebeveynin onu ödüllendirmesine de imkân sağlıyor.

    Herhangi bir tehlike anında çocuklar SOS tuşuna basarak son konumu listedeki isimlerle paylaşabiliyor. Hatta telefon çocuğun kolundan herhangi bir nedenle çıktıysa ve belli bir süre içinde tekrar takılmazsa anne-babaya uyarı mesajı geliyor. Ürünü Türkiye'de teknolojik marketlerde ve seçkin oyuncak mağazalarında bulabilirsiniz.

    Akıllı çocuk saatinin özellikleri

    4-12 yaş çocuklar için uygun

    1 buçuk saat şarjla dört gün kullanım süresi

    Üç farklı renk seçeneği (mavi-pembe-yeşil)

    Uygulama üzerinden saat rehberine maksimum 10 kişi ekleme

    Herhangi bir operatörden alacağınız micro SIM kartla çalışabilme

    Yedek parça ve teknik servis garantisi

    Ebeveynin belirlediği numaralar dışında çocuğun kimseyle konuşamaması

    Harita üzerinden çocuğunuzun konumunu takip etme

    Saati uzaktan kapatma

    Acil durumda SOS tuşuyla konum ve sesli mesaj gönderme

    Yüzde 100 yeni ve yüksek kalite (CE/TSE)

    Bas konuş tuşuna basılı tutarak sesli mesaj gönderme

    Çocuk sağlığı için 2G teknolojisi

    Adımsayar ve kalp atış düzenini takip edebilme

    iOS ve Android uyumlu


    0 0

    Ara transfer döneminde en çok para harcayan, Çin kulüpleri oldu. Sadece Avrupa'nın değil Süper Lig'in yıldız isimleri de daha çok para kazanmak için bu ülkenin yolunu tuttu. Ancak önceki sezonlarda Çin'e transfer olan birçok futbolcu beklediğini bulamayıp geri dönmüştü.

    Çin, futbol dünyasının yükselen yıldızı olmaya devam ediyor. Petrol zengini Arapların Avrupa futboluna yatırım yapmasıyla birlikte yıldız futbolculara verilen paralarda ciddi artışlar yaşanmıştı. Çin, bu paraları bir kademe daha yukarı çekti. Bu nedenle yaşı ilerleyen ya da daha çok para kazanmak isteyen pek çok yıldız, Uzakdoğu'ya gitmeyi tercih ediyor. Süper Lig'den Burak Yılmaz ve Ersan Gülüm de bu rüzgâra kendini kaptıranlardan. Avrupa'da ise devre arasında Paris Saint-Germain'den Ezequiel Lavezzi, Shakhtar Donetsk'ten Alex Teixeira, Chelsea'den Ramires, Roma'dan Gervinho, Atletico Madrid'den Jackson Martinez ve Trabzonspor'dan Stephan Mbia gibi oyuncular soluğu Çin'de aldı. Önceki sezonlarda Çin macerasına çıkan futbolcuların birçoğu beklediğini bulamayıp geri dönmüştü. 2003 yılında Çin'e giden ilk Avrupalı futbolculardan olan Alman Jörg Albertz, futboldaki Çin rüzgârı konusunda meslektaşlarını şöyle uyarmıştı: “Genç oyuncular için Çin'e transfer olmak finansal anlamda çekici olsa da tamamen risksiz de değil. Çin macerası, kariyerinizi sekteye uğratabilir. Bana göre daha sonra başka bir kulüp bulmak son derece zorlaşıyor. Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor.”

    Nicolas Anelka: Kariyerinde neredeyse oynamadığı büyük takım kalmayan ve şu anda Hindistan 1. Lig ekiplerinden Mumbai City forması giyen Nicolas Anelka 2012 yılının ocak ayında Şangay Şenhua'ya 2 yıllık sözleşme imzalamıştı. Ancak Çin'deki yaşantıya sadece 1 yıl dayanabilen Fransız golcü, soluğu Juventus'ta aldı.

    Didier Drogba: Chelsea tarihinin unutulmaz golcülerinden olan Didier Drogba da kariyerinin son demlerinde Uzakdoğu'ya yolu düşenlerden. Şu anda ABD'nin Montreal takımında forma giyen 37 yaşındaki yıldız, eski takımı Chelsea ile 2012 yılında Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kaldırdıktan sonra Londra'ya veda etmişti. Yeni adres 2 yıllığına Çin'in Şangay Şenhua takımıydı. Bedelsiz olarak gelen Drogba'nın Çin'de kazandığı paralar dudak uçuklatacak cinstendi: Yıllık 15 milyon dolar. Fildişi Sahilli golcü, her şeyin para olmadığını 6 ay sonra fark etti. 2013 yılının ocak ayında bonservisiyle beraber Galatasaray'ın yolunu tutan Drogba, 1,5 yıl Türkiye'de top koşturdu. Üstelik burada, Çin'de aldığı ücretin yarısını bile kazanamadı.

    Lucas Barrios: Arjantin asıllı Paraguaylı millî; futbolcu Lucas Barrios da soluğu Çin'de alanlardan. 2009-2012 sezonlarında Borussia Dortmund formasıyla adından söz ettiren Barrios, Guangzhou Evergrande'nin yıllık 5 milyon Euro'luk teklifine ‘hayır' diyemedi. Artı 8,5 milyon Euro da bonservis parası… Ancak mutluluğu bulamayanların arasına katıldı. Bir yıl sonra Rusya'nın Spartak Moskova takımına 3 milyon Euro bonservis bedeliyle transfer oldu.

    Robinho: Yüksek bonservis bedelleri karşılığında Avrupa'nın büyük kulüplerine transfer olan Robinho da Uzakdoğu macerası yaşayanlardan. Geçtiğimiz temmuz ayında serbest kalan Brezilyalı, Çin'in Guangzhou Evergrande ekibiyle 6 aylığına anlaşmıştı. Bu süre geçtiğimiz hafta sona erdi. 32 yaşındaki yıldız oyuncu, sözleşmesini uzatmak yerine ülkesinin takımlarından Atlético Mineiro'yu tercih ederek 2 yıllık sözleşme imzaladı.

    Tim Cahill:İngiltere Premier Lig ekiplerinden Everton'da 2004-2012 sezonlarında forma giymesinin ardından ABD takımlarından New York Red Bulls'ta 3 sezon futbol hayatına devam eden Tim Cahill'in de bir sonraki durağı Çin oldu. Bir yıl önce Şanghai Şenhua takımıyla anlaşan Avustralyalı milli futbolcunun sözleşmesi beş gün önce takımı tarafından feshedildi.

    Ahmet Dursun: 2004 yılında Beşiktaş'tan, İtalyan oyuncu Giunti ile kavga ettiği için gönderilen Ahmet Dursun, ocak ayının başında 3,5 milyon Euro bonservis ücreti karşılığında Çin'in Tianjin Teda takımıyla 3 yıllık sözleşme imzalamıştı. Takımında kısa bir süre alan ve Çin'de hayatının en kötü günlerini geçirdiğini dile getiren Dursun'un Çin macerası, 9 ay gibi kısa bir zaman sürmüştü.

    Pablo Martin Batalla: 2009 yazında Bursaspor ile anlaşan Arjantinli Pablo Martin Batalla, performansıyla taraflı tarafsız herkesin alkışını almış, 2009-2010 sezonundaki şampiyonlukta önemli bir görev üstlenmişti. 5 sezon sonra Bursa'ya veda edip daha çok para kazanacağı Çin Süper Lig takımlarından BJ Guoan ekibiyle anlaştı. Burada mutlu olamayan yıldız oyuncu, iki yıl sonra daha az paraya Bursaspor'a geri döndü.

    Seydou Keita: Barcelona ile 14 kupa kazandıktan sonra 2012 yazında Katalanlardan ayrılan Seydou Keita da 32 yaşında Uzakdoğu'yu tercih edenlerden. Keita için Liverpool da devredeydi. Ancak Malili orta saha, 2009 yılında kurulan Çin ekiplerinden Dalian Aerbin ile 2,5 yıllık kontrat imzaladı. Ama sözleşme süresini tamamlayamadan 2014 yılının ara transfer döneminde İspanyol ekibi Valencia ile anlaştı.


    0 0

    Tuz dendiğinde akla sadece yemek gelse de kullanım alanları şaşırtıcı derecede çeşitli. Şimdilerin popüler dekoratif eşyası tuz lambaları, tuz taşları ve sayıları günden güne artan tuz odaları, farklı kullanım alanlarından sadece birkaçı.

    Art arda açılan tuz marketi tarzı firmalara bakılırsa bu mineralli gıdayı farklı şekillerde kullanmayı pek sevdik. Fazla tüketimi ciddi sağlık sorunlarına yol açan tuzun lambası, odası, taşı ne işe yarıyor peki? İddia edildiği gibi onlarca faydayı tek başına sağlayabiliyor mu? Yoksa tuz ürünlerine olan talep başarılı bir tanıtım çalışmasının sonucu mu? İşin aslını 16 yıldır mineraller ve doğal taşlar üzerinde araştırma yapan Baki Cihangiroğlu ile konuştuk. Cihangiroğlu, tuzun faydalarını anlatmadan önce meraklılarını uyarıyor: “Ticarî; kaygılarla açılmış birçok tuz odasının dekorasyondan başka bir özelliği yok. Tuzdan kullanılan kimyasal maddeye kadar birçok konu irdelenmeye değer. Tuz lambaları ve diğer ürünleri de aynı şekilde düşünebiliriz.”

    Aslında tuz odaları ve tuz tedavi yöntemi Avrupa'da çok yaygın. Bazı ülkelerde sigorta kapsamına bile giriyor, doktor tavsiyeli tuz terapi masraflarını devlet karşılıyor. Türkiye'de ise yeni yeni keşfedilen bir alan. Değeri anlaşıldıkça girişimlerin de hızlandığını anlatan Cihangiroğlu, “Sağlık yolunda para harcarken görüntüden ibaret hizmetlere aldanılmamalı.” notunu düşüyor.

    Solunum yollarını düzenliyor

    Tuz odaları yeni keşfedilmiş bir tedavi yöntemi değil. Yüzyıllar önce de insanlar şifa bulmak amacıyla tuz mağaralarından istifade ediyordu. Günümüzdeki tuz odalarına bu mağaraların şehir imkânlarıyla bezenmiş hali denilebilir. Astım ve KOAH hastaları için yeni ve iddialı bir alternatif olan bu odalar, sağlıklı insanların da yaşam kalitesini artırıyor. Odanın özelliği havadaki negatif iyon oranı ile nem solunan havayı daha kaliteli hale getirmesi. Bu şekilde de solunum yollarında temizlik ve onarım sağlanması... Solunum yollarının onarımı ise dolaşım sistemini düzene sokuyor. Hayati faaliyetlerin en önemli iki ünitesinin solunum ve dolaşım olduğunu hatırlatan Baki Cihangiroğlu, “Bu iki ünitenin fabrika ayarlarına uygun çalışması bütün metabolizmanın ahenkli ve sistematik çalışmasını sağlar.” diyor. Bütün bu faydaları sağlaması için ise ortamda Himalaya tuzunun kullanılması şart.

    Odasına gidemeyenler

    için tuz lambası

    Tuz mağarasına gidemeyenler tuz odalarını tercih edebilir. Peki, tuz odasına da gidemiyorsanız... Bu durumda devreye tuz lambaları giriyor. Dekoratif bir aksesuar gibi onlarca farklı formda üretilen tuz lambaları gece lambası gibi kullanıldığında ortama negatif iyon yayıyor. Alerjik rahatsızlıklar, astım gibi hastalıklara faydası olduğu bilinen lambalar aynı zamanda rahat bir uyku ortamı da hazırlıyor. Dört bir yanımızdaki teknolojik cihazların yaydığı pozitif iyonlar havadaki iyon dengesini bozuyor. Aşırı pozitif iyon ise bedenin zihinsel ve duygusal dengesini alt üst ediyor, strese ve kaygı bozukluğuna yol açıyor. Tuz lambalarının görevi de burada başlıyor. Bulunduğunuz ortamdaki iyon dengesini düzenleyerek sizi teknolojinin yan etkilerinden koruyor. Türkiye'de henüz yeterince tuz odası olmadığını hatırlatan Cihangiroğlu, lambalarından faydalanılabileceğini söylüyor. Ancak burada da dikkat çekilen husus dekoratif görünüme aldanmadan ürünün işlevi ve kalitesi hakkında bilgi edinmek.

    Tuzunuzu yanınızda taşıyın

    Daha rahat bir solunum ortamı sağlaması için bulunan yöntemler oda ve lambayla sınırlı değil. Porselenden yapılan ve kişinin yanında rahatça taşıyabileceği TUZOXY isimli cihazlar da içinde Himalaya tuzu bulunduruyor. Bunların gün içinde 10-20 dakika solunması akciğerleri rahatlatıyor. Ayrıca kristal tuzlardan yapılan çözeltiyle gargara yapılırsa ağız ve boğazdaki enfeksiyona karşı korunmuş olunuyor. Tuzun kullanım alanları arasında banyo suyuna katılması da bilinen eski yöntemlerden. Bu şekilde cilt birçok parazitten kurtuluyor.

    Doğal tuz tüketilmeli

    Sağlık konusunda doğru bilinen yüzlerce yanlıştan biri de tuz tüketimiyle ilgili. Sentetik veya işlemden geçirilen tuzların zararlarına o kadar çok dikkat çekildi ki sofralardan tuzu neredeyse tamamen kaldırdık. Oysa doğal tuzların içinde çok sayıda mineral var ve bunlar metabolizmanın sağlıklı çalışması için hayati önem taşıyor. Bütün besinler gibi kararında tüketilmesi gereken tuzun vücuttaki eksikliği ise güçsüzlük, halsizlik, düşük tansiyon, baş ağrısı ve kas kramplarına kadar bir dizi rahatsızlığa neden oluyor.


    0 0

    Ortadoğu'da olmasa da Orta'k'doğu'da güzel şeyler oluyor. Orta'k'doğu, 2015 yazında 20 Suriyeli müzisyenle başlayan bir topluluk. Zor şartlar yüzünden birçoğu Avrupa'ya gidince geriye sadece birkaç Suriyeli kalmış. Grup Türk, Kürt, İranlı, Arap, Yunanlı ve hatta Amerikalı müzisyenle yola devam ediyor.

    Eğer sizin meydanlarınızda, caddelerde,

    sokaklarınızda dilenciler olduysak özür dileriz.

    Eğer sizin işyerlerinizde, atölyelerde, tarlalarınızda kaçak işçi olduysak özür dileriz.

    Eğer sizin kıyılarınıza, kumsala, plajlarınıza cesetlerimiz vurduysa özür dileriz.

    Bu vurucu sözler, Mülteci Makamı adlı 7,5 dakika süren bir şarkının üçüncü ve son bölümü. İlk iki bölümde Kürtçe ve Arapça olarak Suriye'de yaşananlar ve ardından başlayan göç dalgası anlatılıyor. Arapça kısımda Suriyeli mültecilere kapılarını kapayan Arap liderlere sitem, son bölümde ise Suriyeli denince akla gelen kaçak işçi, dilenci gibi olumsuz imajlara gönderme var.

    Şarkının sözü ve bestesi, İstanbul'da yaşayan Suriyeli müzisyen Hussain Hajj'a ait. Hajj, İstanbul'a aslında Suriye'de karışıklık başlamadan önce gelmiş. Ülkesinde İngilizce öğretmenliği yapan Hajj, şimdilerde İTÜ'de müzikoloji bölümünde yüksek lisans eğitimi alıyor. Aynı bölümde doktora yapan Kardeş Türküler üyesi Selda Öztürk ile tanışması ise daha öncesine dayanıyor. Hajj, Kardeş Türküler'in Yoyo adlı şarkısına katkıda bulunmuş ve o sırada tanışmışlar. Selda Öztürk, Kardeş Türküler'in perküsyonisti ve aynı zamanda Asfur adlı Arapça şarkıda kulağımızın pasını silen o kadife sesin sahibi olan vokalist. İkilinin yolunu müzikal anlamda birleştiren şey ise Orta(k)doğu adlı müzik grubu. Orta(k)doğu, adından da anlaşılacağı gibi hep karışıklıkla ve bölünmüşlükle gündeme gelen Ortadoğu halklarının müzikle birleşebileceğini göstermek isteyen bir grup.

    Grup, dinleyicilere şimdilik sadece internet üzerinden ulaşıyor. 7,5 dakikalık bir kayıt yapmayı başaran grup, Mülteci Makamı'na bir de klip çekmiş. Yakında internette bu klip de yayınlanacak. Sözler de, müzik de alabildiğine vurucu ve hüzünlü.

    Öncelik ekmek parası olunca...

    Başlangıçta İstanbul'da yaşayan Suriyeli müzisyenlerden oluşması düşünülen grupta şu anda Arap, Türk, Kürt, İranlı, Yunanistanlı ve Amerikalı üyeler var. Grubun ortaya çıkması Hussain Hajj'ın Selda Öztürk'e fikrini açması ile olmuş. Geçtiğimiz temmuz ayında bir araya gelmiş ekip ilk olarak ama elemanları o günden bugüne çok değişmiş. Selda Öztürk, süreci şöyle anlatıyor: “2011'de başladı halk ayaklanması ve Türkiye hep sürecin içindeydi. Doğal olarak Türkiye'ye çok gelen oldu. Avrupa'ya giden de çok var. Belki de ilk defa grup bu kadar sabitlendi.” Hussain Hajj araya giriyor ve ekliyor: “Avrupa'ya giden çok oldu. Bir de buradaki arkadaşlar takdir edersiniz ki ekmek parasının peşinde. Kafelerde vs. para karşılığı çalıyorlar. Karşılıksız bir şekilde müzikle ilgilenmeleri zor oluyor. O yüzden süreklilik olmuyor. Bazen Anadolu yakasında yaşayan arkadaşlardan birini çağırıyorum müzik çalışmak için, yol parasını hesap ediyor.”

    Grubun nerede çalıştığına gelince Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) mekân ayarlamış kendilerine. Zaten en büyük hatta belki de tek destekçileri BGST. Özellikle Selda Öztürk, grubun kurucularından biri olarak baştan beri elinden geleni yapıyor. Ama daha fazla destek hatta sponsor bulmaları şart.

    Hajj'ın söylediği gibi bir araya gelip çalışmaları için bile maddi kaygılardan bir miktar uzak olmaları gerekiyor. Hajj bunları söylerken gerçeklerin de farkında: “Türkiye'nin de zor şartlar altında olduğunu biliyoruz. Türkiye Suriyeli entelektüelleri tutamadı gibi sözler söyleniyor ama hayat buranın halkı için de zor. Kendi entelektüeline sahip çıkamazken bir yabancıya sahip çıkmasını çok beklemiyoruz.”

    Sokaklardan kafelere, konserlere...

    Böyle bakınca fazla iç açıcı bir tablo yok ama Selda Öztürk, Suriyeli sanatçıların görünür olmaya başlaması konusunda biraz daha umutlu: “Türkiye başından beri her şeyin içinde, belki bombalar düşmüyor ama hayata tutunmaya çalışan bir sürü insan var burada. Onların arasında müzisyenler de var tabii. Biz onları önce sokakta gördük. Sokaklarda çok güzel müzikler yaptılar, etraflarında bir sürü insan birikti. Onlar mini konserlerdi bir bakıma. Biz de gidip dinledik. Aradan yıllar geçiyor ve aslında biraz kurumsallaşmaya doğru gidiyor. Sokaktalardı, şimdi kafelerde çalıp söylüyorlar, konserler vermeye başlıyorlar. Kültür merkezlerinde konser veriyorlar. Bu insanlar müziklerini icra edecekler ya da birlikte edeceğiz. Bu bir değişim dönüşüm. Unkapanı bunu fark etmiyor ya da görmezden geliyor ama bu proje olmasa da birileri bir gün bunu fark edecektir.” Elbette ki bir albüm yapmak ve konserlere çıkmak gibi hayalleri var: “Mesela 4 Haziran Dünya Mülteciler Günü'nde bir konser verilebilir, ardından üç dört gün sürecek bir turne. İlk aşamanın sancısı var, bundan sonra artık net bir şekilde ilerlemek istiyoruz.”

    Grubun elemanlarından Tarık Aslan ise bu konuyla ilgili saatlerce konuşulabileceğini ama işin gelip dayandığı noktanın ‘paraya ihtiyacımız var' olduğunu söylüyor.”

    Dilenci imajı kalsın isteniyor

    Şarkının vurucu sözlerine gelince... Besteci ve söz yazarı Hussain Hajj şöyle diyor: “Dilenci, kaçak işçi imajı hep taze kalsın isteniyor. Bu tabii benim görüşüm ama böyle kalmasını isteyen bir güç var. Suriye'deki problemlerin kökü temizlenmeden gövdeyle, ayrıntılarla uğraşıyorlar. Suriyelilere denek gibi davranılıyor. Ben aslında mültecilerle ilgili bir şey çalışmak bile istemezdim ama durum bu. Ama müziğin birleştirici gücüne inanıyoruz. Bu müzik ile başladı ama bir kültürel organizasyona dönüşebilir.” Şarkıya https://soundcloud.com/odensemble/ortak-dogu-multeci-makamimeqame-penaber linkinden ulaşılabilir.


    0 0

    İstiklal Caddesi'ne Tünel tarafından çıktığınızda ona selam verirdiniz. Şimdilerde hummalı bir inşaat çalışmasının demir yığınları içine hapsolmuş küskün Narmanlı Han; geçmişte ressamların, edebiyatçıların, kısacası entelektüel camianın uğrak yerlerinden biriydi.

    Tarihî; yapıların yıkılıp yerlerine otel ya da AVM yapılması artık adiyattan haberler haline geldi. Beyoğlu'nda bulunan son kalelerden Narmanlı Han da geçtiğimiz günlerde dozerleri aldı içine. İtirazlar, kavgalar sürüyor lakin geçmişte bağrında Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçıları, sahafları, plakçıları barındırmış bu han, varlığını eski halinden uzak restorasyonuyla devam ettireceğe benziyor. Kültür sanat tarihimizde 185 yıllık bir kapıyı daha kapatırken, Narmanlı Han'dan kimler gelmiş kimler geçmiş bir hatırlayalım…

    19. yüzyılda âbâd olan Beyoğlu'nun ilk binalarından olan Narmanlı Han, 1831'de inşa edildi. Rusya Elçilik Sarayı tamamlanana kadar Rus büyükelçiliği olarak kullanıldı. Sonrasında ise bir Rus hapishanesine dönüştü. Birinci Dünya Savaşı patlak verip de Osmanlı ve Rusya ayrı düşünce bir süre metruk kaldı.

    Lakin çok geçmeden Bolşevik İhtilali gerçekleşince, çarlık taraftarı mültecilerle birlikte yeniden hareketlendi. Bir rivayete göre de, Stalin döneminde Sovyet vatandaşlığından çıkarılan ve bu sürede İstanbul'da Büyükada'da yaşadığı bilinen büyük rakibi Troçki bir süre Narmanlı Han'da saklandı. Son olarak Rus tüccarların ticaret ofislerinin macerasına tanıklık eden hanın seyri, 1933'te Narmanlı ailesine satılmasıyla çehre değiştirdi.

    Tanpınar'ın yurdu, ‘Huzur'un ev sahibi

    Aslen Erzurum'un Narman ilçesinden olan ünlü İstanbul tüccarları Avni ve Sıtkı Narmanlı kardeşler, bugünün rant kovalayan anlayışına hayli uzaktı. Taşralı tüccarların ciddi para tekliflerine mukabil, sanata meraklı Narmanlı'lar, burayı daha düşük meblağlara sanatçılara, edebiyatçılara kiraladı. Böylece han, döneminde küçük bir kültür ve sanat merkezine dönüştü. O yıllarda ‘Narmanlı Yurdu' olarak anılan mekânın en önemli sakinlerinden biri kuşkusuz Ahmet Hamdi Tanpınar'dı. Bir huzursuzluğun romanı olan Huzur'u büyük ölçüde bu yurtta yazan Tanpınar, kim bilir Narmanlı'da nelerden esinlenmiş, neler yaşamıştı… Ünlü edebiyat profesörü Berna Moran'ın eşi ve kendisi de bir akademisyen olan, yaşamı boyunca entelektüel tarihimizin önemli figürleriyle bir arada bulunan Tatyana Moran, Dün Bugün kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Narmanlı macerasını şöyle anlatıyor:

    “Ankara'dan döndükten sonra Hamdi profesör olarak edebiyat fakültesine girdi. Aynı zamanda da güzel sanatlarda ders veriyordu. Malî; durumu düzelmişti. Bana artık ablasının evinden ayrılıp taşınmak istediğini söyledi. Aklıma derhal bizim Narmanlı Yurdu'nda giriş katında küçük bir daire geldi; bir büyük oda, mutfak ve banyodan ibaretti. Ucuza da vereceklerdi. Teklif ettim. Hamdi çok sevindi. Derhal tuttu ve taşındı. Perde olarak gazeteler yapıştırdı. Bir iki tabak, bardak satın alındı.

    Hamdi bir gün hasta oldu. Bizim hizmetçi Melahat aşağıya inip, ‘Hamdi Bey nedir o eski yorgan, o sizi ısıtmıyor, perdeleriniz de yok, niye böyle oturuyorsunuz?'. ‘Param yok.' demiş Hamdi. ‘Bunları size taksitle yaptırırım.' ve yaptırdı da. Bu daire her akşam dolup taşıyordu; Bedri Rahmi, karısı, kız kardeşi Mualla… Sabahattin Eyüboğlu, ressam Zeki Faik İzer, Mehmet Ali Cimcoz ve karısı Adalet… Türküler söylenir, yenilip içilirdi.”

    Kimler gelmiş kimler geçmiş…

    Narmanlı Yurdu'nda sanatçılar, sadece Tanpınar'ın misafirleri değildi elbet. Ünlü heykeltıraş Firsek Karol, üç odayı birleştirmiş, atölye olarak kullanıyordu. Bedri Rahmi Eyüboğlu da buradaki bir dükkâna yerleşmişti. Narmanlı Yurdu'nun altındaki Mimoza Şapkacısı'nda resim sergileri açılmış, Bedri Rahmi de bunlardan birine katılmıştı. Mimoza Şapkacısı, aynı zamanda Türkiye'de kurulan dördüncü sanatçı birliği olduğu için kendilerine alfabeden düz hesap dördüncü harfi isim olarak seçen ‘D Grubu ressamları'nın da ilk sergisine ev sahipliği yapmıştı. Bunlardan başka yine ressam Aliye Berger'in atölyesi de Narmanlı'daydı. Dönemin ünlü Ermeni gazetesi Jamanak, yayım hayatını 60 yıl burada sürdürmüş, gazeteci Neşet Atay, Ulus gazetesine İstanbul haberlerini buradan geçmişti.

    80'li ve 90'lı yıllara geldiğimizde Narmanlı Han, eski cazibesini kaybetti fakat yine de içindeki plakçısı, sahafı, çay bahçesi, akasyaları ve mor salkımlarıyla gençlerin uğrak yerlerinden olmaya bir süre daha devam etti. Onlar da handan ayrıldığında bir noter, bir bekçi, yaklaşık 70 kedi ve onların bakımını üstlenen bir hayırsever, hatta daha sonra da tavukların yurdu oldu. Özetle giderek metruk bir hale büründü. Yaklaşık 15 yıldır restorasyonuyla ilgili dedikodular süren ve eski haline çoktan küstürülmüş olan bu tarihî; yapıyı bugünlerde ziyaret etmek isterseniz etrafını saran demir perdeleri seyredebilirsiniz.


    0 0
  • 02/20/16--13:00: Akıl işi değil!
  • Bu fotoğraflar yükseklik korkusu olanlar için uygun değil. Bir televizyon şovuyla ünlenen bir grup maceracı Büyük Kanyon'da 120 metre yükseklikte elle hamak kurdu.

    Bu fotoğraflar vertigo hastaları, yükseklik korkusu olanlar ve aklı başında olanlar için uygun değil. Andy Lewis, 2012 yılındaki bir şov programında herkes tarafından tanından biri haline geldi. İpin üzerinde atladı, dans etti, havada uçtu.

    Gözüpek maceracı şimdi diğer cesur insanların üzerinde yürümesi ve atlaması için yerden 120 metre yüksekliğe kurulan, “Mothership Space Net Penthouse” adını verdiği el yapımı, örümcek ağına benzeyen dev bir hamak yaptı.

    Cesur atlayıcılar buradaki delikten aşağıya atlayışlarını gerçekleştiriyorlar. Akılcı bir insan için bu oldukça çılgınca. Yaklaşık 50 kişilik bir grup tarafından 3 günde hazırlanan örümcek ağı şeklindeki hamak oldukça etkileyici. Hamağı inşa etmek içinse 4 kilometre 267 metrelik ip elle örüldü.

    İp cambazları şimdi bu ağın üzerinde mükemmel fotoğraflar çekiyorlar ve video görüntüleri sergiliyor.


    0 0

    Dünyanın en büyük nehir mağarasında seyahat etmek ve bunu görüntülemek kolaylıkla yapılabilecek bir şey değil. Bu mağarada olduğu gibi özel izin lazım.

    Pekinli fotoğrafçı Ryan Deboodt, dünyanın en büyük nehir mağaralarından biri olan Tham Khoun Xe mağarasında 2 gün geçirdi.

    Yeraltında yaklaşık 7 kilometre uzanan nehiriyle, mağara sistemi son derece ıssız ve çevresinden soyutlanmış. Turistlerin normal bir şekilde gezmesine imkan tanınan yeri fotoğraflamak ve bununla ilgili bir film çekmesine izin verildi.

    Yeraltı mağarasının ihtişamı oldukça şaşırtıcı. Tavanın ortalama yüksekliği 60 metre, mağaranın genişliği ise 76 metre. Yeraltında bunun gibi bir oluşumun hayal edilmesi bile çok zor.

    Fotoğrafçı Deboodt, mağaranın geniş içini görüntülemek için bir dronun yanısıra satın aldığı ekipmanlarla aşağıda izleyebileceğiniz videoyu hazırladı.


    0 0

    Lenny Abrahamson'un yönetmenliğini üstlendiği Gizli Dünya, küçük bir odaya hapsedilen anne ile kızının hikâyesini anlatıyor. En iyi film dâhil dört dalda Oscar'a aday film, dünyayı bir çocuğun gözünden yeniden keşfe davet ediyor.

    Beş yaşındaki bir çocuk annesiyle beraber küçük, bakımsız bir evde yaşamaktadır. Gerçek hayatla ilişkisiz, penceresiz, sadece tavanında ışık olan bir evde... Psikopat bir adamın esiri olarak dört duvar arasına sıkıştırılan iki can, birbirine yaslanarak hayata tutunur. Anne, çocuğuna (bu odada doğup büyümüştür) dışarıda bir hayatın olduğunu anlatır. Bulutları, yeşil bahçeleri, lunaparkları, farklı çehreleri… Çocuğu başka bir dünyanın var olduğuna motive eden tek şey televizyondur. Küçük çocuk neden hapis hayatı sürdürmeye çalıştığını sorgulamaya başladığında annesi bir plan yapar. Kız ölü taklidi yapacak, halıya sarılıp gömülmek için dışarıya taşınacak, tabii ki onları içeri tıkayan kişiyi ikna ederek. Plan uygulanır ve başarıya ulaşır. Ve asıl hikâye başlar...

    Film, anne kızın dört duvar arasındaki hikâyesiyle başlıyor, kızın öncülüğünde ikilinin kurtuluşu ve sosyal hayata uyumuyla devam ediyor. Başlarken seyirciyi soğuk duvarların arasına çekiyor, yaşanan mağduriyete ortak ediyor. Sonrasında anlatıcının dili değiştikçe hikâyenin ivmesi de değişiyor. Filmin sorunu da burada. Başlangıçta çocuğun gözünden hayata bakıyor, sonrasında merkeze anne ve annenin ailesi yerleşiyor. İvme değiştikçe hikâye dağılıyor. Baba bir görünüp bir kayboluyor, annenin iç dünyasına yersiz odaklanılıyor, büyük ailenin ilişkilerine odaklanılıyor. Eksiklerine rağmen güçlü, etkileyici.

    Beş yaşında ilk defa görülen gökyüzü...

    Hiç şüphesiz filmin en akılda kalan sahnesi çocuğun gözünden olayın anlatıldığı bölüm. Beş yaşındaki çocuğun küçük odadan çıkıp gerçek hayatın içine adım attığı ilk an... Annesinin öğrettiği şekilde ölü taklidi yapıp gömülmek için dışarıya çıkarılan çocuk, halının içinden yuvarlanıyor, sıyrılıyor ve hayata temas ediyor. İlk defa masmavi gökyüzünü görüyor, telefon direklerini, uçan kuşları… Seyirci de onun gözüyle yeniden keşfediyor hayatı.

    Bu samimiyet ve sıcaklık bütün hikâyeye yayılsaydı, çok daha büyük ilgi görebilirdi film. Gerçek hayata uyum sağlayamayan çocuğun (hayalindeki dünyanın daha cazip olduğu da söylenebilir) yeniden dört duvar arasına dönmek istemesi filmin üçüncü dünya harbini konuşan dünyaya getirdiği en büyük eleştiri.

    Öyküden ziyade oyunculuk performansları etkili

    Gerçekliğini öyküden ziyade oyunculuk performansları üzerine kuran bir film Gizli Dünya. Özellikle çocuk oyuncu Jacob Tremblay ile anne Brie Larson takdire şayan bir uyum içinde. Hikâyelerdeki boşluklar yer yer inandırıcılık sorunu hissettirse de rolü başarıyla taşıyorlar.

    Larson, yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar'ın en güçlü adayı. Şayet çocuk oyuncu dalında özel bir ödül olsaydı Treblay o heykelciği kimseye kaptırmazdı.

    Her şey bir kenara, hayata masum bir çocuğun gözüyle birkaç dakika bakmak için bile izlenir.

    Not: Film, Oscar'da en iyiye aday olmasına aday ama kazanırsa sürpriz olur. Brie Larson'un şansı ise hayli yüksek.


    0 0

    Mehmet Yapar, kırmızı ve nostaljik bisikletiyle İstanbul'u geziyor. Bisiklet onu sadece gideceği yere götürmüyor, gezerken çektiği İstanbul fotoğraflarında modellik de yapıyor. Fotoğrafları paylaştığı ‘Kırmızı Bisikletim' Instagram hesabının takipçi sayısı 24 bine ulaşmış. Yavaş yavaş tanınmaya bile başlamış.

    Bisikletin mutlulukla bir ilgisi olmalı. Hele de bisiklet kırmızı ise kati suretle bir ilgisi olmalı. ‘Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?' diye soranlara bir Instagram hesabından bahsetmek hiç fena olmaz. Hesabın adı ‘Kırmızı Bisikletim' ve bu bisikletin İstanbul'da tekerlek basmadığı yer yok gibi. Bir bakmışsınız Eminönü'nde bir simitçi tezgâhının önünde, bir bakmışsınız Kız Kulesi'nde düğün fotoğrafı çektiren çiftin arasında. Şehirden sıkılıp doğayı özlediğinde Beykoz'da sonbahar yapraklarının arasında kıpkırmızı parlıyor, mevsimlerden kış ise kırmızı-beyazın bir araya gelmesinden oluşan o harika zıtlık yansıyor bu kez fotoğraflara. Bazen de şehrin ara sokaklarında kaybolmak istiyor kırmızı bisiklet. Sahibi Mehmet Yapar. Bisiklet onun için bir bisikletten çok daha fazlası. Yoldaşım diye bahsettiği iki tekerlek, bakın onda neler değiştirmiş: “Herkes gibi ben de hayatımın bir döneminde sıkıntılar yaşadım. Nasıl çıkarım bunalımdan diye düşünürken, spor ve gezmeyi birleştirecek bir aktivite düşündüm. Aklıma bisiklet geldi ve internette araştırırken bu bisiklet çıktı karşıma. Hemen sahibini aradım ve satın aldım.”

    ‘Her gören laf atıyor'

    Yaklaşık bir yıl önce gerçekleşen bu alışveriş Yapar'ı sıkıntısından kurtarmakla kalmamış, hayatına birçok güzellik daha katmış. Roadstar marka bisikletine nostaljik bir korna takan Yapar, zincirin üzerine gelen kısma da Yeşilçam sanatçılarının fotoğraflarını yapıştırmış. Tek başına bile gayet dikkat çeken bisiklet böylece yoldan geçerken bakışları üzerinde toplar hale gelmiş. Bu da Yapar'ın her bisikletle çıkışında yeni insanlarla tanışması demek. Röportaj için buluştuğumuz Kadıköy'de bakışları sürekli hissettik.

    Yapar, çektiği fotoğrafları ‘Kırmızı Bisikletim' adlı Instagram hesabında paylaşıyor. Henüz bir yıl bile olmamasına rağmen takipçi sayısı 24 bine ulaşmış. Neden bu kadar sevilmiş olabileceğine dair tahminleri var: “Bisikle,t çocuk-büyük herkesin hayali. Bu hayali bir şekilde gerçekleştirmiş olmam ilgi çekiyor sanırım. Aslında gerçekleştirilmesi çok zor bir hayal de değil. Bisikleti 500 lira civarında aldım. Biraz modifiye etmek vs. taş çatlasın bin liraya mal oldu. Hayalim için arabamı, evimi satmadım. Basit bir bisiklet. Bu samimiyetim insanlara geçmiş olmalı.”

    Kırmızı Bisiklet, Anadolu yollarına düşecek

    ‘Kırmızı Bisiklet artık tanınıyor mu?' diye sorduğumuzda Mehmet Yapar'ın cevabı şöyle oluyor: “Geçen gün Eminönü'nde bir grup genç geldi, takip ediyorlarmış. Tanıyanlar gittikçe artıyor.” Yapar, 600 kilometre kadar yol kat etmiş bisikletiyle. Normal şartlarda gitmeyeceği birçok yere gitmiş. Aynı şekilde normal şartlarda tanışmasının pek mümkün olmadığı insanlarla bir araya gelmiş. Daha çok sıradan insanların hikâyeleriyle ilgilense de Sunay Akın, Tarkan, Ara Güler ve Ali Ağaoğlu gibi isimlerle tanışmasına vesile olmuş kırmızı bisiklet. En çok da 84 yaşındaki amcayla karşılaşmasını unutamıyor. Zar zor yürüyen adam, bisikletle fotoğraf çektirmek istemiş ve muhabbet kendiliğinden gelmiş. Yaşlı adamın bisiklet tamircisi olduğunu ve o sırada da işyerine gittiğini öğrenmiş, geriye Yapar'ın amcadan payına düşen hayat dersleri kalmış. Yapar bunun gibi birçok hikâye biriktirmiş yol boyunca. Bunları bir kitapta toplamak hayali. Ama önce kırmızı bisiklet Anadolu yollarına düşecek. Anlatılacak daha çok hikâye var, gidilecek çok yer var düşüncesiyle…


    0 0

    MaNga'nın solisti Ferman Akgül, ‘İstemem Söz Sevmeni' teklisiyle dinleyicilerinin karşısında. Single yapma nedenini endüstriyel dinamiklerin değişmesine bağlayan Akgül, “Diğer bir nedeni de üzerinde çok uğraşmam. Sözleri için altı ay çalıştım.” diyor.

    Neden bir single yapma ihtiyacı hissettiniz?

    Farklı tarzlarda çok beste yapıyorum ve bunların hepsini MaNga'da icra etmem mümkün değil. Akustik ağırlıklı besteler vardı. Bu sebeple böyle bir ihtiyaç duydum. Kenara hep şarkılar atıyordum. Farklı tarzlara iştahlı birisiyim. Üsküdar Musiki Cemiyeti'ne gittim. Türk sanat müziğiyle haşır neşir oldum. Mesela o dönemin MaNga'nın Şehr-i Hüzün albümüne çok katkısı olmuştu. Halk müziği, sanat müziği bestelerim de var. Ama bunları endüstriyel müzikten geçirmeyeyim, böyle sade kalsın diyorum. Mesela ileride bir türkü albümü yapmayı da düşünüyorum ama hemen değil.

    MaNga ile de single yapıyorsunuz. Neden tek şarkılık işlere yöneldiniz?

    Biz aslında albüm grubuyuz. Hedefimiz de albüm ama endüstriyel dinamikler çok değişti. Şehr-i Hüzün'den sonra dört sene ortada gözükmedik ancak şarkılarımız dinleniyordu.

    Single, eskiden popçuların tercihiydi, şimdi rockçılar da yapıyor…

    Çünkü iTunes'a kapak girdiği zaman o, albüm gibi tınlıyor. Tek şarkı yapmamın diğer bir nedeni de üzerinde çok uğraşmam. ‘İstemem Söz Sevmeni'nin sözleri üzerinde altı ay kadar çalıştım. Epey emek verdim. Dağınık şarkılar yapmaktansa içime sinen bir şarkıyı tercih ediyorum.

    Müzik eleştirmenleri, iyi bir şarkı sözü yazarı olduğunuzu belirtiyor. Bir yerde de Tanpınar ve Orhan Pamuk okuduğunuzu söylüyorsunuz. Bu yazarların neyi sizi etkiliyor?

    Üslupları… Beni Tanpınar ile tanıştıran Orhan Pamuk'tur. Reşat Ekrem Koçu ve Tanpınar aşkım öyle başladı. Tanpınar okumalarım Şehr-i Hüzün dönemine denk gelmişti. O yüzden Boğaz'dan her geçtiğimde hüzünlenirim. Onların şehir tasvirleri, bir sokağı resmetmeleri beni çok heyecanlandırır. Onların anlattığı yere gitmek istersin ki giderim de… Bir ara Ankara'nın mimarî; üslupsuzluğu beni çok üzmüştü. Sonra Beş Şehir'deki Ankara'yı okuduktan sonra şehirle yeniden barıştım.

    Şarkı sözü haricinde yazma eyleminiz ne seviyede peki?

    Epey zamandır öykü yazıyorum. Fantastik polisiye hikâyeler kurguluyorum. Mesela Padişah'ın Sultanahmet'te tebdili mekân çıktığı kapı var. Bunun üzerinden bir hikâye yazıyorum hemen. Blue Jean dergisinde yayımlandı onlar. Şimdi düzgün bir yayınevinden kitap olarak çıkarmayı düşünüyorum.

    İstanbul'u geziyor musunuz?

    Gezerim. Mesela bir bayramı üç gün boyunca eşimle beraber Sultanahmet'te geçirmiştik. Şehri gezmek sizi besleyen bir şey. Tanpınar'ın, Pamuk'un etkisi bunlar. Evliya Çelebi'yi okumak, gittiği yerlere gitmek istiyorum. Eminönü turları ihtiyaçtır mesela.

    Ankara, rock okulu!

    Ankara'nın bağları rockçı dolu. MaNga, Zakkum, Seksendört, Pilli Bebek, Gece… Nedir hikmeti?

    (Gülüyor) Ankara rockın okulu gibi… Sosyal ortamı kendiliğinden oluşturuyorsunuz. Yalnız başına 6-7 saat gezebilirsin. O sirkülasyon çok büyük Ankara'da. Dolayısıyla rock müziği rahat yapacağınız, size o ruh halini yansıtan bir şehir.

    Plak şirketinizin adı 06 Records. Ankara'yı nereye giderseniz yanınızda götürüyorsunuz galiba…

    Evet, öyle. Ailem, dostlarım, akrabalarım herkes orada. Ankara dünyamı Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'i şekillendirdi. Artık nereye gitsem Ankara'dan izler arıyorum.

    Eurovision'a gitsek yine İngilizce şarkı söylerim

    Bir başkentten bir başkente gittiniz. 2010'da Ankara'dan Oslo'ya Eurovision maceranız nasıldı?

    Biz o kadar hayal kuran adamlarız ki bir gün uluslararası iş yapacağımızı biliyorduk. Bütün yolculuğumuzu bunun üzerine kurduk. Kırmızı halıdan geçerken hem kendimizle hem etrafla dalga geçiyorduk. Bizim için harika bir deneyimdi. İbrahim Şahin ile ben İstanbul'da görüştük. Konuşma olumlu geçti. Hemen Ankara'ya gidip çocuklarla Kızılay'da otelde buluştum. Bir saat kadar olur olmazını tartıştık. İçinizde kötü bir niyet olmasın, kader sizi iyi yerlere getiriyor. Eurovision da biraz böyle böyle gelişti.

    İngilizce şarkıyla katılmanız eleştirilmişti o dönem…

    Şimdi Eurovision'a gitsek yine İngilizce şarkı söylerim. Uluslararası iş yapmanın yolu bu. Türkçe şarkı söylemekte zor bir dil, sen ne kadar güzel şarkı da yapsan adamlar anlamıyor. P'ler, ü'ler, ş'ler zor tınlıyor. TRT de Türkçe istiyordu ama İngilizceyi tercih ettik.

    60'lı yaşlarda müziği bırakırım

    Türkiye'de ilk defa Küçük Prens Müzikali gerçekleşti. Siz de pilot rolünü oynadınız. Pilot olma hayaliniz mi vardı?

    Hayır, öyle teklif geldi. Tiyatro tecrübem ilkokul müsamerelerine dayanıyor. Yetenek olarak kendimi iyi ifade edebildiğimi düşünmüyorum. Mesela hâlâ yavaşım, kendi karakterimi daha veremedim. Kafamda biri var: Pilot, bence komik ve yarı deli karakter olmalı. Bir yanıyla duygusal, bir yanıyla zırtapoz olmalı. Bu hali, bir dahaki oyunlarda sergilemeyi düşünüyorum. Bu arada 19 Mart'ta Mall of İstanbul'da yeniden sahnedeyiz.

    Müzik mi tiyatro mu?

    Müzik tabii… Altmış yaşımda artık yavaş yavaş müzikte aktif olmam diye düşünüyorum. Aileme çok düşkünüm. Çocuğumla alakalı planlarım var. Müziği belli bir noktaya getirdikten sonra memleket memleket gezmeyi planlıyorum. Belli bir yaştan sonra albüm, turne, şarkı ekseninde hayatımı geçirmeyi düşünmüyorum.


    0 0

    Ayşegül Aldinç, yeni albümü Sek'iz'i müzikseverlerle buluşturdu. Tanınmış müzisyenlerle düet yapan sanatçının çalışması, dinleyicilerin beğenisini kazandı. Az albüm yapmasına rağmen unutulmayan Aldinç, “Demek ki, doğru algılanmışım, seçimlerimle ruhlara, kalplere dokunmuşum.” diyor.

    Yeni albümünüzün ismi Sek'iz. Öncelikle adındaki kinayeden başlayalım. Sanırım hem sek hem de iz bırakacak şarkılar kastettiğiniz değil mi?

    Kesinlikle öyle. Albüme emeği geçen tüm sanatçı dostlarım su katılmamış müzisyen. Ve her biri iz bırakan zamansız eserler armağan etmişler müzikseverlere. Bu albüm de sanırım onlardan biri olacak.

    Albümdeki şarkıların hepsi yeni ve önemli isimlerin besteleri. Hikâyesinden biraz bahseder misiniz?

    Baktığımızda değişik tarzlar var gibi görünse de enteresan bir biçimde birbirini bütünlüyor albümün geneli. Bunun hepsini benim yorumum bütünlüyor şeklinde açıklayamayız sadece. Hayata benzer pencerelerden bakan, özel hayatlarında da arkadaş olabilecek enerjilere sahip insanlarız, ki öyleydi albümle daha da yakınlaştık. Pek de iyi oldu, güzel oldu. Ekibimle 2,5 yıl önce bir proje albüm yapalım şeklinde karar aldık ve çalışmaları başlattık. Takdir edersiniz ki her biri kendi alanında başat müzisyenlerle hazırlanacak bir albüm bir çırpıda oluşamıyor. Her birinin kendi albüm ve konser takvimi çoğu zaman bir araya gelmemize engel oldu. Sabırla bekledim. Geciktiğimi düşünüp karamsarlığa kapıldığım anlar oldu. Albüm çıkış tarihi için önce geçen yıl şubat hedeflenmişti. Baktık olamıyor sonra eylülü hedefledik. O da olmayınca içinde bulunduğumuz yıla kaldı ve 29 Ocak'ta iTunes'ta, 3 Şubat'ta da fiziki olarak çıktık. ‘Çıktık' deyince fark ettim; albümle bütünleşmişiz. (Gülüyor)

    Dört tane şarkıda düet yapmışsınız. Genelde bir ya da en fazla iki düet olur bir albümde. Sizin albümde nasıl bu kadar oldu? Müzikal dostluklarla ilgili mi bu?

    Bu Sahibinin Sesi konseptli bir albüm. Tamamı düet de olabilirdi. Sanatçı arkadaşlarımın bazıları düet bazıları da geri vokalde sesleri ile değer kattı. Hepsi sağ olsun, gerek algı, gerek müzikal anlamda ben de onlarda doğru bir ‘iz' bırakmışım ki her biri sevgiyle kabul etti.

    Düet yaptığınız isimler müzikal tarzları bambaşka isimler ama hiç sırıtmamış albümde. Bu bütünlüğü nasıl sağladınız?

    Hayata bakışlarımız, ortak sayılabilecek zevklerimiz, bizi sadece bu çalışma içinde değil hayatın içinde de bir ve birlikte tutmaya devam ediyor. Her birini zaten beğeniyle takip ederdim. Onlar da beni hep sever, müzikal anlamdaki seçimlerime ilgi duyarlarmış. Bundan daha güzel ne olabilir? Yapılan işe bu olumlu enerji mutlak yansıyor. Aynı sonucu bazı dizi ve filmlerde, tiyatro oyunlarında da görmüyor muyuz?

    Otuz beş yılı aşan bir profesyonel müzik kariyeriniz var. Ama bu süreye oranla çok az albüm çıkardığınızı görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

    Yılı hesaplarken 1981 Eurovision'unu hesaba katmışsınız sanırım. Müzikseverlere ilk göründüğüm tarihten çok 1988'de çıkan ilk albümüm Ve Ayşegül Aldinç'i milat olarak hesaplarım ben. 28 yıl yani. Zira Eurovision döneminde müzikle faal olarak uğraşmıyor, Tatbiki Güzel Sanatlar Seramik Bölümü'nden mezun olmadan staj yaptığım Yıldız Porselen Fabrikası'nda memur olarak görev yapıyordum. 1988'den sonra müzik, sinema ve dizi kariyerim başlamış oldu.

    Az albüm yapmış olmanıza rağmen hep gündemde olmanızın ve hiç unutulmamanızın sırrı nedir?

    Evet. (Gülüyor) Nedenini bilmiyorum gerçekten. Müziği sosyal anlamda irdeleyen, araştıran müzik yazarları verebilir belki bunun cevabını. Ben bir tahminde bulunacak olursam sırrını samimiyetle açıklayabilirim. Olduğumdan çok farklı görünmemeye gayret ederim. Tavrım zaten aynıdır da görsel olarak da buna dikkat ederim. Çağı yakalamaya çalışırım. Sabit zevklerimin yanı sıra günceli yakalayan eğilimlerim ve ilgi alanlarım vardır.

    Şimdi herkes müzikte tekdüzelikten şikayet ediyor. Sizin müziğe başladığınız zamanla şimdiki müzik anlayışı çok farklı. Sizce o günlerden bu günlere müzikte en çok değişen ne?

    Samimiyet ve duygu. Eski Türk filmlerini tekrar tekrar izleyip duygulanışımız da bunun göstergesi değil mi? Düz olmak, duygusuzmuş gibi yapmak, sert takılmak marifet artık. Bir de çabuk tüketiliyor günümüzde her şey. İlişkilerde bile bir kıymet bilmezlik, bir ‘aman boşver o olmazsa öteki' durumu var. Sanırım kolay ulaşılır olmak, çabucak vazgeçmeyi ya da vazgeçilmeyi de sağlamakta. Hep ilişkilerden örnek veriyorum; zira özel hayatlarımızdaki davranış biçimlerimiz seçimlerimize yansıyor. Bizi biz yapan seçtiklerimiz ve vazgeçtiklerimiz.

    Müzik adına bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

    Şarkılı, konuşmalı, komiklikli bir sahne eseri sahnelemek isterim hep. Olur yakında. Biraz daha konsantrasyonla yaparız.

    Anne olmaya cesaret edemedim

    Anne olmayı hiç düşünmediniz mi? Bir çocuğun eksikliğini duyuyor musunuz?

    Duymadım açıkçası. Annelik duygum tabii ki var. Kişi bunu anne olmadan da anlayabilir. Ama seçmedim. Cesaret edememiş de olabilirim. Bir insanın oluşumuna katkıda bulunmak, onu yetiştirmek çok özel bir durum.

    Bu kadar genç kalmanızın sırrını merak ediyor herkes. Bir sırrı var mı?

    Çok özel reçetelerim yok açıkçası. Dikkat ediyorum sadece. Uyku, beslenme, hareket etme… Bunlar sağlık için olmazsa olmaz asal konular. Sermezsen sağlam kalabilirsin. Dediğim gibi dikkat etmeli. Kafama göre takılırım gibi düşünenlere de selam olsun. Bu ölümlü dünyada bu da bir yaşam biçimi. (Gülüyor)

    Gündemle ne kadar ilgilisiniz? Ülkemizde ya da dünyada en çok sizi neler üzüyor?

    İlgilenmemek mümkün mü? Her şeyden haberim var doğal olarak. Ruh sağlığım için kendimi korumaya almak durumundayım. Aksi takdirde ben benden giderim, kimseye yaramam. Ölümler, haksızlıklar, kadına bakış açısı ve kendi ellerimizle yok etmeye çalıştığımız doğa... Etkilenmemek mümkün değil.

    Özel hayatımla gündeme gelmek bana ayıp gelir

    İsminizin karıştığı bir sansasyon ya da farklı bir olay olmadı. Özel hayatınız konusunda hassassınız herhalde…

    Tamamen haklısınız gözleminizde. Kendimi ve hayatımdaki insanları severken korurum ve bunun doğal sonucu olarak korumaya alırım. Ve korunmak da isterim tabii. Soruyorlar ‘Bunu nasıl beceriyorsunuz?' diye. Siz yol açmazsanız, görünmeyi tercih etmezseniz pekala olur; neden olmasın? Dediğiniz gibi sansasyonel olmadım hiç. Ayıp gelir bana özel hayatıyla kamuoyunu işgal etmek.

    Normal hayatınızda nasıl birisiniz? Karakteriniz nasıldır? Neşeli mi? Duygusal mı?

    Çok yakınlarımın yanında yumuşak karnım ortadadır. Hayvanlar da güvendiklerinde bunu yaparlar ya. Aslında sevgi talep etmek anlamında onlardan tek farkımız bunu rahatça ifade edemiyor oluşumuz. Kediler, köpekler pek âlâ yanınıza sokulur sevgi talebinde bulunurlar. Biz bunu doğal kabul eder onları sever, okşarız. İnsan evladı ise sosyal nedenlerden bunu yapamaz. Ya da ancak en yakınına ima edebilir, bilemedin gider sarılır. (Gülüyor) Bazen onu bile yapamaz ya neyse..

    En çok nelere sevinir ya da üzülürsünüz?

    İnsanların hâlâ zarif olabilmelerine sevinirim örneğin. Hayatını yok yere kaybeden uzak yakın kim varsa beni fazlasıyla üzer. Bir de haksızlıklara dayanamam.

    Bir dönem seramikle uğraşıp yurtiçi ve yurtdışında yarışmalara katılmıştınız. Hâlâ ilgileniyor musunuz?

    Ne yazık ki hayır. Birden fazla uğraşım oldu zamanla. Ne yazık ki ilk mesleğime, okulunu bitirdiğim bu değerli sanat dalına uzak kaldım.


    Ayşegül Aldinç, 28 Şubat'ta İstanbul BKM'de, 5 Mart'ta İstanbul DorockXL'de, 12 Mart'ta Bis Ankara'da, 18 Mart'ta Bursa Hayal Kahvesi'nde ve 22 Nisan'da İzmir Container Hall'da sevenleriyle buluşacak.


    0 0

    15 yaşında görme kabiliyetini yitiren Arif Badem, bugün 60 yaşında. Her gün Esenyurt'taki evinden çıkıp Esenler'deki işyerine tek başına gidiyor. Bunu ‘gözüm' dediği bastonu yardımıyla yapan Badem'in işi, diğer görme engellilere baston eğitimi vermek. Onlar da kendisi gibi kimseye muhtaç olmadan sokakta yürüyebilsinler diye...

    “Baston bizim için gözdür. Baston olmasa şuradan çıkıp 50 metre gidemem. Ama bastonum varsa 50 km yol giderim.” Esenler Görme Engelliler Derneği'nde 5 yıldır körlere baston eğitimi veren Arif Badem, bastonun önemini bu sözlerle dile getiriyor. Tabii doğru kullanmak kaydıyla... Zaten o da bunun olması için uğraşıyor. Arif Badem'in kendisi de görme engelli. Görme kabiliyetini sonradan kaybetmiş. Nevşehir'in Avanos ilçesine bağlı Hisarlar köyünde dünyaya geldiğini anlatıp hemen ardından ekliyor: “15 yaşına kadar ben de herkes gibi koştum, oynadım. Arkadaşımın elindeki tüfek patlayınca saçmalar gözüme geldi ve o gün gözlerimi kaybettim. Etrafımda da kör biri yoktu. İlk zamanlar çok bunalıma girdim. Herkesten kaçıyordum.”

    Arif Badem, şu anda 60 yaşında ve o zamanki halinden eser yok. Karşımızda kendisiyle barışık, özgüven sahibi, derdini anlatmasını iyi bilen ve epeyce esprili biri var. 16 yaşında evlenip 17 yaşında baba olunca ‘artık para kazanmam lazım' diyerek çalışmaya başlamış. Hem de ne çalışma... Köye su geldiğinde kanallarda çalışmış, kum ocağında çalışmış, dağda bekçilik yapmış, kuzu koyun otlatmış. Bir gün birinin yanına gelip ‘Sen niye çalışıyorsun ki dilensen daha fazla para kazanırsın!' demesine aldırmadan…

    Ve 27 yaşına geldiğinde İstanbul'a yerleşmeye karar vermiş. Reşitpaşa'daki Altınokta Körler Derneği'nde 5 aylık eğitimden yüksek başarıyla çıkınca Badem'i bir ilaç fabrikasında işe yerleştirmişler. Ama o, fabrikadaki işle yetinmemiş, üniversitenin önünde otobüs bileti, Beyazıt Meydanı'nda oyuncak satmış, akşamları evde makrome örmüş ve dört çocuğunu kimseye muhtaç etmeden büyütmüş.

    Emekliliğin ardından ise kendini daha çok baston eğitimlerine vermiş. Önceleri Bakırköy'de 9 yıl başkanlığını yaptığı Görme Engelliler Derneği'ne gelen kişilere bastonla yürümenin inceliklerini anlatmış. Sonra İşkur'un projesinde çalışmış ve orada kendisine usta eğitici belgesi vermişler. O günden beri de Esenler Görme Engelliler Derneği ile Halk Eğitim'in ortak projesi olan kurslarda ders veriyor.

    Bastonu yanlış salladığını sesinden anlıyorum

    Görme engellilere baston eğitimi uzun yıllardır yapılan bir şey. Eğitimin görme engelli biri tarafından verilmesi ise çok karşılaşılan bir durum değil. Badem'e bu durumu soruyoruz, şöyle cevap veriyor: “Daha önce eğitim alan kişilere de tekrar eğitim verdiğim oluyor. Öğrenciler bana ‘Gören hocalardan eğitim aldık fakat görmeyen hocadan aldığımız eğitim daha iyi.' dediler. Neden? Çünkü ben onların ne hatalar yaptığını, dertlerini anlıyorum. Bastonu yanlış salladığını bastonun sesinden biliyorum. ‘Kızım bastonu doğru salla.' diyorum, ‘Hocam ne bildin?' diyor. Ne bildin var mı, ben onun sesini takip ediyorum.”

    Peki elinde baston olan her görme engelli onu doğru kullanıyor mu? Arif Badem'e göre hayır. En çok yapılan hatalardan biri bastonun yanlış sallanması. Bastonu çok kısa bir mesafede sağa sola sallamanın yanlış olduğunu anlatan Badem, bu durumu ‘tavuğa yem verir gibi' diye nitelendiriyor ve ekliyor: “Küçük küçük sallayınca sağdan soldan gelen engelleri fark edemiyorsun ve kazalar oluyor.” En zorlandıkları şeylerden biri de yön bulma. Özellikle sonradan kör olanlar için yön bulmak daha da zor. Çünkü beyninde haritayı bir türlü çizemiyor. Doğuştan kör olanlar o haritayı geliştirerek büyüyormuş.

    Eğitim verdiklerimin yüzde 80'i iş buldu

    Baston eğitimi verdiği kişilerdeki ilerlemeyi soruyoruz. “Eğitim verdiğim kişilerin yüzde sekseni iş buldu.” deyip ekliyor: “Eline baston alıp dışarı çıktığında ‘Daha ben kimseye muhtaç değilim.' diyor, kendine güveni geliyor. Bir kızımız vardı, evden dışarı çıkmıyordu. Şimdi bütün İstanbul'u dolaşıyor.”

    Eğitimlerin ne kadar sürdüğüne gelince. Arif Badem, sürenin kişinin becerisine, algısına bağlı olarak değiştiğini söylüyor. Bazıları daha ilk iki derste dışarı çıkacak hale geliyormuş. Bazılarının ise uzun eğitimlere rağmen çok az ilerleme kaydettiğini ifade ediyor. Ona göre bunda çocuklarını çok korumacı yetiştiren ailelerin de payı var. Şöyle anlatıyor: “Öyle aileler var ki çocuğu dışarı çıkarmıyor. Bana soruyor bazı anne-babalar ‘Nasıl davranalım?' diye. Diğer çocuğuna nasıl davranıyorsa ona da öyle davranmalarını söylüyorum.”

    Annem, tuvalete girerken ışığı açmıyorum diye ağladı

    Anne-babasıyla ilişkisini şöyle anlatıyor Arif Badem: “8 kardeşiz, bir tek ben görmüyorum ama öldüklerinde benim yanımdalardı. Bir gün babam su almaya çalışırken ‘Hayırdır baba neden benden istemiyorsun?' dedim. ‘Senden su istemek ağırıma gidiyor.' dedi. Ben de dedim ki ‘Benim sigortam Arif diyorsun, hayatını benim gönderdiğim parayla idame ettiriyorsun, hacca gidiyorsun da bir bardak su almak mı ağır oluyor?”

    Annesi de bir gün arkasından ağlamış. “Neden?” diye sormuş Badem. Annenin cevabı, “Tuvalete girerken ışığı açmadın, ona üzüldüm.” olmuş. Badem, espriye vurmuş, “Ne güzel işte, tasarruf yapıyorum.” diyerek. Ama “İnsanın en yakını bile böyle bakıyor.” şeklindeki sözleri her şeyi özetliyor.

    İnsanımız yardım etmesini bilmiyor

    Şehrin fiziksel şartları ve görme engelli olmanın kendiliğinden gelen zorlukları bir yana Arif Badem'i en çok üzen şey, insanların körlere genel yaklaşımı. En çok kendisine sorulan tuhaf sorulardan dem vuruyor. Mesela “Görme engelli biri nasıl âşık olur, nasıl sevebilir?” diye sormuş bir gün biri kendisine. “Neden, görme engellinin hisleri, nefsi yok mu?' diye ben de ona sordum.” diyor ve ekleme gereği duyuyor: “Görme engellilerin yüzde 90'ı sese âşık olur.”

    Bir de yardım edeceğim diye yakasından elinin ucuyla tutan vatandaşlar varmış. “Affedersin at götürür gibi. İnsanımız maalesef yardım etmesini bilmiyor.” diyor Badem.

    Kendisiyle ilgili bir soruyu ona değil yanındakilere soranlar, dilenci sanıp 1 lira vermeye çalışanlar, yardım edeceğim diye sıkı sıkı koluna yapışanlar hatta sarılanlar. Halbuki doğru olan görme engelli kişinin, refakatçisinin koluna girmesi imiş. Böylece önden giden kişinin hareketlerinden yol aşağı mı iniyor, yukarı mı çıkıyor anlamak daha kolay oluyormuş. Badem, son olarak da görme engellilere kendi tabiriyle ‘beeyle' bakanlardan bahsediyor. Bakışlardan eşi ve çocukları sayesinde haberdar. Kendisinden çok eşi bu durumdan rahatsızmış.


    0 0

    Uçakla seyahat eden yolcu sayısındaki artış, havayolu şirketleri ile havalimanı işletmecilerini çok sevindiriyor. Ancak artan yolcu sayısı, özellikle havalimanlarındaki yoğunluk ve koşuşturmaca yüzünden gürültü kirliliğine de neden oluyor.

    Her yerde o kadar çok gürültü oluyor ki, uçuş öncesi dinlenmek için gidilen özel salonlarda dahi ‘sessizliğe' hasret kalınıyor. Bu ciddi sorunu ortadan kaldırmak için seferber olan şirketler ise çoğu zaman çaresiz kalıyor. Yolcuları daha sessiz bir ortamda uçuşa hazırlamak amacıyla havalimanı ve uçaklarda yeni uygulamalar devreye girmeye başladı. Yolcu kapasitesi yüksek havalimanlarında başlatılan ‘Sessiz Havalimanı Projesi' ile gürültü kirliliğinin en aza indirilmesi hedefleniyor. 7 ülkede 14 havalimanı işleten TAV Havalimanları, projeyi, Atatürk Havalimanı ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda geçen yıl, Ankara Esenboğa Havalimanı'nda ise bu yıl başlattı.

    Havayolu şirketleri ve resmi otoritelerle koordineli gerçekleştirilen uygulamayla, terminalde sesli anonslar asgari düzeye indirildi ve yolcuların doğru bilgiye hızlı erişimi için görsel yönlendirmeler artırıldı. Uygulamayla, gelen uçakların iniş anonsu kaldırılırken, gidiş katında uçağa geçişteki kapılar için yapılan değişiklik anonsunun da sadece pasaport kontrol noktası arkasında gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı.

    FRANKFURT'TA SESSİZ KOLTUK!

    Yolculara daha sessiz bir ortam hazırlamak amacıyla Frankfurt Havalimanı'nda da yeni bir uygulama başlatıldı. Transit (aktarma yapan) yolcuların kullanması için geçen hafta Terminal 1'de A58 ve Z58 kapılarında, Terminal 2'de ise D4 ve E5 kapılarında ‘Sessiz Koltuk-Silent Chairs' hizmete sunuldu. Yolculardan büyük beğeni gören yarım kubbe şeklindeki etrafı camla kaplı koltuklar, özellikle ortam sesini en aza indirerek daha fazla konfor sunuyor. Koltuklarda yolcular akıllı telefonları, tabletleri veya diğer dijital cihazlarla kendi müziklerini dinleyebiliyor. Koltuklarda bilgisayarlar için mini bir masa da bulunuyor.

    SESSİZ KULAKLIK

    Sessiz seyahat konusunda bir hamle de THY'den geldi. Şirket, business class'taki yolcuları için noise cancelling (ses kesici) Denon Globe Cruiser AH-GC20 kulaklıkları dağıtmaya hazırlanıyor. Kulaklıklar, şirketin uzun menzilli uçuşlarını gerçekleştirecek geniş gövdeli uçaklarında kullanılacak. Uçak içi eğlence sistemine entegre ilave aparatıyla da kullanılabilen bu özel kulaklık, yolcuların kişisel cihazlarında kablosuz özelliğiyle sessiz bir yolculuk yapmasına imkan tanıyor.

    EN SESSİZ UÇAK

    Airbus 350-900, 21 desibel ses limitiyle dünyanın en sessiz uçağı sertifikasını almaya hak kazandı. Fiyatı 261 ile 341 milyon dolar arasında değişen uçağın Trent XWB motorları, Rolls Royce tarafından üretildi. Dünya çapında büyük ilgi gören Airbus 350'ye 41 ülkeden 778 sipariş geldi. Bunlardan 80'i Katar Havayolları'na teslim edilecek. Bu sessiz hava aracı, yüzde 53'ü plastik malzemeden yapıldığından ‘plastik uçak' olarak da tanımlanıyor.

    UÇAKLARA GÜRÜLTÜ SERBEST!

    Sessiz seyahat için sevindirici adımlar atılırken ilginç bir haber geldi. Havalimanlarındaki gürültü sertifikası olmayan uçakların iniş ve kalkışında alınan ‘tazminat' sona erdi. Tepkiler üzerine açıklama yapan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, uçakların gürültü tazminatı belirleme esaslarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı uhdesinde olduğunu belirtti. Açıklamada uçakların sertifikalı olması nedeniyle bu maddenin uygulanamadığı ve yönetmelikten çıkarılarak tamamen ilgili bakanlığa bırakıldığı kaydedildi.


    0 0
  • 02/27/16--13:00: [Öğrenci mutfağı] Pişi
  • Hamur kızartması ya da daha yöresel adıyla pişi, belki size de çocukluğunuzu hatırlatıyordur.

    Okuldan geldiğinizde annenizin pişirdiği bu lezzetin, bir de kandil ya da arefe günlerinde konu komşuya dağıtmak için yapıldığını bilirsiniz. Ah, onu tırtıklamak ne zevklidir! Anne mayalaması kadar iyi olmaz belki ama kendiniz de güzel pişiler yapabilirsiniz.

    Malzemeler:

    Bir tane ekmek hamuru

    Kızartmak için yağ

    İsteğe göre peynir, haşlanmış patates (veya iç harcı için ne arzu ederseniz)

    Hazırlanışı:

    En yakınınızdaki fırına gidip bir ekmeklik -kişi sayısına göre fazla da olabilir- ekmek hamuru alın. (Böylece yoğurma zahmeti ortadan kalkıyor.)

    Hamuru karanlıkta bir-iki saat kadar bekletin ki iyice mayalanıp kıvamını alsın.

    Kızartma yağının altını açın ve elinizi hafif ıslayarak hamurdan bir parça koparın. Kenarlarından çekerek incelttiğinizde yaklaşık avucunuzun içi büyüklüğünde olmalı.

    Aynı şekilde böyle hamurlar çıkarıp çıkarıp kızgın yağa atın ve ters düz ederek pişirin.

    Eğer peynirli, patatesli ya da başka bir içli pişi istiyorsanız yapmanız gereken hamurları bir parça daha büyük alıp içine malzemenizi koyarak ikiye katlamak.

    Kızarttığınız hamurları tabağa alıp yanına bir de çay demlediniz mi, işlem tamamdır.

    Hadi afiyet olsun...


    0 0
  • 02/27/16--13:00: [Vitrin]
  • Aksesuar - Ayakkabıda kış indirimi İnci Deri'nin seçili kış sezonu ürünleri 129,90 TL'den başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor. Yedi farklı grupta hazırlanan koleksiyonda ayakkabı ve çanta modelleri her sezon moda severlerin gardıroplarını tamamlayacak.

    Hijyen - Bebek havlusuyla etkin koruma

    Bebeklerin hassas ve kuruluğa karşı duyarlı olan ciltleri için geliştirilen Fresh'n Soft bebek havlusu, içeriğindeki zeytinyağı kaynaklı nemlendirme özelliği sayesinde nem dengesini korumaya yardımcı oluyor. Yeni formülüyle güvenilir bir temizlik bakımı sunan havluyu altıncı aydan itibaren gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

    Bakım - 15 saniyede tırnak etlerinden kurtulun

    Steril olmayan ve ortak kullanılan manikür aletleriyle yapılan kesimler hem tırnaklarınıza ve tırnak etlerine zarar verir hem de hastalık bulaştırma riski fazladır. Sally Hansen'ın 15 saniyede tırnak eti çıkarıcı jeliyle tırnak etlerinden kolayca kurtulabilirsiniz.

    Giyim - Ofis giyiminin vazgeçilmezi

    Ofis giyiminin ve özel günlerin vazgeçilmezi takım elbiseler Kiğılı farkıyla dikkat çekiyor. Takımlar; slim fit ve klasik modelleriyle erkeğin ön plana çıkmasını sağlıyor. Farklı beğenilere hitap eden modeller seçkin kumaşlardan üretiliyor.


    0 0
  • 02/27/16--13:00: Bu sporlar bize soğuk
  • 1870 yılında çılgın bir grup Britanyalı tarafından icat edilen ‘cresta run' adlı kayak sporuyla saatte 128 kilometre hıza ulaşıldığını biliyor muydunuz? Ya da denizde yapılan rüzgâr sörfünün yakın akrabası olan kar sörfünü... Dünyada az bilinen kış sporlarını mercek altına aldık.

    Spor denildiği zaman aklımıza hemen futbol, basketbol, voleybol, güreş ve tenis gelse de dünyanın birçok ülkesinde yüzyıllardır oynanan ancak Türkiye'de ismini duymadığımız birçok ‘kış sporu' mevcut. Kış mevsiminde ihtiyaç duyulan temiz havayı teneffüs etmenize, kas kütlenizi, direncinizi ve dengenizi geliştirmenize fayda sağlayacak bu sporlarının nerede ve nasıl yapıldığını araştırdık.

    Kar sörfü: Denizde yapılan rüzgâr sörfünün akrabası desek yanlış olmaz. Bu sporda, rüzgâr yine başrolde olsa da suya gerek yok. Bir sörf tahtası ve yelkenle beraber buzun üzerinden kayıyorsunuz. Zorluk derecesi 10 üzerinden 7 olan kar sörfünü, rüzgâr ve karın olduğu her yerde yapabilirsiniz. Küçük bir hatırlatma: Bu sporu yapmadan önce sağlık sigortası yapmanızda fayda var.

    Kar kanosu: Avusturya, ABD ve Polonya'da revaçta olan kar kanosunuyapmak için bir kano ve kürekten öte sağlam bir yürek lazım. Kanocular, sürekli olarak dik yamaçlarla ve yokuşlarla karşı karşıya. Kanonun içine oturup buzun ve karın içinde yuvarlanarak 60 kilometre hıza çıkmak kolay değil.

    Wok yarışı: Alman televizyoncu Stefan Raab tarafından icat edildi. İrice bir ‘wok' tavasının üzerinde kendinizi tepeden aşağıya bırakıyorsunuz. Avusturya ve Almanya'da o kadar popüler oldu ki, özel tavalar bile imal edilmeye başlandı. Dar ve eğimli parkurlarda saatte 105 kilometre hız yapabilirsiniz. Amatörler için uygun olmayan bu sporun zorluk derecesi, 10 üzerinden 8.

    Skijoring:Norveç, ABD, Kanada ve Rusya'da yapılan bir spor, skijoring. Alaska ve İskandinavya'da ulaşım aracı olarak kullanılan skijoring, at ya da köpekler tarafından çekilen kayakları ifade ediyor. Saatte 80 kilometre hız yapmak mümkün. Amatörlerin dahi yapabileceği bu spor, genellikle eğlence amaçlı yapılıyor. Ancak hayvanla yapıldığını unutmamak ve onu doğru yönlendirebilmek önemli.

    Yukigassen:İsmi biraz karışık gelse de yukigassen oyununun mantığı gayet basit. Kolaylıkla yapılabilen spor, oldukça eğlenceli. Sınırları belirlenmiş bir alanda yedişer kişilik iki takım oynuyor. Amaç karşı takımın bayrağını kapmak. Rakip tarafından vurulan oyuncu saf dışı kalıyor. Finlandiya, Japonya, Kanada, Alaska, Norveç'te daha çok rağbet gören yukigassen'i oynarken kask ve yüz koruyucu maske giymekte fayda var.

    Buz pateniyle downhill yarışı: Her yıl dünyanın en iyi buz patencileri bir araya gelip tonlarca metal, dev soğutucular ve binlerce metrekare donmuş su ile oluşturulan eğimli pistten aşağı kayıyor. İşte bunun adı: Buz pateniyle downhill yarışı. Kanada, Finlandiya, ABD ve Kuzey İrlanda'da karşımıza çıkan bu sporda; itmek, çekmek ve dirsek atmak yasak. Lakin 70 kilometre hızla giderken öne geçmek için yapılacak her şey serbest. 68 kilo ağırlığında bir kişi bayır aşağı kayak yaparken saatte 360 ila 570 arasında kalori yakabilir. Bu spora yeni başlayacakların, çok yüksek rakımlı yerlerden uzak durması gerekiyor. Evden izlenmesi naçizane tavsiyemiz.

    Cresta run: Listemizdeki yarışların en hızlısı. 1870 yılında Britanyalı çılgın bir grup tarafından icat edilen sporda, 128 kilometre hızı görmeniz mümkün. İsviçre'de yaygın olan ‘cresta run'ın özü, basit bir kızak üzerinde zirveden aşağı kafa üstü kaymak. Durmak veya kızağa yön vermek için kullanılabilecek tek malzeme çivili botlar. Bu yarışmadan önce kol ve bacak kırıklarının anlatıldığı güvenlik brifingine katılmayı şiddetle tavsiye ediyoruz.

    Bu sporlarıdeneyecekler için

    Aşırıya kaçmayın.

    Süreyi uzun tutmayın.

    Kondisyon bisikletiyle önceden çalışarak kendinizi hazırlayın.

    Kolay hareket etmenizi sağlayacak giysiler giyin.


    0 0

    Birçok zafere imza atmış Barbaros Hayrettin Paşa'nın heykelinin gölgesinde, kadırgalara binmiş hırçın dalgalarla mücadele ediyor gibiler.

    Hafta içinde sayıları az olsa da hafta sonlarında, özellikle de havanın güneşli olduğu zamanlarda şehrin farklı noktalarından gelen kaykaycıların favori mekânı burası. Maltepe ve Bayrampaşa gibi ilçelerde yapılan kaykay pistleri, sunî; mekânlar olduklarından pek tercih edilmiyor. Kaykaycılara göre işin ruhunda sokakta, hayatın içinde olmak var.

    Her kaykaycı farklı bir hikâyeye sahip. Kimi izlediği bir filmin kimisi de arkadaşlarının etkisiyle bu spora adım atmış. 7 yıl önce kaymaya başlayan Erkin'de ise abisinin “Sen beceremezsin!” lafı etkili olmuş. “Abime inat, o günden beri kaykay üzerinden inmiyorum.” diyor. İlk başladığı yıllarda iki defa kolunu kırmış, bir defa da bacağı burkulmuş. Ama zamanla nasıl düşmesi gerektiğini öğrenmiş. Kaykay tahtasının üzerine çıktığında kendini özgür hissettiğini, bu sporun bir hayat tarzı olduğunu söylüyor.

    Anne ve babaların “Oğlum düşersin, ayağını bacağını kırarsın.” sözleri onların sadece yüzünü güldürüyor. “Yolda yürürken de ayağınızı burkabilir ya da kayıp kolunuzu kırabilirsiniz.” diyorlar.

    8 yıldır kayan Cenk, her hafta sonu Kozyatağı'ndan geliyor. “Arkadaşlarımla buluşup birlikte kayıyoruz. Tek başına pek zevkli olmuyor. Şehrin içerisinde olması işin doğasında var, o yüzden burayı tercih ediyorum.” diyor.

    Cenk, küçükken çelimsiz bir çocuk olduğu için devamlı hastalanırmış. Sınıf arkadaşlarından etkilenip babasından kaykay istediğinde annesi şiddetle karşı çıkmış, ‘Rüzgâr çarpar, hasta olursun.' diye. “Neyse ki babam beni dinledi ve ilk kaykayımı doğum günü hediyesi olarak aldı.” deyip ekliyor: “Hasta olmak yerine bambaşka bir çocuk oldum. Kaykay adeta genlerimi değiştirdi.”


    0 0

    Eski zamanın itfaiyecilerinin yani tulumbacılarının takıldığı son kahvehane, İstanbul Kadırga'da yaşamaya devam ediyor. Mekânda kahvehane kültürünün bugüne ulaşmamış pek çok izine rastlayacaksınız.

    Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne tevarüs eden kahvehane geleneği, gerek tarih çalışmalarına gerekse kültür programlarına mevzu olmaya devam ediyor. Bunlardan sonuncusu İstanbul Teşvikiye'deki Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde meraklılarıyla buluştu. ‘Üç Şehir Bir Kahve: Kahire, İstanbul, Viyana' başlığıyla devam eden sergi, bu şehirlere kök salan kahve ve kahvehane kültürünü yansıtıyor. Kahvenin doğudan batıya kat ettiği güzergâhta, Manuel Çıtak'ın fotoğraflarına edebiyatçı, tarihçi ve muhtelif sanatkârların cümleleri eşlik etmiş. Gezerken burnunuza gelecek kahve kokusu, üç ayrı coğrafyada kendi rengine bürünmüş bir kültürün saklı taraflarını ifşa eder bir mahiyette hazırlanmış. Kahve bahane edilerek yapılan programın birkaç hafta önceki konuğu Çiçek Atçıl Harmankaya'ydı. Harmankaya, müdavimleri tulumbacılar olan ve şimdilerde İstanbul'un bir köşesine sinip kalan bir kahvehaneden bahsetti. Kadırga'daki tarihi havuzlu kahvehaneden...

    Her yol kahvehaneye çıkar

    Osmanlı'da sosyalleşmenin önemli noktalarından biri kahvehanelerdi. On altıncı asırda Yemen üzerinden İstanbul'a ulaşan kahve, başlarda yasaklandı ancak bu meşrubata duyulan kuvvetli cazibe hiçbir vakit kırılamadı. Kahvenin yasaklanmasındaki asıl neden, insanlara rehavet vermesi ve bu yüzden ahalinin vakit namazlarını aksatmasına sebebiyet vermesindendi. Kahvehanelere biriken işsiz güçsüz taifesi, sultanın kulağına kadar gidecek birtakım tenkitlerde bulunmaktaydı.

    Kahvenin etrafında teşekkül edecek bu sosyal yapının bir başka ehemmiyet arz eden tarafı da, her mesleki zümreye ait belli başlı kahvehanelerin bulunuyor olması. Herkesçe kabul gören meşhur kahvehaneler dışında, askerlerin, âşıkların, kayıkçıların, balıkçıların, hamalların ve çeşitli sanatkârların toplandığı ayrı ayrı kahveler bulunuyordu. Usta ve sanatkârlara ihtiyacı olan kimseler kahvehanelere gidip işini yaptıracak birine kolaylıkla erişebiliyordu.

    Havuzlu kahvehane

    İstanbul Kadırga'daki tarihî; havuzlu kahvehanenin hususiyeti, yukarıda bahsi geçen meslek kahvelerinin son mümessili olması. Ekseriyetle tulumbacıların buluşma noktası olan mekânı, yukarıda geçen etkinlik sayesinde keşfettik. Bahsettiğimiz kahvehane, Kadırga Meydanı'nın bir köşesinde, karakola nazır... Genişçe bir sundurmanın etrafı ahşap doğramalı pencerelerle çevrili. İçeri girince tıpkı kartpostal ve gravürlerde olduğu gibi sedir ve peykelerle karşılaşıyoruz. Hemen karşıda ise eski zaman kahvelerinde muhabbetin şırıltısına karıştığı bir fıskiyeli havuz bekliyor. Bizden tavsiye bir kenara çekilerek zihninizi muhayyilenin eline vermeniz. Elverir ki, bir çocuğun nefes nefese kapıdan girdiğini ve filancanın evinde yangın var dediğini duyasınız. Sonra bütün mahalleyi çınlatan ‘yangın var' naraları kulağınıza ilişecek ve tulumbacı reisinin işaret etmesiyle kaldırılan sandığı (tulumba) göreceksiniz. Sonra meraklı gözlerle pencereye çıkan teyzeleri, tulumbacı olmak isteyen toraman erkeklerin ardından gıptayla koştuğunu da… Reşat Ekrem Koçu'nun Yangın Var romanını karıştıracak ve belki de Ayhan Işık'ın aynı adlı filmini izleyeceksiniz.

    Bu hayalle karışık ortamda kahveci Ahmet amcayı biraz hoş görün. Yaşını almış almasına ama bir genç gibi tersleyip sözü ağzınıza tıkabilir. Buraya vaktiyle gelen akademisyen ve meraklılar sohbetini işitmiş ama bir daha selam vermemiş anlaşılan. Yolunuz düşerse selam vermeyi ihmal etmeyin.

    Tulumbacı manileri

    “Yangın kulelerinden, dumanın çıktığı yeri tespit edenler, ‘köşklü' adı verilen, ayağına çabuk görevliler vasıtasıyla mahalle bekçilerine ve karakollara haber ulaştırırdı. Takımlar hazırlandıktan sonra yangının olduğu yere doğru hareket edilirdi. İstanbul takımları yokuşları inerek, Üsküdar takımları ise koşarak çıkarlardı. Takımlar, gerek yangın yerine giderken, gerekse yangını söndürürken çeşitli naralar atarlardı. Meşhur sandıklardan Zindankapılılar, ‘Düşmanına kelepçe vuran mini mini Zindanlı'; Mevlevihanekapılılar, ‘Hak yolunda döner Hazret-i Mevlevihaneliler'; Fenerliler, ‘Derede yüzer, karada ezer, dostu düşmanı gözünden sezer, böyle gelir böyle gider Fener uşakları' diyerek nara atarlardı.” (Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi'nden)


    0 0
  • 02/27/16--13:00: Oku oku bitmiyor
  • Umberto Eco, fani dünyayı terk etti, geride uzun romanları kaldı. Onun yüzlerce sayfalık anlatıları, akla diğer akrabalarını getirdi. İşte, dünya ve Türk edebiyatının ‘bitmeyen kitaplar'ından bazıları…

    Karl Marx'ın bile Das Kapital'in tamamını okumadığı söylenir ki, bu sözde haklılık payı vardır. Çünkü bir ideolojiye yön veren eserin 2. ve 3. ciltlerini, ‘Komünist Manifesto'yu birlikte imzaladıkları ahbabı Engels kaleme alır. Buradaki asıl vurgu, kitabın ortalama sayfa sayısından epey fazla olmasıdır. Geçtiğimiz hafta vefat eden Umberto Eco'nun Ortaçağ İtalya'sını anlattığı ‘Gülün Adı' romanı ‘bitmeyen kitaplar'ı akla getirdi. Tüm zamanların en iyi romanlarından addedilen ‘Gülün Adı', 606 sayfa. Gerçi İtalyan yazarın ikinci kitabı ‘Foucault Sarkacı' da altta kalır değil, Türkçe çevirisinde 648 sayfayı buluyor. Dünya literatüründe bir hayli kalın kitap var lakin biz Eco'dan mülhem roman üzerinden birkaç derleme yapacağız.

    Noktasız elli sayfa!

    Ulyssess:İrlandalı yazar James Joyce'un romanı 844 sayfa. Roman sevdalıları için, içine girildikten sonra kaybolunacak dünya epey geniş. İnsan yürüdükçe adım attığı kapıyı unutabiliyor. Son elli sayfası, tek cümleden müteşekkil bir eser Ulyssess. Kitabın ana kahramanı Dublin şehri aslında. Zaten bu çok uzun hikâyeyi nihayete erdirenlerin ilk yapmak istediği şey, İrlanda'nın bu gizemli kentine gitmek.

    Anna Karenina:Rus yazar Tolstoy'un Anna Karenina'sı dünya edebiyatının şaheserlerinden sayılır. Orijinali 1035 sayfayı bulan kitabın konusu tiyatroya, operaya, beyazperdeye aktarıldı. İlk baskısının yapıldığı 1878 senesinden bu yana güncelliğini muhafaza ediyor. Tolstoy'u büyük kılan da ‘insan denen meçhul'ü psikolojik çözümlemelere tabi tutarak anlatması, aktarması.

    Karamazov Kardeşler:Tolstoy'un vatandaşı Dostoyevski de Anna Karenina'dan iki sene sonra, Karamazov Kardeşler'i dünya edebiyatına armağan eder. Hayatının zirve eseri olarak adlandırılan bu başyapıt, 1016 sayfadan mürekkep. Ağır psikanalisttik tahliller içeren ve Freud'a ilham veren eser, Türkiye'de ortaokul talebelerine okutuluyor! Tıpkı fantastik diye Jules Verne'in eserlerinin ilkokul çocuklarına tavsiye edilmesi gibi…

    Sefiller: Dünya edebiyatından son örnek Victor Hugo'nun Sefiller'i olsun. Eserin anadilindeki ilk baskısı 1862 yılına tesadüf ediyor. Romanın başkahramanı Jean Valjean'ın sergüzeşt-i ömrü, Fransa sınırlarını aşan bir popülariteye sahip. Türkçede iki cilt halinde yayımlanan eser, 1606 sayfadan meydana geliyor.

    Tutunamayanlar'ı bitiremeyenler…

    Tutunamayanlar:Modern Türk edebiyatında bir türlü bitemeyen kitapların yazarı dendiği birinci sırada Oğuz Atay yer alır, kuşkusuz. Selim Işık ve Turgut Özben'in başka göklerin altındaki zamanlarını anlattığı 724 sayfa kalınlığındaki eseri, 1970 senesinde TRT Roman ödülüne layık görülür. Bu sebeple, hele hele son zamanlardaki Oğuz Atay şöhretinden etkilenenlerin başlamaya niyet ettiği, başladığı, sonra yeniden başladığı bir roman. Tutunamayanlar'a tutunanların tavsiyesi ise şu yönde: Bir kere psikolojik açıdan bu kitap bitmez denmeyecek. Bir de romanın eşiği 250 sayfa… Bu rampa aşıldıktan sonra hikâyelerin trajedisi insanı sarıp sarmalıyor. Sonunda da Tutunamayanlar'ı bitirenlerin hüznü kalıyor elde.

    İnce Memed:İlk baskısı 1955'te yayımlanan Yaşar Kemal'in İnce Memed'i de sıradan okuyucu için ulaşması zor bir menzil. Dört ciltten oluşan roman, 2142 sayfaya yayılıyor. Çukurova köylüsünün ağalığa karşı koyduğu devrimci tavrı aşılayan yazar, 1950 sonrası Türkiye'ye yerleşen kapitalizmin ilk seslerini de duyurmanın derdindedir. Ezcümle, yazar günümüze de uç veren bu uzun anlatısında der ki, “Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar. Haksızlığa karşı durmak insanın onurudur!”

    Devlet Ana:Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Kemal Tahir'in romanları da epey hacimli. Osmanlı'nın kuruluşunu hikâye ettiği Devlet Ana, 656 sayfa. Yazarın fikrî; inkılabı içinde mühim bir yer tutan bu eser, bugün halen tartışmaların odağında akan nehrin üstündeki sal gibi.

    Panorama: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, değeri pek anlaşılamamış ancak üslubuna, anlattıklarına hayranlık duyanların vazgeçilmez yazarlarından. Ankara romanının devamı addedilen Panorama, 624 sayfa. 1946 sonrası çok partili hayata geçişin ve 1923 Devrimi'nin sönüşünü kaydeder satırlara.


    0 0

    Çocukları için yaptığı buzdan kaydırağın ardından suyu dondurarak buzdan kaleler imal etmeye başlayan bir girişimcinin eserlerini yüzbinlerce kişi ziyaret ediyor.

    Amerika'da bulunan Brent Christensen isimli şirket suyu ahenkli bir şekilde dondurup çok yüksek buzdan kaleler yapma konusunda uzman. Her biri 11 tondan daha ağır olan kalelerde yükselen buz kuleleri, parıltılı kemerler, tüneller, cilalı duvarlar, geniş mağaralar ve donmuş tahtlar bulunuyor ve bunların hepsi buzdan yapılmış.

    Şirket daha organik bir yöntem kullanıyor, kale yapımına sonbaharda başlanıyor. Brent Christensen ve ekibi binlerce buz saçağını üretmek için metal raflar üzerine su püskürtmek için bir püskürtme sistemi kullanıyorlar. Sonra bu saçakları topluyorlar ve yapı iskelelerine saplayıp yapıştırıyorlar. Buz saçakları suya daldırılıyor ve sıcaklığa ve rüzgara bağlı olarak değişik şekiller verilerek büyütülüyor. Aşamalı olarak haftalar sonra buzlar bir araya geliyor ve farklı yapılar ortaya çıkıyor.

    Buz saçakları yatay ve dikey olarak oluşturuluyor.

    2008 yılında dağ evinin ön bahçesinde çocukları için kayak alanı ve kaydırak inşa etmesinin ardından buz kalesinin yapımına başladı. Bir yıl sonra kendi şirketini kurdu ve Midway's Zermatt Resort'ta ilk büyük ölçekli Buz Kalesi'ni inşa etti. Amerika ve Kanada'da birçok buz kalesi oluşturdu, şimdiye kadar 750 binden fazla insan onun kalelerini ziyaret etti.


    0 0

    Çoğu ressamın resim yapmak için tercihi tuval olurken, sıradışı bir sanatçı eserlerini karlı dağlara çiziyor. Sanatçı resim için 10 saatte binlerce adım yürüyor.

    İşte sanatçı Simon Beck'in eserleri:


    0 0

    Havalimanlarında sert tartışmalara yol açan sıvı yasağı, geliştirilen kontrol cihazları sayesinde yakında kaldırılacak.

    Havalimanlarındaki en sinir bozucu uygulamalardan ‘sıvı madde yasağı', nihayet Türkiye'de de kalkıyor. Sıvı patlayıcı maddelerin tespiti için geliştirilen cihazların testlerde başarı sağlaması üzerine yasağın kaldırılması gündeme gelmiş ve ilk uygulama geçen yıl ABD ve Avrupa'da başlamıştı. Türkiye'de ise Ortadoğu ülkelerindeki artan terör eylemleri nedeniyle yasağa devam kararı alınmıştı. Ancak bu durum, havalimanında sert tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Daha çok iç hat uçuşlarında taşınmak istenen turşu ve salça gibi yiyeceklere izin verilmemesi, yolcularla güvenlik görevlilerini karşı karşıya getirdi. Neyse ki, 1 Ocak 2017'de yasağın kalkmasıyla içecek, parfüm veya ilaç gibi sıvı maddeleri de valize koymak yerine yanımızda taşıyabileceğiz.

    İngiltere'de uçaklara yönelik planlanan terör saldırısının ortaya çıkarılmasının ardından 2009'da dış hat uçuşlarında kabin içi el bagajlarında sıvı madde taşınmasına yasak getirilmişti. Dış hat uçuşlarında başlatılan yasak kararı, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü'nün talimatıyla 2012'de önce İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanı'nda, ardından diğer havalimanlarında iç hat seferlerinde de uygulanmaya başladı.

    Uygulama nedeniyle yolcularla görevliler arasında kavgalar yaşanınca birçok firma yasağın kaldırılmasını sağlamak için cihazlar geliştirdi. 2013'te görücüye çıkan ‘A 1' cihazı, testlerde başarılı bulunmadı. Daha sonra sıvı maddelerden numune alarak test eden ‘B' tipi yeni bir cihaz geliştirildi. Ne var ki, uluslararası havacılık örgütleri bu cihazı da tek başına yeterli bulmadı. Şirketler bu kez, sıvı maddelerden numune almadan patlayıcıyı tespit eden ‘C Plus D' tipi yeni bir cihaz geliştirdi. X-Ray'e monte edilen ve çok başarılı bulunan cihaz, İngiltere, Hollanda ve Malta'daki havalimanlarında geçen yıl test amaçlı kullanılmaya başlandı.

    Sıvı ve jellerde, patlayıcı olup olmadığını tespit eden cihazlar, geçen yıl birçok şirket tarafından geliştirildi ve uluslararası sertifika aldı. Bu cihazların maliyeti ise 40-60 bin Euro arasında değişiyor. İstanbul Atatürk Havalimanı'na en az 10, Ankara Esenboğa Havalimanı'na ise en az 6 cihaz konulması gerektiği ifade ediliyor.

    HANGİ SIVILARLA UÇMAK YASAK?

    Yasak nedeniyle uçuşlarda, yolcular uçağa el bagajında, su, şurup, içecekler dahil her türlü sıvı, kremler, losyonlar, yağlar (kozmetik yağlar dahil), kolonya, parfümler, katı haldeki rujlar hariç her türlü makyaj malzemesi, tıraş köpüğü, deodorant, diş macunu dahil her türlü macun kıvamındaki maddeler, reçel, bal, yoğurt, pekmez ve salça gibi katı halde olmayan tüm yiyecek ve jeller, kontak lens sıvıları, şampuan ve sprey gibi maddeler taşıyamıyor. Ancak her yolcu, 20x20 cm boyutlarında 1 litrelik ağzı kilitli şeffaf plastik poşet içinde her birinin hacmi 100 mililitreyi geçmeyecek sıvı, jel ve sprey ürünler bulundurabiliyor. Yolcular bebekleri için seyahat süresince yetecek miktarda mama veya süt ile hastalar orijinal kutusunda bulunan ilaçları da yanına alabiliyor.

    TURŞUYU BIRAKMAK İSTEMİYORLAR!

    Sıvı yasağı nedeniyle havalimanlarında ilginç tartışmalar da yaşanıyor. Yetkililer, iç hatlarda en çok içeceklerin yanı sıra turşu, marmelat ve salça gibi yiyeceklere, dış hatlarda ise parfüm ile makyaj ve traş malzemelerine el konulduğunu söylüyor. Özellikle yaşlı kadın yolcuların “Bu turşuyu ellerimle yaptım. Oğluma, gelinime götürüyorum.” şeklinde sitem ettiğini dile getiren yetkililer, bu konuda sert tartışmaların da yaşandığını belirtiyor.

    Yapılan uyarılara rağmen denetimlerde çok sayıda sıvı maddeye el konuluyor. Yolculardan uçuş öncesi alınan sıvı maddeler ise özel bir yerde toplanarak belirlenen günlerde imha ediliyor. İşlem sırasında itfaiye ile emniyet ve gümrük başta olmak üzere birçok birimden yetkililer hazır bulunuyor.


    0 0

    Birçok hit şarkıya imza atan Ayla Çelik, bu kez yorumcu kimliğiyle karşımızda. ‘Ben' isimli albümünü müzikseverlerle buluşturan müzisyenin en büyük arzusu, iz bırakacak şarkılar yapabilmek.

    Ayla Çelik, konservatuvar eğitimi almış, Melih Kibar ve Adnan Ergil gibi önemli müzik adamlarıyla çalışmış bir isim. ‘Ben', ilk albümü değil. Daha önce bir albüm daha yayınladı ama fazla ses getirmedi. Yeni çalışması hakkında konuşmak için buluştuğumuz müzisyene ilk sorumuz işin mutfağından çıkmaya nasıl karar verdiği oldu. Çelik, bunun biraz heves biraz da baskıyla olduğunu söylüyor: “Yine de çok acele etmedim. Doğru zamanı bekledim. Bu da bu albüme kısmet oldu. Kimseyi karıştırmayacağım, kendi kalbimle yürüyeceğim dedim.”

    Çelik'in şarkıları kendisinden daha meşhur olsa da bu durum onu hiç rahatsız etmemiş. Üstelik bundan oldukça memnun. “Bu bir tercih meselesi. Göze mi takılmak istersiniz, dile mi? Benim için dile takılmak daha önemli. O anda beni kaç göz görebilir? Ama o kadar dil beni söylüyor. Gözlerine takılsam ne olur, takılmasam ne olur.” diyor.

    Müzisyenin ciddi bir müzikal geçmişi var. Şarkı söyleyerek yola çıktı, ne oldu da söz yazarlığına karar verdi? İşin açıkçası o da halen bunun nedenini tam olarak bilmiyor. Ama yaşadığı bir olay bunda etkili olmuş: “Niyetim şarkı söylemeye devam etmekti. Bir gün arkadaşım bana bir şiir okudu. O, şiiri okurken ben içimde bir müzik duydum. Onun bir melodisi vardı. Sonra duyduğum şeyi mırıldandım ve notaya aldım. Daha sonra Melih Kibar'a götürdüm. Bir bana baktı, bir notaya, ‘Ne oldu, besteci mi kesildin başımıza? Çok güzel, denemeye devam et.' dedi.”

    Genelde hem şarkı söyleyip hem de şarkı sözü yazan ya da beste yapanlar başkalarına eser verirken biraz kıskanç olur. Ama bu durumun Ayla Çelik için geçerli olmadığını öğreniyoruz. O, verirken değil de sonradan kıskanıyormuş. “Doğamda kıskançlık var ama şarkılarım konusunda kıskanç değilim. Bu tuhaf aslında. Biri mutlu olduğunda ben de çok mutlu oluyorum.” diyor.

    Keşke vermeseydim, kendim söyleseydim durumu da yaşamamış hiç. Şarkıları veriyor ve sonra unutuyor. Mesela geçen hafta Gökhan Tepe ile bir şarkı yapmış ve bir haftadır dinliyormuş. Ona göre şarkı kendisinden çıkınca hikâye bitiyor.

    Çelik, ilham diye bir şeyin olmadığını da düşünüyor. Yaptığı işte başarılı olmasının sebebini disiplinli çalışmasına bağlıyor. Yaptığı şarkıların iki-üç günlük olmasını istemeyip kendisinden sonra da yıllarca söylenmesini arzu ediyor.

    Sahne için çok heyecanlıyım

    Ayla Çelik, yakında sahnelere çıkacak ve tecrübesi olmasına rağmen çok heyecanlı: “Sanki daha önce sahneye hiç çıkmamış, bu işle hiç ilgim yokmuş gibi hissediyorum.” Peki, müzisyen bundan sonra sadece kendi şarkılarını mı söyleyecek? Cevabı şöyle oluyor: “Önceliğim tabii ki kendi şarkılarım... İşe böyle başladım. Bir de keyif aldığım şarkı çok az. Sahnede sıkıntı yaşıyorum, o zaman yazayım dedim. Şarkılarım çok ciddi bir repertuvar yapıyor zaten.” Müzisyenin en büyük hayali ise ‘Lüküs Hayat' gibi bir müzikal yapabilmek.

    Ben Beyaz'ı değil o beni ikna etti

    Ayla Çelik hem duygusal hem de neşeli şarkılar yazan bir söz yazarı. Peki, gerçekte nasıl biri? “Evet şarkılarım gibiyim ama çok iyi bir insanım. (Gülüyor) Arkadaşlarım huysuz olduğumu söyler. Sevdiklerimi hırpalarım. Aklı başında biriyim.” diyor. Duygusal ve neşeli şarkılarının kendisini yansıttığını söylüyor. Bazen çok duygusal bazen de sinir bozacak kadar neşeli olabildiğini anlatıyor.

    ‘Ben' isimli albümün sürprizi ise Beyaz düeti. Beyaz ile Ayla Çelik'in dostluğunu neredeyse bilmeyen yok. Beyaz'ın albüme dahil olmasını ise şöyle anlatıyor: “Herkes bana Beyaz'ı nasıl ikna ettiğimi soruyor. Aslında o beni ikna etti. Bir gün bir şey yaparsam seninle yaparım, diyordu. Müzikal ruhuma güvendiği için istiyordu. Sahnede de birlikte şarkı söyleriz elbette.”

    Herkesin bildiği gibi Beyaz, son günlerde çok talihsiz şeyler yaşadı. Bu konuda ne düşündüğünü sorduğumuzda üzülerek şunları ifade ediyor: “Bu çok üzücü bir durum. Yılların emeği var. Çok saygılı ve düzgün biri. Yaşadıklarını hak etmiyor. Ne işi var onun adliyede? Ne gerek var böyle bir şeye? Çok duygusal ve hassas. Zaten çok etkilendi. Programın devam etmesi gerek. Kendi sıkılsa biz kapısına dayanıp yalvarırdık devam etmesi için. Bence Beyaz'dan özür dilenmeli.”


    0 0
  • 02/27/16--13:00: Oscar'ı kimler alır?
  • 88. Oscar ödülleri bu akşam sahiplerini buluyor. 12 dalda aday Diriliş hangi ödülleri alabilir? DiCaprio'nun rakibi kim? Hangi kategori sürprizlere açık? İşte ödüle en yakın isimler...

    LeonardoDiCaprio

    En gözde ‘Diriliş'

    En iyi film: Bir tür modern western hikâyesi ‘Diriliş'. Vahşi doğanın içine yaralı şekilde terk edilen bir bireyin ölüm kalım mücadelesi. Kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş adına çalışan deneyimli tuzakçı Hugh Glass'ın biyografik öyküsünü Alejandro G Inarritu gerçek ve abartısız (ana karakterin ayıyla verdiği kanlı mücadeleyi saymazsak) anlatıyor. Baştan sona gerçek mekânda geçen hikâyede devasa bir emek var. Dile kolay, 20 bin kişi toplam 55 bin saat çalışmış. Jürinin bu emeği göz ardı etmeyeceği düşünülüyor. İkinci en büyük aday, Amerika'da Katolik rahiplerin taciz olaylarını gazetecilerin gözünden anlatan Spotlight. Biri diğerinden önde değil.

    LeonardoDiCaprio - Alejandro G Inarritu

    Meksika'ya yolculuk

    En iyi yönetmen: Meksikalı yönetmen ‘Alejandro G Inarritu' Birdman ile ödülü Meksika'ya götürmüştü. Şimdi aynı yolculuğu Diriliş ile yapabilir. Bunu ben değil, Oscar'ın habercisi Altın Küre'den BAFTA'ya tüm saygın yarışmalar söylüyor. Hatta Alejandro'nun en iyi yönetmen ödülünü alma olasılığı filmden fazla.

    Alica Vikander - (Danimarkalı Kız)

    DiCaprio'nun hasreti son bulur mu?

    En iyi erkek oyuncu: Herkesin gözü ‘Leonardo DiCaprio'da. Bugüne kadar dört defa aday oldu, dördünde de eve eli boş döndü. Kültürden mizaha birçok dergide ödüllendirilmeyişi üzerinden espri yapıldı, yapılıyor. DiCaprio'nun kendisinden daha çok bu işi ciddiye aldığımız su götürmez bir gerçek. Ancak bu yıl Diriliş'teki performansıyla heykelciğe yakın. En büyük rakibi Danimarkalı Kız'da çift cinsiyetli ressam Lili'yi oynayan Eddie Redmayne. İşin gerçeği Redmayne'nin performansı DiCaprio'nunkinden daha göz alıcı. Ancak geçen yıl Herşeyin Teorisi ile Oscar'ı evine götüren İngiliz aktörün DiCaprio'nun hatırına oyunculuğundaki nüans farklarını jüri göz ardı edebilir.

    Brie Larson - (Gizli Dünya)

    Ödül anneye gider!

    En iyi kadın oyuncu: Birini söylesek ikinin hatırı kalır. İkinciyi söylesek üçün boynu bükük... Jürinin karar verirken en çok zorlanacağı kategori bu zira. Sinema tarihine geçecek performanslar değiller ama birbirini diğerinden ayırt etmek güç. Yine de listenin üst sırasına iki ismi yazabiliriz. İlki, Gizli Dünya'da beş yıldan fazla süre dört duvar arasında hayatını idame ettirmeye çalışan anne Brie Larson. Diğeri Carol'un orta yaşlı, zengin, çocuklu, hemcinsine ilgi duyan annesi Cate Blanchett. Her oynadığı karakteri birbirinden farlı kılmayı başaran nadir aktrislerden olan Blanchett'in enerjisi, karakteri taşıyışıyla daha iyi bir performans sergilediğini söylemeliyim.

    Sylvester Stallone - Creed

    Dengeler, dengeler…

    En iyi yardımcı erkek oyuncu: Performansları göz önünde bulundurursak eğer, ön plana çıkan ‘Tom Hardy' diyebiliriz. Diriliş'te DiCaprio'nun partneri... Ancak bazı dengeler performanstan daha baskın çıkabiliyor. Kariyerinin sonlarına yaklaşan ‘Sylvester Stallone' (Creed) politik kararla ödüllendirilebilir. Hardy'nin yolu daha uzun. Stallone'nin belki son adaylığı. Kim bilebilir...

    Kafası karışık kategori

    En iyi yardımcı kadın oyuncu: Ne olacağını kestirmenin güç olduğu bir diğer kategori. Altın Küre ve BAFTA'yı Steve Jobs'taki rolüyle ‘Kate Winslet' aldı. Oyuncular Birliği, Danimarkalı Kız'daki ressam eş ‘Alica Vikander'i seçti. National Board of Review'in seçimi The Hateful Eight ile ‘Jennifer Jason Leigh' oldu. Her şeye rağmen Alica bir adım önde gibi.

    Mad Max

    Unutulmaz serinin görselliği

    En iyi görsel efekt:Çılgın Max serisinin dördüncü yapımı Mad Max: Fury Road'ın diğer en güçlü adaylığı bu kategoride. Bol aksiyon ve görsellik: Max.

    Spotlight

    Gerçek ve etkileyici

    En iyi orijinal senaryo: Bir değil birkaç adım önde ‘Spotlight'. Sadece seyir keyfi yüksek bir film değil, iletişim fakültelerinde ders olarak izletilecek bir yapım. Sinematografisinden ziyade merkeze aldığı gerçek hikâyeyle jüriyi ikna edebilir. Not: Taciz olayıyla gündeme gelen kilisenin kendini aklamaya çalışmasını ve bu tacizi aydınlatmaya çalışan Boston Globe gazetesi yazarlarını konu alıyor. Olay 2000'li yılların başında Amerika'da yaşanmıştı.

    Saul'un yüzü aynaya dönüştü

    En iyi yabancı film: Gök kubbe altında (!) Nazilerin Yahudilere yaptığı zulmü anlatan anlatılmamış başka bir hikâye kaldı mı? Evet: ‘Saul'un Oğlu'. Auschwitz'te görevli esir bir mahkumun gözünden Nazi ölüm kamplarının rutinlerini perdeye aktaran film, sinemada yüzlerce örneği olan Holokost filmleri arasında özgün bir yerde. Hiç şüphe yok, sinema tarihinin en iyi ilk filmlerinden… Yönetmen bütün hikâyeyi kampın dehşetini, gaz odalarını göstererek değil, finale kadar Saul'un sırtından ayrılmayan kamerayla, yüzünü adeta ayna gibi kullanarak gösteriyor. Bu dalda en büyük rakip, Deniz Gamze Ergüven'in Fransa adına Karadeniz hikâyesi anlattığı ‘Mustang'.

    Ters Yüz

    Ters Yüz'ün gülümseyişi

    En iyi animasyon:‘Ters Yüz'. Gönül rahatlığıyla, tereddüde düşmeden favori olduğunu söyleyebiliriz. BAFTA'dan Altın Küre'ye bütün ödülleri toplamış olması akla gelecek küçük de olsa soru işaretlerini ortadan kaldırıyor.


    0 0

    Kürşat Başar; kendisine Ferhat Göçer, Nükhet Duru, Candan Erçetin gibi ünlü müzisyenlerin eşlik ettiği ‘Kaldığımız Yerden' isimli albümünü müzikseverlerle buluşturdu. Yazar, televizyon programcısı ve gazeteci de olan Başar, bu kadar işi aynı anda yapabilmesinin sırrını çalışmak ve titizlik olarak açıklıyor.

    Müzik yolculuğunuza ‘Kaldığımız Yerden' albümüyle devam ediyorsunuz? Albümde çok değerli sanatçılar var. Bu kadar ismi nasıl bir araya getirdiniz?

    Şarkılar ortaya çıktıkça bunları kim söyler, kimin sesine daha uygun diye düşünerek buluyoruz. Biraz da onları davet etti. Şarkıları sevmeseler söylemezler. Bu isimlerle yıllardır dostluğa dayanan ilişkilerim var. Geçen albümde de öyle olmuştu. Bu benim için bir şans tabii ki. Hiçbiri hayır demedi. Heyecanla gelip bize katıldılar. İyi bir iş çıkacağına dair inançları olduğu için bizimle birlikte oldular. Büyük isimler bunlar. Doğal olarak riske girmek istemezler ve de vakit ayırmazlar.

    Genelde bu tarz toplama albümlerde bir ya da iki şarkı hit olur. Ama bu albümde hepsi özel şarkılar. Neye göre seçtiniz?

    Aslında bu dönemde albüm yapmak pek anlamlı değil. Herkes tekli yapıyor. Eğer bir ya da iki hit şarkı olsa neden insanlar gidip o albümü alsın? İnternetten sadece o şarkıları dinler. Biz de böyle olmasın diye bütün albümdeki şarkıların aynı kalitede olmasını istedik. Farklı tarzlarda bile olsa güzel olsun istedik. Tabiatım gereği biraz titiz bir insanım.

    Her şarkıya klip çekilecek mi?

    Ferhat Göçer'in söylediği şarkıya klip çektik. Sanırım Nükhet Duru'nun söylediği şarkıya da çekeceğiz. Çünkü o şarkı hem benim bestem hem de albüme ismini veriyor. Candan Erçetin'in söylediği şarkıya da klip çekilmesini istiyorum. Eğer imkan olursa çekeriz.

    Yanınızda Zeynep Talu gibi önemli bir isim de var. Onu ilk kez şarkı söylerken görüyoruz…

    Bizim şarkımız diye bir müzikal yapmıştık. Orada başlayan bir işbirliğimiz var. Zeynep daha sonra orkestraya prodüktör ve menajer olarak da dahil oldu. Şimdi de bu albümde şarkı söyleyerek sürpriz yaptı. Aslında kendi yazdığı şarkılardan oluşan bir albüm yapacak. Ama biz bunun ipucunu vermiş olduk.

    Besteci kimliği ile çıkanların çoğu düzenlemeci

    Ülkemizdeki müziğin mevcut durumunu nasıl görüyorsunuz?

    Son 10-15 yılın en büyük sıkıntısı yaratıcılığın azalmış olması. Yeni besteciler yetişmiyor. Son yıllarda besteci kimliği ile çıkan isimlerin çoğu besteci değil düzenlemeci. Genelde loplar üzerine kurulan elektronik müzik yapılıyor. Sesler daraldı, melodiler azaldı, duygu da gitti. Çok çabuk tüketilen şeyler ortaya çıkıyor. Hâlâ 90'lı yılların bestecilerinin eserlerini severek dinliyoruz. Maalesef herkeste kısa yönden zengin olma sevdası var.

    Tamamen ticari kaygılarla bir şey istediğiniz hiç olmadı mı?

    Bende öyle bir kafa yok. Yapılan işe ihanet olarak görürüm. Önemli olan sanatçı olarak sizin ne istediğiniz. Başkalarının isteklerine boyun eğerseniz güzel şeyler yapamazsınız. Şimdi bu yayıncılıkta da başladı. Yayıncılar yazarlara kitap ısmarlıyor. Bu bir müddet sonra kaliteli üretimi yok eder.

    SAHNEDE OLMAK ÇOK FARKLI

    Yazarlık yalnızlık ister. Sahne ise göz teması. Sahnede olmak nasıl bir duygu?

    Çok farklı. Televizyondan biraz deneyimim var. Ama orada sizi seyredenleri görmüyorsunuz. Sahnede direkt göz teması var. Anında tepki görüyorsunuz. İlk başladığımda çok stresli bir işti. Şimdi sahnede daha rahatım.

    Yazar, müzisyen, radyocu, televizyon programcısı ve daha birçok şey. Bu kadar farklı işte nasıl iyi ürünler verebiliyorsunuz?

    17 yaşımdan beri çalışıyorum. Bunlar artık benim mesleğim dışında neredeyse hayatım gibi oldu. Yazmak ve müzik de çocukluk yıllarımda başladı. O dönemlerde bir heves gibiydi ama zaman içerisinde işlerimle de birleştirme imkanı buldum. Bütün bunları çok çalışma ve titiz olmakla izah edebilirim.

    ‘Kafasında kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor' hesabı, bu kadar farklı iş içinde kendi içinizde ayrımı nasıl yapabiliyorsunuz?

    En zoru o. Bazen kendi kendime diyorum, hatta arkadaşlarım da bazen “Abi biraz rahat etsen” diyorlar. Çünkü her gün kalktığımda kafamda başka bir şey oluyor. Mesela sadece kitap yazıyor olsanız bittiğinde en azından bir-iki ay rahat edersiniz. Benim biri bitiyor sonra diğeri başlıyor, stres hiç geçmiyor. Bir de bunların hepsi sürekli bir sınav. Yazdığınız kitaplar, verdiğiniz konser… Sürekli göz önünde yapılan, herkesin size tepkisini rahatlıkla belirtebildiği işler.

    KÖŞE YAZARLIĞI, MEMLEKETKURTARACAK BİR ŞEY DEĞİL

    Asıl mesleğiniz yazarlık. Başka işlerle de uğraşırken zaman zaman yazıya ihanet ediyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyor musunuz?

    Evet oluyor. Kitap yazmadığım zaman bir müddet sonra insanın içini kemiren bir duyguya dönüşüyor. Her kitaptan sonra artık bir daha yazamayacak mıyım diye korkuyorum.

    Öncelik sıralamanızda yaptığınız hangi iş önde?

    Yazı asıl işim. Küçük yaşlarda köşe yazarlığına başladım ama ille de köşe yazarı olacağım, şahane yazılar yazacağım gibi bir derdim yoktu. Sadece en iyisini yapmaya çalıştım. Benim için memleket kurtaracak bir şey değil köşe yazarlığı. Çok abartılacak bir şey değil. Kitap ve roman daha önemli. Çünkü o tarihe bırakılacak bir şey. Müzik çok sevdiğim bir şey olduğu halde enstrümantal çalmaya başladıktan sonra ilk başta hobi gibi devam ettim. Daha fazla eğilmeye çok fazla vaktim olmadı. Şimdi 4-5 yıldır gazetecilik ve televizyona ara verince müziğe daha fazla vakit ayırabiliyorum.

    Soğuk değil aksine neşeliyim

    Hâlâ yapamadığım dediğiniz bir şey var mı?

    Sanırım bir şey yok. Dergi çıkardım, gazete yönettim, radyo ve televizyon programları yaptım. Sadece daha iyi ve yeni bir şey nasıl yapabilirimin peşindeyim.

    Kürşat Başar'ın dışarıdan biraz soğuk ve mesafeli görüntüsü var. Hatta biraz Nişantaşılı biraz da monşer olarak niteleyenler bile var. Asıl Kürşat Başar nasıl biri?

    Evet bu algıyı biliyorum. Çoğu kişi söyler bana bunu ve tanıdıktan sonra şaşırırlar. Hiç öyle bir insan değilim aslında. Çok iyi tanımadığım insanlara karşı mesafeliyimdir. Ama yakın çevreme karşı çocukluğumdan beri neşeli ve doğalımdır. Protokolü falan da sevmem.

    Bundan sonra neler yapmak istiyorsunuz?

    Yeni bir albüm yapmak istiyorum. Bana ait değişik bir şey olacak. Nisan ayında da kitaplarımı yazarken neler yaşadığımı anlattığım bir anı roman yayınlamayı düşünüyorum.

    Tarihten hiç ders almıyoruz

    Ülkemizdeki siyasi durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Eskiden beri koalisyon hükümetlerini savundum. Birçok arkadaş da bana karşı çıktı. Keşke bu kültür gelişebilse. Şu anda Türkiye'de 1970'lerde olduğu gibi toplum kutuplaşıyor ve giderek keskinleşiyor. Bizde hep dış mihraklar falan denip suçlu dışarıda aranır. Halbuki içeride huzur olsa dışarıdan yapılan müdahaleler o kadar fazla rahatsız edici olmaz.

    Gazetecilerin tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Daha evvel Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Ahmet Şık'ın başına gelenler şimdi Hidayet Karaca, Can Dündar, Erdem Gül gibi isimlerin başına geliyor. Bunlar çok üzücü şeyler. 2020'lere giden Türkiye'de çok üzücü. Bunlar darbe hükümetleri zamanında beklenen şeyler. Olacak işler değil. Bir kere vatan hainliği ile insanların suçlanması çok saçma.

    Ülkenin geleceği için umutlu musunuz?

    Ben her zaman umutluyum. 70'li yılları yaşarken lise öğrencisiydim. O zamanlar daha umutsuzdum. O durumdan hiç çıkamayacağız sanıyordum. Sonra askerî; idare geldi. Oradan hiç çıkamayacağız sandım. Ardından bir açılım dönemi geldi. Hayatımız böyle geçtiği için artık bunlar da geçecek diye düşünüyorum.

    Bugünlerin romanını yazsanız nasıl bir kitap olurdu?

    Çok değişik bir kitap olmazdı sanırım. Böyle romanlar geçmişte de yazıldı. Maalesef tarih tekerrürden ibarettir sözü bizim gibi ülkeler için geçerli, başka yerlerde değil. Onlar ders alıyor, aynı hataları yapmıyor. Bu romanlar neden yazılır? Okunup ders alınsın ve aynı hatalar yapılmasın diye. Herhalde okunmuyor.


    0 0

    Mehmed Niyazi Özdemir, 74 yaşında olmasına rağmen maziyi hatırlatmak adına makaleler kaleme almaya, romanlar yazmaya devam ediyor. Diyor ki: “Bu romanları, Türk çocuklarına tarih şuuru vermek için yazdım. Bunun arkasında ise Türk tarih ve devlet felsefesi var.”

    Devlet, medeniyet, kültür… Bu mefhumlar, yazılarınızın ana omurgası. Neden bu kadar önemli bu kavramlar?

    Türk milleti, tarih sahnesine çıktığından beri hep devletle beraberdir. Rahmetli ninem Cumhuriyet'in remzi olarak gördüğünden şapkayla kimseyi odasına sokmazdı. Ama her lafının başı, ‘Allah, devlete zeval vermesin' idi. Avrupalılar için devlet ‘fatherland' yani ‘baba vatan'dır. Bizde ‘ana vatan'... Mesela Kemal Tahir'in ‘Devlet Ana'sı yanlıştır, devlet babadır çünkü. Bir millet medenî; olmaz ise şahsiyetini bulamaz. Biz karakterimizi medeniyetle beraber oluşturduk. Bugün bile Cumhuriyet, Osmanlı medeniyetinin temeliyle ayağa kalkmıştır.

    Walter Benjamin, devrimi en yüksek noktasında geçmişin kurtarılması olarak görür. Sizde de bu mülahaza mı var ki Çanakkale Mahşeri, Yemen Ah Yemen!, Plevne gibi tarihî; romanları bu kadar önceliyorsunuz?

    Kendi köklerimizi bulursak inkişaf edeceğiz. Bu romanları, Türk çocuklarına tarih şuuru vermek için yazdım. Bunun arkasında ise Türk tarih ve devlet felsefesi var.

    Tarih şuurundan kastınız, ‘Ey, şanlı ordu! Ey, şanlı asker' efsanelerini mi anlatmak?

    Ben tarihteki yanlışlıkları da anlatıyorum. Tarih şuuru, bir millete yeniden medeniyet yolunu gösterir. Bizde son iki yüz yıldır bu şuur yok gibi. Batı'nın modernizasyonu kurumsal anlamda pekâlâ iyidir. Ama kültürünü de almak bizde geçmişi yok etmiştir.

    Peki, bu kimlik bunalımında hep Batılılar mı suçlu?

    Hayır, tabii ki… Bizim de suçumuz var. Mesela entelektüelimizin kabahati var. Bizim aydınlarımız sorunun kaynağına inmeden Osmanlı'yı, Selçukî;'yi redd-i miras ediyor.

    Hilmi Ziya Ülken, ‘Tarih, icat edilen bir alandır.' der. Dolayısıyla siz de mucitsiniz. Tarih kurgusunda ne kadar objektif davranıyorsunuz?

    Oldukça objektif davranıyorum. Mesela benim devlette en çok tenkit ettiğim husus liyakat sahibi olmayan kişilerin yönetimde olmasıdır. Osmanlı'da bu hal, 16. yüzyıldan başlar ki, çöküşün temel nedenlerindendir.

    Kur'an'da bir kere bile telaffuz edilmeyen devlet, kutsanması gereken bir aygıt mı?

    Peygamber Efendimiz diyor ki, ‘Nerede bir devlet olmazsa, oradan çıkıp gidiniz.' Bizi ayağa kaldıran İslamiyet'tir. Osmanlı, iş başına geldiğinde dünyada yüzde 11-12 civarında Müslüman vardı. Sonra Osmanlı, tarih sahnesinden düştü. Yüzde 22 Müslüman oldu ama nüfuzu kalmadı. Biz tebaayız. Devletin başında bulunanların teenni ile hareket etmesi lazım. Devlet, birey gibi değildir.

    Milliyetçilik anlamında duruşunuzu nasıl tanımlıyor sunuz?

    Türkçü değilim. Atsız ekolünden değilim. Bu arada Nihal Atsız'ın hanımı benim tarih öğretmenimdi. Ben milliyetçiyim. Şeyhim de Hilmi Oflaz'dır. Ondan nakille söyleyeyim, “Bütün kavmiyetçilikler küfürdür. Türk'ü sevmek imandandır. Delillerimiz ikidir: Bir, Peygamber Efendimiz'in tebligatı, iki Peygamber Efendimiz'in tatbikatı. Bunlar, Türk milletine vazife olmuştur.”

    Necip Fazıl'ın ‘Çile'si ezberimde

    Her gün kitap okuyor musunuz?

    Okuyorum. En son Cengiz Aytmatov'un Toprak Ana'sını bitirdim. Şimdi onun üzerine bir makale yazacağım.

    Tekrar tekrar okuduğunuz şairler var mı?

    Necip Fazıl… Bütün şiirlerini ezbere bilirim… Onun bütün şiirleri büyüktür… Keza Safahat'ı da çok severim. Zaten Mehmet Akif'in bütün hayatı, bu millet için bir lütuftur.

    Necip Fazıl'la çok hatıranız var kuşkusuz. Sizi tebessüm ettiren bir anınız var mı?

    Necip Fazıl'ın bir gözdesi vardı, Hilmi Oflaz... Üstad, Toptaşı'nda hapse girdiğinde, Mahmutpaşa'da işporta tezgâhına çıkıp elinde Büyük Doğu dergisi, ‘Durun kalabalıklar/Bu cadde çıkmaz sokak' diye bağırıyordu. O, “Türkiye'nin en büyük mütefekkiri burada.” diye sesleniyor; ama millet don-gömlek alıyor tabii. (Gülüyor) Sonra Mahmutpaşa'daki tezgâhını sattı, geldi bir buçuk sene Toptaşı'nın önünde bekledi. Üstad, tahliye olduğu gün bir minibüsle eşi Neslihan Hanım'ı ve çocuklarını alıp hapishanenin önüne gelmiştik. Hilmi Oflaz, Necip Fazıl'ın yatağımı sırtına almış, perişan bir vaziyette, bir de yağmur yağıyor... Üstad, ‘Neslihan! Bu yağmur yağmasaydı, buraya o kadar kalabalık toplanırdı ki ben tekrar içeri girmek durumunda kalırdım' demişti.

    Hilmi Oflaz, her zaman yanında mıydı Necip Fazıl'ın?

    Tabii… Bir gün Bursa'da Heykel'in önündeydim. O anda baktım Necip Fazıl, grantuvalet giyinmiş Heykel'in önünden geçiyor. Arkasında da Hilmi Abi, üstü başı perişan her zamanki gibi. Üstad bana, ‘Katıl, kervana katıl!' dedi. Beraberce Çelik-Palas oteline gittik. Orada Adalet Partisi ile Halk Partisi'nin milletvekili olan beş-altı adam vardı. Tabii, Necip Fazıl'ı görünce hepsi ayağa kalktılar. Hilmi Abi'nin hali sakildi. Onu hemen şöyle onore etti, ‘Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas/Krallar, önünde bükülecek kadar irade sahibi/Aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur/Aziz dostum işportacı Hilmi…' (Gülüyor)

    Peki, Türk edebiyatında en sevdiğiniz romancı kimdir?

    Peyami Safa… Çok büyük bir adam.

    Bu sene Beşiktaş şampiyon!

    Bugünlerde üzerinde çalıştığınız bir roman var mı?

    Kut'ül Amâra Zaferi'ni anlatan romanı yazmaya başladım. Malum, 100. yılı… Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizleri iki kez yendik. Çanakkale'de durdurduk. Irak'ta ise perişan ettik. Bu zafer, çok mühimdir. İngilizleri resmen sallamışız.

    ‘İki Dünya Arasında' için otobiyografik bir roman diyebilir miyiz?

    Aşağı yukarı… (Gülüyor) Aslında yüzde yüz... 1968 -79 yılları arasında Almanya'da Köln'de idim... 1970 yılıydı… Bir Noel öncesi üniversite kantininde bir Alman kızı ile tanışmıştım, sohbet ettik, sonraları dostluğumuz ilerledi. Romanım o tanışmayı ve sonrasında gelişen olayları anlatır.

    Uzun süre evliliği tercih etmemenizin nedenlerini burada mı aramak gerek?

    (Gülüyor) Öyle herhalde… Ama şimdi beş yıldır evliyim...

    Neden cep telefonu ve bilgisayar kullanmıyorsunuz?

    Biraz mesafeliyim teknolojiye. Bir de beni çok ararlardı ahizeli telefonlardan. Kendi işlerim yarım kalıyor diye cep telefonum hiç olmadı. Halen elle yazıyorum. Sonra yeğenim Konuralp bilgisayara geçiriyor. Kalem kullanmak bir yazar için çok önemlidir.

    Bir gününüz nasıl geçiyor peki?

    İki sene önce beyin ameliyatı geçirdim. 9.00'da İSAM Kütüphane'ye gelirdim. Şimdilerde 11.00 gibi geliyorum. Akşam 18.30'a kadar buralardayım. Çalışmalarımı, okumalarımı yapıyorum.

    Eşiniz kızmıyor mu size?

    O benden daha yoğun, doktor çünkü.

    Sporla aranız nasıl? Tuttuğunuz bir takım var mı?

    Beşiktaşlıyım… Beşiktaş'ın asıl renkleri kırmızı-beyazdır. Balkan Harbi'nde çok şehit verildiği için renkler siyah-beyaz olmuştur. Bu, beni çok etkiler. Bir de bizim çocukluğumuz Baba Hakkı'ların dönemi idi. Hâlâ televizyonda gördüm mü bakarım maçlara. Galatasaray ve Fenerbahçe'nin performansları düşükse bizim işimiz tamamdır. O yüzden bu sene şampiyon olma ihtimalimiz kuvvetli.


    0 0

    Karanlıkta Diyalog'dan sonra merakla beklenen ‘Sessizlikte Diyalog' sonunda açıldı. Bir saat süren sessiz deneyim, katılımcıları sağırların dünyasına dair farkındalık, empati ve kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğuna çıkarıyor.

    Sessizlikte Diyalog, yaklaşık iki sene önce Gayrettepe metro istasyonunda açılan ve büyük ilgi gören Karanlıkta Diyalog sergisinin devamı niteliğinde bir sosyal farkındalık girişimi. Amaç basit: Bir saatliğine sağır olmak ve o dünyaya dair bilinmeyenleri deneyimlemek. İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği desteğiyle ve Turkcell ana sponsorluğunda gerçekleşen sergi, aslında en fazla 13 kişilik grupla girilen ve bir saat süren sessiz bir deneyim. Projede çalışanların tamamına yakını ya sağır dilsizlerden ya da KODA'lardan (sağır dilsiz anne-babaların duyan çocukları) oluşuyor. Rehberler sağır dilsiz, KODA'lar ise rehberlerle katılımcılar arasında tercümanlık yapıyor. Tabii serginin en sonunda. Çünkü sergi alanına girdiğiniz andan itibaren konuşmanız yasak.

    Söz eller ve yüzlerde

    Bizim rehberimiz Mahir. İçeri adım atar atmaz hareketlerinden gözümüzü bir an olsun ayırmıyoruz. Konuşmamızın yasak olduğunu havada bir çarpı çizmesinden anlıyoruz. Kulaklıkları işaret etmesi ile bizi sessizliğe gömecek aletleri takmamız da tamam. Sonrası yabancı dili Türkçe bilmeyen bir öğretmenin dersine girerek öğrenmek gibi. Belki daha zor. Ama neyse ki Mahir, o ‘soru sormasın diye göz göze gelmekten kaçındığımız' öğretmenler gibi değil. Sürekli gülümsüyor, şaka yapıyor ve ilerleyen vakitlerde kendimizi bilmediğimiz bir dilde yapılan esprileri anlarken buluyoruz. Sergi ‘ellerin dansı, yüz galerisi, işaret oyunu, şekiller forumu ve diyalog odası' olmak üzere 5 bölümden oluşuyor. ‘Ellerin dansı'nda Mahir, çeşitli şeyler ima edip onu ellerimizle göstermemizi istiyor. Herkesin kolaylıkla yaptığı tek şey çocukken gölge vuran duvar gördüğümüzde ellerimizle yaptığımız kanat çırpan kuş oluyor.

    Ardından en keyif alınan kısım olan yüz galerisine giriyoruz. Mahir, bir projektör yardımıyla fotoğraflar gösteriyor. Einstein'ın meşhur dil çıkartan pozu, Marilyn Monroe, Kemal Sunal gibi karakterlerin yüz ifadesini taklit etmeye çalışırken şekilden şekle giriyoruz. Ardından korkunç bir köpek fotoğrafı, matematiği temsil eden formüller, tatil ya da köpek balığı fotoğrafları karşısında hissettiklerimizi mimiklerle ifade etmemizi istiyor Mahir. Matematiğe hemen herkes yüzünü ekşitirken tatil fotoğrafında ağzımızı toplamakta zorlanıyoruz.

    Sessiz film oynamak gibi

    İşaret oyunu, sessiz film oynamak gibi. İki gruba ayrılarak rehberin istediği sözcükleri karşı tarafa anlatmaya çalıştık. Mahir ‘nasılsın, iyiyim, evet, hayır güzel, zor' gibi basit düzeyde işaret dili öğretti bize. Diyalog odasından önceki son kısım da zor olduğu kadar keyifliydi. Bir kutunun içinde yer alan şekilleri belli bir sıraya göre dizmesi gereken takım arkadaşımıza ipuçları vermekti görevimiz.

    Son olarak tercümanların da dahil olduğu diyalog odasına giriyoruz. Mahir ile aramızdaki sessizlik duvarını yıkan kişi kendisi de bir KODA olan tercüman. Onun aracılığıyla Mahir'e sorular soruyoruz. “Günlük hayatta en çok nerelerde zorluk çekiyorsun, burada rehberlik yapmanın sana hissettirdikleri, doğuştan mı sağırsın?” gibi konular en çok merak edilen şeyler. Çoğumuz ilk defa bir sağırla karşı karşıya kalmışız. Mahir, hepsini gülümseyerek cevaplandırıyor: “En çok hastanelerde, devlet dairelerinde güçlük çekiyoruz. Bir de televizyon izlemek sıkıcı oluyor. Sizleri bu bilmediğiniz dünyada misafir etmek çok güzel.” Bu arada işaret dilinde en zorlandıkları şey birbirlerine isimle hitap etmeleri imiş. Özel isim, işaret dilinin en büyük handikabı. Bir saatin ardından iletişimde en zayıf halkanın aslında konuşmak olduğunu anlıyorum. Ve mimiklerimizi epeydir ne kadar az kullandığımızı... En çok da sağırların dünyasına ne kadar uzak olduğumuzu...

    ‘Zamanda Diyalog' da yakında

    Projenin kurucusu İstanbul Social Enterprise Direktörü Hakan Elbir, Sessizlikte Diyalog'un 2 yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu anlatıyor. Karanlıkta Diyalog hayata geçirilirken temelleri atılmış. 2017 ya da 2018'de projenin üçüncü ayağı olan Zamanda Diyalog da gerçekleşecek. Zamanda Diyalog, adı üstünde kişilere yaşlılık deneyimini aktarmak üzere şekillenecek bir proje. Hakan Elbir, 7 yıllık bir deneyimsel müzecilik geçmişinin ardından bu girişimi kurmaya karar vermiş. Sosyal meselelerde kamunun yetersiz kaldığı yerlerde devletin yükünü hafifletmek üzere bu projeyi hayata geçirmek istediklerini söyleyen Elbir, “Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.” diyerek, dünyada başarılı olmuş bİr projeyi alıp adapte ettiklerini anlatıyor. Ve Zamanda Diyalog ile birlikte sonunda burayı bir sosyal laboratuvara dönüştürmek istediklerini aktarıyor. Sessizlikte Diyalog içinse özetle şunları söylüyor Elbir: “Hem farkındalık, hem empati hem de kullanmadığımız duyuları keşif yolculuğu.” Bunu yaparken de projenin özellikle ajitasyona ya da eğlence aracına dönüşmemesi için özel çaba sarf etmişler. “Engellilerle ilgili projesi olan insanlara da kapımız açık.” diyor Elbir.