Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 70 | 71 | (Page 72) | 73 | 74 | .... | 165 | newer

    0 0

    Hemen her müzikseverin dilinde ve gönlünde bir Nazan Öncel şarkısı vardır desek yanılmış olmayız. Ancak son zamanlarda onun eski albümlerine ulaşmak pek mümkün olmuyor.Sanatçı ilk on yılının eserlerini piyasada çok fazla bulunmadıkları için 'Bir Şarkı Tut' adı altında ve meraklısı için orijinal halleriyle üç CD olarak yeniden bir araya getirdi. DMC Müzik etiketiyle yayınlanan Göç, Sokak Kızı ve Demir Leblebi albümlerinde Sokak Kızı, A bu Hayat. Gidelim Buralardan, Çocuk Kalbim, Aşıklar Parkı gibi sanatçının otuz şarkısı yer alıyor. Kısaca; Bir Şarkı Tut, yıllandıkça değerlenen şarkılardan oluşan bir albüm. Sanatçı, bu çalışma için “Bu benim için zorunlu bir ödevdi, 'Bir Şarkı Tut'u hazırlayarak, ödevimi yapmış oldum.” diyor.Dinkjian'dan iki dev albümAra Dinkjian, dünyanın en önemli ud üstadlarından ve bestecilerinden. Ara Dinkjian, kendine özgü müzik tarzını, Anadolu Ermeni ve Amerikalı köklerinin bir karışımı olarak nitelendiriyor. Türkiyeli müzikseverler Ara Dinkjian'ı ilk olarak Sezen Aksu ve Ahmet Kaya'nın seslerinden; Ağladıkça, Vazgeçtim, Yine mi Çiçek, Son Sardunyalar gibi besteleriyle tanıdılar. Ara Dinkjian Finding Songs (Şarkıları Bulmak) ve Conversations with Manol (Manol'la Sohbetler) isimli albümleri Kalan Müzik etiketiyle ülkemizde yayınlandı. İlk albümde Dinkjian'a Yunan müzisyenler Sokratis Sinopoulos, Yannis Kirimkiridis ve Vangelis Karipis eşlik ediyor. İkinci albüm ise Manol olarak bilinen Emmanuel Venios'a bir saygı duruşu. Dinkjian, bu albümde her şeyi sadece bir kez kaydetmiş.Dünya için To Be Or Not To BeŞükrü Demirayak, Afyonkarahisar'da yaşayan başarılı bir işadamı. Aynı zamanda bir müzisyen ve koleksiyoner. Onun adını meraklıları kurduğu müzik müzesinden ve daha önceki albümlerinden hatırlayacaktır. Şükrü Demirayak, To Be Or Not To Be adlı yeni albümü ile müzikseverlerle bir kez daha buluştu. Demirayak, on üç yıl aradan sonra çıkardığı ve yine çevreye adadığı ikinci albümü ile hızla yok olan dünyaya müziğin evrensel diliyle dikkat çekiyor. EMI Müzik etiketiyle yayınlanan enstrümantal albümün içerisinde bulunan Dünyayı Kullanma Kılavuzu ile sosyal sorumluluk bilinciyle yok olan dünyaya dikkat çekiliyor.

    0 0

    1970’li yılların başı; okumanın-yazmanın dünyasına yelken açtığımız ilkokulun o başlangıç günlerindeyiz.Neden giydiğimizi bir türlü kavrayamadığımız, kuzguni siyah önlüklerimizi dengelemeye yeminli plastik beyazı yakalarımızla, bayrak törenlerinde ekin tarlalarına inmiş kargalar gibi göründüğümüz günler, hafızamızdan asla silinmemiştir. Kırlangıç fırtınasının gelişini ezbere bilen bizler, Saatli Maarif Takvimi’nde yer alan yemekleri, annemize, neden yapmadığını sorardık. Bugün doğan çocuklara verilecek isimlere bakardık. Ne yaparsak yapalım zamanı yakalayamayacağımızı ve her 24 saatin bir takvim yaprağına karşılık geldiğini hep o günlerde öğrenmiştik. Takvimler, doğaya ve başka dünyalara açılan penceresiydi evlerin. Bazen Pamukkale’nin rüyalardan çıkma görüntüsü, bazen Yıldız Parkı’na yağan kar, Rumelihisarı’nda erguvanların şiiri, kırmızı fon önünde Ankara kedisi, ıssız İshakpaşa Sarayı, görkemli Ağrı Dağı, Kuşadası’nda batan ve Nemrut’un yalnız kralları üzerinden doğan güneş ya da Sultanahmet Camii’nin üzerinde yıkanan uhrevi yaz ışığı… O günler, yoksullukla insanlığın birbiriyle sarmaş dolaş olduğu, bakılan fotoğrafların insanların içini umutla doldurduğu, asla gidemeyecekleri yerlere ve bulunamayacakları coğrafyalara onların yerine giden fotoğraf makineli insanlara büyük saygının duyulduğu, sonuçta seçilip gelen görüntülerin bir hipnoz nesnesi gibi yüceltildiği, hatta totemleştirildiği tuhaf bir döneme karşılık gelecekti. Çok az sayıda fotoğrafçı, o günlerde Türkiye’yi sistematik bir biçimde saptayabilmek için daha sonradan turizm merkezine dönüşecek ve ciddi bir iç turizmi başlatacak bölgeleri daha vakitli hissederek yola koyulmuşlardı. Ardından da turizm, yayıncılık ve reklamcılık sektörlerinin ilerlemesiyle; kitap, kartpostal, takvim, afiş, broşür ve ansiklopediler için gereksinim duyulan fotoğraflar üzerinden profesyonel fotoğrafçılık yeni bir meslek dalı olarak ortaya çıkmıştı.

    0 0
  • 12/28/13--15:50: Bahar gelsin memleketime
  • Birbirlerine hediye verecekler süslü kâğıt, kurdele, rafya masrafına girmesin. Yükte hafif pahada ağır bir şeyler getirsin de varsın ayakkabı kutusuna koysun.HÜKÜMET yılbaşı hediyesi olarak tüm vatandaşlarına kol saati dağıtsın.VATANDAŞ da yeni kabineye Lao Tzu, Konfüçyüs, İbnül Arabi, Şeyh Galip, Şekspir, Dante, Kafka, Halil Cibran kitaplarıyla iade-i teşekkür yapsın. Kitapların özetini yapmalarını, ana fikirlerini çıkarmalarını saygılarıyla rica etsin.TBMM’yi melekler ele geçirsin. Salı günleri teknik arızaya sebebiyet versin. Böylece grup toplantıları canlı yayınlanamasın.RESTORANLARA üzerinde “Yedirtmeyiz” yazılı levhalar asılsın. Altına da şöyle notlar düşülsün: Size gaz yapacak, damar tıkayacak, şişmanlatacak, ne idüğü belirsiz, helal kesim yapılmamış yiyecekler yedirtmeyiz!BAL satışları yasaklansın, bal tutan parmağını yalar sözü derhal deyim sözlüklerinden çıkarılsın.GÖNÜL, görevlerine son verilen tüm yazarların ayakları altına turkuaz halılar serilerek, devlet töreni eşliğinde köşeleri geri verilsin istiyor da gerçekçi olmak lazım. Resmî Gazete dışında tüm gazeteler kapatılsın, hâlâ yazabilenler töhmet altında kalmasın ve böylece devlet büyüklerimiz yandaşlarla muhalifler arasında ayrımcılık yapmaktan kurtulsun.MAGAZİN muhabirleri siyasete baksın, siyasî muhabirler magazin haberleri yapsın.KEFEN giyme pardon ak çarşaflara dolanma modası yurt sathında yaygınlaşsın. Yalnız çarşaflar yüzleri de kapatsın ki kim kimdir anlaşılamasın. Herkes el ele tutuşsun. Memlekete bahar gelsin. DEDEM Korkut mezarından çıkıp gelsin, boy boylayıp soy soylayıp küsleri barıştırsın.SARRAF Rıza’nın bütün güfteleri bestelensin. Satıştan elde edilecek paralar yoksullara dağıtılsın.TV8’den sonra MNG Shopping kanalını da satın alan Acun, hız kesmeyip tüm haber kanallarının sahibi olsun. Üzücü haberlerden bunalan biz fanileri vur patlasın, çal oynasın neşelere gark etsin.İBRAHİM Tatlıses, “Yatağa para sayma makinesiyle mi girilir arkadaş. Ben hiç girmedim.” şeklindeki hayretlerini büyütmek istemiyorsa polislere asla lahmacun satmasın, çiğköfte yoğurmasın.BÜLENT Ersoy iyi beslensin, enerji küpü olup çılgınlıkta sınır tanımasın. Vampir, Anadolu kaplanı, zombi kostümleriyle karşımıza çıkıp bizi tatlı tatlı korkutup ‘ömrüne bereket’ dedirtsin.HÜLYA Avşar, “Bana bir koca lazım” şarkısını geride bıraksın, “Bana biraz sükûnet lazım” şarkısını söylesin.HAMİLELİK fotoğraflarının altına “Allah benim yönetmenim” notunu düşen Meryem Uzerli, doğumdan sonra kızının kulağına “Allah senin de yönetmenin” diye fısıldasın. Doğuma kadar Tuğrul Baba’ya görünmesin.“NE kadar güzel olduğumu Sinan Akçıl sayesinde hatırladım.” diyen Ebru Şallı, sevgilisine, yaşlanınca ona neyi hatırlatacağını sorsun.*2013’ün dizileri pek sarmadı bizi. 2014 kışında hepsi bitsin gitsin. O zamana kadar Kayıp’ın nihayet bulunan çocuğu büyüyüp eşkıya olsun, Falko’nun yerine geçip dayısı, babası ve Özlem’i kaçırsın. Bu kişilerden bir daha haber alınamasın.GELECEK hafta ekrana veda edecek olan Aşk’ın Şebnem’i hastalığını Kerem’e geçirsin. Kerem, Azra ile Şebnem’in kollarında son nefesini versin. Ardından Azra paranoyak olup Şebnem’in abisi Can’ı öldürsün.KAÇAK’taki Serhat adını ya Memati diye değiştirsin veya Memati triplerini bıraksın.MUHTEŞEM Süleyman zaman tünelinden geçip günümüz Türkiye’sine gelsin ve TBMM’de kanunların önemi mevzuunda bir nutuk irad eylesin, ferman çıkarsın. Hiddetinden sual olunamasın.KURTLAR Vadisi, romantik komediye dönüşsün. Necati Şaşmaz kendi sesiyle oynasın.HOMELAND’in Brody’sinin yasını tutacak değiliz. Ama Carrie’si bir an önce İstanbul’daki görevine başlasın. Bugün yaşadığımız büyük kaosun perde arkasında CIA ne dolaplar çevirmiş hepimize göstersin.BÜTÜN diziler haziranda bittikten sonra, yeni sezon için Babalar ve Oğullar diye yeni bir dizi yapılsın ve bütün kanallarda birden yayınlansın. Şu farkla ki, her bölümü başka bir kanalda ekrana gelsin.BAKANLAR kendi aralarında eşleşip birer oda müziği topluluğu kursun, 2014 boyunca turnelere çıksın.

    0 0

    İndirim deyince özellikle kadınları tutabilene aşk olsun! Lakin Çinli kadınlar alışverişe çıkmadan bir kez daha düşünse iyi olur.Zira ülkenin güneybatısındaki Siçuan eyaletinde bir alışveriş merkezinde çıkan yangında 35 kişi yaralandı, 4 kişiyse hayatını kaybetti. Eyaletin L Luzhou kentindeki alışveriş merkezinde çıkan yangına doğalgaz patlamasının neden olduğu sanılıyor. Aman diyelim olayın faili “Patron çıldırdı” kabilinden indirim ilanlarındaki özne olmasın da…Küreye nazar değdi!Kuzey yarımküre donarken, kürenin diğer yarısında hava günlük güneşlik! Lakin komşu kürenin bu keyfine nazar değdi adeta. Arjantin’de serinlemek için bir nehre giren insanlar, pirana saldırısına uğradı. Üstelik öyle 3-5 değil, tam 70 kişi. Yaralılardan bir çocuk parmağını kaybetti. Bakalım korku filmlerini aratmayan olay sonucu nehrin Parana olan adı Pirana diye değiştirilir mi?Yemedim, içmedim…Hindistan’da yaşayan Prahlad Jani adlı yaşlı adam 1940’tan beri hiçbir şey yiyip içmeden yaşadığını iddia ediyor. Kendisinin neyle beslendiği sorusuna ise “Tanrının desteği ve bir çeşit yaşam enerjisi.” cevabını veriyor. 2010’da Jani’nin ünü ülke sınırlarının dışına taşınca bir grup doktor Hindistan’a gelerek yaşlı adam üzerinde inceleme yapmış. Adamın suyu sadece yıkanmak ve gargara yapmak için kullandığını söyleyen doktorlaraysa şimdilik inanan çıkmadı.

    0 0

    Çocukların ve çocukluk yıllarını özleyenlerin en masum oyuncağıdır sabun köpükleri, peki dondurucu soğukta köpükleri şişirip rüzgara bırakırsak neler olur?

    0 0

    Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı. Orta Asya tarihi üzerine çalışan nadir uzman akademisyenlerden olan Taşağıl, “Türk tarihi göç-boy sistemi-model devlet üzerine kurulu. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti de Göktürklerin devamı oluyor.” diyor.Dörtnala, uzak Asya’dan gelen Türkler kim?Türklük, M.Ö. 3000’den günümüze akan büyük bir ırmak. Zaman içinde buna sağdan ve soldan başka kollar katıldı. Ama ırmağın esas adı Türk olduğu için hepsi bunun içinde yer aldı. Kaldı ki böyle bir çağda safkan ırk aramak doğru değil. Laboratuvar ırkçılığı son derece insanlık dışı. Sosyolojik anlamda millet dediğimiz şey, kültürden oluşur, genlerden oluşmaz.Türk ırkı diye bir şey yok mudur yani?Aynı şekilde Arap, Kürt, Arnavut, Çerkes ırkı da yok. Türk, Altay Dağları’nda doğan, sonra göçler dalgasıyla Avrupa’ya yayılan bir millet. Çin’e gidenler Çinlilerle, Ortadoğu’ya gidenler Araplarla temas etti ve kültürel alışverişte bulundu. Yaklaşık 120 Türk devletinin tamamı Türklerden oluşmaz. Ancak bu da kimseye ‘Türk yoktur!’ deme hakkını vermez.Kemal Karpat, ‘Orta Asya’dan çıkmış ama dili, dini, siması hepsi değişerek yepyeni şekillere girmiş bir millettir Anadolu’daki Türkler’ diyor.Bu sözün bilimsel bir tarafı yok… Tarihin esas malzemesi tarihî kaynaklardır. Çin kaynakları M.Ö. Türklere Tücuo diyor, 1882’de Abdülhamid’e Çin elçisi geliyor, o da Tücuo diyor. Ben Tuva’da, ki onlar Budist’tir, dağda bir çobanla karşılaştığım zaman konuştuğu dili anlıyorum. Kaldı ki Orta Asya’dakilerin Türk değiliz, demelerinin altında ‘Türk’ dendiğinde akla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının gelmesi yatıyor. Yeryüzünün çeşitli coğrafyalarına dağılmış olan Türklerin ortak paydası nedir?Göktürk Devleti… Ben bu devletin aşağı yukarı her şeyiyle uğraştım. Orijinal belgeler üzerinde bunları yayınladım. Belgelerde, Türk milletinin nasıl var olduğunu görüyoruz. Ama Göktürklerden çıkacak en önemli sonuç, bir model devlet olmalarıdır. Göktürklerde Osmanlı’yı görebiliriz. Sadece askerî anlamda değil, idare anlamında da…Mesela?..Osmanlı’da Rumeli ve Anadolu Beylerbeyliği vardır. Göktürklerde ise sağ kanat şadı, sol kanat şadı var. Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar Türklerde koyun vergisi vardı. Tıpkı Göktürklerde olduğu gibi... Bu vergi Osmanlı’da daha sonra ‘ağnam’ adını aldı. Bu tarz örnekler çoğaltılabilir. Esas meselesi bir devamlılığın olmasıdır.Türklerin Müslümanlığı kabul etmesi nasıl bir kırılma oluşturdu?Türkler peyderpey İslam kültürü dairesine girdi, yüzde 90 oranında. Ama bu çok uzun bir süreç içinde gerçekleşti. 751’de halkaya dâhil olma söz konusu ama sonuçlanması 16. yüzyılı buluyor. Kültürel merhalede herhangi bir kopma olmadı. Zaten eski Türk inanç sistemiyle İslamiyet arasında 25 noktada benzerlik var.Eski Türk tarihine nasıl bakmalıyız?Duygusal değil, bilimsel bir gözle bakılmalı. Orta Asya bütün Türklerin ana yurdu ama ilk yurdu da Hakasya’dır. Burası, Hazar Denizi’nden Kore’ye kadar olan bölgenin adı… Bizde Türk tarihi iyi yazılmadığında ya da Batılıların saçma sapan çıkarımlarını doğru kabul ettiğimizden dolayı büyük yanlışlıklar var.Ne var mesela? Çok… Kitaplarımda bunları gösterdim. En temel yanlış Türk tarihini hanedanlar üzerinden açıklamışız. Ancak bütün Türklerin boy sistemi üzerine kurulu olduğunu bilmek lazım… Bu ayrım üniversitelerde yapılmıyor ki normal vatandaş bilsin. Türk tarihi abartılarak öğretildiği için sulandırılıyor. Türk tarihi göç-boy sistemi-model devlet üzerine kuruludur. Benim tarih teorim de bu. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti de Göktürklerin devamı oluyor.Enver Paşa, ‘Turan birliği’ni gerçekleştirebilir miydi?Gerçekleştiremezdi. Orta Asya’nın yapısı biraz farklı, uzaktan göründüğü gibi değil. Geniş bir coğrafya ve her birinin ayrı bir özelliği var. Onları tek çatı altında toplamak çok zor olurdu. Dünyanın gerçeği farklı. Hayaller ile reel politiği birbirinden ayırmak lazım.Coğrafyayı iyi bilen biri olarak İsmail Gaspıralı’nın ‘Dilde, işte, fikirde birlik’ önermesi gerçekleşir mi?Gelecekte çok kolay olur. Bu düşünce, halkın şuuraltında hep var.Türk birliği, Türkiye’siz daha başarılı olurTarihçiler genelde Osmanlı tarihi üzerine yoğunlaşır. Sizin Orta Asya sevdanız nereden geliyor?İslam öncesi Türk tarihinin gizemli yönü beni çocukluğumdan beri çekmiştir. Zor olan şeyler hep cezbediyor. Bu tarihi bilmem için Çince öğrenmem gerekiyordu. O yüzden İstanbul tarihten mezun olur olmaz Tayvan’a gittim ve Çince öğrendim. 21 yaşındaydım…Zor olmadı mı?Bana kolay gelmişti.Nasıl cesaret ettiniz?Hayatta bazı riskler göze almadan büyük sonuçlar elde edemiyorsunuz. Bunu göze almam gerekiyordu ve aldım. Tarihe ve ilme âşık birisiydim, hâlâ da öyleyim. Bu sevda beni Orta Asyalara götürdü. Ama bunu yaparken hiçbir zaman duygularımı karıştırmadım işime. Kaynaklar ne diyorsa oydu benim için.Karşınıza ne çıktı peki?Derin bir tarih… Tan yerinin ağarması gibi… Bir kere belge azlığı söz konusu. Burada sağlam bir teori kurmam gerekiyordu. Boy sistemi üzerinden meseleyi ele alıp yürüdüm.Kaç dil biliyorsunuz?Okuma anlamında Çince, Fransızca, İngilizce, Rusça, Farsça… Kazakça, Özbekçe gibi diller var bir de…Orta Asya’da daha popülermişsiniz…Yani… Gazete ve televizyonlara mülakat veriyorum genelde. Sovyetlerden çıktıkları için Türk tarihinin tahrifatı söz konusu. Şimdi orada da objektif bir tarih anlayışı, arayışı var. Türk tarihinin derinliğinden bahsediyorum.Peki, bir Türk birliğine ihtiyaç var mı?Orta Asya ölçeğinde var ama Türkiye’nin buna dâhil olması gerekmiyor. Zaten Türkiye dış politikası çok da ilgilenmiyor o coğrafyayla. Bu sebeple bizim bulaşmamıza gerek yok. O birlik Türkiyesiz daha başarılı olur. İlgi nasıl eski Türk tarihine? Sizin gibi istekli talebeler var mı?Alan çok zor, bilgi azlığından ötürü… Ama gün geçtikçe buralara alaka da artıyor. Yeni jenerasyonda Osmanlı’ya olduğu gibi İslam öncesi Türk tarihine de alaka var.

    0 0

    Eski ismiyle gündelikçi, yeni ismiyle ev işçilerine yönelik, toplumda olumsuz bir bakış olduğu aşikar. Zaman zaman farklı ithamlara maruz kalan ev işçilerinin en son yaşadığı hadise ise lüks bir sitenin sakinleriyle aynı servisi kullanmamaları ricası!Müşterilerini ‘her şeyin en iyisine layık’ olduklarına inandırarak daire satan lüks sitelerden birinde, geçtiğimiz hafta tatsız bir duyuru asıldı. İlan, ‘ulu’ site sakinlerinin rahatı için evlere temizliğe gelen kadınlardan servisleri belli saatlerde kullanmamalarını ‘rica ediyordu’. Bir başka ülkede olsa belki nefret suçu sayılacak bu hadise, yoğun gündemin de etkisiyle sosyal medya üzerinden açığa çıkan 1-2 saatlik bir öfkeye sebep oldu sadece. Ve ‘bir sonraki’ vakaya dek unutulmak üzere zihnimizin en kullanmadığımız yerlerinden birine kaldırıldı. Dışarıdan bakıldığında ‘basit bir uyarı’ gibi görünen, ayrıntıya girilince ise derin bir ayrımcılığa işaret eden bu ilanı, öyle bizler gibi bir iki saatte unutamayan birileri var. Ayrımcılığa bizzat maruz kalan ‘ev işçileri’.İlanın sosyal medyada paylaşılmasının ertesi günü konuyu konuşmak üzere, kendisi de uzun yıllar ev işçisi olarak çalışan Ev İşçileri Dayanışma Sendikası (EVİD-SEN) Başkanı Gülhan Benli ile buluşuyoruz. Gülhan Hanım, görüşmeye bir başka ev işçisi Ş.K. ile geliyor. Ş.K.’nın ilandan henüz haberi olmuş ve haliyle çok öfkeli. Neredeyse her soruma ‘Ben daha ne diyeyim ki, bunlar insan değil. Bunun üzerine söyleyecek şey bulamıyorum’ sözleriyle cevap veriyor. Zor da olsa birkaç şey alıyoruz ağzından. Ş.K. eşinden ayrıldıktan sonra ev işçiliğine başlamış. Zaten ona göre bu iş o kadar yıpratıcı ki, insanın evli kalmasını bile zorlaştırıyor: “Bütün enerjini çalıştığın evin düzenine, çocuklarına harcıyorsun. Aileyi ayakta tutmaya enerjin kalmıyor.” diyor. Tam bu sırada birçok ailenin dağıldığını gözlemlediklerini söyleyen Sendika Başkanı Gülhan Benli, “Hem fiziksel hem psikolojik olarak yıpranan kadın, ne ailesiyle ne de çevresiyle bağ kurabiliyor. Çocuğuna gereken ilgiyi gösteremiyor.” diyor.PARDÖSÜNÜN ALTINDA NE SAKLIYORSUN?Ş.K. bu işe ilk çocuk bakarak başlamış. Daha sonra hastabakıcılıktan temizliğe kadar bir dizi işte çalışmış. Boyun ve bel fıtığı, alerji gibi mesleğe bağlı birçok hastalığa sahip. Psikolojik etkilerini hiç saymıyor bile. ‘Neler yaşadınız?’ sorusuna ‘aklına gelebilecek her türlü aşağılamayla karşılaştım’ diyerek cevap veriyor. Mesela bu işlere başladığında tesettürlüymüş. Bir gün çalıştığı yerden çıkarken işvereni hırsızlık imasıyla ‘pardösünün altında ne saklıyorsun’ diye sormuş. Örtüsünden dolayı defalarca imalara ve ithamlara maruz kalan kadın, bunaldığı bir dönemde başörtüsünü çıkardığını anlatıyor.Gülhan Benli’ye göre sendikaya ayrımcılıkla ilgili gelen şikayetler arasında dış görünüş ve giyim kuşam da büyük yer tutuyor. Ş.K.’nın anlattığı türde vakaların yanı sıra bazı ailelerin de evlerinde özellikle başörtülü kişiler çalıştırmak istediğini, bunun da ayrımcılığın bir başka türü olduğunu vurguluyor.BİR ‘OLAĞAN ŞÜPHELİ’ OLARAK EV İŞÇİSİEv işçilerinin birçok sorunu olmakla birlikte en çok muzdarip oldukları konu, evde herhangi bir sorun olduğunda ilk hedefe konulan kişi olmaları. Bir başka deyişle ‘olağan şüpheli’ ya da ‘potansiyel suçlu’ olma durumu. Bu konuda sayısız şikayet aldıklarını belirten Benli, örnek vaka dinlemek istediğimizi söyleyince kendi tecrübesini anlatıyor. İşe ilk başladığı yıllarda Benli’nin baktığı bir çocuğun vücudunda antibiyotiğin yan etkisiyle kızarıklıklar oluşmuş. Anne, çocuğun vücudunun diğer yerlerindeki lekeleri görmeyip gözünün altındaki kızarıklığı görünce ‘çocuğuna zarar verdiği zannıyla’ Gülhan Hanım’a şiddet uygulamış.55 yaşındaki G.K. 30 yıldan fazla bir süredir evlerde çalışıyor. Hafızasını biraz zorlayınca bir kez tacizle, iki kez de hırsızlıkla suçlandığını hatırlıyor. Uzun yıllar yanında çalıştığı bir kadın, bir türlü bulamadığı zümrüt küpelerinden, bir başka kadın da evde kaybolan iki çarşaftan kendisini sorumlu tutmuş onu. Çarşaflar da zümrüt küpeler de sonunda bulunmuş bulunmasına da G.K.’da derin izler bırakmış. Sitede asılan ayrımcı ilanı hatırlattığımda bir of çekip anlatıyor: “Ne yapsınlar, onlar da kendilerince varlıklarını birilerine kanıtlamaya çalışıyorlar. Kibir böyle bir şey işte. Açığa çıkmak istediğinde yöneldiği ilk kesim temizlikçiler, kapıcılar oluyor.” G.K., ilerleyen yaşına rağmen hâlâ haftanın iki günü işe gidiyor. Evin hanımının kendisine en gizli sırlarını anlatacak kadar yakın davranmakla birlikte eve bir arkadaşı ya da akrabası geldiğinde normalde yapmadığı şekilde ‘emir cümleleri’ kurduğunu söylüyor. Görüştüğümüz diğer kadınlar da benzer hislere sahip. Eve gelen bir akrabaya ya da arkadaşa hava atmak amacıyla ev sahibi, olduğundan daha buyurgan davranabiliyormuş.‘BEN ÇÖP TENEKESİ DEĞİLİM’Gülhan Benli, kendilerine çeşitli şikayetlerle başvuranlar arasında ‘ev sahibinden paralarını alamayan ev işçilerinin’ büyük yer tuttuğunu söylüyor. Temizliğe gittiği bir evde 3-4 çeşit sıcak yemek yaptıktan sonra evin hanımının kendisine o kadar yemek dururken çürümüş karpuz verdiğini söyleyen Benli, ‘ben çöp tenekesi değilim’ diyerek karpuzu çöpe atmış. İşten ayrılacağını söyleyip gündeliğini ve yol parasını istemiş. Kadın vermek istemeyince polisi arayacağını ifade etmiş de ancak parasını alabilmiş.Ev işçiliği mesleğine yönelik olumsuz algı’ da bir başka sorun. Son olayın bunun bariz bir göstergesi olduğunu söyleyen Benli, “O sitede asılan ilan tamamen ego tatminine yönelik bir hareket. Eğer insanlar ayakta kalıyorsa bu çözülmeyecek bir mesele değil. Ek servis koyulur, halledilir. Kim yazdıysa kişisel tatmin yaşamak için yazmış. ” diyor. Muameleyi bir nevi ‘meslek ırkçılığı’ olarak tanımlayan Benli, site hakkında hukuki süreç başlatabileceklerini belirtiyor.Ev işçilerinin maruz bırakıldığı ayrımcı muameleyi görmek için çok da uzağa gitmek gerekmiyor aslında. Görüştüğümüz kadınlara göre yaygın kanının aksine ‘alt sınıf nefretini’ ev işçileri üzerinden açığa vuran kesim, zenginlerden ziyade orta sınıf. Eli biraz para gören ‘orta sınıf mensubu çalışan kadınların’ bu konuda nispeten daha acımasız olduğunu söylüyorlar. ‘Ev işine giden kadınların aylık gelirlerini hesap ederek ‘biz de mi temizliğe gitsek’ türü espriler, çocuk bakıcısından aylık 700 lira karşılığında ev işleri de beklemek’ sadece iki örnek. Benli, gündeliğe giden kadınlara atfedilen 2.500 lira aylık gelirin hayâli olduğunu söylüyor. Bir kadının aylık 2.500 lira kazanması için haftanın 6 günü işe gitmesi gerekiyor. Bu hem fiziksel olarak mümkün değil hem de 6 gün iş bulmak kolay değil. “Bu kadınların hemen hepsinin sigortasız çalıştığı da unutuluyor.” diyor.Plaza işçiliğinden ev işçiliğineEv işçiliği mesleğine yönelik olumsuz algıya örnek olması açısından F.M.’ye kulak verelim. F.M. 38 yaşında ve ev işlerinde oldukça yeni. Bu işe, uzun yıllar holdinglerde ‘beyaz yakalı’ olarak çalıştıktan sonra geçiş yapmış. Finans ve sigorta sektöründe çalışmasının ardından çocukları olunca iş hayatına ara vermiş. Şimdilerde ise haftanın iki günü çalışma imkanı olduğu için temizliğe gitmeyi tercih ediyor. Böylece geri kalan günlerde çocuklarına vakit ayırabiliyor. Ayda 800 lira geliri olan F.M.’nin ev sahibi ve onun kendisine yönelik tutumuyla ilgili bir sıkıntısı yok. Onun derdi pek çokları gibi sigortasız çalışması ve çevresindekilerin ‘yaptığı işe yönelik algısı’. Bir zamanlar aynı plazalarda, benzer pozisyonlarda çalıştığı insanlardan birinin evine temizliğe gitmekten hiç gocunmuyor ama yaptığı işi –en azından bazı kişilerden- gizlemek zorunda bırakan sisteme biraz öfkeli. Bir iki arkadaşına söylediğinde şu tepkiyi almış mesela: “Sen yine de herkese söyleme.” F.M.’yi zorlayan bir diğer mesele de hemen hemen bütün ev işçilerinin sıkıntısı olan ‘potansiyel suçlu’ olarak görülmek. Evin hanımı yeni doğum yaptığı için ortalıkta altın ve hediyeler olduğunu söyleyen F.M., “Biri bir şekilde kaybolur ve benim üzerime kalır diye ödüm kopuyor.” diyor.

    0 0

    Yasmin Levy, Avea Sıra Dışı Müzik Konserleri kapsamında 11 Ocak’ta Türkiye’ye geliyor. Ortadoğu’nun ünlü sesiyle, konser öncesinde müziği, hayatını ve barışı konuştuk.Türk dinleyiciler artık sizi yabancı bir sanatçı olarak görmüyor. Siz, Türkiye ve müzikseverler için ne düşünüyorsunuz?Bunun için çok gururlu ve onurluyum. Ayrıca kendimi şanslı hissediyorum çünkü ben de sizin için aynı şeyleri düşünüyorum. Türkiye’ye geldiğim zaman eve geri döndüğümü hissediyorum. Bunun nedeni sadece ailemin Türkiye kökenli olması değil, Türk seyircisinin bana göstermiş olduğu bu muhteşem sevgi.Son albümünüzde iki Türkçe şarkı söylemiştiniz. Hiç tamamen Türkçe bir albüm yapmayı düşündünüz mü?Türkçe şarkı söylemem çok doğal. Türkçe şarkılarla büyüdüm ve onların birçoğunu söylemek istediğimi hissettim. Daha fazla Türkçe şarkı söyleyeceğim tabi ama Türkçe sözleriyle değil. Çünkü kendimi utandırmak istemiyorum.11 Ocak’taki İstanbul konserinizde sürprizler olacak mı?Birçoğu Türkçe olan yeni şarkılarım var ve muhteşem bir müzik grubuyla geleceğim. Her türlü sürpriz mümkün. Bu, doğumdan önceki son yurtdışı konserim olacak, bu sebeple önemsiyorum..Türkçe şarkılarla Ladino şarkıların ortak yönü nedir sizce?Ruh, dürüstlük, yoğunluk ve hüzün. Bu şarkıların hüznü insanların kalbinden yaşamalarından geliyor.Bu konserinize karnınızdaki bebeğinizle çıkacaksınız. Nasıl bir duygu?Hamile olarak konser vermek Allah ile konuşmaya benziyor. Bir insanın hissedebileceği en derin duygu. Bedenimi ve ruhumu Allah’a yakın hissediyorum. Birisi içinde büyüyor, nefes alıyor ve ruhumu uçuruyor, şarkı söyletiyor.Şarkı söylerken hiç mutlu olmuyorum diyorsunuz. Mutlu olmadığınız bir şeyin hayatınız olması nasıl bir his?Müzik sizi ağlatırken bile ruhunuzu temizlersiniz, mutsuz hissedersiniz fakat bu da mutluluğun bir şekli. Hüzün hakkında konuştuğumda onu kötü olarak görmüyorum fakat Allah’tan bir ayrıcalık, hediye olarak görüyorum.Bu kadar hüzünlü olmanızın bir sebebi de Ortadoğulu olmanız mı?Hüznün coğrafyayla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bence dünyadaki her yer ruhumuzu etkileyen hüzne sahip. Sanatçılar olarak çok karmaşık ve karışık bir ruha sahibiz, bu yüzden hüzün neredeyse buluyoruz.Ortadoğu’nun günümüzdeki halini nasıl değerlendiriyorsunuz?İnsanların daha fazla acı çekmeye, korku ve diktatörler altında yaşamaya istekli olmadıklarını, özgürlük içinde yaşamaları için kendi yaşamlarını ortaya koyma cesaretini göstermelerini görmek beni mutlu ediyor.Bir çok barış ödülü aldınız.Yaşama ve yaşamaya izin vermeye inanıyorum. Birbirimizin yaşamına, inanç ve özgürlüklerine saygı duymamız gerektiğine inanıyorum. Bir diyalog, karşınızdaki kişinin istek ve davranışlarını anlamanıza yardımcı olabilir. Bu, barış ve uyum içinde yaşamanın tek yolu.Müziğin barış köprülerini yeniden kurabileceğine inanıyor musunuz?Müziğin barışı getireceğine emin değilim fakat inanıyorum ki siyasetçiler arasında belirgin bir barış oluşturacak ve hepimizin aynı duyguları tecrübe ettiğini anlamalarına yardımcı olacak.Mutlu şarkılarda bile hüznü bulabiliyorumDünyadanın mevcut durumunu düşünürsek sizi en çok neler rahatsız ediyor?Bazıları için hayat değerini yitiriyor gibi gözüküyor. İnsanlar diğerlerini sebepsizce öldürüyor ve birbirlerine karşı şiddet içinde. Her gün öldürmeler, tecavüz, işkence, aşağılama hakkında haberler okuyorum. İnsanlık kendi kendini yok etmek üzereyse diye endişeleniyorum.Bir gün sizden neşeli şarkılar da duyabilecek miyiz?Ben mutlu şarkılarda bile hüznü bulabiliyorum. Fakat kim bilir?..Müzik dışında neler yapmayı seviyorsunuz?Yemek pişirmeyi, tarih okumayı çok seviyorum.Yasmin Levy nasıl bir anne, çocuklarınızla ilişkileriniz nasıl?İki buçuk yaşında bir oğlum var ve mart ayında doğum yapacağım. Sıcak, kucaklayıcı, sevgi dolu ve anlayışlı bir anneyim. Oğlum benim hayatım, o kendi yaşamımdan bile çok önemli. Ben ne yaparsam yapayım, onun yaptığı her şeyin üstündedir. Eğer onun iyiliği için kendimi, müziğimi feda etmem gerekirse feda ederim.Sürekli konserlerdesiniz. Ailenize vakit ayırabiliyor musunuz?Oğlumun 1,5 yaşından sonra işler değişti ve biliyorum ki daha fazla değişmek zorunda. Çünkü çocuklu bir müzisyenin yaşamı çok zor. Seyahat ederken onları arkada mutsuz bırakmak istemiyorum. Bu yüzden geçen yıl geçirebileceğim kadar çok vakti evde oğlumla geçirdim.

    0 0

    Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin ile çok uzun bir söyleşi yaptık. Tamamına yakınını verdiğim bu metni okuyunca TDK’yı daha yakından tanıyacak, gönüllerindeki gibi bir hizmeti neden tam olarak veremediklerini, açmazların anlayacak, bazı kelimeleri nasıl da yanlış kullandığımızı farkedeceksiniz. Kaçalin’in dikkatimize sunduğu hususlar gerçekten tartışılmaya değer. Keşke siyasete kafa yorduğumuz kadar da dilimiz üzerinde düşünebilsek...-2011 yılının son aylarında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname’ye göre Türk Dil Kurumu’nun görevleri sıralanınca bir tam sayfa tutuyor. Ve siz sadece yüz kişi ile çalışıyorsunuz değil mi?-Kurumumuzda sizin belirttiğiniz sayıya yakın personelimiz var. Fakat bu personelin 65-70 kadarı memur kadrosunda. Bunun da 30 kadarı alanla ilgili uzman ve uzman yardımcısı. Hizmet alımı yoluyla işçi statüsünde çalıştırdığımız 30 civarındaki çalışanımız ise temizlik, güvenlik ve benzeri işleri yapıyor.-Bu kadroyla size yüklenen işlerin ne kadarını yapabiliyorsunuz? -Elbette sınırlılıklarımız var. İmkânlarımız, birikimlerimiz ve tecrübelerimiz ölçüsünde yetişmeğe çalışıyoruz. Dilin bozuk kullanılması hususu sadece Türk Dil Kurumunu değil, eğitim yönüyle Milli Eğitim Bakanlığını, basın yayın kuruluşlarını, spikerleri, yazarları ve birçok kesimi ilgilendiriyor. Biz kurum olarak ancak özendirici, bilgilendirici çalışmalar yapabiliriz. Dille ilgili gördüğümüz her probleme bizim müdahale edip işinizi şöyle yapmanız lazım demek gibi bir vazifemiz yok.-Ama görev tanımınızda bu var. Kanuna göre Türkçe’nin doğru kullanılması için uyarı ve girişimlerde bulunacaksınız. -Türkçe’nin bile isteye yanlış kullanımına seyirci kalmıyoruz tabii ki. TRT ve RTÜK ile işbirliği içerisinde yaptığımız çalışmalar, işyeri adlarında Türkçe’nin kullanılmasını teşvik amacıyla bu yönde karar veren belediyeleri ve işyerlerini ödüllendirme çalışmaları bu çalışmalardan bazıları. 2011’de Kurumumuz yeniden yapılandırıldı. Bu yapıya göre biz Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bünyesindeki dört kurumdan biriyiz. 20 Bilim Kurulu üyemiz var ancak bu üyelerimiz Kurumumuzda zamanlı olarak çalışmıyorlar. Bu üyelerimiz üniversitelerinde çalışıyor, vazifelendirildikleri bilim ve uygulama kollarının toplantılarına katılarak katkı vermeğe çalışıyorlar. Mesela 22 tane Türk dili konuşulan ülke var; ama 22 ayrı masada oturan 22 arkadaşım yok benim. Bu durumu Emniyet üzerinden örneklendireyim. Hırsızlık ayrı bir masadır, cinayet ayrı, asayiş-terör ayrı, trafik ayrı bir iştir ve hepsinin masası vardır. Bizde de böyle olmalıdır.-Hocam, kaç kişiye ihtiyacınız var acilen? -Dil üzerine çalışan bir kuruma eleman yetmez. 30 uzmanım olsa ve hepsini Sözlük Kolunda vazifelendirsem, bu sayı çok oldu demem. Sadece sözlük değil yazıt bilimi, yayın ve tanıtma, Türkçe’nin eğitimi ve öğretimi, Türk yazı dilleri ve ağızları, dil bilimi ve dil bilgisi kolları var. Hangisi benzer sayıda uzmanı hak etmiyor? Şunu söyleyeyim, bu kadar uzman tahsis etsek her bir kola, hiçbir çalışan işsiz kalmaz emin olun.-Kurumun dergileri ve kitaplarınız da var üstelik.-Üç tane dergimiz var, ciddi bir yayıncı kurumuz, 2013 yılında 67 kitap yayımladık, 52 kitap baskı aşamasında. Bunların tashihinden tasarımına hepsini biz yapıyoruz; yani bir yayıneviyiz aynı zamanda. Türkçe Sözlük ana eserimiz belki; ama bizim İngilizce-Türkçe, Almanca-Türkçe, Rumence-Türkçe, Hindi-Türkçe, Urdu-Türkçe, Sırpça-Türkçe sözlüklerimiz de var ve yakında Kürtçe-Türkçe Sözlük yayımlanacak. Etkinlikler yapıyoruz, yapılan etkinliklere destekler veriyoruz. Kamu kurumlarında resmî yazışma kuralları, dil bilgisi ve yazım konularında seminerler veriyoruz.-Bu arada kuruma gelen sorulara da cevap vermek zorundasınız.-Evet. Dünyanın her yerinden telefon, e-posta ve dilekçe aracılığıyla Kuruma iletilen sorulara cevap veriyoruz. Çok ilgi çekici sorular, talepler geliyor. Ödevini bize yaptırmak isteyen öğrenciler, bir konuyu öğrencisine nasıl anlatacağını soran öğretmenler, çocuğu için tez konusu isteyen ebeveynler… Son gelenlerden birini hatırlıyorum mesela, soyadının anlamını bilmiyormuş. Lütfen anlamsız bir soyadı ile yaşamaktan beni kurtarın diyor. Elbette günlerce çalışmamızı gerektiren sorular da geliyor, aynı soru seksen kere de soruluyor ve biz bütün bu soruları cevaplıyoruz.-Ama TDK’nın ne iş yaptığını bilmeyenler var bu toplumda.-Oysa biz teknolojiyi çok iyi kullanan bir kurumuz. 2002 yılı sonunda Güncel Türkçe Sözlük ile başlayan sanal ortamdaki yayımcılığı Yazım Kılavuzu, Kişi Adları Sözlüğü, Bilim ve Sanat Terimleri Ana Sözlüğü, Türk Lehçeleri Sözlüğü, Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü, Tarama Sözlüğü, Türkçede Batı Kökenli Kelimeler Sözlüğü, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Sesli Türkçe Sözlük, Türkçede Eş ve Yakın Anlamlı Kelimeler Sözlüğü, Türkçede Eş ve Yakın Anlamlı Kelimeler Sözlüğü, Türk İşaret Dili Sözlüğü ile sürdürdük ve bugün sanal ortamdaki sözlük sayımız on dörde ulaştı. Son olarak Türk Dil Kurumu, kütüphanesindeki yazma ve nadir eserleri de tam metin olarak sayısal ve sanal ortama aktardı. Artık dünyanın her yerinden araştırmacılar Türk dilinin yazma ve nadir eserlerine tam metin olarak ulaşabiliyor. Bu çalışmalarla ağ ortamında her an ulaşılmağa hazır sanal bir Türk dili kitaplığı kurulmaktadır.-Yaptıklarınız kadar yapamadıklarınız da var tabii.-Elbette gönlümüz çok daha geniş bir kadro ile çalışmak istiyor; çünkü yaptıklarımız kadar eksikliğini duyduğumuz, yapmağı arzu ettiğimiz işler var. Sayı vermeyeyim; ama Türk dilinin bütün çalışma alanlarında istenilen nitelikte hizmet verebilmemiz için, Kanun’da belirtilen ve vazifemiz olan çalışmaları tam manasıyla gerçekleştirebilmemiz için ilgisiz gibi görülebilecek alanlarda bile çok sayıda bilim adamlarıyla yoğun bir mesai harcamamız gerekir.-Yirmi iki tane Türk dili var? Her biri için uzmanınız var mı? -Maalesef hayır. Olması iyi olur elbette. Bu dillerin sözlüklerini, gramerlerini basıyoruz. Bu dilleri konuşan ülkelerdeki üniversitelerle, kurumlarla iş birliği yapıyoruz, ortak faaliyetler yürütüyoruz. Bizim 17 uzmanımız vardı yakın zamana kadar, 11 uzman yardımcısı aldık KHK çıkınca. Şimdi bu uzman ve uzman yardımcılarımızı bu eksikliğini hissettiğimiz dillerde, alanlarda eğiteceğiz. Bilim ve Uygulama Kollarımız yeni kuruldu. Buralarda vazifelendirilen hocalarımızla daha da verimli çalışacağız.-İlmi personeliniz şu anda kaç kişi? -17 uzman, 11 uzman yardımcısı. Uzmanlardan bir arkadaşımız sadece kişi adlarıyla ilgileniyor. O konuda uzmanlaşmış. Bir arkadaşımız cümleye yönelik sorularla ilgileniyor. Her arkadaş alanına göre ayrı ayrı uzmanlaşmış. Mesela bilinen bir sorudur; ama cumhurbaşkanımız salonu teşrif ettiler, salona teşrif ettiler. Bunu bir daha soruyorlar. Bu belki bize sekseninci kere soruluyor; ama vatandaş soruyor, biz de cevap veriyoruz.-Doğrusu ne?-Teşrif etti, şereflendirdi. Salonumuzu şereflendirdi. Bu Osmanlıcaya göre düşündüğümüzde doğru. Salonu teşrif etti. Beni tekrim etti, taziz etti falan; ama biz o yapıyı bilmiyoruz, salona geldi diye algılıyoruz. Salona teşrif etti diyoruz. Dediğim gibi bir arkadaşımız bunda derinleşmiş. Biri yer adlarında derinleşmiş. Bunlarda günlük sorular var. Bazen hiç karşılaşmadığı şeyler geliyor. Dört beş tane sözlüğü indiriyor, bakıyor, diyor ki kaynaklarımızda böyle bir şey bulunamamıştır. Bu cümleyi diyene kadar kırk dakikası gidiyor.-Yine de sizden yapılan Türkçe yanlışlarını her ay afişe etmenizi beklerim. Böyle bir izleme komiteleriniz olmalı sizin. -Ben şahsen bunu doğru bulmam, işe yarayacağını da düşünmem. Otobanlarda gördüğümüz trafik canavarı olmayın tabelalarının bu eğilimi güçlendirdiği tespit edildi siz de bilirsiniz; yani bazen iyi bir şey yaptığınızı zannederken bir yanlışın daha da yerleşmesine imkân verebilirsiniz. Güzel olanın ödüllendirilmesine varım; ama yanlışı afişe edin derseniz, kendi alanım için, ona temkinli yaklaşırım.-Gündelik hayatta kullanılan birçok yabancı kökenli kelimeyi TDK sözlüğünde bulamıyoruz. Blog yazmak, çetleşmek, paparazzi, bilboard, botoks, plaza, center. Bunlar niye yok?-Sözlük veri tabanımızı yeniliyoruz. Çok yakında özellikle güncel yayınları, sektör dergilerine kadar tarayan bir sistem kuracağız. Sözlük için yapılan taramada şunu gördük ki sadece edebî eserleri taramak ya da hocalarımızın, uzmanlarımızın kendi ilgi alanlarına göre yaptıkları taramalar yeterli olmuyor. Artık bunu bir yazılım yapacak. Dile giren yeni kelimeleri dergilerde, gazetelerde, alanlara has yayınlarda bulmak, yakalamak hem daha kolay hem de vakit kaybetmeden tespitleri mümkün; çünkü bu kelimeler ilk buralarda kullanılıyor ve buralardan yaygınlaşıyor. Sadece yabancı kökenli kelimelerden de bahsetmiyorum. Bazen halkımız çok güzel karşılıklar buluyor. Bir sektör alanına giren yabancı kökenli bir kelimeye doğru karşılığını kendiliğinden türetebiliyor. Bunları da tespit etmek çok mühim.Yabancı kökenli kelimelerin sözlüğümüze alınması konusunda bir ilke belirlemiş durumdayız. Chat, center, boarding card vb. kelimeleri Türkçe Sözlük’e aldık. Ancak bunlar eğik yazıldı ve mesela center madde başına baktığınızda “bk. merkez” yazar. Yani Türkçe karşılığına gönderilirsiniz ve tanım “merkez”de verilir. Böylece Türkçe karşılıkların yaygınlaştırılmasını sağlıyoruz. Ben mesela artık etrafımda “chat”i değil “sohbet”i daha çok duyar oldum.Bu tarama yazılımı ile bu kelimelerin kullanım sıklıklarını belirleyeceğiz. Bu kelimeler sadece bir alana mı hapsolmuş yoksa genel dile girmiş mi bunu da göreceğiz ve sözlüklere alınma kararı o zaman daha sağlıklı bir biçimde verilecek.-İnternetteki sözlükte en çok hangi kelimeler aranıyor? -Size son bir ayda Güncel Türkçe Sözlük’te en çok aranan kelimeleri ve kaç kez arandıklarını söyleyeyim. Makine 5343, kavas 4980, filoloji 4897, etimoloji 4410, unsur 3859, şinik 3667, cumhuriyet 3589, metot 3466, sınık 3417, kavat 3383, şen şatır 3326, dikte ettirmek 3243, hâlâ 3166, herşey 3121, sinik 3079. Gündemi buradan takip etmek mümkün görünüyor değil mi? Bu aramalardan yola çıkarak bazı yorumlar yapmak da mümkün. Mesela her şey bitişik aranmış, böyle bir eğilim mi var bakılabilir. Sinik-sınık araması dikkat çekici, farklı anlamda iki kelime ama bu fark bilinerek mi aranmış yoksa doğru yazımdan emin mi olunamamış; çünkü bir de şinik araması var.-Hocam ben buraya en son Ercilasun başkan zamanında gelmişim. O dönemde iş yerlerine, dükkânlara, üretilen mallara ad verilirken Türkçe olma mecburiyeti getirilecekti. Ne oldu o yasa?-Elbette ticaret unvanları Türkçe olmak zorunda ama iş yerinize vereceğiniz ismin Türkçe olması konusunda bir boşluk var. Ancak Türkçe konusunda duyarlı olan pek çok belediye meclislerinde bu yönde karar vererek bu boşluğu doldurma yoluna gitti. Yukarıda da belirttiğim gibi biz Kurum olarak belediyelerin bu uygulamalarının yanında olduk, destekledik ve sembolik de olsa bir taltif belgesi sunduk. Bunların yanında Türkçe’nin korunmasıyla ilgili zaman zaman çalışmaların, gayretlerin olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz yıllarda Meclis’te Sayın Ekrem Erdem’in Başkanlığında bir araştırma komisyonu kurulduğunu ve çalışmalar yapıldığını biliyorum. O komisyonda, Kurumumuzdan da bilgi alındı, iki uzmanımız komisyonda vazife yaptı ve katkı verdi.-Özellikle son zamanlarda konut reklâmlarını izliyorsanız, hemen hemen hepsi İngilizce adlar almış durumda. Bu size ne hissettiriyor? -Bu durum Türkçe hassasiyetinden mahrum kimselerin arzusu. Bunu hoş karşıladığımız düşünülemez. Ben vazifeye geldiğimde Bilecik’in merkez ilçesine gittim. Dört dükkânın adının değişmesi teklif edilmiş. Onlar da değiştirmişler. Yüreklendirelim diye gittim oraya. Onlara onurluk verdik. Tebrik ettik. Onlarla birlikte olduk. Şaşırdılar. Dil Kurumu Başkanı Ankara’dan buraya geldi diye. Ondan sonra o belediyemizden ben sokak adlarını istedim. Bütün sokak adlarının bir listesini bize gönderin dedim. Bitişiktir, ayrı yazılmıştır. Şapka kullanılacaktır, şapka kullanılmamıştır. Sokağı denilmesi gerekiyordur, sokak denilmiştir. Mesela Ali Fuat Cebesoy Sokağı demek lazım. Ali Fuat Cebesoy Sokak denilmez. Bunları ben düzelttirdim, geri oraya gönderdim; ama bu ikili ilişkilerle oluyor. Ben şimdi dolaşıp da bir belediyenin kapısını çalıp efendim ben geldim, ben Türk Dil Kurumuyum. Bana cadde ve sokak adları listenizi veriniz diyemem.-Gezi olayları sırasında çapulcu ve darbe kelimelerinin anlamlarının değişmesi dolayısıyla bayağı başınız ağrıdı. Ben de evdeki sözlüğüme baktım, 2005 baskılı. Orada hakikaten çapulcu için “başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse” diyor. 2011 baskısında ise “düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan” açıklaması yapılmış. Bu anlam değişikliğine neden ihtiyaç duyuldu?-Bizim sözlük kurulumuz var. Ben Türk Dil Kurumuna 2012’de geldim. 2011’de de bu sözlük basıldı. Bu kitabın 2011’de basılması için 2010’da matbaaya gitmesi lazım. 2010’da matbaaya gitmesi için de 2009’da kalemin üstünden kalkması lazım. Ben o çalışmanın içinde değildim. İçinde de olabilirdim. 2005’ten beri çeşitli çalışma gruplarının içindeyim. Böyle bir değişikliğe neden gerek görülmüş bilmiyorum.-Bugüne kadar kurumun önerdiği yeni kelimelerin yüzde kaçı tuttu acaba?-Mesela milletvekili yerine saylav diye bir kelime vardı. Artık o kullanılmıyor. Özek diye yanlış hatırlamıyorsam, merkez anlamında bir kelime vardı. Merkez yönetim kurulu üyesi gibi. Özek yönetim kurulu üyesi. O da kullanılmıyor. Morgage yerine önerilen “tutsat” da tutmadı.-Morgage’ı, morgıç diye mi yazmalıyım?-Evet. Bütün diller duyduğu gibi yazıyor, gördüğü gibi yazmıyor.-Öyleyse alzehiemer değil de alzaymır diye mi yazmak lazım?-Evet. Ne yazılıyor ayrı bir şey, ne yazılmalı ayrı bir şey. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara, Yaban romanları var. Orada yabancı, batılı kişilerin isimleri bizim telaffuz ettiğimiz gibidir. Şopenhavır yazılır, Schopenhaure yazılmaz. Tabii o romanlarda böyle bir isim yok.-Ben orjinal hâliyle yazıyorum hocam.-Belki ben de öyle yapıyorum. Neden? Çünkü piyasa baskısı böyledir. Aslında Türkçe gibi yazmalıyız. Latin harfli metinleri hiç dokunmadan yazarız dediğimizde Varşova’yı nasıl yazacaksınız. Warszawa diye yazamazsınız. Leh dilinde “sz”, ş okunur, Macarca’da s okunur. Ben bunun Macarca mı yoksa Lehçe mi olduğunu ne bileceğim, Varsava diye de okumam gerekebilir, Varşova diye de. Bunun çözümü şu, ş ile yazarım bitti.-Bazıları sizin dediğiniz gibi kullanılıyor, bazıları da orijinal şekliyle yazılıyor ama Türkçe gibi okunuyor. Bu kaosu nasıl oturtabiliriz?-Bu kaosun Türkiye’ye davetçileri yabancı dil bilenler ve bunu ilk kullananlar. Kendi bildikleri doğru ile bunun doğrusu bu; ama bu böyle diye diretiyorlar. Burası Türkiye, burada bu böyle kullanılır diye takdim etmiyorlar. Sıkıntı burada. Ondan sonra biz bu kullanımın altında ezilmek durumunda kalıyoruz. Bazı işler ortak kararladır. Bizim Türk Dil Kurumu sözlüğümüzde TRT’den de bir temsilci vardır, basından bir temsilci vardır. Onlar belki dilci arkadaşlar değildi; ama dili kullanan arkadaşlardı. Bize böyle gelir, biz dışarıdan böyle algılıyoruz, bizim meslektaşlar bunda şöyle zorlanıyor gibi bir tecrübeyi bize yansıtıyor. Ve o tecrübeyi biz sözlüğümüze aktarıyoruz.-Bazı tıbbi kelimelere Türkçe karşılıklar bulmuşsunuz, Mesela by-pass yerine köprüleme diyorsunuz. Ama by pass tıbbın dışında da kullanılıyor. Mesela “Kandil Öcalan’ı by-pass etti” cümlesi. “Kandil Öcalan’ı köprüledi” olur mu? Olmaz burada. “Yeni dizi RTÜK’ü böyle by-pass etti” cümlesine de oturmuyor köprüleme. Bir diğer örnek: Dezenfeksiyon yerine bulaşsavma. EKG yerine yürek çizgesi.. Yürek çizgem çekilecek. Komik olmuyor mu?-Tıp terimleri basıldı, piyasaya verildi. Ondan sonra Dil Kurumunu nasıl gıdıklarız veya nasıl sataşırız diye açtılar, hele şunlara bakın, ne kadar gülünç dediler. Bunun psikolojik arka zemini budur. Biz hiçbir şey yapmasak bu sefer de dil kurumu uyuyor mu diyorlar? Bu iş çok zordur. Biz düşünürüz, araştırırız, bir karşılık buluruz. Arkadaşlarımız da tabip, mesleğinde yetkili kişiler. Kavl ü karar ettiler, hata edebilirler. Bir gayret sarf ettiler. Şöyle denilebilir. Buna by-pass uymuyor; ama yandan geç, yan geç, şuna da boş geç, boş ver olabilir. Buna da köprüleme olabilir, değil mi?-Bir kelimeye birden fazla karşılık verilir diyorsunuz. -Tabii. Bu arkadaşlar tıp gözlüğü ile baktı. Öbür çalışma arkadaşları yanlarında yoktu. Tabii konuşma dilimize de girdi. Bir müdür yardımcısını veya bir müesseseyi de by-pass edebilirsiniz. Ne bileyim başbakanlığı by-pass edip cumhurbaşkanlığına çıktı denir. Muhatap olunan makamı atlayıp bir üst makama geçmek. Efendim hukuk olursa şöyle kullanılabilir. Ben bu tavsiyede bulunuyorum, bunu dikkate alınız. Size bir katkıda bulunduğumu sanıyorum, demek varken, işte efendim Türk Dil Kurumu neyle uğraşıyor.-Önerilen kelime tüm karşılıkları taşıyamayabilir. -Başka problemler de var. Müteahhite yüklenici deniyor. Yüklenici deyince benim aklıma hamal geliyor. Müteahhit gelmiyor. Niye ona bir şey demiyorlar. Müteahhit dursun, ne problem var. Müteahhidin neresine ne oldu da müteahhidi atıyoruz? Dilimize girmiş. Eğer her kelimede ırk ararsak Türkçeye kelime kalmaz.Ben mesela yüklenicinin de tutmadığını söylüyorum. Mesela sorumluluk yüklenme olabilirdi. Yüklenici deyince eşya ve yük akla geliyor. Ona hiçbir şey demiyorlar. Yüklenici yanlış bana göre. Biz çalışıyoruz. Hata da edebiliriz, biz de insanız. Daha iyi bir teklif verirlerse biz onu ileri süreriz. Berikini geri çekeriz.-Türkçe alfabeye kaf sesini karşılamak için Q harfi koyma fikrine nasıl bakarsınız?-Türkçeyi esas aldığımızda ka, ke ayrımına gerek yok; çünkü Türkçe’nin çekirdeğini ünlüler oluşturuyor. Bulmak ile bölmek arasında fark var. Bunu Arap harfleri ile yazdığımız zaman vav ile yazarız. Bol da olabilir, böl de olabilir.-Bul da olabilir.-Tabii bul da olabilir. Hiçbir ehemmiyeti yok; çünkü o dilde ünsüzler mühim. Kaf mühim, kef mühim. Tı mühim, te mühim. Türkçe’nin yapısında ünlüler mühim. Çekirdek ünlü, ö müdür, u mudur, ı mıdır, i midir bunlar mühim. Dolayısıyla Türkçe kelimeler için burada bir sıkıntı yok; ama aldığımız kelime yabancı ise, İtalyanca olur, Tunguzca olur, Toharca olur, Sanskritçe olur; ama dilimize girdi ise biz ona bir odacık vermek, onu bir yerde ağırlamak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla q’ye ihtiyaç duyulabilir.-Q’suzluğun bize maliyeti olmadı mı? -Q’suzlukla durum idare edilebilir. Harf inkılâbı yapılmış. Karar verilmiş. Onunla oynamamak lazım. Esasları sarstınız mı her şey çöker. Rötuş edilir. Rötuş da ilmi çerçevede, ilim dergilerinde olur ki, ona da çeviriyazı harflerimiz var. Çeşitli dilleri okutabiliyoruz. Resmi alfabeye dokunmamak gerekir. Bir dokundunuz mu beş sene sonra bir başkası da dokunur. Sonu gelmez.-Ama q’yu almadık mı biz şimdi? -Hayır efendim. Q zaten eskiden beri bizim daktilomuzda, klavyemizde var. İsteyen o tuşa basıyor. Yabancı kelimelerde de q kullanılıyor. Bunda bir sıkıntı yok. Türkiye’de iki dilli yer adlarında, o da hukuki rahatlık sağlamak için siyasi bir karardır. O bizim dilcilik meselemiz değildir.-Eskiden sadece k ile yazdığımız bazı Türkçe kelimeleri q ile yazabilir miyiz?-Resmî alfabemizde yok. Genişletilmiş ortak Türk dünyası alfabesinde bu harfleri kullanmanın faydalı olacağı, birleştirici olacağı zaten 90’larda telaffuz edilmiş. Kazaklar kullanıyor, Doğu Türkistan kullanıyor; ama biz resmi alfabeye dokunamayız.-Yani bu w, x ve q’ya gelen serbestlik Türkçeyi ilgilendirmiyor. -Türk dilinde kullanamayız. Türkiye’de kullanılan yazışmalarda, işte ben diyor Kürdüm. Benim adım q ile kaydedilir diyor. Orada kullanılabilir.-Diyelim ki, katı kelimesini qatı diye yazamaz mıyım?-Yazarsanız Atatürk inkılâplarına karşı tavır olur. Bu bir siyasi karardır. Bu işin içinde Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Türk alfabesine q’yu dahil ediyoruz der, Türk efkârı umûmiyesi kabul eder, ancak o zaman; ama bana sorulursa ben buna gerek olmadığını söylerim.-Bazı harflerin üzerin e konan şapka meselesine gelelim. Kâğıt ve lâmbaya şapka koyuyor musunuz siz? - K’den sonra şapka var kâğıda koyuyoruz. Lambaya koymuyoruz. L’den sonra kaldırıldı.-L’nin suçu ne? Ona da konmalı. -Onu ben sizden gelen bir talep olarak sözlük koluma yansıtırım.-Şapkaları koyan da var, koymayan da. -“Niye koymuyorsun?” diye sormak lazım. Biz “kârda” şapkayı hiçbir zaman kaldırmadık. Bazı kelimelerde kaldırılabilir. Esasta dilden kalkmadı. Mesela reklam kelimesinde bir ara koydular. Dediler ki, o l incedir veya Latin derken şapka yok. Öyle karar vermişler, kaldırmışlar.-Paşa gönüllerine göre mi karar veriyorlar?-Onu hocalara sormak lazım. Benim kanaatim fazla müdahale etmemek lazım. Fazla tartışmalıyız. Almanlar böyle yapıyor. Diyor ki, onların bizim b’ye benzeyen bir ß’leri var. Keskin s’leri. Biz diyor bunu kaldıracağız; ama hemen kaldırmıyor. Tez yaptırıyorlar, tartışıyorlar, konuşuyorlar ondan sonra. Bir toplantı yapıyorlar. Dört sene sonra diye karar veriyorlar. Dört sene serbestsiniz. Şimdiden kalkmış gibi hareket etmeğe başlayabilirsiniz. Ben alıştım kaldıramıyorum, ben yaşlıyım da diyebilirsiniz; ama dört sene sonra matbaa bunları basmayacak, diyorlar. Biz ise hemen şapkayı koyduk, şapkayı kaldırdık. Bu kadar rahat olmamalı. Q da buna benziyor. Biz bir doğruyu öğrendik diye onu koymak belki daha büyük yanlışlara yol açar. Bazı yerleşmiş yanlışları yanlış olduğunu bilelim. Telaffuz edelim. Yavaş yavaş belki düzelir.-Vallahi kelimesini wallahi gibi yazabiliriz gibime geliyor yine de.-Bence ihtiyaç yok; ama Türkçede bir fonetikçi iki tane v var ve bunu ayıralım diyorsa konuşalım. Ben Karakalpak diline baktım, ben Kırgızcasına baktım. Ben Mras ağzına baktım Hakasçaya baktım. Balkan ağızlarına baktım. Türkçede iki tane v var. Fonetik tomografi ile biri şuradan çıkıyor, biri şuradan çıkıyor diyebilir. Bizde fonetik tomografi aleti yok ki zaten. Böyle dese, ondan sonra da dese ki bu vavı koyalım, kullanalım, onda problem yok; ama efendim işte ben vav koyacağım. Öyle olmaz.-Ama Osmanlıcada iki ayrı v yok muydu? -Onu yazabilmek için bizim çeviriyazı alfabemiz var. Mesela biz v’nin altına nokta koyuyoruz. W görüntüsünü vermiyor; ama Türk ilmi transkripsiyon alfabesinde 1946’da Millî Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı ve Millî Eğitim Bakanlığı’nın İslâm Ansiklopedisi&ne esas olan bir standart var. Bu v’yi kabul ediyor, altına nokta koyuyor; ama w görüntüsünü vermiyor. İki tane v olabilir.-Ama siz daha önce haberlere yansıdı, x, w, q harflerini alfabeye almakla yetinemeyeceğimizi, noktalı a ile damak n’si için de bir harf bulmamız gerektiğini söylemediniz mi?-Efendim, ben Türkçeye mahsusen bunun bir standart ses olduğunu, bunun bir değer olduğunu söylüyorum; ama resmi alfabeye müdahale edelim demiyorum. Bunlar Türkçe’nin sesleridir. Derslerde bir şekilde okutalım. Öğrencilerimiz anlasın ilim içerisinde öğretelim, bundan haberimiz olsun.-İmla lügatinde o kadar çok değişiklik tespit ettim ki ben, neden oturtulamıyor bir türlü. İlki 29’da çıkmış, 41’de yeni imla kılavuzu basılmış. 65’e kadar önemli bir değişiklik olmamış. Sonra defalarca değişmiş. Tekrar tekrar eskiye dönülmüş. Çocuk oyuncağı mı bu?- Geçmişte insanlar niçin böyle yapmış? Başkasının kararını ben nasıl izah edeyim?-Sizin içinize dert olan hangi yanlışlar var başka?-Bir –ma, bir de –mak diye eklerimiz var. Konuşmak ayrı şey, konuşma ayrı şey. Bunların hepsini kaldırmışlar, konuşmaya olmuş. Konuşmağa dememiz gerekirken, konuşmaya deniyor. Konuşmacı sahneye çıktı dediğim zaman konferans sahibi anlamına gelir. Konuşmağa başladı dediğim zaman şimdiye kadar hiç konuşmuyordu. Konuşmak nedir bilmiyordu. Çocuk konuştu. Konuşmaktan konuşmağa fark var. Konuşma ayrı şey, dolma biber ayrı şey. Biz dolmak biber yemeyiz, dolma biber yeriz. Dolmak ayrı şey, dolma ayrı şey. Bunların hepsine dolmaya dedin mi ben bunu dolma biber mi anlayacağım, yoksa suyun dolması mı anlayacağım. Hepsini “-maya” yaptılar. Bu bir problemdir.-Şu anki sözlüğünüzde de bu yanlış devam ediyor ama. -Devam ediyor. Bana göre bu yanlıştır. Bir de “herhangi bir” diye yazılıyor. Hâlbuki bunun doğrusu şudur: Her hangi bir.-Üçü de ayrı yazılacak yani.-Herhangi diye bir şey yoktur. Bu da yanlıştır. Bana göre. Şimdi ben buranın başkanı olarak kurum dese ki hayır bu doğrudur. İş parmak hesabı ise mecburen ben de bunun altına imza atacağım. İcra ayrı bir şey, yönetim ayrı bir şey, ilim ayrı bir şey.-Ama ilimde demokrasi olmaz ki. -Doğru. İlimde demokrasi olmaz. Bence bu düzelecek. Ben bu yanlışları kayda geçirttirdim. Tabii ki bugün kayda geçirdik, yarın ekrana vermiyoruz. Bunlar birikiyor, baskıya giriyor. Baskıya girince web sitemizde yer alıyor. Mesela, yaşam diye bir kelime Türkçede kelime yok.-Nasıl yani? Yaşam diye kelime olmaz olur mu? Sözlüğünüzde var ama. -Olabilir. Sözlüğe silah zoruyla sokarsınız, bundan sonra bu böyle olacak dersiniz. Bunu kullanmayanın işine son veririm dersiniz, tabii ki o kelime kullanılır. Bakın, hayat ve ömür diye iki kelime var. Yaşam merkezi diyor, çok acı bir şey. İşte asıl bunları konuşalım. Q’dur, w’dir, bunlar dert değil. Bu dertler düzelir. “Yaşam” yanlışı kolay kolay düzelmez. Hayat gitti, ömür bitti. İkisini birden yaşam anlatır oldu. Ressam gözüyle bakalım bir renk hem kırmızı hem beyaz. Matematik gözüyle bakalım bir sayı hem üç hem sekiz. Bu nasıl izah edilebilir?-Yaşam neden yanlış?-Size soruyorum, Yaşamaktan yaşam var da, kanamaktan kanam niye yok? Bir alet sökülür, takılır olmalı. Bu, buna kaynadı mı bitti. Olmaz. Denemekten denem var mı? Yok; ama niçin deneyim var? Tecrübeye ne oldu? Bunu niye atmak ihtiyacını duydunuz? Buna denem demedik, deneyim dedik. Peki, deneyim doğruysa niye buna yaşayım demedik. Yaşam doğruysa niye buna denem demedik? Diyorlar ki tabelalarda problem var. Asıl burada problem var. Tabelalar düzelir. Arkadaş şu kirlilikten dertli değil misin, dertliyim. Hadi kaldıralım, kalkar. Mesela doğal diye bir kelime Türkçede yok.-Siz hiç kullanmıyor musunuz? -Hayır. Hiçbir zaman, alzaymır olurum o zaman kullanabilirim.-Ama bakın alzaymır gibi yabancı bir kelimeyi kullanıyorsunuz. Yerleşmiş çünkü. Yaşam da, doğal da yerleşmiş artık, neden kullanmayalım?-Alzaymır unutkanlık hastalığı. Kullananlar bir mesleğin mensupları.Tıpçılar. Bunun yaygınlaştırılması, yerleştirilmesini onların ıstırabı olmalı. Tabii benim de ıstırabım. Hayat ve tabii kelimeleri ise dilimizde beş yüz yıldır vardı. Ve bunu kullanmayanlar bir milleti anlamak istemeyenler, bu milletle anlaşmak istemeyenler olmalı. Bu milletin geçmişiyle irtibat içinde olmağa ihtiyaç duymayanlar olmalı.-Doğal gıdalar diye bir laf yok yani. -Tabiata ne olmuş? Niye tabii değil. Sağlam dişi söküp, niye takma diş yaptık. Tabii beş yüz senedir buradaydı.-Başka?-Tüm de yanlış. Bütün diye bir kelimemiz vardı, ne oldu. Her diye bir kelimemiz vardı, ne oldu? Cümle diye bir kelimemiz vardı, cümle âlem. Tüm âlem. Tüm ekmek. Tüm para. Tüm gün. Cümleye ne oldu? Cemicümle vardı ne oldu?-Yine kullanılıyor ama bunlar. - Kullanılabilir. İlave edeyim yanıtta da sıkıntı var koşulda da. Yanmaktan yanıt. Ateş almak ile cevabın ne ilgisi var? Koşmak ile şartın ne ilgisi var. Ben anlayamıyorum. Anlayınca kullanırım.-Ama düzelmesi de imkânsıza yakın bunların. -Geçmiş olsun, ben bir şey diyemem. Burada Türkçe konuştuğunu iddia eden insanlar tabii ki ihtiyaçlarını giderecekler. Onlar dillerine Türkçe diyecekler. Yaşayacaklar. Sosyal ilişkileri olacaktır; ama beş yüz yıllık bir Türk kültürünün mirasçısı olamadan olacak.-Bir Kürtçe sözlük çalışmanız vardı. Tamamlandı mı?-Tamamlandı. Yayına hazırlık aşamasında. Bir ilkokul sözlüğü hacmindedir ilk çalışmamız. On iki bini aşkın kelime civarındadır.-Hangi lehçe?-Kırmançi. Onu bir Kürtçe uzmanı hocamıza, bir Türkçe uzmanı hocamıza incelettik. Türkçe madde başlarını alırken neler gözden kaçtı? Kürtçe madde başlarını alırken neler gözden kaçtı baktılar. Yakında matbaaya gidecek.-Nerelere gönderilecek bu? -Okullarımızda okutulmakta olan seçmeli Kürtçe derslerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere hazırlandı.-Lazca, Çerkezce sözlük de yapacak mısınız?-Bu alanda çalışma yapan arkadaşlar eserlerini Kurumumuza gönderir ilgili kurullar gerekli işlemleri yapar. Aslında Dil Kurumu her türlü dil ile uğraşmalı. Kaybolmakta olan diller, ağızlar var. Mesela Türkçemizde tabii Niğde ağzı, Kastamonu ağzı da kayboluyor artık. Gidiyorsunuz, ne güzel, kendi yöresine ait konuşuyor derken hemen hanım utanıyor, resmi televizyon ağzıyla konuşmaya başlıyor. Onu gizliyor sizden. Bu telaffuzlar kendi içinde yöreye mahsus kelime de barındırıyor. Bunların kayda geçmesini yapıyoruz. Bizim ağız çalışmalarımız, kitaplarımız var. Bir de dilleri de kaydetmek lazım. Yalnız Türkiye’de değil, nerede olursa kaybolmaktadır. İki sene sonra kaybolunca kaydı bizdedir, müzesi bizdedir olacak. Karay lehçesini, 250 kişi falan konuşuyor. Musevi dininde ve İbrani harfleriyle yazıyorlardı. Bunun kayda alınması gerektiği gibi Türkiye’de olup çok az konuşulan dilleri de kayda almakta fayda var.-Sizin için başka önemli bir husus var mı? -Türkçe’nin köküne inen Uygurca liselerde tanınmalı ve bilinmeli, bir. Osmanlıca liselerde bilinmeli ve tanınmalı iki. Avrupa kültürü nasıl ki Grekçe, Latince okuyor ise bizde Osmanlıcayı liselerimizde okuyabilmeliyiz.Bunu Milli Eğitim Bakanımızın yanında da telaffuz ettik.-Ne dediler?-Sıcak bakmak ayrı bir şey. Kamuoyu da buna hazır olmalı. Birileri sadece itiraz etmek için bekliyorsa ve size işi yaptırmayacaksa ne yapabilirsiniz? Herkesin bu ihtiyaca evet, bu doğru bir şey demesi lazım. Diretmekle olmaz.Liseler de eski yazıyı öğretmeli. Bu Osmanlıyı diriltmek harf inkılâbına karşı çıkmak demek değil. Kültürümüzdeki kesintiyi kaldırmak demektir. Karamazov Kardeşleri bir Rus okuyorsa, Şekspir’i bir İngiliz okuyorsa, Göte’yi bir Alman okuyorsa Şeyh Galip’i bir Türk okuyamıyorsa ben sorayım bu ne demektir?

    0 0

    Yeni yıla zamlarla uyandık. Resmî Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile birçok alanda ÖTV oranları artırıldı. Maliye Bakanlığı da, değerli kâğıt bedellerini yeniden belirleyerek pasaport ve ehliyet bedellerini yükseltti.Dövizdeki artış nedeniyle bu ‘ön zamların’ arkasının kısa süre sonra geleceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok. Ancak bu kadar karamsarlığa düşmüşken güzel bir haber duymak hepimizin hakkı. Neyse ki, merakla beklenen müjdeli haber havayollarından geldi. Başta yakıt olmak üzere maliyetlerinde büyük artış yaşayan havayolu şirketleri, 2014’te uçak biletlerine zam yapmayacaklarını ve yatırımlara devam ederek yeni uçuş merkezleri açacaklarını beyan etti. Özellikle iç hat uçuşlarında, yıl sonuna kadar 299 TL’nin üzerinde bilet satılmayacak olması, havayolu taşımacılığını 2014’te de cazip hale getireceğine işaret ediyor.Rekabet, zammı engelliyorTürkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği (TÖSHİD) Başkanı ve Pegasus Hava Yolları Genel Müdürü Sertaç Haybat, maliyet artışının zammı kaçınılmaz hale getirdiğini ancak yaşanan rekabetin bunu engellediğini söylüyor. THY ve özel havayolu şirketlerinin rekabet nedeniyle hizmet kalitesini daha da artırdığına dikkat çeken Haybat, sunulan avantajların yolcuları fazlasıyla memnun ettiğini anlatıyor. Eski Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’a, 2014 sonuna kadar iç hat biletini 299 TL’nin üzerinde satmayacakları sözünü verdiklerini hatırlatarak, bu yüzden ‘herhangi bir müeyyide olmamasına rağmen’ fiyat artışına gitmeyeceklerini de belirtiyor.SunExpress sürpriz yapacakTHY ile Alman Lufthansa’nın ortak kuruluşu SunExpress Havayolları’nın Genel Müdür Yardımcısı Hacı Say da, iç hat biletlerinde zam yapmayacaklarını açıkladı. Kampanyalarla yolculara yeni sürprizler yapmaya devam edeceklerini ifade eden Say, dövizdeki dalgalanma nedeniyle maliyetlerde ciddi artış yaşadıklarını ancak dış hat uçuşlarından elde edilen gelirle buna da çözüm bulacaklarını söylüyor. SunExpress ve SunExpress Almanya, Türkiye’de 21 merkeze uçuş düzenliyor. Yurtdışında 42 merkeze sefer düzenleyen şirket, yaz döneminde dış hatlarda 63 kente uçacak. 30 uçakla her hafta yaklaşık bin uçuş gerçekleştirecek şirket, web sitesi ve sosyal ağlarda düzenleyeceği kampanyalarla yolcularına yeni sürpriz yapmaya devam edecek.Bilet almanın tam zamanıHer ne kadar iç hat biletlerine zam yapılmayacak olsa da, 100 TL’den çok daha düşük fiyatlarla seyahat etmek mümkün. Özellikle kış döneminde düzenlenen kampanyalardan faydalanmak istiyorsanız, vakit geçirmeden rezervasyon yaptırın ve biletinizi satın alın. Havayolu şirketlerinin web sitelerini, sosyal medyayı ya da uçak bilet fiyatları hakkında karşılaştırmalı bilgi sunan web sitelerini yakından takip ederek, 30 TL’den başlayan promosyonlu ücretlerle seyahat edebilirsiniz.Pegasus’tan özel uçuş paketiPegasus Hava Yolları, yolcuların ihtiyaçlarına göre satın alabileceği üç farklı uçuş paketi hazırladı. Eko, Avantaj ve Ekstra adlı paketler, yolcuların bütçesine göre alternatif sunuyor. Şirket; Avantaj ve Ekstra paketlerde sunduğu ek hizmetlerde yüzde 50’ye varan indirim sağlıyor. Eko pakette, yurtiçinde 15 kg, yurtdışında 20 kg bagaj hakkı ile Pegasus Plus’tan uçuş puanı bulunuyor. Avantaj pakette ise ücretsiz koltuk seçimi, ekstra 5 kg bagaj hakkı, sandviç ve içecek ile Pegasus Plus’tan uçuş puan yer alıyor. Ekstra pakette ise, ücretsiz değişiklik ve iade hakkı, ücretsiz koltuk seçimi, ekstra 10 kg bagaj hakkı, Pegasus Plus’tan uçuş puan ile sıcak yemek ve içecek avantajları sunuluyor.TAV Mobil TürkçeTAV Havalimanları’nın dört ülkede işlettiği dokuz havalimanındaki hizmetleriyle ilgili bilgilere aynı zamanda ulaşmayı sağlayan TAV Mobile uygulaması, Türkçe dil seçeneğiyle sunulmaya başlandı. Uygulamada, ‘flight track’ modülü ile harita üzerinden uçağın kalkış ve varış noktalarını görmek, uçuş rotasıyla uçağın tahminî lokasyonunu takip etmek mümkün. ‘Augmented reality’ modülü ile İstanbul Atatürk Havalimanı İç ve Dış Hat Terminali’ndeki restoran, eczane, danışma gibi noktalar, akıllı telefonların kameraları kullanılarak, havalimanı içindeki pozisyon ve bilgileri görülebiliyor.11 şehre uçuş teşvikiSivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM), teşvikli hatlar kapsamında Antalya-Kayseri ve Antalya-Elazığ hattına Onur Air’i tayin etti. Bu doğrultuda, Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan Çanakkale ve Kayseri’ye, Antalya-Erzurum hattı ile İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Bingöl ve Kastamonu’ya da THY’ye tahsis edildi. Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Adıyaman ve Ağrı hatlarına Pegasus Hava Yolları, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Sinop hattına Borajet Hava Yolları ve İzmir-Konya hattına da Sunexpress Hava Yolları tayin edildi.

    0 0
  • 01/04/14--15:50: Bizim köy
  • Bir daha tövbe!Kapalı yerlerde mahsur kalma fobisi nam-ı diğer agorafobi hayatı kâbusa çevirebilir. Lakin beterin beteri var. Antarktika’nın doğusunda buzlar arasında sıkışan ve 24 Aralık’tan bu yana kurtarılmayı bekleyen MV Akademik Shokalskiy adlı Rus araştırma gemisindeki 52 yolcu nihayet kurtarıldı. 12 kişilik gruplar halinde helikopterle kurtarılarak bir gemiye nakledilen yolcular bir daha denize adım atmaz herhalde.Sahibi yoksa benimdirBalon tehlikeli bir ulaşım aracı. Ancak bu adrenalin az gelmiş olacak ki balonuyla Çin’in Fujian bölgesinden havalanan ve hem Japonya’nın hem de Çin’in üzerinde hak iddia ettiği Senkaku adalarına inmeyi hedefleyen bir adam, hava boşluğuna yakalanınca denize inmek zorunda kaldı. Asıl mesleği aşçılık olan 35 yaşındaki Çinliyi kurtaran ise Japon sahil güvenlik güçleri oldu. Demek ki neymiş? Herkes bildiği işi yapmalıymış.Ebe sobe!Tam teşekküllü bir hastanede doğum yapmak önemli. Zira hem annenin hem bebeğin sağlığı söz konusu. Ancak ABD’nin Chicago kentinde yaşayan Alyssa Meza’nın annesi kadar şanslı değildi. 9 yaşındaki Alyssa evde otururken annesi sancılanınca mecburen kardeşinin ebeliğini yaptı ve tarihe geçti. Kardeşini havlulara sarmalamayı da ihmal etmeyen ufaklık bir ömür boyu oyunlarda ‘ebe’ olmayı garantiledi!

    0 0

    Son zamanlarda tarihî şahsiyetleri anlatan öyle çok roman yayımlandı ki takip etmekte zorlanıyoruz. Ünlü romancıların son kitapları da bu alanla ilgili. Okurlarının, “Sayesinde tarihi sevdik, öğrendik.” dediği bu kitaplar gerçekten tarihi mi anlatıyor? Edebi bir metin geçmişi ne kadar gerçekçi yansıtabilir?Tarih için muhteşem bir dönem yaşıyoruz. Tozlu raflarda saklanan gerçekler, yalanlar, karakterler tüm çıplaklığıyla ortalığa saçılıyor. Roman, film ve dizilerde tarih başrolde. Türkiye’de çok satanlar listesinde tarihî romanlar ilk sıralarda. Popüler yazarların son iki-üç romanı tarihî karakterlerin hayatını anlatıyor. En son Elif Şafak, Mimar Sinan’ın romanını yazdı. Ahmet Ümit, cinayet-entrika dolu son romanlarında geçmişe yolculuk yapıyor, meşhur tarihî karakterlerin dünyasında okuyucusunu gezdiriyor. İskender Pala son 10 yıldır tarihi, romanlar üzerinden anlatıyor. Şah ve Sultan’da Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in tarihi kavgasını anlattı. Efsane ile Barbaros Hayrettin Paşa’yı, Od’da Yunus Emre’yi okuruyla tanıştırdı. Sibel Eraslan’ın Hz. Hatice ve Hz. Meryem gibi İslam’ın kutsal kadınlarını anlatan roman serisi büyük ses getirdi. Adını bilmediğimiz pek çok yazar var tarihî karakterlerin romanlarını yazan ve çokça satan. Okuyucunun bu kitaplara dair genel yorumu, “Tarihi, sayenizde sevdim, öğrendim.” şeklinde oluyor.Nihayetinde romanlar kurgu metinler. Karakterleri ve olayları gerçek olsa da yazarın hayal dünyasının bir yansıması. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu, bunun için söz konusu kitaplara dair, “Tarihmiş gibi yapan romanlar” diyor. Tarih hakkında ne öğrendiysem, tarihsel romanlardan öğrendim algısını da bir yanılsama olarak değerlendiriyor. “Tarihsel romanlardan ve bu türe giren başka edebî ürünlerden tarihle ilgili bir şeyler öğrenilebilir ama bu asla tarihçilerin ürettiği çalışmalardan öğrenilenle aynı olamaz.” diyen Köroğlu, teorisini şöyle temellendiriyor: “Edebiyatçının tarihçiyi ipe götürecek şeylerden korkmasına gerek yok. Edebiyatçı, tarihî çalışmaları, belgeleri kullansa bile, bunları yağmalamakta, tahrif etmekte, keyfine göre kullanmakta serbesttir. Buna edebi ruhsat diyebiliriz. Yani edebiyatçıdır, ne yapsa yeridir. Edebiyatçı isterse Fatih’in İstanbul’u fethedişini gerçekçi bir biçimde, isterse de öyküye ejderhaları katıp fantastik biçimde anlatabilir. Bu anlamda edebiyat tarih değildir ve bir tarihsel çalışmadan öğrenilen şeyler de edebiyattan öğrenilemez. Ama edebiyat aynı zamanda tarihtir. Yakup Kadri’nin romanı Milli Mücadele döneminde halkla aydınlar arasında bir uyumsuzluk olduğu verisini gösteriyor.”Tarihi, roman ve diziden öğrenmek talihsizlikTarihçi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, tarihî roman furyası için, “Tarihi, romandan veya diziden öğrenmek, sevmek tarihimiz açısından işin en talihsiz yönü.” diyor. Ancak Şimşirgil, bu eserlere duyulan yüksek ilgiyi doğal buluyor: “Dünyanın hemen her kıtasında devlet kurmuş kaç millet var? Yabancı kıtalarda devlet kurmanın, kültür ve medeniyet hamleleri gerçekleştirmenin yüzlerce hikâyesi ve romanı olacaktır. Ne yazık ki bu kadar büyük bir mirastan istifade edemeyen ve onu bozuk para gibi harcayan da bizim toplumumuzdur.”Prof. Dr. Şimşirgil’in, edebî bir metinde yazar tarihi veya karakterleri istediği gibi hayal edip, şekillendirebilir anlayışına itirazı var: “Size bir yerin tarifini veriyorlar, fakat yanlış. O yolu bulabilir misiniz? Telefonun bir numarası yanlış olsa o kişiye ulaşabilir misiniz? Matematik, coğrafya, makine mühendisliği yanlış öğretilse sonuç ne olur? İşte tarihin yanlış anlatılması bunlardan daha büyük felakettir. Bunun için kişinin tarih ilminin ne olduğunu doğru anlaması gerekir. Bir insanın şahsiyeti ile oynamak ne kadar ahlâkidir? O zaman buyurun her yazara göre bir Kanuni! Her romancıya göre bir Fatih, her senariste göre bir Yavuz Sultan Selim. Böyle bir şey olur mu? Şayet kurgu yapıyorsan adını kendi dedenin veya babanın adını koy ve istediğin gibi kurgula. Bu itibarla tarihî bir şahsiyeti ele alıyorsanız onun hayatına da saygılı olacaksınız. Ben bu noktada ölülerin, dirilerden daha çok saygıya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bugün yaşayan meşhur bir kişinin hayatını diziye çeksek ve yüzde yüz yanlış olarak kurgulasak hakkımızda dava açmazlar mı? Peki, ölmüşlerimizi kim koruyacak?”Kayı boyunu anlatan bir seri kaleme alan (Timaş Yayınları) Ahmet Şimşirli, tarihî roman serisinin popüler ürünlerinden Safiye Sultan’ı okumuş, incelemiş. Sebebi, tanıtımlarda kullanılan, “Yazarın insanı kıskandıracak bir Osmanlı tarihi bilgisi, akıcı dili, çarpıcı bir romantizmle işlenmiş olan bu romanda muhteşem Süleyman’ın hüküm sürdüğü…” ifadeleriymiş. Şimşirli’nin değerlendirmesi şöyle: “İnanın okuduğumda şunu gördüm; o üç ciltlik romanı düzeltebilmek için de üç ciltlik bir kitap yazmak lazımdı. Biraz muhakeme kabiliyeti olan, bu eserdeki akıl almaz çelişkilere, biraz tarih bilgisi olan, inanılmaz hatalara, biraz Osmanlı toplumunu tanıyan, adı konulamayan bir cemiyetin yaşantısına ve biraz da dini bilgisi olan gülünç tanımlamalara şahit olacaktır.”‘Okurun beğenisini ayıplamıyorum’Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu da Elif Şafak’ın Aşk romanı ile Ahmet Ümit’in tarihî romanlarını okumuş. Yorumu çok sert: “Dürüstçe şunu söyleyebilirim; saçma sapan kitaplar bunlar! Sırf çok satsın diye yazılmış, TV’lerdeki diziler ve anlamsız filmler gibi, insanların beynini düzlemek, seviyelerini düşürmek için yazılmış şeyler. Tarih deseniz tarih değil, roman deseniz roman değil. Böyle şeyler yazılıp okunacağına, daha eski ve sadece para kazanmak için yazılmamış kitaplar, romanlar yeniden okunsa evladır.” Tüm bu eleştirilerine rağmen Köroğlu, “Yiğidi öldür hakkını yeme” düsturu gereği, bir araştırmacı olarak böyle düşünse de okurun beğenmesini ve okumasını küçümsemediğini, ayıplamadığını söylüyor. Bu romanların çeşitli yaş ve kimlik grupları tarafından neden okunduğunu ve beğenildiğini anlamak için yıllarını harcamayı göze alabileceğini belirtiyor. Tarihçiler, romanların, film ve dizilerin tarihî gerçekleri saptırdığını, okuyucuya yazarın hayal dünyasını tarihî gerçeklermiş gibi öğrettiğini söylüyor. Edebiyatçılar olaya biraz daha toleranslı yaklaşıyor. Okuyucu romanın nihayetinde bir kurgu bilinciyle yaklaşması gerektiği konusunda hemfikirler. Divan edebiyatını yeni nesle sevdiren İskender Pala’nın roman yazmaya başlaması tarihi roman ilgisini açıklar nitelikte. Pala, bir röportajında romanlarını yazma sebebini şöyle açıklıyor: “Sadece Türkiye’de değil, dünyada da tarih yükselen bir değer. Tarihe ilgi artmış durumda. Kültür diplomasisi diye bir şeyden bahsediyoruz. Bugün her millet kendi kültüründe, kendi tarihinde var olan zenginlikler ile övünüp diğerine üstünlük taslıyor. Benim kültürüm senin kültürünü döver çağındayız. Öyle olunca benim kitaplarımı da çoğunluk gençler okuyor. Türk gençlerinin de maalesef tarihle ve geçmişle uzun yıllardır alakadar olduğu söylenemez. Bu bir heyecan ve rüzgâr. Ben roman yazacağım zaman okurun bir romanda bulmak istediklerini hesap ediyorum. Okur aşkı istiyor, tamam ben aşkı anlatırım. İkincisi tarih öğrenmek istiyor, doğru tarihi anlatırım. Üçüncüsü macera ve heyecan istiyor. Ben okuyucunun kültürel kimliğine mutlaka etki yapacak insanları seçiyorum.”‘Roman, kuru tarihi metinden daha faydalıdır’Çok satanlar listesinde romanları eksik olmayan bir isim Okay Tiryakioğlu. Kitaplarının takipçisi çok ve “Sayenizde tarihi öğreniyorum, ilk defa bir romanı sonuna kadar okudum.” diyorlar. Tiryakioğlu’na göre ilmî eserlerden tarih öğrenilemez. Bu bilgiler ya akademik çalışmalarda kaynak olarak kullanılır ya da ezberlenir. Öğrenmenin ilk ve en önemli basamağı olarak dönem ve kahramanlarla kendinizi özdeşleştirebilmeniz gerekir. Bu sebeple, sırtını ilmî hakikatlere yaslayan okura, içselleştirebileceği ve bu sayede hafızasında ömrü boyunca taşıyabileceği dönem ve karakter ayrıntıları ile sunulursa, romanlar kuru tarihî metinden daha faydalı olur. Tiryakioğlu, tarihî romanlarda ideolojik saplantılardan uzak durmak gerektiğini düşünüyor. Zira, yazar tarafsızlık ilkesini yetirirse, güvenilirliğini de kaybeder.Yazar Sibel Eraslan’ın adı son yıllarda İslam’ın kutsal kadınlarına dair yazdığı romanlarla anılır oldu. Son olarak Hz. Aişe’nin romanını yazan Eraslan’ın da ciddi bir okur kitlesi oluştu. Eraslan, “Almanya’da hatırat, Fransa’da biyografi, İran’da gezi kitaplarına yönelik merakı ben de ilginç buluyorum.” diyor. Türkiye’deki bilimsel, edebî hatta fantastik tarihi kitaplara yönelik merakı, siyasal ve sosyal değişimlere bağlıyor: “Tarih merakı paradoksal bulabilirsiniz ama hem varoluşa yolculuk hem de gelecek tasavvurunu aynı anda barındıran hislere ev sahipliği yapıyor. Tarih okuru zannedildiğinin tersine ihtiyar değil, genç insandır, uzak denizlere açılacağı uygun rüzgârı bekleyen yelkenliler gibidir o...”

    0 0
  • 01/05/14--00:53: Haftanın albümleri
  • Bora Öztoprak ‘Büyüdü’Pop müziğin sevilen seslerinden Bora Öztoprak, altı yıllık suskunluğuna Büyüdü isimli yeni albümüyle son verdi. Avrupa Müzik etiketiyle müzikseverlerle buluşan albümde tüm enstrümanlar, sanatçının ilk üç albümünde olduğu gibi canlı kaydedilmiş. Çalışmadaki şarkıların büyük bir kısmının söz ve müziği yine müzisyene ait. 12 şarkıdan oluşan albüm, müzikalite ve duygu olarak dinleyenleri 90’lı yıllara götürüyor. Sanatçının özgün ve farklı yorumu bu çalışmasında da karşımıza çıkıyor.Duygu Rüzgar ‘Usulca’ esiyor Türk halk müziği sevenlerinin ismini yeni duymaya başladığı bir isim Duygu Rüzgar. Usulca isimli ilk albümünü geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik etiketiyle müzikseverlerle buluşturdu. Sanatçı, müzik çalışmalarına 15 yaşında başlamış. İlkay Akkaya’nın albümleri başta olmak üzere birçok albümde vokalistlik ve tonmaister asistanlığı yapmış. Geleneksel Anadolu ezgilerinin ağırlıkta olduğu Usulca’da Sabahattin Ali, Ülkü Tamer ve Mehmet Çetin’in bestelenmiş şiirlerine ve yaşayan ozanlarımızın bestelerine yer vermiş. Albüm, Ermeni halk şarkısı olan Duy Duy, Zazaca seslendirilen Dendar, Azeri halk şarkısı ‘Güzlerin Aladır’ şarkılarıyla farklı dillerden de örnekler sunuyor.Bedük, bu kez Türkçe söylüyorMüzik dünyasının nev’i şahsına münhasır isimlerinden Bedük, kariyerinin 10. yılını yeni albümü ‘On’ ile kutluyor. Bugüne kadar İngilizce şarkılarla karşımıza çıkan Bedük, ilk albümünden sonra ilk kez tamamı Türkçe bir albümle sevenlerine sesleniyor. Poll Production etiketiyle yayınlanan On, Bedük’ün hem şarkı yazarı, hem aranjör hem de solist olarak ne kadar çeşitli olabileceğini gösteren bir albüm. Bedük, çalışma için, “Türkiye’de yapılan müziğe tekrar yeni bir bakış açısı getirecek bir albüm oldu.” diyor. Bu albümde Bedük, dünya elektronik müzik standartlarını yakından takip ettiğini bir kez daha gösteriyor.

    0 0

    Tüketici şikâyetlerinde ilk sıralardan hiç inmeyen bankalar, mağdur yelpazesine üniversite öğrencilerini de ekledi. Kampüslerde tezgâh açan bankalar, öğrencilerden hiçbir gelir beyanı ya da teminat istemeden kredi kartı pazarlıyor.“Kartı alırım da benim bir gelirim yok ki” sözlerine karşılık, tatlı dille pazarlanan kredi kartlarında sıra borçları tahsil etmeye gelince o tatlı dil yerini mutsuz yüzlere bırakıyor. Tüketici haklarıyla ilgili derneklere ulaşan şikâyetlere göre bugün binlerce öğrencinin başı kredi kartı borcuyla dertte. Yapılan araştırmalarda Türkiye’de üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu ‘gizli yoksulluk’ çekiyor. Öğrencilere kredi kartı pazarlamak için üniversite kampüslerinde konuşlanan bankalar, kayıt işlemleri sırasında hiçbir teminat ya da gelir beyanı istemiyor. İlk olarak ortalama 500 lira limitle açılan kredi kartları daha sonra yine hiçbir teminata gerek kalmadan 3 bine kadar yükseltiliyor. Oysa 2006’da çıkan kredi kartı yasasına göre bin TL üzeri kredi kartlarında limit ilk yıl en fazla aylık gelirin iki katı, ikinci yıl ise dört katı kadar yükseltilebilir. Bin liranın altındaki kartların muaf tutulduğu yasa, bankaların öğrencilere kredi kartı dağıtmasının önünü açıyor. Ancak binlerce mağdurun dosyasını inceleyen tüketici dernekleri, bin TL’nin de bir öğrenci için ödenebilir bir miktar olmadığı görüşünde. Düzenlemelerdeki eksiklik ve denetimsizliğin en açık örneği ise öğrenciler için açılan hesaplar. Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencisi Ahmet Ç., öğrenci kartı çıkarırken üniversitenin anlaşmalı olduğu bankaya 10 lira verince kredi kartı alabildiklerini söylüyor. Geçtiğimiz yıl kredi kartını açtırmak isterken kendisine geçmişte bir kez bile sigortalı gözükmüşse 3 bin TL’ye kadar limitinin artırılabileceği söylenmiş. Nitekim SSK kaydını gösteren Ahmet, kartının limitini 3 bin liraya çıkarmış. Ancak hâlihazırda öğrenci olan ve düzenli bir geliri olmayan Ahmet, bugün ailesinden sakladığı borçları nasıl ödeyeceğini düşünüyor.‘Daha rahat harcarım dedim, borçtan kurtulamıyorum’Mahmut, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrenci. Beş yıl önce Diyarbakır’dan İstanbul’a okumaya gelen Mahmut, ilk olarak okula kayıt yaptırdığı yıl bir bankadan kredi kartı alır. Ailesinin maddi durumunun iyi olmadığını söyleyen genç, “Daha rahat harcama yapmak için kredi kartı alsam iyi olacak diye düşündüm.” diyor. Düşük limitle başlayan kart, zamanla 750 TL’ye yükselir. Ancak borcunu ödeyemeyince bütçesini döndürmek için başka bir bankaya kart başvurusu yapar. O banka da hiçbir teminat istemeden üniversite öğrencisine kartı verir. Mahmut, bu şekilde tam dört bankadan kredi kartı alır ancak hiçbirinin borcunu ödeyemez. Bunun üzerine memleketteki babasına tebligat gelir. Bunca hesaplar açılırken velinin onayını almaya gerek duymayan bankalar, sıra borcu tahsil etmeye gelince baba hakkında icra takibi başlatır. Öğrencilerin anlattıklarında dikkat çeken diğer husus ise kampüsteki kredi kartı pazarlama yöntemi. Kız öğrencilere erkekler, erkek öğrencilere ise kadınlar iletişim kuruyor. Konuştuğumuz bir öğrenci, “Benimle çok samimiydi. ‘Almazsan çok üzülürüm, bana bir iyilik yapmaz mısın’ gibi sözler, gençlerin nasıl suistimal edildiğini ortaya koyuyor. Kampüste şahit olduğumuz bir konuşmada, bir öğrenciye, “Lütfen hedefimi tamamlamaya yardım edin” diye yalvaran genç kız, o kadar ısrar ediyor ki, öğrencilerden biri, “Düzenli gelirim yok. Borç yapsam ödeyemem ama yerime birini bulamazsam kendim alacağım.” diyecek noktaya geliyor.”diyorBin lira kredi limiti, öğrenci için çok fazlaTüketici Hakları Derneği Genel Başkanı Turhan Çakar, “Klasik pazarlama yöntemlerini üniversitelilere uyguluyorlar. Kampüste bunu yapmak hiç ahlaki değil.” diyor. BDDK’nın bize yaptığı açıklamada, Banka Kartları ve Kredi Kartları Hakkında Yönetmelik’in ‘Kredi kartı limitli’ başlıklı maddesindeki, “İlk defa kredi kartı sahibi olacak kişinin aylık veya yıllık ortalama gelir düzeyinin tespit edilememesi durumunda tüm kart çıkaran kuruluşlardan edinilebilecek toplam kredi kartı limiti en fazla bin Türk Lirası’dır.” ifadesi söz konusu. Ancak bankalar bu maddeye riayet etmezken, öğrencinin başka bir bankaya borcu olup olmadığına da bakmıyor. “Bin lira banka için az bir meblağ olabilir ama bu parayı ödeyemediği için bunalıma giren, ailesiyle sorun yaşayan onlarca gençle tanıştık.” diyen Çakar, hayatın başındaki gençleri borca sokarak bankaların ipoteği altında ezmenin ahlaki olmadığını savunuyor.‘Bursumu direkt kart borcuna yatırıyorum’Üniversiteye kaydolurken okulun kendilerine hesap açtığını söyleyen Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinden Zeynep Ç., “Bilgimiz olmadan kredi kartı hesabı açılmış ama aktifleştirilmemişti.” diyor. Bursunun yatacağı bankadan hesap açtırmak için gittiğinde kendisine kredi kartı teklif ettiklerini söylüyor Zeynep “Üst limit 750 TL idi. Her ay en azından asgarisini yatırsam da bir türlü borcu kapatamıyorum. Sanki harcadığımdan çok ödüyormuşum gibi geliyor. Çünkü önceki aylar faiziyle sürekli üzerine ekleniyor.” Aldığı burs da aynı bankaya yattığı için daha eline geçmeden kartın borcuna gittiğini söyleyen Zeynep, “Bu yüzden elimde nakit para olmayınca yine kartla harcama yapmak zorunda kalıyorum.” diyerek, bankaların bursla geçinen öğrencileri soktuğu çıkmazı ortaya koyuyor. Tüketici Hakları Merkezi’nden Avukat Faruk Hançer, 2006’da yürürlüğe giren yasayla stant kurarak kredi kartı pazarlamasının yasaklandığını söylüyor. Ancak denetim eksikliğinden dolayı kanunun düzgün uygulanmadığını anlatan Hançer, “Kanuna göre gelir beyanı olmadan kredi kartı verilemiyor. Ek kartın dışında bir kart çıkarmak için gelir durumunun yapılması şart.” diyor. Denetim olmadan kanun çıkarmanın bir önemi olmadığına dikkat çekiyor: “Bankacılık bakış açısı insanları sisteme bir şekilde dahil etmek. Daha sonrası bir şekilde geliyor.” Bu konuda Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun görevini yapmadığını düşünen Hançer, BDDK’nın denetimsizliğinden bankaların cesaret aldığını savunup, hukuksuzlukların her geçen gün arttığını ekliyor: “Bankalar ne yazık ki öğrencilerimizin iki kuruşuna göz dikti.”

    0 0

    Vinç operatörü Wei Gensheng, dünyanın en yüksek ikinci binasında çalışıyordu.Bir gün şehrin fotoğraflarını çekmeye karar verdi ve dünyanın en ünlü vinç operatörü oldu.FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ >>

    0 0

    Yumurta neredeyse birçok tatlı ve yemeğin tamamlayıcısı olarak mutfaklarda her zaman yer almış bir gıda maddesi.Ancak Türk mutfak kültüründe yumurta sadece yemek tamamlayıcısı olarak bulunmuyor, yemeğin ya da tatlının ta kendisi de oluyor. Eski yemek kitaplarına bakıldığında ‘yumurtalı yemekler' bölümüne muhakkak rastlarken günümüz kitaplarda ise ne yazık ki böyle bir bölüme pek rastlanmıyor. Kaynak Yayınları, Ömür Akkor'un şefliğinde söz konusu yemeklerin kaybolmasına razı olmayarak “Osmanlıdan günümüze Yumurtalı Tarifler” kitabını oluşturarak bu tariflerden bir seçki hazırladı. Yumurtalı Lor Köftesi Malzemeler: 4 adet yumurta 2 kâse lor 2 adet yeşil kıyılmış yeşil soğan Yarım kase kıyılmış dereotu Yarım kase kıyılmış maydanoz 2 yemek kaşığı un Kızartmak için yağ Kaya tuzu karabiber Yapılışı: 2 adet yumurtayı bir kaba kırın. İçine lor peyniri, kıyılmış yeşillikler, un, tuz ve karabiber ilave edip güzelce karıştırın. Diğer 2 yumurtayı başka bir kâsede çırpın. Tavaya kızartma yağını koyup altını açın. Hazırladığınız lor peynirli harçtan ceviz büyüklüğünde köfteler yapıp çırptığınız yumurtaya bulayıp kızgın yağda kızartın. Kızaran yumurta köftelerini yağını emmesi için bir kâğıdın üzerinde bekletin. Hepsini beraber servis tabağına alıp servis edin. Çılbır Malzemeler: 4 adet yumurta 1 kase yoğurt 1 diş sarımsak 4 yemek kaşığı sirke 4 su bardağı su 1 yemek kaşığı tereyağ 1 çay kaşığı pul biber Kaya tuzu Yapılışı: Suyu bir tencereye koyup altını açın. Arzu ettiğiniz kadar tuzu suya ilave edin. Su kaynamaya başlayınca sirkeyi ekleyin. Daha sonra yumurtaları teker teker kaynayan suya dağıtmadan kırın. Birkaç dakika kaynamaya bırakın. Yumurtalar kaynarken sarımsağı kaya tuzu ile dövün. Sarımsağı yoğurda katıp çırpın. Hazır olan yumurtaları kevgir yardımı ile bir servis tabağına alın. Üzerine yoğurdu ekleyin. Ufak bir tavada tereyağını yakıp pul biberle karıştırın. Hazırladığınız sosu yoğurdun üzerine dökerek çılbırı servis edin. Patlıcanlı Yumurta Malzemeler: 2 adet yumurta 2 adet közlenmiş patlıcan 1 yemek kaşığı tereyağ 1 yemek kaşığı çam fıstığı 1 yemek kaşığı kuş üzümü Kaya tuzu Karabiber Yapılışı: Közlenmiş patlıcanları ince ince doğrayın. Bir tavada tereyağında çam fıstığını kavurmaya başlayın. Birkaç dakika sonra kuş üzümünü ve közlenmiş patlıcanı ilave edip beraberce kavurmaya devam edin. Üzerine yumurta kırın. Yumurtalar istediğiniz kıvamda piştiğinde karabiber ve dilerseniz maydanozla servis edin.

    0 0

    Ligin öteki bölümlerinde olduğu gibi devre arasında da her yıl tekrarlanan bazı durumlar vardır. Transfer bunların en önemlisi olarak zaten sürekli gündemdedir. Devre arasında da hiçbir biçimde ve asla gelmesi mümkün olmayacak birtakım futbolcular üç büyük kulübümüze sürekli transfer edilir.Medya ve kulüplerimiz açısından bunun kadar komik bir durum da bu dönemde Antalya’da 1.500 takımın hazırlık yaptığı palavrasıdır. Bu sayı 200’ü bile bulmamıştır. Zaten Antalya’ya gelme olasılığı bulunan bu kadar takım ne Avrupa’da ne de dünyada vardır.Transfer, çeşitli bakımlardan bir şenliktir! Bu sayede takımlarımızın eksiklerini giderip daha güçlü ekipler haline dönüşmeleri mümkündür. Ancak gerçekte yaşanan bu değildir. Kulüplerimiz zaten kadrolarında var olan futbolcuların benzerleri için akılalmaz paralar döker. Çoğu zaman bu oyuncuların bazılarından en küçük bir yarar bile sağlanmadan üste para verilerek geri gönderilir. Olsun! Hiçbir biçimde transferden vazgeçilmez.İlk yarıyı en yakın rakibinden 8 puan önde bitiren, önümüzdeki sezon Avrupa’da oynamayacak olan, kadrosunda her yerin oyuncusu bulunan ve maddî sıkıntılar içinde olan Fenerbahçe’nin bile gündeminde transferin önemli yer tuttuğunu görmek şaşırtıcı değildir. Bunların büyük bölümü hayal ürünü işlerdir ama böylesi uydurmaların çok büyük bir alıcı kitlesi vardır. O nedenle gündemden düşmezler.Bu kapsamda Arda Turan en önemli malzemelerden biridir. Yaz transfer döneminde bir gazeteci arkadaşım bana büyük bir heyecanla Arda Turan’ın Fenerbahçe ile anlaştığını anlatmıştı. Kaynağı da bir başka güvenilir gazeteciydi. Arda’yı ben de iyi-kötü tanıdığımdan ve Atletico Madrid’deki durumunu bildiğimden böyle bir transferin olanaksızlığını defalarca anlatmıştım. Arkadaşım benim nasıl yanıldığımın keyfini çıkarmak için Arda’nın çok yakında Fenerbahçeli olacağını anlatıyordu.Bu konuda mantık sınırları, o arkadaşım gibi milyonlarca kişiyi de pek bağlamıyordu. Arda’nın ülkemize dönme olasılığı yüzde sıfırdı. Her şeyden önce kulübünde mutluydu. İnanılması güç başarılar kazanmıştı. Ülkesinde ve Avrupa’da kazanılan kupalarda payı olmuştu. Sevilen biriydi. İyi para kazanıyordu. Ülkesine dönmesi halinde özel hayatıyla ilgili rahatsız edici durumlar başta olmak üzere bir yığın sıkıntı kendisini bekliyordu. Bunu kendi de biliyordu.Hepsini bir yana bırakın, Arda’nın dönebileceğine ilişkin haberlerde en çok üzerinde durulması gereken nokta olan Atletico Madrid’in düşüncesine asla kulak asılmıyordu. Kulübün tavrı açıktı: Arda’yı satmayı düşünmüyorlardı ve sözleşmesindeki serbest kalma maddesinin harekete geçirilebilmesi için hiçbir kulübün göze alamayacağı bir paranın ödenmesi temel koşullardan biriydi. Sonunda biraz da bu zırıltılardan kurtulabilmek için Arda’nın serbest kalma bedelini 41 milyon euroya çıkardılar. Bu sayede konuyla ilgili palavra haber sayısı biraz azaldı ama yine de bu konuda birşeyleri mutlaka haber diye size satmaya kalkanlar çıkacaktır.Aslında durum biraz da başlığımızdaki gibidir. Hangi takım ligde istediğini elde edememişse öteki oyuncuların yanısıra Arda’yı transfer haberleriyle taraftarını heyecanlandırma fırsatını kaçırmayacaktır. Bu konuda başat rol, medyanındır. Çoğu zaman kulübün bu tür durumlardan haberi bile olmaz ama medya ile bu konuda kapışmak hiç tavsiye edilir bir durum değildir. Bu tür haberlerin bir süre kendilerini rahatlattığını gören yönetimler seslerini çıkarmaz. Gerçi işin sonunda beceriksizlikle suçlanma tehlikesi vardır ama artık o kadarına da göğüs germek şarttır.Palavra transfer haberlerinde ‘vatandaş-taraftar-okur’un da önemli bir payı vardır. Hepimiz biliyoruz ki bugün Türk sporunu kurtaracak önemdeki bir haber ya da inceleme araştırma, asla gerçekleşmesi mümkün olmayan dünya çapında bir yıldızın transferi haberinin yüzde 1’i kadar bile ilgi görmez. Böyle bir ortamda elbette ki medya neyin daha çok para ettiğini görüp değerlendirir…Antalya’ya kaç takım geliyor?Devre arasının asla karşı konulamayan palavralarından biri de Antalya’ya 1.500 takımın gelip kamp yaptığı yolundadır. Sözkonusu sayı kimi zaman 2.000’e kadar çıkabildi, benim söylemlerimin de etkisiyle sayıyı 600’e kadar düşürenler de oldu. Bugünlerde de bu sayıda takımın Antalya’ya gelip kamp yaptığı yolundaki haber ya da demeçleri okuyacaksınız. Bunlardan sadece 150’sinin adlarını bana gönderen herhangi bir kişiye, bugüne kadar yayımlanmış bulunan 10 kitabımdan elimde mevcut olanların tamamını ödül olarak göndereceğim.İşin gerçeği şu: Antalya Vergi Dairesi 2005 yılında bir çalışma yapıyor ve buraya 172 takım geldiğini saptıyor. Bu sayı, elde edilebilen en yüksek rakamdır ve elbette ki mantıklıdır. Antalya’ya gelip kamp yapan takım sayısı 80-100 aralığındaydı. Bu sayı da artmıyor, tersine azalıyordu.Konuyla yakından ilgilendiğim yıllarda 20 ülkeden buraya takım geldiğini saptamıştım. En fazla sayı 10’ar ile Almanya ve Hollanda idi. Akdeniz’de kıyısı bulunan ya da iklim koşulları zorlu olmayan ülkelerden tek takımın bile gelmesi mümkün değildi. İskandinav ülkelerinde ve başka bazı yerlerde ligin devam etmesi sözkonusu olabiliyor ya da çok daha uzun tatiller nedeniyle Türkiye’ye gelmeye ihtiyaç duymuyorlardı. İsviçre, Avusturya, Belçika gibi ülkelerden ise birer-ikişer takım gelebiliyordu.Neresinden bakarsanız bakın içerden ve dışardan Antalya’da kamp yapması mümkün takım sayısı 200 civarındaydı… Yapılması gereken de bu sayının artırılabilmesi için gerekli çalışmalardı. Örneğin, bazı Ortadoğu, daha doğrusu Körfez ülkeleri Avrupa’dan takımları getirebilmek için büyük paralar dökerek turnuva tertipliyorlardı. Real Madrid, Barcelona, Milan, Juventus, M.United gibi takımlar bu turnuvalar için oralara gidebilmişti.Bizim de onları Antalya’ya çekebilecek çalışmalar yapmamız çok önemliydi ama bu kentimizde doğru dürüst bir stadımız bile yoktu. Biz bu noktada biraz çuvallıyor, gerçekleri bir yana bırakıp 1 500 takım geliyor palavralarıyla kendimizi avutuyorduk… Ne yapalım, bizim bu işlere bakışımız böyle.

    0 0

    İstanbul Şehir Tiyatrosu, yüzünü batıya çeviren tiyatromuzun amiral gemisi. Bugüne kadar onlarca usta yetiştirdi, yüzlerce oyun sahneye taşıdı. Siyaset gölgesinde kaldığı, skandallarla gündeme geldiği dönemler de oldu, göz kamaştıran performanslarla adından söz ettirdiği dönemler de.Son krizi geçtiğimiz sezon yaşadı tiyatro. Yönetmelik değişikliğinden sonra genel sanat yönetmeni değişti, istifalarla çalkalandı, repertuar yenilendi. Temelden sallandı ama yıkılmadı. Günahı, sevabıyla yüz yaşına bastı. Şimdi bunu kutlama zamanı. Yüzüncü yıl projeleri için kapısını çaldığımız tiyatronun Genel Sanat Yönetmeni Hilmi Zafer Şahin davette bulunuyor. “Yüzüncü yılda bir türlü kentleşemeyen İstanbul’un kentleşme bilincinin tiyatrodan geçtiğini anlamasını istiyoruz. Herkes bir şekilde tiyatro binalarının içine girsin, o zaman pek çok sorunumuz çözülecek. Oyunlarımızı izlesinler. İster yerin dibine soksun, ister yüceltsinler ama mutlaka görsünler bir izlesin.” diyor ve projelerini anlatıyor.Kostüm ve aksesuarlar sergideDarülbedayi’nin kurulduğu yıllarda aynı adla bir dergi yayımlanmaya başladı. Dönemin tiyatro akımlarını anlatan, oyun analizlerine, oyuncu röportajlarına yer veren bir dergi... Sonradan adı Şehir Tiyatroları dergisi oldu, en son Türk Tiyatrosu. Ağırlıklı olarak sanatçı arşivlerinden faydalanılarak derlenen dergiler (459 sayı) internet ortamına aktarıldı. Bugün yarın kurumun sitesinde ziyarete açılacak.Tiyatronun 70. yılında bir arşiv çalışması yapılmış. Kuruluşundan o güne sahneye taşınan oyunlarda görev alan, yazarından yönetmenine, oyuncusundan tasarımcısına işin perde arkasında görev alanların listelendiği bir çalışma… Şimdilerde son 30 yılın arşivi tutuluyor. İlk adımda oyunu sahneye taşıyan reji grupları listelenip paylaşılacak, ardından oyunların künyeleri.Şehrin tiyatrosunun Kâğıthane Sadabat Sahnesi’ni ziyaret edenler camekânların içerisinde sergilenen altı-yedi oyuncunun kostümlerini, aksesuarlarını görmüştür. Buna farklı oyuncuların kostüm ve aksesuarları eklenerek bir sergi oluşturulmaya çalışılıyor. Listede birçok usta var: Behzat Budak, Hazım Körmükçü, Cahide Sonku, Bedia Muvahhit… Nasıl bir sergi programı olacağı henüz belli değil. Kuvvetle muhtemel birkaç ay şehrin A sahnesinde görücüye çıkacak, birkaç ay B sahnesinde. Bu arada Zafer Şahin’den ilginç bir ayrıntı öğreniyoruz. Darülbedayi’nin ustalarından Behzat Budak, bütün oyunlarında kullandığı masayı, sandalyeyi, hatta kapıyı kendi yaparmış, sonrasında yüklenir sahneye getirirmiş. Kakmacılık, sedefçilik gibi farklı bilezikleri olan sanatçıların el emeği göz nurları bu sergide yer alacak.İlk oyunlar sahneye taşınacakİki sezon önce Ermeni tiyatrocu Hagop Baronyan’ın Şark Dişçisi adlı oyunu Engin Alkan’ın rejisiyle şehrin tiyatrosunda perde açtı. Bu, cumhuriyet sonrası tiyatro tarihinde bir ilkti. Şimdi aynı yazarın 1974-1975 yılları arasında Ermenice ve Osmanlıca yayımladığı tiyatro dergisi (86 sayı) kitap olarak yayımlandı. Osmanlıca ve yeni Türkçe. Atatürk Kütüphanesi arşivinden alınıp bugüne kazandırılan kitap, Türkiye tiyatrosunun kökeni hakkında farklı bilgiler içeriyor. İçeriğinde sadece sanat eleştirileri yok, magazin haberleri de var, karikatürler, genel kültür yazıları da.Darülbedayi’nin ilk göz ağrısı oyunların yeniden sahneye taşınma düşüncesi var. Ancak kafalar biraz karışık. Kültürel etkinlik mi olacak, repertuara mı alınacak belli değil. Kültürel etkinlik olsa emektar oyuncuların katılımıyla iki-üç ayda bir belirli mekânlarda sergilenecek. Ki öyle görünüyor. Öne çıkan gösteriler: İlk oyun Çürük Temel, Vasfi Rıza Zobu ile Bedia Muvahhit’in oynadıkları Hisse-i Şayia veya o dönemin ruhunu yansıtan bir kolaj.Müze için mekan bakılıyorMuhsin Ertuğrul, Türkiye’de tiyatronun yüzünü batıya çevirirken sahneye koyduğu oyunların yanı sıra kaleme aldığı yazılarla dönüşümü hızlandırmaya çalıştı. Seyirciye kimi zaman üst perdeden oyunu nasıl izlemesi, alkışlaması gerektiğini öğütledi, eleştirmenlere kritiğin püf noktalarını anlattı. Bu yazılar Perdeci adıyla derlendi. Ertuğrul’un müstear isimlerle yazdığı yazılardan sık sık bahsedilir. İçeriğinden ziyade sert üslubuyla zihinlere kazınan yazılar… O yazılar bu çalışmada yok.Şehrin tiyatrosuna yön vermiş sanatçıların özgeçmişlerinin, tiyatroya dair düşüncelerinin, fotoğraflarının olduğu bir sergi açılma fikri var. Sonradan kitaplaştırılacak.Türk toplulukların yoğun olduğu ülkelere gidilecek. Bazı festivallerle görüşmeler, kesinleşenlerle yazışmalar devam ediyor.Sezon başından beri Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde oyun oynanmıyor. Acaba Muammer Karaca, Emek Sineması gibi ranta kurban olur mu düşüncesi sarmıştı tiyatro seyircisini. Neyse ki tadilat için kapatılmış. Şubatta sahneyi açmaya çalışıyorlar. 4-5 yıl önce yine tadilat sebebiyle kapatılan Gaziosmanpaşa Sahnesi yeni yılla beraber yeniden faaliyete açıldı.Yüzüncü yılın en önemli adımı, açılması planlanan müzeye -bugüne kadar böyle bir adımın atılmamış olması kültür dünyamız için yüz karası bir durum.- şimdilerde ısıtma sorunu olmayan, sergi ve söyleşi yapmaya müsait, geniş-ferah mekân aranıyor. Beyoğlu, Suriçi, Topkapı çevresinde… İçinde cep tiyatrosunun olduğu yaşayan bir sanat merkezi olması en büyük istek.Bazıları için adımlar atıldı, bazıları hâlâ fikir aşamasında. Oluşturulan komite hangilerinin hayata geçirilip geçirilmemesini, bütçelerini birkaç hafta içinde kararlaştıracak. Biraz geç oldu, güç olmasın.

    0 0
  • 01/04/14--15:50: Kanarya Sevenler Derneği
  • Yıllardır gündemden düşmeyen ve daha çok siyasetçiler tarafından dillendirilen bir dernek, Kanarya Sevenler Derneği. Siyasilerin, sivil toplum örgütlerinin, devlet tarafından kaale alınmadıkları vakit, bolca kullandıkları ‘Burası Kanarya Sevenler Derneği değil!’ deyiminin kaynağı. Siyasetçiler, ‘Kanarya Sevenler Derneği’ derken kanarya sevenleri masum ilan edip, bu ismi kullanlanları ise suçlu ya da hatalı olarak tanımlarlar bir bakıma.Ama her ne olursa olsun, bu ifadenin dillerden düşmemesinin, kanarya sevenleri rencide etmediğini söylemek mümkün değil. Peki, kim bu kanarya sevenler, nasıl yaşarlar, niçin kanarya severler, nasıl kanarya yetiştirirler? Bu kadar sık gündeme gelmek hoşlarına gidiyor mu?Mezatın yapılacağı ve herkesin bir araya geleceği bir pazar günü, yolumuzu Türkiye’nin en eski ama pek bilinmeyen, 53 yıllık öz hakiki Kanarya Sevenler Derneği’ne düşürüyoruz. Sandığımız gibi sadece emekli amcaların, dedelerin pazar sabahları erkenden gittikleri, birbirlerine kuşlarını gösterip çay içtikleri bir dernek olmadığını görüyoruz burasının. Yaşlılar kadar gençlerin de ilgi gösterdiğine, kuşlar kadar sahiplerinin de görücüye çıktığına ve heyecanlarına şahit olmak doğrusu ziyarete değiyor. Mezat, sabahtan başlamış. Orta yaşlarda bir amca, büyük bir ciddiyetle mezatı yapıyor. Elinde mikrofon, sanırsınız ünlü bir sanatçının, eşsiz sanat eserini müzayedeye açıyor. Kanaryanın sahibi, elinde kafesle geliyor ortaya. Sağ tarafında derneğin başkanı Feridun Erdeğer, uzman doktor edasıyla satışa çıkan kuşların göz kontrolünü yapıyor. Katarakt mı değil mi bir bakışta anlıyor. Kanaryanın fiyatı ona göre tekrar belirleniyor. Rengârenk, birbirinden güzel, kalabalık ve mikrofondan çıkan yüksek sesle aşka gelip, daha da çok ötüşen kanaryaların her birinde Gerçek Sanatkâr’ın imzasını görmek mümkün. Hatta o an bütün kanaryaları almak isteyecek kadar, etkisi altına alıyor bu güzellik. Kanaryaların fiyatı da tıpkı borsa gibi bir iniyor, bir çıkıyor. Çok yüksek fiyat söylenen bir kanarya, fiyatının çok altına, çok düşük fiyatı olan daha pahalıya ‘Satıyoruum, saaattımm‘ cümleleriyle sahibini buluyor. Tabii biz bu satıştan bir şey anlamasak da işin erbapları, kuşun ırkına, rengine, türüne, cinsine, yaşına, hastalığına göre bu fiyatların belirlendiğini vurguluyor.‘Eşim sorun çıkarırsa, boşanırım’Derken birkaç kanarya sevenle konuşuyoruz. Onlardan biri bayan kuaförü Avni Akyurt (48), 10 yıldır kanarya besliyor. 70 tane kanaryası var. Evinin terasında ayırdığı yerde yetiştiriyor kanaryaları. İlk akla gelen soru “Eşiniz şikâyet etmiyor mu?” oluyor. Tereddütsüz verilen cevap şaşırtıyor: “Eşim hiç bir şey diyemez. İtiraz etse ve bir sorun çıksa boşanırım diye düşünüyorum.”‘Burası Kanarya Sevenler Derneği değil diyenlerin kültür seviyesi düşük’12 yıldır kanarya üreticiliği ve Kanarya Kafes Kuşları Federasyonu’nda renk hakemliği yapan malî müşavir Hakan Koç’la konuşuyoruz. 300 tane yavru kanaryası olan Koç, evinin yarısını yani 1 oda artı salonun bir kısmını kuşlara ayırdığını söylüyor. Kanarya yetiştirme hikâyesinin nasıl başladığını anlatıyor Koç: “Ben çok sigara içen biriydim. 1 yıllık sigara paramla kanarya üretim işinin temelini oluşturdum. Bu iş benim stresimi, sıkıntımı alıyor.” Hakan Koç, evli olmadığı için bu durumdan kimsenin şikâyetçi olmadığını anlatıyor. 46 yaşında ve hâlâ bekâr olduğunu belirten Hakan Koç, “Kanaryalar yüzünden evlenemedim. Bu sene azaltıyorum kanarya bakmayı. Evlenmeyi düşünüyorum artık.” demeyi de ihmal etmiyor. Sonra başlıyor içini dökmeye: “Kanarya Sevenler Derneği’ni hafife alan ifadeler çok komik. Burada mimar, mühendis, doktor, eczacı ve avukat olan, bu işe gönül vermiş insanlar var. Kötü alışkanlığını bırakan, aile hayatı düzene giren insanların sayısı hayli fazla. Bence ‘Burası Kanarya Sevenler Derneği değil’ diyenlerin kültür seviyesi düşük. Muhataplarını hafife almak için başka söylemler bulsunlar.”‘Dernek görünümlü kumarhane değiliz!’Derken mezattaki doktorluk görevine ara veren, dernek başkanı Feridun Erdeğer geliyor yanımıza. Kim kaldı o eski kanarya sevenlerden demeyin. Nitekim Feridun Erdeğer, 37 senelik bir kanarya sever. 19 senedir de derneğin başkanlığını yapıyor. “İki ayrı kanarya kümesim var. Çoğu zaman kanaryalarla daha çok ilgilendiğim için, eşim onu ihmal ettiğimi düşünüyor. Ama benim hiç çocuğum olmadı, onları biraz da çocuğum yerine koyduğum için çok vakit geçiriyorum.” sözleri Erdeğer’in kuşlarını ne kadar sevdiğini anlatmaya yetiyor. Kanarya Sevenler Derneği’nin 400 üyesiyle bir aile olduğunu söyleyen Erdeğer, sürekli polis baskınına maruz kaldıklarını anlatıyor. Aklımıza Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki dernek görünümlü kumarhaneler geliyor. Doğal olarak polis, derneğin altında üstünde hukuksuz bir iş yapılıyor mu diye baskına gelse de, her defasında kanarya severlerin heyecanıyla karşılaşıyormuş. Erdeğer, bırakın kumar oynamayı, hukuksuz iş yapmayı, dernekte, sigara içmenin bile yasak olduğunu söylüyor. Gözlemin ve görüşmelerin ardından, dernekten ayrılma vakti geliyor. Üyelerin gözlerindeki heyecanı, yüzlerindeki tebessümü hatırladıkça, ayrılırken bir söz geliyor dile: Evet, burası Kanarya Sevenler Derneği…Kanarya Sevenler Derneği, Meclis tutanaklarındaKanarya Sevenler Derneği için, siyasiler dilinden düşürmüyor derken şaka yapmadık. Siyasetçilerin diline pelesenk olan bu deyim Meclis tutanaklarına bile girmiş. İşte birkaç örnek:CHP Milletvekili Kemal Anadol (2010): Kanarya Sevenler Derneği’ne başkan, üye seçmiyoruz. Anayasa Mahkemesi’ne üye seçiyoruz. Biraz ciddi olalım.Dönemin İçişleri Bakanı Murat BaşeSgioğlu (2007): Bu Meclis, Kanarya Sevenler Derneği değil. O dernekte yapılan hatalar bile insanları mahkemelere götürür.CHP Milletvekili Celal Dinçer (2013): Şimdi sendikal hakları kısıtlayarak, sendikaları Kanarya Sevenler Derneği’ne dönüştürmek istiyorsunuz.MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural (2013): Bunlar PKK’yı herhalde Kanarya Sevenler Derneği zannediyor.TÜSİAD Yönetim Kurulu eski Başkanı Ümit Boyner de aynı söylemi dile getirmişti.TÜSİAD 43. Olağan Genel Kurulu’nda konuşan Boyner’in, “TÜSİAD ‘Kanarya Sevenler Derneği’ değildi. Biat ve itaat kültürüne değil tartışma ve fikir çoğulculuğuna inanmanın semeresini gördük, kendi ayağına dolanacak, kibrin bubi tuzaklı yollarına sürüklenecek bir Türkiye ihtimalinden kaygı duyuyorum.” sözleri, çok konuşulmuştu.

    0 0

    Marmaray kazılarından çıkanlar şehrin tarihini 8 bin yıl öncesine kadar götürdü. Buluntuların çoğu Yenikapı Limanı’ndan çıkarılsa da tünelin diğer ucu olan Üsküdar ve Sirkeci kazılarında ulaşılan tarihi eserler en az diğerleri kadar kıymettar.Efsaneler, mayası hayalle tutturulmuş hikâyeler olmakla beraber, hakikatte bir sırrı gün yüzüne çıkaran manzumelerdir. Biz bunun parlak bir misaline medeniyet başkenti İstanbul’da şahit olduk. Marmaray inşaatı sırasında, şehrin tarihini 8 bin yıl önceye götüren bir kültür hazinesine rastlandı. Uzman arkeologlar, projenin denizle buluştuğu üç mevki olan Üsküdar, Sirkeci ve Yenikapı’da ticaret gemileri, atölyeler, mezarlık, yüzlerce toprak güğüm ve paha biçilemeyen altın sikkeleri gün yüzüne çıkardı. Bu da bize İstanbul’un taşı toprağı sözünün hakikatini ispat etti. Ortaya çıkan kalıntılardan en mühim olanı hiç şüphe yok Yenikapı’da bulunan Theodosius Limanı. Eski liman bölgesinden, 5-11. yüzyıl arasındaki zamana uzanan 35 adet tekne çıkarıldı. Kazıların tamamında ise Antik Çağ, Yunan, Roma, Erken Bizans Dönemi ve Geç Osmanlı dönemine ait toplamda 35 bin parça eser vardı. Projenin Yenikapı bulguları, düzenlenen sergi ve sempozyumla birlikte birçok kez gündeme geldiyse de suyun diğer ucu olan Üsküdar Meydanı ve yarım adanın bitiş noktası Sirkeci’den çıkanlar da yabana atılır gibi değil.Anadolu’dan gelen yolların son durağı ÜsküdarTarihteki eski isimleriyle Khrysopolis, Skutari, Altınşehir bin yıllardır Asya’dan toplanıp gelen ticaret yollarının bitiş noktası. Boğaz’a nezareti ve kara ticaret güzergâhının bitişi olması hasebiyle birçok defa istilaya uğrayıp koloni şehri olarak zaptedilmiş. Marmaray kazıları içinde yer alan bölge, günümüzde de insan yoğunluğu ve trafik akışını koruyor. Bu sebeple, 2004 yılında başlanan arkeolojik kazı çalışmaları da haddinden fazla uzadı. Uzun süre yüksek levhalarla çevrili kalan meydanda ilk rastlantılar 19. ve 20. yüzyıllara ait depo, dükkan ve mağazalara ait molozlar olmuş. Özellikle 1954-56 ve 1980’li yıllarda yapılan şehir düzenlemesi, elektrik, su tesisatı gibi çalışmalar, bölgede M.Ö. 6 ve 7. yüzyıllara kadar uzanan bulguları tahrip ettiği anlaşılıyor. Kazılarda açığa çıkarılan toprak çanak ve çömlekler tipik özellikleri bakımından Batı Anadolu’daki İyon kalıntılarını çağrıştırıyor. Uzmanlar bu bölgeden gelen göçmenlerin Üsküdar’a yerleştiği ve Karadeniz’e açılan ticaret yolundaki kilit noktada uzun bir zaman hüküm sürdüklerini ifade ediyor. Hemen meydanda bulunan mezarlığın da Batı Anadolu bölgelerinden gelen göçmenlere ait olduğu da öne sürüleniddialardan. Ardından gelen Pers istilası ve sandal dizisiyle Boğaz’ın karşı yakasına geçmelerinin izleri de Üsküdar’da çıkarılan kalıntılardan anlaşılabiliyor. Ksenofon’un eseri Hellenika’dan nakille, bugünkü Üsküdar Meydanı’nda 30 gemiden oluşan koruma filosunu barındıran liman ve şehir surlarıyla muhkem bir şehir bulunuyordu. Bu dönem nesneleri, bugünkü zeminin yaklaşık 8 metre derinliğinde ve deniz sularıyla karışık balçık içinde bulundu. Üsküdar kazılarından çıkarılan seramikler üzerinden yapılan bir çıkarım da semtin tarihini kökten değiştirecek bir iddiayı gündeme getirdi. Bugüne kadar Yunanistan’dan gelen Megaralıların kurduğuna inanılan kenti, milattan önce burada bulunduğu tahmin edilen Amphoraların kurduğu da arkeologlar arasında yoğun biçimde gündeme geldi. Burada zaman içinde, Bizans döneminden kalma Aziz Philippikos veya diğer ismiyle Hagia Marina manastırı da ortaya çıkarıldı. Bu tarihi yapının bulunduğu yer itibarıyla imparatorluk manastırı olarak kabul edildiği de uzmanlarca kaydediliyor. Üsküdar’da bulunan önemli kalıntılara ahşap iskele-rıhtım-mendirek kalıntılarının yanı sıra Osmanlı devrinden kalan su yolları ve dalga kıranları da eklemek gerek.Sirkeci’deki Romalı kadınÜsküdar’daki kadar geniş çaplı olmasa da Sarayburnu kazıları da önemli kalıntıları gün yüzüne çıkardı. Bölgedeki yoğun yapılaşmanın kazılara imkân tanımayışı, Sirkeci’de yürütülen çalışmadan kısıtlı bir netice alınmasına sebep oldu. İstasyon’un iki çıkış kapısı olan Cağaloğlu Vilayet önü ve Sirkeci Garı içinde yapılan sondajlarda, son dönem Bizans ve Fatih devri yapılaşmalarıyla karşılaşıldı. Hocapaşa’daki büyük yangının izlerine rast gelinirken, II. Abdülhamit’in emriyle yaptırılan Sirkeci Garı altında Fatih dönemi yapısı Elvanzade Mescidi’nin temeline de ulaşılmış. Daha derinlere inildikçe Bizans dönemi kalıntılarıyla karşılaşılıyor. Araştırmacıların tahminleri, bunların 13- 14. yy. kullanılan seramik fırınlarına işaret ediyor. Cağaloğlu çıkışında ise Roma dönemine uzanan bir kadın heykel başı da bulundu.

older | 1 | .... | 70 | 71 | (Page 72) | 73 | 74 | .... | 165 | newer