Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 92 | 93 | (Page 94) | 95 | 96 | .... | 165 | newer

    0 0

    Ucuza seyahat etmek istiyorsanız hemen rezervasyon yaptırın ve uçak biletinizi alın. Aksi taktirde çok yüksek ücretle uçmak zorunda kalırsınız. Zira havayolu şirketleri maliyetleri gerekçe göstererek fiyatları artırıyor.Okulların kapanması ve tatile çıkanların sayısında yaşanan artış nedeniyle havalimanlarında uçak ve yolcu sayısında rekorlar kırılıyor. Bu rekorlar Ramazan nedeniyle hafta sonu gerçekleşiyor. Havayolu şirketleri ise hafta içinde seyahat edenlerin sayısını artırmak amacıyla çeşitli kampanyalar düzenleyerek daha ucuza uçuruyor. Ancak Ramazan’da özellikle hafta içinde çok düşük fiyata bulunan bilet ücretlerinin, Ramazan Bayramı öncesinden itibaren ‘uçuşa geçtiğini’ şimdiden söyleyelim. Yani, bakanlığın bilet fiyatlarının belirli seviyede tutulması amacıyla aldığı tedbirlerden, ‘tavan fiyat’ uygulaması, artışlar yüzünden bir kez daha askıya alınacak.Havayolu şirketlerinin, bayram ve tatil dönemlerinde yüksek fiyattan bilet satışına sınırlama getirilmesi amacıyla geçen yıl ‘tavan fiyat’ uygulaması başlatılmıştı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme eski Bakanı Binali Yıldırım tarafından geçen yıl aralıkta başlatılan 299 TL’lik tavan fiyat uygulamasına ise ‘maliyet artışı’ gerekçe gösterilerek bazı havayolu şirketleri tarafından geçen nisanda son verildi. Ancak vatandaşlardan gelen şikayet üzerine harekete geçen Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan ise İstanbul’da bir araya geldiği şirket yetkililerinden ‘söz alarak’ yeni tavan fiyatı 309 TL şeklinde belirledi. Ne yazık ki, verilen bu söz de, bazı şirketler tarafından yerine getirilemedi. Özellikle haziranda fiyatlar yeniden yükseldi.İşin daha da kötüsü, Bayram haftası ve sonrası fiyatların daha da artacağı ifade ediliyor. Özellikle son güne kalanlar, çok yüksek ücret ödeyerek uçmak zorunda kalacak. Havayolu şirketleri ise bu konuda artan maliyetleri gerekçe gösteriyor ve başka çarelerinin kalmadığından yakınıyor. Bu yüzden, daha ucuza seyahat edebilmek için vakit geçirmeden rezervasyonunuzu yaptırın ve uçak biletinizi satın alın.Ucuz bilet almak mümkün mü?Bu saatten sonra ve özellikle belirli uçuş saatleri dışında ucuza seyahat etmek zor olsa da, bu konuda yine de bir şeyler yapmak mümkün. Öncelikle uçuş planınızı mümkün olduğunca çok önceden gerçekleştirin. Örneğin bazı havayolu şirketleri 2-3 ay öncesinden alınan biletlerde, 25-30 TL’ye uçuş imkânı sunuyor. Ancak son güne kaldığınızda en yüksek fiyattan uçak bileti almak zorunda kalacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden, ucuz bilet için alternatif gün ve saatleri belirleyerek işe başlayın. Daha az tercih edilen havalimanlarından düzenlenen uçuşların düşük ücretle satışa sunulduğunu da unutmayın. Ayrıca, karşılaştırmalı uçuş alternatifleri sunan web sitelerinden veya acentelerden en ucuz bileti bulabilirsiniz.Havalimanına erken gelinYüksek bilet fiyatları nedeniyle yaşadığınız sıkıntının uçuş öncesi çileye dönüşmesini istemiyorsanız en az 2-3 saat öncesinden havalimanına gelin. Aksi takdirde, aşırı yoğunluk nedeniyle terminal girişi, check-in kontuarı ve pasaport kontuarı önlerinde oluşan uzun kuyruklar nedeniyle sinirleriniz daha da gerilebilir. Bu yüzden yolcular ve diğer görevlilerle de tartışabilir ve uçuşunuzun iptal edilmesiyle sonuçlanabilecek olaylarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

    0 0

    Gazeteci-yazar Fikri Akyüz, Akşam’dan istifa ettikten sonra kendi deyişiyle Twitter gazeteciliği ve asıl mesleği olan hukuk danışmanlığını yapmaya başladı. Akyüz, işten ayrılma sebebini merak edenlere “10’a yakın arkadaşım varsa, bunların 7’si ‘haşhaşi’. Kalsaydım onların yüzüne bakamazdım.” diye cevap veriyor.Yazarı olduğu Akşam’dan, 28 Şubat medyasından daha beter bir yayıncılığa soyundukları gerekçesiyle nisan ayında istifa etmişti Fikri Akyüz. O günden sonra, neden istifa ettiği birçok kesimde soru işareti bırakmıştı. Köşesine devam edip, ‘paralel’e çakıp, paraya para demeyecekken böyle bir karar alması herkesi şaşırtmıştı. Akyüz ile istifasının arkasındaki gerekçeyi, medyanın geldiği noktayı, aynı zamanda bir hukukçu olarak 17 Aralık operasyonuna bakışını ve istifadan sonra neler yaptığını konuştuk.Akşam’da kalıp, paralele çakıp, paraya para demeyebilirdiniz. Bu durumda istifa etmeniz düşündürüyor?Akşam gazetesine TMSF döneminde girdim. Benim bir talebim olmaksızın kabinede yer alan bir ismin referansıyla yazmaya başladım. Ethem Sancak, ben girdikten 4-5 ay sonra gazete ve televizyonu satın aldı. Geldiğimde de yayın politikası çok da benim arzu ettiğim şekilde değildi. 17 Aralık’tan sonraki yayın politikası ise beni özellikle rahatsız etmeye başlamıştı. Esasında 30 Mart seçimlerinden önce bırakacaktım.Neden beklediniz?O zamanlar yayınlanan anketlere göre “AK Parti gidiyor, dolayısıyla koalisyon olacak” şeklinde değerlendirmeler yapılıyordu. O zaman istifa etseydim, “Fikri, AK Parti’nin gideceğini anladı, gemiyi ilk terk eden adam oldu.” şeklinde spekülasyonlar çıkacaktı. Bunların önüne geçmek istediğim için istifa etmedim. 30 Mart yerel seçim gecesi Ethem Sancak’ın balkona çıkıp alkışlaması bazı şeylerin tuzu biberi oldu. AK Parti seçimden zaferle çıktıktan 10 gün sonra ayrıldım.Ethem Sancak’ın o balkonda yer alması sizi neden bu kadar etkiledi?Bir medya patronu ve ben onun gazetesinde yazı yazıyorum. Sindiremedim. Kaldı ki, tam tersini düşünelim. Kemal Kılıçdaroğlu zafer kazanmış ve o balkona çıkmış olsaydı, yanında da bir medya patronu olan Aydın Doğan alkışlasaydı, ne denirdi? Hükümete yakın gazeteciler şiddetle eleştirirdi. Ben istifa ettikten birkaç gün sonra Ethem Sancak, BMC’yi satın aldı. Düşünün, çalışanlar, ben dâhil, çok düşük olan maaşımızı 4 aydır alamıyorduk. Ama BMC’ye 800-900 milyon dolar verebildi. Aslında TMSF’ye ödeme bile yapmadan Katarlılara sattı. Yani balkona çıkıp alkışlamak ve peşinden milyar dolara yakın bir ihaleye tek başına girip almak, emeğe saygı duymamak anlayışla karşılanabilecek bir durum mudur? Mehmet Ocaktan ‘git’ diyemedi, psikolojik baskı yaptıAkşam’da yazmanıza referans olan kabinedeki o isim kimdi?Bunu söylemem doğru olmaz. Benim gibi birkaç kişiye daha referans olan biri olduğu için ‘tavsiye ettiği isimler üzerinden medyayı kontrol ediyor’ şeklinde adının çıkması hoş olmaz.Tekrar ayrılışınıza dönecek olursak, vicdan ve cüzdan arasında tercih yapmanıza sebep ne oldu?Akşam’ın Balyoz hükümlüsü emekli Hâkim Albay Zeki Üçok’un iftiralarına sığındığı ‘Paralel’in Silahlı Örgütü: Ötüken’ manşeti bende bardağı taşıran son damla oldu. 28 Şubat medyasından daha beter bir yayıncılığa soyundular. O manşeti gördüğümde genel gündeme yönelik bir yazı yazacaktım. O manşeti görünce kan beynime sıçradı. Bir zamanlar terörist diye ilan ettikleri bir isimden medet umuyorlardı. Delili, belgesi olmayan bir manşetle Hizmet’e vurmalarını hazmedemedim. “Fikri’nin kaseti var ya da paralel satın aldı” iftiralarının yapılacağını da tahmin ediyordum. Çünkü bu medyanın ciğerini biliyorum. Şimdi bu röportajı verdiğim için “Fikri ‘paralel’e ışık yakıyor” diyecekler. Ama ben ne paralelim ne de herhangi bir cemaate mensubum. Bir kere mizacım müsait değil, bir cemaate müntesip olmaya. Türkiye demokrasi noktasında 28 Şubat’tan daha ileride olduğu halde, şu anda hükümete yakın medyanın tavrı 28 Şubat medyasından daha beter. 28 Şubat’ta vicdansızca yayın yapan, yalan yazanlar vardı ama ‘zeki’lerdi. Şimdi ise havuz medyası hem vicdansız hem de zekâ olarak daha düşük seviyede. Bugün at izi it izine karışmış durumda. Atın önüne et, itin önüne ot konulmuş durumda.Akşam’dayken köşenizde ‘paralel’den dem vuran, Pensilvanya’ya çakan yazılar yazmanız istendi mi hiç?Hayır, yazılarıma hiçbir müdahalede bulunulmadı. Yalan söylemekten haya ederim. Ama Mehmet Ocaktan, psikolojik baskının en âlâsını uyguladı. Bana ‘git’ demedi, diyemedi, çünkü bir kabine üyesinin referansıyla girmiştim. Örneğin, yazı sayım haftada 2 idi. 3’e çıkarmadı. “Sayfalarımız müsait değil.” denildi. Ama bu cümleden 1 hafta sonra transfer edilen bir başka arkadaşa haftada 5 yazı yazdırıldı. Yazmaya başlayacağımı, yazmaya başladığım gün dahi anons etmedi. Ama adını o gün ilk kez duyduğum ve benden bir hafta sonra yazmaya başlayan Yasemin Nak’ı bir hafta boyunca ‘Güçlü kalem’ diye birinci sayfadan anons etti.TÜBİTAK’ın yolsuzluk raporuna itibar etmiyorumBir zamanlar köşenizin olduğu Akşam için, şimdi Akşam ‘gazete değildir’ diyorsunuz. Gazete değilse neden devam ettiniz?Ben girerken de farkındaydım ve samimi olarak düzelebileceğini düşünüyordum. Ama öyle bir zaman geldi ki AKP basın bültenine dönüştü. Bütün faili cinayetlerin, olayların arkasında ‘paralel’ var demeye başladılar. Olur olmaz kişilerin beyanlarından medet umar oldular. Altı dolu olmayan ifadelerin olduğu bir yerde bulunmak vicdanımı örseledi. 10 yakın arkadaşım varsa, bunların 7’si Başbakan’ın ‘haşhaşi’ diye tanımladığı insanlar. Şimdi bu insanlara bakıyorum, dünyada tanıdığım en düzgün, namuslu, ahlaklı insanlar, bir taraftan bunlara terörist deniyor. Ben ne yapacağım? Arkadaşların hiçbir yanlışını görmemişim. Bu insanlara iftira atan bir yerde nasıl durabilirim? Camia’nın içinde, Camia’dan faydalanmak isteyen, istismar eden insanlar elbette var. Camia’nın siyasete dâhil olmasından, yakın durmasından dahi hazmetmem. Ama bunu istemiyorum diye de bu insanların 12 yıl boyunca yaptıkları ve alkışladığım Türkçe Olimpiyatları için, şimdi kalkıp ‘terörist yetiştiriyorlar’ diyemem. ‘Türk okullarını kapatın’ diye büyükelçilere verilen talimatı kabul edemem. Hukuki olarak bir paralel yapı varsa onunla mücadele etmek, devletin ve hepimizin görevidir. Ama ‘paralel’le mücadeleyi ‘tabela sökümüne’ kadar indirgemek aklın koptuğu, vicdanın savrulduğu bir mihenk noktasıdır. Ve üstelik bunu bir zamanlar Camia’nın programlarının ön saflarında görünmeye çalışanlar yapıyor. 8 ay evvel Pensilvanya’ya gidip Hocaefendi’den feyz aldığını her fırsatta dile getirenler birden paralel yapı uydurmasına inanmaya, Hizmet’i, okulları karalamaya başladı. Bunun adı ahlaksızlıktır.Yolsuzluğun basit bir çalma eylemine dönüştürüldüğü şu günlerde, 17 Aralık operasyonunu bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?Soruşturmaların sağlıklı bir şekilde yürütülmediği, yürütülmek istenmediği kanaatindeyim. Benim bu süreçte aklımın almadığı nokta Egemen Bağış ve Metehan Demir tapesidir. Metehan Demir 1 aylık köşe yazarıyken Aydın Doğan tarafından köşesine son verildi, konuşmayı yalanlamadı, özür diledi. Aradan iki ay geçti, bir TÜBİTAK raporu yayınlandı, montaj olduğu söylendi. Ben buna itibar etmiyorum. Bu arada Bank Asya’yı ele alalım. Allah aşkına, devlet içinde görevini suiistimal eden birileri var diye Bank Asya’yı batırmak için bazı yazarların ağzına geleni söylemesini ben hangi hukuka, hangi vicdana sığdırabilirim? Orada çalışan insanların haksız yere işinden olması gayretullaha dokunmaz mı?25 Aralık’ta savcının polise emir vermesi ve polisin bu emri uygulamaması hangi hukukla bağdaşıyor? Soruşturmanın yapılamıyor, hukukun işletilemiyor olması olağan şeyler mi?17-25 Aralık operasyonunda savcının, başsavcıya bilgi vermemiş olması başlı başına bir usul hukuku ihlalidir. Bu anlamda tıpkı 7 Şubat MİT krizi gibi bu soruşturmanın da usul hukukuna aykırı cereyan ettiğini düşünüyorum. Ama usul hukukuna aykırılık var diye çok ciddi iddiaların hâlâ soruşturmaya tâbi kılınmamasını da hukuk nosyonuna ve vicdani kanaatime ters buluyorum. Hiç kimse soruşturmalardan azade tutulamaz.Medyada matah bir şey var zannettimBugünkü konjonktür içinde yazabileceğiniz, kendinize yakın gördüğünüz bir gazete var mı?Elbette yazabileceğim 1-2 gazete var. Teklif aldıklarım da oldu. Ama isim verirsem, o gazetelere sinyal verdiğim düşünülebilir. Tabii şu da var: Medya ikiye ayrılır. Çamurlu medya, çamursuz medya. İlkine girilmez. İkincisine girilir ama sürekli çamur atılır. Dolayısıyla ona da girilmez!Teklifleri düşünürken, Twitter gazeteciliği yapıyorum diyorsunuz…Gidişat, gazetemin adı. Türkiye’de Twitter’dan yayın yapan ilk gazete olacak. İsminin telif hakkı benim. Şu günlerde biraz maişet kısmıyla ilgilendiğim için Twitter’da köşe yazısı mahiyetinde yazılar yazamıyorum. Biraz toparlanayım, çok ciddi bir şekilde köşe yazılarıma Twitter’daki hesabımdan başlayacağım. 100 bine yakın takipçim var. 10 bini okusa yine yeter.Maişetle ilgileniyorum dediniz. Ekonomik olarak kaygılarınız var mı?AKP iktidarı döneminde ben ekonomik olarak hep geri gittim. Çünkü avukatlığı bırakmıştım. Medyada matah bir şey var zannetmiştim. 6 yıl önce kredi ile bir ev almıştım. Taksitlerini ödeyemedim. Ev ipotekliydi, satışa çıkacak iken geri verdim. Şimdi kenar bir semtte 850 TL kira bedelli bir evde oturuyorum. Rabb’ime çok şükrediyorum. Zira 850 TL’yi veremeyen insanlar da var. Ama Cenab-ı Allah rızkı bir şekilde veriyor. Ben ekonomik sıkıntı yaşıyor iken ve AK Parti en güçlü olduğu bir dönemdeyken hâlâ birtakım tıynetsiz, kifayetsizlerin saldırısına uğramak insanı üzüyor. Ama onların hepsi yarın öbür gün utanacak. Pardon cümlemi tavzih ve tashih ediyorum. Utanmayacak. Çünkü ar damarı bir defa çatladı mı bir daha da dikiş tutmaz.Yıllardır gazetecilik yapan ve bir baltaya sap olamayan tek kişiyimAvukatken yazarlığa yolunuz nasıl düştü?Yazarlık hayatına internehaber.com’da başladım. 2 yıl sonra Yeni Şafak’a transfer oldum. İnternetten yazılı, ulusal çapta yayın yapan basına geçen ilk kişi oldum. 12 yıl boyunca iktidarı hep destekleyen, yıllarca gazetelerde yazan, 500’e yakın canlı yayına çıkan ama bir baltaya sap olamayan tek kişi yine ben oldum. Kimi sap olur, kimi saf olur. Ben saflığı seçtim.Akşam’dan istifa ettikten sonra avukatlığa geri dönmeyi düşündünüz mü?Avukatlığa değil ama hukuk danışmanlığına başladım. Allah’ıma çok şükür ki başka bir mesleğim var. Başka bir mesleği olmayıp ailesine ekmek götürmek için bağrına taş basıp çalışan arkadaşlarımın durumu tabii benim durumumdan daha feci.

    0 0

    Milliyet’te işten çıkarılan Pelin Batu’ya göre yaşadığı normal: “Her gün çocuklar ölürken, kadınlar öldürülürken, çevre katledilirken laylom yazamayacaktım.” İşten çıkarılması onda üzüntü oluşturmamış, “Sıradaki” diyor.Pelin Batu hangi işe elini atsa, eleştirilerin hedefi olmaktan kurtulamadı. En son Milliyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı görevinden alınan Batu ile buluştuk, hem 15 yıldır bu eleştirilerin odağında olmanın ona yaşattıklarını hem işten çıkarılma sürecini konuştuk. “Basın harakiri ediyor. Ölsün. Şimdi zaten komada. Öldükten sonra alternatifler çıkacak.” deyip ekliyor: “İnatçı bir Arnavut olduğum için eleştirilere kulağımı tıkıyorum.”Milliyet’teki serüveniniz sona erdi. Yazarların bir anda işsiz kaldığı bir dönemden geçiyoruz, sizin için bu süreç nasıl işledi?Uzun zamandır bu yazı son yazı hissiyle yazıyordum. Her zaman doğru bildiğini söyleyen ve yazan bir insan oldum. Hakikaten sadece basın açısından değil, her anlamda hoyrat, keskin, çok tahammül bir zamandan geçiyoruz. Bir tarih öğrencisi olarak bakıyorum, 12 Eylül’ü yaşayan darbe mağdurları bile ‘O dönemi tercih eder hale geldik.’ demeye başladı. Çok sağlıksız, şizofrenik, üzücü bir durum. Sadece tanıklık edebiliyoruz ve bir şey söylemezsem suçluluk duyarım. İki sene boyunca yaşadıklarımıza bakın, çocuklar patır patır ölüyor. Her gün bir kadın cinayeti var, çevre müthiş bir katliama maruz kalıyor. Bunlar yaşanırken, ‘laylom’ yazamayacaktım. Etrafta güzel şeyler yaşanmıyor ki, böyle bir dönemde insanın kendini ifade edebilmesi bir lükstür. Daha önce de oyuncu olarak belli kampanyalara katılıyordum. Çünkü medya ancak ‘ünlü’ler girince ciddiye alıyor. Medyayı inandığım şeyler için kullanmak benim için güzel bir şey. Çok şaşırdığımı söyleyemem. Etrafa bakıyorum, herkes bu süreçte bundan nasibini alıyor.Bundan 6-7 yıl önce politika dışında da bir hayat vardı, farklı gündemleri konuşuyorduk. Artık insanlara onun dışında bir şey söylemek fırsatı da tanınmıyor değil mi?Son zamanlarda çok fazla Ahmet Rasim okuyorum ve onun yaşadıklarını görünce ‘güler misin halimize’ diyorum. O dönemde melon şapka taktı ‘vay ecnebiler’ diye tutuklandı insanlar, şimdi ‘ondansın ya da bundansın’ diye ayrılıyorsun. Başbakan’ın konuşmaları da çok etkili. Bu dönemde ayrımlar siyasi bir mekanizma olarak kullanıldığı için çok daha ilkel yapılıyor. Bunu medyanın içinde yer alırken çok net görüyorsunuz. Eskiden gençler rockçı mısın yoksa rapçi mi diye konuşurdu, şimdi Gezici misin, Gezizekalı mısın diye bir ayrım var.Ayrılmanızın ardından sosyal medyada bir linç sürecine de maruz kaldınız...On beş yıldır bu işlerin içinde olduğum için derim kalınlaştı. Kafaya takmamaya çalışıyorum. Yine de bazı şeyler tahammül sınırlarımı zorluyor. Adıma hesaplar açıp söylemeyeceğim şeyleri yazıyorlar. Ak Trollerden bir tanesi ‘Sen babanın cenazesine bile yarı çıplak gitmiştin.’ yazdı, hakikaten uzun zamandır yaşamadığım sinir duygusuna gark oldum. Birincisi sen benim babamın cenazesinde ne giydiğimi nereden hatırlıyorsun, ne tuhaf bir şey bu; ikincisi uzun siyah bir elbise giymiştim. Sen ne kadar aşağılık bir insansın ki, bana buradan vurmaya çalışıyorsun. Bunu benim Milliyet’ten kovulmama nasıl bağlarsın? Bir kadın olarak da çok rahatsız oluyorum.İnsanın akademik birikiminden önce kadın kimliğiyle ön plana çıkarılmasının iyi bir örneğisiniz aslında…Bunu da kafaya takmamaya çalışıyorum, üçüncü dünya ülkelerinin kaderi gibi. Bütün dünyada yapılıyor ama bizim toplumumuzda da tabu. İkinci sınıf vatandaş durumu var. Saldırganlık ve kadın üzerinden bir edebiyat kurma söz konusu. Özellikle alakasız konularda konu oraya bağlanınca hakikaten içimden ‘yazık’ diyorum. Bu süreçte en çok benim atılmamı konu alan blog yazarının yazılarına son verilmesine çok üzüldüm. Sadece benim yazımdan alıntılar yaparak ‘Yazık değil mi, niye kul hakkını yiyorsunuz?’ yazmış. Bu yüzden kapatmışlar blogu. Yukarıdan birinin söylemesine gerek kalmadı, zaten artık kraldan çok kralcılar var. Ne olduysa herkes bir kültür avukatlığına soyunmuş durumda.Artı 1 de kapandı. Mecraların giderek daralmasını nasıl yorumluyorsunuz?Geçenlerde bir gazeteci arkadaş Sartre’dan örnek verip, ‘Kaybeden kazanır’ dedi. Bu bir harakiri yapma durumu. Basın harakiri yapıyor. Bu kadar sözcü olarak davranınca, ‘bize bir şey olmasın’ dedikçe, kaybediyorlar. Ne istedikleri yere gelebilecekler, ne insanların saygısına ulaşacaklar. O yüzden de bu harakiriden sonra daha güzel şeylerin olacağını düşünüyorum. Ölsün. Şimdi zaten komada. Öldükten sonra alternatifler çıkacak. İnsan doğasında var, siz ne kadar kırılırsanız, ne kadar sessizleştirilirseniz o kadar sağlam patlar. Yazılı basın öldü diyorlar, yabancı basını yakından takip ediyorum, New York Times’ın satışları yükseldi. Guardian da öyle. Türkiye’ye gelelim. Sadece hükümeti suçlamak çok kolaycı, hepimiz bu oluşumun bir parçasıyız. Herkes ‘Türkiye’de özgür basın yok’ diye şikâyet ediyor ama iş para koymaya geldiğinde kimse yok. Şimdi bakıyorum, eninde sonunda bir şey olacaktır. Herkes ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ modunda ama böyle devam edemez.‘Yurtdışından takip ediyorum’ dediniz ya, çocukluğu Asya’dan Avrupa’ya geçmiş bir insan olarak bu biraz da sizin gerçeğiniz. Türkiye dışına çıkınca nasıl bir manzara görüyorsunuz?Bir kere artık Türkiye sıcak listeden düşmüş durumda. Son altı aydır Türkiye ilgi alanından çıktı. Bunun da çok basit bir sebebi var. Son üç-dört senedir ideal görünen resim tuzla buz oldu. Gezi sürecinde ‘Galiba bunlar da despotik bir noktaya gidiyor’ fikri oluştu. Ortadoğu kırılgan bir halde. O yüzden de tabii ki müttefikimizi kaybetmeyelim ama alternatif medya organlarıyla duyuralım derdindeydiler. Ukrayna, Suriye ve Irak çıkınca Türkiye gündemden düştü. Güya Neo-Osmanlıcılık oynanacaktı, hiçbir konferansa çağrılmayan bir ülke olduk. Bunları yan yana koyunca sadece dış politikada çuvallamadık, radardan da çıktık.Gezi sürecinden bize ne kaldı sizce?Gezi çok şaşırtıcı bir şeydi. Hepimiz böyle bir şey oldu mu diye baktık. Bunun başka bir şeye evrilmesini bekliyorduk. Apotilik diye düşündüğümüz gençlerin politikaya sarılmasını bekliyorduk belki de. Benim beklentim bu değildi ama. Apotilik gençlik bir anda siyasete soyunmadı. Daha başlangıç evresinde. O yüzden de çok fazla birbirimizin moralini bozmaya gerek yok. Bundan ne öğrenebiliriz, onu konuşmamız lazım.On beş yıldır aynı yerlerden eleştirilmekten sıkılmadınız mı?O kadar çok sıkıldım ki. Bu yalnız benim değil, medyadaki diğer kadınların da sorunu. ‘Babasının kızı’ lafı bitmedi. Elbette babam benim dünyamı değiştirdi, onun sayesinde kitaplara meftun oldum ama ben 15 yıldır bu işleri yapıyorum. Kayan yıldız gibi düşebilirdim. Bunları anlatmaya da utanıyorum. Daha yapacağım, öğreneceğim çok şey var ama baba torpili meselesinden konuşmak bana çok utanç verici geliyor.Babanız olsa ne derdi?Babam o kadar geniş ufuklu, rahat bir insandı ki, gülüp geçerdi. ‘Onlara prim verme.’ derdi. Bazı durumlarda hiç önemsemiyorum ama bazen yorucu oluyor. Kendime güveniyorum. Hakikaten en zevk aldığım şey araştırmak, okumak. Kimseye kanıtlamak derdim de yok. Milliyet’te yazarken de ‘Sen de mi köşe yazarı oldun.’ diyorlardı. Evet, Türkiye dünyada en çok köşe yazarının olduğu ülkelerden ve evet ben de yazar oldum. Şimdiye kadar yazdığım kitaplarla ilgili bir ya da iki defa düzgün eleştiri yazısı yayınlandı. ‘Siz Türk’sünüz niye İngilizce yazıyorsunuz?’ sorusuna yanıt vermekten gına geldi. Bütün sorular bu yüzeysellikte ilerliyor.Vasatla iştigal hissine mi kapılıyorsunuz?Evet. Bir yere gidip geldiğimde ilk günler zihnim o kadar yüksekte dolanıyor ki, sonra bir haftaya kalmadan normale dönüyorum. Zorla döndürüyorlar. Dik kafalı bir Arnavut olduğum için bu eleştiriler beni etkilemiyor. Bazen New York Times’ın kitap ekine baktığımda ‘İyi ki ben bu eleştirinin objesi değilim.’ diyorum ama sonra düşünüyorum, keşke olsam. O kadar detaylı analizler ki. Bunu okuyan yazar ya da oyuncu performansını değiştirir. Ben burada kendimi değil, toplumu sorguluyorum. Eleştiri var, eleştiri var. Bana kadınlık ya da yabancı hayranlığı ya da babam yüzünden vuruyorsanız bu sizin ilkelliğinizi gösteriyor. İnsan biraz araştırır da vurur. Geçen haftadan beri arkadaşlarım arıyor ‘Pelin iyi misin?’ diye. Kaybeden edebiyatı yapmak istemiyorum ve o kadar heyecanlıyım ki. Bende mücadele güdüsünü artırıyor yaşadıklarım. Sırada iki kitap var.

    0 0

    İstanbul, Avrupa’da çalışma hayaliyle yollara düşen binlerce kaçak göçmenin önemli bir geçiş noktası. Kendi ülkelerindeki yoksulluk ve çaresizliğin getirdiği mecburiyetle her biri yedi tepenin bir köşesinde. 28 yaşındaki Ganalı J.A. gibi...Türkiye’yi ülkesine gelen hayırseverler aracılığı ile tanır. İşadamlarının tavırları ve yardımseverliğinden etkilenir: “ Türkiye’ye gidersem para kazanırım” diye düşünür. Gerçekler ise İstanbul’a geldiğinde karşısına çıkar. Kumasi’deki ailesini geride bırakıp kilometrelerce uzaklıktaki İstanbul’da Hacıhüsrev’de bir evin kömürlüğünü kiralayıp dört arkadaşı ile birlikte kalmaya başlar. Afrikalı olduğu için ev bulması oldukça zordur. Tek odalı, penceresi bile olmayan bir kömürlük için 500 TL kira istediklerinde çok şaşırır. Ama her gittiği emlakçı ya da ev sahibi “Afrikalıya ev yok.” der. Türkiye’ye daha önceden gelen Ganalı arkadaşlarının aracılığı ile Güngören’de bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlar. Aradan geçen zaman sürecinde patronu parasını vermek istemez. “Param yok, polis çağırırım çalışma iznin yok.” diye tehdit eder. Sonrasında bir kemer atölyesinde çalışmaya başlar. Günlük 20 TL’ye anlaşmalarına rağmen iş olmaması gerekçesiyle bir ay sonra aylığının yarısını alarak işi bırakmak zorunda kalır. Şimdi bir oto yıkama servisinde akşam 20.00’den sabah 08.00’e kadar minibüs ve taksi yıkıyor. Günde yıkadığı araç sayısı ortalama yirmi. Patronu araç başına 15 TL kazanırken J.A. günlük 20 TL kazanıyor. İki ulaşım aracıyla gittiği işinden geriye kalan ile kömürlüğün kirasını ödemeye çalışıyor.Mahalleye geldiğinde Roman çocuklar onu turist zannederek para istemiş. J.A, “Burada insanlar bize karşı iyi, yardım etmek istiyor. Ama Türkiye’de Afrikalılara karşı ırkçılık yapılıyor.” diyor. Göçmenlerin büyük bölümü polisin davranışından, patronlarının paralarını vermemesinden ve ten renkleri nedeniyle yapılan ayrımcılıktan şikayetçi. İki yıldır Okmeydanı’nda bir teksil atölyesinde çalışan Hüseyin “Metroda bile bizimle yan yana oturmak istemeyenler var, hasta olan arkadaşlarımız için hastaneye gittiğimizde bile ten rengimizden dolayı ayrımcılık yapılıyor.” diyor. Ailelerinin buradaki hayat şartlarını bilmediğini anlatan Macid, “Gana’da çok daha iyi yaşıyorduk. En kısa zamanda geri döneceğim.” diyor.Ezanın okunması ile birlikte oruçlarını açıyorlar. Sofrada karpuz ve ikişer adet hurma var.

    0 0

    Geçirdiği kayak kazası sonucu aylardır komada olan ve doktorların bir dönem umudunu kestiği Alman pilot Michael Schumacher’in iyileştiği fısıldanıyor kulislerde.Schumi’nin Grenoble Hastanesi’nden alınıp rehabilitasyon için başka hastaneye götürülmesinden beri sessiz bir bekleyiş hakimdi. Ancak Schumi’nin eşi Corinna’nın, objektiflere bir gülümsemesi, hayranlarını umutlandırdı. Ünlü rallicinin müziğe ve eşinin konuşmalarına tepki verdiği söyleniyor. Ancak halen kesin bir açıklama yok.‘Prensesin bilekliği gelmiştir’‘Hürrem yüzüğü’, ‘Ferhunde gömleği’ydi derken ünlülerin kullandığı ürünlerin derhal pazarlara indiğine şahitlik ettiğimiz çok oldu. Ancak İngiltere’de işportacılar ‘Prenses’in bilekliği gelmiştir’ tabelası asmadan önce bir kez daha düşünmeli. Zira sağlık yetkilileri, Kate Middleton’ın da taktığı plastik kol bantlarına karşı uyarıyor. Bir çocuğun parmağına dolayarak kan dolaşımının zarar gördüğü, başka çocuğun da yutmaya çalıştığı açıklanarak, ülkede pek çok okulda bantlar yasaklandı.Ölüyormuş gibi selfieKöy olarak her konuda olduğu gibi ‘selfie’nin suyunu çıkarmakta da gecikmedik. Kimimiz isim bulacağım diye didindi, kimimiz hayatının her anını ‘özçek’ti. Ancak hiçbiri Portekiz-Hollanda seferini yapan uçaktaki yolcunun eline su dökemez. Uçakta kabin basıncının düşmesiyle devreye giren oksijen maskelerini takan yolculardan biri, selfie çekip altına da ‘Hayatımın en kötü yolculuğu’ yazınca sosyal medyada patladı gitti. Siz siz olun, selfie’den önce şehadet getirmeyi deneyin.

    0 0

    Enver Yücel, 140 bin öğrencili uluslararası dev bir dershane ağının, 4 ülkede kampüsü bulunan Bahçeşehir Üniversitesi’nin ve Bahçeşehir kolejlerinin sahibi.Giresun’dan yatılı okumak için İstanbul Haydarpaşa Lisesi’ne gelen ve burada son sınıf öğrencisiyken dershaneciliğe başlayan Yücel, daha sonra üniversiteyi kazanıyor, matematik öğretmenliği okuyor. Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, “İdarecilikle birlikte öğretmenlik yapılamıyor.” diyerek ders vermeyi bırakıyor. Yücel, geçtiğimiz mayıs ayında Amerika’da bir üniversite açtı. Geçen sene de Berlin’de ilk Türk üniversitesini açan Yücel, eğitimden kazandığını yine eğitime yatıran bir işadamı. Yücel ile Bahçeşehir Üniversitesi’nin Beşiktaş kampüsünde yaptığımız görüşmeden birkaç gün sonra üniversitenin sözleşmesi yenilenmeyen 42 öğretim görevlisine dair haberler medyaya yansıdı. Tekrar bunu sorduğumuzda rutin bir uygulama olduğu için konuşmak istemedi. 2 bin kişinin çalıştığı bir kurumda sözleşmesi yenilenmek istenmeyen insanların olabileceği gibi kendi isteğiyle ayrılanlar da olabilirmiş. Nitekim bu 42 kişinin 16’sı kendi isteğiyle sözleşmesini yenilememiş.Eğitim dışında başka bir iş sahanız var mı?Hayır. Sadece eğitim üzerine çalışıyoruz. En uzak tarafı yayın. Onun dışında dershane, kolej ve üniversite yalnızca.Üniversiteye hazırlanırken hayal ettiğiniz böyle bir şey miydi?Tabii ki değildi. Çünkü bizim dönemimizde şöyle olacağız deyip o yöne yönelebileceğimiz bir şansımız olmadı. Tesadüfi olarak bu sektördeyim. Uğur Dershanesi'nin ilk öğrencilerindenim ben.Kim kurmuştu?Laleli Camii'nin vaizi idi. Aradan iki üç sene geçti. Kendisi milletvekili oldu, dershaneyi de bir arkadaşına bıraktı. O da yürütemedi, sonra biz onu aldık. (1974) Üç odalı bir yerdi.Taksitle satın aldığınız doğru mu?50 liraydı. Taksitleri bir senede ödedik. Bir para değildi zaten.Sonra matematik öğretmenliğini kazanıyorsunuz…Okurken çalıştım. O gün bugün 40 yıla yakındır eğitim sektörünün içindeyim. Ne derler; kader ağlarını örmüştü.Kolejleri ne zaman kurmuştunuz?Dershaneye Türkiye'nin her yerinde öğrenci geliyordu. O zaman Anadolu'da dershane yoktu. Her okuldan, her bölgeden öğrencimiz vardı. Baktık ki eğitim önemli bir sektör. Öyle bir özel okul açalım ki bu çok iyi olsun istedik. O azimle okulculuğa başladık 91 yılında. İlk Uğur Koleji'ni kurdum. Sonra bir arkadaşa bıraktım. Bahçeşehir Koleji'ni kurdum. Dershaneyle ama devam ettim. Ondan sonra Türkiye'nin üniversite ihtiyacı malumdu. O zamanlar vakıf ve özel üniversiteler yoktu. Ben biliyordum ki Türkiye bu yanlıştan er ya da geç dönecektir. Önce Kıbrıs'ta kurmayı düşündüm. Sonra Türkiye'de kurulursa Kıbrıs ne olur diye düşündüm. Türkiye'de 1998 yılında kurmaya karar verdim. Bana dershane olmayan ülke göstersinlerKaç öğrenciniz var?Üniversitemizde 17 bin.Bütün okullarınızda, yani toplamda kaç öğrenci var?Bahçeşehir Koleji'nde 20 bine yakın var. Uğur Dershaneleri'nde 140 bin civarında...Sizi daha çok üniversite mi heyecanlandırıyor?Beni en çok heyecanlandıran fen ve teknoloji diye bir lisemiz. Beni en çok, bu okuldan mezun olanların geleceğini görmek heyecanlandırıyor. İlk göz ağrım dershanecilik tabii ki. Ben oradan başladım. Dershanelerin bir sene sonra kapanıyor olmasına insan üzülmüyor değil. Ama yapacak bir şeyimiz yok.Eğitimin her alanında varsınız, tecrübelerinizi göz önünde bulundurursak sizce dershanelerin dönüşmesi mümkün mü?Dershanenin yaptığı iş başka. Okulun, eğitimin yaptığı iş başka. Ona dönüşüm demem çok zor. Ama biz şimdi yeni bir tür okul yapmaya çalışıyoruz. O da Uğur Hazırlık Liseleri.Ne demek oluyor?Dershane olmayınca, özellikle dar gelirli öğrenci eksik olduğu yerleri tamamlama şansına sahip olmayacak. Dolayısıyla biz de öğrencinin üniversiteye yine eşit koşullarda hazırlansın diye, herhangi bir lisede okuyorsa bile son iki yılında Uğur Hazırlık Lisesi'ne gelerek orada hem diplomalarını alacaklar hem de dershanelerde olduğu gibi üniversiteye hazırlık içinde olacak.Bu, dershaneyi kapatmanın çözüm olmadığını kanıtlayan ara bir formül değil mi?Şimdi ihtiyaç ortadan kalkmıyorsa öğrenci ve velisi bu ihtiyacı mutlaka gidermeye çalışacaktır. Okullar da gidermeye çalışacaktır. Gideremiyorsa orada mutlaka yer arayacaktır. Çünkü ihtiyaç ortadan kalkmamıştır. Gönül isterdi ki ihtiyaç ortadan kalksın, dershaneye talep azalsın. Ama öyle olmadı. Zaman içinde bunu göreceğiz.Velileri de aptal yerine koymak anlamına gelmiyor mu bu karar? İnsanlar sonuçta diploma vermeyen bir yere niye milyarlar aktarsın? Demek ki ihtiyaç var.Geçen haftalarda sınav sonuçları açıklandı. Başarılı olan öğrencilere, illere, okullara bakıyoruz, Türkiye'nin her yerinden öğrencileri görüyoruz. Doğu ve Güneydoğu'da, Diyarbakır'da, Mardin'de, Van'da derece yapan öğrenciler çıkıyor. Bakıyorsun en ücra köşesinde Türkiye'nin dar gelirli bir aile çocuğu derece yapmış. Çok iyi puanlar almış bu öğrencilere baktığınızda hepsinin dershaneye gittiğini görüyorsunuz. Bu öğrencilerin çoğunluğu da ücretsiz olarak bu dershanelere gidiyorlar. Bunlar olmazsa buradaki vatandaşlar çocuklarının eksik olduğu yerleri nerede ve nasıl tamamlayacaklar önümüzdeki günlerde göreceğiz. Türkiye'de liseler arasında eğitimde fırsat eşitliği yok, farklılıklar çok fazla.Konuştuklarınızı, bu değişikliği yapanlara anlattınız mı hiç?(Gülümsüyor) Dedim ya 40 yıla yakındır bu işi yapıyorum. Bu işi hem dünyada anlattım, anlatıyorum, hem Türkiye'de anlatıyorum. Ama artık anlatmıyorum çünkü anlatamadık. Anlatamıyoruz.Bu sebeple karar siyasi deniyor. Sizce?.. Şimdi bunlar siyasi olacağı için… Ben eğitimci gözlüğümle işe bakıyorum. Bir kere bana dünyanın bir yerinde dershanenin olmadığını göstersinler.Mesela Amerika'da, Avrupa ülkelerinde var mı dershaneler?Amerika'da benim var. Almanya'da Köln'de benim var. Kanada'da var. Diyorum nerede yok, bir ülke bana söylesinler.Sürecin en ateşli olduğu dönemde Ankara'ya gidip ifade ettiniz mi?Bundan önce TÖDER'in başkanıydım, her yerde, her platformda anlattık. Raporlarımızla anlattık, görüşmelerimizle anlattık.Ne söylüyorlardı?Anlattık.Karşıdan bir tepki olmadı mı? Herkese anlattık.Bir haber hazırlamıştım 7 kardeş, 7'si de üniversite mezunu, hepsi farklı sistemle sınava girmiş. Sınav sisteminin ne kadar değiştiğini gösteren bir vakaydı. Bu kadar sık değişmesini neye yoruyorsunuz? Türkiye'de eğitim, siyasetin bir aracı haline geldi. Tabii ki eğitimi siyaset yönlendirecektir, buna katılıyorum. Ama bu denli teknik eğitim meseleleri çok siyasi olmamalıydı. Şimdi, sınavların çokluğu, sınavların azlığı, sınavların kaç basamak yapılacak birer teknik meseledir. Bunların çok sık değişmesi öğrenciler açısından da çok doğru değildir. Bugün Amerika'da üniversitede girişte aranan SAT yıllardan beri SAT çok değişen bir şey yok. Türkiye'de üniversiteye girişi bir basamak yapıyorlar, iki basamak yapıyorlar, tekrar bir basamak yapıyorlar çıkıyor, iniyor… Yani bunların bir anlamı yok. Bana göre doğru şeyler değil bunlar.İnsanlar bu hükümet için umutluydu. Geçmiş dönemlerde sürekli sistemi değiştiriyor, siyasi kararlar için mağdur ediliyordu. Benzer şeyler yaptılar. Sizde de böyle bir umut var mıydı? Şimdi ne düşünüyorsunuz?Ben umudumu hiç yitirmiyorum. Umudum tabii ki de var. Ama tabii gönül isterdi ki, bu kadar eğitim bakanı fazla değişmesin.Sizin bir eleştiriniz de Türkiye'de bir ölçme değerlendirme sistemi olmaması üzerine. Hatta bir enstitü kurma fikriniz vardı. Ne oldu?Türkiye'de çok konu verilere dayalı olmuyor. Verile dayalı konuşma kültürüne Türkiye'nin sahip olması lazım. Türkiye'de bu kadar sınav olmasına rağmen ölçme değerlendirme kültürü ülkemizde maalesef yok. Onun hele de eğitim sistemimizde mutlaka olması gerekir.Türkiye'de ise sadece öğrencinin başarısı ölçülüyor...Bizim yaptığımız sınavlar çok basit. Okuldaki öğrencinin ya sınıfını geçmesi için veya bir okula gitmesi için. Ama gelişmiş ülkelere baktığımız zaman, eğitimin seviyesi nerede, onu ölçmek için de sınavlar yapılıyor. Acaba benim ülkemde eğitim kazanımlarını çocuklara verebiliyor muyuz diye bunun sınavları test ediliyor, yapılıyor. Ve sadece de kendi yaptığı sınavlara bakılmıyor. Son yıllarda en önemlisi PISA sınavları. Ülkelerin başbakanları, başkanları PISA sınav sonuçlarını kesinlikle çok ciddiyetle inceleniyor.Türkiye'de bu var mı?Var diyemem. Türkiye'de PISA sınavlarının sonuçları ortada, biz çok gerilerdeyiz. Eğitim sistemi bir ülkenin geleceği. Eğitim denildiği zaman zorunlu eğitim 12 yıla çıktı, 8 yıla indi… Tamam, bunlar çok güzel şeyler de yeterli değil. Eğitimin içeriği ne? Eğitimle biz ne veriyoruz? Nasıl bir eğitim veriyoruz, acaba verdiğimiz eğitim doğru mu? Belki de yanlış eğitim veriyoruz. Bunların analiz edilmesi lazım.Edilmiyor mu?İyi ediliyor yapılıyor keşke diyebilseydim.Eğitimde rekabet şartTürkiye'de eğitimde devlet tekeli var diyorsunuz. Özel sektörün daha fazla söz sahibi olması lazım diyorsunuz. Bu eğitimde fırsat eşitliğine aykırı bir talep ve yorum değil mi?Ben tabii özel eğitimciyim, bir vakıf üniversitesi mütevelli heyet başkanıyım. Özel okullarım var. Belki kamuoyu bu söylediğimi tabii ki özel okulları savunacaksın çünkü oradan para kazanıyorsun şeklinde yorumlayabilir ama ben her zaman söylüyorum, eğitim devlette de parayla, özelde de parayla. Devletteki parayı yine vatandaş ödüyor. Dolaylı olarak vergileriyle. Bugün eğitimin kimin tarafından yapıldığı değil, artık eğitimin kalitesi önemli. Kim yaparsa yapsın, yeter ki devletin ortaya koyduğu müfredat çerçevesinde iyi eğitim yapsın. Çünkü ucuz yapacağınız eğitimin gelecekte maliyeti çok çok daha fazla oluyor. Bunun icadını ben yapmadım. Dünyada bunu yapanlar var. Daha on yıl içinde İngiltere liselerini yüzde 70'ini özel sektör eliyle işletiyor. Türkiye'de eğitimin yüzde 98'i devlet eliyle yapılıyor. Şimdi burada bir rekabet var mı? Rekabetin olmadığı yerde hangi iş, hangi sektör daha kaliteli oluyor.Özel okulların bu oranda kalmasının insanların gelirleri ile alakalı olmasın? Siz devletin engellemisi olarak mı görüyorsunuz?Devlet engelliyor diyemem, vatandaşın özel okullara verebilecek maddi imkânı yok. Bunun çözümünün bulunması lazım. Bunun politikasının üretilmesi lazım. Dünya bunu nasıl yapmışsa biz de öyle yapalım diyoruz. Devlet hizmet satın alabilir. Devlet şimdi öğrenci başına ne harcıyor, 4 bin lira 5 bin lira harcıyor. Peki bu harcadığı paranın karşılığını alıyor mu, alamıyor mu? Buraya bakalım.Devlet okullarının sınav sonuçları ortada…Her şeyden belli. İngiltere de deniliyor ki, kâr amacını gütmeyeceksin, ben şu parayı veriyorum, eğitimi siz yürüteceksiniz. Özel sektörün burada devreye girmesi lazım. Bakın son 10 yılda eğitime ayrılan kaynak çok arttı. Ama artmasına rağmen eğitim kalitesinde iyileşme arzu edilen düzeyde değil.YURTDIŞINDA AÇTIM, YURTİÇİNDE AÇAMIYORUM, İMKÂNIM YÖK!Sizin için "rektör mü, patron mu, mütevelli heyeti başkanı mı" eleştirileri oluyor...Ben üniversitenin her şeyiyle ilgilenirim. İlgilenmediğim, bilmediğim alanlardır. O da akademisyenlerin kendi alanlarıdır, kendi disiplinleridir. Tıp fakültesinin hocasının dersini anlamam, karışmam da, bilmem de. Ama üniversitemde fiziksel yapısını bilirim, bozuk giden yeri görürüm, ihtiyaçlara çözüm olmaya bakarım. Rektör mü, mütevelli heyeti mi o Türkiye söylemleri, onlara göre de hareket etmem. Çünkü bunu ben söylemiyorum, 16 yılda Bahçeşehir Üniversitesi'nin ve kolejlerinin geldiği yer herhalde söylüyordur.Yurtdışında üniversite açtınız, Türkiye'de başka yerlerde de üniversite açmak istiyor musunuz?Bazı bölgelerde üniversitemizin fakültesini, bölümünü açmak istedim, çok da isteriz... Ama şu anda YÖK'ün bize sunmuş olduğu şeylerle buna müsaade edilmiyor. Türkiye'nin her yerinde özel okulumuz var. 50 kampüs ve 120 okul olduk. Doğu ve Güneydoğu'daki öğrenciler ve veliler iyi eğitime daha fazla susamışlar. Batıda zaten her yerde varız.YÖK'ün son yasa taslağı hazırlığı…Bildiğim kadarıyla mütevelli heyet YÖK'e sunulup onay alınacak şekildeydi, biz zaten bildiriyoruz mütevelli heyetini, o niye tekrar var anlamadım. Ondan herhalde geri çektiler, vazgeçtiler. İdari, mali yönden denetim var deniliyordu, zaten her yıl denetleniyoruz, yani anlamadım ben, neden tekrardan daha yapılıyor. Yani artık YÖK'ün üniversiteleri biraz daha özgür bırakmasında fayda görüyorum.Öğrenci biliyor ki Twitter'ı ben kullanıyorum. Önümde açık, her an yazılanları görüyorum. Bir ihtiyacında hemen bana ulaşabiliyor. Yöneticilerim de bilir ki, öğrencinin problemini çözemediğinde direkt bana ulaşabilir.30 sene sonra bu mesleklerin yüzde 60'ı olmayacak. Yani bugün ilkokul bire başlayan kişi mezun olduğunda eğitim sisteminin öngördüğü meslekler olmayacak. Dolayısıyla eğitim sisteminde artık meslek öğretimi yerine becerileri öğretmeye odaklanılmalı.Sadece öğrencinin bir yere girişle ilgili yapılan sınavlardan ziyade okulun eğitim kalitesini ölçmek lazım. Bu okuldaki öğretmenlerin başarısı ve başarısızlığı… Bir kere bizim öğretmenlerimiz mezun olduktan sonra başka kendini yenileyecek yeni dersler, sertifikalar almıyor ki. Bir taraftan müfredatı değiştiriyoruz, sistemleri değiştiriyoruz ama aynı öğretmen! Bu öğretmenleri hizmet içi eğitimle yeni modele adapte edebiliyor muyuz? Bana göre edemiyoruz.

    0 0

    Bulgur ve pirincin pabucunu dama atacak bir gıda kinoa. Çok kısa sürede tüm dünya mutfaklarında yerini almayı bildi. ‘İşte hep bunlar Birleşmiş Milletler ya da diyetisyenlerin işi’ diyorsanız önyargıyı bırakın; kısırı, çorbayı, salatayı kinoayla deneyin.Damak tadı konusunda tutucu, yemeklerine müptela tıpkı Japonlar gibi nereye giderse mutfağını da oraya götüren bir toplum olduğumuz malum. İşte tam da bu yüzden dışarıdan ithal edilen, daha önce hiç tatmadığımız bir ürünün mutfağımıza girmesi, tariflerimize tesir etmesi pek kolay olmuyor. Kimileri uzun yıllar sonra kanıksanıyor kimilerinin hiç şansı bile olmuyor. Pirinç ve buğdayın alternatifi olarak sunulan kinoanın ise bu genellemeye uymadığı kanısındayım. Zira Türkiye’ye girişi çok değil, 3-4 sene gibi kısa bir süre olmasına rağmen birçok reçetede yerini almaya başladı. Bunda ürünün tadından ziyade faydalarının etkisi söz konusu şüphesiz. Zira kendine özgü bir aroması olmakla birlikte, baskın, yemeğe doyamayacağınız bir tadı yok. Olsaydı dahi bu kadar kısa sürede küresel bir çılgınlığa dönüşmesi beklenemezdi. Zira Amerika’da kelimenin tam anlamıyla bir kinoa çılgınlığı yaşanıyor. Yüksek besleyici değerinden dolayı NASA astronotları bile beslenmesinde kinoa kullanıyor. Dahası 2013 yılı Birleşmiş Milletler tarafından ‘kinoa yılı’ ilan edildi. Bizde de şimdilerde hangi yemek programını izlesem kinoalı bir tarife denk geliyorum. Ancak siz hâlâ bu mucize ürünle tanışmadım, diyorsanız gelin ne olduğuna, nasıl yendiğine ve hangi yemeklerde kullanıldığına bir göz atalım. Kinoanın hikâyesi 7 bin yıl öncesine İnkalar’a dayanan bir tahıl. Ancak yöre halkı ve meraklıları dışında varlığından haberdar kimse yoktu. Ta ki bilim adamları küresel gıda sıkıntısı ve açlık sorunlarına alternatif çözüm arayana kadar.Her derde deva…Kinoa tahıl olarak lanse edilse de -tahıllara benzer yönleri olmakla birlikte- buğdaygillerden olmadığı için ıspanak ve pancara daha yakın bir bitki diyebiliriz. Bu arada yaprakları da yenilebiliyor. Üstelik genelde diğer tam tahıllarda bulunmayan amino asitler mevcut kinoada. Dr. Ender Saraç’a göre hayvansal gıda kaynakları kadar değerli tek tahıl. Bu yüzden vejeteryanlar için bulunmaz bir alternatif. Yüzde 18 protein ile ete rakip diyebiliriz. Lif, fosfor, magnezyum açısından da oldukça zengin bir besin. Bu açıdan açlığa bile çare olacağı söyleniyor. İçinde gluten bulunmadığından çölyak hastalarının baş tacı edeceği bir ürün. Anlayacağınız yediden yetmişe herkese hitap eden bir özelliği var.Uzmanlar kinoanın bahar alerjisinden meme kanserine, adet sancısından ödem, şişlik, kabızlık, yüksek tansiyona, (içinde yüksek demir barındırdığından) demir eksikliğinden kaynaklanan kansızlığa kadar sayısız rahatsızlığa birebir olduğunu salık veriyor. Buğdaydan iki misli, pirinçten de daha fazla tahıl içeren kinoa, bulgur kıvamında bir tahıl olduğu için damak tadımıza son derece uygun. Peki nasıl pişiriliyor, nerelerde tüketiliyor?Kinoayı pişirmeden birkaç saat suda bekletirseniz daha güzel sonuç alırsınız. Zira bu sayede içindeki enzimler harekete geçiyor. 15 dakika gibi kısa bir sürede pişiyor. Eğer vaktiniz yoksa kinoayı pişirmeden bolca yıkanması yeterli olacaktır. Her koşulda pişme süresi 15 dakika civarında. Gelelim nerelerde kullanacağımız konusuna. Bu konuda elinizi korkak alıştırmayın çünkü kinoayı pirinç ve bulgurun kullanıldığı her yerde tercih edebilirsiniz.Örneğin haşlayıp salatanıza eklenebilir, kuskus usulü kavurup pilav gibi yiyebilir ya da bulgur köfteli çorba yapmaya niyetlendiyseniz bulgur yerine kinoa kullanabilirsiniz. Ancak favorim kısır. Şimdi mevsimi.Şöyle bol sebzeli bir yaz kısırı canınız çekerse bu sefer kinoayla yapmayı bir deneyin. Ayrıca dolma içlerinde de pirince alternatif olarak kullanabilirsiniz. Unutmadan diyet yapanlar kavurduktan sonra iri iri döverek müslilerine katarak tüketebilir. Ununu bulma imkânınız varsa hamur işlerinde, kek ve kurabiye yapımında faydalanabilirsiniz. Kısacası her derde deva her yemeğe rayiha katan kinoaya bir alıştınız mı bulgur, pirinç, mercimek gibi mutfağınızdan eksik etmediğiniz temel gıdalardan biri haline geleceğini garanti edebilirim.Nereden temin edilebilir?Peru ve Bolivya’dan ithal edilen kinoa, Avrupa ve Amerika’da birkaç yıldır büyük ilgi görüyor. Bu yüzden yurtdışında tüm market ve sağlıklı ürün satan dükkanlardan temin ediliyor. Türkiye’de ise yeni yeni bilinen ve henüz kullanımı yurtdışındaki gibi yaygın olmayan kinoaya şimdilik yalnızca büyük marketlerden erişebilirsiniz.

    0 0

    Emniyet, Ankara Savcısı Serdar Coşkun’un Hizmet Hareketi’ni bitirmeye yönelik hukuksuz talimatını hayata geçirdi. Ancak Emniyet’in illere gönderdiği 23 maddelik emir, hükümet medyasının Hizmet aleyhinde yaptığı haberleri akla getirdi. Talimatlarla haberlerin birebir örtüşmesi, Hizmet’e darbe için şartların nasıl olgunlaştırıldığını gösteriyor.17 ve 25 Aralık operasyonlarından sonra Hizmet Hareketi’ni hedefe koyan medya, aylardır yalan haber yayınlıyor. Ankara Savcısı Serdar Coşkun ve Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın imzasıyla 30 ile gönderilen 23 maddelik talimatlarla Hizmet’in silahlı terör örgütü gibi araştırılması emrediliyor.Hizmet Hareketi’ni terör örgütü ilan etme ve fişleme amacıyla Ankara Savcısı Serdar Coşkun ve Emniyet Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan’ın talimatlarının hükümete yakın medya kanalıyla çok önceden uygulamaya geçirildiği ortaya çıktı. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından sonra Hizmet Hareketi’ni hedefe koyan medyanın aylardır yaptığı haberlerle kamuoyunda Hizmet’e darbe olarak bilinen plan hayata geçirilerek altyapısı hazırlandı. Savcı Coşkun ve TEM Daire Başkanı Aslan’ın imzasıyla 30 ile gönderilen 23 maddelik çok tartışılan talimatlarda Hizmet Hareketi’nin silahlı terör örgütüymüş gibi araştırılması; Danıştay, Dink, Santoro, Garih cinayetlerini camiaya yıkma amaçlı tespitler; yurt, dershane ve işyerine kadar sivillerin fişlenmesine yönelik bilgi toplanması emrediliyordu. 17 Aralık’tan sonra hükümet destekli basındaki haberlerin birçoğunun, Hizmet’e kumpas eylem planında istenen bilgilerin neredeyse tamamına yönelik soruşturma şartlarını olgunlaştırma haberlerine konu olduğu görülüyor.23 maddelik eylem planının 4. maddesinde yer alan Danıştay, Dink, Santoro, Garih ve Hablemitoğlu cinayetlerinin Camia’ya yıkılmasına yönelik iftirayla ilgili birden fazla haber dikkat çekiyor. Haberlerden ilki 3 Şubat 2014’te yine Akşam’da yer almış. ‘Dink suikastını paralel yapı gizledi’ haberinde dönemin valilerinden birinin iddialarıyla Camia suçlanıyor. Aynı gazete, 20 Ocak’ta ‘Hesap ver’ manşetiyle Dink cinayeti öncesi Samast’ın eylemini İstanbul Emniyeti ve Emniyet İstihbarat Dairesi’ne ileten polis müdürü Ramazan Akyürek’i hedefe koydu. Tetikçi üzerinden ‘Paralel yapı yaptı’ imalarına yer verdi. Sabah Gazetesi ise 3 Nisan 2014 tarihinde Danıştay cinayetinin tetikçisi Alparslan Arslan’ın ifadelerini dayanak göstererek ‘Danıştay’da Gülen izi’ başlığıyla haber yaptı. Haberde Ergenekon hükümlülerinin ifadelerine yer verilerek cinayetlerle Hocaefendi’nin avukat yeğeni Kemalettin Gülen’in ilişkisi kurulmaya çalışıldı.Kahin medyadan psikolojik harekat!Akşam’ın 14 Nisan 2014 tarihli ‘Paralelin silahlı örgütü’ manşeti psikolojik harp haberciliği tarihine geçecek türden. Haberde sahte çürük raporu davası sanığı Hakim Albay Zeki Üçok’un iddialarına yer verildi. Üçok, demecinde ‘sözde örgüt’ iddiasını ortaya atıyor, Danıştay, Dink, Zirve Yayınevi ve Rahip Santoro cinayetlerinin arka planını da bu örgüte bağlıyordu. Bu maddeye yönelik en çarpıcı haber yine Akşam’da yayımlandı. Gazete, 1 Mayıs 2014 tarihli manşetiyle Ağustos 2001’de yani 13 yıl önce işlenen Üzeyir Garih cinayetini Hizmet Hareketi ile irtibatlı göstermek istedi. Yandaş medya bir yandan Hizmet hareketi aleyhindeki haberlerinde, ‘örgüt, çete, paralel yapı, terör örgütü, paralel devlet’ gibi tanımlamalar kullanırken; diğer yandan Hizmet’e yakınlığıyla bilinen masum isimlere iftira taktiğini hayata geçirdi. Bu kapsamda yapılan psikolojik harekat manşetlerinin hemen hemen hepsinde ortak bir dil yer aldı. Kamu kurumlarında hiçbir vazifesi olmayan kişiler sözde ‘imam’ yakıştırma ve iftiralarıyla hedefe konuldu. ‘TSK, Emniyet, MİT, Yargı imamı’ gibi iftiraların yanı sıra ‘Hayalet imam’ gibi mesnetsiz ve hukuksuz saldırıları içeren haber metinleri boy boy yayımlandı. Örneğin Yargıtay imamı yaftasının bizzat Yargıtay’daki soruşturma ve dava sürecinin ardından mesnetsiz olduğu anlaşıldı. Eylem planının 11. maddesinde Emniyet, TSK, MİT, Yargı ve diğer devlet kurumlarından sorumlu sözde Cemaat imamlarının açık kimlik bilgileriyle yurtdışı giriş-çıkışlarının araştırılması istendi. Seyahat, haberleşme ve hatta ticaret hürriyeti gibi anayasal hakları hiçe sayan bu iddiaların tamamı mahkeme kararıyla tekzip edilirken; bu haberlerinin ardı arkası kesilmedi. Her kuruma imam bulma yarışında Sabah, Takvim ve Akit gazeteleri başı çekti. Sabah ve Takvim’in, Savcı Coşkun ve TEM Müdürü Aslan’ın hukuksuz talimatından aylar önce harekete geçtiği açıkça görülüyor. Örneğin 3 Şubat-10 Mart 2014 tarihleri arasında ‘İmamlar firarda’, ‘Paralel yargının kilit imamı’, ‘Pensilvanya’da imam zirvesi’, ‘İşte o imam’ gibi başlıklarıyla defalarca iftira haberleri yapıldı. Yandaş medyanın bu kapsamda 23 maddenin birçoğunun hayata geçirilmesi adına şartları olgunlaştırma manşetleri attığı açıkça görülüyor. Tüm bunlar Hizmet’e kumpas eylem planının Emniyet’ten önce hükümete yakın yandaş medyada uygulamaya konulduğunu gözler önüne seriyor.DARBE VE SİLAHLI ÖRGÜT İFTİRASIİşte Emniyet’in 23 maddelik talimatı ve yandaş basında çıkan haberler:Madde 1: Soruşturmanın çerçevesine giren cemaat üyesi olup örgütlü olarak hükümeti devirmek ve anayasal düzeni yıkıp, devleti ele geçirmek için doğrudan faaliyet yürüten kişilerin tespiti, adreslerinin ve açık kimliklerinin belirlenmesi, ülke çapında eş zamanlı arama ve delil elde etmek için ayrıntılı çalışma yapılıp, gecikmeksizin arama ve delil elde etme işlemlerinin gizlilik içinde yürütülmesi.Madde 3: Fethullah Gülen ve cemaatinin elinde silahlı bir güç bulunup bulunmadığı, ordu, jandarma, MİT ve emniyet birimleri içerisindeki cemaate bağlı/üye olanların silahlı bir eyleme kalkışmalarının mümkün olup olmadığı ve cemaat üyelerinin böyle bir eyleme kalkışmaları halinde hükümeti yıkabilecek veya Anayasa’yı ortadan kaldıracak güçlerinin olup olmadığının belirlenmesi.Akşam Gazetesi-14 Nisan 2014: TEM Dairesi Başkanı Turgut Aslan’ın, 30 şehre gönderdiği talimatlarda Hizmet Hareketi’ni silahlı terör örgütü olarak göstermeye çalıştı. Akşam 14 Nisan’da sahte çürük raporu ve Balyoz darbe davaları sanığı ve hükümlüsü emekli Hakim Albay Zeki Üçok’la röportaj yaptı, röportajı manşetten ‘Paralelin silahlı örgütü: Ötüken’ başlıklı haberle duyurdu. Haber Aslan’ın talimatlarını birebir yerine getiriyordu. Üçok, röportajında, “Ben bu örgütün (Ötüken) Başbakan’a karşı da kullanılabileceğini düşünüyorum.” diyerek talimatnamede istenilenlere adetâ tercüman oldu.Madde 2: Cemaate üye olup, aktif olarak hükümeti devirmek ve anayasal düzeni yıkmak için faaliyet yürüten kişilerin cep telefonu ve elektronik iletişimlerinin denetlenip, izlenebilmesi için her türlü araştırmanın yapılması, gerekli kararların mahkemelerden alınabilmesi için işlemlerin başlatılması, benzer şekilde geriye dönük olarak, cep telefonu görüşme kayıtlarının alınıp, üzerinde çalışma yapılması.Yeni Akit - 14 Ocak 2014: Fethullah Gülen Hocaefendi’nin suç unsuru içermeyen, haberden aylar önce gerçekleştirilmiş ve herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın kayıt altına alınmış telefon konuşmaları internete sızdırıldı. Konuyu “Gülen’in kasetleri” başlığıyla sürmanşetine taşıyan Yeni Akit, Hocaefendi’nin telefonda kendisini arayan kişiye bir holding başkanı gibi davrandığı ve bazı işadamlarının kafaya alınması talimatını verdiğini yazdı.Akşam, Star, Sabah, Takvim – 15 Ocak 2014: Yeni Akit’in haberini ertesi gün manşetlerine taşıyan diğer dört yandaş gazete de suç unsuru teşkil etmeyen, illegal yollarla elde edilmiş ses kayıtlarını suçmuş gibi göstermeye çalıştı. Akşam “Pensilvanya talimatları”, Star “Uganda’da rafineri Çin’de dev proje”, Sabah “Gülen’in kirli ağı” ve Takvim “Tapetaklak” başlıklı manşet haberleriyle aynı iftirayı devam ettirdi. Takvim gazetesi ayrıca 1 Şubat 2014 tarihinde, yine Hocaefendi’ye ait olduğu iddia edilen ve illegal bir şekilde elde edilip internete sızdırılan ses kayıtları üzerinden algı operasyonu yaptı.Madde 4: Cemaat üyelerinin Türkiye’nin son on yılında işlenen önemli olaylara azmettiren, yardım eden ya da doğrudan suç işleyen sıfatıyla katılıp katılmadıklarının belirlenmesi, cemaat üyelerinin rolleri bulunduğu iddia edilen rahip Santoro cinayeti, Hrant Dink’in öldürülmesi, Danıştay saldırısı, Zirve Kitabevi katliamı, Necip Hablemitoğlu ve Üzeyir Garih’in öldürülmesi gibi olaylarla irtibatların araştırılması.Akşam - 3 Şubat 2014: ‘Dink suikastını paralel yapı gizledi’ haberinde dönemin valilerinden biri vasıtasıyla Camia’ya çamur atıldı. Aynı gazete 20 Ocak’ta ‘Hesap ver’ manşetiyle Dink cinayeti öncesi Samast’ın eylemini İstanbul Emniyeti ve Emniyet İstihbarat Dairesi’ne ileten polis müdürü Ramazan Akyürek’i hedefe koydu. Tetikçi üzerinden yeni iddialarda bulundu, ‘Paralel yapı yaptı’ imalarına yer verdi. Sabah - 3 Nisan 2014: Gazete Danıştay cinayetinin tetikçisi Alparslan Arslan’ın ifadelerine dayanak yaparak ‘Danıştay’da Gülen izi’ manşetiyle çıktı. Haberde Ergenekon hükümlülerinin ifadelerine yer verilerek cinayetlerle Hocaefendi’nin avukat yeğeni Kemalettin Gülen arasında ilişki kurulmaya çalışıldı.Akşam - 1 Mayıs 2014: ‘Garih cinayetinde paralel şüphe’ manşetiyle Ağustos 2001’de işlenen Üzeyir Garih cinayetini Hizmet Hareketi’yle irtibatlı gösterdi. Cinayet soruşturmasında 5 kez savcı değiştirildiği ve çözülemediği iddiasıyla Hizmet Hareketi’ne yıkma amacına matuf manipülasyon yaptı.Madde 5: Cemaatin lideri Fethullah Gülen ve yanındakilerin yurtdışındaki ilişki ve irtibatları, yurtdışına ne zaman çıktıkları ve yurtdışında kim adına çalıştıklarının tespit edilmesi, cemaatin neyi savunduğu, hangi konularda hassas olduğu, geçmişteki faaliyetleri, cemaat içi kuralları, cemaat dışı ilişkileri, bağlı olduğu ilkeler, cemaat mensuplarının davranış modellerinin belirlenmesi.Sabah - 27 Mart 2014: Gazete ‘İşte bağlantı işte ispatı’ manşetiyle paralel yapı diye yaftaladıkları camianın yurtdışı bağlantılarının ortaya çıktığını iddia etti. Bu iftirayı da Hocaefendi’ye ait olduğu iddia edilen illegal elde edilmiş telefon görüşmelerine dayanarak yaptı. Hocaefendi’nin, yabancı istihbaratın korumasında olduğu iftirasını attı.Madde 6: Bu suçlara karışan ve yurtdışına gidenlerin bulunduğu ülkelerin tespiti, ne zaman yurtdışına çıktıklarının belirlenmesi, ülkeye dönmeleri halinde yakalanmalarının temini için gerekli işlemlerin tamamlanması.Sabah – 21 Şubat 2014: Başbakanlık Ofisi’ne böcek koyduğu iddia edilen iki polis memurunun deşifre olduktan sonra yurtdışına kaçtığı yazıldı. Polisleri ‘paralel’ şeklinde hedef gösteren gazete, ‘2 imamdan sonra 2 polis de yurtdışına kaçtı’ manşetiyle talimatnameye çanak tuttu. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi böcek soruşturmasında ne örgüt ne de delil olmadığına karar verdi.Madde 9: Fethullah Gülen cemaatinin, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma, MİT, yargı organları ve ordudaki üyelerinin kimler olduğu, toplam kaç kişi olduklarının belirlenmesi, kurumlar içerisinde örgütlenme şekli ve şemasının tespiti.Akşam – 27 Haziran 2014: Gazete, manşetten verdiği ‘Karargahta 40 paralel paşa’ başlıklı skandal haberinde, Başbakan Erdoğan’ın TSK’daki paralel yapıyı tespit etmesi için özel bir ekip görevlendirildiğini ve TSK’da yapıyla bağlantılı 40 tane general ve amiral olduğunu iddia etti. Akşam’ın haberi Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Başbakanlık tarafından yalanlandı.Sabah – 27 Mart 2014: Sabah Gazetesi de Hizmet’e kumpas eylem planının 9. maddesindeki talimatı yerine getiren bir habere imza attı. Birinci sayfadan verdiği ‘Kaset örgütünün 71 emniyet müdürü’ haberde sözde paralel yapının Emniyet’teki elemanları olduğu iddia edildi. Mesnetsiz iddialarla Emniyet Teşkilatı’ndan yüzlerce amir, binlerce polis tasfiye edildi.Madde 11: Cemaatin; Emniyet’ten sorumlu imamı Ömer kod adlı Osman Hilmi Özdil, TSK’dan sorumlu imamı Hamdullah Öztürk, MİT’ten sorumlu imamı Sinan kod adlı Murat Karabulut, Adalet Bakanlığı, Teftiş Kurulu Başkanlığı yapan ve soyadı Atalay olan imamın açık kimlik bilgilerinin tespiti, diğer devlet kurumlarında sorumlu imam düzeyinde görev alanların belirlenmesi, bu kişilerin halen nerede olduklarının belirlenmesi, 2003 yılında soruşturma tarihine kadar yurtdışı giriş ve çıkışlarının ayrı ayrı araştırılması. Sabah-Takvim 27 Aralık 2013-10 Mart 2014: Eylem planının 11. maddesindeki talimata uygun haber yapmak için Sabah ve Takvim gazetesinin bir hayli çaba sarf etti. Buna göre; Sabah gazetesi 3 Şubat’ta “İmamlar firarda”, 5 Şubat’ta “Paralel yargının kilit imamı”, 10 Şubat’ta “Pensilvanya’da imam zirvesi”, Takvim gazetesi 3 Şubat’ta “İşte o imam”, 4 Şubat’ta “Gülen’le imam baş başa; Hasar tespit zirvesi”, 5 Şubat’ta “Paralel yargının iki numarası Osman Karakuş; İşte Başaltı”, 9 Şubat’ta “İmamlar kayıt dışı” 10 Şubat’ta “4 Şubat’ta uçtular” ve 10 Mart’ta “Kozmik ikili” başlıklı manşet ve birinci sayfa haberleriyle hukuksuz talimatnamede geçen isimleri çok önceden hedef haline getirmişti.Madde 15: Fethullah Gülen ve bağlı cemaatin elindeki ekonomik gücün ülke içi ve dışındaki toplam boyutunun ne olduğunun belirlenmesi. Madde 16: Fethullah Gülen cemaatinin elinde bulunan; sermaye şirketleri ve holdingler, basın yayın kuruluşları, okulları (ilk, orta, lise, üniversite dahil), ülke içindeki il ve ilçelere göre dağılımı ve yabancı ülkelerdeki okulların dağılımı, birlik, dernek ve vakıf adıyla kurulan teşkilatların hangileri olduğu, dershaneleri, il ve ilçelere göre dağılımı, öğrenci yurtları, il ve ilçelere göre dağılımı, bankaları, matbaa, basın ve yayın evleri, gazeteleri, dergileri, haber ajansları, mağaza zincirleri, arsa, emlak ve arazi bilgileri, cemaatin gelir kaynakları, himmet, bağış, zorlamalı satışlarla elde edilen gelirler.Sabah – 16 Ocak 2014: Gazete, manşetten verdiği “Gülen örgütünün 8 kollu ahtapotu” başlıklı hakaret ve iftira yüklü haberde Hizmet’e ‘toplumun her kesimini ele geçirmiş bir örgüt’ iftirası attı. Haberde, sözde var olan bu örgütün yapısını iş dünyası, finans, kurumlar, lobiler, eğitim, medya, yargı ve polis olmak üzere 8 kollu ahtapota benzetti.Madde 17: Cemaatin himmet ve bağış adıyla topladığı paraların, toplanma şeklinin, kimlerden alındığının, bu paraların harcandığı yerlerin, himmet vermeyenlere uygulanan muamelenin ne olduğunun ayrı ayrı araştırılması.Yeni Şafak - 7 Mart 2014: Yeni Şafak 7 Mart tarihinde yaptığı ‘Himmetin adı örgütlü haraç’ başlıklı haberde Hizmet Hareketi’nin işadamlarından şantaj yaparak para topladığı iftirasını ortaya attı. Yeni Şafak, camianın para vermeyen işadamlarını fişleyerek iş yapamaz hale getirdiğini ileri sürdü.Sabah-19 Mart 2014: Sabah Gazetesi, 19 Mart tarihinde daha önce Hizmet Hareketi’ne mensup olduğu söylenen Ahmet Keleş ismindeki şahısla görüşerek camianın insanlardan topladığı bağışları ABD’ye gönderdiğini iddia etti. Gazete ‘Himmetlerimiz ABD seçimlerine harcandı’ başlıklı haberinde Keleş’in yalanlanan iddialarını haberleştirdi.Sabah-25 Mart 2014: Haberde Metro Holding Yönetim Kurulu Başkanı Galip Öztürk’le konuşuldu. Öztürk Hizmet Hareketi’nin zorla ‘himmet’ adı altında para topladığını iddia etti. Kriminal sabıkası bir hayli kabarık olan Öztürk, yardımları karşılığında Camia’dan makbuz istediğini ancak bu isteğinden dolayı hapse attırıldığını da ekledi.Yeni Akit-16 Haziran 2014: Bu haberlerin devamını getiren Yeni Akit, 16 Haziran’da Taner Barış Terkeşli ismindeki sözde Camia’nın hayalet imamıyla röportaj yaptı. Terkeşli, Hizmet Hareketi’nin ‘Himmet’ adı altında haraç kestiği iddialarına devam etti.Madde 18: Soruşturma evrakında mağdur olduğunu iddia eden; Silivri Cezaevi’nde tutuklu Hanefi Avcı, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan ve Celal Uzunkaya, Sakarya İl Emniyet Müdürü Faruk Ünsal, Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir’in müşteki sıfatıyla ifadelerinin alınması. 14 Ocak’ta Yeni Şafak, 26 Ocak’ta Sabah Gazetesi, 3 Şubat’ta Star, 5 Temmuz 2014’te de Akşam Gazetesi: Yandaş medyanın kendisiyle röportaj yapmak için sıraya girdiği Devrimci Karargâh tutuklusu eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 14 Ocak’ta Yeni Şafak’a, 26 Ocak’ta Sabah Gazetesi’ne, 3 Şubat’ta Star’a, 5 Temmuz 2014’te de Akşam Gazetesi’ne röportaj verdi. Şimdi ise Savcı Coşkun ve TEM Müdürü Aslan’ın skandal hukuk katliamına sebep olan talimatnamesinde ‘müşteki’ sıfatıyla karşımıza çıktı.24 Şubat 2014 tarihinde Sabah gazetesi, 30 Ocak 2014 Star gazetesi, 1 Şubat 2014 Yeni Şafak gazetesi: Talimatnamenin 18. maddesinde isminden ‘müşteki sıfatıyla dinlensin’ diye bahsedilen Ankara Emniyet Müdürü Orhan Özdemir ile alakalı 24 Şubat 2014 tarihinde Sabah Gazetesi ‘İşte belgeli kumpas’ manşeti yaptı. Star Gazetesi’nin 30 Ocak 2014 tarihli ‘Polise böyle kumpas kurdular’ haberinde Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan ve Celal Uzunkaya; Yeni Şafak Gazetesi’nin 1 Şubat 2014 tarihli ‘Ergenekon gibi çalıştılar’ haberinde Sakarya İl Emniyet Müdürü Faruk Ünsal Hizmet Hareketi tarafından mağdur edildikleri iftirasını ortaya attılar. Bu isimler aynı şekilde söz konusu hukuksuz talimatnameye girdi.Madde 19: Cemaatin devleti ele geçirmeye başladığı ve aktif olduğu 2003 yılından sonraki dönemde yapılan uygulamaları, soruşturma ve davalarla mağdur edilenlerin müşteki sıfatıyla olay, kişi ve yer hatırlatması yapılarak ayrıntılı ifadelerinin alınması.22 Nisan ve 3 Temmuz 2014 Sabah gazetesi: Özellikle tahliye olan Balyoz hükümlülerini ve Ergenekon mahkumlarını konuşturan yandaş medya, konuştuğu herkesi mağdur edilmiş gibi gösterdi. Sabah Gazetesi, Hizmet Hareketi’nin mağdur ettiği birisi olarak Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve Fuhuş soruşturmasında ismi geçen ve bazılarından da yargılanan emekli Tuğamiral Türker Ertürk’ü haber yaptı.Madde 20: Fethullah Gülen cemaatinden ayrılan ve iç yapısını bilenlerin tanık olarak dinlenmesi, cemaatin iç yapısıyla ilgili somut delil ve bilgi veren kişilerin Tanık Koruma Kanunu’na göre gizli tanık olarak değerlendirilmesi.21 Ocak 2014 Yeni Akit, 27 Şubat 2014 Sabah Gazetesi, 15 Nisan 2014 Takvim Gazetesi: Kendilerini camiadan ayrılmış kişiler olarak tanıtan ancak anlattıkları hikâyelerin her birinin yalanlandığı Latif Erdoğan ve Ahmet Keleş gibi isimlerin, bu madde ile ‘cemaatin iç yapısını bilen tanık’ konumuna gelmesi amaçlandı.Madde 22: Cemaatin amacı, ekonomik yapısı, örgütlenme şekli ile ilgili yazılmış kitapların temin edilip evraka eklenmesi, ayrıca cemaatin lideri Fethullah Gülen ve cemaatin diğer imamlarının delil niteliğinde olabilecek kitaplarının yazı ve cemaat mensuplarının sarf ettiği sözlerle ilgili CD ve diğer dokümanın temini, Dün Devlet Bugün Cemaat-Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar-Hanefi Avcı, Gülen’in Ağlattığı Müslümanlar-Selim Çoraklı, İmamın Ordusu-Ahmet Şık ve Türkiye’de Derin Yapı adıyla Yusuf Sezgin kimliği ile bastırılan kitabın temin edilip, gönderilmesi, (İşçi Partisi’nden Metin isimli kişinin kitabı, İlker Başbuğ’un kitabı…), Fethullah Gülen cemaatinin faaliyetleri ile mağdur olduğunu iddia edenlerin yazdığı yazılar ve kitapların temini ile gönderilmesi.Akşam - 6 Mayıs 2014: A Haber Televizyonu’nda Yüzde 100 Siyaset isminde bir program yapan Sevilay Yükselir, programda, içinde suç unsuru olmayan ve açık kaynaklarda bulunan Hocaefendi’nin vaaz CD’lerini dinlettirdi. Akşam Gazetesi de 6 Mayıs 2014’te 28 Şubatçıların taktiği kopyala yapıştırla söz konusu kasetlerin içeriğini çarpıtarak “Fatih’i bile sorguladı” manşetiyle verdi. Psikolojik harekat teknikleri tarihine geceçek basitlikte habere imza attılar.

    0 0

    1939’da inşa edilen Atılay, Cumhuriyet tarihinde batan ilk denizaltı. 39 askerimizin şehit olduğu bu elim kazanın yıldönümünde, mezkûr denizaltıyı hikâyesiyle anıyoruz.14 Temmuz 1942 tarihi, Türk denizciliğinin trajik günlerinden biri olarak kayıtlarda. Peki, ne olmuştur bugün? 80 metre boyunda, 52 mürettebat kapasiteli Atılay adlı denizaltı, mayına çarparak batar ve 39 askerimiz şehit düşer. Bu elim kazanın üzerinden 72 sene geçti; lakin bilhassa denizcilerin yüreklerindeki sızı dinmiş gibi değil. Şimdi dilerseniz Atılay’ın tarihine doğru kulaç atalım:Mustafa Kemal, 17 Ocak 1938’de dönemin başbakanı Celal Bayar’a, ki Bayar Atatürk’ün son başbakanıdır, denizaltılarla alakalı bir not gönderir, şöyle der: “Yeni dört denizaltımız için bildirdiğimiz isimler şunlardır: Saldıray, Batıray, Atılay, Yıldıray. Bunların manalarını izaha bile hacet olmadığı kanaatindeyim.Manaları, Türkçe olan kelimelerin kendisindedir.” Atılay, 14 Ağustos 1937 günü Haliç Tersanesi’nde Valide Kızakları’nın bulunduğu yerde Başbakan İsmet İnönü’nün de hazır bulunduğu törende kızağa konar. Bu işlemden 21 ay sonra, 19 Mayıs 1939’da İstanbul’da görkemli bir merasimle denize indirilir.Gemi, 14 Temmuz 1942’de yeni cihazların kontrolü maksadıyla Donanma Komutanlığı’ndan istenir. Bu, Moda açıklarından Çanakkale’ye doğru yola çıkan Atılay’ın son seferi olacaktır. Sabah saatlerinde verilen brifingde tecrübelerin nasıl yapılacağı anlatılır. Atılay, Binbaşı Sadi Gürcan komutasında 14.30’da Morto Koyu’nda dalışa geçer. Görevini icra etmek üzere Boğaz’dan çıkan Atılay’ı emniyet botu olarak Kartal römorkörü satıhtan takip etmeye çalışır. Ancak bu izleme, sertleşen hava muhalefeti nedeniyle devam edemez ve Atılay gözden kaybolur. Söz konusu olumsuz hale, denizaltının vakti zamanında dönmemesi de eklenince Çanakkale Deniz Komutanlığı’nda endişe hâsıl olur. Gümrük motorları ve Kartal römorkörü ile Atılay aranmaya başlanır. Aynı gece denizaltının battı şamandırası bulunur. Bu arada arama sırasında iki kez mayın patlaması yaşanır. Atılay’ın karanlık sulara gömülmesi gibi batış sebebi de açığa çıkmaz. Ama yaygın kanaat, Atılay’ın mayına çarparak battığıdır. Bu acıklı kazada 6 subay, 17 astsubay, 16 er olmak üzere toplam 39 askerimiz Hakk’ın rahmetine kavuşur. Kazadan bir tek 2000 yılında vefat eden Ahmet Bağdat kurtulur, o da olaydan bir gün önce izin almıştır. Bağdat, 1995 senesinde verdiği mülakatta Atılay’ın patlama sonucu sulara gömülmediğini söylemiştir. Buna gerekçe olarak da “Denizaltı mayına çarpmış olsaydı denizin üzerinde yağ ve mazot olurdu.” görüşünü dillendirmiştir. Ancak uzmanlar Boğaz’daki akıntı sebebiyle deniz üzerinde uzun süre mazot ve yağın duramayacağını söylemiştir.Atılay Denizaltısı Komutanı Güverte Binbaşı Sadi Gürcan, subay, astsubay ve erler gemi üzerinde toplu halde.‘Gitti de gelmeyiverdi’Atılay Denizaltısı’nın yeri, sualtı araştırmaları sonucunda kazadan yaklaşık 50 yıl sonra tespit edilir. Yapılan dalışlarda geminin sancak bordasında makine dairesi hizasında 180 cm yükseklik ve 40 cm eninde bir yara olduğu görülür. Batık çevresinin incelenmesi sonucu, geminin pupasından (arkasından) 80 metre mesafede kazaya sebep olan mayının bağlı olduğu ağırlık bulunur. Böylece Atılay’ın mayına çarparak battığı fikri kesinlik kazanmış olur. II. Dünya Savaşı sırasında böyle bir olayın meydana gelmesi Türk milletini yasa boğar. Şehit olan askerler arasında ses sanatçısı Hamiyet Yüceses’in eşi merhum astsubay Fethi Yüceses de vardır. Onların anısına Atılay Faciası’nı yâd etmek adına Yüceses’in uşşak makamında seslendirdiği ve bir Dede Efendi bestesi olan ‘Gitti de gelmeyiverdi’ ile hüznü hitama erdirelim: “Gitti de gelmeyiverdi/ Gözlerim yollarda kaldı/ Hele nazlım nerde kaldı/ Ne zaman ne zaman gelir/ Gel a nazlım lahuri şallım/ Sağı solu dolaşalım/ Ne zaman ne zaman gelir…”

    0 0

    Uzmanların fare zehirinden bile tehlikeli dediği bonzainin kullanımı her geçen gün artıyor. “Çocuğum yaşayan ölü gibi. Allah rızası için yardım edin.” diyen aileler çocuğuna nasıl davranmalı, nereye başvurmalı?Sanıldığı gibi işsiz güçsüz, başıboş bir serseri değildi. Bilakis, saygın bir mesleği, iyi bir geliri, üzerine titreyen ailesi, ne zaman ihtiyacı olsa desteğini esirgemeyen arkadaşları, gözünün içine bakan eşi, dünya tatlısı da bir oğlu vardı. Kısacası düştüğünde ayağa kalkmasını sağlayacak bir sürü nedenle doluydu hayatı. Belki paylaşmadığı bir derdi vardı, belki eskilerin tabiriyle ‘rahat battı’, belki de işyerinde tanıştığı yeni ‘arkadaşları’ sebep oldu. Öyle ya bir insanın ‘her şeyden’ vazgeçebilmesine ‘bir şey’ neden olmalıydı. Önce işini, sonra eşini ve arkadaşlarını kaybetti, bir sene gibi kısa süre içinde anne-babası dışında herkes terk etti. O beyefendi adam gitti, bambaşka biri geldi yerine. Sabah akşam gözler kan çanağı, çoğu zaman şuursuz, deyim yerindeyse yaşayan bir ölü gibiydi artık. Hâlâ hayatta ama böyle giderse diğerleri gibi bir köşede ani bir krize yenik düşecek gencecik kalbi. Zira doktorlar en fazla üç, bilemediniz beş yıl ömür biçiyor kullanıcılarına. Uzmanların fare zehirinden bile tehlikeli dediği ve 2008’den bu yana kullanımı hızla yaygınlaşan bonzai, tüm bu yaşananların müsebbibi. Hikâyesini paylaştığımız kişinin ailesi ise hem maddi hem de manevi açıdan çökmüş durumda. Bir yandan oğlunun başlarına sardığı maddi sorunlarla boğuşurken öte yandan kalan enerjileriyle gözlerinin önünde eriyip giden yavrularını içine düştüğü bu girdaptan kurtarmaya çalışıyor. Fakat artık ümitsiz ve dahası çok yorgunlar. Üstelik elleri kolları bağlı, şu aşamadan sonra ne yapacaklarını, nereye başvuracaklarını bilmez haldeler. Bu, çocuğu bonzai bağımlısı binlerce aileden yalnızca birinin yaşadıkları. Hemen hemen her gün sayıları katlanarak artan benzeri bir çaresizlik hikâyesine tanık oluyoruz. Aileler farklı, ağızlarından dökülen cümleler sözleşmişçesine aynı: “Çocuğum yaşayan ölü gibi. Allah rızası için yardım edin.” Son günlerde giderek yaygınlaşan ‘Bonzaiye hayır!’ yürüyüşleri ise ailelerin ne denli çıkmazda olduklarının en somut örneği. Eğitimlisi, eğitimsizi evlatlarının gözlerinin önünde yok olup gitmesi karşısında ne yapacağını bilemiyor. Kimileri satıcıların peşine düşmüş kimi de kendi elleriyle polise teslim ediyor evladını. Kimisi de toplu sokağa dökülmekte gördü çözümü. Her biri evladını selamette görebilmek adına kendini ateşe atmaya, alevler içinde yanmaya razı. Biçare ailelere yardımcı ve yol gösterici olması açısından uzmanlara sorduk: Çocuğunun madde kullandığından emin olan ailelere düşen görevler ne, böyle bir aile nasıl davranmalı, nereye başvurmalı, kısaca bu çileli süreci sağlıklı atlatabilmek adına nasıl bir yol izlemeli?Bilinçli ailelerin çocukları daha şanşlıEmniyet’te görevli bir memur: Medyada sürekli bonzainin nazara verilmesi elbette ölümcül olmasından kaynaklanıyor ancak bonzainin ne kadar tehlikeli olduğu vurgusu yapılırken genel olarak madde bağımlılığı vurgusu da yapılmalı ki esrar, hap gibi maddelerin kullanılması normalleştirilmesin. Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı ile Mücadele İzleme Merkezi’nin hazırladığı bir belge var. Buna göre en büyük handikap şu: Aileler, çocuğumu tedavi etsinler ki bu illetten kurtulsun, diyor. Oysa tedavi işin başlangıcı. Sonrasında ailenin çocuğun hayatındaki boşlukları doldurması gerekiyor. Bu sebeple madde bağımlılığına ilgili kurumların sorumluluğu olarak bakılmamalı. Aile küçük yaşlardan itibaren çocuğu bilinçlendirmeli. Araştırmalar, ailesi tarafından bilinçlendirilen çocuğun yüzde 50 madde kullanmasını engellediğini gösteriyor. Türkiye’de madde bağımlılığıyla ilgili en büyük sıkıntı rehabilitasyon sisteminin olmaması. Yönetmelik olmadığı için rehabilitasyon adı altında merkezler yapılandırılamıyor. Rehabilitasyon çok önemli çünkü tedavi süreci kısa sürüyor. Asıl kısım bireyin rehabilitasyonla tekrar hayata kazandırılması. Rehabilitasyon sisteminin olduğu ülkelerde bile tedavi sürecinde birçok hasta hayatını kaybediyor. Bu yüzden tedaviden ziyade madde kullanımı önleyici sistemlerin oturtturulması çok önemli. Her yıl yayınlanan AB ilerleme raporlarına göre Türkiye dünyada en fazla madde yakalayan ülke. Buna rağmen talep azaltımında aynı başarıyı gösteremiyoruz ve kullanım artış gösteriyor. Talep azaltma dediğimiz şey de temel olarak önleme politikalarından, tedavi politikalarından geçiyor.AMATEM’ler yetersiz, psikiyatristler rantçıİsmail Karakaş (UYUŞTURUCU MADDE BAĞIMLILIKLARI VE ALKOLİZMLE MÜCADELE FEDERASYONU):Bağımlı kişiler kendilerini bu maddeleri kullanmaktan alıkoyan herkese karşı düşman kesilerek söylenilenin aksini yapar ve özellikle ebeveyni suçlamaya başlar. AMATEM’lerdeki yer problemleri, yanlış tedaviler gibi sorunlar nedeniyle çaresiz kalan aile bireyleri ise devletin her birimini ziyaret ederek yardım talebinde bulunur. Ancak yasaların yetersiz ve yanlış olmasından yapılabilecek bir şey yoktur.Birçok aile çocuğunun tutuklanarak hapse atılmasını ister ama bu gerçekleşse bile hapse girip çıkan birçok bağımlı maalesef aynı tuzağa düşer.Dışarıda bağımlılık danışmanlığı hizmeti veren birçok eski emniyetçi, eski bağımlı, halen aktif olarak çalıştığı halde para kazanmak amacıyla yardımcı olduğunu söyleyerek rant elde eden devlet memurları ve bu işi ticarete dönüştüren sivil toplum kuruluşları var.Sorunları çözüyoruz diyerek televizyon kanallarında boy gösteren ama düşene tekme atan birçok psikiyatri uzmanı ve psikolog da mevcut. Bu kişilerin 15 dakikalık seansları 300 ile bin lira arasında değişiyor.Madde bağımlılığının ilaçla çözülmesi söz konusu değil. Uyarıcı özelliği olan maddelerin kullanımında uyuşturan ilaçların kullanılması bağımlıyı daha çekilmez ve çaresiz hale getirir.Bağımlılık dört aşamada çözülebilir: Eğitim, önleme, sağlık problemlerinin çözülmesi ve rehabilitasyon.Tamamen irade kontrol sorunu olan madde bağımlılığı ruhsal bir problem. Asıl sorun ülkemizde uygulanan uyuşturucuyla mücadele politikasının yanlış olduğu. Mevcut sistem uyuşturucu sorununu bitirmeye değil, sabit kılmaya yönelik. Geçtiğimiz günlerde Başbakan’ın bonzai kullanımına dair, “Sadece satan değil içen de yanacak” açıklaması, bağımlılık kavramına bakış açısının olması gerekenden farklı olduğunu gösterdi. Zira kendilerinin itimat ettikleri ve bu konuyla ilgili görevlendirdikleri birimlere bilgi akışı sağlayan kimseler maalesef psikiyatri uzmanlarıdır. Yani bu işi böyle yapılır diyen bir etik kurul mevcuttur ve bu kurul sahayı tam olarak bilmeyen sözde bilim adamlarından oluşur. Bu kişiler AMATEM, ÇEMATEM, özel psikiyatri hastaneleri ve psikiyatri kliniklerinde ilaç firmalarıyla bağımlılık problemi yaşayan kişiler arasında ilaç satış mümessili gibi vazife yapmaktadırlar. Haliyle yanlış kılavuz seçimi devletimizin başını uyuşturucu belasıyla derde sokmaktadır. Biz bu olaya daha insancıl bir pencereden bakıyoruz. Sorun bağımlılık nedeniyle cezalandırılmaksa, alkol, faiz, zina ve hatta elektronik bağımlılık sorunlarının bile cezalandırılması gerekir. Uyuşturucu bağımlılığının cezalandırılması oldukça yanlış bir anlayış. Kullanılan maddelerin zamanla fiziki sistem üzerinde bağışıklık kazanması ve sonraki süreçte kontrolün kaybedilmesi hayatın içinde birçok doğal gıda tüketiminde de geçerli. Uyuşturucular yoksunluk dönemi içinde bağımlıyı birtakım istem dışı şeyler yapmasına sevk edebilir. Fakat bunu cezasız yöntemlerle kontrol altına almak imkansız değil. Uzun süreli rehabilitasyon sürecidir. Zira tespitlerimiz yıllarca cezaevinde kaldığı halde tahliye edildiği an evi yerine torbacıya gidildiğini doğruluyor. Bu süreçte kopan aile bağları, kaybedilen maddi ve manevi değerler göz ardı ediliyor.Para vererek evladınıza ‘yardım’ etmeyin Aile, çocuğunun bonzai kullandığından emin olduğunda önce diyalog kurmaya çalışmalı. Bu diyaloğun sağlıklı ilerleyebilmesi çocukla bugüne dek kurulan iletişimin kalitesine bağlı. Ama Türkiye’de bunu sağlayan çok az aile var. Zaten bu ailelerin çocukları maddeye yönelmiyor. Madde bağımlısı gençlerin ailelerine baktığımızda eve geç gelen bir baba ve nasihat eden bir anneyle karşılaşıyoruz. Peki, çocuğunun bağımlı olduğu gerçeğiyle yüzleşen aile ne yapacak, nereye başvuracak? Aslında mesele bir yere başvurmak değil, öncelikle aile içinde bir şeyler yapılması lazım. Aile o zamana kadar yapamadıysa bile çocukla geç de olsa diyalog kurmaya çalışmalı. Bunu yaparken asla ‘sen ne biçim adamsın, geberip gideceksin bu illeti kullanmaktan!’ tarzı cümleler sarf etmemeli. “Evladım bonzai kullandığını öğrendim. Televizyonlar, gazeteler her gün bu illetten ölen gençlere yer veriyor. Sonun onlar gibi olacak diye kahroluyorum.” gibi insani bir yaklaşım sergilenmeli. Böyle konuşunca çocuk hemen bırakma eğilimi göstermeyecek ama bu, ailenin atması gereken ilk adım. İlk adım sonrası diyelim ki çocuk, “Herkes kullanıyor, medyanın abarttığı gibi tehlikeli değil, siz bilmiyorsunuz.” dedi. Süreçte karşılaşılacak en karanlık tablo bu. Hele ki erişkinse zorla bir şey yaptıramazsınız. Çocuğu AMATEM ya da hastaneye götürmenin de bir anlamı yok. Zira bağımlı olduğunu kabul etmeyen bireyin iyileşmesi mümkün değil. Böyle bir durumda ailenin yapması gereken pek bir şey kalmıyor. ‘Durumu daha da kötüleştirmemek adına neler yapmamalı?’ bunun üzerinde durulabilir. Aile çocuğunun yaşadığı olumsuzlukları onu korumak adına da olsa asla gidermeye çalışmamalı. Örneğin, polise gitme, araya adam sokma, ben vermezsem hırsızlık yapar diye para verme suretiyle evladına bankamatiklik etmemeli. Sürekli nasihatlerde bulunmamalı. (Kullanma, falancayla takılma, niye bu saatte geldin vs.) Bağımlı erişkinse ve açıktan açığa uyuşturucu kullanıyorsa, çalışamaz hale de geldiyse, ailenin iyi niyetli ulaşma çabalarına rağmen birey tedaviyi kabul etmiyorsa, aile o zaman bağrına taş basıp, “Evladım, gözümün önünde yok olduğunu görmek istemiyorum. Git nerede kullanacaksan kullan, ama beni daha fazla kullanma.” gibi net bir tavır içine girmeli. Çok zor ama bunu diyebilmeli. Yoksa evladına yardım ve yataklık etmiş olur. Bu da bireyin yavaş yavaş batmasına ve battığının farkında olmamasına neden olur. Ailenin bu tavrı iki şekilde sonuçlanabilir. Bağımlı, evden ayrılarak aileye vicdan azabı çektirir ya da bir yerde yaptığının yanlış olduğunu anlar ve tedaviyi kabul eder. Bunu kabul edenler genelde hayalleri, umutları ve hedefleri olan kişilerdir.UYUŞTURUCUNUN ZARARINI EN İYİ KULLANAN BİLİREtmeyenler ise kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlardır. Ailelerinin net tutumu karşısında gerçekten gider ve belki de uyuşturucu satıcısı olurlar. Yani bu yöntem bu tarz kişilerde işe yaramaz. Aile böyle bir durumda vicdan azabı, kendini suçlama gibi duygular içine girebilir ancak tüm bunlar er ya da geç yaşanacaktır. O yüzden aile, eve ne zaman girip çıktığı belli olmayan, , anne-babasından zorla para alan, şiddet uygulayan ve uyuşturucu kullanmaya devam eden birini daha kötü olmasın diye evde besleyerek bir yere varamaz. Bu açıdan aileler vicdan azabı çekmemeli. Zira böyle bir çocuğu sırtınızda da taşısanız, cebine para da doldursanız, kayıp vaka. Bırakmak istemiyorum diyen birine yapılabilecek bir şey yok. Tedaviyi kabul etmeyen bireyin ailesi bu zorlu süreci en az hasarla atlatmak ve doğru adımlar atabilmek adına bir uzmandan yardım almalı.Çocuğuna maddeyi sürekli kötüleyerek onu kullanmasını engelleyemezsiniz. Zira zararını en iyi bağımlılar bilir.

    0 0

    Geçen hafta uçakta yolcularla kurulan iletişimin önemli olduğunu gösteren bir olay yaşandı. Sanat tarihçisi Talha Uğurluel, İstanbul-Çanakkale seyahatinde küçük bir tarih dersi verdi.Yolcularla uçuş esnasında konuşan pilot sayısı oldukça az. Bu durum uçuş emniyetini tehlikeye düşürmese de, pilotlar bu tür davranışlardan genelde uzak durmaya çalışıyor. Bazı pilotlar, “Herkes işini yapmalı. Önceliğimiz uçuş emniyeti” dese de, bazıları, “Gökyüzünde kendimi engelleyemiyorum. Yolculara hissettiklerimi aktarmak, onlarla iletişim kurmak büyük moral veriyor.” diyor. Bu alanda en çok dikkat çeken isimlerden biri de, kuşkusuz Kaptan Pilot Levent Hüryol. Yolcular tarafından çok sevilen Hüryol, uçuşta okuduğu şiirler nedeniyle ‘Romantik Pilot’ olarak anılıyor.YOLCULAR GÖZYAŞLARINI TUTAMADIUçakta yolcularla kurulan iletişimin önemli olduğunu gösteren bir başka olay, hafta içinde gerçekleşti. Sanat tarihçisi, araştırmacı-yazar Talha Uğurluel, İstanbul-Çanakkale seyahatinde, yolcuların ısrarı üzerine küçük bir tarih dersi verdi. Çanakkale Valiliği’nin organize edeceği Çanakkale Savaşı’nın 100. yılı etkinlikleriyle ilgili görüşmelere katılmak üzere seyahate çıkan tarihçi, uçaktaki yolcular ve Anadolujet’in İcradan Sorumlu Bölgesel Uçuşlar Başkanı İbrahim Doğan’ın da isteğini geri çevirmeyerek kabin memurlarının anons için kullandığı telefonla Çanakkale’nin tarihi hakkında bilgi verdi. Yaklaşık 20 dakika süren anlatımda yer verilen yaşanmış hikâyeler yolcuları hüzünlendirdi. Öyle ki bazı yolcular gözyaşlarını tutamadı.Uğurluel, yaklaşık 1 buçuk yıl önce Konya’dan Bosna-Hersek’e düzenlenen özel bir uçuşta da, benzer bir olay yaşadığını anlattı. Yolculara Bosna-Hersek’in tarihi hakkında bilgi verdiğini dile getiren Uğurluel, bu tür uygulamaların yolcuları sevindirdiğini söylüyor. “Pilot olsam bulutsuz havalarda gördüklerimi anlatırım.” diyen tarihçi, üzerinden geçilen her kentin ilginç bir tarihi geçmişi olduğunu ve bunun yolcularla paylaşılmasının tarih bilincini geliştireceğini ifade ediyor.HAVADAN ÇEKİLEN FOTOĞRAFLAR ANLATIMDA DAHA ETKİLİ OLUYORHavadan çekilen fotoğrafların çok önemli olduğunu anlatan Uğurluel, ‘Havadan Bakarak Ecdadı Yakından Tanıma Projesi’ adlı bir çalışma planladığını söylüyor. Havadan çekilen tarihi mekânların, anlatımlarda daha etkili kullanıldığına dikkat çekerek, Fatih Sultan Mehmet’in mezarının bulunduğu Fatih Sultan Mehmet Camii ve Külliyesi ile Erzincan’ın Tercan ilçesinde bulunan Mama Hatun Türbesi’nin havadan çekilmiş fotoğraflarla en güzel şekilde anlatılabileceğini ifade ediyor. Uğurluel, cami ve türbeleri plan şemalarına bakarak incelemenin çok önemli olduğunu ancak hava fotoğraflarının daha büyük kıymet taşıdığını belirterek, “Süleymaniye Camii’ne havadan baktığınızda, medreseleri ve kubbeleri de görürsünüz. Böylece caminin gizemi ortaya çıkar, ‘Kanuni ve Osmanlı ne kadar büyükmüş’ dersiniz.” diyor.THY call center’a çözüm arıyorRamazan Bayramı öncesi telefonla bilet almak veya rezervasyon yaptırmak isteyenler, THY’nin çağrı merkezinde (call center) adeta sinir krizi yaşıyor. Yaklaşık yarım saati bulan beklemeler, yolculara uçuş öncesi büyük çile yaşatıyor. THY yetkilileri ise konuya çözüm bulmak için yeni şirketlerle anlaşma yapıldığını ifade ediyor. Yeni şirketlerin çağrı merkezinde çalıştıracağı personele eğitim verdiğini dile getiren yetkililer, sorunun 20 gün içinde çözüme kavuşacağını ifade ediyor.

    0 0

    Rumların Türklere yönelik yaptığı işkence ve katliamı durdurmak amacıyla yapılan Kıbrıs Barış Harekatı'nın üzerinden 40 yıl geçti.O günlerin canlı tanıkları hâlâ Rumların yaptığı katliamları unutamıyor. 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs'a ilk çıkarma yapan askeri birliklerden Bolu Komando Tugayı'nda vatani görev yapan Gazi Himmet Aladağ'ın yaşadıklarını anlatırken gözleri doluyor. Girne ve civarındaki köylerde Türk evlerine girdiklerinde her evde bir katliama şahit olduklarını aktaran Gazi Aladağ, evlerin banyosunda boğazı kesilmiş insanları ve süngüyle öldürülen çocukları görünce gözyaşlarına boğulduklarını ifade ediyor. Himmet Aladağ Kıbrıs gazisi. 60 yaşındaki Aladağ, 1974 yılında Rumların Türklere yönelik Kıbrıs'ta yaptığı vahşice katliamın tanıklarından. 1974 yılında vatani görevini Bolu Komando Tugayı'nda yapan Himmet Aladağ, acele bir şekilde askeri birliğin Ankara'ya sevk edilmesiyle Kıbrıs Barış Harekatı'nın yapılacağından haberdar olmuş. Diğer komandolar gibi son bir helallik istemek için Ankara'dan ailesine mektup gönderen Aladağ, Mersin Anamur'a kadar devam eden yolculuktan sonra helikopter ile Kıbrıs çıkarmasındaki askeri birliğin içinde yer almış. Aladağ, 20 Temmuz sabahı saat 09.00 sularında helikopterlere 7'şer kişi bindiklerini anlatıyor. Bir saat içinde Kıbrıs'ın Lefkoşe karşısına ilk indirmenin yapıldığını belirten gazi Aladağ, "Yoğun bir şekilde Rum askerlerinin ateşine maruz kaldık. Lefkoşe üzerinde simsiyah bir bulut kaplıydı. Allah'a şükürler olsun kayıp vermeden Kıbrıs'a inmiştik." diyor. Rum askerlerin tedbir aldığını anlatan Himmet Aladağ, su kuyusuna gizlenen bir Rum askerinin telsizle sürekli kendi birliklerine haberdar ettiğini ve yoğun bir şekilde yer değiştirmelerine karşın ateş altında kaldıklarını söylüyor. Kuyudaki Rum askerini etkisiz hale getirdikten sonra rahatladıklarını anlatan Aladağ, temmuz ayının sıcağında gece devam eden mücadele sonrasında Girne boğazına ulaştıklarını ifade ediyor. Himmet Aladağ, aynı zamanda bölüğün haberleşmesini sağlayan telsizi taşıdığını aktararak, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait 100'er kişiden oluşan üç birliğin ilerlemeye devam ettiğini, ilerledikçe Rum askerlerin kaçtığını dile getiriyor. Girne ve civarındaki Türk köylerini Rum askerlerinden arındırdıktan sonra Beşparmak dağlarına doğru ilerleyişin sürdüğünü aktaran Aladağ, geride Rum askerlerin bıraktığı katliamlara da şahit olduklarını söylüyor. Kıbrıs gazisi, Girne ve köylerinde Türklere ait evlere girdiklerinde korkunç manzara ile karşılaştıklarını hatırlatarak, "Rum askerleri girdikleri Türklere ait evlerde işkenceler yapmışlar. Bu işkenceler anlatılacak şeyler değil. İşkence sonrasında insanlarımızı öldürmüşler. Büyükleri banyoya götürüp küvette boğazlarını keserek, çocukları ise odalarda süngülerle katletmişler. Evlere girdiğimizde hep bu manzara vardı. İçler acısıydı. Gözyaşlarını tutamadık. Bir insanın bu vahşeti yapabileceğini düşünemiyorduk." diyor. Bütün askerlerin gördükleri karşısında şok olduklarını ve hep birlikte ağladıklarını hatırlatan Aladağ, halen bu manzaranın gözünün önünden gitmediğini aktararak, "Rum askerlerinden temizlediğimiz köylerde, yerleşim alanında yaşayan insanlarımız bizi görünce mutlu oldular. İmkansızlıklara rağmen bizim için 9-10 tane kurban kesen köyler vardı. Amcaların, teyzelerin, kadınlarımızın gözyaşları içinde büyük bir mutlulukla bizleri karşılamalarını unutmak mümkün değil. Kesilen kurban kanlarını alnımıza parmakları ile sürüyorlardı. Bize Rumların yaptıkları işkenceleri anlattıkça insanın kanı donuyordu." diye konuşuyor. Bir başka Kıbrıs Gazisi Seyit Kandemir de topçu birliğinde görev yaptığını ve arkadan ilerleyen birlik olduklarını söylüyor. İlerledikçe Rum mevzileri ele geçirdiklerini ilginç manzaralarla karşılaştıklarını aktaran Kandemir, "Rum askerlerin yaptığı işkenceleri ve katliamları ilk çıkarmadaki askerlerden öğreniyorduk. Halk da anlatıyordu. Rumların silahsız insanları böyle katletmesine karşın korkak olduklarını gördük. Rum ordusundaki rütbeli personelin, askerleri kaçmaması için toplara, tanklara zincirle bağladığına şahit olduk. Ele geçirilen mevzilerde Rum askerlerinin bu halini gördük." şeklinde konuşuyor. Kıbrıs gazisi olan Muharip Gaziler Derneği Kayseri Şube Başkanı Osman Balcı da, Kıbrıs Barış Harekatı'yla Rumlardan kurtarılan Türklerin Mehmetçiği bağrına bastığını anlatıyor. Kendilerini karşılayan yaşlı insanların, kadınların, mücahitlerin büyük mutluluk yaşadıklarına tanık olan Osman Balcı, Türk askerleri tarafından güvenliği sağlanan Türk yerleşim alanlarında yaşayan Rum ailelerin de olduğunu belirterek, "Rum ailelerin bazıları beyaz bayrak ya da Türk bayağını evlerinin kapısına asmışlardı. Bu ailelere hiçbir şey yapılmadığını gördüm. Yaşamlarına buradaki Türk insanlarla birlikte devam ettiler. Kıbrıs çıkarmasıyla birlikte 16 ay boyunca burada kaldım." diyor.

    0 0
  • 07/19/14--16:00: Köyden indim sahneye
  • Urla’da hafta içinde ilki düzenlenen ulusal köy tiyatroları festivalindeyiz. Bir tarafta köy kadınlarının hazırladığı oyunlar, bir tarafta muhtarın ekibi. Çiğdem, gazoz, ay ışığı ve sahne…Urla, İzmir’in küçük, şirin bir ilçesi. Kimilerine göre Necati Cumalı’nın evi, Metin Erksan’ın başyapıtı Susuz Yaz’ın seti, tatil yöresi… Hafta içinde yeni bir sıfat daha kazandı. Artık Türkiye’nin ilk ulusal köy tiyatroları şenliğinin ev sahibi.‘Köy tiyatroları’ deyince insanın zihnine hemencecik şu sorular hücum ediyor: Köylüler mi oynuyor, yoksa oyunlar köylerde mi oynanıyor? Kaç köyün tiyatrosu var ki festivali düzenleniyor?Anlatalım: Türkiye’nin en eski köy tiyatrosu Urla’nın Bademler köyünde. Mustafa Anarat adında bir yedek subay öğretmeninin liderliğinde köyün merkezine inşa edilen sahnenin ışıkları 81 yıldır açık. İlk oyunlarda olduğu gibi profesyonel oyunculardan ziyade köylüler rol alıyor. Erkekler kahvehanede, kadınlar mütemadiyen düzenlenen günlerde vakit öldürmek yerine tiyatroda kendilerini geliştiriyor, farklı rollere bürünüp hikâyeler anlatıyor. Diğer amatör ekiplerde olduğu gibi dekorları kendileri yapıyor, kostümleri kendileri dikiyor, ışıkları ayarlıyor. Tiyatronun mini bir kütüphanesi var, kendilerine en yakın hissettikleri oyunu seçip sahneye taşıyorlar. Kimi zaman sahne tozunu en çok yutan oyuncu yönetiyor oyunu, kimi zaman şehirden gelen profesyonel bir yönetmen. Sergiledikleri oyunlar arasında yerli de var, yabancı da: Teneke (Yaşar Kemal), Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü (Dario Fo), Deliler (Turgut Özakman), Susuz Yaz (Metin Erksan)… Ekip şimdilerde Orhan Asena’nın Pir Sultan Abdal oyununu oynuyor. Turne yaptıkları iller: İstanbul, Ankara, Antalya…Arslanköy daha meşhurFeast’in ana sponsorluğunda düzenlenen ulusal köy tiyatroları şenliğinin programına bakınca ilk göze batan ekip kıdeminden dolayı Bademler Köy Tiyatrosu ama nam salmış başka bir ekip daha var: Mersin Arslanköy Köy Tiyatrosu. Bademler kadar eski değil ama daha meşhur. En azından yurtdışında. Hatırlarsınız, birkaç yıl evvel kadınlardan oluşan tiyatronun belgeseli, Sebastian Film Festivali’nde ödüle layık görülmüştü, gazeteciler dağ köyüne hücum etmişti. Gündüz tarlada, gece sahnede boy gösteren kadınlar ballandıra ballandıra anlatmışlardı sahne maceralarını. Bademler’in tecrübesine, Arslanköy’ün şöhreti eklenince iki köyden daha ses geldi, sahne kurduk diye: Balıklıova Köy Tiyatrosu ve Antalya Kaş Yeşilköy Tiyatrosu. Türkiye’de toplum 5 köy tiyatrosu var, 4’ü bu festivalde.Çiğdem, gazoz, ay ışığı ve sahneBugüne kadar sinemadan tiyatroya bir hayli festival gördük ama köy tiyatroları şenliğinin başka bir atmosferi var. Herkes neşe dolu, birbirine karşı saygılı, seviyeli. Oyunlarda akrabalar, aynı köyün ahalisi oynadığı için herkes tanış, samimi… Dekorlar nasırlı, kostümler kınalı eller tarafından dikildiği için anlamlı mı anlamlı. Yıldız oyuncu kavramı yok, hava atma derdinde değil kimse. Herkes yıl içinde okuduğu bir iki kitabın özünü anlatma derdinde, bir diğer aktörden bir şeyler öğrenme telaşında. Ekipler yolluklarını yanına alıp belediyeden rica minnet kiraladıkları araçlara binip gidiyorlar turnelere. Muhtar, Emine teyze, Ahmet amca köyün meydanına, sahile veyahut Bademler’deki küçük sahneye çıkıp hikâyeler anlatıyor. Öyle sıradan oyunlar değil. Klasik, devlet tiyatrolarının sahneye taşıdığı metinler: Haldun Taner’in Vatan Kurtaran Şaban’ı, Üstün Dökmen’in Komşu Köyün Delisi’si, Orhan Asena’nın Pir Sultan Abdal’ı… İftar açıldıktan sonra ışıklar yanıyor ve kurulan derme çatma sahnede karakterler canlandırılıyor. Sonrası romanlardaki gibi. Çiğdem, gazoz, ay ışığı, sahne ve bol bol alkış...Herkesin hikâyesi benzerKöy tiyatrosundan kime dokunursanız benzer hikâyeler anlatır. Yaşanmışlıklar birbirinin kopyası. 12-13 yıl önce daktilo memurluğundan emekli olan Murtaza Oran iyi bir örnek. Yaklaşık 40 yıldır sahnelerde, bugüne kadar Dario Fo’dan Turgut Özakman’a oynamadığı oyun kalmamış neredeyse. Bu yıl Pir Sultan Abdal’ı oynadığı için gözler onun üzerinde. Göz önünde ama mütevazılığından ödün vermiyor, “Türkiye’de yılda 10 kişiye 1 kitap düşüyor. 25 kişi 2 kitap okuduk. Çok güzel bir aile ortamımız var. Tiyatro bize farklı bakış açıları kazandırıyor, insanları tanıma imkânı sağlıyor. Önemli olan bu.” diyor samimiyetle. Hassasiyet gösterdikleri bir konunun altını çiziyor: “1992 yılından itibaren profesyonel yönetmenlerle çalışıyoruz. Yönetmenimiz Eylem Hanım’la 8 yıldır beraberiz. Köyden bir arkadaşımızla evlendi, gelinimiz oldu. Oyunu beraber seçiyor, masa başı çalışması yapıyoruz. Her yıl mutlaka aramıza yeni başlayan bir kişi alıyoruz, tecrübelerimizi aktarıyoruz. Böylece devamlılık sağlanıyor.” İki oğluyla da aynı sahneyi paylaşan, turnelere çıkan Oran’ın beklentisi, belediye aracılığıyla gençlerin tiyatroda istihdam edilmesi, ekibin daha da profesyonelleşmesi. Gerisi? İyilik, güzellik..Muhtarı sahnede görünBalıklıova köyünün muhtarı Akın Yılmaz, performansıyla herkesin dilinde. Ekibin en ağır toplarından biri. Gündüzleri balık satıyor, akşamları sahneye çıkıyor. Onu dillere taşıyan özelliği kekeme olması. Ancak sahneye çıkınca kekemelikten eser kalmıyor, bülbül gibi şakıyor. Vatan Kurtaran Şaban’da izledik muhtarı. Sahneye bir çıktı, inmedi bir daha. Artık kaç rolü kendine aldıysa. İyi oynuyor ama hakkını yemeyelim. Sahnede görünce kendisiyle ilgili dolaşan efsaneler ete kemiğe bürünüyor. Anlatılanlara göre kendisinden önce 80 küsur yaşında bir muhtar varmış. Onun karşısına kekeme kelimelerle çıkmış. Ancak sahneden gelen özgüven ve şöhretle toplamış bütün oyları. Şimdi iyi bir oyuncu ve muhtar olarak namını devam ettiriyor.Köy tiyatroları şenliği benzer hikâyelerle dolu. Sıcak, samimi… Bu yıl ilki düzenlendi, bakalım önümüzdeki yıllarda nasıl hikâyelere ev sahipliği yapacak festival. Urla Belediyesi Başkanı Sibel Uyar, “15 köyümüz var, hedefimiz 15’ine de bir tiyatro kazandırmak.” diyor. Umarız şenlik devam eder, bu temenni diğer köylerin kapısını çalar.

    0 0

    Harika bir Dünya Kupası’nı geride bıraktık artık kendi gündemimize dönüyoruz. Sporda transfer her zaman önemli bir yer tutar. Futbol Federasyonu’nun talimatlardaki değişiklikleri ile kayakla atlama kuleleri de gündemdeki yerini aldı.Muhteşem bir Dünya Kupası’nı geride bıraktık. 1 ay boyunca futbola doyduk. Saha içindeki iyi futbol bol golle keyiflenirken, sürprizler ve bunların dramatik öyküleriyle de işler büyüdü. TRT spiker ve yorumcusu arkadaşlarımız, özellikle rakip takım taraftarlarının birlikte maç izlemesi ve bir olay yaşanmaması üzerinden, bitmek tükenmek bilmeyen bir memleket sorunu hakkında iyi dileklerde bulundu.Bu sezon transferde değişik bir durum dikkat çekiyor. Önceki yıllarda 4 büyükler başta olmak üzere her kulüp mutlaka bir yığın transfer yapma derdinde olurdu. Alınan oyuncuların ne kadar gerekli olduğu, bunlara ödenecek paranın nasıl bulunacağı gibisinden durumlara kimse kulak asmazdı. Önemli olan taraftarın ‘büyük başkan’ tezahüratı yapmasıydı.UEFA’nın finansal fair play konusunda dişlerini göstermesi, kulüplerimizin ayaklarının da suya değmesi sonucunu verdi. Kulüpler bu sezon daha özenli davranıyor. Bu, sanıldığından çok daha önemli bir gelişme. Transfer cinnetini ortaya çıkaran iki büyük etken medya ve taraftar. Onları da değiştirmek gerekiyor.Bu konudaki liderliği de Fenerbahçe’nin yapması ilginç. Sarı Lacivertli kulüp yıllarca transfer şampiyonluğunu hiçbir rakibine bırakmadı. Bundan doğan korkunç kayıpları da kimse umursamadı. Fenerbahçe yönetimi bu sezon sadece Diego Ribas’ı aldı ve bu kadar deyip defteri kapattı. Elbette ki bu çok sağlıklı bir adım. Ancak başarısızlık durumunda medya ve taraftar ‘niye transfer yapılmadı’ diye ayağa kalkacaktır, bunu da unutmamalı.Transferin Beşiktaş’ta yol açtığı yıkımları birkaç yıldır konuşuyoruz. Fikret Orman yönetimi bunu değiştirmek için işbaşına gelmiş gibiydi. Ancak sıkıntıların daha da büyüdüğü gözleniyor. Hatta onu, Yıldırım Demirören yönetiminin yaptığı hatalarla dolu olan yola girdiğini söyleyenler bile var. Aylarca ‘bütçemiz sınırlı’ deniliyor ama sıkışınca Demba Ba için kesenin ağzı açıldı. Bunu başkalarının da izleyeceği söyleniyor.Yüz milyonlarca Euro boşa harcandıTransferin korkunç yıkımlara yol açan bir boyutu da, sözleşme koşullarının yerine getirilmesi konusundaki özensizlikler. Yerli oyunculara yapılan ‘sen bizim evladımızsın’ saçmalığının yabancılara da uygulanmaya kalkıldığında nasıl sorunların doğduğu defalarca görüldü. Beşiktaş’ın Del Bosque ve Ferrari ile ilgili kayıpları uzun yıllar unutulmayacak. Ribery faciası yaşamış Galatasaray’ın bunu İzet Hajroviç olayında tekrarlanması, başka bir ülkede yönetim için yıkıcı sonuçlar doğurabilirdi. Bizde böyle şeylere pek kulak asılmıyor…Trabzonspor’da da bu sezon ilk kez oyuncu satıp biraz para kazanmak gibi ilginç bir gelişme yaşandı. Gerçi Olcan ve Adrian takıma gerekli adamlardı ama tutmak mümkün değildi. Henrique’ye para verecek birilerinin çıkması ise büyük şanstı… Öteki kulüplerin transfer konusunda her zamankinden daha özenli davrandıkları dikkat çekiyor. Çok geç kaldık belki ama nihayet doğruyu bulacağız.Kulüpler transfer konusunda bütçelerine göre hareket etmiyorlar çünkü ortada böyle bir bütçe yok. Geleceklerini rehin ederek ellerindekilerden çok da farkı olmayan adamları alıyorlar. Bu şekilde başarısızlıklarının üzerini örtmek isterken daha büyük batağa düşüyorlar. Şu anda büyükler dahil kulüplerimizin mali yapısı UEFA’dan sürekli ceza gelmesine yol açabilecek durumda. Transfer yıkımını önleyebilmek için Futbol Federasyonu’na büyük görev düşüyor. Ancak federasyon vaziyeti idare eden bir tavır içinde. Yabancı sayısının azaltılması kararında taviz vermez gibi görünürken + 1 gibisinden son dakika işleri gündemden düşmüyor. Oysa asıl yapılması gereken işler, transferin mutlaka kulüp bütçesiyle uyumlu olması hatta İspanya’da yapıldığı gibi kendi dönemlerinde oluşan kulüp zararının yarısını yönetim kurulu üyelerinin cepten ödemesi.Sporun olmadığı bir ülkede medya böyle transfer paralarıyla kendi ekmek parasını çıkarmaya çalışıyor. Ne Wimbledon gibi bir tenis turnuvası düzenleyebilir ne de Fransa Turu düzeyinde bisiklet organizasyonu yapabiliriz. ‘Kralını yaparız’ diye şişindiğimiz uluslararası organizasyonlarda durumumuzun geçmişten çok da farklı olmadığı Erzurum’da yaşanan rezaletle ortaya çıktı. Oysa ilk kez ‘artık birşeyler değişiyor’ diye umutlanmıştık.Transfer işinde yönetime baskı yapan taraftar, kendi kalesine gol attığını görebilecek düzeyde değil. Taraftar, sürekli transfer yazan ve konuşan medya organlarına ‘Biz transfer yalanı değil sahici spor haberleri istiyoruz’ diyebilmeli. Oysa insanımız saf yerine konulmaktan ölesiye hoşlanıyor. Asla gelmesi mümkün olmayan adamlarla ilgili uydurmaları bile çok canalıcı habermiş gibi izliyor. O zaman bu bataktan çıkmamız da çok zorlaşıyor.Dünya Kupası kitabı yapalımDünya Kupası’yla ilgili spor dışındaki gazetemiz yazarları harika yazılar yazdı. Bunların kaybolup gitmesine gönlüm razı değil. Özellikle Can Bahadır Yüce ile Ali Çolak kardeşlerimizin yazıları müthişti. Joost Lagendijk de üç ayrı yazıyla kupanın değişik yönlerini dile getirdi. Bu yazılardan kitap oluşturulması bir kazançtır. Buradan Yusuf Çağlar kardeşime seslenmek istiyorum: Zaman’ın 2014 Dünya Kupası’na böyle bir kitap armağanı olsun.Bir Diego öyküsüGazetecilerin transfer işlerinde aktif rol almaları kabul edilemez bir durumdur. Ancak kendinizi böyle işlerin içinde bulduğunuz durumlar da olabilir. Bunlardan birini ben Fenerbahçe’nin bu sezon transfer ettiği Diego ile ilgili olarak 2011’de yaşadım. Galatasaray’ın başına Ünal Aysal gelmiş, Fatih Terim de teknik direktör olmuştu. Transfer edilecek futbolcular arasında Diego’nun da adı geçiyordu. Köln’de yaşayan bir arkadaşım aradı. “Gazetelerde anormal rakamlar yazılıyor. Çok daha uygun fiyata transferini sağlayabilirim. Menaceri babasıdır. O da benim arkadaşım.” dedi. Böyle bir işin içinde yer almak istemediğimi bildirdim. Memleketin parası yurtdışına gitmesin şeklindeki duygu sömürüsü derken hiç değilse Fatih Terim’le temas imkanı oluşturmam noktasında uzlaşmaya vardık. Terim de bu konusundaki duyarlılığımı bildiğinden, bir dokundurmada bulunmaktan kaçınmadı. Sonrasında “Önemli olan Galatasaray’ın çıkarı. Ciddi bir durum sözkonusu ise görüşürüm” dedi. Karşılıklı telefonları verip devreden çıktım. Bir yandan da durumu haber olarak herkesten önce verebilme heyecanı var. Aradan iki gün geçti Arkadaşım biraz kemküm başladı. “Bunlar böyle, başka yerden de teklif gelince hemen değişiyorlar. Dün 2’ye razıysa bugün 4’e milyon euro isteriz çıktı, başka istekleri de var” diyordu. Bir yandan da Terim, durumu sorduruyordu. Yine arada kalmıştım. Uzatmaya gerek yok, iş olmadı. Sonrasında babası karar değiştirip Galatasaray’ın önerisini kabul edebileceklerini söylemiş. Arkadaşım aradı. “Benim için o iş kapandı” dedim. Terim’le ilk karşılaşmamızda konuyu konuşurken “Biz bunun gibi neler yaşıyoruz.” demekten kendini alamadı.

    0 0

    Bazı ülkelere dair sıfatlar vardır, İtalyanlar eğlenceli, İskandinavlar soğuk, Japonlar çalışkan... Almanlara düşense aşırı milliyetçi... Sokakları Alman bayrakları ile dolu Berlin’de Arjantinli çobanların taklitlerini yaparken gördük futbolcularını. Başarılarını ve milli gururlarını bu çelişkiler arasında yüceltir gibiydiler.“Futbol 22 kişinin 90 dakika topu kovaladığı, sonunda her zaman Almanların kazandığı basit bir oyundur.”Eski İngiliz milli futbolcu Gary Lineker’in bu meşhur tespiti, bir kere daha haklılığını gösterdi. Almanya, dördüncü kez Dünya Kupasını kaldırdı. Dört kere şampiyon olan ilk ülke olmamasına rağmen, Almanya’nın kupa zaferinin, biraz sosyal medyanın etkisi, biraz da neredeyse herkesin kabul ettiği ‘Alman ekolü’ dolayısıyla bir miktar daha fazla yankı uyandırdığı kesin. Oysaki Almanya, Nazi geçmişinden dolayı bayrak sallamanın bile ‘aşırı milliyetçilik göstergesi’ sayıldığı bir ülke. Şampiyonlar Ligi Kupasını bir Alman takımının kazanmasının üzerinden bir yıl bile geçmemişken gelen bu ikinci kupa, Umut Sarıkaya’nın tabiriyle ‘Almanlık ne güzel şey’ dedirtti halka. Bu durumun sosyal medyaya biraz abartılı şekilde yansıması ise Almanlara atfedilen ve kibir göstergesi sayılan ‘übermensch’ (üstün insan) kavramını akıllara getirdi.Akıllı telefonlar futbolcuların elinden düşmedi400 bini aşkın taraftar Berlin’in sembolü Brandenburg Kapısı’nda Alman Milli Takımı’nı karşıladı ve dördüncü şampiyonluklarını kutladı. Birçoğu futbolcuları göremeyecek uzaklıkta olsa da sosyal medya sayesinde herkes herkese çok yakındı. Sosyal medyayı en yoğun kullananlardan biri Podolski oldu. Futbolcuların Başbakan Angela Merkel ile çektirdiği selfie pozlar Facebook’ta 1 milyondan fazla beğeni aldı. Merkel’in tribünde defalarca aynı coşkuyla yaşadığı gol sevinçleri ise şampiyonanın en renkli görüntülerinden biri oldu.Basına da birkaç kez yansıyan ‘Alman egosunun tavan yaptığı anlardan’ en belirgini ise futbolcuları karşılama merasimi sırasında yaşandı. Karşılamaya futbolcular Mercedes marka ihtişamlı bir tarihi tır ile geldiler. Tarihi çünkü tırın üzeri kazanılan 4 kupanın tarihleriyle süslenmişti.. Brandenburg Kapısı önündeki kutlama sırasında Miroslav Klose, Andre Schürrle, Shkodran Mustafi, Mario Götze, Roman Weidenfeller ve Toni Kroos, Arjantinlileri kastederek “Gauçolar (G.Amerika’da sığır çobanları) böyle yürür” sözlü bir şarkı söyledi. Ardından da dik bir şekilde “Almanlar da böyle yürür” demeleri üzerine medyada beklendiği gibi Nazi benzetmeleri yapıldı. Gauçolar sözü için özür dilense de Papa temalı paylaşımlar da ayrı bir tartışma konusu olabilecek gibi. En son Papalık makamının Alman olan Papa XVI. Benedictus Joseph Alois Ratzinger’dan Arjantinli Papa I. Franciscus Jorge Mario Bergoglio’a geçmesi ile kupa arasında bağlantı kuran yüzlerce paylaşım yapıldı. Tanrının onlardan yana olduğuna vurgu yapan paylaşımlar Alman taraftarların Facebook ve Twitter sayfalarında boy gösterirken Berliner Zeitung’un attığı manşet, sınırlarını zorladı. Sayfanın üst kısmına Arjantinli Papa’nın fotoğrafı altına da Alman futbolcuların fotoğrafını basan gazete, ‘Ihr seid Papst, Wir sind Götter’ (Siz Papasınız, Biz tanrılarız) başlığını kullandı.Galibiyetten sonraki hemen hemen her adımlarını sosyal medyada yayınlayan oyuncular, uçakta kaleci Neuer, pilotlarla çektirdiği fotoğrafı “Berlin geliyoruz, şu anda Paris üzerinden geçiyoruz, az kaldı” mesajıyla paylaştı. Mesut Özil, uçağın içerisinde kupayla birlikte çektirdiği fotoğrafın altına “Hiçbir zaman birisinin sana bir şeyi başaramayacağını söylemesine müsaade etme. Hayallerine inan, burada, bugün ve dünyanın her yerinde.” yazdı.Süper Mario ya da ‘Götzeidank’ (Gott sei dank) kelime oyunları ile sık sık sosyal medyada hakkında paylaşım yapılan Mario Götze ise onları bekleyen milyonların karşısında sahnede bile tweet attı ve “Kupa Berlin’de, burası inanılmaz.” yazdı.Sahnede bile tweet atan Götze’nin bu tavrı verilere göre çok yerinde. 2014 Dünya Kupası sosyal medya için de yeni bir rekor oldu. Facebook’ta 350 milyon kullanıcı 3 milyarı aşkın yorum yaptı ve beğen butonunu tıkladı. Facebook Manageri Nick Grudin, Reuters Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar başka hiçbir olayda bu kadar katılım görmemiştik.” dedi. Verilere göre Facebook’ta Almanya-Arjantin maçına dair 88 milyon kişi yorum yapmış. Dakikada 618 bin 725 tweet atılmış. Bu da yeni bir rekor. Twitter’dan yapılan açıklamaya göre final maçında toplam 32,1 milyon tweet atılmış.Başka futbolcular da yorumlarda bulundu. Örneğin Tim Cahill, şaşkınlığını elini ağzının üzerine koyarak ifade eden ve “wowwowwow, Brezilya ne zamana harekete geçecek, korkarım birazdan kırmızı kartlar verilecek.” yorumunu yaptı. Akabinde dakikalar içerisinde Cahill´in taklidi fotoğraflar tweet’lendi.Bir gol milli gururu yüceltir mi?Bielefeld Üniversitesi Çatışma ve Şiddet Araştırmaları Enstitüsü’nün Başkanı Wilhelm Heitmeyer, “Uzun süreli grup eksenli insan düşmanlığı” adlı araştırmasının sonucunda milli gururun yabancı düşmanlığına yol açtığını söylüyor. Bu gururu, savaşlardan bir nebze arınan dünya; futbol karşılaşmaları, Eurovision gibi ülkeler arası karşılaşmalarda yeniden hatırlıyor. Araştırmada, dışlanan bütün gruplar (Yahudiler, Müslümanlar, kadınlar, özürlüler) ele alınmış. 2002 yılından beri bu araştırma için her yıl 1000 kişiyle anket yapılıyor. Köklerindeki sorun aynı: Başkalarını daha aşağı görerek kendi üstünlüğünü teyit etme derdi. Bu üstünlüğü bazen sadece bir maç skoru veriyor...Kendini Jogi yap! (Jogi Löw´un lakabı)“Siz Papasınız ama bizse tanrılarız.”Alman futbolcular Gauçolar’ı (G.Amerika’da sığır çobanları) taklit ederken.“Su üzerinde yürüyebiliyorlar.”“Bugün dünya şampiyonu olmak için iyi bir gün!”“-Baba, kaybetmek ne demek?” “-Bilmiyorum oğlum, biz Alman’ız.”

    0 0

    Çeyrek asrı geçkin süredir insan hakları alanında çalışmalar yapan CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ile son dönemde yaşanan insan hakları ihlallerini ve gündemi konuştuk. Tanrıkulu, “28 Şubat ortamında bile bu kadar kitlesel bir hukuksuzluk, bu kadar pervasız ve ölçüsüzce yaşanmadı.” diyor.Türkiye’de son dönemde yaşanan olayları (Gezi, 17 Aralık rüşvet operasyonu sonrası tasfiyeler, Soma faciası vs.) insan hakları ve demokrasi açısından değerlendirecek olursak nasıl bir Türkiye çıkıyor karşımıza?Sadece bir yılda yaşananları ele alacak bile ‘bugün’ yaşananlardan dolayı ‘dünü’ unutur hale gelen bir Türkiye, giderek otoriterleşen bir iktidar profili var. Eski devletin yeni sahipleri bunlar. ”Öteki Türkiye’nin iktidarı olacağız, Türkiye’de yeni demokrasi inşa edeceğiz, vesayete son vereceğiz.” vaatleriyle gelen, ancak 2008’den sonra yavaş yavaş gerçek yüzünü gösteren bir iktidar. Bu iktidar tarafından yönetilen yeni bir Türkiye söz konusu. Başka bir Erdoğan, başka bir AKP yüzü ortaya çıktı. Aslında sadece iktidarın sahipleri el değiştirmiş bunun dışında değişen başka bir şey yok.Peki Başbakan’ın miting meydanlarında bahsettiği “yeni Türkiye’si” nasıl bir Türkiye?Onun Türkiye’sinde baskı, zülm, yolsuzluk, kibir, karşısındaki yok sayma, demokrasi karşıtı her türlü davranışı meşru görme, fişleme, hukuk dışı bir düzenin bütün baskı araçları var.Tüm bunlar Camia üzerinden pratiğe geçiriliyor sanki...Hükümet, Camia’ya mensup olduğunu sandığı herkesi potansiyel düşman olarak görüyor ve yok etmeye yönelik bir yöntem uyguluyor. Bunu yaparken de devletin gücünü hukuk dışı bir şekilde kullanıyor. Bu bağlamda okullar, yurtlar kapatılıyor, tabelalar indiriliyor. Mesela Bolu’da Camia’ya ait okulun kapatılması. Belediye başkanı en az 10 yıldır orada. Bu okul 20 yıldır faaliyette. Adama sormazlar mı madem ruhsatsız bunca zamandır neden işlem yapmadın? Bu uygulamalar bize darbe dönemlerini hatırlatıyor. Cadı avı yapamazsınız. Ortaya çıkan tabloyu hukuk devleti, demokrasi ve adil yargı anlayışıyla hiçbir biçimde bağdaştıramıyorum. Kendisini demokrasiyle ilgili sayan herkesin buna karşı çıkması lazım.Tüm bunlar neden yapılıyor?17 Aralık’ta kendisi ve çevresindekilerle ilgili rüşvet ve yolsuzluk belgelerinin ortaya çıkmasından dolayı. 17 Aralık olmasaydı Başbakan Camia’ya böyle mi davranacaktı? Kendisi şuanda 24 saat Camia’yla, Pensilvanya’yla yatıp kalkıyor. Niye? Çünkü 2003’ten bu yana karşısında bir düşman var ve bu düşman tarafından mağdur ediliyor siyaseti güdüyor. Bu düşman kimi zaman vesayet kurumları kimi zaman dış mihraklar oldu. Bugün eski gücün mağduruyla barışık hale geldi. Kendisinin düşman olarak gördüğü örgütsel bir yapı yok artık. E kiminle çatışacak? Bu noktada paralel devlet söylemi uyduruldu.Son dönemde yaşanan bireysel, kitlesel insan hakları ihlallerini düşününce bir hukukçu ve insan hakları savunucusu olarak bu kadarını tahmin eder miydiniz?Türkiye bu kadar ağır insan hakları ihlalini hak etmiyor. Bu iktidar döneminde 470 civarında orantısız güç kullanımı nedeniyle ölüm ve yaşam hakkı ihlalleri var. Çocuk, kadın cinayetleri, çocuk istismarı vs. gibi çok ağır ihlaller söz konusu. Allah korusun bir de çatışma olduğunu düşünsenize bu rakam ne kadar artardı. Hâlâ başbakan ve yardımcıları hiç birşey olmamış, tüm bunların sorumluları kendileri değilmiş gibi konuşuyor. Roboski bu iktidar döneminde olmadı mı? Başbakan, ‘Roboski soruşturması Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak.’ dememiş miydi?İki hafta önce takipsizlik kararı verildi ama.Soruşturma bitti yani. Anayasa Mahkemesi’ne gidecek, oradan ne çıkacak bilemiyoruz. Meclis kürsüsünde de söyledim; sadece bu olay bile Başbakan’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına yeter. Kendisine bu anlamda uzun ömürler. Umarım çok yaşar ve kendisinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılandığını görürüm.Mümkün mü bu?Birkaç gün önce Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi 300 Saraybosnalı erkeği Sırplara ölümlerini ön görerek teslim ettiği için 20 yıl sonra Hollanda’yı mahkum etti. Adaletten kaçış yok.Söylediklerinizden dolayı tepki almaktan korkmuyor musunuz?Söylediklerimin rahatsız edici olduğunun farkındayım. Bu konuda örtülü, örtüsüz birçok yerden baskı alıyorum. Ancak milletvekili güvencem olmadan, yalnızca bir hukukçuyken de bunları söylüyorum. Şuan itibariyle yargıyı kendine göre dizayn edebilir, hukuk tanımayabilir ama göreceksiniz o da yargılanacak; zira uluslararası adaletten ve toplumun ortak vicdanından kimse kaçamaz.Peki ya Soma davası ne durumda? Üzeri mi kapatılıyor?Bugüne kadar yapılan hiçbir insan hakkı ihlalinin üzeri kapatılamadı. Soma’nın da kolay kolay kapatılamaz. Ancak utanç verici uygulamalar devam ediyor. Örneğin Başbakan’ın Soma’ya dair toplanan parayla ilgili yaptığı açıklamada kullandığı cümleler. Duyan da halktan toplanan bu paralar kendi cebinden çıkmış sanır.Somalı aileler için halktan toplanan 17 milyon liranın 301 aileye pay edileceği söz konusuydu. Ancak aile başına 154 bin lira ödeneceği söylendi. Geriye kalanıyla ilgili ne yapılacağına dair bir açıklama yapıldı mı?Duymadım ama mutlaka hesabını sorarız.Yıllar önce “Türkiye’nin yakın geçmişiyle yüzleşmesi ve demokratikleşmesi adına Ergenekon davasının peşine düşülmeli. Susurluk ve Şemdinli’de kaçırılan fırsat Ergenekon’da heba edilmemeli.” şeklinde açıklamanız olmuştu. Ergenekon davasının geldiği aşamayı göz önünde bulundurursak bu fırsat heba edildi diyebilir miyiz?Davanın konusundan bağımsız olarak şunu söyleyeyim -bu ayrı bir konu çünkü-; hangi suçtan yargılanırsanız yargılanın, sanıkların adil yargılanma hakkına riayet edilmeliydi. Savunmanın talepleri yerine getirilmedi. Dava belli bir aşamadan sonra birçok davayla birleştirildi. Dolayısıyla bir an evvel hüküm kurma telaşına girildi. Bu telaş kamuoyunda oluşan yaygın beklentinin berhava edilmesine neden oldu. Ve Anayasa Mahkemesi anayasaya ve sanık haklarına uygun bir karar verdi. Bundan sonrasına yeni kurulan mahkemeler bakacak. Ama sonlandı diye bir şey söz konusu değil.Ergenokon, Balyoz, 28 Şubat, 12 Eylül... Bu davaların hepsi AK Parti hükümeti döneminde açıldı. Ancak düne kadar bu davaların savcısı olduğunu söyleyen Başbakan, şimdi “Ben yapmadım, cemaat yaptı” diyor.Bir kere siyasetçinin savcısı olduğu bir dava olmaz. Siyasal iktidarın görevi savcılık değil, varsa suç ve delillerini ortaya çıkmasını sağlayacak idari tedbirleri almaktır. Engel olmaz, karartmaz. Başbakan kendisini bu davanın savcısı ilan etmekle baştan yanlış yaptı. Davayı siyasallaştırdı. Yargı üzerinde bu kadar baskı oluşturulmasaydı belki de davanın seyri başka olurdu. Kumpastı vs denilerek dava başka bir noktaya taşınmaya çalışılıyor. Bir avukat olarak, söylüyorum, bir hukuksuzluk varsa bunun birinci derecede sorumlusu Başbakan’dır.Bir yandan “Bu davanın savcısıyım.” öte yandan da “Ben olmasan çıkamazdınız” diyen ve teşekkür bekleyen bir Başbakan var.Bu, Başbakan’ın nasıl bir ilkesizlik üzerinden siyaset yaptığını ortaya koyuyor.Geçtiğimiz hafta onaylanan 6 maddelik bir çözüm yasası var. 4. madde hükümete sınırsız yetkiler tanıdığı gerekçesiyle epey eleştirildi.Bunlar haklı eleştiriler. Bu sorunlu bir maddeydi ama itirazlarımızla genel kurulda tek değişikliğe uğrayan madde oldu. Yetkiler belli görevleri yerine getirenlerle sınırlandırıldı. Kısmen de olsa sorun çözüldü. İçeriği bir şey ifade etmese de Meclis’te bütün siyasi partilere bu konuyu tartışma ortamı sağladığından çok önemli bir yasa.Daha nasıl kucaklayacaklar, genel başkan yardımcısıyımErgenekon konusunda CHP’den farklı bir duruş sergiliyorsunuz. Zira CHP Ergenekon’un varlığını bile sorgular bir tavır içersindeydi. Bu, sorun olmadı?Farklı düşündüğümüz noktalar olmuştur. Ancak her konuda aynı düşüneceğiz diye bir kural yok. Bu konuya bakışım eskiden neyse şimdi de aynı. Devlet içinde yasa dışı güç odakları varsa, ki benim kanaatim olduğu yönündeydi, ortadan kaldırılmalı.Ancak kanaatimin ortaya çıkacağı yer yargı makamıdır. CHP ya da genel başkanımızın bu konuya dair tutumu en başından beri aynı; sanıkların adil yargılanması.Mesafeli durduğu kesin ama.Bu tavır davanın konusundan bağımsız olarak algılanmalı. Bunu yargılayacak makam yargıdır. Siyasetçiler müdahale ettiği oranda dava siyasallaşır.Ekmeleddin İhsanoğlu konusunda da partide çatlak sesler yükseldi.İhsanoğlu, CHP’nin adayıdır. İmza vermeyen arkadaşlarımız olmuştur ancak sonrasında büyük ölçüde destek verdiklerini ifade ettiler. Biz cumhurbaşkanı adayı seçtik, partiye başkan değil. Dolayısıyla geniş kesimlere hitap edecek bir isim arayışındaydık. Temaslarımız sonucunda ortaya çıkmış bir isim İhsanoğlu.Bireysel fikriniz nedir, sizce isabetli bir isim mi?Kesinlikle. Türkiye’nin tamamını temsil edecek, makamını kişisel ihtirasları değil milleti, devleti için kullanacak bir cumhurbaşkanı olacağını tahmin ediyorum.Peki Kürtler oy verir mi İhsanoğlu’na?Geneli bütüncül bir hareketle aynı kişiye oy verir demek mümkün değil tabii. Ama şunu söyleyebilirim, İhsanoğlu yeterince tanındıkça, önyargılar aşıldıkça toplumun her kesiminin desteğini alacağını düşünüyorum. Buna Kürtler de dahil.Partinizden farklı bir duruşunuz var. Nasıl, CHP kucaklayabildi mi sizi?(Gülüyor) Daha ne kadar kucaklasın? Genel başkan yardımcısıyım. Üç buçuk yılla en istikrarlı devam eden bir genel başkan yardımcısıyım hem de.Diyarbakırlısınız ama İstanbul’dan milletvekili seçildiniz. CHP ne zaman bölgeden milletvekili çıkarır?Bölgeden milletvekillerimiz var aslında. Ancak klasik illerden bahsediyorsanız evet oralardan çıkaramadık.Seçilemeyeceğinizi düşündüğünüz için mi İstanbul’dan aday oldunuz?Hayır. MYK böyle takdir etti, uygun görüldü geldim. Kaldı ki ikametimin yarısı İstanbul’da.1987’den bu yana insan haklarına ilişkin yüzlerce tramvatik davayla ilgilendiniz, yorulmadınız mı?Ne yoruldum, ne ümidimi kaybettim. Bugün sabah 5’te kalktım. Hrank Dink’in duruşmasına yetişmek için uçağa bindim ve buraya geldim.Aileniz şikayet etmiyor mu yeter biraz da bizim sorunlarımızla ilgilen diye?Bu konuya hiç girmeyelim.Benim için özel birim kurdularMeclis’te en çok soru önergesi veren milletvekillerinden birisiniz. Adana’da Başbakan’ın afişini yırtan gençlerin hakkını bile Meclis’e taşıyorsunuz. Çıbanbaşı gibi algılanma durumunuz oluyordur.Rahatsızlık verdiğim kesin. Hatta benimle ilgili bir birim kurmuşlar. Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergeleri cevaplandırmak için. Bu açıdan memnun(!) olduklarını biliyorum.Hepsine cevap alıyor musunuz peki?Nerede bir insan haklı ihlali varsa, cevabını alayım almayayım farketmez, ama almak için üsteliyorum. Meclis’te bir hafıza oluşturmak maksatlı yapıyorum. Hiç olmazsa kayıtlara geçiyor. Vatandaşlar inanılmaz ilgi gösteriyor. Sorumlular kimse, en azından kendisine çeki düzen vermesine yarıyor.

    0 0
  • 07/20/14--09:14: Mültecinin ramazanı
  • Adıyaman’ın 3. büyük ilçesi demekte belki de haklılar. Sayıları 10 binin üzerinde insan iki yıldır burada, kampta yaşıyor. İkinci Ramazanları bu yıl, nasip olursa dört bayram görmüş olacaklar oruçlar bitince.Çadırların arasında gezerken çocuklar peşimizde, “Saim?” diye soruyorlar, oruçlu olup olmadığımızı öğrenmek için. Dillerini çıkarıp gösteriyorlar, kendi çocukluğumuzu hatırlıyoruz, oruç tutan insanın dili, iftara yakın bembeyaz olur, onlarınki de öyle. Biz de gösteriyoruz dilimizi, sonra hep birlikte gülüyoruz.Kadınlar yemek pişirme telaşında, tüplerin üzerindeki tencereler kaynıyor. Çadırlar arasında ellerinde tencerelerle, kap kacaklarla yürüyen insanlar görüyoruz kimi zaman, muhtemelen bir akrabaya, bir yoldaşa yemek gidiyor. Bir adam, çadırının önüne oturmuş, çay demliyor, ezandan sonra bu aile reisine tekrar uğrayacağız, nasibimize düşeni yudumlamak için. Kamp yetkililerce 4 mahalleye ayrılmış, her mahallede muhtelif noktalarda mescitler var, vakit akşama devrilse de Kur’an eğitimi devam ediyor hâlâ. Rehberimiz ve tercümanımız Ahmet, bizi bir çadıra götürüyor. Burada Fatima adında bir hanımla tanışıyoruz. Fatima ve kardeşi, mülteci kampındaki 1700 çocuğa Kur’an eğitimi veriyormuş, üç-dört ay gibi kısa zamanda hafız çıkan öğrencileri bile varmış. “Burada yapabileceğim en iyi şeyin ne olduğunu düşündüm, Rabb’im nasip etti, daha iyisini yapamazdım.” diyor. Fotoğrafını çekmek istediğimizde, Suriye’de iken devlet görevlisi olduğunu ve simasının görünmesinin ailesini sıkıntıya sokabileceğini söylüyor. Esasında kamptaki insanların çoğu için bu durum geçerli, bu yüzden kameramızı yetişkinlere izin almadan doğrultmuyoruz elimizden geldiğince. Her yer kalabalık ama, çoluk çocuk sesleri azalıyor artık yavaş yavaş, ezana çok az zaman kala bütün yollar tenhalaşıyor.Başımızı uzattığımız her çadır halkı ısrar ediyor konuk olmamız için, davet geri çevrilmez, birkaç lokma ile de olsa davete icabet ediyoruz. İftar sofraları mütevazı, aylık istihkakla yapılabilecek en güzel sofra ortada. “Nasılsınız?” sorusunu duyunca eller ve gözler gökyüzünde her cevapta: “Elhamdulillah!.” Şartlar zor olsa da kadınların ve çocukların canları emin, savaş kilometrelerce uzaklarında. Her birinin tek isteği, tek duası var: Savaşın son bulması. Ancak bu olursa kavuşabilecekler yeniden memleketlerine.

    0 0
  • 07/19/14--16:00: Bir şahmeran hikâyesi
  • Mardin’e yolu düşenlerin mutlaka uğramaları gereken yerlerden biri de 500 yıllık Tellallar Çarşısı.Burada maharetli ustaların bakıra ve cama işlediği efsanevi Şahmeran tabloları görenleri büyülüyor. Şahmeran’ın hikâyesini Tacettin Toparlı’dan dinliyoruz. Çekiç sesleri arasında büyümüş, babasından el sanatlarını, bakırcılığı öğrenmiş Toparlı. ‘Rivayet odur ki’ sözüyle başlıyor anlatmaya. Mezopotamya’da 3 arkadaş odun keserek geçimlerini sağlıyormuş. Bir gün yine üç kafadar ormanın derinliklerinde kuru odun arayışına girer. Bir anda, gök gürler. 3 arkadaş, bir mağaraya sığınır. Yağmur, yağar da yağar. Gençlerden biri şiddetli bir pas savurur mağaranın tabanına. Ayağı bir kapağa takılır. Üç arkadaş bir olur kapağı kaldırır. Berrak bir sıvı karşılarına çıkar. Balmış kuyudaki sıvı. Evlerine dönerler, kap kacak ne varsa alır gelirler. Balı kaplara doldurup istif ederler. Kuyu derinleşir ve bir arkadaşlarını kuyuya sarkıtırlar. Kova kova bal doldurup yukarıdakilere veren genç arkadaşlarının kendisini yukarı çekmelerini beklediği bir anda, iki arkadaşı “balı bölüşmeyelim” düşüncesi ile kuyunun kapağını kapatır. İhanete uğrayan genç, bir ışık görür. Elleriyle eşeler toprağı. Karşısına başka bir dünya çıkar. Etrafta; yılanlar, çıyanlar, akrepler, ejderhalar kol geziyor. Her taraf yeşillik, meyve ağaçları ile donanımlı. Orta yerde koca bir taht. Genç tahtın üzerinde dalar uykuya. Uyandığında onu sarmalayan bir Şahmeran görür. İlk bakışta genç ve Şahmeran birbirlerine âşık olur. Genç, aradan geçen zaman içinde ailesini, arkadaşlarını özler, günden güne üzüntüden zayıflar. Şahmeran bu duruma dayanamaz. Geri dönüş ve ihanet etmeme sözü alıp, yükte hafif pahada ağır bir heybe doldurup genci kuyunun başına bırakır. Bu arada ülkenin hükümdarı hastalanmıştır. Hekimler, Şahmeran’ın etini yemesi durumunda iyileşeceğine kanaat getirir. Her kim ki Şahmeran’ın yerini söylerse altın ile ödüllendirilecektir. Son çare bir ferman çıkarılır, kim Şahmeran’ın yerini bulursa hükümdarın kızı ile evlenecek, aynı zamanda vezir olacak. Genç, hükümdarın kızını görür görmez âşık olur ve Şahmeran’ın bulunduğu kuyuyu gösterir. Şahmeran’ın son sözü, ‘İnsanoğlu, çıkarı için her şeyi yapar.’ olur.”

    0 0

    Yerel seçimlerde bir grup insan, “Sandık başında müdahale oldu mu, oylar doğru sayıldı mı.” şüphelerine son vermek için Oy ve Ötesi Platformu’nu oluşturdu. Kuruculardan Sercan Çelebi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 100 bin gönüllü ile oyların yarısını takip edeceklerini söylüyor.Oy ve Ötesi ne zaman ve nasıl bir kararla kuruldu?Bunun başlangıcına Gezi diyoruz. Memlekette hep şöyle konuşulur ya, “Şu yanlış bu yanlış, bunun böyle yapılması lazım.” diye. Gezi de siyasi görüşü ne olursa olsun şöyle bir şey gösterdi; mevcutla ilgili daha iyi bir düşünceniz varsa bu düşünce olarak kalmasın, kalkın ve hayata geçirin. Biz de dedik ki madem böyle ve insanların en çok konuştuğu şeylerden biri sandık güvenliği, biz gider bakarız. Çünkü sandık güvenliği gibi bir meseleyi siyasi partilere bırakmak çok zor bir şey. Taraf olduğu için inandırıcılıkları sorgulanıyor. Kurucular olarak İstanbul’da bir şekilde birbirini tanıyan sekiz arkadaşız. Hepimiz iş hayatının içinde insanlarız. Sekiz tane profesyonel çalışan İstanbullu şunu söyledi: “Etrafımızda bu kadar şey olurken biz hiçbir şey yapmazsak nasıl insanlarız?” Finansman yok, adam yok, zaman yok gibi birçok şey sıralayabilirdik. Ancak yola çıkmaya karar verdik. Sağ olsun gönüllülerimiz de karşılık verdi. Onlar da hazırlarmış demek ki. Yerel seçimlerde 4 ayda 40 bin kişi pazar sabahı saat 5’te gelebilmişti.Peki neden sandık güvenliği?Sandık güvenliği konusunda tereddütler her zaman vardı. Birçok insan bir şeyler yapmak uğruna bir araya gelebiliyor. Çok iyi niyetli, yetenekli insanlar gruplar oluşturabiliyor. Ancak çoğu kez sonuca varılamıyor. Oysaki burada başarının sırrı kısa vadede çerçevesi çok net çizilmiş bir hedef belirlenmesi. Yani biz hep beraber memleketi kurtaracağız diye yola çıkmadık. Çünkü o memleketi kurtarmak için bir yerlerden başlamak lazım. Tarafsız olması lazım ilk olarak. Biz dar ve ulaşılabilir bir alan olsun istedik. O dönemde önümüzde en yakın tarihte 30 Mart yerel seçimleri vardı. Yerel seçimlerde kendimiz için çok net bir hedef belirledik: İstanbul’da her sandıkta birer tane gönüllü bulunduracağız ve süreci başından sonuna kadar takip edeceğiz. Bizle benzer bazı bağımsız ufak gruplar vardı, onlarla çok güzel işbirliği yaptık. Ve İstanbul’daki oyların yüzde 97’sine dokunacak şekilde organize olabildik.Gönüllülerin seçim sürecindeki görevini anlatır mısınız biraz. Tam olarak ne yapıyorlar?Amacımız süreçle ilgili bağımsız yorum yapma mercii olmak. Sandık başında siyasi partilerin müşahitleri, haber ajansları ve sandık kurulu görevlileri var. Ama bu şekilde organize, bağımsız yola çıkan bizler de varız artık. Seçimlerle ilgili şaibeler iki başlık altında toplanıyor; birincisi seçim günü sandık başında yaşananlar. İnsanlar yönlendiriliyor mu, yönlendirilmiyor mu? Kimlere oy kullandırtılıyor? Bunu denetlemek için sandık başında insanları kontrol etmeniz lazım. Sabah sekizden akşam beşe kadar olan bir zaman dilimi. Bu süreçte gönüllü müşahitlerimiz seçimin genelgeye uygun şekilde yürütülmesini sağlıyor. Gönüllülerimiz bu konularda eğitim almış kişiler. İkinci kısmı sayım tarafı; burada sistemle ilgili tereddütleri vardı insanların. Sonuçta sen buradan bir koyduğunda sistemde iki çıkıyorsa bunun bir anlamı yok. Biz de şöyle bir mekanizma geliştirdik; YSK’nın sistemini kontrol edemediğimiz için her sandığın tutanağını kendimiz tutalım ve kontrol edelim. Dolayısıyla bizim aktif olduğumuz 27 bin sandık, artı diğer siyasi partilerin de üzerine koyduğu bin civarında sandığın tutanaklarını kendi yazdırdığımız yazılımda birleştirdik. Dolayısıyla YSK’nın yazdırdığı resmi sonuçlarla kendi sonuçlarımızı sandık sandık İstanbul’un her noktasında karşılaştırdık.Oldukça yoğun bir seçim dönemi geçirmişsiniz anlaşılan. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimleri için hazırlıklar nasıl ilerliyor?Bu kez nüfus yoğunluğu bakımından Türkiye’nin en yoğun altı ilinde olmayı planlıyoruz. Bu da Türkiye genelindeki seçmenin yüzde 40’ı demek. İl ve ilçelerden başlayarak okullara kadar sandık sorumluları belirleniyor. Geldiğimiz noktada il ve ilçe sorumlularını netleştirmek üzereyiz. Sırada artık sandık sorumluları var. Dolayısıyla gönüllü katılımları bizim için çok önemli. Ne kadar fazla kişi bize katılırsa o kadar etkin sonuç alacağız. Oyların tamamına dokunabilmemiz için 100 bin. Çalışmalarımız organizasyon seviyesinde çok iyi gidiyor. Ancak sandık başı için biraz daha düşük durumdayız. Yaz olduğu için dağınıklık var. ‘Gideceğiz de ne olacak’ fikrine bağlamış durumdalar. Ama şunu biliyoruz. Biz toplum olarak yumurta kapıya dayandığı zaman harekete geçiyoruz. O yüzden son güne doğru ciddi fırlamalar olabilir.Sandık başındaki olası kavga-gürültüden çekiniyor olabilir mi insanlar?Bizim 30 Mart’taki en büyük endişemiz buydu. Ancak bir kere bile yaşanmadı. İnsanların sesini yükselttiği anlar tabii vardı. Ancak şuradan çıkıp otobüse binmeye kalksam bu yine çok olası bir durum. Ama dediğim gibi hakkına hukukuna sahip insanlar bir araya gelirse, bunu da Oy ve Ötesi gibi doğru organize olmuş, gönüllü avukatlarla çalışan, insanların kendini yalnız hissetmeyeceği bir yapıda yerine getirirseniz kesinlikle böyle şeylerden korkmaya gerek yok. Sonuç olarak medeni bir ülkede yaşıyoruz. Her ne kadar buranın gayri medeni bir ülke olduğu pompalanmaya çalışılsa bile bize insanımızla iyi bir dille konuştuğun zaman anlaşabiliyorsun. 30 Mart’ta bazı ilçelere korkarak giden arkadaşlarımız oldu, normalde hiç ayak basmadığı ilçelerde korkarak görev yapan arkadaşlarımız oldu. Başlarken birbirlerine ters ters baktıkları insanlarla günün sonunda yemeğe gittiler.Geçtiğimiz seçimlerdeki gözleminiz nedir? En çok hangi alanlarda sorun var sizce?Şaibelerde olduğu gibi sonuçlara da iki şekilde yaklaşmak lazım. Biri sandık başında yaşananlar. Sandık başında çok daha ağır basan bilgisizlik ve kaos gördük. Sandık kurulundan tutun da seçmenlere kadar sürecin nasıl işlemesi gerektiğine dair standardı olmayan bir seçim. Dolayısıyla sandık başındaki görevliler inisiyatif kullanarak insanları sağa sola çekebilir. Ama İstanbul için bu anlamda içimiz çok rahat. Gönüllülerimizin orada var olması sayesinde hem bilgisizlikten hem de kötü niyetlilerden kaynaklanabilecek sağa sola çekmelerin önüne geçtik. Oy verilirken sandık başında olmasaydık eminim çok daha farklı sonuçlar çıkardı. Dünyamızı değiştirecek boyutlarda olur muydu? Tahmin etmiyorum. Ama sonuçlardan bu kadar emin olma konusundaki rahatlığa diğer illerde de gelmemiz lazım. Aslında seçim sistemimiz çok açık ve net bir sistem. Ancak bir taraftan da siyasi partiler sandık başında aynı performansı gösteremezlerse manipülasyona çok açık. Sistem bütün siyasi partilerin sandık başında oylarına sahip çıkacaklarını varsayıyor. Ama böyle değil, bazı partiler organizasyonlarını daha iyi yapabiliyor. İşte orada dengesizlik ve inisiyatif almaya çok açık bir ortam doğuyor. Biz de şimdi o açığı kapatmaya çalışıyoruz.Nasıl bir yönlendirme oluyor sandık başında insanlara?Mesela okuma yazma bilmeyenler var. Yaşlılar ve logoları ayırt edemeyip yardım isteyenler çok fazla. Bunlar yönlendirmeye açık insanlar. Zihinsel engellilerin oy kullanması en çok şahit olduklarımızdandı. Aslında bu maddede kanun çok net; okuma yazma bilmeyen bir seçmene nasıl oy kullanacağını sadece sandık başkanı anlatabilir. Ya da fiziksel engellilere bir kişi refakat edebilir. Ancak bir kişi sadece bir engelliye refakat eder. Birileri meslek olarak refakatçi diye orada bulunduğu zaman her türlü kötüye kullanmaya açık bir durum çıkıyor ortaya. Böyle şeyler yaşanıyordu. Müşahitlerimiz bunlara müdahale etti. Karşı tarafta çok ayak direyen biri olduğu zaman Oy ve Ötesi’nin gönüllü avukatları devreye giriyor. Başından beri İstanbul Barosu vardı, artık Türkiye Barolar Birliği de bize destek oluyor. Gönüllü avukatlar işin içine girince, sonuçta sandık görevlileri yasaya aykırı hareket etmek istemeyen insanlar, bu yüzden uyarılınca mutlaka sonuç alabiliyorsunuz.Aranızda parti muhabbetleri oluyor mu hiç?Tam tersi. Oy ve Ötesi’nin bir tane kırmızı çizgisi vardır o da siyasetten bağımsız, bütün partilere eşit mesafeli olmak. Biz kendi aramızda bile kimin hangi partiye oy vereceğini sormadık. Ya da gönüllülerle asla böyle bir diyaloğumuz olmuyor. Çünkü özünü kaybeder böyle bir şey sormaya başlarsak. Bu kez herkes gibi biz de taraf olmaya başlarız. Her şeyin havada ve taraf olduğu, taraf olmayanın bertaraf olduğu bir ortamda bizlerin demokrasi tarafında ayakta durabilmemiz lazım. Herkes aynı yerde yaşıyor. Arada bir düşmanlık olması için ancak dışarıdan, bizde olduğu gibi siyasi müdahaleler yapılması gerekiyor. Oy ve Ötesi biraz da bunun projesi, siyasi tercihine bakılmaksızın birlikte o sandığın başında durmak. Gönüllülere sorsanız hayatlarında unutamayacakları bir tecrübe yaşadılar. Ülkesi için bir yerden başlayıp harekete geçmek isteyen herkesi oyveotesi.org’a bekliyoruz.Sandığa sahip çıkmayı bırakın, oy vermeyi düşünmeyenler var. İnsanlardaki bu umutsuzluğu giderecek sözleriniz var mı?Bizim Oy ve Ötesi olarak iki tane çok net çağrımız var. Bir tanesi; oy vermemek hiçbir şeyin çözümü değil. Biz eğer Batı tarzı inanılmaz bir demokratik bir ülke olsak, protesto anlamında oy kullanmayan bir blok olduğunu bilsek ve bu blok da kendini bu şekilde anlatabilse oy vermemenin bir anlamı var. Ama içinde bulunduğumuz seçim sistemi ve ortamda oy kullanmamak kesinlikle politik bir tercih belirtmiyor. Boşa gidiyor. Adayları çok iyi anlamak lazım. İdeal olmayabilir o aday. O an içinize sinmeyebilir. Ama gelecekte içinize sinecek bir adayın çıkması için geçecek yolda bunu bir adım olarak görün. Herkesin mutlaka o oyu kullanıyor olması lazım. Tatil olmasından bağımsız, sürecin değişmeyeceğine dair umutsuzluktan bağımsız, her vatandaşın oyunu kullanması lazım.

    0 0

    Prof. Dr. İbrahim Cerrah, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki görevinden 17 Aralık sonrasında istifa etmişti. Şimdilerde akademideki görevinden de ayrılmayı düşünüyor. Yıllardır öğrenci yetiştiren ve birçok amirin, emniyet müdürünün hocası olan Cerrah, “12 yıldır polis kahramandı, operasyon yapınca mı hain oldu?” diye soruyor.Yıllarca hizmet verdiğiniz kurumdan, görevinizden sizi istifaya götüren şey neydi?Ben Emniyet Genel Müdürlüğü'nde Etik Komisyonu üyesiydim, aynı zamanda Polis Akademisi'nde de Yayın Kurulu başkanıydım Bu iki görevimden istifa ettim. İstifa sebebim 17 Aralık sonrası Emniyet Teşkilatı içinde yaşanan, hukuksuz, temayüllere aykırı tayinlere, tasfiyelere tepkiydi. Bu süre zarfında polislerin mağdur edilişiydi. Hem görevden alınan hem de göreve yeni gelenlerin zor durumda olduklarını gördüğüm için bir dilekçe yazdım. Bu duruma karşı çıkmamız gerektiğini söyledim. Cevap gelmedi, birkaç ay sürdü. Ama anladım ki, bazen “yerin altı üstünden daha hayırlıdır” sözünde de ifade edildiği gibi istifa etmemin bu görevlerde kalmaktan daha önemli olduğunu düşündüm. Böyle bir süreçte, bu şartlar altında Emniyet Teşkilatı'ndaki bu görevlerde duramazdım.Bu görevlerinizin yanı sıra akademiden de mi istifa ettiniz?Kamuoyunda Polis Akademisi'ndeki öğretim görevliliğinden de istifa ettim olarak algılandı. Ama ben öğretim görevliliğinden istifa etmedim. Şu an yaz dönemi olduğu için dersler yok. Gelecek yıl için ders planlaması yapıldı. Ama ben büyük ihtimalle ayrılacağım, devam etmeyi düşünmüyorum.Gerekçe yine aynı mı?Evet. Polis teşkilatının darbecilikle suçlanması. Çok üzücü. Türk Polis Teşkilatı son 12 yılda onlarca darbeyi önledi. Sadece darbe yapması muhtemel sanıkları izleyerek ve darbeleri yargıya yansıtarak değil, ülkenin huzur ve güvenini sağlayarak bile çok hizmetler yaptı. Türk Polis Teşkilatı'nı darbecilikle suçlamak haksız ve mesnetsiz bir itham. Özellikle ben vicdanen bu olanlara sessiz kalmayı kendime yediremezdim.Akademi'deki öğretim görevliliğinden istifa edebilirim dediniz. Sonrası için planınız var mı? Hocalıktan istifa da uzun süredir düşündüğüm bir mesele. Eğer olur da o gün gelirse, şu an verdiğim mücadeleye daha fazla devam edeceğim. İstifa edip görevden ayrılmam bir kaçış değil. Daha fazla mücadele etmek için. Bugün konuşmayı bir görev olarak görüp de, istifa edip susmayı kabullenemem, bu bir ihanet olur. Meslektaşlarıma karşı yapılan haksızlıklar son bulana kadar haklının yanında, haksızın karşısında olmaya devam edeceğim.‘Seni ne ilgilendiriyor sus' diyenler oluyor mu?Oluyor ama ben asla susmayacağım. 2001 yılından bu yana AK Parti iktidara gelmeden önceden beri, Polis Akademisi bünyesinde kurulan bir Güvenlik Bilimleri Enstitüsü müdürlüğü görevini yürüttüm 8 yıl. Bu Enstitü Türk Polis Teşkilatı'nın üst düzey yöneticilerini yetiştiriyor, eğitim veriyor. Terfi kursları düzenliyor. Bu görevi 2009 ylında kendi irademle bıraktım. Ama bu süre zarfında 10 bin üzerinde emniyet amiri ve emniyet müdürü bizim eğitimlerimizden geçti. Bunların tamamına yakını şu an aktif görevde. Türkiye'de neredeyse 70 ilin emniyet müdür ve amirleri ya benim öğrencimdir veya arkadaşımdır. Bunlar beni bir şekilde tanıyor. Ben bu insanlara, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve en fazla da sivil otoritenin üstünlüğü gibi evrensel hukuk ilkelerini anlattım. Bu eğitimleri veren bir hoca olarak, bu eğitimleri alan bir teşkilatın darbecilikle suçlanmasına sessiz kalamazdım. Konuştuğum için, bana şimdi dokunmak isteyecekler Operasyonların ucu size de dokunacağı için istifa ettiğiniz yorumları için ne diyorsunuz?Ben Polis Akademisi'nde bir öğretim üyesiyim, idari bir görevim yok. Hukuk dışı hiçbir şey yapmadım. Benim operasyonel bir yetkim de yok. Yolsuzluk yaptığı için bir bakan hakkında işlem de yapamam. Bence konuştuğum için, bana şimdi dokunmak isterler. Konuşmamış olsam bana kimse dokunmazdı. Bugün iktidarda olan çok önemli kişiler beni ismen tanır ve duruşumu bilir. Sadece konuşabilirim. Şimdi susup, her şey sütlimanken konuşmanın da bir anlamı yok. İfade özgürlüğü gücü elinde bulunanlara iltifat için değil, onları eleştirmek için vardır bence. Yaptığından endişesi olmayan, kendine güvenen ve hukuksuz işler yapmayan hiçbir siyasi iktidar eleştirilmekten korkmaz.10 Nisan 1987 polis kutlamaları töreninde öğrencileriyle beraber.Tasfiyelerle beraber,yetişmiş kadroların dağıtılması emniyet teşkilatını nasıl etkiler?Özellikle tasfiyelerle beraber, hiçbir kritere bakılmadan birileri alınıp, bir yerlere veriliyor. Bu tür atamalar akıl, mantık ve mesleki yeterlilikten ziyade, duygusallıkla yürütülüyor. Zaten kullanılan cadı avı ifadesi de hukuksuzluğu gösteriyor. Şu an emniyet mensuplarına yapılan da bu. Bu da ister istemez suçla mücadeleye olumsuz olarak yansıyacak. Ama bunu yapanlar hiç böyle bir endişeyi taşımıyor. Onların endişe ve korkusu suçla mücadele endişesinden daha büyük. Bu operasyonları yapanlar hakkında oluşan şaibenin sebebi de bu. Açık şekilde suçla mücadeleyi aksatacak uygulamalar yaparsanız, demek ki başka bir korkuları var düşünesi akla geliyor. Teşkilattaki rutin tayinler bile görevleri aksatırken, şu an düzenini kurmuş tayin beklemeyen on binlerce memur oradan oraya sürülüyor. Tasfiyeler sonrası Türkiye daha kolay suç işlenen bir ülke oldu. Suçlular bu boşluğu fark edecek ve suç işleme oranında daha büyük artışlar olacak.Uğur Kurt'u öldüren kurşunun makam şoförüyken, eğitimini almadan terör şubeye gelmiş bir polise ait olduğu ortaya çıktı. Her an birileri acemi bir polisin kör kurşununa denk gelebilir mi?Belki herkes bir kör polis kurşununa hedef olmayabilir ama bazılarımız görevinin ehli olmayan, bilmediği alanda çalışan bir polisin mağduru olabilir. Aslında bu süreçte insanların, polislerin yanı sıra tüm teşkilat mağdur ediliyor. Hatta yeni göreve gelenler benim bu konuda konuşmam gerektiğini söyledi. Bunların hepsi benim arkadaşım veya öğrencim. Yanlış anlaşılmasın birileri istediği için konuşmuyorum. Vicdani olarak susmamın ahlaki olmadığını düşündüğüm için konuşuyorum. Tabii ki bunun da bir bedeli olacaktır ve ben bu bedeli ödemeye de hazırım.Konuştuğunuz için başıma bir şey gelirse korkusu var mı?Cahil cesur olur derler ya belkş ben biraz da öyleyim. Konuşmadaki cesaretim, başıma neler gelebileceği konusunda cahil olmamdan kaynaklanıyor olabilir. Ancak unutmamalıdır ki, insanlar inandıkları değerler konusunda bedel ödememeye hazır olmadan bir hayatı yaşarlarsa o hayat çok onurlu bir hayat olmaz. Meslektaşlarımın linç edildiği bir dönemde başıma bir iş gelir diye, konuşmamak olmazdı. Konuşarak, yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Kimseyi de suçlamıyorum. Sadece suçlananların haksız yere suçlandığını ifade ediyorum. 8 yıl idarecilik yaptığım kurum ve oradaki insanların darbecilikle suçlanmasına karşı çıkıyorum. Bu beni de kapsayan bir suçlamadır aynı zamanda. Onlar darbeciyse, ben de darbecilerin hocasıyım. Bu ithamı kabul etmiyorum. Yıllarca yetiştirdiğim insanlara ‘siyasete itaat et' demişim, siyaset bugün bunları ezdiğinde siyasete de ‘bu yaptığın yanlıştır' dememek gibi bir durum olamaz. Siyasilere hukukun üstünlüğünü hatırlattığımız, hukuku anlattığımız için suçluyuz.Siyasete darbeyi yolsuzluk yapan siyasiler yaptı 17 Aralık siyasilere dokunduğu için bir an darbe olarak lanse edildi?Operasyonun bazı siyasilere dokunması onu darbe yapmaz. Polis, Türk halkına ve demokrasisine hizmet etti ve polis bu ülkede hiçbir zaman darbe yapmadı. 17 Aralık operasyonu darbe değil bir rüşvet ve yolsuzluk operasyonudur. Bu opearsyon, iktidardaki hükümetin çıkarmış olduğu yasalar çerçevesinde yürütüldü. Kaldı ki polisin, güçlü bir iktidarın dört bakanına elde somut delil olmadan operasyon yapmaları mümkün değil. Eğer burada siyasete dokunan bir şey varsa ki var, burada siyasete darbeyi polisler değil yolsuzluk yapan siyasiler vurmuştur. Siyasi irade kendini iktidara getiren millete darbe yapmıştır. Halk onlara bu ülkeye hizmet etsinler diye meşru yetki verdi, yolsuzluk yapsınlar diye değil. Polisin birilerinin yolsuzluklarını örtmek gibi bir görevi de yoktur. Operasyon başladıktan sonra polisi hâkimi savcıyı mahkemeyi oradan oraya dağıtırsanız, yapılan soruşturmanın hukuka uygunluğunu ama bundan korkulduğunu gösterir. Ayrıca operasyon sonrası dosyaya karşı takınılan tavır dosyanın oradan oraya gönderilmesi olayın kapatılmaya çalışıldığını gösteriyor.Emniyetin bugün fiili olarak operasyon, teknik ve fiziki takip yapamıyor olması iç güvenliğe yansıması nasıl olur?Yapılmıyor değil de yapılmak istenmiyor. Mevcut kapasite daha önceden görevde olan dürüst insanların suçunu aramak için kullanılıyor. Devlete zarar vermeyen insanlar ve işlemler üzerinden soruşturma yapılıyor şu an bunlarla uğraşarak yolsuzluğu kapatmaya çalışıyorlar. Dün suçla mücadele eden polisler hakkında zorla delil bulma çabasındalar. Suç yoksa delil de yoktur, bu kez delil üretme çabası içine girilir. Bunlar şu an delili üretmeye çalışıyor, bu da korkunun büyüklüğünü gösteriyor.Peki, bu akıl tutulması nasıl son bulur?Bu durumun bu şekilde daha fazla gitmeyeceğini düşünüyorum. “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez”. Devlet hukuk ve adaletle ayakta kalır. Eğer bunlar uygulanmazsa devlet tahrip edilir. Hukuk suçluya, siyasetçiye, yolsuzluk yapanı soruşturan polise de uygulanmalı. Zira herkes hata yapabilir. Polis hata yapmaz demiyorum, onlar da insan neticesinde. Ama mesele cadı avı yapılmaması ve hukukun işletilmesidir. Devlet katillerle bile mücadele ederken, hukuku işletmek zorundayken, kendi polisleriyle ilgili işlem yaparken hukuku ihlal edemez. Devlete en büyük tahribatı cadı avı yaparak hukuk dışına çıkan yetkililer veriyor.Namuslu ve dürüst polisten korkuluyorSuçların ve suçluların üzerine bilinçli gidilmiyor yani…Kesinlikle. Eğer bir teşkilat kendi alanında uzman personellerini görevlendirmiyorsa, ister istemez bir zafiyet çıkacak bu da suçluların işine yarayacak. Bugün kriminal bir laboratuvardaki delil uzmanları uzun yıllar emekle yetişiyor. O uzmanı yerinden alıp sıradan birini yerine getirmek işi aksatır. Baktığınızda da bu tasfiyeler sonrası, gönderilenlerin yerine gelenler zaten operasyon yapılmasın diye getirildi.Emniyet Genel Müdürlüğü'nde oluşturulan Kozmik Çalışma Grubu kadrosu basına yansıdı. Bu ekipteki isimleri tanıyor musunuz? Sizce hangi kritere göre seçildiler?Bu birimdeki isimlerden bazılarını tanıyorum. Kendilerinden bekleneni yapacak kişilikte insanlar. Hep de öyle oldular. Hatta bunlardan bazıları yakın bir zamana kadar bana “Hocam neden konuşmuyorsun, konuşman lazım” ve “Yanlış bir şey yapıyorsam beni uyar” demişlerdir. Bunlardan bazıları geçmişte de bu tür hukuk dışı fişlemelerde yer aldıkları halde, daha sonra bunu inkar etmişlerdi. Şimdi yine o insanlara benzer görev verildi ve yine aynı şeyi yapıyorlar. Daha önceleri suça ve usulsüzlüğe bulaşmış bazı kişiler son zamanlarda göreve getirildi. Bu kişiler, özellikle seçildiler. Bunlardan bazıları cadı avı yapma konusunda vicdanı sızlamadan hareket edecek insanlar.Bir suç ve delil yok. Kozmik Çalışma Grubu neye dayanarak çalışacak?Başbakanlık ofisine konulan böce örneği üzerinden gidelim. Oradaki insanları tutukladılar, gözaltına aldılar, kamuoyuna suçlular var ve bulundu imajı verildi. Şu anda algı yönetimi denilen şey yapılıyor. Görevden alınan emniyet müdürlerinin, amirlerin ve polislerin yarın öbür gün masum olduğunun ortaya çıkacağına inanıyorum. Ama şu an suç işleyenler yakalanmış gibi gösteriliyor. İşin ilginci bu operasyonları yapanlar, suçladıkları kişilerin gerçekte dürüst olduğunu da biliyor. Bu arkadaşlardan korkuluyor olmasının sebebi de bunların hukuksuz olmaları değil, tram aksine dürüst olmaları ve hukuka uygun çalışmaları. Bugün namuslu ve dürüst polisten korkuluyor. Ama bu grup çok basit geçersiz ithamlara dayanarak çalışacak. “Bu imzayı niye buraya attın? Usul hatası yapmışsın, niye yaptın? Devletin zararı-kararı önemli değil, bu hatayı niye yaptın?” şeklindeki mesnetsiz yöntemlerle hareket edecek.Polis Teşkilatı'nın zayıflatılması, PKK'ya karşı bir zafiyet oluşturma çabasıÇalışma alanlarınızdan biri de terörizm. Polis Teşkilatı'nı PKK karşısında özellikle zayıf düşürmek için bu tasfiyelerin yapıldığı yorumlarına katılıyor musunuz?Teşkilatın tasfiyesinin bu ülkedeki barışa, huzur istikrara ve ülke çıkarlarına yönelik bir hareket olduğuna inanıyorum. Polis Teşkilatı'nın zayıflatılmasını terörle mücadelede PKK'ya karşı bir zafiyet oluşturma çabası olarak görüyorum. Türk Polis Teşkilatı'nın özellikle Güneydoğu'da sadece terörle mücadelede değil vatandaşın gönlünü kazanmada, vatandaş-devlet arasındaki ilişkiyi yumuşatmada önemli rol oynadı. Bundan PKK da, Türkiye'nin bu sorunu barış içinde çözmesinden rahatsız olan komşularımız da rahatsızdı. Asıl komplo polise değil Türk milletine yapılıyor. Polis teşkilatı adeta pasifize ediliyor.Polisin imajı ve polise olan güven duygusunun önemini vurguluyorsunuz. Bu imaj ve güvenin zedelenmesi ne gibi sonuçlar doğurur?Polisin aylardır darbeci olarak suçlanması, herkesi hukuk dışı şekilde dinliyor gibi haksız ithamlarla suçlanması, polisin kırılgan imajını daha da zedeliyor. Türk toplumunun belli bir kesimi de bu yapılanlardan etkileniyor. Bu toplumu aldatmaktır. Ama herkesin kendi aklını kullanması, yapılan hizmetlere bakıp bireylerin bu imaja aldanmaması gerek 2009'da Beşir Atalay beni makamına davet ederek, “Ne isterseniz arkanızdayım. Paraysa para, elemansa eleman” demiştir. Demek ki o tarihlerde Polis Teşkilatı'nın yaptığı hizmetler takdir ediliyordu. Tüm siyasilere ve kamuoyuna bunu hatırlatırım. Polislerin hizmetlerini unutup, bu teşkilata vefasızlık yapmasınlar. 17 Aralık operasyonundan sonra bu ağır ithamlara maruz kalınması düşündürüyor. 12 yıldır polis kahramandı, operasyon yapınca mı hain oldu? Aslı olmayan bir itham olsaydı, bu kadar panik olmazlardı.Özellikle Gezi ve sonrasında meydana gelen toplumsal olaylarda polisin aşırı güç kullandığı belirtiliyor. Mesela yeryüzü iftarındaki sert müdahale gibi. Polisin küçük bir grubun eylemi karşısındaki tahammülsüzlük ve sert müdahalesi ne kadar etik?17 Aralık ve Gezi öncesinde de böyleydi aslında. Toplumsal olaylarda görev yapan polislerin toplum psikolojisi konusunda çok iyi eğitilmesi lazım. Polisin toplumsal olaylarda aşırıya kaçtığı hep görülüyor ve daha önce de vardı. Ama bu Gezi'yle beraber daha görünür oldu.Önce ‘askeri vesayeti kaldırdık', şimdi ‘milli orduya kumpas' deyip siyaset yapılıyorPolis Akademilerine yönelik kapatılma çalışmalarının arkasındaki gerekçe nedir?Satın alınmayan polislerin yetiştirildiği bir okul Akademi. Problemin kaynağı olarak görülüyor. Bu yüzden kapatılmak isteniyor. 17 Aralık operasyonunu yapan polisler eğer rüşvetle satın alınabilir insanlar olsaydı, onlar da rüşvet alırdı ve bugün böyle olmazdı. Dolayısıyla organize suç işleyenler, yolsuzluk yapanlar karşılarında satın alamayacakları kadar dürüst polisleri görmek istemiyor. Dünyanın her yerinde “Polisin bir fiyatı vardır” fikri hâkimdir. Ama bu polislerin fiyatı yok. Satın alınamıyorlar. O sebeple bunların yetiştiği okul da, hocaları da sorun. Bugün Polis Kolejinden mezun olanl öğrencilerin akademiye girme haklarının ellerinden alınma kararının arkasındaki gerekçe de budur. 17 Aralık'tan beri yıllarca akademide çalışan isimler darbe yaptıkları gerekçesiyle uzaklaştırıldı. Aslında baktığında fiilen kapatılmış gibi dursa da, resmen henüz kapatılmış değil.Polis darbeleri önlerken kahramandı dediniz. Ergenekon ve Balyoz da önlenen darbe girişimlerindendi. Şimdi bu davalar neden milli orduya kumpas olarak nitelendiriliyor?Bu süreçte de bir çelişki var. Birileri askeri vesayeti biz kaldırdık derken, diğerinin milli orduya kumpas kuruldu demeleri anlaşılabilir gibi değil. Darbecilerin ortadan kaldırılmasıyla siyaset yapıldı ve bu milletten oy alındı. Öbür taraftan da darbeyi inkâr ederek ‘milli orduya kumpas' kuruldu denildi. Darbe yoktuysa askeri vesayeti kaldırdık diye niye siyaset yapılıyor. Darbe varsa, neden darbeleri önleyen polis teşkilatına kumpas kurdu deniyor. Bunu toplumun başını iki elinin arasına alıp düşünmesi şart.Toplumda bir aymazlık söz konusu sanki…Aynen öyle. Ciddi bir dejenerasyon var. Özellikle mütedeyyin insanlarda. Ahlaki değerler ve haram helal gibi kavramlar konusunda bir duyarsızlık var. İnsanların dini ve ahlaki değerlerinin yozlaştığını düşünüyorum. “Yeter ki para gelsin haram helal olması önemli değil, rüşvet yiyorsa da benim paramı yiyor. Çalıyorsa da çalışıyor” ifadeleri ahlaki, dini ve insani olarak sıkıntılı. Türk toplumunun özellikle iktidar partisine oy verenlerin bilinçaltında yatıyor bu ifadeler. Bunun ileride ağır sonuçları olacak, Müslüman mütedeyyin insanlara olan güven azalacak. Şimdi siyaset yapabiliyorlar ama ileride bu tür insanların inandırıcılığı kalmayacak.Başbakan kendi çocuklarına babam kadar dua etmemiştirBu mesleği yaptığınız için pişman mısınız?Hayatımda hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Yaşadığım eğitim hayatı ve mesleki süreci yine yaşamak isterdim. Mesleğe polis olarak başladım, 4 yıl görev yaptıktan sonra akademisyenliğe geçtim ve çok verimli ve üretken bir meslek hayatım oldu.Mesleğin ilk yıllarına ve bugüne bakınca teşkilat akademi nasıl bir yere evrildi?Son yıllarda Türk Polis Teşkilatı'nın çok geliştiğine ve dünyada rol model olduğuna inanıyorum. Amerika'da ders verdiğim dönemde bizim teşkilatımız üzerine çalışmak isteyen akademsiyenler oldu. Düşünün polis ülkenin bakanı hakkında bile yolsuzluk konusunda soruşturma yapacak kadar hukuka inanıyor ve cesur davranıyor. Teşkilat gerçekten dürüst ve cesur polisler yetiştirdi. Ve sadece bölgeye değil Batı ülkelerine bile örnek olacak konumdaydı. Maalesef bugün çok fazla tahrip edilmeye çalışıyor ama bunu başaramayacaklar.Teşkilatı bu kadar iyi bilen ve seven biri olarak çocuklarınızın da aynı mesleği yapmasını ister misiniz?Üç oğlum bir kızım var. Benim mesleğimin polislik olduğunu düşünürsek, polis olmalarını istemem. Mesleğin, zorluklarını bilmeseydim düşünürdüm belki ama ben şahsen akademisyen olmalarını isterim.İstifanızı aileniz yakın çevreniz nasıl karşıladı?Bir şey yapacağım zaman önce aileme açarım konuyu. Alacağım kararlar ve atacağım adımlar onları da ilgilendireceği için buna hakları var. Kendilerine bu süreçte konuşacağımı ve medyaya açıklamalar yapacağımı ve bundan endişelenmemeleri gerektiğini söyledim. Bunun bir bedeli varsa onu da ödemeye hazır olmalıyız dedim. Onlar da benii anladılar ve tamamen benim arkamdalar. Ailem ve yakın çevrem Başbakan'a ve mevcut siyasi iktidara inanan ve güvenen insanlardık. Başbakan'a, eşine, çocuklarına ismen dua eden 80 yaşlarında ağzı dualı bir babanın çocuğuyum. Başbakan kendi çocuklarına babam kadar dua etmemiştir. Babam, 17 Aralık operasyonu ve sonrasında takınılan tutuma kadar başbakana ve bütün aile üyelerine ismen dua eden bir insandı.

older | 1 | .... | 92 | 93 | (Page 94) | 95 | 96 | .... | 165 | newer