Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 80 | 81 | (Page 82) | 83 | 84 | .... | 165 | newer

    0 0

    Kıraç, yeni albümü Çık Hayatımdan ile karşımızda. Dünyanın gidişatına çok üzülen sanatçı, başta çocuk ölümlerinin kendisini acıya boğduğunu söylüyor. Bu gidişata karşı ses çıkarmayan meslektaşlarını da eleştiriyor.Yeni albümünüzde özellikle iki müzisyenin ismi öne çıkıyor... Bu albümdeki birçok şarkının sözü ve müziği Aysuda Ülkü Zeren’e ait. Geçen yıl söylediğim Beddua şarkısı da ona aitti. Daha önce İstanbul Saklasın Bizi şarkısını yapmıştık birlikte. Aysuda, çok güzel sözler yazıyor. Bu albümde Namık Naghdaliyev ile birlikte yaptıkları şarkılar var. Saklı Gülüş ve Mecnun’dan da Öte öne çıkıyor. Namık, Azeri bir arkadaş ve çok değerli bir müzisyen. Bu albüme çok katkısı oldu.Albüme adını veren Çık Hayatımdan şarkısı için ‘İnsanlar beni hiç bu kadar öfkeli görmedi’ diyorsunuz. Bu öfkenin sebebi nedir?Dünya ve Türkiye gündemini çok yakından takip ediyorum. Aslında bu albümde duygusal şarkılar var. Bir gün stüdyoda otururken bu şarkının sözleri çığlık çığlığa çıkıverdi dudaklarımdan. Dünyada herkesin kendi gündemi olması ve halkımızın hiçbir şeyden haberdar olamaması beni üzüyor. Uzun süredir bunları eleştiriyorum. Geniş halk kitleleri hep birileri tarafından yönetilmek isteniyor. Bilmemiz gereken hiçbir zaman bize söylenmiyor. Bana göre dünyayı şeytanlar yönetiyor. Çocuk ölümleri başta olmak üzere, bu kadar vicdansızlığa dayanamıyorum. Bu şarkı da tüm duygularımın yansımasıdır aslında.Yine bu şarkı özelinde “Her şeye rağmen hepimizin koro halinde ‘Hayat güzeldir’ diye haykırmasını diliyorum. Ben bu haykırışın en güçlü seslerinden biri olmaya hazırım.” diyorsunuz…Hepimizin özgürlük, bağımsızlık ve vicdan diye bağırması lazım. Başka türlü olmayacak. Suyun başını kim tutarsa, herkesi istediği gibi yönetiyor. Aslında şarkının sözleri dikkatle dinlendiğinde bir sevgiliye değil, dünyayı yöneten o bütün şeytanlara söylediğim anlaşılır. Kötülüğe ve vicdansızlığa karşı söylenmiş sözler. Bu kötülüklerin tüm insanların hayatından çıkması gerekiyor. Bunun için de en başta vicdan devreye girmeli.En çok çocuk ölümleri üzüyor beni, dediniz. Bir baba olarak nasıl etkileniyorsunuz bu ölümlerden?Bu ölümleri gördükten sonra kendi çocuklarımı severken gözlerimden yaşlar akıyor. Çok vahim bir olay. Bunları hissedebilmeniz için illa ki sanatçı ya da baba olmanıza gerek yok. Sadece çocuklar değil, kimse ölmesin. Ama hiçbir şeyden haberi olmayan küçücük çocukların ölmesine kim dayanabilir? Onlar, dünyanın çiçekleri. Bir çocuğun ne suçu olabilir? Ben o politikayı tartışmıyorum. Bunun politikayla bir ilgisi yok. Herkesin haykırması gerekiyor.Dünyayı şeytanlar yönetiyor derken, bunu somut olarak mı, yoksa soyut olarak mı söylüyorsunuz?Yaradan, şeytana bir çalışma arası bırakmış ve kıyamete kadar müddet vermiş. Ben bunu ille de insanın içindeki şeytani kavramlar olarak soyutlaştırmak istemiyorum. Bunun açıklaması yok. Bu kadar şeye rağmen insanların hâlâ kötülükte ısrarcı olmalarının başka bir anlamı yok. Aklını kaybetmiş insanlar toplumu var. Oysaki hepimiz ölümlüyüz, ölüp gideceğiz.Bu süreçte müzik ve sanat nerede duruyor?İnsanların akli ve ruhi melekelerini yitirmemeleri için sığınılacak limanlar, müzik ve sanat. Ben de bu şekilde işimi yapmaya çalışıyorum ama dünyada hiçbir şey olmamış gibi de davranamıyorum. Bir yandan estetik bir şekilde insanları sorgulamaya, yöneltmeye çalışıyor diğer yandan da sevgi kavramını paylaşıp, bunların insanları mutlu etmesini ve dünyanın hâlâ güzel bir yer olabileceği ümidinin olduğunu hatırlatmaya çalışıyorum.Bir şeyleri eleştiren sanatçılar için ‘git sanatını yap, siyasetle uğraşma’ deniliyor...Sanatın ne demek olduğunu bilmiyorlar mı? Her şeye karışan adamdır sanatçı bence. Hiç kimseden emir almayan, korkmayan, sadece kendi aklının ve vicdanının sesini dinleyip estetik ölçüler içinde her şeye yorum getirebilen insandır. Nasıl karışmaz sanatçı? Sadece sanatını yap ne demek? Sanat budur ve biz de zaten bunu yapıyoruz, karışıyoruz.Peki dünyanın gidişatı hakkında yorum yapmayanlar sanatçı değil mi?Onlar sanatçı değil, ünlüler. Sanatçı dediğin insan, toplumdaki bir numaralı kanaat önderidir. Sanatçı politik de olabilir, önermeler de getirebilir. Politika da yapabilir ama yanlış olduğunu bildiği bir şeyi sırf ben bu partidenim diye kabul etmez, içine sindiremez. İçinde bulunduğu siyasi düşünce yanlış yaptığında en yüksek perdede söz söyleyen ve bunun karşısında olan insandır sanatçı.Her sanatçı kanaat önderi olmak zorunda mı?Aman ben sadece konserimi vereyim, ürettiğimi satayım düşüncesi ile sanatçı olmaz. Evet bu dünya hayatını daha lüks yaşamanı sağlayabilir ama ruhun korkunç derecede fakirleşir. Berbat bir insan olarak ölürsün. Herkeste bu cesaret olmayabilir. Herkes Hz. Hamza olacak diye bir şey yok. En azından yalanın ardında durmazsın, rüzgâr nereden esiyorsa o tarafa gitmezsin. En azından dansöz olmazsın. Durduğun yerde durursun. Sanatçı her zaman görüşlerini açıklar.Dünyanın geleceğine dair ümitli misiniz?Ümitli değilim. Hep böyle konuştuğum için insanlar beni bohem ya da içe kapanık sanabilir ama değilim. Günümü yaşarken gülümsüyorum. Bu, günlük rutinim. Gece kitaplarımla ve yukarısı ile baş başa kaldığımda biraz dünyadan yukarı çıkıp âlemi seyrediyorum. Gördüğüm tabloda da maalesef umutlu değil. Hepimiz dünyayı yok etmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Bunun sonunda nasıl umut olabilir?Ya müziğin geleceği için?Bir kültür politikamız, estetik dünyamız yok. Ben de istesem oturup dinleyiciyi kopartacak hitler yaparım ama bunu yapamam. Böyle bir terbiyeden gelmedim. Bu önemli değilmiş gibi görünüyor. Piyasada olan arkadaşlarımız aynı tarz ve ritimlerle devam ediyor. Sadece imaj ve görüntü değişiyor. Yapılıyor konserler, indiriliyor paralar. Bu da örnek olarak kabul ediliyor. İçeriksiz şarkılar, macun gibi sözler. Kimsenin kalbini kırmak istemiyorum. Şimdi çıkıp Kıraç da her şeyi eleştiriyor denilecek ama ne yapayım? Ben eleştirmekten yoruldum.Doğan her çocuk Manço ve Karaca’yı öğrenmeliTemsilcisi olduğunuz Anadolu rock müziğinin temelinde de dillendirdiğiniz düşünceler var. Neden bu türde müzik yapan kişi sayısı az?Maalesef benden başka göz önünde olan kimse kalmadı.. Çünkü sistem benim ve benim gibi sanatçıları pek istemiyor. Daha çok milleti eğlendiren, savuran, düşünmeye sevk etmeyen, gerçekleri görmemesini sağlayan birtakım ünlüler yaratılıyor. Müziğin, sinemanın, dizilerin içeriği böyle olsun isteniyor. Buna uyan ünlüyü pohpohluyor. Benim bulunduğum ortam haksızlığa karşı. Babanın oğlu yanlış yapsa, haksızlık yapsa karşısında duruyorsun.O zaman da ‘Madem muhalifsin, o zaman neden aşk şarkıları yapıyorsun?’ eleştirileri oluyor.Biz âşık olmayalım mı? Aşk, dünyaya indirgenemeyecek bir duygu. Günümüzdeki aşk kavramı cinselliğin içine sıkıştırıldı. İlahi bir duyguyu bu kadar aşağı indirmemek gerek.Son günlerde sosyal medyada paylaşılan dinleme kayıtlarının önüne Anadolu rock sanatçılarının şarkılarının konulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Anadolu rock, her zaman yanlışı eleştiren, haksızlığın karşısında duran bir müzik. Ne kadar görünmese de Türkiye’nin en çok dinlenen müziği bence. Sistemden dolayı az sanatçı yetişiyor. Geçmişte yapılan şarkılar güncel bir konuya adapte olabiliyor. Çünkü bu müzik türü, içinde bulunduğu kültürden beslenen, insan tabiatını çözmüş, haksızlığa karşı duran ve hep yaşayan bir müzik.Bu süreçte insanlar özellikle ‘Cem Karaca ve Barış Manço’nun ne kadar büyük sanatçılar olduğunu bir kere daha anladık’ yorumu yapıyor.Cem Karca ve Barış Manço, çok büyük isimler. Türkiye’nin göz bebeği isimler. Allah rahmet eylesin. Onlar tarihte altın harflerle duracak insanlar. Onlar gibi olmayı kim istemez. O isimleri herkesin anması gerek. Doğan her çocuğu onlardan haberdar etmemiz lazım.

    0 0

    Türk pop müziğinin başarılı ismi Nazan Öncel, uzun süren sessizliğini yeni albümü Bazı Şeyler ile bozdu.Her zamanki gibi yine albümdeki şarkıların söz ve müzikleri Nazan Öncel’e ait. Çalışmada dikkat çeken şarkı, sanatçının Tarkan ile yaptığı Hadi O Zaman düeti olsa da, tüm şarkılar övgüyü hak ediyor. Yine nevi şahsına münhasır şarkılar dinliyoruz Nazan Öncel’den. Kesinlikle beklediğimize değen bir albüm, taze bir bahar nefesi gibi.Faili Meçhul bir Seksendört albümü ‘Ölürüm Hasretinle’ şarkısıyla müzikseverlerin beğenisini kazanan Seksendört, Faili Meçhul isimli yeni çalışmasıyla karşımızda. Seksendört’ün ilk maksi single çalışması olan Faili Meçhul’de üç şarkı var. Albümün prodüktörlüğünü İskender Paydaş üstlenmiş. Bu çalışmada duygusal bir Seksendört var karşımızda. Şarkıların, özellikle düzenleme ve altyapılarının çok güçlü olduğunu söylemek gerekir. Bunda Paydaş’ın rolü büyük elbette. Kulakları tırmalamayan, yormayan ve dinleyeni küçük bir duygusal seyahate çıkaran dingin bir çalışma Faili Meçhul.Eski Bando’dan renkli bir albüm Eski Bando, müzikseverlerin ismini son zamanlarda duymaya başladığı bir grup. Topluluk; davul, gitar ve bas gitar üçlüsü üzerine trompet ve keman gibi enstrümanların renklendirdiği, vokallerle tamamlanan Türkçe, alternatif bir müzik tarzını işliyor. Performanslarında ağırlıklı olarak eski dönemlerin Türkçe sözlü hafif Batı müziği parçalarını yorumlayan grup, şimdi kendi şarkılarıyla karşımızda. Albüm şarkılarındaki enerji ve duygu yüklü ifade şekli, dinleyeni kimi zaman coşturuyor kimi zaman da derin bir efkara sevk ediyor.

    0 0
  • 03/29/14--17:00: TÜRK DİZİLERİ EFSANESİ
  • Gerilimli ilişkiler, kan davaları, boşanma ve cinayet... Bu senaryolar, her ne kadar İstanbul’un gerçek çağdaş yaşamını yansıtmıyor olsa da, Atina’dan Riyad’a on milyonlarca izleyicinin izlediği Türk dizilerinin genel hatlarını oluşturuyor.Arap dünyası ve Balkan ülkeleri arasında popülerliği artan Türk dizileri, büyük bir ticari başarı yakaladı ve Türkiye’nin yumuşak güç stratejisinin önemli bir bileşeni haline geldi. Türkiye için diziler, laik kültür ve zenginliğini, yakın komşuları hakkında daha fazla bilgi edinmek için yanıp tutuşan izleyicilere ihraç etmenin bir yolu.Türk dizileri, Arap izleyicileri büyülüyor; çünkü onlar Türklerin, özellikle de Türk kadınların modernliği nasıl ele aldığını görmek ve anlamak istiyorlar. Bir Türk dizisinin finali, dünyada 50 milyonu kadın olmak üzere 85 milyon kişiyi ekran başına topladı. Arap dünyası sürekli bir değişim hali içerisinde. Birçok televizyon izleyicisi, bilinçli ya da değil, hem modern hem de Müslüman olan yaşam ve yönetim tarzı için Türkiye’yi izliyor.Fakat Mayıs 2013’te, bütün bu Türk dizileri yaz tatiline girmek için sezon finallerini yapmaya hazırlanırken, İstanbul kendi gerçek ve dramatik olaylarına tanık oldu. Binlerce genç ve laik Türk, ilk başta bazı inşaat projelerini protesto etmek için sokağa çıktılar, ama bu gösteriler kısa zamanda hükümetin peş peşe hayata geçirmek istediği, sivil toplumu bitirip yerine tutucu bir toplum yaratma fikrine hizmet eden politikalar karşısında ülke çapında protestolara dönüştü.

    0 0

    Son iki yıldır yeşil sahalara adını tekrardan kazıtan Bayern Münih, kaldığı yerden yoluna devam ediyor. Takım, teknik adam değişikliğine gitmesine rağmen gücünden hiçbir şey kaybetmedi. Tam aksine Pep Guardiola ile birlikte yaşadığı modernizasyonla gücüne daha da güç kattı.Alman futbolu denince akla hemen onun adı gelir, Bayern, Bayern, Bayern... Evet, yıllardır bir bisküvi reklamı olarak hafızalarımıza kazınan ve dilimize dolanan bu slogan sanırım Alman devi Bayern Münih’e de uyarlansa kimse itiraz etmez. Çünkü Bayern yine yapacağını yaptı ve 48 kez yer aldığı Almanya 1. Ligi ‘Bundesliga’da 24. kez mutlu sona ulaştı. Henüz ligin bitmesine 7 hafta kala şampiyonluğunu ilan eden Kırmızı Beyazlıların bu başarısını diğerlerinden ayıran en önemli fark ise lig tarihinin en erken şampiyonu olmaları oldu.Almanların bu güzide kulübü şampiyonluğun yanı sıra, birçok rekora da imza atmanın keyfini yaşarken, aslında akıllara başka soruların da gelmesine sebep oldu. Son iki sezonun şampiyonu ve geçen yılın rekortmen takımı aynı başarıyı bu sezonda yaşaması, üstelik tarihine ve Alman futboluna yeni rekorlar katarak kendini daha da aşması, acaba Bundesliga’daki bu tekelleşme keyifsizliğe doğru mu gidiyor sorusunu akıllara getiriyor. Oysaki, Alman futbol tarihine baktığımızda, Bundesliga’da her ne kadar Bayern’in hâkimiyeti görünse de geriye kalan diğer takımların ve taraftarların da her dönem büyük heyecan yaşadığı görülmekte. Evet, Alman Ligi Bayern Münih haricinde tarihine 27 farklı şampiyon sığdırmasıyla aslında aksi bir heyecan yaşatıyor futbol severlerine. UEFA klasmanında ilk 10’da yer alan ülke liglerine bakıldığında, Bundesliga 28 farklı takımla birlikte taraftarlarına en çok şampiyonluk coşkusu yaşatan bir Lig. Avrupa’da ilk 10’da yer alan ligler arasında Panzerleri takip eden ülkeler ise sırasıyla 23 farklı takım şampiyonluğu ile İngiltere Premier Ligi ve ardından 22 şampiyon çıkaran Romanya 1. Ligi geldi. 18 takımla Fransa 1. Ligi ise 15 takımıyla şampiyonluk coşkusu yaşayan İtalya Serie A Ligi’nde hemen önce gelmekte.Türkiye’de 5 takım ipi göğüsledi1959’da başlayan Türkiye Ligi’nde ise en fazla 5 farklı takımın şampiyonluk yaşaması, ligimizdeki heyecanın ne kadar kısıtlı bir taraftar grubunda yaşandığının bir göstergesi aslında. Belki de bundan dolayıdır ki, Anadolu’nun birçok futbol severi heyecan yaşamak adına şampiyon olan takımları tutmakta. Kendi şehir takımlarını ise ikinci alternatif olarak seçmekteler. Avrupa’nın önemli ligleri arasında ise en az şampiyon takım çıkaran ülke Portekiz. 1934 yılında kurulan Portekiz Premier Ligi’nde sadece 5 farklı takım şampiyonluk yaşamış görünse de, lig heyecanı tıpkı bizim ligimizde olduğu gibi hep 3 takım arasında gidip gelmekte.Bayern ve rekorlarıGeçen hafta deplasmanda başkent ekibi Hertha Berlin’i yenerek lig tarihinin en uzun seri galibiyetine imza atan Bavyera ekibi, 19 maçtır üst üste galip gelerek yeni rekorlara da yelken açtı. Bundesliga’da 52 maçtır yenilgi yüzü görmeyen takım, sadece 6 beraberlik yaşadı. Önceki rekor 36 maçla 1982-83 sezonunda Hamburg’a aitti. Bayern şimdi de Avrupa’nın en uzun yenilmezlik serisine sahip olan Milan’ın 1991-93 yılları arasındaki 58 maçlık rekoruna göz dikti. Geçtiğimiz sezon 29 galibiyetle sezonu kapatan Bayern Münih, kalan 7 haftada 5 maç daha kazanması durumunda kendi rekorunu geliştirecek. Takım, üst üste gol atma serisini 64 maça çıkararak kendi rekorunu geliştirmeye devam etmek isterken, Barcelona’nın 2012-13 sezonundaki 64 maç üst üste gol atma rekorunu da egale etmiş oldu. Gol yeme alışkanlığı da olmayan şampiyon takım, şu ana kadar yediği 13 golle birlikte ligi en az gol yeme rekoruna doğru koşuyor.Her maç gol atma becerisine sahip Bayern en son 2012’de bir lig maçında gol atamamıştı. Son 19 maçtır rakip filelere en az 2 gol gönderen Bayern, bu alanda da bir rekora imza attı. Önceki rekor 14 maçla 1995’te Borussia Dortmund’a aitti. Öte yandan 2012-13 ve 1986-87 sezonlarında sadece 1 mağlubiyetle ligi tamamlayan Bayern, bu yıl 1963’te kurulan Bundesliga’yı yenilgisiz tamamlayan ilk takım olmak istiyor.Sezon sonuna kadar kırdığı rekorlara, yenilerini ekleyecek olan kulübün ‘İmparator’ lakaplı eski futbolcusu ve aynı zamanda eski başkanı Franz Beckenbauer’in “Bu takımı hiç bu kadar güçlü görmemiştim.” sözleri ise, takımın daha nice başarılara imza atacağına işaret ediyor.Guardiola zoru başardıGeçen sezon hem Almanya’da hem de Avrupa’da tüm kupaları toplayan ve ardından teknik direktör değişikliğine giden Alman kulübü, gücünü artırmaya devam ediyor. Bu başarının altında İspanyol teknik adam Pep Guardiola’nın olduğunu vurgulamak gerek. Katalan ekibindeki müthiş kariyerinin ardından bu kez Bayern Münih ile kupaları toplamaya başladı. Barcelona’dan sonra hangi takımın başına geçeceği merakla beklenen tecrübeli teknik adam, Alman devinin teklifini kabul ederek zorlu bir görevi de devralmış oldu. Almanca konuşamayan bir teknik adamın bu ligde barınmasının zor olduğunu bilen İspanyol hoca, takımın başına geçmeden 6 ay önce attığı imzadan hemen sonrası Almanca öğrendi. En önemlisi ise yeni kulübüyle çıktığı ilk basın toplantısında bir kelime bile İspanyolca konuşmadan Almanca açıklama yapması oldu. Bu onun işini iyi bilen bir profesyonel olduğunun en güzel göstergesi oldu.43 yaşındaki Guardiola, Almanya’daki yeni macerasında ilk şampiyonluğunu UEFA Süper Kupa’da Chelsea’yi devirerek yaşadı. Aralık ayında 2013 FIFA Dünya Kulüpler Kupası’nda da takımını zafere koşturan İspanyol teknik adam, 12 yıl sonra bu anlamlı kupayı Münih’e getirme başarısı gösterdi. Bundesliga’da 2013-2014 sezonunda harikalar yaratıp birçok alanda rekor kıran Bayern, bitime 7 hafta kala 24. şampiyonluğunu ilan ederek artık gözünü Almanya Kupası’na ve Şampiyonlar Ligi’ne çevirdi. Bayern’deki ilk sezonunda 3 kupa kazanan Guardiola, Barcelona’daki dönemi boyunca hep 1’er yıllık sözleşmeler yaparak ilerlerken, Bayern Münih ile ise 3 yıllık kontrat imzalamıştı.

    0 0
  • 03/29/14--17:00: Bu insanlardan uzak durun
  • Narsisizm, ‘Kişinin kendine hayran olması’ şeklinde tarif edilen bir ruh bozukluğu. Özel yeteneklere sahip olduğunu düşünen ve ayrıcalıklar bekleyen narsist karakter sahiplerinin yaygınlaşması, toplumun en büyük problemlerinden.‘Her çağın bir ruhsal bir de fiziksel hastalığı vardır.’ derler. Çağımızın ruhsal rahatsızlığı da narsisizm. Psikologların ‘kişilik bozukluğu’ olarak tanımladığı bu durum Türkiye toplumunun da gündemi haline geldi. Eleştirilince öfkelenen, öfkelenince kırmızıya dönen yüzler, etrafa emir ya da hakaret saçan konuşmalar ve ‘ben’ merkezli ruh halleri son dönemin en sık görülen manzaralarından.Genellikle özgüvenle karıştırılan narsisizmi psikologlar kısaca kişinin ‘kendine hayran olması’ şeklinde açıklıyor. Bencil, hayran kitlelerinden hoşlanan, özel yeteneklere sahip olduğunu düşünen ve bu yüzden ayrıcalıklar bekleyen narsist insanın en büyük özelliklerinden biri eleştirilere kapalı olması.Uzmanlara göre böylesine kendinden emin bir ruh hali ile alınan kararlar birçok zaman asgari mantık sınırlarını zorlayabiliyor. Derinlemesine düşünmeden, ‘Ben dedim oldu’ mantığıyla hareket eden narsist kişiler için uzmanlar ‘Genellikle yüzeysel düşünürler.’ yorumunu yapıyor. Hele bu kişilerin bir de yaptırım gücü varsa insanlar ‘hayret ede ede’ narsist lideri onaylamak durumunda kalabiliyor. Yani bu kişilik bozukluğu insanın sadece kendisine değil çevresine de zarar veriyor. Uzmanlar başka bir gerçeğe daha dikkat çekiyor. Narsisizmi en çok çevresel etkenler besliyor. Psikolog Prof. Dr. Özcan Köknel, sürekli öven, özel olduğu hissi uyandıran, eleştirmeyen bir çevrenin insandaki narsist özellikleri geliştirdiğini söylüyor. Bu kişilik özelliği doğuştan gelse de gelişmesi tamamen yaşadığı çevre ile ilgili. ‘Etraf bunu besleyen mesajlar verdikçe kişi kendini dünyanın merkezinde görür ve özeleştiri yapma yeteneğini kaybeder.’ diyen Köknel, bu insanlarla bağlantı kurmanın da zor olduğunu anlatıyor.Köknel’e göre aile ortamında ya da çevreden aldığı övgü dolu mesajlara göre kişi kendine daha fazla ilgi gösteriyor. Bu kişiler zamanla kendini bedensel, ruhsal ve zekâ olarak diğer insanlardan daha üstün ve girişken görüyor. Bu bakış açısı ise zamanla insanın vicdan mekanizmasına bile zarar verebiliyor. Normal hayatında düşük dozlu seyreden narsisizm belirtileri, övgüler arttıkça ve eleştirilerin önü kesildikçe daha çok agresifleşiyor. Buna karşın ‘İnsan insanın aynasıdır’ sözünü hatırlatan ünlü psikolog, ‘bu kişilere karşı hep dev aynası tutuluyorsa kendilerini görmesi imkânsız bir hal alır.’ diyor.Eleştiriden uzak, abartılı övgü narsisizme sürüklerNarsisizmde tartışılan diğer konu ise bunun bir liderlik özelliği olup olmadığı ya da lider konumundaki insanların çoğunun narsist mi olduğu. Köknel, bu kişilerde liderlik eğiliminin de fazla olduğu görüşünde. Köknel, toplum onu eleştirmeyip içindeki benlik duygusunu beslediğinde o kişinin kendini değerlendirmesinin mümkün olamayacağını söyleyerek, “Çünkü sürekli narsisizmi besleyen mesajlar alıyorsa değişip düzelmesi ve bir özeleştiri yapması da güçleşir.” diyor. Bu kişilik bozukluğunu şeker hastalığına benzeten Köknel, insanda doğuştan var olan bencillik eğiliminin zamanla narsisizme dönüştüğü kanısında. “Nasıl ki şeker hastalığında diyete uygun davranmazsak ciddiyeti artıyor ise narsisizmi de abartılı övgüler gibi çevresel etkiler şiddetlendirir.” diyor. Toplumun yönetici konumundaki insanlara karşı sesli eleştirme yeteneği olmadığı, bunun yerine lüzumsuz iltifatlar yapıldığı düşünülünce de narsisizm, liderler için kaçınılmaz bir hal alabiliyor.Çağın kişilik bozukluğunu yansıtan bu tutumlar için psikologlar, tepeden yayılan bir dalga halinde toplumun her kesimine yayıldığı görüşünde. Onlara göre, başarının sırrının daha çok bağırmaktan ve daha çok saygısızlıktan geçtiğini zannedenlerin sayısı da giderek artıyor.Atlatmak üzere olduğumuz yerel seçim sürecindeki manzaralara bakıldığında uzmanların bu görüşü daha çok netlik kazanıyor. Örneğin kredisini artırmak isteyen partililer... Kapasitelerinin üzerinde agresif bir görünüm sergileyen adaylar adeta benlik yarışında geride kalmama savaşı verdi; kimi salondan partiliyi kovdu, kimi kendini eleştiren vatandaşın yaka paça dışarı çıkarılmasını seyretti. Mahalle muhtarlığı seçimlerinde bile, ‘Ey halkım!’ Benim mahallelim her şeyin en iyisini hak ediyor.’ çizgisinde ilerleyen üslup da yayılan narsisizm dalgasının ironik örneklerindendi.Şiddet dilini alışkanlık haline getirdikTürkiye’de de bir şiddet dili kullanıldığının altını çizen psikolog Özcan Köknel, “Bu şiddet dilinin ortaya çıkmasında bu söylediklerimiz birer etken. Daha birçok etken var. Ama Türkiye şiddet kullanma dilini bir alışkanlık haline getirdi.” diyor. Şiddet dilinin tanımı ise insanın mimikleri, hareketleri ve tutumunun karşı tarafta korku veya kaygı oluşturması. Köknel, bu durum devam ettiği sürece uzlaşmanın mümkün olmadığını da ekliyor. Toplumda ön plandaki kişilerin bu dili kullandıkça bir model oluşturduğunu belirten Köknel, “Kendini kabul ettirmek ve var olmak için mutlaka bu dili konuşmamız gerekiyor algısı oluşuyor. Bu yıllar önce başladı, bugün doruk noktasına geldi.” tespitini yapıyor. Yani tepeden gelen, özeleştiriden mahrum dil halka halka tabana yayılıyor. Bilim insanları ne yazarsa yazsın, medyanın gözü önündeki kişilerin her zaman daha etkili olduğunu anlatan Köknel şöyle konuşuyor: “Siz istediğiniz kadar eğitim yapın, şunu bunu yapın. Yumruğunu masaya vuran daha saygın oluyor Türkiye’de. ‘Madem ki böyle biz de böyle yaparız’ diye bir model oluşuyor. Psikolojide bunun adına model alarak öğrenme denir.” Örnek alınan konumdaki insanların narsist tavırlarının gençleri ve duygusal davrananları ister istemez etkilediğini savunan Köknel, bu etkilenmenin ise zamanla bir kişilik yapısına dönüştüğünü anlatıyor. Narsist eğilimler insanların sağlıklı karar almasını da etkiliyor. Ancak insanın sosyal bir varlık olduğunu hatırlatan Köknel, “Ben böyle istiyorum diyerek yaşanmaz.” diyor.Narsisizmin belirtileriEleştirilmeye karşı aşırı öfkeGerçeklikten uzak değerlendirme yapmakKendi çıkarları için başkalarını kullanmakEmpati yapma özelliğinden yoksun olmakKendisine hayran kitleler olmasını istemekAşırı gurur ve mükemmel olduğuna dair inançSuçunu kabul etmemek

    0 0

    Muzaffer Karaca’nın koleksiyonundaki 19. ve 20. yüzyıldan kalma ciltçilik makineleri, onları üreten Almanların dahi elinde bulunmuyor.Kitabın elle yazıldığı ve tezhiplerle süslendiği devirlerin olmazsa olmazıydı mücellitler. Sanat eseri kitapların muhafazası için onların emekleri gerekliydi. Arapça ‘ciltleyen’ manasındaki mücellitler, günümüzün yok olan meslek erbabı arasında. Ciltçilik, Türk klasik sanatlarını yürütmek için çalışan bir avuç insanın elinde hayatını sürdürme mücadelesi veriyor. Bir köşeye atılan eski aletler ve işi bitti denilerek hurdacıya teslim edilen makineler ise adeta tarihi eser niteliğinde. Mesleğin son ustalarından Muzaffer Karaca işte bu alet ve makinelerin koleksiyonerliğini yapıyor. Türkiye’de halihazırda işleyen birçok cilt atölyesinin kurulmasında emeği bulunan Karaca, işe 12 yaşında Beyazıt’taki Darülfünun Matbaası’nda başlamış. Boyunun yetişmemesi yüzünden tabureye çıkıp tezgâhın üzerinde tutkal sürdüğü günleri hatırlıyor. 16 yaşında Almanya’ya cilt işçisi olmak üzere gittiğinde, ciltçiliğin hayatını değiştireceğini belki de bilmemektedir Muzaffer Karaca. Bir yandan Almanca öğrenirken bir yandan, orada kazandığı tecrübeyi ülkesinde hayata geçirmeye ahdeder. Zaman içinde eski ustalardan kalan makineleri tamir ederek çalışır hale getirir ve bunu bir uğraşı alanı yapar. Muzaffer Karaca, eskicilerden topladığı makinelerin paslarını almış, boyamış, gelin gibi alımlı hale getirmiş. Başta Alman, İngiliz, Amerikan ve İsviçre menşeli kitap presleri, cendereler, yaldızlama ve gofre makineleri, fihrist ağzı açma, kâğıt kesme gibi makineleri halihazırda bir mahzende muhafaza ediyor. 19. ve 20. yüzyıla ait ciltleme makinelerinin miadı 1960’lı yıllarda dolup yeni teknoloji ürünü makineler tedavüle çıkınca, eskiler kıymete binmiş. Bu makinelerin değerini artıran başka bir husus ise bazı örneklerinin sadece Türkiye’de bulunması. Zira Almanlar bu makineleri II. Dünya Savaşı’nda eriterek ağır silah yapımında kullanmış. Karaca, dünyaca ünlü Heidelberg basım makineleri şirketinin kendisine bir teklifte bulunduğunu fakat yüksek meblağlı bu teklifi ancak Türkiye’de yapılacak bir müze karşılığında kabul edeceğini söylemiş. “Dedemin yaptığı makineler. Bunları senden almaya ve Almanya’ya götürmeye geldim.” diyen şirket temsilcisini şakayla karışık geri çevirmiş. “Tüm makinelerim için 500 bin Euro teklif ettiler ama belki daha fazla yapıyor, bilemiyoruz ki..” diyen Muzaffer Usta, tarihî mirasın burada kalmasından yana. Türkiye’nin en önemli müzelerinden birine başvuru yapan Karaca, kendisine verilen cevapta “söz konusu objelerin konsept dışı kaldığı, değerlendirecek uzmanlık bilgisine sahip olunmadığı ve müzeye kazandırmanın uygun olmadığı” gibi cevaplarla geri çevrildiğini ifade ediyor.

    0 0

    Son yıllarda dünya mutfağından lezzetler sunan mekânların sayısı bir hayli arttı. Bazı mekânlar da özel haftalar organize ediyor, o mutfağa ait tatları görücüye çıkarıyor. Geçtiğimiz hafta, Meksika rüzgârları esen böyle bir mekânı ziyaret ettik. Sizler için çok pratik dört tarif aldık.Yurtdışına çıktığında bile gözleri dönerci, kebapçı arayan, kendi mutfağına meftun, bu hususta bir hayli tutucu bir millet olduğumuzu bilir, bu konuda hiç de gocunmayız. Buna mukabil son yıllarda büyük şehirlerde açılan ve dünya mutfağından lezzetler sunan mekânlar azımsanmayacak sayıda. Damak tadı konusunda muhafazakâr olsak da yavaş yavaş buzları kırdığımızın göstergesi bu durum. Bu mekânların bazısı yalnızca o mutfağa özgü yemeklerle ön plana çıkarken bazısı da menüsünde yer vermeyi tercih ediyor. 55 yıldır hizmet veren Dilek Cafe-Restaurant bunlardan yalnızca biri. Pasta üretimiyle sektöre giren ve zaman içinde klasik pastacı dükkânı olmaktan çıkarak Türkiye’de pastane-cafe-restaurant konseptini ilk kez hayata geçiren mekânın menüsünde uzunca süredir dünya mutfağından seçme lezzetler de yer alıyor ancak bunları biraz daha ön plana çıkarmak istemiş olacaklar ki birkaç yıldır özel haftalar (Meksika, İtalyan) organize ediyorlar. Her ayın son haftasına denk getirilen bu günler içinde sipariş ettiğiniz yiyecekler tüm şubelerde, yüzde yirmi indirimli satılıyor. Bunlardan biri geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen Meksika Haftası’ydı. Damak zevkimize en yakın mutfakların biri olan Meksika mutfağının en bilindik yemekleri görücüye çıktı. Biz de restoranın İkitelli şubesini ziyaret edip birkaçını sizler için tadalım istedik. Mekânın ödüllü şeflerini soktuk mutfağa. Menüde yer alan birbirinden iştah açıcı yemeklerden dördünü (dana etli fajita, tavuklu wrap, etli quesadilla ve Meksika soslu bonfile) yaptırdık. Bu tatlara aşina ancak nasıl yapıldığından bîhaber ya da dışarıda yemekten hoşlanmadığı için şimdiye dek denememiş olanlar için tariflerini almadan ayrılmadık. Daha isimlerini bile zikredemiyorum, nasıl pişireyim demeyin. Zira dört yemeği yapmak bir saatinizi bile almıyor. Farklı tatlara kapalı olan ya da misafirim geldiğinde değişik ne pişirsem sıkıntısı çekenlere şiddetle tavsiye edilir.Etli QuesadillaMALZEMELER: 140 gram dana bonfile veya (antrikot), ½ yeşil dolma biber, ½ kırmızı kabya biber, ½ sarı dolma biber (California), 30 gr kaşar peyniri30 gr jalapano biberi, 15 gr mısır, bir miktar tereyağı, Kajun baharatı Yapılışı: 140 gr dana bonfile kızgın ateşte kavrulur. Hemen peşinden renkli biberler, jalapano biberi ve mısır ilave edilip 2 dakika kadar kavrulur. Daha sonra bir tortilla ekmeği açılır ve içine bu malzemeler dökülür. Üzerine bir miktar kaşar peyniri, bir miktar da kajun baharatı ilave edilir ve yarım ay şeklinde katlanır. Bir teflon tavada tortilla ekmeğinin iki yüzü de kızartılır. Salsa sos ve sour cream ile servis edilir.Meksika soslu bonfileMALZEMELER: 220 gr dana bonfile, özel Meksika sosu (jalapano biberi, mantar, domates, acı sos, renkli biberler, kapari, çeri domates) Bir miktar kaşar Yapılışı: 220 gr dana bonfile isteğe bağlı şekilde ızgarada pişirilir. Üzerine özel Meksika sosu (jalapano biberi, mantar, domates, acı sos, renkli biberler, kapari, çeri domates) ve bir miktar kaşar peyniri ilave edilerek 200 c sıcaklıktaki fırına verilir. Kaşar peyniri kızarana kadar beklenir. Mevsim yeşillikleri ve elma dilim patates ile servis edilir.Dana etli fajitaMALZEMELER: 180 gr dana bonfile veya (antrikot)1 adet yeşil dolma biber1 adet kırmızı kabya biber½ sarı dolma biber (California)½ kuru soğanBir miktar sıvı yağVe fajita baharatı Yapılışı: Dana bonfile ızgarada pişerken, bir tavada soğan ve biberler fajita baharatıyla sotelenir. Fajita demiri ızgarada kızdırılır. Kızgın demire sotelenmiş sebzeler dökülür ve bonfile dilimlenir. Soğan ve biberlerin üzerine yayılır ve fajita baharatı serpilir. Sıcak tortilla ekmeği, salsa sos, sour cream, jalapano biberi ile servis edilir.Tavuklu wrapMALZEMELER: 120 gr tavuk bonfile1 adet yeşil dolma biber1 adet kırmızı kabya biber½ sarı dolma biber (California)½ kuru soğan1 adet tortillas ekmeği20 gr kaşar peyniriYapılışı: Bir miktar sıvı yağ (kajun baharatı ile)tavuklar ilk önce wok tavasında hafif pembeleşinceye kadar kavrulur. Sonra soğanlar ilave edilir ve peşinden renkli biberler eklenerek harlı ateşte kajun baharatı ile kavrulur. Hazırlanan iç malzeme bir tortillas ekmeğine sarıldıktan sonra ızgara-tost makinesi veya teflon tavada hafif kızartılır. Salsa sos ve sour cream ile servis edilir.

    0 0

    Başkaları adına oy kullanmak, hükümetle memurların tarafsız kalmaması, oy sayımı sırasında hile yapmak… Bütün bu tespitler, 30 Mart sürecinde konuşulan konulardı diyorsanız yanılıyorsunuz… İşte, geçmiş seçimlerde yaşanan hadiseler…Bugün vatan sathında gerçekleşen oylama, bir yerel seçim aslında. Ama seçim öncesi girilen atmosfer yerel seçimleri adeta genel seçim havasına çevirdi. 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonuyla başlayan siyasî gerilim, toplumun her kesimine bulaştı. 30 Mart’a yaklaşıldıkça her kesimden seçim sandıklarına sahip çıkılması yönündeki telkinler öne çıktı. Yine oy pusulalarının usulsüz ve fazladan basıldığı iddiaları, kafalarda soru işareti oluşturdu. ‘Evet’ mührü basılmış pusulaların olduğu söylentisi dolaşıma girdi. .Benzer iddialara yabancı değiliz aslında. 2009’daki yerel seçimlerde oy sayımı sırasında elektrikler kesilmiş, muhalefet partileri seçime şaibe düştüğünü öne sürmüştü. 2007 genel seçimlerinde çöpte oy pusulası bulunmuş ve bunlar kamuoyu ile paylaşılmıştı. Buradan yola çıkarak; geçmişteki seçimlerin halet-i ruhiyelerine ve sandık hilelerine kısa bir seyahat edelim istedik. Ama bir Cem Karaca şarkısında geçen sözleri de yazıya raptetmek lazım: “Yerelle genel seçim/Seçin bakalım seçin/Ki dön baba dönelim/Aynı yere gelelim/Çete çeteye çatmış/Çete çete içinde/Battık buruna kadar/Cafer getir peçete…”1876’da Kanun-i Esasî’nin ilanı ile Birinci Meşrutiyet Dönemi başlamış olur. Bu devirde seçim konusunda şöyle kurallar vardır: Seçmek ve seçilmek için erkek olmak, Türkçe bilmek, itimada layık, iyi ahlak sahibi olmak, 25 yaşından küçük olmamak… İstanbul 20 bölgeye ayrılır ve son başkent ilk defa seçimlerle tanışmış olur. 23 Temmuz 1908’de yeni anayasa yürürlüğe girer. Ve Osmanlılar, 30 yıl sonra gerçek anlamda ilk kez oy kullanır.11 Aralık 1911 seçimleri Türkiye’nin seçim psikolojisi ve sosyolojisi açısından oldukça mühim bir misaldir. Mevzu şudur: İttihat ve Terakki Partisi, Dâhiliye Nazırı Memduh Bey’i aday gösterir. Devrin muhalefet partisi olarak addedilen Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın adayı ise Tahir Hayrettin Bey’dir. Sonuçlar açıklanır: İttihatçılar, tek oyla seçimi kaybeder. Bu nedenle 1912’de Meşrutiyet’in ikinci seçimlerinde tam bir İttihatçı faşizmi yaşanır. Korku ve baskının kol gezdiği alanlarda, Osmanlı vatandaşları sindirilir. İttihatçılar, devlet imkânlarını kullanarak; oyların muhalefete gitmesini engeller. Seçim esnasında, askerî ve sivil devlet memurları seçime müdahale eder. Geçtiğimiz günlerde bilhassa sosyal medyada paylaşılan ‘başkaları adına oy kullanma’ hadisesi, tarihe ‘sopalı seçim’ olarak geçen o devirde vuku bulur. Yine rey sayımı sırasında hile yapmak gibi usulsüzlükler ayyuka çıkar. Sonuç: İttihatçılar 270, muhalifler ise 15 mebus çıkarır.1946 seçimleri: Açık oy gizli sayımDoç. Dr. Mehmet Alkan’ın yerinde tespitiyle 21 Temmuz 1946, ‘hileli seçim’dir. Buna rağmen mezkûr oylama, acemice de olsa Tek Parti’nin istibdat duvarlarını yıkma gayreti olarak okunabilir. Dönem hakkında birkaç bilgi verecek olursak; çok partili siyasetin ilk partisi Nuri Demirağ’ın 1945’te kurduğu Millî Kalkınma Partisi’dir. Tam burada Alkan’a kulak verelim: “1945 yılında Meclis’te görüşülmekte olan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, CHP içindeki ayrılığı su yüzüne çıkardı. Bu kanunun Meclis’te görüşüldüğü günlerde CHP, parti grubuna tarihe ‘dörtlü takrir’ olarak geçen önerge vermişti. Önerge Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından imzalanmıştı. Bu dört kişi 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kuracaklardı.” Genç Cumhuriyet’in ilk önemli seçimi addedilen 1946 oylaması faaliyetleri, Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti’ye yapılan linçle başlar. DP’nin geniş halk kitlelerini meydanda toplaması CHP’yi telaşlandırır. Bazı mitinglerde devletin polisi, DP’li yöneticileri darp eder. Ama en vahimi Alkan’ın da işaret ettiği gibi Menderes’in kâhyasının öldürülmesidir. Seçimlere bulaşan kan, Türk milleti için demokratik taleplerin dile gelmesi değil, bir savaşın anatomisidir. DP’nin 62 milletvekili çıkardığı oylamada, CHP 395 milletvekiliyle birinci parti olur. Ama bu seçim, CHP’nin sayısal üstünlüğünden çok yapılan hilelerle gündeme gelir, tarihin malzemesine dönüşür. Çünkü seçimlere ‘açık oy, gizli sayım’ esası gereği hile karışmıştır. Haliyle DP, sonuçlara itiraz eder. Halk desteğini arkasında hisseden Menderes ve arkadaşları, İstanbul, Bursa, Balıkesir, Adana, Konya ve Ankara’da mitingler düzenler. Meydanlarda hakkını, ‘seçim ve yargı güvencesinin sağlanmadığı, hükümetle memurların tarafsız kalmadığı, oylamanın CHP’nin baskı ve müdahalesi altında geçtiği’ sözleriyle savunur. Bu itirazlara İsmet İnönü’nün verdiği cevap bir hayli ilginçtir: “Demokrat Parti, gayri meşrudur!” Neyse ki 16 Şubat 1950’de Şemsettin Günaltay hükümeti, eleştirileri dikkate alır. Ve yeni bir seçim yasası hazırlar. Oylamalar tek dereceli, genel, eşit, gizli oy, açık tasnif esasına göre yapılır. 14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerin sonucu şudur: DP 408, CHP 69 milletvekili çıkarır. Bu, Menderes’in zaferi, İnönü’nün hezimeti ve havlu atışının resmidir bir bakıma.

    0 0

    Pilot ve kabin ekibine de otomobil sürücülerinde olduğu gibi alkol ve uyuşturucu testi yapılacak. 0,2 promil üstünde alkol kullandığı tespit edilen pilotlar ceza alacak, tekrarında ise lisansları iptal edilecek.Güvenli bir uçuşun sağlanması amacıyla havalimanı ve uçaklarda üst düzey emniyet tedbirleri uygulanıyor. Bu konuda taviz verilmesi de asla söz konusu değil. Bu yüzden uluslararası kurallar gereği belirlenen güvenlik denetimlerine itiraz eden veya şüpheli davranışlarda bulunan yolcuların uçuşları iptal edilirken, haklarında yasal işlem de başlatılıyor. Aynı şekilde uçuşta görevli pilot ve kabin memurları (hostes) da sıkı bir güvenlik denetiminden geçirilmekte. Ancak başta ABD ve Avrupa ülkelerinde olmak üzere dünyanın dört bir yanında uçuş ekibine uygulanan uyuşturucu ve alkol denetimlerine Türkiye’de henüz yeni geçilecek. THY’nin geçen yıl başlattığı denetimler, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından yerli ve yabancı havayolu şirketlerinin uçuş personeline uygulanacak.SHGM, uçucu ekiplere yönelik denetimlerin gerçekleştirilmesi amacıyla, geçen ay ‘Uçuş personeli alkol ve psikoaktif madde kontrollerine ilişkin talimat’ yayınladı. Genelge doğrultusunda belirli hava aracına sahip şirketlere, alkol ve uyuşturucu madde kontrolü konusunda zorunluluk getirilecek. Hazırlanan talimatla, uçuş emniyetinin korunması ve artırılması amacıyla sivil havacılık faaliyetlerinde görevli uçuş personelinin ‘psikoaktif madde kullanımının yanı sıra limit dışı alkol kullanımının tespiti ve önlenmesine’ ilişkin usul ve esaslar da düzenlenmiş oldu.KAN TAHLİLİ DE YAPILACAKSHGM ekipleri, başta İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen, Ankara Esenboğa, İzmir Adnan Menderes ve Antalya Havalimanı gibi yoğun hava trafiğinin yaşandığı havalimanları ile balon uçuşlarının gerçekleştirildiği bölgelerde görevli uçuş ekiplerine yönelik kontroller gerçekleştirecek. Uçuş öncesi veya sonrası yapılacak denetimlerde, alkol düzeyinin belirlenmesi amacıyla ‘alkolmetre ile ölçüm testi’, psikoaktif madde kullanımının belirlenmesi amacıyla da ağız sıvısı numunesinde madde tarama testi uygulanacak. Psikoaktif madde doğrulama testlerinin yapılması gereken durumlarda idrar numunesi alınamaması halinde kan numunesi ile kontroller gerçekleştirilecek. Psikoaktif madde denetimlerinde, amphetamin ve diğer uyarıcılar, benzodiyazepinler, kannabinoidler (THC), kokain, metamphetaminler, opioidler, methadonlar ve gerektiğinde diğer psikoaktif madde testleri yapılacak.UÇUŞ LİSANSI İPTAL EDİLECEKAlkolmetre ile yapılan ölçüm sonuçları, promil cinsinden tespit edilecek. Alkol ölçüm sonucu, 0,2 promil üstünde tespit edilirse test sonucu, ‘pozitif ve limit dışı alkol kullanımı’ şeklinde değerlendirilecek. Denetimlerde uyuşturucu madde kullandığı belirlenen uçuş ekibinin lisansları iptal edilecek. Limit dışı alkol kullandığı tespit edilen uçuş ekibine ise 5 bin TL para cezası kesilecek. Olayın tekrarı halinde uçuş ekibi disipline sevk edilerek lisansı askıya alınacak, uçuş lisans iptaline kadar ceza verilebilecek. ABD’de uyuşturucu madde kullandığı tespit edilen pilotlar, aynı zamanda hapis cezasına da çarptırılıyor.UYUŞTURUCU KULLANAN PİLOTLAR DA VAR!Havacılık Tıbbı Derneği’nden alınan bilgiye göre, ABD’de 1995-2004 arasında gerçekleşen uçuş kazalarında ölen 3 bin 235 pilotun analizinde çarpıcı sonuçlar çıkmış. Analizlerde, 74 pilotun marihuana, 24 pilotun kokain, 17 pilotun amfetamin kullandığı belirlenmiş. “Böyle bir soruna ülkemizin uzak olduğu sanılmasın.” değerlendirmesinde bulunan yetkililer, 2008’de Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde bir THY pilotunun esrar bağımlılığı tedavisi gördüğünün bizzat psikiyatri kliniği profesörü tarafından açıklandığına dikkat çekiyor. Bu yüzden Havacılık Tıbbı Derneği başta olmak üzere bu alanda çalışma yürüten uzmanlar, uçuş ve yer ekiplerine randomize alkol ve uyuşturucu testi yapılmasını, ölümlü kazalardan sonra ise uçuş ekiplerinin kan ve doku örneklerinin mutlaka toksikolojik analize alınmasını öneriyor. Uyuşturucu madde ve alkol kullanımının, dikkat dağınıklığı ve cesaret artırıcı etkisi nedeniyle kazalara zemin hazırladığını ifade eden uzmanlar, bu tür zararlı madde kullanan uçuş ekiplerinin cezalandırılması gerektiğini ifade ediyor.ARAÇ SÜRÜCÜLERİNİN CEZALARI DA AĞIRUçuş ekiplerine alkol ve uyuşturucu madde kullanımı konusunda getirilen cezalar, araç sürücülerine her yıl daha da ağırlaştırılarak uygulanıyor. 0,50 promilin üzerinde alkollü hususi otomobil kullanan sürücüler, birinci defada 727 lira, ikinci defada 911 lira, 3 ve 3’ten fazlasında ise bin 462 lira ceza ödüyor. Trafik polisleri, 5 yıl içinde alkollü araç kullananların ehliyetine birinci defada 6 ay, ikinci defada 2 yıl, 3 ve 3’ten fazlasında ise 5 yıl süreyle el koyuyor.Uyuşturucu veya uyarıcı madde alarak araç kullananlara da 3 bin 741 lira ceza uygulanırken, ehliyetlere 5 yıl el konuluyor. Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılıp kullanılmadığını ya da alkolün kandaki miktarını tespiti amacıyla bulundurulan teknik cihazların kullanılmasını kabul etmeyen sürücüler, 2 bin 78 lira ceza ödemek zorunda kalıyor ehliyetlerinine 2 yıl el konuluyor.

    0 0

    Türklerin İngilizceyi neden öğrenemediğine dair onlarca sebep sayılabilir. İngilizce eğitim uzmanı Ali Çopur ise bu konuda “Öğrenmeden öğretmek olmaz. Donanımlı öğretmen, donanımlı ebeveyn olmadan etkili dil eğitimi olmaz. Bu noktada belki en son sorgulayacağımız kişiler çocuklarımız.” diyor.Çokça izlenen bir aile dizisi olan Çocuklar Duyması’ndan bir sahne. Ailenin özel okula giden erkek çocuğu misafirlere takdim ediliyor: “Bizim oğlan bir İngilizce konuşuyor. Şakır şakır neler anlatıyor bir görseniz.” Evin annesi ufak bir dürtüklemeyle oğlunu komşularına doğru itiyor: “Hadi bakalım evladım, konuşsana bir şeyler.” Konuklara dönen evin çocuk, gözlerini kapayıp başlıyor ezberini sıralamaya: “I go, you go, we go, he, she, it goes…” Gurur dolu bakışların arasında ağlayan iki göz dikkat çekiyor. “Hayrola hanım anne niçin ağlıyorsun?” “E baksana torunum nasıl şakır şakır İngilizce konuşuyor.”İnsanları güldürmek için hazırlanmış bu sahne, günlük aile hayatımızdan çok da uzak bir manzara sunmuyor aslında. Yabancı dil öğrenimi başta milli eğitimin ve özelde Türkiye’de yaşayan büyük bir kitlenin ortak sorunu. Ülkemizdeki yabancı dil eğitimi seviyesi en son 2012 yılında Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın gerçekleştirdiği bir araştırma üzerinden gündeme gelmişti. Bu araştırmanın sonuçları, ülkedeki genel seviyenin “What is your name?”, “This is a pencil” düzeyinde seyrettiği şeklinde gazetelere yansımıştı. Oysa Türkiye’nin dış ülkelerle olan münasebetlerindeki artış bir küresel dil olan İngilizcenin de öğrenimi ve kullanımını giderek zaruri hale getiriyor. Konuyu bir de ehline sormalı dedik ve Zambak Yayıncılık ve Eğitim Gereçleri Anonim Şirketi Genel Müdür Yardımcısı Ali Çopur’a danıştık. Ali Çopur, uzun yıllar İrlanda’nın Belfast şehrinde özellikle İngilizce yabancı dil öğrenimi üzerine çalışmalarda bulunmuş. Hazırladığı yabancı dil kitapları ile işinin mütehassıslarından. Halihazırda, Selt Publishing ve Selt Academy bünyesinde İngilizce hocalarına yönelik yayınlar ve formasyon eğitimleri veren Çopur, “Bir yabancı dili öğretebilmek ancak devamlı öğrenebilmekle kaim.” diyor.Ebeveynler ne istediğini bilmeli“Üniversiteyi bitirdikten sonra kitabı kapayıp bir öğrenci gözüyle hiçbir zaman bir daha o kapağı kaldırmamak günümüz öğretmeninin en büyük handikaplarından.” diyerek anlatmaya başlayan Ali Çopur, öğretmenlerin donanım sahibi olması noktasına yoğunlaşıyor. Çopur, asıl önem arz eden hususu ise şöyle açıklıyor: “Bugüne kadar ‘Bu çocuk niye öğrenmiyor? sorusunu öğrenciye yönelttik. Halbuki dil öğrenimini talep edenler, birinci derecede o çocuğu o okula yazdıran ebeveynlerdir. Dolayısıyla velinin de bir öğretmenden ne talep ettiğini bilmesi gerekli. Hatta o dili başta kendisi öğrenmeli.” Türkiye’deki bu sorunu nispeten aşmış bazı köklü okullara bakıldığı vakit neyi kastettiğinin anlaşılacağını bildiren Çopur, “Başta okulun yöneticisi kendini dil bakımından geliştirmeye ahd etmelidir.” diyor.Öğretmenler, yıllarını genç dimağları eğitmeye adamış kimseler. Veliden talebeyi teslim alıp sınıf kapısını kapattığında artık onlarla baş başa kalır. Onun seviyesi de talebenin genel performansıyla ortaya çıkar. Öğretmenin kendinden bekleneni bilmesi, yabancı kaynaklardan beslenmesi, dünya ile adaptasyon içinde olması ve bazı komplekslerden arınması gerekli. Zira dil, kullanım alanı olarak okullarda işlenen diğer derslerden daha yaygın bir uygulama sahasına sahip. Bu sebeple yabancı dil hocaları öğrenciyi sistemin kendilerine biçtiği elbiseden taşırabilecek bazı donanımları da kendi çabasıyla edinmeli, öğretelim derken kendileri o dili dili unutmamalı.Dil ötelenecek bir mefhum değilYabancı dil öğrenme üçgeninin talep-şekillendirme-pratik olarak belirlenebileceğini ifade eden Ali Çopur, talebin veliden, şekillendirmenin okul idaresinden, en son pratiğin ise öğretmenden geleceğini vurguluyor. Mevcut sistemin velileri yanlış yöne sevk ettiğine işaret ediyor. “Öğrenci üniversite sınavına girene kadar iyi bir bölüme yerleşmek için çaba gösteriyor. Bu arada yabancı dil eğitimi geri planda tutuluyor. Üniversitede yerleştiği bölüm yabancı dil bilmeyi gerektiriyorsa, bir senesini o dili öğrenmeye vakfediyor. Sonra üniversiteyi bitiriyor ve iş bulabilme telaşına giriyor. İşyerinden istenen İngilizce yeterliliğini yine sağlayamıyor ve bu sefer yurtdışına dil eğitimi almaya gidiyor.” diyen Çopur, hayatın her safhasında karşılaşacak bir ihtiyaçı ötelemenin mantığı olmadığını söylüyor.

    0 0

    Teknolojiye doyduğumuz bu çağda küçük pratik cihazlar artık tıpta da yer almaya başladı. Geliştirilen bir uygulamayla iPad ile karaciğer ameliyatları bile yapılıyor.Karaciğer, dakikada yaklaşık 1,5 litre kan alan vücudun en çok damara sahip organlarından biridir.Bu nedenle, karaciğer ameliyatları çok zor, uzun ve planlama aşaması oldukça özen isteyen bir operasyondur.Artık cerrahlar iPad uygulaması sayesinde ameliyatın komplikasyonlarını azaltacak ve ameliyat süresini kısaltacaklar.Fraunhofer Mevis tarafından geliştirilen ve artırılmış gerçeklik kullanan bu uygulama cerrahlara hastanın verilerine gerçek zamanlı, interaktif erişim sağlayıp onlara yardımcı oluyor.iPad’i ameliyat sırasında damarları 3 boyutlu olarak görüntülemek ve kan akışını takip etmek için kullanan cerrahlar, ameliyat sırasında hasta hakkında daha fazla bilgi sahibi oluyorlar.Ameliyatta kanama riskini azaltmak için hastanın karaciğerinin tüm anatomisini dikkate alarak operasyonu önceden planlayan doktorlar bu uygulamayla planlarını kolayca ameliyathaneye taşıyor, aynı zamanda bu planlarını hızlı ve esnek bir şekilde ihtiyaç duyduklarında ameliyathanede uygulamaya koyuyorlar.

    0 0
  • 04/06/14--09:25: Nelere şifa olmuyor ki...
  • Sağlık için pek çok faydası bulunan balın bir özelliği daha ortaya çıktı. Kemoterapi alan çocuklar üzerinde yapılan araştırmada, bal ile yapılan ağız bakımının mukozit (ağız içi yaralar) düzeylerini ve mukozit oluşma oranlarını düşürdüğü, mukozit iyileşme süresini kısaltmada ve iyileşme oranını artırmada etkili olduğu belirlendi.Çocukluk çağı kanserlerinde kullanılan tedaviler iyileştirici etkilerinin yanında, mukozit, bulantı, kusma, nötropenik ateş, ishal, saç kaybı, iştahsızlık, ağrı gibi istenmeyen durumlara da yol açıyor. Mukozit, kanserli hastalarda kemoterapi ve radyoterapi, kemik iliği ve kök hücre transplantasyonunun komplikasyonu olarak sık görülen, hastaların tedaviye uyumunu güçleştiriyor ve yaşam kalitesini bozuyor. Hastada ağrı, kanama, disfaji, enfeksiyon, total parenteral beslenmeyi gerektirecek şekilde yiyecek alımında bozulma gibi klinik yakınmalar oluşturabilen mukozit, şiddetine göre kemoterapi ve radyoterapi dozlarının azaltılmasına, tedavinin yavaşlatılmasına ve hatta tamamen kesilmesine neden olabiliyor.Mukozitin önlenmesi ve tedavisinde kullanılan yöntemlerden biri de bal uygulaması. Bal uygulaması kemoterapi ve radyoterapinin oral mukozaya olan toksik etkisini balın yapısında bulunan antioksidan, antibakteriyel, antiviral ve antienflamatuar etkisiyle mukozitin oluşumunun ya da şiddetinin azalmasına ve iyileşmesine yardımcı oluyor.Balın iyileştirici ve koruyucu özelliği bilimsel bir çalışmayla ortaya konuldu. Atatürk Üniversitesi'nde kemoterapi alan çocuklara bal ile yapılan ağız bakımının mukozitin önlenmesi ve iyileşmesine etkisinin araştırıldığı çalışma 4 yıl sürdü. Araştırma kemoterapi alan, eski ve yeni lösemi ve lenfoma tanısı olan, klinikte yatarak ve poliklinikte ayakta tedavi alan, mukoziti olan ve olmayan, girişim süresince çalışma dışında ailesi tarafından bal verilmeyen, diyabeti, alerjisi olmayan, 6-17 yaş grubundaki 76 çocuk üzerinde yapıldı.Çocuklara kemoterapiden sonra, her gün, klinikte rutin uygulanan standart ağız bakımına ek olarak doğal standardize edilmiş çiçek balı uygulandı. Çalışmada Şemdinli bölgesinin yüksek yaylalarından elde edilen bal kullanıldı.Araştırma sonucunda kemoterapi alan çocuklara uygulanan bal ile yapılan ağız bakımının mukozit düzeylerini ve mukozit oluşma oranlarını düşürmede, mukozit iyileşme süresini kısaltmada ve iyileşme oranını arttırmada etkili olduğu tespit edildi.Araştırma sonucunda doğal bir besin olan balın, diyabeti ve bal alerjisi olmayan kemoterapi alan çocuklarda, rutin standart tıbbi ağız bakım ürününe ek olarak, güvenli bir şekilde kullanılabileceği ifade edildi.

    0 0

    Şehr-i İstanbul’a yolu düşüp buraya hayran kalan ünlü seyyah, edip, yazar ve ressamların hikâyeleri anlatılır durur. Bir ömür boyu medeniyet başkentimizi dünyaya anlatan kültür erbabına bir vefa göstermek de bize düşüyor.“Ol mâhiler ki derya içreler deryayı bilmezler” sözünün hakikati bilhassa biz İstanbul’da yaşayanlar için tecelli etmiştir denebilir. Niçin söylensin diyenleriniz olacak olursa, vakti zamanında buraya göç etmişleri işaret ederiz. Kendi evini, yurdunu sevmediği kadar bu şehrin cazibesine kapılmışlar. Bu âşıkların içindeki burada vefat eden seyyahları, ressamları ve nice meşhurları saymaya kalksak bazılarının bayağı şaşkınlık vereceği kesin. Aslında şikayetimiz kadir kıymet bilmeyen kendimize. İstanbul’dan aldıkları ilhamla eserler meydana getiren edebiyatçılara, sanatçılara şimdiye dek bir vefa örneği gösterdiğimizi söyleyemeyiz. İstanbul’a ne zaman gelip nerede kaldıkları, nerede kiminle görüştükleri noktasında derin bilgiden yoksunuz. Hangi eseri nerede vermişler diye sorup yola düştüğümüzde çok az adresle karşılaşıyoruz. Zaten bahsi geçen mekanların çok azı bugüne çıkabilmiş; günümüze ulaşanların hali ise içler acısı.Fahri hemşehrimize biraz daha vefaAsıl adı Julien Viaud olan Pierre Loti İstanbullularca öylesine sevilmişti ki, Eyüp’ün Haliç’e bakan sırtlarından birine ve Sultanahmet’te bir caddeye onun ismi verilmişti. Şehir meclisinin kararıyla İstanbul’un fahri hemşehrisi unvanını alan Loti, ilk defa 1876 yılında bir deniz subayı olarak geldi. Dersaadet’e olan hayranlığını hem edebi eserleri hem de Balkan Savaşları ve Milli Mücadele’ye verdiği destekle ispat etmiş, yurtdışında adeta Türkiye’nin fahri büyükelçiliğini yapmıştı. Aziyade romanını yazdığı Kanlıca’daki yalıda ve birçok yerde konaklamış, şehri farklı köşelerinden müşahede etme fırsatı bulmuştu. Kendi ülkesinin bu coğrafyadaki politikalarını ağır bir dille eleştirmiş ve her fırsatta Türk muhibbi olduğunu ifade etmişti. Fransız edîbin kaldığı yerlerden biri de şu an Divanyolu 15 numaradaki Çağlar Han. Loti’nin burada istirahat ettiğini hatırlayanlar Han’ın girişine şu Fransızca ve Osmanlıca mermer levhayı astırmış: “Türklerin saadet ve felaket zamanlarında, necip ve sadık dostu, Fransız encümen-i daniş azasından Pierre Loti 1910 sendinde burada ikamet etmiştir.” Herhangi bir resmi kurum işareti bulunmayan bu levhaya nispet edercesine bugün burası bir kuyumcu atölyesi olarak hizmet veriyor.Fransız İhtilali’nde Galatalı bir şairİstanbul’un Osmanlı geçmişinde daha çok Galata civarında yoğunlaşan Levanten tarihi de göz ardı edilmeyecek kadar önemli. Dünya siyaset ve edebiyat tarihinde yer alan birçok simanın Galata’dan geçtiğini bilmemek de ayrı bir ayıp. Bunlardan biri de eskilerin tabiriyle Fransız İhtilal-i Kebiri’nin özgürlük yanlısı şairi André Chénier. Fikri uğruna boynunu giyotinin bıçakları altına koymaktan çekinmeyen şair, Eski Bankalar Sokağı’ndaki bugün Sen Piyer Han olarak kullanılan köhne binada 1762 senesinde dünyaya gelmiş, 2 yaşına kadar buradaki ailesiyle yaşadıktan sonra Fransa’ya dönmüş. Yıllar yılı Sen Piyer kilisesinin uhdesinde çeşitli işlik ve imalathanelerin bulunduğu binanın dikkat çekici yanı ise dış cephesinde bulunan aile arması ve André Chénier hatırâtı. Fransız İhtilali’nin başlamasında önemli bir aktör olan Chénier, idam fikrine karşı olduğundan dolayı da hanedan mensupları gibi giyotinle idam edilmişti. Fikrinden vazgeçmesi halinde giyotinden kurtulacağı söylense de vazgeçmemiş, son söz olarak başını işaret edip “Bunun içinde daha çok şey vardı.” demişti.Troçki’nin Büyükada’da sürgün hayatı yaşadığı Arap İzzet Paşa Köşkü. Burada eşi Natalia Sedova ile beraber 4 sene geçirdi.Nerede o vefalı Türk sosyalisti?1917’deki Rus Bolşevik Devrimi önemli figürlerinden Leon Davidoviç Bronstein, bilinen adıyla Lev Troçki, hazin bir sonla biten ömrünün dört yılını İstanbul’da geçirmişti. Çarlık rejiminin sonunu getiren kadroların örgütlenip Sovyet rejiminin oluşmasında önemli görevler üstlenmiş, Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliği sıfatıyla başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu’yu kurmuştu. Troçki, 1924’te Lenin’in ölümünden sonra Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybedince dünyanın dört bir yanında geçecek sürgün hayatına mahkum kalmıştı. Önce Almatı ardından da İstanbul’a gelen Rus siyaset adamı, 1929-1933 arası 4 yıllık süreyi Büyükada’daki Arap İzzet Paşa Köşkü’nde geçirdi. Vaktini balık tutarak ve Rus Devrimi tarihini yazarak geçirirken, üzerindeki gözetim tüm şiddetiyle sürüyordu. Rivayete göre denize yakın olan ikametgahına yaklaşan balıkçılara ateş açılıyordu. Troçki’nin, şehir şehir dolaştığı sürgün hayatı Meksiko City’de son bulur. Bir İspanyol Sosyalist’in kafasına vurduğu kürek darbesiyle yaşamını yitiren Troçki’nin Meksika’daki evi müze olarak kullanılıyor. Adalar’daki ev ise atıl halde ve sahibi tarafından 3 sene öncesinde satılığa çıkarılmıştı. Birinci sınıf korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen tarihi yapının sahibi, İBB’ye başvurup kültürel tesis alanından çıkarılarak konut alanına alınmasını talep etmiş, İBB Meclisi de bu kararı onamıştı. Buna karşılık Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu kararı iptal etti. Troçki’nin Evi olarak bilinen köşkün senelerdir müze olacağı konuşulsa da somut bir adım henüz atılmış değil. Bu hizmet Rusya’dan gelen turistleri Adalar’a cezbedecektir.Klod Farrer, 1922 yılında Mustafa Kemal’i ziyaret etmiş ve o günün devlet ricalinden büyük alâka görmüştü.Klod Farer diye bir sokak ismi…Yurdumuzu işgal eden Batılı devletlerde bulunan tüm düşünürler Türklere karşı girişilen bu toplu girişimin destekçisi olmamıştı. Bunların arasında Pierre Loti kadar tanınmasa da Gonkur (Goncourt) edebiyat ödüllü Klod Farer’i (Claude Farrere) de zikretmek gerekli. 1902’de Fransa’dan “Türk düşmanı” olarak yola çıkıp, 1904’te tepeden tırnağa “Türk dostu” olarak İstanbul’dan ayrıldığını söyleyen Farrere’i, İttihat ve Terakki karşısında tenkitkâr, İstiklâl mücadelesinde de sıkı sıkıya bir Türk milliyetçisi görüyoruz. Jöntürkleri İslâm’a karşı takındıkları tavır yüzünden eleştirmişti: “Genç Türkiye, Kur’an’ı küçük gördü. Jöntürkler eski yasayı kaldırdı, padişahı görevden aldı ve bir sürü kanlı yenilik öngördü.” Loti’yle beraber Fransa’da Türkleri sevdirmek için bir kamuoyu kampanyası yapan Farer, devrin Osmanlı devlet ricalince Mecidiye nişanına layık görülmüştü. Farer ayrıca, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya gelerek Mustafa Kemal ile görüşmüş ve devlet töreni ile karşılanmıştı. Bundan sonra Türkiye ve Mustafa Kemal’in dostu unvanıyla tanındı, fedakârlıklarından ötürü ismi Sultanahmet’te bir caddeye verildi. Bugün Binbirdirek Sarnıcı’nın hemen üzerinde yer alan caddede, Fransız edibi anlatan bir levha dahi mevcut değil.Hemingway, tepebaşı’ndaİstanbul’un işgal kuvvetlerince muhasara altına alındığı günlerde Tronto Star Gazetesi’nin genç muhabiri Ernest Hemingway de yaşanan gelişmeleri aktarmıştı. Balkanlar’dan gelen göçü ve özellikle Türklerin içinde bulunduğu sıkıntılı dönemi ve sokak manzaralarını okyanus ötesine taşıyan yazar, Tepebaşı’ndaki Büyük Londra Oteli’nde kalmıştı. 1897 yılında inşa edilen otel, Hemingway gibi başka birçok önemli ismi de çatısı altında misafir etmişti. O günden bugüne birçok kez el değiştiren binada Amerikalı ünlü yazarla alâkalı herhangi bilgilendirici bir levha bulunmuyor. Dahası şu satırların Haliç’e bakan hangi pencereden yazıldığını bile bilmiyoruz: “Sabah uyanıp da Haliç üzerine çökmüş sisten incecik ve tertemiz başlarını uzatan minareleri görüp bir Rus operasındaki aryayı hatırlatan müezzinin, dokunaklı sesiyle müminleri yalvarırcasına duaya çağırdığını duyduğunuzda Doğu’nun sihrine eriyorsunuz. Pencere camından yansıyan görüntünüze bakınca, sizi dün gece keşfeden sineklerin ısırıp kızarttığı yerleri görüyor ve kendinizi tam tamına Doğu’da buluyorsunuz.”

    0 0

    Yenilenebilir enerji kaynakları yeterince teşvik edilmeyen Türkiye’de enerjiye olan talep her zaman gündemdeki yerini koruyor.Ön palana çıkarılan ise nükleer maddelerin atık ısısından elde edilen buhardan üretilen enerji. Mersin–Akkuyu, Sinop–İnceburun ve Kırklareli İğneana’da 3 nükleer santral projesi gündemde. Akkuyu’da Ruslar, Çevresel Etki Değerlendirme sürecini tamamlamaya uğraşırken, İnceburun ile ilgili olarak 2013 Mayıs ayında Fransa ve Japonya ile uluslararası anlaşma yapıldı. Nükleer santral projelerinin uluslararası anlaşmalara dayandırılması, ilk planda iç hukuk yolunu devre dışı bırakıyor. Bu üç nükleer santralin tamamlanacağı düşünülen 2023’te toplam enerji üretimi içindeki paylarının yüzde 5 civarında olacağı öngörülüyor. Oysa şebeke kaybında Avrupa ortalaması yüzde 7 iken Türkiye’de bunun yüzde 17’leri geçtiğini belirtelim.2017’de inşaatı başlaması düşünülen İnceburun’daki nükleer santral ile ilgili olarak dünyaca ünlü uzmanlardan Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, ‘Karadeniz’in biteceği’ uyarısında bulunuyor. Santral, soğutma suyu olarak denizden günde yaklaşık 10 milyar litre su çekecek. Bu suyla beraber larvalar ve deniz canlıları haşlanacak. ABD Kaliforniya’daki bir nükleer santral, okyanustaki canlı hayatına etkisi dolayısıyla kapatılmış. İnceburun’da nükleer santral için çok büyük bir arazinin ayrılmasına atık geri kazanım ve depolama tesislerinin sebep olduğu belirtiliyor. Nükleer yakıt çubukları tükenip santralden çıkarıldıktan 40 yıl sonra 400 derece civarına iniyor. Çelik kapsüllere konuluyor. Bu kapsüllerin henüz dünya üstünde güvenli olarak depolanabildiği bir depo mevcut değil. Atıklar, 40 bin sene tehlikeli olma özelliğini koruyor.Bu kadar uzun zamanda dünyanın ne kadar değişebileceğini anlatmaya bile gerek yok. ABD ve Almanya’da büyük harcama yapılmasına rağmen henüz bir yeraltı depo sistemi geliştirilemedi. Nükleer santralleri hiçbir sigorta şirketi de sigortalamıyor.Bölgedeki köylüler nükleerin bir devlet politikası olduğuna inanıyor. Çevreye olumsuz etkisi olabileceğini düşünenlerin yanı sıra bu yatırımın bir ekmek kapısı olacağı umudunda olanlar da var. Köy Hizmetleri’nden emekli olduktan sonra yarımadaya taşınmaya karar veren İhsan Demir, nükleer santral kurulmasına karşı.Şehir merkezinden 2 yıl önce İnceburun’a taşınan Demir, küçük bir karavanda yaşıyor. Su servisinde çalışan Serhat Kaya ise iş imkânının az olması nedeniyle zorluk çektiklerini, santral kurulursa iş imkânlarının artacağını söylüyor. Sinop’ta güçlü bir tabanı bulunan nükleer karşıtı hareket faaliyet gösteriyor. Sinop Nükleer Karşıtı Platformu kurucularından Metin Gürbüz, planlarda bölgenin turizm, eğitim ve tarım kalkınmasının öngörüldüğüne dikkat çekiyor. Santralin sağlayacağı istihdamın birkaç yüz kişi ile sınırlı olacağını söyleyen Gürbüz, “Yarımadaya yapılacak santral içinde bulunduğumuz cenneti cehenneme çevirecek.” diyor.

    0 0
  • 04/05/14--16:00: Kedidir o kedi
  • Bir kedinin yerel seçimlerde elektrik kesintilerine neden olabileceği hiç aklınıza gelir miydi? Şaka mı bu diyeceğimiz hadise Bakan Yıldız’ın ‘Trafoya kedi girdi’ açıklamasıyla gerçek oldu!Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, yerel seçimlerin yapıldığı 30 Mart’ta 38 ilde yaşanan elektrik kesintileriyle ilgili “Espri gibi anlamayın lütfen. Bir trafoya kedi girdi ve kısa devre yaptı.” dedi. Bakanın bu açıklaması Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın yer aldığı eski Türk filmi ‘Aslan Bacanak’ filmindeki ‘kedidir o, kedi’ repliğini akıllara getirdi. Filmde Metin Akpınar’ın, ‘Kedidir o, kedi’ muhabbeti, üstündeki suçu atma çabası olarak hafızalara kazınmıştı. Böylece klasik sayılabilecek bir şaka olan ‘kedidir kedi’, ilk defa büyük çaplı ve dramatik bir olayı açıklamak için kullanılmış oldu. Bu söz, gündeme uygun bir şekilde, uzun süredir yasaklı olan ama üç gün önce açılan Twitter’da en çok konuşulan espri konusu oldu. Ülkede olan biten her şeye komplo, dış mihrak ve lobi iddialarıyla açıklık getirilirken, elektrik kesintisini de trafoya giren kedi lobisinin yaptığını öğrenmiş olduk. Ardından “TrafoyaKediGirdi, kedilobisi, Şerafettin ve Taner Yıldız” hashtag’leri uzun süre trend topic listesinden düşmedi. Sosyal medyada kullanıcıları birbirinden ilginç kedi caps’leri paylaştı. İşte en komik kedi lobisi capsleri…

    0 0

    Gazeteci Doğan Ertuğrul, yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Star Gazetesi nefret dili kullandığı için geçtiğimiz haftalarda görevinden istifa etti. Uzmanlık alanı İran olan Ertuğrul, yolsuzluk iddialarını “Demek ki, dört bakanın ipleri, İran’ın elindeymiş.” diye yorumluyor.Star Gazetesi’ndeki yazı işleri müdürlüğü görevinizden neden istifa ettiniz?7 yıl Star Gazetesi’nde çalıştım. Kamuoyunu bilgilendirme konusunda önemli rol oynadı. Cesur çıkışları olmuştu. Ama her kemalin bir zevali vardır derler. Star Gazetesi’nin pozisyonu da Gezi süreciyle beraber farklılaştı. Yayın toplantılarında çok tartıştık. Öncelikle devletin yanında durmak yerine halkın safında durulması, toplumun farklı kesimlerinin kriminalize edilmemesi gerektiğini vurguladım. Başbakan’ın balkon konuşması tarzıyla topluma yaklaştığını, Star’ın pozisyonunun da böyle olması gerektiğini defaatle söyledim. Bu ayrışmanın işaretiydi.Gezi’yle başlayan uyuşmazlık, seçim sürecinde tetiklenmiş olmalı…Türkiye’de seçim yine bir cinnet haline dönüştü. Hâlâ bir cinneti yaşıyoruz. Toplumun belirli oranda kamplaşması hep olurdu ama ilk kez bu kadar tehlikeli boyutlara ulaştı. Yakın zamana kadar büyük destek verdiği, yan yana durduğu bir toplumsal hareketle, Gülen Hareketi’yle çatışmaya başladı. Bu çatışmayı miting meydanlarına taşıdı. 11 yıldır iktidar partisi olan AK Parti’nin toplumsal bir grubu düşman ilan etmesi bir nefret suçudur. Bu, “Çocuklarınızı okullarına göndermeyin, paraleller Marmaray’a binmesin”e kadar vardı. Bunu söyleyen bir başbakan. Bu süreci de dengeli yürütmeye çalıştık ama kelimenin tam anlamıyla iş zıvanadan çıktı.Nefret dilinin değişebileceğini düşündüğünüz için mi bu zamana kadar ayrılmadınız?Evet. Ayrılırken de bunları dile getirdim. Yıllarca çalıştığım Star için artık doğru adam olmadığımı, gazetemde çalışmamın benim açımdan vicdan azabına dönüştüğünü söyleyip istifamı verdim. Şüphesiz diğer medya kurumlarında benim gibi düşünen, Türkiye’nin içinde bulunduğu cinnet halini kabullenemeyen bir sürü aklıselim sahibi gazeteci var. Ancak geçim derdi olanlar da var. İstifa etmek başka bir şey.Artık Tayyip Erdoğan Türkiye’si varBaskı, sosyal medyaya da yansıdı. Twitter ve YouTube şimdilik açıldı ama internet tamamen kesilir mi korkusu da hâkim…İktidar partisi belirli bir güç temerküzüne yoğunlaştıktan sonra yasaklar tarzı haline geldi. AK Parti iktidarının, kişisel iktidara dönüştüğü çok açık. Bir Tayyip Erdoğan Türkiye’si var. Bu bizi daha liberal, özgürlükçü, demokratik bir Türkiye’ye götürmüyor. Her şeyin liderin etrafında şekillendiği, başbakanın iki dudağının arasında olduğu bir ülke modeli kabul edilemez. Daha özgürlükçü, demokratik bir Türkiye’ye aykırı hareket etti. Yeni anayasa ve referandum süreciyle Türkiye’nin önüne koyduğu hedeflerden kendisi vazgeçti. O yüzden ‘Şimdi beni bir zamanlar destekleyenler şimdi neden desteklemiyor?’ deme hakkına sahip değil.Bu seçimin “algı ve kara propaganda zaferi” olduğu yorumlarına katılıyor musunuz?İktidar partisinin ciddi bir algı ve toplum mühendisliği yaptığına şüphe yok elbette. Medyanın önemli bir kısmını kontrol ediyor. Ancak gerçekçi olmalıyız. Seçim sonuçları sadece algı yönetimiyle açıklanmaz. İktidar partisi ekonomik refah vaat etti. Ne olduğunu bilmese bile toplumun önemli bir kısmı barış sürecinin zarar görmesini istemiyor. Bununla beraber asıl konu, yüzde 40’lık 45’lik oyla bundan sonra ülkenin nasıl yönetileceği. Seçim sonuçları aşağı yukarı belli olduktan sonra yanına aldığı insanlarla beraber balkona çıktı. Yaptığı gösteride kendisine destek vermeyenleri de, bu ülkenin başbakanı olarak kuşatsaydı, daha başka bir Türkiye umudu olabilirdi.Nefret dili Başbakan’a kazandırıyor mu?Bu başbakan’ın seçim stratejisi. Bildiği dil bu. Şu ana kadar da bu dilin işlediğini görüyoruz. Ama bunun bizi götüreceği yer yönetilemeyen demokrasidir. Türkiye’nin yarısı beni destekliyor diğerleri desteklemese de olur, hatta ülkeyi terk etsinler diliyle toplum yönetilemez.Maksat sırf cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler için gerginliği devam ettirmek mi?Net olarak böyle. Tayyip Erdoğan yerel seçimlerde yaptığı gibi, gerginlik ve kutuplaştırma stratejisini ustalıkla yönetiyor. Ama bunun sonucunda yönetilemez bir Türkiye ile karşı karşıya kalma gerçeğini görmüyor. Türkiye’yi neredeyse bir iç savaş şartlarına sokmak iktidar partisi açısından sandıkta kazanç sağlayabilir. Ama daha sonra toplumu, ülkeyi yönetmeyi zorlu hale getirilebilir.İran’ın yönettiği kara para trafiğinde Türkiye suçlu olduDış basın, AK Parti’nin seçim başarısını ‘Baskı daha da artacak’ diye yorumladı. Sizce bundan sonra nasıl günler bekliyor ülkeyi?Hizmet Hareketi’ni rezervleri olan, kontrol edilemez bir sosyal güç odağı olarak gördü. Seçim öncesinde ortaya çıkan bu ayrışma, Cemaat’i toptan bir terör örgütü olarak görüp operasyon yapılacağının sinyalini vermesi beni hiç şaşırtmadı. Umarım olmaz ama Cemaat’e ait okullara, kurumlara mali zabıta ya da polis kanalıyla bir operasyon olacağını söylemiştim aylar evvel. Çünkü bu bir güç gösterisi. Başbakan Erdoğan, bilek güreşi dışında bir siyaset bilmiyor. Erdoğan’ı bu zamana kadar başarılı yapan şey, bu bilek güreşlerini kazanması.Uzun yıllar İran’da yaşadınız ve bir İran uzmanısınız. Son zamanlarda Türkiye’de yaşananlar üzerinde İran’ın parmağı olduğu iddialarını nasıl yorumluyorsunuz?Aslında iktidar partisinin siyaset söylemini iyi analiz etmek lazım. Özellikle Cemaat’le ilgili tartışmalar başladığında, ısrarla bir İsrail meselesi gündeme koymaya çalıştı. Özellikle İslâmcı ya da Milli Görüş tabanında bu söylemin bir karşılığı olduğunu biliyordu. Cemaat’le İsrail’i yan yana getirme stratejisini hem iktidar hem de medyası yürüttü. Bu aslında bir tür kamuflaj. Başka bir şeyi bastırmak için bir kutuplaştırma yaptı.Yani İran’la olan işbirliğini İsrail-Cemaat kamuflajıyla kapatmaya mı çalıştı?İran’ı iyi tanımak lazım. Maalesef Türk siyaseti İran’ı iyi tanımıyor. 25 yaşında Türkiye’ye gelmiş şu an 29 yaşında olan İranlı ‘işadamı’ Türk vatandaşlığına geçmiş. Şimdiye kadar en az 4 bakanla yıllardır bir rüşvet ilişkisi içerisinde.Peki, İran makamlarının bundan haberdar olmama ihtimali var mı?Türkiye’de 4 bakana rüşvet veren bir İranlı işadamından İran devletinin, makamlarının, istihbaratının haberdar olmama ihtimali yok. Durum böyle olunca Erdoğan’ın miting meydanlarında bahsettiği ulusal güvenliği tehlikeye atan tapeler değil, başka bir şey var. Bir hükümetin en az dört bakanı, kara para akladığı ileri sürülen (ileri sürülüyor ama ben inanıyorum böyle olduğuna) bir İranlı işadamı tarafından rüşvete bağlanmış durumda. Bu en azından dört bakanın iplerinin İran’ın elinde olduğu anlamına gelir. İran’ı iyi tanırım ve iyi tanıdığımızı medyadaki çoğu isim bilir.İranlılar bu olayı nasıl yorumluyor?Ben o günlerde İranlılarla konuştum. Reza Zarrab’ın İranlı olup olmadığını bilmediklerini, Türk vatandaşı olduğunu, Azeri olabileceğini söylediler. Daha sonra doğru tabii ki ortaya çıktı. İleri bir aşamada ortağı olduğu söylenen Babek Zencani, İran’da tutuklandı. Şu an yeni İran yönetimi nükleer anlaşmaya vardığı Batı ve Amerika ile ilişkilerini zedelememek adına tereyağından kıl çeker gibi eski dönemi tasfiye etmeye çalışıyor. Ahmedinejad dönemindeki ambargoları delmek için yapıldığı öne sürülen kara para aklamalarının yeni yönetimle hiç ilgisi yokmuş gibi yargı önüne çıkarıyor. İran’ın yönettiği bir kara para trafiğinde Türkiye suçlu durumda kalıyor. İran ‘Temizlik yapıyoruz’ diyerek işin içinden çıkıyor. Sadece Türkiye ile değil, Dubai, Malezya ve Tacikistan’la da İran aynı şeyi yaptı. İşadamları aracılığıyla ambargoyu delmek için ciddi bir kara para trafiği kuruldu. Oradaki kilit isimlerden biriydi Reza Zerrab. İddialar ve soruşturmalar da bu yönde. İran makamlarının bilgisi dışında yapıldığını öne sürmek için saf olmak gerekir. Bölgede operasyon yeteneği son derece gelişmiş olan İran’ın Türkiye’de iktidar ve hükümet üzerinde bir işadamı aracılığıyla operasyon yürütmediğini söylemek fazla iyi niyetlilik olur.İran yeni yönetim ve siyaset stratejisiyle bölgede oyun kurucu mu olmaya çalışıyor?İran siyaseti varyasyonlu hareket eden, manevralarını sürekli çeşitlendiren bir siyaset güdüyor. Kendileri açısından çok başarılı, bölge açısından çok riskli bir siyaset. Bunun karşısında Türk siyasetinin ve Dışişleri’nin yeterince başarılı olmadığını görmek üzüntü verici. İran şu an çok çatışmadan, dengeli, ılımlı bir siyaset güderek, hem kendi içinde temizlik yapıyor hem de bölgeye yeni bir politika ve imaj sunuyor. Bunu yaparken de eski yönetimin bütün günahlarını çıkarıp, bağırsaklarını temizliyor. Bunu yapan yeni iktidar dünyadan alkış alırken, kirin kara paranın etkisini başka ülkeler görüyor. Muhtemelen Tacikistan’da, Malezya’da da bizdekine benzer şeyler yaşanacak. İran, Türkiye’nin ve diğer bölge ülkelerinin çok iyi takip edip anlaması gereken bir ülke. Türk Dışişleri’nin, Türk siyasetinin Ortadoğu konusunda İran karşısında elinin zayıf olduğunu görmek çok üzüntü verici. Bir İranlı diplomat, Davutoğlu’nu ima ederek, “Türk meslektaşlarımız Suriye konusunda bize ‘Suriye’yi avucumuzun içi gibi biliyoruz.’ diyorlar. O avuç kimin avucu bilmiyorum ama Suriye olmadığı kesin.” demişti. Maalesef haklılar.

    0 0

    30 Mart gecesi, seçimlerden çok Cihan Haber Ajansı’nın maruz kaldığı siber saldırı konuşuldu. Ajansı neredeyse çalışamaz hale getiren saldırının öncesi ve sonrasında yaşananları kurumun genel müdürü Abdülhamit Bilici ile konuştuk.Seçimlerin olduğu gün Cihan Haber Ajansı’nın (CHA) veri sistemi ve web sitesine 100 bin PC’den siber saldırı yapıldığı söylendi…Bir milyon PC’den. O gün gündüz 15.00’ten ertesi gün akşam 17.00’ye kadar süren ‘ddos’ adı verilen bir saldırıya maruz kaldık. Kısa süreli yavaşlığımız için bile bir sürü tezvirat yapılması şaşırtmadı beni. Çünkü 3 aydır devam eden bir kara propagandanın son günüydü. O gece bizi çalışamaz hale getirmek için ciddi planlar yapılmış. Ayrıca sadece bize değil bizden hizmet alan bazı yerel kanallara da saldırı yapıldı.Ne gibi zorluklarla karşılaştınız?Web sitemizi çalıştıramadık. Ara bir bilişim şirketiyle anlaşmıştık. Web sitesi hazırlayacak, 300 siteye servis edecek ve 3 dilde yayınlanacaktı. Saldırıdan dolayı onlar da veri aktarmakta güçlük çekti. Zaman ve Today’s Zaman’ınki de çalışamaz hale geldi.Bazı muhabirlerimiz şiddetle karşılaştı.Sizden hizmet alan kurumlar epey şaşırmış olmalı.Büyük bir hayal kırıklığı yaşandı ama yaşananlara şahit oldukları için bizden kaynaklanan bir sorun olmadığını biliyorlar.Böylesi bir saldırıyı öngörmüş müydünüz ya da hazırlıklı mıydınız?Olası bir saldırıda A, B, C, D planımız ve hatta alternatif planlarımız hazırdı. Seçim öncesinde yapılan spekülasyonlardan böyle bir saldırı yapılacağını bekliyorduk ama doğrusu bu kadarını tahmin etmemiştik. Bir ara bu işi artık götüremeyeceğimizi bile düşündüm. Pes etme noktasına geldim. Ama bilgi işlemde çalışan arkadaşları tebrik ediyorum.Soğukkanlılıklarını hiç kaybetmediler.Nasıl başa çıktınız peki?Serbest piyasanın ne kadar önemli olduğunu o gece anladım. Eğer tek bir internet hizmeti veren şirkete bağlı olmuş olsaydık o gece bitmiştik. Allah’tan başka bir şirketle de anlaşma yapmışız. Ya alternatifimiz olmasaydı? Hele bir de var olan şirkette sizin için yeterli performans sergilememiş ya da olumsuz bir tavır almışsa…Hangi şirket yardımcı olmadı?TTNet. Kendilerinden o gece yeterli kurumsal destek alamadık. İyi ki Super online vardı. O gece onlar sayesinde bu işi kotardık diyebilirim.Ya başaramasaydınız…Seçimlere yönelik şaibe çok daha büyürdü. Yüksek Seçim Kurulu zor durumda kalırdı. Muhalefet erken havlu atardı. Zaten AA’nın iktidarla ilişkisine şüpheyle bakılıyor. Bizim özel bir ajans olarak yıllardır bu işi göğüslemiş olmamız seçimin şeffaflığı ve sandık güvenliği açısından bir garantidir.Bu saldırıyı kimin yaptığı hakkında bir fikriniz var mı?Spekülasyonlar var ama belgeye dayanmadan bir şey söyleyemem. Ama seçim gecesi bu kadar referans olacak bir ajansın böylesi büyük bir saldırıya uğraması normal bir olay değil.Hukuki bir başvuruda bulunacak mısınız?Evet. Emniyet, yargı araştıracak.CHA ile Anadolu Ajansı’nın (AA) verileri arasındaki fark tartışmalara neden oldu. Oranların bu kadar farklı olmasının nedeni neydi?Sonuçlar ancak sandıklar açıldığı zaman verilir. Yani bizim açıklanmamış sonuçları verme gibi bir gücümüz yok. Görece olarak geride kalmışız gibi bir algı oluşturuldu.Bu algının doğru olmadığına nasıl emin oldunuz peki?2009’daki yerel seçim sonuçlarında bizim dataları veriş hızımızla 2014’teki hızımızı kıyasladım. Aralarında büyük bir fark olmadığını gördüm. Örneğin 2009’da saat 20.25’te sandıkların yüzde 17’sini, 2014’te ise yüzde 13’ünü paylaşmışız. Bunu görünce arkadaşlara ‘Bırakın kim ne kadar sonuç veriyorsa versin, biz doğruyu vermeye çalışalım.’ dedim.Anadolu Ajansı’nın sandıklar açılmadan mı sonuçları açıkladığını ima ediyorsunuz?Bu tabloya bakınca böyle bir sonuç çıkıyor.‘Neredeyse pes edecektim.’ dediniz. Ne güç verdi?İki şey bana güven verdi. Birincisi verileri aktarma hızımızda anormal bir düşüş olmadığını anlamam, ikincisi ise il sorumlusu arkadaşlarla yaptığım görüşme sonucunda hiçbir problemin olmadığını öğrenmem. Hakkımızdaki olumsuz sanal algının tamamen manipülatif bir algı olduğuna emin oldum. Ayrıca çok enteresan bir şey oldu. Anadolu Ajansı’nın İstanbul’daki sandıkların çok yüksek oranlarda açıldığını söylediği saatlerde sandık başındaki görevlilerimizi aradım, verdikleri cevap çok şaşırtıcıydı: “Biz daha il genel meclisini yeni sayıyoruz.” dediler. Datalarımızın sağlam olduğuna emin oldum. Çünkü tutanaklara yansıyan seçim sonuçlarını almıştık ve bunlar da mantıklı bir şekilde geliyordu, hızımız da normaldi. Tüm bunları görünce gaza gelmeyelim dedim. Bu algı manipülasyonuna alet olmayalım dedim.Buna rağmen ‘CHA sonuçları manipüle ediyor’ iddiaları yapıldı ama.En büyük itibarımız bize duyulan güven. Yirmi yıllık bir itibar söz konusu. Siyasi çizgisi çok farklı olan ve bizden haber alan gruplar var. Hepsine karşı bir sorumluluğumuz var. Bu itibarı sarsacak bir şey yapmış olsak bir saniyede piyasadan siliniriz. Hile yapmamız mümkün değil. Hatalar elbette olabilir ama fark ettiğimiz an düzeltir ve özür dilemekten gocunmayız.Yaşananların kurum itibarınızı olumsuz etkilediğini düşünüyor musunuz?Tam tersi o geceden sonra bize duyulan güvenin ve itibarın arttığını düşünüyorum. Sandıkların yüzde 60’ı, 70’i açıklandıktan sonra AA medyaya veri aktaramadı. Anlaşmalı olduğumuz/olmadığımız birçok kanal 22.00’den sonra verileri sadece bizden vermeye devam etti. Çünkü diğer ajansta verecek veri kalmadı. Sandıkların açıldığı ilk saatlerde Arayıp ‘Kafamız karıştı’ diyen medya yöneticilerine ‘Sabırlı olun, verilerimizden eminiz, pişman olmayacaksınız.’ dedim. Nihayetinde hepsi haklı olduğumuzu anladı. Teşekkür ettiler. Sonuçta bir gecelik bir ajans değiliz. Şu ana kadar 6 kez testten geçmiş haklı bir başarı ve tecrübemiz var. Muhalefet, iktidar ve medya yöneticileri de bunu kabul etmiştir. Örneğin, rahmetli Mehmet Ali Birand’ın “Cihan bu işte bir numara.” şeklinde açıklaması olmuştu. 30 Mart akşamı da bu güvene layık olmak için çalıştık ve başardık.2009’daki verileri aktarma hızınızla bu yılki arasında ciddi bir fark olmadığını belirttiniz. Onca engelleme ve saldırıya rağmen arayı nasıl kapattınız peki?Yurtdışından web sitelerimize erişimi engelledik. Bu büyük bir fedakârlıktı bizim için. Çünkü yurtdışındaki seçimi takip eden vatandaşlarımız sitelerimize giremedi. Bazı şehirlerden, ilçelerden seçim sonuçlarını data akışıyla almamız gerekiyordu. Oralardan gelen sonuçları televizyon merkezlerine ve gazetelere aksatmadan aktarabilmek için yaptık bunu. Ancak elektrikler de kesildi. Data iletişimi, açma, kapatma bile zorlaşmış ve kendi sitelerimiz çökmüş durumdaydı. Hemen telefonlarla merkezde bir birim oluşturduk. Merkeze aldık bazı sonuçları. Bu tedbirlerle ayakta kalmayı başardık. Adeta bir namus gibi korumaya aldık seçim sonuçlarını.Melih Gökçek’in ‘Cihan Haber Ajansı gerçekleri değil, temennisini açıklıyor.’ yorumuna ne diyorsunuz?Çok değil 2009 yerel seçimlerinde Gökçek’in CHA ile ilgili yaptığı açıklamaya bakmak lazım. Zira daha dün kurumumuzun dürüstlükten ayrılmadığına dair şahadetleri var. Açıklamasını utanç verici buluyorum. Umarım YSK oyların genelini açıklayınca da utanır ve özür diler. Biz ne iktidarın ne muhalefetin yanındayız, CHA demokrasinin yanındadır.Kendisi AA’nın yıllardır seçimleri başarıyla yürüttüğünü söyledi ama ajansın ilk seçim çalışmasıydı.Bunu da kamuoyunun idrakine bırakıyorum.AA’nın sonuçları sandıktan değil de AK Parti Genel Merkezi’nden ‘double check’ yapmadan aktardığı iddia edildi…Mansur Yavaş Bey ortaya attı bu iddiayı.Bülent Arınç da Yavaş’ın bu iddiasını kabul etti ama 15 dakikalığına geldi dedi. Verileri toplarken ne kadar AK Parti’den yararlandılar, bilemem ama verilerin akış şekli, hızı, partiler arasındaki uçurumların söylenenleri doğruladığını söyleyebilirim. O akşam yaşananların dikkatli bir şekilde etüt edilmesi lazım. Demokrasi açısından çok eksiğimiz var. Fakat 1950’lerden beri seçimleri doğru düzgün yapıyor olmamız ülke adına önemli bir artımızdı. Bu özelliğimizi kaybetmemek önemli. Herkes buna özen göstermeli. Seçim sonuçları da tartışmaya açılırsa -ki şu anda bile ciddi soru işaretleri doğdu- bu ülkemiz adına kötü sonuçlar doğurur.Size seçimleri herhangi bir partinin genel merkezinde takip etmeniz gibi bir teklif geldi mi daha önce?Hayır. Ciddi bir sorumluluğu üstlenmişseniz o zaman daha dikkatli davranmanız gerekir. Mesela 2009 yerel seçimlerinde Beyoğlu’nda CHP’nin sandık sonuçları AK Parti’ninkinden önce gelmişti elimize. Çünkü AK Parti’nin sandıklarının bulunduğu yerde bazı sıkıntılar yaşanmış. Paylaştığımız verilere göre CHP kazanıyormuş algısı oluşturmuştu. Ahmet Misbah Demircan, AK Parti oylarının düşük aktarıldığını görünce arkadaşlara “Elinizdeki verilerde sıkıntı var, ben elimdekileri vereyim, düzeltin.” demiş. Elinizdeki veri doğru da olsa burada sizin dediğinizi esas alırsak başka yerde de başkalarının dediklerini esas aldığımız düşünülebilir. Bize olan güven sarsılır gerekçesiyle arkadaşlar Demircan’ın bu teklifini reddetmiş. Ben o gece seçimin genel işleriyle uğraştığım için bu olayı sonradan öğrendim. Bunu söyleyen arkadaşları tebrik ettim.Gündeme damgasını vuran kedi olayı hakkında ne düşünüyorsunuz? Muhabirleriniz de seçimi takip etti, hiç kedi gören olmuş mu?Montaj olup olmadığı tartışılan bir ses kaydıyla ilgili teknoloji bakanının hisleriyle cevap vermesini hatırlattı bana. Kurumların itibarına herkes titizlik göstermeli. Bir parti yöneticisiyle bir bakan, vali, kaymakam, herhangi bir kamu kurumunun yöneticisi arasında fark vardır. Kamu yöneticisi şapkanızı taktığınız andan itibaren Türkiye’deki bütün vatandaşların temsilcisi olursunuz ve onların hepsinin haklarını korumak zorundasınız.Önemli olan hızlı değil güvenilir olmak“İl Seçim Kurulu’nun İstanbul için açıkladığı sonuçlara göre Kadir Topbaş yüzde 47,9 oy aldı. Bizim o akşam verdiğimiz rakam ise yüzde 47,6. Mustafa Sarıgül için yüzde 40, bizim verdiğimiz rakam da yüzde 40. Görüldüğü gibi çok küçük bir yüzde farkı var. Takla atmak, hızlı olmak, havada uçmaktan ziyade doğru ve güvenilir olmak bizim için hayati önem taşıyor. Bu işi yapma sebebimiz de bunu ortaya koymak, seçime şaibe karışmasını ve manipülasyonu önlemekti. Sonuçlar tüm olumsuzluklara rağmen 7. testimizden de geçtiğimizi ispatlıyor. Bir de AA’nınkilere bakmak lazım.”

    0 0
  • 04/05/14--16:00: Şanı büyük Osman Paşa
  • Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa dünyadan geçeli tam 114 yıl oldu. Ancak Paşa’nın “Şanı büyük Osman Paşa/ Plevne’den çıkmam diyor” mısralarıyla dillendirilen müdafaası hafızalarımızdaki tazeliğini ilk günkü gibi koruyor.İlk olarak Hafız Yaşar Bey ve Saz Heyeti’nin seslendirdiği ‘Plevne Marşı’nda bir tarih şöyle dile gelir: “Tuna Nehri akmam diyor/ Etrafımı yıkmam diyor/ Şanı büyük Osman Paşa/ Plevne’den çıkmam diyor…” Mazinin sesine raptedilen bu şanlı müdafaa harbi, Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçekleşen bir varoluş hikâyesidir. Bugün Bulgaristan sınırları içinde modern bir sanayi şehri olan Plevne tarihimize 93 Harbi olarak geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda mühim bir yer teşkil eder. Adı geçen savunma savaşı, 8 Temmuz-10 Aralık 1877 tarihleri arasında gerçekleşir.Gazi Osman Paşa’nın Kharkov’da esir olarak kaldığı bina. (Mehmet Fahri Furat arşivinden)Gazi Osman Paşa komutasındaki Osmanlı askeri, kendilerinden katbekat üstün Rus-Romen birliklerine karşı kahramanca karşı koyar. Paşa, gelen haber üzerine derhal Plevne’ye yönelir. Ve burada sahra istihkâmları inşa ettirir, avcı hendekleri kazdırır, topçu birliğinin büyük bir kısmını toprak siperlere yerleştirir. Teknik bilgiyi araya sıkıştırsak; Osman Paşa’nın emrinde, yirmi beş tabur piyade, altı süvari bölük vardır. I. Plevne Muharebesi’nde savaşa katılan Ruslar, kuvvetlerinin yarısını kaybeder. Üst düzey askerlerini kaybeden Ruslar, geri çekilmek zorunda kalır. Bu durumdan haberdar olan II. Abdülhamid Han, Osman Paşa’ya tebrik telgrafı çeker. 18 Temmuz sabahı, bir muharebe daha başlar, yani II. Plevne Muharebesi. 26 saat süren çatışmada, Ruslar ağır bir yenilgi alır. Osman Paşa’nın bu zaferi İstanbul’da coşkuyla karşılanır. Sultan bu sefer telgrafla yetinmez; Osman Paşa’ya birinci rütbeden Nişan-ı Osmanî, kabzası altın bir kılıç, bir çift dürbün ve bir çift revolver verilir…Plevne’de uyanan direniş ruhuGazi Osman Paşa’nın en büyük zaferi ise 11 Eylül 1977’de gerçekleşen III. Plevne Muharebesi’dir. Ancak 100 bin askerle bölgede bulunan Rusların son hamleleri korkunç olur. 7 Eylül sabahından 11 Eylül sabahına kadar gece gündüz süren topçu ateşiyleJ her yeri yakar. Osman Paşa komutasındaki Türk askerleri buna da direnir. Zat-ı şahane telgraf ve bazı hediyelerle Osman Paşa’yı tebrik eder bir kez daha. Plevne’de savaşan Osman Paşa için zaman aleyhine işler. Erzakı biten Osman Paşa, huruç harekâtı yapmaya karar verir; ancak bu sırada bir şarapnel parçasıyla vurulur. Son kertede, bu hal Ruslar tarafından geri püskürtülür. Zor bir ateş hattında kalan Osman Paşa, yanındaki kumandanların da ısrarı sonucu teslim olur. Ve Plevne düşer… Bu şehrin düşmesi, Ruslara İstanbul yolunun açılması demektir. Metin Hülagü, bu şanlı savunmayı şu sözlerle özetler: “Burada yapılan müdafaa hareketi, bütün Osmanlı ülkesinde yeni bir direniş ruhu ve millî heyecana yol açtığı gibi Avrupa kamuoyunda da büyük yankı bulmuştur.”Haberimizin konusu, ‘Plevne Kahramanı’ Gazi Osman Paşa’yı vefatının 114. yıldönümünde hem anmak hem hatırlamak… Bu kahraman paşamız 1833 senesinde, Tokat’ta dünyaya gözlerini açar, ailesinin tek çocuğudur. Osman Nuri, yedi yaşında İstanbul’da kereste gümrüğünde kâtip olan babasının yanına gider. Önce Beşiktaş Askerî Rüşdiyesi’ne, sonra da askerî idadiye yazılır. 1853’te mülazım-ı sani unvanıyla mezun olan Osman Nuri’nin ilk sıcak savaşı, Kırım Harbi dolayısıyla Rumeli’ye sevk edilen orduda yer almakla olur. 1859’da Osmanlı ülkesinin nüfus sayımı kadastro usulünde haritasının çizilmesine karar verilir.İşe, Bursa’dan başlanır ve hizmete askerî temsilci olarak tayin edilir. Suriye’de çıkan ayaklanma sebebiyle Cebelilübnan’a gönderilir. Daha sonra 1866’da bir başka isyanı dindirmekle, Girit’teki Rumlara karşı görevlendirilir. Buradaki başarılarından dolayı miralaylığa yükseltilir. Ama onu tarih sahnesinde her daim hatırlatan hadise, yukarıda da zikrettiğimiz üzere Plevne Müdafaası’dır. Üç başarılı savunma gerçekleştiren Osman Nuri Paşa, gazi unvanını alır. Teslim olmak zorunda kalan Osman Paşa’ya Rus Çarı dahi hürmet eder. Öyle ki bu kahramanlığa karşı çifte kartal nişanı takdim edilir. II. Abdülhamid Han, Serasker Müşir Rauf Paşa’yı yaver-i ekrem ve fevkalade büyükelçilik payesiyle Petersburg’a gönderir. İçinde Osman Paşa’nın da olduğu heyet, 13 Mart 1878 tarihinde İstanbul’a getirilir. Burada haliyle muhteşem bir törenle karşılanır.Büyük bir devlet adamıGazi Osman Paşa, asker olduğu kadar iyi bir siyasetçidir de… Onun saraydaki görevleri arasında politik faaliyetler dikkat çeker. Mesela, İngilizlerin Osmanlı’ya baskıyı artırdığı bir dönemde, İstanbul’da bulunan dinî grupların birleşmesine önayak olur. Hindistan, Mısır ve Arabistan’daki İngiliz karşıtı grupları örgütler. Bu birliklerle özel bir iletişim kurmayı başarır. Yıldız Sarayı’nda ordunun ıslahı için komisyon kurar ki, bunlar çok devrimci hamlelerdir. Onun yapılacak ıslahat içindeki ana fikri, Avrupa tesirinden uzak ve öz değerlere bağlı bir fikir inşasıdır. Paşa’nın dış politika konusunda Sultan Abdülhamid’i etkilediği de bilinir. Osman Nuri Paşa’nın iyi derecede Arapça, Farsça ve Fransızca bilmesi bu sahalarda varlık göstermesine neden olur. II. Abdülhamid’in takdirini kazandığından Sultan, iki kızını Osman Paşa’nın oğluyla evlendirir. Bolu Cumhuriyet Başsavcısı Zekeriya Öz’ün de Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’nın ikinci kuşaktan torunu olduğu bilgisini vermeden geçmeyelim. Gazi Osman Paşa, 5 Nisan 1900 tarihinde, 68 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ve Fatih Camii avlusuna defnedilir. Türbesini, ona çok saygı duyan II. Abdülhamid Han yaptırır.

    0 0
  • 04/05/14--16:00: Hz. Nuh böyle mi olur?
  • Nuh tufanını anlatan ‘Nuh: Büyük Tufan’ filmini, Prof. Dr. Muhit Mert’le izledik. Genel yorum: Film, İslâmi ve insani gerçeklerden uzak. Peki, Hz Nuh’un nasıl yaşadığını anlatır mısınız hocam?Russell Crowe, artık bizden biri oldu. Aylardır Çanakkale Savaşı’nı Anzakların gözünden anlatan filmi için Türkiye’de. Bu hafta da tanıdık, bildik bir hikâyeyle aramızda. Bildik bir hikâye diyoruz ama perdeye yansıyan sıra dışı bir Hz. Nuh portresi var. Peygamberden ziyade, yaratıcıdan geldiğine inandığı bir işaretle insanlığın sonunu getirmeye ant içmiş bir Hollywood kahramanı. Tebliğ vazifesi olmayan, evlatlarıyla büyük çatışma yaşayan, torunlarını öldürmeye niyetlenen bir aile babası… Bahsi geçen portreyi anlaşılır kılmak için söyleyelim: Ekolojik dengeyi bozan insanın kötü hallerine kızan Tanrı, insanoğlunun yok edilmesi gerektiğini emrediyor. Bu kutsal görev için de Hz. Nuh’u görevlendiriyor.Tevrat ve Zebur başta olmak üzere farklı kaynakları referans alarak filmi çeken Darren Aronofsky’den elbette İslâmî algıyla çekilmiş bir film beklemiyoruz ama insan yine de ister istemez bir beklentiye giriyor. Filmi bu beklentiyle Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muhit Mert’le beraber izledik. Ne yalan söyleyelim, kocaman bir hayal kırıklığı yaşadık. Muhit Hoca’nın filmden sonra dile getirdiği ilk cümle şu oldu: “Film Nuh diyor, peygamber demiyor.” Ardından şunlar döküldü dilinden: “Senaryo, insanî ve İslâmî gerçeklerden uzak. Peygamber algısı yok. Sıradan bir adam, bir öğretiyle insanlığın sonunu getirmeye çalışıyor. Oysa ki bir peygamber insanlığı diriltmeye çalışır. Peygamber denince insanın aklına iman, ahlâk gelir. Hz. Nuh’un ibadet ettiğini görmüyoruz, genel ahlâk ilkeleri yok. Neresinden tutacağınızı bilemiyorsunuz.” Bir yerinden tutup Hz. Nuh’u konuştuk.Prof. Dr. Muhit MertHz. Nuh’un yaşadığı toplum:Toplumun dışında ailesiyle yaşayan bir peygamber görüyoruz filmde. Hz. Nuh’un kendi kavminin içindeki gayri ahlakî tutumlara karşı, insan hak ve hürriyetlerinin zayi edilmesine karşı bir mücadele verdiğini biliyoruz. Toplumdan uzak, gizemli bir hayat sürmüyordu. Aksine toplumun içindeydi, sosyal bir hayatı vardı. İlkel değil, medeni bir kavimdi. Filmde yemek yemesi bile küçük bir sahnede gösteriliyor. Ne yediği de belli değil. Bu insanlar bir şey yiyip içmeden mi yaşıyordu? Evrimsel bir bakış açısının ürünü, vahşi bir hayat resmediliyor. Hiçbir insanî değer yok. Hz. Nuh’un bir aile yaşantısı, ahlâk anlayışı vardı.Tufanın sebebi:Genel ahlakî çöküntüler. Allah’a başkaldırma, tanrı tanımazlık vardı, ataların ruhları kutsal sayılıyor, putlara tapılıyordu.Tufan şöyle gerçekleşti:Yer altından sular fışkırdı, gökyüzünden şakır şakır yağmur yağdı. Tepeleri, dağları kaplayacak şekilde bir tufanın olduğuna dair bilgi veriyor Kur’an-ı Kerim. Ne kadar sürüyor bilmiyoruz. Bitişi ise şöyle anlatır: Cenab-ı Hak yeryüzüne der ki, ‘Ey yeryüzü sen suyunu yut. Ey gökyüzü suyunu kes.’ Böylece sular çekilir, gemi dağın üzerine çöker.Geminin yapılışı:Harcanan süreye, geminin şekline dair bir bilgimiz yok. Onlarca insan ve yüzlerce canlı türünü aldığına göre sayılı gün ve haftada yapılmadığını söyleyebiliriz. Filmdeki gibi dikdörtgenler prizması gibi bir kutu değil. Aklî bir çıkarımla suda yüzmesi muhtemel, ayakta duracak bir gemi.Gemiye binenler:Hz. Nuh, ona inananlar, üç çocuğu, gelinleri ve birer çift hayvan. Rivayete göre 80 insan gemiye biniyor. Ona inanmayan bir çocuğu dışarıda kalıyor. ‘Gel sen benim oğlumsun.’ diyor Hz. Nuh. ‘Bir dağın tepesine sığınır, kendimi kurtarırım.’ diye cevap veriyor oğlu. O da inanmayanlarla beraber boğuluyor. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh’un eşi hain olarak nitelendirilir. Filmde bahsedilen ihanet şu: “Nuh, yeryüzünde kötülüğün ortadan kalkması için insanlığın sonunu getirecekti. Bunun için gemiye hayvanları doldurdu, insan almak istemedi. Kendi ve çocukları yok olacak, yanlarına aldıkları çocuk yaralı olduğu için doğum yapamayacak ve böylelikle insanlık yok olup gidecekti. Eşi, çocuğun yarasını büyükbabasının vesilesiyle mucizevî şekilde iyileştirir, doğurgan hale gelmesini sağlar.” Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçer: İnanmayanların yanında yer alıyor. Muhbirlik yapıyor, Nuh’un gizli hallerini anlatıp onunla dalga geçmelerine sebep oluyor.Mucizeleri:Filmde kayalar canlıya dönüşüp savaşıyor, kupkuru yerler aniden yemyeşil oluyor. Hz. Nuh olağanüstü bir kuşakta yaşıyor algısı oluşturuluyor. Taşın, toprağın tabiat kanunlarını aşarak Hz. Nuh’a yardım etmesi söz konusu değil. Peygamberlerin hayatında nadiren olağanüstü hadiseler olur. Tabii kanunlar çerçevesinde devam eden bir hayat var, onun içerisinde sayılı mucizeler gerçekleşir. Hz. Nuh’un mucizesi geminin yapılmasıdır. Denize kıyısı olmayan, karasal iklimin hüküm sürdüğü bir yerde yaşıyordu. Kur’an-ı Kerim bu konuda diyor ki: “Bizim yol göstermemiz ışığında ve gözetimimiz altında bir gemi yap.” Ne yapacağını bilmeyeceği bir hususta İlahi vahyin yol göstermesiyle bir gemi yapıp, insanlığı kurtarıyor.Peygamber algısı:Kur’an-ı Kerim’de peygamberler ‘nezih insanlar’ olarak anlatılır. Onlar insanlık nazarında küçük düşürülmez, kötü bir figür olarak gösterilmez. Filmde insanlığın yok olması için çabalayan biri var. İlahi vahyin ne olduğunu anlamıyor, gelini ona anlatıyor. Halbuki Nuh bir peygamberdir, tam tersi insanlığın ihyası için çalışmış, hakkaniyet ve adaletin gerçekleşmesi için mücadele vermiştir. Bu kutlu yolda emek veren birini bu şekilde göstermek son derece yanlış.Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. Nuh:Sabır kahramanı olarak Hz. Eyyûb’u biliriz ama Hz. Nuh da bir sabır kahramanıdır. Çünkü gemiyi yaparken insanlar gelip, ‘Ne işe yarayacak? Su nerede?’ diye dalga geçmişler. Sabırla gemiyi inşa etmiştir. Tek başına değil, verdiği haberin doğru çıkaçağına inanan müminlerle beraber. Kutsal kitabımız, Hz. Nuh’a inananlarla ilgili bilgiler veriyor. Elitistler gelip ona diyorlar ki: “Etrafındaki düşük seviyeli insanları kov. Sana yardım edilecekse biz edelim.” Bütün peygamberlerin etrafında öncelikle gariban insanlar yer alır. Bunlarla yola devam edilmiştir. Elitist takılanlar, aristokrat bir tabaka oluşturup dünya nimetlerinden o vesileyle yararlanmak istemişlerdir. Peygamberler buna karşı da mücadele vermişlerdir. Hz. Nuh, ‘Sizin düşük tabakadan gördüğünüz fakir insanları kovamam.’ demiştir. Çünkü hesap, hakkaniyet duygusuyla hareket ediyor. Onun Peygamberimiz gibi temel özelliklerinden biri fakir, fukaranın hakkını korumaktır.Özellikleri:İstihzalara karşı sabır: Kendisiyle dalga geçenlere karşılık vermiyor.Hakta sebat: Doğru bildiği yoldan ayrılmıyor.Tehditlere boyun eğmeme: Taşlamakla tehdit etseler de vazgeçmiyorlar.Geminin, tufandan sonra demir attığı yer:Cudi Dağı. Gemi orada durdu, sular çekildi ve hayat yeniden devam etti. Şırnak’ın asıl adı Şehr-i Nuh’tur. Cumhuriyet döneminde adı Şırnak’a çevriliyor. Nuh Aleyhisellam’ın makamının orada olduğu söylenir. Kabri de orada olabilir.Ve hayat yeniden başlıyor:Tufandan sonra hayatta kalanlar tarımla uğraşır. Onların çocukların, çocukların çocukları yeryüzüne dağılır ve insanlık yayılır. Tarih kaynaklarında bize Türklerin ve Uzakdoğuluların Hz. Nuh’un oğlu Yafes soyundan geldiğini, Avrupa ırklarının Hamm’dan, Ortadoğu coğrafyasının da Sam’dan (diğer çocukları) geldiği söylenir. Böyle anlatılır ama gerçekliğini test etmemiz mümkün değil.

    0 0

    Önümüz malum yaz, sivrisinek sezonu açılmak üzere. Lakin zebraların böyle bir derdi yok.140 yıldan fazladır üzerinde araştırmalar yapılan ve bulmaca olarak nitelendirilen zebra çizgileriyle ilgili bu zamana kadar birçok tez ortaya atıldı. Kaliforniya’da yapılan araştırmalara göre birçok farklı işlevi olduğu bilinen zebra çizgileri, sineksavar görevi görüyor. Bu çizgilerin, sinek ve hastalık taşıyan kan emici böcekleri kendilerinden uzak tutmaya yaradığı belirlendi. Sineksavar tabletler yerine evine zebra alan vatandaş çıkar mı onu da bekleyip göreceğiz.Sanatçı, bu eserinde…Sanatçıların halkın seviyesine inmemek(!) için toplumdan kopuk yaşamalarına alışkınız. Ancak Fransız sanatçı Abraham Pointcheval, işi abarttı. Kendileri Paris’teki Avlanma ve Vahşi Yaşam Müzesi’nde sıra dışı performans sergiliyor. Sanatçı, Dans La Peau de l’Ours (Ayının Derisi İçinde) adlı performans kapsamında, bir ayının derisi içinde yaşıyor. Pointcheval; ayının derisi içinde uyuyor, yemek yiyor ve tüm yaptıkları iki kamera tarafından kaydediliyor. Siz siz olun ‘halk için sanat’tan şaşmayın.Babalı kızlıDolandırıcı, üfürükçü tiplemelerine Kemal Sunal filmlerinden bolca aşinayız. Anlaşılan o ki, bu filmler ülke sınırlarını çoktan aşmış. Zira Brezilya’da yaşayan 8 yaşındaki Alani Santos adlı kız, ülkesinin varoşlarında pek popüler şu sıra. Babasının çalıştığı kilisede seanslar düzenleyen Santos’un şeytan çıkardığına ve HIV, kanser gibi ölümcül hastalıkları iyileştirdiğine inanılıyor. Seanslar sırasında çekilen videoların internette paylaşılmasıyla ismini geniş kitlelere duyuran küçük kızı, videoda güya bastonsuz yürüyemeyen bir kadının bastonu atmasına yardımcı oluyor, yedi yıldır HIV ile mücadele eden bir adamı ise iyileştiriyor. Çocuklarınızı ekran başından uzak tutun!

older | 1 | .... | 80 | 81 | (Page 82) | 83 | 84 | .... | 165 | newer