Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 76 | 77 | (Page 78) | 79 | 80 | .... | 165 | newer

    0 0

    Geçtiğimiz hafta Şehzade Mustafa olayı çokça konuşuldu. Nasıl olurdu da Kanunî gibi bir cihan padişahı, asparagas bilgilendirmelerle oğluna kıyabilirdi? Bu mezkûr hadise konuşulurken Osmanlı’daki trajik sahnelerden bazılarını hatırlatalım istedik.Osmanlı İmparatorluğu, dünya tarihinde etkisi kurulduğu günden bu yana devam eden bir devlet şüphesiz. Sadece üzerinde yaşadığımız Anadolu yarımadası değil, dünyanın hemen her coğrafyasına yayılmış bir ses Osmanlı. Medeniyet mefkûresinin sanatta geldiği son nokta ise bugün hâlâ hayranlıklar bildirdiğimiz bir tefahür meselesi. Hal böyle olunca ‘şanlı ecdadımız’ vurgusu çok hoşumuza gidiyor. Bu retoriğin siyasetin malzemesi olarak kimliksizleştirilmesine hiç girmeden geçtiğimiz hafta çokça konuşulan Şehzade Mustafa olayını hatırlayalım bir kez daha.Muhteşem Süleyman’ın biricik oğlu Mustafa’nın bir ‘kumpas’ sonucu öldürülmesi, malum sahneleri seyreden hemen herkesin zihninde bu zamana kadar çok da gösterilmeyen yahut Tek Parti’nin mazi düşmanlığına karşı bir argüman olmasın diye yüksek perdeden dillendirilmeyen öteki Osmanlı imajını karşımıza çıkardı. Nasıl olurdu da Kanunî gibi bir cihan padişahı, asparagas bilgilendirmeler sonucunda oğluna kıyabilirdi? Bu sahne, tarihi zaten çok da bilmeyen TV izleyicisinde büyük travmalar oluşturdu. Şehzade Mustafa’nın Bursa Muradiye’deki kabri, türbe restorasyonda olmasına rağmen ziyaretçi akınına uğradı. Hatta Bursa’da yaşayan Hasan Köz adlı bir vatandaş, cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulundu: “Şehzade Mustafa’nın itibarının iade edilmesini ve padişah Kanuni Sultan Süleyman’ın padişahlığının geri alınmasını istiyorum. Diziden çok etkilendim.” Biz de hazır mezkûr hadise konuşulurken; yani ‘zamanlama manidarken’ Osmanlı tarihinin üzerinde gezdirilen acı sos misali, trajik sahnelerden bazılarını hatırlatalım istedik:Osman Gazi:Hikâye, imparatorluğa adını veren ‘rüyadan devlete’ metaforunun banisi Osman Gazi ile başlıyor. Kuruluş devrinin Tanpınar’ın deyişiyle aşk romanını hatırlatan havası içinde, iktidar gibi dünyevî bir kavga da mevcuttur. Hadiseyi aktaran Osmanlı resmî tarih yazıcılığının baba adamlarından Mehmed Neşrî: Osman, muhterem pederi Ertuğrul Gazi’den sonra kardeşler arasında en küçük olmasına rağmen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir karizma olarak beyliğin başına geçer. Ancak bir problem vardır, o da amcası Dündar Bey’dir. İlk zamanlar, Osman Gazi’nin başa geçmesine sesini çıkarmayan Dündar Bey, yeğeninin kethüdası olur. Ama aralarında yönetim hususunda içten içe bir muhalefet söz konusudur. 1299’da bilhassa İnegöl’ün zaptından sonrası amcasıyla arasında fetih siyaseti açısından görüş ayrılıkları ayyuka çıkar. Dündar Bey, Bilecik tekfuruna ve Rum halkına karşı müsamahalı davranılması gerektiğini söyler, yeğeninin duyacağı şekilde. Ve muhalefet, ‘ses’lenmiş olur. Osman Gazi, beyliği yeni yeni ellerinde yontmaya başlamışken amcasının bu tavrı hiç hoşuna gitmez. Söylenen bu sözün, kendisinin savaş ve egemenlik hakkına engel olduğuna vurgu yapar. Ve Dündar Bey’i okla vurarak öldürür.Yıldırım Bayezid:1389 senesinde I. Kosova Savaşı kazanılmış, Murad-ı Evvel, cenk meydanını geziyordur. O sırada kendisine Sırp devletiyle ilgili bazı sırlar vereceğini söyleyen Miloş, padişaha yaklaşır. Ve gizlediği hançerini çıkarıp; Sultan’ın kalbine saplar. Gibbons’un dediği gibi, ‘imparatorluğun asıl kurucusu Murad Han’ oracıkta ruhunun ufkuna yürür. Kabri, hem Bursa’da hem de Kosova’da bulunuyor, bilgisini vermeden geçmeyelim. Tekrar o âna gidecek olursak, harpte, ordunun sağ cenahını sevk ve idare eden Şehzade Bayezid, devletin ikbali adına emir verir. Az önce kopan kıyametin hemen arkasından kardeşi Yakup Bey, hanedan kanı kutsal sayıldığından çadırında boğdurulur. Ordu, bu hale itiraz eder. Ve devletin tarihinde ilk kez askere cülus bahşişi dağıtılır.Yavuz Sultan Selim: II. Bayezid’in sekiz oğlu vardır: Abdullah, Şehinşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed ve Mahmud. Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında arkasına Yeniçerilerin desteğini alır. Lakin başkentteki bürokratlar, Şehzade Ahmed’i destekliyordur. Yavuz, babası Bayezid’i tahttan indirir ve kendisini Osmanlı’nın 9. padişahı ilan eder. Ancak kardeşi Ahmed, söz konusu hükümdarlığı kabul etmez. Konya’da sultanlığını ilan eder, bir de oğlu Alaaddin’i Bursa’ya gönderir. Yavuz, derhal ilk başkente yürür. Ve iki kardeş, Yenişehir Ovası’nda karşı karşıya gelir. Esir edilen Şehzade Ahmed, Kapıcıbaşı Sinan Ağa tarafından boğdurulur.Genç Osman:Sultan II. Osman, Sultan Ahmet’in oğlu… Amcası I. Mustafa tahttan indirilir, yeni Osmanlı Devleti’nin 16. padişahı ilan edilir. 1618’de sultan olduğunda 14 yaşındadır. Ordunun gevşek tavırlarının savaş meydanlarına yansıdığı demlerdir. Yeni hükümdar, mevcut durumdan oldukça rahatsızdır.Stratejisi şudur: Anadolu, Mısır ve Suriye’den gelen askerler eliyle yeni bir ordu kurmak. Hatta Mustafa Armağan’ın tespitiyle, II. Osman, başkenti Bursa’ya taşıyıp; tabir-i caizse İstanbul’u yeniden fethetmek istiyordur. Belki de büyük dedesi Osman Gazi gibi devleti kurmak, yeniden. Dürzi lider Maanoğlu Fahreddin’in devlete başkaldırdığı haberi ulaşır şehr-i İstanbul’a. Padişah için Anadolu’ya geçme fırsatı doğmuştur. Ancak Sadrazam Dilaver Paşa ile Şeyhülislam Mehmet Esat Efendi, bu küçük isyan için Anadolu’ya gidilmemesini söylerler kendisine. Bu çabalar, bir ön almadır kuşkusuz. Sultan Osman, bu sefer de haccı bahane eder. Ve sefer için hazırlıklar başlar. Padişahın Üsküdar’da otağını kurmasından bir gün evvel, Süleymaniye’de bekleyen Yeniçeri, saraya baskın düzenler. Askerin öfkesini bastıramayan Sultan, Yeniçeri’nin dediğini yapmak zorunda kalır: Amcası I. Mustafa, ikinci kez tahta çıkarılır. Askerin elebaşıları, hınçlarını alamaz ve devrik padişahı, Yedikule Zindanları’na götürürler. Bir rivayete göre işkenceyle, bir rivayete göre boğarak öldürürler. Daha delikanlılık zamanlarında kendisini erkin azgın dişleri arasında bulan padişah, o günden sonra ‘Genç Osman’ diye anılır. Dört yıl saltanat süren padişah, öldürüldüğünde 18 yaşındadır. Zihninin kıvrımlarında yer alan Anadolu ise bu katle, isyan ederek ses verir.Deli İbrahim:Bir odada adeta hapis tutulan İbrahim Han, cellat korkusuyla yaşadığından sinir hastası olur. Ama şöyle de bir realite var: Tahta geçtiği zaman yüzölçümü olarak 20 tane Türkiye’yi idare eder, üstelik 24 yaşında. Kösem Sultan’ın başını çektiği saray entrikaları sonucu çok trajik bir biçimde tahttan alaşağı edilen Sultan İbrahim, IV. Mehmed’in cülusuna kadar bir odaya kapatılır. Kaynaklar, burada on gün kalan İbrahim’in feryatlarının saray halkını müteessir ettiğini yazar. 18 Ağustos 1648’de idam edilerek gözlerini fani dünyaya kapatır. Bu sahne, Osmanlı tarihinin kara sayfalarından biridir. Bu mahzun padişah, Ayasofya Camii’nin kapısı yanında uyuyor.

    0 0

    Akil İnsanlar Heyeti ile 2,5 ay İç Anadolu’yu gezip, çözüm sürecinin önemini anlattı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşşak. Çözüm sürecinin ilk adımı olarak gördüğü çatışmasızlık sürecini ve bölgedeki izlenimlerini dinlediğimiz Uşşak, son zamanlarda dillere pelesenk olan ‘Hizmet Hareketi çözüm sürecine karşı’ iddialarını eleştiriyor.Son zamanlardaki “Hizmet Hareket’inin çözüm sürecine karşı olduğu” argümanını nasıl yorumluyorsunuz?Hizmet, hiçbir zaman hiçbir yerde, herhangi bir çözüm sürecine karşı olmadı ve olamaz. 30 yıldır akmakta olan kanın durmasına vesile olacak bir çözüme karşı olamaz. Hizmet çözüme karşı değildir. Öte yandan genel olarak Hizmet, çözüm sürecini desteklemekle beraber gayet doğal olarak bazı konularda türlü eleştirilerini, çekincelerini ifade edebilir. Buna dikkat etmek gerekiyor. Türkiye’de yanlış bir algı ile çözüm süreci hakkında bir tavsiye bile neredeyse çözüm karşıtlığı gibi görülüyor. Sorunun çözümü için atılması gereken başkaca adımlar vardır. Bunlar da sır değildir.Ne gibi adımlar?Herkesin bildiği adımlar aslında. Nihai çözümden söz edilecekse, önce ülkemizin her tarafında yaşayan tüm Kürt kardeşlerimizin insani, yasal ve temel taleplerini karşılamak gerekiyor. Sadece örgüt üzerinden götürülen çatışmasızlık süreci çözüme giden önemli bir adım ama yeterli değil. Dağlardan cenaze gelmemesi şüphesiz anlamlıdır. Azami hassasiyetle bu çizginin korunması lazım. Ama AK Parti’nin Kürtler için umut olarak verdiği adımlar atılmadıkça, nihai bir çözüm sürecinden bahsedilemez. Kısacası bunu dile getirmek de çözüme karşı olmak demek değil. Tartışmaya kültürel haklar gibi faktörleri geciktirmeden katmak gerekiyor.Öyleyse, neye dayanarak Camia’nın çözüm sürecine karşı olduğu argümanı çıkarılıyor?Buna delil olarak Samanyolu Televizyonu’ndaki (STV) bazı diziler gösteriliyor. Şefkat Tepe ve benzeri dizilerde yer alan unsurlar. STV’deki dizileri ya da üslubu eleştirebiliriz elbet. Benim de eleştirilerim var. Ama bunu delil olarak gösterenler, benzer bir dizinin devlet televizyonu TRT’de yayınlandığını neden nazara almazlar. TRT’de bir dizi vardı kaldırıldı, şimdi yerine getirilen dizide de benzer unsurlar var. ‘Dağlarda çatışma durdu ama STV’de devam ediyor.’ Demek ki hizmet çözüme karşı deniyor. Oysa ben nasıl ‘Dağlarda çatışma durdu, TRT’de hâlâ çatışma devam ediyor. O zaman hükümet çözüme karşı.’ diyemezsem, bunun üzerinden bir samimiyet sorgulaması yapamazsam, sadece STV’deki bir dizi üzerinden Hizmet’in çözüm sürecine bakışına dair bir okuma yapmak da doğru, insaflı ve gerçekçi olmaz.Fethullah Gülen Hocefendi’nin çözüm süreci ile ilgili düşüncesi nedir?En son BBC’ye verdiği röportajda da açıkça görüşünü beyan etti. Örgütle de müzakere yapılabileceğini ifade etmiştir. Kendisinin gerek BBC röportajında ve gerekse daha önce Erbil’de yayınlanan Rudaw gazetesine verdiği röportajda dile getirdiği hususlar ortada iken çözüme karşı olduğu argümanını ileri sürmek insafsızlıktır ve hatta kimileri açısından art niyetli bir tavırdır. ‘Devletin itibarını koruyarak elbette görüşmeler yapılabilir.’ diyor. Hocaefendi’nin rezervi bu olabilir. 160 küsur ülkede faaliyet yapan bir hareketin, yegâne muhtaç olduğu şey huzur, barış, istikrar ve güvenliktir. Bu dört unsuru hizmetlerinin yürümesinde olmazsa olmaz olarak gören bir inisiyatifin, herhangi bir ülkede ve Türkiye’de çözüme karşı olması eşyanın tabiatına aykırı, akla ziyan bir husustur. Ama birileri ısrarla çözümden kastedilen PKK ile müzakerelerdir diyorsa buna dair, birtakım rezervlerin olması da doğaldır. Kaldı ki rezervleri var demiyorum, olabilir diyorum. Hocaefendi Kürt sorununun çözümünde Kürt kardeşlerimizin diline ve kimliğine dair ne söylüyor ona bakılmalı. Bu ülkede Kürtlerin kendi anadilleriyle eğitim yapabilmesini doğru buluyor ve destekliyor. Bunu da adil olmanın gereği olarak belirtiyor. Anadilde eğitimi savunan Hocaefendi, çözüme nasıl karşı olabilir?Neden ‘Camia çözüm sürecine karşı’ argümanı oluşturuluyor?Bu hususta spekülasyon yapmak istemem ama şunu ifade etmeliyim. Hizmet Hareket’ini itibarsızlaştırmak isteyenlerin kullandığı bir argüman bu. Bunu da nice zamandan beri hassas ve kırılgan hale gelmiş Kürt kardeşlerimizin duygularını istismar etmek suretiyle yapıyorlar. Ayrıca çözümün muhatabı olarak iktidarı gören örgüt yöneticileri ve Kürt siyasal hareketi (BDP) iktidarın eleştirilmesini ve zaafa düşmesini çözümün bitmesi veya zarar görmesi olarak algılıyor. ‘Her ne olursa olsun, iktidar eleştirilmemeli, eleştirilecekse de biz eleştiririz.’ diyorlar adeta. Mesela Gezi Parkı olaylarında Kürtlerin aktif olarak yer almadığını söylüyorlar. Ama ben Gezi olaylarında kurumsal olarak değil, ancak önemli ölçüde Kürt aidiyetinden bireysel katılımlar olduğunu düşünüyorum. BDP Gezi olaylarını hükümeti zaafa götürecek bir eylem olarak okudu. Ayrıca Hizmet Hareketi’nin de son iki ay itibarıyla iktidara karşı eleştirel noktada durmuş olması onları rahatsız ediyor.Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Kürt sorununun çözümüne dair neler yapıyor?Hizmet çözüm sürecine karşı teranesini yürütenler, vakfın çözüm için yaptığı faaliyetleri göz ardı ediyor. Doğrudan üç, dolaylı olarak dört toplantı yaptık. İki kez Türkiye’de, bir defa Erbil’de, bir de Ankara’da vesayet kavramı tartışması yapılırken, Kürt sorununun çözümüne dair konular masaya yatırıldı. Bütün bu toplantılarda anadil ve kimliğe dair sorunlar tescil edilip, kamuoyuna deklare edildi. Daha hükümet Kürt açılımını, demokratik açılımı, kardeşlik projesini deklare etmeden çok önce GYV bunları yaptı.Akil İnsanlar Heyeti’yle İç Anadolu Bölgesi’nde yaptığınız ziyaretlerdeki izlenimleriniz ne oldu?Takdir edersiniz ki değerlendirmelerim geçtiğimiz yılın nisan, mayıs, haziran dönemine dairdir. Türkiye’de yüzde 27 ile 33 arasında bir kesim yani Türkiye’nin üçte biri “AK Parti iktidarı bizim için şimdiye kadar güzel ve faydalı işler yaptı. Malum örgüt üzerinden yürütülen müzakereleri kabullenmekte zorlansak da Başbakan’ımızın ve hükümetin bir bildiği vardır. İnşallah sonu hayrolur.” diyor, iktidara adeta koşulsuz şartsız destek veriyor. Bunun yanı sıra AK Parti’ye destek verdiği halde, bu sürece şartlı bakan bir kitle de var. Bunlar da yüzde 20 civarında. “Tabii ki barış olsun, kan dursun. Çözüme evet ama sürecin sonunda İmralı’daki örgüt liderine, Kandil’deki örgüt mensuplarına af gelirse, ülkenin güneyi özerklik benzeri bir yolla bizden ayrılırsa bunu kabul edemeyiz.” diyen bir kitle var. Görüşmüş olduğumuz Kürt vatandaşlarımızın kayda değer bir kısmı ise, “Eğer bu sürecin sonunda Kürt siyasal hareketinin önderi Öcalan’a, dilimiz ve kimliğimiz için Kandil’de bulunanlara af gelmezse, bu barış süreci kalıcı olmaz.” diyor.Şu an için çözümden anlaşılan nedir peki?Çözümden anlaşılan ve uygulanan şu an bir nevi çatışmasızlık süreci. Kuşkusuz ki bu çok önemli ve atılması gereken adımların sadece ilki. Şunu göz ardı etmemek gerekiyor ki, Kürt olmayanların kaygıları, Kürtlerin talepleri. Bunu uzlaştırmak kolay değil. Birinin kaygısı, diğerinin korkusu ise ve her ikisi de ülkenin vatandaşı ise bunu kotarmak büyük emek ister.Kürt sorununda nihai çözümün henüz başlangıcındayız. Bence çözümün anahtarı bir yönüyle de Rojava’dır. Yani Suriye Kürdistanı’dır. Buradaki şekillenme Türkiye’deki sorunun çözümü ile doğrudan irtibatlıdır.Özerklik Kürtlerin de Türklerin de hayrına olmaz30 Mart seçiminden sonra özerklik ilan edileceği yorumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?Kürtlerin özerklik ya da yerinden yönetim dâhil, tüm görüşlerini ifade edebilmelerini savunurum. Fikir özgürlüğünün bir gereği olarak bunu diyebilmeliler. Ama bu talebin gerçekleşmesi mümkün değil. Bu olursa, Türkiye’deki Kürtlerin en temel insani ve İslâmî haklarının bloke edilebileceği endişesini taşıyorum. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü toprağa ilişkin bölgesel çözümlerden geçmiyor. Öyle şeyler yapılmalı ki, Edirne, Diyarbakır, İstanbul ve Manisa’daki Kürt için de çözüm olsun. Söz konusu talepler bölge dışındaki Kürtleri sıkıntıya sokabilir. Ama yarın öbür gün İngiltere ve İspanya’da olduğu gibi yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, tehdit olarak algılanmayacaksa o zaman ifade edilebilir. Dile getirme hakları var ama Türklerin de Kürtlerin de hayrına olacağını düşünmüyorum.- Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Kürt sorununun çözümü için yaptığı toplantıların çözüm önerileri:17. ABANT SONUÇ BİLDİRGESİ18. ABANT SONUÇ BİLDİRGESİ

    0 0

    30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere hangi partilerin katılacağı herkesin malumu. Bir de son zamanlarda gündemde olan AL (Alternatif ve Değişim) Parti var. Logosu, AK Parti’ye benzerliğiyle konuşuluyor. Sosyal medya üzerinden yaptıkları söylemler de göz ardı edilemeyecek türden.Yerel seçimlerin yapılmasına neredeyse bir ay kaldı. Ülkede adeta toz dumana karıştı. 7’den 70’e herkesin dilinde yerel seçimler var. Öyle ki, kimilerine göre Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir süreçten geçiyoruz. 12 yıldır iktidar olan AK Parti’nin ismi şimdilerde hizmetle değil yolsuzlukla anılıyor. Ses kayıtları da cabası… İş böyle olunca muhaliflere de bolca malzeme çıkıyor.Tabii, 30 Mart gibi tarihi bir güne yaklaşılırken böyle bir hareketliliğin oluşmasında parti liderlerinin etkisini göz ardı etmemek gerek. İktidar partisinin söylemleri, muhalefet partilerin de bu söylemler karşısında duruşu komediye dönüştürüyor meydanları. Bir de son zamanlarda özellikle sosyal medyada etkili olan bir parti var: AL Parti. Rağbet görmelerinin asıl nedeni yeni bir parti olması değil, logosunun AK Parti’ye benzemesi. Üst üste konulmuş burma bileziklerin üzerine güneşi yerleştirmeleri akıllara AK Parti’nin logosunu getiriyor. Bu da takdir edersiniz ki karışıklığa mahal verebilecek bir durum. Hatta Twitter üzerinden atılan mesajlar da bu yönde. Hele bir tanesi var ki olayın boyutunu gözler önüne seriyor: “AL Parti olarak seçmenlerimizi uyarıyoruz. Bize oy atacakken yanlışlıkla mührü AK Parti’ye basmayınız. En çok bundan endişeleniyoruz.” Sosyal medyada bunlar yaşanırken, medyada konuyla ilgili birçok haber çıktı: AL Parti seçime katılacak mı, katılmayacak mı? Hatta bazılarına göre parti, oy pusulasında 3. sıradan yerini almıştı bile. Biz de tüm bu karışıklıklara cevap bulmak için AL Parti Genel Başkanı c’a kulak verdik.Başkan’ın söyledikleri bildiklerimizden biraz farklı. Başkan Burkan, 2003 yılında yapılan AK Parti Kongresi’nde genel başkanlığa aday olduğunu açıklamış ama çok da ciddiye alınmamış. Burkan, bir karışıklığın yaşandığını ve yeni bir parti olmadıklarını söylüyor: “Sosyal medyada yapılan yorumlar üzücü. Sanki yeni kurulmuşuz gibi davranılıyor. Yerel seçimlere ne yazık ki katılamayacağız. Çünkü, YSK’ya göre seçimlere katılmamız için 41 ilde teşkilatımızın bulunması gerekiyor. Şu aşamada bu konuma sahip değiliz. Ancak yerel seçimlere girmek adına siyasi partilerle görüşmeler yapıyoruz. Anlaşma sağlanırsa kendi logomuzla seçimlere katılacağız.”Hedef 2015 Genel SeçimleriBaşkan Burkan, 2008 yılında kurulan AL Parti’nin AK Parti ile logo benzerliğini de şöyle açıklıyor: “Ampul artık yeterince halkı aydınlatmadığından partimizin amblemini güneş ve burma bilezik olarak belirledik. Güneşin kaynağı sönmeyecektir. Burma bilezik de zenginlik ve bereketin simgesi.”30 Mart yerel seçimler için hazırlanan oy pusulasında 3. sırada yer alan AL Parti (Alternatif Parti) ile hiçbir ilgilerinin olmadıklarını aktaran Mustafa Reşit Burkan, bu durumu sadece isim benzerliği olarak değerlendiriyor: “Alternatif Parti’nin logosu farklı, bizimki farklı. Sadece parti isimlerini kısa yazdığımızda isim benzerliği ortaya çıkıyor. Biz Alternatif ve Değişim Partisi’yiz. Onlar ise Alternatif Parti.”Kendisine ait bir Twitter adresi olduğunu söyleyen Burkan, sosyal medyada yer alan, özellikle AL Parti ile ilgili adreslerin kendileriyle alakalı olmadığını anlatıyor. Burkan’ın hedefi önümüzdeki genel seçimlere girip, iyi bir sonuç elde etmek. Yaşadığımız süreç ile ilgili ise, “Herkesi yaraladı. Tasvip etmek mümkün değil.” diyor.Birçok kişi partinin isim ve logo benzerliğinin seçmenin kafasını karıştıracağını düşünüyordu. Ancak söz konusu parti, ismi ve logosuyla AK Parti’ye benzeyen Alternatif ve Değişim Partisi değil, logosu Türkiye haritasının arkasından doğan ve güneş olan Alternatif Parti. Uzun lafın kısası seçimlere AL Parti girecek ama logosu AK Parti’ye benzer olan değil. Yakında, bu mizahlarla Guinness Rekorlar Kitabı’na aday gösterilir hatta böyle bir çabaya girersek hiç şaşırmayalım.

    0 0

    Gazeteci Derya Sazak, Milliyet Gazetesi genel yayın yönetmeni olduğu günleri Boyut Yayınları'ndan çıkan ‘Batsın Böyle Gazetecilik' isimli kitabında anlatıyor. Sazak,kitabı yazarken tekrar İmralı zabıtlarına dönüp baktığında orada Abdullah Öcalan'ın da paralel yapıdan söz ettiğinin altını çiziyor.17 Aralık'ın ise darbe olduğuna asla inanmadığını hükümetin bu konudaki söylemine hiçbir şekilde katılmadığını aktaran Sazak, yolsuzlukların ise bu şekilde örtbas edildiğini kaydediyor.28 Şubat 2013'te İmralı görüşmelerine ait tutanakları yayınladınız. Kitabı okuduğumda şunu gördüm, bu haber bir gölge gibi sizi takip etmiş. Neden bu kadar sert tepkiler aldınız?İmralı zabıtları dediğimiz, BDP heyetinin İmralı'ya gidip Öcalan'la görüşmesi. Zabıtların yayınlanması da tamamen muhabirimizin gazetecilik başarısıydı. Biz de virgülüne dokunmadan yayınladık. İlginç saptamalar vardı. Örneğin Habur'da ‘ne karşılığında bunlar sağlandı' denirken İmralı'da ise ‘Öcalan'a ne söz verildi de şimdi silahlar bırakılacak?' sorusu soruldu. Tutanakları yayınlayınca hükümetin kafasında hemen bu Oslo süreci canlandı; ‘Eyvah! Bir yol haritası yaptık, kim sızdırdı?' diye. Artık bu tür kuşkucu yaklaşımları bir tarafa bırakmak gerekiyor.Ne değişti peki?Eski tabular yıkıldı. Kürt sorununu demokratik alana çekerken Türkiye'yi iç savaşa sürükleyen şartların da durdurulması gerekiyordu.Habur'la birinci deneme yapıldı. Kesintiye uğradı. İkinci deneme Oslo'da yapıldı ve Şubat 2012'de tutanaklar sızdırıldı. Sonra 2013'teki bu Öcalan-BDP görüşmesi ve İmralı zabıtlarına geldi. Fakat Oslo görüşmeleri kamuoyuna yansıyınca ve oradaki müzakerelere katılan devlet heyeti, özellikle Hakan Fidan'a yönelik savcıların başlattığı soruşturmanın Başbakan'a da uzanacağı konusu, o büyük bir güvensizliğe yol açtı hükümette.Hasan Cemal'in Milliyet'ten ayrılması ve gelinen nokta… Bu yüzden bedel ödediniz, tutanakları yayınladığınız için pişman mısınız?Böyle bir metin önüme gelince heyecanlandım. Ne yazık ki, hem meslektaşlarımız hem de hükümet cephesi bunu kendilerine karşı bir sabotaj ve provokasyon olarak nitelendirdi. Beni Yalçın Akdoğan aradı, ‘siz ne yapmaya çalışıyorsunuz' diye sordu. Ben de, tam tersine bu süreci normalleşmeye götüren bir yayın olduğunu söyledim. Heyetin adaya gitmesine Adalet Bakanlığı izin veriyor. Gizli kapaklı verilmiş sözler yok, ne özerklik ne de af. Üzerimde çok fırtınalar estirdiler, Hasan Cemal'i kaybettik. Eğer bu kâğıt doğru çıkmasaydı gazeteciliğim biterdi.28 Şubat'ta ‘Andıç' skandalı yaşandı ve Şemdin Sakık'ın soruşturma zaptına yalan ifadeler eklenerek basına sızdırıldı. Birçok gazeteci işinden oldu.İmralı zabıtlarında ise Said Nursi'nin ve Fethullah Gülen'in ismi geçiyor. Öcalan'ın üzerinden cemaat tasfiye edilerek çözüm sürecine karşı olduğu mu gösterilmeye çalışıldı?Öyle mi değil mi, onu ayrıca tartışabiliriz.Bir yerde Fethullah Gülen Hocaefendi'ye karşı hakaret içeren sözcük geçiyordu, onu çıkardım. Sorunuza gelince, arada çok önemli bir fark var. Şemdin Sakık yakalanınca Özel Tim tarafından sorgulandı. Onun ifadelerinin ne olduğunu bilmiyorduk ve ifadesine birtakım isimler eklediler. Parça bölük bilgiler aktarıldı ve gazeteciler işinden oldu. Daha vahimi, orada ismi geçen Akın Birdal suikasta uğradı. İmralı Zabıtları'ndaÖcalan'ın konuşmasında ise Gülen Hocaya, Cemaate ve Emre Uslu'ya bazı nitelemeler var.Onları da eleme hakkını kendimde görmedim. Ancak bu kitabı yazarken, tekrar İmralı zabıtlarına dönüp baktığımda orada Abdullah Öcalan da bu ‘paralel yapılardan' söz ediyor. Ve Oslo'nun bir darbe olduğunu söylüyor. Bunlar ciddi iddialar ya da suçlamalar. Ona bunu söyletmişler mi o ayrı bir tartışma. Tutuklu bir insan… Her şey olabilir.Gülen'in bu konuda açıklaması da var, “Sulh hayırdır” diye. Buna rağmen sürekli cemaatin sürece karşı gösterilmesi, bu bir strateji olabilir mi?Tabii Gülen'in açıklamaları önemli ve değerli. Mesela Emre Uslu'nun ısrarla bu girişimlere karşı yazıları oluyor. Tabii o ne kadar cemaati bağlıyor bilmiyorum. Ama o şekilde konumlandırılıyor. Habur süreci de böyle bir infiale yol açınca hemen ertesinde KCK operasyonları geldi. Onu da cemaate yordular.17 ARALIK DARBE DEĞİLİddia edildiği gibi 17 Aralık Operasyonu bir darbe girişimi mi sizce?17 Aralık'ın darbe olduğuna asla inanmıyorum. Darbelerin geçerli olan yerleşik tanımları ve göstergeleri olur. Darbede geri planda, asker siyasete müdahale eder. Kapalı yoldan hükümeti sıkıştırır, olmadı bizim 12 Eylül askeri darbesi gibi doğrudan yönetime el koyar. Ya da 28 Şubat Postmodern Darbesi gibi siyaseti etkiler ve hükümeti baskıyla düşürür.Kitabınızda,“Hükümet sorunu çözmektense, onu ifşa edenleri cezalandırmayı tercih ediyor” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?Başbakan, cemaat ya da bir yargı darbesinden söz ediyor. Ancak Türkiye'de askeri vesayetin sona ermesi yönünde atılan adımlar oldu. Bunların kimi sivilleşme adı altında. AKP iktidar olduktan sonra partinin kapatılma davası, 2008'e kadar yaşadığı sancılı bir süreç var. Burada çeşitli darbe girişimleri var. Çok büyük davalar açıldı. Cemaat devleti bu yoldan ele geçirmek istiyor idiyse, niçin bu operasyonlara o zaman karşı çıkılmadı?Rüşvet ve yolsuzluk operasyonu ile beraber gündeme gelen “kumpas-komplo”iddialarını nasıl yorumluyorsunuz?Kesinlikle yolsuzluklar örtbas ediliyor. Bakın ‘kumpas' da inandırıcı değil. ‘Orduya kumpas kuruldu' diyen Akdoğan sıradan bir siyasetçi değil, Başbakanın en yakınındaki siyasi bir danışman. Akdoğan bir şey söylediği zaman onu gerçekte Tayyip Erdoğan söylüyor demektir. Milli orduya kumpas kurulduysa eğer; Ergenekon'da mı kumpas? Ergenekon kumpas ise Danıştay saldırısı nedir? Hrant Dink'i kim öldürdü? 2008'de AKP'ye kapatılma davası açıldı. Bunlar birbirinden koparılamaz. Cemaat AKP'nin kapatılmasını da istiyor muydu?O süreçteki Zaman'ınattığı manşetler ortada...Herhalde, Cemaat niye bunu istesin. Öte yandan, bu operasyonlarda bugün suçladığınız ama dün kahraman ilan ettiğiniz savcıların cemaatçi mi değil mi diye meşrebine bakmadınız. Çete de deniyor, bu da çok ağır. Bir yargı mensubu çete ise o zaman bu çetelerle mi onca askeri ceza evine aldınız? Bunlar inandırıcılığı olmayan söylemler. Başbakan ve çevresi buna inanıyor. Kamuoyunu bu yönde somut bilgi ve belgelerle ikna etmeleri gerekiyor.Peki, ne yapılmalı? Bu süreçten çıkış nasıl olacak?17 Aralık ve 25 Aralık operasyonunu darbe, paralel yapı söyleminden önce kendi bağımsız gerçekliği içinde konuşmamız gerekiyor.Bize bu bakan çocuklarının ne ile meşgul olduğunu anlatmaları lazım. Eğer ortada büyük bir masumiyet varsa, bunlar çetelerin, cuntaların marifetiyse o zaman fezlekelerin parlamentoya gelmesinden neden korktular? Demek ki, siz o kadar da naif işlerin peşinde değilsiniz.“İLK DEĞİL, YÜCE DİVANLIK MESUT YILMAZ OLAYI VAR”İşadamları tarafından para havuzu oluşturularak kurulan ‘Havuz medyası' ve yayınlanan tapeler için ne diyorsunuz?Bir sabah uyanıyorlar gazete sahibi olmuşlar (Gülüşmeler). Çok üzülüyorum;bu dönemin kaybeden sektörü medya. Eskiden gazete veya tv sahibi olmak isteyen sermaye grupları bunu bir prestij adına yapardı. Geçmişte koskoca Sabah gazetesi Etibank yüzünden battı. Bankanın içi boşaltıldığı gerekçesiyle sahibi Dinç Bilgin cezaevine girdi. Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı döneminde önemli bir kamu bankası Türkbank satıldı, özelleştirildi. Fakat bu satışın arkasında o zamanki Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz iktidar kavgasının bir tarafında yer alan Alaattin Çakıcı'nın bu satışa gölgesi düştü. Bankanın mafyaya pazarlandığı ortaya çıktı ve Türkbank satışında adı geçen Korkmaz Yiğit aynı zamanda medyaya girdi birçok gazetenin alımına yöneldi.Dönemin Başbakan'ı da görevini kötüye kullanmaktanYüce Divan'agönderildi.Cumhuriyet tarihinde medyada bu tarz şeyler ilk defa mı yaşanıyor?Aslında ilk değil.Yüce Divanlık dediğim Mesut Yılmaz olayı var.Burada ise müteahhitte ‘aranızda anlaşın Sabah'ı alın' diyor. Fakat adamların parası yok. Sonra Ziraat Bankası'ndan Halkbank'tan kredi kullandırılıyor. İşin içine kamu girdiği zaman özel bir satış bile olsa kamu kaynağını kullanıyor. Kamu deyince, vergi veren herkes girer. Mesela ben işçi emeklisiyim. Emekli maaşımı Ziraat Bankası üzerinden alıyorum. Ziraat Bankası'nın Sabah-ATV'ye açtığı kredide söz sahibi olarak bu durum benim çıkarıma mı değil mi? Niçin benim param Cengiz İnşaat üzerinden Sabah'a aktarılsın. Düğümün ucu böyle bir yere de gelebilir.Öngörünüz nedir bu konuda?Böyle bir medya olamaz ve bu şekilde sürdürülemez. Başbakan'ın talimatıyla gazete sahibi olmuş patronlar bağımsız yayın yapabilir mi? O zaman onlara ne servis ediliyorsa onu yapıyorlar. Manşetleri görüyorsunuz? Arkadan ‘alo Fatih' hatlarında konuşmalardaki üsluba bakın.HÜKÜMETİN MEMURU OLMUŞLAR“Alo Fatih” meselesini açarsak, tapelerde bizzat Başbakan tarafından çok açık bir sansür uygulandığı görülüyor.Felaket.Hükümetin memuru olmuşlar. Böyle bir gazetecilik yok, olamaz. O yüzden batsın böyle gazetecilik diyoruz.Zaman muhabirine yapılan, skandal. Muhabire neden o kadar yükleniyorsun? Biz demokratik ve açık bir toplumuz. Ancak şu anda Putin'in Rusya'sından daha beter durumdayız.Referandumda ‘yetmez ama evet' diyenler arasındaydınız. Peki, HSYK değişikliği ve gelinen sürece bakınca pişman mısınız?Anayasa değişikliğine evet dedim. Beni motive eden duygu 12 Eylül'le hesaplaşmaydı. Bakan ve müsteşarın yer aldığı kurul düzenlemesi yargı bağımsızlığına aykırı. Orada bakan masanın başında oturduğu sürece biz bağımsız bir yargıdan hukuktan söz edemeyiz. Cumhurbaşkanı muhtemelen onaylayacak bunu. Bu da yakın tarihimizde ilk diye düşünüyorum. Bu HSYK, meclise verildiği ve meclisten geçtiği an hükmünü geçmişe dönük icra etmiştir. Yani bu yasanın yürürlük tarihi 17 Aralık. Yasalar geriye işlemez ama bu zaten yürürlüğe girmiş bir yasal düzenlemedir. O da şu demek, HSYK üzerinden 17 Aralık ve 25 Aralık soruşturmalarını yürüten savcıları darmadağın ettiler. İzmir'deki İstanbul'daki savcılar hepsi yerinden edildi. Ayrıca bir yasa çıkarılmasına gerek var mıydı?Başbakan bir grubu “hain, çete, örgüt” olarak ilan ediyorbunu da meydanlarda dile getiriyor. Bu dil toplumu kutuplaştırmaya götürmez mi?Tayyip Bey’in böyle bir siyaset tarzı var. Kendini zorda bırakan ya da işine gelmeyen boşluk bulduğu zaman hayali düşman yaratıyor. Bunun üzerine gidiyor. Bu bazen medya oluyor, bazen sivil toplum. Örneğin Gezi'de gençler oldu, şimdi de cemaat. Muhafazakâr bir parti muhafazakar tabandan oy alıyor ve tabanda cemaatten bağımsız değil. Bu tarz siyaseti inandırıcı bulmuyorum.Kitabınızın son bölümünde,28 Şubat mağduriyetindensöz eden iktidar çevrelerinin 28 Şubat çizgisine geldiğini belirtiyorsunuz. Bu ciddi bir iddia.28 Şubat'ı yaşayan bir siyasi hareket nasıl olur da, 28 Şubatçılardan daha fazla akreditasyon meraklısı olabilir? İnsanları işinden gücünden sorgusuz sualsiz atabilir. 28 Şubat'ta bile böyle değildi. Ama bu süreçte kim ne yazsa, yanıyor. Medyaya hükümet komiserleri atayarak bu şekilde sürdürülemez. Buna topyekun karşı olmak gerekiyor. 17 Aralık operasyonu gazetecilik ürünü mü? Türkiye İran'laşamaz, Çin'e benzeyemez. Bugün cemaati bürokrasiden tasfiye eden güç, AKP. 10 yılın sonunda geldiği bu nokta ilginç. Bütün o reddedilen yapılara dönülmüş olması dramatik.O NOT ÖZEL DEĞİLDİNagehan Alçı'nın size gönderdiği mesajı kitabınızda yayınlamanız çok eleştirildi. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?Gezi'nin tam sıcak olduğu sırada üzerimizde baskılar vardı. Nagehan'ın kısa yazılarından biri de kulis yazısıydı; ‘Bilal Erdoğan siyasete hazırlanıyor' diye. Ancak bu yazı bir spekülasyona yol açabilirdi. Nagehan beni ikna etmek için cep telefonuma bir mesaj attı, ‘Aile bu haberden çok memnun olacak. Çünkü aileye çok yakınım.' Yani o notla bu yazıyı kullan demeye getiriyordu. Nagehan ısrarcı olunca telefon açtım. Kulis bilgisi olduğunu, özel bir dönemden geçtiğimizi söyledim. Şimdi de sansür uygulandığını, bu notun özel olduğunu söylüyor. Bu özel bir not değil. Tam tersine gazeteyi ve yayını ilgilendiren bir konuda ‘Başbakan'a yakınım' deyip o nüfuzu kullanarak benim alanıma giriyor. O olayın haftasında ayrıldım. Peki, yazı sonradan neden yayınlanmadı? Bunu da sizin yorumunuza bırakıyorum. Nitekim, 17 Aralık operasyonuyla Bilal Erdoğan'ın adı ve vakfı ortaya çıkınca Başbakan ‘oğlum üzerinden bana geliyorlar' diyerek tepki gösterdi. Kitabı yazarken de şunu fark ettim; Nagehan'ın o zaman aldığı duyum gerçekmiş, aile bunu düşünüyormuş. Bilal Erdoğan'ın vakıftaki konumu o zamanki siyasi projeyi de doğrular yönde. Ama 26 Temmuz'da bunu doğrulayan bir veri yoktu.

    0 0

    28 Şubat’a ilişkin hazin bir hikâye Sultan Kara’nın yaşadığı. O dönemde ‘tekme tokat’ atıldığı öğretmenliğe 15 yıl sonra davet edildiğinde artık iş işten geçmişti. Çünkü farklı işlerde çalışmış ve emekli olmuştu.Tarih: 19 Mart 1998. Ankara Siteler’deki Uluğbey İlköğretim Okulu’nda henüz 18 ay önce başladığı öğretmenliğe veda ediyordu. Geçirdiği 9 soruşturmanın ardından görevden uzaklaştırılmıştı Sultan Kara. 1988 yılında gazeteciliğe başlayan ve o döneme kadar mesleğini yapan Kara’ya, öğretmenlikte de yer yoktu. Aradan yıllar geçtikten sonra 28 Şubat mağdurlarına geri dönüşü düzenleyen yasa çıktığında Milli Eğitim Bakanlığı’na dilekçe veren Sultan Kara, 2013’ün son günlerinde bir telefon aldı. Okul seçmek üzere bakanlığa gelmesi isteniyordu. Gülümsedi, artık çok geçti. Çünkü bir hafta önce SGK’dan emekli olmuştu. Bu defa yeni bir dilekçe yazarak, kendi elleriyle son verdi öğretmenliğe. Sultan Kara ile 28 Şubat’ın 17. yıldönümünde kendi hikâyesini konuştuk.Öğretmenlik hakkınız elinizden alındıktan tam 15 yıl sonra mesleğe yeniden davet edildiniz. Ne hissettiniz o anda?Dönüş için verdiğimiz dilekçenin üzerinden aylar geçmişti. Bunun siyasi bir atraksiyon olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ankara İl Milli Eğitim’den gelen bir telefon, bu algımı kırdı. Atamamın yapıldığını söylediler ve okulumu seçmek üzere MEB’e davet edildim. Gittiğimde son derece nazik memurlar vardı karşımda. Ağlamaklı oldum. Diğerleri heyecan içinde okul belirlerken, ben boş bir beyaz kâğıt istedim. Ne yapacağımı sordular şaşkınlıkla. Dilekçe yazacağım dedim, atamamın iptali için. Çünkü artık ben yeniden mesleğe başlayacak mağdur bir öğretmen değil, emekli bir işçiydim.Size yeni bir hak tanınsaydı tekrar öğretmen olmak ister miydiniz?Kesinlikle evet, hem de hiç düşünmeden. Öğretmenlik bir yaşam biçimi olmalıydı ve benim için öyleydi. Yarım kaldı.Aradan 15 yıl geçtikten sonra gelen yani geç gelen adalet, adalet oluyor mu?Evet geç geldi ama geldi. Gelmeyebilirdi ve bunun sorgusunu yapamayabilirdik. Belki bu süreçte kimi benim gibi başka işlerden emekli olmuştur, kimi yeni bir mücadelenin içine girmek istemeyebilir ama bir kişi bile bu haktan faydalanıp yeniden öğretmen olabilmişse maksat hasıl olmuş demektir.Yaşadığınız bu mağduriyetle ilgili o dönem suç duyurusunda bulundunuz mu?Meslekten ihraç edildiğimde, iç hukuk yollarına başvurdum. Ama bizi meslekten ihraç eden zihniyet ile mahkeme dosyası önüne gelen zihniyet arasında fark yoktu. Mahkeme aleyhime sonuçlandı, temyizden de sonuç çıkmadı. Bazı arkadaşlar AİHM’ye müracaat ettiler. Ben devletimin böyle bir suçtan mahkûm edilmesini istemedim.28 Şubat davasına müdahil oldunuz mu, sizce bu yargılamadan bir şey çıkar mı?Dava ile ilgilenen avukatlar müdahil azlığından şikâyetçi oldular, kendilerine haber gönderdim müdahillik isteği için ama bana kimse geri dönmedi. Elimde pek çok doküman vardı oysa. Zaten biz müdahillik için uğraşırken tahliyeler başladı. Şaka ile karışık korku sardı içimizi, “Onları bırakıp belki de bizi alırlar içeri.” diye. Yargılamadan pek umudum yok, bu davadan bize kalan bundan sonra böyle bir şeye kalkışacakların yargı ile karşılaşabilecekleri umudu sadece.Geçmişte yaşadıklarınıza bakınca bir kuşağın on yıllarının kayıp olduğunu gördüğünüzde ne düşünüyorsunuz?Hep bir sinmişlik/sindirilmişlik, hep bir eziklik hali görüyorum. Bu ciddi bir travma. İnsanlar başörtülerini açmaya zorlandı, açmayanlar atıldı. Yaşamlarımız üzerinde başka tasarruflara yer verildi. Kişisel hak ve özgürlükler sıfırlandı. İnsanlar özgüvenlerini yitirdi. Kimileri de bunu kullandı,‘Nasıl olsa kimse size iş vermiyor, çalışın işte’ diye minnetle hareket etmemiz istendi. Düşük ücretlerle, kalitesiz işler layık görüldü. En acısı, bunu inançlı kişiler yaptı... Sonra herkes kendine bir yol seçti. Geçmişi unutmak, arkada bırakmak için.Aynı zamanda gazetecisiniz siz, neden öğretmenlikte bu kadar ısrar ettiniz?Gazetecilik gibi gecesi gundüzü belli olmayan bir iş yaşamı ile çocuk büyütmek istemiyordum. Daha stabil olduğunu düşündüğüm bir mesleğe yönelmiştim. Ama milli eğitim müfettişleri de dâhil yetkilileri buna inandıramadım. Benim camiaya sokuşturulmaya çalışılan bir görevli olduğuma hükmetmişlerdi. Devlete başkaldırıyla, anarşist tavırlar göstermekle, memuriyete layık olmamakla suçlandım ama soruşturma hep başörtüsünden açıldı. Bizleri yemeyi kafalarına koymuş bir bakanlık ile karşı karşıya idik. Aradaki pek çok ceza atlanıp meslekten men cezası verildi. Öğretmenlik macerası cellat müfettişlerin elinde son buldu.O dönemde gazetecilik yapmanız da mı aynı şekilde engellendi?Ortadoğu Gazetesi’nin Başbakanlık muhabiriydim. Başımı örttüğüm gün istifamı istediler. Gazetenin o dönemki sahibi “Böyle bir şeyi yaşanmamış sayıyorum.” dedi, ancak genel yayın yönetmeni Tahir Kutsi Makal, birkaç saate kadar İstanbul’a döneceğini, istifamı masasında görmek istediğini söylemişti. Ben de hemen yazıp cebine koymuştum. O dönem Başbakan Tansu Çiller’in korumaları basın kartıma rağmen her yerde müdahale ediyorlardı. Hatta Sivas olayları sırasında valilik korumaları ile Başbakanlık korumalarının tartaklamalarından gazetecilerin müdahaleleri sonucu kurtulmuştum.

    0 0

    Kurtalan Ekspres, iki yıl önce Göğe Selam albümünü yayınlamıştı. Şimdi ise Göğe Selam II ile karşımızdalar.Albümde Âşık Mahsuni Şerif, Âşık Veysel, Barış Manço, Cem Karaca, Nazım Hikmet, Neşet Ertaş, Pir Sultan Abdal ve Yavuz Çetin gibi dev isimlerin şarkıları var. Bu şarkıları Bülent Ortaçgil, Duman, Emrah Karaca, Fatma Turgut, Hayko Cepkin, Haluk Bilginer, Murat İlkan, Nejat Yavaşoğulları, Niyazi Koyuncu, Şevval Sam, Umut Kuzey ve Yavuz Bingöl seslendiriyor.Gökhan Türkmen ‘En Baştan’ başlıyorGökhan Türkmen son dönem müzisyenler içinde özgün tarzıyla dikkat çeken isimlerden. Müzisyen bugüne kadar yapılmış en geniş repertuarlı albüm çalışması En Baştan’ı dinleyicilerle buluşturdu. Albümde Türkmen’in yorumculuk çıtasını yükselttiği hemen fark ediliyor. Kendini ve müziğini en iyi ifade ettiği çalışması diyebiliriz.Sıla, Yeni Ay ile karşımızdaPop müzikte son yılların en önemli kadın yorumcularından ve bestecilerinden olan Sıla, Yeni Ay isimli albümüyle karşımızda. Yeni Ay’a önceki albümlerde olduğu gibi bir Sıla Gençoğlu-Efe Bahadır ortak çalışması diyebiliriz. Bu albümde de yine kâh coşturan kâh efkarlandıran bir Sıla var karşımızda. Yeni Ay’da Sıla’nın hicivli sözler ve göndermelerine tanık oluyoruz. Bir önceki albümde müzik altyapılarına yoğunlaşan sanatçı bu albümünde yorumunu daha da güçlendirmiş.

    0 0
  • 02/22/14--16:00: Kendimi karantinaya aldım
  • Düşlerin Ressamı Murat Yılmazyıldırım yeni albümü Ayna ve Aynadakiler ile karşımızda. Müzik sektöründeki yozlaşmanın kendisini çok üzdüğünü söyleyen sanatçı, efsane grup Düş Sokağı Sakinleri’nin yeniden bir araya gelmesinin artık mümkün olmadığını söylüyor.Yeni albümünüz Ayna ve Aynadakiler’in ana fikrinden biraz bahseder misiniz?Bütün albümlerimde olduğu gibi Ayna ve Aynadakiler’de de insana odaklandım. Hatta bu çalışmada daha pekişmiş oldu bu durum. Soyuttan somuta doğru yol alışı, dünyanın oluşum süreciyle şekillendirmeye çalıştım. Dünyanın, gezegenlerin ve kainatın var oluşu, varlıkların ve doğanın oluşumu… Savaşlar, kıtlıklar, politik olaylar gibi birçok şeyden bahsediyorum ama asıl verdiği mesaj, kendinle yüzleş. Hepimiz kendimizle yüzleşmek zorundayız. Bu süreci hem anlaşılır biçimde hem de kendi oluşturduğum dili kullanarak anlatıyorum.Yıllardır bu farklı dili kullanıyorsunuz albümlerinizde. Anlaşılmayacağını bile bile neden tercih ediyorsunuz?Allah vergisi bir şey bu. Müzikle birlikte kendiliğinden geliyor. Benim için çok anlam ifade ediyor ama anlamsız gibi görünse de bu dili kullandığım için çok mutluyum. Aslında bunun için bir sözlük bile çıkarmayı düşünmedim değil. İşte bu dille birlikte yavaş yavaş insanın ve varoluşun aşamalarını anlatmaya çalıştım. Buna göre kullandığım enstrümanlar da değişti. Tabladan gitara kadar birçok enstrüman kullandım.Neden böyle şeylere kafa yoruyorsunuz?Aslında bu, bir müzik adamı için problemli bir süreç. Giderek kötüye giden bir müzik ortamında ayakta kalmaya çalışıyorsunuz. Ama her şey benim çocukluğumda saklı. Rahmetli babam müzik aşığı bir avukattı. Çocukluğumdan beri iyi ve kaliteli müziğe aşinayım. Bu sebeple sürekli bir gelişim süreci yaşadım. Dünyada da, Türkiye’de de müzik adına tiksinilesi bir durum söz konusu. Hangi müziği dinlemeye çalışsan içindeki yozluğu görebiliyorsun. Hepsinde bir anormallik var. Çok acı şeyler. Bize dayatılan bu müzikler yaratılışa aykırı bence. Allah bazen farklı konularda insanlara torpil geçebiliyor. Ben bu konuda torpilli olduğumu düşünüyorum. Farklı şeyler peşinde koşuyorum.Daha popüler bir şeyler yapmayı düşünmediniz mi hiç?Bir ikileme düşmedim ama beni etki altına almak isteyen insanlar oldu. İstemediğim bir şeyi yapmanın saçma olacağını düşündüm. Şunu çok iyi biliyorum. Eğer kendime popüler bir yol çizmiş olsaydım muhtemelen Türkiye’yi beslerdim. Kendim böyle müzikler yorumlamasam bile beste anlamında Türkiye’deki en ünlü isimlerle çalışabilirdim. Çok da para kazanırdım ama ben müzik piyasasının içindeki yozluğu eleştiren bir insanım. Öyle bir şey yapsaydım önce kendime ihanet etmiş olurdum, bir de kimseyi eleştirmeye hakkım olmazdı. Benim için bu asla mümkün olamayacak bir şey değil.Buna rağmen hatırı sayılır bir dinleyici kitleniz var. Bu sizi sevindiriyor mu?Bu kadar olumsuzluk içinde bu beni mutlu eden bir durum. Ama eskisi gibi kemik bir kitle kalmadı, sistem yavaş yavaş onları da tüketiyor. İnternet çıktığından beri insanların duygu dünyası ve tercih hakları tamamen değişti. Artık herkes saniyeler içinde müziğe ulaşıyor. Buna rağmen emek hırsızlığı yapanlar var. İşin kötüsü, insanlar emeğin çalınmasını da doğal görmeye başladı. Beni dinlese bile böyle insanların zerre kadar kıymeti yok benim için. Eğer beni dinleyenler albümümü almıyorsa internetten de dinlemesin.Bu kirlenmiş ve yozlaşmış müzik dünyasından kendinizi nasıl koruyorsunuz?Mümkün mertebe evimden dışarı çıkmıyorum. Müzik sektöründe görüştüğüm kimse yok desem yeridir. Kendimi karantinaya almış durumdayım. O dünyada dönmeyen dolap yok. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor. Aşırı bir kıskançlık var.Müziğimizin geleceği adına hiç mi ümitli değilsiniz?Ümidimi bir şey için taşıyorum. Dünya için, barış için, sevgiyi, aşkı bütün estetik güzellikleri, yaratıcının bize bahşettiği güzel duyguları insan gibi yaşayabilmek için bir kıvılcım yakabilen insanlardan ancak ümit edebiliyorum. Onun dışında müzik sektörü için maalesef böyle bir ümidim yok. Çünkü benim için diğeri daha yüce. Burada millet cebini dolduruyor, kariyer yapıp popüler kültürün içinde ünlü olmaya çalışıyor. Bir şeyler yapmaya çalışan insanlar var ama genelin içinde çok az.Bahsettiğiniz bu ortamda tutunmak kolay olmasa gerek…Çok fazla müzik dinledim, artık doydum ve kendi kendimi keşfettim. Bu süreçten sonra kendimleyim. Aşırı mükemmeliyetçi bir insanım. İki şarkıyla ünlü olmak, iki şarkıyla bir yerlere gelmeye çalışmak bana göre değil. Psikolojik olarak çok yıprandım artık. Çoğu kez müziği bırakacağım dedim, çok geri döndüm. Sektör adeta kan ağlıyor.Düş Sokağı Sakinleri artık bir araya gelmezDüş Sokağı Sakinleri dağılalı 14 yıl oldu. İnsanlarda hâlâ yeniden bir araya gelirler mi beklentisi var. Gelir misiniz?Yok öyle bir şey, olma ihtimali de yok. Mümkün değil. Tamamen zıt kutuplarız. Bu hep böyleydi. İnsanlar perdenin ardını bilmedikleri için bunun hep güzel yüzünü gördü. Bu konuda çok müsterihim. Olmuyor. Kendimden çok ödün verdim. Bunu en başta ayrıldığım kişi bilir.Sizi illaki bir araya getirmek isteyenler olmuştur. İkna olmadınız mı?Bana çok büyük teklifler geldi. On bir yıl önce anormal bir rakam teklif ettiler, kabul etmedim. Ekonomik anlamda da çok kötü olduğum bir dönemdi oysa. Bizim kişiliklerle ilgili bir sorunumuz var. Olmuyor, devam etmiyor. Bundan sonra da olması mümkün değil. Ben yoluma Düşlerin Ressamı olarak devam ediyorum.Sürekli kafa yoran bir insan olarak dünyada neler rahatsız ediyor sizi?Oldum olası savaş karşıtı bir insanım. Elimde güç olsa dünyadaki bütün silahları yok ederim. Nereye baksanız gözyaşı var. Açlık, yokluk, savaşlar… Artık belgesel bile izleyemiyorum. Duygusal ve hassas bir duruma geldim. Bazen hasta olacağım diye korkuyorum.Ya Türkiye’de?Siyasilerin insanları kutuplaştıran üslubu beni çok rahatsız ediyor. Hayatım boyunca siyasetten nefret ettim. Çok oyunbaz ve koyun olarak gördükleri insanları oyuna getirmeye çalışıyorlar. Açıkça söyleyeyim, babam siyasetçi olsaydı ondan nefret ederdim. İnsanları yönetenlerin yalan söyleyebilmelerini, çirkinleşebilmelerini kabul edemiyorum.Keşke çocuğum babamı tanıyabilseydiYakın zamanda babanızı kaybettiniz. Bu durum sizi çok etkilemiş…Dirayetli ve kontrolü kaybetmemek adına çok büyük savaşlar verdim. Üzüntü krizleri yaşıyorum. Eşim ‘İnsan sabahtan akşama kadar ağlar mı?’ dedi. Oysa ben farkında bile değilim. Bir anda saçlarımda ve sakallarımda aklar oluştu. Eğer bunun üzerine gidersem muhtemelen bir sağlık problemi yaşayacağım. Kontrol etmeye çalışıyorum. Bir kale düşünün, kocaman ve haşmetli... O kalenin sembolüydü babam benim için. Onu kaybettiğinizde aslında o kalenin kumdan bir kale olduğunu görüyorsunuz. Bu çok feci bir şey. Ömrünü adaletin tesisi için harcamış muhteşem bir insandı.Keşke dediğiniz bir durum oldu mu babanız öldükten sonra?Keşke bir çocuğum olsaydı da babamı tanıyabilseydi. Bunun derin hüznü içindeyim ve içimden nasıl atacağımı bilmiyorum. Paralayıcı ve yıkıcı bir tarafı var. Gittikçe hassaslaşmaya başladım, bundan sonrası için dua ediyorum.Evlilik ne kattı hayatınıza peki?Bu, benim ikinci evliliğim. Çok şey kattı. Babamın ölüm sürecinden sonra sabrın ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bu süreçte eşim bana çok büyük destek oldu. Bütün acılara rağmen yanında tutunabileceğin birinin olması çok büyük bir nimet. İçinde her türlü sevgiyi barındıran bir insan eşim.

    0 0
  • 02/22/14--16:00: Besleme kurdu…
  • Evinizde hayvan besleyecekseniz evcil olanları seçmenizde yarar var. Aksi takdirde hazin son kaçınılmaz.Tıpkı Galler’de yaşayan Sharon John and Patrick Mullane çiftinin başına gelenler gibi. Çiftin 6 günlük bebekleri Eliza-Mae, yıllardır evlerinde bulunan Alaska kurdu cinsi köpek tarafından öldürüldü. Köpek olay sonrası gözetim altına alınsa da iş işten geçmişti. Olay, adli tıp raporu sonrası netleşecek. Aile ve tüm ülke yasta şu sıra.Sevim koş bacayı yıktılar!İster yıkım olsun ister yapım, milletçe dizi izler gibi inşaat izlemeye bayılıyoruz. Hatta işi abartıp bu esnada çekirdek çitleyen bile var. Anlaşılan o ki, bu konuda yalnız değiliz. Avustralya’nın Port Kembla kentindeki simgesel baca, ömrünü tamamladığı ve çevre için tehlike oluşturduğu gerekçesiyle yıkıldı. 200 metrelik dev bacanın yıkımında yüzlerce meraklı bölge sakininin burada toplanması tezimizi doğruluyor.Aynısı pazarda 20 lira! “Bir giydiğimi bir daha giymem şekerim.” ukalalığı kadınların başına iş açabiliyor. Dünyanın en büyük haute couture kıyafet koleksiyonuna sahip Faslı Muna Eyüb de bunlardan biri. Gardırobunda fiyatı 50 bin ila 290 bin Euro arasında değişen bin 600 kıyafeti satmak istiyor. Siz siz olun, bir elbiseye o kadar para vermeyin. Apartman teyzelerinin “Aynısı pazarda 20 lira” konulu efsanesi ezer geçer egonuzu.

    0 0

    Osmanlı kadın dergilerinden derlenerek bir araya getirilen ‘Osmanlı Hanımları Mutfakta’ kitabı, bir asır öncesinin mutfak sırlarını ortaya çıkarıyor.“Sofranın en ziyade neş’esini getiren kadındır… Bir ziyafette yemeklerin tayini ve sofranın tezyinatı ile iştigal etmek yorucu olmakla beraber büyük ve küçük hanımefendilere ait eğlenceli bir iştir. Görülen intizam ve zarafet hanımefendiler için büyük bir şereftir.” ibarelerinin yer aldığı fıkra, 1925 yılında yayınlanan haftalık Kadın Yolu dergisinden.Bugünün temayülleri ile tuhaf karşılanacak tanımların yer bulduğu 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yayınlanan pek çok kadın dergisinde bu gibi ifadeler yer buluyor. Geçen ay çıkan ‘Osmanlı Hanımları Mutfakta’ adlı kitap tam da bu konu üzerine eğilmiş. Son dönem Osmanlı mutfak kültürünü, Osmanlıca kadın dergilerinde yemek ve mutfağa dair makaleler üzerinden anlatıyor. Ruhun Gıdası Kitapları’ndan çıkan Meral Nayman Demir’in derleyerek Latin harflerine aktardığı çalışma, sofra düzeni, mutfak ve yemek kültürü, beslenme alışkanlıkları, yemek tarifleri bölümlerinden oluşuyor.Tarihî sürece yakından dikkat edilirse, bilhassa XIX. yüzyılın son çeyreğinde kadına dair mevzuların Osmanlı basınında giderek artan bir seyirde tartışmaya açıldığı görülüyor. Süreli yayınlar önce tek tük bahislerle üzerinde dururken, kadına dair mevzular, tamamı kadını konu edinen mecmualara kadar ilerleme kaydetmiş. Dönemin birçok erkek yazarının dahi kadın mahlaslar kullanarak bu dergilerde yazıları yayınlanmış.Kitapta 1880-1926 yılları arası eski yazıyla basılmış Aile, Hanımlara Mahsus Malûmât, Hanımlara Mahsus Gazete, Parça Bohçası, Mehâsin, Kadınlık, Bilgi Yurdu Işığı, İnci, Türk Kadını dergilerinden muhtelif yazılar derlenmiş. Mutfak ve yemek konularında bir araya getirilmiş yazılar son dönem Osmanlı mutfak kültürü ve devrin kadın hayatı hakkında önemli bilgiler sunuyor. Eski ölçü birimlerinin dipnotlar halinde verildiği metinlerde şaşırtıcı detaylar da bulunuyor.Kadının sosyal yaşam içinde daha fazla görülmesiyle beraber, Osmanlı toplumunda kadın üzerine entelektüel seviyede tartışmalar açılıyor. Siyasi cepheleriyle beraber, kültür-sanat ve yaşam alanındaki yazıların da bilhassa 1908 yılından sonra yani II. Meşrutiyet’in ilanıyla adeta patlama yaşadığı açıkça görülüyor. İstibdat (baskı) döneminin sona ermesiyle beraber onlarca yeni matbu ürün de Osmanlı toplumuna giriş yapmış. Fakat sadece kadın meselelerinin ele alındığı dergi ve gazetelerde kadının toplumdaki konumunu sorgulayacak köklü talepler yerine onun daha çok geleneksel rolünü iştiyak ve beceriyle benimsemeye davet ediliyor. Kitabın sunuş kısmını hazırlayan Irvin Cemil Schick, bunun sebebinin dönemin kadın gazetelerinin devrim yapma gibi niyetleri olmadığını, sadece kâr elde etmek amacıyla kurulmuş ticarî müesseseler olduğunu açıklıyor.Matbahtan gelen mutfakMutfağın o günlerde kullanılan ismi matbah. Bu da Arapçada yemek yapılan yer manasına geliyor. Yine aynı kökten gelen tabahat yani aşçılık da bu tür sayfalarda sıkça karşılaşılan kelimelerden. Mutfak, çamaşırhane, kuyu, kiler gibi evin muhtelif yerlerinin tertip ve düzeni, yemek sağlığı, çocukların yiyebilecekleri yemekler ve kadının vazifeleri olmak üzere birçok yönden ele alınan meseleler, o dönemin kadın algısını ayrıntılı biçimde yansıtıyor.Bulgursuz, patatessiz sulh yemekleriI. Dünya Harbi ertesi yayınlanan kadın gazetelerinden seferberlik vakitleri ve savaş esnasındaki yokluğu görebilmek mümkün. Osmanlı Devleti’nin dört yıl boyunca savaşıp mağluplar safında sayıldığı günlerde, herkeste bir barış beklentisi olduğu 1 Mayıs 1919 tarihli İnci dergisinden anlaşılıyor. ‘Sulh Yemekleri’ başlığıyla verilen bölümde halkın savaş şartlarında tüketmek zorunda olduğu bazı besin maddelerinden gına geldiği seziliyor. Tariflerin başında yer alan şu cümleler dikkat çekici: “Pek yakında sofralarımıza sulhun lezzetli yemekleri avdet edecek. (Geri dönecek) Biz sabırsızlandık. Her şey büsbütün ucuzlamadan bulgur ve patatesin kokusu bulunmayan bir ufak yemek tarifesi hazırladık. Tabir-i âmiyânesine göre suyu görmeden eteklerimizi topladık. İnşallah vukuat bizi tekzip etmez.” Tariflerin ne kadar mütevazı olduğu hatta bugün sıradan bir yemek çeşidi olan makarnanın da lüks yemekler kategorisine girdiği gözleniyor. Düğün çorbası, tavuk kebabı, türlü sebze pilakisi ve adi makarna… O dönemde Osmanlı Sarayı’nın da savaş şartlarından etkilendiği çıkan yemeklerden anlaşılıyor. Bulgur pilavı savaşa kadar sarayda görülmemiş bir yemek türü. Pilavı sadece pirinçle yapılan cinsinden bilen saray mensupları, bulgur pilavını da devrin kudretli hükümdarı Enver ismiyle anmaya başlamış.Kitaptan tariflerMecmualarda gayet şatafatlı ve zor tariflerin yanı sıra, I. Dünya Savaşı sırasında okuyucuların çabucak hazırlayabileceği ve ucuz malzemelerden oluşan tariflere de yer verilmiş. Yemekler için alınacak malzemelerin nasıl seçileceğinden tutun, gıdaların pişirildikten sonra muhafazası için neler gerektiği de tariflerde yer alıyor. Bunlardan birkaçı şöyle:Lahana köftesi:Püre olduğu şekilde lahanayı haşlayıp ezdikten sonra içine bir miktar peynir, un, tuz, bir yumurta karıştırıp zeytinyağında kızartmalı. Ucuz ve nefis bir köfte elde etmiş olursunuz.Pirinç kurabiyesi:Mevad-ı lazıme: (Gerekli malzemeler) Pirinç unu 250 gram, şeker tozu 125 gram, tereyağı 125 gram, bir adet yumurta. Tarif: Tereyağını kaymak haline gelinceye kadar el ile döversiniz. Şekerle pirinç ununu karıştırır ve dövülmüş yumurta ile sulandırırsınız. Hasıl olan bulamacı yoğurup hamur bıçağıyla yuvarlak yuvarlak yağ tutmayan bir kâğıdı yağlayıp sıcak fırın tepsisine koyar, üstüne kesilen hamurları birbirine temas etmeyecek surette dizersiniz. Hafif ateşte 12 ila 18 dakika kadar latif bir kurabiye olur.Adi pilav:Alınacak pirincin iki misli su alıp biraz da tuz ile bir tencerede kaynatmaya başlamalı. Evvelce pirincin taşını vesairesini ayırıp birkaç kere de yıkamalı. Pilavın suyu çekilip üstü delik delik olmaya başladı mı derhal kıvılcımlı ateş üzerine çekmeli ve kızgın yağı dökerek ve her tarafa gezdirerek haşlamalı. Müteakiben tencerenin kapağı kapatılır ve bir çeyrek müddet tekrar fıkırdattıktan sonra kaşığın sapıyla karıştırmalı. Kapağını kapayıp biraz sonra almalı. Pirinç pek çiğ kalmamalı ve yağ çok gelirse tencereyi bir tarafa eğerek fazla yağı süzüp bir kaba almalı.

    0 0

    İktidar kanadının bugün ifade ettikleri ile dün yaptığı bazı açıklamaların birbirine zıt olduğunu söylemek mümkün. Birileri orduya kumpas kurmuş ise geçmişte yapılan açıklamalarla bu komplonun içinde yer alınmış olunmuyor mu? Milli orduya kumpas kurulduğuna dair kanaatin 17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonundan sonra oluşması manidar değil mi?Ergenekon ve Balyoz gibi darbe davalarında ‘kumpas kurulduğuna’ dair tartışmalar, Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın 24 Aralık 2013’te Star gazetesindeki köşesine taşıdığı şu cümleyle gündeme geldi: “Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.”İddia çok vahimdi. Buna göre darbe davalarında ‘milli orduya’ kumpas kurulmuştu. İlerleyen günlerde AK Partili başka isimler de Akdoğan’a destek verdi. 29 Aralık’ta partinin Grup Başkan Vekili Mustafa Elitaş’ın açıklamaları Hürriyet’te manşet oldu. Ergenekon ve Balyoz sanıkları için ‘Yeniden yargılama adımı’ başlığı kullanılan haberde Elitaş, sanıkların itirazlarını gidermek için ‘yasal düzenleme’ yapabileceklerini söylüyordu. Ardından Başbakan Tayyip Erdoğan da konuyu gündemine aldı. 4 Ocak 2014’te Dolmabahçe’de bazı gazetecileri ağırlayan Erdoğan, yeniden yargılamalara yeşil ışık yaktı. Malezya seyahatinde (10 Ocak) konuyla ilgili bir soru üzerine ise, “Kalkıp da eski Genelkurmay Başkanı’na (İlker Başbuğ) terör örgütü lideri derseniz felakete yol açarsınız. İçeride günahsız yatan çok kişi var.” ifadelerini kullandı.BAŞBAKAN: BU PLANLARI YEDİ YILDIR BİLİYORDUKBütün bunları aklımızın bir köşesinde tutalım. Ve geçmişe, birkaç sene öncesine gidelim. Bugün Ergenekon ve Balyoz’da ‘sahte delil üretildiğini’ ileri sürenler geçmişte neler söylemişti dersiniz? Darbe planlarının deşifre olması üzerine 1 Şubat 2008’de ‘Karanlık odakların üzerine gideceğiz’ diyen Başbakan değil miydi? 21 Mart 2008’de ‘Milletin hukukunu koruyoruz’ dememiş miydi? Ve nihayet 15 Temmuz 2008’de, “Biz millet adına hak aramanın, hakkı savunmanın gayreti içindeyiz. Bu anlamda savcılıksa, evet bu davanın savcısıyım.” sözleriyle Ergenekon davasına sahip çıkan da bu Başbakan değil miydi? Sonra ne oldu ki Erdoğan, ‘savcılık’ makamından ‘avukatlık’ makamına düştü? Balyoz’la ilgili de benzer onlarca açıklamasını sıralayabiliriz. Ancak biz bir tanesiyle yetinelim. Balyoz belgeleri ortaya çıktıktan 3 gün sonra (22 Ocak 2010) AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda bakınız ne diyor Başbakan Erdoğan: “Bugünlerde gündeme getirilenleri siz zannediyor musunuz biz hiç duymadık! Hayır bunlar duyuluyor. Duyduk. Ama biz gerilimden yana olmadık. İşimize baktık. İlk zamanlarda bizi anlamayanlar olabilir. Ama aradan yedi yıl geçti. Türkiye’nin geldiği seviye ortada. Bu kirli senaryolara boyun bükmeyecek, dimdik duracağız. Demokrasilerde iktidar seçimle gelir, seçimle gider. Kendisini TBMM’nin ve milli iradenin üzerinde görenler gaflet ve delalet içindedir.”Burada akıllara ister istemez birkaç soru geliyor. Bugün iktidar kanadının söylediği ile dün yapılan açıklamaların taban tabana zıt olması nasıl açıklanabilir? Orduya birileri kumpas kurmuş ise siz de geçmişte yaptığınız açıklamalarla bu komplonun içinde yer almış olmuyor musunuz? Milli orduya kumpas kurulduğuna dair kanaatin 17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonundan sonra oluşması manidar değil mi? Ve yıllardır meydanlarda “Askeri vesayeti biz bitirdik.” diyen kimdi?O BOMBALARI YOK MU SAYALIM?Ergenekon soruşturması, Jandarma’ya yapılan bir ihbarla başladı. 12 Haziran 2007’de ihbar edilen adrese yapılan baskında üzeri siyah naylonla örtülmüş ahşap bir sandıkta 27 adet el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirildi. Bombaların sahibinin emekli Astsubay Oktay Yıldırım olduğu tespit edildi. El bombalarının bulunduğu kasanın üzerinde ‘mukayeseye elverişli olan 8 adet parmak izi ve 2 adet avuç izinin bulunduğu’ belirtildi. Bu parmak izlerinden 3’ü Oktay Yıldırım’a ait çıktı. Bu mu kumpas?DARBE GÜNLÜKLERİ DE Mİ YALANDI?Sanıklardan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Mustafa Balbay’a ait darbe günlükleri Ergenekon davasının önemli delilleri arasında yer aldı. Örnek’in günlüklerinde ‘Sarıkız ve Ayışığı’ darbe planları ayrıntılı olarak anlatılıyordu. Ve bu günlüklerin Örnek’e ait olduğu tespit edildi. Mustafa Balbay ise günlüklerle ilgili ilk savunmasında “Silmiştim.” dedi. Ardından kitap yazmak için aldığı notlar olduğunu söyledi. Son olarak günlüklere ‘eklemeler’ yapıldığını savundu. Örnek ve Balbay’a ait iki günlük arasındaki benzerlik de dikkat çekiciydi. Günlükler birbiriyle tam anlamıyla örtüşüyordu. Bu da mı kumpastı? Veya Cumhuriyet’in ‘Genç subaylar tedirgin’ manşetini atılmamış mı sayalım?LAW’LAR İÇİ BOŞ BORU MUYDU?Ergenekon soruşturması kapsamında onlarca kazıda yüzlerce el bombası ve mühimmat ele geçirildi. İşte onlardan bazıları: LAW silahı (dolu) 43, roketatar 12, el bombası 424, saatli bomba 1, boru tipi bomba 1, dinamit lokumu 53, uzun namlulu silah 22, tabanca, hakem bombası 13, sis bombası 28. Bunları ‘nereye’ koyacağız?KAOS PLANI’NIN HEDEFİ AK PARTİ DEĞİL MİYDİ?‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ Genelkurmay Harekât Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi 3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğü’nde hazırlanmıştı. Altında eski Deniz Piyade Kurmay Kıdemli Albay Dursun Çiçek’in ‘ıslak’ imzası vardı. Ve bu belgenin gerçekliği Adli Tıp, Jandarma, Emniyet ve TÜBİTAK tarafından tam 7 kez tescillendi. Plan tamamen ‘AK Parti hükümeti’ ve ‘Fethullah Gülen Cemaati’ne yönelik hazırlanmıştı. Hükümet ‘şeriatı getirmek istemek’ Gülen ise AK Parti’ye destek olmakla suçlanıyordu. Askeri savcılık bile belgeyi doğrulayarak, Çiçek’i yargıladı, mahkûm etti. Kumpası kuran kim?O SİTELERİN HABERLERİ KAPATMA DAVASINA GİRMEDİ Mİ?Hükümeti yıpratmak için Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulan ve kara propaganda yapan internet sitelerine ne diyeceksiniz? Söz konusu sitelerde AK Parti düşmanlığı yapılıyor, laik rejimin tehlikede olduğu ileri sürülüyor, en büyük tehlike olarak ‘irtica’ gösteriliyordu. Türkçe ve yabancı dillerde yayın yapan 400’den fazla internet sitesi günlük olarak izleniyordu. Kara propaganda için ise 42 internet sitesi kurulmuştu. Sitelerin ‘ödemeleri’nin Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nda görevli şube müdürlerinin kredi kartlarıyla yapıldığı tespit edildi. Ve bu sitelerde kullanılan haberler AK Parti’ye yönelik kapatma davasında delil olarak gösterildi. İnternet andıcı davası sanıklarının tamamı dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u işaret etti.DANIŞTAY’DA CİNAYET İŞLENMEDİ Mİ?Danıştay 2. Dairesi Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’in hayatını kaybettiği Danıştay saldırısı Ergenekon’un eylemlerinden biriydi. Tetikçi Alparslan Arslan’ın Ergenekon sanıklarıyla irtibatı iletişim tespit tutanaklarıyla belirlendi. Ümraniye’de ele geçirilen el bombalarıyla Cumhuriyet Gazetesi’ne atılanların aynı seriden olduğu görüldü. Üstelik Cumhuriyet’e bomba atanlarından biri de Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’dı. Danıştay saldırısı, hükümete yönelik eleştirilerin fiili saldırıya dönüştüğü bir olaydı. Dönemin Cumhurbaşkanı ve muhalefet partileri doğrudan hükümeti hedef gösterdi. Hükümetin bakanları cami avlusunda vatandaşlar tarafından kovalandı, üzerlerine su şişeleri fırlatıldı. ‘Siyasete kan bulaştı’ açıklamaları yapıldı. Meydanlarda ‘Hükümet istifa’ sloganları atıldı. Bütün bunları yaşanmamış mı kabul edelim?27 NİSAN’DA KİME MUHTIRA VERİLDİ?Demokrasinin kırılma noktalarından biriydi 11. Cumhurbaşkanlığı seçimleri. Birkaç yıl önce ‘Genç subaylar tedirgin’ manşetleri atanlar, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde (Nisan 2007) bir AK Partilinin neden cumhurbaşkanı olamayacağını maddeler halinde sıralıyordu. AK Parti’nin adayı Abdullah Gül’dü. İlk turda seçilmek için Anayasa’nın öngördüğü 367 oyu sağlayamadı. Oylamaya 361 milletvekilinin katıldığı açıklandı. CHP, toplantı yeter sayısının 367 olduğu gerekçesiyle ilk turun iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. Aynı gece Genelkurmay internet sitesinde 27 Nisan bildirisi yayınlandı. Bu bir e-muhtıraydı. Yüksek Mahkeme, 1 Mayıs’ta ilk tur oylamanın, Anayasa’ya aykırı bularak iptaline karar verdi ve yürürlüğünü durdurdu. 6 Mayıs’ta yenilenen 1. tur oylamada toplantı yeter sayısında 367’ye ulaşılamaması üzerine Gül, adaylıktan çekildiğini açıkladı. Yıllar sonra ortaya çıkan ses kayıtları 28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın muhalefet partilerinin Genel Kurul’a katılmaması için baskı yaptığını ortaya koydu. Söz konusu ses kaydının Ergenekon’un ‘derin kulağı’ Levent Ersöz’ün işyerinde ele geçirildiği ortaya çıktı. İlerleyen günlerde Ergenekon sanığı emekli Albay Levent Göktaş’ın ofisinde ele geçirilen 51 No’lu DVD içerisinde yer alan bir belge de 367 krizinin perde arkasına ışık tutuyordu. Altında dönemin Genelkurmay İstihbarat Şube Müdürü Albay Turgut Ak’ın imzası bulunan ‘Gizli’ ibareli belgede, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un, danışmanı Nuran Yıldız’ı parti liderlerine göndererek Cumhurbaşkanlığı seçim sürecini yönettiği öne sürülüyordu. Belgeye göre Başbuğ, dönemin Anavatan lideri Erkan Mumcu’ya özetle şu mesajı iletmişti: “Anayasa Mahkemesi’yle konuştuk, AKP’yi kapatacaklar. Erdoğan, Gül ya da Arınç’tan biri seçilirse TSK müdahale edecek. Yeni oluşum sözü veriyoruz.”GÖLCÜK DONANMA’DA ÇIKAN BELGELER Mİ KUMPAS?Balyoz, bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı askeri darbe planıydı. 12 Eylül Bayrak Harekat Planı örnek alınarak hazırlamıştı. Yüzlerce siyasi ve bürokrat tek tek fişlenmişti. 5-7 Mart 2003’te yapılan plan seminerinde hedefte AK Parti hükümeti vardı. Sanıkların da kabul ettikleri ses kayıtlarına göre cuntanın tek hedefi AK Parti’yi devirmekti. ‘İstanbul’un üzerine çökerim. Artık acımak yok, tepeleme var.’ diyenler Balyoz sanıklarından başkası değildi. Çetin Doğan, söz konusu semineri kabul etmiş ancak bunun bir harp oyunu olduğunu savunmuştu. Harp oyunu idiyse ‘gerçek’ isimler neden kullanılmıştı? Hedefin ‘dış güçler’ olduğunu savundular sonra. ‘O halde neden İstanbul’un üzerine çöküyorsun, milleti neden stadyumlarda topluyorsun?’ sorusu cevapsız kaldı. Ve ele geçirilen belgeler TSK’ya ait bilgisayarlarda hazırlanmıştı. Gölcük Donanma’da zeminin altında çıkan belgeler Balyoz’un bir darbe planı olduğunu teyit ediyordu. Orada görevli personel, o belgelerin, hard disklerin bizzat sanıklar tarafından oraya konulduğunu itiraf etti. Burada kumpas nerede?HRANT DİNK YAŞIYOR MU YOKSA?“Rahip Santoro, Malatya Zirve Yayınevi ve Hrant Dink operasyonları sonrasında, Türkiye ‘de yaşayan gayrimüslimlerin irticai grupların hedefinde olduğu yönünde kamuoyu oluşmuş, ancak AKP tarafından, karşıt medyanın da desteğiyle, söz konusu olayların Ergenekon tarafından organize edildiği şeklinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunulmuştur.” Bu cümleler Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen Kafes Operasyonu Eylem Planı’ndan. Dink cinayetinin ‘operasyon’ olduğu anlatılıyor. Dink, yazdığı bir yazı sebebiyle Ergenekon sanıklarından Kemal Kerinçsiz’in aralarında bulunduğu ‘ulusalcı’ bir kesim tarafından hedef gösterildi. Yargılandı. Yargılandığı davanın duruşma salonuna belinde silahla giren kişi Ergenekon sanığı Veli Küçük’ten başkası değildi. Vatanseverler arasında geçen bir telefon görüşmesinde ise kendisinden ‘zıbartılan adam’ olarak bahsediliyor, olayın failinin ‘bizim arkadaşlar’ olduğu anlatılıyordu. Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen azınlıklara yönelik suikast ve korkutma, sindirme planları da işin tuzu biberi… Şimdi bütün bunları yok mu sayalım?

    0 0

    Yarın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 90. kuruluş yıldönümü. Son zamanlarda yaptığı siyasî açıklamalarla eleştirilen kurumun, işleyişi sorgulanıyor. Diyanet, gündeme dair açıklamalarda bulunduğu zaman camilere de bir şekilde siyaset girmiş oluyor. Bu gidiş, toplumu nereye götürür?Geçtiğimiz haftalarda Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), otuz yıllık bir çalışmayla meydana getirilen ‘Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin de içinde bulunduğu üç önemli eserin tanıtımını yaptı. Ancak bu kitapları tanıtmak için düzenlenen tören, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının gölgesinde kaldı. Törende isimlerinden dahi bahsedilmeyen dünya çapındaki bu üç eseri, Taha Akyol köşesine taşıdı. Akyol, Diyanet’in ‘belkide iyi niyetle’ eserleri daha iyi tanıtmak için düzenlediği toplantının siyasetin gölgesinde kaldığını belirterek, “Diyanet işte bu yüzden siyasetten uzak durmalı.” dedi. Diyanet’in geçmiş dönemlerine baktığımızda da zaman zaman benzer siyasi söylemlere alet edildiğini söylemek mümkün. Süreci anlamak için belki de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulma amacına bakmak en doğrusu. ‘Dini, devletin kontrolü altına almak’ için 3 Mart 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kurulan Diyanet, ‘İslam dininin inançları, ibadet ve ahlâk esaslarıyla ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli bir kurum’ olarak tanımlıyor kendini. Anayasa’nın 136. maddesinde ise; “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” hükmü yer alıyor. Anayasa’da her ne kadar böyle hükümler yer alsa da, kurulduğu günden bu yana yaptığı icraatlara bakınca aslında çok da hükümlere uygun hareket etmediğini söyleyebiliriz. Tarihçi Ahmet Yaşar Akkaya, din işlerinin düzenli yürütülmesinden öte bir işlevi olmayan kurumun, Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli dönemlerde bu tarzda tavır takınmasının Anayasa’nın 136. maddesi ile çeliştiğini düşünüyor. Resmî ideolojinin etkisindeki Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin dönemsel tavrına göre bazen komünizme, bazen bölücülüğe, bazen de irticaya karşı mücadele hâlinde oldu. Bazı zamanlar devletin sipariş ettiği amaçların hizmeti için çalıştı. Bu gerçekliğin en çarpıcı şekilde yaşandığı zamanlar ise elbette darbe dönemleriydi. Yazar Cafer Solgun, Diyanet ile ilgili yazı dizisinde DİB’in darbe dönemlerindeki icraatlarını, tek kelimeyle ‘yüz kızartıcı‘ buluyor. Ona göre, neresinden bakılsa, Diyanet İşleri Başkanlığı adında bir kurumla sağlıklı işleyen bir demokrasi inşa etmek, DİB’in mevcut statüsünü koruyarak yeni ve demokratik bir anayasa yapmak mümkün değil. Çünkü Diyanet hâlâ bir devlet kurumu ve hâlâ insanların dinî yaşantısını devlet adına yönetiyor.Camiye siyaset girerse ne olur?Bugün gelinen noktada ise zaman zaman Diyanet İşleri başkanlarının yaptığı siyasî açıklamalar, bazen de camilerde okunan hutbeler Diyanet’in zihinlerde ne kadar ‘siyasî’ olup olmadığıyla ilgili soru işaretleri oluşturuyor. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı, 14 Şubat’ta ‘affetmek’ üzerine bir hutbe hazırladı. Diyanet’in bu konuyu seçmesine, bazı kişiler ‘yolsuzlukları affedin’ manasına geldiğini söyleyerek tepki gösterdi. Hatta Ankara’da Diyanet’in VIP camisinde söz konusu hutbe okunurken bir kişinin ayağa kalkarak, “76 milyonun vergileriyle yapılan camide ne biçim hutbe okuyorsunuz. Hırsızlardan bahsedin.” diyerek tepki gösterdiği de öğrenildi. Yine bu dönemde hutbelerde okunan ‘Ulu’l emre itaat esastır’ ya da 2 Şubat’taki ‘Din samimiyettir’ konulu hutbelerde geçen bazı cümleler de ‘zamanlama manidar’ bulunduğu için epey eleştirildi. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından gündeme dair açıklamalar yapıldığı zaman camilere de bir şekilde, hiç uygun olmadığı halde, siyaset girmiş oluyor. Camilerde siyasî mevzular konuşulduğu zaman da bu işin nereye varacağına dair zihinlerde soru işaretler oluşmuyor değil…Darbeler döneminde Diyanet27 Mayıs Darbecilere destek vermeyen ahirette çeker!27 Mayıs 1960’ta gerçekleştirilen ilk askerî darbe sonrasındakiler gibi kanlı oldu. Hükümetin başbakanı ve iki bakanı idam edildi. Darbeciler, yaptıkları işin memleket hayrına olduğuna vatandaşları inandırmak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kullandı dersek yanılmış olmayız. Zira Diyanet, müftülüklere gönderilen telgraf emirlerinde, darbeye ve darbecilere destek vermeyenlerin hem bu dünyada hem de ahirette çekeceklerini yazıyordu. Vaizlerin hadis ve ayetlerle vatandaşları darbenin hayırlı bir eylem olduğuna ikna etmelerine dair müftülüklere yazılı belgeler gönderiliyordu. İşte Ahmet Yaşar Akkaya’nın ortaya çıkardığı belge:12 Mart Diyanet, ‘Nurcu’ları mürteci ve bölücü ilan ettiBölücülük, irtica gibi devletin mücadele etmesi gereken kırmızı çizgileri Diyanet, zaman zaman kendi çizgileri olarak benimsedi ve bu anlayışla hareket etti. Devletin diğer kurumları tarafından özellikle irtica konusunda sürekli yakından izlenen bir kurumdu. 60’lı yıllarda irtica karşıtı kampanyalar düzenlenirken, DİB de ne olur ne olmaz denerek bu kampanyaların bir parçası olarak zaman zaman tasfiyelere sahne oluyordu. Diyanet, laiklik ilkesine bağlı olarak çok sayıda fetva yayınladı, personelini ve cemaati eğitti, kitap ve broşürler dağıttı. Bu broşürlerden biri, ‘Nurculuk Hakkında’ adını taşıyordu. Yazar Cafer Solgun, belgenin orijinal nüshasının elinde olduğunu yazarak, 1965 yılında basılarak dağıtımının yapıldığı bilgisini veriyor. Solgun’a göre DİB personelini eğitmek amacıyla kaleme alındığı anlaşılan bu broşürde neredeyse ‘Nurcular Müslüman değil’ denilmediği kalmış. En ilginci ise Nur hareketinin kurucusu Said-i Nursi’nin Kürt olması nedeniyle bölücü ilan edilmesi.12 Eylül ‘Milli birlik ve beraberliğimiz için gerekli’Anarşi ve teröre karşı yapıldığı iddia edilen 12 Eylül 1980 darbesinin odağındaki konulardan biri de irticaydı. Sol, bu dönemde tasfiye edilirken, geriye kalanlar için de din ve Diyanet kullanıldı. Kenan Evren’in, yaptığı konuşmalarda ayetler okuması bu duruma en güzel örnek. Bu şekilde darbe meşru gösterilmeye çalışılıyordu. Diyanet, diğer darbe dönemlerinde olduğu gibi 12 Eylül’de de devletin ideolojik manipülasyon aygıtı olarak kullanıldı. Cunta Anayasası’nın 136. maddesi, DİB’in amacını ‘Milli dayanışma ve bütünleşmeyi geliştirme ve pekiştirme’ olarak açıklıyor. Diyanet de o gün bugündür temel argümanı olarak şunu savunuyor: ‘Milli birlik ve beraberliğimiz için gerekli.’ Bunu geliştirirken yeni nesilleri bazı düşünce ve akımlardan uzak tutmayı kendine görev edindi. Ancak işin Diyanet ile ne kadar ilgili olduğunu sorgulamadı. Mesela din dersleri zorunlu hale getirilirken, bunun laiklikle ne şekilde izah edilebileceği çok da önemli değildi. Cafer Solgun bu noktada 12 Eylül eleştirisi yapanların bilerek ya da bilmeyerek yanlışa düştüğünü söylüyor: “Çünkü darbecilerin niyeti günümüzdeki gibi dindar nesiller yetiştirmek değil, dini Kemalist milliyetçiliğe hizmetti.”28 Şubat Hutbede ‘dolara hayır’ kampanyası!28 Şubat’ta derin devleti ve askerî vesayeti tüm gerçekliğiyle öğrendik. Bütün bunların yanı sıra aynı süreç Diyanet’le ilgili olarak da epey gündeme geldi. Çünkü bu dönemde yapılan işler diğer darbe ve müdahalelerden nitelik olarak farklı değildi. Mesela yıllarca sürecek olan merkezî hutbe ve vaaz uygulamasına bu dönemde geçildi. Diyanet yöneticileri, iletilen siparişler doğrultusunda vaazlar, hutbeler hazırlıyor ve bunlar camilerde okunuyor, cemaatin aydınlanmasına çalışılıyordu! DİB’e sipariş verenlerden biri de İşçi Partisi’ydi. Partinin yürüttüğü ‘dolara hayır’ kampanyası, o dönemde Diyanet’in merkezî hutbelerinden birine konu oldu. Bir başka çarpıcı örnek de 12 Eylül cuntası üyelerinden Org. Nurettin Ersin’in adını yaşatmak üzere, Girne’de açılan bir camiye paşanın adının verilmesiydi. Diyanet Vakfı’nın girişine Atatürk büstü de bu dönemde konuldu. Ayrıca Atatürk’ü anlatan bir kitap hazırlanmış, dağıtımı ücretsiz yapılmıştı. Ulusalcı görüşleriyle tanınan Yekta Güngör Özden gibi isimler Diyanet’in düzenlediği panellere konuşmacı olarak katılıyordu…Mahyalarda siyasallaşmanın tarihiCumhuriyet devrinde mahyalar zaman zaman devletin mesajlarını halka ulaştıran bir pano gibi kullanıldı. Liderlerin adları minareler arasına yazılmış, Sultanahmet Camii’nin minarelerine ‘Para biriktir’, Fatih Camii’ne ‘Cumhuriyet’in 30. yılı kutlu olsun’, Edirne Selimiye Camii’ne ‘Atatürk ve Var ol İnönü’ mahyaları asılmıştı. Mesajların muhtevası da dönemlere göre değişiyordu. Millî Mücadele yıllarında ‘Yetimleri koru, Şehitlere fatiha, Hilal-i Ahmeri unutma, Yerli malı kullan’ gibi yardımlaşma ve savaş mağdurlarını gözetmeye dönük mesajlar, vurgular söz konusu. Bu mahyalar bize Türkiye’de siyasi merkez ve toplumun din meselesine nasıl baktığını gösteriyor. CHP’nin tek partili iktidarında işlevsel olarak kullanılan mahyalar, yine ideoloji kurbanı oldu. Demokratik açılım nedeniyle tartışmaya açılan “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi bu kez Süleymaniye Camii’ne asılmıştı. 5 Ekim 2009 gecesinde İstanbul’un beş büyük camisinde pek çok insanı ‘Tek Parti’ dönemine götüren mahya ışıkları yakıldı. Hükümetin demokratik açılımla çaba sarf ettiği o günlerde bu mahyaların asılmasıyla nasıl bir mesaj verilmek istenmişti? Kandil ve Ramazan günleri de değildi. Bu siyasi mesajların yeri billboardlar mı, yoksa cami minareleri miydi?‘Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle halkını fişledi’Ahmet Yaşar Akkaya (Tarihçi):Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı siyasetin merkezine genelde darbeler döneminde yerleştirildi. 27 Mayıs 1960 darbesini yapan cunta, bir taraftan Menderes’in cemaatlerle işbirliği yaptığı propagandasını yayarken, diğer taraftan da kendi kontrolündeki Diyanet İşleri aracılığıyla ‘inkılâp’ adını verdikleri darbenin meşruiyetini sağlamaya çalışacaktır. O dönemki belgelerde darbe hükümetine destek vermenin dinî bir vecibe olduğu ve ahiret için de mesuliyet taşındığı ifadesi ilginçti. Nitekim cuntacılar bu kez müftü, imam ve vaizlere çetele tutturarak halkın inkılâbın yanında olup olmadığını öğrenmek için çalışacaklardır. Bir nevi devlet Diyanet eli ile halkını fişlemişti. Darbe dönemlerinde siyasetin hem oyuncağı hem de baskı aracı haline getirilen Diyanet, misyonu ve işlevinin dışında bir yere oturtuldu. Darbecilerin irtica ile mücadelede kullandıkları kurumun Diyanet İşleri olması da ilginçtir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinde irticaî eylemlerde bulunduğu iddia edilen farklı inanç grupları üzerinde devletin otokontrolündeki bu kurum kullanılacaktır. 12 Eylül darbesinde solu tasfiye eden cunta, sağ üzerindeki denetimi genelde Diyanet İşleri üzerinden sürdürdü. Aslında eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç’ın şu açıklamaları devlet denetimindeki Diyanet’in nasıl bir çizgi, işlev takip edegeldiğini özetliyor: “Dört kez partisi dinî esaslara dayalı devlet kurma isteği taşıdığı gerekçesi ile kapatılan Erbakan ile değil de, laik sistemi korumak için darbe yapan Evren’le daha iyi anlaşıyorduk.”‘Camilerde partizanlık yapmak fitneye sebep olur’Doç. Dr. İhsan Yılmaz (Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi):Diyanet elbette güncel konularla ilgili fetvalar verir. Bu, kurumun görevlerinden birisidir. Laik bir devlette, devletin bir kurumunun İslâm hukukuna dayalı fetvalar vermesi ironisinin altını çizmek gerekir. Nezir Akyeşilmen’in 2003-2007 arasında incelediği 150 hutbede, vatan sevgisi, Allah sevgisinden daha çok konu olmuş. Devletten, kutsal devlet diye bahseden hutbeler var. 28 Şubat dönemindeki fetvalar incelenirse bu durum daha net ortaya çıkacaktır. Asıl acı olan, Diyanet’in siyasilerin istekleri doğrultusunda fetvalar ve hutbeler kaleme alması. Son dönemde buna dair işaretler üzücü bir şekilde arttı. Diyanet camiası kendi huzurlarında Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ‘yalancı peygamber’ gibi en ağır iftiralar atılırken nazikçe de olsa itiraz etmedi. Camilerde siyasete ve sosyal hayata bakan genel prensiplerin dile getirilmesi gereklidir. Yolsuzluk, adaletsizlik, devletin insanları ezmesi, ayrımcılık yapması vs. konulara muhakkak temas etmelidir. Ancak, camilerde partizanlık yapmak, genel prensipler dışında siyasi partiler adına konuşmak, onları savunmak, partilileri camide konuşturmak fitneye sebep olur.‘Camiler, siyasetin tayin ettiği kutuplaşmalara sahne oluyor’Cafer Solgun (Yazar):Diyanet İşleri Başkanlığı, İslâmî inancı devlet denetimi altına almak, dahası bir tür ‘devlet Müslümanlığı’ şekillendirmek üzere kuruldu. Cumhuriyet tarihi boyunca bu rolünü oynamak üzere de çalışmalar yürüttü. En olmayacak şekilde egemen devlet ideolojisinin öncelik ve hassasiyetlerinin hayata geçirilmesi amacıyla dini siyaset ve ideolojiye alet etti. Örneğin ‘şapka devrimini’ güzelleyen fetvalar yayınladı, darbelere destek verdi. Milliyetçilik, ırkçılık, devletçilik yaptı. Yani aslında gerçek manasında ‘diyanet’ ile alakası bulunmayan işlere el attı ve bunu yaparken dini, insanlarımızın inançlarını kullandı. Bu durumun Diyanet yöneticileriyle, onların iyi ya da kötü niyetli olmalarıyla bir ilgisi yok. Öncelikle onun kuruluş mantığıyla ve ‘devlet kurumu’ olmasıyla ilgili bir sorundur söz konusu olan. Diyanet, bir ‘Türk tipi laiklik’ modelinin kalesidir. Çünkü Diyanet’in görevleri arasında ‘laikliği korumak’ bulunmuyor. DİB, şimdi de AK Parti iktidarının öncelik ve hassasiyetlerine, onun kendisine atfettiği görevlere göre pozisyon almış bir kurum olarak işlevlendirilmiş görünüyor. İktidarın gündem ve söylemlerini güzelleyen fetvalar yayınlamakta bir beis görmüyor. Camiler DİB eliyle insanların ibadetlerini yerine getirdikleri mekânlar olmanın yanında gündelik siyasetin tayin ettiği kutuplaşmalara sahne oluyor. Bu yönüyle Diyanet aslında İslam’ı esas alan bir kurum olmaktan çok, devleti ve devlete hâkim olan siyaseti ‘kıble’ kabul eden bir kurumdur. Bu dün de böyleydi ve bugün de böyledir. Değişen sadece devleti elinde tutanların öncelikleridir. Bu nedenle DİB öncelikle bir ‘devlet kurumu’ olmaktan çıkartılmak zorundadır.

    0 0
  • 03/01/14--16:00: Bu papyonlar Gaziantep işi
  • Gaziantepliler meşhur kutnu kumaşından üretildiği için artık papyon takar mı bilmiyoruz ama dünya kutnu papyonları çok sevdi. Altı aydır Gaziantepte yaşayan Avusturalyalı Peter Barker (62) evinde yaptığı kutnu papyonları internet üzerinde satıyor.Gaziantep'te Avustralyalı Peter Barker (62), dünyaca ünlü kutnu kumaşından papyon üretiyor. Daha önce de altı yıl boyunca teknesiyle dünya turuna çıkan pazarlama uzmanı Barker'in ürettiği papyonlar için Amerika ve İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden müşteriler sırada bekliyor. Yemeni gibi Türk kültürünü yansıtan birçok ürünü de papyonla birlikte pazarlama çalışmaları süren Barker, "35 yıldır papyon takıyorum. Zarif ve özgün insanların da papyon giyeceğini düşünüyorum. Bu efsunlu kumaşın üretildiği Gaziantep'teki insanların da papyon takmasını sağlamaya çalışacağım." diyor.Peter Barker, Amerikalı eşinin özel bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmasından dolayı yaklaşık altı ay önce Gaziantep'e yerleşmiş. Şehre, önce ısınamamış. Ama kültürü ve yaşantısını tanıdıkça ilgi duymaya başlamış. Yaptığı geziler sırasında gördüğü kutnu kumaşı ilgisini çekmiş. Hakkında araştırma yapmış. Başörtüsü desenlerinin de kendisini çok etkilediğini anlatan Barker, bu kumaştan papyon yapılabileceğini düşünmüş. Barker, şimdi evinde kutnu kumaşından papyon üretiyor. El emeği kumaşları yine el yapımı papyonlara dönüştüren Barker'i, Amerika, İngiltere başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden müşterisi bekliyor. Barker, kutnu ile tanışma hikâyesini şöyle anlatıyor: "Kutnu kumaşı çok özel, cazibeli ve güzel bir kumaş. Dünyada da sadece burada üretiliyor. Kadınların başörtülerindeki desenler de oldukça hoşuma gitti." diyor.Teknesiyle dünya turu yapan, Marmariste yaşayan Barker, neden papyon taktığını ise şöyle anlatıyor; "Amerika'dan teknemle açıldığım zamanlarda dikkatimi çeken bir şey vardı. Papyonda bir eksik yan olduğunu düşündüm. Çünkü takanlar, özel bir üretim istiyordu. Bu eksiği de ancak özel bir kumaşla tamamlayabilirdik. İşte şimdi bu güzel kumaş da eksiğin tamamlanmasını sağladı. Sadece papyonda kullandığımız kutnu kumaşı değil, yemeniden lokuma kadar, Türk kültürünü anlatan birçok ürünü de beraberinde yurtdışına göndermeyi düşünüyorum. Tabii bu arada papyonlarımızın fiyatı da kumaşının özelliğinden dolayı özel olacak."Gazianteplilere de papyon giydirmeyi çok istediğini belirten Barker, "Gaziantep, sayılı tekstil üreticisi şehirlerden bir tanesi. Bu papyonlarımız da aynı zamanda bu şehri yansıtacak. Benim yüzümden, giyeceklerini düşünüyorum. Zaten, bir defile de sergilemeyi düşünüyoruz. Ardından, seri üretimimiz sürekli olarak devam edecek."

    0 0

    Dağların arasına sıkışmış duran bu büyük kayanın üzerinde fotoğraf çektirecek cesaretiniz var mı?Burada korkmadan fotoğraf çektiririm diyorsanız o kadar kolay olmayacak. 2-3 saat boyunca sarp kayalıklarda yürümeyi de göze almanız gerekiyor.Norveç fiyortlarında yerden bin metre yüksekte yerinden kopmuş iri kaya parçası iki dağın arasında sıkıştırılmış gibi duruyor.Kuzey ülkelerinden biri olan Norveç'te yer alan 'Kjeragbolten' son yıllarda birçok insanın fotoğraf çektirdiği popüler bir mekan haline geldi.Deniz seviyesinden yaklaşık 805 metre yükseklikte asılı durmasına rağmen, insanlar güvenlik ağı ya da ip olmaksızın yaklaşık 2 metre genişliğindeki kayanın üzerinde yürüyerek, oturarak, hatta zıplayıp fotoğraf çektiriyor.Görülen o ki kayanın yüzeyi ayakta durulacak kadar düz, sadece aşağıya bakmayın yeter. Başınız dönüp dengenizi kaybederseniz derin bir boşluğa düşme ihtimaliniz var.'Kjeragbolten'in de yer aldığın Norveç’in bu bölgesi oldukça göz kamaştırıcı. Buraya Kjerag dağından ulaşabilirsiniz. Bu dağ popüler bir gezinti alanıdır.Yaklaşık 2-3 saat sarp kayalıklarda yürüdükten sonra 'Kjeragbolten'e hiçbir tırmanma aleti olmaksızın yanındaki dağdan ulaşabilirsiniz.Birçok serbest atlayış meraklısı bu dağdan aşağıya atlayış yapıyor. Fakat, siz bu platformdan atlamayı düşünmüyorsanız aşağıdaki mükemmel görünen mavi fiyortların manzarasını izleyebilirsiniz.Ayrıca Kjerag dağının diğer ilginç yanı ise zirvenin yanında bir yer var, burada tabanca sesi duyabilir ve hatta dumanını bile görebilirsiniz. Ancak duyduğunuz bu ses doğudan esen rüzgarın uğultusudur.

    0 0
  • 03/01/14--16:00: Osmanlı'da ilginç yasaklar
  • “Osmanlı’yı nasıl bilirdiniz?” sorusuna herkesin vereceği cevap farklı. Kimine göre hoşgörü ve adaletiyle üç kıtaya hükmeden bir devlet. Kimine göre ise sansürü, baskısı eksik olmayan bir idare. Peki Osmanlı’da kadınların kaymakçı dükkânına gitmesinin ve imamların nikâh kıymasının memnu olduğunu biliyor muydunuz? İşte “Aman bunun nesi yasakmış?” dedirten ilginç yasaklar…Osmanlı Devleti’nin kozmopolitliği, hoşgörüsü ve adaleti ile birlikte yasaklarını da hatırlayabiliriz: İçki, tütün, kahve yasağı ve sansür hemen herkesin aklına ilk gelen yasaklar arasında. Ama öyle yasaklar da var ki, “Bunun nesi yasakmış?” dedirtecek cinsten. Osmanlı’da meğer sakız çiğnemekten ata binmeye, kız kaçırmadan çoban ihracına kadar birçok ‘vaka’ yasak çerçevesindeymiş. Devlet-i Âl-i Osman’ın bu enteresan ve karanlıkta kalmış yasakları yazar Nermin Taylan’ın “Osmanlı’da Yasaklar” kitabıyla gün yüzüne çıkıyor.Osmanlı Devleti yasakçı bir devlet miydi?Yazar Nermin Taylan’a göre Osmanlı yasakçı bir devlet değil, tam tersine gerekli olduğu için yasaklar koymuş. Taylan, “Yasakçı olmayan bir devlet yoktur. Osmanlı Devleti’nde de toplumun düzenini bozan ve halkın sağlığını etkileyen pek çok şeyi devlet yasaklamıştır. Bunlar arasında bazen trajik, bazen de bizi güldürenyasaklar her daim olmuştur. Ancak bunların büyük bir kısmı, çoğu zaman gereklidir.” diyor.İşte bu yasaklardan bazıları:Sakız:18. yüzyılın sonlarına doğru devlet sınırları içerisinde her türlü sakız ve sakız cinsinin satışı yasaklanıyor. Hatta mecliste verilen bir karar üzerine halkın ellerinde bulunan sakızın belediyelerce alınıp imha edilmesi için çalışmalar yapılıyor.Dellak bahşiş için müşteriyi göz hapsinde tutmaya:Osmanlı’da hamama giren terler mi bilinmez ama hamamdan çıkanın terlediği kesin. Tellaklar hamamdan çıkan müşteri ücretini öderken gözünün içine bakarmış fazladan bahşiş versin diye. Bu, bazı kimseler üzerinde işe yarıyormuş. Bir dönem sonra değnekçilik gibi zoraki bir mevzuat olmuş ve durum saraya ulaşmış. 1640 yılında yayımlanan bir fermanda dönemin padişahı I. İbrahim hamam kural ve kaidelerini belirtiyor:“Hamama gusül için girenden bir akçe alına, kise için gidenden iki akçe alına, hamamcıya mürüvetten ziyade veren olursa men olunmaz. Müşteri, mürüvetten dellak ve natıra akçe verdikte hamamcı ücretini yine verir. Müşteri bilhassa fukara ve diğer garipleri misafirler mürüvetten akçe vermedikçe, dellak ve natır akçe talep etmeyeler. Dellak müşteriyi tıraş ettikde boynuna peştamal tuta ki, teri müşteri üzerine akmaya. Müşteriye riayet olunup, pak ve kuru peştamal ve silecek verile. Dellak ve natır müşteri çıktıkda bahşiş için müşteriyi göz hapsine almayalar…”Kadınlar Eyüp’te kaymakçı dükkânına gitmeye: Eyüp, Osmanlı’da manevi yönü ve tarihi kadar süt ve süt ürünleriyle de bilinirdi. Hatta kaymakçı dükkânları çok meşhurdu. Sevgililerin buluşma mekânı dendiğinde akla gelen kafe, çay bahçesi ve muhallebicinin Osmanlı’daki karşılığı bu dükkanlar idi. Eyüp Sultan’ı ziyaret etme bahanesiyle tarihî semte gelen kadınlar burada sevgilileriKadı efendiye hitaben gönderilen bir yasağa konu oldu:“Kaymakçı dükkânlarına bazı nisa taifesi kaymak yemek bahanesi ile girip, oturup namahremle cem olup, hilafi şer işleri vardır diye bildirmişsin; bu bapta ihmal caiz değildir. Kadınlar kaymakçı dükkânına gitmeyecektir. Gelen kadınların kaymakçı dükkânlarına alınmamasını dükkân sahiplerine şiddetle tembih et.”Yağlı kayık:III. Selim döneminde kadınların yağlı kayığa -dönemin Boğaz’daki yolcu kayığı- binmesi mesele haline geliyor. Çünkü kayıklar da sevgililerle buluşma mekanı. Karşıya geçmek yaklaşık bir, bir buçuk saat sürüyor. Bu gidişin dönüşü de var tabii. Durum saraya kadar gidince bir hatt-ı hümayunla kadınların yanlarında aileden bir erkek olmaksızın kadınların yalnız başlarına yağlı kayığa binmesi yasaklanıyor.Cuma günü eşeklere yük yüklemek:Tatil kavramının olmadığı zamanlarda Osmanlı topraklarında yaşayan eşekler oldukça şanslıymış. Zira haftada bir gün de olsa devletlüler eşek taifesine izin vermiş. Cuma mübarek gün olduğu için hayvanlara eziyet etmemek istemişler.Çoban ihracı:Bir dönem Osmanlı toprakları dışına şekerin, İstanbul dışına kahvenin çıkması yasaklanıyor. Benzer bir durum 1899 yılında Adana’daki susamın, 1890’da da Diyarbakır’daki zahirenin başına geliyor. 1862’de Yunanistan’a, 1874’te Halep dışına ve 1877’de Mısır dışındaki yerlere hayvan ihracı men ediliyor. Üretim ülke içindeki talebi karşılayamadığı zaman ihracata sınırlandırma getirilmesi normal de çobanlara ihraç yasağı ne oluyor. 19. yüzyılda Rumeli’den başka şehirlere çoban ihracı yasaklanıyor.Kur’an-ı Kerim’in gramofonla dinlenmesi:1914 yılında bazı salavatların, ezan ve Kur’an sûrelerinin plaklara dolumu başlıyor. Fakat kahvehane ve meyhane gibi yerlerde gelişigüzel bir şekilde dinlenebileceği için Kur’an ayetlerinin plaklara doldurulması ve gramofonla dinlenmesi yasaklanıyor.İmamların nikâh kıyması:Osmanlı’da nikâhın kadı huzurunda ya da kadının görevlendirdiği bir imam tarafından kıyılması şart. Kadı tarafından görevlendirilen imam evlenecek kişilerin nikâh akitlerini şahitler ve velileri huzurunda yapıyor ve nikâh akdi senedi veriyor. Bu belgede günümüzdeki gibi önce kadının ismi yer alıyor. Taşradaki imamların veya alâkasız kişilerin nikâh kıymasına izin verilmiyor. Bunun sebebi ise kadınların mağdur olmalarının önüne geçmek. Çünkü şehirde evli olup taşrada tekrar evlenenler oluyor. Hâlbuki şehirde kadı siciline bakıldığı zaman adamın evli olduğu anlaşılabiliyor. Taylan’a göre nikâh cüzdanını Avrupa’nın çıkardığı zannedilse de temeli Osmanlı’da bulunuyor.En katı cezalar yiyecek ve içecek konusunda:Özellikle yiyecek ve içecek konusunda hiçbir şekilde kadıların afları yok. Uymayanlar kürek ve falaka gibi cezalara çarptırılıyor. Halkın hem ucuz hem de iyi buğdaydan yapılmış ekmek yiyebilmesi için sık sık denetimler yapılıyor. Çünkü ekmek halkın ana gıda maddesi olarak görülüyor. Ayrıca et ve diğer yiyeceklerde muhtesipler esnafın narh fiyatlarına uyup uymadığını denetliyor.Nermin Taylan, her yasağın dönemine göre incelenmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Bazı yasaklar devletin sonuna kadar uygulanıyor bazıları ise değişebiliyor. Örneğin 4. Murat döneminde yasak olan kahve, 2. Abdülhamid döneminde serbest. Daha çok irade, tembihnâme, hatt-ı hümayûn, buyruldu, tezkere ve narh defterleri gibi vesikalarda karşımıza çıkan yasakların dışında sözlü yasaklar da bulunuyor. Hanedan mensuplarına uygulanan kafes ya da şimşirlik hayatı bunlar arasında.Taylan Osmanlı arşivlerinde yaklaşık üç yıl çalışarak 4 bin 500 belge taramış. Böylece Ekim Yayınları’ın yayımladığı “Osmanlı’da Yasaklar” ortaya çıkmış. Ancak araştırma hâlâ bitmemiş. Taylan, “Bunlar benim bulabildiklerim. Daha pek çok yasak vardır tabii. Bu kitap çıktıktan sonra bile iki yasak buldum. Onları bir sonraki kitabıma ekleyeceğim.” diyor.

    0 0

    Keyifli bir uçak yolculuğu için öncelikle geniş ve konforlu koltuklarda seyahat etmek gerekiyor. Peki ama yolcuların memnuniyetini ön planda tutan havayolu şirketleri, en çok şikâyet edilen dar koltuklarla ilgili nasıl bir adım atıyor?Daha doğrusu şirketler, yolcuların bu taleplerini dikkate alarak herhangi bir girişimde bulunuyor mu? Buna vereceğimiz cevap ne yazık ki, ‘Hayır’. Neden mi? Çünkü Avrupalı uçak üreticisi Airbus’ın, daha çok şişman yolcular için tasarladığı geniş koltuklara, bugüne kadar hiçbir havayolundan talep gelmedi. Merakla beklenen bu özel koltukların üretimi şimdilik askıya alınmış gibi gözükse de, bu konudaki çalışmalar sürdürülüyor.KOLTUK ENLERİ DARALIYOR!Havayolu şirketleri, uçaklara daha çok koltuk yerleştirerek geliri artırmak istiyor. Bu yüzden koltuk enleri yolcuların istediği genişlikte üretilmiyor. Uçaklardaki koltuk enleri genel olarak 17-19 inç (43,18-48,26 santimetre) arasında değişiyor. Bu rakamlar düşük maliyetli havayolları Ryanair gibi şirketlerde, 16 inç’e (40,64 santimetre) kadar geriliyor. Geniş koltuk üretimi konusunda isteksiz davranan şirketler, uçaktaki acil çıkış kapılarının bulunduğu bölümdeki ve en ön sıradaki geniş alana sahip koltukları ekstra ödeme karşılığında yolculara tahsis ediyor. Yolcuların talebini dikkate alan Airbus ise özellikle fazla kilolu yolculara daha konforlu seyahat imkânı sunmak amacıyla tasarladığı 20 inç (50,08 santimetre) enindeki koltukları sektöre sunmaya hazırlanıyor.Standart Airbus 320 ailesi uçaklarda yer alan koltuk genişlikleri 18 inç yani 45,72 santimetre. Bu rakam, rakip Boeing 737 uçaklarında ise 17 inç yani 43,18 santimetre. Bu 1 inçlik farkı, daha konforlu seyahat imkânı sunmak amacıyla kullanmaya karar veren Airbus, özellikle şişman yolcular konusunda çözüm üretmek amacıyla da koltuk üreticileri ile görüşmüş. Daha sonra da ekonomi sınıfında yer alan koridor tarafındaki 20 inçlik koltukların üretimi konusunda ciddi bir çalışma yürütmüş.HAVAYOLLARI İSTEMEDİA320 uçaklarındaki koltuklar 3’lü set halinde gruplanıyor. Tasarlanan yeni ekstra geniş koltuk planlamasında ise koridor tarafında bulunan koltuk, 20 inç genişliğe sahip. Bunun yanındaki diğer iki koltuğun eni ise birer inç küçülerek A320 uçaklarının en yakın rakibinde olduğu gibi 17 inç genişliğinde planlanıyor. A320 serisi uçakların geniş kabin bölümünün avantajını kullanarak oluşturulan bu yenilikçi yerleşim tasarımının aynı zamanda fiziksel olarak daha iri yolculara cevap vermesi bekleniyor. Ayrıca yeni koltukların, dizüstü bilgisayarları ile rahatça çalışmak veya küçük çocuklarıyla oturmak isteyen yolculara da ek bir konfor sağlayacağı düşünülüyor. Ancak Avrupalı uçak üreticisinin titizlikle yürüttüğü bu proje, ne yazık ki havayolu şirketleri tarafından ilgi görmemiş. Daha önce de söylediğimiz gibi projeyle ciddi şekilde ilgilenmeyen havayolu şirketleri, haliyle sipariş de vermemiş.OBEZ SAYISI ARTACAK!Airbus, havayollarına koltuk sayısını azaltmadan artı gelir sağlayacak bu çözüm için değişik koltuk imalatçıları ile görüşmelerini sürdürüyor. Tamamen havayollarının tercihine bırakılan seçim, ne kadar ilgi görecek bunu zaman gösterecek. Ancak bir gerçek var ki, 2050’de dünya çapında obez insan sayısının 700 milyona çıkması bekleniyor. Ayrıca Avrupa’da okula giden çocukların yüzde 40’ı fazla kilolu. İşin daha da kötüsü bu rakamın ciddi oranda artması bekleniyor. Bu yüzden fazla kilolu yolcu sayısındaki beklenen artış nedeniyle, havayolu şirketlerinin harekete geçeceği kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.YOLCULAR DAR KOLTUK İSTEMİYORAvrupa’nın bir numaralı uçak bileti arama motoru Skyscanner’ın, Airbus’ın, koltuk ve oturma düzeninde başlatacağı yeni yapılanmaya yönelik gerçekleştirdiği ankette ise ilginç sonuçlar çıktı. Araştırmaya katılan yolcuların yüzde 84’ü, uçaklardaki koridor koltuklarının genişletilirken, pencere kenarındaki koltuklar ile orta koltukların daraltılmasına neden olacak yeni uygulamayı haksız buluyor.YOLCUYA SERBEST, PİLOTA YASAKYolcuların uçakta teknolojik cihazlarını kullanmasını serbest bırakan ABD Federal Havacılık Kurulu (FAA), şimdi de pilotları üzecek bir uygulamaya geçmeyi planlıyor. FAA’in, kısa süre sonra kokpitte görev yapan pilotların uçuş sırasında kişisel elektronik cihazlarını kullanmalarına yasak getireceği belirtiliyor. Alınacak kararla, yolcular, tabletlerini, dizüstü bilgisayarlarını ve akıllı telefonlarını özgürce kullanabilecekken, pilotlar yalnızca profesyonel görevleri doğrultusunda bu cihazlara başvurabilecek. İki ay içinde yürürlüğe girmesi beklenen uygulama ile pilotlar, uçuş sırasında teknolojik cihazları kesinlikle kişisel amaçlar için kullanamayacak.İZMİR’E MODERN TERMİNAL AÇILIYORTAV Havalimanları Holding tarafından yapılan, yıllık 25 milyon yolcu kapasiteli İzmir Adnan Menderes Havalimanı Yeni İç Hatlar Terminali, bu ay hizmete sunulacak. Yeni terminal binası ile havalimanının yolcu kapasitesi yıllık 45 milyona kadar çıkacak. Toplam 266 milyon Euro yatırımla hayata geçirilen projede son aşamaya gelindi. Dış Hatlar Terminali ile toplam 300 bin metrekare kapalı terminal alanına sahip olacak havalimanı, yolcu konforunu da artıracak. 6 havayolu şirketi, İzmir’i iç hatlarda doğrudan 21 noktaya bağlıyor. Dış hatlarda ise 34 ülkedeki 87 noktaya İzmir’den uçuş gerçekleştiriliyor.

    0 0

    İki yıl önce müziği bırakacağını söyleyen Teoman, ayrılığa fazla dayanamadı. Geçtiğimiz günlerde Haziran adlı yeni bir şarkıyla çıktı karşımıza.Şimdi de Yavaş Yavaş isimli derleme bir albüm yayınladı. Teoman’ın Aşk&Gurur, Renkli Rüyalar Oteli, İnsanlık Halleri gibi albümlerinden seçilerek hazırlanan çalışmada Haziran’la birlikte, Senden Önce Senden Sonra, Martılar, Çoban Yıldızı, Renkli Rüyalar Oteli, Ayna, Yollar gibi unutulmaz şarkılar var.Ender Doğan’dan İrfan TürküleriTasavvuf müziğinin önemli isimlerinden Ender Doğan, uzun süredir irfan türküleri üzerine çalışmalar yapıyor. İrfan kültüründen doğan ve yeni bir derleme ile halk müziğindeki yerini alan ‘İrfan Türküleri-Kadîm Nefes’ müzikseverlerle buluştu. Çalışmada tasavvuf müziğinin Anadolu tarz ve yorum merkezleri olan Elazığ, Erzincan, Şanlıurfa, Trakya ve Erzurum gibi yörelerin okuyuşları esas alınmış. Albümde; Dârendeli Hulûsi Efendi, Alvarlı Muhammed Lutfi, Abdülganî Efendi, Şah Hatâyî, İbrahim Hakkı Erzurûmi gibi hak aşıklarının eserleri de bulunuyor.Sibil’den Sevgi’lerleErmenice müziğin genç isimlerinden Sibil, son dönemde adından sıkça söz ettiriyor. Sibil’in, Ser (Sevgi) adını verdiği ikinci albümü geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Sanatçıya çalışmasında dünyaca ünlü duduk sanatçısı Jivan Gasparyan, ünlü besteci Ara Gevorkyan ve Mercan Dede gibi tanınmış müzisyenler de destek olmuş. Cenk Taşkan da (Majak Toşikyan), Sibil’e yepyeni besteleri ve aranjeleriyle destek vermiş. Büyüleyici Ses ödülünün sahibi Sibil’in duru ve temiz sesini keşfetmek isteyen müzikseverler için Ser güzel bir hediye.

    0 0

    New age müziğin önde gelen isimlerinden Kitaro, 4 Mart’ta ilk kez ülkemizde konser verecek. Türk dinleyicilerin The Silk Road adlı bestesiyle tanıyıp sevdiği sanatçı, müziğinin ana mesajının sevgi ve barış olduğunu söylüyor.New age müziği denilince akla ilk gelen isimlerden biri Kitaro. Türk dinleyiciler onu ilk kez İpek Yolu Belgeseli’ndeki The Silk Road isimli parçasıyla tanıdı ve sevdi. Müziğiyle resim çizen sanatçı olarak tanımlayabileceğimiz Kitaro’nun müziklerinde Batı formatlı ezgilerden ziyade, parçası olduğu Uzakdoğu kültürünün izleri görülür. Adeta bir inziva hayatı yaşayan ve çok fazla konser vermeyen müzisyen, Pozitif Live organizasyonuyla 4 Mart’ta ilk kez Türkiye’deki sevenleriyle buluşacak. İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde vereceği konser öncesinde sanatçıyla söyleşi yaptık. Kitaro sorularımıza kısa ve öz cevaplar verdi. Sanki asıl söyleyeceğimi konserde söyleyeceğim dermişçesine…Müzisyen olmaya ne zaman karar verdiniz?Lisede enstrüman çalmaya başladım ve okuldan mezun olduktan sonra profesyonel kariyerimde de müziği sürdürmeye karar verdim.Müzik eleştirmenleri sizin müziğiniz için ‘ses resimleri’ ya da ‘zihin müziği’ tanımını getiriyor…Müzik bestelerken, görüntüyü zihnimde canlandırıyor ve armoniyi onunla bulmaya çalışıyorum. Müziğinizin temelinde hangi duygular var?Ana mesaj; sevgi ve barış. Herkes için sevgi, doğa için sevgi, dünya barışı, içsel barış...Size en çok ilhamı sanırım tabiat veriyor. Tabiata müziğinizde bu denli yer vermenizin sebebi nedir?Doğada yaşadım. Doğada olmayı ve çevremin güzelliklerine hayranlıkla bakıyorum. Müziğimi doğaya (toprak anaya) ithaf etmek ve bu güzelliği gelecek kuşaklara iletmeye yardımcı olmak istiyorum. Amerika Colorado’daki evimde uzun süre doğayla iç içe yaşadım. Fakat doğa sadece ‘güzellik’ değil, aynı zamanda zorlu iklim şartlarına da sahip. Doğadan çok şey öğrendim.Müzik eğitimi almamış olmanız sizin için bir avantaj mı, dezavantaj mı?Ben hâlâ öğrenmeye devam ediyorum ve tüm yaşamım boyunca da öğrenmeye devam edeceğim.Müziğiniz geniş kitlelerin ilgisini çekiyor. Bunda içinde barındırdığı Uzakdoğu kültürünün izleri ne kadar etkili?Öncelikle müzik evrensel bir dildir. Ben hâlâ farklı kültürleri izliyorum ve öğreniyorum. Her kültür derin bir tarihe sahip. Uzakdoğu’nun kültürü onlardan biri. Her farklı kültüre saygı duyuyorum.Fumio Miyashita’yla çıktığınız dünya seyahati size ve müziğinize neler kattı?Çok ilginç bir deneyimdi. Far East Family Band diye bilinen grubumuzda birlikle çaldık ve bir albüm yaptık. Grup dağıldıktan sonra herkes kendi yolunda devam etti. O zaten öldü ve bu beni gerçekten çok üzdü.New age müziğinin dünyada geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?Bu tür, ilk kez dünyaya tanıtıldığı zaman müziğin bu tarzı ve yeni manevi yaşam tarzından hoşlanan insanlar oldukça yeniydi. Bu sebeple ‘Yeni Çağ’ olarak isimlendirildiler. Tabii ki, bugün hâlâ bu kategoride birçok muhteşem müzisyen var. Ancak ben yaptığım müziği sınıflandırmayı, bir kalıba sokmayı, müziğimin ufkunu daraltacağından çekiniyorum.Müziğim insanların kalbine ulaşsınBir sanatçı olarak dünyanın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?Elimden geldiği kadar müzik yoluyla dünyanın daha iyi bir yer olması için katkıda bulunmaya çalışıyorum. İsteğim, müziğim insanların kalbine ulaşsın. Son albümüm ‘Son Çağrı’ dünyayı ve ana karayı gelecek kuşaklara saklamak adına müzik yoluyla yaptığım bir çağrı ve yardım.Çok az konser veriyorsunuz. Neden?Aslında direkt olarak seyircilerle iletişim kurmayı ve konser vermeyi çok seviyorum. Üzgünüm ki bu pek sık olamıyor. Fakat daha sık olması için çalışacağım.Hâlâ dolunay’da ‘Wadaika çalıyor musunuz?Evet bu yıllık bir olay. Bu sene 26. yıldönümü olacak. Her yıl Fuji Dağı’nda insanlarla birlikte gün batımından şafağa kadar Taiko çalıyorum. Fakat geçen yıl Japon Alpleri’nde yapıldı.Biz Türk dinleyiciler sizi İpek Yolu isimli eserinizle tanıdık. Sizin için nasıl bir deneyimdi?‘İpek Yolu’ Türk dinleyicileri için müzik oluşturmamda bana büyük fırsat sundu. Her ülkenin kültürünü bilmek çok hoş.Türk müzikseverler sizi çok seviyor. Bugüne kadar neden Türkiye’de hiç konser vermediniz?İpek Yolu’nu piyasaya sürdükten sonra birçok teklif aldım. Farklı sebep ve durumlardan dolayı teklifleri hayata geçiremedim. Fakat şimdi buradayım.Türkiye’ye gelince yapmayı planladığınız şeyler neler?Öncelikle İstanbul’da Türk insanıyla iletişim kurmak ve konser vermek için sabırsızlanıyorum. Bu kültürü yaşamak, muhteşem müzik ve müzisyenleri bulmak istiyorum.Müzik adına hâlâ yapamadığınız ama yapmayı çok istediğiniz bir hayaliniz var mı?Hayalim müziğimdeki mesajın gerçekleşmesidir. Onun ne olduğunu bildiğinizden eminim.

    0 0

    Banka soygunu haberleri köy insanı için sıradan birşey, nasılsa para gani, diye düşünen hırsızlar bu kez yanıldı.Almanya’nın Iserlohn kenti yakınlarındaki Nachrodt kasabasında soyulan banka şubesinde para kalmayınca, banka iki günlüğüne kapatıldı. Sparkasse adlı bankanın, silahlı bir kişi tarafından soyulduğunu açıklayan yönetici Mike Kernig, “Soyguncu, görevli beş kişiyi silahla tehdit ederek kasadaki paraları alıp kaçtı. Olay yerine gelen polisin aramaları sonuçsuz kaldı.” dedi ve para kalmadığı için iki gün kapalı kalacaklarını duyurdu. Kasabadakiler banka için kermes filan düzenler mi, orasını bekleyip göreceğiz.Geveze değil, dedektif papağan Saçmasapan zamanlarda olduk olmadık laflar eden geveze papağanlardan hazzetmeyenlerin sayısı hiç de az değil. Ancak Hindistan’da yaşanan ilginç olay bu önyargıyı kıracak gibi. Birkaç gün önce öldürülen Neelam Sharma isimli kadının katilini evin papağanı buldu. Cinayetin ardından papağan, kadının yeğeni Ashutosh Goswami ne zaman eve gelse garip hareketler yaparak ötmeye başladı. Hatta katil yeğenin adını duyduğunda bile tuhaf tepkiler verdi. Bu durumdan şüphelenen ev halkı da polise gitti. Sorgu sonrasında yeğen Goswami, Sharma’yı mücevherleri için öldürdüğünü itiraf etti.Tatilcilerin ‘timsah’ gözyaşları Bir tatilcinin en büyük kâbusu denizanaları ve kestaneleridir. Oranıza buranıza yapışır, olmadı ayağınıza saplanıp bütün tatili ceylan gibi sekerek geçirmenize neden olur. Avustralya’nın batısındaki Broom’s Cable plajında yüzenlerin deniz keyfini yarıda kesen şeyse bunlardan çok daha büyük. 4 metre uzunluğundaki tuzlu su timsahı kıyıya yakın dalgaların arasına dalıp, denize girenlerin korku dolu anlar yaşamasına neden oldu. Timsahın geçen ay aynı plajda 15 yaşındaki bir çocuğa saldıran timsah olduğu anlaşıldı ve plaj güvenlik nedeniyle kapatıldı.

    0 0

    Anadilde eğitim tartışmalarıyla hız kazanan dil enstitüleri açma furyası Lazca ile devam ediyor. Rize’de açılan, İstanbul’da da şubesi olan Laz Enstitüsü’nün hedefi; yazı dilini öğretmenin yanı sıra keşfedilmeyi bekleyen Lazca gurbet, ayrılık, sevda destanlarını gün yüzüne çıkarmak.Kültür, medeniyet denilince ilk akla gelen unsur dil. Küreselleşmeye inat yerel kültürü koruma savaşının da en görünür öğesi aynı zamanda. Biz de toplum olarak içimizdeki çeşitlilikleri yaşatmaya karar verdikçe ölmek üzere olan dilleri adeta yeniden keşfediyoruz.Geçmişindeki acıların fazlalığından olsa gerek önce Kürtçe ve Ermenice eserlerin tozlu rafları karıştırıldı bu keşfetme sürecinde. Şimdilerde ise aynı heyecan Lazcada var. Yaklaşık iki ay önce Rize’de kurulan Laz Enstitüsü, bu heyecanın daha da artmasına vesile olmuş. Yazılı eserleri gün yüzüne çıkarmayı amaçlayan enstitü, konuşma dilinin yanı sıra yazı dilini de hiç olmazsa Lazlara öğretmeyi hedefliyor.Zengin bir halk şiiri geleneği olan Lazca, sanıldığı gibi sadece neşeli ve hareketli türkülerin dili değil. Gurbetin, ayrılığın işlendiği destanların da dili. Sovyet Savaşı döneminde dile getirilen ağıtlar ise halkın yaşadığı fakirlik ve gurbet acısını göstermesi açısından tarih kitaplarından çok daha fazla etkili. Aile yaşamıyla ilgili ipuçları da veren Laz destanlarına bakılırsa ‘damat’ kavramı da önemli. Enstitü’nün eğitimcilerinden İsmail Avcı Bucaklişi, Lazların en ünlü destancısının Arhavili Nuri Duduşi olduğunu söylüyor. Lazların kayıtlara geçmiş edebi eserlerinden ‘Sicalepeşi Desthani: Damatların Destanı’ da bu kişiye ait. Laz ailelerinde damatların ayrı bir yeri ve itibarı olduğunu belirten Avcı, “Bu geleneğin atalarımızdan bize kaldığını 1900’lü yıllarda yazılan destanlarımızdan anlıyoruz.” diyor. Yazıldığı yıllarda dilden dile dolaşan bu destan 20. yüzyılın başlarında Gürcü bir akademisyen tarafından derlenir, 1939 yılında ise yazılı eser haline getirilir.İnsanlarının doğallığından mütevellit komik olaylarla akla gelen coğrafya aslında Lazca dile getirilen ağıt, gurbet türkülerinin de yeri. Batı illerine ya da başka ülkelere çalışmaya giden eşlere, oğullara yazılan türküler, kadınların ağzından nesilden nesle aktarılmış. Daha eskiye gidildiğinde ise savaş, göç ve gurbetin konu edildiği destanlara rastlamak mümkün. Halk arasında 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşına katılan Artvinli Ali Beg’in yenilgiden sonra dönüşü Zeliha Teyze’nin serzenişi ve buna mukabil Ali Beg’in cevabı da günümüze ulaşabilen destanlardan.Lazca-Türkçe sözlük ve dilbilgisi kitabının yazarı da olan İsmail Avcı Bucaklişi’nin bu kültürü merak edenlere hatırlattığı diğer isim ise Helimişi Xasani. Modern Laz şiirinin kurucusu olan şair 1907 Hopa doğumlu. Hayatı fakirlik ve sürgünle geçen Xasani, 1932 yılında gittiği Sovyetler Birliği’nde Türkçe isminden dolayı ‘olağan ajan’ şüphesiyle bir yıl hapis yatar. Daha sonra yanlışlık olduğu gerekçesiyle serbest bırakılan Xasani’nin bütün eşyalarına el konulur. 1949’da ise tekrar tutuklanarak eşi ve iki çocuğuyla Sibirya’ya sürgün edilir. Burada geçirdiği altı yıldan sonra Batum’a gönderilen Xasani, hayatının geri kalan kısmını Tiflis’te yoksulluk ve yalnızlık içinde geçirir. Kendi çağının edebi akımlarına uygun modern ve politik Lazca şiirler yazan Xasani’nin eserlerinde memleket hasreti, yalnızlık ve özlemi okumak da mümkün. Kore’de Bir Laz Kızı adını taşıyan bir de Türkçe romanı var. Xasani bu romanda Kore’ye giden Ali Çavuş ile Gürcistanlı bir Laz hemşirenin karşılaşmasını anlatıyor. Tüm şiirlerini 1976’da kendi sesiyle makara bantlara kaydeden şairin dörtlüklerinden bazıları nasıl bir hayat yaşadığını ele veriyor adeta:Ölümün yendiği yalnız bensemBiliniz, gülerek öleceğim (Ar xvala vore-na ğuraş cgineriBğurur giçüiûan ma âiéineri )Küçüksen hep sen ezilirsin / Ne eğ başını, ne de bak yukarıdan Yaşamın boranından kurtulayım diye / Ne kadar çırpınırsan o kadar batarsın (Öuöuûa re-na birtum si izer Ti mo ewozdim çkva jin mo iwüer /Movuçita ya do skidalaş boras/ Muüo paéxala eüo işkider)Lazca, yok olma tehlikesi yaşıyorBir Kafkas dili olan Lazca kendi başına müstakil bir dil ve Karadeniz şivesiyle Rumca ya da başka bir dille benzerliği yok. Lazcaya en yakın dil ise Megrelce ki bu dil Hıristiyan Lazlar tarafından Gürcistan’da konuşuluyor. Zaten, Lazlar ve Megreller Osmanlı egemenliği sonrası ayrılmış aynı halk. UNESCO, 2008 yılında yayınladığı bir raporla Anadolu’da 18 dilin yok olma tehlikesi altında olduğu bilgisini vermişti. Bu dillerden biri de Lazca. Kafkasya’nın güneybatısında ya da Karadeniz Bölgesi’nin doğu ucunda yaşayan ve yerli halk olan Lazların yazılı kayıtlarda bir başka yerden geldiklerine dair bilgi bulunmuyor. Gürcistan sınırları içinde yaşayan ve Megrel olarak bilinen Hıristiyan Lazlardan da bahsetmek gerekir. Lazlarla yakın akraba olan Megreller, Gürcistan içinde ciddi bir nüfus yoğunluğuna sahip.

    0 0

    ‘Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor...’ tekerlemesini çocukken hepimiz söylemişizdir. Tekerlemedeki Arap kızlarının gerçekte Arap değil de Afrikalı olduklarını ise çok az insan bilir. Hikâye aslında bir buçuk asır öteye uzanıyor.Sokaklarında biriken yağmur sularında ayaklarını yere vurarak oynayan çocukların ürettiği bir tekerlemeydi Arap kızı. O dönemde Anadolu insanının ‘Arap’ olarak adlandırdığı Afrikalı köle çocuklarının diğer çocuklarla oynama şansı, iletişim kurmadaki zorluklar yüzünden zordu. Yaşıtları yağmur sularıyla oynarken, onlar camdan bakmakla yetiniyorlardı.Osmanlı zamanında ülkemiz topraklarına getirilen siyahi Afrikalı kölelerin torunları Cumhuriyet’le birlikte Türk vatandaşı oldular. Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Mustafa Olpak, Anadolu halkının Arap dedikleri bu insanları tanıtmak, birbirlerini bulmak ve yok olmaya yüz tutmuş kültürlerini yaşatmak için 2006 yılında bir dernek kurarak ‘Afro Türkler’i tek çatı altında toplanmış.Köle oldukları dönemde efendileri senede iki gün izin verir, bu zamanlarda İzmir bayram alanında diğer ‘Afro Türkler’ ile bir araya gelip sevinçlerini hüzünlerini paylaşırlarmış. Şimdi ise bu geleneği her mayıs sonu ‘Dana Bayramı’ olarak kutluyorlar. Burada akraba olanlar birbirlerini bulsa da evlatlık olarak başka ailelere verilenler hâlâ annelerini arıyor.Okul ve iş hayatlarında tenlerinden dolayı zorluk çektiklerinden kadınlar çocuklarının teni kendilerinden daha açık olsun, onların çektiklerini, yaşadıkları evlatları çekmesin diye beyaz tenlilerle evlenmeyi düşünüyorlarmış.Selim Karakaya24 yaşında profesyonel dansçı. İzmir Karabağlar’da oturuyor. Birinci Dünya Savaşı’nda babasının dedesi Çanakkale Savaşı’nda gazi olmuş. Üniversite son sınıfta ten rengi sebebiyle yaşadığı zorluklardan dolayı okulu bırakmak zorunda kaldığını anlatıyor.Beyhan Türkkolu 48 yaşında. Turizm mezunu, işsiz. 4. kuşak Afrika kökenli. Büyük büyükannesi Somali Mogaduşi doğumlu. Selanik yakınlarına yerleşen aile 1924 mübadelesinden sonra İzmir’e taşınıyor. Yaşadığı bölgenin dışına çıktıklarında şaşkın bakışmaların olduğunu söyleyen Beyhan Hanım’ı, çoğu kez Amerikalı sanıyorlar.Mustafa Olpak60 yaşında. Mermer işçiliğinden emekli. Afro Türk Derneği başkanlığını yapıyor. Araştırmalarına göre soyunun Kenya’dan geldiğini söylüyor.Halime ve Yalçın YanıkHalime (49) ve Yalçın Yanık (54) çifti 27 yıllık evli. 2 çocukları var. Yalçın Bey dericilik ile uğraşıyor. Anne tarafından hac yoluyla Türkiye’ye yerleşmişler. Keşke Afrika’ya gidip oraya yerleşseydik diyorlar.Şakir DoğuluerŞakir Doğuluer, 58 yaşında. Tornacılıktan emekli. Evli ve 2 çocuğu var. İzmir Buca’da oturuyor.Duygu YanıkDuygu Yanık, 25 yaşında. Eğitimini liseyi terk ederek yarım bırakan Duygu, 2 senedir eczanede çalışıyor.

older | 1 | .... | 76 | 77 | (Page 78) | 79 | 80 | .... | 165 | newer