Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 97 | 98 | (Page 99) | 100 | 101 | .... | 165 | newer

    0 0

    Dışarı çıkarken kendinize yetecek kadar nakit almanız en mantıklısı. Ancak birileri bunu Suudi Arabistan Kralı Fahd bin Abdülaziz’in oğlu Abdülaziz bin Fahd’a anlatmalı.Zira Paris’te Kalaşnikoflarla soyulmasının ardından 250 bin Euro’sunun çalındığı açıklanmış, daha sonra aslında bagajdaki parayla birlikte toplam 500 bin Euro çalındığı kaydedilmişti. Şimdi ise çalınan paranın aslında 671 bin Euro olduğu söyleniyor. Anlaşılan kralın pek umrunda değil ki tatiline devam ediyor.Çin bu kez affetti!Hep cezalarla gündemde olan Çin, bu kez şaşırttı. Fujian bölgesinde yüksek mahkeme, ülkede nadir rastlanan bir karara imza attı ve idam mahkûmunun beraatına hükmetti. Bakkal olan Nian Bin isimli Çinli, 2006’da iki çocuğun zehirlenerek ölümünden suçlanıp çıkarıldığı mahkemece idama mahkûm edilmişti. Ancak delil yetersizliği ve ifadesini işkence altında verdiği ortaya çıkınca serbest bırakıldı. Ne diyelim dünya tersine dönüyor.Depresyonun sebebi bakteri mi?ABD’li bilim adamlarına göre bağırsak florası ruh halini değiştirerek damak zevkini etkileyebiliyor. Bağırsakta farklı besinleri tercih eden bakterilerin iç salgı bezleri ve sinir sistemine sinyaller göndererek kişiyi belirli bir besine yöneltebildiği belirtildi. Araştırmacılardan Athena Aktipis, bakterilerin aynı zamanda bazı toksinler de üreterek, kişiyi kötü hissetmeye itebileceğini ve obeziteye yol açabileceğini açıkladı. Depresyonun sebebi bakteri mi? Onu zaman gösterecek.

    0 0

    Muhalif edebiyatın başlıca kaynaklarından biri olan ‘1984’ün, ters-ütopyalar arasında oldukça önemli bir yeri var. Özgürlüğümüzün kısıtlandığını hissettiğimiz her anda ve iktidara yönelik her itirazda aklımıza geliyor Orwell’in bu kült eseri. Yayınlanışının üzerinden yaklaşık 70 yıl geçmesine rağmen 1984’ü hâlâ bu kadar popüler kılan ne?İktidarın baskısını üzerimizde her hissettiğimizde, kendimizi bir özgürlük söyleminin içinde buluruz hemen. Gücün dizginleri ne zaman sıklaşsa, bizi bundan çekip çıkaracak bir ele sarılmak isteriz. Bu insani ihtiyaç, tarih boyunca edebiyat tarafından giderildi. Dedelerimizin en sıkıştığı anlarda aklına bir Hızır kıssası getirmesi gibi, torunları olan bizler de iktidar dişlerini her gösterdiğinde George Orwell’in ‘1984’ isimli romanını gözlerimizin önüne getiriyoruz. Günümüzde popüler kültürün başlıca kaynaklarından biri olan muhalif edebiyatın içinde bu ünlü eserin oldukça önemli bir yeri var. Sanal âlemdeki hemen hemen her blogda, sosyal medyada yapılan birçok paylaşımda ve iktidara yönelik her itirazda ‘1984’ten bir alıntıyla karşılaşmak işten bile değil artık. Peki yayınlanışının üzerinden yaklaşık yetmiş yıl geçmesine rağmen 1984’ü hâlâ bu kadar popüler kılan ne?Orwell’in eserlerini kaleme aldığı 20. yüzyılın ilk yarısı, aynı zamanda totalitarizmin yükselişe geçtiği bir dönemdi. 1914 ve 1939 yıllarında gerçekleşen iki büyük dünya savaşı, iktisadi çalkantılar ve bu krizleri bastırma adına sistemlerin baskıcı bir politika izleyişi, o yıllara damgasını vurmuştu. Baskıcı iktidarlara ilk direniş alanı olan sanatta da ters ütopyalar yeni bir edebi tarz olarak okuyucuların karşısına çıkmıştı. 1948’de yayımlanan bu kitap da söz konusu edebi türün en önemli örneklerinden biriydi. Orwell, dışarıda sürekli bir düşmanın hazır tutulduğu, dünyanın, içerideki iyiler ve dışarıdaki kötüler olarak keskin bir şekilde ikiye ayrıldığı bir sahnede öyküsünü anlatır. Bu öykü, aslına bakılırsa yaşadığı dönemin de gerçekliğini biraz abartarak ama özüne dokunmadan yansıtıyordu. Kitap, kutuplar arası gerginliğin bittiği, dünyaya sözde bir barış ve refah ortamının egemen olduğu bir noktadan okuyucunun karşısına çıkıyordu.Eserin başkahramanı Winston, herkesin aksine ütopyaların gerçekleştiği bu toplumdan pek memnun değildir. İnsanlar yöneticilerinin korkusu yüzünden sinmiş, özgürlükler rafa kaldırılmış, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmıştır. Winston, dışarıda bir yerlerde sistemin sunduğundan daha farklı bir dünyanın olduğuna inanmak istemektedir. Tam da bu arayış içinde Julia’ya âşık olan kahramanımız herkesin birbirinin bekçisi olduğu, insani olan her şeyin bir zaaflık muamelesi gördüğü bu sistemi değiştirmeye girişir. Lakin Winston, kitabın sonunda devrim yapayım derken sistemin gücünün içine işlemesine şahit olur. Orwell, ‘1984’te her türlü direnişin sistem tarafından bastırılacağına dair karamsar bir inanca sahipti. İktidar tarafından her an hepimizin tehlikeli ve hain yaftası yiyebileceğimizi çarpıcı bir üslupla ortaya koyuyordu.Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür!Kitaptaki en çarpıcı noktalardan biri, iktidarın kendi hakkındaki sloganları. Kendini şu üç sloganla tanımlıyor: “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür!” Aslında tarih boyunca örtülü olarak iktidarın kullandığı bu mottolar, kitapta artık saklanmaya gerek duymuyor. Sistem, kendi çıkar ve beklentileri adına, birbirlerine zıt olan bu kavramları kolaylıkla birbirine dönüştürüyor. İktidar’a göre mühim olan hakikat değil. Hakikatin nasıl manipüle edildiği ve kitlelerin aldatılmasında nasıl kullanıldığı. Orwell, kitlelerin hakikatin yıpratılmasına nasıl kolaylıkla ayak uydurabileceğini, güç adına bireylerin hangi haksızlıklara maruz bırakılabileceğini, üstelik bu haksızlığın da hak ve hakikat unvanını alabileceğini gösteriyor. Sanırız okuyanın bu dünya karşısında yaşadığı şok, kitabı güncel tutan başlıca şeylerden biri.Bugün hayatımızın her alanında üzerimizde hissettiğimiz tahakküm, meşhur Fransız sosyal bilimci Foucault’nun tabiriyle örümcek ağı gibi sarmış durumda hepimizi. İktidar olgusu hayatlarımızda fazlaca yer tutuyor. Gücün, siyasetin ve iktidarın bu kadar kutsandığı bir çağda; özgür düşünceden, demokrasiden ve insan haklarından bahsetmek de artık oldukça zor. Orwell’in ağzından son noktayı koyalım: “İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?” Winston, biraz düşünüp, “Acı çektirerek,” dedi. “Tamam işte. Acı çektirerek. Boyun eğmek yetmez. Acı çekmiyorsa, kendi iradesine değil de senin iradene boyun eğdiğinden nasıl emin olacaksın? Hükmetmek, acı çektirmekle ve aşağılamakla olur. Hükmetmek, insanların zihinlerini darmadağın etmek, sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur. Nasıl bir dünya yaratmakta olduğumuzu anlamaya başladın mı şimdi?”Büyük Birader’lerin bol miktarda olduğu bir dünyadayızProf. Dr. Ferhat Kentel (Sosyolog): George Orwell açısından bakıldığında 1984; özgürlüğe, adalete inanırken, ortaya çıkan yeni totaliter Sovyet devletinin yarattığı hayal kırıklığının da hikâyesi bir bakıma. Ancak 1984, sadece totaliter Sovyet rejimiyle yapılan bir hesaplaşma değil, Nazi Almanya’sının, Faşist İtalya’nın da insan üzerinde yarattığı tahribatı anlatan; fakat daha da önemlisi, bugünle hesaplaşmamız için önümüze patika döşeyen bir kitap. Orwell esas olarak, klasik anlamdaki totaliter (Faşist, Nazi, Sovyetik) ülkelerin hikâyesini anlatıyor. Ancak bunların kaba saba ikna teknolojilerinden farklı olarak bugün çok daha ince teknikler, reklamlar, diziler, siyasal ritüellerle sağlanan ‘rıza’ üretiminin de kod anahtarlarını veriyor. Kendisine tapmamızı isteyen, bizleri izleyen gerçek, tüzel veya sanal kişiler olarak ‘Büyük Birader’lerin bol miktarda mevcut olduğu bir dünyadayız. Her şeyi gözleyen, her şeye müdahil olan, kişi putlaştırmasının ürünü ve adeta ‘iktidar için iktidar’ anlamındaki bu ‘Büyük Biraderler’ için sonsuz aşklar besliyoruz bugün. Toplumların arzularını, taleplerini gerçekleştirmek için attıkları adımlar, başardıkları ‘devrimler’ artık o devrimleri ele geçirenlerin totaliter yapılarına dönüştü.Tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984Murat Gülsoy (Yazar): Günümüz dünyasını anlamakta bir el kitabı gibi kullanılabilecek kült roman 1984’ü bugün ‘Büyük Birader Seni İzliyor’ cümlesine indirgeyerek hatırlıyoruz belki ama roman çok daha fazlasını araştırıyor. Gerçekliğin ideolojiyle nasıl kurgulandığını enine boyuna tartışıyor. Bu romanı okuduktan sonra medyanın, devletin, partilerin kısacası kişiyi kendine katılmaya çağıran tüm söylemlere kuşkuyla bakmayı öğreniyoruz. Ancak yine de çok umutlu bir öğrenme süreci değil bu. Çünkü ideolojik olanın dışında bir gerçekliğin olmadığını anlıyorsunuz. Dil ile düşüncenin şekillendirilmesi sağlanırken, cinselliğin ve arzunun baskılanması ve yönlendirilmesiyle de bedensel ve ruhsal denetim tamamlanıyor. Bu sayede, cephede kendilerini bekleyen ölüme gözünü kırpmadan koşacak olan askerlerin yürekleri Büyük Birader’in resminde cisimlenen parti sevgisiyle dolup taşıyor. İdeoloji sizi kurar ve siz de kendi özgür iradenizle seçim yaptığınızı düşünürsünüz, işte roman bu gerçekliği gözler önüne seriyor. Dolayısıyla siyasal ve sosyolojik olanla psikolojik olanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her ne kadar Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği eleştirisi olarak Batı’da göklere çıkarılarak okunmuş olsa da tüm totaliter sistemlerin, tüm tekçi düşünce yapılarının kökten bir eleştirisidir 1984. O yüzden bizden sonra da okunmaya devam edecektir.En önemli distopya örnekleriBizİlk distopya örneğini 1920’de Yevgeni Zamyatin kaleme almış. Yazar, ‘Biz’ kitabında, totalitarizm tehlikesine işaret ederek ters-ütopyayı radikal bir eleştiri silahına dönüştürmüş. İlk distopya esere imza atması bakımından edebiyat tarihinde önemli bir yerde konumlanan Zamyatin, ileride bu türün mühim isimleri haline gelecek George Orwell, Aldoux Huxley ve Ursula Le Guin gibi yazarları etkileyebilme başarısı göstermiş.Cesur Yeni DünyaYaşadığı dönemin sosyal hicivcisi olarak tanınan Aldoux Huxley’in kaleme aldığı ‘Cesur Yeni Dünya’ diğer bir distopya örneği. Roman, 26. yüzyılın İngiltere’sinde geçiyor. Bu cesur yeni dünyanın insanları Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilmektedir. ‘Uykuda eğitim’ denilen bir yöntemle insanlar şartlandırılır. Herkes merkezi bir sistemin dediklerini harfi harfine yaparak çalışır. Mutluluk üretilen bir şey olmuştur artık. Fakat umut henüz tükenmemiştir.Fahrenheit 4511951 yılında basılan ‘Fahrenheit 451’, Ray Bradbury’nin oldukça ses getiren bilimkurgu romanı. Baskıcı bir toplum imajı çerçevesinde şekillendiği için de distopik eserler başlığı altında belirtiliyor. Eser; kitapların itfaiyeciler tarafından yakıldığı, insanların sadece televizyonda beyin yıkayıcı şovlar izlediği ve kitap bulundurup düşünen insanların yok edildiği bir gelecekte geçiyor. Kitap adını, kâğıdın 451 Fahrenheit’ta tutuşması gerçeğinden alıyor.

    0 0
  • 08/23/14--15:59: Bal gibi şehir kahvaltısı
  • Bakır tavalarda ikram edilen sahanda yumurtalar, ambalajlı üçgen peynirler, mini kavanoz reçeller... İşte bunlar hep biz şehirlilere köy diye yutturulan bal gibi market kahvaltıları.Son yıllarda büyük şehirlerde bir ‘köy kahvaltısı’ modasıdır gidiyor. ‘Köyümün havası bile bir başkadır’cılara, hayatında hiç köyde kahvaltı yapmamış, ‘bir köyüm vardı da ben mi gitmedim’ diyen şehirlilere, en önemlisi de işlenmiş gıdalara mesafeli bilinçli tüketicilere güzel bir hizmet. Öyle ya tükettiğimiz peynir, zeytin, süt, yoğurt, yumurta, bal hepsi fabrikasyon. Salatalıklar kof, domatesler ya hormonlu ya GDO’lu. Dahası eskiden ezilen, büzülen, hafiften ekşiyen domatesler bile salça olmaya layıktı. Şimdikileri sıksan suyu çıkmıyor. Sözün özü soframızdaki her şey sahte.E böyle bir durumda biz şehirliler hele de köyümüzden binlerce kilometre uzaktaysak ya da gönül bağı kurduğumuz bir köyümüz aslında hiç olmamışsa, dalından henüz koparılmış çıtır çıtır biberler, koklamaya doyamayacağımız taptaze domatesler, salatalıklar, ‘şekersiz’ bal, halis tereyağı, taze inek sütü ve kaymağını yüzde 100 doğal, her ürünü yöresine ait bir kahvaltıya nasıl hayır diyebilir ya da karşı koyabiliriz ki? şehir kahvaltıları ne kadar ‘köylü’?Peki şehirlerde bir pazar klasiği haline dönüşen köy kahvaltıları gerçekte ne kadar ‘köylü’? Tüm işletmeleri töhmet altında bırakmamak adına istisnalar olabilir diyelim. Ancak geneli maalesef köy kahvaltısından bîhaber. Kafe ve restoranları geçtim, tabelasında köy kahvaltısı yazılı yani sadece kahvaltı hizmeti veren mekânlardaki kahvaltıların bile köydekilerle alakası yok. Bir kere bu mekânların fiziki dokusu köy konseptine çok aykırı. Otoban kenarlarında, betonarme binaların alt katında ya da kaldırım kenarına iliştirilmiş bir şemsiye altında plastik masa ve sandalye ile bahçe havası verilmeye çalışılmış bir mekânda kendinizi ne kadar ‘köy’ ortamında hissedebilirsiniz ki? Cam bardak, porselen tabaklara hiç değinmiyorum bile. Şehirde bu kadarını bulduk da bunmayalım, binayı, kaşık, çatalı mı yiyeceğiz diyebilirsiniz. Makul karşılanabilir. Peki yediklerimiz ne kadar köye özgü, ne kadar yerli? Buna geçmeden köy kahvaltısı nasıl olur, kısaca değinelim. Bölgeye göre farklılık gösterse de 3-4 çeşidi geçmeyen mütevazı sofralardan oluşur köy kahvaltıları. Yıllar önce Konya’nın Bağrıyanık köyünde bunu deneyimlediğimde epey şaşırmıştım doğrusu. Dört gün kaldığım bu Tatar köyünde her gün sadece peynir, tereyağı, ekmek ve çaydan ibaretti soframız. Merkezlerdeki restoran ve kafeleri saymazsak (sofraya konulan ürünler yörelere göre farklılık gösterse de) bütün Anadolu’da aynı tabloya rastlıyoruz. Bu açıdan bakarsak şehirlerde en az 20-25 çeşitten oluşan zengin köy kahvaltılarının hangi köyün kahvaltısı olduğu merak konusu. (Bunca çeşit ancak köy ağasının sofrasında bulunur diyesi geliyor insanın) Hadi diyelim şehirdekiler karma köy kahvaltısı... Örneğin ‘Maraş usulü’ diye pazarlanan kahvaltıda Maraş peyniri dışında hangi ürün Maraş’a özgü ya da oradan gelme? Tulum Erzurum, tereyağı Trabzon, kaymak Afyon, kaşar Kars, pastırma Kayseri’den mi? İstanbul’u baz alacak olursak tüm bunların fabrika çıkışlı marketten alınma ürünler olduğu ortada. (Ambalajlı üçgen peynirler, ‘sevimli’ minik kavanoz reçeller, margarinle yapılan yumurtalar vs.)Anlayacağınız fiyatları 50 ile 60 lira arasında değişen ve köy diye yutturulan sözüm ona kahvaltıların evde marketten alma ürünlerle hazırladıklarınızdan hiçbir farkı yok. Yumurtayı bakır tavada kırdınız mı, yanına bir de hazır yufkadan gözleme yaptınız mı kahvaltınız hık demiş köyden düşmüş olacak, benden söylemesi! ‘Özlediğiniz’, ‘şiir gibi’ o köy kahvaltıları var ya işte onlar aslında köyde bile yoğ!

    0 0
  • 08/23/14--15:59: Motor değil, akıl konuştu
  • Karadeniz insanının eğlenceli yanını ön plana çıkaran, sadece tahta ve çividen oluşan araçların kıyasıya mücadele ettiği “Geleneksel Formulaz Tahta Araba Şenliği”, geçtiğimiz hafta sonu Rize’de yapıldı. Yarışmada, 3 kez Dünya Supersport şampiyonu olan motosikletçi Kenan Sofuoğlu da yer aldı. Hem bin 700 metrede adrenalini bol olan yarışa katıldık hem de yarışmanın şampiyonu Kenan Sofuoğlu ile konuştuk.Geçtiğimiz pazar günü Rize’de gerçekleştirilecek olan ‘RedBull Formulaz’ etkinliği için havayoluyla Trabzon’un yolunu tutuyoruz. Oradan da karayoluyla Rize’ye. Coğrafya derslerinde Türkiye’nin en yağış alan bölgesi olarak anlatırlar ya Doğu Karadeniz’i, gerçekten de öyle. İstanbul en sıcak günlerinden birini yaşarken, Rize bilineni bir kez daha doğrularcasına yağmurla karşılıyor bizi. Dev vadileri ve coşkun akarsularıyla diğer şehirlerden kendini ayıran Rize’nin Ardeşen ilçesi son yıllarda adrenalin sporlarıyla göz dolduruyor. Rafting, dağcılık, off-road, Formulaz… Bunların başında da Red Bull sponsorluğunda yapılan Formulaz yarışları yer alıyor. 18 yaşından büyük herkesin katılabildiği yarışlara, biz de katılıyoruz. Bu heyecana ortak olabilmek için hızı saatte 80 km’ye kadar çıkabilen frensiz tahta arabaları yerinde test ediyoruz.Günlerdir süren hummalı bir çalışma var Rize’nin Ardeşen ilçesine bağlı Tunca beldesinde. Çünkü Formula 1’in Laz versiyonu var parkurda: ‘Red Bull Formulaz’. Pazar sabahı yarışların yapılacağı 1,6 km’lik parkur alanına ulaşmak için saatlerimizi trafikte harcasak da tesislerin güzelliği ve pistin atmosferi her türlü olumsuzluğu gözümüzün ardına itiyor. Yöre insanı tribünleri hıncahınç doldurmuş durumda. Yarışlara katılmak üzere gelen 3 kez Dünya Supersport şampiyonu olan motosikletçi Kenan Sofuoğlu da misafirler arasında.Formula 1’e Karadeniz usulü kafa tutan Red Bull Formulaz, ‘Formula giderse Formulaz gelir’ sloganı ile bu yıl altıncı kez gerçekleşiyor. Karadeniz’de gençlerin ve çocukların temel eğlencesi olan ve tarihi 1900’lere dayanan tahta araba yarışlarının coşkusu günümüze taşınıyor bu etkinlik sayesinde. Türkiye’nin dört bir tarafından gelen yarışmacılar, tasarımları kendilerine ait olan ilginç tahta arabalarla yarışıyorlar.Uçuruma düşmek yasaktır!Tamamen tahta ve el yapımı araçlarda montaj için çivi, vida ve sırma tel dışında hiçbir metal aksam kullanılmıyor. Yerçekimi ile yokuş aşağı hareket eden motorsuz araçların pilotları, Karadeniz kültürünü yaşatmak için keçi yününden yapılan kıl çorap ve bölgede ayakkabı olarak kullanılan kara lastikle yarışıyor.Toplamda 12 gruptan oluşan yarışlarda, tahta arabalar maksimum 1.70 m uzunluğa ve 70 santimetre de genişliğe uygun olmak zorunda. Uzun bir bekleyişin ardından 64 kişinin katıldığı yarışta 35 numarayla 5 rakibimle beraber start çizgisinde yerimizi alıyoruz. Kafada kasklar, kollarda ve dizlerde koruyucular...Neredeyse tamamı yokuş aşağı olan parkurda, bölgede yabani hayvanları tarlalardan uzaklaştırmak amacıyla patlama sesi çıkaran ‘xaşattule’ ile yarış başlıyor. Diğer yarışmacılar en önde olabilmek için ellerini yere süre süre hız almaya çalışıyorlar. Biz tabii onlar kadar hızlı olamıyoruz. Olmamız için de bayağı bir fırın ekmek yememiz lazım! Her ne kadar eğlenceli bir yarışma gibi görünse de tehlikeli virajları barındırıyor parkur. İçimizi rahatlatan ise ‘Uçuruma düşmek yasaktır’ tabelası oluyor. Yokuş aşağı süzülen araçları fren olmadan kontrol etmek ciddi bir maharet istiyor. Araçları yavaşlatmak istediğinizde topuklarınızı yere sağlam bir şekilde sürtmeniz gerekiyor. İşte tam burada kara lastikler devreye giriyor. Adeta bir ABS gibi… O kadar fren yapmışım ki; kara lastiğin topuğu epeyce erimiş. Artık fren tutmuyor, ayağım da çok sızlıyor. Parkuru tamamlayamadan beyaz bayrağı çekmek zorunda kalıyorum. Kenara geldikten sonra bir de bakıyorum ki ayağımın topuğu hafif bir şekilde yarılmış. Neyse ki daha büyük kaza yaşamadan yarış bitiyor. Yarışmacıların uçuruma düşmemesi için yol boyunca saman balyaları tampon görevi görürken çay çuvalları da bir asker edasıyla dimdik duruyor. Yer yer 10 derecenin üzerine çıkan eğimin yanında sert virajlar da yarışçıların karşılaştıkları zorlukların başında yer alıyor. Yaklaşık bin 500 kişinin izlediği yarışlarda parkur boyunca, “Dikkat tahta araba çıkabilir!”, “Uçuruma düşmek yasaktır!”, “Sollama yapmak yasaktır!”, “En keskin viraj 53 metre geride kaldı” gibi yazılı ilginç tabelalar dikkat çekici. Sağlık ve jandarma ekipleri de yarış esnasında hazır durumda bekleyenler arasında.Geri dönüşte kamyonetler sayesinde başlangıç çizgisine kadar geri çıkıyoruz. Parkurun çevresinde yarışmayı dikkatlice izleyen seyircilerin tezahüratları da cabası… Sonuç olarak yarışı özetlemek gerekirse: “Akıl çok, motor yok” sloganı bir kez daha kendini ispat etmiş oluyor.“Ferrari’den bu kadar haz almadım”Formulaz yarışına katılan yarışmacılar da parkur gibi heyecanlı ve birbirinden renkliydi. 8 yaşından beri tahta araba yapıp süren Rizeli Muhammed Şeker bakın tahta arabayla ilgili nasıl bir yorum yapıyor: “Arkadaşımın 2005 model Ferrari’si vardı. 30 km yol aldım. Tahta arabadan aldığım hazzı onda bulamadım. Burada en zevkli olan her şeyi kendin yapman. Doğal malzemeler kullanarak kendi emeğine biniyorsun. Bunlarla kendi çocukluğumuzu yaşıyoruz.” Bir başka yarışmacı Macit Çakır ise tahta araba ile yarışların hikâyesini şöyle özetliyor: “Bundan 6 yıl önce bir akşam arkadaşlarla muhabbet ederken, eski arabalarla yarış yapalım diye karar aldık. Bir önceki sene aracımızın hızı 76 km’yi gördü. Burada hız önemli değil. Kontrol daha gerekli.”‘Yatakta eceli bekleyecek halimiz yok’Kenan Sofuoğlu (6.sı düzenlenen Formulaz yarışlarının birincisi)Motor sporlarında birçok şampiyonluklarınız var. Ancak Formulaz farklı bir kategori...Ben bu yörenin insanıyım. Kökenim burası. Burada olmak benim için ayrı bir mutluluk. Geçen sene kaburgam kırıktı. O yüzden gösteri amaçlı bir tur attım parkurda. Bu sene için “Türkiye’de olursam, hem motosikletimi getireceğim. Hem de bu parkurda yarışmak isterim.” demiştim.Yarışlar veya antrenmanlar öncesi olmazsa olmazınız nelerdir?Tabii ki bir Müslüman olarak dua ederim çıktığım her yarış öncesinde. Abdestimi alır o şekilde yarışa çıkarım. Benim için dini inançlarım en büyük gücümdür. O manevi güç sayesinde zaten yıllarca Dünya Şampiyonası’nda Rabb’im bizlere başarılar nasip etti.O zaman bu başarıların altında manevi bir güç var desek…Kesinlikle. Ailemin yaşam tarzı da budur. Bu hiç değişmedi çok şükür. Benim dedem cami imamıydı. Babam, abilerim her birlikte Kur’an kurslarında büyüdük. Tabii ki böyle büyüyen bir çocuğun da bundan kopmaması çok doğaldır... Bu şeklide yetişmem benim bu başarılardaki en büyük temelimdir.Geçtiğimiz günlerde F1’in efsane ismi Michael Schumacher talihsiz bir kaza sonucu aylarca yoğun bakımda kaldı. Bu olay sizde nasıl bir duygu oluşturdu?Motosiklet yarışı, Formula 1 yarışları motor sporlarının çatısı altında gerçekleşen yarışlardır. Bu yarışa katılan insanlar kolay kolay adrenalin duygusunu atamazlar. Schumacher F1’den emekli olmasına rağmen motosiklet yarışlarında yer alıyordu.Kısacası bu tarz sporlar hayatın bir parçası olmuş bizlerde. Bunlardan kopmak mümkün değil. Yatakta ecelimizi bekleyecek halimiz yok. Önemli olan şu; tedbirimizi alacağız, gerisini Allah’a bırakacağız.Uzun zaman sonra Sürat Kargo’nun reklam filminde oynadınız. Bununla ilgili olumlu olumsuz tepkiler oldu mu?Gillette reklam filminden sonra Türkiye’de hiçbir reklam filmi anlaşması yapmamıştım. Sürat Kargo’nun reklam filmi 4-5 yıl sonra bir ilk oldu bu anlamda. Benim için de, Sürat Kargo için de çok güzel geçti. Gelen tepkiler de güzel oldu.Peki, reklam filminin devamı gelebilir mi?Türkiye çok karışık. İleriki zamanda bunun ne getireceğini göreceğiz.Reklam filminin ardından herhangi bir baskı yapıldı mı size?Sürat Kargo ile yapılan reklam filmi tamamen profesyonellik altındaydı. Sürat Kargo büyük bir marka. Bana da teklif getirdiler. Burada herhangi bir taraf belli etmek gibi bir durum yoktu. Çünkü ben milli bir sporcuyum…

    0 0

    Siyasetin sadece dili değil, yöntemi de değişti. Artık parti dışında bırakılmak istenen isimler sosyal medya timi tarafından itibarsızlaştırılıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Bizim cenahtan epeyce saygısızlık gördüm” sitemi bunlara yönelikti.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya Köşkü’ndeki veda resepsiyonunda, “Bizim cenahtan epeyce saygısızlık gördüm.” siteminde bulundu. Son dönemde AKP içinde yaşananlar, siyasî parti içi çekişmelerin yeni bir boyut kazandığını ortaya koyuyordu zaten. Alışılagelen siyasî çekişmelerden farklı çünkü. Özgül ağırlıkların, 140 karakterlik ‘yeniyetmeler’ karşısında kum torbasına döndüğü günlerden geçiyoruz mesela. Partiye ve devlet yönetimine hakim olan ‘dar oligarşik kadro’nun planlarına uymayan, söylemlerine ayak uydurmayan her kim olursa olsun ‘not ediliyor’. Sonra bir yerlerden yaralayıcı bir ateş geliyor. Parti kurucusuymuş, bakanmış, başbakan yardımcısıymış hiç önemli değil. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bile o keskin ve sivri dişler arasında öğütülmeye çalışıldığı bir düzenden söz ediyoruz. Bu, Yeni Türkiye’nin yeni aktörleri. Postmodern SS’ler… Klavyeden fedai takımı... Kimilerine göre ‘sanal Şebbihalar’... Bir çeşit ‘karakter suikastı timi’... Siyasetin ve bürokrasinin tepesindeki dar bir zümreden emirleri alan ve bir ucu Twitter’da, bir ucu internet sitelerinde, bir ucu da medya organlarında olmak üzere üç koldan harekete geçerek avını derhal artığa çeviren yarı görünür bir organizma.10 Ağustos 2014 akşamı, Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı büyük oranda netleşirken saat 18.39’da ‘AKKULİS’ isimli hesaptan bir tweet atıldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Gezi olayları sırasında attığı “Artık herkes evine dönmeli” tweetinden caps alan AKKULİS, üzerine, “Abi, araba yoksa eve bırakalım?” diye yazmıştı. Üstelik Gül’ün Twitter hesabını da mantion’layarak... Açıkça Gül’ü ti’ye alıyor ve meydan okuyordu. Hemen o akşamdan itibaren yine ‘yarı resmi’ Twitter hesapları ve internet sitelerinden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı için PR çalışması başlıyordu. Seçim gecesi bir tweet atan ‘esat ç.’ isimli hesap, “reis ‘önümüzde CB seçimleri varken yeni başbakan’ı konuşmak davaya ihanettir’ demişti. seçim bittiğine göre, Davutoğlu hayırlı olsun.” diyordu. ‘esat ç.’, ertesi gün de Abdullah Gül’ün dönüşüne karşı çıkarak, “gezi’ye ‘mesaj alınmıştır’ diyen mısır’ın katili sisi’yi tebrik eden paralel konusunda kaçak güreşen Yeni Türkiye’ye lider olamaz, olmamalı” tweeti atıyordu.Yine bu zincirin halkalarından olan ‘ensonhaber’ sitesi, 11 Ağustos’ta Gül’ü alaya alan bir foto-haber yayınladı. ‘Köşk seçimi için en güzel caps’ler’ başlıklı haberde, mevcut Cumhurbaşkanı’nı itibarsızlaştıran esprilere yer verilmişti.Aynı gün, Abdullah Gül, “Partime döneceğim” açıklaması yapıyor ama birkaç saat sonra AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısından, “Kongre, 27 Ağustos’ta” kararı ilan ediliyordu. Yani Gül’ün görevi bırakmasından bir gün önce, partinin yeni lideri ve başbakan tayin edilecekti. MKYK’nın devam ettiği esnada hükümete yakın 24 TV’ye çıkan AKP Milletvekili Şamil Tayyar, Cumhurbaşkanı için, “Hırsı, aklının önüne geçti” yorumunda bulunuyordu. ‘esat ç.’, bir başka tweetinde de Cumhurbaşkanı’na, “istersen milattan önce gir partiye, paraleli kucaklayan bizden değildir.” diye hitap ediyordu. Yani ‘biz’ adına racon kesen, hüküm veren bir konumda görüyordu kendisini. Bu konseptin parçalarından biri olan Haber 10 sitesi de 12 Ağustos’taki ‘özel haber’inde, MKYK toplantısının perde arkasını yazıyordu. Açıkça Davutoğlu kampanyasının bir parçası olan yazıda, “Yeni Türkiye, yenilenmiş AK Parti isteyenlerin tercihi Davutoğlu…” Toplantıda, “genç, idealist, entelektüel, yeni Türkiyeci, barış sürecini destekleyen, İslami hassasiyete sahip ve büyük Türkiye davasını önde tutanların Ahmet Davutoğlu yönünde tercih kullanmaları, 3 dönem sınırında olanların Abdullah Gül demeleri, iş çevreleri ile iç içe olanların da Binali Yıldırım ismini öne çıkarmaları şeklinde bir fotoğraf ortaya çıktı.” deniyordu. AKKULİS de “Güçlü kadro güçlü Türkiye küresel güç Türkiye Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Efkan Âla, Hakan Fidan #Yayalım“ tweeti atıyordu.Bunları neden mi önemli? Çünkü bunların hiçbiri kendiliğinden atılan tweetler, yazılan haberler, yapılan açıklamalar değil. Zaman’ın Cumhurbaşkanlığı muhabiri Emre Soncan’ın 14 Ağustos 2014 tarihli haberine göre, Abdullah Gül bu ‘karanlık’ hesapları araştırttı ve karşısına çarpıcı bir gerçek çıktı. Bu hesapların neredeyse tamamı, parti içinde kamuoyunun yakından tanıdığı bazı danışmanlar tarafından yönetiliyordu. İşin daha da hazin tarafı, bu hesapları kullanan gerçek isimler, çeşitli görüşmelerde ilgili yerlere iletilmiş ama hiçbir sonuç alınamamıştı. Onun için de resepsiyonda patlayarak, “Bizim cenah” vurgusu yapmak zorunda kaldı.‘Kuşçubaşı’, ‘AKKULİS’, ‘esat ç.’, ‘beyefendi’, ‘GizliArşiv’ gibi hesaplar bunlardan en fazla öne çıkanı. Ortak özellikleri, sahte hesapların arkasına saklanarak sosyal medyada ‘birileri adına’ hesap görmeleri. Dar oligarşik kadronun talimatlarıyla takipçi sayısı yüz binlere ulaştırılan bu hesaplarla parti adına psikolojik savaş yürütüyor. Bunlar sayesinde küfür, hakaret, tehdit lafızları din sosuyla bulamaç edilerek ne idüğü belirsiz bir tarz ortaya çıkarıldı. Tıpkı 10 Ağustos gecesi Samanyolu TV’nin önünü basarak bir yandan sin kaflı küfür edip bir yandan da tekbir getiren güruh gibi.Sosyal medya itibarsızlaştırma timi!Abdullah Gül, sanal milislerin saldırısına ilk kez uğramamıştı. Zaten hedefteydi. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığının netleşmesinden önce de benzer saldırılara uğruyordu. Parti içerisinden Erdoğan’a yakın isimler, yandaş köşe yazarları, troller ve siteler üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışılıyordu. Gül ne zaman ‘Çankaya’ya devam’ ya da partinin başına geri dönme sinyali verse hücuma uğruyordu. Ne zaman ki tekrar aday olmayı düşünmediğini açıkladı, bakanlara bile ayar veren AKKULİS hesabından, “İyi madem hayırlısı be ‘gül’üm. Bu sefer ‘gül’dürdü” tweeti geldi. Bu noktada bir genel başkan yardımcısının, ikili sohbetimizde söylediği bir sözü buraya not düşmek istiyorum: “Başbakan’ın talimatıyla gündemi değerlendiren dar bir kurmay istişare heyeti vardır. Bu ekiple toplantı yaparken Köşk adaylığı gündeme geldi. Burada arkadaşların Sayın Gül’le ilgili söyledikleri karşısında ağzım açık kaldı. Yahu insaf, bu adam bizim kurucumuz, eski başbakanımız ve şimdiki cumhurbaşkanımız! Orada anladım, Gül’ün önümüzdeki süreçte yeri yok.”Abdullah Gül, tetikçilerin hışmına uğrayan tek kişi değil tabii ki. İki hafta önce de bu yapının hedefinde Başbakan Yardımcısı Ali Babacan vardı. Daha önce Bülent Arınç, İdris Naim Şahin, Ertuğrul Günay, Sadullah Ergin, Faruk Çelik ve Hayati Yazıcı gibi ağır topların başına ne geldiyse Babacan da nasibini alacaktı. Zaten epeydir onun için başparmak havaya kalkık bekliyordu. Ancak 6 Ağustos’ta yaptığı, “Ziraat Bankası, Bank Asya ile görüşmelere başladı. Eğer Bank Asya’yı alırsa böylece kamunun bir katılım bankası olmuş olur, biz bunu arzu ediyoruz.” açıklamasını yapması ile birlikte o parmak aşağıya doğru döndü. İnfaz emri çıkmıştı. Önce, Başbakan’ın ekonomi başdanışmanı Yiğit Bulut sahne aldı. Aynı akşam SKY 360 kanalının canlı yayınında Babacan’a sert eleştiriler yöneltti. Ardından bazı tetikçi internet siteleri ile Aktroller harekete geçti. Örneğin, bir psikolog ve avukat nezaretinde açmanız gereken ‘medyagündem’ isimli site şöyle diyordu: “Gülen örgütünün batık bankasına Babacan kıyağı... İçi iyice boşalan, batmak üzere olan ve devletin el koyması beklenen Bank Asya ile ilgili bugün Babacan’ın bir televizyon kanalında yaptığı açıklama, Gülen örgütünün bankasının borsada hisselerini uçurmakla kalmadı, büyük bir paralel operasyonun da bizzat Babacan tarafından yürütüldüğünü ortaya koydu. Babacan’ın son çıkışı, hakkındaki ‘paralel örgüt projesi’ iddiasını da bir kez daha gündeme getirdi.”AKP’deki dar oligarşik kadronun çıkarlarına hizmet etmeyen herkes gibi Babacan da ‘paralel’ damgası yemekten kurtulamadı. Peki, hakkındaki ‘paralel örgüt projesi’ neydi? O da yine aynı sitenin bir kaç gün önce ortaya attığı, ‘Pensilvanya-Bilberberg-Aydın Doğan-Faiz lobisi projesi Ali Babacan’ etiketini taşıyordu. Akıl almaz iddialarda tam bir karakter suikasti işleniyordu.Partinin kurucusu, ‘ağabeyi’, hükümet sözcüsü Bülent Arınç da aylardır bu kadronun kadrajında. Gönlünde başbakanlık hayali yattığı yorumları yapılan Başbakan Yardımcısı’nın kimi açıklamaları ‘buna yönelik taviz’ olarak değerlendiriliyor. Yine de ‘yeniyetmelerin’ hücumlarını durduramıyor. Bir ara parti içine dönük olarak, “Bilin ki biz AK Parti’yi sokakta bulmadık. Bu parti bir karar verecekse bunu böyle çoluk çocuk işine bırakmayız.” serzenişinde bulunmuştu. Adres belliydi. Cevap da zaten Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’dan geldi. Akdoğan, Star’daki köşesinde, “En son üye, ilk gün üye olan kadar AK Partilidir” diye yazdı. Arınç, cevap vermedi. ‘Partide ağırlığı kalmadı mı?’ soruları bunun ardından geldi. Geçtiğimiz hafta içinde de “Yeniyetmeler, aramızdaki kardeşliği zedeleyebilir” siteminde bulundu. Ertesi gün cevap yine Akdoğan’dan geldi: “Bu partinin kimseye diyet borcu yok.”Bakan’a ayar veren sosyal çocuklarÇalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in Soma’daki maden faciasının ardından hedefe konulması unutulmadı. 301 madencinin ölümünün ardından yandaş medya Enerji Bakanı Taner Yıldız’ı korumaya alırken Faruk Çelik’i günah keçisi ilan etti. Çünkü yandaş medya zaten günlerdir Çelik’i bakanlıkta ‘paralel tasfiye’ yapmamakla suçluyorlardı. Bir ara ‘3 Çelikler’ denilerek Faruk Çelik, Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’in isimleri hedef yapılmıştı. Bu 3 Çelik’in ‘paralel yapıya’ karşı sesini çıkarmadığı için tasfiye edileceği yazılıp çizilmişti. Aynı eleştiri Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı için de vardı. Örneğin Yeni Şafak, 5 Mart 2014 tarihinde Yazıcı’yı hedef alarak, ‘Gümrüklerde paralel üs’ manşetini atmıştı. Gücü ve konumuna göre parti içinde birileri elinde jiletle, birileri satırla, bazıları da giyotinle geziyor. Örneğin AKKULİS’in ayar vermediği bakan kalmadı neredeyse. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e yazdığı, “Sayın bakanım, twitter’ın bir adabı vardır. Gündeme gündem bindirilmez diye. Ve şu an gündem başbakanın önemli açıklamaları @memetsimsek” tweet hâlâ hafızalarda. Bakanların, parti yöneticilerinin bile trollerden korktuğu bir dönem. Kimse ‘hain’ damgasını yemek istemediği için herkes bu ‘Yeni Türkiye’ye uyumlu mesajlar verme kaygısında.

    0 0

    Giresun’un milliyetçi köylerinden Demirtaş’a oy çıkınca hem köyde ikâmet edenler hem de gurbettekiler şaşırdı. Acaba kim verdi? Tahminler kulaktan kulağa yayıldı. Espriler, imalar havada uçuştu. Gittik, ahaliyle görüştük. Meğer milliyetçi muhafazakâr köylerden Demirtaş’a oy çıkmasının derin bir manası varmış.Seçimin olduğu gece duyuldu ilk. “Şehirdeki akrabalar, kim vermiştir belli mi?” diye köydekilere telefon açtı. Zaten köyün içi kaynayan kazan gibi fokurduyor. Her kafadan bir söz çıkıyor; “Ben az çok tahmin ediyorum.”, “O, vermiştir o!”, “He ya kızdıydı.” diye kulaktan kulağa isimler, gerekçeler aktarılmaya başlanmıştı. Evet, doğruydu milliyetçi, muhafazakâr Karadeniz köyünden Demirtaş’a oy çıkmıştı. Ertesi gün öğlene doğru, tahmin edilen kişileri yoklamaya ziyaretine gidenler oldu. Kimi terslendi, kimi de “Kızdım da verdim, ne olacak!” diye diklenildi. Mesela yaklaşık yüzde 90 Tayyip Erdoğan’a oy çıkan bir köyden Demirtaş’a iki oy verilmişti. Biri köye gelin gelen Kürt kızındandı, zaten baştan söylemişti vereceğini, peki diğeri kimdi? Konu komşu toplanmışken mevzu bu konuya gelip, hararetli tartışma sırasında yaşlı teyzelerden biri gelinine, “az dışarı gelsene” der. Diğer odada, “Kız, hele de bakayım hangisiydi bu? Ortadaki mi? Galiba ben verdim!” Bu haber ışık hızıyla yayılır. Karadenizli nine yanlışlıkla vermiştir. Şehirdekiler, hatta yurtdışındaki köylüler herkes konuşur, gülüşür.Giresun’un Yağlıdere ilçesinde Demirtaş’a oy çıkan köylerde ise işin rengi farklı. Türk filmi senaryosu gibi hatta. Geçen hafta bu köylerden üçüne gittik. Ahaliyle konuştuk. Yanlışlıkla değil, bile isteye, bilinçli verilmiş oylar. Köylüler, “Anlayan için büyük mesaj” diyor. Hatta konuşurken Sinanlı köyü muhtarı Orhan Oral bir detaya dikkat çekiyor: “BDP politikasının burada tabanı yoktur. Hatırlarsanız Trabzon merkeze stant kurmak istemişlerdi, halk müsaade etmedi.” Peki, o zaman neden oy verildi? İşte orası karışık ve derin. İnelim derinlere o halde...Yeşilyurt köyü yaylası GölyanıTamam da neden Demirtaş?Sinanlı köyünden Demirtaş’a yedi oy çıkmış. Muhtar Orhan Oral, “Oyların tamamı bilinçli verildi. Aslında öfkeyle.” “Kimlerin verdiği biliniyor mu?” sorumuz üzerine ahaliden Şaban Akgün bir kahkaha patlatıyor. O sırada muhtar, “Bilemeyiz onu, oy gizli veriliyor.” diyor. Şaban amcayla eşinin gülmesi ve hatta imalı konuşmaları üzerine muhtar, “Az çok tahmin ediliyor. Sonuçta tepki oyu. Sürtüşmeden dolayı.” diyor. Biz muhabbetin nereye doğru gittiğini anlamaya çalışırken muhtar da gülüyor, çünkü Şaban amcanın imalı konuşmaları devam ediyor. Derken muhtar Orhan Oral, baklayı ağzından çıkarıyor: “Söyleyeyim, bir tanesi benim tanıdığım. Hanımı hariç bacısı, anası üç oy ondan çıktı. Hanımını ikna edemedi. Tepkisi il yönetimine. Demirtaş, Yağlıdere’nin köylerinde en fazla oyu Sinanlı’dan aldı. Buradaki amaç muhtarların il yönetiminde devre dışı bırakılmasına ve başka hatalara tepki. Normalde buradan BDP’ye oy çıkmaz.” Ama neden Demirtaş? Eğer sebep AK Parti il yönetimine kızmaksa, en güçlü rakibi Ekmeleddin İhsanoğlu yerine niye Demirtaş? Bu sorumuza cevabı siyaset sosyolojisi açısından veri niteliğinde: “Ekmeleddin İhsanoğlu da Tayyip Erdoğan gibi muhafazakâr. Köylüler tam tersini yaptı Demirtaş’a vererek.” Şaban Akgün burada söze giriyor: “Aslında bu köy, hizmeti kim veriyorsa ona oy verir. Geçmişte MHP’ye de DSP’ye de oy çıktı.” Şaban Akgün’ün eşi devam ettiriyor cümleyi: “Adama oy veriliyor aslında.” Muhtar Orhan Oral, “Aşağıda köye gelen yol ağzını gördünüz, eskiden her seçim öncesi orada davullu zurnalı açılış olurdu, greyderler getirilir, sözler verilirdi. ANAP, Doğru Yol, DSP, CHP ne sözler verdi. Seçim bitti ertesi gün araçları çekti gittiler. Köyün hizmete ihtiyacı vardı. Kimse yapmayınca, köylü AK Parti’ye oy verdi. Ve gerçekten bize hizmet getirdiler. Sonra köy AK Parti’ye döndü.” Seçimlerden mevzu açılınca ara ara muhtarın gözleri dalıyor. Meğer 30 Mart muhtarlık seçimi köyde çok çekişmeli geçmiş. Şimdi köy ikiye bölünmüş. Camide cemaat ayrışmış hatta ilçeye giden dolmuşlar bile ayrı ayrı. Muhtarın karşısına kayınbiraderi çıkmış aday olarak. Akrabalar ikiye bölünmüş. Bu sebeple köyde yerel seçimlerde CHP’li adaya epey oy çıkmış. Her iki tarafa da oy vermek, bu iktidar kavgasına dahil olmak istemeyenler üçüncü adaya vermiş, sürtüşmeden dolayı. Muhtar, “Tıpkı Demirtaş’a verilen tepki oyları gibi.” diyor. Anlayacağınız Karadenizlinin damarına dokunmayacaksınız. İnadına tersini yapar.Eski toprak sosyal demokratlar kime verdi?Giresun’un Yağlıdere ilçesinin denize kıyısı yok, içeride kalıyor. Epey de dağlık. Köylerin tek düzlük alanı yolları diyebiliriz, oralarda epey dar ve döne döne çıkılıyor. Her yer fındık tarlası veya kivi bahçesi. Gerçi bu sene fındık yok diyorlar. 3-4 ton fındık toplayanlar 300 kilo ancak alabilmiş. 30 Mart gecesi don vurmuş. Bunları bize Ömerli köyünün 31 yıllık muhtarı, ihtiyar delikanlı Sami Öztürk anlatıyor. Bu kazandığı 7. seçim olmuş. 80 yaşında ve bir dahaki sefer aday olmayacağını söylüyor. Son seçim epey çekişmeli geçmiş ve dört oy farkla kazanmış. Rakibini destekleyen köy ahalisinde Alaaddin Yüksel, “Artık yeter da. Gençler gelsin.” diyor, yüzüne karşı. Ama seçilmiş muhtarının hakkını yemiyor, “Dürüst birisidir, ondan kazanır her seçimi.” diyor. Sami amca eski toprak sosyal demokratlardan. Köyünden en çok oyu Erdoğan almış. Ekmeleddin İhsanoğlu’na ise 101 oy çıkmış. Demirtaş’a 5. Demirtaş’ın aldığı 5 oyun köyde epey muhabbeti olmuş. Muhtar Sami Öztürk, “68’de bu köyden işçi partisine 48 oy gitti. Tabanında sosyal demokratlık var ama Kürt politikasını savunan bir adaya, Demirtaş’a oy çıkması şaşırttı. Yanlışlıkla veren olmuştur herhalde.” diyor. Alaaddin Yüksel, muhtarın bu yorumunu doğru bulmuyor: “Biz tahmin ediyoruz kimin vermiş olduğunu. Kesin olarak şu vermiş diyemem ama bu köyden yanlışlıkla çıkmaz. Herkes Erdoğan’ı da, Demirtaş’ı da, İhsanoğlu’nu da bilir.” Bu sırada Sami amca, “Kürt’ün partisine verirler mi?” diye soruyor imayla. Alaaddin Yüksel, “Sosyal demokrat bir taban var muhtar burada. Adayları olmayınca ona vermek zorunda kaldılar. Ekmeleddin İhsanoğlu’na soldan oy verilmedi. Şimdi muhtarım solcular veremez miydi Demirtaş’a?” diye soruyor. Muhtar, milliyetçi sosyal demokratlardan olsa gerek kesin bir cevap veriyor: “Yok, yok vermez.” Alaaddin amca müstehzi bir ifadeyle ısrarla soruyor: “Hiç kalbinden geçmiyor mu?” Gülüyor sonra. Muhtar Sami: “Bizden birisi kızdım, Demirtaş’a verdim dedi. Kim verdi? Geçen sefer oy verirken benim oyumu yakan. Yönü MHP’li. Kızdı AKP’ye, Ekmeleddin’e, Demirtaş’a verdi oyu.” Belli ki Sami amca akrabasına kızmış, etrafımızı saran köylüler ise bu sözler üzerine keyiflendi, bir kahkaha kopardı. Köy gençlerinden Ufuk Özbay, gülenlerin muhtarın rakibini destekleyen seçmenler olduğunu ima etti o arada. Milliyetçi olduğunu söyleyen Alaaddin Yüksel, “Bu seçim bize sürpriz oldu. Geçen seçimlerde hep derdim bu köyden İşçi Partisi’ne oy çıkardı, nere gitti bunlar? Bu seçimde gördük. Aslında ben Demirtaş’a daha fazla oy çıkmasını beklerdim.” diyor. Muhtar Sami amca, “Evren’in referandumunda burası 57 ret oyu verdi.” diyor. O sırada köy odasının önünde sohbet ettiğimizi gören Selahattin Yüksel, elinde tesbihi söylene söylene geliyor. Köyün gençlerinden Ufuk Özbay, “Gel gel seninkiler burada. Röportaj yapıyorlar.” diye seslenince, “Bu muhtarın sırrı ne biliyor musunuz, katiyen hanıma bağırmaz. Komşuyla kavga etmez.” diyor. Muhtar, “Niye kızmam, kişileri psikolojileriyle kabul ederim de ondan.” diye cevap veriyor. Sonra herkes hep bir ağızdan konuşmaya başlıyor. Biz Selahattin amcaya yaklaşıyoruz, emekli imammış. “Ben paralele karşıyım.” diye söze başlıyor. “Ben de karşıyım.” deyince bir kahkaha kopuyor. 10 yaşından beri MHP’liymiş. 2007 seçimlerinden beri Tayyip Erdoğan’a oy veriyormuş. “Ekmeleddin hocayı tutmuyorum ben.” diyor. Sonra tipik Karadeniz insanı neşvesiyle siyaset tartışılıyor. Sami amca bize köylünün yaptırdığı toplantı salonunu gezdiriyor. Seçim sandığını gösteriyor. Önünde poz veriyor. Ömerli köyünün kışın nüfusu 400 ve ahalinin anlattığına bakılırsa kozmopolit bir köy. Her siyasi görüşten insan var ama son seçimlerde AK Parti herkesten oy almayı başarmış. Sebebini Selahattin Yüksel anlatıyor: “Doktor geliyor köye, anons ediliyor. Halkı muayene ediyor. Sebebi bu.”Yağlıdere Yeşilpınar köyünden Demirtaş’a üç oy çıkmış. Muhtar Murat Okur, Demirtaş’a çıkan oyun sebebi olarak CHP’nin adayından memnun olunmamasını gösteriyor: “BDP’nin tabanı yoktur burada. Demirtaş’ın aldığı oy tepki oyu.”Şikâyetim vallahi dertten!Yağlıdere’de Demirtaş’a en çok oy veren köye gitmek için yola çıkıyoruz. Yolda fındık toplayan Ömerlilere selam veriyoruz. Muhtarın akrabası İbrahim Öztürk ve eşi, dondan kurtulan fındıkları bulabilmek için üçüncü kez gelmiş bahçelerine. Öztürk, “Tepki oyu onlar tepki.” diyor. Bir avuç fındıklarını yiyip yola koyuluyoruz. Sınır köyünden Hasan Ortak ile buluşuyoruz çalıştığı HES istasyonunda. Çok dertli, köylerine yaptıkları hizmetlerden memnun oldukları AK Parti’nin son zamanlarda il yönetiminde yürüttüğü politikalardan şikâyet ediyor. “Bizim köyün gençleri verdi o oyları. Hatta daha fazlaydı ama geçersiz sayılmış çoğu. İnsanlar Demirtaş’ı, Kürt politikasını desteklediği için değil, tepki oyu bunlar. Öfkesine yaptılar. Niye il yönetimi 300-400 hanelik mahallelerin bir temsilcisini alsın, koca köyü bir mahalleden adam temsil ediyor. Diğer mahalleler? Gençler il yönetiminin diktatörlüğüne tepkisini gösterdi.” diye konuşuyor. Peki, il yönetimi sizin bu tepkinizin farkında mı? Ortak, bunu bilmiyor. Peki, BDP veya Demirtaş biliyor mudur oy aldıklarını? Ortak, “Duymuşsalar bile mevsimlik işçi olarak gelenlerin verdiğini sanıyorlardır ama değil.” diyor.Ömerli köyünün 31 yıllık muhtarı Sami ÖztürkÖmerli köyünden Selahattin YükselSınır köyünden Hasan OrtakSinanlı köyü muhtarı Orhan OralSinanlı ahalisinden Şahap Akgün

    0 0

    Uzaktan bakıldığında ağacı andıran görüntü yeryüzünde bulunan sıradışı görüntülerden sadece biri.Ağacın dallarını andıran bu fotoğraf, Meksika’daki Baja California Çölü’ndeki kurumuş nehir yataklarına ait. Bir zamanlar gürül gürül akan nehirden geriye bu ilginç ve muhteşem manzara kalmış.Nehir yatağının deseni günümüzde azalsa da sürekli olarak tekrarlandığını belirten bilim adamları, birine yaklaşıldığına her zaman aynı şeyin görüleceğini ve bunların insanların solunum sisteminde rastlandığı gibi oldukça verimli yapılar oluşturduğunu ifade ediyor.Topraktaki verimliliği artırmanın yollarını sürekli arayan bilim adamlarına göre, bunlar için doğada çoğunlukla saf ve basit çözümleri bulunuyor. Çöl ortasında bulunan kırılmış ve parçalanmış çizgilere sahip nehir yatağı da bunlardan biri.

    0 0

    Son yıllarda gündemimizi en çok meşgul eden haberlerin başında, kuraklık ve su kıtlıkları geliyor. Tahrip olan ekosistem, tamir edilemez bir hal alıyor. Zamanla yağışlar azalıyor ve sulak alanlar bir bir kuruyor.İstanbul’un Avrupa yakasında Karadeniz kıyısında, dozerlerin palet seslerine inat sessiz sedasız bir çalışma yürütülüyor. İstanbul’un “Çılgın Proje”si 3. havalimanı için zemin hazırlanıyor. Ormanlık bölge önce ağaçlardan temizleniyor. İstenilen yükseklikte olmayan çukurluklar çevreden getirilen hafriyatlarla dolduruluyor. Dünyanın en büyükleri arasına girecek yeni havalimanı 7 bin 650 hektarlık bir alanı kapsıyor. İlk yapılan ÇED raporuna göre proje alanının yüzde 72’si orman, yüzde 8’i göl, yüzde 6’sı mera, fundalık, tarım arazisi, yüzde 14’ü de maden sahasından oluşuyor. Haritadan bakıp da burayı Finlandiya sanmayın. İstanbul’un kuzey ormanları adeta bir göl cenneti. Bir çoğu eski maden ve kum ocağı olan bu alanda 200’e yakın irili ufaklı göl bulunuyor. Kazılıp terk edilen maden ocakları zamanla su ile dolmuş. Tahrip olan eko sistem kısmen tamir olmuş. İstanbul’un stresinden uzaklaşmak isteyenler için bu alanlar bir sığınak gibi. Tatil günlerini fırsat bilenler soluğu göller bölgesinde alıyor. Balık avlayıp piknik yapıyor. 3. havalimanı inşaatıyla birlikte bu alanların büyük kısmı yok oluyor. Zemin çalışması yapılan inşaat alanında 66 tane göl dolduruluyor. Kuşların göç yolunda önemli dinlenme alanı olan sulak alanlar yok oluyor. Kulak Çayırı Gölü’yle başlayan doldurma çalışmaları hızla sürüyor. Bu çalışmalar, İstanbul’un içme suyu olan Terkos Gölü’nü de tehdit ediyor. Barajlardaki su seviyeleri de düşünüldüğünde İstanbul gelecekte susuz günler geçirebilir. Yapılan havalimanı ve üçüncü köprü inşaatlarında sadece sulak alanlar değil, ormanlar da tahrip ediliyor. 3. havalimanı arazisinde yeni ÇED raporundan kaldırılan maddeye göre proje alanında bulunan 2 milyon 513 bin 341 adet ağacın 657 bin 950’si kesilecek. 1 milyon 855 bin 391 ağaç ise taşınacak. Yeni başlayan inşaat çalışmalarında bunlara uyulmadığı görülüyor. Dozerlerle düzlenen yeşil alanda, işe yarar düzeydeki meşe ve çam ağaçları da kesilerek taşınıyor.

    0 0

    Musul’da IŞİD tarafından rehin alınan 49 konsolosluk çalışanından sağlıklı haber alınamıyor. Medya yasağıyla sessizleri oynayan Türkiye, uluslararası terörizmin bir başka yüzüyle daha tanıştı.Türkiye, dünyada terörden muzdarip olan onlarca ülkeden biri. Çeyrek yüzyıldan fazladır mücadele ettiği PKK terör örgütüne karşı otuz binden fazla vatandaşını ve maddi kaynaklarını feda etti. Hükümetin yakın dönemde başlattığı müzakere süreci aralıklarla alevlenen çatışmaları bir nebze durdursa da, bu siyasi girişimden katî ve kalıcı bir netice hâsıl olamadı. Zira yakın zamanda gelen çatışma ve şehit haberleri, suların yeniden ısınabileceğine işaret ediyor. Diğer taraftan, iç tehditlerinden bir nebze sıyrılmış durumdaki Türkiye, başucunda patlak veren yeni bir savaş ve bu iç savaşın yurtiçindeki tezahürlerine uyandı. Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde 52 kişinin ölmesiyle neticelenen intihar saldırısı, Türk savaş uçaklarının Suriye tarafından düşürülmesi, Gaziantep’e mükerreren düşen havan mermileri Türkiye’yi komşusunda olup biten hakikatlerle yüz yüze getirdi. Ortadoğu, bu arada müzmin dertlerine tanıdık bir başkasını ekleyerek yeni bir terör örgütü ile daha tanıştı. Uzun süredir eylemlerine ara vermiş bir hareket olan IŞİD, beynelmilel seviyede ses getirecek yeni eylemlere girişti. Türk halkının IŞİD’i yakından tanıdığı tarih ise 14 Haziran 2014 olacaktı. IŞİD’ci çeteler, önce Suriye sınırlarından Irak’a geçerek, Ninova eyaletini tamamıyla ele geçirdi. Ardından Türkiye’nin Musul Büyükelçiliği’ni basıp 49 çalışanı rehin aldı. NATO düzeyinde toplantılar tertipleyen hükumet yetkilileri uzun süren girişimlerden bir sonuç çıkaramadı. İki aydan fazla bir müddettir Musul’da alıkonulan Türkler’in en son örgütün evlerinde canlı kalkan olarak kullanıldığı basına yansımıştı. Tüm bu gelişmeler ışığında, Türk hükümeti çareyi olay hakkında basın yasağı koymakta buldu. Hadisenin akıbeti hakkında sağlıklı akıl yürütülemiyor ve hatta bunu dile getirebilecek ortamdan yoksunuz. Fakat en başta belirttiğimiz üzere, Türkiye terör konusunda olduğu gibi uluslararası rehine konusunda da yalnız değil. Bazı ülkelerin püsküllü belası olan terörist gruplar için insan kaçırıp rehin almak ve hatta bunun üzerinden para kazanmak gayet makbul bir eylem.FARC gerillaları, ele geçirdikleri rehineleri yıllarca tutsak olarak tutabiliyor.Güney Amerika’ya diz çöktüren örgüt: FARCBir araya gelme düşüncesi 1940’lı yılların sonuna uzanan Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri FARC, bugüne kadar Güney Amerika’nın hemen hemen her ülkesinde faaliyet gösterdi, son derece etkili harekât ve eylemlerin azmettiricisi oldu. Kendilerini Marksist ve Leninist bir değişimin temsilcisi olarak tanımladılar. Bununla beraber 1964 yılında başlayan şiddet içerikli eylemlerinin arasında adam kaçırarak fidye istemek, bombalı intihar saldırısında bulunmak geliyor. Örgüt ayrıca, uyuşturucu madde üretip pazarlayarak kendine mali kaynak ediniyor. FARC gerillaları bugün bile başta Kolombiya olmak üzere toplumun önde gelen kimseleri kaçırarak dağlık arazilerdeki kamplarında alıkoyuyor. 2010 yılında açıklanan bir rapora göre aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu örgüt toplamda 18 bin kişi civarında bir nüfusa sahip. Ülkenin güneyindeki 500 bin metrekarelik yoğun ormanlık arazide tam anlamıyla FARC gerillaları hüküm sürüyor. Kolombiya milli ordusu buraya giremiyor. FARC, aralarında milletvekili, üst düzey askerî komutan, bakan, senatör gibi kimseleri uzun yıllar tutsak olarak alıkoydu. Fidye konusunda anlaştıklarını salıverdiler. Bazıları içinse aynı durum söz konusu olmadı ve gerillalar tarafından öldürüldü.Boko Haram Terör Örgütü’nün Nijerya’da kaçırdığı kız öğrenciler.Boko Haram, terörizm mubahAfrika’nın son yıllarda ismini duyduğumuz müstakil çetelerinden biri de Boko Haram. Kuzey Nijerya merkezli yasa dışı örgütün adı, dilimizde “Batı usulü yasak” veya “Batılı eğitim günah” anlamlarına geliyor. Yani Batı medeniyetini yansıtan bir yaşam tarzına karşı tamamıyla karşı çıkıyor. Tahminlere göre bin kişi civarında silahlı militanlardan oluşan topluluk, başta Sünnî çizgide kurulmuş olsa da zaman içinde Selefi ve Vahhabi akımların etkisinde kaldı. Malî güvencesini El-Kaide Magrib örgütünden yapılan yardımlardan alıyor. Boko Haram, 2009 yılından bu yana bölgede birçok kanlı eylemin mimarı oldu. 5 bin civarında kişinin hayatını kaybetmesine sebep olurken, 650 bin kişinin de göç etmesiyle sonuçlanan olayları başlattı. Örgüt, en son ve dünya çapında ses getiren girişimini içinde bulunduğumuz yılın mayıs ayında gerçekleştirdi. Ders esnasında bir devlet okulunun kapısını kırarak giren silahlı Boko Haram üyeleri, 276 kız çocuğunu kaçırdı. Onları koruma bahanesiyle alıkoyan örgüt, devletin okullarını İslamî eğitim verene kadar bırakmayacaklarını ve saldırılarını sürdüreceklerini açıkladı. Hattâ, Boko Haram’cılar, elindeki kızları satılığa çıkardığını da ilan etmiş ve büyük tepki toplamıştı. Olay sırasında 56 öğrenci kendi çabalarıyla kurtulurken, ailelerin sayıları hâlâ tam tespit edilemeyen kızlardan haber alamadığı biliniyor. Bu tehlike dolayısıyla binlerce öğrenci aylardır okula gitmediğinden ülkenin bir kısmında örgün eğitim zemini kaybolmuş durumda.Tutsak ticaretinden milyonlarca dolar kazanan Mağrip El-Kaide Örgütü.Mağrip’in fidyeci El-KaidesiCezayir merkezli terör örgütünün amacı da birçok örgüt gibi topraklarında neşet ettiği ülkenin meşru hükümetine karşı yasa dışı faaliyetler yürüterek, devleti yıkmak. Afganistan merkezli ana örgütün bir uzantısı mahiyetinde. Yaptığı faaliyetler yüzünden barış ve huzur dini olan İslamiyet’in, bir şiddet ve hınç diniymiş gibi teşhir edilmesine sebep oldu. ABD tarafından terörist gruplar listesinde yer alan örgütün hedefinde Almanya, Fransa, İngiltere ve İspanya gibi Avrupa Birliği ülkeleri bulunuyor. Örgüt Moritanya, Mali, Nijer ve Çad’daki Tuareg kabilelerini de emellerine alet ederken, uluslararası yardımlar aldığı da istihbarat çevreleri tarafından ifşa edilmişti. Mağrip ülkelerinde türeyen örgüt, en büyük vurgunu ise bölgeye gelen turistler üzerinden yapıyor. Grup, son on yıl içerisinde kaçırdığı Amerikalı, Avrupalı ve Avustralyalı turistlerin yanı sıra gazeteci ve yabancı işçilerden tam 50 milyon dolar gelir elde etti.Filipinler’deki Ebu Sayyaf Örgütü Gerillaları.Uzak Asya’nın belalılarıDünyada terörist faaliyetler yürüten birçok örgüt gibi ismi İslam’ın yakasına yapışanlardan biri de Filipinler’in Ebu Sayyaf Örgütü. Jolo ve Sulu adalarını üs edindi ve 40 yıldır ülkede bombalama, insan kaçırma, cinayet, gasp, uyuşturucu ticareti gibi olaylarla anılıyor. Nihai emelleri İran tarzı teokratik bir İslam devleti bina etmek. İki bin civarında üyesi bulunduğu tahmin edilen kuruluşun imza attığı eylemlerin içinde Kızıl Haç gönüllülerini kaçırmak da bulunuyor. Çevre ülkelerin askerlerini kaçırmakla kalmayan örgüt, balık çiftliklerine de saldırıp onlarca işçiyi rehin aldı. Örgüt, El-Kaide ile organik bir bağ içinde.

    0 0
  • 08/30/14--15:59: Müze online, suç gerçek
  • Mahkemeden beraat bekliyorsunuz, müebbet çıkıyor. Bir karalama kampanyasıyla sürgüne gitmek zorunda kalıyorsunuz. Bir cinayet tehdidi altındasınız. Bütün bu ihtimalleri Düşünce Suçları Müzesi’nde yaşamak mümkün.İnternet üzerinden müze gezmeye ne dersiniz? Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim Türkiye’nin insan hakları ihlallerinin envanterini yapıp bunu Düşünce Suçları Müzesi’nde bir projeye dönüştürdü. Müzenin açılışı Düşünce Özgürlüğü için 9. İstanbul Buluşması’nda Massachusetts Institute of Technology’den Prof. Dr. Noam Chomsky tarafından yapıldı. Açılış konuşmasında Chomsky, dünyada herkesin bilgilerinin kontrol altına alındığının altını çizerek, “Böylesini ne George Orwell ne de başka bir distopya yazarı tahmin edemezdi.” diyordu.Müzenin internet sitesi bir otobüs dolusu insanın gelişiyle açılıyor, otobüste yer alanlar arasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da var. Bir süre ana sayfada beklerseniz polisin eylemcilere müdahale etmesiyle karşılaşıyorsunuz. İster bir rehber yardımıyla ister tek başınıza gezebildiğiniz müzede ziyaretçileri “Hasıraltı, Mahkeme, Savcı, Mezarlık, Sürgün, Hapishane” başlıkları karşılıyor. Girişte 1990’lara işkence iddialarıyla damgasını vuran DAL (Derin Araştırma Laboratuvarı) da unutulmamış.Gezinti boyunca düşünceleri sebebiyle soruşturmaya uğramış, işkence görmüş, hapis yatmış yahut sürgün edilmiş kişilerin hikâyelerine, ilgili belge ve dokümanlara ulaşmak mümkün.Hrant Dink, Said Nursi, Recep Tayyip Erdoğan, İskilipli Atıf Hoca, Salih Mirzabeyoğlu, Behice Boran, Yavuz Önen, Adnan Menderes, Bülent Ersoy, Sevan Nişanyan, Merve Kavakçı, Musa Anter, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Orhan Kemal, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek müzede rastlayabileceğiniz düşünce suçu mağdurları arasında.Unutulmasın diye internetteMüzenin kuruluş nedeni şu sözlerle açıklanmış: “Bu site, ifade özgürlüğü ihlallerini bir daha yok edilemeyecek şekilde zapt edip sergilemeyi ve gelecek kuşaklara iletmeyi amaçlıyor.” İnternette olmasının nedeni de yine müzenin yola çıkış amacıyla örtüşüyor. Böyle bir müzeyi formaliteler arasında kurmak, devamlılığını sürdürmek ve çeşitli saldırılara karşı korumak güç olduğu için böyle bir yöntem tercih edilmiş. Geçici erişimin engellenmesi ihtimaline karşı yenilenme mümkün olduğundan sanal ortam kullanılmış. İçeriği sürekli yenilenen ve çoğaltılan müzede edebiyat, sanat, siyaset, sosyal bilimler, ayrımcılık, absürd odalar gibi bölümler bulunuyor. Dışarıdan katılımcıların destekleriyle genişleyecek müzenin yayın danışma kurulu gelen bilgi ve belgeleri gözden geçirerek içeriği yenileyecek, hukuk danışma kurulu ifade özgürlüğü ve nefret söylemi konularında destek verecek. Müzenin görsel içeriği, ilk danışma kurulunda yer alan Tan Oral ve sitenin dış alanlarını çizen Sadık Pala tarafından şekillendirildi. Odalar, yine çizerlerin katkılarıyla şekillendiriliyor. Müzenin bir diğer özelliği “açık kodlu” oluşu. Dünyanın başka bir yerinde benzer bir çalışma yapmak isteyenlere bu kodlar gönderilecek. Aynı kodların kullanılmasıyla başka yerlerdeki müzelerle Türkiye’deki Düşünce Suçları Müzesi paralel bir gelişim sergileyecek. Buna şu örnek veriliyor: “Diyelim ki Fransa, Yunanistan ve Şili müzeleri oluştu. O vakit Nazım Hikmet odasının kapısında 3 düğme olacak. Fransa düğmesine basarsanız, anında Fransa müzesinde Aragon’un odasındasınız veya Yunanistan’daki Ritsos, Şili’deki Neruda odasında.” Düşünce Suçları müzesi http://www.dusuncesuclarimuzesi.net adresinden ziyaret edilebilir.

    0 0

    Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi’yle ilgili haberlerde burasının Türkiye’nin sınırları dışındaki tek toprak parçası olduğundan bahsediliyordu. Ancak yurtdışında bir milli arazimiz daha var ve üzerinde Berlin Şehitlik Camii yükseliyor.Süleyman Şah Türbesi’nden adamakıllı haberdar oluşumuz, önce bazı devlet görevlilerinin Suriye’ye müdahale etmek için gerekirse burasının bombalanabileceğini söylediği iddia edilen ses kayıtları ile gerçekleşti. Ardından 10 gün kadar önce IŞİD’in, rehin tuttuğu 49 konsolosluk görevlisine karşılık bu türbeyi istediğine ilişkin başka bir iddia gündeme geldi. Artık iyiden iyiye ‘Vatan, millet, Süleyman Şah’ nevinden bir davamız vardı: Türbeyi kaybetmemek. Bilmeyenler haklı olarak ‘Suriye’de olan bir türbenin kaybedilmemesi ne demek?’ sorusunu sordu. Sorunun cevabı zaten çok yazıldı çizildi. Bu cevap, aynı zamanda Süleyman Şah’tan bahseden bütün haberlerin arka plan bilgisi idi. Yani burasının Türkiye’nin sınırları dışında sahip olduğu tek toprak parçası olduğu.Oysa, IŞİD’in ya da başka bir terör örgütünün eline geçmesi pek muhtemel olmayan bir yerde de olsa, Türkiye’nin sınırları dışında sahip olduğu bir milli arazisi daha vardı: Almanya’daki Şehitlik Camii. Berlin’in merkezi yerlerinden Neukölln’de bulunan caminin aslında geniş çevrelerce bilinen ve birçok kaynakta geçen ilginç öyküsü, şehitliğin resmi web sitesinde de detaylı bir şekilde anlatılıyor. Süleyman Şah Türbesi’nin ‘tek olmadığını’ göstermek adına hikayesini bir kez daha anlatmakta fayda var.Lozan’la değil hediye ile...Almanya’nın henüz Prusya olduğu dönemlerde bölgedeki ilk Osmanlı büyükelçisi, şair mutasavvıf Ali Aziz Efendi’dir. 1797’de III. Selim döneminde Üçüncü Friedrich Wilhelm yönetimindeki Prusya’ya gönderilen büyükelçi, 1798’de Berlin’de hayatını kaybeder. Cenazesi, Kont von Podewilles’e ait araziye defnedilir. Kral Wilhelm III, söz konusu araziyi bu defin için konttan 40 Taler (gümüş para) karşılığında satın almıştır.1804’te bir başka konsolosluk mensubu Mehmet Esad Efendi ölür ve aynı yere gömülür. 1806-1812 yılları arasındaki Fransız işgali döneminde mezarlık sahipsiz kalır. 1834’teki şehir planında mezarlık görülmez. 1836’da cenazeler tesadüfen keşfedilir. Kayzer Wilhelm, mezarlığı ve çevresini restore ettirdikten sonra mezarlığa 1839’da yine büyükelçilik mensupları Katib Rahmi Efendi ve Aziz Ağa’nın da cenazeleri defnedilir. 1866’da mezarlık, bugünkü yerine taşınır. 1921’de 700 metrekarelik bir alan daha satın alınmasının ardından şehitlik bugünkü 2 bin 550 metrekarelik halini alır. Cumhuriyet’in ilanı ile Türk Büyükelçiliği’ne devredilen arazi daha sonra Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanır. Arazinin şehitlik ismini alması ise 1. Dünya Savaşı sırasında yaralı Osmanlı askerlerinin Almanya’ya tedavi amaçlı gönderilmesiye gerçekleşir. Yaralı askerlerden ölenler de buraya defnedilir.Mezarlıkta bulunan mescit de 1983-1985 yılları arasında Deniz Baykal adlı bir mimar tarafından genişletilerek minareli bir camiye dönüştürülür. Diyanet İşleri Türk İslâm Birliği 1999’da iki minareli cami ve kültür merkezi inşaatına başlar.Şehitlikte İttihat ve Terakki Partisi’nin Ermeni komitacılar tarafından öldürülen üyeleri Talat Paşa, Bahattin Şakir Bey ve Azmi Cemal Bey gibi tanınmış şahsiyetlerin kabirleri de bulunmakta. Bunlardan Talat Paşa’nın mezarı, 1943’te Türkiye’ye nakledildi.Bugün Berlin’in çok merkezi bir yerinde turistik yerleri gösteren tabelalardan biri de Şehitlik Camii’ni işaret ediyor. Arazi sadece tapusu ile değil üzerinde bulunan caminin Türkiye’deki selatin camilerini aratmayan mimarisi ile de ziyaretçilere Türkiye’deymiş hissi yaşatıyor.Lozan’la geldi İŞİD’le gitmez!Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi’nin büyükbabası ve Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah’ın ve iki askerinin naaşlarının bulunduğu Süleyman Şah türbesi, Halep’in Karakozak köyü sınırları içerisinde. Türbenin bulunduğu arazinin Türkiye’ye ait olmasının hikâyesi ise şöyle: Kayı boyunun lideri Süleyman Şah, yeni yurt aramak üzere çıktığı yolculukta Halep yakınlarındaki Caber Kalesi’ne gelir ve Fırat Nehri boylarına yerleşir. Buradan tekrar yeni yurt aramak üzere yola çıkar ancak 1086 yılında Fırat Nehri’nin karşı kıyısına geçmeye çalışırken, muhafızları ile birlikte Fırat sularında boğulur. Süleyman Şah’ın naaşı ve iki askeri Caber Kalesi eteklerine bir kümbete defnedilir. Osmanlı sınırları içerisinde olan mezarın bulunduğu yere bir türbe yapılarak buraya “Türk Mezarı” adı verilir. Türbe ve Caber Kalesi, Osmanlı yıkılınca Fransız Suriye mandası sınırları içerisinde kalmıştır. 21 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa hükûmetleri arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe müştemilâtı ile berâber Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilmiş ve Türkiye’ye burada muhâfız bulundurma ve bayrağını çekme hakkı tanınmış.

    0 0
  • 08/30/14--15:59: Uyarla uyarla bitmiyor
  • Bu aralar Hollywood kulislerinden gelen haberlere göre önümüzdeki sezon seyirci birçok başarılı sinema filminin televizyon uyarlaması ile karşılaşacak. Yapımcıların böyle bir atağa geçmesinde, ekranlara mini dizi olarak transfer olan Fargo’nun elde ettiği başarının payı büyük.Coen Kardeşler’in imzasını taşıyan 1996 yapımı Fargo filminin televizyon uyarlaması geçtiğimiz nisan ayında yayınlanmaya başladı. Senaryosu Noah Hawley tarafından yazılan aynı isimli dizinin kadrosunda Billy Bob Thornton, Martin Freeman ve Colin Hanks gibi isimler bulunuyor. Filmi büyük beğeni toplayan Fargo’nun dizi versiyonunun elde ettiği başarı da şaşırtmıyor haliyle. İzleyiciden tam not alan yapım yavaş yavaş ödüllerini topluyor. Bu yıl 66.’sı düzenlenen ve televizyon oscarları olarak bilinen Emmy Ödül Töreni’nde üç farklı kategoride ödül almayı başardı. Dizinin yükselişinden etkilenen yapımcılar, şimdiden benzer projelerin hayata geçeceğinin sinyallerini veriyor. Sevilen filmlerin televizyona uyarlanma fikri giderek yaygınlaşıyor.70’li yılların fantastik western filmlerinden biri Westworld. Robotlar dünyası ve vahşi batı iç içe geçiyor. Westworld isimli zengin kesime hitap eden bir eğlence parkında geçen hikâyede bazı aksiliklerle olayların değişmesi konu ediniliyor. Michael Crichton’un hem yönetmenliğini hem senaristliğini üstlendiği yapımı HBO kanalı bir kez daha ekrana taşımaya karar verdi. Dizinin yapımcılığını Jeffrey Jacob Abrams ve Jonathan Nolan üstleniyor. Person of Interest adlı yapımın fikir babası olarak tanınan Nolan, aynı zamanda dizinin senaristliğini yapacak. Projenin en büyük sürprizi başrolde yer alacak Oscar’lı aktör Anthony Hopkins. Ayrıca Evan Rachel Wood ve James Marsden kadroda ismi netleşen diğer oyuncular arasında. Çekimler ise sonbaharda başlıyor. Steven Spielberg yönetimindeki ‘Minority Report’ (Azınlık Raporu) unutulmaz bilimkurgu filmlerinden. Philip K. Dick’in aynı isimli kısa hikâyesinden 2002 yılında sinemaya uyarlanan yapım bu defa dizi oluyor. Geliştirilme aşamasındaki proje için Spielberg, şimdiden yapımcı sıfatıyla kolları sıvamış durumda. Ancak yayın tarihi ve kanalı henüz belli değil. Başrolünde Tom Cruise’u başarılı performansı ile izlediğimiz filmin konusu uzatılmaya bir hayli açık. Bir başka deyişle dizi yapılmaya oldukça müsait bir yapısı var. Bu sebeple bilimkurgu-polisiye türünde popüler bir dizi olacağını öngörmek bilmem mübalağa sayılır mı?İsmi dizi yapılması planlanan yapımlar arasında yer alan bir diğer film; ‘The Devil’s Advocate’ (Şeytanın Avukatı). Kült filmlerden sayılan 1997 tarihli Taylor Hackford’ın yönettiği film, başarılı bir savunma avukatının hayatına odaklanıyor. Bahsi geçen avukat her türlü zorluğun üstesinden gelmeyi başarmış biri. Ta ki filmin meşhur karakteri hayatına girene kadar. Tüm bunların diziye nasıl yayılacağına senaryoyu yazan Matt Venne karar verecek. Başrollerini Keanu Reeves, Al Pacino ve Charlize Theron’un paylaştığı fantastik yapımın dizi uyarlamasında kimlerin yer alacağı bilinmiyor.Zindan Adası’nı yeniden yönetiyorHer gün bir başka filmin televizyona geçeceği haberleri gelmeye devam ediyor. Bunlar arasında öyle bir haber vardı ki televizyon izleyicisini fazlasıyla memnun etti demek mümkün. 2010 yılında Dennis Lehane’ın romanından sinemaya uyarlanan ve yönetmenliğini Martin Scorsese’nin üstlendiği ‘Shutter Island’ (Zindan Adası) TV ekranlarına transfer oluyor. Zindan Adası’nın dizinin pilot bölümlerinin yönetmenliğini bir kez daha Scorsese yapıyor. 1954’ün ABD’sinde geçen ve başrollerini Leonardo Di Caprio ile Mark Ruffalo’nun paylaştığı filmde olaylar polis memuru Teddy Daniels’ın bir soruşturma için Zindan Adası’ndaki akıl hastanesini ziyareti ile başlıyor. Scorsese’ye oldukça iyi bir gişe başarısı kazandıran yapımın ‘Ashecliffe’ olarak uyarlanması planlanıyor. Bilindiği gibi bu isim hikâyedeki akıl hastanesinin adıydı. Hastanenin kuruluş aşamasında yaşananları konu edinecek senaryoyu Dennis Lehane kaleme alıyor.Korku olmazsa olmazKült korku klasikleri arasındaki The Omen’ın korku karakteri Damien, televizyonda yeniden doğuyor. Ünlü Walking Dead’in yapımcısı ve senaristi Glan Mazzara tarafından ele alınan proje 2015’in ilk aylarında yayına çıkmaya hazırlanıyor. ‘Damien’ adıyla uyarlanacak film aslına uygun kalarak karakterin yetişkinlik dönemine odaklanıyor. 1976 yılında Richard Donner tarafından yönetilen ilk filmde Gregory Peck, Lee Remick ve David Warner gibi isimler oynuyordu. Filmde çocuklarını doğum sırasında kaybeden ve bir yetimi gizlice evlat edinen ebeveynlerin, çocuğun büyüdükçe hiç de masum olmadığını görmeleri konu ediniliyor. O dönem iyi bir hasılat elde eden yapımın üç devam filmi çekildi. Ara ara mini diziye çevrilse de ilerleyemeyince kaldırıldı. 2006’da orijinalinden esinlenilerek ‘Omen’ adıyla yeniden sinemaya çevrildi. Dünya genelinde yaklaşık 120 milyon dolar hasılat yapan filmde Julia Stiles ve Liev Schreiber oynadı.Wes Craven’ın yönettiği 1996 tarihli ABD yapımı ‘Scream’ (Çığlık) televizyona uyarlanan diğer korku filmi. Maskeli bir katil ve onun kurbanlarını anlatan filmden uyarlanan dizinin yönetmenliğini Jamie Travis yapıyor. Jill Blotevogel tarafından yazılacak olan pilot bölüm senaryosunda olaylar bir YouTube videosunun virüs gibi yayılmasıyla başlayıp, sonrasında geçmişi sırlarla dolu sakin bir kasabada bir dizi cinayetin işlenmesiyle gelişiyor. Geçtiğimiz günlerde oyuncu kadrosu açıklanan dizide Willa Fitzgerald, Amy Forsyth, John Karna, Carlson Young ve Amadeus Serafini yer alıyor.

    0 0

    Haftaya CHP’nin 18. kurultayı gerçekleşecek. İki aday var. Yeni başkanın kim olacağı ise şimdilik meçhul. Geçmişten günümüze CHP’nin içinde bulunduğu durumu; doktorasında 1946-1980 yılları arasında siyaset sosyolojisi açısından CHP’yi çalışan Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi sosyolog Gökhan Göktürk ile konuştuk.İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sol sağdır, sağ da soldur” gibi önemli bir tespiti var. Cumhuriyet tarihi boyunca kavramlar arasında ciddi bir karışıklık söz konusu. Bu minvalde düşünecek olursak Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir parti? Sağcı mı solcu mu, muhafazakâr mı, ulusalcı mı? Nedir? CHP kendi içinde oldukça fazla ironilere sahip olan bir parti ve kendini tanımlama süreci de oldukça enteresandır. 1945’te çok partili bir sürece geçildiğinde özellikle Demokrat Parti’nin ortaya çıkmasından sonra CHP gerçek manada kendini tanımlama ihtiyacı hissetti. Daha önceden kendini tanımlamaya ihtiyacı yoktu çünkü başka bir siyasi parti ortada yoktu. Bu tanımlama süreci çeşitli sancılara yol açtı. CHP ilk başlarda hem aşırı sağa hem de aşırı sola karşı mesafeliydi. Sola mesafeliydi çünkü Batı’daki gibi devrime yol açacak bir durumdan endişe ediliyordu. Aşırı sağa mesafeliydi çünkü dünya Hitler ve Mussolini gibi tecrübeler yaşamıştı. Bu tür oluşumlardan da çekiniliyordu. Daha sonra özellikle Ecevit döneminde sol tartışmaları etkili olmaya başladı ve parti sola kaydı. Bu sol, Batı’daki gibi işçi sınıfına dayalı bir sol değildi, daha çok sosyal demokratlık üzerinden şekillenmişti. Bunun üzerine İsmet İnönü başta olmak üzere önemli kopmalar yaşandı partide ve hizipleşmeler meydana geldi. CHP kurultaylarını renkli kılan da bu hizipleşmelerdir. Kısacası CHP’nin ne olduğu sorusu dönemlere göre farklılıklar içerir. Parti her zaman kendi içerisinde bir yönüyle yenilikçiler bir yönüyle de gelenekçiler ayrımına dayanır. Haftaya CHP’nin 18. kurultayı gerçekleşecek. İki aday var şimdilik. Tahmininiz var mı? Geçmiştekilere bakarsak CHP kurultayları, aslında çok fazla sürprize açık değildir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığa devam edeceğini düşünüyorum. Muharrem İnce’nin genel başkanlığa aday olması CHP içerisindeki ulusalcı muhalefetin bir başkaldırısı gibi görünüyor sanki. Muharrem İnce’yi nasıl okumalı? Aslında CHP’nin artık ulusalcılık tartışmalarından öteye gitmesi gerekiyor. Ulusalcı olan ve olmayan ayrışması yeni bir şey değil. Ulusalcıların temel söylemi, sadece yaşam biçimlerini muhafaza etmek üzerine kurulu. Hal böyle olunca bugün Muharrem İnce, yarın yine aynı eğilimlerde bir başka isim çıkacak ve yeni CHP arayışı, bitmek tükenmek bilmeyen bir şekilde uzun bir süre daha devam edecek. Asıl sorgulanması gereken Muharrem İnce, Nur Serter ya da başka isimler değil, CHP’nin kendi kendine “Ben kimim?” sorusunu sorması. Bu sorunun cevabı aranmadan CHP’de ulusalcı kanadın beklentisi vs. gibi şeylerin hiçbir önemi yok. CHP’de köklü bir değişimin olması şart diyorsunuz. Bu değişimin önündeki en büyük engel ulusalcılar mı peki? Ulusalcılar, CHP içerisinde küçük bir tabana dayanmıyor. Parti içinde önemli bir referans noktasını oluşturuyor. Bu kitlenin en büyük korkusu ise “Acaba AKP bizim hayat biçimlerimizi değiştirebilecek mi?” Burada parti içerisinde şu iki sorunun ön plana çıkması gerekiyor: Parti, ulusalcı kodlarından asla taviz vermeyip yeni CHP’yi bu eksen üzerinde mi oluşturacak yoksa Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açılımlar gibi yeni CHP’yi toplumsal ve geleneksel kodlara uygun bir şekilde mi dizayn edecek? Bu yeni CHP tartışması 1950’de de vardı, 1970’de de var, 2014’te de var. Artık parti içindeki hizipleşmelerden bir sonuç çıkarılması şart. Kemal Kılıçdaroğlu döneminden konuşalım biraz da. Ecevit CHP’nin başına geldiğinde “çiftçi, esnaf vb.” popülist söylemlere başvurarak partiyi halka açmaya çalıştı ve iktidara gelerek ciddi bir başarı yakaladı. Bugün Kılıçdaroğlu da bir açılım girişiminde. Şu ana kadar neden başarılı olamadı sizce? Halka inandırıcı gelmedi mi? Bunu bir tarafıyla da şöyle okumak lazım. 1977’deki Ecevit’in başarısından sonra CHP’nin birleşmiş bir sağa karşı kazanması hiçbir zaman mümkün olmadı. CHP, ancak parçalanmış bir sağ partiler zincirinde iktidara ulaşmayı başardı. Bugüne baktığımızda sağın neredeyse birçoğunu kendi içerisinde barındıran AKP karşısında CHP’nin kazanması pek de mümkün görünmüyor. Burada yerleşik hale gelen toplumsal algılar da önemli. CHP, bugün hâlâ tek parti döneminin halk üzerindeki kalıntılarıyla boğuşuyor aslında. Aynı zamanda güçlü bir sağ topluluğu var karşısında. Her ne kadar yeni açılımlara girişse de halkın gözündeki algıyı kırması için çok çaba sarf etmesi lazım. Yeni CHP yeni kimliğini oluştururken bu kodlara da samimiyetle yer vermesi gerekiyor. Halkın gözünde nasıl bir Kılıçdaroğlu var? Weber’in ortaya koyduğu karizmatik otorite tabiri sosyolojik anlamda çok önemli bir tahlil. Lider siyaseti Türkiye için hâlâ oldukça önemli bugün. Partinin ne anlattığı kadar liderin kim olduğu da mühim. Kılıçdaroğlu’nun da kendiliğinden gelişen bir siyasi profili olmadı aslında. Deniz Baykal’ın malum sebeplerden istifa etmesi, Kılıçdaroğlu’na genel başkanlık yolunu açtı. Bir tarafta biraz önce bahsettiğimiz Ecevit’in popülist söylemini sonuna kadar kullanan Erdoğan var, diğer tarafta da aynı şekilde bu popülist söylemi kullanmak isteyen fakat birtakım sebeplerden ötürü kullanamayan bir Kılıçdaroğlu. Etmiş olduğunuz bir laf halk nezdinde size hiçbir zaman elde edemeyeceğiniz bir itibar kazandırır. Köprü açılışında rahmetli Özal’ın, “Tak şurdan bir kaset Semra Hanım, neşemizi bulalım” demesi tam da böyle bir şey. Bu dili ve imajı yakalamak önemli. Kılıçdaroğlu’nun bu imajı yakalaması için halka samimi olduğunu göstermesi gerekiyor. İktidar yolundan ziyade biraz da muhalefet kısmını konuşalım. Geçtiğimiz 12 yıl boyunca CHP’nin iyi bir muhalefet örneği sergilediğini düşünüyor musunuz? Partinin kendi açıklamalarına baktığınız zaman Meclis’te ellerinden geleni yaptıklarını, fakat medyada gerektiği kadar yer bulamadıklarını söylediklerini görüyoruz. Lakin etkili bir muhalefet örneği sergilediklerini söylemek oldukça zor. Geçtiğimiz 12 yıllık sürece baktığımız zaman AKP’nin iktisadi anlamda neo-liberal politikalarla kendisini devam ettirdiğini görüyoruz. Avrupa’da böyle bir durumun olması halinde hemen akabinde sol partilerin güçlendiğini görürsünüz. Aslında bugün muhalefet partisinin elini güçlendirecek ve muhalefet etmesini sağlayacak bir zemin var. Mesela Soma’da yaşanan maden faciasında işçilerin hayatını kaybetmesi basit bir ihmalkârlık değil. Neo-liberal politikaların getirdiği taşeron firmaların, işçilerin sosyal ve yaşamsal haklarını hiçe sayılmasının bir ürünü. Soma gibi pek çok örnek var aslında. Orta sınıf kredi batağında, çiftçiler ürünlerinin karşılığını alamıyor vs. Bütün bu göstergeler şunu gösteriyor. Kendine sosyal demokrat diyen bir parti bu şansı çok iyi kullanıp iktidarı elde etme fırsatı toplumsal zeminde mevcut. Ancak CHP, bütün bu koşullara rağmen iktidarı elde edemiyorsa burada CHP’nin kendini sorgulaması elzem ötesi elzemdir. Çünkü Avrupa’da bizde yaşanan benzer durumlarla karşılaşmış olsaydık muhalefette yer alan sosyal demokrat ve sınıfa dayalı partiler iktidarı çoktan elde etmişlerdi. Toplum aslında muhalefete, iktidarın anahtarının ne olduğunu göstermekte, fakat muhalefet bunu iyi bir şekilde okuyamamakta.Bugünün bütün CHP’lileri, 1947 kurultayına yeniden bakmalıCHP kurultayları içinde incelediklerimin en önemlisi 1947 kurultayı. Bugün CHP’yi anlamak isteyenlerin açıp okuması gereken bir kurultaydır. Müthiş tartışmalara sahne olmuştur. Türkiye’nin modernleşme serüveni, siyasal tarihi, çok partili döneme geçişi tartışılır orada. Tek parti döneminden sonra bugün bitmek bilmeyen yeni CHP tartışmalarının temeli orada atılmıştır. Mesela o kurultaydan sonra CHP ilahiyat fakültelerinin kurulmasını sağlamıştır, imam hatip liselerinin kurulması kararlaştırılmış ve din derslerinin ilkokullarda okutulması kararı alınmıştır. Bir nevi günah çıkarmıştır bu kurultayda CHP. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri uygulanan katı modernleşme politikalarını içeriden eleştiren birçok delege mevcut olmuştur bu kurultayda. O sebeple bugün özellikle CHP’liler tarafından iyi okunup tahlil edilmesi gerekiyor.

    0 0

    17 Aralık sonrası devletin tüm kurumlarında hayata geçirilen tasfiyeler medyada da devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Yılmaz Özdil, Enis Berberoğlu ve Fatih Yağmur’un görevlerine son verildi. Keyfi uygulamalarla işsiz bırakılan gazetecileri ve medyanın durumunu, Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel’e sorduk.Yılmaz Özdil, Enis Berberoğlu, Fatih Yağmur… Tasfiyeler medyada da hız kesmeden devam ediyor.Türkiye’de iktidar, 2008’den bu yana baskıları artıran ve özgürlükleri giderek kısıtlayan bir hal aldı. İktidarın başındaki insanın medya patronlarına ‘maaşını siz vermiyor musunuz, koyun kapıya’ diyerek uyguladığı baskı birçok insanı işsiz bıraktı. Suriye’ye insanî yardım götürdüğü söylenen TIR’ların MİT’e ait olduğunu ve silah taşıdığını ortaya çıkarmak bile işsiz kalmanıza yeterli ve bunun gibi sayısız örnek var. İktidar kendinden olmayan tüm yayın organlarına hangi dünya görüşünde olursa olsun -solcu, liberal, sağcı- karşı. Herkesin yanında olduğu, sürekli övdüğü ve asla eleştirmediği bir dünya yaratmak istiyor.Bu dünyanın dışında kalmak isteyenlerin hali ortada…İktidara biat etmeyenler, düşman ilan ediliyor. Herkes kendisine biat etsin istiyor. Ama burada eleştiri ve özeleştiri mekanizmasını da çok iyi çalıştırmak lazım. Yani kim ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ mantığıyla hareket ediyorsa o yılan bir gün mutlaka gelip kendisini de sokar. Aslında geçmişte dünya görüşü ve inancı ne olursa olsun bütün medya mensupları baskılara karşı bir arada hareket etmiş olsaydı, bu hükümet çok rahat geriletilirdi.Kimi kastediyorsunuz, sadece ‘Cemaat medyasını’ değil herhalde?Her iki kesim için de aynı durum söz konusu. O dönemi yaşayan, yazan biriyim. Medyanın bir bölümünde yargısız infazlar yapıldı. Bunlar yapılmamış olsaydı, iktidarın değirmenine su taşıyan ve yargısız infaza yönelik belge, bilgi, done ve aktarımlar, (hatta savcılar açıklamadan) medyada yer almasaydı bunu yapamazlardı ama hâlâ devam ediyorlar. İktidarın başındaki kişi, bir dönem, birilerine karşı birtakım medya, kurum ve kuruluşları kullandı. Şu anda da havuz medyasını kendisine karşı olanlara karşı kullanıyor. Yarın bu medyayı başka birilerine karşı da kullanabilir.28 Şubat döneminde Kartel, şimdi Havuz medyası…Bu tarz uygulamalar hep vardı. Yakın zamanda Ergenekon davasında bunu belli gruplar yaptı. Bunun içerisinde ne yazık ki Zaman Gazetesi de var. Yayın politikası açısından yanlışlara düştü. Bunu yazar mısınız bilmem ama yazmanız lazım.Hangi konuda eleştiriyorsunuz Zaman Gazetesi’ni?Bir insan yargılanmak üzere tutuklandığı an gazeteler suçlu olduğuna yönelik bir kamuoyu oluşturuyorsa bu büyük haksızlık. Hele daha iddianame hazır değilken, sanıklarla ilgili bilgi ve birtakım doneler dışarıya sızdırılıyorsa, bu daha büyük haksızlık. Şu anda da aynısı yapılıyor. Acı olan bu. Polisleri tutukluyorlar, kimileri casuslukla, paralellikle ya da ajanlıkla suçlanıyor. Ergenekon ve Balyoz davasında dönemin başbakanı iki davanın da savcısı oldu. Hiçbir dönemde savcılıktan vazgeçmedi. Ve şuan da yargılanmıyor diye bas bas bağırdığı geçen günkü konuşmasında, ‘Niçin bu savcı gözaltına alınmıyor?’ dediği kişiye kendi zırhlı makam aracını gönderen bir başbakandan bahsediyoruz. Ama ne oldu Ergenekon ile ilgili tüm suçu, sorumluluğu bir kesime fatura etti. Şu anda Cemaat’e yönelik suçlama ve karalama kampanyasını yine birtakım medyayla yönetiyor. Kendi tarafından yaratılan bir medya... Ergenekon için ‘milli orduya kumpas’ dedi. O halde beş yıl niye yatırdınız bu insanları? Şu süreçte cezaevine giren arkadaşlar suçsuzlukları ispatlanıp beraat ettiğinde heba olan zamanlarını kim geri verecek?Yılmaz Özdil, Hürriyet’te yayınlanmayan yazısını farklı bir mecrada yayınladı. Ancak Enis Berberoğlu’nun Deniz Baykal röportajı hiçbir yerde yayınlanmadı...Baskıya, zulme, sansüre maruz kalan gazetecilere düşen görev; baskılara boyun eğmediğini göstermek, hakkını savunmak adına nerede olursa olsun yazılarını yayınlamak. Tek tek isimler üzerinden giderek gazetecilerin bireysel olarak nasıl davranacağına ilişkin biz karar veremeyiz. Zira farklı durumlar olabilir. ‘Başıma bir felaket gelirse çoluk çocuğum var’ diye çekinenler olabiliyor. Bu çok insanî bir durum. İnsanlar haklarını aramaya bile korkuyor, işin aslı bu. En önemlisi özgür davranamamaları. Yaptığınız haber patrona dokunmayacak, gazetenin ilkelerine uygun olacak, patronun arkadaşlarıyla ya da çevresiyle ilintili olmayacak, hükümete değmeyecek… Eskiden yayın toplantılarında manşet ne olmalı diye tartışılırdı, şimdi hangi haberlerin girmeyeceği. Ekonomimiz kötü sinyaller veriyor. Türkiye büyük bir çıkmaza doğru sürükleniyor, bunu araştırıp yazabilen kaç gazete var? Yazamaz. Her şeye rağmen Zaman ve birkaç medya grubu direniyor, mücadele etmeye çalışıyor.Meslek örgütleri, sendikalar arasında bir birliktelik söz konusu değil sanki.Aslında bir birliktelik var. Örneğin, Gazetecilik Özgürlük Platformu buna güzel bir örnek. Zira bu sayede bütün medya kuruluşlarını ilk kez yan yana getirme fırsatımız oldu. Bu platformu kurduğumuzda bazı arkadaşlar bizi Ergenekoncu diye yaftalamıştı. Hâlbuki hiç öyle değil. Hayatım boyunca özgürlüklerden yana oldum. Sol siyasi çizgiden, devrimci çizgiden geliyorum ve ezilenin, haksızlığa uğrayanın yardımına koştum hep. Kimseyle hiçbir kan bağım yok. Biz Büşra Hanım’ın da (Erdal) davalarına gittik, KCK’dan yargılananların da. Olması gereken bu zaten. Biz gazeteciler yaptırımı yazmaktan öte ne yapabiliriz? Kaç kez yürüyüşler yaptık. Bu çabalarımız da ancak birkaç gazetede yer aldı. Direnişimizi medyanın geneli görmedi. Aslında medya açısından bu tehlike uzun süredir var ama uzun süredir de yekvücut hareket edilemiyor. Çünkü iktidar, medyayı parçalayarak yolunda devam ediyor.İşten çıkarılan gazeteciler haklarını ne kadar arıyor peki? Bireysel başvurular oluyor mu?Böyle bir başvuru olmuyor ama yardım isteyen ya da konuşmak isteyenler oluyor. Mesela sizden sonra Yurt Gazetesi’nde ekonomi müdürü olarak çalışmış ve bir haberinden dolayı hükümet tarafından sekiz yıl mahkûm edilmeye çalışılan bir arkadaşımızla buluşacağım. Kimse ilgilenmemiş. Ben ne kadar çare olabilirim, tartışılır, benim bir yaptırımım yok ki. Yani bireysel şikâyet olsa ne olacak ki?Gazetecilerin keyfî uygulamalarla işten çıkarılmalarıyla ilgili yapılabilecek bir şey yok mu hakikaten?Güçlü sendikalar olmuş olsa hak ve özgürlükler savunulabilir ama… Şu an için bir televizyon kanalındaki alt banda bile tahammül edemeyen ve arayıp kaldırılmasını emreden bir başbakanımız (bu görüşme gerçekleştiğinde) var. Bu kişi aynı zamanda Türkiye’nin tek genel yayın yönetmeni Recep Tayyip Erdoğan’dır. Mevcut koşullarda gazetecilere düşen tek bir şey var; gazeteciler yan yana durmayı ve birlikte mücadele etmeyi öğrenecek. Aynı düşünmesek de mesleğimiz gereği yan yana geleceğiz. Bu şekilde konuşmaktan korkmuyor musunuz?Bizim Allah’tan başka korkumuz yok. Kimseye borcumuz da yok. Birkaç sene önce müfettişler geldi, 22 gün denetledi. Bir ay sonra yine gelecekler, gelsinler.Çok vicdansız bir medyamız varBaşbakan Ahmet Davutoğlu’nun ‘Türkiye’de ifade, girişim, inanç özgürlükleri AK Parti iktidarının güvencesi altındadır. Kimseyi ötekileştirmiyoruz.’ açıklamasında bulunduğu geçtiğimiz haftaki kongrede 15 medya kuruluşuna akreditasyon uygulandı...Bu iktidara yakışan bir uygulama, normal karşılıyorum. Çünkü ilk defa yapmıyorlar. İktidarda oldukları sürece yapmaya devam edecekler. Akreditasyon tamamen keyfî olarak uygulanıyor. Dünyada örneği yok. Basın kartı, Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından veriliyor, başbakan imzalıyor. Ama toplantısına istemediğini almıyor. Akıl tutulması. Batı’da böyle bir şey olsa gazetecilerden önce halk ayaklanır, benim haber alma özgürlüğümü kısıtlıyorsun, der. Zira akreditasyon aslında gazetecilere değil, halka uygulanıyor.Bir gazete yalan haber yaptığına dair yüzlerce tekzip alıp hâlâ yayın hayatına devam edebiliyor. Neden herhangi bir cezaî yaptırım uygulanmıyor?O gazetenin amacı bu zaten, demek ki amacına uygun davranıyor. Böyle cezai bir uygulama yok ama mutlaka olması lazım. Yalancıya haddini bildirmek gerekiyor ama tekzip alan gazeteye para cezası bile verilmiyor. Allah aşkına bir gazetenin yarısı tekzip metinleriyle yarısı da haberle çıkarsa bu maskaralık değil de nedir? İstedikleri insanları, istedikleri şekilde karalıyorlar. Adamı manşetten suçlayıp tekzibi iç sayfadan veriyorlar. Çok büyük haksızlıklar yapılıyor. Biraz vicdan lazım. Çok vicdansız bir medyamız var.Almanların bizi dinlediği Ergenekon’da ortaya çıkmıştıTürkiye’nin Almanya tarafından dinlendiği iddiası bir Alman gazetesi tarafından ortaya atıldı. Aynı iddia Türkiye’de bir gazete tarafından ortaya atılsa iktidar aynı tepkisizliği gösterir miydi?Bunu bilemem. Ancak Türkiye’nin Almanya tarafından dinlendiği iddiası üç yıl önce Ergenekon davasında bir tanık ifadesinde yer almıştı. Ancak kimse dikkate almamıştı. Kayıtlarda var bu. Yani Türkiye dinlendiğini biliyordu. Eski Başbakan kendisinden beklenen tepkiyi göstermedi, geçiştirdi. Ama biliyoruz ki Türkiye’yi dinlemeyen kalmamış. Almanya, Amerika… Türkiye’deki bütün haberleşme şirketleri satıldı. Bu, Türkiye’nin haberleşmesinin dünyanın dinlemesine açık olduğunu gösteriyor. Artık kontrol etmeleri de mümkün değil. Çok uluslu şirketler bütün haberleşme sistemimizin içine girmiş durumda.Kalemlerini satmadılar, kiraya verdilerHavuz medyasının hiçbir kuvveti yok. Onların gücü mevcut iktidar değişene kadar. Bu ülkede hiç sevilmiyorlar aslında. Toplumda bir saygıları yok. Şu an erkin yanında olduklarından kendilerini güçlü, saygın hissedebilirler. O arkadaşlar Boğaz’daki o villaları alabilmek uğruna beyinlerini, fikirleri, kalemlerini kiraladı. Gerçi fikir falan da yok ortada. Parayı alıyor, ötüyorlar. Bunlar yüzünden meslek etiği, ilkeleri yerlerde. Ne için? 50 bin lira maaş, bakanlık, villa için… Kalemlerini sattılar demiyorum çünkü bu iktidar gittikten sonra başkalarına kiralayacaklar.

    0 0
  • 08/30/14--15:59: Ey ruh, buradaysan...
  • Biriyle laf dalaşına girerken iki kere düşünün, karşınızdaki bir Afrikalı ise üç kez...Zira İtalya’da Demokratik Kongo Cumhuriyeti asıllı eski bakan Cecile Kyenge için ‘orangutan’ benzetmesi yapan Senatör Roberto Calderoli, bu sözü yüzünden Afrikalı kötü ruhların lanetine uğradığını düşünüyor. Son bir yılda altı kez ameliyat olduğunu, annesini kaybettiğini, kemiklerinin kırıldığını ve evinden yılan çıktığını anlatan Senatör, şu sıralar fellik fellik şeytan çıkarma uzmanı arıyormuş.Sular kesikti destek olamadım!ALS hastalığına dikkat çekmek için başlatılan bir kova buzlu suyu baştan aşağı dökme kampanyası İskoçya’da pek işe yaramadı. İşi abartan İskoçlar suları tüketince birçok adada sular kesildi. 135 nüfuslu adada geçtiğimiz hafta 100’den fazla kişinin en az beş defa başından aşağı su dökmesi, kaynaklardaki suyun tükenmesine neden oldu. Sosyal medyada buzlu video ödevini yapamayan gençlerin, “Sular kesikti, destek olamadım!” demesi bekleniyor.Ebola mı, o da ne ola?Tıbbın altın kuralıdır, tedavi için hastalığı kabullenmek şart. Ancak Ginelilerin bundan haberi yok sanırız. Gine’de Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün merkezi, Ebola virüsünün yayılmasını önlemek için alınan önlemlere karşı çıkanların saldırısına uğradı. Üyelerin bir pazar yeri ve çevresini dezenfekte etmek amacıyla dağıtması halkın tepkisine yol açtı. Ebola virüsü kapan hastaların bulunduğu merkeze sopalarla saldıran bazı kişiler ‘Ebola, yalan’ sloganları attı.

    0 0
  • 08/30/14--15:59: Türkiye keskin virajda
  • Ali Ünal, yeni kitabı ‘Köprüden Önce Son Çıkış’ta 17 Aralık sürecinin tüm detaylarını, 700 bin liralık saatiyle gündemden düşmeyen bakanı, evinde ayakkabı kutularında para çıkan banka müdürünü, meşhur sıfırlama konuşmasını ve süreçte yaşanan olayları tüm detayları, bilgi ve belgeleriyle anlatıyor.Tarihin kalbinin attığı bir bölgenin 10 asırdır merkezinde bulunan Türkiye, her an her türlü sürprize gebe bir konum ve mahiyet arz ediyor. Dokusu itibarıyla Türkiye içtimaî depremler adına baştan sona fay hatlarıyla dolu. Özellikle son 7-8 yıldır her sabah bir sürprizle, belki ‘Türkiye rutini’ demek daha doğru olacak, bir hadiseyle uyanmak artık normal hale geldi. İşte, ‘17 Aralık’ veya ‘17 Aralık süreci’ dediğimiz vakıa da, bu sürpriz ya da Türkiye rutinlerinden bir hadise veya sürecin adı olarak hem tarihimize hem de siyasî edebiyatımıza geçmiş bulunuyor, tıpkı 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi. Şu kadar ki, sözü geçen diğer süreçler birer askerî darbe süreciyken 17 Aralık, iktidarın vatandaşa yaptığı ‘siyasi’ bir darbe olarak tarihe geçiyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin, belki de dünya tarihinin, en geniş çaplı yolsuzluk, kara para aklama, rüşvet, zimmete para geçirme vb. soruşturmasının ve onu izleyen sürecin başlangıç günü. Yazar Ali Ünal Ufuk Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı ‘Köprüden Önce Son Çıkış’ta bu süreçle başlayan ve neredeyse sekiz aydır hâlâ dinmek bilmeyen yoğun ülke gündemine ışık tutuyor.İlk olarak 17 Aralık gerçekten bir yargı soruşturması süreci midir, o gün ve sonrasını takip eden günlerde neler yaşandığı detaylarıyla ele alınıyor. Soruşturmayı önemli hale getiren bir o kadar da önemsizleştirmek için aylardır büyük çaba sarf eden eski başbakan, yeni Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da 17 Aralık’tan haberi olup olmadığı konusuna mercek tutuyor. “Konu önümüze gelseydi gereğini yapardık.” şeklinde konuşarak, haberi yokmuş gibi beyanda bulunan Erdoğan’ın soruşturmadan haberi yokmuş izlenimi veren bu ifadelerinin tam tersi olduğuna dair o tarihten önceki havuz medyası manşetleri kaynak olarak gösteriliyor. Yeni Şafak ve Akşam’ın soruşturmaya konu olan haberlerini 17 Aralık’tan önce yayımladığı görülüyor. Akşam Gazetesi’nin, 7 Ocak 2013’te, yani 17 Aralık’tan 11 ay 10 gün önce manşetten verdiği “320 kilo altın böyle uçtu” başlıklı haberde, “Narkotik operasyonda külçe altın şoku. Ebru Gündeş’in kocası Reza Zarrab, 320 kilo altını Atatürk Havalimanı’ndan bavullarla Dubai’ye uçurdu. Yetkililer şaşkın şaşkın seyretti.” ifadelerini kullandığına yer veriyor. Üstelik Yeni Şafak’ın haberine göre, söz konusu faaliyetlerin sadece savcılığın bilgisi dâhilinde gerçekleşmediği, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Maliye Bakanlığı ve MASAK’ın hatta MİT’in de olup bitenden haberdar olduğu ortaya çıkıyor. Tüm bunların yanı sıra savcılık fezlekesinde daha sonra bu suçların işlendiğine dair teknik takipten elde edilen bütün delillerin ayrıntılarıyla anlatıldığı bilgisi kitapta yer alıyor. Reza’nın önüne yatan bakandan, aylardır 700 bin liralık saatiyle gündemden düşmeyen bir diğer bakandan, ayetlerle dalga geçen bakara makaracıdan tutun da evinde ayakkabı kutularında para çıkan banka müdürüne, meşhur sıfırlama konuşmasına kadar bütün süreci en ufak detay, bilgi ve belgeyi atlamadan anlatıyor Ali Ünal.‘Paralel’ safsatasıyla yapılan cadı avı17 Aralık’tan sonraki süreyi ülke olarak hep beraber yaşayıp gördük. Fakat arşivlere geçmesi bakımından kitap önemli bir kaynak görevi üstleniyor. Peki, 17 Aralık’tan sonra ne oldu? Operasyonu başlatan polisler biner biner tasfiye edilip ya kızağa çekildi, ya görevden alındı ya da ailesi ve çoluğu çocuğuyla beraber adeta sürgün muamelesi gördü. Soruşturmayı yürüten savcıların durumu da pek farklı değildi doğrusu. Bir saatte görevden alınan savcılar soruşturmadan uzaklaştırılırken, 17 Aralık dosyası kapatılsın diye sahibinin sesi savcılar dosyaya bakmaya başladı. Tüm ülke bu yaşananlar 30 Mart yerel seçimlerinden sonra belki biraz durulur düşüncesiyle tetikte beklerken, 17 Aralık sonrası zikredilen ‘paralel’ safsatası ülkenin dört bir yanına başbakan, vekiller, belediye başkanları tarafından cadı avına dönüştü. Elbirliğiyle Hizmet Hareketi’ni bitirmeye yönelik operasyon yapıldığı, kitapta her bir olay ele alınarak işleniyor.Son dönemde İran ile ilişkilerimiz de en çok konuşulan hususlardan biri. 17 Aralık soruşturmasının baş zanlılardan Reza Zarrab’ın İranlı olması bu meseleyi daha konuşulur hale getirdi. İran’ı bilen bir isim olan Ali Ünal, İran-Türkiye ilişkisini de ele alıyor. Türkiye’nin yanı sıra Zarrab’ın hocam dediği Babek Zencani üzerinden İran’da da yürütülen yolsuzluk soruşturması anlatılıyor. Bununla beraber İran menşeli olduğu düşünülen Tevhid-Selâm Kudüs Ordusu Örgütü etrafında gündeme gelen dinleme meselesine de geniş yer veriliyor. Hatta yazar, bu örgütü ortaya çıkaran ve Ramazan ayında sahur operasyonuyla gözaltına alınan, casuslukla suçlanan polislere kitabını şu cümlelerle ithaf ediyor: “Cenab-ı Allah’ın bu ülkede düşünülemeyeni yapmaya izin verdiği ve muvaffak kıldığı kahraman ve mazlum Yargı ve Emniyet mensuplarına ve ailelerine ithaf olunur.”Hizmet’in ve Hocaefendi’nintam beraati olacakYazar Ünal, 17 Aralık’tan sonra yaşananların bir AKP-Cemaat kavgası olmasa da, AKP ile Cemaat’in nasıl ve hangi sebeple karşı karşıya kaldığı üzerinde de duruyor. Uzun uzun Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kim olduğu, beddua diye dillendirilen mübahale ve muhavelesine bir kez daha açıklık getiriyor. “Hizmet ve benzeri hareketlerin her zaman düşmanları olmuştur ve olur.” diyen Ünal, bütün bu sürecin, 17 Aralık’tan bu yana yaşananların hikmet noktasında Hizmet Hareketi ile münasebetini anlatarak, geçmişte peygamberlerin, sahabelerin, alimlerin, tarikat ve cemaatlerin maruz kaldığı zulümlerle tarihin tekerrür ettiğini vurguluyor. Hizmet Hareketi açısından bütün bu yaşananların ne manâya geldiği ve hangi mesajı verdiği, bu süreçte bazılarının iddia ettiği gibi Hizmet Hareketi’nin kaybedip kaybetmediğini ayet ve hadislerle açıklığa kavuşturuyor. Ali Ünal son söz olarak, bu sürecin bir önemli neticesinin de Hocaefendi’nin tam beraati olacağını söylüyor: “Tarih boyu peygamberler, büyük âlimler, velîler, çok büyük hakaretlere, iftiralara uğramışlar, hayatlarına suikast bile yapılmıştır. Bunların bazen en acımasızını yapanlar, en yakınlar olmuştur. Şu son süreçte Hocaefendi’ye ve Hizmet Hareketi’ne bile bile atılan ve yayılan katlanılması gerçekten zor iftiralar, söylenen yalanlar, esasen Hizmet Hareketi’nin günümüzde ifade ettiği önemi, sahip olduğu değeri ve geldiği noktayı gösteriyor. Allah (cc), neticede Hizmet’in önündeki en büyük engeli kaldıracak.”Netice olarak kitap, Türkiye’nin köprüden önce son çıkıştaki keskin virajı geçtiğinde gerçekten güzel bir bahara ulaşacağı müjdesini veriyor.

    0 0

    Kültür sanat gazeteciliğindeki eksiği doldurmak için yola çıkan İstanbulArtNews, bir yaşında. Çıkışıyla bir boşluğu dolduran gazetenin sahibi Murat Pilevneli ile buluştuk. Sıcak gündem içinde sanatın nasıl bir yer bulduğunu sorduk.Türkiye’de birçok gazete kültür sanat sayfalarına gerekli önemi vermezken, siz sanat gazetesi çıkardınız. IstanbulArtNews nasıl doğdu?Uzun süre galericilik yaptım, çıkardığımız bir yayın da vardı. Bu dönemde sanat ortamına nasıl bir katkı sağlayabiliriz diye düşünürken, sanat yayıncılığı alanında bir boşluk olduğunu gördüm. Gazetelerin sanat sayfalarını daraltması, sanat yazarlarının görünürlüğünün azalması söz konusuydu. Sistematik bir şekilde bu mecrayı takip etmek isteyenlerde de bir alan kaybı oldu. Tüm bunlar nedeniyle bir sanat gazetesi yayımlamanın gereklilik olduğunu düşündüm.Neyi amaçlıyorsunuz?Temel amaç, Türkiye sanat ortamını görünür hale getirmek. Bu alanın ciddi bir sektör olduğunu göstermek. Neden İngilizce bir isim?Türk sanat ortamının, sanatçı ve galericilerinin en büyük hedeflerinden biri yurtdışına açılmaktır. Gazeteyi tasarlarken en büyük hayalimiz İngilizce bir gazetemizin de olması ve bu gazetenin Türk sanat ortamıyla ilgili bilgi vermesiydi. Bu gazeteyi yurtdışındaki koleksiyoner, galerici ve küratörlere göndererek, onlara Türkiye sanatını tanıtmak istedik. İlk önce gazetemizi Türkçe yayımladık, sonra dönemsel iki İngilizce yayın yaptık. Bunlar denemeydi. Ocak 2015’ten itibaren IstanbulArtNews’u İngilizce olarak da yayımlamaya başlayacağız.Gazete, tasarımlarıyla ilgi çekiyor.Boyut anlamında, malzeme olarak bir farklılık ortaya koymak istedik. Bu özelliklerinden dolayı gerek tasarımı gerekse boyutlarıyla göze çarpıyor.Sanatla iç içe olmayan bir kişi gazeteden zevk alabilir mi?Bizim kitlemiz çok belirli ve tanımlı. Sanat ve kültürle ilgilenen ya da bilgilenmek isteyen okurların tamamını hedef alıyoruz. Dili mümkün olduğunca basit tutmaya çalışıyoruz. Bu işin içinde çok olmayan ama sanatla daha yakın ilişki kurmak isteyenlerin rahatlıkla okuyabileceği bir dil kullanmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda mimarlıkla, edebiyatla ilgilenenlere yönelik ekimiz var.Ana gazete haricinde birçok ekiniz var. Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz?5-6 kişilik çekirdek bir ekibimiz var. Başta Yasemin Bay ile Özlem Altunok bulunuyor. Yetiştirdiğimiz genç, yetenekli arkadaşlarımızın yanı sıra bizlere yazılarıyla katkıda bulunan 50-60 civarında yazarımız var.Aylık gazete olmanıza rağmen sanatla ilgili yaptığınız haberler ses getiriyor. Deniz Palas’ın satışıyla ilgili haberleri gündemde tuttunuz ve satış durduruldu.Deniz Palas’ın haberlerini ilk biz yaptık. Yayımladığımız haberin ardından Deniz Palas’ın durumuna dair yazılar yayımlandı diğer gazetelerde de. Sonrasında Deniz Palas’ın satışı durduruldu. En azından bu anlamda bir kamuoyu oluşturuyoruz.Resim heykel müzesinde kaybolan birtakım eserler oldu. Türkiye’de kaybolan bu tarihi eserleri, sahteciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?Hayatının merkezinde sanat olan birçok insan var. Onlar için politika kadar sanat da önemli. Bu nedenle bu tarz haberler daha önemli hale geliyor. Hem temmuz–ağustos sayımızda hem de bu ay, hazırladığımız ‘sahte’ dosyasında sahtecilik konusunu geniş çerçevede irdeledik. Sahtecilik özelinde baktığımızda dünyada da pek çok örnekle karşılaşıyoruz. Fakat bir müzeden 300 eserin kaybolması herhalde bir dünya rekorudur.Sebebi ne?Başta denetleyen kurumların, eleştirel bakış açısıyla yaklaşan insanların olmayışı. Biz şu anda Resim Heykel Müzesi’nde kayıp eserlerin takibini ciddi şekilde yapıyoruz, bu konuda yazılar yayımlıyoruz. Basın, bu tür haberlerin takibini yaparsa, zamanla duyarlılık artar ve otomatik olarak bir denetim mekanizması oluşur. Yayın olarak böyle bir boşluğu da doldurduğumuzu düşünüyoruz.Türkiye’yi dünyaya sadece ekonomiyle tanıtamazsınızTürkiye, ‘sanat’ta dünyada nerede?Pek iyi bir yerde değil maalesef. Bireysel çabalarıyla bir şekilde kendine yer edinen önemli sanatçılarımız var. Bu başarılarını devlet desteğiyle elde etmiş değiller. Kültür Bakanlığı kadrolarının, özellikle çağdaş sanat alanında, yeterli derecede birikimli olduğunu düşünmüyorum. Bırakın birikimi, bu alanda nasıl bir üretim olduğunu bildiklerini bile sanmıyorum. Oysa sanat, sahiplenilmesi gereken bir alan. Sadece ekonomisiyle Türkiye’yi tanıtamazsınız.Muhafazakârların sanat anlayışını nasıl yorumluyorsunuz?Herkesin kendi görüşü doğrultusunda sanata dair bir algı ve ilgisi var. Muhafazakâr kesimden bir kişi hat, minyatür gibi geleneksel sanatlara ilgi gösteriyor olabilir. Tüm dünyada bu böyledir. Herkes çağdaş sanata ilgi göstermeli diye bir durum yok.Van’daki Halime Hatun Kümbeti’nin arkasına bir yurt yapıldı. Sosyal medyada çok tartışıldı.Facia. Kültür varlıklarını nasıl yok edebiliriz sorusuna dünya ölçeğinde verilebilecek bir cevap. Oradaki güzelim yapının yanına son derece karaktersiz bir binanın nasıl koyulduğunu aklım almıyor. Bir taraftan kültür varlıklarımız, camiler ve eski yapılar yeniden kazandırılmaya çalışılırken diğer taraftan yok ediliyor. Bir tür şuursuzluk bu.Sanat ve kültürel varlıkları sahiplenme gibi bir hissimiz mi kalmadı?Biz hep var olanı yıkma ve bunun üzerine yeniden bir şey yapma eğilimindeyiz. Yabancılar, var olanın yanına layığıyla ne yapabilirim diye çalışıyor. Ayasofya’nın yanına 30 katlı gökdelenin dikileceğini duysam şaşırmam. Yabancılar nasıl sahiplenebiliriz, bizse nasıl yok edebiliriz diye bakıyoruz.Resim bölümü mezunusunuz. Sanatın ticari kısmıyla uğraştınız. Nasıl bir tercih dönemiydi?Bu alana başladığım yıllar, galericiliğin pek de var olduğu bir dönem değildi. Galericiliğin olduğu ama çağdaş Türk sanatının gösterilmediği bir dönemdi. Bu beni kamçıladı ve ciddi bir şekilde galericilik yaptık. Çağdaş güncel sanatının görünürlük kazanmasında, ticarileşme sürecinde çok büyük bir rol oynadığımızı söyleyebilirim.Sizin için sanatı görünür kılmak, organize etmek daha cazip sanırım.Sanatın görünürlüğü benim için çok önemli. Galericilikte bu böyleydi, o dönemde görünmeyen ya da çok fazla ön planda olmayan güncel, çağdaş sanatı göstermek gibi bir meselem vardı. Şu anda da genel olarak sanatın görünür kılınmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum.Hayrünnisa Gül’ün sanata ilgisi samimiHayrünnisa Gül ile röportaj yaptınız. Çankaya Köşkü koleksiyonunu incelediniz. Nasıl bir izlenim elde ettiniz?Hayrünnisa Gül’ü hep merak ediyordum. Köşke sanat eseri aldığını biliyordum. Restorasyon atölyelerinin kurulması gibi çalışmalar yaptığını da duymuştum. Hayrünnisa Gül, sanat alanında yapmış olduğu çalışmaları anlatsın istedik. Bizi kırmadı ve röportaj önerimizi kabul etti. Çankaya Köşkü’ne gittik ve gördük ki inanılmaz bir çalışma gerçekleştirilmiş. Bunlar çok önemli şeyler. Bir şeyi samimi yapmakla görev icabı yapmak arasında çok büyük fark var. Gül’ün tüm bu çalışmalarını samimiyetle yaptığını gördüm.Nasıl bir samimiyet bu?Gümüş takımlardan halılara değin pek çok eşyayı, objeyi en doğru restorasyon koşulları altında restore ettirdiğini gördüm. Önceki dönemlerde hiçbir şekilde bakılmamış harap haldeki resimlerle de ilgilenmiş. Bunu yapmak için ilk olarak Türkiye’deki resim restorasyonu konusunda araştırma yaptırmış. İmkânların yeterli olmadığını görünce dünyada bunun en iyi nerede yapıldığını araştırmış. Sonra Hollanda’daki akademiyle anlaşıp buraya uzman ekip getirtip, restorasyon laboratuvarı kurdurmuş. Bunlar çok önemli çalışmalardı. Hayrünnisa Gül ile yapmış olduğumuz bu röportaj, sanat çevresinde de beğeni topladı.Tepkiler nasıldı?İnsanlar öncelikle şaşırdı. Belli çevrelerce ne kadar çok eleştirilse de aslında oradaki olumlu çalışmaları göstermek bizim için de önemliydi. Birtakım tarihi değerleri sahiplenmek ve onları uygun bir şekilde günümüze yeniden kazandırmak unutulan bir şey. Tekrar hatırlanmış oldu.

    0 0

    Melihat Gülses, Türkiye’nin önde gelen kadın vokallerinden. Naif sesi ve güçlü yorumunun yanında hanımefendi duruşuyla örnek bir sanatçı.Gülses, son albümü Senden Uzakta’yı müzikseverlerle buluşturdu. Çalışma, Kartal Musiki Derneği Başkanı ve TSM koro şefi Doç. Dr. Arif Şanlı’nın bestelerinden oluşuyor. Sanat müziği alanında çok fazla yeni eser üretilmediği bu dönemde Şanlı’nın bestelerinin özel bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Gülses’in şarkılara kattığı ruh ve eşsiz yorumu ise öa şarkıları dinleyen herkese sevdirecek.Melihat GülsesSenden UzaktaYenikapı MüzikYasemin Yalçın’dan arabesk albümüTiyatro sanatçısı ve oyuncu Yasemin Yalçın’ı televizyondaki komedi programlarıyla tanıdık. Yalçın, 2009’da Suzan Kardeş’in Makyaj Odası Şarkıları albümünde seslendirdiği Taht Kurmuşsun Kalbime adlı şarkıdaki performansıyla beğeni toplamıştı. Şimdi de Arasırabesk adlı albümüyle karşımızda. Yalçın, bu çalışmasında Esengül, Müslüm Gürses, Bergen, Devran Çağlar gibi 70 ve 80’li yıllara damgasını vurmuş arabeskin önemli isimlerinden dinleyip sevdiğimiz şarkıları yorumluyor. Oyuncunun çoğu yorumcuya taş çıkarttığını söyleyebiliriz. Çoğu kişinin şaşıracağı bir yorumla gümbür gümbür bir arabesk albümü yapmış Yasemin Yalçın.Yasemin YalçınArasırabeskÇimen’s YapımSedat Anar’dan A’mak-ı Hayal şarkılarıMüzikseverler Sedat Anar’ı geçtiğimiz yıl çıkardığı Belagat isimli albümle tanıdı. Genç müzisyen, şimdi de hem icracı hem yorumcu kimliğiyle karşımızda. Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin meşhur eseri A’mak-ı Hayal’de yer alan şiirleri, kitabın konusundan da feyiz alarak mistik boyutuyla bestelemiş. Albümde başta santur olmak üzere erbane (def), yaylı tambur, ney, tenbur, kanun, kanjira gibi çalgılar kullanılmış. Müzisyen çalışmasında Ortadoğu’nun ve Anadolu’nun müzikal formlarından yararlanmış.Sedat AnarA’mak-ı HayalKalan MüzikYasemin Yalçın’dan arabesk albümüTiyatro sanatçısı ve oyuncu Yasemin Yalçın’ı televizyondaki komedi programlarıyla tanıdık. Yalçın, 2009’da Suzan Kardeş’in Makyaj Odası Şarkıları albümünde seslendirdiği Taht Kurmuşsun Kalbime adlı şarkıdaki performansıyla beğeni toplamıştı. Şimdi de Arasırabesk adlı albümüyle karşımızda. Yalçın, bu çalışmasında Esengül, Müslüm Gürses, Bergen, Devran Çağlar gibi 70 ve 80’li yıllara damgasını vurmuş arabeskin önemli isimlerinden dinleyip sevdiğimiz şarkıları yorumluyor. Oyuncunun çoğu yorumcuya taş çıkarttığını söyleyebiliriz. Çoğu kişinin şaşıracağı bir yorumla gümbür gümbür bir arabesk albümü yapmış Yasemin Yalçın.

    0 0

    Türkiye’nin en önemli müzisyenlerinin yapım şirketi olan Doğan Müzik’in genel müdürü Samsun Demir ile hikâyesini ve sektörü konuştuk. Yıldız isimlerle çalışmanın zorluklarından, neden dünya starı çıkaramıyoruz sorusuna kadar birçok konuyu irdeledik.Doğan Müzik’in (DMC) Genel Müdürü Samsun Demir; Tarkan, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Mustafa Ceceli ve Emre Aydın gibi müzisyenlerin yapımcısı. Birçoğumuz onu, ödül törenlerinde, törene gelemeyen sanatçıların ödüllerini alırken gördük. Demir, hem yoğunluğundan hem de polemik olmasın diye çok röportaj vermiyor. Kendisini ikna ettik ve müzik sektörünün sorunlarından hayatına kadar birçok şeyi konuştuk.Sanatçılar ve sektörde herkes size ‘hocam’ diyor. Nereden geliyor bu hocalık?1986’da İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. Sonra Basın Yayın Yüksek Okulu’nda araştırma görevlisi oldum. Akademik hayatım başladı ve 2000’e kadar böyle sürdü. 2000’de üniversiteden ayrıldım, özel sektöre geçmeyi istiyordum. O dönem kendim için amatör bir albüm hazırladım. Eş dost aracılığıyla yeni kurulan Doğan Müzik’e gönderdim.Nasıl bir albümdü?Şiir okuduğum bir albümdü. Kendime yetecek kadar gitar ve piyano çalıyordum. Doğan Müzik’ten çağırdılar, görüştük, albümü çıkarttık. O zaman Ercan Saatçi vardı şirketin başında. Herkes hocamız albüm çıkartmış deyip arayınca, şirkettekiler çevremin geniş olduğunu fark etti. Şirketin basınla ilişkileri için hem müziği anlayan, sosyal iletişimi güçlü hem de çevresi geniş birini arıyordu. Bana teklif ettiler, ben de kabul ettim.Sonra?Sonrası kader. 2001’de girdim şirkete. Önce yerli yapımlar sorumlusuydum. Sonra genel müdür yardımcısı oldum. Ercan Saatçi ayrılınca da 2007’de genel müdür oldum.DMC şu anda sektörün lideri. Nasıl bu kadar büyüdü?Koşullarla da ilgili bu. Mesela eskiden büyük şirketler vardı. Uzanlar’ın şirketi, Prestij, Universal… Rekabet daha sert ve sıkıydı. Bu şirketler devam edemedi. Gruplar çökünce sanatçılar dağıldı. DMC piyasada birtakım avantajlar yakaladı. Bizim yaptığımız o avantajları doğru kullanmak yönünde oldu.Yıldızlarla çalışmak zor mu?Starlar büyüdükçe çalışmak kolay oluyor. Bir sanatçı star olabilmişse bir şeyleri biliyor demektir. Siz de biliyorsanız iki bilen olarak anlaşmak kolay. Yeni isimlerle çalışmak daha zor. Çünkü işi bilmiyorlar, herkes farklı şey söylüyor. Kimi dinleyeceğine karar veremeyip, doğru seçim yapamıyorlar.Sanatçıların her işini takip edip, olaylara müdahil olabiliyor musunuz?Sürekli müdahil oluyoruz. Sanatçılar her yıl aynı anda albüm yapmaz. Aynı anda albüm yapan sanatçılar beş tanedir genelde. İyi bir programlama yaparak, onların menajer ve aranjörleriyle iyi ilişkiler kurarak hepsiyle ilgileniyoruz. Hepsinin repertuar çalışmalarına, stüdyosuna gidiyorum.DMC yeni isimlere albüm yapmaz diye bir algı var…Son yedi yılda Ferhat Göçer, Mustafa Ceceli, İrem Derici, ENBE orkestrası, Model gibi birçok yeni isimle çalıştık ve hepsi star oldu. Demek ki bu doğru değil. Sektörde yine en fazla yeni isim (noname) çıkaran şirket DMC. Ayrıca noname bir isimden star çıkarmak çok zor bir iş. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da zor. Mesela yakın zamanda X Factor yarışmasında İncir adlı şarkıyı söyleyen İlyas Yalçıntaş’a bir albüm yapıyoruz. Arkasında duracağız.Yeni isimlerde hangi kriterler arıyorsunuz?Çok parlak olmasına dikkat ediyoruz. Mesela Mustafa Ceceli, Model, İrem Derici gibi isimler, gördüğü zaman herkesin fark edebileceği isimler. Bizim için böyle isimlere kapalı değil, çok seçici diyebilirsiniz. Yıllarca bu sektörde kalacak isimleri bulmaya gayret ediyoruz. Öyle de oluyoruz. Mesela Mustafa çıkalı yedi yıl oldu, hâlâ zirvede.Mustafa demişken, ALS için size meydan okudu. Cevap vermediniz.Evet. Bunu yapabileceğim müsait bir yer yoktu. Bağışımı yaptım. Hafta sonu da uygun bir yere gidip bunu gerçekleştireceğim.Şirketinizde olmasını istediğiniz isimler var mı?Böyle söylendiğinde yanlış anlaşılabiliyor. ‘Röportaj vermiş, bizim sanatçımıza göz kırpıyor’ gibi anlaşılabiliyor. Sıla, Şebnem Ferah, Candan Erçetin’i çok severim. Bir şekilde farklı projelerde bir araya geliyoruz. Sağ olsun şirketleri buna müsaade ediyor.“Türkiye’de neden dünya starı çıkmıyor?” diye sorulduğunda fatura genelde yapımcıya kesilir...Kimsenin kimseyi suçlamasına gerek yok. Çevremize bakalım. Bu çevrede çıkan bir dünya starı var mı? Kendimizi ne kadar Avrupa ülkesi olarak görsek de dünya bize Ortadoğu ülkesi olarak bakıyor. Kendimizi küçük görmeyelim, bölgede büyük başarılarımız var. Avrupa ve ABD için din ve dil engel. 2001’e kadar bizim sanatçılarımız da Müslüman sanatçılar da Avrupa’da kendini gösterebiliyordu. İkiz kulelere yapılan saldırılar sonucunda kapılar Müslümanlara kapandı. İkincisi dil çok büyük engel. Bir dilin vurgusu ve duygusuna hâkim değilseniz şarkı söyleyemezsiniz.90’lardaki gibi kalıcı şarkılar yapılmıyor, eleştirilerine katılıyor musunuz?Onno Tunç, Aysel Gürel gibi isimler çok özel isimlerdi. Bu dönemde onların birebir karşılıklarını bulmak kolay değil. Fakat bu, bu iş tamamen bitti anlamına gelmez. O günkü tüketimle bugünkü tüketim çok farklı. Şimdi müziğe ulaşmak için geniş mecralar var ve çok çabuk tüketiliyor. Birçok güzel şarkıyı gözden kaçırıyoruz. İnsanlar oturup baştan sona bir albümü dinlemiyor artık. Aslında hit çıkmıyor değil. Mesela son olarak İrem Derici’nin Kalbimin Tek Sahibine isimli şarkısı YouTube’da 43 milyon tıklanmış, iTunes’da 20 bin indirilmiş, 20 bin adet de CD satılmış.Proje albümlerin cılkı çıktıProje albümler, müzik sektörü için yeni bir kandı ve olumlu katkıları oldu. Fakat artık herkes işi gücü bırakıp böyle albümler yapıyor ve cılkı çıktı. Bu iş sektöründeki herkese zarar vermeye başladı. Tüketicide farklı bir algı oluştu. Tek sanatçı yerine hepsinin olduğu albümü almaya yöneldi. Maalesef sektör ölçüsünü kaçırdı. Bunlara ara verilmeli. Mesela biz Kayahan’a saygı albümünden sonra ara vermeyi düşünüyoruz.Telif konusunda hepimiz suçluyuzTelif meselesi büyük yara. Restoranlar, oteller ve işletmeler neden para veriyoruz, noktasındalar. Bilinç yok, bu bilinci oluşturmak gerek. Gidip anlatılması lazım, kamu spotları hazırlanması gerek. Kanuni yaptırımları artırmak, denetimleri kolay hale getirmek gerek. Aslında herkes ne yapılması gerektiğini biliyor ama çalışılmıyor. Bu konuda hepimiz suçluyuz. Yapımcı da, sanatçı da eser sahibi de...Sektörün sorunu kıskançlıkTürkiye’de ödül almak biraz sıkıntılı bir iş. Çünkü ödül almayanın gözünde otomatikman o ödülü hak etmiyorsun. Daha çok kıskançlık ve nefret uyandırıyorsun. Ödülün tadını çıkaramıyorsun. Kıskançlık tavanda. Sektörün sorunu kıskançlık. Doğan Müzik’in (DMC) Genel Müdürü Samsun Demir; Tarkan, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Mustafa Ceceli ve Emre Aydın gibi müzisyenlerin yapımcısı. Birçoğumuz onu, ödül törenlerinde, törene gelemeyen sanatçıların ödüllerini alırken gördük. Demir, hem yoğunluğundan hem de polemik olmasın diye çok röportaj vermiyor. Kendisini ikna ettik ve müzik sektörünün sorunlarından hayatına kadar birçok şeyi konuştuk.Sanatçılar ve sektörde herkes size ‘hocam’ diyor. Nereden geliyor bu hocalık?1986’da İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. Sonra Basın Yayın Yüksek Okulu’nda araştırma görevlisi oldum. Akademik hayatım başladı ve 2000’e kadar böyle sürdü. 2000’de üniversiteden ayrıldım, özel sektöre geçmeyi istiyordum. O dönem kendim için amatör bir albüm hazırladım. Eş dost aracılığıyla yeni kurulan Doğan Müzik’e gönderdim.Nasıl bir albümdü?Şiir okuduğum bir albümdü. Kendime yetecek kadar gitar ve piyano çalıyordum. Doğan Müzik’ten çağırdılar, görüştük, albümü çıkarttık. O zaman Ercan Saatçi vardı şirketin başında. Herkes hocamız albüm çıkartmış deyip arayınca, şirkettekiler çevremin geniş olduğunu fark etti. Şirketin basınla ilişkileri için hem müziği anlayan, sosyal iletişimi güçlü hem de çevresi geniş birini arıyordu. Bana teklif ettiler, ben de kabul ettim.Sonra?Sonrası kader. 2001’de girdim şirkete. Önce yerli yapımlar sorumlusuydum. Sonra genel müdür yardımcısı oldum. Ercan Saatçi ayrılınca da 2007’de genel müdür oldum.DMC şu anda sektörün lideri. Nasıl bu kadar büyüdü?Koşullarla da ilgili bu. Mesela eskiden büyük şirketler vardı. Uzanlar’ın şirketi, Prestij, Universal… Rekabet daha sert ve sıkıydı. Bu şirketler devam edemedi. Gruplar çökünce sanatçılar dağıldı. DMC piyasada birtakım avantajlar yakaladı. Bizim yaptığımız o avantajları doğru kullanmak yönünde oldu.Yıldızlarla çalışmak zor mu?Starlar büyüdükçe çalışmak kolay oluyor. Bir sanatçı star olabilmişse bir şeyleri biliyor demektir. Siz de biliyorsanız iki bilen olarak anlaşmak kolay. Yeni isimlerle çalışmak daha zor. Çünkü işi bilmiyorlar, herkes farklı şey söylüyor. Kimi dinleyeceğine karar veremeyip, doğru seçim yapamıyorlar.Sanatçıların her işini takip edip, olaylara müdahil olabiliyor musunuz?Sürekli müdahil oluyoruz. Sanatçılar her yıl aynı anda albüm yapmaz. Aynı anda albüm yapan sanatçılar beş tanedir genelde. İyi bir programlama yaparak, onların menajer ve aranjörleriyle iyi ilişkiler kurarak hepsiyle ilgileniyoruz. Hepsinin repertuar çalışmalarına, stüdyosuna gidiyorum.DMC yeni isimlere albüm yapmaz diye bir algı var…Son yedi yılda Ferhat Göçer, Mustafa Ceceli, İrem Derici, ENBE orkestrası, Model gibi birçok yeni isimle çalıştık ve hepsi star oldu. Demek ki bu doğru değil. Sektörde yine en fazla yeni isim (noname) çıkaran şirket DMC. Ayrıca noname bir isimden star çıkarmak çok zor bir iş. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da zor. Mesela yakın zamanda X Factor yarışmasında İncir adlı şarkıyı söyleyen İlyas Yalçıntaş’a bir albüm yapıyoruz. Arkasında duracağız.Yeni isimlerde hangi kriterler arıyorsunuz?Çok parlak olmasına dikkat ediyoruz. Mesela Mustafa Ceceli, Model, İrem Derici gibi isimler, gördüğü zaman herkesin fark edebileceği isimler. Bizim için böyle isimlere kapalı değil, çok seçici diyebilirsiniz. Yıllarca bu sektörde kalacak isimleri bulmaya gayret ediyoruz. Öyle de oluyoruz. Mesela Mustafa çıkalı yedi yıl oldu, hâlâ zirvede.Mustafa demişken, ALS için size meydan okudu. Cevap vermediniz.Evet. Bunu yapabileceğim müsait bir yer yoktu. Bağışımı yaptım. Hafta sonu da uygun bir yere gidip bunu gerçekleştireceğim.Şirketinizde olmasını istediğiniz isimler var mı?Böyle söylendiğinde yanlış anlaşılabiliyor. ‘Röportaj vermiş, bizim sanatçımıza göz kırpıyor’ gibi anlaşılabiliyor. Sıla, Şebnem Ferah, Candan Erçetin’i çok severim. Bir şekilde farklı projelerde bir araya geliyoruz. Sağ olsun şirketleri buna müsaade ediyor.“Türkiye’de neden dünya starı çıkmıyor?” diye sorulduğunda fatura genelde yapımcıya kesilir...Kimsenin kimseyi suçlamasına gerek yok. Çevremize bakalım. Bu çevrede çıkan bir dünya starı var mı? Kendimizi ne kadar Avrupa ülkesi olarak görsek de dünya bize Ortadoğu ülkesi olarak bakıyor. Kendimizi küçük görmeyelim, bölgede büyük başarılarımız var. Avrupa ve ABD için din ve dil engel. 2001’e kadar bizim sanatçılarımız da Müslüman sanatçılar da Avrupa’da kendini gösterebiliyordu. İkiz kulelere yapılan saldırılar sonucunda kapılar Müslümanlara kapandı. İkincisi dil çok büyük engel. Bir dilin vurgusu ve duygusuna hâkim değilseniz şarkı söyleyemezsiniz.90’lardaki gibi kalıcı şarkılar yapılmıyor, eleştirilerine katılıyor musunuz?Onno Tunç, Aysel Gürel gibi isimler çok özel isimlerdi. Bu dönemde onların birebir karşılıklarını bulmak kolay değil. Fakat bu, bu iş tamamen bitti anlamına gelmez. O günkü tüketimle bugünkü tüketim çok farklı. Şimdi müziğe ulaşmak için geniş mecralar var ve çok çabuk tüketiliyor. Birçok güzel şarkıyı gözden kaçırıyoruz. İnsanlar oturup baştan sona bir albümü dinlemiyor artık. Aslında hit çıkmıyor değil. Mesela son olarak İrem Derici’nin Kalbimin Tek Sahibine isimli şarkısı YouTube’da 43 milyon tıklanmış, iTunes’da 20 bin indirilmiş, 20 bin adet de CD satılmış.

    0 0

    Uçakla seyahat, kabindeki eğlence sistemleri ve zengin ikram menüleri nedeniyle çok keyifli geçiyor. Ancak havalimanlarında uçağa bininceye kadar geçen sürede gerçekleştirilen yoğun güvenlik kontrolleri, yolcuları çileden çıkarıyor. Her defasında, “İnşallah bu uygulama kaldırılır.” temennisinde bulunduğumuz denetimlere de genelde yenileri ekleniyor.Sıkı güvenlik kontrollerinin biraz hafifletilmesini beklediğimiz şu günlerde yolcuların keyfini kaçıracak yeni bir talep daha gündeme geldi. ABD Ulaşım Güvenlik İdaresi (TSA) ve Avrupa Komisyonu tarafından gönderilen yazıyla, havalimanlarında ABD ve İngiltere uçuşları için başlatılan, ‘elektronik eşya kontrolüyle’ ilgili uygulamanın yaygınlaştırılması istendi.Uygulamayaygınlaştırılacak mı?El Kaide’nin, ‘havalimanları ve uçaklara yönelik yeni bir eylem hazırlığı planladığı’ istihbaratını alan ABD, ülkesine gerçekleştirilen uçuşlarda yeni güvenlik tedbirleri uygulanmasını istemişti. Bu yüzden havalimanlarında geçen ay başlatılan uygulamayla, uçakta kabine alınacak cep telefonu ve bilgisayar gibi elektronik aletlerin şarjlarının dolu ve çalıştırılabiliyor olması şartı arandı. Çalıştırılamayan veya şarjı bitmiş elektronik eşyalar kabin içine alınmadı. TSA ve Avrupa Komisyonu tarafından, 14 Ağustos’ta ülke sivil havacılık otoritesi ve sektör temsilcilerine gönderilen son yazıda ise denetimlerin artırılarak tüm uçuşlarda yaygınlaştırılması istendi.Havalimanlarında temmuzun ilk haftasında başlatılan uygulamayla, ABD ve İngiltere’ye uçan yolcuların elektronik eşyaları ayrı bir denetimden geçiriliyor. Yolcuların en az yüzde 15’inde gerçekleştirilen kontrollerde, cep telefonu ve dizüstü bilgisayar gibi her türlü elektronik eşya, ‘muhafazasından ve bağlantı kablolarından ayrılarak’ x-ray’den geçiriliyor ve çalışır durumda olup olmadığı kontrol ediliyor. Denetimleri yeterli bulmayan ABD ve Avrupa Komisyonu ise kontrollerin tüm uçuşlarda ve her yolcu için yapılmasını istiyor. Ancak sektör temsilcileri, uygulamanın yaygınlaştırılmasının sorunları da beraberinde getireceğini düşünüyor.Denetimler en az iki saat sürecekABD ve Avrupa Komisyonu’nun, uygulamanın genişletilmesiyle ilgili ‘ivedilikle görüş istediği’ havacılık kuruluşları ise duruma oldukça tepkili. Havayolu şirketleri, uzun süreli denetimler nedeniyle uçuşlarda aksama yaşanacağı ve özellikle bağlantılı uçuşlarda büyük kaos meydana geleceği uyarısında bulunuyor. Havalimanlarındaki güvenlik birimleri ise her yolcuda cep telefonu ve laptop gibi elektronik eşya bulunduğunu hatırlatarak, planlanan yeni uygulamanın güvenlik denetimlerini her uçak için en az iki saat daha uzatacağını ifade ediyor. Sıkı güvenlik tedbirlerinin yolcu ve görevlileri karşı karşıya getirdiğine dikkat çeken yetkililer ise artan denetimlerin seyahatleri çileye dönüştürdüğünü ve yolculara uçuş öncesi kâbus yaşattığını dile getiriyor.Vizeyi Pegasus alacakPegasus Hava Yolları, vize başvuru hizmeti başlattı. Vize AŞ ortaklığı ile gerçekleştirilen uygulamayla bundan sonra yolcuların, yurtdışı seyahat planlamalarının en zorlu aşamalarından, ‘vize başvuru ve takip süreci’ Pegasus tarafından yürütülecek. Uygulamaya, www.flypgs.com ana sayfasında bulunan ‘Pegasus’la Uçuş’ sekmesinde yer alan ‘vize işlemleri’ butonundan veya vize.flypgs.com adresinden ulaşılabiliyor. Site üzerinden şirketle uçuşu olmayanların da, kullanabildiği vize hizmetini, başvuruları sırasında Pegasus’tan aldıkları uçak biletinin rezervasyon kodunu formlarına ekleyen misafirler indirimli satın alabiliyor.Havalimanında pasaport polisi olmayacakAtatürk Havalimanı’nda, sahte pasaport kullanımını ve pasaport kontrol banko önlerindeki uzun kuyrukları ortadan kaldırmak amacıyla yeni sisteme geçiliyor. Uzun süredir üzerinde çalışma gerçekleştirilen Biyometrik Entegre Otomatik Geçiş Sistemi (e gate), kısa süre sonra hizmete girecek. Fransa, İspanya, Hollanda, Danimarka ve Dubai gibi birçok ülkedeki havalimanında kullanılan sistem, Atatürk Havalimanı’nda istenen verimin alınması halinde diğer havalimanlarında da yaygınlaştırılacak. Pasaport polisinin görev almayacağı sistemden ilk etapt a sık seyahat eden yaklaşık 10 bin kişi faydalanacak.

older | 1 | .... | 97 | 98 | (Page 99) | 100 | 101 | .... | 165 | newer