Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 84 | 85 | (Page 86) | 87 | 88 | .... | 165 | newer

    0 0

    Son dönemde İstanbul’da inşa edilen ulaşım yapıları siyasî emellerle belirli bir zaman dilimine sıkıştırılıyor. Hızla ve kimi zaman çalakalem meydana getirilmiş binaların ekserisi, estetik zevkten yoksun kaba oluşumlar.Merhum Turgut Cansever’in kitaplarında pek çok kez zikrettiği hadis-i şerif ki: İnsanın esas görevi dünyayı güzelleştirmektir. Şehre dair yapılan mimarî hatalardan sonra işitilen itiraz, yakınma, tartışma, protesto ve nihayetinde gelen çatışma hep bu yüzden. Güzellik ve fayda arasındaki kıvamı tutturamıyoruz. O ölçüyü bulamadığımız için ne geçmişin bakiyesine bihakkın sahip çıktığımız söylenebilir, ne de geleceğe demir atacak bir mimarî teşekkülden. Öte yandan, şehir bilincine sahip insanların sayısı artıyor. Yaşadığı mahallenin, semtin asli kimliğini kaybetmesi ve geçmişinden kopuk bir suret alacak olması kaygıları da beraberinde getiriyor. O bilinç, yapılan her yeni binada bir kat daha hassaslaşıyor. Zira şehre yapılan her bir bina sadece kendini değil tüm şehrin kimliğini de alâkadar ediyor. Yanlışımızdan ders çıkaramadığımız için yanlışın yanında doğrunun kıymet değeri azaldı. Yapılan hatalar bir yana o estetik duygu yenice dikilen yapılara sürtünmekle kalınlaşıyor ve adeta nasır bağlıyor.Peki nedir bu binaların vasfı? Niçin estetik zevki ve görsel harmoniyi köreltirler? Hepimizin ortaklaşa kullandığı kamu mekanlarının başında şunları sayabiliriz: Her gün üzerinden yürüdüğümüz kaldırım, köşeyi dönünce karşımızı çıkan ağaç, beklediğimiz otobüs durağı, vapurun yanaştığı iskele, paslanarak köhneleşen üstgeçit, hattâ fotoğraf çekindiğimiz meydan… Tüm bunların gün içinde bize yavaş ama sessizce söylediği bir şeyler var. Zamanla ruhumuza işleyen bu seslere müptela olduğumuz söylenebilir. Halbuki, onu ancak ince bir gözden süzülmüş ayırt edici bir nazar fark edebilir. Başta ulaşım yapıları olmak üzere umumî mekânlarda kaybolmaya yüz tutmuş mimarî estetiği bir de böyle teşrih edelim, otopsi raporunu yazalım dedik. Yurt dışındaki muadil örneklerini de beraberinde sunuyoruz.Durakta dinen çocukluk özlemiOtobüs durakları, şehrin her yanında bulunuyor olması itibariyle en tanıdık ulaşım yapısı ve bir nevi kent mobilyası. Onu bulunduğu muhitin kimliğine uydurmak kimi belediyelerce fazlaca lüks görülerek gereksiz telakki edilebilir. Ne var ki bunu refah seviyesiyle kıyaslayıp pahalı bulmak pek esaslı bir teşhis olmasa gerek. Zira dünyanın başka bir ucunda bulunan Montreal’de (Kanada) işler bambaşka bir zeminde gelişmiş. Bahar geldi mi, Quartier des Spectacles adlı mahallede duraklara salıncaklar asılıyor.Kurulan rengarenk salıncaklar kendine has bir düzeneğe sahip. Salıncak sallandıkça düzenek hava ile doluyor, önceden kaydedilmiş melodiler salıncağın ritmine göre ses veriyor ve farklı seslerin armonisi kulağı tırmalamıyor. Bu sayede 70 yaşındaki bir hanımefendi dahi, istediği taktirde çocukluk günlerinin hasretini dindirebilir. Bizde sıkılarak bekleme mahalli olan durak, burada her bahar bir rüyaya dönüşüyor.Terminale coğrafyayı nakşettik ama...Bu yapının karşısına bir mikyas olarak koyacağımız, tahmin edildiği gibi yurt dışından değil. Memleketimizde sayıları kısıtlı da olsa nadide ve estetik zevkin mamulü olan kamu binaları da mevcut. Mimârisi çevresindeki coğrafi şekillerden esinlenerek inşa edilen Nevşehir Otobüs Terminali bunlardan biri.Dış cephesi ile ilk bakışta bir kalıp peyniri andırıyor ama esin kaynağını öğrenince, Kapadokya’nın topografyasının mimariye nasıl işlendiğini kavrayabiliyorsunuz. O çevredeki tabii taş doku, girinti amorf oluşumlar ve mağara gibi sığınma dürtüsü oluşturan şekiller ile donatılmış.Paris’in metro çıkışlarıDünyada metro ağı denince ismi hemen akılda beliren şehirlerin başında Paris geliyor. Yeraltı ulaşım ağlarının yayılmaya başladığı 20. yüzyıl başında insanların dikkatini çekmek üzere metro giriş çıkışları inşa ediliyordu. Bugün Paris’le özdeşleşen metro çıkışlarının altında Hector Guimard’ın imzası var.1899 yılında Paris Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan yarışmayla belirlenmiş. Abesses ve Dauphine Porte adlı iki ayrı çalışmayla birinci seçilen kapılar 1900-1906 yılları arasında şehrin 141 noktasına inşa edilmiş ve şehrin sembollerinden biri haline gelmiş. Kapılarda, devrin yaygın üslubu olan ArtNouveua tarzı görülüyor.Prof. Dr. Mehmet Çubuk (Mimar, şehir plancısı):Hayalleri yıkan ürünler olmamalıydı“Kent bütününde her yerleşme biriminin, semtin, mahallenin spesifik bir mimarlık dili olmalı. Bugün bu disipline ‘kentsel tasarım’ diyoruz. Kent aynı zamanda bir kültür mekânıdır. Bu bağlamda ulaşım yapılarının tasarımları da kültüre dayalı olmalı, Kentsel estetik ve kimlik, kentlinin de içinde olduğu bir şekilde ele alınmalı. İstanbul’da başarılı bulunan birkaç örnek dışında, Marmaray ve diğer metro çıkışlarında aynı sonuç gözlenemiyor. Misalen, Marmaray Üsküdar İstasyon çıkışı-girişi mimari çözümünün; çevre uyumundan uzak, bulunduğu tarihî ortama yabancı olduğu gayet açık. Hiç olmazsa uluslararası bir yarışmanın sonucuna göre inşa edilebilirdi. Böylesine önemli yapılar, insanların hayallerini yıkan değil zenginleştiren, özelleştiren bir ürün olabilirdi.” Cem İlhan (Üstgeçit fikir yarışmasında birincilik kazanan mimar):Projemiz 5 yıldır uygulanmayı bekliyor“2009 yılında İBB bir fikir yarışması düzenlemiş ve Zeytinburnu, Vezneciler ve Göztepe’de yapılması düşünülen üç ayrı köprü için projeler kabul etmişti. Göztepe E-5 Karayolu kavşağı mevkiindeki projemiz liyakatli bir jüri tarafından birinci görülmüştü. Ekip olarak bölgenin mimari nabzını yoklayan bir ürün ortaya çıkardık. Ne var ki, fikir bazlı bir proje olduğu için ödül alan projeleri uygulamaya odaklanmış bir irade göremedik. Ödül aldıktan sonra da hiçbir talep almadık. Biz projeyi unuttuk derken 2013’te Altyapı Projeler Müdürlüğü tarafından çağrıldık ve bir uygulama projesini teslim ettik. Fakat bir senedir yine sessizlik hakim. Proje idare heyetince o birimden alınmış.”

    0 0
  • 05/03/14--15:00: Bir değil iki Barca var!
  • Bir değil iki Barca var! Hatta Manchester United, Chelsea, Liverpool… Dünyanın en büyük ve başarılı futbol kulüpleriyle aynı adı taşıyan amatör kulüpler var. Adları aynı ama hikayeleri farklı olan.Her yıl yapılan ‘Dünyanın En İyi Kulüpleri' sıralamasında ilk sıraları paylaşan takımlardır Barcelona, Manchester United, Chelsea, Liverpool, Juventus… Bir de bulundukları beldedekilerden başkasının bilmediği Barcelona, Liverpool, Juventus var ki taklitler asıllarını yaşatır diyoruz ve Ekvador'dan Uruguay'a, Şili'den Maldivler'e hatta ABD'den Gana'ya kadar uzanan korsan klüplerin hikayesini anlatıyoruz. Kiminin tarihinde hiç şampiyonluğu yok ancak dünyanın en bilinir kulübüyle aynı adı taşıyor. Bu da ona yetiyor. Kimi de dünyanın en iyi kulübü Barcelona'nın deplasman formasına ilham verecek kadar meşhur! İşte karşınızda isimleri aynı ancak armaları farklı adaş kulüpler… Ekvador'un Barcelona'sı Ekvador'un en çok nüfuslu şehri Guayaqıil'in bir futbol takımı Barcelona S.C. Ekvador Birinci Ligi'nde mücadele etmekte. Kontrataklarıyla bilinen kulüp, taraftarıyla ve 14 şampiyonluğuyla ülkenin en büyüğü. 1925 yılında İspanyol biri tarafından kurulan kulüp, iki defa Güney Amerika'nın Şampiyonlar Ligi olan Libertadores Kupası'nda final oynadılar. Kulüp isminin, Barcelona olmasının sebebi, kurucunun da Barcelonalı olmasıymış. Hatta kulübün en dikkat çekici yanlarından biri de ismi gibi logosunun da FC Barcelona ile benzerlik taşıması. Tek farkın Ekvador menşeli olanının logosunda bulunan yıldızlar. Formalarda tercih edilen renkler sarı, kırmızı ve siyah. Kulübün favorisi ise sarı forma. Bu arada Barca'nın meşhur deplasman forması için ilhamın nereden geldiğini öğrenmiş olduk! ‘Tersane Yıldızı' kulübün lakabı. Yani dünyanın en kötü yetenek yarışmasının ismini andırıyor! Statlarının ismi Estadio Monumenta Banco Pichincha ise 1987 yılında yapılmış ve tam 90 bin kişilik. Tüm yapım ve işletme hakları Barcelona S.C'a ait. Bu arada, küçük bir ülke olmasına rağmen 90 bin kişilik stadın inşası taraftarların geleceğini umarak yapılmış. Bu da ülkede futbol kültürünün ne kadar üst düzeyde olduğunu gösteriyor! Cebelitarık'ta Manchester United Bir sömürge ülkesi olan Cebelitarık, Afrika ile Avrupa'yı birleştiren bir konumda yer alıyor. Geçtiğimiz günlerde FIFA tarafından tanınmadığı için ulusal anlamda resmi müsabakalara katılamayan ülkeye mutlu haber geldi. UEFA'ya göre, önümüzdeki sezonda, Cebelitarık (İngilizce ismiyle Gibraltar) Avrupa kupalarına katılacak. Cebelitarık Premier Lig'in en başarılı takımı yıllardır şampiyonluğu kimselere bırakmayan Lincoln. Ancak ligin bir başka güçlü ekibi de geçen sezon 3. olan Manchester United! Ünlü İngiliz kulübüyle aynı ismi taşıyan takımın kaptanı Matthew Reoch, Şampiyonlar Ligi'nde aynı isimli iki takımın karşılaşması ihtimaliyle ilgili olarak, "Bunu yapabileceğimizi söylemek çok zor ama imkânsız yoktur. 5 sene içinde bu gerçekleşmeyecek olsa bile, önümüzdeki 40 yılda olabilir."diyor. İngiliz sömürgesi olan 30 bin nüfuslu ülkedeki futbol heyecanı zamanla daha da artacak gibi görünüyor. Uruguay'ın Liverpool'u Uruguay'ın en üst futbol ligi olan Primera Division Uruguay'da yer alan bir futbol kulübü. Ligde hiç şampiyonluğu bulunmamasına rağmen ismiyle ülkede popüler bir kulüp Liverpool. Hatta, Uruguaylı ünlü futbolcu Luis Suarez'in İngilizlerin meşhur takımı Liverpool'a transfer olması ülkede bir numaralı gündem olmuştu! Hatta yanlış anlayanlar bile olmuştu. Kulübün en meşhur futbolcusu 1950 yılında dünya kupasını kazanan Uruguay'ın file bekçisi Roque Maspoli'ydi. Ayrıca, kulüp isminin ilhamını, Merseyside'dan limanlarına uğrayan kömür gemilerinden alıyor.Şili'nin Merseyside'ı Kumarhaneler şehri Vina del Mar'da kurulan kulüp, Şili'nin Liga Chilena de Futbol Primera Division Ligi'nde yer alıyor. 2010 yılında İngiliz adaşı ile Goodison Park'ta hazırlık karşılaşmasında karşı karşıya geldi. Maçı Merseyside'lılar (İngiliz Everton) kazandı. Ayrıca, Everton'ın Sausalito Stadı, 1962 Dünya Kupası'nda oynanan maçlara ev sahipliği yaptı. Bu ‘Maviler' Gana'da Berekum Chelsea, Gana'nın en önemli takımlarından biri. Afrika Şampiyonlar Ligi'ne katılmayı hedefleyen kulüp, son sezonu ikinci bitirdi. Ligde, Berekum Arsenal adı altında bir başka kulüp de yer alıyor. Bu da Londra derbisini ortaya çıkarıyor! Gana futbolunun meşhur futbolcularından biri olan Michael Essien'in Chelsea aşkı eskilere dayanıyormuş! Çünkü yıldız isim futbola bu kulüpte başlamış. Bu arada kulübün sahibi Emmanuel Kofi Kyeremeh adında bir muhasebeci. Gerçek maviler, transfer politikasında adaş kulübünün sahibine danışsa hiç de kötü olmaz!Brezilya'da Torino rüzgârıBrezilya Ligi'nin köklü takımlarından biri Clube Atletico Juventus. 89 yıllık bir maziye sahip olan kulüp, Torinoluların Sao Paulo'lu adaşları. Lucas Moura, Luisão, Deco, Thiago Motta kulüple yolları kesişen dünyaca ünlü futbolcular.Club Valencia-MaldivlerFC Ranger's-AndorraBlackburn Rovers-Güney AfrikaDallas Roma-ABDHamm Benfica-Luksemburg

    0 0

    ‘Uzaylı’ mevzuu her daim heyecan vericidir. Ancak buna kendini fazla kaptıranlar da var. Eski ABD Başkanı Bill Clinton, uzaylı ziyaretinin sürpriz olmayacağını söylerken, eski Kanada Savunma Bakanı Hellyer, 80 çeşit uzaylı ırkı olduğunu öne sürdü.Papa Francis ise milyar kez duyduğumuz “Evrende yalnız değiliz” klişesini tekrarladı. Vatikan astronomlarından Guy Consolmagno’na göreyse önemli kurumlar dünya dışı ziyaretçilere nasıl davranacaklarını önceden planlamış çoktan. Türk milleti olarak biz çayı ocakta, evi de derli toplu tuttuk mu yeter!Önemsizse de atmayın!Odanızda ne var ne yoksa “Bir bak şunlara, önemsizse atayım.” diyerek eline geçirdiğini çöpe yollayan annelerimizi şu sıra sıkı tutmakta fayda var. Zira, İngiltere’de bir kadının 40 yıl boyunca, kapının çarpmasını engellemek için takoz gibi kullandığı Çin malı süs eşyası açık artırmada 527 bin TL’ye satıldı. 50 yaşındaki kadının yeni bir otomobil alağabeylmek için 14 bin dolardan satmak istediği süs eşyasının nadir bulunan bir ahşaptan yapıldığı ve üzerindeki işlemelerde ‘100 Erkek Çocuk’ isimli bir Çin halk hikâyesinin betimlendiği öğrenildi. Haydi kızlar kapıya!En ucuz(!) ulaşım‘Mucize Bebek’ haberleri bir hayat sıradanı oldu çoktan. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde geçen hafta meydana gelen tren kazasında yaşananlarsa ‘mucize’ sıfatının hakkını veriyor. Katanga kasabasındaki Katongola istasyonu yakınlarında yük treni raydan çıkarak devrilmişti. 74 kişinin öldüğü, 163 kişinin yaralandığı kazadan sevindirici bir haber geldi. Birkaç aylık bebeğin enkaz altında can veren annesini emerek hayata tutunduğu ortaya çıktı. İnsanların yük treninde işi neydi derseniz ücretsiz binebildikleri tek ulaşım(!) aracı olması.

    0 0

    Bediüzzaman’ın ‘manevi evladım’ dediği talebesi Mustafa Sungur’un kızı Aynur Sungur, sosyal medya üzerinden Hizmet Hareketi ve Hocaefendi aleyhine yürütülen kara propagandaya karşı çıktı. Yapılanlara babasının da alet edilmesinden rahatsızlığını dile getiren Sungur ile Ankara’daki evinde konuştuk.“Babam üzerinden Hizmet’e laf-ı güzaf edenlere ‘Siz ‘Ufku engin herkesi kucaklayan, bir saç teli kadar dine hizmet eden herkesin başımızın üzerinde yeri vardır.’ diyen Sungur Ağabey’i hiç tanımamışsınız, babamın gönlünde Hocaefendi’nin apayrı yeri vardır.” şeklinde sosyal medya üzerinden mesajlar verdiniz. Bu tweet’leri atmanıza sebep olan neydi?Hocaefendi’ye ve Hizmet Hareketi’ne atılan iftiralar, yapılan zulümler bana çok ağır geldi. Dayanamadım. Ne diyor Üstad: ‘Zulme rıza zulümdür. Taraftar olsa zalim olur.’ Bu karalamaların, saldırıların berzah âlemine göç etmiş babam üzerinden yürütülmesini hazmedemedim. Taş olsa çatlardı, daha fazla sessiz kalamazdım. Böyle bir zamanda konuşmayacaktım da ne zaman konuşacaktım?Açıklamanızın ardından ‘seçim sonrasını bekledi, öncesinde neden sustu?’ diyenler oldu.Daha da ağır ithamlarda bulunuldu. ‘Azerbaycan’daki dershanelerinize baskın yapılmasa, talebeleriniz tutuklanmasa sesiniz çıkmayacaktı. İşin ucu size dokununca mı konuşasınız geldi?’ dediler. Seçim dönemi siyaset dili öyle sert ve ağırdı ki... Belki o dönemde konuşulabilirdi ama düşünemedim. Şu anki açıklamalarımın hiçbiri de siyasete malzeme edilecek türden değil. Zira tek amacım Mustafa Sungur’un bir evladı olarak babamı ve babamın Hizmet’e, Hocaefendi’ye bakışını anlatmak. Çünkü babam yeni nesillere Hizmet’e ve Hocaefendi’ye düşmanmış gibi anlatılıyor, resmen siyasete alet ediliyor. Buna gönlüm daha fazla razı gelemezdi.Azerbaycan’daki tutuklamalara dair listede yer alan isimlerin Başbakan tarafından verildiği iddia edildi…Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz’ün bununla ilgili güzel bir sözü var. Bir buçuk yıl önce cenazesine katıl, sonra dershanesine tutuklamalar olsun. Listede adı geçen insanlar kim? Hepsi Risale-i Nur dairesinde hizmet eden insanlar. Ayrıca bunlar hangi cemaate yapılırsa yapılsın kabul edilemez. Alet olanları da Allah ıslah etsin.Babanızın Fethullah Gülen Hocaefendi’ye düşmanmış gibi aktarılmasının doğru olmadığını belirttiniz. Peki nasıldı bakışı?Birbirlerini yakından tanır, sever ve ziyaret ederlerdi. Şahsına böylesi büyük bir saygısı olmasa babam, Muhammet ağabeyimi ilkokulu bitirir bitirmez kolundan tutup İzmir’e Hocaefendi’nin yanına götürür müydü? Ağabeyim yüksek öğrenimini bitirene kadar yanında kaldı. Çocukluğumdan beri evimizde adı saygıyla anılır, vaaz kasetlerini hıçkırıklarla dinlerdik. O küçük yaşımızda şahsına hürmet ve muhabbet ruhumuza işledi. 2005 yılında babam ciddi sıkıntılar yaşadı. Kendisine ihanet edenler oldu. O zamanlar en başta Hocaefendi sahip çıktı babama. Bunları görmemiz lazım.Seçim döneminde bir televizyon programına çıkıp Camia’ya dair menfi yorumlarda bulunan kardeşleriniz tweet’leriniz hakkında ne yorumda bulundu?Hiçbir şey söylemediler.Siz onların daha önceki açıklamalarının ardından tepki verdiniz mi?Kızımın nişanında güzellikle bu konulardan bahsettik. Ahmet ağabeymin de, Saide ablamın da bütün çocukları Hizmet okullarında okudu. Ablamın küçük oğlu hâlâ Hizmet’in okulunda okuyor, dershaneye gidiyor. Ablam zamanında, Hizmet için bütün altınlarını düşünmeden vermiş biriydi. Sonradan biraz uzaklaşma oldu. Ama aile olarak şu zamana kadar Hocaefendi’yi babamdan ayrı düşünmedik, hâlâ da ayrı görmüyoruz. Hizmet, Risale-i Nur üzerine bina edilmiş. Bütün talebeler onun vesilesiyle Nurlarla tanışıyor, okuyor. Nasıl ayrı görebiliriz?Oysa Başbakan öğrencilere risale değil beddua okutturulduğunu iddia etti.Asla katılmıyorum. Bir de mülâane ve mübâhale konusu var. Bu da beddua olarak yansıtıldı. Oysa Kur’an-ı Kerim’de yeri vardır. Hocaefendi’nin öyle üzerine gelinmişti ki... Mülâane ve mübahalesi bir çıkış yoluydu aslında. Keşke karşı taraf ‘amin’ deseydi, diyebilseydi.Seçim döneminde yürütülen kutuplaştırma politikası aynı evde yaşayan insanların bile arasının bozulmasına neden oldu. Sungur ailesi de bu süreçten olumsuz etkilenmiş görünüyor.Maalesef. Hakikaten çok üzülüyorum, en azından biz böyle olmamalıydık. Yakışmadı. Programa katılan kardeşlerimin görüşünün tüm kardeşlerin görüşü olarak lanse edilmesi de ayrıca üzdü beni.BABAMIN SADELEŞTİRMELER YÜZÜNDEN FELÇ OLDUĞU YALANHocaefendi’nin Sungur Ağabey’in ardından ettiği bir dua var: “Allah’ım beni ve Mustafa Sungur Ağabey’i mağfiretinle, rıdvanınla, rü’iyetinle şereflendir.” Bu duayı duyunca ne hissettiniz?Hizmet Hareketi’ndeki kardeşlerimizin günde yüz defa babam için bu duayı etmesi çok sevindirdi beni, Allah razı olsun ondan.Risalelerin sadeleştirilmesi mevzuunda Sungur Ağabey’in internete düşmüş görüntülü bir konuşması olmuştu. En çok da bu videoya dayanılarak Hocaefendi’nin üzerine gelindi…Video dikkatle izlenirse karşı tarafın babama ne söylediği, sorduğu belli değil. O kısımlar çıkarılmış. Babamın dolduruşa getirildiği kanaatindeyim. Ayrıca yüksek şeker hastası, sinirlendiğinde şekeri 400’lere çıkan hasta birine, pijamasıyla, yatağın üzerine oturtulmuş o şekilde açıklama yaptırılıyor. Anladığım kadarıyla da birinci kez sorduklarında istedikleri cevabı alamıyorlar sonra başka bir şekilde ikinci kez soruluyor. Kim bilir neler söylenmiş de babam öyle celalleniyor. Birileri ‘sadeleştirme yapıyorum diye kendi fikirlerini mi yazıyor’ dedi, bilmiyoruz ki. Daha ağır şeyler de söylenmiş olabilir. Hatta soru belki de Hocaefendi’nin ismi hiç geçmeden soruldu. Yoksa babam Hocaefendi hakkında kasten bu kadar ağır konuşsun, beddualar etsin mümkün değil. Bilakis bu vesileyle yetiştirilen talebelerden memnun olurdu. Dolayısıyla karşı olması mümkün değil. Hizmet’i rakip olarak görüyorlar diye düşünüyorum. Kaldı ki babamı sevseler üzüleceğini, sinirleneceğini bile bile üstelik doğru olmayan şeyleri aktarmazlardı. Orada şekeri yükselip ölebilirdi. Hiç umursanmamış.Sadeleştirme sonrası üzüntüden felç olduğu söylendi.Kesinlikle yalandır, yanlıştır. Zira babam 13 Haziran 2010 yılında felç geçirdi, sadeleştirmeler bu tarihten sonra yapıldı. Kaldı ki böyle bir şeye üzülse o güne kadar evlatlarıyla paylaşmaz mı? Bir kez bile konusunu açmadı, üzüldüm demedi. Babamı sadeleştirmeler değil, Hizmet’e ihanet edenler, hareket edenler üzdü.“Hocaefendi’yle kalbi bağım ebeden kopmuştur.” açıklaması da doğru değil o halde...Asla böyle bir şey yok ama maalesef televizyonda Sungur ailesi böyle bir açıklama yaptı şeklinde yansıtıldı. Muhammet ağabeyim STV’de bizzat babamdan duyduklarını aktardı. Sırf bu yüzden bu süreçte ağabeyim yalnız kaldı, yazık. Zaten onun bu açıklamaları birilerini rahatsız etmiş ki, hemen ertesi gün iki kardeşimi çıkartıp Hocaefendi aleyhine konuşturdular. Babam Hocaefendi’ye kırgın olsa ikinci kez Sema Hastanesi’nde tedavi olmayı kabul eder miydi, son nefesini orada verir miydi? İlk felç geçirdiğinde de Sema Hastanesi’nde yatmış ve çok memnun kalmıştı. Oradaki doktorlar Sungur ağabeyleriyle ilgilenmeyi vazife değil, ibadet olarak görmüşlerdi.O ZAMANLAR İRTİCA DENİYORDU ŞİMDİ DE PARALEL YAPIPeki neden sadeleştirme konusunda Hocaefendi’ye gönderilen ve aleyhte görüş bildiren mektuba imza attı dersiniz?O mektup babama imzalatılması için getirildiğinde ağabeyim, ‘Yazmadığın ve hatta okumadığın şeyi neden imzalayacaksın?’ diye soruyor. Babam ‘Abdullah ağabey imzalamış, ben imzalamasam olmaz.’ şeklinde cevap veriyor. Yoksa mektupta yazılanlar şahsi görüşü değil, sadece saygısızlık olmasın mantığıyla hareket ediyor. Belki gönlü istemiyor bile ama talebeler sadakat üzerinde çok durur. Tesanüd çok önemlidir. Bu yüzden imzalıyor.Sizin bu konuya dair düşünceniz nedir?Arzu ederiz ki Risale-i Nur yazıldığı gibi okunsun, orijinali herkes tarafından anlaşılabilsin. Ama günümüzde kullanılan Türkçe buna pek imkân vermiyor. Bu açıdan yeni nesil ya da Nurlarla yeni tanışan ve anlamakta güçlük çekenler için kolaylık diye düşünüyorum. Ama tabi ki ben orijinalini okumaktan zevk alıyorum. Hizmet orijinal risale basımını mı durdurdu? Yalnızca sadeleştirilmiş hali mi basılıyor? İsteyen istediğini okuyamıyor mu? Esas hedef iman kurtarmaksa kimileri için bunun yolu sadeleşmiş risaleden geçiyorsa ne mahzuru olabilir? Dinden bir saptırma mı oluyor? Bu eserlerle İslam’ı tanımış birine orijinaliyle mi, sadeleştirilmiş haliyle mi Müslüman oldun diyeceğiz? Aslı duran bir eserin meali, tefsiri yazılmış, ne zararı var? Bu çabaları tahrifat, tahribat demenin kastı aşan şeyler olduğunu düşünüyorum. Suni bir yaygara koparılıyor. Sadeleştirilmiş değil, sahteleştirilmiş yorumları bile yapıldı. Bu çok ağır bir hakaret. Kaldı ki Hocaefendi sadeleştirilmeye rıza göstermişse bu konuda kılı kırk yararcasına bir hassasiyet içine girmiştir, buna şüphem yok. Sadeleştirme başkaları tarafından yapılsa, arkasında başka amaçlar aranabilirdi belki. Ama Hizmet’in hedefini biliyoruz. İstikameti Üstad’ımızın yolundan farklı değil. Bu açıdan muhakkak bir hikmeti vardır diye düşünüyorum. Bu arada birilerinin imanını kurtarma adına elleri şimdiye dek suya sabuna dokunmamış insanlar Hocaefendi’ye bunun üzerinden hakaret ediyor. Ne cüretle? Bu konuda bu kadar aşırı tepki verilmesi Risale-i Nur’u hiç okumamış, bu davadan bîhaber olan insanlarla hakaret etmek, saldırmak birilerinin aleti olunması gerçekten çok üzücü.Üstad döneminde her kim Risalelerin basımına yardım etse ağır tazyik, zulüm, sürgün ve işkencelere maruz kalıyordu. Şimdi de dershanelerin ve yurtdışındaki okulların kapatılması, olimpiyatların engellenmesi gündemde. İki dönemi kıyaslarsak neler söyleyebilirsiniz?O dönemki zulümler ehl-i küfür tarafından yapılıyordu. Belki o zaman katlanabilmek, bu tazyikleri göğüslemek daha kolaydı. Şimdi yaşananlar çok üzücü. Kur’an’ı, hadis-i şerifleri okumuş, dini eğitim almış insanların bu şekilde davranması çok acı. Anlayamıyorum, anlamakta güçlük çekiyorum. O zamanlar irtica deniyordu şimdi ise paralel yapı.Risale-i Nur kitaplarının basımının tekele alınma meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz?Kamu malı, vakıf malı, en önemlisi Kur’an’ın malıdır nasıl tekele alınabilir? Üstad döneminde Diyanet tekel olarak görülüyor ama Üstad ‘Din kimsenin tekelinde değil’ demiş karşı çıkmıştır.AĞABEYLER HAKKINDA OLUMSUZ BİR ŞEY SÖYLERSEK HOCAEFENDİ ÜZÜLÜRDiyanet demişken... Seçim döneminde yaşananlar karşısında sessizliği çok eleştirildi…Diyanet camiasının bulunduğu bir ortamda hizmet eden bu insanlara küfrediliyor, kimse çıkıp ilmin ve dinin haysiyeti adına bir şey demiyor. Dilinle, elinle bir şey yapamıyorsan hiç değilse ortamı terk edebilirsin. Sonrasında bile tepki göstermediler. Hükümet cenahına da Allah izan versin, ıslah etsin. Hizmet, siyasete karıştı diyorlar. Hizmet kırk yıldır olduğu yerde duruyor. Camia’ya siyaset gözlüğüyle bakanlar öyle görüyor.Üstad’ın “Risale-i Nur müspet bir harekettir.” düsturu zaviyesinden değerlendirecek olursak ağabeylerin Hizmet’e yönelik açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz?Hepsi babamın dostları, Üstad’ın talebeleri, yanlış bir şey söyleyip incitmek olmaz. Hepsine saygım sonsuz. Haklarında olumsuz bir şey söylesek yine Hocaefendi çok üzülür.

    0 0

    Bir zamanlar Ortadoğu’nın abisi, ABD’nin müttefiki, AB’ye sadık aday ülkeydi Türkiye. İçerde Gezi Parkı olayları, özgürlüklerin ihlali, yargıya müdahale ve yolsuzluk iddiaları, dışarda ise Mısır ve Suriye politikalarının ardından uluslararası arenada nasıl bir intiba uyandırdığı merak konusu.Başbakan Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidarıyla Türkiye’nin 11 yılda önemli ölçüde yol katettiği bir gerçek. 11 yıl boyunca Ortadoğu’nun abisi, ABD’nin en yakın müttefiki, AB kapılarını zorlayan vazgeçilmez üye adaylığı yolunda atılan adımlarla dünyanın parlayan ülkesi yolunda ilerliyordu. Ancak son birkaç yılda atılan adımlar, verilen yeni anayasa sözünün tutulmamış olması, AB rotasının Şanghay’a çevrilmesi, yargıya müdahale, birtakım özgürlük ve eşitliklerin kısıtlanması, temel hakların adeta bir ‘lütuf’ gibi verilmesi, tek adamlığı öncüleyen yasaların çıkarılması, 2013 yılına damgasını vuran Gezi Parkı olayları ve 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddiası operasyonlarıyla 11 yıl öncesine geri dönüldüğünü söylemek mümkün. Financial Times Gazetesi yazarlarından David Gardner ‘Otoriter Erdoğan cazip olmayan bir emsal sunuyor’ (2 Nisan 2014) yazısında, Başbakan Erdoğan’ın ‘tek adam’lık girişimlerini uzun uzun sıralayıp ardından Erdoğan ile Irak’taki Nuri el-Maliki ve Mısır’daki Abdülfettah el-Sisi arasındaki ortak noktalara yer veriyor. Yazıdan Türkiye’nin adının artık Avrupa ülkeleriyle değil de Rusya ve Ortadoğu ülkeleriyle, Türk liderlerin adının ise demokratik isimlerle değil, ‘tek adam’ modelleriyle karşılaştırıldığını gösteriyor. Bir zamanlar Ortadoğu’ya örnek, ABD’ye müttefik, AB’ye aday parmakla gösterilen, ‘komşularla sıfır sorun politikası’ ile adından söz ettiren vazgeçilmez Türkiye’nin bugün geldiği nokta itibarıyla diğer dünya ülkelerinin gözünden nasıl göründüğü doğal olarak merak ediliyor. Bugün Türkiye’nin uluslararası arenadaki nasıl bir intiba uyandırdığını, AB ülkelerinin, ABD, İngiltere, Mısır, Kore, Rusya’nın gözünden Türkiye’nin şimdilerde nasıl göründüğünü, bölgelerde bulunan stratejistler, Türkiye uzmanları ve gazeteciler anlattı. Yapılan değerlendirmelerden en ilginci ise şüphesiz Rusya’dan Türkiye’nin nasıl göründüğüydü.Türkiye, ABD için idare edilmesi gereken bir müttefikİlhan Tanır (Gazeteci-ABD): Amerikan halkı gözünden bakınca Türkiye, son yıllarda ismi sürekli Suriye ile anılan bir ülke durumunda. Geçen haziran ayından itibaren ise Türkiye’nin Amerikan haber kanallarıyla gazetelerine haber konu oluş nedeni, Gezi protestoları ve bu protestolara güvenlik kuvvetlerinden yapılan sert müdahaleler. Özellikle son zamanlarda yolsuzluk iddiaları ve Twitter başta olmak üzere sosyal medya yasakları söz konusu. ABD’dekiler için Ankara giderek Batı ailesinin bir ferdi değil, idare edilmesi gereken bir müttefik gibi görünüyor. Bir taraftan artan otoriterliği, diğer taraftan yolsuzluk iddialarıyla boğuşan, demokratik standartlarda sürekli geriye gidiyor izlenimi veren bir ülke. Bütün bunların üstüne de, komplo teorilerinde ABD’nin ve büyükelçisinin ısrarla hedeflenmiş olması, en azından AKP hükümet yetkililerinden bu tür söylemlere önceki yıllarda alışık olmayan Washington için bir başka kötü sürpriz oldu. Kısacası, Washington’ın Türkiye halkalarındaki AKP hükümetine yönelik olarak ilk yıllarındaki olumlu bakış ve iyi niyeti, son 10 ay içinde tersine döndü. Bunun yanı sıra sosyal medyayla birlikte, artık iç politik söylem diye bir bahane geçersiz. Bundan dolayı da, son on aydır önde gelen hükümet yetkililerden duyulan yakıcı, yıkıcı, polarize edici ve hatta bazen nefret aşılayan söylemler dışarıda gözlerin bazen fal taşı gibi açılmasına neden oluyor ve ülkede kaos yaşandığı izlenimi veriyor. İçeride yapıcılıktan uzak ve halkına saygı dilinden yoksun bir idare, dışarıda da yapıcı bir aktör olarak kendini kabul ettirmekte ve saygı kazanmakta normalden çok daha büyük bir güçlük yaşıyor.Siyasi figürler hükümete destek verdikleri için pişmanSerdar Yeşilyurt (TUSKON Brüksel temsilcisi-Belçika): Türkiye geçtiğimiz 10 yılda gerek demokrasi gerekse ekonomi alanında katettiği mesafe açısından belki de en çok Brüksel’de takdir edildi. 2011 seçimleri sonrasında parlamentoda ciddi bir çoğunluk, bir sonraki seçimlere kadar başta yeni anayasa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Türkiye’nin siyasal ve ekonomik anlamda güvenirliğinin artmasına yönelik beklenti içine girdi. Buna mukabil Türkiye’den gelen sinyaller ise tam tersi istikamette yol alındığı izlenimi uyandırdı. Özellikle 2013 yazında Gezi hadiseleri ve hükümetin verdiği tepkiler karşısında bazı düşünceler aleyhe dönüştü. Bu resme Mısır darbesinde Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını da kaybettiği algısını ekleyince güçlü, istikrarlı ve müttefik Türkiye’nin yerine baskıcı, güven erozyonuna uğramış ve öngörülemeyen bir tutumla yönetilen bir ülke ortaya çıktı. Türkiye’ye Brüksel’de en güçlü desteği veren siyasi ailelerin dahi bu desteği geri çektikleri ve önemli siyasi figürlerin Türkiye’ye çağrı yapmaktan vazgeçtiğini söymek mümkün. Hatta hükümete verdikleri desteğe pişmanlık duyduklarını ifade etmeleri, Brüksel’i bilenler için uzun vadede Türkiye-AB ilişkilerinde geri dönüşü imkânsıza yakın yaralar açıldığını gösteriyor. Türkiye’nin 2013 yılında demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, ifade hürriyeti kavramları etrafında aldığı eleştirilerin ve kırılan imajının tekrar doğru adımlar atılarak bile düzeltilmesi çok uzun zaman alacak. Ayrıca üyelik müzakerelerinin tekrar rayına oturmasının çok zor olduğu da unutulmamalı.17 Aralık’tan beri AKP öncülüğünde darbe yaşanıyorProf. Dr. Ali Kazancıgil (Siyaset bilimci ve Türkiye uzmanı-Fransa): Türkiye’nin Ortadoğu’daki diğer ülkeler için model olacağı söyleniyordu. AB ve ABD’nin anlayamayacağı şekilde birden üçüncü dünya ülkesi haline gelmeye başladı. AKP iktidarı ileri seviyeye taşıdığı Türkiye’yi birden gerileterek aldığı noktaya geri taşıdı. Şu an çoğu AB ülkesinde, “Bu ülke Avrupalı olamaz” diyorlar. Türkiye, yıllarca askeri darbe baskısı altında yaşadı, 17 Aralık’tan beri de AKP öncülüğündeki bir sivil darbe içinde yaşıyor. Biri demokratım dediğinde bundan çok az sapsa bile, 180 derece dönmesi mümkün değil. Ama bırakın Erdoğan ve demokratlığı, şu an diktatörden de beter otokrat bir imaj hâkim. Avrupa’daki çoğu stratejist ve siyasetçideki hâkim düşünce ‘Türkiye için şu an AB’ye girmek söz konusu bile değil.’ Türkiye’nin iç siyasetindeki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları, Suriye’ye giden ve Adana’da durdurulan MİT kamyonunun El-Kaide cihatçılarına yardım intibası özellikle ABD’yi ve AB’yi çok endişelendiriyor. Dünya şu anda demokrat geçinen ama her şeye, TV dizilerine bile, müdahale eden bir lideri izliyor. Bu halleri meselenin siyasi değil psikolojik olduğunu gösteriyor. Çünkü Erdoğan, paranoyak bir tutum sergiliyor. Bir Başbakan düşünün, ona muhalif herkese karşı tek söylemi paralel ve vatan haini. Paralel devlet iddiasını yurtdışında kimse ciddiye almıyor. Buradaki siyasiler Gülen Hareketi’nin siyasetle ilişkisiz sivil bir hareket olduğunu ve tüm meselenin AK Parti ve parlamenter sistemin zayıflığı olduğunun farkında.Erdoğan ile politik sistem, tek adam yönetimine daha yakınDr. Bill Park (İngiliz Ortadoğu uzmanı-İngiltere): Türkiye ile ilgili sadece İngiltere’de değil, Avrupa’nın tamamında ve Amerika’da Türk dış politikasındaki ve ülke içindeki son gelişmeler ışığında çok büyük bir hayal kırıklığı var. Washington, Türkiye’nin Suriye, Batı ve İsrail politikası, Riccardione’ye davranış tarzı, Çin füzesi teklifi anlaşması ve benzeri tutumlarından memnun değil. Türkiye stratejik olarak Avrupa ve Amerika için önemli. Washington kızgın. Avrupa uzlaşmacı bir dil kullanıyor ama görülebilir gelecekte Avrupa hayali ölü. AKP’nin ilk döneminde Türkiye için büyük bir umut vardı ilk başta. Fakat şu anda görülüyor ki Türkiye, artık AKP iktidara gelmeden öncesinden daha demokratik değil. Hukukun egemenliği, ifade ve basın özgürlüğü, kurumların bağımsızlığı gibi ‘Batılı’ demokrasi için tüm bu önemli kriterler ilerlemedi. Dahası, Erdoğan ile birlikte politik sistem şu anda tek adam yönetimine daha yakın. Devletin birimleri dışlanıyor veya MİT ve yargıda olduğu gibi tamamen Erdoğan ve çevresindeki birkaç kişinin kontrolü altına alınıyor. Başbakan, kendi düşüncesine muhalif ve engel olarak gördüğü herkesi yok etmek istiyor. Benim gibi Türkiye’den daha iyi şeyler bekleyen Batı’daki insanlar, Türkiye’nin eski olduğu yerde olmasından büyük hayal kırıklığına uğradı.Kaos varsa bile Türkiye-Rusya ilişkisini etkilemezAlexander Sotnichenko (Rus Türkolog ve Ortadoğu uzmanı-Rusya): Türkiye, Rusya’nın müttefiki, ucuz ve kaliteli yaz turizmiyle gelişmiş büyük bir devlet. Özellikle son 2-3 yıl içinde İstanbul, Rusların tatil ve alışveriş merkezi oldu. Rusya’da, Türkiye’yi Kafkaslardaki terörizmin destekçisi ve NATO üyesi olduğu için düşman olarak bilen bir düşünce görülebilir ama buna artık sık rastlamak mümkün değil. Türkiye, kaybetme noksanlığından ve siyasi krizden çıktı. Sokak devrimi akımı bekliyordum ama Türk kararlılığı sadece kaosa sebep oldu. Rusya’dan bakınca Türkiye iç siyasetine dair bir kaos görünmüyor. Kaos varsa bile bu Türkiye–Rusya ilişkilerini etkilemez. Suriye konusunda bile etkilemedi.Çoğunluğun egemenliği demokrasinin zayıflığıdırDr. Jang-Ji-Hyang (Ortadoğu ve Kuzey Afrika Politikaları Araştırma Enstitüsü-Kore): Son 10 yılda Türkiye uluslararası aktivizm sorumluluğuna sahip, kararlı bir yükselme ve başarılı demokratikleşme adımlarıyla örnek bir ülkeydi. Bunda Başbakan Erdoğan’ın etkisi de büyük. Ancak bugün ona oy vermeyen yüzde 50’yi dikkate almadan, kendinden aşırı emin biri olarak görünüyor. Erdoğan, ilk iki döneminde Kürt sorununu, AB üyeliğini, sivil–asker ilişkilerini kapsayan hamleler yaptı. Bu arada tekelinde topladığı gücü, bölünmüş seküler rakipleri ve kaybetmesi mümkün olmayan kredisi vardı. Ama Başbakan ve onun partisi olan AKP, bu on yıl içinde güçlü pozisyonlarıyla kemikleşti. Başkanlık sistemine geçerek rol kapma isteği açık bir otoriterlik arzusu göstergesi. Oysa şu anda Erdoğan, popülist politikalar yerine çoğunluğun egemenliğinin temsilci demokrasinin zayıflığı olduğunu aklında tutmalı. Artık bu saatten sonra çok ünlü ‘Türk modeli’ ikinci aşama olarak çoğulcu politika ve demokratik katılımın değerini yükseltmek zorunda.Gücü tekelleştirme gibi totaliter uygulamalar varGalal Nassar (Haftalık Al-Ahram dergisi Genel Yayın Yönetmeni- Mısır): AKP propaganda makineleri sürekli olarak AKP’nin haricinde bir partiye oy vermeyi, ülkeyi geçmişteki kötü yönetime ve kronik ekonomik krizlere geri götüreceği mesajını iletiyor. Ayrıca farklı bir partinin camileri ve dini eğitimi tehdit edeceğini pompalıyorlar. Suriye ile ilgili ses kayıtlarının hesabını sorması gerekirken, politik rakipleri ve sosyal ağları işbirliğiyle suçladı. Karizmatik liderliğinin unsurlarını kullanarak gücü tekelleştirme gibi totaliter uygulamalar var. Fakat dikta rejimlerinden önemli bir fark görülüyor. Dünya bu tehlikenin farkında ve Türkiye’deki birçok kesim böyle bir gidişatın ülkeye demokrasiyle kazanılan her şeyi kaybettireceğinin bilincinde. Şimdilik bazı yolsuzlukların ve hukuksuzlukların üzeri örtülmüş olabilir ama hesap defterleri sonraki seçimde veya ekonomik bir krizde yeniden açılmak üzere her zaman bekliyor olacaktır.

    0 0

    Kapatıldıktan sonra Tuzla’nın bir köşesinde unutulan Kamp Armen, kapılarını eski sakinlerine açtı. Çocuklarıyla kampa gelen sakinler geçmiş günleri yad etti ve “Kampı geri istiyoruz” çağrısını yineledi.Tuzla’da kapalı kapıların, sık ağaçların arkasında kalan bir bahçe var: Kamp Armen. Gedikpaşa Yetimhanesi’nin 1972’de kapanmasının ardından Kamp Armen, başka bir deyişle Tuzla Yetim Kampı, 1983’e kadar birçok çocuğun evi, okulu oldu. Sakinlerinden Hrant Dink 8 Kasım 1998’de yazdığı ‘Kaybolmayın Çocuklar’ yazısında yıllar sonra kampta yaşadıklarını şöyle anlatacaktı:“Bizim yetimhane, ayrılanlarla buluşanların, kaybolanlarla bulunanların merkeziydi sanki. Garabet’le, Flor mesela. Çocuk yaşta ana-babalarını kaybeden bu iki genç, aradan 15 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra ancak yaşamın tatlı bir rastlantısı sonucu kavuşabildiler birbirlerine.(...) Nasıl unuturum, onlara bu gerçeği söylediğimizde birbirlerine doğru koşuşlarını? Garabet’in ‘Kuyrik kuyrik’ diye deniz kenarına, ablasına koşuşunu. Şimdi içinizden ‘tam da Türk filmi’ diye mırıldananlarınız olacak, ama ne yapalım ki olay ortadaydı ve yaşanıyordu.”Yıllar önce Hrant Dink’in yazısında bahsettiği hikâyenin sahibi Garabet Orunöz, yıllar sonra Kamp Armen’e düzenlenen gezinin organizatörü. Buluşmaların başlama tarihi Hrant Dink’in ölümüne rastlıyor. Vasiyet bilinciyle ilk kez 2008’de bir araya gelmişler. O gün bugündür yılda bir ya da iki kez buluşup eski günleri anıyorlar. Kampın harabeye dönüşen koridorları arasında dolaşan Orunöz, “Burası yemekhaneydi, buraya ranzalar gelir, bir odada sekiz kişi kalırdı, çalışmalar yapardık” diye anlatıyor: “Çocukken bize sorumluluk vermek için bir şeyleri zimmetlerlerdi. Mesela yumurtalardan ben sorumluydum. Koskoca insanlar bile bana gelir ‘şu kadar yumurta aldım’ diye hesap verirdi. İşte onun gibi kampta ağaçlar da çocuklara zimmetliydi.”Elleriyle inşa ettilerTemelleri 1963’te atılan kampın eksikleri 1966’da yine çocuklar tarafından taşınan harçlarla giderilmiş. Hrant Dink, bakanların “aşk olsun” demeden geçemediği inşa sürecini şöyle anlatıyor: “İlkokul iki ile beşinci sınıflar arasında okuyan çelimsiz öğrencilerdik. Ve kazmaya başladık önce. Kazdık, Kızılay çadırlarımızın çubuklarını diktik; kazdık, fidan diktik; kazdık, kuyu açtık. Üç yıl, şafak vakti kalkıp gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. (...) Geceleri yorgunluktan altımıza işerdik. Ailelerimizi, yakınlarımızı ancak geceleyin uzaklarda, parlayıp sönen kent ışıklarını izlerken anımsardık. Gelen imrenir, gören imrenirdi. Aşk olsun derdi herkes, aşk olsun.”O günleri ve hikâyesini şimdi Garabet Orunöz harap haldeki kampa gelenlere anlatıyor: “Babam beni okumayı öğreneyim diye Gedikpaşa’ya göndermişti. Sonra Tuzla Kampı’na gidip gelmeye başladım. 1970 yazında, Tuzla Kamp Armen’in müdürü Hrant Güzelyan tarafından, Malatya’ya babamın yanına yollandım. Sabah babam peşkirini omzuna attı, ‘Hayr-Mer’ diye Ermenice dua etmeye başladı. Ben de onunla dua etmeye başladım. Babam sustu, çeşmede yüzünü yıkadı. Eve dönünce, dizlerinin üstüne çöküp hıçkıra hıçkıra ağladı. Beni İstanbul’daki yetimhaneye gönderen kadın için, ‘Sara, Sara Allah ömrümden ala sana vere’ dedi.”Kampı ziyaret eden Aziz Nesin Vakfı öğrencilerini bir sürpriz bekliyordu: Üç bisiklet. Garabet Orunöz, “Ben hiç öğrenemedim, siz öğrenin diye aldık.” dedi ve kendi hikayesini anlattı: “Malatya’dan Nedim olarak geldim, İstanbul’da adımın Garabet olduğunu öğrendim. Annem ölünce o zaman üç buçuk aylık olan kız kardeşimi İstanbul’da bir aileye evlatlık verdik. Sonrasında evlatlık veren Sara Makascı bana nerede yaşadığını söylemedi. Kız kardeşimi buluncaya kadar âşık olmamaya yemin ettim. 19 yaşındaydım. Bir atölyede çalışıyordum. Hafta sonu için arkadaşım Nişan kampın yanına çadır ayarlamış. Kız kardeşim de çocuklara ablalık etmek için oradaymış. Bizim dışımızda herkes biliyormuş kardeş olduğumuzu. Gittim, Hrant Dink’in babası Sarkis seslendi. Biraz da sıkıntılı, ‘Senin kız kardeşin varmış, arıyormuşsun’ dedi. Karşıki balkonu gösterdi. Hemen tanıdım Flor’u.”Kamp sakinlerinin çoğu artık yurtdışında. Buluşmada telefonlar susmadı, Arjantin’de yaşayan arkadaşlarına telekonferansla bağlandılar, bilgisayar ekranından ağlayan yüzler baktı birbirine. Burada olanlar diktikleri ağaçların ardında “bu benim ağacım” derken, Orunöz bisikletleri çocuklara teslim edip ekledi: “Biz kampımızı geri istiyoruz.”Son söz Hrant Dink’ten“Sekiz yaşında gittim Tuzla’ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim… Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu. Sonra kampımızın müdürünü ‘Ermeni militan yetiştiriyor suçlamasıyla’ içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı. Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetiştirilmemiştik. (…) Şikâyetim var ey insanlık! Bizi yarattığımız uygarlığımızdan attılar. Orada yetişmiş bin 500 çocuğun alınterinin üstüne oturdular. Bizlerin çocuk emeğini gasp ettiler. Yuvamızı dağıttılar. (…) Ve bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız bizim ‘Atlantis Uygarlığımız’ şimdi bir harabe. Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun. Binanın ise dişleri dökülmüş, avurtları çökmüş, omuzları düşmüş. Toprak çorak. Ağaçlar küskün… Benim isyanımın pike uçuşları ise, binbir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…”‘İyileşme sürecini birlikte atlatacağız’Gazeteci Serdar Korucu ve Aris Nalcı’nın ‘1965’ kitabı kampı ziyarete gelenlerin elinde dolaşıyordu. 1915’in 50. yılı 1965 yılında Türkiye’de ve dünyada yer alan haberleri mercek altına alan ve 50 yıl önceki 24 Nisan’da neler yaşandığını, hangi dinamiklerin etken olduğunu, dünya kamuoyunun algısını irdeleyen kitabın yazarlarıyla konuştuk.1965’teki devlet algısı nasıl?Aris Nalcı: 1965’te dil farklıydı. Nefret söylemi kötü bir şey olarak insanlara yansımamıştı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların etnik kökenleri nedeniyle ayrımcılığa uğradığı geniş Türkiye toplumu tarafından o kadar çok bilinmiyordu. 1965’te Lübnan’dan başlayan Ermeni toplumlarının soykırımı anma mitingleri ve toplantıları Türkiye’nin ilk kez diaspora ile karşılaşmasını sağlamış ve verdiği tepkiler şunlar olmuş: Diasporalı Ermenilerin karşısına, “Türkler Ermenileri öldürmedi, Ermeniler Türkleri öldürdü” teziyle çıkılmış. Bir yandan da Ermenilere Ermeniler cevap versin diye düşünülerek ülke içinde halen yaşayan ‘tutsak’ Ermenilerden daisporaya cevap verilmesi istenmiş. Şimdi de aynı şeyler yapılıyor. Garabet Orunöz (üstteki kırmızı tişörtlü)Patrik Aram Ateşyan’ın açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?Umut dolu. Bir din adamının da yapması gereken açıklamalar böyle olmalıdır. Zira Patrikhane dini bir kurum, siyasi değil. Dolayısıyla cemaatine umut vermek, onların ruhen mutluluğunu sağlamak onun görevi. Bu görüşmede sorun dini bir kurumun siyasi iktidar tarafından muhatap alınması. Yıllardır sivil bir örgütleme içine girmek istediğini beyan eden Türkiye, Ermeni toplumunun bu taleplerini dinlemeden, Türkiye Devleti’nin dini iktidarı siyasi muhatap alması kendi seçeneğidir. Görüşmede başka sivil temsilciler de var ancak bu kişilerin temsiliyetleri üzerine düşünmek gerek. Ermeni toplumunu bugün Türkiye’de temsil edebilecek tek yapı bulunmuyor. Sadece hayatta kalmak üzerine geliştirdiği mekanizmalar zihinlerimizi kontrol altına almış, bizleri ‘sadık’ vatandaşlar haline getirmeye çalışmıştır. Başını her kaldırdığında, içinde bulunduğu topraklarda siyaset yapmaya çalıştığında kafasına vurulup yerine oturtulan Ermeniler (hem sol hem sağda) iki taraftan da sıkılmış ve kendini sağlama almak için merkeziyetçi bir tavır takınmışlardır. Dolayısıyla reklamlarla Başbakan’a teşekkür eden Ermeni toplumunun zenginlerinin tavrını var olanı korumak olarak görmemiz gerekiyor. Bu rahatsız ruh halinin çözümü ise birbirimizi tedavi etmekten geçer. Ermenilerle Türklerin iyileşme süreci birlikte olacaktır.Serdar Korucu:Soykırım tartışmasında merkez medyanın yaklaşımı son dönemde değişim içinde. Türkiye’de medyanın her iktidar döneminde devlet politikasına göre hareket ettiği göz önünde tutulduğunda, 1915’in 100. yıldönümüne bir yıl kalmış olsa da neden hâlâ konunun yeterince tartışılmamış olması anlaşılır. Bu nedenle kitapta belirttiğimiz gibi 1965’te temelleri atılan devlet tezlerinin medyadaki yansımaları bugün de canlılığını koruyor. Resmi tarihin değişmesi hiçbir ülkede hızlı gerçekleşmez. Hele söz konusu Türkiye ise bunun ne kadar yavaş olduğunu hepimiz biliyoruz. ‘Açılım’ yapılmasının resmi tarihi değiştirmediğini benzerlerinde yaşadık. Zirve Yayınevi katliamına rağmen okul kitaplarında hala ‘misyonerlik’ tehdit olarak yer alıyorsa, Süryaniler için kullanılan ‘refah için Batı’nın çıkarlarına alet oldular’ ifadesi daha yeni değişmiş ancak bu hali de hedef haline getirilen toplumu tatmin etmemişse sorun var demektir.

    0 0

    Müzikteki yeni arayışlar zaman zaman ortaya güzel ve ilginç sonuçlar çıkarıyor. Türk sanat müziği ile cazın buluşması gibi...Özge Eyüboğlu ilk albümü Meftun’da böyle bir buluşmanın sonucuyla karşımıza çıktı. Bu ustaca buluşmada Ercüment Vural’ın emeği büyük. Ada Sahillerinde Bekliyorum, Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim ve Kırmızı Gülün Adı Var isimli şarkıların yorumlandığı albüm hem caz hem de sanat müziği sevenler için ilginç bir deneyim olacak. Güçlü yorumu ve dinleyeni meftun eden Özge Eyüpoğlu ile tanışmak için de bir fırsat.Matruşka’dan Gökçe çıktıTuttu Fırlattı ve Ne Yapardım gibi şarkılarıyla müzikseverlerin dikkatini çeken Gökçe, yeni albümü Matruşka’yı yayınladı. Çalışmada bir yanda duygusal şarkılar söyleyen bir kadın, diğer tarafta yerinde duramayan bir çocuk var. Albümün sürprizi, müziği The Dixie Cups’un unutulmaz şarkısı Iko Iko’ya ait Aşkım Aşkım ve orijinal versiyonu Tony Gatlif filmi Transylvania’da kullanılan, bestesi Sandu Ciorba’ya ait Çık Hayatımdan adlı iki şarkı.Gurbetteki Ozan’dan bir ArzuhalOzanlık ve aşıklık geleneği yok olmaya yüz tuttu. Neyseki bu geleneği ayakta tutmak için çalışanlar var. Ozan Figani de onlardan biri. Uzun yıllardır Londra’da yaşayan Ozan Figani söz ve müziklerin kendisine ait olduğu ‘Arzuhal’ ile karşımızda. Küçüklüğünden itibaren bağlama çalıp türkü söyleyen, söz yazan, beste yapan Figani, İç Toroslar yöresine ait derleme ve kayıtlar da yaptı. Ozan Figani’yle birlikte albümde Hatice Yeşil, Çiğdem Aslan, Tahir Palalı ve Ferhat Karaca da birer eser seslendiriyor. Her ne kadar Alevilik öğretisini temel alsa da, Arzuhal dinleyenlerin gönül perdesini aralayacak bir çalışma.

    0 0
  • 05/03/14--15:00: Bu Çete’de ego yok
  • Müzik dünyasına yeni bir grup katıldı: Çete. Fatih Ahıskalı öncülüğünde kurulan topluluk ‘Bir Sağa Bir Sola’ isimli ilk teklilerini yayınladı. Grup yeni olsa da üyeler on beş yıldır birbirini tanıyor.Genelde olumsuz anlamları olan Çete ismini neden seçtiniz?Fatih Ahıskalı: Önüne bir sıfat gelmediğinde çetenin sözlük anlamı şu aslında: Ortak bir amaca ulaşmak için kendi kararlarıyla aralarında sıkı bir birlik kuran küme. Bu tam bize uyan bir tanım. Önüne bir sıfat geldiğinde anlamı değişiyor. Örneğin suç çetesi gibi. Biz sadece çeteyiz, bu kavramın kendisiyiz.Ortak amaç nedir?Eralp Görgün: Birlikte ve yaptığımız müzikle ilk önce birbirimize iyi gelerek, sonra da bizi dinleyenlere iyi gelerek sevdiğimiz müziği yapmak. İyi müzikler yapmak. Geleceğe bu işi taşıyabilmek ve bu kubbede hoş bir sada bırakabilmek.Çete nasıl bir araya geldi peki?Erdem Tüzen: Aslında hep bir aradaydık. Her birimizin birbiriyle on beş yıla yakın dostluğu var. Hal böyleyken ‘Ne zaman kuruldu?’ sorusunu cevaplamak zor. Fakat son projemizin adı Çete. Kurulduk diye bir şey yok gerçekten. Biz bu kadroyla bir araya gelelim, şöyle bir müzik yapalım dememizin üstünden bir sene geçti ve kendiliğinden oluştu. Sadece müzik için bir arada değildik. Mesela Fatih’in özel hayatında bir işi olur, kim müsaitse atlar gider. Mesela birinin evi taşınacaksa gider hep birlikte taşırız.Güzel bir sloganınız var bir de…F.A.: İnsana zarar veren her şeye karşı insanlarız. Bunun başında da silahlar geliyor. Biz şöyle dedik çıkışımızda. Her zaman da bunun arkasındayız. Dünyadaki bütün silahları eritip enstrüman teli ve enstrüman yapmak istiyoruz. Bir çizgi film izlemiştim. Orada bir tank vardı. Uzayarak başka bir şeye dönüşmüştü, ben onu gitar teline dönüşürken hayal ettim.Bu Çete’nin başı Fatih Ahıskalı herhalde. Çete lideri ne derse oluyor mu?Oğuzhan Kabukçu: Tabii ki bir çete başı var. Başsız bir şey olmaz bu hayatta. Fatih, çete başı ama bu, ‘susun her şeyi ben söyleyeceğim, siz uyacaksınız’ gibi bir durum değil. O bize aktarıyor. Biz de kendi süzgecimizden geçiriyoruz. Amaç en iyiyi yakalamak. Kimse o konuda ego yapmıyor. Bizi daha iyiye götürecek güzel bir fikir varsa, uzun zaman almadan hemen kabul görüyor. Hızlı şekilde hayata geçiyor.Peki ya egolar?E.T.: Bu grupta ego yok. Ego olmadığı için var çete. Aslında karşı olduğumuz konuların başında geliyor ego. Biz bir şeye karşı olan bir çeteysek bunların başında ego gelir. Hayatımız boyunca bu savaşın içinde sıkılmış ve bunalmış insanlarız. Bunlar sanatçıyı yıpratıyor. Bizlere ihtiyacı olan bir hal ve dinleyici var. İnsanlar sanatla beslenecek. Güzel ilişkinin içine bu negatif duygularla kimsenin müdahil olmaya hakkı yok. Biz de çete olarak karar aldık. Bu tarz duyguları olan kimseyi aramıza almıyoruz. Kendimize bir duvar ördük.İlk çalışmanız ‘Bir Sağa Bir Sola’ isimli bir tekli. Bu bir albüm, bir tanışma şarkısı mı, yoksa albüm habercisi mi?Semih Çelikel: Bu iki ihtimal de doğru. Biz öncelikle bu müziğimiz, duruşumuzla insanlara merhaba diyoruz. Bu merhabanın ardından gelecek ayrı bir sohbetimiz de olacak. Hedefimiz, bu yıl içinde albümümüzü dinleyiciyle buluşturmak. Repertuvarımızın büyük bir bölümü de hazır zaten.Müzikal tarzınızı nasıl belirlediniz?E.G.: Biraz yaptığımız eserler bizi şekillendirdi. Bestelerin mahiyetine göre enstrüman grubunu oluşturduk. Bu projede elektro gitar var, keman var, davul ve bas var. Yaptığımız müzikler hep bu aranjmanda gelişiyor. İçinde rock kesin var ama rock dediğimizde bugün her insanda farklı bir şey tınlayabiliyor. Biz şunu ihmal etmemeye çalışıyoruz: Türkiye’de müzik yapıyoruz, Türkçe sözlü müzik yapıyoruz. Rock müziğini konuştuğumuz lisanın uyumu ve zevkine göre şekillendirmeye çalıştık.Popüler kültürün hâkim olduğu piyasada kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?O.K.: Aslında rock tabanlı müzikler şu anda popüler müzik içinde oldukça güçlü bir yere sahip. Bu soru bundan on yıl önce sorulsa, ‘ne yapacağımızı bilemiyoruz’ diye cevap verebilirdik. Şimdi bu anlamda güçlü sayılırız. Kendimizi popüler adayı olarak görüyoruz. Bizim insanımızın hoş bir tarafı var. Güzel olan bir şeyi hissettiği zaman hemen ilişki kurabiliyor. Bütün çalışma ve yaklaşımlarımızı bu hissediş ve bu ilişki üzerine kurduk. Bundan da ümitliyiz.70 yaşında müdavimlerimiz varDinleyiciler Fatih Ahıskalı’yı Eşref Vakti’nde de zaman zaman düetlerde gördü. Ama burada grubun vokali. Sizin için nasıl bir durum bu?F.A.: Aslında stüdyoda böyle ama sahnede bir düet durumu var. Sahnede bulunduğum ekiple tamamen bağı koparıp, önde tek yaşayan durumunda olmadım. Şu yaşıma kadar hep birileriyle sahneyi paylaştım. Mesela şimdi de konserde Oğuzhan ile birlikte söylüyoruz. Çok güzel bir sesi var. Yine Eralp de vokallik yapıyor. O konuda eksiğimiz yok, fazlamız var çok şükür. Nihayetinde bu grubun ana vokali benim. Diğerlerini keşfetmek isteyenlerin konserlerimizi görmeleri gerek.Aslında siz çok iyi bir konser grubusunuz. Yaklaşık bir yıldır bu projeyle sahneye çıkıyorsunuz. Tepkiler nasıl?E.T.: Siz sahnedeyken gözümüzü sizden alamıyoruz diyorlar. Orada oluşturduğunuz enerji bizi çok etkiliyor, diyor gelenler. Bütün konserlerimize gelen 70 yaşının üzerinde İstanbul hanımefendisi bir ablamız var. Bazen sabahlara kadar çalıyoruz. Her zaman mekândan en son çıkıyor. Bizi ayakta tutan dinleyicilerimizin başında geliyor. Dinleyicilerimiz arasında da böyle bir ilişki var. Dinleyiciyle bir duyguyu yaşadığın anda artık aile oluyorsun. Çeteye herkes dahil oluyor.Kendinize belirlediğiniz bir hedef var mı? İşler yolunda gitmezse bırakacak mısınız?F.A.: Bir yerde olmaya inanmıyoruz. Olduğunu zannettiğin anda yok olmak, bittiğini zannettiğin anda zirve olanlara şahit olduk. Hedefimiz bu ekibi bir arada tutup müzik yapmaya devam etmek. Hep çalalım söyleyelim. Şu anda sevgili Sibel Algan’ın kurduğu DJ&J Production ile yola çıktık. Umarım her şey yolunda gider.E.G.: Biz biraz zor vazgeçeriz. Zaten beraberiz. Yine yolumuza devam edeceğiz. Bir şey olsa da olmasa da müzik yapacağız. Çünkü gruptaki herkes hayatını müziğe adamış insanlar.

    0 0

    Hızlı tren projesinde Haydarpaşa Garı’na olacaklar netlik kazanmaya başladı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, garın özelleştirme kapsamına alınacağı sinyalini verdi. Peki, Gebze-Söğütlüçeşme ve Sirkeci-Halkalı arasındaki tarihî istasyonlara ne olacak?Hızlı tren ve Marmaray projeleri kapsamında yapılan demiryollarını yenileme çalışmaları, İstanbullulara son bir yıldır düdük sesini unutturdu. ‘Haydarpaşa Garı’nın akıbeti de bu süreçte en çok merak edilen ve tartışılan konulardan biri. Kentin simge yapılarından biri olması hasebiyle Haydarpaşa’nın ilgi odağı olması gayet doğal. Ancak Gebze-Söğütlüçeşme ve Sirkeci-Halkalı hatlarında hizmet veren irili ufaklı tren istasyonlarına ne olacağı konusu da en az Haydarpaşa kadar önem taşıyor. Üstelik bunların hatırı sayılır miktarının yıkılacağı ya da atıl kalacağı yönünde iddialar varken. Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yonca Erkan Kösebay ve Haydarpaşa Dayanışması’ndan Tugay Kartal’a Gebze-Haydarpaşa hattındaki tarihi tren istasyonlarına neler olacağını sorduk.Demiryolları konusunda doktora tezi bulunan Prof. Dr. Erkan, Marmaray Projesi’nin üç hatlı bir demiryolu olarak planlandığından, mevcut tarihi istasyonları oldukları şekliyle kullanımda tutmanın mümkün olmadığını söylüyor. Bu sebeple tarihi istasyonların bir bölümünün yıkılması, diğer bir bölümünün ise önlerindeki peronların yıkılacak olması sebebiyle kullanım dışı kalacağı öngörülüyor.Tugay Kartal’dan konuyu biraz daha detaylı anlatmasını istiyoruz. Cevabı şu şekilde: “Mevcut demiryolu hattında peronlar kenarlarda olup hat ortada, Marmaray Projesi’nde ise peron ortada olup geliş gidiş hatları orta peronun her iki kenarında, bu nedenle mevcut istasyon binaları kullanılmayacak. ‘Peki başka türlü olmasının yolu yok muydu?’ sorusuna Tugay Kartal, “İstasyonlara giriş, tarihi yapıların içinden olacak şekilde projelendirilseydi mevcut tarihi yapılar kullanılmış olurdu.” diye cevap veriyor.Erkan’a göre aynı süreçte inşa edilen Kartal–Kadıköy metrosu, Marmaray’ın tüp geçişiyle birlikte ele alınabilir ve tarihi demiryolu hattı yenilenerek tarihi niteliklerini geleceğe taşıyabilirdi. Kartal, bu konuda Yonca Erkan ile aynı görüşte. Haydarpaşa Dayanışması olarak proje başlangıcında banliyö hatlarının üçlenmemesini ya da Boğaz geçişinin Kadıköy-Kartal metrosuna bağlanarak ulusal ve uluslararası demiryolu trafiğinin darboğaza sokulmamasını önermişler. Ancak uyarıları ve önerileri dikkate alınmamış.İstasyonların yıkılacağı ya da kullanım dışı kalacağı bilgisinin nasıl elde edildiğine gelince... İstanbul’un demiryolu mirası olarak ilan edilmesi için 1.8.2007’de Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS), Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS) ve Mimarlar Odası tarafından İstanbul Tabiat ve Kültür Varlıklarını koruma Kurullarına başvuru yapılmış. Kurul başvuruyu yerinde incelemek amacıyla görevlilerini demiryolu hattına incelemeye göndereceğini TCDD’ye bir yazıyla bildirmiş. Demiryolları yapılacak bu inceleme öncesi Marmaray CR1 inşaatı kapsamında Halkalı Gebze arasında hangi gar ve istasyonların bina ve tesislerin etkileneceğini 25.6.2008 tarih 711 sayılı yazısıyla Demiryolları, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü’ne (DLH) sormuş. DLH, sorunun cevabını vermeyip inşaatı yapmakla görevli müteahhit Avrasya Ortak Girişimi’ne (Konsorsiyum) havale etmiş. Avrasya Ortak Girişimi’nin 22.8.2008 tarih ve 12555 sayılı yazısıyla Haydarpaşa Gebze ve Halkalı arasında 29 istasyon binasının yıkılacağını, altı istasyon binasının kullanım dışı kalacağını DLH ve TCDD’ye bildirmiş. ‘Anıtlar Kurulu müdahale edemiyor mu, tarihi binaların yıkılmasını engelleyecek bir çalışma yapılmıyor mu?’ sorusunun cevabı da Tugay Kartal’da: “Haydarpaşa-Gebze arası Anadolu Bağdat Demiryolu hattına ait. Sirkeci Halkalı arası hat, Rumeli Demiryollarının bir parçası. Bu hatların 100 yılı aşan tarihi ve endüstriyel değeriyle koruma altına alınması için BTS, Mimarlar Odası ve ICOMOS, 2007’de İstanbul ve İzmit Tabiat Varlıkları Koruma Kurullarına başvuru yaptı. Başvuru incelendikten sonra ‘koruma mevzuatımızda’ demiryolu hatlarının tarihi ve endüstriyel demiryolu olarak korunması yönünde hüküm bulunmadığından reddedildi.” Erkan, Haydarpaşa-Gebze hattının kullanılmaya başlamasının 1871 yılına kadar uzandığını anlatıyor: “Akademik olarak Türkiye’nin demiryolu tarihinde, aynı zamanda toplumsal bellekte önemli bir yeri olan Haydarpaşa hattının korunarak yenilenmesi beklenirken, bu alanın kapasitesi üzerinde bir yük getiren, dolayısıyla tarihi niteliklerinin korunarak geleceğe aktarılması mümkün olmayan bir proje uygulamaya sokuldu. Marmaray Projesi bu haliyle Haydarpaşa ve Sirkeci Gar sahalarının kullanımı üzerinde de belirleyici rol oynayarak 150 yıla yaklaşan süredir var olan demiryolu-deniz ilişkisini bozarak bu alanlardan demiryolunun çekilmesine neden oldu.”Marmaray Projesi’nin topluma sadece ‘raylı sistemle İstanbul Boğazı’nı geçen’ bir proje olarak sunulduğunu anlatan Erkan, “Banliyö hatlarında meydana gelecek değişiklik ve halkın kullanım alışkanlıklarında ortaya çıkacak değişim ancak inşaat tamamlandığında fark edilecek.” diyor. ‘Müze yapalım’ başvurusuna olumsuz cevapErkan’a göre, demiryolunun bir hat olarak koruma altına alınması gerekiyordu. Yalnızca istasyon binası, lojman ve su deposu gibi özel yapıların tescillenebildiğini vurgulayan Erkan, “Buna rağmen tescil kararları dahi gerçek anlamda bu yapıların sahip oldukları değerlerle geleceğe aktarılmasını sağlayamadı. Burada karar alıcıların toplumun yararı yönünde, tarihi gözeten bir bakışa sahip olarak yasaların getirdiği kısıtlara yorum katması bekleniyor.” şeklinde konuşuyor.Tarihi istasyonların kullanım dışı kalması durumunda ne olacağı ise muamma. Binalardan bazıları için Kadıköy Belediyesi Kültür Merkezi TCDD’ye başvurmuş ancak olumsuz yanıt almış. Zaman’ın TCDD’ye ‘tarihi ren istasyonlarına ne olacağı’na ilişkin yaptığı yazılı başvuru da cevapsız kaldı.Tarihî istasyonlar yıkılmıyor ama işlevsiz kalıyorAnadolu yakasında Anadolu Bağdat hattının bir parçası olarak Haydarpaşa Gebze arasında 27 adet gar istasyon ve durak tesisi mevcut. Bunlar: Haydarpaşa, Söğütlüçeşme, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı, Küçükyalı, İdealtepe, Süreyyaplajı, Maltepe, Cevizli, Atalar, Kartal, Yunus, Pendik, Kaynarca, Tersane, Güzelyalı, Aydıntepe, İçmeler, Tuzla, Çayırova, Fatih, Osmangazi, Gebze. Bu gar ve istasyonlardan Haydarpaşa, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı, Maltepe, Kartal Yunus istasyon binaları tarihi ve tescilli yapılar. Rumeli demiryolunun bir parçası olan Sirkeci Halkalı arasında 18 adet gar istasyon ve durak bulunuyor. Bunlar: Sirkeci, Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı, Kocamustafapaşa, Yedikule, Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Yenimahalle, Bakırköy, Yeşilyurt, Yeşilköy, Florya, Menekşe, Küçükçekmece, Soğuksu, Kanarya Halkalı. Avrasya ortak girişiminin 2008’de DLH’ye gönderdiği listede 41 istasyona neler olacağı belirtiliyor. Buna göre tarihi olan Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı, Maltepe, Kartal Yunus istasyon binalarının yanında şu not var: ‘Yeni bir istasyon yapılıyor, fakat mevcut istasyon binası korunuyor’. Bu istasyonların geçmişi, Osmanlı dönemine kadar uzanıyor. Osmanlı Hükümeti, Haydarpaşa’yı Bağdat’a bağlamayı düşünür. 1871 yılında Haydarpaşa-İzmit hattının yapımına başlanır ve 91 kilometrelik hat 1873 yılında bitirilir.

    0 0
  • 05/03/14--15:22: Bu örtü, kelebekten
  • Uzun mesafeleri göç ederek giden bu kelebekler sanki ormanda ağaçların üzerini çepeçevre saran battaniyeyi andırıyor.Meksika’nın dağlık kesiminin yükseklerinde, yüzbinlerce Kral Kelebeği aromatik çam ağaçlarına sıkıca sarılıyor. Bu ağaçlar böcekleri soğuktan ve Kuzey Amerika kışından koruyor.Kral kelebekleri kışı Meksika’da geçirmek için 3 bin 500 kilometrelik mesafeyi göç ederek geliyorlar.Bir gramdan daha hafif olan bu narin kelebeklerin her biri şaşırtıcı bir yolculuğa dayanabiliyor.Kral Kelebekleri, ilkbahar gelip havalar ısınmaya başladığında yeterli olgunluğa ulaşıyor ve hayatta kalanlar yumurtalarını ve zarlarını bıraktıkları Amerikan Körfezi’nin kıyısındaki eyaletlere yeniden göç ediyor.Yaz yaklaşmaya başlayınca yıllık göç döngüsü tekrar başlıyor ve yetişkin kelebekler tekrar güneye doğru yöneliyor.Ancak çam ağaçlarının yok olması nedeniyle, bilimadamları bunun mikroiklimi değiştirmesinden ve sıcağa duyarlı türlerin hayatı tehdit etmesinden endişeli.

    0 0

    Vokalde Can Baydar, gitarda Erdem Başer, davulda Eren Çilalioğlu ve basgitarda Gökçe Balaban’dan oluşan Gece, son yılların en başarılı müzik gruplarından.Topluluk, yaklaşık iki yıl aranın ardından ‘İyi Niyetli Bir Gün’ adlı yeni albümlerini yayınladı. 2011 yılında yayınladıkları ilk albümleriyle önemli bir dinleyici kitlesi edinen ekip, bu albümde Sıla ile yaptığı başarılı çalışmalarla adını duyduğumuz Efe Bahadır ile birlikte çalışmış. Grup, yeni albümlerinde ilk çalışmalarındaki müzikal çıtalarını bir basamak üste taşımayı başarmış. Yine şarkı sözlerine yansıyan yaşanmışlık ve derinlik de gözlerden kaçmıyor. Bu çalışma daha İstanbullu bir çalışma olmuş zira kentin ruh hali albüme yansımış. İyi Niyetli Bir Gün, nevi şahsına münhasır bir Gece albümü.Bahar Göksu’dan Refik Fersan besteleriBugünlerde iyi bir enstrümantal albüm dinlemek istiyorsanız Bahar Göksu’nun ‘Rüzgâr Uyumuş’ isimli çalışmasını tavsiye ederim. Ülkemizin önde gelen arp sanatçılarından Göksu, uzun yıllara dayanan başarılı müzik kariyerini bu albüme tam manasıyla yansıtmış. Daha önce J.S.Bach’ın eserlerinden oluşan albümünü müzikseverlerle buluşturan sanatçı, bu kez tamamen kendi klasik musikimizden eserlerle karşımızda. Albümde ağırlıkla Refik Fersan’ın besteleri yer alıyor. Nikriz ve Sultan-ı Yegâh Sirto’nun arpla birleşen düzenlemeleri takdire şayan. Rüzgâr Uyumuş dingin, özenli ve çok sık rastlayamayacağımız türden bir albüm.Hazal, Aşktan Bıçak ile döndüTürk pop müziğine tarzıyla farklı bir yorum getiren Hazal, uzun bir aranın ardından ‘Aştan Bıçak’ isimli çalışmasıyla müzikseverlere merhaba dedi. 90’lı yıllara Sevdalım albümüyle büyük ses getiren Hazal, beşinci albümüyle de iddialı. Aşktan Bıçak akustik bir albüm. Genelde aşk teması işlense de örneğin Burçak Durak’ın şiirinden uyarlanan, Güvercinler Uçabiliyor mu isimli şarkıda toplumsal bir yaraya, kadına karşı şiddete dikkat çekiliyor. Albümünde genel olarak Dost Bilen Kırım’ın şarkılarını seslendiren müzisyen, bir de sürpriz yapmış. Çalışmasında unutulmayan hit şarkısı Elden Yar Olmaz’ın yeni düzenlemesine de yer vermiş. Aradan yıllar geçse de Hazal’ın güçlü yorumundan bir şey kaybetmediğini görmek güzel.

    0 0

    “Oku da baban gibi, eşek olma!” sözü çokça tartışmaya sebebiyet verse de virgülü doğru yere koyduğunuz müddetçe sorun yok. Kanada'da yaşayan 85 yaşındaki Vital Thebeau'nun okuma yazmayla pek işi olmamış.Adam olmuş mu bilemeyiz lakin balık yetiştiriciliği sayesinde milyarder olmuş. 10 yaşındayken okulu bırakan, 14 yaşında sanayide işe başladığında diğer işçileri mekanik bilgisiyle şaşırtan Kanadalı, hobi olarak başladığı balık yetiştiriciliği işini büyüterek bir balık çiftliği kurdu. Okuma yazma bilmeyen milyoner, konuşmaları yazıya döken bir program kullanarak otobiyografisini bile yazıp yayımladı.Su da mı içmeyelim?Su içene yılan bile dokunmaz, demiş atalarımız. Sanırız Ukrayna bundan bihaber. Ülkede Rusya yanlısı ayrılıkçı hareketle yükselen gerilim tüm hızıyla tırmanıyor. Ülkenin doğusundaki 10'dan fazla kent, Rusya yanlılarının kontrolüne geçti. Donetsk şehrinde ise Rusya destekçisi grupların içme suyuna zehir kattıkları iddia ediliyor. Kenti zehirlenme korkusu sarmış durumda. Binlerce kişi kapalı su almak için adeta kuyruk oldu. Suyun da karaborsası olur mu, göreceğiz.Tehlikenin farkında mısınız?İskoçya denince akla ilk gelen alkol oluyor maalesef. Neredeyse kedilerin bile ayık gezmediği ülkede işler iyice çığrından çıkmış durumda. Öyle ki İskoçya Bölgesel Yönetimi Başbakanı Alex Salmond bile isyan etti sonunda. Alkol bağımlılığının hızla arttığını belirten Salmond, "Ülkemin alkolle ilişkisinden ciddi şekilde endişe ediyorum. Büyük bir çoğunluk sarhoş geziyor. Bu kabul edilemez bir durum." diyerek olayın vahametini bir kez daha ortaya koydu. Bakalım İskoçya ‘kendini alkole vermiş serseri genç' etiketinden ne zaman kurtulacak?

    0 0

    Almanya’da göç ve göçmenlere dair yüzlerce kitap yazıldı. “Yaren’in Hikâyesi” onlardan biri gibi görünse de farklı bir özelliği var. Kitabı hemen hepsi dördüncü nesil göçmen olan 29 genç birlikte yazıyor. Her yazar, kendi hikâyesini Yaren’in dilinden anlatıyor.Başlarda mükemmel bir ekonomik hamlenin temeli gibi görünen Almanya’daki misafir işçiler... Bu işçilerin çocukları yıllardır, bu hamlenin hiç hesaba katılmayan sonuçlarını Almanya’ya anlatmaya çalışıyor.Bu anlatım şekillerinden biri de “Yarenin Hikayesi” adlı kitap. Farklı dinlerden ve kültürlerden göçmen gençlerin birlikte yazdığı kitap, Almanya için bir ilk. Bahsi geçen çalışma, Heidelfriends derneğinin buluşturduğu 29 göçmen gencin hayatlarını bir araya toplayan bir Almanya hikâyesi. Hepsinin yaşadıklarından izler taşıyan kurgu ve gerçek arasındaki kitabın baş karakteri Yaren. Bir bölümü tamamlanan kitabı ilginç kılan, Google’a ait bir uygulama üzerinden kolektif olarak yazılıyor olması. Kurgu karakteri olan Yaren’in derdini en fazla anlatanlar, göçmen nüfusta çoğunluğu elinde tutan Türk gençleri. Projede toplam 13 Türk genci yer alıyor. Yaren’in dertleriyle dertlenen diğer yazarlar Afgan, Arnavut ve Almanların 16-29 yaş arası gençlerden oluşuyor. Ayda iki kez bir araya gelen gençler, kitap yazmaya başlamadan önce yazı yazma teknikleri ve medyayı kullanma konusunda eğitim de almışlar.Heidelfriends Derneği, kitapla ilgili piyasaya çıkmadan önce çok fazla ayrıntı vermek istemiyor. Kitabın ortak bir proje olmasından dolayı hiçbir şahsın tek başına ön plana çıkmamasına önem veriyorlar. Sorularımızı dernek adına cevaplamaları da bunun göstergesi. Projeye birçok farklı ülkeden, yaş grubundan ve farklı okullardan gençlerin katıldığını söylemekle yetinen dernek yetkilileri, ‘Yaren’in hikâyesini yazma fikri nereden çıktı?’ sorumuza şu cevabı veriyorlar: “Bu sorunun cevabını, kitap tamamlanınca ve okuyucunun eline geçince her bir yazar cevaplamış olacak bir nevi. Alacağınız cevaplar tıpkı yazarların düşünceleri gibi birbirinden çok farklı olacak.” Dernek yetkilileri, projenin önemli hedeflerinden birinin de yabancı kökenli ve yerli farkı gözetmeksizin çocukların ve gençlerin ortak noktalarını ve ayrıştıkları noktaları tespit edip onların bu konuda karşılıklı bilinçlenmelerini sağlamak olduğunu belirtiyorlar.Yazarların motivasyonları çok farklı olmakla birlikte çoğu bunu kendi fikirlerini ve tecrübelerini topluma anlatabilme şansı olarak görüyormuş. Yazar olmanın, şöhretin hayalini kuranlar da var tabii. Gençler, projeden yerel gazetelere verilen ilanlardan ve web sitesinde yapılan duyurudan haberdar olmuş. Arkadaş çevresinden öğrenenler de var. ‘Yazarların gelecekten beklentileri neler, kendi çocukları için nasıl bir Almanya düşlüyorlar?’ sorusuna aldığımız cevap ise şu şekilde: “Genç yazarlar doğup büyüdükleri yerlere kendileri de şekil vermek, dahil olmak, etkilemek istiyorlar. Hepsinin ortak emeli, insanların çeşitliliğe alışması. İnsanlar tek bir doğrunun ve tek bir yanlışın olmadığını anlasın, birçok doğrunun ve birçok yanlışın olduğunu idrak etsin istiyorlar. Bu değeri gelecek nesillere ve çocuklara aktarabilmek büyük bir başarı olur.” Dernek yetkilileri, kitap yayımlanana kadar içeriği hakkında çok fazla bilgi vermek istemeseler de ipucu ya da tadımlık olarak ‘Ben kimim’ adlı bölümden bahsediyor. Bu bölümde gençlerin aidiyet sorunu ele alınıyormuş: “Yaren okulda etik dersinden etkilenerek ‘Ben Türk müyüm Alman mıyım?’ sorusu ile karşı karşıya geliyor. Aidiyet sorusu en iyi şu ifadede aksediyor: ‘Almanya’da yabancıyız, Türkiye’de Alamancı’. Okuyucuları gençlerin günlük hayatında meşgul eden birçok ilginç konular bekliyor. Az daha sabretmelerini diliyoruz.”Böyle bir projenin ilk kez Almanya’da ve Heidelberg’de gerçekleştirildiğini anlatan dernek yetkilileri, “Fakat bu sadece Almanya’da gerçekleştirilebilir anlamına gelmiyor. Hatta başka şehirlerde ve ülkelerde yapılmasını da dileriz. Önemli olan nokta bir tek şu: Projenin yapılacağa yere ve şartlara adapte edilmesi.” diyor. ‘Kitabın basılı versiyonu çıkacak mı?’ sorusuna da net bir cevapları yok. “Basılı versiyon, kitabın yayınlanması için makul bir araç.” demekle yetiniyorlar.‘Çokkültürlülüğü bir de benden dinleyin’Özge Yol: Göçmenlerle Almanları birleştiren ve ayrıştıran her mevzu beni de ilgilendirdiği için Yaren üzerinden Almanya’ya olan kendi uzaklığımı-yakınlığımı anlatmak istedim. Almanya’da yaşayan bir yabancı olarak kendimi kitabın baş karakterinin yerine koyabilirim ve kendi tecrübelerimi aktarabilirim diye düşündüm. Kültürel çeşitliliğin korunduğu ve kişilerin milliyetlerinden kökenlerinden bağımsız olarak kabul edildiği bir Almanya düşlüyorum. Birçok kez kökenimden dolayı haksızlığa uğradım. Kitabın entegrasyon, farklı dinden, dilden ve kültürden kişilere karşı hoşgörü ve kabul kültürüne katkıda bulunacağını düşünüyorum.‘İmlâ hatası yapan tek ben değilmişim!’Osman Olgun: Kitabın başarıyla tamamlanmasına bir katkım olsun istedim. Bu gruptaki arkadaşlarla yeni bir kitap yazmayı çok istiyorum. İnşallah çok kişi tarafından okunan bir kitap olur. Kitapla birlikte yaşadığımız insanlara yaşam tarzımız ve deneyimlerimiz hakkında bilgi vermek ve ben de farklı kültürleri tanımak istiyorum. Gruptaki arkadaşlarla çok iyi anlaşıyorum. Bu proje sayesinde imlâ hataları yapan bir tek ben değilmişim, onu görmüş oldum.‘Amacım önyargıları kırmak’Rabia Karakaya: Çevremdekiler teşvik edince projeye deneme amacıyla girdim. Başta yazamayacağımı sanıyordum. Zamanla yazabildiğimi fark ettim. Bu sayede çok sayıda yeni insanla tanıştım, ufkum gelişti. Yaşadığım kültür çatışmalarına yer vermeye çalışıyorum. Amacım önyargıları kırmak. Kitap yazmak, derslerime mani olmuyor. Yazarak kendimi geliştirdiğime inanıyorum.

    0 0

    Dizilerin tanıdık simaları Fatih Koyunoğlu ve Aşkın Şenol’un da rol aldığı ‘Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’ oyunu, 18. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde dört dalda ödül alırken, Sadri Alışık Ödülleri’nde özel ödüle layık görüldü. Bertolt Brecht tarafından 71 yıl önce yazılan oyunun günümüzde de beğeniyle izlenmesi, güçlü ile güçsüz arasındaki ilişkinin hâlâ aynı oluşundan kaynaklanıyor.Bu yıl sahneledikleri “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı” oyunu, Afife Tiyatro Ödülleri’ne yedi dalda aday gösterilince Tiyatroadam grubu tüm dikkatleri üzerine çekti. Alman oyun yazarı Bertolt Brecht’in 71 yıl önce kaleme aldığı, tek bir kötü ve tek bir kötülüğün olmadığını anlatan oyunda 36 karakter var. Tiyatroadam’ın 8 oyuncusu, bu 36 karakteri canlandırıyor. Perde kapanmadan yani ara verilmeden sahnelenen oyun, bu sebeple prodüksiyon, sahne tasarımı gibi dallarda ödül aldı. Ekibin meşhur simalarından Fatih Koyunoğlu ve Aşkın Şenol ile ödül töreninden önce bir araya geldik ve oyun hakkında konuştuk.Oyunu sahneleme fikri nasıl ortaya çıktı?Aşkın Şenol:Başka bir oyunun okumasını yapıyorduk, yönetmenimiz Ümit Aydoğdu’nun bu oyunu önermesiyle biz de senaryoyu okuduk. Sonra sahnelemeye karar verdik. Her sezon onlarca oyun okuyoruz, oyun bulmak kolay değil.71 yıl önce yazılan bir oyun. Güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiş…A.Ş.:İnsanlara, hâlâ bugün hitap edebilmesi yazarının, Brecht’in başarısı. Ya da bizim başarısızlığımız mı diyeyim? Dünyada birçok şey değişmiyor galiba ama hepimizin içinde o faşizm ya da o şiddet, o en iyi ve iktidar sahibi olma duygusu olduğu için daha da değişmeyecek. Kökleri geçmişten olan ve insana dair bir hikâyeyi anlatmak bugün karşılığını buluyorsa bu ortamı oluşturanlar düşünecekler.Fatih Koyunoğlu: Eksiltme, çıkartma, yer değiştirme yok. Ekstra bir şey eklemedik. Keşke bizi demode bir oyun oynamakla eleştirselerdi insanlar. ‘70 yıllık bir oyunu aldınız, neden daha yeni bir oyun yapmıyorsunuz?’ deselerdi.8 oyuncunun 36 karakteri perde kapanmadan oynaması kolay olmasa gerek...F.K.:Oyun yazım olarak kalabalık kadrolu, 36 rol var. 8 kişi rolleri değişerek oynuyoruz. Bu başlı başına bir zorluk getiriyordu. Her sahnede Arturo Ui karakterinin yani Hitler’i temsil eden karakterin değişmesinin sebebi; bir tek kötü, bir tek şeytan, bir tek kötülük yok. Hepimiz bu bütün kötülüğün bir parçasıyız gibi bir felsefesi var.A.Ş.:Bu kadar farklı karakterleri bir arada oynayabilmemizin sırrı yönetmenimiz Ümit Aydoğdu. Faşizmin hepimizin içinde var olacağını, Arturo Ui’nin hepimizin içinde var olabileceğini göstermek adına özellikle yapılmış bir reji. Güzel bir söz var; “Hitler kitleleri kandırmadı, aynı anda faşizmi arzuladılar.” diye. 36 karakteri 8 kişinin oynaması, buna çok hizmet ediyor. Epik tiyatroya, Brecht’in üslubuna uygun oldu. Hem de bu hikâyeyi aktarmak açısından uygun oldu, matematiği Ümit Aydoğdu kurdu, biz de ona uymaya çalıştık.Sahnede herhangi bir enstrüman olmadan kendi sesinizle müzik (akapella) yapıyorsunuz. Zor, keyifli, farklı…F.K.:Sadece bu oyunun müzik çalışması akapella ile bir oyun daha çıkardı. Akapellada çok zorlandık, daha önce yapmadığımız bir şeydi. Bir yandan rolleri oynarken bir yandan müzik yapıyorsunuz. Bu başlı başına bir zorluk gibi duruyordu ama gelinen noktada baktığımızda “Güzel olan zordur.”u rahatça söyleyebiliyorum. Çok emek verildi ama hedeflenen oyunun böyle olabilmesi için gerekiyordu.Oyunun oyunculuğunuza katkıları üzerine neler söylersiniz?F.K.:Her zaman deneyimlenebilecek bir proje değil. Oyuncu olarak birçok yanınızı geliştirebilen bir oyun, çok ağır bir kondisyon istiyor, çok iyi bir ritim duygusu istiyor, müzik kulağı istiyor, oyuncu olarak sizin idmanlarınızı iyi yapmanızı gerektiriyor. Bu açıdan içinde bulunduğuma çok mutluyum.Afife Tiyatro Ödülleri’ne yedi ayrı dalda aday oldunuz, dört ödül kazandınız.Aşkın Şenol:Evet. Ödüllere aday olmak ve almak bize çok şey kazandırıyor, onore ediyor. İster verilsin ister verilmesin, bunda da sıkıntı yok, çalışmaya devam edeceğiz.Fatih Koyunoğlu: Aday olduk ve bu adaylıklar sayesinde seyirci biraz daha oyundan haberdar oldu. Fakat ben her zaman bunların anlık duyulan şeyler olduğunu düşünüyorum. En önemlisi, insanların birbirine tavsiyede bulunması, buna fısıltı gazetesi diyebiliriz, oyunun kulak yapması diyebiliriz. Genel çerçevede film için de, kitap okumada da böyledir.‘Sanatçı, yazan, yöneten, gerçek hayatın içinde olmalı’Türkiye’de bir seyirci patlaması var deniyor, bir kıtlığı... Siz ne diyorsunuz?F.K.:Ülkemizde tiyatro izlemenin alışkanlık haline gelmesi biraz zaman alır. Aslına bakarsanız bu karşılıklı bir ilişki. Sanatçı, yazan, yöneten üzerine düşüp gerçek hayatın içinde olmalı, masal kahramanı gibi sanat şöyledir böyledir diye dışarıya yukarıdan bakan bir kibir olmamalı. Burada iğneyi de kendimize batırıyoruz, seyirciyi oyunu anlamadılar diye eleştiriyoruz, peki sen ne kadar anladın onun hikâyesini Sanatçılar toplumdan kendini izole etmemeli. Dertlerimiz de ayrı değil.A.Ş.: Tiyatro izleme işi sevgi, alışma ve buna ihtiyaç duyma işi. İyi bir oyun seyretmek iyidir, insanların ruhuna iyi gelir. Belki eksikliğini hayatlarında hissetmiyorlardır ama gittiklerinde hissedeceklerdir ne kattığını. Kendimiz oynadığımız için değil, kendimiz de izlediğimiz için söylüyorum.‘Kötü tiyatro yoktur, kötü tiyatrocu vardır’Aşkın Şenol: Tiyatro iyi bir şeydir, tiyatronun kötüsü olmaz. İyi tiyatro daha iyidir. Aslında hiçbir zaman kötü tiyatro olmaz, tiyatrocunun kötüsü olur. En çirkinini de anlatsanız iyidir çünkü orada birileri bir şey yapar. Seyirliktir mutlaka, alacağınız bir şey vardır. Ama aynı oyunu pişirip pişirip koyuyorsanız insanların önüne orada iyi tiyatrocu diyemeyiz, sen tiyatro adına üstüne düşeni yapmıyorsun, tiyatronun gelişmesine katkı yapmıyorsun demektir. Ona da zaten kader tokadını atacaktır.

    0 0

    Etihad Havayolları, dünyanın ilk ‘üç odalı kabini’ ile yolcularına rezidans konforu sunmaya hazırlanıyor. Bizde ise ATLASJET de THY gibi uçan aşçı hizmeti vermeye başladı.Yabancı havayolları, Airbus 380 tipi uçaklarda duş, gümrüksüz satış mağazası ve masaj hizmeti gibi yeniliklerle yolcularına sürpriz yaparken Etihad Havayolları uygulamasıyla dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Birleşik Arap Emirlikleri merkezli şirket, dünyanın ilk ‘üç odalı kabini’ ile first class uçuş gerçekleştiren yolcularına rezidans konforu sunmaya hazırlanıyor. Rezidanslı uçaklarda neler mi olacak? Kabinlerde deri kaplı koltukların yanı sıra yataklar, 32 inç televizyon, minibar, tuvalet ve duş bulunacak. Ayrıca her kabine Londra’da eğitim görmüş bir uşak da hizmet sunacak. Uygulama aralıkta, Abu Dhabi-Londra uçuşlarında başlayacak. Bu uygulama hizmette gelinen son nokta olmayacak. Diğer havayolları da yeni sürprizlerle yolcuların karşısına çıkacak. Çünkü uçak üreticileri Airbus ve Boeing, ‘geleceğin uçağı’ konsepti üzerinde bir çalışma yürütüyor. Dünyada bu yenilikler yaşanırken Türkiye’de durum biraz farklı. THY dışında yolcuya yönelik hizmetlerde ilginç bir standart söz konusu. Örneğin low cost (düşük maliyet) modeliyle faaliyet gösteren bazı havayolları, koltuk seçimi ve ikram gibi hizmetlerde ücret alarak yolcularını şaşırtıyor. Bazı havayollarında su bile parayla satılıyor. Gerçi uçuşta yiyecek-içecek istemeyen yolcular, daha ucuza uçma imkanı da buluyor. Bazı kesimlerin tepkisini çeken uygulamanın yolculardan aynı reaksiyonu gördüğünü söylemek haksızlık olur. Bazı hizmetleri ücretli sunan havayollarının yolcu sayısında azalma değil artış yaşanıyor.ATLASJET’İN AŞÇISI SERVİSE BAŞLADIÜcretsiz ikram hizmeti sunan Atlasjet Havayolları ise yolcularına İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Londra Luton Havalimanı’na düzenlediği uçuşlarda yeni bir sürpriz yaptı. THY’deki gibi uçan aşçı hizmeti sunmaya başlayan şirket, business sınıfta seyahat edenlere keyifli bir yolculuk imkanı sağlıyor. Hafta içinde gerçekleştirdiğim Londra seyahatinde görevli uçan şef ile uygulamanın detaylarını konuşma fırsatı yakaladım. Hizmetin büyük ilgi gördüğünü anlatan şef aşçı, yolcuların yemek tarifi istemesi ve fotoğraf çektirmesi karşısında memnuniyet yaşamış. Atlasjet Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ersoy da uçan aşçı uygulamasıyla hizmet kalitesini daha da yükselttiklerini dile getiriyor. Ersoy, Türkiye’de EkonomiPlus hizmetini sunan tek havayolu olduklarını ve ‘her şey dahil fiyat’ sistemiyle yolcuların beğenisini kazandıklarını belirtiyor. Londra hattında da EkonomiPlus’ta 77 santimetre koltuk aralıkları, ücretsiz ikram ve koltuk seçimi gibi avantaj sağladıklarını dile getiren Ersoy, yolculara, bir low cost havayolundan bile daha düşük ücret ödemeyi taahhüt ediyor. Yaz sezonuyla birlikte seferlerini artıran havayolu şirketlerinin personel ihtiyacı da arttı. THY başta olmak üzere Atlasjet, Pegasus, SunExpress, Onur Air ve Borajet gibi özel havayolları, kabin memuru alımı için ilan vermeye başladı. Özellikle gençlerin büyük ilgi gösterdiği hostes alımları için ihtiyacın 5-10 katı müracaat olduğu ifade ediliyor. En düşüğü bin 600 TL olan hostes maaşları 3 bin 500 TL’ye kadar çıkıyor. İleri düzeyde en az bir yabancı dil bilen adaylar, işe girme konusunda büyük avantaj sağlıyor.Tavan fiyatta değişiklik olur mu?Havayolu şirketleri tavan fiyat konusunda ikinci kez anlaştı. İç hat ekonomi sınıfı bilet fiyatları geçen yıl aralıkta en fazla 299 TL şeklinde belirlenmişti. Dövizdeki artış maliyetleri yükseltince bazı şirketler tavan fiyatı delmişti. Vatandaşların tepkisi üzerine harekete geçen Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, şirket yöneticileri ile bir kez daha masaya oturdu. Bu sefer tavan fiyata 10 TL zam yapılarak 309 TL olarak belirlendi. Yıl sonuna kadar bu fiyatla iç hat bileti satılacağı açıklandı. Bekleyip göreceğiz. Ama dolar kuru 3 TL’ye yükselirse tavan fiyatın bir kez daha delineceğini söyleyelim.

    0 0

    Anketlere göre en mutsuz çalışanlar bankacılar. Müşteri şikâyetlerinde ilk sırada yine bankalar var. Aynı anda hem vazgeçilmez hem de mutsuzluk sebebi olan bu kurumlardan memnuniyetsiz bir sonla ayrılanlardan biri de Metin Berk. Eski bankacıya göre hezeyana uğramak istemeyen müşteri uyanık olmalı.Banka denilince insanın aklına pek de güzel şeyler gelmediği bir gerçek. Herkesin hayatına ucundan kıyısından bir şekilde girip de kimseye yaranamamış tek işletmeler bankalardır belki de. Çeşit çeşit olumsuz sıfatlarla anılan kurumlarda çalışanların hikâyeleri ise dinleyene kendi derdini unutturacak cinsten.Yaklaşık 45 yıl çeşitli bankalarda üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra kendi isteği ile ayrılan Metin Berk’in ‘Bu sürede görüp görebileceğim en kötü günleri yaşadım.’ sözü de insanın işi hakkında kurabileceği en acıklı cümlelerden olsa gerek. Bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde finans dersleri veren Berk, kaleme aldığı ‘Zoraki Bankacı’ kitabında bankacılar dünyasındaki çatışmaları ve ilişkileri anlatıyor. Artık bu işin yanından bile geçmek istemediğini söyleyen Berk’in vatandaşa da bir tavsiyesi var; ‘Bankacı kârını sürdürmek için her yolu dener. Vatandaşın görevi uyanık olup kendini korumak.’ Örneğin kredi kartları. Eskiden bankaların sadece büyük şirketlerle çalıştığını anlatan Berk, “Büyük şirketler artık onlara ihtiyaç duymadan borçlanabiliyor. Dolayısıyla bankalar vatandaşa saldırmaya başladı.” diyor. Böyle olunca da her bankanın çalışanlarına hedef koyduğunu, onların da bütün aile fertlerine ve konu komşuya kredi kartı dağıtmaya başladığını söylüyor. Berk’in anlattıkları bize hiç yabancı gelmiyor doğrusu. Bugün hemen herkesin karşılaştığı manzaradır çünkü. Yolda yürürken, alışveriş için girdiğiniz mağazada, okulda hatta markette sıra beklerken yanınıza yanaşıp ısrarla kredi kartı vermeye çalışan bankacıları kırmadan göndermek için bin takla atarız.Kartta plastikle ödeyince para harcama hissi uyandırmıyorBankacıların bile sorumsuzca bulduğu bu pazarlama yönteminin sonucunda ise birden fazla kartının faturasını ödemek için etrafta borç arayan milyonlarca insan çıkar ortaya. Burada en büyük sorunun bilinçsizlik olduğunu hatırlatan Berk, “Sonuç olarak plastikle ödediği için hakiki bir para ödemediğini zannediyor vatandaş. Ama sonu hüsran oluyor. Zaten taksit falan da yoktu dünyada ama biz uydurduk onu da.” diyor. Bankacı hedefini tamamlamak için bin bir türlü yollara başvururken uyanık olup bütçeyi korumak müşteriye düşüyor. Bankaların önceden beri aynı pazarlama taktiklerine başvurduklarını anlatıyor Berk. Yöneticilik döneminde kendisi de pazarlamak istediği bir kredi kartı için şirketlere gösterişli kâğıtlarda mektup göndermiş. Türkiye’de sadece 100 kişiye bu karttan verileceğini, şimdiye dek 76 kart verildiğini anlatan mektuplar, ‘Kalanlardan birini de siz kıymetli dostumuza ayırdığımızı bildiriyoruz.’ şeklinde sonlanırmış. Gerçekte ise böyle bir şeyin olmadığını anlatan Berk, bunu iyi bir pazarlama tekniği olarak gördüğünü söylüyor. Bahsedilen göz boyama teknikleri bugün daha yüksek dozda devam ediyor. Bunun etik olup olmadığını tartışmaktan kaçınıyor Berk. Ancak ona göre bankacı işini yapmak için bu yollara başvurmak zorunda. Uyanık olmaksa müşteriye düşüyormuş. Bankacılıkta başarılı olmak için çalışanların bin dereden su getirme sebebi ise bütün değerleri aşan rekabet koşulları. Metin Berk’in kitabında anlattığı, uzun yıllar önce başından geçen bir olay da bu rekabetin çarpıcı örneklerinden. American Express Bank’ta çalıştığı dönemlerde işine son verilmiş bir meslektaşı ile Ankara’da bir iş toplantısında karşılaşır. Yanlarında yöneticileri de vardır. Çok kederli göründüğü için Berk, meslektaşını aralarına alır ve sohbet etmeye başlar. İşinden kovulan bankacı ise yanlarındaki yöneticiye Metin Berk’i göstererek, ‘Neden onu kovup beni işe almıyorsun?’ der. Hayretler içerisinde kalan Berk o günkü durumunu şöyle özetliyor: “Doğrusu bir insanın bu kadar alçalabileceğini görmemiştim. Hüzün vericiydi, ağzımı açıp kendisine layık olduğu cevabı vermedim.”İki biletin parası Metin Berk, ‘Bankacılık mı bir daha asla’ diye noktaladığı kitabında Türkiye’nin önde gelen birçok işadamıyla yaşanan ilginç anıları da kaleme almış. Bunlardan biri de Rahmi Koç’un iki vapur bileti parası için Demirdöküm Genel Müdürü Mete Nakipoğlu’na tepkisi: Bir grup işadamı fabrika gezisi için eski Galata Köprüsü’nden kalkan ekspres vapurla Orhangazi’ye gitmeye karar verir. Nakipoğlu herkes için bilet almış ve tek tek dağıtmaya başlamıştır. Sonunda elinde dağıtamadığı iki bilet kalır. Koç ise bu olaya çok sinirlenerek; “Derhal bu biletleri geri ver ve parasını tahsil et! Böyle israf olmaz.” der. Yanındakilerden başka diğer yolculara da mahcup olan Nakipoğlu, vapurdan inerken Metin Berk’e dert yanar.

    0 0

    Pertek, Elazığ ile Tunceli arasında yapacağınız yolculukta farklı coğrafyası ve Keban Baraj Gölü üzerinde yükselen kalesi ile büyüleyici bir yer. Baraj yapımı ile birlikte hayatların da değiştiği Pertek, bir rivayete göre ismini kalenin burçlarına dikilen siyah renkli, tunçtan yapılmış bir kuş heykelinden alıyor.Hayvancılık ve tarımın yapıldığı bu küçük ilçe, suyun gelmesiyle birlikte Tunceli-Elazığ arasında önemli bir ulaşım noktası olmuş. Gölün iki yanında çalışan Pertek feribotları sabahın erken saatlerinde yolcu taşımaya başlıyor.Bir yaşam alanının oluştuğu her iki yakada Tunceli ve ilçelerden gelen otobüsler ilk molayı veriyor. Manzara eşliğinde çaylarını yudumlayan yolcular, gölün ortasında kalan Pertek Kalesi’ne karşı fotoğraf çektiriyor.Suyla gelen yeni yaşam birçok aile için de önemli bir geçim kaynağı olmuş. Askerliğini yeni bitirmiş olan Ali Yüce, Tunceli’de imkânlar kısıtlı olduğu için iş bulamamış. İlkbahar geldiğinde dağdan topladığı ışkın adlı bitkiyi iskelede müşterilerine satıyor.Erkan Avcı ise 17 yıl önce garson olarak çalıştığı restoranın şimdi sahibi olmuş. Gölde alabalık ve aynalı sazan üretimi yapıyor. Yağışların azalması ile birlikte göldeki su seviyesinde önemli bir düşüş meydana gelmiş.Avcı, bahçede bulunan sandalyeleri göstererek “Geçen sene hemen aşağıda kayıkları bağlıyorduk. Feribot da bu kadar aşağıdan kalkmıyordu. Kar yağmayınca göl su tutmadı. 17 yıldır buradayım, ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyorum.” diyor. 30 yıldır feribot kaptanlığı yapan Kaptan Zabit de aynı durumdan şikâyetçi. “Sular hiç bu kadar çekilmemişti.” diyor.Göl manzarası eşliğinde büyükler çaylarını yudumlarken çocuklar ellerindeki taşı suda sektirme yarışında. Hozatlı hemşehrilerini çay ikram etmek çağıran Balıkçı Perişan’ın teknesi suların çekilmesi ile kayaların üzerinde duruyor.

    0 0
  • 05/11/14--06:33: Ölü evinden fotoğraflar
  • Selfie, fotoğrafçılık geleneğinin eriştiği son nokta... Akıllı telefonlar sayesinde ise artık bir tiryakiliğe evriliyor. Mutlu ânımızı ölümsüz kılabilmek giderek kolaylaşırken, bundan bir buçuk asır öteye, fotoğrafın ilk dönemlerine uzanalım istedik. Zira o zaman da başka bir çılgınlık almış başını gidiyordu.İçinde bulunduğumuz günlerin çılgınlığa dönüşmeye başlayan hobisi ‘selfie’. Telefonun kullanıcıya dönük kısmında bulunan kamera aparatıyla ‘anında’ kaydederek, sevdiklerinin de içinde bulunduğu o ânı kendi kendine ölümsüzleştirmek demek. Bu fotoğraf tarzı pek çok kimse tarafından sevildi ve beğenildi. Alelâde her yerde bir selfie çekmenin önü alınamıyor dersek, galiba mübalağa etmemiş olacağız. Devlet başkanları dahî bir kahve molasını fırsat bilip şipşak selfie çekerek, onbinleri peşinden sürüklüyor.Fotoğrafın icat edilerek rağbet bulduğu 1830’lu yıllarda yine buna benzer bir âdet Amerika ve Batı Avrupa’yı kasıp kavuruyordu. Post mortem (ölü fotoğrafçılığı) adı verilen bu âdete göre yeni vefat etmiş şahsın aziz hatırasını yaşatmak isteyen herkes, evine bir fotoğrafçı davet ederek bir süre evvel mevta olmuş er/hanım kişi niyetine o ânı ölümsüz kılıyordu.Ölümün değişen fotoğrafıŞimdi, elimizi deklanşöre götürmeden önce şöyle bir düşünelim. İşaret parmağının uzandığı o düğmeye değmeden evvel ne yapmak gerekli? Üç aşağı beş yukarı fotoğrafa muttalî olacak herkesin bildiği kadarıyla kıpırdamadan donup kalmak ve bir mevta huşûu ile objektife odaklanmaktır, değil mi? Hatta gözün kapalı çıkmaması için makineden gelen klik sesine kadar geçen ölüm donukluğu… Bu çağrışımlar sizi neşe ve hayatın sembolü olarak gösterilebilecek selfie fotoğrafçılığından bir nebze soğutmuş olabilir. Fakat her bir karede donup kalan insanlar, yüzü her ne hissi ifade ederse etsin, ölmüş bir ânın içinden geçmenin delilidir. 1830’lu yıllarda bir kimyagerlik uzantısı olarak hayatımıza giren fotoğrafçılığın da bu bağlamda fani olmakla birebir ilişkisi mevcut. Fotoğrafın ihtiva ettiği bu mânâ Latincedeki Momento Mori yani “Fani olduğunu unutma!” anlamında da tevil edilmiş deyişle de desteklenebilir.Meseleyi dinî ve felsefî zaviyeden çıkarıp bir zamanların gelenek halini almış ‘post mortem’ yani ölüm sonrası fotoğrafçılığa gelelim. Fotoğraf tekniğinin babası sayılan dagoratip (daguerreotype) aletinin icad edilmesi o güne kadar devam eden portre ressamlığını da etkileyerek, yeni bir âdetin doğmasıyla sonuçlanmıştı. Bundan önce, insanlar kendi suretlerini gayet yüksek ücretler mukabilinde portre ressamlarına çizdiriyor ve kendilerini bir mânâda ebedileştiriyordu. 1839 senesinde fotoğrafın doğması ve kolaylığıyla beraber tasvircilik toplumun her kesimine ulaştı.Ölü fotoğrafçılığı da böyle bir ortamda baş verdi. Erken yaşta çocuklarını kaybeden aileler, aile fertlerini ölü dahî olsa görmeyi arzuluyordu. Bilhassa anneler çocuklarının cansız bedenini onların yokluğuna tercih ediyorlardı. O asırda, sağlık koşulları bugüne nispette gayet ilkel olduğunu dikkate alırsak, evde ve sevdiklerinin başucunda vefat etmek alışılageldik bir durumdu. Bu adet bilhassa Viktoriyan dönemde İngiltere ve ABD’de çokça revaç bulmuştu. Çok erken yaşta ölen çocukların genelde tek fotoğrafı işte bu türden oluyordu. Birçok aile, ölüm fotoğrafını çoğaltıp uzaktaki akrabalarına postalıyordu. Tarihi notlar, bu türden çekilmiş ilk pozların tabutlara konulmuş meyyitlerden oluştuğuna işaret ediyor. Mevtalar, ölümün soğuk yüzünden ziyade uzun bir uykuya dalmış birini hatta makyaj ve çiçeklerle süslenerek sonsuz bir hayata yolcu edildiği izlenimi uyandırıyor. Ölüm sonrası fotoğrafların pek çoğunda yer alan çocuklar kendi yatağında çiçeklerde veya beşiğinde sevdiği oyuncaklarıyla resmedilmiş. Veya tıpkı yaşıyormuş gibi aile fertlerinin arasında çoğu zaman da annesinin kucağında son yolculuğuna uğurlanıyordu. Bugün bu pratiği Hıristiyan dünyasında hâlâ devam ettiren cemaatleri bulmak mümkün. Kilise tarafından kutsiyet atfedilen rahiplerin bu şekildeki çekilmiş fotoğrafların cemaat arasında elden ele geçtiği de bu konuda edindiğimiz malumâtlardan.Fotoğraf için kamera yetmez1830’lu yılların tekniklerine dair önemli bir faslı da atlamamakta fayda var. Bugünkü mânâda söylersek o devrin makineleri ânı yakalama gibi hususiyetten mahrum. Pürüzsüz bir verim alabilmek için objektifin karşısında 20-30 dakikaya varan sürelerde hareketsiz durmak gerekiyor. Devrin fotoğrafçıları, kendi stüdyolarında veya açık havada yaptıkları çekimler için destek aparatları kullanıyordu. Bunlar, canlı kimseler olduğu kadar ölüm sonrası fotoğrafçılık için de gerekmişti. Vücudun çeşitli yerlerinden kameraya görünmeyecek şekilde yerleştirilen iskelet, başın dik, gövdenin de sabit kalmasını sağlıyordu. Zira bu zaman zarfında yapılan ufak bir hareketlenme de fotoğrafın heba olması demekti.

    0 0

    Ekin Türkmen, ‘Hatasız Kul Olmaz’ isimli yeni diziyle karşımızda. Dizi için İznik’e taşınan oyuncu, tiyatro konusunda seçici olduğunu söylerken, sinemada ise yönetmenin önemli olduğunu anlatıyor. ‘Hatasız Kul Olmaz’ isimli yeni bir dizide oynuyorsunuz. Size hangi yönüyle cazip geldi?Osman Sınav, yeni bir diziye başlayacağını ve benimle çalışmak istediğini söyledi. Görüşme sırasında on bölüm ve karakter analizi dosyası verdi. Çalışma hayatım boyunca bu kadar detaylı bir karakter dosyası görmemiştim. Senaryoya başladığımda ise inanamadım. Karşımda, hayatımda okuduğum en iyi senaryo vardı. Her bölüm ayrı bir sürpriz, eğlence ve aksiyon. Sınav’ı aradım ‘bu işte varım’ dedim.Oya nasıl bir karakter?Huysuz ve tatlı bir kadın. Çocuğuyla birlikte kocasını ve eski hayatını geride bırakıp İznik’te çocukluk arkadaşının yanına geliyor ve yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Tayin bekleyen bir öğretmen. Bulut çıkıyor karşısına ve âşık oluyor. Bulut polis, eski karısı Bulut-Oya aşkının belası oluyor.Dizi Mustafa Kutlu’nun ‘Zafer Yahut Hiç’ isimli eserinden esinlenerek kurgulanmış...Evet. Ferda Eryılmaz tarafından senaryolaştırıldı. Bizim hikayemiz çok daha farklı oldu. Osman Sınav ile uzun süreden sonra yeniden bir araya geldiniz...Osman Sınav, oyunculuğa başlamama vesile oldu. Bu diziyle de yine, yeni bir dönüm noktasına vesile olacak sanırım.Hatasız Kul Olmaz, Orhan Gencebay’ın en bilinen şarkılarından. Şarkının kilit cümlesi: ‘Hatamla sev beni’ İnsanları hatalarılyla sevebilir misiniz?Her insan hata yapabilir ama sürekli aynı hatayı yapıyorsa ve hayatımı etkiliyorsa o kişiyi hayatımdan çıkarmayı tercih ediyorum.Dizi için İznik’te bir ev kiraladınız. İstanbul’dan uzakta yaşamaktan mutlu musunuz? İlk defa şehir dışı bir işte çalışıyorum. Evden uzakta zorlanacağımı düşünüyordum ama İznik çok güzel bir yer. Burada olmaktan mutluyum.Çini kurslarına başladığınızı öğrendik... Boş günlerimde deniyorum sadece. Daha önce resim ve heykel yapıyordum. Fakat çini biraz zor bir sanat.Dahil olduğunuz projelere hangi duygularla katılıyorsunuz?Sevdiğim işlerde olmayı tercih ediyorum. Rolümün hakkını verdiğimde seyircinin seveceğine inanıyorum.Asıl eğitiminiz tiyatro fakat fazla rol almadınız. Tiyatroya haksızlık ettiğinizi düşünüyor musunuz?Evet, tiyatro bölümü mezunuyum ama sadece bir profesyonel oyunda yer aldım. Tiyatroda oynamak istiyorum fakat çok seçiciyim. İzleyici olarak da az oyunu beğeniyor ve içinde olsaydım diyorum.Plan yapamıyorum, hayat her an değişiyorTiyatronun yanı sıra filmlerde de çok göremiyoruz sizi...Sinemada teklif edilen projelerde önemli olan yönetmen. Sinemada çalışmak istediğim yönetmenler var, onların her filmini senaryoyu okumadan kabul edebilirim. Fatih Akın, Çağan Irmak, Ferzan Özpetek, Yılmaz Erdoğan çalışmak istediğim yönetmenlerden.Dizilerde oynarken ekrandan kaldırılma ya da reyting almama korkusu bir oyuncu olarak size yansıyor mu?Tabii ki... Çok emek verdiğimiz, inandığımız projenin yayından kalkması beni üzüyor. Hayırlısı olsun, diyorum fakat bu projeye fazlasıyla inanıyorum. Eğer bu dizi yeterli kitleye ulaşmazsa fazlasıyla üzülürüm çünkü neredeyse en iyilerin bir araya geldiği harika bir proje. Her zaman bir oyuncunun karşısına böyle projeler gelmez.Ülke meselelerine kafa yoran birisiniz. Ülkemizde ve dünyada sizi neler rahatsız ediyor?Çok fazla şey var. İnsan hak ve özgürlüklerinin tam anlamıyla yaşandığı bir dünya hayal ediyorum. Bu konuda olumsuzlukları gören bir yapıya sahibim. O yüzden dünyanın mevcut halinden mutsuz ve umutsuzum, Değiştirmek için az da olsa çabalıyorum.Gelecek adına planlarınız neler? Mesela evlenip çocuk sahibi olmak...Pek plan yapamıyorum. Hayat çok ilginç tesadüflerle değişebiliyor. Buna rağmen bir hayat arkadaşı ve iyi bir filmde oynamak istiyorum.

    0 0

    Muhsin Kızılkaya, Kürt edebiyatının yaygınlaşması ve resmiyet kazanması için en çok uğraşan isimlerden biri. Son dönemlerde yaptığı açıklamalarla iktidara yakın durmakla eleştirilen Kızılkaya ile buluştuk. “Kürt aydını en talihsiz insandır.” diyor ve tavrını açıklıyor: “Kürtler 30 yıl savaşıp evlatlarını kaybedip bir karış toprak alamadı, şimdi sükûnet zamanı.”Kürt siyasetinin daha görünür olduğu bir yerdeyiz. Gelinen noktayı nasıl değerlendirirsiniz?PKK, kuruluşundan beri legal siyasete çok prim vermedi. İlk kurulduğunda temel amaçları zinhar legaliteye çıkmamak, bütün faaliyetlerini illegal sürdürmekti. Legal siyaseti bataklık olarak görüyorlardı. 80’lerde mücadeleye başladıklarında da bu kararlarına sadık kaldılar. Dışarıdaki insanların içeride ne olduğuna dair bir fikri olmazdı. 90’ların başına doğru Kürt hareketinin partilerini kurduğu dönemde bile legal siyasete mesafeli baktılar. DEP’in kurucu üyeleri, Kürt siyasetinden gelen isimler değildi. 90’ların ortalarından itibaren yavaş yavaş bir hareketlenme başladı, PKK sonrası döneme kendini adapte etmek için legal siyaset son yıllarda kendini hissettirdi. Çok planlanarak yapılmış bir süreç değildi, şartların iteklemesiyle başladı. 90’ların ortalarından itibaren örgüt o kadar genişledi ki, illegalite karşılayamaz hale geldi. Ana politika haline getirmedikleri için bugün bile bunun yalpalamalarını yaşıyorlar. Gizli birimleri daha baskın halde. Milletvekilleri seçiminde de kendi adamlarından çok daha sonradan partiye eklemlenmiş PKK geleneğinden gelmeyen adamlar ön plana çıktı. Bir vitrin oluşturuldu.HDP çatısı altında birleşme, yine bu geleneğin dışarıdan gelen unsurları tasfiyesi mi?PKK, bir Kürt hareketi. Öcalan’ın Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayan’ların mirasıyla birleşip alternatif bir sol yaratmak derdi var ama bu, bu niyetlerle olacak şey midir? Deste yeniden karılırken Yusuf Akçura’nın yüzyılın başında ortaya attığı üç ayaklı siyaset durumu çok fazla değişmedi. İslamcılık ve Türkçülük aynı. İslamcılık iktidara geçti, Türkçülerin içine de CHP ve MHP’yi koymak mümkün. Büyük bir kısmı burnunu tutarak CHP’ye oy verdi. Osmanlıcılık akımı Kürtçülük olarak ortaya çıktı. Kürtçülük hareketi daha çok sosyalistlerin öncülük ettiği bir hareket. Bundan sonra siyaset, İslamcılık ve Türkçülük arasında yürüyecek. Burada Kürt hareketi, nerede yer alacağıyla ilgili ciddi sıkıntı yaşıyor. İçinde çok sayıda seküler de var, İslamcı da. Bunların biraz daha netleşmesi vaktimizi alacak.Kürt siyaseti Kürtler ve din, Kürtler ve dil gibi paydalarını hesaba katmakta gecikti mi?Evet, elbette. Uluslaşma süreci kesintiye uğradı. Ulusallaşma fikri de artık eskidi. Onun yerine Öcalan’ın demokratik modernlik tezi geldi. Bunun bir alternatif olup olmadığını anlayamıyoruz çünkü henüz denenmedi. Bireyleşmenin öne çıktığı modern zamanlarda bu tür yapıları kalıcı hale getirmenin biricik yolu çok güçlü bir diktatörlükten geçiyor. KCK sözleşmesine bakıldığında da bu diktatörlüğün izleri görülüyor. Suriye Kürdistan’ında bu model deneniyor. Birkaç yıl içinde hayata geçerse, ‘Abdullah Öcalan bir model önerdi ve bu tuttu diyeceğiz’ ama birkaç yıl içinde o insanlar akınlar halinde kaçarlarsa anlayacağız ki, tez çöktü. Dolayısıyla Türkiye’de bunun uygulama sahası yok. Rojava’da var.Bir yanda barış süreci devam ederken bir yanda devletin ve PKK’nın değişmediğine dair bir algı sürüyor. İki taraf birbirine nasıl güvenecek?Öyle bir dönem ki, herkesin ezberi bozuldu. Herkes kendi bulunduğu konumdan ya feragat etti ya başka bir alana çekildi. Kürtler seküler sınıfsız bir toplum olmak üzere yola çıktı. Bu fazlasıyla dine mesafeli bir bakıştı. Ortadoğu’daki gelişmeler, Türkiye’de İslamcıların iktidara gelmesi, Kürtlerin dinleriyle kurduğu ilişkiyle yeniden bir geri dönüş yaşandı. ‘Iskaladığımız bir şey mi var?’ diye sordular. Hesaba katmadıkları şey şu, kendi tabanları seküler bir taban ama aynı zamanda dini vecibelerini de yerine getiriyorlar. Ama Kürtler içinde dindar olup seküler olmayan bir taban da var. Toplu cuma namazlarıyla o kesimi yakalayamazsınız.Mütedeyyin kesim güveni AKP’de mi buldu?Evet. Çünkü PKK’da da bir takiye hissetmeye başladı. ‘Yarın bir toplumsal düzen kurulursa bunlar inanç sistemini ortadan kaldırırlar’ diye düşündüler.AKP nasıl güven verebilir? Bir tarafta KCK soruşturmaları, bir tarafta Uludere soruşturmasının hasır altı edilmesi... Bunlar tedirginlik oluşturmuyor mu?AKP’ye meyilli olmuş taban aslında daha önce Demirel ve Ecevit’e oy veren kesimdi. Roboski meselesi bir taze yara olarak duruyor ama bütün Kürtlerin hissettiği bir yara mı açıkçası ona emin değilim. Belki zaman içinde bu hale gelir. Bir tehdit algısı, bir cana kast olarak görüyor ama hükümet yetkililerinin sözleri onları yumuşattı. İktidarı temize çıkarma durumu oldu. Bazı adımlar iyi niyet olarak okundu. Devletin bu meselelerde eski tavrından fersah fersah uzaklaştığı fikri oluştu. Çünkü TRT Şeş’i açan da bu devlettir, Kürtçeyi kamusal alana açan da devlettir, anadilde eğitimi dile getiren de devlettir.Aslında bu bahsettiğiniz siyasi pragmatizm. Bazı adımlar için bazı kayıplar göze alındı.Kuşkusuz. Kimin hangi noktalarda nasıl pragmatik davrandığını hesaba katarsanız yekpare bir şey oluşturursunuz. Devlet eski devlet ya da biraz daha gerideki devlet olmuş olsaydı zaten böyle bir barış süreci oluşmaz, böyle bir toplumsal uzlaşma da yaşanmazdı. Daha önce koruduğu tavır neyse o tavrı sürdürürdü. Niyet böyle olmasa da hayat ikisini bir daha geri dönülmez noktaya getirdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihi boyunca yapmadığı şey oldu, uzlaşma yoluna girildi. Her uzlaşma barışla sonlanmayabilir ama barış yolunda atılmış bir adımdır. Türkiye devleti boyunca devlete başkaldırmış Kürtlerin devlet nezdinde bu kadar itibarlı olduğu bir dönem olmamıştı. Bu dil barışa evrilebilir de, evrilemeyebilir de. Bu ne tür bir barışla sonuçlanır onu bilmiyorum. Silah şu anda yalnızca Kürtlerin varlığını koruyan, hissettiren bir araç haline geldi.Silaha ihtiyaç kalmadı mı yani?Kısa vadede silahtan vazgeçilirse PKK unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Taleplerin silahla ilgisi yok. Devlet de bence bu aracın elimine olabileceğini görüyor, hissediyor, o yüzden legal siyasetin yollarını oluşturmaya çalışıyor. PKK da silah devreden çıktıktan sonra silah kadar etkili olabilecek güçlü bir muhalefet yapısını oluşturmanın paniğini yaşıyor. 30 yılının büyük bir kısmını sadece silahlı mücadeleye harcamış bir örgütün bocalamasıyla karşı karşıyayız.Bu madalyonun öbür yanında iktidarı savunmakla eleştirilen Kürt aydınları var. Siz de onlardan birisiniz...Kürt aydını dünyanın en talihsiz aydınıdır. Dünyanın hiçbir yerinde bir aydından beklenmeyen şey bu ülkede Kürt aydınından beklenir: Savaşmak. Bunu da aydınlara bir silahlı grup empoze eder. Bu coğrafyanın kaderinde vardır, elinde silah olan diğerini hazırola geçirir. Askerler de Türk aydınlarını ‘Boğazda viski içip Türkiye sorunlarını konuşuyor’ diye eleştirir. Aydın savaşamaz, özü itibarıyla kaypaktır. Radikal eylemlerle, silahla külahla işi olmaz. Böyle olunca bir savaş beklentisini karşılamaz. Bunu yapmayınca yaftalama da hazırdır, AKP’li dersin. Bu aydınlar PKK içine girmiş olsaydı bu kadar bağımsız davranabilecekler miydi? Hayır, yine var olamazlardı. En ufak bir muhalif sese hayat hakkı tanımayan örgütler bunlar.Aynı şeyi AKP için de söyleyebiliriz ama…AKP bir siyasi parti. Halk tarafından oyla iktidara getiriliyor. Aydınların tercihi ya PKK ya AKP olmamalı. AKP’nin doğru yaptıklarına doğru diyorum, yanlış yaptıklarına yanlış diyorum. Bir biat yok ki bunda. Kürt meselesinde attıkları adımları çok önemsiyorum. 2009’dan bu yana kendimi bu ülkenin vatandaşı sayıyorum. Ama hayat alanına müdahale, dış politikadaki bazı hamleler, Başbakan’ın söylemleri gibi problemli bulduğum yerler var.Bu sürecin evrilmesinden ve size dönmesinden korkmuyor musunuz?Kürt meselesinde atılan adımların silinip fabrika ayarlarına döneceğini düşünmüyorum. Bu devlet nedamet getirmedi, bu adımları atmak zorunda oldukları için adım attılar.Geçenlerde ‘Kürtlerin Gezi sürecine bigâne kaldığı’ eleştirilerini yanıtladınız, bigâne kaldılar mı?Bigâne kalmanın ne demek olduğunu ancak bir Kürt anlayabilir. Kendini Gezi ruhu olarak tanımlayan o ruh neyse, şanlı bir geçmişten gelip Kürtlerin kendilerine katılmadığından sitem etseydi bunu anlardım. Tam tersi bir durum var. Kürtler 30 senedir her şeylerini ortaya koyup mücadele etti, bu bahsedilen kesimlerin duyarlılığı üç-beş kişiyle sınırlı kaldı. Hangi korkunç hadise karşısında bu insanlar çıkıp, ‘Ne yapıyorsunuz?’ dedi. Barış olacaksa sükûnet ortamında olur. Gezi’ye varsayalım Kürtler de katıldı, ölüm sayısı 36, yakılan otobüs 100 olsaydı, nümayiş 40 ile yayılsaydı, şu anda bulunduğumuz yerden daha mı iyi bir yerde olacaktık? 30 yıl uğraştık, bir sürü çocuğumuz öldü, bir karış toprak alamadık. Halk hareketiyle yapılan şey karışıklık çıkarmaktan başka bir şeye yaramaz. İktidara ders vermekse maksat, o verildi.İktidar bu dersi aldı mı?Bence aldı. Geri çekildi.

older | 1 | .... | 84 | 85 | (Page 86) | 87 | 88 | .... | 165 | newer