Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 95 | 96 | (Page 97) | 98 | 99 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 08/10/14--05:48: Albayraklar Operasyonu
  • Dünün mağdurları güçle tanışınca bugünün mağrurları olabiliyor. Mesela bugün cemaate yapılan hukuksuzlukları savunan Yeni Şafak gazetesinin sahibi Albayraklar, geçmişte bu hukuksuzlukların mağduru olmuş. Albayrak kardeşler, mecliste zamanın hükümetinin linç kampanyasına maruz kaldıklarını anlatmış.Türkiye, 17 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan bu yana eşine az rastlanacak günler yaşıyor. Hizmet Hareketi, yurtdışındaki Türk okulları da dahil olmak üzere bütün kurumları, kadroları ve faaliyetleri ile tehdit altında. Ergenekon hükümlülerinin de desteğiyle Cemaat’in kökünün kazınmasından söz ediliyor. Bunun için hukuk dışı birçok operasyon yapılıyor. Kamu kurumlarında çalışanlar cemaatçi/paralel diye yaftalanarak fişleniyor, gözaltına alınıyor. İşin ilginç yanı tüm bunları sahneleyenlerin, dünün mazlumları olması.14 Eylül 2001 /Sabah2001 yılında, AKP kurulur kurulmaz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik ‘Temiz Şehir’ operasyonu yapılmıştı. Operasyonun en önemli hedefi, dönemin AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yeni Şafak Gazetesi’nin sahipleri Albayrak kardeşlerdi. Yeni Şafak yapılanı ‘zulüm’ olarak niteliyordu. Fakat, Erdoğan ve Yeni Şafak o gün neyi eleştiriyorsa bugün aynısını Hizmet Hareketi’ne uyguluyor. Sistematik bir linç operasyonu yürütüyor. O zaman bu operasyonun ‘bir partinin güdümündeki yargı eliyle’ yürütüldüğü, yargının siyasallaştığı, önce medya üzerinden algı oluşturup daha sonra hukuksuz baskınlar yapıldığı, emniyette şüphelilere kötü muamelede bulunulduğu, güdümlü bir müfettiş eliyle raporlar hazırlandığı, MİT İstanbul Bölge Başkanlığı koordinasyonunda proje üretildiği savunuluyor ve dönemin DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in bu operasyonlara çanak tuttuğu öne sürülüyordu.14 Eylül 2001“Ahlâksız ve İnsafsız bir kampanya yürütülüyor”Tarih 18 Eylül 2001... Tayyip Erdoğan, yeni kurulan partisinin Meclis grubuna hitap ederken, “Ahlaksız ve insafsız bir kampanya yürütülüyor. Devletin imkânları bir parti için (ANAP) kullanılıyor, devlet bürokratlarına suç işletiliyor. Bu seviyesiz kampanyayı planlayanlar, devletin imkânlarını istismar edenler yaptıklarının altında kalacaklardır.” sözleriyle 6 gün önce İstanbul DGM Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan yolsuzluk operasyonunu eleştiriyordu.Kamuoyunda ‘Albayrak Operasyonu’ olarak da nitelenen bu operasyon, belediye ve bağlı şirketleri eliyle verilen ihalelerde yolsuzluklar yapıldığı iddiasını içeriyordu. Belediye ihalelerinin usulsüz bir şekilde Albayraklar’a verildiği öne sürülüyordu. O zaman yargının bir partinin emrine girmesini eleştiren Erdoğan, bugün ‘AK yargı’ oluşturduğuna dair eleştiriler alıyor.15 Eylül 2001 / Yeni Şafak“Demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir”Oysa Erdoğan, okuduğu bir şiir yüzünden 1999 yılında cezaevine girmeden önce düzenlediği bir basın toplantısında, “Maalesef son zamanlarda yargı kararlarının üzerine siyasetin gölgesinin düştüğü şeklinde bir izlenim kamu vicdanını yaralamaktadır. Ülkemizde demokrasi giderek bir seçim metoduna dönüştürülmektedir. Halbuki demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir, aynı zamanda yargı ve yargıç bağımsızlığı demektir. Eğer bu iki bağımsızlık çiğnenirse demokratik bir görüntü altında baskıcı bir düzen kurulmuş olur.” demişti. Ama aynı Erdoğan 15 yıl sonra “Demokrasi sadece sandıktan ibarettir. Demokrasi sadece seçimdir.” diyecektir.17 Eyül 2001 / SabahÖnce haber sonra operasyonTarih 28 Haziran 2012… Yeni Şafak Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Nuri Albayrak, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na bağlı 28 Şubat Alt Komisyonu’na ifade veriyor. 11 yıl önceki Albayrak operasyonunu anlatırken, “Üzerimizde o günün bütün devlet kurumları, SSK, Maliye... Düşünün bir gece sabahleyin kalkıyorum, Milliyet gazetesinde, Albayrak Şirketler Grubu’na 35 trilyon lira ceza kesiliyor ve ben onu Milliyet’ten öğreniyorum. O cezanın nüshası bana bir hafta sonra geliyor. Yani Maliye önce bunu Milliyet gazetesine bildiriyor.” diye şikâyette bulunuyordu. Bugün o operatif haberler, Hizmet Hareketi’ne mensup şirketlere, bankaya ya da şahıslara yönelik istihbari notlar Yeni Şafak’ın da aralarında bulunduğu hükümete yakın medya kuruluşlarına geliyor. Sonra da operasyonlar yapılıyor.8 Ekim 2001 / Sabah“Bir gece bekçiyle bile aldırırım!”Yine Nuri Albayrak’tan dinleyelim. Meclis komisyonuna anlatıyor: “Bir gece bize İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen haber veriyor, ‘Ben onları bir gece evden bekçiyle bile aldırırım’ diyor. ‘Sokakta gümbürtüye giderler’ gibisinden.” Şimdiki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’ya söylediği, “Biz her türlü koruruz sizi. Kapıyı kıracak alacak adamı. Hiç burada mahkeme kararına bile lüzum yok. Savcı direnirse savcıyı da alın.” şeklindeki sözlerini hatırlatmıyor mu? Ya da Ala’nın Emniyet Genel Müdürü Mehmet Kılıçlar’a hitaben, Zekeriya Öz’ü kastederek “Hemen onu alsınlar, içeri atsınlar” sözleri… Veya İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Altınok’a, “Hiç bi kere, hiç bi kere… İfade kararını yırt, çöpe at.” emrine… 2001 yılının içişleri bakanı Rüştü Kazım Yücelen’in sözleri, Efkan Ala’nın, dönemin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer’e söylediği şu sözlerin yanında masum bile kalıyor denebilir: “Ya kardeşim biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız, savcıdan korkmayın siz. Koca yüzde 50 oy almış partinin iradesini söylüyorum ben, gerisini s... et.”Oysa patron Albayrak, ‘darbe mağduru’ sıfatıyla TBMM Komisyonu’na diyordu ki, “Adil Serdar Saçan (eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü) hukuk, hak tanımayan bir insandı. O gün güç neyse o gücü kullandı, insanlara işkence yaptı.” Yine Albayrak, medya için şunları söyleyecekti “Şimdi, 28 Şubat’ın en önemli ayaklarından birisi de bana göre medya. Medya çok büyük bir güçtü, kendilerine göre.” Neden? Çünkü, haklarında atılan o manşetler ortada. Gazeteci-yazar Emine Dolmacı’nın ‘28 Şubat’ın Haber Dükkanı / Yalanlar Üstüne’ isimli kitabında sıraladığı gibi, 2001 yılında Sabah Gazetesi’nin başlıklarından bazıları şöyleydi: ‘Doymuyor’, ‘İstanbul hortumcusu’, ‘Ahtapot’un uzun kolları’, ‘İstanbul’un parasını işte bu ahtapot yiyor’, ‘Hortumlamadığı yer kalmadı’, ‘Albayrak’a çifte kıskaç’, ‘Her ekmeğin 5 bin lirası hortumcuya’, ‘Hortuma Tantan el koydu’, ‘Albayrak ne yasa ne yasak tanıyor’, ‘Hortumcu tehdit etti’, ‘Hortumcu Nuri’...Sabah’ın bugün de Hizmet Hareketi için ‘8 kollu ahtapot’ manşeti atıyor olması geçmişi hatırlayınca son derece manidar geliyor.Milliyet Gazetesi’nin ise 17-25 Temmuz 2001 tarihleri arasında attığı başlıklardan bazıları da şunlardı: “Yenilikçi hortum”, “Fesat ihaleleri”, “1 milyar dolarlık hortum”, “5 koldan hortum”, “Şoförlükten holding sahipliğine”, “Albayrak nasıl zengin oldu?”, “Albayrak, mafya gibi”, “Encümen üyelerine rüşvet arabaları” Bir dönem bu başlıklara muhatap olmuş Nuri Albayrak’ın, “Bugün Türkiye’de Ergenekon olsun, 28 Şubat olsun, bir sürü yargılanan insanlar var. Benim en çok üzüldüğüm taraf, bu işin basın ve medya ayağı yargılanmıyor. Onlar bu işi herhâlde bedava yediler gibi geliyor bana. Ben şunu istiyorum: Şu dönem bu gazeteciler, bu medya patronları, bu medya yazarları, şu manşeti atan gazeteciler yargılansın, kınansın, gerekiyorsa gazetecilik kimlikleri ellerinden alınsın.” şeklindeki temennilerine katılmamak mümkün mü? Fakat kendisi bugün bu sözlerinin arkasında durur mu bilinmez.Bugün bana yarın sana!Başbakan Erdoğan’ın imam hatip lisesinden de arkadaşı olan Nuri Albayrak, sadece tetikçi medyadan şikâyetçi değildi. DGM soruşturmasına kaynaklık eden teftiş raporunun ‘güdümlü’ olduğunu da savunuyordu. Mülkiye Müfettişi Candan Eren’in, siyasî telkinlerle hareket ettiğini öne sürüyordu. Bugünse İşçi Partisi’ne bilgi sızdırmakla suçlanan ve bundan dolayı görevden alındığı iddia edilen Başmüfettiş Selim Kutkan’ın raporuna dört elle sarılmakta. Albayrakların suçladığı bir diğer makam, MİT’ti. İstanbul MİT Bölge Başkanı’nın dönemin DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’e telkinlerde bulunduğu görüşündeydi. Akıllara hemen ‘Kaç İsmail’ olayı geliyor değil mi?Nuri Albayrak, TBMM’de resmî kayıtlara giren ifadesinde, ‘zulme uğradığını söylediği’ o dönem yanlarında duran gazeteleri sıralarken Zaman’ı özellikle zikrediyordu. Yeni Şafak yöneticilerinden olan kardeşi Mustafa Albayrak’ın şu sözleri ise her şeyi özetliyor: “Siyasî iktidar değişti. O gün gücü elinde bulunduranların tamamı Parlamento’nun dışında kaldı. Tamamı yok oldu. Bugün her birinin bir şeylerle yargılandığını görüyorsunuz. Dolayısıyla bu kanunsuz insanların yaptıkları operasyonlarda mazlum olmak çok güzel bir şeydi. Zalim olmaktansa mazlum olmak çok daha güzel bir şey.”

    0 0

    Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı, ilk kez özel bir proje için bir albümde bir araya geldi. İkili birlikte Türk sanat müziğinin sevilen eserlerini yorumladı.İki CD’den oluşan albümün ikincisi tamamen fasıl eserlerinden oluşuyor. Uzun süredir ortalıkta görünmeyen Abacı’nın güçlü sesindan hiçbir şey kaybetmediğini görüyoruz. Pop müziğin zirvesindeki Ajda Pekkan’ın performansı da takdire şayan. Yalnız bazı yorumlarının bazen popa kaçtığını söyleyebiliriz.Muazzez Abacı-Ajda Pekkan - KarmaGNL EntertainmentDertli Divani’den HâkisarDertli Divani ozanlık geleneğinin günümüzdeki son temsilcilerinden biri. Alevi-Bektaşi müziği ile ilgili yaptığı üretimler ve derleme çalışmalarıyla tanınan Dertli Divani, âşıklık ve zakirlik alanında yaptığı hizmetlerinden dolayı 2010 yılında UNESCO tarafından ‘Yaşayan İnsan Hazinesi’ olarak ilan edildi. Âşık Hâkisar isimli altıncı albümünü geçtiğimiz günlerde yayınladı. Albümde, sözü ve müziği Dertli Divani’ye ait olan eserlerin yanı sıra Seyyid Nesimi, Fuzuli, Yunus Emre, Âşık Büryani, Âşık Veli gibi ozanların eserleri de yer alıyor. Bu geleneğin en saf ve duru halini dinlemek isteyenler için Hâkisar çok özel bir çalışma.Dertli Divani - HâkisarKalan MüzikFatih Erkoç’tan Çocuk ŞarkılarıFatih Erkoç müzikal derinliği ve yorumu ile müzik dünyamızın nadide isimlerinden. Kimileri onu aşk şarkılarının en iyi yorumcusu olarak niteler. Erkoç bu kez bambaşka bir çalışma ile karşımızda. Çalışmada sanatçının geliştirdiği ve soyadını taşıyan ‘Erkoç Metodu’yla çocuklar için bestelediği şarkılar yer alıyor. Bu albüm için sanatçının eğitici yönünün bir ürünü diyebiliriz. Böyle bir sanatçının çocuklar için şarkılar bestelemesi müziğimiz açısından önemli. Albümü ebeveyn ve öğretmenler de sevecektir.Fatih Erkoç - Çocuk ŞarkılarıMefa ProdüksiyonMuazzez Abacı-Ajda PekkanKarmaGNL Entertainment

    0 0

    Sylvester Stallone, Jason Statham, Antonio Banderas, Jet Li, Mel Gibson ve Harison Ford gibi güçlü oyuncu kadrosuyla öne çıkan The Expendables 3 (Cehennem Melekleri 3) vizyona girmeye hazırlanıyor. Filmin önceki serilerinde de rol alan Jason Statham, aksiyon sinemasını sevdiğini bu filmiyle bir kez daha kanıtlıyor.Aksiyon hayranlarının favori isimlerinden Jason Statham. İngiltere’de doğup büyüyen yetenekli aktör, aksanı ile bir İngiliz olduğunu ele veriyor hemen. Annesi dansçı, babası ise şarkıcı ve sokak satıcısı. Ailesinin mesleğinden dolayı sokak tiyatrolarıyla erken yaşlarda tanışır. Ancak Statham, ailesi gibi sanata değil spora ilgi duyar. Babası ile marketlerde çalışmayı da istemeyince Nortfolk’un yolunu tutup oraya yerleşir. 11 yaşında okuduğu ortaokulda futbol oynamaya başlar. Bunların yanında dövüş sporları ve dalgıçlıkla da ilgilenir. Özellikle dalış branşına olan sevgisi onu 12 yıl boyunca Britanya Ulusal Dalış Takımı’nın bir üyesi yapar. Öyle ki 1992 yılında İngiliz Milli Takımı’nın üyesi olarak katıldığı turnuvalarda dünya 12’ncisi olmayı başarır. Statham, para sıkıntısı yaşadığı günlerde karaborsacılık yaparak geçimini sağlar. Daha sonra kendini ünlü bir giyim markası için modellik yaparken bulur. Ona Hollywood kapılarını aralayan Guy Ritchie ile tanışması da modellik yaparken gerçekleşir.Ve ilk film: Ateşten Kalbe, Akıldan DumanaYıl 1998… Guy Ritchie bir film projesi üzerine çalışıyor. İlk uzun metraj denemesi olacak film için bir sokak serserisi rolüne aktör arıyor. Şimdilerde iki yakın dost olan Ritchie ve Statham, bir giyim markasında tanışma fırsatı bulur o dönemde. Statham’ın hikâyesini dinleyen ve etkilenen Ritchie aradığı sokak serserisi rolünü ona teklif eder. Çekilen Lock, Stock and Two Smoking Barrels (Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana) filmi ile Jason’ın önü açılır ve böylece kariyerine önemli bir başlangıç yapar. Filmin gişeden ve eleştirmenlerden aldığı iyi haberler Ritchie’yi memnun etmiş olacak ki diğer projesi için bir kez daha Statham’ın kapısını çalar. Başrollerini Brad Pitt ve Benicio Del Toro ile paylaştığı Snatch (Kapışma) filminde Turkish (Türk) karakterini canlandırır. Filmin hâsılat gelirleri oldukça yüksek olunca Statham da sonraki filmleri için yerini sağlamlaştırır. Ardından bazı filmlerde yardımcı rollerle boy göstermeye başlar.Aksiyon geliyorum demezStatham, onu bugünkü kariyerine getiren silah ve dövüş sahneleriyle dolu 2002 yapımı olan The Transporter’da (Taşıyıcı) kendini fazlasıyla gösterme fırsatını bulur. Filmdeki birçok dövüş ve araba sahnesini dublör kullanmadan oynayarak yeteneklerini sergiler.. Statham, bu durumu “Araba ve dövüş sahnelerinde kendime güveniyorum çünkü bunlar gerçek hayatta da başıma gelen olaylar.” diyerek açıklıyor. Serinin diğer filmlerinde de aynı başarıyı sergileyerek rolü adeta tek başına kucaklar başarılı aktör. 2003’te yer aldığı The Italian Job (İtalyan İşi) aksiyon sinemasında yerini sağlamlaştırmasına yardım eder. Başarılı oyuncu Revolver (Tabanca), Chaos (Kaos), Crank (Tetikçi), War (Suikastçi), The Bank Job (Banka İşi) ve Death Race (Ölüm Yarışı) ile aksiyon seçimlerini sürdürürken aralarda gelen yardımcı rol tekliflerine de hayır diyemez. İçerdiği şiddet isminden belli olan, afişleri birbirinden ayırt edilemeyen benzer film seçimleriyle kimi zaman eleştirmenlerin tepkisini çeken Statham, tüm bunları kulakardı ediyor ve aksiyonun dozundan asla taviz vermiyor.Statham, ‘Sert Adam’ın hakkını vermeye gayret ediyor. Suçluların hüküm sürdüğü dünyada anti-kahramanlığı ile dikkat çekiyor. Filmlerinde şiddeti seven aktör kendisine yönelik eleştirilere “Aksiyon olsun diye aksiyon yapmanın fazla bir değeri yok.” cevabını veriyor. Prensipleri, kuralları var, filmlerinde onlara saygı duyuyor ve çiğnetmiyor. Suçun, suçluların arasında hep bir B planına sahip. Kendine has özgün bir tarzının olduğunun farkında ve “İnsanlar farklı düşünür, farklı konuşur ve elbette farklı dövüşür.” diyor.Jason Statham, 2011’de Blitz ve The Mechanic filmleriyle kaldığı yerden devam eder aksiyona. Aynı yıl içinde Killer Elite (2011) filminde Cliwe Owen ve Robert De Niro ile bir araya gelir. Bir yıl sonra mafyaya kafa tutmasıyla hayatı allak bullak olan bir adamın hikâyesinin ele alındığı Safe (Koruyucu) için kamera karşısına geçer. Sonrasında ise Parker (2013), Hummingbird (2013) ve Homefront (2013) filmlerinde yer alır. Statham’ın vizyona girmeyi bekleyen üç filmi daha var: The Mechanic filminin devamı olan Mechanic 2, başrolleri arasında bulunan Paul Walker’ın ölümüyle 2015’e ertelenen Fast&Furious 7 (Hızlı ve öfkeli 7) ve Spy.Statham dev kadrodaJason Statham, 2010’da The Expendables (Cehennem Melekleri) filmi ile Hollywood filmlerinin en sevilen sert adamlarıyla oynama fırsatını elde eder. Kimler kimler yoktur ki efsane kadroda; Sylvester Stallone, Jet Li, Dolph Lundgren, Bruce Wills ve Arnold Schwarzenegger. Filmde birkaç paralı askerin, Güney Amerika’da bir diktatörü devirme macerası konu ediliyor. 2 yıl aradan sonra filmin devamı olan The Expendables 2 (Cehennem Melekleri 2) çekilir. İlk kadrodan farklı olarak filme Jean-Claude Van Damme ve Chuck Norris dâhil olur. Lee Christmas karakteriyle izlediğimiz Statham, önümüzdeki günlerde vizyona girecek olan serinin son filmi The Expendables 3’te de yer alıyor.

    0 0

    Yağmur öncesi sıcağın etkisiyle iyice buharlaşmış bir otobüste gündüz saatinde bile dolu dolu gidenler söyleniyor, “Hâlâ 20 yıl önceki hurdaları buraya gönderiyorlar”. Yeni otobüslerin, yeni insanların, yeni hikâyelerin gelmediği mahalleler Nurtepe ve Gazi’de eski bir hikâye yine piyasada: Fraksiyonlar arası çatışma.Binalar İstanbul’u çeper çeper sararken giderek içinde kalan mahalleler var. Önce gecekondu sonra merkez olarak başladıkları yolda şimdilerde hem rantın, hem merkezin içinde sıkışmanın, hem bu sıkışmadan sıyrılamamanın sıkıntısıyla baş başalar. Kağıthane’ye kuşbakışı bakan Nurtepe de, giderek çevresi gökdelen kaleleriyle çevrilen Gazi de, hemen dibinde kentsel dönüşüm mağduru Romanların çadır kurduğu Sancaktepe de bu mahallelerden. Çevrelerindeki mahallelerin çehresi sürekli değişirken onlar bu değişime en fazla tek katlı bir evin yanında yükselen 4-5 katlı acemi apartmanlarla katılabiliyorlar. Apartmanların çoğunun doğalgazı kapıda, önlerindeki asfalt panzer tekerleğinden çökmüş.Mahallelerin ortak rutini, çocukların panzerden kaçmayı, büyüklerin akşamın belli saatlerde kapıyı sıkıca kapatmayı biliyor oluşu. Kör bir kurşun, isabetsiz bir molotof, serseri bir gaz bombası; balkonunuza da düşebilir, salonunuza da. En alt dairelerin fiyatı hep daha ucuz o yüzden. Nurtepe’de oturup Okmeydanı’nda overlokta çalışan Nurdan da öyle söylüyor: “Alt katta kiramız 450 lira ama bu ay cam değiştirme masrafımız vardı.” Nurdan’ı cam değiştirmek zorunda bırakan olay önce Nurtepe’de başlayan sonrasında Gazi ve Sancaktepe’yi de etkileyen fraksiyon çatışmaları. Sakinleri zaten devletle davalı olmaya alışkın. Nurtepe’nin ilk kurulduğu zamanki ismi Çayan Mahallesi. Bu isim resmi kayıtlara hiç geçmemiş olsa da mahallenin kaderinde etkili. Nurtepe HDP seçim bürosu ilk ziyarette kapalı. Sabahın erken saatlerindeki bu ziyaret şüphe uyandırıyor. Yanıma gelen bir genç “Ne aramıştınız?” deyince, gazeteci olduğumu, yaşanan gerginlikle ilgili haber yapmak istediğimi söylüyorum. “Bir saniye” deyip gidiyor. Beş dakika sonra yanında Halit Bey’le beraber gelip kayboluyor. Halit Bey’in seçim bürosuyla ilgisi yok, mahalleden sadece. Anlatmak istedikleri var: “Burada her seçim, her kampanya döneminde gerginlik olur. 2000’lerin başında anadilde eğitim talebiyle ilgili kampanya yapıldığında da sıkıntı yaşanmıştı, fuhuşa karşı mücadele yürütüyoruz denildiğinde de. Asıl sorun kimsenin kimseye söz hakkı vermemesi. Burası kozmopolit bir mahalle, Kürt’ü, Türk’ü, Alevi’si, Zaza’sı var. Herkes kendi siyasi temsilini arıyor ve istiyor haklı olarak. Artık bu birbirinin siyasetine izin vermemek bir gelenek oldu ve haklı olarak rahatsızlık yaratıyor.” Peki bu rahatsızlığın Halit Bey’deki karşılığı ne? “HDP’ye oy vereceğim. Selahattin Demirtaş gönlümde yatandır. Şimdi bunu kahvede söyleyince olay çıkıyor. Kahvelerde konuşmak yasakmış. Kardeşim konuşmaya nasıl yasak koyarsın? Zaten her şeyimiz yasak, bir de sen bunu özgürlük adına bana nasıl dayatırsın?” Nurdan Hanım da benzer bir kaygıyı taşıyor. Ona göre evinin camının kırılmasına neden olan şey İMC TV izliyor oluşu. “Oturduğum evde istediğim kanalı izleyemeyeceksem ne anlamı var?” diye sitem ediyor.Kampanya yapılamaz“Kampanya niye yapılamıyor?” sorusuna kendine Nurtepeli devrimci diyen Özgür cevap veriyor. 21 yaşındaki Özgür, geçen yıl üniversiteye girmiş, öğrenci hareketi içinde yer alıyor ve mahallede örgütlenme faaliyeti sürdürüyor. Bunlar kendini ifade ederken seçtiklerinden. Şimdi nöbet tutuyor. HDP’liler bildiri dağıtırken müdahale eden ekipteymiş. “Bu mahalle 1970’te devrimcilerin kurduğu bir mahalle. Harcını onlar taşıdı, temelini onlar attı, yıkımlara karşı onlar savundu. Bütün bedeller devrimciler tarafından ödendi. Şimdi ‘devrimciler siyaset yapılmasına izin vermiyor’ izlenimi oluşturuluyor. Bunlar da yine devrimcilerin buradan çıkmasını sağlamaya yönelik bilinçli provokasyonların etkisiyle oldu. Devletle işbirliği yapıp kendini sandıkta hüsrana kilitleyenler, siyaseti ancak sistem içi yapanlar, halkın iradesine karşı çıkıyor. Halk da buna tepki gösterdi. Bizden yardım isteyenler, açılan stantlardan rahatsızlıklarını belirtenler oldu. Biz de bu iradenin gereğini yerine getirdik. “Ya AKP’ye, CHP’ye, HDP’ye oy vermek isteyenlerin iradesi?” sorum bir süre yanıtsız kalıyor: “Halk bazen sistem içi tercihlere yöneliyor. Çünkü insanlara tek alternatif bu sunulmuş. Bunun dışında temsiliyet olamaz diye düşünülüyor. Oysa Gezi direnişi gösterdi ki, başka bir alternatif de var. Biz bu alternatifleri hatırlatmak ve güçlendirmek durumundayız.”Kan çıkarSancaktepe’de buluştuğum Hüseyin “kan çıkar” diye başlıyor söze. Küçükbakkalköy’den buraya gelmek zorunda kalan ailesiyle 20 yıldır Sancaktepeli. Çatışma yaşanan siyasetlerle ilgisi yok, Alevi derneklerine gidip geliyor. Çatışmalardan duyduğu kaygıyı “Kan çıkar” sözleriyle özetliyor. Nasıl bir hafta geçirdiler? “Burada yoğunluklu çatışma olmadı ama silah kullanıldı. Herkes kendi siyasetinde ısrarcı, kimse halkın beklentisine bakmıyor. Sonuçta burada halk da apolitik değil belli bir muhalif kimliği var ama bu kimliği hayatın her alanında taşımaktan yorgun. Evine gittiğinde insan terliklerini giyip dinlenmek isterken sokaktakine kayıtsız kalamıyor. Çatışmalar insanları bir taraf olmaya zorluyor. Aynı okulda okuyan aynı sıkıntıları çeken insanlar birbirlerine bileniyor. Ülkedeki gerginlikten, ayrımcılıktan burası da nasibini alırsa, Kürt Alevi’ye, Alevi Kürt’e düşman olursa hayatımız iyice zorlaşır. Bu hafta işten gelirken hep gerildim. Şimdi birisi eline bir broşür uzatıyor, diğeri bir başka broşür. Alsan bir türlü atsan bir türlü. Artık hepsini aldım nihayet. Bu sefer de ‘ne biçim insansın bütün broşürleri alıyorsun’ diye eleştirdiler. Delilik hepsininki. Ayrı ayrı delilik.”‘Gazi bırakılamaz’Gazi’de beni kavga karşılıyor. İki amca oğlu iki farklı siyasete düşünce birbirlerine girmişler. İkisiyle de ayrı ayrı görüşüyorum. İlk görüştüğüm Cevahir, siyasetin alternatifini sokakta arayanlardan:“Gazi bir kaledir. 1990’larda devlet saldırısının en yoğun olduğu zamanlarda da buradaki halk yoksulluğuna rağmen boyun eğmedi. Kapımızda panzerle yaşadığımız halde ‘sistem içi olalım, bu mahalleden taşınalım, kendimizi kurtaralım’ diye düşünmedik. Çünkü burası bizim esas yaşam alanımız. Burada bir başka hayatın nasıl fedakârca yaşanabileceği gösterildi. Şimdi bunu terk edelim istiyorlar. Ne için? Meclis’te bir soru önergesine bile karşılık alamayan, devletle pazarlığa oturmuş bir siyaset için. Bu olmaz.”Nazmi, kuzeninin bu sözlerini dinlemeyi reddediyor. Onunla ayrıca buluşuyoruz. Cevahir’i ve temsil ettiği görüşü ‘dar kafalılıkla’ niteliyor:“Rijit siyasetlerle halkın gerçeğini yakalayamadılar. İnsanların stantlarını tekmeleyip, uyuşturucuyla mücadele adı altında rant sağlayıp, bar basmakla siyaset yapılmaz. Kadın hakları açısından bile ne kadar sorunlu bir yerde olduklarının farkında değiller. Ahlakçılık dayatarak solculuk yapıyorlar. Halk da iradesini ortaya koyunca sıkıntı oluyor.”Peki Sancaktepeliler, Gazililer, Nurtepeliler ne diyor bu işe? Son söz Hatice Hanım’da. Hatice Hanım, bütün bu gidişata dur demek için ne yapmalıyız sorusuna kafa yoranlardan. Sözü en azından bir zamanlar geçiyormuş, şimdi geçer mi bilmiyor ama bildiğini söylemeye devam edecek: “Devlete karşı bir olalım, mahallemizi tepemize yıkmasın, çocuklarımız bizim gibi ömürlerini tehditle geçirmesin istedikçe bölündük. Şimdi ben kapı komşumla kavgalı olacaksam, bu siyaset batsın. Ben her hafta bana gaz atan polise şimdi de bunun yüzünden izin vereceksem, bu siyaset batsın. Batsın ki kurtulalım. Bak darbe oldu ne oldu? Kaç akrabamız içeride kırıldı. Artık darbe yapmaya bile ihtiyaçları yok, biz bu acizlikle böyle kavga etmeye devam edelim. Bu siyaset batsın.”

    0 0

    İstanbullu Yazar-Şair Roni Margulies, İsrail Filistin'e her saldırdığında görüşlerine başvurulan bir isim. Çünkü Yahudi asıllı ve siyonizme yönelik sert eleştirileri ile biliniyor. İsrail'i eleştiren Yahudiler hakkında siyonist propagandada özel olarak oluşturulan ‘self-hater' (kendi kendinden nefret eden) tanımlaması Margulies'in hiç umrunda değil. "Ben Siyonizme karşı ne kadar ciddi bir mücadele veriyorsam antisemitizme ve ırkçılığın her türüne karşı eşit ölçüde ciddi bir mücadele veriyorum. Bunun rahatlığı içindeyim" diyor.İsrail'in son Gazze saldırısı diğerlerinden farklı mı yoksa her defasında unutuyor muyuz? Bunu da bir sonraki saldırıya kadar unutacak mıyız?Bence saldırı farklı değil. Nedeni de önceki saldırılarla aynı. Kullandıkları aşırı şiddet ve vahşet de aynı. Sonuçlar da aynı. İsrail yaklaşık 3 yıllık aralarla Filistinlilere saldırıyor. Bunun nedeni bence çok açık. Filistinlilerin devlet kurma doğrultusunda attığı adımları yerle bir ediyor. Adım atmalarını, gelişmelerini engelliyor. Bu, bilinçli bir strateji. 2009'da da böyleydi. 2012'de de. Bugün de öyle. Farklı olan şu; 2006 Lübnan saldırısı ve arkasından 2009 Gazze saldırısı batıda İsrail'e karşı olan sorgusuz destek yaklaşımını kırdı. Devletlerden ve hükümetlerden söz etmiyorum. Kamuoyundan, halktan bahsediyorum. Niye kırıldı? Çünkü o iki savaşta Batı'da insanlar televizyonlarından İsrail'in sivil yoksul ve çaresiz bir halka karşı acımasız bir şiddet uyguladığını gördü. İlk defa bu kadar açıkça gördü. Lübnan'da sivillere karşı savaşıyordu. Hizbullah sonuç olarak sivillerden oluşuyordu. Gazze'de 2009'da İsrail sivil halkın okullarını hastanelerini ve elektrik su gibi altyapılarını çok bilinçli bir şekilde yıktı. Daha öncesinde kısmen II. Dünya Savaşı'nda uygulanan soykırımın verdiği suçluluk hissi nedeniyle, kısmen İsrail'in biraz daha ‘kendileri gibi' insanlar olarak algılanması sebebiyle Batılı tarafından İsrail'e karşı bir yakınlık duygusu vardı. Savaş çıktığı zaman, zaten Batı'da temel düzeyde bir İslamofobi ve Araplara karşı ırkçılık olduğu için Arapları suçlamak daha kolaydı. Ancak 2009'da bu kırılmaya başladı. Olayı gerçek haline daha yakın şekilde görebilme imkanı elde etti, batıdaki sıradan vatandaş. İsrail'in gerçekten çaresiz insanların yaşadığı kamplara girip okullara bombalamasını anbean izledi Batılılar. İlk defa bu kadar yakından izlediler. Bunun siyasi arka planı ne olursa olsun çok acımasız bir davranış olduğu ve eşitsiz güçler arasında bir çatışma olduğu açıkça ortaya çıktı. Böyle bir fark olduğunu düşünüyorum. Bu kez nasıl tepkiler geldi Batı'dan?İngiltere'den örnek vereyim. Saldırının başlamasından kısa bir süre sonra iki cumartesi arka arkaya Londra'da yüzer bin kişi gösteri yaptı. Batı'nın sessiz kalmasının sebebi bahsettiğiniz suçluluk duygusu ve Batılı refleksleri olurken, Arap dünyasının sessizliğini ne ile açıklamak gerek?Ben Batı'da sessizlik olduğunu düşünmüyorum. Halk arasında sessizlik yok. Hükümetler sessiz. Batıdaki hükümetlerin sessiz olmasının nedeni tek kelimeyle söylersek emperyalizm. İsrail Ortadoğu'da batı emperyalizminin karakoludur, jandarmasıdır. Batı emperyalizminin işini gören bir müttefiktir. Dolayısıyla batı hükümetleri müttefikleri olarak gördükleri, çok istikrarsız bir bölgede kendi çıkarlarını savunacak bir varlık olarak gördükleri İsrail'i her koşulda destekliyorlar. Arap hükümetlerinin sessizliğinin nedeni farklı. Bunlar Amerika ile müttefik olmak için, ABD ile iş yapmak için, ABD'nin onları desteklemesini sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bunlar zaten berbat rejimler, krallıklar, emirlikler, şahların kralların yönettiği felaket yerler. Ancak batının desteği ile ayakta durabiliyorlar. Arap halkı için aynı şey söz konusu mu?Bütün Arap ülkelerinde halk, yüzde yüz Filistinlilerin yanındadır. Buralarda halk açısından Filistin sorunu sadece bir insanlık, din kardeşliği filan sorunu değil. Türkiye'de biraz öyle algılanıyor. Onun çok daha ötesinde Filistin sorunu bütün Arap halkları için kendilerinin ne kadar ezildiğini, on yıllardır onurlarının ayaklar altına alındığını hatırlatan, simgeleştiren, kanayan bir yaradır. Bu, o berbat Arap liderlikleri için büyük bir sorun. İktidarda kalabilmeleri için en azından bir ölçüde kendi halklarının talebini karşılayabilmeleri gerekiyor. Ama İsrail'e karşı savaşmayı ABD ile araları bozulacağı için istemiyorlar. Her zamanki gibi bu sefer de sessiz kaldılar. Sessiz kalmak ne kelime, Mısır'daki diktatör tünelleri kapattı ya. Mısır'da yönetim değişikliğinin İsrail'in elini güçlendirdiği yorumlarına katılıyor musunuz?Bütün Arap devrimleri, hem Amerika hem İsrail'in paniğe kapılmasına sebep oldu. Çünkü tabandan gelen bir ayaklanma ile kurulacak rejimlerin Amerika yandaşı olmayacağı açık. Filistinlileri desteklemeye çok daha yatkın olacakları belli. Bu nedenle zaten hemen Libya'da doğrudan müdahale ettiler. Mısır'da daha karmaşık bir şekilde müdahale ettiler. Tabi ki Sisi'yi destekliyorlar. Çünkü Sisi'nin askeri rejimi ABD'nin çok da rahatsız olacağı bir şey yapmayacaktır. Hiçbir askeri rejim yapmaz zaten. Mısır'daki darbe ABD'nin bölgede yeniden ipleri eline geçirme çabasının bir unsuru. Doğrudan doğruya ABD yapmıştır demiyorum. Ancak tabii ki faydasınadır. Bir ölçüde desteklemiştir, hangi ölçüde bilemeyiz. Hem Amerika hem de bölgenin egemenleri açısından ideal durum şudur: Bütün Arap ülkelerinde gerici krallar şahlar filan tarafından yönetilen rejimler olacak, bu rejimler ABD'yi dost görecek ve İsrail'le de arıza çıkarmayacak. Arap devrimleri bunu darmadağın etti. Çok korktular. Şimdi yeniden kendilerine uygun istikrar kurma peşindeler. Ama kolay değil. Ben örneğin Mısır'da meselenin bittiğini düşünmüyorum. Tahrir meydanına inen o milyonlar bugün yarın tekrar çıkacak meydana. Üstelik Sisi Filistinlilere yardım etmeyerek, tünelleri kapatarak bence kendi ölüm fermanını hazırlamıştır. Zaten tabanda Sisi'ye karşı muazzam bir öfke vardı, o öfke beş katına çıkmıştır. İsrail'i durdurmanın bir yolu var mı? Kim ya da ne durdurabilir İsrail'i?Bunun iki yolu var. Biri çok gerçekçi değil. Biri bence çok gerçekçi. Gerçekçi olmayan şu: ABD'de devrim olur. ABD'de sosyalist bir düzen kurulur, ABD İsrail'e desteğini keser. Bu durumda İsrail'in varlığını şimdiki haliyle sürdürmesi zor olur. Bunun gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Daha gerçekçi olan çözüm Arap ülkelerinde halk ayaklanmalarının olması. Ben bu lafı beş yıl önce söyleseydim bütün okurlarınız ‘amma da hayal görüyor' diyeceklerdi, ama Arap devrimlerinden sonra o kadar hayali görünmüyor. Bunu neden önemli buluyorum? Çünkü şunu anlamak gerekir: İsrail'de sıradan vatandaş kendisini bir düşman denizinde çevrelenmiş olarak algılar. Kendisini denize dökmeyi planlayan bir düşmanla karşı karşıya olduğunu algılar. Bu algının temel nedeni İsrail'in resmi ideolojisidir. İsrail vatandaşına devlet böyle anlatır. Arap düşmanlığını sürekli canlı tutmak için öyle anlatır. Ve bu İsrailli vatandaşa gerçekçi gelir. Çünkü 1948'den beri gerçekten de savaşlar yaşanmıştır. Bu savaşların hepsini İsrail başlatmış, ama İsrailli vatandaş böyle düşünmüyor. Düşman bizi ezmeye çalışıyor diye düşünüyor. Bu durumda İsrailli demokratların, sosyalistlerin bile kendi devletlerini zayıf düşürecek her şeyden kaçınıyor olmalarını anlamak gerekir. Bunu değiştirmenin yolu şudur: Arap ülkelerinde başta Mısır olmak üzere öyle rejimler ortaya çıkmalı ki, o rejimler İsrail halkını 'biz sizi denize dökmek filan istemiyoruz, beraber yaşamak istiyoruz' diyerek ikna etmeleri gerekir. Bunu generaller şahlar filan yapamaz, bunu Tahrir'dekiler yapar. Tahrir meydanında ırkçılığa, antisemitizme karşı olunduğu açıkça ortaya çıktığında, İsrailli vatandaş da silahını bırakır.Söylediklerinizden İsrail halkının büyük bir bölümünün saldırıları desteklediği anlamı çıkıyor?Evet. İsrailli Yahudi vatandaşları arasında bugüne kadar olan bütün savaşlara destek oranı çok yüksek. Bunun Yahudilikten filan kaynaklanmadığını anlamaya çalışmak çok önemli. İsraillinin algısı az önce anlattığım gibi. Resmi ideoloji sürekli bu algıyı pekiştiriyor, “çevremiz düşmanla kaplı”. İkincisi, devletin bu propagandası vatandaşa çok hayali gelmiyor. Maddi bir temeli varmış gibi duruyor. Gerçekten sürekli savaş yaşanıyor çünkü. Bu durum sıradan İsrail vatandaşını nasıl etkiliyor?İnsanlar doğal olarak güvenli yaşamak, tehdit altında olmamak, günlük hayatını mümkün olduğunca huzur içinde sürdürmek ister. İsrail vatandaşı da temel olarak bu isteğe sahip, ama bunu Arapların ve Filistinlilerin engellediğini düşünüyor. Kısmen bilmediği için, kısmen devlet propagandasına inandığı için, kısmen zaten ister istemez silahla iç içe olduğu için. Sürekli askerlik yapıyor. Üç beş yılda bir savaşa giriyor ve evinde silahı var. Dolayısıyla duygusallık, hassasiyet filan yok oluyor. Bunu anlayabilmek gerek. Kabullenmek için değil. Ama çözüm nasıl olur diye düşünmek istiyorsak, bunu hesaba katmadan çözüm bulamayız. Yahudi kökleri olan biri olarak İsrail'in politikalarını eleştirmek daha mı kolay daha mı zor?İsrail kurulduğu günden beri İsrail devletinin politikalarını, yani 'Yahudi olmayan herkesi dışlama politikasını', yayılmacılık politikasını, militarist politikalarını, İsrail vatandaşı olan Filistinlileri ikinci sınıf insan olarak yaşatmak yani ırkçılık yapmak gibi politikalarını eleştiren Yahudi sayısı hem İsrail'in içinde hem İsrail'in dışında Müslümanların sayısından daha fazladır. Buna okuyucularınız şaşıracaktır, biliyorum, çünkü beni istisnai sanıyorlar. Ben istisnai değilim. Dünya antisiyonist Yahudilerle dolu. Ama İsrail devletinin politikaları, en başından beri Siyonizmi eleştiren Yahudileri ve Siyonizmi eleştiren başka herkesi antisemit olarak suçluyor. Buna çoktan alıştık. Yahudileri ya da Yahudi kökeni olanları nasıl antisemit olmakla suçlayabiliyor?Bunun Siyonist propagandada özel bir ifadesi var. “Kendi kendinden nefret eden” şeklinde bir ifade. Yani “self-hater”. İsrail'i 1948'den beri çok sayıda Yahudi eleştirmiştir. İsrail devleti ise bu Yahudileri her zaman 'kendinden nefret eden' olarak, hatta Yahudi düşmanı olarak damgalamaya çalışmıştır. Beni rahatsız etmiyor bana antisemit denilmesi. Türkiye Yahudi cemaati içinde de beni böyle görenler var. Beni rahatsız etmiyor. Çünkü ben Siyonizme karşı ne kadar ciddi bir mücadele veriyorsam antisemitizme ve ırkçılığın her türüne karşı eşit ölçüde ciddi bir mücadele veriyorum. Dolayısıyla ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum. Bana kimse ırkçı diyemez. Bunun rahatlığı içindeyim. Benim açımdan İsrail devletinin politikalarını eleştirmekle Güney Afrika Cumhuriyeti'nin apartheid dönemi politikalarını eleştirmek arasında bir fark yok. Tamamen tutarlı olduğumu düşünüyorum. Irkçılığın her türüne karşıyım. Irkçılık yapanların benimle aynı dini paylaşıyor olmaları beni hiç ilgilendirmez. Kötülük, haksızlık sadece benim sevmediğim insanlar yaptığı zaman eleştirilen bir şey olursa çok anlamlı değil. Bana benzer insanlar yaptığı zaman eleştirmeliyim asıl.Mario Levi'nin boykot listesinde yer almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Olayı tam bilmiyorum, ama sadece Yahudi olduğu için boykot listesine alındığı doğruysa, bunun adı ırkçılıktır. Boykot filan değildir. Levi hiçbir yerde İsrail devletinin politikalarını desteklemiş değil. Eleştirel baktığına da eminim. İsrail Genelkurmayı bir şey yapacağı zaman Levi'ye danışmıyor. Bana da danışmıyor.Sorunun çözüleceğine dair bir umudunuz var mı?Kısa vadede hayır. Önce Sisi, ardından Esad devrilecek. Arkasından bütün Arap diktatörleri devrilecek. Arap halkları tarafından. O güne kadar Filistinlilerin durumu çok zor. Ama mücadeleye devam etmeleri gerekiyor. 1948'den beri mücadele ediyorlar. Bu mücadelede herhangi bir başarı kazandılar mı? Pratik olarak hayır. Ama neyi kazandılar? Filistin sorununun dünya gündeminden düşmemesini kazandılar ve bu az şey değil. Eğer bu mücadele olmasaydı 'Filistin sorunu' diye bir şeyi biz bugün konuşmayacaktık. Dünyanın gündeminde böyle bir şey olmayacaktı. Filistinliler Kuzey Amerika'daki Kızılderililer gibi olacaktı. Bu mücadeleyi sürdürdükleri takdirde eninde sonunda Filistin'de demokratik, laik bir devlet kurulacaktır.İsrail, kendisine yöneltilen eleştirilerin çoğunu 'antisemitizm' diyerek geri çeviriyor. Fakat şiddetini artıran saldırılar antisemitizmin artmasına sebep olmaz mı?Arttı bile. Yıllar önce Newsweek Türkiye için yazdığım bir yazıda 'Dünya Yahudileri için en büyük tehlike İsrail' demiştim. İsrail'in her saldırısı, yaptığı her vahşet dünyanın her tarafında, başta Ortadoğu olmak üzere, Yahudi düşmanlığının yükselmesine yol açıyor. Türkiye'de de böyle. Geçen hafta İHH Başkanı Bülent Yıldırım 'İsrail'in parasının önemli bir kısmı Türkiye Yahudilerinden geliyor' gibi bir laf etti. Yetmedi, 'Türkiyeli Yahudiler İsrail'e savaşmaya gidiyor' dedi. Tümüyle zırvalık. Ve tehlikeli bir zırvalık. Bülent Yıldırım ara ara görüştüğüm bir kişi. Bu lafı ettiği zaman yarın öbür gün ne olacağının farkında olmamasına şaştım. Birileri 'sen İsrail askerisin' diye İstanbul'da gariban bir Yahudiye saldırabilir. Daha dün gazetelerde 'IŞİD'ın askerlerinin yüzde 10'u Türk' diye bir haber vardı. Buradan yola çıkıp 'Türkler IŞİD'i destekliyor' denebilir mi? Bu ırkçılık olur. Yahudiler arasında da İsraili maddi olarak desttekleyen birileri olabilir, ama bundan tüm Yahudileri nasıl sorumlu tutarsın?Türkiye'de durum nasıl?Türkiye'de Yahudi ile siyonist arasındaki ayrım çok muğlaktır. Çoğu Türk bu ayrımı yapmaz. İsrailli ile Yahudi arasındaki ayrım da muğlak. Ben İstanbulluyum, Türkiye vatandaşıyım, bu benim için bir övgü kaynağı da değil üzüntü kaynağı da. Hasbelkader burada doğmuşum. İsrail ile hiçbir alakam yok. Politikalarını hiçbir zaman desteklemedim. Ama adım gibi eminim bana bakan Türkiyeli Müslümanlar Yahudi görüyor. İstanbullu Roni'yi görmüyor. En azından potansiyel olarak düşman, Arap katili, Filistinli katili olarak görüyor. Bana kimliğim nedeniyle bir sürü özellik atfediyor, halbuki bunların hiçbiri bende yok. Sokaktaki gariban Yahudi de öyle olabilir ya da olmayabilir. Ona sırf Yahudi diye saldırırsan bu ırkçılıktır. Üstelik Kuran'da çok açıktır, kavmiyetçilik yasaktır. Nokta. Bunu bilmeyen Müslüman karşıma çıkmasın.Onlara ırkçı değil kavmiyetçi diyorum Bu bağlamda Türkiye'de son dönemde azınlıklara yönelen 'ayrımcı söylemleri' nasıl değerlendiriyorsunuz?Bir başbakan Ermenileri herhangi bir şekilde kötü gösteren bir laf ettiği zaman bunun sokakta etten kemikten insanlar için bir sonucu olduğunu bilmeli. Aslında hepimiz ne dediğini biliyoruz, ancak iddia ettikleri gibi tam öyle demek istememiş bile olsa, bunun sıradan vatandaş açısından olumsuz bir neticesi var. Bunu düşünmeyen bir başbakan nasıl olur? Zaten daha önce de benzer ifadeler kullanıldı. Abdullah Gül, 'Annesi Ermeni' diyen bir kişiyi mahkemeye verdi. Sanki birine Ermeni demek suçmuş gibi. Önce güzel tepki gösterdi. 'Olabilir, bu memlekette Ermeni vatandaşlar da vardır' dedi. Nokta koyup susması gerekiyordu. Ben çok takdir etmiştim. Sonra gitti dava açtı. Neyin davasını açıyorsun? Diyeceksin ki ‘benim anneannem Ermeniyse ben bununla gurur duyarım'. Davayı niye açıyorsun? Çünkü aslında kavmiyetçi. Irkçı demiyorum, kavmiyetçi diyorum. Çünkü onların kendi fikir dünyasında ırkçı diye bir kavram yok. O benim mahallemin kavramı.Müslüman kamuoyu beni eskisi kadar sevmiyorDindar kesimlerle aranız eskisi kadar iyi değil mi artık?Türkiye Müslüman kamuoyunun benim farkıma varması şu şekilde oldu. Bir İsrail saldırısından sonra gazetede bir yazı yazdım. O yazıyı gören birileri beni televizyona çağırdı. Söyleşiler yaptılar. Müslüman kamuoyu bir Yahudi'nin İsrail yönetimini eleştirmesini istisnai bir şey zannettiği için çok ilgilendi. Sonra ben Taraf gazetesinde köşe yazarı olunca bu kamuoyu baktı 'bu herif sadece Siyonist politikaları eleştirmekle kalmıyor, Türkiye devletinin Kemalist ideolojisini de, İslamofobi'yi de eleştiriyor. Bu sadece antisiyonist değil, matrak bir herif' diyerek bir aşk yaşadılar benimle. Bu bir iki yıl önce sona erdi. Çünkü ben Kemalist devletin Müslümanlara yaptığını eleştirdiğim gibi, Recep Tayyip Erdoğan'ın Gezi'deki çocuklara yaptığını da, bunun gibi otoriter her türlü politikasını ve tüm polisiye eylemlerini de eleştiriyorum. Bir başbakan silahsız protesto yapan geniş kitlelerin üzerine silahlı polis gönderip sekiz delikanlının ölümüne sebep oluyorsa bunu eleştirmeyenler düşünsün. Ben eleştirdim. Dolayısıyla geniş bir kesim benden boşandı. Bu durum da beni rahatsız etmiyor. Çünkü ben o kitlenin yarın öbür gün 'bu herif haklıymış' diyeceğini düşünüyorum. Çünkü Erdoğan'a oy veren kitlenin içinde o gençlerin öldürülmesinden vicdanı sızlayan, Ergenekoncuların tahliye edilmesinden rahatsız olan, yargının hallaç pamuğu gibi atılmasından tedirgin olan çok sayıda insan olduğuna inanıyorum. Ama şimdilik o kitle 'bu hükümet düşerse başımıza daha kötüsü gelir' düşüncesiyle olanlara göz yumuyor. Yarın öbür gün göz yummanın getirdiği vicdan sızısını yaşayacaklar. O gün barışacağız.

    0 0

    Tarihî binalara dokunan tahribat eli defalarca gündeme gelmesine rağmen restorasyonlar sırasında yapılan hatalar ilgili kurumlarca kaale alınmıyor. Ehemmiyet verilmeyen binalardan geriye ziyaretçilerin gördüğü trajikomik manzaralar kalıyor.Yıkılma tehlikesi veya tamirat ihtiyacı bulunan cami, tekke, külliye, sebil gibi tarihî eserler yakın dönemde bir bir elden geçiriliyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın yürüttüğü projeler, belediyelerin de desteğiyle adeta bir furyaya dönüştü. Restore ediyoruz denilerek süslenen dev reklam panoları şehrin geniş caddelerini kaplıyor. Ne var ki, ortaya çıkan sonuçlar çoğu zaman niteliksiz işçilik ve tarihî dokuya zarar verdiği gerekçesiyle eleştirilerin hedefi konumunda.Fatih’teki Tarihî Murat Molla Kütüphanesi yakın zamanda biten projelerden. Çalınan levha yerindeki boşluğa, yenisi yerleştirilmişti. Fakat şimdiki kitabe okunmaktan çok bir patates baskısını andırıyor.Bugüne kadar uzman restoratör ve meslek mütehassısı çevreler, çeşitli vesilelerle işleyiş konusundaki şikâyetlerini dile getirdi fakat bu çağrılardan ciddi bir netice alınamadı. Sıkıntılar devlet mecralarınca nazar-ı dikkate alınmasa da uluslararası restorasyon forumlarında konuşulmaya ve alay konusu olmaya devam ediyor. Kamuoyu, İstanbul Fındıklı’daki Süheyl Bey Camii, Sultan Vahdettin Köşkü ve İstiklal Caddesi’ndeki Ağa Camii gibi kötü restorasyonla bir nebze hassaslaşırken, aynı türden başka vakalar şehrin başka yerlerinde de görülüyor. Bugüne dek birçok ‘yenilenmiş’ mabet ve kutsal mekân restore edildi denerek halkın hizmetine sunuldu. Aşağıda sayacağımız misaller bir seri katilin hâlâ elini kolunu sallayarak şehirde restorasyon yaptığını gösteriyor.2007 yılında çalınan sağdaki kitabe, binanın Sultan II. Abdülhamid Han tarafından tamir ettirildiğini anlatıyordu. Restorasyonda kitabenin eski hâli bile taklit edilememiş.Adeta Sulu Boya çalışmasıMurat Molla Kütüphanesi Fatih ilçesi sınırları dahilinde bulunan onlarca manevî yapıdan sadece biri. Tevkii Cafer Mahallesi’nde bulunan kütüphane, Damadzade Mehmed Murad Efendi tarafından 1775 senesinde kurulmuş. Beraberindeki tekke ile bir nevi külliye özelliği taşıyor. Zaman içindeki kesintilerle birlikte asli vazifesini sürdüren yapı II. Abdülhamid Han devrinde bir yangın geçirmiş (1890). Tahrip olan binanın tecdidine binaen kapısının üzerindeki kitabeye bir de tamir kitabesi eklenmiş. Restorasyon kazasının hikâyesi de burada başlıyor. Kütüphanenin sülüs hatlı asıl kitabesinin yanındaki manzum talik levha 2007 yılında kaybolmuş. Çevre esnaf, tarihî levhanın kendiliğinden düştüğünü ve kırılan parçaların çöpçü tarafından atıldığını iddia ediyor. Hasılı, uzun bir müddet boş kalan levhanın yerine Fatih Belediyesi ve İl Özel İdaresi tarafından ortak yürütülen çalışmada yeni bir levha eklenmiş. Fakat kitabenin yeni hâli boş kalan hâlini mumla aratıyor. Uzaktan, anlaşılmayacak kadar garip durmuyorsa bile okumaya kalkıştığınız vakit acı gerçek kendini ele veriyor. Kitabedeki yazılar sanki acemice yapılmış siyah ve beyaz bir sulu boya çalışması kıvamında. Üst üste binmiş belirsiz şekillerde Arap harflerinin alakası yok. Eski harfleri bilen dikkatli kimseler de sınırlı olduğu için, civardaki hiç kimse durumun vahametini fark etmemiş. Dahası, kütüphane şimdilerde bir cemaatin İslâmî ilimler ihtisas kursu olarak kullanılıyor. Okunabilseydi, kitabede şunların yazılı olduğunu anlayacaktık:Bu hankâh-ı feyz-penâh-ı Molla MurâdOlmuşdu kalb-i âşık-ı efkende-veş harâbYapdırdı padişâhımız Abdülhamîd HânÜç yüz sekizde oldu nakşibend ü feth-i bâbBu bâb-ı müstetâb açıldıkça subh u şâmVersin o şâh-ı a’zama Hakk ömr-i bî hisâbSene 1308Vefa semtindeki ‘restorasyon’ cemaat eliyle gerçekleşmiş. Eski bir kilise olan Molla Gürâni Camii dışındaki haçlar, el yordamıyla ve çimento sıvanarak kapatılmış.Cemaat eliyle yapılan kapama böyle olurVefa semtinde bulunan Molla Gürani Camii, eski Hagios Theodoros Kilisesi’nden devşirme bir yapı. İstanbul’da kalan en eski kilise yapılarından ve Fatih Sultan Mehmet’in hocası tarafından bir İslam mabedine dönüştürülmüş. 12. asrın başlarında yapıldığı anlaşılan tarihî mabedin günümüze ulaşmasını yine bu tebdil hareketine borçluyuz. Çünkü bugüne kadar insan unsurundan arınmış bütün tarihî yapılar atıl kalıp yok olmaya mahkûm olmuş. Geçtiğimiz aylarda yine aynı sebeple gündeme gelen cami, içinde gerçekleşen kültür cinayetleriyle bir gazetede haber olmuştu.Caminin hemen bitişiğine yapılan gecekondu, harap olan Bizans süslemeleri ve tuvalete çevrilmiş papaz odası kamuoyuna yansımıştı. Yalnız başka bir husus var ki, cemaatin nasıl bir mabette ibadet ettiklerinden habersiz olduklarını gösteriyor. Caminin yola bakan dış cephe panolarındaki haç kabartmalar adeta kör kazmaya kurban edilmiş. Zira namaz kılınan mekânın dışında bulunan haç işaretleri çimento harcıyla sıvanmış. Sıvama işleminin daha ilk bakışta herhangi bir alete gerek duyulmadan el yordamıyla yapıldığı anlaşılıyor. İstanbul’un orta yerindeki bu tarihî camiyi ziyaret edenler, biraz da tarih biliyorlarsa şu soruyu muhakkak soracaktır: Kiliseyi beş yüz sene evvel camiye dönüştüren Fatih Sultan Mehmet’in hocası Molla Gürâni ve Kanunî’nin Seyhülislâm’ı Ebussuud Efendi dahi bu haçları görmedi de günümüz cami cemaati namaz kılınmayan bu yerdeki haçları gördü?Restorasyonla giden Bohemya kristalleriİstanbul Boğazı’nın incilerinden biri olan Hamid-i Evvel Beylerbeyi Camii, 2013 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün başlattığı restorasyon çalışmasıyla yenilendi. Burada bulunan İstavroz Sarayı yerine 1778 yılında inşa edilen cami, Sultan II. Mahmut devrinde önemli değişiklikler geçirmiş, hemen yanına bir muvakkithane ile çeşme yapılmıştı. Bugünlerde o çeşme hemen kıyısında yer alan çay bahçesinde bulunuyor. Tekrar camiye gelirsek, Beylerbeyi Camii son olarak 1983 yılında ciddi bir bakım geçirmişti. Sponsorluğunu özel bir şirketin yaptığı restorasyon çalışmaları geçtiğimiz haftalarda tamamlanarak, cami ibadete açıldı. Fakat caminin tecdit edilmiş halinde birtakım değişiklikler söz konusu. Mihrabın yanında yer alan tarihî balmumu şamdanları ve bohemya tarzı avizeleri eski yerinde değil. Tamire götürüldüğü söyleniyor. Bunun yerine ekseri yeni inşa edilen camilerde kullanılan metal avizeler konulmuş. Yeni cami içindeki farklılıklar bununla da bitmiyor. Üzeri ahşap ile örtülen klimalar tam da caminin çinilerle süslü süpürgelik kısmını kapatmış. Umarız altta kalan çiniler montaj esnasında zarar görmemiştir.

    0 0

    Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü filmi Kış Uykusu, Türkiye’yi Oscar’da temsil etmeye hazırlanıyor. Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde yarışacak olan Kış Uykusu, Oscar’ı kazanması halinde bir ilke imza atacak. Akademi yolculuğundan bugüne kadar eli hep boş dönen Türkiye, 1964’ten beri Oscar’ın hayalini kuruyor.Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanatsal Etkinlikler Komisyonu, nihai kararını açıkladı: ‘Kış Uykusu’ Oscar yolcusu. 67’ncisi düzenlenen Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan Nuri Bilge Ceylan imzalı Kış Uykusu filmi Türkiye’nin Oscar aday adayı olarak seçildi. Film, ilk beş aday arasına kalırsa 22 Şubat 2015’te gerçekleştirilecek 87. Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film dalında Türkiye’yi temsil edecek. Ödülü şayet, Kış Uykusu kazanırsa bir asrı geride bırakan Türk sineması da Oscar heykelciğinin ilk kez sahibi olacak.Nuri Bilge’nin filmlerinin Oscar’a aday adayı olmasına yabancı değiliz. Onun ilk Akademi yolculuğu 2002’de Uzak ile başlıyor. Dördüncü adaylığı olan Kış Uykusu, taşrada yaşayan bir yarı aydının hikâyesini konu ediniyor. Başrollerini Haluk Bilginer, Melisa Sözen ve Demet Akbağ paylaşıyor. 67. Cannes Film Festivali’nde aynı zamanda Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) Ödülü’ne de layık görülen filmin ana yapımcılığını Zeynep Özbatur Atakan’a ait Zeyno Film üstleniyor. Kış Uykusu’nun Oscar’da ilk beş aday arasında olup olmayacağı, takvimler 15 Ocak 2015’i gösterdiğinde belli olacak.Nuri Bilge Ceylan‘ın Kış Uykusu filmi 67. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünün sahibi oldu.Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını genellikle Avrupa ülkeleri kucaklıyor. Bugüne kadar ödülü en çok evine götüren ülke 11 ödülle İtalya. Onu adaylıklarının fazlalığıyla takip edense, Fransa. Türkiye ise heykeli kucaklamak bir yana ilk beş aday arasında bile yer alamadı. Yirmi defa kapısını çaldığımız Akademi’den her seferinde hayal kırıklığıyla döndük. Akademi’nin ne istediğini, neyi sevdiğini tam anlayamasak da Los Angeles yollarını aşındırmaktan da alıkoyamadık kendimizi.Oscar’la imtihanımızTürkiye, Akademi’yi 1964’te keşfediyor tabir-i caizse. İlk Oscar aday adayımız aynı yıl Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kucaklayan Metin Erksan imzalı Susuz Yaz (1964). Avrupa arenasında elde ettiği büyük başarıya rağmen ödülü alamıyor. Kazanamasa da umut dolu bir serüvenin ilk adımı oluyor. İkinci aday adayını seçmek için 1989’u bekliyoruz. Tunç Başaran’a ait ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ 62. Oscar Ödülleri’nde temsil ediyor bizi. Ardından 1992’de çekilen ve yönetmen koltuğunda yeniden Tunç Başaran’ın oturduğu ‘Piano Piano Bacaksız’ filmi, bir yıl sonra ise Erden Kıral’ın ‘Mavi Sürgün’ü Türkiye’nin aday adayı. Yıl 1994 olduğunda Akademi’ye ilginç bir seçim sunuyor Türkiye; Orhan Oğuz’un imzasını taşıyan Manisa Tarzanı. Tabii ki sonuç yine değişmiyor.1997’ye kadar bekliyoruz. Yavuz Turgul, eleştirmenlerin beğenisini kazanan Eşkıya’sı (1997) ile can suyu döküyor adeta Akademi umutlarına. Ancak bir kez daha eli boş dönüyoruz. 1999’da aday adayı olarak Tomris Giritlioğlu’nun çektiği ‘Salkım Hanım’ın Taneleri’ filmi deniyor şansını. Giritlioğlu, Oscar’ı kazanamadı belki ama Türkiye’nin bu kategoride aday gösterdiği ilk kadın yönetmen olmayı başardı.2000’li yıllara girdiğimizdeyse bağımsız sinema ön plana çıkmaya başlıyor. 2000’de Reha Erdem’in ‘Kaç Para Kaç’, 2001’de Handan İpekçi’nin ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ı aday adayları olarak seçiliyor. Filmler gönderiliyor fakat heykelciğe sahip olmak hep hayal olarak kalıyor. 2002 yılında Akademi’ye sunduğumuz Ümit Ünal’ın yönetmenliğini yaptığı ‘9’ ismini taşıyan film de diğerleriyle aynı kaderi paylaşıyor.Başarısını günden güne artırarak yol alan yönetmenlerimizden Nuri Bilge Ceylan meydana çıkıyor 2003 yılında. Cannes Film Festivali dâhil olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen filmi ‘Uzak’ ile ilk kez aday adayı oluyor Oscar’a. O yıl ödül Kanada’ya gidiyor gitmesine fakat Ceylan’ın Oscar yolculuğu başlamış oluyor. Yavuz Turgul 2005’te yeniden gösteriyor kendini. Eşkıya’da olduğu gibi yol arkadaşlığını bozmadığı ve başrolünde yer verdiği Şener Şen’li ‘Gönül Yarası’ ile ikinci adaylığını yaşıyor. Yüksel Aksu’nun oyuncularının tamamına yakınını yöre halkından seçtiği filmi ‘Dondurmam Gaymak’ 2006’da bekleneni veremiyor. Bir yıl sonra aday adayı olan Özer Kızıltan imzalı ‘Takva’ da sonucu değiştiremeyenlerden oluyor.“Olmuyor işte. Bırakın asıl beşlik listeyi, ilk dokuzluk kısa listede bile yer alamıyoruz” diyorduk ki; 2008’de düzenlenen 61. Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’a En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandıran ‘3 Maymun’, 81. Akademi Ödülleri’nde yabancı film dalında son dokuz film arasında yer almayı başaran ilk Türk filmi oluyor. Ceylan, ilk beşe kalamasa da Oscar’ın imkânsız olmadığını kanıtlıyor. 2009’a geldiğimizdeyse yönetmenliğe o yıllarda yeni yeni ısınan Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği ‘Güneşi Gördüm’ filmi aday seçiliyor. 2010’da ise Semih Kaplanoğlu’na ait Yusuf Üçlemesi’nin son halkası olan ve 60. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanan ‘Bal’, Akademi’ye gönderiliyor. Ne yazık ki beklenen yine gerçekleşemiyor. Oscar yolculuğumuzun tanıdık simasıdır artık Nuri Bilge Ceylan. Üçüncü adaylığını 2011’de Cannes Film Festivali’nden ödüllü ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmiyle alıyor. İranlı yönetmen Asghar Farhadi imzalı Bir Ayrılık filminin ödülü kucakladığı törende Ceylan, yine ilk beşe kalamıyor. 2012’de İsmail Güneş’in ‘Ateşin Düştüğü Yer’ filmi Oscar aday adayı olarak Türkiye’yi temsil ediyor. Geçtiğimiz yıl Akademi’ye gönderdiğimiz aday ise Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ‘Kelebeğin Rüyası’ydı. Film 1930’lar Türkiye’sinde Zonguldak’ta yaşayan ve genç yaşta veremden ölen şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayat hikâyelerini anlatıyor. Oscar’ı, bu alanda ustalaşan İtalya, La Grande Bellezza (Muhteşem Güzellik) filmiyle evine götürünce, bize kez daha Akademi kapısından eli boş dönmek düşüyor.Akademi, aday adaylarından ne istiyor?Her yıl 70’i aşkın ülkenin başvurduğu ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ ödülü, kişilerden daha ziyade filmin temsil ettiği ülkeye veriliyor. Yani yönetmen kazandığı ödülü filmin yapım ülkesi adına kabul ediyor. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından 1947’den beri verilen ödülün alınabilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi gerekiyor. Aday adayı filmler 1 Ekim-30 Eylül tarihleri arasında Akademi’ye gönderiliyor. Filmlerin en geç eylül sonuna kadar ülkelerinde en az bir hafta boyunca vizyona girmiş olması gerekiyor. Adı üzerinde yabancı dilde yapılmış en iyi filmi arayan Akademi, öncelikle diyalogların çoğunluğunun İngilizce dışında bir dilde olmasına bakıyor. Tabii bununla beraber çekim yerinin de Amerika Birleşik Devletleri dışında bir ülke olmasını istiyor. Filmlerin sürelerinde 40 dakikadan uzunluk zorunluluğu bulunuyor. Filmini bu dalda Akademi’ye aday olarak gönderen ülkelerin Los Angeles il sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösterim yapmaları gerekiyor. Adaylar iki aşamalı elemeden geçtikten sonra kesinleşiyor. Aday listesinin açıklanmasına bir hafta kala ilk dokuz filmin bulunduğu kısa liste açıklanıyor. Daha sonra asıl adayların yer aldığı beş filmden birine Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı veriliyor. Türkiye’de ise Oscar adayı olacak filme Sanatsal Etkinlikler Komisyonu’na bağlı meslek birliklerinden ve örgütlerinden temsilcilerin katılmasıyla oluşturulan jüri karar veriyor.

    0 0

    Ergenlerin gözdesi Justin Bieber, yetişkin insanlar arasında pek sevilmiyor. Görünüşe göre durum hayvanlar âleminde de pek farklı değil.Rusya’da yaşayan Igor Vorozhbitsyn isimli balıkçı, balık tutmaya gittiğinde bir ayının saldırısına uğradı. Balıkçının imdadına cep telefonu yetişti. Balıkçının tam da bu sırada çalan cep telefonu, ayıyı korkutup kaçırmayı başardı. Çalan cep telefonunun melodisi, Justin Bieber’ın ‘Baby’ şarkısından başkası değildi.Uçan bir fare gördüm sankiFareler, çayır çimen yerlerde yaşayanların kâbusu sanırdık ama öyle değilmiş. Hindistan’ın Batı Bengal eyaletinin başkenti Kalküta’dan başkent Yeni Delhi’ye gitmek için havalanan Hindistan Havayolları’na ait yolcu uçağında çok sayıda fare olduğu anlaşıldı. Uçuş görevlileri koridorda fareleri görünce pilota haber verdi. Elektrik kablolarını kemirme ihtimaline karşı uçak acil iniş yapmak zorunda kaldı. Farelerin uçağa, yiyeceklerin kokularını alarak girdiği aktarıldı.Önce kurşun sonra ödülTayland’ın Bang Chan bölgesinden üç polis, uyuşturucu satıcısı zannettikleri, hukuk okuyan bir kız öğrencinin arabasına ateş açmış ve lastikleri patlayan araç kaza yaparak ağır hasarlı hale gelmişti. Ancak ortada büyük bir yanlış anlaşılma olduğu çıktı ortaya. Tayland devleti yanlış yaptığını anlayarak hatasını telafi etmeye çalıştı. Önce polisler pasif göreve getirildi, ardından genç kıza spor araba hediye edildi. Umarız arabasını yenilemek isteyenler bunu suistimal etmez.

    0 0

    Uçakla seyahat eden yolcuların en büyük sıkıntılarından biriydi sıvı yasağı. Geliştirilen özel bir cihazla yasak nihayet son buluyor. X-ray’e monte edilecek 25 bin Euro fiyatındaki cihazları İngiltere, Hollanda ve Malta’daki havalimanları test amaçlı kullanmaya başladı.Uçakla seyahat eden yolcuların çilesi haline gelen sıvı yasağı, nihayet kaldırılıyor. Sıvı patlayıcı maddelerin tespitiyle ilgili geliştirilen yeni cihazlar, testlerde başarı sağlayınca havalimanlarında uygulanan sıvı yasağının da kaldırılması gündeme geldi. Bazı ülkelerde kullanılmaya başlanan yeni cihaz, uluslararası havacılık kuruluşlarından onay alması halinde, 1 Ocak 2015’ten itibaren diğer havalimanlarında da yaygınlaşacak. Böylece yolcular, içecek, parfüm veya ilaç gibi sıvı maddeleri valize koymak yerine rahatça yanında taşıyabilecek.Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu (ICAO) ve Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC), İngiltere’de uçaklara yönelik planlanan terör saldırısının ortaya çıkarılmasının ardından 2009’da dış hat uçuşlarında kabin içi el bagajlarında sıvı madde taşınmasına yasak getirmişti. Daha sonra ise Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün (SHGM) talimatı üzerine önce dış hat uçuşlarında başlatılan yasak kararı, 1 Mart 2012’de İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanı’nda, 1 Nisan 2012’de diğer havalimanlarında gerçekleştirilen iç hat seferlerinde uygulanmaya başladı.Avrupa ülkeleri kullanıyorUygulama nedeniyle kısa süre sonra yolcularla görevliler arasında şiddetli kavgalar yaşanmaya başladı. Bunun üzerine birçok firma, yasağın kaldırılmasını sağlamak amacıyla yeni cihazlar geliştirdi. Geçen yıl sonu büyük beklentilerle görücüye çıkan ‘A 1’ cihazı, testlerde başarılı bulunmadı. Daha sonra sıvı maddelerden numune alınarak ‘B’ tipi yeni bir cihaz geliştirildi. Uluslararası havacılık örgütleri bu cihazı da tek başına yeterli bulmadı. Pes etmeyen şirketler, bu kez, sıvı maddelerden numune almadan patlayıcıyı tespit eden ‘C Plus D’ tipi yeni bir cihaz geliştirdi. X-ray’e monte edilen ve çok başarılı bulunan yeni cihaz İngiltere, Hollanda ve Malta’daki havalimanlarında test amaçlı kullanılmaya başlandı.Yeni cihaz 25 bin EuroKısa süre sonra uluslararası havacılık örgütlerinden onay alması beklenen ‘C Plus D’ tipi sıvı patlayıcıyı tespit eden cihazın maliyeti 20-25 bin Euro arasında değişiyor. Orta ölçekli bir havalimanına gerçekleştirilecek yaklaşık 250 bin Euro’luk yatırımla da, sıvı yasağına kesin çözüm bulunacağı ifade ediliyor. AB ülkeleri de, testlerde başarılı bulunan cihazın kullanılmasını istiyor. Bu yüzden cihazın 1 Ocak 2015’ten itibaren diğer havalimanlarında da yaygınlaşması bekleniyor. Daha da önemlisi, SHGM’nin de onay vermesi halinde, havalimanında kullanılmaya başlayacak cihazlar sayesinde uçuşlardaki sıvı madde yasağı da kaldırılmış olacak.Hangi sıvılarla uçmak yasak?Yasak nedeniyle uçuşlarda, yolcular uçağa el bagajında, su, şurup, içecekler dahil her türlü sıvı, krem, losyon, yağ, (kozmetik yağlar dahil), kolonya, parfüm, maskara dahil her türlü makyaj malzemesi (katı haldeki rujlar hariç), tıraş köpüğü, deodorant, diş macunu dahil her türlü macun kıvamındaki maddeler, reçel, bal, yoğurt, pekmez ve salça gibi katı halde olmayan tüm yiyecek ve jeller, kontak lens sıvıları, şampuan ve sprey gibi maddeler taşıyamıyor. Ancak her yolcu, 20 cm X 20 cm boyutlarında 1 litrelik ağzı kilitli şeffaf plastik poşet içinde her birinin hacmi 100 mililitreyi geçmeyecek sıvı, jel ve sprey ürünler bulundurabiliyor. Bu arada, özel durumlarda yolcular bebekleri için seyahat süresince yetecek miktarda mama veya sütle hastalar, orijinal kutusunda bulunan ilaçları yanında taşıyabiliyor.Toplanan sıvılar imha ediliyorHavalimanlarında uçuş öncesi gerçekleştirilen denetimlerde toplanan eşyalar arasında erkek yolcularda alkollü içecekler ve tıraş köpüğü, kadın yolcularda parfüm ve makyaj malzemeleri dikkat çekiyor. Bu arada yolculardan alınan sıvı maddeler özel bir yerde toplanarak belirlenen günlerde imha ediliyor. İşlem sırasında itfaiye ile emniyet ve gümrük başta olmak üzere birçok birimden yetkili hazır bulunuyor.

    0 0
  • 08/10/14--09:54: Acı vatan Türkiye!
  • Ortadoğu’da domino taşı gibi devrilen diktatörler Suriye’deki muhalifleri heyecanlandırdı. Türkiye’den gelen destek sözlerine de güvenerek uzunca bir yola çıktılar. Fakat ‘üç-beş haftaya gider’ denilen Esed, üç yıl aradan sonra ‘ehveni-şer’ kabul edildi. Ve milyonlarca Suriyeli vatanına dönemedi.2010’da Tunus’ta meyve sebze satıcısı olan işsiz bir üniversite mezununun kendini yakmasıyla başlayan eylemler, 23 yıldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin Bin Ali’nin 14 Ocak 2011’de başkanlığı bırakıp ülkeden kaçmasıyla sonuçlanır. Mısır’da 25 Ocak 2011’de başlayan gösteriler 11 Şubat 2011’de Hüsnü Mübarek’in istifasına neden olur. Ardından Libya’da başlayan protestolar Muammer Kaddafi’nin öldürülmesiyle sona erer. Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte diktatörlerin devrilmesiyle heyecanlanan Suriye’deki Esed karşıtları da 15 Mart 2011’de Dera’da gösterilere başlar. Özgür Suriye Ordusu, Esed’e karşı silahlı çatışmalara girer.Ancak Suriye’de gösteriler diğer örneklerde olduğu gibi sonuçlanmaz. Ülkede binlerce Suriyeli; Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’a göç etmek zorunda kalır. Türkiye sınırında çadırkentler kurulur. Zaman geçtikçe ülkeye gelenlerin sayısı artar, 100 bin denilen ‘psikolojik sınır’ fazlasıyla aşılır ve resmi rakamlara göre 1 milyon 385 bine ulaşır. Geçen üç yıl içinde Suriye’den kaçıp gelenlerle ilgili hiçbir kalıcı çözüm de bulunamaz. Peki, bu noktaya nasıl gelindi? Şu an ne durumdayız?10 Ağustos 2011’de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Esed’in sayılı günleri kaldı.” açıklaması haberlere yansıdı. 24 Ağustos 2012’de Davutoğlu, Suriye’de Esed rejimi için yeniden, “Bu süreci artık yıllarla değil, aylarla veya haftalarla ifade etmek gerekir.” dedi. İlerleyen zamanlar bütün stratejilerin ‘Esed’in gidişi’ üzerinden yapıldığı ve farklı bir alternatifin düşünülmediğini ortaya çıkardı. Bakan’ın ilk açıklamasının üzerinden tam üç yıl geçti. 2014’e geldiğimizde Suriye’de farklı bir iklim vardı ve Davutoğlu da yaptığı açıklamada bu kez daha önce ‘katil’ tabirini kullandığı Esed rejimi için, IŞİD’in Suriye’deki uygulamaları nedeniyle artık ‘ehvenişer’ konuma geldiğini söyleyecekti.Mülteci mi, misafir mi?Hükümet yetkilileri Esed’in gidişi için ‘sayılı günler’e o kadar inanmıştı ki, Hatay’daki çadırkentlerde Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de ne kadar kalacağına dair sorularımıza Dışişleri yetkilileri, “Kısa süre sonra vatanlarına dönecekler.” diye cevap veriyorlardı. Üstelik soru sorarken ‘mülteci’ kelimesini kullanan gazetecileri özellikle uyarıp, “Onlar mülteci değil, misafir.” diyorlardı. Çünkü ‘mülteci’ denildiği anda temel bazı haklara sahip oluyor ve hükümet bunu karşılamak zorunda kalıyordu. Hukuki bir karşılığı ve sorumluluğu vardı. Ancak ‘misafir’ kelimesi hiçbir hukuksal statüyle örtüşmüyordu. Bu nedenle daha çok hukuki karşılığı ve sorumluluğu olmayan ‘misafir’, ‘Suriyeli’, ‘sığınmacı’ gibi tabirler tercih ediliyordu.Çadırkentlerdeki plansızlık ve kayıt dışılık aile ve çocukları sokaklara döktü.100 bin psikolojik sınır aşılırsatampon bölge kurulacaktıSuriye’den ilk gelişler başladığında Hatay’da sayı henüz 4 binlerdeydi. Halk arasında 10 bine çıkar mı tartışmaları yapılırken bir gün sayının 20 bine ulaştığı haberini aldık. Daha sonra artış devam etti. Ne kadar yükseleceği konusunda Dışişleri yetkililerinden gazetecilere verilen rakamlar en fazla 100 binde kalacağı yönündeydi. Bu rakamın aynı zamanda ‘psikolojik sınır’ olduğu ifade ediliyordu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da o dönem ‘tampon bölge’ kurulmasından bahsederek şu açıklamayı yapmıştı: “Türkiye’ye gelen Suriyeli mültecilerin sayısı 100 bini geçerse Suriye sınırları içinde güvenli bir bölge kurulması gündeme gelebilir.” Bu sözlerin üzerinden zaman geçtikçe gelen sayısı hız kesmeden devam etti. Rakam sürekli güncellendi: 200 bin, 300 bin, 400 bin, 500 bin… Birleşmiş Milletler’in mültecilerle ilgili kuruluşu UNCHR de rakamla ilgili dışişleri yetkilileriyle benzer açıklamalar yapıyordu. Bir müddet sonra rakam zikretmeyi bıraktılar. Tahminler bir türlü tutmuyordu. Şu anda İçişleri Bakanlığı resmi rakamlarına göre 1 milyon 385 bine ulaştı.İlk başladığı zamanlarda olayları Suriye’den de izlemek için sınırı geçmek istedim. Hatay’da bir öğretmen arkadaş, sınır kapısında hiçbir problem olmadığını, kendisinin sürekli gidip geldiğini söyledi. Araçla birlikte yola koyulduk. Sınır kapısına geldiğimizde benim pasaport İstanbul kayıtlı olduğu için gazeteci olmamdan şüphelenip izin vermediler. Ancak arkadaşlar yola devam etti. Akşam aracın içinde çantalarla döndüler. Lazkiye’ye kadar gittiklerini ve hiçbir sıkıntı olmadığını anlattılar. Kanunlar ölçüsünde çay, pirinç gibi birçok gıda malzemesi almış, depoyu da doldurup gelmişlerdi. Türkiye’deki orta kesim için Suriye büyük fiyat avantajı demekti. O dönem karşılıklı sınırlar açılmış, her iki taraftan da ticaret ve ziyaret amaçlı geçişler yoğunlaşmıştı. Bu durumdan hem Suriyeliler hem de Türkiye’deki vatandaşlar oldukça memnundu. Çünkü zengin Suriyeliler de kendi memleketlerinde bulamadıkları lüks alışverişleri için Türkiye’yi tercih ediyordu. Çatışmaların başladığı ilk dönemlerde bile sınır illerinde alışveriş için Türkiye’ye gelmiş lüks Suriye araçlarını görmek mümkündü. Resmi rakamlar ilişkileri daha da net ortaya koyuyor: İki ülke arasındaki vizelerin kaldırıldığı 17 Eylül 2009 tarihinden sonra bir yıl içinde ülkemize gelen Suriyeli turist sayısı iki kata yakın artıyor ve 660 bini geçiyor. Türkiye’den giden sayı da pek farklı değil. O dönem Suriyelilerin Türkiye’deki özel üniversitelere ilgisi de hayli fazlaydı.Gelenler ‘kardeşlik’ sözüne vurgu yapıyordu. Verilen sözlere inançları tamdı.Kayıt dışı 2 milyonu bulurTürkiye’deki Suriyelilerle ilgili hükümetin açıkladığı resmi rakamlar, genel anlamda pasaportuyla gelenler veya sınırda oluşturulan geçiş noktalarından gelenleri ifade ediyor. Ancak bizzat şahit olduğumuz olaylar bu sayının çok daha yüksek olabileceğini gösteriyor:Sınır kapısından Suriye’ye geçemeyince ‘bir yolunu nasıl bulurum?’ diye araştırırken sınır köylerinden Güveçci’ye ulaştım. Orada birkaç Suriyelinin ellerinde poşetlerle karşıya geçmek için hazırlık yaptığına şahit oldum. Sınırın öbür ucundaki köylerden ihtiyaçlarını gidermek için geliyorlardı. Yavaşça yanlarına yaklaştım ve bildiğim üç beş kelimelik Arapçayla karşıya geçmek istediğimi anlattım. Sınırdan geçerken gazeteci olduğumun anlaşılmaması için de sırt çantamı büyükçe bir poşete koyup sırtladım. Onlar da elime bir iki poşet daha verdi ve beni aralarına aldı. Bir ikisiyle birer parça kıyafet değişikliği de yaptık. Artık Suriyelilerden ayırt edilmiyordum. Böylece bir anda kendimi sınır yolunda buldum. Karakolun etrafını dolaşarak askerlerin arasından geçiyorduk. Hatta askerlere şivemi değiştirip selam bile verdim.Eskiden herkes yüzünü saklıyordu. Çocuklarda ‘Ya Esed’e geri dönersek!’ korkusu hâlâ canlı.Kimi yerde askerler bize yol gösteriyor, geçeceğimiz yoldaki ağaçları kaldırarak bize kolaylık da sağlıyordu. Bu şekilde karşı tarafa geçtikten sonra fotoğraf makinemi çıkarıp işe koyuldum. O sırada yukardan bir asker beni fark edince birkaç el uyarı atışı yaptı. Ancak iş işten geçmiş, sınırın karşısına ulaşmıştım. Akşama kadar işlerimi halledip hem havanın biraz kararmasını hem de nöbetçi değişikliğini bekledim. Askerler sınırda Suriyelilerin geçişini değil, daha çok gazetecileri kontrol ediyordu. Akşamüzeri aynı yoldan geri döndüm. Bu kez yalnızdım. Önce askerlerin boşluğuna denk getirip sınır yolunu geçtim. Karakolun yanından nasıl geçerim diye düşünürken bahçede çalışan köylüleri gördüm. Hızlıca yanlarına yaklaştım. O sırada uzaktan bir asker geliyordu. Köylüler beni uyarıp hemen elime bir kazma tutuşturdu. Asker de yanımıza gelip, “Gazetecileri görürseniz bize haber verin.” dedi. Hatta bir müddet ‘ne olacak bu işin sonu’ gibisinden sohbet de ettik. Böylece dönüşü sağ salim gerçekleştirmiş oldum. Geri döndüğümde bazı gazetecilerin de köylü çocuklar yardımıyla farklı yollardan 2-3 bin dolar karşılığı karşıya geçtiklerini öğrendim. Orada bir arkadaşın köyüne de uğradım. Evin ahır ve samanlık gibi yerleri tamamen Suriyelilerle doluydu. Hepsi uzaktan akrabalarıydı. Aynı şekilde köydeki birçok ev böyleydi. Ve burada kalan insanların hiçbiri giriş kapılarından girmemişti ve kayıtlı değildi. Resmi rakamları bu şartlarla düşününce gerçek rakamın 2 milyona ulaştığına dair yorumlara hak vermeden edemedik.Kamplardaki sorunlar: Yasaklı kamptan manzaralarMayıs 2012’de henüz sayı 40 binlerdeyken Başbakan Erdoğan, Suriyelilere yaptığı konuşmasında, “Siz daha güçlü hale geliyorsunuz. Zaferiniz uzak değil.” diyerek onları motive ediyor ve ekliyordu: “Sizler şu anda kardeşlerinizin yurdunda, kendi evinizdesiniz.” Erdoğan, Türkler ve Suriyelilerin, ‘iki elin birbirine kenetlenmiş parmakları kadar kardeş’ olduğunu söyleyerek sürekli şöyle seslendi: “Benim Suriyeli kardeşlerim, bizim kardeşlerimiz”… Konuşmayı dinleyen Suriyeliler de, Erdoğan’ın konuşmasını sık sık keserek Arapça ‘Çok yaşa’, ‘Sen güçlüsün’, ‘Türkiye Suriye kardeş’ sloganları atıyordu. Erdoğan’ın sözlerini ‘senet’ kabul eden başka Suriyeliler de gelmeye devam etti.Ebu Mahmud ile Güveççi karakolu yanında askerlerin arasından Suriye’ye geçtik.İlk başlarda kamp bölgelerine giriş yasaktı. Daha sonra da sadece yetkililerin belirlediği kamplara belli bir süreliğine girip çıkabiliyordunuz. Ancak ben ilk zamanlarda bir yolunu bulmuştum. Tel örgüler arasından içerdekilerle irtibat kurup bir tanıdıkları olarak içeri girebiliyordum. Ancak içerisinin hiç de dışarıdan gördüğümüz gibi olmadığını o zaman anladım. Gün geçtikçe problemler artmaya başladı. Kampa yeni gelenlerle görüşmek için gece yarısından sonraya randevulaşabiliyorduk. O zaman da kıyıda köşede bir yer arıyorduk. Çadırlara arkasını dönüyordu konuştuğumuz kişiler çoğu zaman. Birlikte görünmek istemiyorlardı. Eski bir Suriye ordusu askeri, “Buradan birine El Muhaberat 100 kontör gönderse her şeyi anlatır.” demişti.İçerisiyle ilgili bir planlama yapılamadığından sürekli aksaklıklar çıkıyor, kavgalara dönüşebiliyordu. Örneğin yemek alırken bile problemler yaşanıyordu. Belki de dağıtım düzenli yapılamadığından çoğu kişiye yemek kalmadığı zamanlar oluyordu. Bir keresinde orada tanıştığım bir ailenin küçük çocuklarına yemek alabilmek için dağıtıcılarla kendimi kavga ederken buldum. Zaten dağıtıcılar Arapça bilmiyordu. Tüm çadırkentte bir tane tercüman vardı, o da ancak resmi görevlilerle ilgilenebiliyordu.Kamplardaki ‘Erdoğan, Erdoğan!’ sloganları bir müddet sonra yerini protestolara bıraktı.‘Erdoğan, Erdoğan’ sloganları yerini protestolara bıraktıKamplardaki çoğu ailede eşler ve güçlü erkekler savaş için Suriye’de kalmıştı. Geride kalan yaşlı, kadın ve çocuklar mücadele etmekte zorlanıyordu. Araya karışmış serseri tipler de vardı ve huzur vermiyorlardı. İçeride güvenliği sağlayacak pek kimse yoktu. Duş için su bulmakta bile zorlanıyorlardı. Çadırın içinde kalabalık olunca kuru yerde yatmak zorunda kalıyorlardı. Küçük çocukları için yiyecek temin edemiyorlardı. Planlamalar yapılırken sosyal yapı da dikkate alınmamıştı. Mesela BM’nin ‘aşırı derecede mezhepsel’ olarak nitelediği olaylarda Suriye’den gelenlere psikolojik destek için görevlendirilen rehber Nusayri idi. O dönem halk arasında konuşulan en önemli konulardan biri Esed’in Nusayri oluşuydu. Ve yerli Nusayri vatandaşlar genelde Suriye’den gelenleri terörist olarak değerlendiriyordu. Hatta bize sığınan Suriyelileri terörist olarak gören birçok kamp görevlisiyle de karşılaştım. İlk günlerdeki ‘Erdoğan, Erdoğan’ sloganları bir müddet sonra yerini tepkisel tezahüratlara bıraktı. Kamp içinde eylemler başladı. Hem çadırkentlerle hem de Suriye ile ilgili beklentileri karşılanamıyordu. ‘Türkiye neden bekliyor? Esed’e savaş ilan etsin!’ diyorlardı.Aslında içerideki manzara yerel yetkililerin ‘Şu kadar milyon liralık yardım yaptık, hâlâ yaranamıyoruz’ açıklamasının sebeplerini de gözler önüne seriyordu. Bu söylem halk arasına da yayılmıştı. Artık Suriyelileri tatminsizlikle suçlayanların sayısı her geçen gün artıyordu. Oysa onlar bir umutla gelmişlerdi. Kafalarında bir ‘Erdoğan’ hayali vardı. ‘Erdoğan bize söz verdi, çok iyi bakacaktı’ diyorlardı. Onlar bizden ‘kardeşlik’ sözünün gereğini bekliyordu ama biz onlara sadece ‘sığınmacı’ olarak bakıyorduk.Uluslararası kuruluşlar ‘takdir etmek’ dışında işe girişmediHükümet o dönem sürekli kendi imkânlarıyla bu sorunun üstesinden gelebileceğini tekrarlıyor, bu nedenle uluslararası hiçbir yardım kuruluşundan yardım kabul etmiyordu. Bunu biraz da ‘dik durmak’ olarak değerlendiriyorlardı. BM yetkilileri de hükümetin yardım taleplerini geri çevirdiğini açıkça ifade etti. İlk dönemler Birleşmiş Milletler’in İyi Niyet Elçisi Angelina Jolie’yi çadırkentlere göndermek dışında ciddi bir şey yaptığına pek şahit olamadık. Böylece kısa yoldan yapılan yardımlar da sahiplenilmişti aslında. Daha sonra sayı artınca da uluslararası kuruluşların Türkiye hükümetinin yaptıklarını takdir etme dışında fazla bir katkısını göremedik. Belki biraz da suçluluk psikolojisiyle o dönem yaptıkları her açıklamada Türkiye hükümetine övgüler diziyorlardı.KUMA‘Kocan ölmüştür şimdi, benimle evlen’Türkiye’de bulunan Suriyeli bir aileden yeni dinlediklerim Suriyelilere bakışımızı da gözler önüne seriyor. Suriyeli Fatima S. kızıyla birlikte geldiklerini ve bir eve oturduklarını, ardından ev sahibinin yanlarına geldiğini anlatıyor: “Kızımın evli ve eşinin Suriye’de olduğunu bildiği halde onunla evlenmek istedi. Üstelik adam iki evli ve başka bir eşini de boşamış.” Benzer bir durumda olan başka bir Suriyeli kadının ise maddi sıkıntılardan dolayı evlenmek zorunda kaldığını anlatıyor. “Bize iyilik yaptığını düşündüğümüz adam ‘Kocan ölmüştür şimdi, benimle evlen’ diye kapısına dayandı.” diyor. Çadırkentlerde güvenlik görevlisi olarak çalışan Hataylı Mehmet Ö. ise evli olmasına rağmen bir Suriyeliye evlilik teklif ediyor. Kızın ailesi karşı çıksa da kız kaçınca mecbur kabul ediyorlar. Şimdi iki eşi de ayrı evlerde yaşıyor. 65 yaşındaki köyde yaşayan Ahmet T. ise 25 yaşında bir Suriyeli ile evleniyor. Kahramanmaraş’ta iki çocuklu Aykut O. da eski eşiyle boşanma davası henüz sonuçlanmadan bir Suriyeli ile evleniyor ve bir çocuğu oluyor.FUHUŞ‘Keşke kuma olsalar, fuhuş için satılıyorlar’Olayların başladığı dönemden iki yıl sonra yeniden son durumu izlemek üzere geçtiğimiz yıl Suriyelilerin yoğun yaşadığı şehirlere gittim. Farklı kurumlarla temaslar kurdum. Bu görüşmeler sırasında ‘kuma’ meselesini soracaktım ki üst düzey bir güvenlik görevlisi bana şok edici şu cümleyi kurdu: “Keşke kuma olsalar.” Bu sözü ilk başta çok yadırgadım. Üstelik üst düzey bir güvenlik görevlisinden duymak beni hayli şaşırtmıştı doğrusu. O kişi bana sadece fuhşun daha yaygın olduğunu söylemekle yetindi. Daha fazla bir şey soramadım. Ancak İstanbul’a dönünce ara sokaklarda dolaşırken şahit olduğum manzara karşısında bu sözün manasını daha iyi anladım. Suriyeli bir adam, yanında bir kadınla dolaşıyordu ve bir Türk ile pazarlığa girişmişti. Durumdan emin olmak için biraz yaklaştım. Maalesef yanılmamıştım. Bölge esnafı, polisin de bir şey yapamadığından yakınıyordu.KAYIPLARMİT’in kaçırıp Esed’e sattığı SuriyelilerArtık duvarlarda altında telefon numaraları bulunan ‘Kayıp aranıyor! Suriyeli Hasan’ ilanlarıyla karşılaşıyoruz. İstanbul’da Hülya Hanım, yardım ettikleri bir ailenin gelininin bir anda ortadan kaybolduğunu ve bir daha da göremediklerini anlatıyor. Polise ve gerekli yerlere müracaat etmelerine rağmen ulaşılamıyor. Şahit olduğum ilk kayıp Suriyeli sorunu çadırkentlerde yaşanmıştı. Kamplardan tanıdığım iki çocuk annesi Suriyeli Hüda Hanım, bir akşamüzeri beni arayıp eşinin kaybolduğunu söyledi. Öğle saatlerinde devletin resmi görevlileriyle birlikte bir araçla gittiğini ama hiç kimsenin kendisine bilgi vermediğini anlattı. İngilizce bildiği için rahat anlaşabiliyorduk. Yanında Özgür Suriye Ordusu komutanlarından Albay Hüseyin Harmuş’un da bulunduğunu belirtti. İkisini de çadırkentlerde görmüştüm. Bölgede Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği basın sorumlusunun numarasını aradım, durumu ilettim. Bir müddet sonra geri döndü ve “Sizden rica etsek bu konuyu gündeme getirmeseniz. Şahıslar güvende. Özel bir görev durumu var.” dedi. Ben de aileyi arayıp konuştuklarımızı ilettim. Aynı gün durumdan kaymakamlık ve valiliğin de haberdar olduğunu öğrendim. Yaklaşık beş ay sonra emniyet Ö.S. adlı bir MİT’çinin de içinde olduğu üç kişiye operasyon düzenledi. Operasyonda Suriye’den giriş yapan MİT görevlisinin aracında deste deste dolarlar ele geçirildi. Esed yönetimi Harmuş’un yakalanması için 100 bin dolar ödül koymuştu. Polisin operasyonuyla Albay Harmuş ve Mustafa Kassum’u kaçıran MİT’çi Suriye dönüşü araçtaki paralarla yakalandı. 29 Ağustos 2011’de kaçırılan Hermuş ve Kassum’un MİT personelinin aracına bindirildiği kamera kayıtlarında yer aldı. MİT’çinin dinlemeye takılan konuşmasındaki, “Kaymakam müdürü aramış. Demiş ki; ‘Senin adamların en son onu almışlar’ görmüşler beni.” ifadelerden o tarihte MİT Hatay Bölge Müdürü M.A.A.’nın da olaydan haberdar olduğu ancak herhangi bir işlem yapmadığı anlaşılıyor. Üstelik bölgede Suriyelilerin koordinasyonundan birinci derece sorumlu olan MİT’ti ve MİT görevlileri bize sığınan Suriyelileri Esed’e para karşılığı satıyordu. O sırada yeni MİT kanunu gündeme geldi ve bölge müdürleri hakkında ilk başta soruşturma izni verilmedi. Suriyelileri kaçıran Ö.S. de MİT’ten ihracının ardından tutuklu bulunmasına rağmen Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’na atandı. Önce Hatay sınır kapısında görevlendirildi, olayın ortaya çıkmasının ardından da Afyon Gümrüğü’ne gönderildi.İŞSİZLİKSuriyeli doktor, rençber olarak çalışıyorGaziantep’ten Mustafa Bey anlatıyor: “Köye giderken işçi tutmak istedim. İki Suriyeli, kazma kürek rençberlerin yanında bekliyordu. Hem kendilerine bir yardımı dokunur hem de bana yardımcı olurlar diye yanıma aldım. Biri biraz yardımcı oldu ama diğeri doktormuş. Hiçbir şey yapamadı. Yazık, perişan oluyorlar.” Elbette biraz daha şanslı olanlar da var. Şanlıurfa’da görüştüğüm cami imamı İbrahim Bey, kendi bölgesindeki Suriyelilere yardımcı olmaya, onlara iş bulmaya çalışıyor. Muhammed Suriye’de lastikçiymiş, sanayide bir iş ayarlanabiliyor. Musab, dozer tamircisi, ona bir iş bulunabiliyor. Mahmut da kepçe operatörü, burada da aynı işini yapıyor. Ama hiçbirinin kaydı da sigortası da yok. Fabrikalarda çalışanlar da var. Makinede çalıştırmıyorlar, sorun olmasın diye. Ama hamallık yaptırıyorlar. Diğer işçilerin yarı fiyatına bile değil. İbrahim Bey, “Geldiklerinde Türkçe bilmiyorlardı, burada öğrendiler. Çocukları bile artık biraz konuşabiliyor. Türklerin yardımcı oldukları aileler daha çabuk öğreniyor.” diyor ve ekliyor: “Türkmen olanlar daha şanslı. Türkçe bildikleri için AFAD’da tercümanlık yapabiliyorlar.” Bir de bayram öncesi yoğunlukta çalışıp da şimdi yeniden açıkta kalanlar var. Ayakkabı tamircisi Mahmut bunlardan biri. Suriye’de imamlık yapan Muhammed ise şimdi inşaatta çalışıyor.KİRA, BARINMAAhırda daire fiyatına kalıyorlarSuriyelilerin en büyük sorunu barınma. Ya kiralık ev bulamıyor ya da çok yüksek fiyat isteniyor. Suriyelilerin geldiği illerde kira fiyatları iki katına çıkmış durumda. Bu durumdan şehirlerde oturan kiracılar da şikâyetçi oluyor. Daha önce hiç kimsenin oturmadığı zemin/depo gibi yerlerde Suriyeliler kira vererek oturuyor.EĞİTİM VE SAĞLIKÜç yıl oldu, hâlâ dil sorunu var, eğitim zayıfKamplarda eğitim imkânları var ama yeterli değil. Dışarıdaki bazı Suriyeliler de kendi aralarında çocuklarını okutmaya çalışıyor. Hastanelerde büyük sıkıntı yaşanıyor. Şehirlerin yerlileri devlet hastanelerini Suriyelilerin doldurmasından dolayı şikâyet ediyor. ‘Tahlil sonuçları eskiden aynı gün çıkarken şimdi haftayı buluyor’ diyorlar. Bu kez halk arasında da tepkiler oluşmaya başlıyor.DİLENCİLER‘Dilencileri sınır dışı ediyoruz, tekrar geliyorlar’Dilenen Suriyelilerin tamamının ezelden beri dilenci olmadığı ortada. Bunda elbette yetersizliklerin payı var. İstanbul’da zabıtalarla dilenci kavgaları haberlere de yansımıştı. Bir ilçedeki zabıta dilencileri toplayıp başka bir ilçeye bırakıyor. Diğer zabıta da eski yerlerine gönderiyor. Bu şekilde devam ediyordu döngü. Şimdi yeni bir projeyle ayrı bir kamp yapılacağı duyuruldu. Ancak sınır kentlerde durum biraz daha farklı işliyor. Bir zabıta müdüründen dinlemiştim: “Biz toplayıp araçlarla sınırın öte tarafına bırakıyoruz. Onlar tekrar geliyor. Sürekli bu şekilde devam ediyor.” Bunun normalde tespit edildiğinde evrensel hukukta bir yaptırımı var. Ancak Beşir Atalay da son yaptığı açıklamada bu gerçeği açıkça dile getirdi: “İkinci kez suça karışan Suriyeliler ya sınır dışı edilecek ya da evlere yerleştirilecek.”

    0 0

    Prof. Dr. Seyfettin Gürsel Zaman Gazetesi'nin yeni ekonomi yazarı. Türkiye İktisat tarihinin önde gelen isimlerinden biri olan Gürsel'e göre 2015, Türkiye ekonomisi adına sıkıntılı ve kritik bir yıl olacak. Ayrıca hükümetin zikrettiği gibi şu an ekonomide süper falan da değiliz.Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi. Aynı zamanda Zaman Gazetesi'nin yeni ekonomi yazarı. Türkiye iktisat tarihini iyi bilen isimlerden biri. Seyfettin Gürsel ile sadece siyasi olarak değerlendirilen bu kritik günlerin ekonomiye yansımasını, Türkiye ekonomisinin ne durumda olduğunu konuşalım istedik. Gürsel, ekonominin ilk 10 yılını ve son iki yılını bütün detaylarıyla anlattı. Bugünkü süreçte ise o da diğer iktisatçılar ve istikrara oy veren insanlar gibi ekonomi adına endişeli.Şimdilerde sadece siyasi olarak ülkenin gidişatı değerlendiriliyor. Ekonomi olarak ne durumdayız?Biraz daha öncesine giderek bugünleri anlatmak lazım. 2008-2099 yılındaki kriz döneminin Türkiye'ye etkilerini saymazsak, ilk on yılında AKP nispeten yüksek bir büyümenin gerçekleşmesinde doğru iktisat politikaları uyguladı. Bunların meyvelerini de topladı. Birkaç rakamla bu ilk 10 yılı özetleyeceğim. Gayri safi yurt içi hâsıla büyümesi yüzde 6 civarında oldu. Nüfus artışını dikkate alırsak bu yüzde 4'ün üzerinde kişi başına düşen reel bir gelir artışı demek. 10 yılda yüzde 40'ın üzerinde kişi başına refah bir gelişme oldu.Peki, bu büyüme kime yaradı?Gelir eşitsizliği az da olsa azaldı. Hangi ölçütü dikkate alırsanız alın, yoksullukta dikkate değer iyileşmeler oldu. Bu büyüme yoksul kesime ve orta sınıfa yaradı. İlk 10 yılda bu başarıyı sağlayan hangi politikaydı?Mali disiplin politikasıydı. Bütçe açıkları azaltıldı. AKP, iktidarı devraldığında bütçe açığı yüzde 12 civarındaydı. Bununla birlikte yüzde 70'in üzerinde olan kamu borcu da büyük bir süratle düşürüldü. Bu hem enflasyonu geriletti hem de güven geldi. Tüketimi arttırdı, muazzam bir finansal kredi genişlemesi oldu. Buradaki anahtar mali disiplindi. Türkiye ilk 10 yılda kemer sıkmadan mali disiplini sağlayabildi. Bunun yanı sıra AKP iktidara geldiğinde IMF sözleşmesini önünde hazır buldu. 2007'e kadar bu anlaşma devam etti. Ve anlattığım bütün bu başarılı sonuçlar, IMF gözetimi altında gerçekleşti. Bu bir paradoks gibi gözükebilir. Çünkü IMF'ye atılıp tutuyorlardı. Unutmayalım ki AKP'nin ilk 5 yılı IMF gözetimi altındaydı. Dolayısıyla bu başarı da aslında IMF'in başarısıdır. Sadece mali disiplinde değil özellikle güvenin tesisinde IMF önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla sadece kişi başına gelir artışı değil. Kamuda ciddi bir kaynak sağlandı. AKP bu kaynağı eğitim ve sağlık reformlarında kullandı. Kemer sıkmadan kamu harcamalarının reel olarak arttığı bir dönem yaşandı. Bunun sonucunda kamu hizmetlerinde iyileşme oldu. Bu anketlere de yansıdı. AKP'nin 2011 seçimlerindeki başarısının sebebi ekonomik kalkınma mıydı?Başka türlü AK Parti yüzde 30'lardaki oyunu 2011 seçimlerinde nasıl yüzde 50'ye çıkarabilirdi ki? Bazı AK Partili danışmanlar bu başarıya kutsiyet atfediyor. Ama burada bir sihir yok bu ekonomik kalkınmanın başarısıydı. Bütün bunlar madalyonun bir yüzü.Merkez Bankası üzerinden kavga, hükümet içi bir kavga Madalyonun diğer yüzüne gelecek olursak…Son aylardaki para politikası ve bundan sonra yaşanacakları madalyonun bu yüzü gösteriyor. 2011'in sonbaharında önemli bir dönüm noktası vardı. Türkiye iktisat tarihinde, ilk defa iktidardaki bir hükümet ‘Ya bu gidişat, gidişat değil. Çok hızlı büyüyoruz. Bu sonuçla ciddi bir cari açık yaşandı. Bu sonuç sürdürülemez. Sonunda kamyon duvara çarpacak ve bir kur şoku ile karşı karşıya kalacağız. TL'de hızlı bir değer kaybı olacak ve devalüasyon ortaya çıkacak. Biz bunu bu şekilde götüremeyeceğiz.” dedi. Merkez Bankası üzerinden yürütülen kavga da bu, hükümet içi bir kavga aslında. Bunu kim dedi?Bunun mimarı Ali Babacan ve Hazine ekibiydi. Merkez Bankası ekibiyle de tam bir görüş birliği içindeydiler. Kalkınma Bakanlığı da bu görüşe katılıyordu. Kısacası bu ekip, ekonomi yönetimiydi. Ekonomi Bakanlığı'nın bu yönetime itirazı oluyordu. Ama başbakanın ilk başlarda pek itirazı yoktu. Bu kadar yüksek büyüme iyi, güzel ama çok fazla cari açık ortaya çıktı. Taşıma su ile değirmen dönmeyeceği için dengeli bir büyüme rejimine geçmek istediler. Dengeli büyümeden kasıt nedir?Üretim faktörleri donanımı ve kabiliyeti açısından Türkiye'nin bir potansiyel büyümesi var. Dolayısıyla iç talep ve net ihracat yarı yarıya katkı yapacak. Net ihracattan kasıt, ihracatın ithalattan daha hızlı artması. Bu ihracat ithalattan çok olacak anlamına gelmesin. Zaten bu mümkün değil. Yeter ki ihracat ithalattan daha hızlı artsın. O zaman hem büyümeye katkı yapmış oluyor hem de cari açığı düşürüyor. Ekonomi yönetimi ve tüm iktisatçılar 2012'den beri bu dengeli büyüme rejimini öngörüyor. İki yıldır ne oluyor peki?2012'de çeşitli önlemler aldılar. Kredilere kısıtlama getirildi. BDDK da Merkez Bankası'na yardımcı oldu, kredileri dizginlendi. TL'nin aşırı değer köpüğünü almak için faizler düşürüldü. TL'ye kontrollü bir şekilde değer kaybettirildi. Ama bu önlemler tam istenilen sonucu vermedi. İthalat düştü. Büyümeyi net ihracat omuzladı. Büyüme 2012'de 8 buçuktan 2 buçuğa düştü. Kişi başına gelir artışı yüzde yarım puan oldu. 2013'te iç talebi gevşetme kararı aldılar. Bu kez genişlemefazla oldu, net ihracat geriledi. Büyüme yüzde 4'e çıktı ama cari açık tekrar yükselmeye başladı. 2012 ve 2013'te denge tam olarak sağlanamadı. 2014'ün ilk çeyreğinde büyüme yüzde 4.3 oldu. Beklenenin üzerindeydi ama dengeliydi.Son iki faiz indirimini destekledim. Sanılmasın ki faiz lobisinin bir parçasıyım Buna rağmen ekonomideki huzursuzluğun sebebi nedir?Başbakan'ın bu yılın başından beri hop oturup hop kalkması ve Merkez Bankası'na‘Faizi düşürün' diye yüklenmesi. Halbuki TL'ye yönelik spekülasyonu önlemek için Merkez Bankası faiz arttırmak zorundaydı. Siyasi baskılar yüzünden para politikaları toplantısı kurulunda yapamadı. Ama bir hafta sonra olağanüstü toplanmak zorunda kaldı. Dolar 2.40'a dayanmıştı. Daha nereye gideceği de belli değildi. Faizleri artırdı. Sonra “Nasıl yükselttiyseniz öyle indirin” dedi başbakan. Çünkü referans noktası olarak politika faizidediğimiz repo faizini alıyor. Tabii orada yanılıyor. 4,5'dan 10'a çıkarttı Merkez Bankası para politikası faizini. Ama fiilde bu faizi kullanmıyordu, günlük faizi kullanıyordu. Günlük faiz de yüzde 8'e yakındı. Dolayısıyla Merkez Bankası “Faizi 4,5'dan 10'a çıkarıyorum ve bundan sonra böyle para vereceğim.” dedi. Ama aslında Merkez Bankası fiilen günlük faiz kullandığı için faizi zaten 7 buçuktu. Yani yüzde 7 buçuktan yüzde 10'a çıkmış oldu bu durumda. Fakat başbakan bu incelikleri yeterince takip etmiyor. O sebeple o günden bugüne kıyamet kopuyor. Ali Babacan, ekibi ve başbakan hangi noktada çelişiyor?Ekonomi politikası noktasında. Başbakan ve partide onun gibi düşünenlerle, Babacan ve ekibi arasında bir görüş ayrılığı var. Babacan'ın ekibi de iktisatçılar da dengeli büyümenin daha sağlıklı olacağı kanaatindeler. Başbakan'ın ikilemi ve çıkmazı burada. Bir taraftan harcamaları artırarak devam ettirmek istiyor, ama öbür tarafta mali disiplini bozmadan bu harcamaları artırma olanağı kalmadı. Büyüme oranları düşük, vergi gelirleri reel olarak artmıyor, hatta azalıyor. Başbakan bunu mu kabullenemiyor?Evet, kabul etmek istemediği nokta bu. 2015 Cumhurbaşkanlığını bir şekilde kazandı diyelim. Ama 2015 genel seçimi hayati bir seçim. Başbakan bu seçimde referandum çoğunluğunu hedefliyor. 330'u geçecek diye düşünüyor ki, istediği gibi anayasayı monte etsin, referanduma gitsin ve böylece başkanlık sistemi gelsin. Ekonomi politikasını başkanlık sistemi için değiştirmek istiyor. Başka yolu yok. Dolayısıyla 330'u aşması için yüzde 50'nin üzerinde oy alması lazım. Ama kamuda harcamalarını kısmak zorunda kalırsa, kişi başına düşen gelir yüzde 4'lerden yüzde 1 civarına düşerse, ne kamu hizmetlerinde iyileştirmeye gidebilir ne de yoksulluğu aşağıya çekebilir. Bu da oy kaybı demek. O halde, Erdoğan'a göre sorun Merkez Bankası'nın faiz politikası…Öyle olduğunu düşünüyor. Ama ciddi şekilde yanılıyor. “Enflasyonu düşürmek için faizleri de düşürmek gerek” diyor. Temmuz ayı son enflasyon rakamları açıklandı. Bunlar bize enflasyonun düşeceğini ama az da olsa yükseldiğini gösteriyor. Piyasaya gösterge faizi yüzde 9. Şu anda Merkez Bankası'nın politika faizi 8,9. Büyük tasarruf cari açığı olan ve dış tasarrufa ihtiyacı olan bir ekonomi olarak bunu sürdürmeyi nasıl düşünüyor bilmiyorum. Ben son iki faiz indirimini destekledim. Sanılmasın ki faiz lobisinin bir parçasıyım. Başbakan hiçbir bedel ödemeden faizleri düşürüp, negatif yaparsak, enflasyon da bunları takip eder, kura da bir şey olmaz ve iç talep canlanır diye düşünüyor. Başbakan'ın istediği para politikası bu. Buna geçildiği takdirde Türkiye ekonomisinin çok ciddi bir durgunluk riskiyle karşı karşıya kalacağını düşünüyorum. Türk Lirasında hızlı bir değer kaybolur.Erdoğan'ın para politikasıyla istikrar sürmezEn son TL değer kaybettiğinde, iktidar 17- 25 Aralık operasyonlarıyla paralel yapının ekonomiye darbe vurduğu iddiasını ortaya attı. Bu iddiaları nasıl yorumluyorsunuz?26 Ocak'ta yılın sonuna doğru Türk Lirası değer kaybetmişti. O arada 17 Aralık yolsuzluk operasyonu olmuştu. Oysa dünyaya baktığımızda bu operasyonların Türkiye açısından son derece sınırlı olduğunu gördük, iktidarın iddiasının aksine. Bu değer kaybı FED'in bol kepçe ucuz para politikasını kesin olarak değiştireceğinin sinyallerini vermesiyle alakalıydı. Çünkü bize benzer cari açık veren bütün ülkelerin paraları değer kaybetti. Buradan biliyoruz. Eğer 17- 25 Aralık rol oynamış olsaydı, hainler, dış mihraklar, faiz lobileri olsaydı Brezilya Hindistan, Endonezya'nın da parası niye değer kaybetti? Oralarda da mı 17-25 Aralık operasyonları oldu? Olmadı. Dolayısıyla bu doğru değildi. Peki Erdoğan'ın para politikasıyla istikrar sürer mi?Tabii ki sürmez. Tam aksine 10 yıldır sağlanan makro ekonomik istikrarın tekerine çomak sokuyor. Onun için büyük anlaşmazlık var Babacan, Merkez Bankası yönetimi ve iktidar arasında. Ali Babacan ve Erdem Basçı, ekonomiyi ayakta tutan iki isim olarak biliniyor. Bu isimlerin görev süresi biter ve ayrılırlarsa ekonomi sarsılır mı?Benim tanıdığım Babacan bu tartışmalarla beraber sahayı terk etmeye hazırlanıyor. Babacan yeni dönemde olmayacak. Derin bir görüş ayrılığı var. Babacan'ın bu sorumluluğu daha fazla taşımak istemediği kanaatindeyim. Babacan arka çıkıyordu Merkez Bankası'na. Babacan'ın gitmesi durumunda başbakan bir şekilde baskıyla Erdem Başçı'yı istifaya zorlar. Başbakan kendi para politikasının uygulanmasını, iç talebin canlandırılmasını istiyor. Bunu da yapmak isteyecektir. Ama Başçı da yanlış olduğuna inandığı bir para politikasının sorumluluğunu almaz, bırakır o koltuğu. Ciddi bir güven bunalımı ortaya çıkar. TL değer kaybeder. Bundan da büyük ihtimalle dış mihraklar, Türkiye'nin düşmanları ve paralel yapı sorumlu tutulur.DEVLETİN BANK ASYA'YI SİYASİ DÜŞMAN BELLEYİP BATIRMAYA KALKMASI ÇILGINLIKTürkiye'nin dış borcunun Arjantin'den fazla olduğu söyleniyor. Türkiye için benzer durum söz konusu mu?Arjantin'deki batma hikâyesi yeni değil 2001'e dayanıyor. O yüzden bizi onlarla karşılamak doğru değil. Bizdeki en büyük risk Başbakan'ın izlemek istediği para politikası. İlk 10 yılındaki gibi eski usulü getirmek istiyor. Yeni Türkiye Yeni Türkiye deyip duruyor. Aslında bu Eski Türkiye'ye dönüştür. Bunun Yeni Türkiye ile bir ilgisi yok. Başbakan'ın para politikası 90'lara geri dönüştür. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler arasında 2015 ekonomi açısından çok kritik bir yıl olacak. Şu anda ekonomi olarak süper falan değiliz. Başbakan'ın talimatıyla Bank Asya'yı batırma girişimleri gündemde. Devlet eliyle şirket batırmanın faturası ne olur?Her devlet batmış bankayı kurtarmaya çalışır ki, banka sistemine zarar vermesin diye. Biz de batırmaya çalışıyor. Devletin bir bankayı siyasi düşman belleyip batırmaya kalkması tam bir çılgınlık. Hem ekonomiye hem ülkeye ihanet. Başka ne denilebilir ki.‘Bunların okullarına, dershanelerine gitmeyin, gazetesini almayın' da diyor…Bunlar ekonomiyi ve ülkeyi uzun vadede etkiler. Piyasa ekonomisi bunu kaldırmaz. Çünkü giderek hukuk devletinden uzaklaşıyorlar. Hukuk devletinden uzaklaşıp, piyasaya partizan muamele yaptıkça orta ve uzun vadede de ciddi sorun olur. 28 Şubat'taki ekonomiden bile daha iyi bir durumdayken şu an o yıllara dönmek istedikleri görülüyor.BABACAN'I VE RASYONEL POLİTİKALARINI TASFİYE ETMEKTE KARARLILARAli Babacan bir röportajında, Ziraat Bankası'nın Bank Asya'yı satın alma konusunda görüşmeler yaptığını söyledi. Bu açıklamaları nasıl yorumluyorsunuz?Ali Babacan, kamu bankalarının katılım bankalarına sahip olması kararı doğrultusunda Ziraat Bankası'nın bu alanda büyük deneyime ve pazar payına sahip Bank Asya'yı satın almak üzere görüşmeler yaptığını söylüyor. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak görüşmeler hakkında bilgi vermesi gayet normal. Dünyanın her yerinde büyük merger görüşmeleri belli bir aşamada ilan edilir. Bunun amacı piyasaları bilgilendirmek ve içerden bilgi yoluyla spekülasyonu engellemektir. Bank Asya'nın görüşmeleri reddetmesini ciddiye almıyorum. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Benim tanıdığım Babacan da olmayan bir şeyi oluyormuş gibi göstermez.Başbakan'ın Ekonomiden Sorumlu başdanışmanı Yiğit Bulut, “ ‘Ziraat, Bank Asya'yı alacak' spekülasyonu çıkınca, Bank Asya'nın hisseleri yüzde 10 arttı, prim yaptırdılar, SPK'yı göreve çağırıyorum.” dedi. Bunun üzerine Babacan gözden çıkarıldığı için, Yiğit Bulut üzerinden yıpratıldığı yorumları yapıldı… Ne zamandır yazılarımda ve katıldığım TV programlarında AKP iktidarının içinde ekonomi politikaları konusunda derin görüş ayrılıklarının ortaya çıktığını söylüyorum. Yiğit Bulut'un Babacan'a yönelik ağır suçlamaları bu derin görüş ayrılığının yeni bir tezahürü. AKP içinde Başbakan'ın liderliğini yaptığı bir grubun Babacan'ı ve temsil ettiği rasyonel politikaları tasfiye etmekte ne kadar kararlı olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz. Eğer Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse, faiz konusunda yaptığı son açıklamanın da teyit ettiği gibi ekonomi yönetimi ve ekonomi politikaları değişecek. Ekonomik istikrar için AKP'yi destekleyen çok sayıda aklı başında insanın bu gidişattan büyük endişe duyduklarından eminim. Kimin haklı olduğunu zaman gösterecek. Ancak ekonomide zamanın çok hızlı çalıştığını hatırlatmak isterim.

    0 0

    Yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların yanı sıra sindirim vücudumuz milyonlarca bakteriye de ev sahipliği yapıyor. İşte mikroskopla çekilip renklendirilen bakteriler.Elektron mikroskopuyla çekilmiş ve elle renklendirilmiş resimler bağırsaklarınızda yaşayan büyük ve çok sayıdaki bakteriyi gösteriyor. Bağırsaklardan geçen bitki lifinin yanı sıra değişik türlerde bakteride bulunur. Resimlerde farklı olan her renk farklı bir türü ifade ediyor. İnsanların bakterilerle simbiyotik bağı vardır. Bakteriler vücudun içinde ya da çevresinde yaşarlar ve bulaşıcı patojenlerden korumaktan sindirime yardımcı olmaya kadar vücutta savunma sağlarlar.Londra’da St Mark’s Hastanesi’nde çalışan gastroenteroloji danışmanı Dr. Ailsa Hart, içimizde yaşayan bakteri türlerine baktığımızda insanların benzersiz olduğunu açıkladı. Bakterilerin kısmen genlerle bağlantılı olduğunu söyleyen Hart, bakterilerin ortam, yaşadığınız yer, yediğiniz gıdalar ve hatta içtiğiniz antibiyotikler sayesinde değişebildiğini belirtti.Her şeye rağmen, bu ekosistem çok narin ve kırılgan olabiliyor. Crohn hastalığı gibi iltihaplı bağırsak sorunu olan hastalarda daha az türde organizma görülüyor.

    0 0

    Uzun yıllar Barbaros Altuğ’u, yazar ajanı olarak tanıdık. Çok sayıda yerli edebiyatçının eserlerinin yabancı dillere tercümesine katkı sağladı. Geçtiğimiz yıl yayımlanan iki kitabının ardından Altuğ, ilk novellasıyla da okurun karşısına çıktı. Can Yayınları tarafından yayımlanan kitap, Gezi olayları temelinde üç gencin hikâyesine odaklanıyor.Kitabın ismiyle başlayalım istiyorum. “Biz Burada İyiyiz” dediğiniz yer neresi? İyi olma halinin şehirle bağlantısı nedir?Bu aslında iyi olma ihtimali demek. Ben, herkesin iyi olma ihtimalinin bulunduğu yerde olmasını arzuluyorum, yani kim neredeyse sadece iyi ve mutlu olabilmek için orayı değiştirmek zorunda kalmasın istiyorum. Bizim ülke olarak herkes için bulunduğu yerde mutlu olma yollarını sağlıyor olmamız lazım. En önemli şey özellikle gençlerin burada, bu ülkede iyi olmalarını sağlamak. Çünkü tek umudumuz kaldı elimizde, o da gençler. Belli bir yaşın üstündekilerin bize bu olanakları sağlamak için ellerini taşın altına koymayacaklarını gördük. Ve gençlerin seslerini duyurmak için son derece barışçıl ve iyicil yöntemler kullanabileceğini de gördük. O nedenle elimizde kalan tek umudu, hiç olmazsa onlara yardım ederek destekleyelim diyorum.Kitabın üç kahramanı, Eren, Yasemin ve Ali... İyi olma ihtimalini neden Berlin’de arıyorlar?İki şeyden dolayı. Birincisi, bu kitabı daha uzun yazmıştım, yarısı kadarını attım, orada çocukların arka plan hikâyeleri de vardı. Mesela Eren, ilkokulu Almanya’da bitirip Türkiye’ye gelmiş, oradan Alman edebiyatına, Almanya’ya doğru bir ilgisi var. İkincisi, Berlin 1920’lerde bir kültür adası olarak konumlandırılmış. Hâlâ öyle. Pek çok genç sanatçı Berlin’e giderken, Berlin hükümeti destek veriyor. Bir sanatçıysanız oradan burs alabilirsiniz, masraflarınızın bir kısmını Berlin eyaleti size ödüyor. Kitaptakilerden biri yazar, diğeri ressam oluyor. Onların içinde de Berlin’e gitmek ve sanat yapmak için de bir dürtü var. O nedenle Berlin...Kitapta kahramanlar burayı bırakıp gidiyor ve Eren bir yerde ‘Oysa ben artık değil dünyayı tek bir insanı bile değiştirmenin kolay olmadığını biliyorum.’ diyor. Değişime duyulan inanca ne oldu?Bence ilk anda ümitsizlik vardı. Tahmin edersiniz ki o çocuklar dönüştürene kadar orada olacaklarını düşünüyorlardı. Belki bir sene, belki daha fazla. O kırıldı ve çok vahşi bir şekilde kırıldı. Çok acımasızcaydı. Arkadaşları öldürüldü, gözleri kör edildi... Korkunç şeyler oldu. İlk anda evet o umut kırıldı ama daha sonra herkesin içinde, şu anda da bütün Gezi’ye katılan ya da katılmayan, bu yaşananları giderek daha iyi anlayan insanların içinde Gezi bir umut ışığı olarak daha çok yeşerdi.Peki, Gezi süreci sizce umutlu bir sonuca doğru gidiyor mu? Ya da nasıl sonuçlandı?Bence sonuç bir günde görülmez. Çünkü büyük dönüşümlerin çok yavaş, bizim bile görmediğimiz sonuçları olabilir. Hâlâ çok içindeyiz. Üzerinden bir sene geçmiş olan çok büyük, sadece Türkiye’yi değil, dünyayı etkileyen bir dönüşüm bu. Brezilya’da, İtalya’da ve İngiltere’de, Berlin’de hâlâ Gezi bayrakları açılıyor bütün direnişlerde. Sadece bir anlık, bir aylık bir şey değil demek ki, bir şeyi dönüştürüyor; bütün dünyada bir dinamik yaratıyor. Gençlerin direnme ihtimalini gösteriyor. Ve mutlaka bir kazanım var ki etkisini hâlâ gösteriyor. Bir dinamo gibi, onlar bir taşı yıktılar ve devamı gelecek. Gezi’den beri korkunç bir sürecin içine girdik, bu aslında Gezi’den sonra kazanımımız olduğunu gösteriyor.Bu ‘korkunç sürece’ rağmen kazanım olduğu sonucuna nasıl varıyorsunuz?Çünkü bu kadar acımasız olabilmek bence karşındakinin çok güçlü olmasını fark etmekle alâkalı. O nedenle. Ama tabii bu son bir senede, bize yapılan bütün zulümlerin bir şekilde karşılığının olacağını da düşünüyorum ben. Bu sebeple de çok umudum var. Özellikle inançlı insanların umudunun çok olması gerekir. Çünkü Kur’an’da bir sürü ayet var umuda dair. Bütün kitapları okurum, aklımda kalan şeyler de var. Mesela İbrahim Sûresi 42. ayette “Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.” der. Ama şu anda bir şey yapmıyor, sadece gününü bekliyor. O nedenle bunların görülmediğini, bunların hesabının sorulmayacağını düşünmek bence yanlış.Siz barışçıl ve iyicil ses diyorsunuz ama öte yandan Gezi için darbe girişimi, dış mihrakların işi, hatta en son Gezi olayları olmasaydı İsrail Filistin’e saldırmazdı bile dendi.Bu atfedilen suçlamalar Gezi’nin çok güçlü bir hareket olduğunu, Gezi üzerine kafa yorduklarını gösteriyor. Bu aslında Gezi’nin bir şekilde amacına ulaşmakta olduğunu gösterir bize. İkincisi, Gezi’de ilk günden beri yaptıkları suçlamaların yalan olduğu ortaya çıkıyor. Bu yalanları kabul etmek yerine yeni yalanlar üretmek zorunda kalıyorlar. Bir nevi yalan makinesinin içerisindeyiz. O nedenle her gün eski yalanını unutturmak için yeni bir yalan söylüyor. Doğal olarak yalancı çoban gibi yalanın dozunu artırıyorlar. Yakında dünya savaşı Gezi yüzünden çıktıya kadar gelir bu yalan. Hiçbir zaman geriye dönüp o yalanları kendisine soracak olan insanları kabul etmiyorlar. Sadece yeni yalanlar üretecek insanlarla görüşüyorlar. O nedenle aslında kendini toplumun geri kalanından bölüyor. Gezi de sadece Gezi hareketi değil, biz özgürlük istiyoruz ve barış içinde burada yaşamak istiyoruz hareketi. Ve bu hareket giderek büyüyor. Bu hareketi desteklemeyenler küçülerek köşeye sıkışıyorlar.Sizce neden barış içinde yaşamak isteyen insanlardan rahatsızlar?Kendileri o özgürlük adasının içinde yer almayacaklarını biliyorlar, o yüzden. Aslında baskıcılar. Faşizme yakın bir yönetim modelini ve tek adamlığı benimsiyorlar. Bu özgürlük hayali içerisinde kendilerinin olmadığını gayet iyi biliyorlar. O nedenle sadece şahsi menfaatler uğruna diğer insanların özgürlüğünü kısıtlamayı kendilerine hak görüyorlar.Son bir yıldır ciddi anlamda ifade özgürlüğünün kısıtlanması da söz konusu...Üstelik her alanda! En son Sinema Destekleme Kurulu’na yeni bir yönerge koymaya çalışıyorlardı, belki de koydular biz başka şeyler tartışırken. Destek almak için senaryoların onaydan geçmesi gerekiyor. Sizin ne yazacağınızı ne çekeceğinizi önceden görmek istiyorlar. Bu nereye gidecek, içeriğine göre destek verecek. Halbuki bu paralar onun parası değil, bu para devletin parası, bizim vergilerimiz bu paralar. O nedenle her alanda, sinemada, kitapta... gazeteci zaten mümkünse kalmasın istiyorlar. Birkaç tane çok küçük kara delik kaldı onlar için. Onları da yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Dünya savaşı Gezi yüzünden çıktıya kadar gelir bu yalanGenelde edebi eserlerde, güncel toplumsal konularla karşılaşmıyoruz. Siz ilk novellanız için neden Gezi’yi seçtiniz?Gezi’yi ben seçmedim, Gezi romana girdi. Geçen sene bir novella yazıyorum diye açıkladım. Çünkü çoğu genç buradan gitme düşüncesindeydi ve beni buradaki genç insanların umutsuzluğu çok ilgilendiriyordu. Bu düşünce bu kadar şiddetliyse burada büyük bir mutsuzluk var demektir. O mutsuzluğu yazmaya çalışıyordum. Fakat bir türlü yazamıyordum çünkü kavrayamıyordum. Nedir bu mutsuzluk? Çok büyük bir neden olması lazım ve daha sonra Gezi oldu. Ben o arada romanın bir kısmını yazdım ve bıraktım. O karakterler neye göre davranacaklar onu bulamıyordum. O büyük mutsuzluğu parka gittiğimde anladım. Gezi kitaba kendi girdi, o nedenle de hep alttan gidiyor. Bizim ilgilenmemiz gereken, esas olan o genç insanların hikâyeleri. Gezi mutlu sonuçlansaydı bu kitap olmayabilirdi.

    0 0

    Dünyanın en büyük mağaralarından biri olan Cloud Ladder Hall'da, yerin altına doğru inmeye çalışan bu dağcı bulutların içinde yolculuk yapmak zorunda.Bu muhteşem fotoğraf Amerikalı mağaracı Erin Lynch tarafından 2012 yılında Çin’in Wulong eyaletinde bulunan Er Wang Dong mağara sistemleri gezisinde çekildi.Yerin altında dolaşan dağcı bulutların içinde gizli. Aşağıya inen maceraperestin aydınlatma feneri uzaktaki buğulu bulutların içinde bir figür olarak parlıyor.Dünyanın en büyük yeraltı alanlarından biri olan Cloud Ladder Hall’un içinde zeminin yanındaki açıklıklar aracılığıyla nemli hava giriyor.Bu hava büyük ve karanlık mağaranın içinde sıkışıyor ve tek bir çıkış sağlayan çatı seviyesinde küçük bir boğaz oluşturuyor.Reading Üniversitesi’nde görevli meteorolog Dr. Jon Shonk, güneş ışığı olmadığından, mağaradaki havaırı serinleyeceğini ve bu havanın geçirgen kireç taşı kayalar sayesinde boğazdaki nemle beslendiğini belirtiyor.Shon, "Sonuç olarak hava sürekli olarak su buharıyla doyacak. Bu su buharının yoğunlaşması da yeraltındaki bulutları oluşturacaktır." dedi.

    0 0

    “Ne cemaatçisi polisim polis!” çıkışıyla gözaltıların sembol isimlerinden biri oldu Kadri Cemil Yiğit. Ne açığa alınması ne de tutuksuz yargılanması umurunda. Yiğit'i en çok meslektaşları tarafından takılan kelepçe ve casusluk iddiası üzmüş.“Kendi ebleh çocukları için vatan evlatlarını yakanların Allah belasını versin” cümlesiyle göz altıların sembol isimlerinden oldunuz.Daha çok şey söylemek isterdim ama o çok yorgun, uykusuz ve oruçluydum, ancak o kadarı dilimden döküldü. Sembol olayım gibi bir derdim de yoktu. Yalan, iftira, hukuksuzluk karşısında susacak, başımızı öne eğecek değildik.Bu konuşma yüzünden üstlerinizden tepki ya da tehdit aldınız mı?Henüz bana gelen bir şey yok. Zulme isyanın bedeli varsa öderiz.Yakın çevreniz ne dedi?Hepsi ağzına sağlık dedi.Tanıdığım tanımadığım yüzlerce kişiden destek telefonu aldım. Geçmiş olsun deyip hıçkırıklara boğulanlardu oldu.Bir zamanlar teröristlere, illegal örgüt mensuplarına yaptığınız operasyonların benzeri meslektaşlarınız tarafından size yapıldı, nasıl hissettiniz?Operasyonun yapılacağı davulla zurnayla duyurulduğu için hazırlıklıydım. Hatta gidip teslim olacaktım, onlar benden erken davrandı. Beni bir tek üzen şey arkadaşların kelepçe takmaya çok hevesli olmasıydı.Sizi gözaltına alan polislerde öç alma mı emiri yerine getirme mi ağır basıyordu?Bazısı rövanşist bir tavır içeresindeydi. Mesela içlerinden bir memur arkadaş ısrarla bana “sen” diye hitap ediyordu. Bu üslupla konuşmaması gerektiğini gayet iyi biliyor. Sonuçta soruşturma nasıl neticelenecek belli değil. Bundan dolayı ufak bir tartışma yaşandı. Bizimkiler daha çok üzülmesin diye uzatmadım. Kapıdan çıkarken baktım emniyet amirinin elinde kelepçe var. Annem tepki gösterdi. Ben hiçbir şey talep etme niyetinde değildim. Ancak çocuklarımın dışarıda oyun oynadığı aklıma geldi. “Arabada taksanız olmaz mı?” dedim. Prosedürleri bilmiyormuşum gibi “prosedür böyle” dedi. Büyütmedim, çocuklar görmesin diye çantayı elime sardım, öyle vedalaştım. Bazı arkadaşlar ise böyle bir şey yapmak zorunda kaldıkları için epey üzgündü. Nedenini sorunca kelepçe takan arkadaş “Emir büyük yerden” dedi.Neyin rövanşını alma derdindeler? Çalıştığımız birimler teşkilatın elit birimleri olarak kabul edilir. Bazıları bizim buralara cemaat tarafından getirildiğimizi düşünüyor ve mesleki anlamda yaşadıkları olumsuzlukları bile bize mal ediyor. Liyakatten dem vuranlar da oluyor. Biz 2001 yılında mesleğe başlarken dönemin emniyet müdürü bütün yeni mezun komiserleri toplayıp “tavassut yaptıranı bitiririm, sürerim!” gibi şeyler söyledi. Hepimizin hoşuna gitmişti bu. Özellikle de benim gibi memur, işçi, çiftçi çocuklarının ama daha toplantı bitmeden aynı müdürün koruması isimler okuyarak bazı arkadaşlarımızı müdürümüzün yanına götürdü. Sonrasında ismi okunanlar güzel yerlere atandı. Biz 33 kişi çevik kuvvete… İşte bu teşkilatın liyakat anlayışı buydu. Hatırı sayılır babaları akrabaları olanlar ‘iyi polis’ti. Bu süreçte gözaltına alınan herkes adına şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim; çalıştığımız yerlerde bizden önce çalışanlardan az ve eksik çalışmışsak, nasıl daha iyi yaparız diye kıvranmamışsak, emanete ihanet etmişsek bütün suçlamaları kabul etmeye hazırız. Tarafsız bir kurul gelip çalışmalarımızı incelesin.Var mı böyle bir durum?Biz hangi meslektaşımıza kime kelepçe takmışız, iftiralar atmışız? İnsanlar bulaştıkları adi suçlar, organize suç örgütleriyle kurdukları kirli ilişkilerden dolayı başlarına gelen mesleki problemleri bir takım kesimlere mal etmeye çalışıyor.“Ne cemaatçisi kardeşim, polisim ben polis, hırsız gördüm mü yakalarım!” çıkışınızda bir sitem mi söz konusu.Elbette. Operasyonun havuz medyası tarafından nasıl sunulduğu malum.. Başlatılan algı operasyonu ile polisten başka her şey olduk oysa biz sadece işimizi yaptık.Cemaatçi misiniz peki?Biz neyiz aslında biliyor musunuz? Attığımız her adımda bu milletin, bu devletin menfaatini düşünen polisleriz. Şüpheli, yasalarca suç kabul edilen bir hadise gördüğünde araştırmaktan bir an bile tereddüt etmeyen, ucu kime dokunursa dokunsun diyen, yasal olmayan hiçbir güce biat etmeyen polisleriz. Tasfiyelerin asıl nedeni budur. Teşkilat tamamen politize edilmiştir. Şuanda bir polisi bir makama getirecek ya da alacak tamamen siyasi iradedir.Bir polis memuru cemaat mensubu olamaz mı peki?Elbette olur, yeter ki meslek ilkelerini her şeyin üzerinde tutsun. Dışarıdan birilerinin isteği, kararları üzerine hareket etmesin. Biz sadece işimizi yaptık. Bu açıdan bana bir Allah’ın kulu, “Sen örgütlerle mücadele ederken, cemaat ya da birileri bir talimat verdi ve sen de bunu yaptın ya da yapmadın.” diyemez. İşin teknik kısımlarını da sayarsak 130 tane istihbaratçının emir komutasını yaptım. Altımda çalışan insanların hepsi istihbaratçı. Allah aşkına bir yanlışım olsa, birileri gibi “Kardeşim almayın o adamı, bırakın o bombacıyı” desem bu insanlar ortalığı ayağa kaldırmaz mı? Böyle bir şey mümkün mü?Bu arada kelepçe kimlere takılır, nedir prosedür?Kaçma riski olan şüphelilere. Kaçacak olsam binanın girişinde dolanırlarken evime niye davet edeyim görevli arkadaşları. En azından bu kadar nezaketi gösterebilirlerdi.Peki siz gözaltına aldığınız kişilere bahsettiğiniz nezaketi gösterir miydiniz?Bu konuda yalnız kendi adıma değil birlikte görev yaptığım müdürlerim, abilerim, arkadaşlarım adına da konuşacağım. Türkiye’de terörle mücadele çizgisini insani boyutlara taşıyan isimlerin başında Yurt Atayün, Ömer Köse, Serdar Bayraktutan gelir. Bence örgütlere vurulan en büyük darbe, insanlık dışı muamelenin tamamıyla bu teşkilat koridorlarından kaldırılmasıdır. Kim olursa olsun herkese insan olduğunu hatırlatma, insan gibi davranma gayretiyle çırpınmışlardır.İnsanımızı kazanma odaklı bu anlayışla operasyona gittiğimiz evlerde çocuk varsa korkutmamaya, gereksiz kelepçe takmamaya azami özen gösterirdik. İnşallah bizden sonra da aynı hassasiyet devam ettirilir.Ömer Özüyılmaz’ın karısı, eşinin gözaltı sürecince yaşadığı olayları kastederek böylesi kötü bir muamelenin gözaltına alınan bir PKK’lı ya da DHKP-C’liye asla gösterilmeyeceğini iddia etti.Kesinlikle doğru. Gözaltı ve sonrasında yaşanan hadiselerden yalnızca biri, mesela gözaltı aşım süresi olayı, Türkiye’nin alıştığı, her zaman meydanlara inen kesimlerden birinin başına gelseydi Türkiye'de yer yerinden oynardı. Kimse o insanları adliyede zorla tutamazdı. Cam, çerçeve indirilir ve dışarı çıkarlardı. Medya da ‘4 günlük gözaltı süresi ilk kez aşılıyor.’ der, yaygara koparırdı. Muhafaza altına alma diye bir şey çıkarıp, insanları hukuksuzca, eşya gibi tuttular adliyede. Ve ailelerimizin en büyük eylemi Kuran okuyup dua etmek oldu. Bu ülke de yeni bir eylem tarzı görmüş oldu.ÖRGÜTLERİN HEDEFİ HALİNE GETİRİLDİKTerör ve istihbarat birimlerinde çalışan kişilerin kimliğinin deşifre edilmesi bu kişilerin can güvenliğini nasıl etkiler?Onca zamandır dinlediğimiz insanlara “Bakın bunlar sizi dinledi” diyerek kimliklerimiz deşifre edilmiş, açığa alınmışız. Dahası silahlarımıza el konulmuş ve hiçbirimize koruma verilmemiş. Yurt Atayün yakaladığı örgüt elemanlarıyla şuan Metris’te birlikte kalıyor. Ağabeyi Anadolu Atayün yıllarca doğu ve güneydoğuda gençlerin PKK’ya katılmasını engelleyecek faaliyetlerde bulunmuş. Şuanda resmen terör örgütlerinin açık hedefi haline getirildik.Hemen hemen her gün adliyedesiniz. Bu tavrınızdan dolayı ihraç edilmekten korkmuyor musunuz?Korkmuyorum ve benim durumumda olan hiçbir arkadaşın da korkmadığına eminim. Bu millet için ölmeye ant içmiş ve gecesini gündüzüne katarak çalışan insanlara vatan haini, casus diyecekler, biz de susacağız yok öyle bir şey. Devletim beni 21’imde komiser 35'imde aktivist yaptı. Durum böyleyse bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Açığa alındım. Gidişata bakılırsa birileri zaten hakkımızda çoktan hüküm vermiş. Beraat etsek dahi ihraç edileceğiz. Bize kelepçe taktıran güç, bizi meslekten ihraç ettirmeyi de kafaya koymuş.Böyle bir hükme nasıl varıyorsunuz?Kanunun bize verdiği yetki ve hâkim kararıyla dinlemeler yaptık ama usulsüz dinlemeden yargılanıyoruz. Emniyet müfettişleri yaptığımız dinlemelerin hukuka uygun olduğunu ispat edecek belgeleri ya görmezden geliyor ya da bu belgeler birileri tarafından saklanıyor, verilmiyor. Müfettişler de eksik belgelerle hareket ediyor, usulsüz dinleme yaptığımıza karar veriyor ve savcıya da bu şekilde aktarıyor. Bu şekilde idari ve adli bir soruşturmanın hedefi yapılıyoruz. Emniyette bana 7 soru soruldu. Oysa savcı yalnızca 3’ünü sordu bana. Cevapları açmak istediğimde "Gerek yok, arkadaşlar zaten anlattı, ben zaten onu biliyorum." diyerek aldı ifademi. İlk defa ifade vermiş biri olarak savcının hiç üzerinde durmayan bu tavrı karşısında serbest kalacağımı düşündüm. Avukatım da benimle hemfikirdi ama tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildim. Şuan tutuksuz yargılanıyorum. Peki, ne olacak? Ben ve benim gibi açığa alınanlar olarak hakkımızda devam eden adli bir soruşturmadan dolayı müfettişler hakkımızda daha rahat ceza isteyecek. Kısaca herkes bu işin bir tarafından tutuyor ve sonucun aşağı yukarı ne olacağı belli.Bu arada kimleri dinlediniz?İsim olarak söyleyemem ama biri kendi il emniyet müdürünün istihbaratını, terör örgütüne veren bir polis memuru. Diğeri de bir polis memuru adına kayıtlı telefonu kullanan bir insan kaçakçısı.Hangi konuda usulsüzlük yaptığınız iddia ediliyor?Polis memurunun kullandığı telefon numarası çalıştığı yere kayıtlı olduğu için buradan bize usulsüzlük üretiliyorlar. Oysa hattı kullanan kendisi, bunu tespit etmişiz. Kaldı ki Avrupa'da ele geçirilen örgüt dokümanlarında geçen bir konu bu. Adli makamlar yoluyla incelenmesi için Türkiye’ye gönderilmiş (yani polis işin içinde hiç yok.) İncelemişiz, sonucunda bu isim ortaya çıkmış. Şimdi benim bu şahsı dinlemem nasıl suç oluyor? Asıl dinlemezsem hakkımda işlem yapılması lazım. Diğer şahsın kullandığı telefon da bir polis memurunun adına kayıtlı. Ama hattı memur değil şahıs kullanıyor. Vay efendim siz nasıl bir polis dinlersiniz… 5397 sayılı kanuna göre polis her yerde istihbarat yapabilir. Gerekirse polisi de dinler. Daha da ilginci casusluk, vatana ihanet, devletin varlığına birliğine ihanet, evrakta sahtecilik gibi bir sürü suçtan evimize arama kararı çıkarıldı. Ama casuslukla ve diğer konularla ilgili hiçbir soru sorulmadı.Ne soruldu?Sadece usulsüz dinlemeyle ilgili soru soruldu. Oysa komşularım ve dahası tüm Türkiye benim casusluktan, vatan hainliğinden yargılandığımı zannediyor. Yani adımızı ve şerefimizi aklama mücadelesi oldu bu mücadele.17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası binlerce emniyet mensubu tasfiye edildi. Sahur ve ardından yapılan ikinci bir operasyonla da onlarca kişi gözaltına alındı, tutuklandı. Bu durumun teşkilat içeresindeki yansımaları nasıl olur?17 Aralık bir yolsuzluk operasyonu 18 Aralık ise bu ülkenin demokrasisine hukukuna yapılmış bir darbedir. Emniyet Teşkilatı’nda 12 Eylül dâhil böyle bir kıyım yaşanmadı. Yansımalarına gelince teşkilatta şuanda 17 Aralık öncesi polisi ve 17 Aralık sonrası polisi şeklinde bir ayırım var. Hangi birime giderseniz gidin birinden bahsederken bu arkadaş eski(17 Aralık öncesi) bu arkadaş yeni(17 Aralık sonrası) deniliyor.Bunun anlamı nedir, eskiler paralelci, yeniler hükümet yanlısını mı?Evet, böyle bir algı var. Bu bölünmeyle birlikte dindar olmayan insanlara dahi cemaatçi muamelesi yapılıyor.Teşkilat içindeki bu bölünme 12 Eylül dönemindeki polder, polbir’e benziyor sanki.Henüz o denli ciddi değil ancak şuanda da taraflar birbirlerini birilerinin polisi olarak adlandırıyor. Bir taraf mağdur olurken, diğer taraf ülkenin başbakanından reis diye bahsediyor. Kendi meslektaşlarıyla ‘burada bir temizlik var.’ diye mücadele ediyor. Ve hukuk değil gücü elinde tutan kesimin işaretleri, hisleri baz alınıyor. Bu uzun vadede teşkilatı çok kötü etkileyecek tehlikeli bir durum.Toplum güvenliği de bundan nasibini alacak desenize.Şüphesiz. Biz görevimizi yerine getirdiğimiz için casus olduk, vatan haini ilan edildik. Bu yüzden şuan yerimize göreve getirilen arkadaşlar “Bunların yaptığını, bizim yapmamamız lazım yoksa bizi de yakarlar.” gerekçesiyle görevlerini yerine getirmekten çekinebilir, dinleme yapmayabilir. Bu resmen suçtur ve bundan sonra işlenecek suçlara izin vermektir, göz yummaktır. Bunun hesabını kimse veremez.Polise yönelik bu operasyonların 17 Aralık’ın üstünü örtme ve itirafçı polisler bulma maksatlı yapıldığı iddia edildi.Yani itirafçı çıksa neyi itiraf edecek bilemiyorum. Doğrusu bu da bir algı operasyonu bence.Operasyonlar ne zaman sonların peki?Birileri bir suç işlerken yakalanıyor ve bunları örtmek için bir süreç başlatıyor. Artık o birileri kendini ne zaman rahat, korunaklı hissederse oraya kadar gidecek. Ancak ileride bu süreçte yaşanan tüm hadiselerin hepsi kriminal tek bir vaka olarak ele alınacak.ÇOCUKLAR BENİ EVDE GÖRDÜKLERİ İÇİN ÇOK MUTLULULARAksiyonu ve tansiyonu yüksek bir mesleğiniz var, boş kalmak sıkıcı olmuyor mu?Henüz boş kaldığımı idrak edebilmiş değilim. Hemen her gün arkadaşlara destek için adliyedeydim. Ayrıca tutuklanan arkadaşlarımın mahkeme ve itiraz durumlarını takip etmeyi görev addediyorum. Onlar kısa sürede özgürlüğüne kavuşacak inşallah. Sonrasında vaktimiz kalırsa bu süreci bir fırsat olarak görüyorum. Çeşitli nedenlerden hep ertelemek durumunda kaldığım planlarım vardı, onları gerçekleştirmek istiyorum.Mesela?Öncelikle yabancı dilimi geliştirmek istiyorum. Eşim de çok istiyor. Bunun için gerekirse arabamızı satmayı bile düşündük. Ayrıca denize âşık bir insanım. Yelken yapmayı çok istiyorum. Başlangıç kursuna gittim fırsat bulursam geliştireceğim. Zıpkınla balık avlıyorum, harika bir ekibimiz var ve tabii ki bol bol okuyup yazacağım.Bu yaşadıklarınızı da yazarsınız o halde…İnşallah, çok istiyorum. Öz annem Zehra Hanım okumayı, edebi annem ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Kevser Gündüz ise yazmayı sevdirdi bana. Aslında hayatına şiirle ayraç koyan bir insanım. Arkadaşıma kırılırım şiir yazarım, yolculuk yapıyorumdur eşime şiir yazarım. Şehit veririm şiir yazarım. Bir de kitabım var yayınlanmamış.Neden yayınlanmadı?Popüler bir mafyatik dizide polisi aşağılayan sahneler çok ağrıma gitmişti. Bunun üzerine yazdım. Polisiye bir roman. Ancak İstihbarat şubeye geçince farklı kaygılarım oldu. Aslında şubeye geçmeden neredeyse tamamlanmıştı kitap ama nemalanıyormuş gibi algılanır diye yayınlatmadım. Bu zaman zarfında belki onunla ilgilenirim.“Yıllarca çalıştım, yuvamı ihmal ettim” şeklinde bir açıklamanız olmuştu. Artık evdesiniz. Nasıl gidiyor ev hayatı, açıklarınızı kapatabildiniz mi?Aslında benim için ev süreci istihbarat şubeden çıkarıldıktan sonra başladı. Son 6 aydır ‘family man’ modundayım. İlk zamanlar kızlarım Akşam 5’te beni evde görünce, üzerimi değiştirmeye geldiğimi sanıyorlardı. Şubede çalışırken bir yıl boyunca sadece bir kez, o da eşimin ısrarıyla bir pazarı evde geçirdiğim zamanlar oldu. Eşim iki çocuğumuzu yalnız büyüttü diyebilirim. Bu açıdan çocuklar benimle vakit geçirebildikleri için çok mutlular. Bol bol parka gidiyoruz. Bunu süreçte babalık görevlerimi yerine getirme fırsatım oldu diyebilirim.Şuan çalışmıyorsunuz, nasıl geçiniyorsunuz?Açığa alındığımız için maaşımızın 3/2'sini alıyoruz. Ben bu süreci yaşayan insanlar arasında şanslı sayılırım. Zira ailemin imkânları beni çok sıkıntıya sokmayacak durumda. Ama muazzam derecede sıkıntı çekecek arkadaşlar tanıyorum.İhraç edilirseniz ne yapmayı planlıyorsunuz?Memuriyette bir şey olana kadar olmamış sayarsınız. Ancak ben ve benim gibi görevden alınan tüm arkadaşlarım hukukun emrettiği şeyleri yapmış polisler olarak alnımız ak, başımız dik eninde sonunda mutlaka teşkilata geri döneceğiz. Bize bunları yaşatanlar ise hukuk karşısında çok pişman olacak. Dönene kadar çocuklarımızı helal lokmayla büyütmek için Allah’ın izniyle ekmeğimizi taştan çıkarırız, rızık Allah’tandır şeksiz şüphesiz.Onca hukuksuzluk karşında bu kadar ümitvar olmanız biraz polyanaca bir yaklaşım değil mi? Nasıl bu kadar emin oluyorsunuz?Hiç değil… Tarihte buna benzer kıyımlar, zülmler hep olmuştur ama hukuk her zaman tecelli etmiştir. Hakk’a ve gerçeklere olan inancımız tam. Milletimiz haramı helali bilir. Bizim bu işin helal tarafında olduğumuzu da er geç herkes görecek ve bu yaşananların ücretini bu dünyada istemeyen yiğit evlatlarını yeninden özgür bırakacak. Bu ülkede örgüt yöneticileri, darbeciler özgürlüklerine kavuştu bu acayip akıl tutulmasının sonucu olarak ve işini yapanlar cezaevine girdi. Ülke normale döndüğünde müdürlerimizden ve bizden özür dileyecekler. Ali Fuat Yılmazer, Yurt Atayün, Erol Demirhan, Hayati Başdağ, Serdar Bayraktutan, Mesut Yılmaz… Bu isimler insanlar Türkiye’nin vesayete karşı gerçekleştirdiği mücadelenin kahramanlarıdır. Bu millet isimlerini hep hayırla yad edecek, göreceksiniz.Elimden ‘Semih’lerin katillerini yakalama imkanını alanlara hakkımı helal etmiyorum!Semih ağabey(Balaban) 35 yaşındaydı şehit olduğunda. En büyük istediğiydi bu. Allah dualarını kabul etti. Ben hayatımda onun kadar yiğit bir insan tanımadım. Bir operasyon polisi olmasına, onlarca silahlı çatışmaya girmesine rağmen kendisine silah doğrultmuş bir teröristin gözlerine bakıp ateş açmayacağını anlayıp ateş etmekten vazgeçmiş biridir. Ondaki bu merhamete ve nezakete hayrandım. Bunu dünyadaki hiçbir polis yapmaz, asla riske atmaz. En çok da bu yüzden yanıyorum gidişine. Ve hala çok kızıyorum kendime. Keşke önce şubeye değil operasyon bölgesine gidip helalleşebilseydim ben gelmeden az önce girmiş içeri. İkimiz de tarih ve edebiyata meraklıydık. Beni açığa alarak elimden nice Semihlerin katillerini bulma imkânını aldılar ya asla helal etmiyorum hakkımı.Bana kahraman diyorlar, şaşırıyorum!Bence bu ülkenin gerçek kahramanları şehadet şerbetini içerek vatanına kurban olan yiğit oğlu yiğitlerden sonra amirliklerini yapmaktan onur duyduğum memurlarımdır. Onlar Anadolu'nun dört bir yanından gelip yüreklerindeki vatan ve bayrak sevgisini bu kentin sokaklarında polis katillerinin, bombacıların ensesinde adım adım örmüşlerdir. Onlar bu ülkenin en helal memur maaşlarıyla çocuk büyütmüş ve gerektiğinde sizin aldığınız bir kararla çocuklarını düşünmeden bombaların üzerine atlamışlardır. Bence gerçek kahramanlar; çocukluklarını bu teşkilatın okullarında, gençliklerinin ise neredeyse tamamını bu ülkenin terörle mücadelesinin içerisinde geçiren zeki, kabiliyetli, fedakâr komiserlerim, baş komiserlerimdir. Gecenin bir yarısı arayıp, zırhlı araçlarla ancak girilen bölgelere tek tabanca göndermişimdir de ağızlarından "peki abi"den başka bir şey çıkmamıştır. Çocuklarını, eşlerini Allah'a emanet edip onları öpmeye kıyamadan usulca dalarlar karanlıklara. Ve benim kahramanlarım makam ve menfaat çukurlarına düşmeden bütün bir kariyerlerini ve hayatlarını emniyet Teşkilatı'nın alnına leke sürülmesin, memleket evlatlarının kanı dökülmesin diye harcayıp arkasına bakmayan müdürlerimdir. Şimdi ben bu insanlara yapılan haksızlık için isyan edip bağırdığımda bazıları bana ‘Kahraman’ diyor, şaşırıyorum ve anlam veremiyorum. Milletimin ali cenaplığına veriyorum. Sadece onların yarısı olsam bu dünyada mezar da istemem.

    0 0

    Türkiye’deki Suriyeli mülteci krizi büyürken kamplarda aileleri için gelecek bulamayan Suriyeliler İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlere iş bulma umuduyla göç ediyor.Parklarda ve viyadük altlarında görmeye alıştığımız aileler, yeni bir kışın başlangıcında yine sokaklarda. Yol parası bile bulamayan yüz binler ise sınır şehirlerinde zaten kısıtlı olan iş imkânlarından pay kapma, evine, çadırına ekmek götürme derdine düşmüş. Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinde 1972 yılında yapılan, 6 yıl önce de boşaltılan Akçakale Cezaevi de 90 kişilik 17 Suriyeli ailenin evi olmuş. Uzaktan bakıldığında bir harabeyi andıran cezaevinin varlığını, kader mahkûmlarının yerine bahçesinde oynayan Suriyeli küçük çocukların seslerinden fark edebiliyorsunuz. Girişte bulunan güvenlik kulübesinde bile iki aile yaşıyor. Ailelerin büyük bölümü çatışmaların devam ettiği Akçakale Sınır Kapısı’nın diğer tarafındaki IŞİD kontrolündeki Rakka’dan gelmiş. Cezaevinin içindeki dört bölümden oluşan koğuşlar, perdelerle ikiye hatta üçe bölünmüş durumda. Bir zamanlar mahkûmların volta attığı, yüksek duvarlarla çevrili, gökyüzünü tellerin arkasından gören avlu çocukların oyun alanı, banyo ise ortak kullanılan mutfak olmuş. Erkeklerin büyük bölümü, sabah ekmek bulmak, para kazanmak için çıktıkları koğuşa elleri boş gelmemenin derdinde. Kadınlar ve çocuklar ise hasta ve muhtaç. Ailelerin tek isteği, kış gelmeden Akçakale Süleymanşah Çadır Kampı’nda başlarını sokabilecek bir yer bulmak. Ama bunun çok kolay olmadığının onlar da farkında. Kader mahkûmlarının 98’de terk ettiği Akçakale Cezaevi, bu sefer evlerinden uzakta Suriyeli yeni kader mahkûmlarına ev sahipliği yapıyor.

    0 0

    Hilmi Yavuz, Türk şiirinin yaşayan en büyük ustalarından. Yavuz, yazdığı şiirleri en iyi okuyan şairlerden biridir aynı zamanda.Şairin bütün şiir külliyatından seçilmiş örnekleri seslendirdiği iki CD'den oluşan "Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize" adlı albüm yayınlandı. Yavuz'un yarım asırlık şiir serüveninin bütün duraklarını izleyen bu çalışma, aynı zamanda bu alanda bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı çalışmalardan biri. Albümde şairin Bakış Kuşu, Bedreddin Üzerine Şiirler, Zaman Şiirleri, Ayna Şiirleri, Akşam Şiirleri ve Hurufi Şiirler gibi her biri birer baş yapıt olan kitaplarından şiirler var. Kısacası bu çalışma şiirin ustasından tüm şiir severlere kendi sesinden bir hediye. Hilmi Yavuz Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize Aşina Kitaplar Burhan Öçal ülkemizi uluslararası müzik arenasında başarı ile temsil eden bir sanatçı. Bugüne kadar birçok uluslararası caz festivalinde sahneye çıkan perküsyonist, son çalışması Sultan Osman'ı müzikseverlerle buluşturdu. Altı yıllık bir çalışmanın ürünü olan Sultan Osman albümü, etno-elektronik tarzında ve geniş bir müzikal zenginliğe sahip. Burhan Öçal bu albümde DJ Pete Namlook ile birlikte çalışmış. Sanatçının önceki çalışmalarından farklı ve oldukça deneysel çalışmaları içinde barındıran bu albüm enstrümantal müzik dinleyicisi için özel bir hediye. Burhan Öçal Sultan Osman Avrupa MüzikEn iyi Celine Dion şarkıları Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Titanic filminde seslendirdiği My Heart Will Go On isimli şarkıyla büyük ses getiren Celine Dion'un en sevilen şarkılarından oluşan The Very Best of Celine Dion albümü yayınlandı. Bugüne kadar 23 stüdyo albüme imzasını atan Celine Dion, Grammy, Juno, Altın Küre ve Oscar ödüllerine layık görüldü. Sanatçının, The Power of Love, Because You Loved Me ve My Heart Will Go On gibi dünya çapında büyük liste başarıları sağlayan şarkıları da dahil olmak üzere en sevilen şarkıları bu albümde bir araya geldi. Celine Dion hayranları için tam arşivlik bir albüm. Celine Dion The Very Best of Celine Dion Sony Müzik

    0 0

    Yeri geldi Peter Pan, Temel Reis olup çocukları eğlendirdi, yeri geldi Sean Maguire, John Keating ile gençleri hayata hazırladı ya da Roosevelt, Eisenhower gibi ağır rollerin adamı oldu Robin Williams. Hayattaki rolünü ise acı bir şekilde tamamladı.Bazı yüzler vardır ki onları gördüğünüzde “İşte, bu insan kesinlikle bu iş için yaratılmış” dersiniz. Robin Williams’ın yüzü de adeta beyazperde için biçilmiş bir kaftandı. Komik ya da üzücü her ne anlatsa onu izleyenlerin yüzünde bir tebessüm olduğunu görürdünüz. Dünyanın en güzel gülen adamlarından biri olmasından kaynaklanıyordu belki de. Kendine has simasıyla bir şekilde izleyiciyle arasında bağ kurabilen Hollywood’un en yetenekli isimlerinden biriydi o. Oldukça sevilen komedi filmlerinin içinde yer aldı, evet, fakat dramın da üstesinden gelebildiğini kült haline gelen pek çok filmiyle herkese gösterdi. Geçtiğimiz hafta hayatını kaybetti Williams. Ölümüyle beraber içimizdeki çocuk da bir parça eksildi. Ve dünya onsuz, artık daha az komik bir yer. 1951 yılında dünyaya gelir Williams. Çocukluğunu Michigan’da geçirir. Sırasıyla okul ve üniversite sıralarından geçer. Oyunculuk ve güldürü yeteneğini fark ettiğinde ise özel beceri gösterenlerin alındığı bir yer olan New York’taki Julliard Okulu’na kaydını yaptırır. Özellikle komedi için nadir bulunan bir yüze sahiptir. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra yavaş yavaş gösteri dünyasına adım atmaya başlar. “Mork, Orsen’i arıyor, cevap ver” Williams, NBC’de yayınlanan lakin pek de başarılı olmayan “The Richard Pryor Show” programının hemen ardından “Happy Days” adlı dizide oyunculuk kariyerine başlar. Bu dizide Mork adında uzaylı bir karakteri canlandırır ve izleyici tarafından çok sevilir. Mork karakterinin bu kadar popüler olması yapımcıları da oldukça şaşırtır ve karakter diziden koparılarak Williams’ın başrolünde olduğu “Mork and Mindy” adlı yeni bir dizi meydana getirilir. 1978-82 tarihleri arasında yayınlanan program amiyane tabirle tutar. Williams, ömrü boyunca görmediği bir sevgi ve itibar kazanır. Dizinin kendisine kazandırdığı popülerliği uzun bir süre kullanır Williams. 80’li yıllara doğru stand-up şovları yapmaya başlar. Bir süre böyle devam eder. Sinemaya “Temel Reis” filmi ile adım atar. Beyazperdede adından söz ettirmesi ise 1987 yılında “Good Morning, Vietnam” filmi sayesinde olur. Film ve canlandırdığı Adrian Cronauer karakteri o kadar ses getirir ki Williams bu rolle hem Altın Küre ödülünü kucaklar hem de Oscar ve BAFTA gibi ödüllere aday gösterilir. Williams, sinemada artık kendi yolunu bulmuştur. “Sözümün kalmadığı tek an” 1989’da belki de kendi adıyla en çok anılacak film olan “Ölü Ozanlar Derneği”nde boy gösterir Williams. Filmdeki öğrencilerin “o captain, my captain” nidaları eminim hepimizin kulağında. Bir neslin hayata bakış açısını değiştiren film olarak anıldı çoğu zaman “Ölü Ozanlar Derneği”. Ve Williams, gerçek manada hayranlarının gönlünde güzel öğretmen John Keating karakteriyle taht kurar. Lakin henüz zirveye çıkmamıştır Williams. 1997 yılında “Can Dostum” filmiyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar’a uzanır. Ödülü alırken, “Söyleyecek sözümün kalmadığı tek an” olarak tarif eder içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi. Kariyer olarak oldukça iyi bir seviyeye gelmiştir. Oscar ödülünü kucaklaması, kendisinin aranan adam olmasına sebep olmuştur. Rüştünü ispat etmiştir artık. Etmiştir lakin hayatı boyunca kendini aralıklarla gösteren pek çok sorun da oldukça yıpratmaktadır Williams’ı. Alkol ve uyuşturucu problemi, bir karabasan gibi takip eder kendisini. İlk ciddi işi “Mork and Mindy”den beri bağımlıdır alkole. Defalarca tedavi görür, lakin derdine derman bulamaz. Ölü Ozanlar Derneği’nde, “İnsan sadece hayallerinde özgürdür.” repliğini dile getirirken kendinden de bir şeyler katar adeta bu sözlerin içine. Ömrü boyunca neredeyse her yıl en az iki filmde rol alan Williams, çalışmalarının karşılığını 1 Oscar, 2 Emmy, 6 Altın Küre, 6 Grammy ve 2 Sinema Oyuncuları Derneği ödülüyle aldı. Mutlu muydu peki? Williams’ın intiharı hepimize şunu da hatırlattı aynı zamanda. Olabildiğince neşe dolu ve hayatı ti’ye alan insanların da içinde fırtınalar kopar. Çoğu zaman onların gamsız ve hayatta hiçbir dertleri olmayan insanlar olduğunu düşünürüz. Lakin kazın ayağı hiç öyle değildir. Onların da dertleri ve kederleri vardır, yüreklerinde fırtınalar kopar.Christopher Reeve’i güldüren ilk insanRobin Williams, Juillard Okulu’nda eğitim görürken en yakın arkadaşı Süpermen karakteriyle hepimizin aklına kazınan Christopher Reeve’di. O kadar yakın arkadaşlardı ki Williams ve Reeve aynı odada kalıyorlardı. Oyunculuklarının gelişmesi konusunda birbirlerine katkıları ise oldukça büyüktü. Bir gün Reeve, at üstündeyken geçirdiği kaza sonucu felç oldu ve depresyona girdi. Yüzü bir türlü gülmüyordu. Williams bir gün yüzüne farklı bir insan suretinde maske yaptırarak doktor kılığına girer ve Rus aksanıyla Reeve ile bir süre konuşur. Daha sonra ise bir anda maskeyi çıkarır, “Sürpriz!” diye bağırır. Böylece Christopher Reeve’i yaşadığı kaza sonrasında ilk güldüren Robin Williams olur.

    0 0

    İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamın dünya çapındaki yankıları hâlâ devam ediyor. Yapılan bu zulme sessiz kalmak istemeyen bazı ünlü isimler kendilerince tepkilerini dile getiriyor.Kimi imza kampanyası düzenlerken kimi de sosyal medyadan desteğini belirtiyor. İşte bu amaçla yola yıkan Penelope Cruz ve eşi Javier Bardem, yönetmen Pedro Almadovar, Fernando Colomo, Veronica Forque gibi isimlerin başı çektiği yüze yakın İspanyol sanatçı geçtiğimiz ay bir manifesto yayınladı. Manifestoda sanatçılar İsrail’i soykırım yapmakla suçlarken aynı zamanda “BM kararlarını en az uygulayan, insan haklarına en az saygı gösteren ve devlet terörizmini uygulayan işgalci bir ülke” olarak ifade ediyor. Ne var ki karşılarında büyük bir lobi baskısı onları bekliyordu. Oscarlı oyuncular Penelope Cruz ve eşi Javier Bardem’e doğal olarak İsrail yanlılarından eleştiriler gecikmedi. İlk tepki Angelina Jolie’nin babası Jon Voight’ten geldi ve aktör çift için ‘Cahiller’ diye mektup kaleme aldı. Ardından Hollywood endüstrisinin önemli isimlerinden Relativity Media’nın Yönetim Kurulu Başkanı Ryan Kavanaugh, çiftin kendisini şaşırttığını söyleyerek tepki gösterdi. İngiliz The Times Gazetesi’nin, İsrail’i açıkça eleştiren kişilerin, Hollywood’da iş bulmakta zorlanacağı şeklinde habere yer vermesi ve Amerikan televizyon kanalı Fox’ta yayınlanan “The Five” adlı programın Penelope Cruz’u “haftanın salağı” olarak nitelemesi bardağı taşıran son damlalar oldu. Bardem, bunun üzerine bir açıklama yaparak “Sadece bir barış çağrısı yaptık. Ne Penelope ne de ben Yahudi düşmanıyız. İsrail halkına büyük saygı duyuyorum ve kayıplarına derin üzüntü duyuyorum.” demişti. Ancak ünlü çifte baskılar sürmeye devam ediyor.İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla ilgili açıklama yapan sanatçıların birçoğu Cruz- Bardem çifti ile aynı kaderi paylaşıyor. Lobi baskısı ile tanışıp kara listeye alınıyor. Gazze’ye verdikleri destekten dolayı Hamas yanlısı, antisemitist olmakla suçlanıyor ve geri adım atmak zorunda kalıyor. Filistin’e özgürlük için attıkları tweet’ler paylaştıkları resimler maalesef ki bu isimlerin başını ağrıtıyor. Tıpkı ünlü şarkıcı Rihanna’nın ve NBA yıldızı Dwight Howard’ın “Free Palestine” hashtagiyle attıkları tweet’lere aldıkları aşırı tepki sonrası kısa sürede geri adım atmaları gibi. Karşılaştıkları linç kampanyasına dayanamayıp tweet’lerini silen ünlülerden olaya açıklama getirmeleri de istendi. Yapılan baskılara direnip tutundukları tavırdan vazgeçmeyenler de oluyor. Selena Gomez, Mia Forrow, John Cusack, Rob Schneider bu isimlerden. ABD’li ünlü şarkıcı ve oyuncu Selena Gomez Instagram hesabından bir görüntü paylaşarak “Bu insanlıkla ilgili, Gazze için dua edin.” yazısını not düştü. Hamas propagandası yapmakla suçlanan Gomez bir anda İsrail destekçilerinin hedefi haline geldi. ABD’li komedyen aktör Rob Schneider ise attığı tweet’te İsrail’in Gazze’deki sivilleri öldürmesini “Gazze’deki bu çirkin ve insanlık dışı kuşatma bugün en ölümcül gününde.” diyerek eleştirdi. Altın Küre ödüllü ABD’li sinema oyuncusu Mia Farrow ise Twitter’da güncel paylaşımlarıyla en çok tepki gösteren ünlülerden biriydi.

    0 0
  • 08/16/14--15:59: İmece usulü sanat!
  • Özü itibarıyla ‘tek başına’ olan sanatçıyı yalnızlığından çekip diğer sanatçılarla ‘hayal birliği’ne davet eden bir proje hayata geçirildi. ‘Kümülatif’ en basit anlamıyla ‘İmece usulü sanat mümkün mü?’ sorusuna cevap arıyor.İstisnaları olsa da sanatın bireysel bir uğraş olduğu ve kolektifliği çok da kaldırabilecek bir alan olmadığı kesin. Dostoyevski’nin, Goethe’nin başyapıtlarından birçoğumuz haberdarken birkaç yazarın bir araya gelerek bir edebi eser ortaya koyduğu çok sık rastlanan bir durum değil. Kolektifliğe en müsait sanat dalı olan müzikte bile gruplar ayakta kalmakta zorlanırken, kişinin hayal gücü ile yakından ilgili olan tasarım gibi dallarda bu bireysellik çok daha baskın. Şu sıralar İstanbul’da bu genellemeyi yerle bir edecek bir proje hayata geçiriliyor. Kümülatif projesi kapsamında Türkiye’den ve dünyadan sanatçılar bir araya gelerek endüstriyel ürünler ortaya koyuyor. Üstelik bunu yaparken ürünün tüketicinin eline geçinceye kadar olan süreçteki tüm aşamalarında yer alıyorlar. Çekirdek kadrosunu iki endüstriyel tasarımcı, bir sosyal bilimci ve bir de üretim danışmanının oluşturduğu Kümülatif’i, projenin fikir babası sosyolog Mert Kayhan anlattı. Kayhan, projeyi bütün olarak ele alsa da sosyal bilim ayağı ile özellikle ilgileniyor. Tasarımcılara bir nevi ‘sanatçı egosunu bırak ve kolektif çalışmaya gel’ dediklerini anlatan Kayhan, ‘yeni endüstri’ adını verdikleri ilk çalışmalarının sosyal psikolojinin alanına giren tarafları ile özellikle ilgileniyor. Bilhassa endüstriyel tasarım alanında ‘star tasarımcı’ kavramı olduğundan bahseden Kayhan, “Şirketler geliyor, al sana şu kadar para, bana şunu tasarla, bunu üretirim üretmem, benim kontrolümde. Sanat söz konusu olsa da, bu alışılagelmiş üretim sürecinden farklı bir şey değil. Bir sermayedar var ve onun için çalışan birileri. Finansal riski sermayedar taşıdığı için geliri de büyük oranda o alıyor.” diyor.Öncüsü oldukları ‘yeni endüstri’ çalışması ise bu süreci alışılmışın dışına çeviriyor. Proje kapsamında yurtiçi ve yurtdışından gelen tasarımcılardan ortak bir akıl ile ürün ya da ürünler ortaya konması istenmiş. Projenin tek farklılığı sanatçıların salt kendi ‘yaratıcılıklarını’ ya da hayal güçlerini bir tarafa bırakıp ortak akılda buluşmaları değil. Sanatçılar klasik üretim sürecinde olduğu gibi tasarımlarını yapıp köşelerine çekilmiyor. İkitelli Organize Sanayi’ye giderek tasarlayacakları ürünü üretecek ustalarla tanışıp, bunları imal edecek makineleri ve hammaddelerini de görüyor. Kayhan’a göre bu, sanatçılar için çok yeni ve mühim bir deneyim: “Üretim sürecinden kopuk bir sanatçı sekiz metreye iki metre boyunda bir masa yapmak isteyebilirdi. Fakat öyle bir tezgah yok orada. Malzemeye dahi görüldükten sonra karar verildi.” Bahsi geçen model Kayhan’a göre insanların fikir paylaşıp, birbirlerinin fikirlerinin üstüne fikir ekleyerek gerçekleştirdikleri hiyerarşik olmayan bir süreç. Kümülatif ismi de buradan geliyor. Ortaya çıkan ürünler ise bir şekilde işlevi olan, estetik ve sanatsal kaygılardan uzaklaşmadan üretilen ayna, tabak gibi materyaller. Kayhan burada da bir denge tutturmaya çalıştıklarını ifade ediyor: “Bu ürünler daha sonra sergilenecek. Ancak butik üretim ya da design art dediğimiz sınırlı sayıda üretilen, sanata dönük, tasarımcının deneme yanılma maliyetini de işin içine katan ürünlerden olabildiğince uzak durmaya çalıştık. Ama seri üretim şeklinde üretilecek ürünlerden de uzak durmaya çalıştık.” Kümülatif’in çekirdek kadrosunda yer alan Ayşenaz Toker ve Billur Turan ile İzmirli tasarımcı Osman Can Özcanlı yerli sanatçıları oluşturuyor. Avusturya’dan Klemens Schillinger, Fransa’dan Florie Salnot ve İngiltere’den Fernando Laposse ise projenin yurtdışı ayağını oluşturuyor.Peki özü gereği tek başına üretebilen tasarımcılar için süreç nasıl gerçekleşti? Kayhan’dan dinleyelim: “Sanatçı için tasarlama kısmı yalnız bir süreç. Bu sanatın doğasında olan bir şey. Masanın başına kapanırlar, sancılı anlar yaşarlar ve o süreci bir şekilde yırtarak bir ürün çıkartırlar. Ve bu o ürünü ortaya çıkaran kişiyi bir ‘tanrıcılık’ illüzyonuna sürüklüyor. Bundan kendimi de azade tutmuyorum. Oturup bir makale ortaya çıkardığımda benim de zaman zaman bu duyguya kapıldığım oluyor. Burada asıl olan gerçekliğe dönüp insanlığımızı hatırlayabilmektir.” Dolayısıyla bu süreç tasarımcılar için ciddi bir mücadele dönemi olmuş. Çizim için iki gün süre verdiklerini söyleyen Kayhan, “Bu normalde tasarımcı için mümkün bir şey değil. Oysaki insan dediğiniz işbirliği halinde paylaşarak birine destek olarak var olan bir canlı. Kümülatifin alt anlamlarından biri de bu. İşbirliği yapıldığı, imece ortamı oluşturulduğu zaman işlerin ne kadar hızlı ilerleyebileceğini, görevlerin paylaşılabileceğini ve bundan ne kadar verimli bir ortam doğacağını göstermek. Bu süreçte biz özellikle kendi özlemini duyduğumuz bir yaşam pratiğinin mikrokozmosunu yaşatmaya çalıştık.” Projenin sonunda kitap ve o anları gösteren bir video çıkacağını söyleyen Kayhan, böylece projede bire bir yer almayan insanlara da kümülatif sanatın mümkün olduğunu anlatabileceklerinden bahsediyor.

older | 1 | .... | 95 | 96 | (Page 97) | 98 | 99 | .... | 165 | newer