Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 91 | 92 | (Page 93) | 94 | 95 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 07/05/14--16:00: 10 dakikada 24 dürüm!
  • “Yiyip yiyip kilo almıyorum.” bu cümleyi ‘su içse yarayan’ gün teyzelerinin yanında kurmanız katliam sebebi. Defalarca dünya yeme şampiyonu seçilen Matt Stonie, bir gram bile almıyor.56 kilogram ağırlığındaki Stonie, yarışmalara hazırlanırken vücudunun yüzde 15’i kadar yiyecek tüketiyor. Son yarışmasında sadece 10 dakikada 24 dürüm yiyerek dünya rekoru kırdı. Stonie’yi, maaile iftarda aç kalmamak için, sofranızdan uzak tutmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz.Suya alerjisi WardÇayır çimendi, parfümdü derken alerji türleri bitmez. Ama iki çocuk annesi İngiliz Barbara Ward öyle bir bünyeye sahip ki… 43 yaşındaki kadının her sıvıya alerjisi var. İçinde su bulunan bir sıvı vücuduna temas ettiği anda teni kızarmaya ve kabarmaya başlıyor. Duş alırken büyük zorluk çeken Ward için yüzmek bir hayal. Terlediği için egzersiz yapamıyor, ağladığı için acıklı film izleyemiyor. Temizlik ve ev işlerinden de uzak durması gerekiyor. Yoksa şoka girip ölebilir.Oynama çocuğum virüsleBilim adamlarının virüslerle oynama merakı bitmedi gitti. Yaramaz çocuk gibiler vallahi. Gerçi niyetleri iyi ama tehlikeli işler peşindeler. ABD’de, Japon bilim insanı Yoshihiro Kawaoka, H1N1 grip virüsü türü üzerinde değişiklikler yaparak türler üretiyor. Amacı yeni aşılar geliştirmek. Ancak bağışıklık sistemini savunmasız bırakan yeni virüsün laboratuvarda saklanması tüm köyü ürkütüyor. Biraz klişe olacak lakin ‘Yanlış ellere geçerse çok tehlikeli olabilir.’ bu virüs. Her şeyin hayırlısı…

    0 0

    Çorbanın, tatlının ve makarnanın kitabını yazan şef Ebru Omurcalı şimdi de ‘Salata’nın Kitabı’nı yazdı. Omurcalı, yerli yabancı onlarca tarifiyle damak tadınızı geliştirirken, her gün aynı salatayı yapma derdinden de kurtulacaksınız.Sofralarımızın üvey evladı gibidir salata. İlk izlenim önemlidir prensibinden başlangıç olarak çorba gönlünüzü çelmeli, midenizi ısıtmalıdır ki içinizde ana yemeğe geçme arzusu uyandırabilsin. Ana yemekle can alıcı vuruş yapılacaktır, bu yüzden kati surette dillere destan olmalıdır. Tatlı ise sofranın assolistidir, son nokta onunla konulacaktır, misafirinizin masadan hoşnut ayrılması için onun da kötü olma şansı yoktur. Peki ya salata? Sofranın tam ortasında gözümüz görmez. Diyet yemeği gibi algılıyor ve mesafeli yaklaşıyoruz. Kim bilir belki de toplum olarak salata konusundaki muhafazakarlığımızın nedeni budur. Öyle ya yaz, kış, mevsim, sıcak, soğuk, yöresel, yabancı, etli, vejetaryen yüzlerce çeşidi olmasına rağmen yalnızca domates, kıvırcık ve havuç gibi belli başlı salatalarla sınırlandırıyoruz sofralarımızı. Oysa ateşin bile bulunmadığı ta ilkel zamanlardan bu yana var ve insanlığın en eski yemeklerinden salata. Çorbanın, tatlının, makarnanın kitabını yazan şef Ebru Omurcalı bu konuyu dert edinmiş olacak ki Salata’nın Kitabı’yla çıktı karşımıza. Geçtiğimiz hafta Alfa Yayınları’ndan çıkan kitap, geleneksel lezzetler, yazara ait tarifler ve dünya mutfaklarından seçkiler içeriyor. Bazı reçetelerde bize özgü malzemelerle yabancı malzemeler harmanlandırılmış. Bu açıdan Omurcalı’nın tarifleri salata konusundaki muhafazakâr kabuğumuzu kıracağa benziyor. “Yeni tatlara açığım ancak bazı malzemeler ha deyince bulunmuyor.” diyenlerdenseniz yazarın reçetelerinde bu konuya özellikle özen göstermiş olduğunu söyleyebilirim. Malum Ramazan’dayız. Uzmanlar uzun ve sıcak yaz günlerinde iftar sofralarımızın hafif olması vurgusu yapıyor. Salata ise bu uyarı için bulunmaz bir alternatif. Yazarın farklı damak tatlarına hitap eden ve çoğu ana yemek olarak da tercih edilebilecek onlarca tarifiyle iftar ve sahur sofranızdan doyarak ve bir o kadar da hafif kalkabilirsiniz.Bulgurlu sini salatası5 büyük boy patates, 1,5 sb köftelik bulgur, yarım demet taze soğan ve taze nane, 6 sarımsak, 2 çk biber salçası, 1 çk kimyon, 1 tk kekik ve pul biber, yarım çk zeytinyağı, 1 limon suyu, tuz, karabiber, kırmızı biber. Servis için: Marul, roka, maydanoz, dereotu.Patatesleri püre haline getirin. Sıcakken bulguru püreyle birleştirin ve kapağı kapalı olarak 15 dakika bekletin. Salçayı 2 çk sıvıyağda kavurun. Doğranmış yeşillikleri ve tüm malzemeyi patatesli karışıma yedirin. Yağlanmış tepsiye salatayı döşeyin. Dilimleyerek yeşilliklerle servis edin.Marullu biftek salatası (Vietnam)250 gr biftek, 4 diş sarımsak, 3 çk soya sosu, 2 çk sıvıyağ, yarım demet marul, 6 adet taze soğan, 1 sb kıyılmış maydanoz, 1 kırmızı soğan, 1 kırmızı, biber, tuz.Naneli sos için: Yarım çb sirke, 1 çb sıvıyağ, 2 tk nane, 1 tk kişniş, 4 sarımsak, 1 limon kabuğu rendesi.Üzerine: Susam.Marulları servis tabağına dizin. Sos malzemelerini çırpın, kıyılmış taze soğan, maydanoz, biber ve kırmızı soğanla iyice karıştırın. Biftekleri jülyen şeritler halinde doğrayın. Sıvıyağda, soya sosuyla soteleyip yeşilliklerle karıştırın. Karışımı marul yapraklarına paylaştırın. Üzerine susam serperek servis yapın.Fesleğen soslu ızgara sebze1 patlıcan, 1 kabak, 2 domates, 1 kuru soğan, 2 kırmızı biber.Sos için: 2 çk sirke, 4 çk zeytinyağı, tuz.Fesleğen sos için: 1 sb taze fesleğen, 1 çb maydanoz, 1 çb zeytinyağı, 5 çk sirke, 1 tk hardal, tuz, karabiber.yapılışı: Sebzeleri halka şeklinde doğrayın, biberleri, dörde bölünmüş domateslerle yağlanmış fırın tepsisine dizin. Üzerine sos karışımını gezdirin. 200 derece fırında kızarana kadar pişirin. Tepside biriken suyu kullanmak üzere ayırın. Biberleri kabuklarını soyup irice dilimleyin. Fesleğen sos için tüm malzemeyi püre oluncaya kadar robottan geçirin. Daha sonra sebzelerin üzerine gezdirin. Arzu edenler tepsideki sosu da ekleyerek servis yapabilir.İncirli peynirli kuskus salatası2 sb kuskus, 8 incir, 6 çk sızma zeytinyağı, 2 çk sirke, tuz, karabiber, 1 sb lor peyniri, 1 çb ceviziçi, 6 yaprak marul, yarım demet kıyılmış maydanoz, 1 çb kıyılmış dereotu.yapılışı: Kuskusu 4 sb kaynamış suda suyunu çekene kadar pişirin.1 çk zeytinyağında doğranmış incirleri kavurun. Doğranmış marul ve maydanoza kuskus, lor, ceviz, incir ve ayrı kapta hazırladığınız sosu ekleyip karıştırın. Ilık olarak servis yapın. Not: Taze incir de kullanılabilir.

    0 0

    Anadolu rock müziğinin yaşayan efsanesi Erkin Koray’ın dillere pelesenk olmuş şarkılarından oluşan arşivlik bir albüm hazırlandı. 5 CD’lik Collection isimli sette Best Of Erkin Koray, Hay Yam Yam, İllaki, Tamam Artık ve Gün Ola Harman Ola albümleri yer alıyor. Hafızalarda yer etmiş Şaşkın, Esterabim, Fesuphanallah, Öyle Bir Geçer Zaman ki, Arap Saçı, Çöpçüler, Sevince gibi 56 şarkıdan oluşan Collection albümü arşiv niteliğinde.Erkin Koray - Collection - Mega Müzik***Metin Altıok’a saygı albümüSivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında katledilen aydın ve sanatçılar içinde yer alan şair Metin Altıok için saygı albümü hazırlandı. Çalışmada Altıok dizelerinden bestelenmiş 28 şarkının yanı sıra kendi sesinden bir şiiri de yer alıyor. Albüme Grup Gündoğarken, Candan Erçetin, Umay Umay, Birsen Tezer gibi isimler ses vermiş. Çalışmada 21 yeni bestenin yanı sıra, Fazıl Say ve Serenad Bağcan’ın iki şarkısı var. Sezen Aksu’nun Kavaklar parçasıyla Ataol Behramoğlu’nun Altıok anısına yazdığı ve Zülfü Livaneli tarafından seslendirilen Yangın Yeri de albümde yer alıyor.Metin Altıok - Şiirlerinden Şarkılar - Anadolu Müzik***Gökhan Güneş bir de Sen ve BenGökhan Güneş ‘Sen ve Ben’ isimli yeni albümüyle karşımızda. Albümdeki şarkıların söz ve müzikleri kendisine ait. Düzenlemeler ise Aykut Gürel imzalı. Gökhan Güneş’in oldukça samimi bir müziği var. Şarkıları, dinleyene bir şekilde dokunuyor. Müzisyen Sen ve Ben’deki şarkılarıyla bizi farklı duygu coğrafyalarında çoğunlukla romantik, biraz da neşeli bir seyahate çıkarıyor. Müziğiyle de İstanbul’da başlayan, Akdeniz ve Ege’yi selamlayan bir yolculuğa... Bu yolculukta Aykut Gürel’in kılavuzluğu şarkılara güzel bir ruh katmış.Gökhan Güneş - Sen ve Ben - İrem Records

    0 0

    Dünyaca ünlü arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu, tarihin tozlu sayfalarındaki bir çalgıyı ihya etti. Klasik Türk müziği eserleri ve kendi bestelerini çeng ile yorumladığı Çengnağme albümünü dinleyiciyle buluşturdu.Çeng enstrümanına merakınız nasıl başladı?Öyle bir çalgı çalıyorum ki bütün medeniyetler kadar, insanlık kadar eski. Arp sanatçısı olup da müziğin tarihini merak etmemek biraz tuhaf bir durum. Ailede de böyle bir formasyon var. Kardeşim sanat tarihçisi. Ortaçağ İslam sanat tarihi üzerine çalışıyor. Onunla birlikte eve çok fazla kitap girmeye başladı. Birlikte sergilere gittik ve fazlasıyla minyatür görmeye başladım. Annem de arkeolojiye çok meraklıdır. Onun dışında eskiden de müzelere gider, eski çalgılara merakla bakardım.Yani minyatürlerde mi keşfettiniz bu çalgıyı?Evet. Çeng neredeyse bütün minyatürlerde karşıma çıkıyordu. Birkaç çalgının olup da içinde çengin olmadığı bir minyatür yok. Ne zaman bir müzik sahnesi resmedilmişse orada çeng var hem de başrollerde. Erken dönem Osmanlı ve Ortaçağ İran’ında müthiş bir varlık sürmüş. Minyatürlere baktığımda yere oturularak çalınan telli bir çalgı görüyor ve bu arp diyordum.Batı müziği eğitimi aldınız. Çeng ise klasik Türk müziğinde kullanılıyor. Türk müziğiyle nasıl tanıştınız?Rahmetli Cinuçen Tanrıkorur ben yüksek lisansımı yaparken tedavi için Amerika’ya gelmişti. Aynı şehirdeydik. O benim içime Türk müziği aşkı serpti. Bana Türk müziği teorisi gösterdi, beni dinledi bolca, sohbet de ettik. Bu müziği keşfetmeye başlamam, çenge olan merakımı iyice artırdı. Sonra gördük ki hiçbir yerde yok. Robert Labareal isimli bir Amerikalı müzik tarihçisi çengin tınısını taşıyan ayaklı kanun gibi bir çalgı yapmıştı. Sesi yakın olsa da orgonolojik bakımdan aynı çalgı değildi. Cinuçen Bey beni Fikret Karakaya’nın dahil olduğu Bezmara topluluğunun bir konserine götürdü. Orada bir topluluk içinde sesini duydum.Çengi yeniden ete kemiğe nasıl büründürdünüz peki?İlk çengi 2008 yılında yaptırdım. Çengi ortaya çıkarmak ve görünür kılmak için Tekfen Filarmoni Orkestrası ile bir proje gerçekleştirdik. Arp ve çeng için konçerto sipariş ettik. Proje oluşturdum ki çalgıyı yapabilelim. Çünkü bunu yapmaya benim imkanlarım yetmezdi. Nihayetinde birkaç tanesi çöpe gidecekti. İlk çengle resmen bir sinir harbi yaşadım. Çok meşakkatliydi. Ses ve duyum açısından ihtiyaçlarımı karşılamıyordu. O konseri nasıl yaptık bilmiyorum. Sonrasında yine Tekfen destek oldu ve bir tane daha yaptırdık. Ufak tefek yine denemelerimiz oldu. Yeni albümde birlikte çalıştığım Bora Uymaz ile tanıştıktan sonra bana ‘Bununla nasıl çalıyorsun?’ dedi. İzmir’de Levent Güleç isimli bir lutiye arkadaşı vardı. Öyle güzel bir çeng yaptı ki resmen ağzım açık kaldı. Aradığım enstrüman oldu. Tam da Bora bir albüm yapalım kayda girelim dediği anda.Çengi aslında çeng çalan kişi demek ama günümüzde dans eden kadın akla geliyor…Çeng 17. yüzyılın başlarında yok olmaya ve başka çalgılar ön plana çıkmaya başlıyor. Müzikteki gelişmeye çeng ayak uyduramıyor. Mesela udlar ön plana çıkıyor. Rolünü kaptırıyor yani. Ama kullanımdan düşmesine rağmen bir güç emaresi olarak minyatürlere resmedilmeye devam ediyor. Müzik meclislerinde gözden düşünce, eğlence mekânlarında dansözlerin ellerine düşüyor bu çalgı. Aslında onlar da eskiyi yâd etmek için ellerine çeng alıyor. Çeng çalan kişiye çengi deniyor. Ancak çengi denince şimdi akla hep o dans edenler geliyor.‘Dünyaca ünlü arp sanatçısı çengi olmuş’ dense gücünüze girer mi?Hayır asla, bu beni rencide etmez. Bilhassa çok mutlu olurum. Biz tekrardan çenge itibarını kazandırmaya çalışıyoruz. Çenge iade-i itibar yapıyoruz. Biz yeni albümümüz Çengnağme ile aslında şunu diyoruz: Bugünkü müzik ortamında kadim bir çalgıyı müziğin içine entegre edebiliriz. Hiçbir çalgıdan rol çalmıyoruz. İlkel bir çalgı ve bu haliyle güzel. Yapamayacağı şeyler var. Ama bazı şeyleri güzel yapıyor ki onları da keşfetmiş oluyoruz. Onu da başka şey yapamaz.Çalarken zorluklar yaşadınız mı?Adaptasyon sorunu oldu. Yere oturmak çok zor. Bırakın enstrüman çalmayı şehirli ve modern bir insan için yere oturup bir iş yapmak kolay değil. Benim bunu tekrardan öğrenmem gerekti. Yeniden yere oturarak çalmaya başladım. Akort ederken çok manevi süreçler yaşadım. Mesela bir süre istediğim gibi akort edemedim. Bora, ‘Ona iyi davran, sev ve konuş. Çalacağın pozisyonda akort et.’ dedi. Dediklerini yaptım ve çok güzel akort tuttu. Batı kafasıyla yetişip bunlara tanıklık etmek benim için de çok ilginçti. Göz açıcıydı.Bir Çengi MinyatürüYeniden doğmuş gibiyimYeni albümünüz Çengnağme Türk müziği albümü. Batı müziği eğitiminden gelen biri için nasıl bir deneyim?Albüm Sarten’in desteğiyle kaydedildi. Lila Müzik’in kataloğunda yer almasından memnuniyet duyuyorum. Bora Uymaz albümün müzik yönetmeni. Daha önce Meriç Dönük ile Elişi diye türküleri yeni bir bakış açısıyla yorumlayan bir çalışma yapmıştık. Ama bu albüm Türk müziği ağırlıklı. Benim için çok keyifli bir süreçti. Yeniden doğmuş gibi oldum. Kendime özgüvenim arttı. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım diye kendime soruyordum. Bora Uymaz gibi hem danışabileceğim hem de birlikte ürettiğim bir partnerim olması büyük şans. O Türk müziği kökenli. Bu melezlik ve iki yakayı bir araya getirme çalışmaları çok önemli. Fakat geçmişte ideolojik olarak çok büyük sıkıntılar yaşanmış. Herkes birbirine kötü demiş.Klasik Batı müziği camiasından eleştiriler geliyor mu?Dile gelmiyor ama hissediyorum. Ailede bile... Hoşlanılmadığını biliyorum. Danimarka’da falan yaşıyor olsam tamamen aforoz edilebilirdim. Türkiye’de insanlar sandığımız kadar siyah beyaz değil. Eskiden öyle değildi, şimdilerde daha esnek. Çünkü akıl bunu gerektiriyor. Batı müziğinde göreceğimi bizzat yerinde gördüm zaten. O kanalda çalışmalarım daha uç, daha yenilikçi ve avangart çalışmalarım devam ediyor. Burada da yeni bir pencere açıldı.Çengnağme’de sizi besteci olarak da görüyoruz...Çengnağme için eserler seçiyorduk. Sonra Bora Uymaz bu konuda içimde bir ateş tutuşturdu. Beste yapamayacağımı düşünüyordum. Tam Âmâk-ı Hayal’i okuduğum bir sırada bana bir söz gönderdi. Al bunu bestele, dedi. Makamını bana bıraktı. Ne yaptığımın farkında değildim açıkçası. Ayrıca hiç söz üzerine beste yapmamıştım. Ortaya eser çıkınca herkes şaştı kaldı.Eseri 2009’da uçak kazasında kaybettiğimiz Ceren Necipoğlu’na adamışsınız.Evet. Kendi bestemi ona ithaf ettim. Vefat ettikten sonra vites yükselttim. Onun gidişi beni çok çalışkan bir hale getirdi. Açığını kapatmak mümkün değil ama onun gücü bana geçti. Birdim, iki gibi oldum. Şirin’dim, içimden bir de Ceren çıktı. Vefatından sonra çok faal bir sürece girdim.Heybenizde başka neler var?Tango üzerine çalışıyoruz. Uzun zamandan beri Türkiye’de iyi tango bestelenmiyor, çalınmıyor ve söylenmiyor. Bora ile tanıştıktan sonra o beni Türk müziğine davet edip çok sıcak bir yer açtı. Ben de onu tangoya davet ettim. Çünkü sesi buna çok uygun. O da sadece sesiyle gelmedi. Daha konser yapmadan besteler yapmaya başladı. Stüdyoya girdik kaydettik. Sonbaharda çıkacak. Herkesin diline düşecek şarkılar var. Bir de tasavvufla ilgileniyorum.

    0 0

    Basın tarihimiz yalan haber; politik geçmişimiz yerine getirilmemiş vaatlerle dolu olunca dogrulat.com gibi bir siteye ihtiyaç hasıl oldu. Sitenin kurucularından Özgür Öğret, “İş sadece medyada ya da siyasette bitmiyor. Okuyucu da yalan habere karşı duyarlı olmalı.” diyor.Politikacıların ve medyanın verdiği beyanların doğruluğunu araştırmaya dayanan ‘Fact-checking’ (veri doğrulama) ABD’de uzun zamandır uygulanan bir yöntem. Hatta bu işi yapan internet sitelerinin en ünlüsü ‘Politifact’e gazetecilik mesleğinin en prestijli ödülü Pulitzer dahi verilmiş. Batı medyasında iyiden iyiye beyan sahiplerinin ve gazetecilerin ‘korkulu rüyası’ olan fact-checking, nihayet Türkiye’de de hayata geçirildi. ‘Dogrulat.com’ gazeteci Özgür Öğret ve Ekonomist Burak Tekin’in toplamda 15 kişilik bir gönüllü ekiple yayın hayatına başladığı bir internet sitesi. İstikrarlı olması halinde Türk basınında çok önemli bir boşluğu doldurabilecek bu yeni oluşumu ve Türk medyasının hal-i pürmelalini Özgür Öğret ve Burak Tekin ile konuştuk.Özgür Öğret, uzun yıllar çeşitli basın kuruluşlarında çalışmış hâlâ da serbest gazetecilik yapan bir isim. Dogrulat.com iki senedir düşündükleri bir projeymiş. İlham kaynağı Politifact sitesi. Henüz çok yeni olduklarından sitenin işleyişi bahsettiğimiz 15 kişinin gönüllü katkılarıyla oluyor. Ekipte akademisyenler, hukukçular ve ekonomistler var.Sitede yer alan haberler ‘yalan’, ‘az doğru’, ‘çoğunlukla doğru’, ‘doğru’ gibi kategoriler altında toplanıyor. ‘Haber doğru ise sitede neden yer alıyor’ sorusuna Öğret, geçtiğimiz aylarda kamuoyunda çok tartışılan GDO haberlerini örnek göstererek cevap veriyor. Biyogüvenlik Kurulu Başkan Vekili’nin ‘GDO’lu gıdaya kesinlikle izin yok’ ifadeleriyle yer alan haber sitede ‘Doğru’ kategorisi altında yer almış. Basında ‘bebek mamasında GDO var’, ‘bu düzenlemeyle GDO hayatımıza giriyor’ gibi haberler çıktığını hatırlatan Öğret, “İncelediğimizde yasa mevcudun ötesinde bir şey getirmiyordu. Dolayısıyla kurumun açıklaması doğruydu.” diyor.Medya sindirildiği için kolayca yalan söylenebiliyor‘Haberlerin doğru olup olmadığını nasıl tespit ediyorsunuz?’ sorusuna, “Somut ve ulaşılabilir kaynaklara bakarak.” cevabını veriyor Özgür Öğret. Meclis tutanakları, kanun, tüzük yönetmelikler, Resmî Gazete gibi belgelere dayanan kaynaklara başvuruyorlar. Basit akıl yürütmeleriyle yalan olduğu anlaşılabilecek bariz haberler de var tabii. Başbakan Erdoğan’ın büyük bir güvenle basın toplantısında ‘Meclis tutanaklarına bakın.’ diyerek ‘CHP’nin Soma önergesi Soma ile alakalı değil.’ önermesini örnek gösteriyor. Bunun doğru olmadığını görmenin çok basit olduğunu söyleyen Öğret, “Ama Başbakan medyanın bir bölümü sindirilmiş olduğundan, bir bölümü zaten kendisinin yanında olduğundan böyle bariz bir yalanı ‘tutanaklara bakın’ diye adres göstererek söyleyebiliyor. Çok kolay bunu incelemek. Zaten tutanaklara bile bakmaya gerek yok, Özgür Özel’in videoları var.” diyor. Bir başka örnek de Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak’ın “Gezi’nin ilk haftasında Türkiye turizmde 54 milyar Euro kaybetti.” şeklindeki ifadesiyle ilgili. Dogrulat.com’da ileri sürülen şeyin doğru olmadığı ayrıntılı bir şekilde anlatılmış ancak, “Aslında incelemeye bile gerek yok.” diyor ve ekliyor: “Türkiye’nin turizm geliri o kadar değil zaten. Siz bir gazetede köşe yazarıysanız, yorum yapıp, fikir bildiren bir insan sıfatıyla yer alıyorsanız Türkiye’nin turizm geliri ne kadar bilmeniz gerekir. Ben biliyorum mesela. 52 milyar dolar olamayacağını biliyorum en azından.”Yalan bilgi, Gezi sırasında zirve yaptıSitenin ilgi alanına giren bir başka mecra da sosyal medya. Sosyal medyanın yapısı gereği yalan haberin yayılmasının çok muhtemel bir alan olduğunu belirten Özgür Öğret, “İyi ya da kötü niyetle, bazen de sadece trollemek için yalan bilgi daha fazla yayılabiliyor.” diyor. Öğret yıllardır sahada olan bir gazeteci ve öncesinde de çok sıkı bir medya takipçisi olarak şahit olduğu en büyük yalan bilgi yayılışının Gezi olayları sırasında yaşandığını düşünüyor. İki tarafın da dezenformasyon konusunda zirve yaptığını ileri süren Öğret, “Bir taraf, ‘camiye ayakkabıyla girdiler, içki içtiler’ bilgisini yayarken, diğer cenahtan birileri de doğru olmayan ölüm ve yaralama haberleri yayıyordu. Hatırlarsanız en çok dalga geçilen twit, ‘12 saat direnirsek hükümet düşecek’ paylaşımıydı. İnsanların bu tür bilgileri yayarken motivasyonunun bilinemeyeceğini söyleyen Öğret, “Sadece trollemek, eğlenmek amacıyla yapılmış da olabilir. Hükümet karşıtı ya da yanlısı olan birileri bunu bir siyasi dava addettiğinden beyaz yalan olarak görüyor da olabilir.” diyor. Öğret’in hatırladığı bir başka önemli yalan bilgi ise Andıç meselesi. Gazetecilerin PKK ile ilişkisi olduğuna dair yayılan bilgiler basın tarihindeki en büyük yalanlardan biri ona göre.Türkiye medyasının durumunu sorduğumuz Öğret, “Düne kadar çok iyiydi, bugün bozuldu gibi bir şey diyemeyiz.” diye cevap veriyor. Öğret’in, medyanın geldiği nokta hakkında söyledikleri çarpıcı: “Türkiye’de medyanın bozulma süreci 90’ların ortasında holdingleşmeyle geldi. Daha önceden gazeteciliği en azından birkaç kuşaktır bunu yapan aileler yapıyordu. Ilıcak’lar, Simavi’ler gibi... Gazete ticari bir metaydı, gazeteyi satmanız gerekirdi. Tirajınız olması gerekiyordu ki buna bağlı olarak ilan alabilesiniz. Okur önemliydi. Sonrasında ‘gazete satmasa da olur o bizim holdingimizin bir yan ürünü’ anlayışı ortaya çıktı. Habercilik bir iş olmaktan çıkıp partilerin, kurumların PR faaliyetine dönüştü. Belli gazeteler var ki bir tane satmasa yine çıkar. Türkiye’de kâr yapan medya organı çok az.” Bir de Türkiye’de medyanın partizanlık bazında takip edildiğini söyleyen Öğret, “Yalan söylediyse de bizimki söyledi şeklinde bir anlayışla okur gereğinden fazla ‘bağışlayıcı’. Basın kültürü bizimkinden daha iyi oturmuş bir ülkede bir gazete yalan haber yaparsa, bilerek çarpıtırsa okuyucu onu cezalandırır. Bizde öyle bir şey yok.”Sitede politikacıların verdiği sözler, vaatler ve demeçleri de takip altında. Esinlendikleri yabancı sitelerde parti programlarının, politikacıların verdiği sözleri hassaslıkla takip ediliyor. Sitenin ‘politikacılar’ başlığı altında yer alan yazılardan birkaçı şöyle: Taner Yıldız’ın ‘Seçim günü elektrik kesintisi öngörmüyoruz.’ şeklindeki vaadi ‘tutulmadı’ notuyla yer alıyor. Selahattin Demirtaş’ın ‘AKP yüzde 7-8 oyu hile ile aldı’ beyanı ‘yeterli veri yok’ notuyla okuyucuya sunuluyor.Şimdilik günde en az bir yazı yayınlamaya çalışan ekip, sitede yer alandan çok daha fazlasını tartışıyormış. Nihai hedefleri ise yazanlara para verebilecekleri profesyonel ve referans kabul edilen bir mecra olabilmek.‘Medyadan şeffaflık talep etmeliyiz’Sitenin editörlerinden biri de ABD’de sosyal bilimler alanında araştırma yapan Burak Tekin. Harvard Ekonomi mezunu Tekin, haberlerin/sosyal medyanın taranması, yazıların son hâline getirilmesi, kaynakların kontrolü, konuya dair eski haberlerin, ilişkili tüm veri tabanlarının taranması gibi işler yapıyor. Ele alacakları haberleri seçerken, “burada bir şeyler eksik/yanlış/fazla sanki, bu haber doğru ise çok garip” düşüncelerini akla getiren haberleri bulmaya çalışıyorlarmış. Bu nitelikte haberlerle sosyal medyada karşılaştıklarını anlatan Tekin, “Birincil kaynaklardan bu haberlere dair bulduklarımızı titizlikle değerlendirmemiz gerekiyor. Bu bağlamda belki ‘şeytanın avukatlığı’ da denebilir benim katkıma. Şunun altını özellikle çizmek istiyorum. Site olarak yayınladığımız yazıların hepsinde kaynakça oluyor, yazılar objektif dille yazılıyor ve bu sebeple bir kolektif katkı oluşuyor zaten süreçte.”Yurtdışından Türkiye gündemini takip etmenin günümüzde zor olmadığı fakat tarafsızlık konusunda hem avantaj, hem dezavantaj sağlayabileceği yorumu da ona ait. Şöyle ki: “Türkiye’de insanlar yolda yürürken, TV kanalı değiştirirken, eşinden dostundan, bindiği takside, gittiği berberde farklı bilgilere erişim olanağı bulabiliyor ister istemez. Yurtdışında iken her tür habere Türkiye’deki insan kadar maruz kalmıyorsunuz tabii. Bu sebeple eğer kaynaklarınızı yeterince çeşitli seçmezseniz tek yanlı bir bakış açısı da oluşturabilirsiniz. Öte yandan, maruz kaldığınız dezenformasyonun yoğunluğunu da azaltma şansınız var yurtdışında iken, zira Türkiye’de sosyal çevrenizin çapı dar/politik angajmanınız güçlü ise doğru bilgiye ulaşmak yerine dezenformasyonun bir parçası olarak da bulabilirsiniz kendinizi o yoğun akışta.” Medyanın politik aktörlerle ilişkilerini sorduğumuz Tekin’in değerlendirmeleri şu şekilde: “Medya sektöründe var olan şirketlerin aynı zamanda hükümetle başka sektörlerde işbirliği yapıyor olması ziyadesiyle şüphe uyandırıcı. Fakat önümüzde iki seçenek var, ya bu yapıyı değiştirecek/kıracak yasaları talep etmeliyiz, ya da bu olmayacaksa bu kurumları da denetleyecek yapılar ortaya koymalıyız. Yoksa herkes kendi doğrusu ile yaşamayı kabul edecekse, kendi yanlışları ile yüzleşmeyi siyasî risk/yenilgi olarak görecekse, sadece Türkiye’deki medya kurumlarını suçlamak da hakkaniyetli olmaz. Yani Türkiye’de medyadan şeffaflık talep etmeliyiz ama bu şeffaflık talebinde total bir bakışa sahip olmalıyız. Yıllardır her tür medya organını takip etmeye çalışıyorum, ‘hiç yalan haber yapmadık’ diyecek bir tanesi aklıma gelmiyor, fakat her gazetenin yalan haberini aynı dozda eleştirecek bir kurum da aklıma gelmiyor. Bu döngüyü kırabilmek lazım bir yerde, umarım biz de buna yardımcı oluruz.”

    0 0

    Sosyolog-siyaset bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil, yıllarını Kürt meselesine vermiş insanların çözüm sürecindeki gelişmelerden haberdar edilmeyip uzak tutulmasını eleştiriyor. Hükümetin sergilediği tutumu amatörce bulan Ergil, şu yorumu yapıyor: “Niyet belirtisi var fakat bir süreç yok.”Bugün Türkiye’de Kürt meselesi rahatça tartışılabiliyor. 1995 yılında fırtınaların kopmasına neden olan Doğu Raporu’nun yazarı sosyolog-siyaset bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil’in bu konudaki katkısı göz ardı edilemez şüphesiz. Bölgenin nabzını tutan çalışmalara imza atan Ergil, yıllarını bu işlere vermiş insanların çözüm sürecindeki gelişmelerden haberdar edilmeyip uzak tutulmasını eleştiriyor. Geniş tabanlı bir mutabakatın sağlanması gerektiğini vurgulayan Ergil, hükümetin sergilediği bu tutumu amatörce buluyor. “Çözüm için niyet belirtisi var, fakat bir süreç yok.” yorumunu yapan Ergil, hazırlanan 7 maddelik paket hakkında da şöyle bir tespitte bulunuyor: “Güneydoğu’dan kıpırdanmalar başladı, hükümet de hemen hareketlendi. Bu çok fırsatçı bir tutum ve esasa yönelik değil. Küçük bir ayrıntıyla durumu kurtarmak istiyorlar.”Hükümet, HDP ve PKK lideri Öcalan arasında sürdürülen çözüm süreci görüşmelerinde gelinen son noktada süreç, 7 maddelik bir paketle yasalaşacak. Bu adımı nasıl değerlendiriyorsunuz?Pakette esasa dokunan hiçbir şey yok. Hükümet bu konuda isteksiz. ‘Masaya oturuldu’ diyoruz ama hangi masa bu? Barış dediğin şey toplumsal bir olay ve süreçtir. Bunun bir şeması, çerçevesi ve hukuki aşamaları olması lazım. Fakat yok böyle bir planlama. Yani bir niyet belirtisi var; fakat bir süreç yok.Süreç yoksa bu paketin çıkarılma amacı ne o zaman?Ne zaman ki Güneydoğu’dan silah sesleri yükselmeye başladı, olay hızlandı. Aslında devlet burada yine kendini koruyor. Teşhisin yapılamadığına ilişkin bir şey daha var; dağdan geleceklerin rehabilitasyonu. Yani hastalıklı da bunları rehabilite edecekler. Adamlar inandıkları bir dava için dağa çıkmış. Beğenelim beğenmeyelim hayatlarını koymuşlar ortaya. Sen bunlara hasta muamelesi yapıyorsun. Bunun dünya terminolojisindeki adı; reentegrasyondur. Yani topluma yeniden uyumunu sağlamak. Sen ‘bunları rehabilite edeceğim’ dediğin zaman olayı anlamamışsın ya da anlamak istemiyorsun demektir. Zira o teşhis, sorunun teşhisi değil.İki taraflı bir denge politikası mı güdülüyor?Bu soğutma politikasıdır. Yani alev söndürülüyor; fakat için için yanmaya devam ediyor. Kürtler için şu andaki durum çözümün başlangıç noktası. Ama anladığım kadarıyla AKP’nin temsil ettiği kesim için sonuç. Daha ileri bir adım atılmıyor. Bunlar taktik hamlelerse bu ülkeye yazık ediliyor. Zaman kazanmak ve seçim için yapılıyor. Seçimlerden önce tabanın tepki duyacağı bir şey yapmamak için ayak dirediler.Kürt hareketi son kozunu cumhurbaşkanlığı seçimleriyle mi kullanacak?Seçimler bir baskı aracı. Restleşmeyi engellemek için çıkarıyorlar bu yasaları. Bütün bunlar zamana oynamanın göstergesi. Kürt sorunu büyük Türkiye barışının sadece bir parçası. Türkiye’de devletle toplum sorunludur. Toplum devletine küs. Ancak AKP de devletin bütün fonksiyonlarını üzerine aldı. Devlet gibi hareket etmeye başladı.Karşımızda devletleşen bir AK Parti var öyleyse...Evet. Hükümet giderek devletleşiyor ve devlet reflekslerini kullanıyor. Halbuki AKP’nin en büyük çıkışı devlete karşı toplumu örgütlemek ve onun gücüyle siyaset yapmaktı. Şimdi toplumu dışarıda bırakan devlet eliyle bir siyaset yapmayı tercih ediyor. Türkiye güya demokratik bir ülke. Sokağa çıkanın başına neler geliyor görüyoruz; insanlar ölüyor, kör oluyor.O zaman bir arpa boyu yol alamamışız...Bir arpa boyu aldık. ‘Tek adam’lar farklılaştı sadece. Tek önder vardı şimdi de tek ama başka bir önder var. Türkiye’nin en büyük sorunu farklılıkları kabul edemeyip bunlar üzerinden birlik üretmemek. Hepsi birbirine benzesin; tek parti, tek lider, tek din, tek millet... Bu farklılıkları yok saydık, bir adım daha ileri gidersen senin gibi olmayanı yok etmeye varır bu. Çözüm sürecinde de aynı durum söz konusu. O yüzden de çözülemiyor.Süreci eleştirenler de ‘Siz çözüme karşısınız’ yaftasını yiyor. ‘Şehit cenazesi gelmiyor’ denilerek sorunların üstü mü örtülüyor?Şehit cenazesinin gelmemesi ön şart başlangıcıdır. Siz bunu sonuç olarak görürseniz daha fazla ilerleyemezsiniz. Uluslararası arenada barış sürecinin silahsızlanma, reentegrasyon gibi aşamaları var. Şu anda silahlar sustu, bırakılmadı. Silahlıların ne olacağı bilinmiyor. Süreç dediğinin başı, sonu ve aşamaları bellidir. Müzakere edilerek hukuki ve siyasi olarak anlaşılması lazım. Ancak ne olduğunu bilmiyoruz ki.Neden bu kadar tepkilisiniz hükümete?Kürt sorununun tartışılmaya başlamasına 95’teki raporla birlikte vesile oldum. Neden şimdi herhangi bir konuda gelip bize sormuyorlar. Burada barıştan, Türkiye’nin demokratik dönüşümünden söz ediyoruz. Bütün toplumla müzakere edilmesi gerekiyor. Bunun yapılmaması demokrasiyi hazmetmemektir. Çok isterdim ki hükümet kendileri gibi düşünmeyen insanların da görüşlerinden yararlansın. Şimdi çalışmalar yapılıyor, çalıştaylar düzenleniyor. Bizim gibi yıllarını bu işlere vermiş insanların bunlardan haberi bile yok. Böyle bir şey ancak dünyada buyurgan yönetimlerde olur. Anlaşılan bizlere pek güvenmiyorlar. ‘Ben bunun tekeline sahibim ve iktidar olduğum için de benim dediğim geçerlidir’ bakış açısı çok amatör bir iktidar ve güç anlayışı.Sınırları belli olmayan bir savaş kapıdaÇözüm sürecinde bundan sonra bizi ne bekliyor?Eğer şu andaki Irak’ta Özerk Kürt Yönetimi bağımsızlık ilan eder ve onun üzerine giderlerse PKK da savunmada onun yanında yer alacaktır. Türkiye’deki PKK’nın gücünün de ancak askeri olarak önlenmesi aşamasına gelir ki bu da; büyük çaplı sınırları belli olmayan bir savaş demektir. Şimdiye kadar ne oluyordu, daha çok devletin güvenlik güçleriyle PKK arasında Güneydoğu ile sınırlı kalıyordu. Şimdi bu bağımsızlık savaşına yönelirse Türkiye’nin her yerine yayılabilir.Türkiye, bir Türk-Kürt fay hattına doğru mu gidiyor?Böyle giderse evet. Güneydoğu’dan kıpırdanmalar başladı, hükümet hemen hareketlendi. Bu çok fırsatçı bir tutum. Bu davranış esasa yönelik değil. Küçük bir ayrıntıyla durumu kurtarmak istiyorlar. PKK da zaten ‘güvenmiyoruz’ diyor. Bunları söylediğim için de hain konumuna düşerim. Şimdiye kadar olacakların hepsini senelerce öncesinden söyledim. Engellenmediği için bugüne geldik. PKK artık bugün sınır aşan bir askeri değil, siyasi güç.PKK’nın devletleşmeye gitmesi söz konusu mu? KCK anayasasının temelinde konfederal devlet kurmak fikri var zira...Ancak eşit yurttaşlık, çoğulculuk, yerinden yönetimin geçerli olduğu bir Türkiye gerçekleşmezse bu dediğiniz şey söz konusu. Kürtler her seferinde söylüyor, biz Türkiye bütünlüğü içinde haklar arıyoruz. Ama başta ayrı bir devlet istiyorlardı. Eğer bugün Kürtler Türkiye’den ayrılmak isteseydi bu gerçekleşirdi. Fakat Türkiye, Kürt sorununu çözmeyip Türkiye Kürtlerini PKK’nın güdümünde tuttu. PKK da Ortadoğu’da değişen politikalardan yararlanarak Türkiye sınırları dışında uluslararası bir güç oldu. Suriye’deki Kürt bölgesinde de PKK hakim. Türkiye’nin bu gücü kontrol etmesi artık mümkün değil. Bunu anlatmaktan dilimde tüy bitti.Bölgede süreç öncesine dönüş sinyalleriÇözüm sürecine her kesimden destek verilirken hükümet de Meclis tatile girmeden 7 maddelik yeni paket açıkladı. Ancak son dönemde Diyarbakır’da yaşanan toplumsal olaylar ve yol kesme hadiseleri bölgedeki barış havasını olumsuz etkilemişti. Zaman’ın istihbarat kaynaklarından elde ettiği bilgiler de sürecin pamuk ipliğine bağlı olduğunu gözler önüne seriyor. Edinilen bilgilere göre; PKK-terör örgütü hem güvenlik güçleri hem de bölge halkı üzerinde beş maddelik baskı planını devreye soktu. Örgütün; vergilendirme, eğitim, yönetim, adalet ve güvenlik aşamalarında süreç öncesine dönme sinyalleri verdiği gözleniyor.HPG mührü ile görevlendirilen milisler vasıtasıyla halktan vergi adı altında para toplanıyor. İnşaat, HES, baraj ve havaalanı ihalelerine doğrudan etki ediliyor.10 ilde 48 dershanede (Eğitim destek evleri-EDEV) 8 bin civarı öğrenciye eğitim vererek çocukları kırsala çekmeye çalışıyor. Şu ana kadar 2 bin ile 3 bin 500 arası gencin dağa çıkarıldığı bilgisine ulaşıldı.PKK özellikle kırsala katılımlar için halka ‘memuriyet’ sözü veriyor. Dağa çıkanlara ise HPG mühürlü özel Kürdistan kimlikleri veriyor.Özerk baro ve özerk mahkemeler için girişimler başlatılıyor. Hakkâri Barosu’na bağlı bazı avukatların barodaki görevlerinden istifa ederek Kürdistan Hukukçular Birliği Meclisi adı altında bir oluşum başlattıkları öne sürülüyor.Kalekol ve karakol yapımına direnen örgüt militanlarının teknik takibe yakalanmamak için yurtdışından temin edilen kriptolu telsizleri kullandıkları iddia ediliyor.Hâlâ sorunun bir tanımı yokArtuklu Üniversitesi, anadilde eğitim için 1000 yüksek lisans eğitimli Kürdolog yetiştirdi. Ancak bunların istihdamı için somut adım atılmadı. Yine aynı üniversitede ilkokullarda her sınıf için Kürtçe kitaplar hazırlandı. Ancak ‘başla’ talimatı verilmedi bir türlü.Nedeni ne olabilir?Kürtçe basılan kitapları gözümle gördüm. Çünkü hükümet bu konuda adım atmak istemiyor. Çözüm diyoruz ama çözüm bir sorun tanımı üzerinden gerçekleşir ve teşhisle başlar. İşin garibi hâlâ sorunun bir tanımı yok. Nedir bu kafa karışıklığı? Güya AKP önde gelenleri geçenlerde Diyarbakır’da bir çalıştay düzenledi. Çalıştaya da kendi kafalarındaki adamları götürdüler. ‘Biz buraya terörizm sorununu çözmeye geldik’ diyorlar. İşin komik tarafı ne biliyor musunuz, teşhis yok hâlâ.

    0 0

    İstanbul ve Ramazan dendiğinde akla gelen iki yer vardır; şehrin manevi dinamiği kabul edilen Eyüp Sultan ve Sultanahmet Meydanı. Ramazan’ın girmesiyle birlikte İstanbullular iftar yapmak için her iki mekanı da doldurur.Sultanahmet’te karşılıklı okunan ezanlar arasında, eski At Meydanı’nda ve havuz kenarında çimlere kurulan sofralarda tatlı bir telaş başlar. Çocuklar ilk oruçlarını tutmanın, aileler de mekanın huzur veren atmosferinde olmanın sevincini yaşar. Tarihin tam kalbinde, Ayasofya’nın, Sultanahmet Camii’nin yanı başında açık havada iftar etmenin zevki bir başkadır. Az ilerisi cihan imparatorluğunun merkezi Topkapı Sarayı... Antik Mısır’dan gelen dikili taşın gölgesinde, çimlerin üzerine kurulan sofralar, Halil İbrahim sofrasını andırır. ‘Ramazan bereketle gelir’ sözü bu mütevazı sofralarda gerçeğe dönüşmüştür. Kalabalığı merakla izleyen turistler bu sevince restoranların dışarı attığı masalarda ya da dağıtılan iftariyelikleri alarak ortak olur.Alman Çeşmesi önünde yapılan mehteran gösterisi en çok çocukları sevindirir. Büyükler de müziğin ritmine kendini kaptırır. Sultanahmet Camii’nin minarelerine asılan “Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan” mahyası gökyüzünün alaca karanlığında bir gerdanlık gibi ışıldar. Ve o ışıltılı gökkubbeye yükselen Allahuekber sesleriyle oruç açılır. İftar sofrasına eller uzanır. Kısacası Ramazan Istanbul’a; İstanbul’da da Sultanahmet’e çok yakışıyor.

    0 0

    Avustralya’da Homebush Körfezi’nde yüzen bu 102 yıllık eski askerî gemi, gövdesinde 40 yıldır büyüyen gür ve sağlıklı bitki örtüsüne ev sahipliği yapıyor.Önceleri SS Corrimal olarak bilinen ve 2. Dünya Savaşı’nda terkedilen SS Ayrfield'in kocaman gövdesi 40 yıldır büyüyen mangrov ağaçlarıyla birlikte inanılmaz bir görüntüye sahip.Geminin üzerindeki ormanın oluşturduğu Mangrov ağaçları ve çalılıkları, yarı tropik ve tropikal bölgelerde kıyıda tuzlu ya da acı sularda büyüyor. Bu nedenle bu ağaçlar gemiye güzel ve etkileyici bir görünüm sağlıyor. Fotoğrafçılar da bu görüntünün hayranı ve fotoğrafçılar için oldukça popüler bir alan. Yapraklarını dökmeyen ağaçlardan oluşan Mangrovlar, hem nemli hem de kuru iklim bölgelerinde görülebiliyor.SS Ayrfield isimli bu gemi İngiltere’de 1911 yılında inşa edildi ve 1912 yılında Sydney’de tescillendi. Gemi eyalet hükümeti tarafından satın alındı ve 2. Dünya Savaşı boyunca Pasifik bölgesinde konuşlanan Amerikan taburlarına erzak nakliyesinde kullanıldı. 1972 yılında SS Ayrfield parçalanması için Homebush Körfezi’ne gönderildi. Burada, geminin gövdesi parçalanmasına rağmen iskeleti üzerinde yaz kış yeşil kalan Mangrov ormanı yeşerdi. 102 yıllık bu yüzer orman Google'ın uydu haritalarında bile rahatlıkla görülebiliyor.

    0 0

    Geçtiğimiz hafta medyaya yansıyan beş kadın cinayeti işlendi. Haziran ayında 17, bir yıl içinde ise tam 600 kadın öldürüldü. Canını kurtarmak için polis koruması isteyen, kimlik bilgilerini değiştiren, yetmedi yaşadığı şehri terk eden, o da yetmeyince sığınma evine giden kadınlar...Hepsi henüz devlet tarafından tanımlanmayan ‘erkek terörü’ mağduru. Kadının hayat hakkına böylesine kasteden zihniyetin rehabilitesi uzun yıllar alacak bir umutsuz vaka. Bu vahşeti en acil şekilde engelleyebilecek mekanizma ise devlet ve yasalar. Ne dini değerlerin ne vicdanın ne de toplumun önüne geçebildiği cinayetlerin son bulması için beklentiler de bu yönde. Ancak uygulanmayan koruma kararları ve adaletsiz sonuçlanan cinayet davaları sebebiyle caydırıcı hiçbir unsurla karşılaşmayan erkekler, cinayet işlemeye devam ediyor. Adalet Bakanlığı, üç yıl önce kadın cinayetlerinin 2002’den beri yüzde 1400 arttığını açıkladıktan sonra bir dizi yasal düzenleme yapmıştı. Hiçbir azalma göstermeden devam eden cinayetler ise düzenlemelerin pek de işe yaramadığını gösteriyor. Uzmanlara göre ise asıl sorun yasaları uygulayan mekanizmalarda. Örneğin koruma isteyen kadına bir vali yardımcısı, “en fazla ölürsün, ölümden kaçış yok.” diyebiliyor. Nitekim valilikten bu cevabı alan Gülşah Aktürk, iki yıl önce sığındığı ailesinin yanında öldürülmüştü. Boşandığı eşi tarafından tehdit edildiğini söyleyen başka bir kadın ise polisin, “Sen de sürekli gelip bizi meşgul ediyorsun, dilekçe için harcadığımız kâğıtlara yazık.” cevabıyla karşılaşıyor. Şiddet gören kadının yanında devletin olmadığını gösteren en açık delil ise katillere verilen yetersiz cezalar. Örneğin eşini döverek öldüren adama davada takım elbise giydiği için ‘iyi hal’ indirimi veren hâkimler, kadın cinayeti davalarını takip eden herkesin malumu. Sivil toplum kuruluşlarının ortak talebi ise en azından mevcut yasaların düzgün uygulanması ve hâkimlerdeki kadın cinayetini basite alan zihniyetin değişmesi.Önlenemeyen bu gidişata dur demek için mücadele eden kuruluşlardan biri de Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. Kızı öldürülmüş ailelerle birlikte davalarını takip eden, Meclis’e çözüme yönelik önergeler sunan platformun genel temsilcisi Gülsüm Kav, kadının hak arama mücadelesinde devlet desteğinin önemine dikkat çekiyor. Onlara göre her gün tekrarlanan kadın cinayetlerinin yasada tanımlanması gerekiyor. Bu caydırıcı ceza ve devletin kadının yanında olması anlamına da geliyor. Uzun uğraşlar sonucunda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın davalara kadın adına avukat göndermeye başladığını anlatan Kav, “Bu bile erkek adına caydırıcı olabiliyor. Boşandığı eşine karşı tehditler savuramıyor.” görüşünde. Onun gözlemine göre eskiden boşanma evresinde barıştırmak için çabalayan aileler, bugün kızının hayatını kurtarmaya çalışıyor. Hatta öldürülen kızından sonra bütün kadınlar için mücadele etme adına başka davaları takip eden aileler var. Platformu Türkiye’de feminist mücadele veren kurumlardan ayırt eden taraf da acı çeken bu ailelerin aralarına karışmaları. Derneğin kurucuları arasında kızını kaybetmiş aileler de var. Ve diğer davaların sonucunu etkin bir şekilde takip ediyorlar.Öldürüldüklerinde, koruma başvurusu çantalarından çıkıyor“Aslında neredeyse bütün kadın cinayetleri aynı hikâyeye sahip.” diyen Gülsüm Kav şöyle devam ediyor: “Öldürülen kadınlarımızın hemen hepsi boşandıktan sonra ekmek parası kazanmaya çalışıyor. Kendi onurunu koruma mücadelesinde can veriyor. Boşanmak istediğinde o ölüm tehdidini görüyor. Buna rağmen kararından vazgeçmiyor.” Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu da öncelikle bu tehditlere karşı koruma kanununun uygulanması için çalışıyor. Ancak yasalarla açıklanamayacak sayısız engel söz konusu. Örneğin korunma talebine aylar sonra cevap gelebiliyor. “Kadınlar öldürüldüğünde başvuru kâğıtları çantalarından çıkıyor.” diyen Gülsüm Kav, devleti bu konuda biraz daha kafa yormaya davet ediyor. Kadın cinayetleri incelendiğinde birçoğunun öldürülmeden önce koruma talebinde bulunması da Kav’ın sorusunu haklı çıkarır nitelikte.Bu ihmaller sonucunda kadın öldürüldüğünde ise en azından ceza kanununun adil uygulanması gündeme geliyor. Katilin cezasını hafifletmek için adeta bin dereden su getiren mahkemelerin en yaygın yöntemi haksız tahrik indirimi. Erkeğin iddia edeceği herhangi bir suçlamayı doğru kabul ederek uygulanan ceza indirimleri aileleri isyan ettiriyor. Suçlamalar ise genellikle öldürülen, kendini savunamayacak kadının onurunu zedeleyecek ‘namus’ meseleleri etrafında dönüyor. Yargıtay’ın son dönemde haksız tahrik indirimiyle verilen cezaları bozduğunu anlatan Kav, “Bu kez de pişmanlık indirimi devreye girdi. Hâkimler resmen katilin cezasını hafifletecek yollar arıyor. Çünkü Adalet Bakanlığı’ndaki kadının hayatından çok erkeğin konforunu düşünen zihniyet bütün yargıya yansıyor.” görüşünde. Kanıtı ise eşine şiddet uyguladığı için evden uzaklaştırma veren yasada erkeği düşünüp, “Bir daha evine nasıl dönecek, acaba bu kanun iyi mi oldu?” diyen Adalet Bakanlığı Müsteşarı. ‘Katilin mahkemede kravat takması iyi hal sebebi olmamalı’Hâkim ve savcıların kadın cinayeti davalarında caydırıcı ceza vermediğini savunanlardan biri de Kadın Haklarını Koruma Derneği Başkanı Gönül İşler. Kendisi de hukukçu olan İşler, çok uzun yıllardır şiddet mağduru kadınların davasını gönüllü takip ediyor. İşler de tıpkı diğerleri gibi bu tür davalarda karar mekanizmasının sürekli bir ceza indirimi çabasında olmalarından şikâyetçi. Katilin haksız tahrik alamazsa iyi hale başvurduğunu anlatan İşler, “Savcı, kravat takıp, davada boynunu hafif yana bükene iyi hal veriyor. Adam insan öldürüp karşına gelmiş, döverek öldürmüş karısını. Karşında boynunu bükmesine nasıl iyi hal indirimi verirsin?” diye duruma isyan ediyor. Bu tür davalarda hâkim ve savcıların büyük yanlışları olduğunu söyleyen İşler şöyle devam ediyor: “Kadının çektiklerini nazara bile almıyor. Verilen kararlar hep erkeklerin lehine. Aslında burada kadına karşı kasıtları var diyemeyiz. Ancak savcı akıl etmiyor. Kadının insan olduğunu kabul etmeliler. Kadın-erkek yok. İnsan var. Tahrik indirimi falan olmamalı.”Şiddetin dayanağı din değilÖnlenemeyen kadın cinayetlerinin birinci sebebi hiç şüphesiz toplumdaki yozlaşma. Dolayısıyla toplumda hatırı sayılan imam veya diğer kanaat önderlerine de önemli görevler düşüyor. Ancak dindar camia bu soruna duyarsız kalmakla eleştiriliyor. Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi de şiddet uygulayan ve dini geleneksel yaşayanlara hazırladıkları bir bildiriyle sesleniyor. Bildirinin bir kısmı şu şekilde: “Bazı ayetlerin farklı yorumlarıyla kadını; itaat etmediğinde, eşleriyle tartıştıklarında veya zina yaptıklarında dövülebileceği şeklinde fetvalar veriliyor. Fakat yüce dinimizin Sevgili Peygamberi Muhammed (sav) İfk hadisesi diye bilinen olay henüz aydınlatılmamış ve eşinin zina ettiği düşüncesi toplumda yayılırken ne Hz. Aişe ile tartışmış ne de O’nu dövmekten söz etmiştir, onunla bir müddet yataklarını ayırmış ve Aişe (r.a) da bu durumdaki rahatsızlığından sebep babasının evinde bir süre kalmak için evden ayrılmıştır. Allah (celle celaluhu) tarafından tüm iftiralar yalanlanıp aydınlatıldıktan sonra da tekrar Aişe validemizle birlikte yaşamaya devam etmişlerdir.” Günümüzde kadına şiddet ve cinayet vakalarının çoğu kadının eşinden boşanmak istemesi, nişanlanan kadının nişandan vazgeçmesi gibi sebepler dolayısıyla gerçekleşiyor. Allah Resulü (sav)’nün hayatını okuduğumuzda belirli sebeplerden kendisini eşinden boşamasını isteyen kadınlara zorluk çıkartmamış ve güzellikle onların eşlerinden ayrılmalarını sağlamıştır. Halkımız arasında yaygın bir yanlış anlayış olan boşanmak isteyen kadının kötü imajı değiştirilmeli ve insani kaygılarla toplumumuzu bu tür zulümlerden kati surette uzak tutmaya çalışmalıyız.İtiraz edilen davalardan bazılarıBütün polisler Gezi’de, sana koruma veremeyizMuhterem Göçmen, İstanbul’da geçtiğimiz yıl Gezi dönemi süresinde defalarca koruma isteğinde bulunuyor. Ancak her defasında, “Bütün polisler Gezi’de.” cevabını alıyor. Savcı daha önceki bir şikâyette ise gözaltına alınan adamı arka kapıdan bırakıyor. Kız kardeşi de bunun tanığı. Muhterem daha sonra çalıştığı kuaförde bıçaklanarak öldürüldü. Ablasının sözü ise durumu özetliyor: “Katilin eline bıçağı savcı verdi.” Sanığın davası bu yıl sonuçlandı. İyi halden indirim verilen karara itiraz edildi.Kanser tedavisi görürken öldürüldüDavası 16 Temmuz’da başlayacak kadın cinayetlerinden biri de Ayşe Topçu’nun öldürülmesi. Durumu daha vahim kılan ise Ayşe’nin bu sırada kanser tedavisi görmesi. Ütü yaparken eve gelen kocasıyla aralarında tartışma çıkan Ayşe orada öldürülüyor. Abisinin aldığı duyuma göre katil haksız tahrik indirimine başvuracak. Mazereti ise kanser hastası eşinin psikolojisi bozuktu ve eşini tahrik eden, sinirlendiren sözler söylemesi.20 kere koruma talebinde bulunmuşEmine Yayla öldürülmeden önce tam 20 kez koruma talebinde bulunmuş ancak verilmemiş. Çareyi Sakarya’daki ailesine sığınmakta bulan Emine, babası evden uzaklaştığı bir sırada eski kocası tarafından öldürülüyor. Dava haksız tahrik indirimiyle sonuçlandı. Çünkü katilin iddiasına göre Emine ölmeden önce kocasına çocuğunun ondan olmadığını söylüyor. Ancak yapılan DNA testlerine göre çocuk ona ait. Emine’nin böyle söylediğine dair hiçbir şahit yok, söylese bile bunun ancak boşanma sebebi olabileceği gerekçesiyle karara itiraz edildi.Apaçık cinayet girişimine yaralamaya teşebbüs kararıZeynep Ç. boşandıktan sonra yedi yaşındaki çocuğunun babasından nafaka alamadığı için çalışmak zorunda kalır. Bir fabrikada işe girer. Boşanmasına rağmen kadının çalışmasına itiraz eden kocası fabrikanın girişinde önce güvenlik görevlisini yaralar. Daha sonra Zeynep’e bir buçuk metreden altı el ateş eder. Hukukçulara göre apaçık bir öldürme teşebbüsü olan olayda yaralamaya sebebiyetten dava açılıyor. Mahkeme kabul ediyor. Daha sonra yapılan itirazla dava, öldürmeye tam teşebbüse çevriliyor.

    0 0

    Dört bakanla ilgili yolsuzluk soruşturmasının 2015’e kalmasını ‘güvensizlik ve şeffaf olmayan bir yapı göstergesi’ olarak tanımlayan Prof. Dr. İştar Gözaydın, toplumun yolsuzluk karşısındaki sessizliğini sindirilmiş bir ahlâkın olmamasına bağlıyor.Prof. Dr. İştar Gözaydın, Doğuş Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı. Yirmi beş yıldır din ve devlet ilişkileri, insan hakları, Diyanet İşleri Başkanlığı ve din özgürlüğü üzerine çalışıyor. Aynı zamanda idare hukukçusu olan Gözaydın ile yolsuzluk soruşturmalarının neden ertelendiği, toplumun kadir devlet algısı, Türk siyasal hayatındaki otoriterleşme temayülleri, devlet, din ve şeffaflık konuları üzerine konuştuk.‘Yetti artık devlet, yolsuzluk, çeteler’ diyorsunuz ama dört bakanla ilgili yolsuzluk fezlekesi 2015’e kaldı. Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?Acilen çözülmesi gereken meselelerde birtakım ertelemelere gidildiği ve hatta çözülmeden bırakılmaya çalışıldığı aşikâr. Ne sebeple böyle bir ertelemeye gidiliyor? Önemli olan bu sorunun cevabı. Muhtemelen yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerini etkilesin istemiyorlar. Daha önce bunu yerel seçimlerde de gördük. Sürekli bir erteleme, ileriye atma eğilimi var. Bu da güvensizliğin ve hiç de şeffaf olmayan bir yapının göstergesi. Oysa olması gereken bu şekilde bir iddia olduğunda bir an önce böyle bir şeyi çözüme kavuşturmak. Ancak burada çok açık bir siyasi tercih yapılıyor ve bir korumaya gidiliyor. Bizden olanı koruyalım mantığı.Toplumun yolsuzluklar karşısında sessizliğinin sebebi ne?Ben toplumdaki sorunlardan birinin ne yazık ki sindirilmiş bir ahlâkın olmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Herkes bir şekilde aslında işine geleni, kendisi için hayırlı olanı tercih ediyor. Ahlâki bir standart yok. Bir ahlâksızlık varsa, herkes bunu kendi yandaşı olup olmamasına göre değerlendiriyor. Herkes kendisine dokunmayan çözümleri uygulamayı tercih ediyor. Bu sadece AK Parti yönetimine has da değil. Her kurumda bu mevcut. Ne yazık ki siyasette, birtakım iktidar imkânları başkasında olduğunda eleştirilirken, iktidara gelindiğinde bizzat benzer bir gücü kullanmakta kimse beis görmüyor.İktidar değişse de devlet aklı değişmiyor yani…Ne yazık ki öyle. Bunun referansı ister dinsel ister ladini olsun bu bir etik ya da ahlâk eksikliğinden kaynaklanıyor. Ama ne yazık ki bu tartışılarak düzeltilecek bir şey değil. Konuşarak ahlâklı olunamaz. Hep birlikte ortak dert edinip, akıl üretmek lazım.Çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda yolsuzluk, rüşvet gibi konuların önemsenmemesi din ve ahlâk çerçevesinde nasıl ele alınmalı?Ahlâk öyle bir şey ki, referansının din olması gerekmez. Bu insanın direkt kendisiyle alakalı. İster daha yüce bir varlıktan isterse bizzat kendi vicdanından korkar. Kimi insan kendisiyle hesaplaşmasında o hesabı verebiliyor mu veremiyor mu derdinde olmalı.Açık Radyo’da ‘Haklarımız’ diye bir program yapmıştınız. Türkiye’de toplum haklarını biliyor mu? Hak arama hâlâ devlete başkaldırı olarak mı görülüyor?Hem öyle hem değil aslında. Evet, bir kadir devlet algısı var Türkiye toplumunda. Salt hukukta değil, siyasi katılım bağlamında düşündüğümüzde de aynı tablo ortaya çıkıyor. Yıllardır hep sivil toplumun zafiyetinden bahsedilir. Vatandaş olanın ne kadar böyle bir derdi var o da ayrı. Sivil toplum Türkiye’de devletin imkânlarından faydalanmaya çalışır. Devletten bağımsız bir yapı yerine, her zaman için bir şekilde bu yapının korumasını, patronajını tercih eden bir siyasi kültür hâkim. Bileşik kaplar aslında. Devlet anlayışından da kaynaklanıyor. İki farklı devlet anlayışı vardır literatürde. Biri terminolojisinde devlet gücü kamu kudreti gibi kavramlarının olduğu kıta Avrupa’sı sistemi. Diğeri ise bireyle devletin daha çok sözleşmesel bir ilişkide olduğu kabul edilen Anglo Amerikan yapıları. Kadir devlet kabulünden ‘Ben vergimi veriyorum devlet de bana istediğimde hesap versin’ anlayışına geçmek; siyasi kültürün değişmesini sağlamak kolay değil. İnsan öğesi, psikolojisi, zihniyeti ve ahlâkıyla alakalı her şey.İnsanlar başlarına bir şey gelecek diye tepki veremiyorSon zamanlarda yaşanan birtakım hadiselere, olup biten her gelişme karşısında Türkiye toplumu neden tepkisiz?Nasıl olsa benim ses çıkarmamın bir etkisi olmayacak, nasıl olsa devlet bildiğini yapacak anlayışı yatıyor. Komplo teorilerine meyyal olmamızın da bunda etkisi var. Nasıl olsa başka güçler bunu halledecek gibi varsayımlar da işliyor olmalı. İfade özgürlüğünün problemli olması da belirleyici. İnsanlar başlarına bir şey gelecek diye tepki veremiyordur belki de.Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucularındansınız. Uludere, Soma ve benzer birçok olayda vahim insan hakları ihlallleri mevcut. İnsanların haklarının verilmesi için daha ne kadar canın kaybolması gerekiyor?Uluslararası sözleşmelerin yerine getirilmiş olması gerekirken, 300’den fazla insan ve ailesi açgözlülüğün ve hırsın kurbanı oldu. ‘Hak verilmez alınır’ düsturuna inanıyorum ben. İnsan hakları öyle bir alan ki, bu alandaki paydaşların gereken taleplerde bulunup sistemi zorlaması gerekir. Verilmekle olunacak bir şey değil, kazanılması gereken bir mücadele var.Siyasetteki kutuplaştırıcı söylemler de insan hakları ihlaline girer mi?Evet, insan hakları ihlali olarak değerlendirilebilir. Burada toplumsal ve kültürel bir sorun yatıyor. İktidar sahipleri ne zamanki kendi iktidarına, çoğunluğa sahip olduğunu düşünüyor, o anda bunun mutlak olduğuna vehmediyor. Böyle olunca tek doğrunun kendisi olduğunu düşünüyor. Gücü elinde bulunduran pek çoklarına mahsus ne yazık ki. Dolayısıyla önemli olan bu vehimden kurtulabilmek. Mutlak iktidar diye bir şey söz konusu değil. Bu dönem için tercih edilmiş bir siyasi yapının olması, bir süre sonra başka siyasi yapıların tercih edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Burada önemli olan azınlığın sesine, sesi çıkmayana da imkan verilebilmesidir. Bu sağlanabilirse ki, zor bir şeyden bahsediyorum, ciddi bir yapı oluşturulabilir.Türk siyasal hayatında otoriterleşme temayülleri ne gibi sonuçlar doğurdu? Bugünkü otoriterleşme süreci nasıl bir yere evrilir?Nasıl bir yere evrilir bilmiyorum ama yurttaşın sınırlarını zorlamamakta fayda var. Demokratik ve en ufak şiddete imkân vermeyen yöntemlerle değişimin yapılması gerekiyor.Şeffaflık ve devlet ilişkisini bu bağlamda ele alacak olursak, nasıl bir sonuç çıkıyor?Şeffaflık, Türkiye siyasi kültürünün alışık olmadığı ve çok tercih etmediği bir kavram. Devlet yapılanması içinde öyle şeyler vardır ki her şeyin açık açık ortada olması söz konusu değildir. Ama gerektiğinde hesap verilebilirliğin ve şeffaflığın sağlanabilir olduğu, sağlıklı bir yapı olması gerektiği kanaatindeyim.Devlet siyasası içinde Diyanet’in farklı bir ses çıkarma imkanı yokUzun yıllar Diyanet İşleri üzerine çalışmalar yaptınız. Diyanet’in yolsuzluk konusunda bir açıklama yapmamış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Son tahlilde Diyanet devlet yapılanması içinde, devletin idari bir birimi. Diyanet’in Türkiye’nin din devlet ilişkileri açışından önemli olduğu kanısındayım. Diğer yandan merkezi bir yapılanma içinde bir birim olmasının da etkili olduğu aşikar. Devlet siyasası içinde farklı bir ses çıkarmasının pek de imkanı yok. Ama mesela Soma konusunda ilginç bir çıkış yaptı. Buradan bir olumlu ya da olumsuz önerme yaptığım anlaşılmasın. Sadece fotoğrafı çekiyorum. Fotoğraf da bu.Türkiye’de din, birey ve toplumlar üzerinde ne kadar etkili?Toplum ve dinin belirlenme ve oluşma yönünden birbirleri üzerinde etkin olduğu bir olgu. Türkiye’de tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte, toplumsal yapıda meydana gelen değiştirme dinde de değişmeye yol açtı. Yeni toplumsal yapıda din yeni bir içerikle, yeni bir konum kazandı. 1980’ler sonrasında bütün dünyada olduğu gibi bu coğrafyada da modernitenin eksik bıraktığı maneviyat ihtiyacı görünürlük sağladı. Koşullar ve insani faillik dolayısıyla dinin yerelleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Türkiye de coğrafyası gereği farklı toplulukların etkileşimiyle ve kültürel yapısıyla kendi Müslümanlık anlayışlarını üretmiş durumda, cemaatler ve camialar bunun ifadesi.Dindarlığın ölçüsü ne olarak görülüyor?Türkiye söz konusu olduğunda monolitik düzeyde bir dindarlıktan veya dinsellikten söz etmenin imkansız olduğu açık. Ancak, dindarlığın yansıma biçimleri, pek çok açıdan, özellikle de kültürel bağlamlar dikkate alındığında, bariz farklara sahip; bu da Türkiye’nin zenginliği.Hizmet Hareketi, Kürt sorunu ve kadın meselesine daha çok eğilmeliGülen hareketiyle ilgili çalışmalarınız da var. Geçmiş ve şimdiki durumu değerlendirildiğinde hareketin Türkiye’nin dönüşümüne nasıl bir etkisi oldu?Her ne kadar şimdilerde ilginç bir dönemden geçiyor olsa da, hareketin başta eğitim olmak üzere yaptıkları hizmetin yararlı olduğu kanaatindeyim. Değişime açık olan Hizmet Hareketi’nin çeşitli nedenlerle belli alanlarda daha iyi dönüşümler sağlayacağını düşünüyorum. İçinde bulunduğumuz dönem de buna fırsat veriyor. Hareket şimdiye kadar daha mesafeli olduğu veya belli tavırlar almayı tercih ediyor gibi göründüğü alanlarda bir vicdan muhasebesi yapar, yeniden kavramlarını gözden geçirir ve bunları ortaya koyarsa Türkiye’ye katkısı, evrenselliği ve kendi hizmetlerinin devamlılığı adına çok yararı olur.Hangi alanlar bunlar?Milliyetçilik, Kürt sorunu ve kadın meselesi. Toplumsal cinsiyet rolleri üzerinde daha fazla kafa yorup birtakım dönüşümlerin sağlanmasına katkıda bulunabilir. Kendi çizgileri ölçüsünde mümkün olan çerçevede insan hakları ve demokrasi konusunda katkıda bulunacaklarına inanıyorum.

    0 0

    Öğrencilerin tribünde kendilerini izleyen yakınlarının önünden geçip gittiği ve sonunda kep fırlattığı klasik mezuniyet törenleri geride kaldı. Şimdi yeni moda, pankart açmak. ODTÜ’nün açtığı kervana diğer üniversiteler de katıldı. İşte pankartlı mezuniyet törenlerinin kısa tarihi.Gezi olayları Türkiye’de birçok şeyi değiştirdi fakat bunlar arasında en kalıcısı, sanırız gençler arasında yeni bir dil oluşturması oldu. Olaylar sırasında bazıları gerçekten ‘orantısız zeka ürünü’ diye nitelendirilebilecek çok özgün pankartlar açılırken, zaman zaman da bazı kesimleri incitebilecek söylemler ve ‘ulusalcı’ sloganlar dile getirildi. Çok beğenildiği de oldu eleştirildiği de. Fakat şöyle bir gerçek ortaya çıktı ki, bundan böyle ‘90’lılar ve sonrası’ olarak adlandırılan kuşak, siyasetçilere olan tepkilerini de kelime oyunlarından oluşan bu yeni dil ile yapacaktı, gündelik hayata dair esprilerini de. İşte Gezi olaylarından kısa bir süre sonra ODTÜ’nün mezuniyet töreninde yaşananlar, nurtopu gibi yeni bir trendimiz olduğuna işaret ediyordu: Mezuniyeti pankart açarak kutlamak. Evet, bu artık bir trend kıvamına geldi çünkü pankartlar ne ODTÜ ile sınırlı kaldı ne de 2013 ile. Takvimler bu yıl üniversitelerin kapanış tarihi olan haziran sonunu gösterdiğinde ODTÜ’nün mezuniyet törenlerinin yapıldığı Devrim Stadı’nda benzer içerikli pankartlar arz-ı endam etti. Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere İTÜ ve Mersin üniversiteleri gibi birçok okuldan pankartlı mezuniyet töreni haberleri geldi.Hafıza tazelemek adına pankartlı mezuniyet törenlerinin başlangıç noktasını oluşturan 2013 ODTÜ mezuniyet törenlerine bir bakalım. Genelde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinden yola çıkarak üretilen sloganlar, ne hükümet yanlısı medyanın ‘yerin dibine soktuğu’ kadar olumsuz anlamlar içeriyordu ne de hükümet karşıtlarının dile getirdiği kadar ‘masum’du.ODTÜ zekasına fazla vurgu yapılması ‘kibir’ göstergesi sayıldı mesela. ‘Benim başörtülü bacıma integral aldırdılar’ pankartı en çok tepki çeken söylem oldu. Nitekim o günlerde ‘Kabataş Olayı’ olarak adlandırılan ve başörtülü bir kadının Gezi eylemcileri tarafından dövüldüğüne ilişkin iddia henüz kamera görüntüleri tarafından çürütülmemişti. Hükümet yanlısı kesimler ‘bir kadının acısı üzerinden espri üretilmesini’ eleştirdi.Pankartlarda Bilal erdoğan ve ayakkabı kutusu vurgusuPankartlar mezun olunan bölümlerle paralel söylemler içeriyordu. Uluslararası ilişkiler bölümü mezunları, ‘Dış mihraklarla ilişkimiz yoktur’ pankartı açarken, mimarlık bölümü mezunları ‘Bu stat çok büyük AVM yapalım’ diyordu. Uçak mühendisliği bölümünün açtığı ‘Helikopteri biber gazı atın diye mi yapıyoz la’ pankartı ile mühendislik öğrencilerinin ‘Laboratuvarlarda kızlı erkekli robot yapıyorlar’ sloganı, bazı kesimler tarafından ‘sanki ODTÜ mezunları sürekli helikopter, robot yapıyorlar’ gerekçesi sunularak fazla üsttenci bulundu. Gıda mühendisliği mezunlarının açtığı ‘Biz sana biber kullanma demedik, salça olarak yine kullan’ pankartı, gençlerin bu yeni jargonunun en bariz örneklerinden biri olduğu kadar hoş bir slogandı da.2014 mezuniyet törenlerine gelince, 2013’ten farklı olarak geçtiğimiz yıl o vakitlerde henüz varlığı bilinmeyen sıfırlama, ayakkabı kutusu ve Bilal Erdoğan üzerine espriler çoğunluktaydı. Soma faciası, Gezi’de hayatını kaybedenlere yapılan vurgular, haklı bir öfkenin tezahürü olarak öne çıkarken törende bandonun Gençlik Marşı ve İzmir Marşı çalması gibi fazlasıyla militarist içerikli gösteriler, törenlerin sivil tarafına gölge düşüren cinstendi. Yine geçen yıldan farklı olarak CHP ve MHP’nin cumhurbaşkanlığı için çatı adayı olarak gösterdikleri Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ismini ti’ye alan pankartlar dikkat çekti. İrili ufaklı çok sayıda pankart, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun isminin telaffuzunun zorluğuna ilişkin kelime oyunları içeriyordu: ‘Bunca yıl metalurji diyemediniz, şimdi Ekmeleddin deyin bakalım’ ile ‘Bizim de çatı adayımız, Eklemettin, Ekleyemedin, Ekmeletfghj : ss’Diğer dikkat çeken sloganlar ise şunlar oldu: Başka ses kaydı yoksa biz mezun oluyoruz. / Bilal’e anlatır gibi anlat bize kimyayı öğretmenim. / Alo babacığım mikropları sıfırladık, sterilizasyon tamam. / Bizim elimizden kömür lekesi çıkar da, sizin elinizden kan lekesini hiçbir şey çıkaramaz. / Ayakkabı kutusundan ev yapmayı sizden öğrenecek değiliz.‘Mühendis damat arayan teyzeler biz buradayız’Twitter’da da defalarca dile getirilen siyasi içerikli bu pankartların yanı sıra bu yıl bölümlerin içeriklerine uygun ve siyasi söylemden tamamen bağımsız, özgün sloganlar da vardı ve kahkaha attırmasa da tebessüm ettirdi. İşte bazıları: ‘Mühendis damat arayan teyzeler biz buradayız’, ‘Hocam Melis’in saçı tornaya sıkıştı ağlıyor. Tuvalete gidebilir miyiz’, ‘Mezunmuşuz gibi çek panpa’. Mezuniyeti biraz uzun sürenler ‘Yalnız baya okuduk ha; 8,5 yıl’ diye pankart açarken, ‘Anneciğim seni çok seviyorum’ diye en samimi duygularını ifade eden mezunlar da vardı. Sosyal medyada da en çok ilgi çeken pankartlardan ‘Ooo devrem nasılsın? (N. Tesla)’ ise en hoş pankartlardan biriydi. Pankart geleneğine bu yıl katılan Boğaziçi mezunlarının ise ‘Çapulculuk genetiğimizde var’, ‘Kızlı erkekli mezun oluyoruz’ ‘Slogan yazacağız onu da çalacaklar’ gibi başbakanın söylemlerinden yola çıkarak üretilen pankartları basına ve sosyal medyaya yansıdı. Pankartlar saymakla bitecek gibi değil. Sloganlar, siyasi içeriklisinden mesaj kaygısızına, birazcık kibirlisinden olabildiğince masumuna çeşitlilik arz etse de değişmeyen bir gerçeğimiz var: Mezuniyette pankart yazmak in, kep fırlatmak out!

    0 0

    Kült filmlere alternatif afiş tasarlamak, dünyada uzun yıllardır yapılan bir iş. Türkiye’de de son birkaç yıldır bu işi yapan tasarımcılar var. Tosun Paşa, Hababam Sınıfı, Selvi Boylum Al Yazmalım gibi klasik filmlere afiş tasarlayan sanatçıların motivasyon kaynakları sinema tutkuları.Tosun Paşa denince akla ilk Kemal Sunal gelse de film en çok fes sahnesi ile hafızalarımızda yer alır. Tıpkı Çiçek Abbas denince gözümüzde minibüs canlanması gibi. Malkoçoğlu filmini bıyıkla özdeşleştirir, Tatar Ramazan’ın hiçbir sahnesini hatırlamasak bile tokat sahnesini unutmayız. İşte bir döneme damgasını vuran Türk filmlerinin en çok akılda kalan sahnelerini çizerek ‘alternatif film afişleri’ hazırlayan birileri var.Alternatif afişler, sinema endüstrisinin anavatanı ABD’de uzun yıllardır varlığını sürdüren bir akım. Amatöründen profesyoneline birçok sanatçının çoğu zaman hobi amaçlı, seyrek de olsa ticari sebeplerle yaptığı bu iş Türkiye’de çok yeni. Alternatif afiş sanatçılarının sayısı bir elin parmaklarını geçecek kadar bile değil. Bu alanda hatırı sayılır miktarda eser veren isimlerden biri Selahattin Birgül. Reklam sanat yönetmenliği yapan Birgül’ün ‘minimal afiş çalışması’ olarak adlandırdığı türde 31 eseri var ve devam etmeyi kesinlikle çok istiyor. Yabancı örneklerini görüp çok etkilenmesi ile başlamış afiş çizmeye. İlk çizdiği çalışmalar ‘Canım Kardeşim’ ve ‘Tatar Ramazan’. Sonra gerisi gelmiş. Çizim yaparken en akılda kalıcı sahneyi ya da kendi favori sahnesine ait bir imge kullanıyor.Ticari getirisi şimdilik yokSanatçıları bu alanda motive eden şey Birgül’e göre “minimalizme ve sinemaya ilgi duymak.” Bu tarz projeler en başta para kazanmak amaçlı olmuyormuş. “Hobi de diyebilirsiniz, tasarımcının önemli bir meselesi de.” diyerek ekliyor.: “Ancak çalışmalar popüler olduğunda ticari amaçlı alıcılar çıkabiliyor. Tasarımcısının tanınmasını sağlayıp bu sayede farklı işler salmasını sağlıyor.”Kendisi gibi bu işi yapan diğer sanatçıların kesinlikle sinemaya özel ilgi duyan insanlar olduğunu söyleyen Birgül, toplumun değerleri olmuş, hemen hemen herkesin ilgi duyduğu Yeşilçam söz konusu olduğunda yapılan çalışmaların merak uyandırdığı görüşünde. Sanatçının ayrıca Yeşilçam filmlerinde artık iyiden iyiye topluma mal olmuş özel karakterlerin animasyonlarından oluşan ‘Yeşilçam Artizleri’ adlı bir serisi de var.Birgül bu alanda iş yapan sanatçıların sayısının az olmakla birlikte alternatif afişlerde büyük beğeni toplayan işlere imza atan HINK aldı bir gruptan bahsediyor. HINK, 2012’de dağılmış fakat geriye Ethem Onur Bilgiç’in “Tarkan” filmleri için, Hakan Küçükyılmaz’ın Kemal Sunal filmleri için, Selçuk Ören’in de kült olmuş Türk filmleri için hazırladığı birbirinden orijinal afiş serileri kalmış.1985 doğumlu Selçuk Ören, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü mezunu. 2004’ten bu yana reklam sektöründe grafik tasarımcı / illüstratör olarak çalışan Ören’in kült haline gelen Türk filmleri için hazırladığı 6 afişi var. Alternatif afiş tasarlamanın Amerika’da çok yaygın olmakla birlikte sadece bu ülkeye özgü olmadığını söyleyen Ören, “Avrupa, Güney Amerika ve Asya ülkelerindeki tasarımcılar da Hollywood ya da kendi ülkelerine ait kült filmlere afişler tasarlıyorlar. Türkiye’de ise bu şekilde afiş üretimi son birkaç yılda çıkmış bir şey. Yurtdışındaki örneklerde bu tarz iş üretimi bir grup halindeyken Türkiye’de en azından şimdilik böyle bir oluşum söz konusu değil.” diyor. Ören, dünyada zaman zaman alternatif afiş çalışmalarının orijinallerinin önüne geçmesinin sebebini şu sözlerle anlatıyor: “Orijinal afişlerin üretiminde bir müşteriden brif alınarak gerçekleşmesi ve o filmi seyirciye satma gayesinden dolayı tasarımcının eli kolu bağlanıyor. Ancak kendi içinden gelen dürtülerle ve estetik anlayışıyla ürettiği afişler daha ilginç sonuçların ortaya çıkmasına sebep oluyor ”Çizerlerin ortak özelliği sinema tutkularıSelçuk Ören de sanatçıları motive eden şeyin filme karşı duyulan hayranlık olduğu görüşünde. Afişler üzerinden para kazanan tasarımcıların da olduğunu söyleyen sanatçı, “Bazıları ise sadece hobi amaçlı ya da kısır döngü halinde çalıştıkları reklam işlerinden kaçmak için iş üretiyor.” diyor. Ören kendisini de ikinci kategoriye sokuyor. İşleri nasıl çıkarttığına gelince, filmin duygusunu karşı tarafa en iyi hissetiren sahneleri ve diyalogları birleştirerek işler ürettiğini söylüyor. Afişe bakan insanın gördüğü kompozisyonun, filmi izledikten sonra filmin onda bıraktığı duyguyu tekrar yaşatmasına çalışmış. ‘Nasıl yani?’ sorumuza şöyle cevap veriyor: “Tosun Paşa’nın yüzünde bıraktığı tebessüm ya da ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ın bünyede bıraktığı kekremsi tat.”

    0 0

    Tayland'ın başkenti Bangkok’ta terk edilmiş bir alışveriş merkezinin içinde binlerce koi ve kedi balıklarıyla dolu gizli bir akvaryum keşfedildi.11 katlı olarak inşa edilen New World adlı AVM'nin Bangkok'taki binaların 4 katlı olması kanununu ihlal ettiği gerekçesiyle 1997 yılında üstteki 7 kat yakıldı. 1999 yılında ise rakipleri tarafından kundaklanan bu bina terk edilerek kendi haline bırakıldı. Çatısı olmayan bu AVM'nin zemin katı yıl boyunda yağan yağmurlar sonucunda bir kaç metre su altında kaldı.Bütün bu yaşananların ardından bu metruk binanın zeminindeki sulara egzotik koi ve kedi balığı türleri bırakıldı. Balıklar büyüyerek terk edilmiş alışveriş merkezinde şaşırtıcı şekilde hızla çoğaldı.Ortaya çıkan bu şaşırtıcı görüntü profesyonel olarak aşçılık ve fotoğrafçılık yapan Jesse Rockwell'in kaza sonucu buradaki merdivenlerden aşağı düşmesiyle gün yüzüne çıktı.

    0 0

    Son yıllarda Karadeniz müziği adına çok güzel isimler sahneye çıkıyor. Selim Tarım da bunlardan biri. Rize’de doğan müzisyen üç yaşında blok flütle başladığı müzik hayatını, tulumla devam ettirdi.Bugüne kadar birçok sanatçıyla birlikte çalışan Tarım, Bir Nefes isimli albümüyle karşımızda. İki anonim eser dışında albümdeki bütün şarkılarda müzisyenin imzası bulunuyor. Selim Tarım’ın kendine has ve farklı bir yorumu var. O her ne kadar enstrümanist yanının daha ağır bastığını söyleyip mütevazılık yapsa da, sözü ve sesiyle Karadeniz müziğinde adını uzun yıllar duyuracağa benziyor.Akkiraz ve Sağ, ‘Turap’la seslendiSabahat Akkiraz, nevi şahsına münhasır yorumuyla türkülerin en özgün seslerinden biri. Sanatçı, en son ‘Yiğit İnsanların Türküleri’ (1996) adlı albümde birlikte çalıştığı Arif Sağ ile 18 yıl sonra yeniden, Turap albümünde bir araya geldi. Çalışma, gelenekselden geleceğe Anadolu müziğinin en önemli eserlerinden oluşuyor. Mahzuni’den Davut Sulari’ye, Yunus Emre’den Şah Hatayi’ye uzanan müzik ve deyiş geleneğimiz yeni neslin dünyasına aktarılıyor. Gelenekselleşmiş Anadolu müziğinin zenginliği Arif Sağ’ın sazı, Sabahat Akkiraz’ın sesiyle tekrar müzik dünyasındaki yerini alıyor.Murat İşbilen Ensemble’nin ‘Düşler’iMurat İşbilen, önemli gitarist ve bestecilerden. Bugüne kadar sadece gitar performanslarıyla dinleyiciyle buluşan müzisyen, Düşler adlı albümde kendi beste ve düzenlemelerini kurduğu grupla yeniden yorumluyor. Murat İşbilen ve ekibi farklı enstrümanlarla çok geniş bir yelpazeden müzikseverlere sesleniyor. Murat İşbilen Ensemble’nin Düşler adlı çalışmasında İşbilen’in kendi beste ve düzenlemeleri dışında Âşık Veysel’den Kara Toprak, Anonim bir eser olan Hekimoğlu, Necip Celal Antel’e ait olan Sevdim Bir Genç Kadını’nın da farklı yorumları yer alıyor.

    0 0

    Suat Ateşdağlı, DJ’liği ülkemizde meslek edinen ilk isimlerden. Yeni albümü vesilesiyle görüştüğümüz müzisyen, DJ’liğin son yıllarda Türkiye’deki konumundan oldukça rahatsız. Önüne gelenin kabine geçip şarkı çaldığını söyleyen Ateşdağlı, DJ’liği profesyonel meslek edinmeden bu yolda ilerlemenin imkânsız olduğunu söylüyor.Bosphorus Night 5 ile karşımızdasınız. Bu albümdeki şarkıları seçme sebebiniz nedir?Bosphorus Night’in kendine ait bir hayat hikâyesi var. Bunlar benim müzik yaşantımın seçtiği şarkılar aslında. Gezerken ve çalarken kendi gönlüme ve beynime attığım şarkılar. Hepsinin hikâyesi var.DJ’lik mesleğini Türkiye’de profesyonel olarak başlatan kişi olarak anılıyorsunuz…Evet, profesyonel olarak DJ’liğin meslek haline gelmesi benim üstümde kaldı. Çünkü o zamanlar insanlar genelde bu işi hobi olarak ya da dönem dönem yapıyordu.İnsanların hobi olarak yaptığı bu işi size meslek olarak seçtiren neydi?Kuşadası’nda yazlık bir evimiz bulunuyordu. Orada güzel bir diskotek vardı. Zaman zaman kaçıp oraya giderdim. Oradaki DJ kabini ve DJ beni çok etkilemişti. Daha o yaşlarda kendimi bu meslek için hazır hissediyordum. O zamandan yola çıktım. Küçüklüğümden beri müzik dinlemek ve dinletmek adına bir hayat çizgisi çizmiştim kendime.30 yıl önce bu meslekle tutunmak zor olmadı mı?Elbette zordu. O zamanlar Türkiye bu kadar adapte olmamıştı mesleğe. Ayrıca Türkiye sorunlu dönemler yaşıyordu. O zamanlarda gece çalışmak çok büyük bir riskti. Bu kadar iletişim ağı yoktu. İnternet yoktu. Şimdi de devam eden kötü alışkanlıklar daha fazla mevcuttu. Zor dönemdi. Bu mesleği kabul ettirmek de bu meslekte yükselmek de zor bir süreçti.Bırakmayı hiç düşünmediniz mi?Hayır. Bilakis hep yükseleceğim dedim. Şanslıydım çünkü ailemden çok destek gördüm. Düzgün ve mutlu bir evdeyseniz başarınız ikiye katlanıyor. Doğru terbiye aldıysanız ve geldiğiniz noktalar sizi bozmuyorsa yükselmeye başlıyorsunuz. Diğer yandan doğru mekânlarda ve doğru insanlarla çalıştım.DJ’liğin mevcut hali nasıl sizce?Mikserin başına geçen, kulaklık takan herkes DJ oldu. Dünyada revaçta olunca Türkiye’de son yıllarda moda oldu. Herkesin futbol yorumlayıp, kendini teknik direktör sanması gibi bir durum gerçekleşti. Hiç bilmeden bir uçak kullanamazsınız, şu an önüne gelen herkes kabine geçiyor. Mikseri kullanmayı bilmesine bile gerek yok. DJ’lik iyice ayağa düştü. İşler iyice çığrından çıktı ama bu furya bir gün sona erecek.En çok ne üzüyor sizi?Küfreden ya da sahnede üstünü çıkaran DJ’lere özellikle üniversiteli gençlerin ilgi göstermesi ve onlara talep gelmesi çok üzücü.Genelde DJ sadece remix yapan kişidir şeklinde bir görüş var. Doğru mu sizce?Çok yanlış bir algı. Aslında DJ çok önemli biri. Binlerce sanatçı albüm yapıyor ve bir şekilde dinletmek istiyor. Bu çalışmaları insanlara sunacak ve dinletecek insanlar DJ’lerdir, radyo DJ’leridir. Emeğe saygı adına bu mesleği doğru yapmakta fayda var.Senaryo yazıyorumŞarkıları neye göre seçiyorsunuz?Sahneye çıkmadan önce hangi şehirdeyim, burada ne yapıyorum, şu an ne hissediyorum? Bunların tümünü içeren bir senaryo yazıyorum. Herkes Suat Ateşdağlı’yı dinlemek istiyor. Onu dinlerken yaşadığı yer, bulunduğu mekân hepsi çok önemli. Onun için DJ benim için önemli bir şey icra ediyor. Bana göre DJ bir müzik senaristi ya da yönetmenidir.DJ remixleri genelde ‘eller havaya’ şeklinde. Siz neye dikkat ediyorsunuz?Şarkının orijinal hali ve verdiği mesaj çok önemli. Ben o şarkıyı istenen hedefe doğru yönlendirecek bir ruhla yapıyorum. Kendi zevkimden önce şarkının ihtiyacı olduğu ruhu yakalatmaya çalışıyorum.Bu işin geleceğini nasıl görüyorsunuz?18 yaşında DJ’ler yanıma gelip hangi programı kullanıyorsun diyorlar. Programla ne işin var? Önce dünyada hangi müzikler var, ne gibi yenilikler yapılıyor onları araştır. Müzik kültürü oturmadan iyi bir DJ olmazsın, diyorum. Bu çocukların kafalarını kim karıştırıyor? Eğer dünya DJ’lerinden etkileniyorlarsa onların hepsi 50 yaşın üstünde. DJ’likte başarı hemen gelmez.İş umulmayan yerden patlak verdiGece kulüpleri çoğu zaman uyuşturucuyla gündeme geliyor. Bu mekânları iyi bilen biri olarak şu anda durum nedir?İş umduğunuz değil, ummadığınız yerlerden patlak veriyor. Ummadığınız şehirlerde ummadığınız insanların çocukları uyuşturucu tuzağına düşebiliyor. Bonzai kullanan çocukların hallerini gördüm ve içim parçalandı. Son on yıl içinde gece kulüplerinde kötü alışkanlıkların içinde olan büyük bir kitle görmedim. Bu, toplumun bir yarası. Mekânların üstüne yıkarak bunları bitiremezsiniz, derine inmek lazım.Aile hayatına çok önem verdiğinizi söylediniz... Suat Ateşdağlı nasıl bir babadır?Onu oğluma sormanız gerek. İnsan sevgisi olan herkesin yanında olmak isteyen biriyim. Her ihtiyaca koşturmaya çalışırım. Kendime ait bir duruşum ve hayat felsefem var. Benimle bir sıkıntısı olanın hayatla bir sıkıntısı vardır.Türkiye’de siz ilk kez başka bir DJ’yi tanıttınız ve destek verdiniz…Yalçın Aşan ekibimden biri. Erci-E ile Rakkas’ı yaptı. Böyle isimlerin öne çıkması gerek. Sektör için yeni açılımlar olabilir.

    0 0

    Bursa’nın varoş bir mahallesinde çocukları kötü alışkanlıklardan korumak için kurulan Arabayatağıspor, U14 Türkiye Futbol Şampiyonası’nda bin 400 takımı geridebıraktı.Volkan Şen ve Metin Depe gibi birçok yıldız oyuncuyu Türk futboluna kazandıran Arabayatağıspor, U14 Türkiye Futbol Şampiyonası’nda bin 400 takımı geride bırakarak şampiyon oldu. Zor şartlar altında ve imkânsızlıklar içerisinde futbol oynamaya çalışan gençlerin ortak hedefleri, profesyonel futbolcu olmak. Kulübün 2. Başkanı Mehmet Güleç, gençleri kötü alışkanlıklardan kurtarmak için spora yönlendirdiklerini belirtirken, zor bir bölgeden şampiyon çıkarmanın gururunu yaşadıklarını söylüyor.İllerdeki müsabakaların ardından 63 ilden 106 takımın katılımıyla 16 Mayıs 2014’te başlayan U14 Türkiye Futbol Şampiyonası’nın grup maçları Bursa, Eskişehir ve Kütahya’da yapıldı. Final maçları ise Yozgat’ta oynandı. Arabayatağıspor (Bursa), Damlaspor (İstanbul), Edessa 7 Yıldızspor (Şanlıurfa) ve Kadıköyspor’un (Samsun) katıldığı final müsabakalarında rakiplerini geride bırakan Bursa ekibi, şampiyonluk ipini göğüsledi. Arabayatağıspor, oynadığı 29 maçın 28’ini kazanıp 1’inde berabere kaldı. Rakip filelere 172 gol atarken, kalesinde 8 gol gördü.Arabayatağıspor Kulübü 2. Başkanı Mehmet Güleç, takımı 2 sene önce Kemal Yavuz’a emanet ederek ilk hamleyi yaptıklarını belirtiyor. Arabayatağı’nın Bursa’nın varoşları arasında yer aldığına dikkat çeken Güleç, şunları söylüyor: “Bizim bölge sorunlu. Biz bu bölgede gençlere spor yaptırmak için çaba gösteriyoruz. Önemli olan buralarda başarmak. Her şeyin güzel olduğu yerde bu işi yapmak kolay. Kızlarımız da sporla uğraşmalı. Buradaki gençlere ne kadar çok spor yaptırabilirsek, uyuşturucudan, kötü alışkanlıklardan onları uzaklaştırırız diye düşünüyorum. O yüzden yaptığımız işten çok büyük mutluluk duyuyoruz, haz duyuyoruz. Buradaki her sporcuyu, bir tanesini kurtarabilirsek ne mutlu bize.”1978 yılında kurulan Arabayatağıspor’un Bursa’da önemli bir marka olduğunu anlatan Mehmet Güleç, “Kendine altyapıyı hedef seçen kulübümüzde U11’den başlayarak 9 tane futbol takımımız var. Bir de 300 futbolcunun bulunduğu futbol akademimiz var.” diyor. 2. Başkan Mehmet Güleç, Türk futboluna çok sayıda yıldız yetiştirdiklerini anlatıyor: “İlk profesyonel futbolcumuz Metin Depe idi. Bursaspor’dan sonra İstanbul Büyükşehir’de uzun yıllar oynadı. Ardından İzzet Kaya Bursaspor’da oynadı. Volkan Şen buradan yetişti ve hâlâ Bursaspor’da oynuyor. İlhan Depe şu anda Balıkesirspor’da oynuyor, o da bizim altyapımızdan yetişti. Bunun gibi 10-15 tane profesyonel futbolcumuz var. Bursaspor şampiyon takımdan 4 futbolcumuza talip oldu. Bir tane Gençlerbirliği, bir tane de Altınordu istiyor.”Yıldırım gibi varoş bölgeden birçok yıldızı Türk futboluna kazandırdıklarını ifade eden Mehmet Güleç, şu bilgileri veriyor: “Metin Depe ve Volkan Şen’i de bu varoş bölgeden alıp çıkardık. Birisinin okuma yazması yoktu. Çok iyi yerlere geldiler. En büyük sorunumuz altyapımızdan yetişen, emek verdiğimiz sporcuların buraya yeteri kadar destek vermemesi. Hiçbirisi destek vermiyorlar maalesef.”ÖĞRETMEN AMA ŞAMPİYON TAKIMIN HOCASIBeden eğitimi öğretmeni olan Teknik Direktör Kemal Yavuz ise çok zahmetli bir yaşantının hâkim olduğu bölgeden şampiyon çıkarmanın mutluluğunu yaşadıklarını kaydediyor. Öğrencilerin yüzde 90’ını kendilerinin yetiştirdiğini anlatan Yavuz, “İki yılımızı alan bu şampiyonada çok çalıştık. Öğrencilerimiz 8. sınıf öğrencisi, iyi bir liseye gitmeleri için TEOG sınavını da düşünürsek çok zorlu bir sezonda şampiyonluk geldi.” diyor. Bu sürede fair-play’den de taviz vermediklerine işaret eden Yavuz, Şanlıurfa Edessa takımı ile oynadıkları maçta rakibin on kişi kaldığı için kendilerinden de bir kişinin çıkarak eşit şartlarda mücadele ettiklerini hatırlatıyor. Hedefinin milli takımda altyapı antrenörlüğü olduğunu belirten Kemal Yavuz, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Şu an benim yetiştirdiğim futbolculardan Bursaspor’da oynayan Ozan Tufan var, o benim Orhaneli’nden Türk futboluna hediye ettiğim sporcum. Hikmet Karaman’ın Türk futboluna sunduğu Messi Gökhan Karataş, benim bundan önceki kulübümden yetiştirdiğim bir öğrencim. Buradan da biz bu takımı tutmak istesek de tutamayız, en az 6-7 öğrencimiz profesyonel takımlara gider.” Teknik koordinatör Adnan Yakupoğlu ise büyük bir başarıya imza attıklarını belirterek, “Bu başarıları sürdürülebilir hale getirmek istiyoruz.” diyor.KENDİME ZİDAN’I İDOL OLARAK SEÇTİMSezonda 29 maçta attığı 51 golle gol kralı olan 14 yaşındaki Kadir Karakaş, zor şartlara rağmen kendilerine inandıklarını ve şampiyon olduklarını söylüyor: “Kendime Zidan’ı örnek alıyorum. Çünkü oyun stili çok güzel, hiç uzun oynamaz, hep ayağa, basit oynar, orta saha ama bazı forvetlerden daha çok gol atar. Ben o adamı çok beğeniyorum, idolüm o.”Ligin en az gol yiyen kalecisi Samet Can Çamur, şunları anlatıyor: “Özellikle defansımız büyük iş yaptı ve beni rahatlattı. O yüzden onlara çok teşekkür ediyorum. Ben de kendime Portekizli kaleci Beto’yu örnek aldım. Kendimi ona çok benzetiyorum.” Şampiyonluk golünü atan Şahin Karpuz, “Şampiyonluk golünü ben attım. Bu benim için çok güzel bir duygu.” diyor. Takımın orta saha oyuncusu Aziz Aslan ise sporu ve okulu birlikte götürdüklerine dikkat çekiyor: “Biz sadece futbol oynamıyoruz, derslerimize de çalışıyoruz. TEOG sınavında 460 puan aldım. Takımda bazı derece alan arkadaşlarımız da var. Sadece antrenmanlara önem vermiyoruz, derslere de önem veriyoruz. Spor daha çok olumlu yönde etkiliyor, zihnimizi açıyor.”

    0 0

    Efes'i ziyaret esnasında, gururu ve kibriyle halkına zulmeden bir Roma İmparator'u Domitianus'un hazin hikâyesine tanıklık ettik.Türkiye'nin nadide tarihi kalıntılarına sahiplik eden İzmir'in Selçuk ilçesine bir dizi ziyarette bulunduk. Ve tabii ki hemen civarda bulunan meşhur Antik Efes Harabeleri'ne. Haziran başında yağmurun çiselediği bir günde gerçekleştirdiğimiz gezi, tarihi malumatımızın ziyadeleşmesi bakımından faydalıydı. Mâzisi milattan önce Roma devri, hatta savaşçı kadınlardan mürekkep bir krallık olan Amazonlara kadar uzanan şehrin son hali bir defa daha görülmeye değer. Efes, uluslararası sivil toplum ve Kültür Bakanlığı'nın tavassutu ile geçmişe göre daha düzgün ve alımlı bir görüntüye kavuşmuş. Her Türk vatandaşının ziyaret etmesi ve tarihî serencamını bilmesi gereken abideleri Tura Turizm'in mihmandarlığında dolaşma fırsatı bulduk. Mahfuz bulunduğu coğrafi konumu ve ticaret yollarının kavşağı olmasından ötürü tarihin uzunca bir kesiminde İskenderiye, Atina'dan sonra üçüncü önemli şehirden biri sayılmış Efes. Küçük Menderes Irmağı'nın alüvyon topraklarıyla dolan körfez sebebiyle Efesliler şehrin yerini değiştirmek zorunda kalmış birkaç kez. Sırtını yasladığı Panayır Dağı'nın öte tarafına taşınmış. Yapılan çalışmalarla sadece yüzde 15'lik bir dilimi gün ışığına çıkarılabilmiş kalıntıların. Efes, aynı zamanda Hıristiyanlığın neşet ettiği dönemlere ev sahipliği etmesi hasebiyle de başka bir ehemmiyeti haiz. İhtişamlı günlerini yaşadığı Kadim Yunan'dan sonra Roma döneminde imparatorluğun seçkin şehirlerinden biri haline gelmiş. Şehrin bugün görülebilen yüzünü yansıtan Celcius Kütüphanesi ve amfi tiyatro MÖ. 300.- MS. 200 dönemini yansıtıyor. Grubumuzla beraber sıkıştırılmış bir tarife ile taşların derinliğine yolculuk yaparken, o günlerden bugüne ışık tutacak bir hükümdarlık hikâyesine vâkıf olduk. Herkesin tamah ettiği bir hükümdar Küçük Asya diye bilinen, bizlerinse Anadolu diyerek kabul ettiğimiz bu topraklarda siyaset sahnesinden pek çok kimse gelip geçmiştir muhakkak. Hükm-i adil ile milletini huzura kavuşturanlar bulunduğu kadar bilfiil zulmeden hükümdarlar mevcut olmuş. Tarihî Efes Kenti'nin meydanlarında sıralanmış yapıları ve kabartmaları izah ederken söz Roma'nın kudretli Sezar'ı Titus Flavius Domitianus (MS. 81-96) için yapılan tapınağa geliyor. Kuretler Caddesi sonundaki meydana nazır bu tapınak şehir tarihinde bir dönemin adeta alamet-i farikası. İmparatorun şerefine bizzat Efes'in yerli ahalisi tarafından bina edilmiş. Bu tapınak sayesinde Roma şehirleri arasında Neokoros (Tapınakların Muhafızı) payesinde kavuşmuş. Hükümdarın her ne kadar acımasız ve gaddar tavrı da bulunsa, bu tapınak sayesinde şehir diğer İmparatorluk şehirleri içinde büyük bir imtiyaz sahibi olmuş. Özellikle Hıristiyanların özel vergilere maruz bırakıldığı ve ağır işkencelere tâbi tutulduğu Domitianus döneminde Efesliler bununla da yetinmeyecek ve hükümdarın bir de devasa heykelini dikeceklerdir. Beş metre yüksekliğe ulaşan heykel, tarihçilerin rivayetiyle halkın hükümdara minnettarlığını göstermesi açısından büyük limanından görülebilecek bir vaziyette planlanmış. Heykelin bir kısmı, bugün Efes Müzesi'nde bir kısmı ziyaretçilere açık bir durumda teşhir ediliyor. Tiranlar kendi kuyusunu kazar Roma Senatosu'nda Flavius Hanedanlığı mensubu olan Domitianus, tarihçi Suetonius'un aktardığına göre seçkin, bilgili ve dikkatli bir kişiliğe sahipti. İyi bir eğitim almış olsa da savaş sanatına maharet gösterememişti. Bu yüzden, kardeşi Titus ve babası Vespasian gibi birçok doğu seferlerine iştirak etmemişti. Hükümdarlığının öncesinde, birkaç konsül unvanı ve nişanla ödüllendirilmişti. Kimse onun gelecekte bir imparator olacağını tasavvur edemiyordu. Flavius'un hükümdarlığı devralır almaz, devleti büyük bir mâlî sıkıntılar silsilesi baş gösterdi. Ahlakî yönden sıkıntılı bir hayatı sürdüğü halde, kendini vergilerden sorumlu ve Roma adabını denetleyici kuruma denetçi “censor” görevine atadı. Hatta çalkantılı ve aşırıya giden evlilik yaşamı sadakatsizlik sebebiyle bitmek durumuna gelmişti. Kendi devrinde olimpiyat oyunları revaç bulmuş, Roma ile özdeşleşen Gladyatör dövüşlerinin yanı sıra, kadın ve cüce dövüşleri de yaygınlaşmıştı. İtidali dem ile başlayan siyasî irade zaman geçtikçe kendini kontrol edemez ve gaddar bir yönetime dönüşüyor. İtirazlı bir dönem de olsa, İmparator Domitianus'un o dönemi tek tanrılı dinlerine acımasız muameleler yaptırdığı bir dönem olmakla anılıyor. İnananların Arenalarda aç aslanların önüne atıldığı, insan muamelesi görmediği bir dönem. Aristokratlardan hoşlanmayan İmparator, kimilerinin yetkilerini elinden alarak cezalandırıyor, paranoyalarından dolayı devlet kademelerindeki bazı önemli memurları öldürtüyor ve bunu sistematik bir hale getiriyordu. Gücünün dayanılmaz ağırlığı altında ezilen kimseler onun korkusundan onun adına tapınaklar yaptırıyor, imparator bu surette kendini tanrı katına çıkmış gibi hissediyor, hatta kendine ibadet edilmesini istiyordu. İşte tam bu sebepler adı altında inşa edilen Domitianus Meydanı'ndaki Domitianus Tapınağı, içinde mağazaların bulunduğu 13 sütun üzerine bina edilmiş şaşaalı bir yapı olmuş. İncil'in “apokalips” bölümünü kaleme alan Aziz Yahya'dan kendine biat edilmesini ve tanrı olarak kabul edilmesini isteyen imparatorun bu teklifini açıkça reddedenleri bekleyen ceza genelde idam oluyormuş. Nihayetinde İmparator Domitianus, yeğeninin tertiplediği bir suikast ile hayatını kaybetmiş. Hatta denir ki, zalim hükümdar devrin müneccimlerinin haber vermesiyle ölüm vaktini bilir ona göre tedbirler almaya çalışırmış. Öleceği gün saati sorduğu bir çocuk kendisine yalan söyleyince ölümün kaçınılmaz sonundan kendini kurtaramaz imparator. "İmparator'un her nerde var ise adı…"Ölünce imparatorun ve akrabalarının etrafındaki dalkavuklar dağılıvermiş. İmparatorun halefi senato tarafından atanan Nerva olmuş. Bu sefer gelen gideni aratmamış ve yeni hükümdar Roma İmparatorluğu'nun en iyi beş hükümdarından biri olarak addedilmiş. Mucibi dikkat tarafı ise eski hükümdarın “Damnatio Memoriae” ile yani devletin onurunu ayaklar altına aldığı gerekçesiyle, ismi her türlü kamu binalarından ve resmi belgelerden silinmiş. Daha önceden onun için tapınaklar, heykeller yapan kimseler, bu abideleri kendileri bizzat yıkmış. Bu bilgileri edindiğimiz keyifli turda Roma mutfağından lezzetleri tattığımız ve Artemis Mabedi'nin birebir ebatlarında inşa edilen Cittantica Park'ı görmekte fayda var diyoruz.

    0 0

    Hatay’da 1919’da Fransızlara karşı direnişi başlatanlar arasında bulunan Dedebeyoğlu Hakkı Bey’in Milli Mücadele’nin ardından hatıralarını yazdığı kayıp defter bulundu.İngiltere ve Fransa, Mondros Mütarekesi’nin maddelerini gerekçe göstererek, Aralık 1918’de İskenderun’u işgal eder. İngiliz ve Fransız ortak yönetiminde İskenderun Sancağı kurulur. Sancağın yönetimine Arap asıllı Beşir Tabbare getirilse de asıl idare müttefiklerin elindedir. İkinci iş olarak da hükümet konağındaki Türk bayrağını indirerek yerine Arap bayrağı asarlar. Bir kısım vatanperver, yapılanlara sessiz kalmayarak çete faaliyetleriyle Fransızlara karşı direnişe başlar. Bu direniş hareketinin öncüleri arasında Kara Mehmet, Tayfur Ata Bey (Sökmen) ve Dedebeyoğlu Hakkı gibi kahramanlar var.Hatay’ın Payas ilçesinde yaşayan Hakkı Bey’in Milli Mücadele’nin ardından hatıralarını kaleme aldığı defteri, araştırmacı Kasım Kocabaş tarafından Ankara’da bir sahafta bulundu. Hakkı Bey, bir kısmını mürekkepli kalemle bir kısmı da kurşun kalemle Osmanlıca yazdığı hatıra defterinde Milli Mücadele günlerinde Hatay ve çevresinde cereyan eden olayları detaylıca anlatıyor. Defterin bir bölümünde ise Hakkı Bey’in kaleme aldığı şiirler mevcut. Hatıratı Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirerek kitaplaştırma çalışmalarında son aşamaya gelen Kocabaş, Milli Mücadele açısından son derece önemli yerde bulunan bir kahramanın hatıratını kültür tarihine kazandırmanın heyecanı içinde. Kocabaş, hatıratla ilgili şunları söylüyor: “Hatıratı okurken kendimi yokluk ve sıkıntılara rağmen ümit ve azimle verilen milli mücadelenin içinde hissettim. Hatıratta kendilerine sunulan para, mevki ve rahat yaşam karşısında yabancı bir milletin bayrağı altında yaşamaya tahammül edemeyen onurlu insanların bağımsızlık öyküsü anlatılıyor.” Hakkı Bey’in hayattaki torunlarından Bestami Özeroğlu, Payas’ta ikamet ediyor. Dedesinin Cumhuriyet’ten sonra ‘Özeroğlu’ soyadını aldığını söyleyen Bestami Özeroğlu, dedesinin hatıratının bulunarak yayımlanacak olmasının kendilerini memnun ettiğini belirtiyor. Dedesinin manevi mirasına yeteri kadar sahip çıkılamadığını ifade eden Özeroğlu, kahramanca mücadele veren birinin torunu olduğu için gurur duyuyor.Hakkı Bey, 1888 yılında Hatay’da doğmuş ve ilk tahsilini burada yapmış. 1919 yılında Fransızlara karşı direniş süresince aktif rol alan Hakkı Bey’in kangren olan sağ ayağı 1927’de kesilmiş. Hayatının geri kalan kısmını malul geçirmek zorunda kalan Hakkı Bey, Milli Mücadele’den sonra 1954 yılına kadar münzevi ve mütevazı bir hayat yaşamış. Gösterdiği kahramanlıklar karşısında hiçbir dünyevi beklentisi olmamış. Osmanlıca olarak yazdığı hatırat ve bazı şiirlerle, Milli Mücadele günlerinin zorluklarını gelecek nesillere aktarmak istemiş. 1953’te Adana Yurt Matbaası’nda ‘İşgalde Antakya Baskını’ isminde 16 sayfalık ve 7 bölümden oluşan piyes şeklinde bir kitap yayımlamış. Sadece Antakya baskınını anlatan bu eser, piyes tekniğine çok uygun olmadığından sahnede temsil edilememiş. 1959 yılında Kuvayi Milliye Mücahit ve Gazileri Derneği Antakya şube reisi Hüseyin Karabay, Antakya baskınını Mersin’de yayımlanan Kuvayi Milliye Dergisi’ne göndererek, birkaç sayıda neşredilmesini sağlamış. Hakkı Bey’in hatıratı ve şiirleri toplu halde yayımlanamamış. Nüfus kaydına ve mezar taşına göre 1954 yılında vefat eden Hakkı Bey’in kabri, Payas’ta bulunuyor.‘Eğer rahat etmek istiyorsan Fransızlara destek ol’Hakkı Bey, Fransız işgalinin başladığı dönemde babasından kalan maaşı almak üzere Antakya’daki hükümet konağına gider. Burada Türk bayrağı yerine Arap bayrağının asılması çok zoruna gider. Ardından kendisine, “Eğer rahat etmek istiyorsan Fransızlara destek ol” denilir. Hakkı Bey, hatıratında bu olayları şöyle anlatıyor: “Memleket halkının her sınıfının ve hatta Türkler bile memuriyet almak için Fransız’a tapınıyor. Sübhanallah! Üç beş ay içerisinde memleket yarım Fransız oldu gitti. Yukarıda zikri geçen on lira yurtluk ve ocaklık maaşı almak üzere Karabeyzade Ali Refik Bey ile hükümete gittim. Mal müdürü Fuad Bey beni beklemeyerek iki maaşı yirmi lira olarak Mısır parası verdi. Her ne kadar seferberlik davası müddetince böyle altın kıymetinde lira almamış isek de, Fransız idaresi altında maaş yerine cevher de verse, (halis kanlı bir Türk’e) zor geldiğini hissettim. İdaresizliğimiz yüzünden biçare millet kurban oldu. Bu da Allah’ın mukadderatı imiş dedi. Ben doğruca eve gelmiştim. İki kız çocuğumla bir oğlum, altmış yaşında bir validem vardı. Üzerimdeki maaşım olan yirmi lirayı önlerine bırakarak bunların altın kıymetinde sarf olduğunu da anlattım. Biçare validem gözlerinden yaş dökerek: ‘Ah oğlum, keşke hükümet kalaydı da bize hiç maaş vermese bundan daha mesut olurduk.’ demesi beni ve ailemi de ağlattı.”

    0 0
  • 07/12/14--16:00: Bir kupa böyle geçti...
  • Kupayla ilgili olarak her zaman yayıncı kuruluş çok tartışılır, spiker ve yorumcular bazen paramparça edilir ama bu kez öyle olmadı. Ömer Üründül’ün finali yorumlayamadan dönmek zorunda kalmasının talihsizlik olduğunu maçı izlerken anlayacağız... Artık sonuna geldiğimiz Dünya Kupası’yla ilgili olarak ‘anılara dön!’ diyen okurlar da az değil, yaşananların yeterince iyi aktarılmadığından yakınanlar da. Bu yazıda ikisini de yapmaya çalışalım. Bir yandan Brezilya’da yaşananları buradan değerlendirmeye çalışırken öte yandan da mini albüm ile geçmiş kupalardan esintilerle işi noktalayalım. Her kupada yayıncı kuruluş, maçları anlatan spikerler ve yorumcular önemli bir hedeftir. Hemen her vatandaşın bu işlerin çok daha iyi yapılabileceği noktasında bir düşüncesi var gibidir. Özellikle spiker anlatımları beğenilmez, yorumcularsa bir felakettir onlara göre! Futbolcu adlarının söylenişinden başlanıp herşeye tepki gösterilir... Bu kapsamda “Ömer Üründül’ü herkes konuşuyor, niye yazmıyorsun?” diyen okurlar hiç de az değil. Üründül benim dostum. Onunla ilgili tarafsız olamam. O nedenle sessiz kalmayı yeğliyorum. Ayrıca yorumculuğunu beğeniyorum. Beğenmediklerini söyleyenler hatta dalga geçenler, futbol yorumuyla ilgili pek çok şeyi ondan öğrendiklerinin farkında bile değiller. Üründül, bu ülkenin önemli işadamlarından biri. Brezilya’da maçtan maça koşarak çektiği çile yerine aynı ülkede çok daha keyifli bir tatil yapabilir. Bunun için her türlü imkana sahip. Fakat o futbolu ölesiye seviyor ve dünyanın dörtbir yanında topun peşinden koşuyor. Benim nazarımda ülkenin en saygıdeğer futbol adamlarından biri o. Kuşkusuz beğenilmeyen değerlendirmeleri ve başka rahatsızlıklar olabilir. Ancak bunca yıldır ayakta duruyor ve yanına koyabileceğimiz bir başka yorumcuyu yetiştirebilme konusunda pek becerikli sayılmayız. Sonuçta, iş hayatıyla ilgili zorunluluklar yüzünden Türkiye’ye dönmek zorunda kalışı ve bu akşamki finalde yorum yapamayacak oluşu talihsizliktir. Bunu maçı izlerken göreceğiz.TRT başarılıydı TRT bir bütün olarak iyi iş çıkardı. Zaten bu kadar büyük bir organizasyonu hakkıyla yapabilecek herhangi bir özel kanal var mı, daha açık deyişle Lig TV bu işin altından kalkabilir miydi, bunu bilmiyoruz. Çok daha fazlası yapılabilirdi belki. Örneğin, bir Mondragon röportajı, kupaya Avustralya adına katılan yardımcı hakem Hasan Anaz’la görüşme yapılabilir, ligimizde oynayan 27 futbolcuyla ilgili başka birşeyler olabilirdi. Yurtiçindeki yayınların yorumcuları da iyi seçilmişti. Kimi zaman sahura kadar süren programlarla kupa bütün yönleriyle yansıtılmaya çalışıldı. Özellikle Ali Ece gibi TRT’ye aykırı gelebilecek yorumculardan epeyce bir süredir yararlanılması akıllıca bir iş. Ayrıca TRT yorumcu olarak Ahmet Akcan’ı da kupa sırasında keşfetmiş oldu ki önemli bir kazançtır. Akcan herşeyiyle TRT yorumculuğuna çok yakışan biri. Yazılı basın olarak pek iyi sınav verildiği söylenemez. Masrafın büyüklüğü nedeniyle hemen hiçbir gazete böyle bir yükün altına girmek istemedi; uluslararası ajanslardan gelen haber ve fotoğraflarla izleme yeğlendi. Hürriyet’ten Mehmet Arslan ve orada da yazan TRT’den Serhan Asker’in ‘Brezilya’nın bir de bu yüzü var’ diyerek gecekondu ve yoksulluğu sergileyen iki sayfalık haberi ne kadar gerekliydi, ne işe yaradı, pek kestiremedim… Kupanın en büyük olayı elbette ki 7-1’lik Almanya-Brezilya maçı oldu. Evinde 42 maçtır yenilmeyen bir takımın bu sonuçla karşılaşması akılla açıklanabilecek bir durum değil. İstediğiniz kadar uzman olun ya da futbol üzerine dünyanın en bilgili adamı sayılın, birşey değişmez; bazı denemelerde bulunabilir, önemli nedenler sıralayabilir ve daha pek çok şey yapabilirsiniz ama bunlar 7-1’i açıklamaz. Almanya adeta futbol tarihini değiştirdi. Güzel ve çirkin Daha az önemli görülen iki konu üzerinde duralım: Birincisi, Kolombiya maçı sonrasında Brezilyalı oyuncuların rakip takımdan James Rodriguez’e gösterdikleri yakınlık, futbolun unutulmaz güzellikleri arasında yer aldı. Özellikle David Luiz’in tribünlere ‘onu alkışlayın’ işareti yapması çok hoştu… Brezilyalı oyuncular Almanya karşısında yaşadıkları yıkım sırasında da herhangi bir tatsızlığa yol açmadılar. Özellikle son dakikalarda tekmeler havada uçuşabilir, bir yığın kırmızı kartla yaşadıkları rezalet daha da büyüyebilirdi… Kupada kişisel olarak en çok takıldığım pozisyonlardan biri Brezilya-Kolombiya maçında Zuniga’nın Neymar’ı sakatlayışı oldu. Mutlak kırmızı kartlık pozisyonda bazı yorumcuların tıpkı İspanyol hakem gibi hiçbirşey görmeyişleri ilginçti. Zuniga’nın hiçbir biçimde topa müdahale şansı da yoktu, böyle bir niyeti de bulunmuyordu. Dizini Neymar’ın beline doğru çıkarmadan da onu rahatlıkla düşürüp durdurabilirdi. Omuriliğe gelen darbe adamın sadece futbol yaşantısını değil bütün hayatını etkileyecek sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla bir değil iki kırmızı kartı gerektirecek kadar ağır ve kasıtlı bir hareketti. TRT’de Altan Tanrıkulu kardeşim pozisyonu doğru değerlendirdi. Tam aklımda değil ama “Bu topa böyle girmek için Brezilya ile Kolombiya arasında savaş yapılıyor olması gerekir” gibi birşeydi… Bunlar sadece birkaç küçük not… Bir bütün olarak harika bir kupa izledik… Grup aşamasındaki müthiş sürprizleri, sonrasında yaşananlarıyla futbol dolu 1 ay geçirdik… 2018 Rusya’yı özlemle bekleyeceğiz…Cüneyt Çakır’ın başarısı Bu kupada bizi doğrudan ilgilendiren konuların başında Cüneyt Çakır’ın durumu geliyordu. 40 yıl aradan sonra bir hakemimizin burada düdük çalabilmesi işi başarıyla noktalandı. Çakır yardımcıları Bahattin Duran ve Tarık Ongun’la birlikte beklenen performansı gösterip bundan sonrası için de işi sağlama aldı. Hollanda-Arjantin yarı final maçı kuşkusuz en önemli sınavdı ve Çakır’la ekibi tartışmasız geçer not aldı… Açıkçası bu tepeden tırnağa bir başarı öyküsü. Özellikle böyle başarılardan pek hoşlanmayan bir ortamda gerçekleştirilmesi de ayrı bir önem taşıyor. Yolun açık olsun Çakır...

    0 0

    Gazeteci-yazar Fikri Akyüz, Akşam’dan istifa ettikten sonra kendi deyişiyle Twitter gazeteciliği ve asıl mesleği olan hukuk danışmanlığını yapmaya başladı. Akyüz, işten ayrılma sebebini merak edenlere “10’a yakın arkadaşım varsa, bunların 7’si ‘haşhaşi’. Kalsaydım onların yüzüne bakamazdım.” diye cevap veriyor.Yazarı olduğu Akşam’dan, 28 Şubat medyasından daha beter bir yayıncılığa soyundukları gerekçesiyle nisan ayında istifa etmişti Fikri Akyüz. O günden sonra, neden istifa ettiği birçok kesimde soru işareti bırakmıştı. Köşesine devam edip, ‘paralel’e çakıp, paraya para demeyecekken böyle bir karar alması herkesi şaşırtmıştı. Akyüz ile istifasının arkasındaki gerekçeyi, medyanın geldiği noktayı, aynı zamanda bir hukukçu olarak 17 Aralık operasyonuna bakışını ve istifadan sonra neler yaptığını konuştuk.Akşam’da kalıp, paralele çakıp, paraya para demeyebilirdiniz. Bu durumda istifa etmeniz düşündürüyor?Akşam gazetesine TMSF döneminde girdim. Benim bir talebim olmaksızın kabinede yer alan bir ismin referansıyla yazmaya başladım. Ethem Sancak, ben girdikten 4-5 ay sonra gazete ve televizyonu satın aldı. Geldiğimde de yayın politikası çok da benim arzu ettiğim şekilde değildi. 17 Aralık’tan sonraki yayın politikası ise beni özellikle rahatsız etmeye başlamıştı. Esasında 30 Mart seçimlerinden önce bırakacaktım.Neden beklediniz?O zamanlar yayınlanan anketlere göre “AK Parti gidiyor, dolayısıyla koalisyon olacak” şeklinde değerlendirmeler yapılıyordu. O zaman istifa etseydim, “Fikri, AK Parti’nin gideceğini anladı, gemiyi ilk terk eden adam oldu.” şeklinde spekülasyonlar çıkacaktı. Bunların önüne geçmek istediğim için istifa etmedim. 30 Mart yerel seçim gecesi Ethem Sancak’ın balkona çıkıp alkışlaması bazı şeylerin tuzu biberi oldu. AK Parti seçimden zaferle çıktıktan 10 gün sonra ayrıldım.Ethem Sancak’ın o balkonda yer alması sizi neden bu kadar etkiledi?Bir medya patronu ve ben onun gazetesinde yazı yazıyorum. Sindiremedim. Kaldı ki, tam tersini düşünelim. Kemal Kılıçdaroğlu zafer kazanmış ve o balkona çıkmış olsaydı, yanında da bir medya patronu olan Aydın Doğan alkışlasaydı, ne denirdi? Hükümete yakın gazeteciler şiddetle eleştirirdi. Ben istifa ettikten birkaç gün sonra Ethem Sancak, BMC’yi satın aldı. Düşünün, çalışanlar, ben dâhil, çok düşük olan maaşımızı 4 aydır alamıyorduk. Ama BMC’ye 800-900 milyon dolar verebildi. Aslında TMSF’ye ödeme bile yapmadan Katarlılara sattı. Yani balkona çıkıp alkışlamak ve peşinden milyar dolara yakın bir ihaleye tek başına girip almak, emeğe saygı duymamak anlayışla karşılanabilecek bir durum mudur? Mehmet Ocaktan ‘git’ diyemedi, psikolojik baskı yaptıAkşam’da yazmanıza referans olan kabinedeki o isim kimdi?Bunu söylemem doğru olmaz. Benim gibi birkaç kişiye daha referans olan biri olduğu için ‘tavsiye ettiği isimler üzerinden medyayı kontrol ediyor’ şeklinde adının çıkması hoş olmaz.Tekrar ayrılışınıza dönecek olursak, vicdan ve cüzdan arasında tercih yapmanıza sebep ne oldu?Akşam’ın Balyoz hükümlüsü emekli Hâkim Albay Zeki Üçok’un iftiralarına sığındığı ‘Paralel’in Silahlı Örgütü: Ötüken’ manşeti bende bardağı taşıran son damla oldu. 28 Şubat medyasından daha beter bir yayıncılığa soyundular. O manşeti gördüğümde genel gündeme yönelik bir yazı yazacaktım. O manşeti görünce kan beynime sıçradı. Bir zamanlar terörist diye ilan ettikleri bir isimden medet umuyorlardı. Delili, belgesi olmayan bir manşetle Hizmet’e vurmalarını hazmedemedim. “Fikri’nin kaseti var ya da paralel satın aldı” iftiralarının yapılacağını da tahmin ediyordum. Çünkü bu medyanın ciğerini biliyorum. Şimdi bu röportajı verdiğim için “Fikri ‘paralel’e ışık yakıyor” diyecekler. Ama ben ne paralelim ne de herhangi bir cemaate mensubum. Bir kere mizacım müsait değil, bir cemaate müntesip olmaya. Türkiye demokrasi noktasında 28 Şubat’tan daha ileride olduğu halde, şu anda hükümete yakın medyanın tavrı 28 Şubat medyasından daha beter. 28 Şubat’ta vicdansızca yayın yapan, yalan yazanlar vardı ama ‘zeki’lerdi. Şimdi ise havuz medyası hem vicdansız hem de zekâ olarak daha düşük seviyede. Bugün at izi it izine karışmış durumda. Atın önüne et, itin önüne ot konulmuş durumda.Akşam’dayken köşenizde ‘paralel’den dem vuran, Pensilvanya’ya çakan yazılar yazmanız istendi mi hiç?Hayır, yazılarıma hiçbir müdahalede bulunulmadı. Yalan söylemekten haya ederim. Ama Mehmet Ocaktan, psikolojik baskının en âlâsını uyguladı. Bana ‘git’ demedi, diyemedi, çünkü bir kabine üyesinin referansıyla girmiştim. Örneğin, yazı sayım haftada 2 idi. 3’e çıkarmadı. “Sayfalarımız müsait değil.” denildi. Ama bu cümleden 1 hafta sonra transfer edilen bir başka arkadaşa haftada 5 yazı yazdırıldı. Yazmaya başlayacağımı, yazmaya başladığım gün dahi anons etmedi. Ama adını o gün ilk kez duyduğum ve benden bir hafta sonra yazmaya başlayan Yasemin Nak’ı bir hafta boyunca ‘Güçlü kalem’ diye birinci sayfadan anons etti.TÜBİTAK’ın yolsuzluk raporuna itibar etmiyorumBir zamanlar köşenizin olduğu Akşam için, şimdi Akşam ‘gazete değildir’ diyorsunuz. Gazete değilse neden devam ettiniz?Ben girerken de farkındaydım ve samimi olarak düzelebileceğini düşünüyordum. Ama öyle bir zaman geldi ki AKP basın bültenine dönüştü. Bütün faili cinayetlerin, olayların arkasında ‘paralel’ var demeye başladılar. Olur olmaz kişilerin beyanlarından medet umar oldular. Altı dolu olmayan ifadelerin olduğu bir yerde bulunmak vicdanımı örseledi. 10 yakın arkadaşım varsa, bunların 7’si Başbakan’ın ‘haşhaşi’ diye tanımladığı insanlar. Şimdi bu insanlara bakıyorum, dünyada tanıdığım en düzgün, namuslu, ahlaklı insanlar, bir taraftan bunlara terörist deniyor. Ben ne yapacağım? Arkadaşların hiçbir yanlışını görmemişim. Bu insanlara iftira atan bir yerde nasıl durabilirim? Camia’nın içinde, Camia’dan faydalanmak isteyen, istismar eden insanlar elbette var. Camia’nın siyasete dâhil olmasından, yakın durmasından dahi hazmetmem. Ama bunu istemiyorum diye de bu insanların 12 yıl boyunca yaptıkları ve alkışladığım Türkçe Olimpiyatları için, şimdi kalkıp ‘terörist yetiştiriyorlar’ diyemem. ‘Türk okullarını kapatın’ diye büyükelçilere verilen talimatı kabul edemem. Hukuki olarak bir paralel yapı varsa onunla mücadele etmek, devletin ve hepimizin görevidir. Ama ‘paralel’le mücadeleyi ‘tabela sökümüne’ kadar indirgemek aklın koptuğu, vicdanın savrulduğu bir mihenk noktasıdır. Ve üstelik bunu bir zamanlar Camia’nın programlarının ön saflarında görünmeye çalışanlar yapıyor. 8 ay evvel Pensilvanya’ya gidip Hocaefendi’den feyz aldığını her fırsatta dile getirenler birden paralel yapı uydurmasına inanmaya, Hizmet’i, okulları karalamaya başladı. Bunun adı ahlaksızlıktır.Yolsuzluğun basit bir çalma eylemine dönüştürüldüğü şu günlerde, 17 Aralık operasyonunu bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?Soruşturmaların sağlıklı bir şekilde yürütülmediği, yürütülmek istenmediği kanaatindeyim. Benim bu süreçte aklımın almadığı nokta Egemen Bağış ve Metehan Demir tapesidir. Metehan Demir 1 aylık köşe yazarıyken Aydın Doğan tarafından köşesine son verildi, konuşmayı yalanlamadı, özür diledi. Aradan iki ay geçti, bir TÜBİTAK raporu yayınlandı, montaj olduğu söylendi. Ben buna itibar etmiyorum. Bu arada Bank Asya’yı ele alalım. Allah aşkına, devlet içinde görevini suiistimal eden birileri var diye Bank Asya’yı batırmak için bazı yazarların ağzına geleni söylemesini ben hangi hukuka, hangi vicdana sığdırabilirim? Orada çalışan insanların haksız yere işinden olması gayretullaha dokunmaz mı?25 Aralık’ta savcının polise emir vermesi ve polisin bu emri uygulamaması hangi hukukla bağdaşıyor? Soruşturmanın yapılamıyor, hukukun işletilemiyor olması olağan şeyler mi?17-25 Aralık operasyonunda savcının, başsavcıya bilgi vermemiş olması başlı başına bir usul hukuku ihlalidir. Bu anlamda tıpkı 7 Şubat MİT krizi gibi bu soruşturmanın da usul hukukuna aykırı cereyan ettiğini düşünüyorum. Ama usul hukukuna aykırılık var diye çok ciddi iddiaların hâlâ soruşturmaya tâbi kılınmamasını da hukuk nosyonuna ve vicdani kanaatime ters buluyorum. Hiç kimse soruşturmalardan azade tutulamaz.Medyada matah bir şey var zannettimBugünkü konjonktür içinde yazabileceğiniz, kendinize yakın gördüğünüz bir gazete var mı?Elbette yazabileceğim 1-2 gazete var. Teklif aldıklarım da oldu. Ama isim verirsem, o gazetelere sinyal verdiğim düşünülebilir. Tabii şu da var: Medya ikiye ayrılır. Çamurlu medya, çamursuz medya. İlkine girilmez. İkincisine girilir ama sürekli çamur atılır. Dolayısıyla ona da girilmez!Teklifleri düşünürken, Twitter gazeteciliği yapıyorum diyorsunuz…Gidişat, gazetemin adı. Türkiye’de Twitter’dan yayın yapan ilk gazete olacak. İsminin telif hakkı benim. Şu günlerde biraz maişet kısmıyla ilgilendiğim için Twitter’da köşe yazısı mahiyetinde yazılar yazamıyorum. Biraz toparlanayım, çok ciddi bir şekilde köşe yazılarıma Twitter’daki hesabımdan başlayacağım. 100 bine yakın takipçim var. 10 bini okusa yine yeter.Maişetle ilgileniyorum dediniz. Ekonomik olarak kaygılarınız var mı?AKP iktidarı döneminde ben ekonomik olarak hep geri gittim. Çünkü avukatlığı bırakmıştım. Medyada matah bir şey var zannetmiştim. 6 yıl önce kredi ile bir ev almıştım. Taksitlerini ödeyemedim. Ev ipotekliydi, satışa çıkacak iken geri verdim. Şimdi kenar bir semtte 850 TL kira bedelli bir evde oturuyorum. Rabb’ime çok şükrediyorum. Zira 850 TL’yi veremeyen insanlar da var. Ama Cenab-ı Allah rızkı bir şekilde veriyor. Ben ekonomik sıkıntı yaşıyor iken ve AK Parti en güçlü olduğu bir dönemdeyken hâlâ birtakım tıynetsiz, kifayetsizlerin saldırısına uğramak insanı üzüyor. Ama onların hepsi yarın öbür gün utanacak. Pardon cümlemi tavzih ve tashih ediyorum. Utanmayacak. Çünkü ar damarı bir defa çatladı mı bir daha da dikiş tutmaz.Yıllardır gazetecilik yapan ve bir baltaya sap olamayan tek kişiyimAvukatken yazarlığa yolunuz nasıl düştü?Yazarlık hayatına internehaber.com’da başladım. 2 yıl sonra Yeni Şafak’a transfer oldum. İnternetten yazılı, ulusal çapta yayın yapan basına geçen ilk kişi oldum. 12 yıl boyunca iktidarı hep destekleyen, yıllarca gazetelerde yazan, 500’e yakın canlı yayına çıkan ama bir baltaya sap olamayan tek kişi yine ben oldum. Kimi sap olur, kimi saf olur. Ben saflığı seçtim.Akşam’dan istifa ettikten sonra avukatlığa geri dönmeyi düşündünüz mü?Avukatlığa değil ama hukuk danışmanlığına başladım. Allah’ıma çok şükür ki başka bir mesleğim var. Başka bir mesleği olmayıp ailesine ekmek götürmek için bağrına taş basıp çalışan arkadaşlarımın durumu tabii benim durumumdan daha feci.

older | 1 | .... | 91 | 92 | (Page 93) | 94 | 95 | .... | 165 | newer