Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 79 | 80 | (Page 81) | 82 | 83 | .... | 165 | newer

    0 0

    Ejderhaların, cinlerin, perilerin başrolde olduğu hikayeler dinledik Miyazaki’den. Son filmi Rüzgar Yükseliyor’da olağan dışı kahramanlara yer vermese de; yine duru, sade ve etkileyici.Soğuk bir kış günü, sobanın yanına kurulmuş aksakallı, nur yüzlü bir dedenin dizine başını koyup masal dinlersin, çıt çıkarmadan. İçinde devasa yaratıkların, cinlerin, perilerin cirit attığı masallar… Korkarsın ama bitmesin diye dua edersin içten içe. İşte o dedelerden biri Miyazaki. Filmleri anlatılan masallar gibi.O dedeyi iyi tanımayanlar için biraz bilgi verelim: “Japonya doğumlu kendisi. 73 yaşında. İlk renkli anime filmini izledikten sonra başroldeki kadın âşık olup sabahlara kadar ağlar. O gün karar verir, çizgi roman çizeri olmaya, animasyonlar yapmaya. Üniversitede uluslararası ilişkiler ve ekonomi okuduktan sonra yaptığı ilk iş bir şirkette animatör olarak işe başlamak. Çıraklığı üzerinden atar atmaz, televizyon serileri yapar, 70’lerde dünya çocuk klasiklerinin animasyona aktırılmasına önayak olur. Anlattığı tatlı masallar kulaktan kulağa dolaşır, Japonya’dan dünyaya yayılır. Filmleri el üstünde tutulur, festivallerde ödüle boğulur. Prenses Mononoke, ülkesinde gişe rekorları kırıp Ruhların Kaçışı’yla Berlin Film Festivali’nde ödül alınca (ödüle layık görülen ilk animasyon filmi) herkesin dedesi olur.”Sıcak masallarıyla seyirciyi sarıp sarmalayan Miyazaki dedeyi daha iyi tanımak için filmlerine göz atmakta yarar var: Ruhların Kaçışı, küçük bir kız ile ailesinin minik bir kasabaya taşındıktan sonra yaşadığı sıra dışı olayları anlatıyor. Yolda önlerine çıkan bir tünelden geçip bambaşka dünyaya çıkıyorlar. Cadıların, ejderhaların, cinlerin, büyücülerin olduğu olağanüstü bir dünyaya… İnsanların hayvana dönüştüğü, vücutsuz kafaların konuştuğu, kuru kafaların dile geldiği farklı evrene… Küçük kızla beraber izleyici de bu dünyanın içinde kaybolup gider.Olağanüstü bir dünya...Bir başka masalı Prenses Monooke, ormanı koruyan doğaüstü yaratıklarla, doğanın kaynaklarını hızla ve acımasızca tüketen insanlar arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Yine olağanüstü bir dünya, olağanüstü kahramanlar. Konuşan kurtlar, sureti olmayan maymunlar, esrarengiz orman yaratıkları ve sıra dışı başkarakterler… Etkileyici, büyüleyici.Ve daha nice masallar. Bir büyücüye karşı ailelerinin hayatını korumaya çalışan köylülerin hikâyesi, dev böceklerle dolu zehirli ormanların her yeri kapladığı dünyada, açgözlü insanların doğaya ve kendi halkını yok etmesini önlemeye çalışan bir prensin hikâyesi… Bir çocuk kadar masum, dünyanın en ağır savaşlarına kulak tıkamayacak kadar duyarlı, bir yetişkini tiryakisi yapacak kadar samimi, bir çocuğun anlayacağı kadar basit hikâyeler…Şimdilerde bir masal daha anlatıyor Miyazaki dede. Yeni gösterime giren filmi Rüzgâr Yükseliyor’da Jiro’nun yaşamını, Kanto depremini ve Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nı dile getiriyor. Jiro, uçmayı ve güzel uçaklar tasarlamayı hayal etmektedir. Erken yaşlardan itibaren miyop olan ve pilotluk yapması mümkün olmayan Jiro, 1927 yılında Japonya’nın önde gelen havacılık şirketlerinden birinde kendine iş bulur. Dehası kısa bir sürede fark edilir ve Jiro dünyanın en ünlü ve sayılı uçak tasarımcılarından biri olur.Miyazaki, ailesinin 4 erkek çocuğunun ikincisi. Amcası savaş uçakları üreten bir şirketin sahibi, babası yöneticisiydi. Uçak üretmeye çalışan bir gencin mücadelesi bu anlamda çok tanıdık. Ölümcül bir hastalığın pençesinde 8 yıl çırpındıktan sonra vefat eden annesiyle olan ilişkisini kahramanları üzerinden aktaran ustanın çocukluk hayalini bu yaşta dile getirmesi kuvvetle muhtemel. Shakespeare’in deyimiyle insan büyüyünce çocuklaşmıyor mu zaten. İlk günkü özlemiyle bugünkünün benzer olmasından daha masum ne olabilir.Sade, yalın, şiirsel bir filmMiyazaki’nin uçma tutkusunu, bu konudaki bilgi deneyimini Gökteki Kale, Kiki’den iyi biliyoruz ama bu sefer anlattığı hikâye bambaşka. İlk önce şunu söyleyelim, başrolde bu kez şirin bir kız yok. Hikâye mühendis bir delikanlının üzerinden ilerliyor. Kızların başka düşündüğünü, hissettiğini, bu yüzden onları merkeze aldığını röportajlarında sık sık dile getiren yönetmen, savaşa bir erkeğin gözünden bakmak istemiş anlaşılan. Köşklerin havada uçuştuğu, yaratıkların kol gezdiği, insanların domuzlaştığı fantastik bir dünyadan kaçmış nedense. Uzakdoğu’ya özgü mitolojik figür ve hikâyeleri hayal dünyasının süzgecinden geçirip anlatan Miyazaki, gerçekçi bir dönem filmi fısıldamaya niyetlenmiş. Sade, yalın, şiirsel bir film… Atilla Dorsay’a göre türüne büyük saygınlık getiren ve güzellikler ekleyen başyapıt. Sevin Okyay’ın aktardığı hikâyeleri hem dünya kadar eski hem de yepyeniymiş duygusu uyandıran usta, eski ve yepyeni bir hikâye anlatıyor.Miyazaki’nin sinemayı bırakma niyetinde olduğunu biliyoruz. Muhtemelen bu son filmi. Umudumuz, bu kararından vazgeçmesi. Ondan müjdeli haberlerken Miyazaki dedenin eski masallarına yeniden kulak versek, hoş olmaz mı?

    0 0

    Uçakla seyahat, bilet fiyatlarının ucuzlamasıyla en çok tercih edilen ulaşım araçlarından biri haline geldi. Ancak uçak seyahatlerinde de, yolcuların canını sıkan konular oldukça fazla. Havalimanında yaşadığınız sıkıntıları aştıktan sonra uçakta da, yolculuğu çileye dönüştüren birçok olayla karşılaşabiliyorsunuz.Örneğin uçaktaki eğlence sistemlerinin arızalı olması, ikramların kalitesizliği veya beğenmediğiniz yiyeceklerin servis edilmesi, yakınınızda oturan kişilerin verdiği rahatsızlık gibi bazı olaylar seyahatinizi kâbusa dönüştürebiliyor.Her şeye rağmen gökyüzünde büyük stres yaşatan olayların birçoğunu uçaktan indikten sonra unuturuz. Hatta horlayan yolcular, kavga eden eşler ve yaramaz çocukların davranışlarını gülerek anlatırız. Ne var ki dar koltuklarda uzun süreli seyahat edenler ise sağlıksız uçuşun etkilerini uzun süre üzerinden atamaz.Aynı pozisyonda uzun süre oturmak, vücutta kan pıhtılaşmasına neden olmaktadır. Uzmanlar, uçakta basit ama çok önemli hareketler sayesinde kişinin kendisini zinde hissedeceğini söylüyor. Özellikle koltukta otururken baş, omuz, el, ayak ve dizlerle yapılacak bazı hareketler, kanın vücutta dolaşımını kolaylaştırmaktadır. Bu yüzden sağlıklı bir uçuş için uzmanlar tarafından belirlenen egzersiz hareketleri, başta yabancı havayolu şirketleri olmak üzere THY ve özel havayolu şirketleri tarafından uçak içi magazin dergileri ve eğlence sistemlerinde fotoğraf ve animasyonlar eşliğinde uygulamalı şekilde anlatıldı. Hatta Sağlık Bakanlığı’nın 2008’de ‘Yaşamın Her Alanında Fiziksel Aktivite Kampanyası’ çerçevesinde hazırlattığı ‘Yolculukta Egzersiz CD’leri’, uçak, tren ve şehirlerarası otobüslerde yayınlandı. İşte size uçuş sırasında yapabileceğiniz bazı egzersiz hareketleri:Bilekleri rahatlatın: Sol elinizle, sağ bileğiniz ile dirseğiniz arasında bir yeri kavrayın ve sağ bileğinizi birkaç kez dışa doğru çevirin. Diğer elinizle tekrar edin.Ayak daireleri: Ayağınızı kaldırın ve parmaklarınızı daire şeklinde hareket ettirin. Ayak çevirme yönünüzü değiştirin.Ayak kaldırma: Topuklarınızı yerde tutarak, ayak parmaklarınızı olabildiğince yukarı kaldırın. Daha sonra parmaklarınızı yerde tutarak topuklarınızı kaldırın.Diz kaldırma: Dizinizi bükülü tutarak bacağınızı kaldırın, uyluk kaslarınızı gerin.Kol esnetme: Ellerinizi birleştirip kollarınızı öne doğru uzatın ve gerin. Birkaç saniye bekleyip hareketi tekrarlayın.Dizleri göğüse çekme: Hafifçe öne eğilin. Ellerinizi dizinizin etrafında birleştirin ve dizlerinizi göğsünüze doğru çekin. Birkaç saniye bu şekilde tutun, daha sonra bırakın.Eğilme: İki ayağınızı da yere basın ve karnınızı içinize çekin. Yavaşça öne doğru eğilin ve parmaklarınızı kaval kemiğinizden bileklerinize doğru yürütün. Biraz bu şekilde tutun ve daha sonra yavaşça doğrulun.Üst beden esnetme: İki kolunuzu başınızın üzerine kaldırarak esnetin ve sol kolunuzu yavaşça sağ omuzunuza doğru çekin. Sonra diğer kolunuza aynı işlemi uygulayın.Boyun döndürme: Omuzlarınızı rahat bırakın ve başınızı sağ omuzunuza doğru eğin. Boynunuzu sağdan sola doğru yuvarlayarak birkaç kez tekrarlayın.Omuz çevirme: Omuzlarınızı yukarı aşağı indirip kaldırın ve önce birini sonra diğerini öne, aşağı ve geriye doğru yuvarlayın.Omuz esnetme: Sağ elinizle sol dirseğinizi tutun ve sol kolunuzu yavaşça sağ omuzunuza doğru çekin. 15 birkaç saniye tutun ve diğer kolunuza aynısını uygulayın.Arkadakine bakın: Sol elinizi koltuğun sağ koluna koyun ve kalçanızı sabit tutarak, arkada duran birine bakar gibi sağa dönün.Ayaklarınızı uzatın: Eğer önünüzde yeterince diz aralığı varsa, ayaklarınızı yere düz basın, kalçanızı sabit tutarak bacaklarınızı ileri uzatın. Sağda, bacaklarınızı ayrı tutarak; ellerinizi kalçanızın altına koyun ve sırtınızı gererek bacaklarınızı ileri uzatın.

    0 0

    Türkiye genelinde 32 bin civarında olan muhtarlık için 150 binden fazla kişi adaylığını koydu. Rekor sayıya ulaşan muhtar adayları arasında sıra dışı kişilikler ve ilginç kampanyaları dikkat çekiyor.Meydanlarda, televizyonda, internette her fırsatta karşımıza çıkan siyasi parti liderleri az öteye çekilse ve biz şehrimizde, ilçemizde kimi seçeceğimizi bir görsek fena olmayacak. Zira genel seçimlere gidiyormuşuz gibi görünsek de, haftaya bugün seçeceğimiz kişiler, yerel yöneticilerimiz olacak. Meydanlara bakınca belediye başkan adaylarının siyasi parti liderlerinin gölgesinde kaldığı kesin. Ancak aynı şey, en küçük yerel idarelerin yönetimine talip olan muhtar adayları için geçerli değil. Onlar kampanyalarını hiç olmadığı kadar renkli bir şekilde yürütüyor. Seçimlere bir hafta kalmışken sıra dışı muhtar adaylarının sıra dışı çalışmalarını bir hatırlatalım istedik. Nereden başlasak diye çok da kafa yormaya gerek yok. Adres belli: Tabii ki Rize. Kaplıca Mahallesi muhtar adayı Serkan Öz, üç aydan beri devam eden seçim çalışmaları arasında en sıra dışı kampanyayı yürüten muhtar adayı. Cep telefonuyla ünlülerin rol aldığı reklam filmi çeken Öz, bu yolla mahalle sakinlerinin desteğini almayı ümit ediyor. Öz’ü kırmayarak, “oyunu Serkan Öz’e vereceğini söyleyen” isimler arasında Demet Akbağ’dan Coşkun Sabah’a, Berk Oktay’dan Cengiz Bozkurt’a kadar birçok isim yer almış. Ayrıca ABD, Almanya, Hollanda, Çin, Kamboçya, Rusya, Tayvan, Fransa, Gürcistan, Hindistan, Arabistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Saraybosna’da yaşayan arkadaşlarından ülkelerin sembolleri önünde görüntülü anons çekmesini isteyen Öz, bu görüntüleri sosyal paylaşım sitesinde yayına koydu. Gönül, sıra dışı muhtar adayları bütün yurtta eşit dağılsın istese de Rizeli adaylar buna pek müsaade edecek gibi değil. Sırt Mahallesi muhtar adayı Muhammet Köse’nin 2 resimli seçim afişi İstanbul’un Ümraniye semtinin en kalabalık bölgesinde boy gösteriyor. Afişin üzerinde ‘İstanbul Seninle. Amcaoğulları’ sloganı yazıyor. İstanbul Fatih’teki Silivrikapı Mahalle Muhtarlığı’na aday olan Mehmet Ali Bulut ise oldukça iddialı bir vaat ile oy istiyor. Seçilmesi halinde hiçbir vatandaştan dosya masrafı almayacağını belirten Bulut, bu vaadini notere de onaylattı. Muğla-Menteşe ilçesindeki Kötekli Mahallesi’nde muhtarlık için adaylığını koyan Barış Esen ise muhtemelen en genç muhtar adayı. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Turizm İşletmeciliği ve Otelcilik Yüksekokulu Konaklama İşletmeciliği son sınıf öğrencisi olan Barış Esen, kaliteli hizmetler yapabilmek, üniversite öğrencilerinin sorunlarına çözüm üretebilmek için aday olmuş. . Kocaeli’nde muhtarlığa aday olan Mehmet Küçükaslan Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mezunu bir İngilizce öğretmeni. Onun seçim vaadi ise çocuklara gönüllü öğretmenlik yapmak. Küçükaslan, Türkiye’nin ilk ODTÜ mezunu muhtarı olacağı konusunda iddialı. Seçim kampanyalarını bulundukları şehirlere göre tasarlayan adaylar da var. Nevşehir-Avanos ilçesi Cumhuriyet Mahallesi muhtar adayı Orçun Yıldırım, o bölgede oldukça popüler olan sıcak hava balonuna binerek havadan broşür ve karanfil dağıttı. Konya Akşehir Yarenler Mahallesi muhtarlığına aday olan Celal Kocabaş ise temsili Nasreddin Hoca ile seçmenleri ziyaret ediyor. Eşeğe ters binen Nasreddin Hoca, “Torunum Celal Kocabaş’a desteklerinizi bekliyorum.” diyerek seçmenlere heybesinden şeker ve fıstık dağıtıyor.‘Bürokrasiden bıktım en hızlı muhtar olacağım’Çankaya Barbaros Mahallesi’nin yönetimine talip olan 1988 doğumlu Deniz Ülger, muhtar adayları arasında en ‘parlak’ olanı. ODTÜ Sosyoloji mezunu olan ve Hacettepe’de sosyoloji yüksek lisansı yapan Ülger, aynı zamanda müzisyen. Muhtar adayı olmasının sebeplerini şu sözlerle anlatıyor: “Gördüğüm birçok muhtar, işlerini insanları bekleterek yapıyor. Bu da insanları etkileyen bürokratik streslere yenisini ekliyor. Devlet daireleri ile işim olduğunda önceki geceden uykularım kaçıyor.” Muhtar adaylığı Ülger için geçici bir heves değil. Nitekim bir şirkette çok yoğun bir şekilde çalışırken seçim çalışmalarına ağırlık vermek için istifa etmiş. “Alçak gönüllü değilim, zeki bir insanım. Pratik zekâlıyım.” diyen Ülger, ‘en hızlı işlem bitiren muhtar olacağı’ konusunda oldukça iddialı. Seçim çalışmaları sırasında başına komik şeyler de geliyormuş. En ilginci ise mevcut muhtarın mahalle sakiniymiş gibi kendisine telefon ederek ‘neden aday olduğunu sorması ve mevcut muhtardan çok memnun olduğunu söylemesi’ olmuş. Ülger, kendisini arayanın o olduğunu da bir akıllı telefon uygulaması sayesinde öğrenmiş.‘Asıl sıra dışılığımı muhtar olunca göstereceğim’İzmit Ayazma Mahallesi muhtarlığına talip olan Fırat Çiçek de en genç adaylardan. 1988 doğumlu Çiçek, 13 yıldır ikamet ettiği mahallede oldukça popüler biri. Çalışmalara, geçtiğimiz yılın kasım ayında mahalle sakinlerine aşure dağıtarak başlamış. Çevreden “Bu yaşta neden aday oldun, deli misin?” şeklinde tepkiler alıyormuş. Siyaset jargonunu kapmış olacak ki bu çeşit sorulara “Deliyim evet ama hizmet delisiyim.” diye cevap veriyormuş. Çok çılgın vaatleri olmadığını söyleyen Çiçek, “Mahallelimize vereceğim en büyük söz, ‘asla çalışmaktan kaçmamak’ olacak.” diyor. Çiçek de muhtarlıkta sıra dışı olmanın önemli olduğunu düşünüyor, her ne kadar kendisini çok sıra dışı olarak görmese de. “Benim tek sıra dışı olma özelliğim genç olmam.” diyen Çiçek, ekliyor: “Sıra dışı olduğumu nasipse muhtar olduktan sonra göstereceğim. O zaman herkesi şaşırtacağım. İnsanlar ‘Bu nasıl muhtar, biz böyle muhtar görmedik, bu nasıl çalışma azmi’ diyecekler.” Diğer adaylarla arasının çok iyi olduğunu söyleyen Çiçek, “Onların afişleri yere düştüğünde ben onların afişini, benimkiler düştüğünde onlar benim afişimi kaldırıyorlar. Bizler depremi birlikte yaşadık, çirkefleşmeyiz. Bizim rekabetimiz hizmette olur.” diyor.

    0 0

    Bugün Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatının 54. yıldönümü. 1960 yılında bir Ramazan gününün gecesinde ruhunun ufkuna yürüyen Said Nursi’nin son anlarına şahitlik eden otelden yola çıktık. Risale-i Nurlar’ın müellifini hayırla yâd ettik.Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve talebeleri Bayram Yüksel, Zübeyir Gündüzalp ve Hüsnü Bayram (şoför), 20 Mart 1960 Pazar günü sabah saat dokuzda Isparta’dan ayrılırlar. Urfa’ya doğru yol almakta olan araba ve içindeki yolcular; Eğirdir, Şarkîkaraağaç, Konya, Karapınar, Ulukışla, Ceyhan ve Nur Dağı derken, 21 Mart Pazartesi sabahı erken saatlerde Gaziantep’e varırlar. Gaziantep eski postane binasının önünde kısa bir mola verirler ve yakındaki bir lokantadan aldıkları çorbaları içerler. Bu arada Bayram Yüksel, Urfa yolunu öğrenmekle meşguldür. Nihayet 21 Mart Pazartesi günü saat 11.00’de Urfa’ya ulaşırlar. Onları Abdullah Yeğin karşılar. Abdullah Yeğin, misafirlerini İpek Palas Oteline götürür ve üçüncü kattaki 27 numaralı odaya yerleştirir. Kısa zaman içinde Bediüzzaman Said Nursî’nin Urfa’da olduğunu öğrenen binlerce Urfalı, otelin etrafına birikir. Yüzlercesi otelde Üstad’ı ziyaret etme, elini öpüp duasını alma şerefine ulaşır.Üstad’ın vefatının 54. yıldönümünde, Üstad’ın son yolculuğunu yeniden yaşama adına yola çıkıyoruz. Hareket noktamız Üstad’ın vefat ettiği İpek Palas Oteli. O günden bu güne Urfa’da çok şey değişti. Ancak Üstad’ın son yolculuğuna şahitlik eden önemli yapılar hâlâ ayakta. Başta İpek Palas Oteli. Bir zamanlar Urfa’nın en güzel oteli olan bu bina zaman içinde ilin sıradan otellerinden biri haline geldi. Birkaç defa tadilattan geçti. Ancak otel olarak kullanılmaya devam etti. Üstad’ın vefat ettiği oda muhafaza edilmiş durumda. Otel sahibi odayı zaman zaman ziyaretlere kapatsa da, gelen taleplere hayır diyemiyor. İpek Palas Oteli şu anda yeniden tadilata alınmış durumda. Yakın zamanda yepyeni yüzüyle misafirlerini ağırlamaya devam edecek.Üstad’ın Urfa’ya gelişiyle İçişleri Bakanlığı da harekete geçmiştir. Valiye, Bediüzzaman’ın şehirden çıkartılması talimatı verilir. Haberi alan binlerce Urfalı otelin etrafını kuşatır. Kalabalık, Üstad’ı vermeye niyetleri olmadığını söylemektedir. Demokrat Parti İl Başkanı Mehmet Hatipoğlu araya girer. Valiyle görüşür. Ancak ciddi bir netice alamaz. Vali, İçişleri Bakanlığı’ndan gelen emri uygulamakta kararlıdır. Üstad’ın bazı talebeleri ve Mehmet Hatipoğlu, Devlet Hastanesi’nden hükümet doktorunu alıp otele getirirler. Üstad’ı muayene ederler. Ateşi 40 derecedir. Üstad ve talebeleri 22 Mart 1960 Salı günü İpek Palas Oteli’nin 27 numaralı odasında kalmaya devam ederler. Bir emniyet amiri Üstad ile görüşmeye bizzat gelir. Yukarıdan gelen emir doğrultusunda Isparta’ya dönmesi gerektiğini bir kez de kendisi anlatır. Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bu emniyet amirine şöyle seslenir: “Ben şimdi hayatımın son dakikalarını geçiriyorum. Ben gideceğim. Belki de burada öleceğim. Siz benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz.”Üstad Hazretleri’nin naaşının taşındığı yol, şu anda tek şerit olarak trafiğe açık. Yavaş adımlarla Ulu Cami’ye doğru yol alıyoruz. İpek Palas Oteli ile Ulu Cami arasındaki yolda bizi ilk karşılayan yapı tarihî Yusuf Paşa Camii. Şanlıurfa’nın en eski ve en güzel camilerinden biri burası.Son anın son şahitleri22 Mart’ı 23 Mart sabahına bağlayan gece, saat 02.30-03.00 civarıdır. Üstad, bu dünyadaki son nefeslerini vererek ötelere doğru kanat çırpar. Yanında Bayram Yüksel abi vardır. Sahur vakti diğer talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Hüsnü Bayram ve Abdullah Yeğin de gelir. Üstad’ı sabah namazına kaldırmak istediklerinde vefat etmiş olduğunu anlarlar. Vefat haberi çabuk duyulmuştur. Urfalılar akın akın gelip otelin etrafını doldurmaya başlar. Diğer vilayetlere de telgraflar çekilerek haber verilir. Haberi alan binlerce insan Urfa’ya doğru yola çıkar.Yusuf Paşa Camii’nden çıkıp yolumuza devam ederken karşımıza çok şık ve estetik bir şadırvan çıkıyor. Yolda ilerlemeye devam ediyoruz. Tarihi Ulu Cami’nin hemen yanında bulunan saat kulesini bu noktadan rahatlıkla görebiliyoruz. Ve Ulu Cami’deyiz. Üstad’ın cenaze namazının kılındığı ve naaşının bir gece kaldığı bu muhteşem yapıda. Geniş avlusunda ilk dikkatimizi çeken güneş saati. Avlunun orta kısmında yer alan bu güneş saatinin bir benzerini daha önce Diyarbakır Ulu Camii’nde de görmüştük. Saat, kısmen tahrip olmakla birlikte; ilk yapıldığı günlerdeki estetik ve güzelliğiyle halen ayakta durmaya devam ediyor.Üstad’ın naaşı 23 Mart Çarşamba günü öğleden sonra Halilurrahman Dergâhı’nda yıkanır. Teçhiz ve tekfin işleri yapılır. Sonra da Ulu Cami’ye götürülür. Naaş o gece camide kalır. Sabaha kadar hatimler yapılır, dualar okunur. Cenazenin cuma günü kaldırılması planlanıyordur çünkü. Ancak kalabalıktan dolayı bir gün önceye alınır. Urfa Valisi Şerafeddin Atak, Halilurrahman Camii’nde kabrini hazırlatır. Cenaze namazı, vali, belediye reisi ve on binlerce insanın katılımıyla Urfa Ulu Cami de kılınır. Sanki okullar tatil edilmiş gibidir. Dükkânlar kapalıdır. Sokaklarda kimse yoktur. Herkes cenazeye katılmıştır. Ulu Cami’den Dergâh’a kadar bir buçuk kilometre yol vardır. Bu yol ancak iki saatte alınabilir. Üstad’ın tabutu eller üstünde, başlar üstünde Dergâh’a getirilip oradaki iki kubbeli lâhde defnedilir.

    0 0

    RTÜK; STV, Bugün ve Cem TV’ye ‘tek taraflı yayın’ yaptığı gerekçesiyle durdurma cezası verdi. Hükümet yanlısı ‘tek taraflı yayın’ yapan kanalları görmeyip, hükümeti eleştiren kanalları cezalandıran kurum, ismini T.C. Televizyon Komiserliği olarak değiştirse yeri.Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) hafta içi Samanyolu televizyonunun 7 programına 20 yayın durdurma, Bugün TV’nin ‘Gündem Özel’ programına tek taraflı yayın yapıldığı gerekçesiyle yayın durdurma ve aynı şekilde CEM TV’ye de 9 yayın durdurma cezası verdi. Seçimlere bir hafta kalmışken ve Türkiye siyasi olarak büyük bir kaos yaşarken, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler doğal olarak süreci TV programlarında ele alıyor, tartışıyor. Aynı tartışma programları birçok farklı çizgideki kanalda da yer bulduğu halde, o kanallara herhangi bir yaptırımda bulunulmuyor. İleri demokrasi(!) ülkesi Türkiye’de bağımsız olması gereken bir kurum keyfi uygulamalarıyla basın, yayın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayacak birtakım kararlara imza atıyor. Bir tarafta RTÜK’ün tarihinde daha önce bu kadar ağır cezalar vermediği yorumları yapılıyor. Diğer yandan her fırsatta AB standartlarına göre hareket ettiklerini belirten RTÜK başkanı ve yetkililerin, şu andaki uygulamalarıyla, bu standartlarla ne kadar riayet ettikleri doğrusu düşündürüyor. Basın, yayın ve ifade özgürlüğü tartışması kapsamında ele alınan bir diğer konu ise Digitürk’ün 5 yıldır 33’üncü kanaldan yayın yapan Bugün TV’nin yayın sırasını değiştirmesi. Bağımsız bir yayın platformu olması gereken Digitürk’ün habersiz ve sebepsiz yaptığı bu değişiklik de ciddi eleştirilere sebep oldu. Tarafsız olması gereken RTÜK’ün ve Digitürk gibi bir platformun bu uygulamaları demokrasi, fikir ve ifade özgürlüğü önünde büyük bir engel olarak duruyor. İşin uzmanlarına bu gelişmeleri nasıl değerlendirdiklerini ve hukuki olarak mücadelenin mümkün olup olmadığını sorduk. “Maalesef ki son dönemde hükümete yakın kanal ve programlara hiçbir ceza verilmiyor. Hükümetin karşısında duranlara, eleştirenlere ise özel incelemeler yapılıyor.” diyen CHP RTÜK üyesi Ali Öztunç, RTÜK bir suçtan dolayı TV kanalına ceza veriyorsa, aynı suçu başka kanal işliyorsa ona da ceza vermek zorunda olduğunu belirtiyor. RTÜK’ün iktidarın sopası olduğunu söyleyen Öztunç, dolaylı bir sansür yapıldığına dikkat çekiyor. “Şu anda yapılan tüm işlemler Türkiye ve RTÜK adına utanç verici.” diyen MHP RTÜK üyesi Esat Çıplak, bu kararların Türkiye’nin geldiği noktada kurumsal yapıların çöktüğünü gösterdiğini anlatıyor. Çıplak’a göre, bir kanalın bütün programları gözden geçirilerek cezaya tabi tutulması, buna benzer diğer kanallardaki programların görmezden gelinmesi çifte standardı gösteriyor. Avrupa Parlamentosu Kültür ve Eğitim Komitesi de cezaların kendilerini kaygılandırdığını açıkladı.Ali Öztunç (CHP RTÜK Üyesi): RTÜK iktidarın sopasıRTÜK normalde her seçim döneminde kendine özel bir misyon biçerek hükümet karşısında yayın yapanlara özel müeyyideler uygular. Ama tarihinde ilk kez bu kadar yoğun cezalar veriyor. Yasadaki bazı maddelerden yararlanarak 17 Aralık’tan sonra yolsuzluk iddialarını yayınlayanlara detaylı bir inceleme başlatıldı. Tartışma programları yapılıyor, yolsuzluk konuşuluyor. Aynı programı hükümete yakın olan da yapıyor ama ona ceza verilmiyor. Bu, RTÜK’ün tarafsız olmadığını, iktidarın sopası olduğunu gösteriyor. CHP’den iki RTÜK üyesi olarak AP’ye bir mektup göndereceğiz. Uygulamaların adil olmadığından, RTÜK’ün tarafsızlığını yitirdiğinden bahsedeceğiz. Medya özgür olmazsa, demokrasiyi korumamış oluruz. TRT’nin partilere ayırdığı saat oranları ortaya çıktı. TRT Haber 22 Şubat-2 Mart tarihleri arasında toplam yayın süresinin 13 saat 32 dakikasını AK Parti’ye ayırırken, 3 muhalefet partisine toplam 1 saat 35 dakika ayırdı. Bu TRT’nin tarafsızlığını kaybettiğini gösteriyor. Başka kanal yapmış olsa RTÜK ağır ceza verirdi. TRT’ye göstermelik bir ceza vermekle yetindi. TRT halkın vergileriyle ayakta duruyor ama sadece bir siyasi partinin yayıncılığını yapıyor. RTÜK, her düşünce ve kanala eşit durmalı. Digiturk’ün Bugün TV uygulaması da yanlış. Digiturk bir platformdur ve herkese eşit olmak zorunda. Bugün TV’nin yerini kafasına göre değiştiriyor. Ulusal TV’yi ise Digiturk’e almıyor. Bunların hiçbir yasada karşılığı yok.Esat Çıplak (MHP RTÜK üyesi): Basın özgürlüğü engelleniyor“Yakın duyduğumu eleştirir, bana uzak olana da ceza veririm” anlayışı Türkiye’de bugüne dek bu kadar yaşanmış bir şey değildi. Maalesef bunları da gördük. Geçmişte de ihlaller yapılmıştı ama hiç böyle ağır cezalar verilmemişti. Türkiye’de 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta da basın özgürlüğüne müdahale oldu. Ancak ileri demokrasi vaat edilen, özgürleşiyoruz, dünya devletleri arasındayız denilen bir dönemde basına müdahale daha sık görülmeye başlandı. Devlet eliyle basın özgürlüğü engelleniyor. Bunun altından kalkmamız lazım. RTÜK, AB standartlarım diyor ama bu standartlarda haber alma özgürlüğüne müdahale yok. İnsanların kendilerini ifade etmesini engelleyen bir husus yok. Kendisinden olmayan insanlara acı çektirme eziyet etme, söz hakkını boğma yok. AB standartlarında kişisel haklara, özel hayata müdahale etmeme var. Biz Üst Kurul’daki mücadelemize devam ediyoruz. Tek yanlı tek taraflı bakışla olayların üzerinden kalkılması mümkün değil. Herkesin kendi vicdanını sorgulaması lazım. Toz duman arasında yol almaya çalışıyoruz. Bizler için önemli olan kutsal değerleri, kelimeleri zulüm yapan insanlar da kullanıyor. Milli manevi değerlere ait kavramlar hoyratça kullanılıyor. İnsani ve İslami değerler arasında yapılanlara bakıyorum, şaşkınlıkla izliyorum. Allah bunun hesabını sormayacak mı? Bu değerleri korumak yerine kutsal kavramların arkasına sığınarak hırsızlık ve yolsuzluklarını örtmeye çalışıyorlar. Olan dinî kimliğe ve Müslümanlara oluyor.‘Siyasal kayırmacılığın daniskası’Kanaltürk ve Bugün Tv Genel yayın Yönetmeni Tarık Toros:RTÜK siyasal iktidara yakın medyayı raporlamadığı için onlar ceza yemiyor, olan Samanyolu Haber, Bugün TV, Cem TV gibi hükümetin hoşuna gitmeyen yayınlara imza atan kanallara oluyor. Böyle bir çifte standardı ilk kez yaşıyorum. RTÜK, sadece iktidar partisinin mitinglerini baştan sona yayımladığı, hiçbir muhalefet partisine yer vermediği halde, yığınla televizyon kanalını görmüyor. Üstüne üstlük RTÜK Başkanı bu kanallardan birine (Kanal 24) çıkıp adeta istihza eder gibi kendini savunuyor. Basın özgürlüğü devlet eliyle engelleniyor. Türkiye’nin gizli komünist döneminden kalma, seçim ve siyasal partiler yasaları demokratikleşmelidir. Seçimlere üç ay kala birtakım yasaklar, 10 gün kala başka türlü yasaklar devreye girmemelidir. Batı’da bu yok. İsteyen istediği partiyi verir, istemeyen vermez. Seçime 10 gün kala anket yayımlamak yasak, böyle bir şey olabilir mi? RTÜK’ün şu andaki uygulamaları bırakın AB’yi, hiçbir hukuka, standarda, hiçbir etiğe, adalet anlayışına uymuyor. Yaptıklarını ne medyaya, ne meslektaşlarına ne de kendilerine izah edemezler. RTÜK kararlarını mahkemeye götürüyor, sonuç alıyoruz. Fakat seçim döneminde RTÜK raporları hazırlayıp YSK’nın önüne koyuyor. YSK kararları kesin, temyizi yok. Yani, YSK’nın astığı astık, kestiği kestik. İtirazımızı medyamız ve arkadaşlarımız üzerinden dile getiriyoruz, başka alternatifimiz yok. Hukuk yolu maalesef kapalı. Bugün TV, 22 Mayıs 2009’da yayına başladı. iki ay sonra 5 yaşımızı dolduruyoruz. Ve 5 yıldır, Digitürk 33’üncü kanaldan seyircimize ulaşıyoruz. Bu bizim için çok önemli. Kanal sıralamasında özellikle burayı seçtik ve gereken taşıma ücretini ödedik. Bugüne kadar da yükümlülüklerimizi aksatmadık. Digitürk’te böyle keyfî değişiklikler, kurulduğu günden bu yana olmadı. Seçime 15 gün kala, sadece bizim kanalı 33’ten 48’e taşıdılar. Genel müdürün bile başta bilgisi yoktu. Siyasal iktidarın talimatı. Çünkü TMSF, geçen yıl Digitürk’e el koydu. 1 yıldır da devletin elinde. Ülkenin en büyük dijital platformu satış ihalesine çıkılmıyor. Çünkü hükümet, işadamlarının medyasına el koyduktan sonra kendine yakın işadamları aracılığıyla partileştiriyor. Burada da aynı mantık yürüyor.‘Hükümet kendini eleştirenleri cezalandırıyor’AP Kültür ve Eğitim Komitesi Bşk. Yrd. Alman Yeşiller Partisi milletvekili Helga Trüpel: RTÜK’ün kararından derin endişe duyuyoruz. Hükümet kendisini eleştiren kanalları cezalandırmaya çalışıyor. Hükümetin bu teşebbüsü mezkûr haber kanalının yolsuzluk iddialarına ilişkin eleştirel yayınlar yapmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin üyelik müzakerelerinde basın hürriyeti artık en mühim konu olarak ele alınması gerekiyor. Basın-yayın kaidelerini düzenleyen kurullar hükümet baskısına maruz kalmamalı. Bağımsız basın, hür ve demokratik bir toplum için vazgeçilmezdir. Basın hürriyeti ve gazetecilerin fikirlerini ifade etme hakkını kısıtlayan her türlü orantısız devlet tasarrufunu şiddetle eleştiriyorum.TRT Haber’in 22 Şubat- 2 Mart arasındaki seçim yayınlarıAK PARTİ ................13 SAAT 32 DAKİKA (yüzde 89.52)MHP.................................................48 DAKİKA (yüzde 5.29)CHP..................................................45 DAKİKA (yüzde 4.96)BDP.....................................................2 DAKİKA (yüzde 0,22)

    0 0

    Türkiye’de cinsel istismar mağduru çocuklar sahipsiz olsa da Çocuk İzlem Merkezleri işin bir ucundan tutmaya çalışıyor. Konuşamayan bebeklerden 15-16 yaşındaki gençlere kadar birçok mağdurun yolu bu merkezlerden geçiyor. Türkiye ÇİM koordinatörü Fadime Yüksel, “Öyle hikayeler var ki, her biri bir öncekini unutturuyor.” diyor.16 yaşındaki Z.N. babası tarafından defalarca tecavüze uğruyor. Daha sonra babası zorla tanımadığı bir adamla evlendiriyor. Annesi hayatta olmayan genç kızın yüzü evlenince de gülmüyor. Çünkü evlendiği kişi de onu etrafa pazarlıyor. Z.N. hamile kalıyor. Evden kaçıyor. Kaçarken bir kadınla tanışıyor. “Seni Ankara’ya götüreceğim.” diyerek yardım sözü veren kadın da Z.N.’yi satmaya çalışıyor. Z.N. bu kadının elinden de kurtuluyor ve soluğu Ankara’daki Çocuk İzlem Merkezi (ÇİM)’nde alıyor. Z.N. tüm bunları yaşadığında sadece 16 yaşında. Yaşadıklarına anlam veremeyen Z.N., “Etrafta görüyorum bütün babaları, hiçbiri böyle değil. Bir baba çocuğuna bunları yapar mı?” diyor.Z.N., ÇİM’in kapısını çalan cinsel istismar mağduru binlerce çocuktan yalnızca biri. Yaklaşık dört yıldır var olsalar da kamuoyunun varlığından haberdar olmadığı bu merkezleri gelin yakından tanıyalım.2010 yılında Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan ÇİM cinsel istismara uğrayan ya da uğradığından kuşkulanılan çocukların ilk başvuru merkezi. Önceden bu çocukların ifadesi poliste alınıyor, avukat çağrılıyor, kamera kaydı yapılıyordu. Yasa gereği bir uzman bulundurulması da gerekiyordu. Çocuk, muayene için hastaneye ve adli tıpa götürülüyordu. Hukuki süreçte de mahkeme tekrar tekrar mağdur çocuğu çağırabiliyordu. ÇİM’lerin bulunduğu illerde ifadeler artık bu merkezlerde alınıyor. Türkiye Çocuk İzlem Merkezi Koordinatörü Fadime Yüksel, mağdur olan çocuğu tekrar tekrar yıpratmamak için ÇİM’in kurulduğunu belirtiyor. Çünkü ÇİM’de çocuğun beyanı alanında uzman bir personel tarafından aynalı bir odada alınıyor. Aynı anda kamera kaydı yapılıyor. Savcı, sosyal hizmet uzmanı, çocuğun avukatı ve temsilcisi aynanın arkasından izliyorlar. Savcının ek soru sorması gerekiyorsa görüşmeci bundan haberdar ediliyor. Polis şüpheliyi mi arayacak, savcı başka işlem mi başlatacak herkes için gereken bilgiler alınmaya çalışılıyor.Aile çağrılıyor. Çocukla ilgili tüm bilgiler alınıyor. Çocuğa ailesi ile ilgili bir risk olup olmadığı soruluyor. Aile Bakanlığı’na bağlı görevliler çocuğun çevresini inceliyor, sorunun kaynağını bulmaya çalışıyorlar. Maddi problemler varsa para yardımı yapılıyor. Gerekirse danışmanlık hizmeti veriliyor ve sağlık tedbiri koydurulabiliyor. Anne-baba arasında sıkıntı varsa ve çocuk arada perişan oluyorsa çocuk kuruma altına alınıyor.Mağdur çocuklar bu merkezlere çoğunlukla emniyet kanalıyla getiriliyor ya da aile direkt başvuruyor. Yüksel, bu merkezlerdeki ekiplerin tecrübeli olduğunu, istismar olup olmadığını rahatlıkla algılayabildiklerini anlatıyor. Farklı mesleklerden uzmanlar bulunuyor ve cinsel istismar konusunda eğitim alıyorlar. Sorumlu hekim ve konsültan hekimler görev yapıyor. Adli tıp uzmanı, çocuk psikiyatristi, gerekirse kadın doğum uzmanı, çocuk cerrahı, psikologlar, psikolojik danışman, çocuk gelişimci, sosyal hizmet uzmanı ve hemşire var. Çocukla karşılaşabilecek meslek gruplarına da ayrıca eğitim veriliyor. Öğretmen, sağlık personeli, imam, jandarma ve polis bunlar arasında. Bu eğitimlerde ÇİM’in ne için kurulduğu, istismarın bir suç olduğu ve suçu bildirme yükümlülüğü anlatılıyor. Polisi araya katmadan mağdur çocukları direkt bu kuruma getirebiliyorlar.ÇİM’DE TEDAVİ YOKİstismar vakalarının ifade kısmı için Çocuk İzlem Merkezleri büyük bir adım olsa da burada çocukların yaşadıkları travmayı atlatabilmeleri için herhangi bir tedavi ya da rehabilitasyon yapılmıyor. Burada çocuklar ancak bir gece misafir edilebiliyor. Bu yüzden ÇİM’den çıkan çocukların rehabilite edileceği yeni bir yapılanma gerekli. ÇİM buna yetişemiyor çünkü vaka sayısı çok fazla ve tedavi için altyapısı yok. Örneğin Ankara’da 2012 yılında ÇİM’e 1171 başvuru yapılırken, geçen sene bu sayı 1250 civarında gerçekleşti. Bu merkezlerin halk arasında pek bilinmediği, istismar mağduru birçok çocuğun bu kavramı bilmedikleri, bilseler de itiraf etmenin ne kadar zor olduğu düşünülürse aslında bu sayı çok daha yüksek. 2011’den beri ÇİM’de görev yapan Fadime Yüksel, “Biz tedavi yapamıyoruz. Rehabilitasyon da yapamıyoruz. Ancak ilk müracaat kısmındaki işleri halledebiliyoruz. Kayda alınması, bunun bir CD’ye aktarılması ve savcıya verilmesi gibi.” diyerek yapabileceklerinin sınırlı olduğunu anlatıyor. Aile Bakanlığı temsilcisi gerekirse tedbir aldırıyor ve bu şekilde takip edilenler var. Onun dışında çocuğun durumu iyi görülmezse ÇİM uzmanları psikiyatrist talep ediyor. Çocuk istismarı ile ilgili yaklaşık 3 yıldır çalışan Yüksel, “Rehabilitasyon, izlem anlamında bu çocuğa ne oldu, mahkemeye çıktı mı, okulu ne oldu bunu takip edecek bir sistem henüz yok.” diyerek cinsel istismarla mücadele konusundaki en büyük sıkıntılardan birine dikkat çekiyor. Ardından da Aile Bakanlığı’nın bunun için bir sistem oluşturmaya çalıştığını ekliyor.İSTANBUL'DA YER BULUNAMIYORTürkiye’de 14 tane ÇİM var. Bunlar Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Samsun, Konya, Sivas, Erzurum’da bulunuyor. Ancak Türkiye nüfusunun yaklaşık beşte birinin yaşadığı İstanbul’da ne yazık ki bu merkezlerden bir tane bile bulunmuyor. İstanbul’da 5 tane merkez kurmayı planladıklarını ifade eden Fadime Yüksel, yer bulmakta zorlandıklarını söylüyor. Yüksel, “Bu merkezlerin hastane içinde olması lazım. Çünkü çocuğun başına bir iş geldiğinde hastaneye tedavi olur gibi gelsin istiyoruz. Emniyet ve adliye gibi değil. Çocuk tedirgin olmasın.” diyor. Bu merkezlerin yer bulunduğu an kurulacağına dikkat çeken Yüksel’e göre 2014 yılı içerisinde İstanbul’da planlanan merkezler açılacak. Böylece bu sene Türkiye genelinde toplam 28 tane merkez olacak. Ancak bu sayı Sağlık Bakanlığı’nın 2013 sonu hedefiydi. Bakanlık 2013 hedeflerine ulaşamadı.2013 yılında hedeflerine ulaşamayan bakanlığın planlamasında Türkiye’deki tüm iller yer almıyor. Yalova, Sakarya, Kütahya ve Malatya gibi şehirlerdeki yetkililer bulundukları şehirde en azından bir ÇİM kurulmasını istiyor ancak Sağlık Bakanlığı ilk hedefini tutturamadığı için bu taleplere olumlu cevap veremiyor. ÇİM koordinatörü Yüksel ise yine de sayının artabileceğine dikkat çekiyor.

    0 0

    Türk popunun güçlü kadın vokallerinden Asya, uzun süredir süren suskunluğunu ‘Aşk İz Bırakır’ albümüyle bozdu.Sanatçı, şarkıların beş tanesinde söz yazarı ve besteci olarak karşımıza çıkıyor. Albümü dinleyince sesini ne kadar özlediğimin farkına vardım. Geçen yıllara rağmen sanatçının güçlü yorumundan hiçbir şey kaybetmediğini görüyoruz. Şarkıların düzenlemelerinin de çok güçlü olduğunu fark etmemek mümkün değil. Öyle ki bazı şarkılardaki senfonik tadı dinleyenler hemen anlayacaklar.Müslüm Baba’dan son şarkılar Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden müziğin güçlü yorumcularından Müslüm Gürses’in vefatından önce kaydettiği şarkılar yayınlandı. ‘Benden Bu Kadar & Son Şarkılarım’ adlı albüm Müslüm Gürses’in vefatından evvel okuduğu Veda albümüyle eşzamanlı çalışılan son albümü. Dağlar Dağladı Beni ve İp Attım Ucu Kaldı’yı çok güzel yorumlamış usta. Erkin Koray’ın ‘Yalnızlar Rıhtımı’ adlı şarkısına yaptığı cover da güzel bir sürpriz. Düzenlemeler her ne kadar güncel müzik dinleyicisine yakın olsa da Müslüm Gürses’in özgün yorumu her şeyin üstüne çıkıyor.Kıraç, iyi insanları tepkiye çağırıyorKıraç, iki yıl aradan sonra ‘Çık Hayatımdan’ isimli yeni albümünü yayınladı. Kıraç, bu çalışmasında davul hariç tüm enstrümanları kendisi çalmış. Sanatçı, albüme ismini veren şarkıyla ilgili, “Kötülere karşı dünyanın bütün iyi insanlarının daha sert tepkiler vermesini istediğim için böyle bir şarkı yaptım.” yorumunda bulunuyor. Neredeyse her albümüne bir türkü coverı yapan Kıraç, bu albümde bizi yanıltıyor. Onun yerine Modern Folk Üçlüsü tarafından 1978 yılında seslendirilen ‘Bombilibom’ adlı anonim şarkıyı seslendirmiş.

    0 0

    Soruşturmanın gizliliği ilkesi önemli, lakin işi abartanlar da yok değil. Florida Suç Önleme Birimi’nin başındaki isim Richard Masten, kimliği gizli kalması gereken bir tanığı korumak için hakimin istediği belgeleri mahkeme salonunda yedi.Kağıtları hapur hupur götüren Masten, açıklamasında “Biz insanlara kimliklerinin gizli kalacağı konusunda söz veriyoruz, onlar da bizim bu sözümüze güvenerek bize yardımcı oluyor. Onların sayesinde birçok cinayet ve şiddet olayı çözülüyor. Bizi güvenle arayabilmeleri için kimliklerinin gizli kalması gerekiyor.” dese de hakim bunu ‘yemeyince’ 14 gün hapis cezasına çarptırıldı.Uyduyu çalan kılıfını…Hırsızlara eli uzun derler ancak ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) eski çalışanlarından Robert Furquhar (81) kendini aşmış. Bundan 30 yıl önce NASA tarafından Dünya yörüngesine yerleştirilen ISSE-3 adlı uydunun koordinatlarını değiştirerek yönetimini ele geçirmişti kendileri. Hırsızlığına ‘bir kuyruklu yıldızı takip etme’ kılıfını uyduran bilim adamı yaptığından pişman olacak ki uydunun yönetimini yeniden NASA’ya vermek istiyor. Robert amcamız çalışmalarından dolayı dönemin ABD Başkanı Reagan tarafından da ödüllendirilmişti.Git, kendini dövdürmedenEn paspal halinizle bakkala ekmek almaya giderken lise arkadaşlarınızdan biriyle aniden karşılaşırsınız, üstelik üzerinde en şık kıyafetlerle arz-ı endam etmektedir kendisi. Nasıl etsem de görünmez olsam diyenlerin imdadına ‘Cloak-Pelerin’ adlı internet uygulaması yetişiyor. Foursquare ve Instagram’da tanıdıklarınızın yerini tespit eden Cloak, bu kişiler size yaklaştıklarında uyarı veriyor. Kullanıcılar, belli profilleri işaretleyerek, bu kişiler yaklaştıklarında uyarı alıyor. Anlayacağınız; sosyal ağlar out, asosyal ağlar in!

    0 0

    Sanıldığı gibi memur olmak, rahat etmek değilmiş. Dürüstsen tabiî ki... Mevzu sadece rüşvet almamak değil, haksızlığa, hukuksuzluğa göz yummamak ve görevini hakkıyla yapmak da dürüst memur olmanın şartı. Ve görünen o ki bunu yapmaya çalışanların işi zor. Memur Teoman’lara kulak verdik.Reza Zarraf’ın altın yüklü uçağının uçuşuna evrakları sahte diye izin vermeyen ve rüşvet tekliflerini kabul etmeyen Gümrük Müdür Yardımcısı Teoman Coşkun Dudak, dürüst memurluğun simge ismi oldu. Dört eski bakanın içinde olduğu rüşvet çarkına katılmayan Dudak’ın, bu olaydan bir süre sonra Gaziantep’e tayini çıkmış. 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu kapsamında ortaya çıkan ses kayıtlarında Reza Zarrab’ın yardımcısı onun için şunları diyordu: “Teoman’a neler yaptım yani ne vaatler, ne şeyler. Yok yok. Yani adam almıyor.” Memur Teoman’ın bu onurlu duruşu hiç de kolay değil. Bir de memurlara sorun.Toplumda genel kanıdır, devlet memuru olup yani sırtını devlete dayayıp rahat etmek. Memuriyette maaşlar azdır ama garantidir, işten atılma yoktur, salla başını al maaşı yapılabilir. Tabii dürüst, hakkaniyetli ve bilinçli bir vatandaşsan işler hiç öyle gözükmüyor. Dürüst memurun başı beladan kurtulmuyor.Çoğu defalarca sürülmüş, amirleri ve ‘bu işler böyle’ diyen mesai arkadaşları tarafından mobinge maruz kalmış dürüst memurlarla görüştük. Dürüstseniz ve haktan yanaysanız memuriyetinizde sizi çok zorlu bir mücadele bekliyor.Memur Teoman 1: Memur, vicdanıyla baş başadırDüşünün ki on kişilik bir devlet dairesinde çalışıyorsunuz ve rüşvet almayan bir tek sizsiniz. Bir şey demeseniz bile almamanız büyük risk. Mobing uygulanıyor. En küçük hatanız soruşturma açılmasına sebep oluyor. Hukuk derya denizdir, her yasayı bilmek mümkün değil. Usule göre yaparsınız işlemi. Olur da bir hatanı bulurlarsa üzerine üşüşüyorlar. Çoğunlukla sürgün edilirsin. 10 yıllık memuriyet hayatımda bu çarka kapılan çok düzgün insanlar gördüm. Memuriyet, hele de bizim gibi adliyedeki memurlarda vicdanınla baş başa olduğun bir iş. Şöyle de düşünülebilir: “İşin kuralı bu, verdiğimiz hizmetin bedeli bu, herkes alıyor.” İşte o zaman her şeyi yaparsın, kimsenin ruhu duymaz. Bakıyorum o çok sevdiğim mesai arkadaşım hiç yapmayacağı bir hata yapmış. Sonra anlıyorsun ki dosya sahibinden almış.Memur Teoman 2: Pardon dosyada paranız kalmış!Memuriyete ilk başladığım yıllardı. Avukatlar işleri daha hızlı olsun, öncelensin diye dosyaların arasına bir miktar para koyardı, âdettenmiş. Ben kabul etmiyor, avukatın arkasından koşuyordum geri vermek için, şaşırıyorlardı. Kalemdekiler bu emeğin hakkı diyordu. Paralar toplanıp paylaşılıyordu eşit olarak. Almayınca ‘Bizi itham altında bırakıyorsun, şikayet mi edeceksin?..’ demeye başladılar. Bunun dışında vicdanını ikna edecek teoriler de olabiliyor. Kabul edeyim, mahallede bir fakire vereyim diye düşünebiliyorsun. Birçok kişiye sordum, rüşvetle hayır yapılamayacağında hemfikir olunca almadım. Almamak çok zor ama bir de adam kayırma, dosya önceleme işi var ki o da bir memurun en büyük sıkıntısı. Herkesin bir tanıdığı, bir bildiği var. Bir kalem memurunu milletvekili aradığında ne diyebilir?Memur Teoman 3: Hayal kırıklığı, sürgünden daha acıBulunduğum birime özel olarak tayin edildik. Sicilimiz temiz, işlerimiz iyi diye. Şefim, ‘Dershanelere gittin mi?’ diye sordu. ‘Gitmeden başarı kazanan var mı?’ dedim. Memurlara dair listeler hazırlanmış, onları süreceklermiş. Sürsünler, hatta atsınlar bir korkum yok. Tek üzüntüm rüşvet, yolsuzluk ya da haksızlık yapıldığı için değil, başka sebepten sürülmesi. Eşim CHP’li ve Alevi. Ben hep AK Parti’ye oy verdim. Şimdi ‘Artık CHP’ye verirsin değil mi?’ diyor. Babam da ‘Bu yaşananlar 12 Eylül’den beter, şimdi dinin itibarı zedeleniyor.’ diyor. Vallahi kafam karıştı. Kimi nasıl ayıracaklar? Umrumda değil sürmeleri, atmaları. Yaşadığım hayal kırıklığından büyük olmayacak etkisi.Memur Teoman 4: Dürüstsen, uyanık memur olmalısınGörev yaptığın birim önemli işlerin döndüğü bir yerse dürüst olarak çalışman çok zor. Arkanda seni koruyacak güçlü biri yoksa, durumun vahim. Hele de gözünün önünde hukuksuzluklar varsa ve sen ona dahil olmuyorsan, bunu üstlerine söylemek veya durdurmak değil, katılmıyorsan bile sıkıntıdasın demektir. İftiradan kurtulamazsın. Çalıştığım kurumda yönetici konumunda çalışan biri devletin zarara uğratılmasına göz yummadı. Ama öyle bir iftiraya maruz kaldı ki, sürülmesi veya işten atılması yanında mükâfat olur. Memur olarak bunlara tanık olduğunuzu düşünün. Etliye sütlüye karışmazsınız tabii ki. İş değil, itibar işin içine giriyor. Ancak hiçbir şeye karışmıyorum demekle de olmuyor, kendinizi koruma altına almalısınız. Mesela üstün, senden bir şeyi yapmanı istiyor, telefonla emrediyor. Belli ki hukuksuz veya uygunsuz. Yapman ve ortaya çıkması durumunda suç senin üzerine kalacak. Uyanık bir memur olmazsan yaparsın. Yazılı emir istiyorum dersen, o zaman gelmez. Memur Teoman’ın hikâyesi de böyle. Peki yazılı gönderirse emri ne yaparsın? O zaman evraka şerh düşersin. Kendini garanti altına alman gerekiyor. Dürüst ve hakkaniyetli memur olmanın bir başka versiyonu da suça bulaşmayan memur olmak. Bunun için arkanın sağlam olması gerekiyor. Bakın adalet sistemi gariban; normal vatandaşa var, torpilliye yok.

    0 0
  • 03/23/14--05:10: Kendimi izlerken utanıyorum
  • Mustafa Uğurlu, Fox TV’de ekrana gelen ‘Düşler ve Umutlar’ dizisinin kötüsü olarak yeniden karşımızda. İlk gençlik yıllarında aynaya bakıp homurdandığını söyleyen oyuncu, “Ülke yönetimine alıştık, görüntümüze mi alışmayacağız?” diyor. Usta oyuncunun ikizi gibi kendisine benzeyen ağabeyi Ahmet Uğurlu hakkında anlattığı tatlı hikâyeler var.Düşler ve Umutlar dizisiyle ekranlara döndünüz. Hikâyeyi sizden dinleyelim mi?Oliver Twist’ten uyarlama bir dizi. Yetimhaneye düşen bir çocuğun başından geçen hikâyeyi anlatıyor: Yusuf daha doğmadan babasız kalmıştır, annesi meçhul bir kaza sonucu ölür. Yerleştiği yurdun yöneticileri Hicran ve Cabir’in işkence ve dayaklarıyla büyür. Yusuf, acılara daha fazla katlanamayınca yurttan kaçar, kapkaççı çetesi Musa’nın eline düşer ve olaylar gelişir. Kurgusu çok sağlam. İnşallah sac ayakları bozulmadan devam eder. Kurgu mantığını biliyorsunuz, uzadıkça asıl hikâyeden uzaklaşılır. Umut ediyorum, yönetmenimiz Serdar Akar, yazarlarımız ve çok yetenekli oyuncu kadromuzla ana örgüyü kaybetmeden, yan olaylarda boğulmadan seyircide yeni bir tat bırakırız.Siz hikâyenin neresinde duruyorsunuz?Çete lideriyim. Kötü bir karakter. Hırsızlığı öğreten, koruyan, kollayan, kendine göre dünyası olan biri. Çaldığı şeyleri depolayan, ayakkabı fantezisi olan, öpüp koklayan bir adam. Filmdeki gibi işlenirse –ki ilk bölümden işleneceğine dair ipucu aldım- bambaşka bir yere doğru evriliyor.Yoğunluk nasıl?Çok yoğun değil. Böyle devam etmesini umut ediyorum. Dizi dünyasının gecesi gündüzü yok. Allah’tan Serdar Akar çok hızlı çalışıyor; gerekli planları çekiyor, çok tekrar yaptırmıyor. Sadece iki gün sete gidiyorum. Müthiş.Diğer beş gün ne yapıyorsunuz?Evden pek çıkmam. Kedim, köpeğim, eşim ufacık bir dünyamız var. Ara sıra Cihangir’e hava almaya çıkarız, o kadar. Çok televizyon izleyen biriyim. Politikaya burnumu sokar, tartışma programları, anlamsız cinayet programlarını izlerim. Terasım var; çiçek, böcek, toprakla uğraşıyorum. Moralimi bozan tek şey ülkenin durumu. Sevinçler, üzüntülerim herkesin yaşadığı gibi. Ülkemin geleceğiyle ilgili endişeler çok mutsuz ediyor. Gezi olayından sonra toplumsal korku örtüsünün atıldığını görüyorum, daha aydınlık günlere geleceğimizin sinyallerini verdi, o da beni umutlandırıyor.Yoğun gündem omuzlarınıza ne kadar yük bindiriyor?Kanımızı donduran olaylar yaşıyoruz. Gençlerin ölümü beni çok üzüyor. Dönüşüme ihtiyaç duyduğumuz bir dönem yaşıyoruz. Bunun sancıları olduğunu, kısa bir süre sonra düzlüğe çıkacağımızı düşünüyorum. Yönetenle, yönetilenler arasında düşünce farkı oluşmaya başladı. Çok farklı istekler dile getiriliyor. Bu da yönetenlerin karşılık veremediği bir çizgiye geldi. Muhakkak bir şeffaflaşma, demokrasi gelecek. Başka alternatif yok. Düzlüğe çıkmamızın, ferahlamamızın, toplumsal barışın sağlanması lazım. Eski dönemleri yaşamış biri olarak çözüm sürecinde başka bir çatışma dönemine girmek istemiyorum. Toplumsal barış sağlanmalı. En büyük isteğimiz sağduyu. Artık ipliği pazara çıkmışların hesap vereceği bir düzene ihtiyacımız var.Abiniz Ahmet Uğurlu, ‘Etrafında dünyanın döndüğü oyunculardan değilim. Ben de dünyayla beraber dönüyorum.’ diyor. Sizin için durum nasıl?Çok doğru söylemiş. Bence de oyunculuğu çok ciddiye alıyoruz. Sonuçta kansere çare bulmuyoruz, bilim adamı gibi dünyayı değiştirecek bir şeyler yapmıyoruz. Onlar çok daha ciddi, değerli. Sanat böyle. Yaşamı tümden değiştirecek gücü yok. Oyunculuk iç duygularımızı dışarı fırlatan araçtan fazla bir şey değil. Tabii ki disiplinli çalışılması gerekir. Ancak diğer mesleklerle kıyaslandığında bir cerrahtan ön planda olduğunu söyleyemeyiz.İyi gelir ve şöhretle başınızın döndüğü oluyor mu?Çok fazla popüler, iyi paralar kazanan biri değilim. Başımın döndüğü anları hiç hatırlamıyorum. Sanatın içinden gelip de diğer yaptığım işlerde çok mutlu olmayan insanlardanım. Hayatın içinde bir bireyim. Her şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Hayat, salt yaptığınız işin çerçevesinden ibaret olmasa gerek.Abiniz sizden iki buçuk yaş büyük ama herkes sizi ikiz zannediyor.Aynen. Biz çoğunluğa göre tek bir adam olarak tanınıyoruz. Abim benden çok önce tiyatroya başladı, yıllar önce meşhur oldu. Ben bölge tiyatrolarında uzun yıllar oynadım; Mustafa Altıoklar, Ağır Roman filmiyle beni Türkiye’ye tanıttı. Çok sonra çıktığım ve benzediğim için bizi tek adam olarak görmelerinden hiç rahatsızlık duymadım.Tuhaf tepkiler alıyorsunuzdur…Bazen arkadaşları gelir, hatrımı sorar. Tanımayıp soğuk davrandığım için bozulurlar. Ters enstantaneyi çok yaşadık. (Gülüyor) Geçenlerde sette, teknikteki arkadaşlar abimin filmlerini söyleyerek beni övdü. Gırgıra vurup geçiştiriyoruz. Bazen de benim oynadığım roller üzerinden abimi tebrik ederler. Artık çaktırmıyoruz, ‘ben o değilim’ muhabbetine girmiyoruz. Hafif gırgırımsı bir şey oluyor.Onun şöhretinin nimetlerinden faydalandığınız oldu mu?Yoo… Belki de bireysel, kendimce tanınmamın bir ezikliğini yaşamış olabilirim o yıllarda. Ben de aynı mesleği yapıyorum, niye beni tanımıyorlar? Ama gelip geçti.Lisede birbirinizin yerine sınava girdiğiniz oluyor muydu?Sonradan benzemeye başladık biz. Birbirimizin yerine sınava girme durumu olmadı o yüzden.Kıskançlık?Hiç kıskanmam. Onu her seyredişimde gözlerim yaşarır.Aynı sahneye çıktınız mı?Bir tiyatro oyununda oynadık. 1977-78 yılı… Zannediyorum Satıcının Ölümü (Arthur Miller) veya M. Cevdet Anday’ın Yarın Başka Koruda’sı. İsmini çıkaramadım.Başka kardeş var mı?Beş kardeşiz. İkimiz sanatın içindeyiz. Bir büyük abimiz var, Bursa’da tamirci. İki ablam var, ev kadını. Biriyle daha çok, biriyle daha az benziyoruz. (Gülüyor) Anne, babamız damgalarını vurmuş. Karakteristik burunlarımız var, ona bakınca bu aileden çıkmış dersiniz.Hayatta az ve öz görüneyimFarklı bir tipolojiyle sahip olmanın ne tür avantajları var?Farklılık kemik yapısıyla ilgili. Mesela çıkık kemiklilerin sinemada daha avantajlı olduğuna inanıyorum. Işık ve gölgenin belirginleştiği hatlarınız olmaya başlıyor. Yuvarlak hatlar belli bir dönem (çok yakışıklı oldukları) iş yapıyor, sonrası gelmiyor.Bahsini ettiğiniz görüşüne sahip kişiler ‘esas oğlan’ olamıyor.Eski Yeşilçam geleneği ortadan kalktı. Çok düzgün fizikli kadın ve erkeklerin oynadığı dönemden bağımsız sinemaya geçmeye başladık.İlk gençlik dönemlerinizde aynanın karşısına geçince sorgulamalar oluyor muydu?Özellikle şu burnun çıkmaya başladığı dönemdeki halimi hatırlıyorum. 13-14 yaşına kadar belirgin olmuyor, sonrasında kemik çıkıyor. Bu nereden çıktı, diyorsun ama alışıyorsun.Adınız hâlâ ilk filminiz Ağır Roman’la anılıyor...Bu durum beni utandırıyor biraz. Kaç yıl geçmiş aradan ama siz hâlâ milattan önce çekilen bir filmle anılıyorsunuz. Seyircinin ‘Bundan başka bir şey yapamadı.’ düşüncesi beni çok rahatsız eder. Şöyle bir gerçek de var: 20-30 film çeken ama bir-ikisiyle anılan aktörler çok dünyada.Ondan daha iyi performans sergilediğiniz ama bizim ıskaladığımız filminiz hangisidir?Valla çok bir şey yok. Zaten altı filmde oynadım. Baktığım zaman hikâyesi, yönetmen yorumuyla bu daha ön plana çıkıyor. Çamur filmi prodüksiyon olarak beklenen ilgiyi görmedi ama oradaki karakterim de (hiç konuşmayan bir adamdı) bana biraz daha naif geliyor.Kendinizi eliniz boğazınızda izleyenlerden misiniz?Utanırım. Hiç beğenmem ve hep kötü oynadığımı görürüm.Örnek aldığınız oyuncular kimler?O kadar çok ki. Geçtiğimiz gün Oscar’ı seyrettim. İnanılmaz bir atmosfer, inanç. Bir adamı başka filmde tanıyamıyorsun. Fiziksel boyutunun dışında bakışlarına kadar değiştiğini görüyorsun. Dünyada, Türkiye’de iyi aktörler var.Kimler?Şener Şen, Ahmet Uğurlu… O kadar çok ki. İsim gelmiyor aklıma. Gençlerden Kıvanç Tatlıtuğ çok iyi bir serüvenle başladı. Kenan İmirzalıoğlu iyi bir aşamada. Genç kızlardan da var.Küçük rolleri büyütmeyi sevenlerden misiniz? Yoksa…Genç arkadaşlar metni eline aldıklarında rollerinin uzunluğuna bakar, az olunca üzülür. Az ve öz yazılması benim hoşuma gidiyor. Belki de içine kapanıklığımdan kaynaklanan bir duygu. Çok olursa ‘hatalarım daha görünür olur’ endişesi var bilinçaltımda belki.Hayatta da az ve öz görüneyim düşüncesi var mı?Evet, yaşam tarzım da buna benziyor.

    0 0
  • 03/23/14--01:15: Müzikle empati kuruyorum
  • İngiltere’de yaşayan ve söylediği rebetiko şarkılarla ses getiren Çiğdem Aslan, Mortissa adını verdiği albümünü Türkiye’de de yayınladı. Sanatçı, başarısında yurtdışındaki dünya müziğine olan ilginin de etkili olduğunu söylüyor.Türkiye’deki müzikseverler henüz çok tanımasa da Çiğdem Aslan, son dönemde yurtdışında adından övgüyle söz ettiren bir sanatçı. Onun için Guardian gazetesinde “Eski bir müzik tarzını alıp bu çağa böyle taze ve ilgi çekici şekilde uyarlayan bir sanatçı kırk yılda bir çıkar. Britanya’da yılın en iyi keşiflerinden biri.” yorumu yapıldı. Türkçe ve Yunanca söylediği 1920’lerin ve 30’ların rebetiko şarkılarından oluşan Mortissa albümü, Amerika’da dinlenmesi gereken beş yabancı albümden biri olarak gösterildi. Aslen Sivaslıyım, doğma büyüme İstanbullu olan sanatçıyla geçtiğimiz günlerde İstanbul’da verdiği konser öncesinde buluşup müziği ve albümünü konuştuk.Müzikle nasıl tanıştınız?Bunu tam olarak bilmiyorum; çünkü müziğin içinde doğdum. Bilindiği gibi müzik, Alevi kültürünün bir parçasıdır. Dolayısıyla onun içinde doğdum ama yarı profesyonel olarak ilgilenmeye üniversite yıllarında başladım. Öğrenci kültür merkezinin müzik kulübünde Türkiye’nin etnik müziklerini yansıtan bir projemiz vardı. Rebetiko ve Seferad şarkıları söylemeye o zaman başladım.Pebetikoya ilginiz nasıl başladı?Rebetiko, ülkemizde zaman zaman unutulup yüz çevrilen, zaman zaman da geri dönülen bir müzik tarzı aslında. Üniversitedeki bir projeyle başladı. Aslında biraz tesadüfî oldu diyebilirim. O projede Rumca, Seferadca, Kürtçe ve Alevi deyişleri söyledim. Daha sonra Londra’ya gittiğimde rebetiko müziği orada popüler olduğu için devam ettim.Londra’ya neden gitmiştiniz?Amacım müzik okumak değildi. Üniversitede İngiliz dili ve edebiyatı okudum. Ablalarım orada yaşıyor, belki master yaparım diye gitmiştim. Sonrasında oradaki müzik ortamlarına girdim ve bir daha da çıkamadım. Her şey benim için güzel ilerledi. Bir kapı başka bir kapıyı açtı. Doğru yerde, doğru zamanda olunca işler çok çabuk gelişti.Londra’da bu müzik türüne ilgi nasıl?Dünya müziğine ilgi çok fazla. Pek çok üniversitede etnomüzikoloji bölümleri var. Bu bölümlerde eğitim veren ya da okuyan kişiler bu müzikleri icra da ediyor. İlginin olduğu yerde üretim ve paylaşım da çok oluyor. Birçok kültürden müzik icra eden müzisyenlerle bir araya gelmek çok kolay. Küçük kafelerden büyük salonlara kadar bu gelenek yapılıyor. Siz de ister istemez buna katılıp birçok insanla tanışıyorsunuz.Albüme gelecek olursak... Albümün repertuarını neye göre belirlediniz?Şarkıların birçoğu 1930’larda yapılmış. Mübadele döneminde Türkiye’den yurtdışına gitmiş bestecilerin buradan oraya götürdüklerine ışık tutmak istedim. Çünkü orada 1930’larda üretilmiş her şey biraz da Anadolu’yu taşıyor. Onlara saygı anlamında bir şey yapmak istedim. Albüm hem Türkiye’de hem de Londra’da öğrendiğim şarkılardan oluşuyor.Peki, bu şarkıların hikâyeleri mi, ses rengi mi cezp etti sizi?Hikâyelerinden önce müziğin kendisi yani tınılar çekti. Tabii ki hikâyelerden de bağımsız değilim. İçinde doğduğum müzik tarzından pek de uzak değil aslında. Türkiye’de yaşayan insanların dinlediği ve bildiği müziklere de uzak değil. Ortak yönleri çok fazla bizim müziğimizle.Albümünüz özellikle İngiltere’de büyük ses getirdi. Birçok ödül aldınız. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?Albümdeki şarkılar hem otantik hem batı kulağına yakın bir şekilde düzenlendi. Dolayısıyla onlara çok yabancı gelmedi. 11 yıldır Londra’da yaşıyorum. Son sekiz yıldır istikrarlı bir şekilde bu müziği icra ediyorum. İyi müzisyenlerle çalıştım. Haliyle hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi oluştu. Sesimizi farklı yerlere taşıdık. Albüm çıkınca da dikkat çekti ve beğenildi. Başarısı biraz da oradaki dünya müziğine ilgiyle bağlantılı.Yıllardır birçok müzisyen yurtdışına açılmaya çalışıyor. Ancak genelde etnik müzik yapanlar sesini duyurabiliyor…Biz nasıl bizden farklı olan yabancı müziğe ilgi gösteriyorsak, onlar da kendilerine farklı gelen müziklere ilgi gösteriyor, merak ediyor. Öncelikle oraya taşıdığınız müzik her şeyden önce merak uyandırmalı.Sizi ön plana çıkaran biraz da yorumunuz. Bilinen şarkıları sanki yeniymiş gibi hissettiriyor.Bu şarkıları çoğu zaman hikâyelerini bilmeden dinliyorum ama dinlediğim müzik bana bir hikâye anlatıyor zaten. O melodiden duyabiliyorum. Orada dil, din, ırk gibi bütün bariyerler kalkıyor aslında. Müzikle empati kurmaya çalışıyorum. Biraz kendimden, kendi hikâyemden ne katabilirim diye düşünüyorum elbette.Sadece rebetiko söylemiyorumŞarkıların hikâyelerinden sizi en çok hangisi etkiledi?Hiçbirini ayırt edemem. Her şarkı farklı zamanlarda girdi hayatıma. Ferece ilk rebetiko konserinde söylediğim bir şarkı. Harem’de kalmak istemeyen bir kadının hikâyesi. Bu benim empati kurabileceğim bir hikâye. Onu hissederek söylemeye çalışıyorum. Bir tiyatro oyunu gibi, kendimi o role sokuyorum.Popüler müziğin egemen olduğu Türkiye’de bu albümü yayınlamak risk değil mi?Bizim için bu albümü Türkiye’de yayınlamak daha zor. Çünkü buranın ürününü getirip tekrar buraya sunuyoruz. Tepkileri merak ediyorum. İki defa düşünerek hareket ediyoruz. Şu ana kadar çok güzel tepkiler aldık.Çiğdem Aslan sadece rebetiko mu söyleyecek peki?Hayır. Altı yıldır üyesi olduğum Balkan ve Klezmen müziği yapan bir grubum var. Oldukça başarılılar. Onlarla üçüncü albümü çıkardık. Bir de Tahir Palalı ile zaman zaman bir araya gelip Anadolu’dan türküler ve deyişler yaptığımız bir projemiz var. Çeşitli yerlerde konserler veriyoruz.Önümüzdeki süreçte neler yapmayı düşünüyorsunuz?Geleceğe dair çok büyük hayallerim yok. Sesimin yettiği yere kadar şarkı söylemeye devam edeceğim. Repertuarımı sürekli yenileyerek yürümek istiyorum.

    0 0

    Başbakan Erdoğan’ın Bursa mitinginde yaptığı “Twitter’ın kökünü kazıyacağız.” açıklamasından altı saat sonra Twitter’ı açanlar karşılarında bir uyarı buldu. Sanal dünyada yasakların sınırı nereye kadar gider, nerede biter sorusuna yanıt aradık.Arap Baharı sosyal medya üzerinden dünyayla buluştuğunda, bu etkiyi fark eden liderler Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’i, G-8 zirvesine davet etti. 27 yaşındaki Zuckerberg dünya liderlerine seslenirken, internetin basılı yayınlar gibi sansürden etkilenmeyeceğinin altını çiziyordu: “İnternetin hangi özelliklerini kontrol edip, hangi özelliklerini gözden kaçıracağınızı ince bir elekten geçiremezsiniz.”2009’daki bu konuşmadan beş yıl sonra internet ve sansür meselesini yakıcılıkla tartışan Türkiye, Twitter üzerinden benzer bir sorun yaşıyor. Kullanıcılar 20 Mart akşamı Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndan gelen “İstanbul Anadolu 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 3/2/14 tarih ve 2011/795 sayılı kararına istinaden Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından koruma tedbiri uygulanmaktadır.” yazısıyla karşılaştı.Türkiye’de 2000’li yılların başından itibaren yaygın şekilde kullanılan internet teknolojisinin bugüne kadar geçirdiği ilk internet sansürü tartışması bu değil ama kapsamı açısından en geniş olanı. TİB kararı şu gerekçeyle açıkladı: “İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişi, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması halinde yer sağlayıcısına başvurarak içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hakimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesi veya içeriğin yayından çıkarılmasını da isteyebilecek. Sulh ceza hakiminin kararını süresinde yerine getirmeyen sorumlu kişi, 500 günden bugüne kadar adli para cezası ile cezalandırılacak.”Yasağın ardından DNS ayarlarını değiştirerek internete giren yüz binlerce kullanıcı Twitter’ın kapatılmasını dünyanın gündemine taşıyınca asıl soru ortaya çıktı, bu yasak iletişim teknolojilerinin bu kadar yaygınlaştığı günümüzde ne kadar işlevsel?‘Daha güvensiz bir yola sevk edildik’Bilişim üzerine yayın yapan www.shiftdelete.net sitesinin kurucusu Hakkı Alkan, Twitter yasağını Türkiye’nin imajı açısından sorunlu buluyor: “Ayda 9 milyon kişinin girdiği bir sitenin yönetiminde olduğum için yurtdışından sürekli toplantılara çağrılıyorum. En yeni teknolojileri konuşmak üzere gittiğimiz toplantılarda ‘Türkiye’de develer var mı?’ sorusuna muhatap oluyorum çünkü insanlar internet yasaklarıyla bizim böyle bir ülke olduğumuz fikrine kapıldı.”Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey’in Türkiye’ye yaptığı çağrıya dikkat çeken Alkan, bu durumun bir ilk olduğunu söylüyor: “Twitter’ın kurucusu bizim hakkımızda bir tweet attı. İmajımız bu kadar yerlerde.”Alkan’ın “Peki şimdi ne olacak?” sorusuna cevabı bir başka tehlikenin de habercisi: “Twitter’a girmek için insanlara çözümler sunuyoruz. DNS’leri kullanın diyoruz, VPN diye bir başka çözüm üretiyoruz. İnsanlar VPN kullanıyor ama o nedir, güvenilir midir bilmiyor. Ben ‘banka hesabınız gider’ demiyor, daha tehlikeli bir şeyden söz ediyorum. Çok değerli bir data var, kişisel bilgi. Bütün verilerimiz oradan geçiyor, fişlenmiş oluyoruz. WhatsApp 19 milyar dolar ediyor çünkü insanların profil bilgilerine sahip. Neredesiniz, ne yapıyorsunuz, kaçta kalkarsınız, ne seversiniz oradan izlenebiliyor. Hiç bilmediğimiz yerlere gidiyor bu bilgiler. Yasak yürürlüğe girdi, VPN şirketlerinden ‘100 bin kişiye hesap açtık bunları dağıtabilir misiniz?’ diye mailler atıldı. İllegal bir yoldan daha illegal bir yola sevk söz konusu. Güvenlik sağlayalım derken çok daha ciddi sıkıntılar çıkarabilecek yeni bir mecraya itiyoruz.”Alkan, “İnterneti fişten çekemiyoruz, serverlar Türkiye’de değil.” diye ekliyor: “Facebook yasaklanmaz çünkü devletle yakın. Şu içerik zararlı denildiği zaman o içerik hızla kaldırılıyor, böylece yasaklanmasına imkân kalmıyor. Google da benzer bir politika izliyor. Şeffaflık raporu var, Google aramalarına devletten gelen talepleri ve verdikleri yanıtları paylaşıyorlar. Bir bürokrat cinsel görüntülerine ait aramaların kaldırılmasını istedi, kaldırmadık. Google ve YouTube ticari profilinde Türkiye çok önemli değil. O yüzden ayak direyebiliyor.”‘Zaten bir sansür var’Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Saka, Türkiye’nin bu konudaki sicilini anlatırken, sansürün daha evvelden de internette uygulandığına değiniyor: “Türkiye, medya düşmanı bir ülke. Medyanın bir türü olan internetin de serbest kalması beklenemezdi. Olsa olsa uluslararası kamuoyunun baskısı yüzünden erteleniyordu. Öyle bir çaresizlik hali var ki, bu noktaya geldik. İnternet üzerindeki baskı da yeni bir şey değil. 40 binin üzerinde engelli site var, merkezi filtre var, o da zaten bir sansür. Bu son hamle gibi.”Saka’ya göre bunun tek faydası internet kültürünün yayılması: “Akıntıya karşı mücadele bu. Yeni medya, eski medya gibi kontrol edilecek bir şey değil. Bu sebeple internetin fişinin kesilmesi gerekiyor, hatta o da yetmez ancak elektrik kesilirse... Herhalde engelleme yapamadığı için kullanımı kriminalize edebilir. Şimdi doğrudan suç sayılmıyor ama bir gecede kanun çıkarıp bunu da suç gösterebilirler, korku eşiği bayağı aşıldı.”Eskiden de denendiİdefix’in kurucularından Metin Solmaz, Türkiye’de internet konusundaki sansür uygulamalarının yeni olmadığını hatırlatıyor:“Devlet zannedildiği kadar akıllı ve pratik zekâlı bir mekanizma değil. Tam tersine kendini tehlikede hissettiğinde anlık çözümlere saldıran ürkek kediler gibi. Niyeti iyi de olsa fark etmiyor. Orman yangınlarını önlemek için ormana girişi yasaklayacak kadar yaratıcı çünkü. Daha önce de olası bütün sayfaların haftada bir yazıcı çıkışını istemişti İnternet Servis Sağlayıcı’lardan. Bu, her bir arama sonucunun bir sayfa olduğunu düşünürseniz, haftada bir, neredeyse sonsuz sayıda kâğıt çıkışı almak demekti. Olmadı tabii.”Solmaz, şimdiki durumun da benzer olduğu fikrinde: “İnternet’te devlet için sonsuz kontrol olanağı vardır. Ama devletin suç olarak tanımladığı şey kitlelere yayılmışsa devlet çaresizdir. Hangi birini neyle kontrol edeceksin? Hepsini biliyor olsan ne yapabilirsin? Bir kişi Başbakan’a hakaret ediyorsa alırsın içeri, örnek teşkil etsin diye de teşhir edersin. Bunu on binlerce insan, hem de adıyla soyadıyla yapınca artık başbakana hakaret eden insan tutuklayarak engellenebilir bir durum olmaktan çıkmıştır. İşte devletin zaten böyle zamanlarda kafası karışır. Şimdi de kafası karıştı ve gitti alelacele Twitter’ı kapattı. Halbuki yayılan o videoları engellemek için elektrikler dahil pek çok şeyi kapatmaları gerekir. Bugün yapılacak en saçma şey Twitter’ı kapatmaktı ve devlet yapılacak en saçma şeyi buldu.”Dünyada manzara nasıl?Dünyadaki örneklere bakınca Twitter dışında YouTube ve Facebook’un da yasak olduğu Çin’de 500 milyon Çinli internet kullanmaya devam ediyor. Kuzey Kore’de Facebook, Twitter, YouTube yasak. İnternet hızı düşük olduğu için siteleri illegal kullanabilenlerin sayısı da çok sınırlı. İran’da Facebook ve Twitter kullanıma kapatıldıktan sonra kullanıcıların yoğun talebi ve illegal kullanımı sayesinde yeniden açıldı. Muhalif hareketlerin dünyada Twitter üzerinden duyulması bu süreçte yaygınlaştı.Ne yapılabilir?Bilişim üzerine yayın yapan www.shiftdelete.net sitesinin kurucusu Hakkı Alkan, kullanıcıların yasaklanan sitelere girmesi için iki yol olduğunu anlatıyor. Biri DNS ayarlarını değiştirmek, diğeri de VPN. VPN teknolojisi devlete ait kurumlarda da kullanıldığı için tüm dünyada etkin bir sistem. Yasaklanması söz konusu değil, böyle bir durum ekonominin çökmesi, sistemin kilitlenmesi, bankaların çalışamaması anlamına geliyor. DNS ayarlarını değiştirmek geçici bir çözüm, yakında bazı sitelerin paralı olması ihtimal dahilinde. Paralı olmayan siteler de devlet eliyle kapatılabiliyor. VPN kesin çözüm olsa da kullanıcı bilgilerini fişlediği için riskli.

    0 0

    Dindar kimlikleri ön planda olan siyasiler yolsuzlukla itham ediliyor. Üstelik rüşvete dair yaptıkları konuşmalarda ‘Selâmün aleyküm, inşallah, hayırlı günler, Allah razı olsun’ diyor, seçmenin gözüne girmek için her cuma bir ayet ‘salladığını’ söylüyor! Yaşanan bu süreç, Türkiye’de ve belki de dünyada siyaset-din ilişkisini nasıl etkileyecek? Siyasetçinin dindar kimliği, namaz kılması, başörtülü olması, İslami terminolojiyle konuşması, seçmen için hâlâ geçer akçe olacak mı?İktidardaki Müslüman demokrat partinin yolsuzlukla anılması kadar, dinî bir cemaati kendine düşman olarak seçmesi, onun ticari kuruluşlarına hukuku ve teamülleri altüst ederek operasyon yapması halkta şaşkınlığa sebep oldu. Neler oluyor? Hani dindarlar yolsuzluk yapmazdı? Hani dindarsa güvenilirdi? Nedir bu kasetler? Cevap bekleyen sorular çok. Hayret edilecek şeyler de... Dindar kimliği öne çıkan siyasî partinin eski bakanlarının rüşvet alması kadar, rüşvete dair yaptıkları konuşmalarda ‘selamün aleyküm, inşallah, hayırlı günler, Allah razı olsun’ demeleri mesela. Dinî terminolojiyi kullanarak rüşvet almak, adam kayırmak, haksızlık yapmak da nedir? En son örnek, bu bakanlardan birinin her cuma bir ayet paylaştığını, alaycı üslupla gazeteci arkadaşına anlatması oldu. Bakara-makara muhabbeti! İşte bu sebeple AK Parti seçmeni olsun olmasın toplumun genelinde büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı var.AK Parti iktidara çok geniş bir tabanın desteğini alarak çıktı. Bunun en büyük sebebi yolsuzlukların ve postmodern bir darbenin ardından umut verici söylemlerle yola çıkmış olmalarıydı. Ancak şimdilerde kendisini kapatmak isteyen, darbe girişiminde bulunan vesayetle flört ediyor, suçu kesinleşmiş katilleri cezaevlerinden çıkartıyor. Üstelik “Tahliye olanların hiçbiri teşekkür etmedi.” diye sitemde bulunuyorlar. Hâlbuki partinin geniş tabanlarca desteklenmesinin bir sebebi de bu vesayetle giriştiği mücadeleydi.‘Dindar güvenilirdir’ anlayışı yara aldı Yaşanan süreç Türkiye’de ve belki de dünyada siyaset-din ilişkisini, seçmen davranışlarını ve ideoloji yapılarını nasıl etkiler? Değiştirir mi? Siyasetçinin dindar kimliği (namaz kılması, başörtülü olması, İslamî terminolojiyle konuşması) seçmeni etkileyecek mi?Dr. Erkan Toğuşlu, dindar kesimin yıllardır destek verdiği partinin yolsuzluklarla alakalı sorulara makul ve ikna edici cevaplar verememiş olmasının seçimlere doğrudan yansıyacağını söylüyor. Toğuşlu, bu süreçte en çok dindar imajı ve ahlâkın yara aldığı görüşünde. Ahlâkî çıkmazın farkına varmadığı sürece bu partiye kimlik üzerinden oy veren dindar muhafazakâr kesimin partiden kopuşunun zor olacağını da vurguluyor.Araştırmacı yazar Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Din adına hareket eden görüntüsü taşıyanların dinî argümanlar da kullanarak yaptığı yanlışlıklar, o toplumda dindara ve en önemlisi dine olan inancı, saygıyı ve güveni sarsar.” diyor. Gergerlioğlu’na göre dinî terimlerin ağızlarda değer kaybetmesi siyaset-din ilişkilerinde dine tahsis edilmiş olan saygınlığı yıpratır ve bu sarsıcı travma seçmenin de tercihlerinde değerlere verilen öneme yıkıcı etki yapar.Fütürist Ufuk Tarhan ise, dindar eşittir güvenilir algısının olumsuz etkilendiğini söylüyor: “Dindar güvenilirdir algısı üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışanlar derin yara aldı. Ancak hiç azımsanmayacak sayıda insan ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diye gerçek kırgınlık ve hayal kırıklıklarını gizlemeye çalışıyor. Önceden samimiyetle bu denkleme inanan kitlenin, açık açık itiraf etmese ve henüz taraf değiştirmeseler de vicdanen çok rahatsız oldukları, kandırılmış hissettikleri aşikâr. Dindar kimliği öne çıkmış siyasilere oy verenlerle sohbet ettiğimizde sıklıkla ‘Hakikaten utanç verici. Binde biri doğru olsa bile çok kötü. Ancak ne yapalım, başka gidecek doğru dürüst parti, takip edecek lider mi var? Başkalarını da gördük. Herkes yapıyor. Bunlar hiç değilse çalıştı, hizmet ettiler. Al birini vur ötekine’ tarzında dürtülerle ‘kötünün iyisini’ seçmek psikolojisine sahip olduklarını gözlemliyorum. İş dünyası ise ‘ağzımı açıp, anti bir şey söyler, yaparsam başıma, işime bir şey yaparlar korkusu’ ile kitlenmiş durumda. Önceden hiç de aynı değerleri paylaşmadıkları halde, ekonomideki parıltılı gidişin mimarı olarak gördükleri için dindar kesim oy verenlerde de derin bir ‘ne halt ettim?’ pişmanlığı fark ediliyor.” Geçen hafta Zaman Pazar’da yayımlanan röportajında 28 Şubat sürecinin Türkiye Müslümanları açısından ciddi bir sınanma olduğunu söyleyen Hüda Kaya da bugün dindarlara dair algının değiştiğine vurgu yapmıştı; “Önceden dindar olmadıkları halde dindarlara saygı duyan kişiler vardı. Şimdi öyle tepkilerle karşılaşıyoruz ki, Allah korkusu olan bir insan nasıl bu kadar büyük zulümler yapabilir. Nasıl bu kadar hırsızlık, haksızlık yapabilir?”Dünyada din referanslı siyasete kuşku artabilirGazeteci-yazar Abdülhamit Bilici’ye göre, görünüşte de olsa kullanılan İslamî söylemin, hırsızlığı, rüşveti, hukuksuzluğu önleyememesi, aksine aşırı otoriter bir rejime kapıyı aralaması, Türkiye ve bütün İslam dünyasında din referanslı siyasete kuşkuyu artıracağı kesin. Bilici, bu tedirginliğin şimdiye kadar dıştan zorla dayatılan din düşmanı laiklik yerine, demokrat bir laiklik anlayışını ilk kez toplumca da çere olarak görülmesine sebep olacağı kanısında.Laiklik kelimesini zikredince, Toğuşlu’nun sürecin dindar kimlik üzerine yaptığı olumsuz etkiyi açıklarken kullandığı bir örneğe değinmeden geçmek olmaz. Muhafazakâr çevreler yakın tarihini, ilk dönem laik cumhuriyetçi aydınların, tezli romanlar ve filmlerle zihinlere kazıdığı ‘düzenbaz, hilekâr dindar/imam tiplemesi imajını temizlemekle geçirdi. AK Parti, iktidara çıktığında ise dindar insan kurtuluş çaresi olarak görülüyordu artık. Ama bugün? Toğuşlu bunları anlatıp ekliyor: “Cumhuriyet’in mabetleri olan okullarda büyüyen benim neslim, önceki nesil, hep bu hikâye ve filmlerle büyüyüp, bilinçaltını da imam-öğretmen çatışması doldurdu. Cumhuriyet’in kurmacası, Kemalizm’in dindar tiplemesi diye yıllardır eleştirdiğimiz tezli romanların tiplerini, maalesef karşı karşıya olduğumuz her geçen gün büyüyen yolsuzluk haklı çıkartır nitelikte. Yolsuzluğu normalleştiren fetvaları da işin içine katarsanız ne demek istediğim daha da netleşecektir. Bu süreç içinde en çok yara alan, dindar imajı ve ahlakı oldu. Bir önceki neslin yaşamış olduğu Cumhuriyet’in ideolojik pompalamasına bugünkü realiteler dindarların eliyle bizzat eklenmiş oldu. Dindar tiplemesi hakkındaki kurgusal Cumhuriyet ideolojisiyle alakalı eleştirel tavır sergilemek mümkünken, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler karşısında bir on yıl sonrasının vereceği tepkiyi gözlemlemek zorunda kalacağız.” Toğuşlu, yaşanan sürecin din-siyaset ilişkisini iki şekilde etkileyeceğini düşünüyor. Birinci kesimin daha da militanlaşacağını, dini alet eden bir siyasallık tasavvurunun oluşacağını belirtiyor. Dinin siyasete kurban edilmesi olarak da tanımlanabilir bu durum. İkinci kesim içinse siyasetin son derece seküler bir iş olduğu ortaya çıkmış olacak, aslında hiç de kutsanmaması gereken, sıradan her vatandaşın işinin bir parçası olduğu gerçeği görülecek. Toğuşlu, kutsallıktan arındırılmış bir siyasetten söz ediyor ve “Dinin tamamen siyasetten kopuşu olarak değil de, daha çok dindarın siyaset algısı ve yapma şekli değişecektir.” diyor.Yeni nesil seçmen daha özgür ve doğru karar verebilirBelki de en çarpıcı soru yeni nesil seçmen için sorulabilir. 12 Eylül, 28 Şubat sürecini bilen ama bu dönemlerdeki baskıları birebir yaşamayan, ekonomik sıkıntı çekmeden büyüyen genç dindar/muhafazakâr/sağ seçmenin bugün tanık oldukları çekişmeden sonra din-siyaset ilişkisine bakışı nasıl olur? Onların üzerinde ‘eski ideolojiler ve korkular’ın etkisi söz konusu mudur?Ömer Faruk Gergerlioğlu bu soruya şöyle cevap veriyor: “Eski baskıları yaşamayan yeni nesil seçmen aslında daha özgür ve doğru karar verebilir. Muhafazakâr bir anlayışla yaşadığı eski sıkıntıların tekrar geri gelmemesi için her türlü yanlışlığı görmezden gelme eğilimindeki eski nesil dindar seçmenin tersine daha adil ve hakkaniyetli kararlar verebilirler. Yeni nesil seçmen şablonik korkulara kapılmadan herkesin hakkını ve özgürlüklerini önceleyen bir yöneliş içinde olarak daha doğru bir yerde durabilir.”Nesiller değişiyor, başörtüsü sorunu değişmiyorDindar gençlerin siyaseti dinî veriler üzerinden değil de, daha çok toplumsal karşılığı olan projeler-hizmetler-programlar üzerinden değerlendireceğini söyleyen Toğuşlu, sıra dışı bir yorum yapıyor: “Eğer ki bu süreçte, sol toplumu daha kucaklayıcı bir çizgide siyaset yapar, başörtülü-dindar insanlara sahip çıkarsa siyasetteki dindar oyların yönelişi çok farklı olacaktır. Dindar gençler, yeni nesil korkulardan uzak bir hayat istiyor. 12 Eylül ya da 28 Şubat’ı yaşamamış olmamaları bu korkuyu yok etmiyor, başörtüsü tipik bir örnek. Çok yeni bir sorun, hemen herkesin bir hikâyesi var, dolayısıyla AKP sonrası ne olur sorusu zihinleri meşgul ediyor; ancak siyasetin ayrımcı çizgileriyle de boğuşmak istemeyen dindar bir nesil var. Geçmişin sağ-sol, Sünni-Alevi, dindar-seküler muhayyilesinin getirmiş olduğu çatışmacı hayatı da yaşamak istemiyorlar. Geçmişin politik dilinden sıkılmış bir nesil. AKP ise tipik bir sağ partisi olarak geçmişin ayrımcı çizgilerini yine Gezi, yolsuzluk gibi dosyalarla getirmek istiyor, ancak genç seçmenin özellikle eğitim seviyesi yükseldikçe bu dilden rahatsız olduğunu gözlemliyorum.”Sivil İslamî hareketlere ilgi artabilirAbdülhamit Bilici (Cihan Haber Ajansı Genel Yayın Müdürü): Türkiye’de yaşananların ve Ortadoğu’daki din, mezhep temelli kavgaların, din temelli siyaset anlayışına büyük darbe vuracağı kesin. Görünüşte de olsa kullanılan İslamî söylemin; hırsızlığı, rüşveti, hukuksuzluğu önleyememesi, aksine aşırı otoriter bir rejime kapıyı aralaması, Türkiye ve bütün İslam dünyasında din referanslı siyasete kuşkuyu artıracağı kesin. Şimdiye kadar dıştan zorla dayatılan din düşmanı laiklik yerine demokrat bir laiklik anlayışı ilk kez toplumca da çare olarak görülecektir. Körfez ülkeleri ve Mısır’da İslamcı siyasete duyulan tepki, şimdiden oldukça ileri boyutta. 28 Şubat bazı İslamcıları demokrasi ve evrensel değerlerle barıştırmıştı. Yaşananlar, Türkiye’de olduğu gibi Ortadoğu’da da bu barış ve dönüşümün samimiyeti hakkında soru işaretlerine yol açtı. Çoğulculuğu korumak, demokrasi, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü gibi değerlere yönelim artacak. İslamî kimliğin, yolsuzluğu önlemeye yetmemesi, farklı kesimlerin özgürlüklerini garantiye almaması, dinî referanslı siyasete darbe vuracak. Belki sivil İslamî hareketlere ilgiyi artıracak.İslamcılar güçlü olmayı mı tercih edecek, haktan yana olmayı mı?Ömer Faruk Gergerlioğlu (Araştırmacı-yazar): İslamcılık ve İslamcılar önemli bir imtihandan geçiyor. Güçlü olmayı mı tercih edecekler yoksa haktan, adaletten yana ilkeli bir tavrı korumaya mı çalışacaklar? Bu sorunun cevabı sanırım şu anda kolay değil. Çünkü iktidarın cazibesini yaşadıktan sonra zor olan ilkeli, hakkaniyetli bir tavrı tercih etmek zor. Yolsuzluk soruşturmaları ve İslamî camiada bunun çok fazla önemsenmemesini tehlikeli buluyorum. Dindarlık denince herkesin bilinçaltında ilk aklına gelen sıfat güvenilirliktir. Bunun zedelenmesi din adına son derece tehlikeli. Dinî kimliğiyle tanınan yöneticilerin sırf iktidarını devam ettirebilme amacını ön planda tutmaları, onlara gönül veren dindar camianın da ahlakını bozacaktır. Bu yöneliş, dinî, dünyevî bir iktidar hırsı arzusuna kurban edecek bir anlayış maalesef.Adalet üzerinden ahlâk tekrar tanımlanmalıDr. Erkan Toğuşlu (Leuven Üniversitesi Antropoloji Bölümü): Muhafazakâr kesimin en hassas olduğu konu aslında ahlâkilik üzerine, ancak son yaşananlar gösterdi ki muhafazakâr dindar kesimin ahlâk konusunda bedeni aşan bir yorumları yok. Dindarların yıllardır açıktan açığa tartışmadığı, normalleştirdiği ve içselleştirdiği bir durum var. Haksız kazanç, rüşvet ve yolsuzluk bu ahlakî çöküntünün dışavurumları. Adalet üzerinden ahlâkın tekrar tanımlanmasının bu sürecin en faydalı sonucu olacağını düşünüyorum, eğer ki makul bir tartışma zemininde konuşabilirsek. Her kriz aynı zamanda önemli bir sürecin yaşanması için bir şans ve fırsattır, dindarların bu kriz süreçlerini nasıl kullanacağına bağlı. Eğer ki sağlıklı bir zeminde konuyu tartışma imkânımız olursa muhtemelen siyaseten de adalet-özgürlük konusunda yeni siyasî bir duruşun çıkabileceğini düşünüyorum, ancak bu konuda şimdiki muhafazakârlardan da çok beklentim yok.

    0 0

    Kongo Cumhuriyeti'ndeki Virunga Milli Parkı içerisinde yer alan Nyiragongo Yanardağı, diğerlerinden farklı özellikleriyle dünyanın en tehlikeli yanardağlarından biri.Bölgede yaklaşık 1 milyon kişi bu hemen yanıbaşlarında duman tüten yanardağın eteklerinde tehlikeye aldırış etmeden hayatlarını sürdürüyor.Deniz seviyesinden 3 bin 470 metre yükseklikteki dağdaki kraterin çapı yaklaşık 2 kilometre.Kraterin zirvesinden yaklaşık 400 aşağısında 200 metrelik lav gölü dev bir kazan gibi sürekli kaynamaya devam ediyor.Bu gölün uydudan da net bir şekilde görüldüğünü belirten araştırmacılar, yaklaşık 8 milyon metreküplük lav hacmine sahip olduğunu ifade ediyorlar.1882 yılından bu yana, en az 34 kez lav püskürten Nyiragongo’nun lavları alkali açısından zengin olan melilit nefelinit isimli volkanik kayalardan oluşmuştur.Bu lavların sıradışı bir akışkanlığa sahip olmasında kimyasal yapısı rol oynuyor.Normalde birçok volkanın sahip olduğu lavlar daha yavaş akıp insan yaşamı için nadiren tehlike oluştururken, Nyiragongo’nun lav akışı aşırı derecede düşük silis içeriği nedeniyle saatte 100 kilometreye ulaşabiliyor.Bilim adamları diğer yanardağlardan farklı olarak Nyiragongo'daki lavların doğrudan magma tabakasıyla irtibatlı olduğunu düşünüyorlar.En son 17 Ocak 2002 tarihindeki patlayan ve Nyiragongo Yanardağı, yaklaşık 3 kilometre yüksekliğe ulaşan lavlar ile 147 kişinin ölümüne ve binlerce insanın evsiz kalmasına yol açtı.

    0 0

    Yaşı kemale ermiş bir oyuncunun hikâyesini anlatan Meddah, bu hafta gösterimde. Yetmişe yakın oyunda rol alan, Devlet Tiyatrosu'nda onlarca oyunlar sahneye koyan Münir Caner (69), erken yaşta sinemaya geçmenin sevincini yaşıyor.Meddah, bir dönem şaşaalı bir hayat sürüp el üstünde tutulan, yaşlanınca yalnızlaşan, değer görmeyen bir oyuncunun hikâyesini anlatıyor: “Aziz, şöhretin zirvesindeyken ailesine sırt çevirmiş oyunculardan biridir. Emeklilik döneminde AVM'lerde gösteri yapıp zar zor otel ücretini kazanır. Sağlığının elden gitmeye başladığını fark edince uzun süredir vicdan azabını çektiği bir hatayı düzeltmek ister. Anadolu turnesine çıkan bir kumpanyaya dâhil olur ve yaptığı yanlışı düzeltmek için sonu belli bir yolculuğa çıkar.” Batur Emin Akyel'in yönettiği filmin başrolünde Münir Canar var. Filmi izlerken ister istemez, ‘Uzun yıllardır gözlerden ırak bir hayat süren Canar'ın gerçek hikâyesi mi perdeye yansıtıldı?' sorusu zihinlerde beliriyor. Çünkü Canar da Aziz gibi değeri pek bilinmeyen, uzun yıllardır inzivaya çekilmiş, Meddah gibi kendini geleneksel tiyatroya adamış oyunculardan biri. Canar, doğma büyüme Ankaralı. Babası Ankara Devlet Konservatuvarı'nın ilk mezunlarından, kendisi Carl Ebert'ten eğitim alan son kuşak oyunculardan. Yıllardır Ankara başta olmak üzere Devlet Tiyatroları'nın birçok sahnesinde oyunlar oynuyor, yönetiyor. Yetmişe yakın oyunda ismi, oyuncu-yönetmen olarak geçiyor. Bugüne kadar ortaoyunu biçimiyle kaleme aldığı üç oyun var:“Fotoğrafçı oyununu bugün kimse izlemez, onun için güncel hikâyeleri anlatan oyunlar yazdım: Geçmiş Zaman Olur ki, Bir Mahalle ki, Öyle Bir Akıl ki. Biz de konu bolluğundan çok ne var ki. İsviçre'de 34 yılda olacak şey, bizde 22 dakikada oluyor. Olay bolluğu çok fazla olduğu için hiç zorlanmadım.” Dümbüllü'yle her şey değişti Canar'ın geleneksel tiyatroya merakı lise yıllarına dayanıyor. Yıl 1959. Yer: Ankara Gençlik Parkı. Mahallelinin sarma dolma yiyip semaverden çaylarını içtiği günlerden birinde Canar ile babası parkın yolunu tutar. O gün de büyük usta İsmail Dümbüllü ortaoyunu oynamak için parka gelmiştir. Baba-oğul oyunu izlemeye gider, beklenen buluşma gerçekleşir. Çocukluğundan bu yana baba mesleği vesilesiyle onlarca klasik izleyen oğul, ortaoyununa anlam veremez, farklı duygulara kapılır: “İzlediğim renkli, enerjisi yüksek oyun bana çok samimi geldi. Babam o gün geleneksel tiyatroyla ilgili birçok şey anlattı. Sonrasında Hayali Küçük Ali'nin Cebeci'deki Karagöz gösterilerini izlemeye gittim. Sesini kasetlere aldım, dinleyerek ezberledim. Konservatuvarda okurken geleneksel tiyatro ile ilgili araştırmalara devam ettim. Tiplerin Batı tarzı oyunlarda kullanılacağını düşünüp denemeler yaptık, büyük beğeni topladık. Okul bittiğinde Musahipzade Celal'in Yedekçi piyesinden Kastamonulu tipi oynuyordum. Onu bahane ederek de Küçük Ali'nin evine gidip konuştum. Dinlediklerim, okuduklarım üzerinden hâlâ ortaoyunu anlamaya çalışıyorum.” Sokaktan geçen Karagöz oynatıyor Canar, her önüne gelenin ortaoyunu oynamasından, perde kurup Karagöz oynamasından şikâyetçi. Nitelikten yoksun bu oyunlarla seyircinin gelenekten soğutulduğunu düşünüyor. Ona göre bu geleneksel tiyatro iş bilmezlerin elinden alınmazsa seyirci hepten kaçar: “Gençleri bırakın, eskiler bile gelenekselden bihaber. Ramazan'dan Ramazan'a birileri ortaya çıkıyor, ortaoyunu, Karagöz diye saçma sapan gösteriler yapıyor. Feshane'deki gösterileri izliyorum. Allahhh, bu insanlara ortaoyunu nasıl sevdireceğiz. Onları gören bir daha izlemez. Sokaktan geçen biri tasvirleri alsa çıkıp oynatabiliyor. Kimse ne yapıyorsun, demiyor. Böyle olmamalı. Eskiden usta çırak ilişkisi vardı, şimdi okula ihtiyacımız var. En büyük eksiklik eğitim.” Ortaoyununa ağırlık verdim Kendi de anlattığı gibi ömrü ortaoyunu algılayıp bugüne taşımaya çalışmakla geçmiş Canar'ın. Karagöz'ü seslendirse de oynatmıyor, meddahı bilse de sahneye çıkmıyor. Neden perde kurmuyor, sahneye çıkmıyorsunuz sorusunu gülümseyerek cevap veriyor: “Ortam olmadı. Ben ortaoyunu ağırlık verdim. Öbürlerini araştırdım, öğrenmeye çalıştım. Ne, nereden geliyor, ne ifade ediyor ona bakıyorum. Sanatta tam öğrendim demek çok yanlış. O süreç devam ediyor. Yaşamımız boyunca en iyi yere gelmeye çalışacaksınız. Gelinir mi? Gelen olmamış. Ama oraya gelmeye çalışacaksınız. Bu iş böyle. Bunlar, yeteneklerim çerçevesinde oyunculuğum, yeteneklerim için çok büyük kazanç.” Keşke iki ihtiyarın aşkı anlatılsa Meddah, Canar'ın irili ufaklı rollerle sinema ve dizilerde oynadı. Meddah, ilk uzun metrajlı filmi. Yaşından fazla oyunda rol alan oyuncu, 69 yaşında ilk başrolü için ‘biraz erken oldu' diyor. Bunda Ankara'da yaşamasının payı büyük olsa gerek. Malum sektörün merkezi İstanbul. Gözden ırak olan da gönülden ırak oluyor ama o yine de halinden memnun: “İstanbul'da yaşayamam, burası bana göre değil. Ankara güzel, huzurlu…” Canar, hikâyelerin birbirine benzerliğinden şikâyetçi bir de. Her dizi, filmin bir aşk sarmalıyla ilerlemesini şöyle yorumluyor: “Halk gençlerin aşklarını anlatan hikâyelere alıştırıldığı için diğerleri talep görüyor. Başka bir şey yok mu? İki ihtiyarın aşkı da ilginç olabilir. Ama kimse yazmaz, çekilse de izlenmez. Bu bakış açısı değişmeli.” Canar'ın hayata dair anlattığı farklı ayrıntılar da var: Mazbut bir hayatım var. Kıskançlık huyum yok, yapılan güzel bir şeyi takdir ederim. Bilmediğim, kusur ettiğim insanlar olabilir ama kimseye çelme takmadım. Kendi halimde yaşıyorum. Basit, sıradan bir adamım. Tiyatroma gidiyor, eve dönüyorum. 1980'de evlendim. Allah'a şükür çok mutlu bir evlilik oldu. İki kızımız var; onlar akıllı çıktı, oyunculuğa bulaşmadı. Medar-ı iftiharım 7 bin 500 kitaplık bir kütüphanem var, içine daldım mı dünyayı unuturum. Anılarımda yaşayan biri değilim. Kim o öyle yapıyorum diyorsa yalan söylüyor. Yaptığın işten de etkilenmezsin. Deliyi oynuyorsam, deli gibi mi dolaşacağım ortalıkta. Oyundan gelince bir yorgunluk olur; uzanır, dinlenirsin o da geçer. Oyunculukta diğer meslekler gibi, pek farkı yok. Gök kubbede bir hoş seda bırakabilirsek yarın hatırlanırız. Bir yazar, bestekâr, ressam yaşar ama oyuncu hiçbir zaman yaşamaz. Damga vurmuş oyuncuları ülküleri sahip çıkarsa, adına kitaplar basar, filmler çekerse unutulmaz. Bizde öyle bir şey yok. Ülkem adına bu acı verici.

    0 0
  • 03/29/14--17:00: Aslanlara da ötanazi
  • Gönüllü ölüm nam-ı diğer ötanazi, sadece insanlara uygulanmıyor. Danimarka’da geçen ay sağlıklı bir zürafayı yer yokluğundan öldürüp aslanlara attığı için büyük tepki toplayan hayvanat bahçesi bu uygulamanın müdavimlerinden.Hayvanat bahçesinden yapılan açıklamada yetişkin bir erkek aslana yer açılması için aynı aileden olan dört aslana ötanazi uygulandığı söylendi. Yetkililer, dişi ve eşi ile iki yavrularının öldürülme nedenleri hakkında “Aslanlar doğaları gereği çok gururlu. Öldürdüğümüz aslanlar da çok yaşlı oldukları için yeni gelen aslan ile baş edemeyecekti.” diyerek ne denli düşünceli(!) olduklarını da ortaya koydu.Başbakandan temizMilletçe kendimizi online alışverişe fazlasıyla kaptırdık. Lakin bu çılgınlıkta yalnız değilmişiz. İtalyanlar da izimizden gidiyor. İtalya Başbakanı Matteo Renzi, ekonomik olarak zor günler geçiren ülkesini dar boğazdan kurtarmak için iddialı harcama kesintileri yapmaya hazırlanıyor şu sıra. Bunun için de ne var ne yok satışa çıkarmış durumda. Aralarında bakanların makam araçlarının da bulunduğu, devlete ait 59 bin araçtan 171’i eBay adlı internet sitesi üzerinden açık artırmaya çıkarılacak. İlan sitesine ‘Başbakandan temiz satılık araç’ yazar mı orasını göreceğiz.Öldürmeyen Allah…Öldürmeyen Allah öldürmüyor, sözü bu kez çok uzaklarda Çin’de hayat buldu. Doğum sancısı sebebiyle hastaneye gitmek için yola çıkan Mao ve Wang Zhau çifti, motosikletiyle kaza yaptı. Hamile anneyi taşıyan motosiklete kamyonun çarpması sonucu 40 yaşındaki anne feci şekilde hayatını kaybetti. Ancak hikâye bu kadarla bitmedi. Çarpmanın etkisiyle bebeği sert bir şekilde iten anne, kaza anında doğum yaptı. Olay yerine gelen inceleme ekipleri, bebeği annesinin cesedinden üç metre uzakta buldu. Annenin rahminden ayrılan bebek, kazada savrularak kurtulmuş oldu.

    0 0
  • 03/29/14--17:34: Herkes bizi kardeş sanıyor
  • Sinan Bengier ile Ayberk Atilla’nın yıllardır yediği içtiği ayrı düşmüyor. Hayata, sanata bakış açıları, hobileri, güldükleri, kızdıkları şeyler aynı. Biraraya getirdiğimiz iki komşunun anlatacak bir hayli hikâyesi var.20 yıldan fazla süredir beraber Sinan Bengier ve Ayberk Atilla. Oyunlarıyla Anadolu’yu dolaşıyor, aynı odada kalıp aynı kaptan yemek yiyorlar. İstanbul Anadolu yakasında komşu olan ikili, birbirine danışmanlık yapıyor. Ellerine proje geldiğinde ilk yaptıkları iş, birbirlerini aramak. Kiminle sahneye çıkılır, hangi yapımcıya güvenilir, istişare ediyorlar. O kadar yakınlar ki, çoğu kimse onları kardeş sanıyor. Ortak hobilere, benzer huylara, sanat görüşlerine sahipler. İkilinin, tanışma hikâyelerinden turne maceralarına keyifli-sıcak birçok anlatacağı var.Tanışma hikâyenizden başlayalım. İki kafadar ne zaman, nasıl bir araya geldi?Sinan Bengier:Tanışmayı, aynı ekipte bulunmayı istediğim bir isimdi Ayberk. Dış görüntümüzü, tarzımızı çok benzetiyor, kardeş sanıyorlardı. Tanıştıktan sonra işin suyu çıktı. Ben bir yere girince arkaya bakıyorlar, ekürin nerede diye.Ayberk Atilla:Tanışıklığımız BKM’ye dayanıyor. 90’lı yılların ortası. O günden beri beraberiz.S.B.: Ama iyi oldu, şikâyetçi değiliz. Çok eğleniyoruz sahnede, dışarıda.İlk oyununuzu hatırlıyor musunuz?S.B.:Bir Demet Tiyatro. Sonrası Haroşa Hayatlar, İşte Budur... 3-4 dakikalık sahneleri 20-25 dakikaya çıkarıyoruz. İkimiz de tuluata çok yakınız, gözlerden her şeyi anlıyoruz. Söylemeden yüzde gülümseme başlıyor.A.A.:Çok uzun turneler yaptık, 24 saat beraberdik. Anadolu’yu köy kasaba dolaştık, sınırlarda sahneye çıktık. Ceylanpınar’da bildiğin tel örgülerin orada oynadık.S.B.:Herife, ‘Irak nerede?’ diye soruyoruz. ‘Suyun öbür yanı,’ diyor. ‘Bizim bayrak bir buçuk kilometre ötede ne arıyor,’ diyorum. Irak bir şey demiyor, ‘ova daha rahat göründüğü için bizimkiler orayı karakol yaptı,’ diyor. Çok matrak.Turnelerde aynı odada mı kalırsınız? Yoksa...A.A.:Aynı odada kalırız. Kahve, çay makinelerimiz hep yanımızdadır. İkimiz de erken kalkıyoruz. Sinan, turneye arabayla gider. Diyelim ki Antep’tesin, oradan Adana’ya geçeceksin. Öğlen hareket ettiğin için şehri göremiyorsun. Biz şehri gezer, öyle geçeriz.S.B.:Zamanla ‘aaa çok iyiymiş’ deyip bütün ekip bize katılmaya başladı. Binnur Kaya, Neslihan Yeldan, Demet Akbağ… Yaz turnesindeyiz. Üç gün Antalya, üç gün Bodrum, İzmir… Kalkıyorsun, öğlene kadar insanların uyanmasını bekliyorsun. Ne bekleyeceksin? Kendi arabamız var. İkimiz de çay meraklısıyız, yolda gözlemeci görünce giriyoruz. On kilometre arayla bütün benzincilere uğrayarak seyahat ediyoruz. İnsanlar birde içmeye gidiyor. İkimiz de alkol almıyoruz. Kalkıyor, o dürümcü senin, bu çaycı benim geziyoruz.A.A.: Bir de öyle bir şey var, içmediğimize inanmıyorlar. Tiyatrocusun ya, bohem yaşayacaksın, kazandığını o gece harcayacaksın. Yok öyle bir şey.Sanat dünyasından çok az dost çıkar. İyi bulmuşsunuz birbirinizi...A.A.:Sanatçılar birbirini tutar falan derler ya yalan. Onlar kadar kıskanç, birbirini çekemeyen yok. Sanatçılar birbirinin gözünü oyar. Maalesef… Allah’a şükür dostluğumuz iyi.S.B.:Senelerdir tiyatronun içinde olmamızın payı büyük. Usta-çırak ilişkisiyle yetişen bir kuşağız. Şimdi elimizi uzattığımız çocuklar, ‘ne haber moruk?’ diyor. Kıymet bilen çok az genç var.İkiniz de yakın zamanda sağlık sorunu yaşadınız. Birbirinize refakatçilik yapmışsınızdır...S.B.:Tabii ki. Ben Antalya’daydım, o burada. Güneydoğu’da yağlı yemek yemekten damarlarım tıkanmış. İyi yemişiz maşallah. Benimki çok acil oldu, elinde kahve fincanıyla hastaneye geldi.A.A.:Sen şanslıydın, hastanenin yakınında fenalaştın. Uzak olsaydı, gitmiştin.S.B.: O gün Erzincan’dan geldik. Yolda ne bir ev vardı, ne bir benzinlik. Kapkaranlıktı... Allah korudu.Çok arayıp soran olmamış galiba...A.A.:Yoğun bakımdaydım, hatırlamıyorum. Sinan, ‘Ayberk kalp krizi geçirdi. Bacakları güzel olmadığı için magazinde yer almadı?’ demiş. Gazetede çıktıktan sonra birçok kişi aradı, sağ olsun.S.B.:Çok kolay yaklaşılan adamlarız biz. ‘Ne yapıyorsunuz la burada,’ diye konuşanlar oluyor.A.A.:İşimizi halk için yapıyoruz, niye uzaklaşalım ki? Minibüse biniyor, çarşı pazar geziyor, çay bahçelerinde oturuyoruz. Sinan’ı görünce sizi bir yerden tanıyorum, diyorlar. ‘Ben size her hafta tüp getiriyorum,’ diyor o da. Sonradan işin rengini anlıyorlar.S.B.:‘Bir dükkâna giriyor, bize çay ısmarlamazsanız mirasımız size kalacak,’ diyoruz. Öyle sıcak muhabbetlerimiz oluyor.Aranızdan kara kedi geçti mi hiç?A.A.:Oluyor. Üstüne basıp öldürüyoruz.S.B.: Tiyatroyla ilgili oldu. Bu yaştan sonra ne dost bulabilirsin, ne arkadaş. Her haltımı bilir bu. Selahattin Taşdöğen ile kankayız mesela ama görüşemiyoruz. Evlerimiz yakın, Ankara turnesinde karşılaşıyoruz. Haydi buyur. Sayımız az, birbirimizin değerini bilmemiz lazım.Twitter benim yüzümden kapandı!Aileler gelip gider mi?A.A.: Tanışıyor ancak komşu olmamıza rağmen sık sık gidip gelemiyoruz. Son dönemde ayrı oyunlarda, dizilerde oynamaya başladık. O yüzden…Birbirinize danışmanlık yapar mısınız?A.A.: Tabii ki. Okur, şu şöyle, bu böyle olmalı deriz. Proje geldiğinde tutar mı diye konuşmayız, ikimiz de bunu çok rahat anlayacak tecrübeye sahibiz çünkü. Çok kazık yediğimiz için teklif getirenler hakkında fikir alışverişinde bulunuruz. Bir daha aynı kazığı yemeyelim.İnternetle aranız nasıl?A.A.:Facebook’u kullanıyorum ama Twitter’la aram yok. Biri açtı ama gir(e)medim.S.B.: Facebook’ta çok aktifim. Fotoğraf paylaşır, gündemi takip eder, yorumlar yaparım. Twitter’da biri benim fotoğrafımı kullanarak sağa sola mesaj atıyor. Günde 20 telefon geliyor. Ben de girdim, ‘yapma, etme oğlum’ dedim. Etrafa musallat olayım derken bir baktım kapattılar. Başbakan, Sinan da girdikten sonra ‘buradan hayır gelmez’ dedi herhalde. Anlayacağınız, kapanma sebeplerinden biri benim.Geyiklerimizden bile çok şey öğrenilirTiyatronuzu kurdunuz, Anadolu’dasınız sürekli...S.B.: BKM’den ayrıldıktan sonra kurduk. Orta oyunu oynuyor, şenliklerde sahne alıyoruz. Gittiğimiz yerlerde çok güzel karşılanıyoruz. Belediye başkanları bizi seyrederek büyümüş. 30 yıldır iyi kötü şöhretiz.A.A.:Komediyle, komikliği karıştırıyorlar. Oyunlarımızda müstehcenlik, küfür, siyasi olarak insanları rahatsız eden bir şey yok. İlla güldürmek için bunlara gerek yok ki.S.B.: Bardan çıkarken görülmemişiz, içki, kumar yok. Onun için seviyor, ilgi gösteriyorlar. Sağ olsunlar.Kim Kavuklu, kim Pişekâr?S.B.:İkisini değiştirerek oynuyoruz. Benim Kavuklu olduğum yerleri o iyi biliyor, onunkileri ben. Sahnelerde Kavuklu-Pişekâr’ı beraber oynayan tek ekibiz herhalde.A.A.: Ustaları izleyip oynayan son kişileriz. Gençler bizden görüp oynuyor. Ustalar gündelik hayatta birbirini taşlayarak yaşarmış. Sizde durum nasıl?A.A.:Bizde de öyle. Kendi kendimizle sürekli gırgır geçeriz. Onu yaptığımız için rahatız.S.B.: Oyun anlatımla başlıyor. Dört ihtiyarız, aralarında en küçük benim. Yaşım 64. Afişlere dikkat ettiyseniz, dört tarihi eserin resmi var, diyorum. Biri ben, üçü içeride sıra bekliyor. Seyirci kopuyor. Dalgamı geçiyor, çamurumu atıyorum.Size ‘tarihi eser’ olduğunuzu hissettirdikleri oluyor mu?S.B.:Dinozor meselesi var. 20. yy’ın ilk yarısındanız ikimiz de. Şimdi başka bir dönem yaşanıyor. Geyiklerimizden bile çok şey öğrenilir ama…A.A.:Sinan, ‘biz dinozoruz’ deyince kimse o geyiğe giremiyor. Fenerbahçelidir, takım yenilince takılalım diye herkes onu bekler. Gelir gelmez ‘nasıl yenildik’ diye başlayınca herkes donup kalır. Orada deniz biter.S.B.: Bu ihtiyar Beşiktaşlı. Takım yenilince ararım, ‘İyi yendiniz. Tebrik ederim.’ derim. Bitti. Daha ne uzatacaksın. O kadar kavganın arasına bir de futbol kavgasını sokanları hiç anlamıyorum. İktisat mezunusunuz. Ekibin para pul işleri sizden mi sorulur?A.A.: Memur çocuğuyum. Babam subaydı, annem bakteriyolog. Tiyatro yap ama bir mesleğin olsun demişlerdi. Galatarasay Lisesi’ni bitirdikten sonra Fransız Filolojisi’ne gittim, baktım son sınıfta bir kişi var, kimse mezun olamıyor. Okulu bıraktım, hukuk, dişçilik derken iktisata gittim. Okul birincisi olarak bitirdim, şirkette çalıştım ama olmadı. Tiyatroya döndüm. Para pulla aramız pek iyi değil. Olsaydı rahat eder, bu yaşta çalışmazdık.Sinema kimsenin tekelinde değilSinan Bengier’in en çok beğendiğiniz performansı hangisi?S.B.:Seçemez ki. O kadar çok var. (Gülüyor)A.A.:Hakikaten öyle. Hepsine çok iyi hazırlanıyor. Bana Bir Şeyhler Oluyor, Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’deki tipler çok iyi mesela.Tekrardan çektiği Kemal Sunal filmleri?..A.A.:Onun için çok kınadılar, neden böyle şeyler yaptın, dediler. O da cevabını çok güzel verdi. Bir sürü film sayabilirim, 30’larda, 40’larda çevrilmiş, şimdi yeniden oynanan. Kimsenin tekelinde değil, çekilebilir.S.B.: İyi filmler yeni teknoloji, yeni aktörlerle mutlaka çekiliyor. Geçen hesaplamışlar, toplam 37-38 konu var. Terminatör önceden Herkül’dü. İkisi de yenilmiyor. Biri tankları kaldırıp atıyor, biri kayaları. Benzer yüzlerce film sayabilirim.Sizin için Atilla’nın öne çıkan rolleri?S.B.:Ben de seçemiyorum. Gerçekten. Her yerde de söylüyorum, bana rahat oynadığın üç adam söyleyin deseniz en başta bu gelir. Mesela Selahattin’le (Taşdöğen) çok zor oynanır. Ne yapacağı belli olmaz, delidir. Allah rahmet eylesin Erkan Yücel ile de iyiydik. Ama hocalarımdan biri olduğu için biraz ürküyordum. Levent Kırca tuluata açıktır. Oya’dan (Başar) korktuğu için biraz keserdi ama olsun.A.A.: Selahattin, Nejat abinin (Uygur) tiyatrosuna gidiyor. Üç dört provadan sonra kapıdaki kız diyor ki: Lütfen teksti bırakın. Aşağıya inip Nejat abiye neden diye soruyor. Aldığı cevap: ‘Bu tiyatronun komiği benim. Bir yerde iki komik olmaz.’ Tiyatrocular arasında böyle bir çekememezlik de var. Sinan’la öyle bir sorunumuz olmadı. Kimin esprisi varsa diğeri geriye çekilir.Sizin iyi paslaştığınız oyuncular kimler?A.A.:Sinan kadar iyi anlaştığım oyuncu çok az. Epey tiyatro dolaştım, oyuncuyla çalıştım. Şöyle şeyler de oluyor: Metin (Akpınar), Zeki (Alasya) ile Deve Kuşu Kabare yapıyorduk. Haldun Bey (Dormen) metni getiriyor, rolleri aramızda paylaşıyorduk. Aklına espri geliyor, onu yapma diyorlar. Neden? Cevap yok. Kırılıyorsun, bir yerden sonra sadece işini yapmaya başlıyorsun. Bazı tiyatrocular başkalarının öne çıkmasını istemez, ‘hep ben’ der.Sinan’ın kaşlarını kıskanıyorumBengier’in saçlarını mı kıskanıyorsunuz, kaşlarını mı?A.A.:Kaşlarını tabii. Zeytinada’da turnedeyiz. Otelin güzel bir havuzu var, ortada küçük bir ada, bir de zeytin ağacı. Sabah kahvaltı yapmış, havuzu izliyorum. Bir de ne göreyim. İki şey bana doğru geliyor. Meğer bunun kaşlarıymış. Adam sırt üstü yüzüyormuş.S.B.: Suzan Kardeş, Bir Demet Tiyatro’da çalıştığımız dönemde keselim demişti. O makyaj yaparken her halta karışıyorum; neyi, nasıl yapıyor öğrenmeye çalışıyorum. Neyse beni ikna etti, kestik. Şöyle bir baktı, ‘ya sen ne çirkinmişsin’ dedi. 15 günde uzattım, o gün bugündür elletmiyorum.Müzik, resim, heykel… Ortak hobileriniz neler?S.B.: Kendimi eğlendirecek kadar gitar, ud çalıyorum. Sadun Aksüt’ü oynadığım dönem… Beyaz sakal, makyaj, kostüm derken adama benzedim. Ancak Aksüt, yaylı tambur çalıyormuş. Onun yayını çekmek için de üç sene harcanıyormuş. Onu nasıl yapacağım? Gece oturdum, yayla uğraşmaya başladım. Kulak, el yordamı derken bir yolunu buldum. Öğrenciler aramış, ‘Sinan, yaylı tambur çalıyor’ demiş. Çalmıyor ama çalanı iyi oynuyor.Sizin çaldığınız bir enstrüman var mı?A.A.: Gitar çalıyordum tiyatroya başlamadan evvel. Sonra orkestra kurduk ama devamı gelmedi. Kendi kendime klavyeye merak saldım. Profesyonel değilim ama bir şeyler yapıyorum.Birinin çalıp birinin söylediği oluyor mu?A.A.:İkimiz de söylüyoruz.S.B.:Otobüste uyuyamıyorum. Gece başlıyorum, sabaha kadar türkülerden, Türk sanat müziğine her şeyi söylüyorum. Dua etsinler, Fransızca-İngilizceye hâkim değilim. Babalar da alıştı. Söylemesem, hasta sanıyorlar.A.A.:Ninni gibi geliyor valla.S.B.: Tiyatroyla uğraşanların diğer sanatlara da eli yatkın oluyor. Ben bir tek dansta kazmayım. Sahneye çıktığımda insanlar gülme krizine girer. Kızım dansçı, böyle bir talihsizlik olabilir mi? Ağır müzikte üç faili meçhulüm var. Bu, İstanbul’da büyüdü, oldukça iyi.Hoşlanmadığınız huylarınız?A.A.:İkimiz de maalesef sigara tiryakisiyiz. Başka bir şey yok. Sinan’ın insanî yönü çok gelişmiştir, doğayı, hayvanları sever. Yağmur altındaki birini alıp evine bırakır, mahallenin kedileri evini barınak olarak kullanır. S.B.: Ara ara çabuk sinirleniyor. İlaç verdiler, yumuşacık biri oldu. Nadiren patladığımız için karşımızdakiler susuyor, öyle bir avantajımız var. Çıldırdığım bir şey vardır, oyun sırasında kulisten asla ses gelmeyecek. Konuştular mı, çıldırırım. Tuluattan geldiğimiz için arada kulise dönüp arkadaşlar sizi rahatsız etmiyoruz değil mi, diye takılırım. Susmazlarsa konuşmamaya başlarım, herkes anlar. İki saat bir susun be kardeşim.Ayberk Bey biraz ağır abi takılıyor, siz daha matrak…S.B.:Ne ağır başlısı ya? (Gülüyor) Fırsat kolluyor bu. Yılmaz Erdoğan ne dedi biliyor musun: Bir haftada bu adamı nasıl bu hale getirdin? İhtiyar beyefendiyi çok iyi oynuyor.A.A.: Doğru söylüyor. Yılmaz’a verdiğin cevabı söyle: “Zaten bozuktu.” Sinan, BKM’de çok espri yapardı. Hatta biri hastalanırsa sebep olarak onun esprileri gösterilirdi. O kadar yani.

    0 0

    Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Güney Çeğin, İletişim Yayınları’ndan çıkan Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları isimli kitabında, Türkiye’de siyasete şiddetin nasıl yerleştiğini ele aldıklarını anlatıyor.Siyasal şiddet, Türkiye’de yerleşmiş bir sorun. Militarizmi, etnik ve mezhepsel çatışmayı, iktisadi müdahaleleri kapsayan geniş bir alana yayılıyor. Bu şiddetten nasibini alanlar ise bazen bir Ermeni, Rum, Kürt, Alevi bazen bir kadın, bazen bir devrimci ya da İslamcı oluyor. 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, Gezi Parkı olayları gibi kritik dönemlerle pekişen devlet şiddetine maruz kalanların listesini uzatmak mümkün. İletişim Yayınları’ndan çıkan Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’in derlediği Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları kitabı ise, bu listeyi uzatma gereksinimini ortadan kaldırıyor. Osmanlı’nın son döneminden günümüze Türkiye siyasetinin, akademyasının ve gündelik hayatın içine yerleşen şiddeti inceliyor. Kitabın editörü, Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Güney Çeğin ile Türkiye’de siyasal şiddetten ne anlamamız gerektiğini,devlet aygıtının nasıl şiddet uyguladığını konuştuk.Siyasal şiddet deyince ne anlamalıyız? Bu şiddetten kimler nasibini alır?Siyasal şiddet, devlet alanı ile doğrudan bir nedensellik ilişkisi içerisinde. Hem toplumsal hem de politik boyutlar içeren bir şiddet biçimi olarak tanımlanabilir. Eğer siyasal şiddet ‘kurucu bir hüviyet’ kazanacak bir biçimde yapılandırıldıysa (yani devlet alanından toplumun muhtelif kesimlerine yönelen veya devlet aleyhtarı rakip varyantlardan devletin egemenlik alanına yönelen), toplumun bütün kesimleri şiddet faaliyetlerine açık hale gelebilir. Ancak bugünün dünyasında devlet, her alana yayılan gözetim teknikleri ve güvenlik tertibatlarıyla, toplumsal alanı bütünüyle şiddetin nesnesi haline getirmiştir. Bu yüzden siyasal şiddetin devletsi tezahürleri pek çok farklı şekilde tecessüm eder: polis şiddetinden kadın cinayetlerine, simgesel şiddet tarzlarından etnik dışlamaya kadar. Ancak buraya kadarki analizimiz fazlasıyla devlet-merkezli bir açıklama olarak anlaşılabilir. Siyasal şiddetin diğer veçhesini de görmemiz gerekiyor. Devletle mücadele içine giren grupların da şiddet üretme kapasiteleri vardır, yani bu iki ucun mütekabil ürettiği bir sarmal söz konusu.Türkiye’de siyasal şiddetin kaynağında neler yatıyor?Çalışmamız bir bütün olarak tam da bu soruyu cevaplamaya çalışıyor. Pek çok kaynağı var tabiî ki. Ama ilk elde şunları hatırlatmakta fayda var. Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş evresinde tasarlanan mevcut politik kültür, her kesime, bir devletin kendisini ancak ‘dış ve iç’ mihrakların varlığı sayesinde yeniden üretebileceğini kanıksattı. Bu tarz bir siyasal paradigmanın merkezi motifi de sosyal-Darwinist bir zeminde tesis edilen Türk milliyetçiliği oldu. Etnik, dinsel ve sınıfsal grupların geliştirdiği politikaların yasal düzlemde temsil edilmesinin sürekli akamete uğratılmasından tutun, askeri darbelerin sürekliliğine, paramiliter yapılanmaların apansızca boy verişinden linç kültürüne değin hepsinin berisinde işte bu ‘doğuş travması’ var.Devletler şiddeti nasıl uyguluyor?Devlet şiddeti kavramı yerine ‘devlet cebri’ kavramının kullanılmasından yanayım. Bunu çalışmamızda özellikle vurguladık. Zaten şiddet pratikleri devletin yasasının kökenidir. ‘Cebir’ ile şunu kastediyoruz: Devletçe icra edilen ve keyfi davranışlardan katliam biçimine kadar uzanan şiddet biçimleri.Peki, bu nasıl somutlaşır?İktidarı bir kapasite olarak tasavvur edecek olursak, yönetici kesim bu kapasiteyi yeniden üretmekle mükelleftir. Bazen bu kapasitenin inandırıcılığını başarılı biçimde pekiştirir. İşler yolunda ise meşruluk tıkır tıkır işler, ama işte kimi zaman da kriz anları çıkagelir. Devlet elitleri cebri pratiklerini hemen işleme sokmak zorunda kalır. Devletin araçları da malumunuz, giderek profesyonelleşen güvenlik aygıtlarıdır. Kıssadan hisse devletin ellerini kirletmemesi egemenlik, disiplin ve yönetim bileşkesinde neredeyse imkânsızdır!Türkiye’de siyasal şiddeti meşru hale getirip, toplumun bu şiddete ikna edildiği yorumları yapılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?İkna ya da meşruluk konusunda, hele ki mevzu şiddet ise, biraz sakınarak cevap vereyim. Ben insanların şiddete başvurmalarını, ‘ikna edilmelerinden’ ziyade, şiddetle sarmalanmış bir sosyalleşme sürecinden geçmiş olmasına bağlıyorum. Mesela bir protesto esnasında insanların ‘birinin askerleri’ olmaya bu kadar teveccüh etmesini nasıl açıklayabilirsiniz! Türkiye’de birbirine çok uzak ideolojik yapılar bile militarist yatkınlıklardan kendini sıyıramamıştır. Velhasıl biraz da siyasallığımızın nasıl kurulduğuna bakmamız gerekiyor.Gezi Parkı olaylarında da şiddet vardı. Ve bir kesimden ‘Müstahak bunlara, polis bastırmasa daha neler yapacaklar kim bilir!’ yorumlarını duyduk. Devletin uyguladığı şiddeti sizce neden sorgusuz sualsiz kabulleniyoruz?Devletin hâkimiyetini en çok hissettirdiği yer sembolik dünyadır. Hepimiz devleti metafizik bir olguymuş gibi tanıyoruz. Onun tarihsel bir fenomen olduğunu en tahsillimiz bile unutabiliyor. Kutsallık izafe etmenin tabiî ki çok katlı tarihsel nedenleri var. Burada buna girmem mümkün olmasa da, devletin faaliyetlerinden sual olunmamasını en temelde ‘devlet-insanları’ olarak yetişmemize bağlıyorum. Sosyolog Bourdieu, “düşüncemizin en mahrem köşesinde bile mevcut olan devlet fikriyle bağlarımızı kopartmanın” neredeyse imkânsızlığından dem vurur! Sanırım sosyal bilimlerin bu ülkede daha çok mesafe kat etmesi gerekiyor bu konuda.Ötekileştiren tüm kavramlar politik silaha dönüşüyorTürkiye’de iktidarların kullandığı dil siyasal şiddeti tetikliyor mu?Türkiye’de siyasal şiddeti tetikleyen o bir hayli bereketli olan dil, bu coğrafyada yaşanmış trajedilerin yapılandırdığı bir dildir aslında. “Ermeni tohumu”ndan, çapulcu ibaresine, gâvur sözcüğünden ‘dinci’ damgasına uzanan bir katalog var elimizin altında! Bu tarz ötekileştirici, ayrıştırıcı ve husumeti yeniden-üreten tüm kavramların birer politik silaha tahvil edildiğini görüyoruz ne yazık ki!Önceden siyasal şiddetin kaynağı uygulayıcısı bilinmezdi. Bilinse de pek dile getirilmezdi. Çünkü ‘derin devlet, ordu’ kavramlarını kullanmak da bir nevi siyasal şiddete maruz kalmak için yeterliydi. Bugün bu eşik aşıldı mı? Yani insanlar siyasal şiddet karşısında daha mı dirençli?Direnç meselesine şuradan bakmayı öneriyorum: Gündelik hayat sayısız ‘düzene çağrı’ ile dolu. Ve yirmi dört saat bir itaat alanından bir başkasına savruluruz. Sonuç, kurulu-meşru düzen bizim için havadan sudan farksız olduğu bir düzlem. Sorgulamanın düşünmenin dindarlığı olduğunu ise yasaklarla veya fiziksel şiddet ile karşılaştığımızda anlarız. Dirençlerin daimi olmamasının nedeni nedir ya da hep ‘muhalif olmak’ etik bir tutum alış olamaz mı? Bu sorulara kafa yormalıyız belki de!İslam ve şiddet çok sık beraber anılıyor. Bu noktada İslam’ın şiddeti tavsiye eden, onaylayan bir din olduğu yorumları için ne düşünüyorsunuz?Bir dinin ya da ideolojik bir terkibin referans noktaları, şiddete başvurmayı sadece fiiliyattan sonra radikalleştiren bir etken olabilir. Yani bir dinin veya ideolojinin şiddete neden olması, kendi başına şiddete geçişin nedeni olarak görülemez. İslam’ın şiddetperver olduğunu ya da “barışçıl bir din” olduğunu sosyolojik açıdan ileri süremeyiz, çünkü bu tarz bir skolastik tartışmadır. Tarihsel-toplumsal pratikler içinde birbirinde çok farklı pratikler ortaya çıkar. Mesela 60’ların sonundan itibaren solun şiddete kayışını salt Marksizm’in metinlerinden açıklayabilir miyiz? Ya da Türkiye’deki Hizbullah örgütünün faaliyetlerini İslam’ın temel metinleri üzerinden açıklamak ne kadar akla yatkındır? Metinler ile pratikler arasında bağ kurulabilse de bunu inşa edenin uygulayıcı olduklarını gözden kaçırmamak gerekir.

    0 0

    İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Yard. Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan, Türkiye’de militarizmi ve militarist bakış açısını Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “Türkiye’de Militarizm” kitabıyla masaya yatırdı. Militarizmin son süreçte evrildiğini ama azalmadığını anlatan Öztan’a göre, şimdi yeni bir düşmanın üretildiği bir dönemdeyiz; “Moskof uşağı, bölücüden paralel yapıya geldik. Düşmanı bu kadar flulaştırınca Gezi direnişini de, 17 Aralık’ı da paralel yapıya bağlıyorsunuz.”‘Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası’ kitabında da bir ideolojik şekillenmeye işaret etmiştiniz. Şimdi militarizme bakınca nasıl bir inşadan söz edebiliriz?Çok temelde kurucu bir sözleşme olduğunu ve bu kurucu sözleşmeye eklemlenen odakların muktedir olarak süreci sürdürdüğünü; hem yapısal hem sosyokültürel inşalara giriştiklerini, inşa sürecinin diyalektik işlediğini düşünüyorum. Türkiye’de Kemalizmlerle karşı karşıyayız. Devlet aklı dediğimiz şey de Kemalizm’den öte ama onu da içeren, daha doğrusu gelenek yaratan bir yönetimsellik barındırıyor. Bu belirli dönemlerde krize girerek yeniden restorasyona tabi tutuluyor. Bu erken cumhuriyetin tahkimatının başladığı 1930’larda başladı, 27 Mayıs, 12 Eylül, 90’lar ve günümüzde sürüyor. Yeni resmi ideoloji karşılaşılan somut sorunlara göre esniyor. Taşıyıcılar ve aktörler de değişiyor. Süreklilikler ve kopuşlar iç içe. Türk milliyetçiliği dediğimiz şey her zaman kurucu sözleşmenin ana teması ama tek bir Türk milliyetçiliği yok ki her restorasyonda o kullanılsın. Aralarındaki paylaşım ve iktidar ilişkileri değişse de ana aktör bunlar.Siyasetin sivilleşmesi militarizm en sorunlu nokta. Tam bu ilişkilerin çözülmeye başladığını düşündüğümüz zamanda yeniden bambaşka bir sürece girdik.Militarizm nereden baktığımıza göre değişen bir ideoloji. Ben militarizme Marksist ve liberal yorumdan baktığımda her iki yorumunun da ciddi bir sosyolojik perspektif körlüğüyle hareket ettiğini düşünüyorum. Militarizm benim baktığım yerde askerlerin profesyonel alanına ilişkin değer yargılarının, mekanizmaların, sivil değerlerin üzerine çıkarılması. Türkiye’de militarizm denilen şey ilk önce millet yaratma projesiydi ve ordunun modernizasyonuyla çok iç içe gelişti. Sonrasında Cumhuriyet döneminde de yurttaşlık inşası için yeniden kullanıldı. Bu da sadece kışlada yapılan bir formasyon değildi. Okuma oranlarının bu kadar düşük olduğu koşullarda erkek vatandaşı en iyi yakalayabileceğiniz yer orduydu. Dolayısıyla 40’lı yılların ortalarına kadar ağırlıklı olarak temel mesele buydu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra komünizm tehdidi de devreye girdi. Ordu bir düşman tarifiyle komünizmi birleştirdi. 80’lerden sonra bir Atatürkçülük restorasyonuna hizmet etti. Her birinde bir güvenlik perspektifi, bir beka takıntısı, iç düşman, dış düşman algısı ve en sonunda sivil bir yurttaşın askeriyeye ait olan alana dair sorgusuz sualsiz ‘Eyvallah’ diyebileceği bir kültürün inşası. Ordunun Türk milliyetçiliğiyle kurduğu ilişki siyasal iktidarlar ve perspektifler değişse de devam ediyor.Başka darbe olan ülkeler, demokrasiye geçiş sağlanmışken, Türkiye’nin bir türlü bu süreci aşamamasını neye bağlayabiliriz?Hemen bu soru üzerine iki örnekten bakarsak, en militer örnekler olarak bildiğimiz Almanya ve Japonya ciddi oranda sivilleştiler. Çünkü her iki ülkede de yaşanan felaketin sorumlusu olarak ordu gösterildi. Türkiye bunu hiç yaşamadı. Hep kol kırılır yen içinde kalır zihniyeti sürdü. Kıbrıs Harekatı’nda kendi gemisini batırdı. Bunun infial yaratması gerekirdi, kamuoyuna yansıtılmadı. Ordu kendi profesyonel alanıyla ilgili tartışmasız kılındı ona yönelebilecek herhangi bir eleştirel kanat kamusal tartışma içinde yer almadı. Bu kadar siyasete bulaşan bir ordu niye itibarsızlaştırılamadı? Birincisi kolektif hafızadaki beka kaygısına hitap eden ve toplumun ortalamasından yola çıkarak uyguladığı şiddeti olağanlaştıran bir orduyla karşı karşıyayız. Sadece propaganda başarısı değil bu toplumun içindeki düşman algısını manipüle etme gücü. 27 Mayıs’ın en büyük tahribatı buydu. Darbeyi destekleyen kitle için bir meşruiyet kesp etmiştir. Siyasetin içerisinde 60’tan itibaren kurulan ve askerin birincil aktör olarak konumunu çizen diğer düzenlemeler sorun haline getirilmediği için uzunca bir zaman bununla da yüzleşemedik. Hâlâ da yüzleşilmedi.Ordunun meşru yüzü yanında bir de içeride illegal çalışan başka bir yüzü olduğunu da biliyoruz. Bu yüzleşme mekanizmalarında niye yer alamıyor?Ergenekon, Balyoz ve bu süreç içerisinde deşifre olan şey, Türkiye’nin 1950’lerden beri içinde olduğu bir şey. Ordu siyasete her müdahalesinde bir hiyerarşi dışı darbeleri önlemeye çalıştı, iki kendi içindeki ayrık otlarını temizledi. 2000’lerdeki darbelerin gerçekleşmemiş olması bu hiyerarşik bütünlüğün sağlanamamış olmasından kaynaklanıyor. Demokratikleşmiş olmakla ilgisi yok. 27 Mayıs’ta Prusya ekolü, 12 Mart’ta ulusal sola yakın subaylar, 28 Şubat’a baktığınızda, mütedeyyin askerler. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının ordunun yapısal dönüşümü içinde bir yeri var. Dışarıdan ordu severler bunu orduya yapılmış bir komplo gibi algılıyorlar ama bunların hiçbiri ordu içinde belirli bir rıza olmadan gerçekleşebilecek şeyler değil. Çok önemli bir yapısal dönüşümün arifesindeyiz. Türkiye’nin güvenlik şemsiyesi aktörleri ve ordunun yapısal bütünlüğünde bir değişim olması gereğinde bıçak kemiğe dayandığı için bu süreç demokratik yollarla tartışarak, ikna ederek değil böyle bir darbe teşebbüsü silsilesi ve bunların deşifre edilmesi sürecinden yürüdü. Bu da derdimizin militarizm olmadığını gösterir.Bir de güvenliğin tesisi için ordu meselesi var. Bu perspektiften bakıldığında ne durumdayız?Türkiye’de ordu her daim bir dış güvenlik aktörü olmaktan çok bir iç güvenlik aktörüydü. Soğuk savaş döneminde asıl belirleyici olan dış düşman tahayyülü ve içeride kandırılmış olanlardı; sonrasında bir iç düşman ve dışarıdan destek ortaya çıktı. Dünya ordularının geçirdiği değişim süreci Türkiye’de bir türlü tamamlanamadı. 90’larda büyük ordulardan teknolojik yoğun küçük ordulara geçerken dünya, Türkiye muharip gücünü mobilize birliklere çevirdi ama yine de kitle ordusuna dayanıyor. Aslen var olan çatışma Emniyet-MİT-Ordu arasında. 2010’dan itibaren Türkiye’de güvenlik stratejisi çerçevesinde MİT’in güçlendirildiğini, Ordu’nun ve Emniyet’in yardımcı unsur olduğunu görüyoruz. Ordu içinde buna direnen kadro tasfiye edilmeden bu mümkün değildi. Onun önemli kısmı Ergenekon ve Balyoz’la eritildi. Emniyet içindeki kadronun tasfiyesi de yeni düşman paralel devletle gerçekleşiyor. Yeni güvenlik konseptine uygun bir durum oluşturulmaya çalışılıyor. Ordu, MİT ve Emniyet’in yeri yeniden konumlandırılıyor. Bir tarafta barış süreci yürüttüğünüzü söyleyip bir tarafta Veli Küçük’leri dışarı çıkarıyorsanız arkanızda çivili sopa tutuyorsunuz demektir. Hiç buradan iyimser olunacak bir tablo çıkmıyor karşımıza. Her şeyden önce militarist perspektifler sizi gece yatınca sabah terk eden şeyler değil. Bununla hesaplaşabilmeniz için yapısal reformla kimi şeyleri hayata geçiriyor olmanız ve bir taraftan sosyokültürel bir çaba vermeniz gerekiyor. Ordu aynı zamanda finansal bir aktör. Bu kadar kapitalistleşmiş bir ordu var ama siz Sayıştay denetimi işletmiyorsunuz. Hangi yapısal süreçten bahsediyoruz?Toplumda negatif bir barış varOrtada negatif bir barış var. Pozitif barışı inşa etmek için her şeyden önce otuz yıldır yaşanan travmaları tamir edecek mekanizmaları yaratmış olmanız gerekir. Bunun toplumsal karşılığı nerede? Biz bir dolu travmatik geçmişi olan insanla aynı toplumda yaşıyor ve bunu yok sayıyoruz. Cinnet geçirdi diye şunu bunu öldürdü diye haberi çıkan erkeklerin nerede askerlik yaptığını bilmiyoruz. Bunları konuşmadığımız zaman barış öremezsiniz. O yukarıda bir siyasettir, bunun aşağıda bir karşılığı yoktur. Türkiye’de askerlik anısı anlatmayan erkek yoktur ama enformel konuştuğunuzda herkesin bu zamanı ne kadar lüzumsuz bulduğunu anlatır. Resmi görüşler dolaşır ortalıkta.Sokaktaki gerginlik yükseliyorMiliter perspektif sahada işaretleyebilir düşmanları çok sever. Düşman tahayyülleri kaybolmaya başlayınca yeni bir heyula yaratır. Moskof uşağı, bölücüden paralel yapıya. Düşmanı bu kadar flulaştırınca Gezi direnişini de paralel yapıya bağlıyorsunuz, 17 Aralık operasyonunu da. Bu çok tehlikeli. Düşman sınırlarını bu kadar geniş çizerseniz denetlenemeyen ve olağanüstü hal rejimi yaratan siyasetinize toplumsal vasat üzerinden her türlü meşruiyeti devşirirsiniz. Bu sadece reel siyaset üzerinden değil sokak açısından da tehdit.

    0 0

    Bu sene, 600. yılına giren Türkiye-Polonya ilişkilerinin evveliyatı büyük savaşlara dayanıyor. Ancak daha sonra iki devlet arasında uzun yıllar esen barış rüzgarı, savaşları gölgede bırakmış. Bugün iki ülke arasında güçlü bir dostluk bulunuyor."II. Dünya Savaşı sırasında Hitler Almanya'sının Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen, Türkiye Hükümeti'ne başvurup Ankara'daki eski Çekoslovakya Büyükelçiliği'nin, Almanlara teslim edilmesini ister. Savaş öncesi yapılan bir anlaşma gereğince bina Almanya'ya verilir ve Von Papen de oraya yerleşir. Nazi orduları, Polonya'yı işgal edince, elçi Polonya Büyükelçiliği binasının da tıpkı Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi kendisine verilmesini talep eder. O dönemki cumhurbaşkanı, bu isteğe karşı çıkıp 'Bizim, Polonya ile ananevi bir dostluğumuz var. Polonyalı dostlarımızı kıramam ve sizin bu talebinizi Türkiye katiyen yerine getirmez...' diye bir cevap verir. Böylece 2. Dünya Savaşı boyunca Von Papen, Polonya bayrağını, ikametgâhının penceresinden devamlı seyretmeye mecbur kalmıştır."Bu ifadeler Türkiye-Polonya dostluğunu en sade şekilde anlatan cümleler.Bu sayfada yer almasının sebebi ise 600. yılına giren Türkiye-Polonya ilişkilerinin tarihine ışık tutacak bir habere girizgâh yapma niyetimiz. 'İki ülke ilişkilerinin 600. yılı kutlanıyor.' denildiğinde 'Polonya ile geçmişimiz o kadar eski mi?' diye düşünmemiz normal. İfadenin Polonya kısmını Lehistan olarak değiştirmemiz halinde ise taşlar yerine bir parça daha oturacak sanıyoruz. Çünkü bizim tarih kitaplarında Polonya değil Lehistan var. Nitekim, Osmanlı Avrupa devletlerinin aksine burayı Polonya değil Lehistan ismi ile anmış. Ve o Lehistan ile, iki devletin de çok güçlü olduğu dönemlerde savaşlar yapılmış, sonra barışılmış sonra tekrar savaşılmış. Aynı Lehistan'ın Türk ordusunun Viyana'da bozguna uğratılmasında büyük rolü var sonra. O tarihten itibaren gitgide zayıflayan devlet, 1795 yılında Avrupalı devletler tarafından bölünüp 18. yüzyıl boyunca Rusya, Almanya ve Avusturya egemenliğinde yaşarken Osmanlı bu durumdan hiç hoşnut kalmamış ve bağımsızlığını yitiren Polonya'ya yardım elini uzatan nadir ülkelerden biri olmuş. Hasılı, ilişkilerimiz hiç de küçümsenmeyecek denli derin ve bir yıl boyunca her iki ülkede de çok çeşitli etkinliklerle anılmayı fazlasıyla hak etmekte. O halde gelin biz de 600. yılına giren bu tarihi ve diplomatik ilişkilere bir göz atalım.Türkiye-Polonya ilişkilerinin başlaması 14. yüzyıla rastlıyor. İki devletin orduları bu dönemde doğrudan karşı karşıya kalmasa da Haçlı ordularında çok sayıda Polonyalı asker olması itibarıyla dolaylı yoldan ilişkiler başlamış sayılıyor. Mohaç Meydan Savaşı sonunda Macaristan'ın büyük kısmı Osmanlı'ya geçince ise Polonyalılara komşu oluyoruz ve bu ilişkilerin derinleşmesine sebep oluyor. Her iki ülkenin en güçlü dönemlerini yaşadığı 16 ve 17. yüzyıllar, doğal olarak iki ülke arasındaki çok sayıda savaşa sahne olunan yıllar. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması ise ilişkiler açısından önemli bir dönüm noktası. Zira, Viyana düşmek üzereyken Lehistan Kralı III. Jan Sobieski'nin 75 bin kişilik bir orduyla Avusturya ordusunun yardımına koşması ile Osmanlı bozguna uğrayıp geri dönmek zorunda kalıyor. O tarihten sonra gittikçe zayıflayan Lehistan'ın parçalanması ise 1795 yılını buluyor. Osmanlı, Lehistan'ın paylaşıldığını ve ortadan kaldırıldığını hiçbir zaman kabul etmediği tarihçiler tarafından kabul edilen bir gerçek. Buna dair hoş bir rivayet şu şekilde:Polonezköy’ün hikâyesi...Paylaşım sonrasında Osmanlı padişahı, yabancı elçileri kabul ettiği bir toplantıda, tüm elçiler huzurdayken Lehistan sefirini sorar. Bunun üzerine sadrazam usulca yaklaşır, sanki padişahın kulağına fısıldarmış gibi, ama kesinlikle orada bulunan herkese duyurmak niyetiyle şunları söyler: "Lehistan elçisi yoldadır, ancak yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir!" Daha sonraki yıllarda da bu uygulama devam eder. Sadrazam payitahttaki yabancı elçileri kabul ettiği yıllık davetlerde Alman, Rus ve Prusya elçilerine hep aynı soruyu yöneltir: "Lehistanlı meslektaşınız nerede acaba? Aranızda göremiyorum da!" Bu durum 1. Dünya Savaşı sonunda Polonya devleti yeniden kuruluncaya dek yani tam 127 yıl sürer. Osmanlı'nın o dönemde Polonya'ya yaptığı tek jest bu elçilik muhabbeti değildir. Bağımsızlık mücadelesinde yardım elini uzatan nadir devletlerden birinin de Osmanlı olduğu rivayet edilir. 1830 yılında gerçekleşen Polonya ayaklanmasının ardından başlayan sürgün sırasında da destek devam etmiş. 1842'de Polonya'dan kaçan göçmenler için bir köy bile kurulmuş. Bu köy, bugün çoğu kişi tarafından bilinen Polonezköy. Köyün kurucularından biri Polonyalı sürgünlerin siyasi lideri olan Prens Adam Czartoryski tarafından Osmanlı Devleti'ne temsilci olarak gönderilen Michal Czajkowski. 1850 yılında İslamiyet'i kabul ederek Memet Sadık Paşa adını alan Polonyalı devlet adamının kurduğu sırada 12 kişinin yaşadığı köyün sakinlerinin sayısı daha sonra Kırım savaşına katılan askerlerin yanı sıra Sibirya sürgünü ve Çerkes esaretinden kaçanlar ile 220'ye kadar çıkmış.Türkiye ve Polonya, ‘Büyük aşklar büyük kavgalarla başlar.' sözünü teyit eder nitelikte savaşların ardından uzunca bir süre barış içinde yaşamış. Türkiye Cumhuriyeti'ni tanıyan ilk ülke olan Polonya ilerleyen yıllarda yani İkinci Dünya Savaşı yıllarında da Nazi Almanya'sı tarafından büyük sıkıntılara maruz kalmış. Türkiye II. Dünya Savaşı'nda yer almasa da güç durumdaki Polonya'ya jest yapmaya devam etmiş ve yazının girişinde yer alan o hoş hikaye yaşanmış. Bugün hâlâ iki devlet arasındaki ilişkiler barış çizgisinde ilerliyor. Temmuzda Avrupa Birliği (AB) dönem başkanlığını devralacak olan Polonya'nın cumhurbaşkanı Bronislaw Komorowski ve hükümet temsilcileri her fırsatta Türkiye'nin AB üyeliğine desteklerini dile getiriyorlar.Polonyalıların Türk kumaşı Türkiye-Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yıldönümü, çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerin en önemlisi, Sabancı Müzesi'nde 15 Haziran'a kadar açık kalacak olan 'Uzak Komşu Yakın Anılar' adlı sergi. İki ülke ilişkilerinin tarihine ışık tutan sergide çeşitli barış anlaşmalarını içeren belgeler, 2. Viyana Kuşatması sırasında Osmanlı ordusundan ele geçirilen ganimetler, Polonya'daki müzelerden getirtilmiş ve yine kuşatmayı resmeden yağlıboya tablolar bulunuyor. Polonya-Litvanya Birliği'nin Osmanlı'dan ithal ettiği ürünlerin başında gelen ipekli kıyafetler, halılar ve dokumalar ile serginin en çok dikkat çeken parçalarını oluşturuyor. Sergide yer alan bilgilere göre Polonya yüksek soyluları ve devlet görevlileri, Türk kumaşlarından yapılmış giysiler giyip, portreleri için bu kılıkta poz veriyorlarmış. Osmanlı sarayından gelen diplomatik hediyeler de serginin nadide eserlerinden. Bu hediyeler arasında en beğenilenleri ise pırıltılı kumaşlardan dikilmiş kaftanlarmış. Katolik ayinlerinde kullanılanipekdokuma rahip cübbeleri de Polonyalılar arasında gözdeymiş.Nazım Hikmet ve Leyla Gencer'in Polonya kökleriPolonya kökenli Türkler arasında en ünlüsü kuşkusuz Hürrem Sultan. Kanuni Sultan Süleyman'ın gözdesinin kökeni konusunda çeşitli rivayetler bulunsa da Lehistan Krallığı'nın sınırları içerisinde bulunan Rohatyn'de doğduğu bilinen bir gerçek. Sabancı Müzesi'ndeki sergide en çok ilgi çeken eserlerden biri de Haseki Sultan'ın portresi ile Lehistan kralına yazdığı mektup, zaten. Hürrem Sultan'dan başka Polonya kökeni olan ünlü Türkler daha var. Nazım Hikmet ve Leyla Gencer onlardan ikisi. 19. yüzyıl'da Polonya'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan ve daha sonra Müslüman olarak Mahmut Celaleddin Paşa ismini alan Konstantin Borzecki, Nazım Hikmet'in büyük dedesi. Hatta Nazım Hikmet Türk vatandaşlığından çıkartıldıktan sonra büyük dedesinin vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını almış. Opera sanatçısı Leyla Gencer ise Polonezköy'de doğacak denli Polonya köklerine sahip biri. Babası Safranbolulu, annesi ise Polonyalı Katolik bir ailenin kızı. Sinema oyuncusu Fatoş Sezer'in anne babası ise Yahudi soykırımından kaçarak Türkiye'ye göç eden Polonyalılardan.Film festivalinde odak Polonya sinemasıİlişkilerin 600. yıldönümü, sene boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanacak. 5-20 Nisan tarihler arasında düzenlenecek 33. İstanbul Film Festivali'nin odağında da Polonya sineması var. Politik ve sanatsal filmlerin yanı sıra Polonya canlandırma sinemasının deneysel örneklerinden oluşan üç programlık bir dizi de Pera Müzesi'nde izlenebilecek. Ayrıca Pera Müzesi ve Adam Mickiewicz Enstitüsü işbirliği çerçevesinde Polonyalı müzisyenler Ekim2014′ekadar konserler verecek ve toplamda 6 sunum gerçekleştirecekler. İlki geçtiğimiz hafta Marcin Masecki tarafından verilen konserler Soniamiki, Drekoty, Mikrokolektyw, Szaza, Paula & Karolgibi diğer isimlerle devam edecek. Polonya, afiş konusunda da özgün eserler vermiş bir ülke. Afiş, illüstrasyon sanatçılarının film afişlerini yeniden yorumlayıp kendi yorumlarını kattığı Polonya'ya özgü bir sanat dalı. Etkinlikler kapsamında Polonya'nın en önemli afiş sanatçılarından biri olanHenryk Tomaszewski'nin eserleri de İstanbul'da bulunan Galeri SALT Beyoğlu'nda sanat severlerle buluşacak. Ekim2014′teAnkara'daki Bilkent Üniversitesi'nde afiş etkinliği yapılacak.Polonya'dan satır başları- Avrupa'nın en dindar ülkesi. Katolikler nüfusun yüzde 90'ını oluşturuyor. 2005 yılında hayatını kaybeden II. Jean Paul Polonyalı.-En ünlü sanatçısı 19. yüzyılda yaşamış besteci Frederic Chopin. Ünlü yönetmen Roman Polanski de Polonyalı.-II. Dünya savaşı sırasında en fazla kaybın yaşandığı ülke olan Polonya, en bilinen Yahudi toplama kampı Ausschwitz'e de ev sahipliği yapıyor.- Ülkede yaklaşık 5 bin Tatar Müslüman yaşıyor.-2004 yılında üye oldukları AB ülkelerine yoğun Polonyalı göçü yaşanıyor.-Tarihten gelen dostluk nedeniyle Polonya'da Türk diline büyük bir ilgi sözkonusu.

older | 1 | .... | 79 | 80 | (Page 81) | 82 | 83 | .... | 165 | newer