Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 67 | 68 | (Page 69) | 70 | 71 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 11/30/13--15:50: Koku yoksa tat da yok
  • Koku, bilimin belki de sırlarına en az vakıf olduğu konulardan biri. Bana göre kokudan daha gizemli bir nesne yok. Görünmez, dokunulamaz, işitilemez, tadılamaz, yalnızca hissedilir. Buna rağmen benzetmeler yapmaksızın onu tanımlamazssınız. Hayata yeniden başlasam bütün enerjimi bu hayaleti çözmeye adardım. Bir süredir elime ne geçse okuyordum. Sonra karşıma Vedat Ozan çıktı.Altı haftalık bir kurs verdiğini duyunca, dünyalar benim oldu. Olağanüstü ufuk açıcı ve zevkli geçti dersler. Ozan, Boğaziçi Üniversitesi’nde yöneticilik eğitimi almasına rağmen, çocukluğundan beri özel ilgi duyduğu kokuya yoğunlaşmış ve kendini yetiştirmiş. Gümüşsuyu’ndaki atölyesinde hem eğitim veriyor hem kendi ürünlerini satıyor. (www.kokucuk.com) Türkiye’de bu konuyu ondan daha fazla bilen yok, hatta belki dünyada da sayılıdır. Kurs bitiminde öğrendiklerimizin küçük bir bölümünü okurlarımla paylaşmak istedim. Umuyorum ki ilgiyle okuyacak ve hayata başka bir pencereden bakmaya başlayacaksınız...Biraz çocukça bulacaksınız belki ama, burnumuzda iki delik yerine tek delik olsaydı ne olurdu?Yoo, bu güzel bir soru. İki delik, duyumsadığımız kokunun kaynağı hakkında bize yön ve yoğunluk bilgisi verir. Kokunun kaynağı ne tarafta -veya ne taraftan daha yoğun geliyor? Bu bilgiye sağ ve soldaki deliklerin hangisi fazla uyarı alıyorsa öyle karar verebiliyoruz. Kokunun kaynağı beslenmemiz amaçlı bir yiyecek veya içecek de olabilir, uzaklaşmak istediğimiz yani tehlike içeren bir kaynak da. Görme duyusunun bugünkü kadar önemli olmadığı binlerce yıllık geçmişte, hatta bugün bile görme duyumuzun tam bir kesinlikle bize veri sağlayamadığında (mesela sık ağaçlarla örülü bir ormanlık alanda) bilincinde olmadan koku duyumuzu bu yaşamsal yön saptama gereğinin yerine getirilmesi için önemli bir araç olarak kullanıyoruz.İki delikten gelen uyarıyı toplam bir koku olarak mı algılıyoruz?Evet. Kokladığımız maddenin kimliğine ilişkin sinyaller beynimizin limbik sistem denilen bölgesinde işlenirken biz tam ve tamam bir kanaate iki delikten gelen moleküllerin toplam yorumu vasıtası ile ulaşabiliyoruz. Şunu da ilave edeyim: beynimizde yer alan ve koku duyumuzun işlendiği limbik sistem, ayni zamanda bizim bellek ve duygudurum işleme merkezimiz.Her nefes alışta havadaki binlerce koku molekülünü içimize çekiyoruz. Normalde bu koku bombardımanından ambale olmamız lazım değil mi? Haklısınız. Her nefes alışımız bir koklama işlemini de beraberinde getiriyor. Nefes almasak yaşayamayacağımızı düşünürsek, koku duyumuzun nefes alma organımızla eşleştirilmiş olması çok önemli bir durum. Zaten bundan dolayı koku duyumuzun bir açma-kapa düğmesi yok. Biz nefes alma sayımız kadar koku da alıyoruz. Bu da günde ortalama 20 bin kez civarında gerçekleşen bir eylem. Sayının azalması veya artması bizim ne kadar hareketli veya ne kadar durağan bir yaşam tarzımız olduğu ile ilgili.Bir filtre sistemi mi var, eleyerek mi alıyoruz kokuları?Bir kere, koku algı eşiğimizin altında kalan kokulu uyarıları duyumsayamıyoruz. Köpekler bizim varlığını farketmediğimiz kokuları duyumsayıp buna yönelik davranış biçimleri geliştirirken biz binlerce yıllık süreçte daha da önem kazanan görme duyumuz yardımı ile bu hassasiyete gerek olmadan varlığımızı sürdürebiliyoruz. Bu avantaja sahip olmayan türler, mesela ipek böceği larvası binlerce metre öteden koku alma yetisine sahip ve bu sayede eş bulup çiftleşebiliyor.Belki de alışkın olduğumuz kokuların üzerinde fazla durmuyoruz.Doğru. Sıklıkla duyumsadığımız kokulara adapte olup sanki onlar yokmuş gibi yorumluyoruz. Evinde evcil hayvan besleyen bir yakınınızı ziyaret ettiğinizde siz o ortamdaki kokunun farkına varabilirsiniz ancak evin sahibi mevcut kokuya adapte olduğu için evin farklı koktuğunu düşünmez. Kokunun esas önemi bir “uyaran” olması. Bu nedenle sürekli duyumsadığımız ve güvenlik endişesi barındırmayan bir kokuyu her seferinde beynimizi çalıştırarak yorumlamamız, tembel ve son derece ekonomik çalışmaya programlı insan beyni için mantıklı bir işlem süreci değil. Bizim için olması gereken, bize yabancı gelen veya alışık olunan yoğunluğun üzerindeki kokulara tepki vermemiz; zira onlar bizim için bir tehdidin habercisi olabilirler.Kokusuz bir nesne var mı hayatta? Ne bileyim gün ışığın veya elektriğin kokusu var mı?Kokusuz nesne yok, ancak bizim alamayacağımız kadar düşük yoğunlukta kokuları olan nesneler var. Ayrıca gün ışığını veya elektriği tek olarak algılamıyoruz çünkü onlar var oldukları andan itibaren çevreleri ile etkileşime giren akımlar. Dolayısı ile belki onların değil ama onlarla etkileşime giren diğer şeylerin kokularını elbette alıyoruz. Basit bir örnek vermem gerekirse elektrikle etkileşime giren veya bir anlamda elektrik çarpmasına uğrayan oksijen atomunun kokusu var ve biz bunu hissedebiliyoruz. Eski Yunancada ‘ozmos’ ‘kokan’ demek. Elektriğe çarpılmış ve O2'den O3'e dönüşmüş bu maddeye de ortaya çıkan kokusu nedeni ile ‘ozmos’dan mülhem “ozon” diyoruz zaten. Özellikle yaz yağmurları sonrası, hele ki eğer şimşek falan çakıp uzaklara yıldırım falan da düşmüşse “temiz ve taze” diyebileceğiniz bir koku kaplar ya ortalığı, o koku işte tam anlamıyla tarif etmeye çalıştığım ozon kokusu.Bu kokuyu anımsatan moleküller parfümlerde kullanılıyor mu?Elbette. Biz bu tip parfümleri “ozon temalı parfümler “ diye sınıflandırıyoruz. Kaba tabirle parmağını prize sokmuş oksijenin kokusunu çağrıştıran temiz, taze, duru, hatta şeffaf bir koku profiline sahip diye tanımlayabileceğimiz bir koku. Koku endüstrisinde kullanılmak üzere sentezlenen bir kısım koku molekülünün ticari ismi de ozon kelimesinden ödünç alınıyor.Patrick Suskınd’in Koku romanının baş kişisi her şeyin kokusunu alıyordu. Bu gerçek olabilir mi?Her yoğunluktaki kokuyu alan insan yok ve romandaki Grenouille elbette fiktif bir karakter. Her kokuyu algılamak, onu beyinde işlemek, işlenen veriye göre davranış geliştirmek biz insanları fazlasıyla yorar. Bu nedenle koku algı eşiğimiz var. Biz düşünürken de ekonomik davranıyor, işimize yaramayacağına kanaat getirdiğimiz veri ile kafamızı yormuyoruz. Kokulara karşı aşırı hassasiyet anlamına gelen bir koku algı bozukluğu durumu, yani “hyperosmia”, tedavi edilmesi gereken bir hastalık.“Oh ne güzel! Herşeyin kokusunu alıyorum!” hali bir ayrıcalık değil yani?Başta avantajmış gibi görünse de sürekli kokulu uyarı almak aslında oldukça rahatsız edici bir durum. Uykuya yattığınızda yan odadaki cama konan sineğin ayak seslerini bile beyninizde gümbür gümbür duyabiliyor olmanızın yaratmış olabileceği rahatsızlıkla örnekleyebilirim bunu.Yine de merak ediyor insan, koku alma kapasitemizi nasıl geliştirebiliriz? Koku, öğrenilen bir şey. Ne kadar çok koku öğrenirsek o kadar çok geliştiriyoruz kapasitemizi. Bir kokuyu her ilk duyumsamamızda onu beynimizin bellek bankasına bir kart açıp işliyoruz ve bu karta da kendimizce etiketler takıyoruz. “Babaannemim evinin kokusu”, “İlk aşkın kokusu”, “Öğretmenin tahtaya yazdığı tebeşirin kokusu” filan gibi etiketler bunlar. Dolayısı ile ne kadar çok kart açar ve bunları ne kadar çok bilindik etiketle etiketlersek, o kadar çok kokuyu tanıyabiliyoruz. Profesyonel düzeyde de verilen parfümör eğitimleri de zaten bu prensip üzerinden yürüyor. Koku tasarlayan ve bizim parfümör dediğimiz meslek erbabının doğuştan gelen aşırı bir koku hassasiyeti yok ve bu işin okullarında bunu öğreniyorlar. Her tekil kokuyu öğrenmeniz, onu bir daha duyumsadığınızda hemen anımsayıp doğru -veya doğuya çok yakın- tanımlayabilmenizi getiriyor. Bu nedenle bir meslek erbabına herhangi bir parfümü koklattığınızda size “Hımmm...bunun içinde amber, sandal ağacı, yasemin var” benzeri açıklamalar getirebiliyor. Bu açıklamaları getirebiliyor olmasının sebebi o tekil kokuları sizden daha iyi tanıyabiliyor olması, zira zaten bu işin eğitimini alırken bıkmadan usanmadan tek tek neyin nasıl koktuğunuz hafızasına nakşetmiş durumda.Bu kapasite artırımının getirisi kadar götürüsü de olmalı.Getirisi, tabii ki tanımlayabilme becerisi ve bunun getirdiği tatmin duygusu. Götürüsü ise bir anlamda “masumiyetinizin kaybı”. Yani bir koku kompozisyonunu değerlendirirken artık sokaktaki insan gibi o toplamdan alınan haz değil, içindekilerin ayrıştırılması sizin için daha öncelikli bir konuma gelmiş oluyor ister istemez. Bunun da bir keyfi elbette var ama sürpriz etkisini ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Sonuçta sosyal bir kabuk içinde yaşamımızı sürdürüyoruz..Bbu kabuk içinde hazların yer değiştirmesine yol açarak doğal olanın sınırlarını zorluyorsunuz.Koku alma, eski çağlarda yaşamsal bir beceriydi. Şimdi sadece estetik tatmin aracı diyebilir miyiz?Yaşamsal niteliğini tam anlamıyla kaybettiğini söylememiz imkansız. Düşünsenize, dünyada kokulandırılmamış doğal gaz veya tüp gaz kullanan yer yok. Biliyoruz ki gazın doğal kokusu bizim algı eşiğimizin sınırlarında, hatta altında. Gaz kaçağı olsa, onun doğal hali ile bizim bunun farkına varmamız olası değil. Bundan dolayı, kullanıma sunulan, evde yemek pişirdiğimiz, banyoda yıkandığımız veya ısınma amacıyla kullandığımız gazların hepsi tüketiciye ulaşmadan kokulandırılıyor. Kokulandıran madde de hepimizin farkına kolayca varabileceği bir koku profiline sahip. Bizi gazın olmaması gereken yerde mevcut olduğuna dair uyaran tek şey, bu sonradan eklenen kokusu. Bunu fark etmesek gazın kaçak yaptığını anlayamayız. Dolayısı ile en çok kullandığımız, uğruna bütçenin büyük bir bölümünü harcadığımız bir tüketimin riskleri konusunda tek güvenebileceğimiz duyu, koku duyumuz. Biz hâlâ başka bir odadayken mutfakta ateşe koyduğumuz yemeğin yanmakta olup olmadığını ondan bize ulaşan yanık kokusu aracılığı ile anlıyor ve müdahale edip basit bir yemek yanığının büyük bir ev yangınına dönüşmesinin önüne geçebiliyoruz.Peki ya hayat kurtarmanın dışında bize faydası olmayan kokular?Bizim “hoş kokular” diye adlandırdığımız ve bizlere haz yaşatan, keyifli anılara sürükleyen, hatta bazen aynı işlevsel ürünün, yani mesela çamaşır yumuşatıcısının birini değil de öbürünü tercih etmemize yol açarak satınalma kararımızı etkileyen kokulandırmaların yaşamsal olduğunu söylemek elbette zor. Ancak “keyifli yaşamak” diye bir olgu varsa, bunun içinde koku duyumuzun katkısı büyük.Farkına varmadan, sırf kokusu nedeniyle bir yiyeceği tercih etmemiz söz konusu mu? Bazı lezzet veren katkı maddeleri tad duygumuzla birlikte koku duygumuzu da etkiliyor mu? Bazı söyleşilere başlarken “Keşke bana bunu sorsalar” diye bir beklenti oluşur ve çoğu kez karşılığını bulmadan söyleşiyi sonlandırısınız ya, işte şu an ben bu sorunuzla birlikte tam da o beklentinin karşılığını bulmuş olmanın keyfini yaşıyorum Nuriye Hanım. Üzerinde çok az durulan bir konunuyu açmama vesile olduğunuz için teşekkür edeyim ve başlayayım içimi dökmeye.Buyrunuz hocam, merakla dinliyorum sizi.Efendim, biz “tat” kelimesine gereğinden fazla anlam yüklüyoruz. Aslında “toplam lezzet algısı” diye bir kavramdan bahsediyor olmamız lazım ki, tat bunun bileşenlerinden sadece bir tanesi. Toplam lezzet algımız içinde yediğimiz veya içtiğimizin tadı, kokusu, dokusu, ısısı ve elbette görselliği de var. Bütün bunların bir arada olması hali, bize yediğimiz veya içtiğimizin ne olduğunu tanımlama ve ondan haz alma olanağını sağlıyor. Bu toplamın bileşenleri içinde en önemli yer de koku duyumuzun. Nezle olduğumuzda “Tat alamıyorum, burnum tıkalı” deriz. Oysa tat duyumuz beş kulvarla sınırlıdır: Tatlı, tuzlu, acı, ekşi ve umami.Umami nedir?Yiyeceklerin içinde doğal olarak bulunan monosodyum glutomatlar veya piyasa deyimi ile “Çin tuzu” diye bildiğimiz şey. Tat duyusunun bu beş kulvarın dışında bir tanıtıcılığı yok bize. Burnumuz tıkalıyken dahi yediğimizin tatlı mı tuzlu mu olduğunu ayırabiliriz. Yani muhallebi mi galeta mı yediğinizi anlayabilirsiniz ve ağzınızın tadı sandığınızın aksine yerli yerinde durur. Ancak burun tıkanması yiyecekteki kokulu moleküllerinin burnumuzdaki reseptörlere ulaşmasına yardımcı olan hava akımını kestiğinden biz aslında yiyeceğin kokusunu alamayız. Dolayısı ile yediğimizin tatlı olduğunu anlasak bile, vanilyalı dondurma mı yoksa çikolatalı dondurma mı yediğimizi anlayamayız.Yaşamsal açıdan bu tanımlama işlemi önemli mi?Çok. Lezzet algısı içindeki koku elemanı hayatımızın en büyük uyaranlarından biri. Kokusu bir nebze kuvvetli her yiyeceğe otomatik olarak temkinli yaklaşırız zira onda muhtemel bir risk olabilir. Koca bir parça beyaz peyniri bir kerede yiyebiliriz ama aynı büyüklükte bir rokfor peynirini tüketirken onu daha küçük parçalara ayırma ihtiyacı hissederiz. Gözümüz ve burnumuz kapalı iken aslında birbirinden farklı pek çok yiyeceğin ne olduğunu anlamamız çok zor.Gözümü kapasam, burnumu da şöyle elimle sıksam yediğim şeyin yeşil elma mı yoksa patates mi olduğunu ayıramaz mıyım gerçekten?Ayıramazsınız. Kola ve gazoz içirebilirim, hangisi nedir, anlayamazsınız. Ne yediğimizi tanımlayabiliyor olmamız, ondan alacağımız hazdan çok daha önemli. Tabii ki bunun bazı emniyet sibopları da var. Mesela kusma refleksimiz, ikinci bir emniyet aşamasıdır. Bu reflekse sahip olmayan başka canlılarda, mesela fare ve tavşanlarda koku algısını bloke ettiğinizde yaşam şansı olmuyor. Çünkü yedikleri zararlı ise kusarak onu bünye dışına çıkarma şansları yok.Vay bee! Tat dediğimiz şey tadın ne denli ötesindeymiş!Üstelik bu öte olma halinin içinde de yüzde 80 oranında koku duyumuz var. Bizde ve pek çok dilde bu hatalı isimlendirme devam ediyor ve lezzet kavramı yerine tat kavramı kullanılıyor (taste, geschmack v.b.). Sokaktaki vasat adem bu hali ile ne dediğinin fakında olmadan mutlu-mesut yaşarken bunun farkında olan devasa bir sektör var.E tabii onlar da günümüzdeki hızlı yaşam temposunun bize dayattığı hazır ve kolay yemek talebimizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Yaşamakta olduğumuz ekonomik ve sosyal sistem içinde eski zamanlardaki gibi yiyecek hazırlamaya vakit bulamıyoruz. Bulsak bile o kadar çok çeşidin tadını almışız ki, bu ihtirası geri döndürmek kolay değil. Dolayısı ile her yiyecek ve içeceğe her zaman ve en yakın yerde ulaşmak istiyoruz. Kışın ortasında domates yiyip yazın sıcağında portakal suyu içiyoruz. E, ama bunun da bir bedeli var elbette. Evde yaptığınız yoğurt bir haftada yenmez hale geliyor, sıktığınız portakal suyu yarım saat sonra katman katman ayrışıyorsa, aynı ürünleri marketlerden alma durumunda bu değişimlerin neden olmadığını pek sorgulamıyoruz. Doğal ömrünü uzattığınız her yiyecek, karşılığında bazı başka unsurlardan fedakarlık gerektiriyor. Bozulmadan uzun süre korumanın bedellerinden biri de onun kokusundan fedakarlık etmek. İşte bu eksikliği tamamlayan da gıdalarda kullanılan aroma katkıları oluyor. “Lezzet paketi denilen bu aroma katkıları grubu bir ürünün içine dahil edildiğinde, o ürünün satıldığı markaya has bir “marka kokusu” ile beraber geliyor. Zaten bu nedenle de manavda aynı kasadan aldığınız iki tek portakalın lezzeti farklı olabiliyorken aynı marka meyve suyunu nereden alırsanız alın aynı lezzete ulaşıyorsunuz.Gıdalarda yapay aromaların zararı var mı?Gıdalarda kullanılan aromaların bir kısmı doğal bir kısmı da yapay olarak elde ediliyor. Elbette bunların çok sıkı regülasyonları var ve “Ben çilek kokusu yaptım” diye kontrolsüz bir şekilde elinizdekini çikletin veya reçelin veya yoğurdun veya öksürük şurubunun içine basamıyorsunuz. Bir takım sağlık kurallarına uymanız gerek. Ne var ki her geçen gün biz yeni riskleri keşfediyoruz ve dün izin verilenin bugün yasak olduğunu görebiliyoruz.Koku duygumuzdaki farklılıklar bazı hastalıkların habercisi olabilir mi?Elbette koku duyumuzun işlerliğindeki değişimler pek çok hastalığın habercisi. Üstelik bunlar alzheimer veya parkinson filan gibi ciddi hastalıklar. Bu tip hastalıklarda hastanın koku alma yetisinin düşmesi bir endikatör olabiliyor. Yani koku alma yetiniz düşmeye başladı ise bu kesin başka bir hastalığınız var demek değil tabii ama ciddi bir olasılık barındırdığı kuşkusuz.İkincisi; duyudan ayrı vücut kokumuzun kendisi hastalık sinyalleri taşıyabiliyor. Kanserli hücrenin kokusunu saptayabilen köpek deneyi örnekleri, ciddi laboratuvarlarda gerçekleştirilmiş. Bu anlamda, en azından ön tanı olarak vücut kokusunun kullanılabilme olasılığından bahsedebiliriz. Daha ötesini merak edenler şeker hastalarının nefeslerini koklayabilir.Bitkilerin kokusu mu tedavi ediyor bizi, yoksa aslı mı?Anladım, aromaterapiye girmek istiyorsunuz. Çok geniş bir pazar ve genişliği oranında da suistimal mevcut tabii o yapı içinde. Bitkilerin tedavi edici özelliği elbette var. Aspirin dahil bugün bildiğimiz pek çok ilaç da zaten doğal kökenli malzemeden üretilmiş yapaylarına geçilene kadar. Hâlâ doğal malzeme kullanılan pek çok ilaç var ve bunların en çarpıcı örneği kuş giribi salgını sırasında kullanılan tamiflu (oseltamivir). Bu ilacın etken maddesi Çin mutfağında lezzet amacı ile çokça kullanılan yıldız anasondan elde ediliyor. 2005 yıllarında kuş gribi salgını zirvedeyken ilaç şirketleri yeryüzünde yıldız anason bırakmamacasına hepsini piyasadan topladılar ve haliyle fiyatlar da patladı gitti. Aromaterapi'de, önemli olam bitkinin kokusu değil, kokunun bitkisidir. Ne var ki, adı üstünde aroma-terapi, o malzemenin ortamda varlığı kokusu ile belli olduğundan hemen bunun suistimali cihetine gidildi. Bugün içinde kaynak bitkiden eser olmayan ancak kokusunun mevcut olduğu yüzlerce duş jeli, sabun, hatta çamaşır yumuşatıcısı v.s., “aromaterapik” olduğu iddiası ile raflarda cüzdanlarımızı bekliyor.Kokunun hiç mi tedavi edici yanı yok?Kokunun tedavi edici veya iyi hissetme hali sağlaması elbette yadsınamaz bir gerçek. Ancak sadece kokudan istifade tedavi niyetine girmek aromaterapi değil. Ona aromakoloji deniliyor ve ikisi ciddi farklılıklar içeriyor. Yaygın bilinen terim aromaterapi olduğundan ve maalesef denetimsiz bir piyasa içinde yer aldığından suistimale çok açık bir hale gelmiş durumda. İlaç endüstrisinde görece de olsa, tartışmalı da olsa, en azından isim olarak bir denetim var ama sabunun veya şampuanın üzerine “aromaterapik” yazmanızın bir denetimi yok. Bu işi de iyiniyetle ve aslına uygun yapan insan sayısı çok çok az. Maalesef pek çok kişi, amiyane tabirler “bu tezgaha düşüyorlar”.Peki parfüm satıcıları bizi isteyerek veya istemeden nasıl yanıltıyor?Biz hikayeye para veririz. Marka da aslında bir hikayedir. Esas olan algınızın nasıl çalıştığını bilmek ve o algıyı yönetebilmek. Zaten marka yönetimi en kaba tabirle algı yönetiminin ötesinde bir şey değildir. Parfümler için de bu böyledir. Herhangi bir parfüm reklamında, esas ürün aslında koku olmasına rağmen kokuya ilişkin en ufak bir ibare göremezsiniz. Yani içinde ne var, sandal ağacı mı, amber mi, mandalina mı, bunu anlayamazsınız. Kaldı ki kokunun bir lisanı olmadığından, reklamda ona ilişkin bir tanım mevcut olsa bile onu verilen şekilde anlayıp anlamayacağımız çok kuşkulu çünkü ortak bir koku dili üzerinden konuşamıyoruz.Hocam kokunun bana en gizemli gelen yanı da bu. Biz kokuyu tanımlarken hep başka duyulardan ödünç kelimelerle tanımlıyoruz.Evet koku için “ağır”, “tatlı”, “sert” gibi kelimeler kullanırız. “Uygar” dillerde kokunun bir lisanı yok. İngilizce smell dediğinizde hem koku hem de koklamak anlamına gelebiliyor bu. Türkçede süzgecin elekleri daha da geniş; fragrance, smell, stink gibi her biri farklı kokulu durum tarif eden pek çok kelimeyi tek bir koku kelimesi ile karşılıyoruz. Tabii burada lisan, yani dil ne demek ve nelere işaret edip aslında neyi anlatıyor, kimi egemen kılıyor filan bunları da tartışmak lazım ki bu sohbetin konusunun çok ötesine taşır bizi böyle bir tartışma.Ah hocam, bu konu derya deniz ama fazla da açılmayalım.Kısaca söylemem gerekirse, parfüm satmak kolay iş değil. Eh, bunun yanına algıyı yönetebilme niyeti de eklenince bu kez satış amaçlı medya yerleşimlerinde kokudan çok o koku ile ulaşılabileceği varsayılan durumun altı çiziliyor. Sportif, zengin, şehirli, kırsal yaşam, maskülen, feminen, aseksuel, biseksüel v.s., marka kendisine mesajında taşımak için hangi kimliği seçmişse o kimliğe uygun bir yaşam tarzının imgeleri yer alıyor reklamlarda. Bu da bizim parfüm kullanım amacımızla birebir örtüşüyor tabii. Çünkü biz parfümü olduğumuz gibi değil, olmak istediğimiz gibi kokmak için kullanıyoruz.Moda markaları aynı zamanda parfüm satıcıları. Bir parfümün arkasına böyle bir markayı almadan satılması mümkün değil mi?Hikayeniz yoksa ürün satmanız zor. Hazır bir moda markası hazır bir hikaye demek. Üstelik bugün için uluslararası ölçekte bir parfüm lansmanı yapabilmek için 15-20 milyon dolar gibi bir bütçeyi gözden çıkaranız gerek. E, bu yatırımı yapabilecek ve bu riski alabilecek, üstelik zaten bir algı yönetme mekanizmasına sahip kaç farklı marka grubu olabilir ki? Bu nedenle de zaten bugün bir parfümeriye gitseniz, raflarda yer alan ürünlerin neredeyse tamamına yakınının moda markalarının isimlerini taşıdığını görebiliyorsunuz. Biraz belini doğrultan ve bilinilirliğini belli bir düzeye getiren moda tasarımcısı, hemen bir parfüm ekliyor ürün karmasının içine. Büyük çoğunlukla da o parfüm kendi bünyesinde değil, bir başka firma tarafından üretilip gene bir başka pazarlamacı tarafindan satılan parfümler oluyor. Moda markası ise isim kullandırma bedelini yani kendine düşen lisans parasını alıp mutlu-mesut kenara çekiliyor. İşin ilginci, 1930'larda bunun tam tersi bir durum söz konusuydu ve koku üreticileri modacıların kapılarını çalıp onları parfüm çıkartmaya ikna etmek için dil döküyorlardı.Parfüm bolluğunun sebebi anlaşılıyor...Orada yaşanan kırılma, yani moda markalarının parfümü kendileri için bir gelir kaynağı olarak görmeye başlamaları, bugün yaşanan parfüm bolluğunun iki önemli sebebinden biri. Diğer ve daha eski olan sebep ise, elbette bir dönem sadece doğal ve erişimi kısıtlı malzemeden üretilebilen parfümlerde kullanılan hammadelerin endüstri devrimi ile beraber yapay olarak üretilebilmesi, böylece de hammade fiyat -ve seçkisinin- daha kitlesel üretim için elverişli bir hale gelmesi.Modacılar parayı daha çok parfümden mi kazanıyor?Giysi tasarımcılarının toplam ciro ve ürün karmalarına baktığınızda giysi üretiminin cirolarının yüzde 25'lik bir bölümünden fazlasını karşılamadığını görüyorsunuz. Geri kalan büyük bölüm ise parfüm/kozmetik, gözlük ve çanta için alınan lisans bedellerinden oluşuyor. “Lisanslı ürünleri karmadan çıkarmanız halinde ayakta kalabilecek modacı bilemiyorum ben” desem, emin olun çok iddialı bir şey söylemiş olmam. Ünlü ve pahalı bir moda markasının kullanıcısı olabilmenin en ekonomik yolunun o markanın parfümünü kullanmaktan geçtiğini de ayrıca belirtmeliyim. X modacısının indirimde bile 1000-2000 euro etiket taşıyan bir ceket veya tayyörünü alacabilecek bütçeniz olmasa dahi 50-100 euro verip aynı markayı taşıyan parfümü alabiliyor, “Ben X kullanıcısıyım” diye kendinize yeni ve özenilen bir kimlik edinebiliyor, bu kimliği de sosyal ortamın içine uzatabiliyorsunuz. Eh, bundan iyisi, Şam'da kayısı derler ya hani...Markalar, kokularını nasıl seçiyorlar? Bu piyasa herkese açık mı? Öncelikle sadece markalar demeyelim de, markanın lisans sahiplerini de işin içine katalım yoksa önemli bir tanımlama eksikliği yapmış oluruz. Sonuçta lisansın sahibi veya moda markası yeni bir parfüm lansmanını planladığında önce gidip bunları kime satacağının hesabını yapıyor. Alıcı kimliği netleştikten sonra ise koku üreticisi şirketlere bu kimliğe uygun bir koku tanımı yaparak numune istiyor. Bir anlamda ihale açıyor da diyebiliriz, çünkü genelde bu tanıtım ve talep notlarına verilebilecek en yüksek fiyat da eklenmiş durumda. Koku üreticisi şirketler de bu tanımdan (brief) anladıkları doğrultusunda numuneler hazırlayıp sunuyorlar. Sonuçta muhtelif şirketlerden gelen farklı numuneler arasında bir eleme yapılıp şişenin içine konulacak kokuya karar veriliyor.Bu, elemeyi geçemeyen koku, kötü olmuş mu demek?Hayır. Sadece beklentiye uygun olmamıştır. O koku da ileride başka bir markanın talebinin beklentisini karşılayabileceği düşüncesi ile koku üreticisinin koku bankasına yerleşiyor. Bazen bugün ismini çok duyduğumuz bazı parfümler için hazırlanan numunelerin o marka tarafından uygun bulunmadığını, ama başka bir markanın parfüm şişesinde kendine yer bulup satış açısından harikalar yarattığını görebiliyoruz.Oda ve araba kokularının, kokulu detarjanların zararlı olup olmadığını biliyor muyuz?Parfümlerde ve parfümlü ürünlerde kullanılan hammaddeler için düzenli aralıklarla deneyler yapılıp dönem dönem bunların bir kısmı yasaklanıyor veya kullanım miktarlarına limit getiriliyor. Ama ben daha bugüne kadar yasak olanın serbest bırakıldığına veya limitin yükseltildiğine şahit olmadım. Bu nedenle dünden bugüne nasıl kısıt geliyorsa, bugünden yarına da muhtemelen yeni kısıtlar gelecektir herhalde.Bizim parfüm değimiz, sadece tene uygulanma amacı taşıyan ve diğer kokulu ürünlere oranla miktar olarak nispeten çok daha az satılan pek çok ürünün, aslında içinde koku kullanılan ve çok satılan, dolayısı ile zararlı olma halinde zararlılığın hacmini genişleten başka ürün gruplarının kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.Mesela?Çamaşır tozu ve deterjanlarda kullanılan bir grup yapay miskin anne sütünde çıkması filan gibi sonraki nesilleri de etkileyen olumsuz durumlar var. Şimdi, çamaşır tozunu tonla tüketirsiniz ama tene uygulanan bir parfümün toplam miktarı elbette bunun yanında çok minimal bir ölçekte kalır. Birinden beş yılda görebileceğiniz zararı, diğerinde bir aylık kullanımda yaşayabilirsiniz.Yapay olan her şey zararlıdır gibi bir genelleme yapabilir miyiz?Hayır. Sonuçta tarih boyunca tüm zehirler doğal malzemeden üretilmiş şeylerdi. Aynı zehirler ilaç da olabiliyordu. Önemli olan kullanım miktar ve şekli. Çok masum görünen tarçın, karanfil, hatta bergamot bile sizin için zararlı olabilir. Mesela bergamot yağını olduğu gibi kullanıp güneşe çıkarsanız cildinizde lekeler oluşabilir. Bunun için bergamot yağının içinde o ışık hassasiyeti taşıyan molekül (bergaptene) ayrıştırılıp, o olmadan parfüm fabrikalarına satılır bergamot yağları. Şimdi bu ayrıştırma hali için bir müdahale veya yapaylık atfedebiliriz, ama zararlı olma halinden kaçmak için yapılan bir müdahaledir sonuçta bu. Fakat bazı malzemelerin parfümde kullanımının yasaklanmış olmasına rağmen gıda olarak serbestçe tüketilebildiğini görebiliyoruz. Bir çok aromatik bitki var böyle.İnternette hangi padişah neyi severmiş gibi bir sürü bilgi ve reklam var. Bunlar gerçeği yansıtıyor mu? Bunların bazıları işi öyle abartmış durumdaki, o dönem için erişimi mümkün olmayan malzemeler bile sayılıyor. Yani mesela deniz kokusunu veren molekülü yapay olarak sentezleyebiliyorsanız bunu bir sultanın kullanması nasıl bir olasılık olabilir? Veya vanilyanın yeni kıtadan çıkış tarihi belli, ondan önceki bir dönemde siz vanilyayı Topkapı sarayına nasıl sokarsınız? Genel olarak amber, misk, tefarik (paçuli), laden (labdanum) veya gül gibi bazı temel notaların tüm saray tarafından makbul karşılandığını söyleyebilirim. Tabi bunların bir kısmının beğeniliyor olmasında dinsel referanslar da önem taşıyor, mesela misk, safran veya gül gibi.Gülsuyu sanırım çok yaygındı Osmanlı’da.Gülsuyunun sarayda kullanımı oldukça yaygın. Hem ortam, hem birey hem de gıda aroması olarak kullanılıyor. Gerçi pek kalmadı veya artık eskisi kadar tüketilmiyor ama, su muhallebisi hala gülsuyu ile aromalandırılır mesela. Sonuçta padişah dediğimizde oldukça geniş bir coğrafyanın egemeninden söz ediyoruz ve bu coğrafya da tarih boyunca kokulu malzeme ticaretine kaynak olmuş bir coğrafya. Doğudan yükselen sadece ışık değil, koku da doğudan yükseliyor endüstri devrimi dönemine kadar. Dolayısı ile egemenin bunlara erişimi daha batıdaki benzerlerine oranla çok daha fazla. Batı çiçeklerle ilgilenirken doğuda daha kalıcı olan amberdi, miskti, ağaç reçineleriydi gibi hem koku kuvveti hem de kalma süresi daha yüksek olan malzeme mevcut. Kaldı ki çiçeklerin özyağı veya suyunu elde etme teknikleri de doğudan batıya taşınmış teknikler. Eh, bunların toplamına bakınca bir kısım parfümün “oryantal” etiketi taşıması da doğal geliyor tabii. Kanuni Süleymanın ölümünden gömülmesine kadar geçen neredeyse iki aylık sürede, tam anlamıyla olmasa bile kısmen bir tahnit yaşandığını, bu işlem sırasında da muhtelif kokulu malzeme kullanıldığını biliyoruz.Bunun anlamı ne?Sonuçta ölüm, biyolojik anlamda canlı organizmanın parçalanması. Bu dekompozisyon süreci bir sürü yeni reaksiyonu da beraberinde getirerek yeni koku moleküllerinin oluşmasına neden oluyor. Bunların ortaya çıkardığı koku profilini ise hoş bulmuyoruz. Dolayısı ile eğer ölümden sonra bir bekletme mecburiyetine kanaat getirilmişse, dönem itibariyle soğutarak muhafaza da olası değilse bu kez başvurulan yöntem o dekompozisyon kokusunu bastırarak hissedilmesinin önüne geçmek şeklinde oluyor ki, Kanuni'nin ölümünde de yaşanan bu.

    0 0

    Günlerden cumartesi... Meclis önündeyiz. 16 Mart’ta başlayan ‘halk günü’ uygulamasıyla rehberler eşliğinde TBMM’yi geziyoruz. Siz de Türkiye’nin birçok ilinden gelen binlerce kişi gibi turuncu salonu merak ediyorsanız bir cumartesi gününüzü Meclis’e ayırın.Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) mevcut binası 1961 yılından beri faaliyette. Ancak çoğu vatandaş TBMM’yi televizyonlardan seyretmekle yetiniyor. Haliyle içtüzük, genel kurul, kanun hükmünde kararname, torba yasa, üye tam sayısı, yasama dönemi gibi kavramları medyadan duyuyor, okuyor. Bu yıla kadar birçok prosedür yerine getirilerek adım atılabilen Meclis’e 16 Mart 2013’te başlayan ‘halk günü’ sayesinde isteyen herkes kimliğiyle girebiliyor. TBMM’yi merak eden binlerce kişi, bu uygulama sayesinde temsilî demokrasinin Türkiye’deki sembol mekânını görme imkânı buldu. Cumartesi günleri Genel Kurul çalışmadığı için milletvekilleriyle görüşemeseler de vatandaşlar Meclis’i görmekten memnun. Biz de halk gününde Meclis’i gezerek, gözlemlerimizi paylaşalım istedik.Günlerden cumartesi... Millet iradesinin tecelli ettiği görkemli binanın önündeyiz. Dikmen Kapısı’nda görevli polise ‘halk günü’ için geldiğimizi söylüyoruz. X-ray cihazının bulunduğu kapıyı işaret ediyor. Çantamızı banda bırakıp, karşıya geçiyoruz. Meclis bahçesindeyiz. Dar bir yoldan geçip, merdivenlerden çıkarak ziyaretçi salonuna giriyoruz. Görevli polis, çantamı kontrol edip, üzerimi arıyor. Salonda Meclis’in Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler birimi görevlileriyle buluşup, gezi usulleri hakkında bilgi ediniyoruz. Her saat başı tur var. Grup halinde gelecekler istedikleri saati önceden bildirip, randevu almak zorunda. Bireysel gelenler ise en yakın tura katılıyor. Saat 14’teki tur için 614 numaralı giriş kartımı alıyorum. Erken gelenler sandalyede oturup bekliyor. Salonda ücretsiz sıcak içecek ikramı var. Yürüme engelli ziyaretçiler için tekerlekli sandalye, görme engelliler için ise Braille alfabesiyle yazılmış harita mevcut. Yabancı konuklar içinse İngilizce, Japonca ve diğer bazı dillerde rehberlik hizmeti veriliyor. Gezi saatimiz geliyor ve tur başlıyor.Tüm ziyaretçiler dört numaralı basın kapısından Genel Kurul salonuna alınıyor. Ziyaretçiler, salonu, sadece basın locası ve ziyaretçi locasından izleyebiliyor. Salon, koltukların renginden dolayı alabildiğine turuncu. Gruptaki çocuklar hayranlıkla etrafı izliyor. Büyükler cep telefonlarıyla çocuklarının fotoğrafını çekme telaşında. Kısa bir karmaşanın ardından herkes koltuklara oturuyor. Sessizlik sağlanınca rehber Sami Aksun, TBMM Genel Kurul salonunu tanıtmaya başlıyor. Önce binanın tarihi ve yapım süreciyle ilgili bilgi veriyor, ardından genel kurulda hangi bölümün kime tahsis edildiğini ve ne işlev gördüğünü anlatıyor. Genel Kurul tanıtımı bittikten sonra bireysel ziyaretçilerle grup halinde gelenler ayrılıyor. Gruplara Sami Aksun rehberlik ederken, bireysel gelenleri Canan Ünal gezdiriyor. Şeref kapısından dışarı çıkıp tören alanını görüyoruz. Daha sonra muhalefet milletvekillerine tahsis edilen kulisleri geziyor, iktidar milletvekili kulislerinin yerini öğreniyoruz ve gezimiz tamamlanıyor. Turun sonunda katılımcılara TBMM Başkanı Cemil Çiçek imzalı ‘ziyaret beratı’ takdim ediliyor. Bizimle aynı gün gelenler arasında İzmir, Bursa, İstanbul, Kayseri, Konya, Denizli, Çankırı, Hatay ve Sakarya gibi birçok farklı şehirden ziyaretçi var.İstanbul’dan gelen Yusuf Kulaber (42), eşi, iki çocuğu ve birkaç yakınıyla birlikte Meclis’in yolunu tutmuş. Yusuf Bey, ilk defa Meclis’in içini görme imkanı bulmuş. Genel Kurul salonunun televizyonda daha büyük göründüğünü dile getiren Kulaber, “Meclis’i merak ediyorduk. Halk günü uygulamasını duyunca gezelim istedik. Meclis’i yakından tanımak ayrı bir deneyim oldu.” diyor. Kulaber, çocukları Sümeyye (10) ve Abdüssamet (8) için de öğretici bir gezi olduğunu ifade ediyor.Halk gününde 5 bin 400 kişi Meclis'i gezdi TBMM’de halk günü uygulaması 16 Mart 2013 tarihinde başladı. Cumartesi günleri saat 11 ile 16 arasında her saat başı rehber eşliğinde tur var. 16 Mart-16 Kasım tarihleri arasında halk günlerinde Meclis’i 5 bin 400 bireysel ziyaretçi gezmiş. Meclis, halk günü dışında randevu alınarak cuma, pazar ve pazartesi günleri de saat 10 ile 16 arası gezilebiliyor. Yılda 250 bin öğrenci, 500 bin de vatandaşın randevuyla gezdiği Meclis’te 6 rehber, 33 halkla ilişkiler görevlisi hizmet veriyor.‘Artık vekilleri aracı yapmaya gerek kalmadı’TBMM Genel Sekreteri Dr. İrfan Neziroğlu, halk günü başlamadan önce vatandaşların Meclis’e girebilmek için vekilleri aracı yaptığını söylüyor. Artık vatandaşın hiç kimseyi aramasına gerek kalmadığını dile getiren Neziroğlu, “Geri dönüşler oldukça olumlu. Meclis’e erişebiliyor olmaktan oldukça memnunlar. Zaman içinde güzergah biraz daha zenginleştirilebilir. Buna yönelik arkadaşlar çalışma yapıyor.” diyor.

    0 0

    Geçen gün odamda oturup önümüzdeki yerel seçimlerde hangi partiye oy vereceğimi düşündüm. Yorucu saatler sonunda bir neticeye ulaşamadım. AK Parti, CHP ve MHP’yi çok beğeniyordum, peki hangisini seçmeliydim?Tam ümitsizliğe düşmüştüm ki kafamda bir ışık yandı. Madem karar veremiyorsun, dedim kendi kendime, neden kendin aday olmuyorsun? Saçmalama dedim. Saçmalamıyorum gayet ciddiyim dedim, kafayı mı yedin dedim, ağzını bozma dedim.Kendi içimde yaşadığım kavgayı büyütmemek adına büyüklük gösterip sustum. Kararımı vermiştim, belediye başkanı olacaktım.Öncelikle adaylığımın herkese hayırlı olmasını diliyorum. Gelelim icraatlara. İlk icraatlar çok özeldir. Belediye başkanı olduğumda ilk icraatta çok heyecanlanacağım, orası kesin. Ama zamanla alışırım.Dernek ve esnaf ziyaretlerini artırıyoruzBir belediye başkanı, ömrünün ortalama yedi yılını ziyaretlerle geçiriyor. Niye? Adam Çorum ili Fırsatlı ilçesi Sürprizli köyü için dernek kurmuş, belediye başkanı olarak ziyaret etmesen alınıyorlar. Bizden size oy yok diyorlar. Yav sen kaç hanesin? Adamdaki özgüvene bak. Oy vermeyecekmiş. Sen onu bunu bırak da o derneğin olayı ne, onu açıkla. Bütün gün okey, batak oynuyorsunuz. Dünyada okey oynamak için dernek kuran yegane millet biziz. Madem dernek kuracaksın, yelpazeyi az genişlet. Komple Fırsatlı ilçesi desen olmuyor mu? İlla sizin köyden mi olacak? Diğerleri kötü insanlar mı?Ama görünen o ki, dernek ziyaretleri tutuyor, bu yüzden ben de oyunu kuralına göre oynayacağım. Mevcut dernek ziyaretlerini tam iki katına çıkaracağım. Ziyaret edilmemiş tek bir dernek kalmayacak. İki arkadaş tavla oynamak için bile bir araya gelmiş olsalar, onları ziyaret edeceğim.Esnaf ziyaretleri de artacak. Çünkü anladığım kadarıyla esnaflar üç-dört günde bir belediye başkanlarını görmezlerse güvensizlik sorunu yaşıyorlar. Acaba belediye başkanımız bizi sevmiyor mu, aramızda bir problem mi var, mesaj da atmadı diye düşünüp bunalıma giriyorlar. Kendilerini işe veremiyorlar.Her yeri pankartla donatacağızŞu anda benim yaşadığım semtte hemen her sokakta belediyenin çalıştığına dair pankartlar asılı. Belediye çalışıyormuş. Bozuk değil yani, çalışıyor. Dünyada bunun kadar saçma başka bir pankart varsa o da şudur: Çamaşır makinesi çalışıyor. Ben evimin balkonuna bunu asıyor muyum? Bir belediyenin normal olarak çalışması gerekmiyor mu zaten? İlanlar, pankartlar yeni bir şeyi haber vermek için değil midir?Ama çiçeği burnunda bir siyasetçi olarak bu oyunu da kuralına göre oynayacağım. Halk bundan memnunsa, onları daha da memnun etmek bizim işimiz. Şu anda semtte en çok gördüğüm pankartlar:“Belediye çalışıyor...”“Sınava giren öğrencilerimize başarılar dilerim”“Kandilinizi tebrik ederim.”Bunları artırmayı planlıyorum. Halkla daha da iç içe olmak lazım:“Nasılsınız”“Günaydınlaaaaaaar”“Yeni kaldırımlarımız hoşunuza gidiyor değil mi?”“Beyler nabıyonuz yaa, belediyeye gelin laflarız.”Halk buna bayılacak.Kaldırım ve AVM’ye yükleniyoruzPek çok belediye başkanı kaldırım sever. Bazıları için bu bir tutku haline gelmiştir. Yapar, bozar, yeniden yapar. Hep daha iyinin arayışındadır. Üstelik bu, belediyenin çalıştığını gösterme adına müthiş bir harekettir. Bu yüzden kaldırımları ayda bir değiştireceğiz.Bir başka belediye başkanı hobisi ise her türlü boş alanı AVM ve iş merkezlerine dönüştürmektir. İstanbullular olarak ihtiyacımız olansa bilakis yeni boş alanlar. Fakat bir belediye başkanının seçim öncesinde “Tam yüz yirmi bina yıktık” demek yerine “Tam yüz yirmi bina diktik” demesi, insanlara daha iyiymiş gibi geliyor. İşbu sebeple benim dönemimde binaya doyacaksınız. İstanbul’da çok çok az boş alan kaldığının farkındayım. Değerli seçmenlerden rica ediyorum, beş on metrekare bile olsa, gördüğünüz boş alanları lütfen bana ihbar edin.Nikâh memurlarına yetki falan vermeyeceğizSık sık görüyoruz, nikâh memuru kafasına göre nikâh kıyıyor. Kardeşim sen neye dayanarak bu nikâhı kıydın diye soruyoruz, belediye başkanının bana verdiği yetkiye dayanarak diyor. Ne diyebilirsin ki adama? Adam yetkiyi almış, istediği iki insanı nikâhlayabiliyor. Peki soruyorum, bu ne kadar güvenli? Nikâh memuru tutup beni tanımadığım yaşlı bir kadınla evlendirse hayatım kararmaz mı?Bu yüzden belediye başkanı olduğumda tüm nikâhları ben kıyacağım. Evlilik cüzdanını da kadına değil, erkeğe vereceğim. Erkeklerin hafızası zayıf, bir süre sonra bu kadının burada ne işi var deyip onu tehdit olarak algılıyor ve dövüyorlar. Ülkede bu kadar kadının şiddete uğramasının başka bir izahı yok. Evlilik cüzdanını erkeğe vereceğim ki, o kadını aslında koruması gerektiğini bilsin.Köprüleri atıyoruzTrafik sorununu bitiriyoruz. Trafiğin en büyük sebebi köprüler. Demek ki köprüler ortadan kalktığında sorun da kalmayacak. Buradan yola çıkarak iki adet Boğaz Köprüsü’nü lüks restorana dönüştüreceğiz. Öyle bir manzarada yemek yemenin keyfini düşünün. Peki insanlar karşıya nasıl geçecek diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bilinçli seçmen diye buna derim ben, helal olsun. Sorunun cevabına gelirsek. Geçmeyecekler. Evet, karşıya geçmeyecekler. Bu ne ya, canı sıkılan kıta değiştiriyor. Adam Ataşehir’de oturuyor, kahvaltı yapmak için Bebek’e geçiyor. İnsafsız! Sonra da “abi köprüde trafik çok fena yeeaaa” diye ağlıyor. Dünyada topu topu altı tane kıta var. Sen ikisinde birden yaşamak istiyorsun. Böyle yağma yok. Asya’daysan orada kal. Akşam yemeğine Afrika’ya gidiyor musun? Gitmiyorsun. Böyle düşün. Adaylığım hayırlı uğurlu olsun. Önümüzdeki hafta yeni vaatlerim ve özgeçmişimle karşınızda olacağım. Şimdi gidip bizim bakkalı bir ziyaret edeyim.

    0 0

    Mehmet Erdem, geçtiğimiz senenin en iyi çıkış yapan ve çok konuşulan isimlerinden. Hakim Bey, Herkes Aynı Hayatta, Olur Ya ve Haydi Gel Gidelim şarkılarıyla geçtiğimiz yıldan bu yana müzik listelerinin zirvesinde yer almaya devam ediyor.Hiç Konuşmadan isimli yeni albümünde Erdem; Barış Manço, Sezen Aksu ve Ahmet Kaya'nın unutulmayan şarkılarını yeniden yorumluyor. Albümün en büyük sürprizi ise Ceylan Ertem'le birlikte mikrofon başına geçerek, 2000'li yılların klasiklerinden Ben Ölmeden Önce’yi seslendirmesi.Ahuzar'dan Yadigar bir türkü albümüÜlkemizde özellikle Türk halk müziği ve Türk sanat müziği dallarında çok az albüm yapılıyor. Bunlarda da yeni isimlere oldukça az rastlıyoruz ve yeni isimlerin çoğu da kaliteli işlerle karşımıza çıkmıyor maalesef. İlk albümlerini yayınlayan Ahuzar isimli grup, bu konuda bize derin bir nefes çektiren nadir topluluklardan. Kaygısız ve yalın müzik yapabilmek için bir araya gelen Ahuzar, Yadigar isimli albümüyle müzikseverlerin karşısına çıktı. Anadolu’nun en güzel türkülerinin sade bir düzenlemeyle yer aldığı albüm, dinleyenleri müzikal bir yolculuğa çıkarıyor. Çalışma oldukça dingin ve huzurlu.Sanki içimizden biri: Dhafer YoussefUd sanatçısı Dhafer Youssef ismini ülkemizdeki müzikseverler yakından biliyor. Sergilediği performanslarla dikkat çeken Tunuslu udinin yeni albümü Birds Requiem, müzikseverlerle buluştu. Udunun ender rastlanan tonunu elektronik altyapı ile harmanlayıp sufi geleneğini sürdürerek caz tınıları kullanan Dhafer Youssef’in yeni albümünde Kuzeyli trompet ustası Nils Petter Molvaer ve usta gitarist Eivind Aarset konuk sanatçılar olarak yer alıyor. Sony Müzik etiketiyle yayınlanan albüm caz severler başta olmak üzere tüm müzikseverlerin arşivinde olması gereken bir çalışma.

    0 0

    Yaşar, üç yılın ardından Cadde isimli yeni albümüyle karşımızda. Günümüzde ticarî ve gündemde kalma kaygıları sebebiyle güçlü şarkılar yapılamadığını söyleyen sanatçı ile müzikten babalığa kadar birçok konuya değindik.Yeni albümünüz Cadde'nin hikâyesi nedir?Bir önceki albümün üzerinden üç yıl geçti. Bu zaman zarfında evlendim ve bir oğlum oldu. Benim için bu süreçte onlarla ilgilenmek çok daha önemliydi. Bir taraftan da aklımda hep yeni şarkılarım vardı. Oğlum Kerem bana ilham verdi. O büyüdükçe şarkılarım da büyüdü. Çocukluk arkadaşım Alper Arunlar'ı çağırdım. Elliye yakın kayıt yaptık. Yeni bir tarz arayışına girmedik.Zaten insanlar sizden hep kendi tarzınızda bir şeyler bekliyor.Son albümden sonra birçok kişi ‘eski albümlerini özledik' diyordu. Bir önceki albümümde dinleyici o tadı bulamamıştı. Bu düşünceden hareketle yine benden sevilen şarkıları seçtik ve çalışmaya başladık Tansel Doğanay'la. Önce 'bir single mı yapalım?' diye düşündük, sonra da 'insanlar bu kadar bekledi, ayıp olur' diye vazgeçtik. Bir albümlük ara verdiğim tarzıma bu albümde yeniden dönmüş oldum.Single devrinde albüm yapmak risk değil mi?Tabii ki risk. Bu albümden sonra belki düşünülebilecek bir şey. Koşullar tam anlamıyla herkesin single yaptığı bir duruma gelmedi daha. O hale gelirse biz de o şekilde yapacağız. Ama yine de iki şarkıdan az bir albüm yapamam. Belki maksi single olur.Albümün isminin kinayesi var mı?Evet, Bağdat Caddesi'ne yakın bir yerde oturuyorum. Albüm çıkmadan sosyal medyada 'Cadde nedir?' diye sorulmuştu. Ben de 'bir çağrışımdır' diye yazmıştım. Cadde çağrışımlı bir sözcük. Yol, gidilecek yer, farklı hayatları ve düşünceleri bir araya getiren bir platform… Bu sebeple albümün adının cadde olmasını istedim. Aslında caddeleri çok sevmem, sokakları severim. Ancak caddelere çıkan sokakları severim. O caddenin gürültüsünden uzak olayım ama orada akan hayattan da kopuk olmayayım. İşte albümün isminin felsefesi de bu.Anlatamıyorum isimli şarkıyla çıkış yaptınız? Yaşayıp da anlatamadığınız bir şeyler mi var?Hiç kimse kendini tam olarak anlatamaz çünkü idealarla sözcükler bire bir eşleşemez. Bazı duyguların sözcük karşılıkları henüz üretilemedi. Benim de böyle anlatamadığım duygularım var.Sizin bir duruşunuz var. Kimileri bunu beyefendi, kimileri de mesafeli olarak değerlendiriyor. Sizce hangisi?Bu konuda ciddi bir zırh giyiniyorum. İnsanlar beni gördüklerinde de yanıma gelmeye çekiniyor. Neden gelmiyorsunuz, diye soruyorum. Acaba insanlara karşı bir tavrım mı var, diye düşünüyorum. Bunu bir büyüğüme sordum, ‘Oğlum senin gölgen ağır.’ demişti. Bunu hâlâ anlamış değilim ama demek ki öyle bir halim var. O hal insanlarla aramdaki mesafeyi koruyor. İnsanlar sevdikleri kişileri merak ediyor. Ben meraklarının hep saklı kalmasını tercih ediyorum.Duygusal şarkıların sesi olarak biliniyorsunuz. Duygusal mısınız hakikaten?Duyguları coşkulu yaşıyorum. Aynı durum neşeli anlarım için de geçerli. Hüznü de coşkuyla yaşıyorum.90'lı yıllarda sizinle birlikte çok isim çıktı piyasaya ama birkaç kişi kaldı bugünlere. Nedir sebebi sizce?90'lı yıllardan bugüne kişi kalmadı, şarkı kaldı. Bugünün şarkılarından daha güzeldi 90'lı yıllarda yapılanlar. Kalan kişilere baktığımızda da kendi şarkısını kendi yapanlar olduğunu görüyoruz. Ondan bundan şarkı alarak ismini duyuran kişiler silinip gitti.Günümüzde o günlerdeki gibi güçlü şarkılar neden yapılmıyor peki?Ticari kaygılarla ilgili olabilir ya da kişinin sürekli kendini gündemde tutma kaygısından... Çünkü çok hızlı olmak zorunda. İki ayda bir yeni şeyler üretmek zorunda. Ayda bir klip çekmesi gerekiyor. Bırakın şarkıyı, bir sanatçıya iki ay içinde nasıl konu bulup klip çekeceksin? Çekilmedik görüntü kalmadı, kullanılmadık klişe kalmadı. Aynı durum şarkılarda da var. Sözlüklerini geliştirmiyorlar. Şarkı yazan insan, Türk şairlerin ya da bir şairin külliyatını bitirmeli.Şairler demişken sosyal medyada yanlış şiir paylaşanlara savaş açmıştınız...Sosyal medyada şairleri rezil ettiler. Adam kendi yazıyor, şairin imzasını atıyor. Bir ara bunlarla kavga etmeye başladım. Bir yerden sonra bıraktım, çünkü laf dinleyecek gibi değillerdi. Bilhassa benim korumam altında olan Cemal Süreya, Özdemir Asaf, Can Yücel gibi şairlere dokunulduğunda çok sinirleniyorum.Herkesin bir Yaşar şarkısı var.Sizin şarkınız hangisi?Sebepsiz Fırtına.Neden?Şarkıları yaptıktan sonra onları hangi anda yaptığımı unutuyorum. Bu şarkının yapıldığı an gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Hatıralarımda çok net kalmış. Diğerleri buğulanmış ve puslanmış. Konserde bu şarkıyı söyledikten sonra rahatlıyorum. Bu şarkıya kadar heyecandan başım döner, midem ağrır.Herkes elektronik müzik yaparken akustik müzikteki ısrarınızın sebebi nedir?Buna ihtiyaç duyan insanlar var, ben onların kahramanıyım. Beni de kaybetmek istemiyorlar. Onların isteklerine cevap vermek hoşuma gidiyor. Bir de bundan başka bir şey yapmayı bilmiyorum.Oğlumun müzisyen olmasını istemiyorumYakın bir dönemde evlendiniz. Evlilik sizde neleri değiştirdi?Keşke daha erken evlenseydim, daha erken baba olsaydım. Evlilikten çok memnunum. Uzun yıllar huzurlu olmayan ve yalnız bir yaşantım oldu. Ailemden uzaktım. Bütün ailenin bir arada olduğu bir hayatı özlüyordum. Evlilik bana bu özlediğim şeyleri getirdi. Her şeyden önce huzur ve mutluluk. Ayrıca çok dağınık şeyleri düzenleme şansı ve ilham verdi. Yazıp çizemediğim şeyleri, bitirme imkânı verdi.Baba olmak nasıl bir duygu? Yaşar nasıl bir babadır?Babalık, annelik gibi değil, sonradan öğrenilen bir şey. Çocuk bakımıyla ilgili şeyleri denedim ama beceremedim. Daha çok annesi ilgileniyor. Şimdi yürümeye başladı ve konuşuyor. On kelime biliyor ve o on kelimeyle anlaşıyoruz. Ben onun dünyasına girmeye çalışıyorum, o da benim dünyamı merak ediyor. Şimdi aramızda derinleşen bir bağ oluşmaya başladı. Daha çocuk doğmadan anne olunuyor ama babalık sonradan öğreniliyor.Oğlunuz müziğe meraklı mı? Onun müzisyen olmasını ister misiniz?Sanata meraklı olmasını isterim ama müzisyen olmasını istemiyorum. Müzik bilmesini ve bir enstrüman çalmasını isterim ama bunu meslek edinmesini istemem. Sporcu olmasını da istemiyorum. Daha çok bilim adamı olmasını isterim. Müziğe kulağı var oğlumun. Ritimleri doğru vuruyor ve seslere çok hızlı tepki veriyor.

    0 0
  • 12/07/13--15:50: Her birey ayrı bir ırktır
  • Ak Parti MKYK üyesi Prof Dr. Yasin Aktay’ın Bayburt’ta katıldığı bir panelde “Türk diye bir ırk yok” şeklindeki sözlerinin ardından hafta boyunca daha çok politikacıların seslerini duyduğumuz “Türk ırkı var mıdır yok mudur?” sorusu etrafında bir tartışma yaşandı. Kimsenin aklına soruyu “Irk var mıdır?” diye düzenlemek gelmediği gibi, konunun asıl muhatabının antrologlar olduğu da hatırlanmadı.Gerçekten merak ettiğim konuyu öğrenmek üzere İstanbul Üniversitesi Fiziki Antropoloji Anabilim dalını aradım. Karşıma Prof. Dr. İzzet Duyar çıktı. Duyar’ın insan oksolojisi, adli antropoloji, antropometri, ergonomi, sosyal gerontoloji gibi geniş bir çalışma alanında kitap ve makaleleri vardı. Ayrıca Bilim ve Sanat Yayınları tarafından çıkarılan Antropoloji Sözlüğü’nde ırk ve ırkçılık maddelerini kaleme almıştı.Prof. Duyar, doğada ırk diye tanımlanabilecek keskin ayrımlar yerine dalgalı bir devamlılığın bulunduğunu, belli verilere göre yapılan ırk kategorilerinin birbirlerini desteklemediğini belirterek, çağdaş antropolojinin vardığı sonucu şöyle açıkladı: Irk yoktur. Irk dediğimiz şey bireyin kendisidir. Hepimiz biriciğiz.Hocam size gelmeden önce biraz okumalar yaptım. Türkiye’de ilk Antropoloji Enstitüsü 1925’te kurulmuş, kafatasları ölçümleri yapılıp ırkımız araştırılmış. Meğer biz brekisafal yani yuvarlak kafalıymışız. Irkımız Alpin’miş. 1945’lere kadar da devam edilmiş bu işlere. İsterseniz buradan başlayalım.Tıp Fakültesi bünyesinde bir antropoloji bölümünün kuruluşu tamamen o dönemin kurucu kadroları ve muktedir kişilerin imzası ve katkılarıyla gerçekleştirilmiş. Bu işleri büyük ölçüde kotaran isimlerden biri Şevket Aziz Kansu, aynı zamanda Türk Tarih Kurumu başkanlığı ve Ankara Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapıyor. Kansu’nun Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi diye bir kitabı var. 1939’da yazmış. Orada açıkça belirtiyor. Antropolojinin kurulma amacı Türk ırkının Asya sarılarına ait bir ırk olmayıp, Avrupa beyazlarına ait bir ırk olduğunu kanıtlamak. Ve bu ırkın da geri bir ırk olmadığını, üstün ve yaratıcı bir ırk olduğunu ortaya koymak diyor mealen.Daha baştan karar verilmiş yani. Bilim böyle mi yapılır?Bilimi nasıl yaptığınıza bağlı. Toplumdaki tüm iktidar yapılarının aslında bir bilgi üretme ve bilgiyi önceden yönlendirme kapasitelerinin olduğunu biliyoruz. Bu şimdi de böyle, o dönemde de böyleydi.Yani, bizim batılı olduğumuz tezini kanıtlamak için “Önce ırkımızı batılılaştıralım.” diyorlar, öyle mi? Evet, biz ordanız zaten, bunu gösterelim diyorlar. O dönemde ırk tartışılmaz bir gerçeklik. 60 bine yaklaşan canlı insanın boylarının kafa ölçülerinin alındığı çeşitli araştırmalar yapıldı. Afet İnan onu kitaplaştırdı daha sonra. Ari ırka ait Türk imajı, Güneş Dil teorisinde, Türk Tarih tezinde yeni bir kimlik arayışında kullanılmaya çalışıldı. Türklerin ırk olarak Avrupalı beyazlardan, onların bir kolu olan Alpin ırkından olduğu tezi çeşitli kitaplara yansıdı. Hatta yakın döneme kadar tarih kitaplarında Türklerin brekisefal yapıda bilmem şu boyda, şu fiziksel özellikleri olduğu şeklinde bir takım bilgiler yer aldı.Gözler badem, burun yapısı leptorrhine yani dar ve düz...Evet, evet. Irk fikri batının hakimiyetinde olan, onların çalışmalarının sonucunda ortaya çıkmış ve daha sonra etkileşimle diğer toplumlara geçmiş. Aslında ırk ve ırkçılık olayı toplumsal eşitsizliklerden beslenen, o eşitsizliklere yer yer bir kılıf bulma çabası. Özellikle 18- 19. yüzyıllarda şöyle düşünülüyor: “Eşitsizlik var. Bu eşitsizliği korumak lazım. Bunu da ırka dayandırabiliriz. Birileri fiziksel olarak, bedensel olarak, mental olarak geriyse zaten onlara geri davranmamız en doğal hakkımızdır.”Demek faşizm buradan beslendi.Beslendiği kaynaklardan bir tanesi bu. Irkçılık düşüncesi eşitsizlikçi olan bütün toplumlarda var. Beyaz adamın, Avrupalı insanın dünyaya yayılması ve orada farklı insanları görünce ilk etiketlendirme ırk üzerinden olduğu için bu yayılıyor. Tabii batı eğitiminin uzandığı yerlerde bu daha etkili oluyor.Irk kelimesinin ilk kullanımı ne zaman? 15, 16’ıncı yüzyıllar. Araştırmacılar “race” kelimesinin kökeninin Arapça olduğunu söylüyorlar. Kimi zaman soy, kimi zaman sülale, kimi zaman millet anlamında kullanılıyor. Bazen de tüm insanlık ırkı denerek bir türü tanımlıyor. insan gruplarını fiziksel özelliklerine göre tanımlamak anlamında ilk kullanan İmmanuel Kant. O dönemde fiziksel karakterlerle mental ve psikolojik karakterlerin etkileşimde olduğu düşüncesi var. Kant’tan sonra, kapitalizmin ilerleyen aşamalarında ırk konusu, daha çok biyolojik alana kaydırıldı.Peki, 30’lu, 40’lı yıllarda ırk konusuna eleştirel bakanlar yok muydu?Aslında insan gruplarını ayıran ırksal bir kategori olmadığını, o dönemde de ifade eden araştırıcılar çıkmıştı Batıda. Fakat pek sesleri duyulmadı. Onları İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yani nazizmin yenilmesinden sonra duymaya başladık. Çünkü naziler ari ırkın üstünlüğünün fiziksel olarak başladığını, o fiziksel yapıda da çok iyi bir mental kapasite olduğunu, güçlü ve sağlam bir insan grubunun uygarlığa daha büyük katkı yapacağına inanıyorlardı.Ve katliamlarına bu şekilde kılıf buldular. Peki itiraz edenler tam olarak ne diyordu?Irk diye bir şeyin olmadığını söylediler. Irk dediğimiz olay, sizin nereden baktığınıza bağlı olarak değişen, altında sağlam zemini olmayan bir durumu ifade ediyor. Mesela Amerikalı araştırmacı Ashley Mantagu bunlardan biridir.Irklarla ilgili o kadar çok sınıflandırma yapılmış ki. Üçlü, beşli, dokuzlu, otuz ikili ırk tasnifleri var. Kimi coğrafi bölgelere göre, kimi ten rengine göre, kimi saçlara göre, kimi boylara, kimi gözlere göre...Bunların her biri keyfi kategoriler. Ben size söyleyeyim, bir araştırmacı doksan dokuz ırk olduğunu söyleyecek kadar bu işi abartıyor. Bazısı diyor ki, efendim deriye, kafaya değil kan grubuna bakalım. İnsanlar arasında gördükleri farklılıkları ırk dediğiniz bir kategoriye alıyorlar.Hayata bütüncül bakamıyorlar yani, parçalara ayırıyorlar anlamak için. Evet. Bu, modernist bilim yapma pratiğinin bir sonucu. Günümüz araştırmaları şunu söylüyor: Irk denen doğal bir kategori yoktur.Mesela kim söylüyor, bir isim verebilir misiniz?Buyrun. “Antropoloji: İnsan çeşitliliğine bir bakış”. Yazarı Conrad Philip Koddak. Amerikalı bir antrapolog. Dünya çapında kitapları, ders kitapları olan bir insan. “Biyolojik bir ırk kategorisi yojtur. Irk kelimesi bile yanlıştır. Bunun sözlüklerden çıkartılması gerekir” diyor.Peki, ama neden?Çünkü doğada ayrım yok. Doğada dalgalar halinde devamlılık var. Deri rengimize bakalım. En koyudan en açığa doğru bir farklılık var. Sizin boyunuzla benim boyum farklı. Sizin ten renginizle kardeşinizinizki bile farklı. Bu biyolojik çeşitliliği keskin bir şekilde ayıramayız. Irki sınıflandırma şu demek: Kendi bilgilerimize göre kocaman bir kumaşı keyfi olarak kesiyoruz. Biri geliyor kumaşı buradan kesiyor, öteki şuradan.Yani bu çeşitliliği kendi dünya görüşümüze, siyasal çıkarlarımıza göre bölüyoruz.Evet. Onun için kimisi üçe ayırıyor, kimisi dokuza, kimisi otuz ikiye, kimisi doksan dokuza. Ama ilginç olan şu. Deri rengini değil de bu sefer kafatası şeklini ele alacak olursak bununla öbürü uyuşmuyor. Birbirleriyle örtüşmüyor.Yani bu sınıflamalar birbirini desteklemiyor mu? Desteklemiyor. Sizin bir sınıflamada A grubuna koyduğunuz şey, öbür sınıflamada B grubuna veya C grubuna giriyor. Belli bir figür, belli bir yapı eğitimle ya da kültürlenme yoluyla insanlara aktarılıyor. Ve insanlardan hep o kalıp içerisinde düşünmesi isteniyor. Mesela bu ırk tanımını halen tıp hekimleri kullanıyor. Çünkü öyle öğretilmiş ve o mantıkla düşünüyor. Açın bir ansiklopediyi, açın bir tarih kitabını. İnsanlar şu ırklara ayrılıyor. Her ırktan şu kadar insan var diyor. Hiç sorgulamıyor. Irk var mıdır? Çünkü onu yazan da bu entelektüel seviyeye ulaşmamış. Avrupalının gözünde beyaz insan ile siyah insan, derisine göre ayrıldı diyelim. Ama kafa yapısına baktığınızda kuzey Avrupalılar genellikle dolikosefaldir, yani uzunkafalıdır. Ama siyahi insanlar da uzun kafalıdır. Eğer kafa yapısına dayalı bir sınıflama yapacak olursak o zaman zencilerle beyazları aynı ırk içerisinde almamız lazım.Bunu gören araştırıcılar, o zaman ne düşünüyor? O zaman onu bırakalım, kan grubuna bakalım diyorlar. Bu böyle devam ediyor. O zaman şunu bırakalım, buna bakalım! Böyle bir bakış açısıyla insanın fiziksel ve biyolojik özelliklerinin, hatta mental ve psikolojik özellikleri böyle ıncığına, cıncığına kadar araştırılıyor. Şu ırkta böyle, bu ırkta böyle diyerek bunların daha ileri düzeyde kategorileştirmesini yapıyor. Hatta bir araştırıcı gidiyor, beyinlerin kıvrımlarından bile yola çıkarak birtakım tezler öne sürüyor.İnanılır gibi değil. Neymiş beyazlarda daha fazla kıvrım varmış. Beyindeki kıvrımlar daha ileri düzeyde, daha analitik düşünmeyi sağladığı için işte o beyazların üstünlüğünün bir göstergesiymiş. Bakın, deriden çıktık, nereye kadar geldik. Yine bu köle ticareti döneminden kalan bir mantıkla zencilerin daha farklı koktukları, daha farklı terledikleri gibi konulara kadar iş gidiyor. Oysa dediğim gibi, doğada kesinti yok. Kısa boydan uzun boya doğru, koyu tenden açık tene doğru bir devamlılık olduğunu görüyoruz.Bazıları da melez gruplara göre yapıyorlar bu ayrımı.Ama sonuçta melez ırk diye ayrı bir kategori kuruyorlar. İşte diyorlar ki, beyaz adam tamam. Açık tenli, sarışın. Zenciden ayrı. Buna itiraz var mı, yok. Aradan zaman geçince birileri diyor ki, Akdeniz bölgesine bakalım. Akdeniz bölgesi ne açık renkli, ne de koyu renkli. Ama kahverengi. O zaman diyorlar ki, ha demek ki biz buna Akdeniz ırkı diyelim. Arkasından Akdenizlilerle, yani kahverengilerle beyazları karşılaştırıyorlar. Bir bakıyorlar arada boy olarak İskandinavlar gibi olmayan, Almanlar gibi olmayan, ama ten rengi kahverengi ile beyaz arasında, açık kahverengi diyelim tonda insan grupları var.Nerede yaşıyor bunlar?Orta Avrupa’da, Alp bölgesinde. O zaman diyorlar ki ha bunlar da Alpin ırkı olsun. O İskandinavların kendi tipik özellikleri dediği açık renk, toplumu inceliyorlar, herkes de açık renk değil, koyu renk de var. Gerçekten İskandinavlar içerisinde zenci kadar olmasa da koyu renkli, kahverengi tonlarda insanlar var. Bunlar o zaman beyaz değil mi? İkinci bir özelliğe bakalım dediğimizde, İskandinavlar dolikosefal, uzun kafa yapısına sahiptir. Ama bu da değişebilir. O toplumda uzun kafa yapısına sahip olmayanlar da var. Onları da ayıralım, göze bakalım. Göz renkleri genelde açık mavimsi, yeşilimsi. Fakat bakıyorlar, bazıları da kahverengi gözlü. Ama sarışınlar. Bunu da ayırdılar. Böyle dört beş özellik, ilerlediğimizde elde bir şey kalmıyor. Ve oradan bireye giriyoruz. Aslında böyle düşünecek olursak her birey bir ırk.Bu çok heyecanlı bir sonuç. Hepimiz biriciğiz. Tek başımıza bütün bir insanlığı taşıyacak zenginliğimiz var. Öyle. Her bir ırkı tanımlamada kullanılan kriterleri arayacak olsak bir toplulukta kimse kalmıyor geriye. Kan grubu uymayanları ayırın, ten rengi uymayanları ayırın, kafa yapısı uymayanları ayırın, gözleri, burunları uymayanları ayırın. Ortaya bir tek birey kalıyor. Herkes kendine özgü bir farklılık gösteriyor.Genetik bilimi de aynı sonuca mı varıyor?Aynen bunu söylüyor. İnsan popülasyonlarını Amerika’dan başlayıp Japonya’ya kadar değerlendirdiğimizde özelliklerin böyle dalgalanmalar gösterdiğini, yumuşak geçişler yaptığını görüyor. Tamam bir yerde birisi fazla, bir yerde daha az. Bir yerde A kan grubu daha fazla. Bir yere bakıyorsunuz B kan grubu fazla. Bazı kan gruplarının bazı hastalıklara daha açık, bazılarına daha dirençli olduğunu görüyoruz. Diyelim ki Hindistan’da, sıcak bölge. Sıcaktan kaynaklanan çeşitli hastalıklara karşı diyelim ki B kan grubu daha dirençliyse orada B kan grubu artış gösteriyor. Öbür tarafta soğuktan kaynaklanan bazı hastalıklar daha yaygınsa o zaman orada da A kan grubu artış gösteriyor. Dolayısıyla bunun açıklaması ırkla değil, insanların çevre ile ilişkileri, hastalıklarla ilişkileri sonucunda oluşmuş bir farklılık. Ve bunlar keskin değildir hiçbir zaman.Bu genom projeleri... Her seferinde yeni bir gizi çözülüyor insan bedeninin. Oralardan bir çıkarımınız var mı?Var. Genom projesinin ortaya çıkardığı gerçek, insanlar arasında çok çok küçük bir farklılık var. Binde üç seviyelerinde. İnsanlarda ırk dediğimiz o büyük bariz farklılıklar varsa gerçekten, insan genomu yüzde 99, 99 oranında birbirine benziyor. Yani ‘ırk’ olarak en uzak iki insanı alın, neredeyse birbirinin tıpkısının aynısıdır.“Türklerin hiçbir ırksal özelliği yok” diyen bir yazar var. Jean Paule Roux. “Türklerin Tarihi” adlı kitabında böyle söylüyormuş. Ben okumadım ama. Irksal özellikleri yok derken neyi kastediyor? Arka planında sanki ırk var da Türklerin ayırt edici özelliği yok gibi algılıyorum. Bu düşünce de sakat. Çünkü ırk olmadığına göre herhangi bir insan toplumunu ırki açıdan incelemek ve onları belli bir kategori altında toplamak mümkün değil.Dünyanın bütün antropologları böyle mi düşünüyor?Bu bakış açısı 1950- 60 sonrasında giderek yaygınlaştı. Bu ırk kavramını, insanlık için açıklayıcı bir kategori olarak kullanabilir miyiz, buna olumlu bakıyor musunuz diye belirli aralıklarla anketler yapılıyor. Yurtdışı kongrelerinde bunlarla ben de karşılaştım. Irk vardır diyenler giderek azalıyor. Yüzde 85-90’ın üzerinde antropolog artık ırkın olmadığını düşünüyor ve bir mantalite değişikliği lazım diyorlar. Tabii herkes buna hazır değil. Bunun için özel bir okuma yapmak lazım. Epey geniş bir külliyatı var bu işin.Yine de yüzde 10-15 oranında antropolog hâlâ ırk var diyor. Evet. Bunlar eski Sovyet bloğunda ve Çin’de olan antropologlar. Amerika’da, Avrupa’da, çoğu ülkede hemen hemen yüzde yüze yakını artık bunu kullanmıyor. Bu bir antropoloji içinde böyle. Antropolojinin dışında da insanı anlama ve tanımada ırk fikrinin yararlı olmadığı sonucuna varılmış durumda.Böyle bir sözcüğün olmadığını kabul ediyorlar artık.MİLLETLE IRK KARIŞTIRILIYOR Galiba insanlar milletle ırkı karıştırıyorlar. Türk ırkı yoktur dendiği zaman Türk milleti yoktur gibi anlıyorlar. Millet kavramı çok farklı. Geçmişte milletle ırk arasında bağ kurmak isteyenler oldu tabii. Amerikan milleti var mı, var. Peki, bunlar aynı ırktan mı geliyor, yok. Ama ulus devletlerin kurulma sürecinde ister istemez daha homojen yapılar istendiği için belli farklılıkların gözardı edildi. Bu Fransız, Yunan milliyetçiliğinde olmuştur mesela. Türkiye’de de Türk kimliği öne çıkarılıp, diğerlerinin daha ikinci planda tutulması düşüncesi vardır.Ziya Gökalp ne diyor bu konuda? O dönemin temel sorunlarından biri Batı’nın ileri gitmişliğine karşı Osmanlıyı nasıl kurtarırız. Ziya Gökalp’in düşündüğü milliyetçilik ırka dayalı değil. Farklı kültürleri içerisinde barındırabilen bir anlayış.Türk milliyetçiliğinin teorisyenleri olarak kabul edilen M. Bahattin Öğer, Faruk Sümer, Erol Güngör de Türklüğün ırk değil millet olduğunu söyleyen insanlar... Yusuf Akçura’nın milliyetçilik görüşleri devlet kademesinde ve o dönemin kurucu kadrolarında daha fazla yankı buluyor. Bu biraz daha Türk ırkını öne çıkaran anlayış. Bu kabul edildiği için Türk tarih kongrelerinde 1930’larda yavaş yavaş ırk üzerindeki araştırmaların daha yoğunlaştığını görüyoruz.Hocam, bir de Reşit Galip var. Türk ırk ve medeniyet tarihine dair görüşler ileri sürüyor.Reşit Galip de Yusuf Akçura’nın ifade ettiği anlayışa yakın. Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset diye bir kitabı var. Osmanlı’nın kurtuluşu için üç siyasi bakış açısı ve kimlik anlayışı değerlendiriliyor.Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık…Evet. Yusuf Akçura aynı zamanda Rusya’dan Tatar göçmeni. Türkçülük akımı ilk olarak Rusya’daki Türk boylarında çıkıp, daha sonra Osmanlı’ya taşınıyor. Akçura da Türkçü ama Ziya Gökalp’in daha heterojen bakış açısına karşı onunki daha homojen bir milliyetçilik. Akçura’nın görüşleri, uygulanan kimlik politikalarının oluşturulmasında daha etkili olduğu için gidişat böyle oluyor. Reşit Galip de bu anlayışın gereğini yerine getiren, icra eden isimlerden birisi.Etnisite ile ırk arasında bir yakınlık var mı? Biraz önce bahsettiğim Ashley Montagu ilk olarak ırk kavramının geçersizliğini kendi yazılarında dile getirince, tamam farklı gruplar var, farklı kültürlere , farklı dillere sahip insan topluluklarına ne diyelim diye çalışıp, etnik grup sözcüğünü buluyor. Zaten ilk defa o literatüre sokuyor. Etnisite kavramı, zaman zaman biyolojik göndermeler olsa da ağırlıklı olarak kültürel yapıyı, dili ifade ediyor. Bazen de öyle bir etnik grup var ki bazı fiziksel özellikleri ile ön plana çıkabiliyor. Bu tür bir karışma da var orada.Hocam, sonuç olarak ırk kavramını doğuran şeyin Pozitivizm olduğunu söyleyebilir miyiz?Tabii. Pozitivist mantık, farklı olanı bir şekilde damgalandırıyor. Pozitivizmin geliştiği dönemde aynı zamanda kapitalizmin de gelişiyor, beyaz adam Avrupa dışına çıkıp, yeni ticaret yolları keşfediyor. Arkasından Amerika’nın keşfi, orada büyük çiftliklerin oluşması. Tütündü, şekerdi, kakaoydu. Bunlar önemli bir işgücü yaratıyor. Dolayısıyla burada çalışacak insanlar lazım. Burada işlerine yarayan en önemli şey ırk. Biz farklı ırktanız, bunlar farklı ırktan ve bunlar düşük özelliklere sahip. O zaman ırkların eşit olmadığı düşüncesini kendi toplumunda haklılaştırıp köleliği rasyonelleştiriyor.Ve tabii Kızılderilileri de katletediyorlar. Tabii. Bunların hepsinin altında ırk kavramı, sosyal, kültürel ve ekonomik sebepler var.Ama bu sebepler kalkmış değil dünyada. Evet, bu sebepler devam ettiği için ırk kavramı kullanılmaya devam edecek.Aslında bu literatürü takip eden insanlar bu benim ifade ettiğim sonuçlara geliyorlar. Ama yeterince bu konuda okuma yapmayan, verilen hazır bilgilerle yetişmiş biyologlar, tıpçılar, hastalıkları ırkla bağlantılandırıyorlar.Belli hastalıklar belli ırklarda görülür mü diyorlar? Öğrenciliğimde de hatırlıyorum. Çeşitli kitaplarda yer alırdı. Afrika siyahlarında kalp krizi görülme oranı daha düşüktür. Demek ki onların damarlarında kolestrol miktarları daha düşük. Bunlar ırki bir karakter şeklinde sunuldu. Hâlbuki daha sonra anlaşıldı ki bunun nedeni o insanların aslında bir batılı bir beyaz gibi beslenmemesinden. Ama şimdi siyahîler de bu şekilde beslenmeye, o yaşam biçimini benimsemeye başlayınca bunlarda da aynı hastalıklar görülmeye başlandı. Olguları basit, ilk elden açıklama aceleciliği belki buna neden oluyor.

    0 0

    “Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız 3 şey ne olurdu?” Hayatımız boyunca yakamızı bırakmayan bu saçma sapan soru, İspanyol turizm şirketine ilham kaynağı oldu.Şirket tatilde kafa dinlemek isteyenleri ıssız adaya bırakıyor. Robinson Crusoe kıvamında yaşayacağınız bu tatilde teknolojinin nimetlerinden de yararlanamıyorsunuz bir süreliğine. Tatilciler, dünyanın değişik yerlerindeki 16 ıssız tropikal adadan birine yerleştiriliyor. Bu adalarda oda servisinden geçtim, konaklayacak bir oda bile yok! Tatilcinin barınağını kendisinin yapması gerekiyor. Öyle açık büfe filan da beklemeyin. Elinizdeki tek şey adaya bırakılan misina ve pala. Artık balık mı tutarsınız yoksa “Ayy ben vejetaryenim!” havalarına girip Hindistan cevizi mi toplarsınız orası sizin bileceğiniz iş. Ancak yanınıza para cinsinden 3 şeyden fazlasını almanız gerekiyor. Zira bu tatilin bedeli ulaşım hariç 1000 sterlin yani 3 bin 300 lira.Evi altüst etti“Sanat, sanat için midir yoksa halk için mi?” Gençliğimizin en güzel yıllarını edebiyat derslerinde bu soruya cevap bulmak için heba ettik. Lakin henüz bir sonuç alabilmiş değiliz. Londra’da yaşayan Alex Chinneck adlı sanatçı da bundan bunalmış olacak ki hepten kafasına göre takılmayı seçti. Chinneck, 3 yıl sonra yıkılması planlanan bir apartmanı baş aşağı çevirdi. Chinneck “Her gün gördüğümüz bir nesneyi çevirerek insanların dikkatini çekmeye çalıştım.” dedi. Sanatçıya göre bu ilginç eser ‘modern sanat ve mimarinin yenilikçi bir birleşimi’.Kapalıçarşı Las Vegas’ta…ABD’nin kumarhaneleri ve Paris, Venedik ve New York gibi şehirlerin kopyası otelleriyle ünlü Las Vegas kentine şimdi de İstanbul’daki Kapalıçarşı’nın benzeri yapılacak. Associated Press’in haberine göre projede tam 150 dükkân bulunacak. Aktar, manav ve kasabın da yer aldığı alışveriş merkezinde dünyanın pazarlık yapılabilen ilk Swarovski mağazası da hizmet verecek. O kadar parayı ödedikten sonra pazarlığa tenezzül eden çıkar mı, orası meçhul.Ellerinde patladıHırsızlığın envai çeşidine köyce aşinayız maalesef. Lakin bu defa öyle bir şey çalındı ki akıllara zarar! Meksika’nın Hidalgo eyaletinde geçtiğimiz günlerde bir sağlık merkezine ait radyoaktif madde yüklü bir kamyon benzin istasyonundan çalınmıştı. Aradan çok geçmeden kamyon enkaz halde bulundu. Lakin failler ortada yok. Son derece tehlikeli maddeyi kutusundan çıkaran hırsızların öldüğü ya da ölüm döşeğinde olduğu tahmin ediliyor. Anlayacağınız çalıntı mal resmen ellerinde patladı.

    0 0
  • 12/07/13--15:50: 7 adımda Yozgat Blues
  • Mahmut Fazıl Coşkun bu hafta gösterime giren bol ödüllü filmi Yozgat Blues’u anlatıyor; hikâyeyi, mekân ve oyuncu tercihlerini, çekim sürecini…Sezonun en dikkat çekici filmlerinden biri Yozgat Blues. Önce Adana Film Festivali’nde seyirciyle buluştu, ardından Malatya’da. İkisinde de ‘en iyi film’ başta olmak üzere en iyi senaryo, yönetmen, oyuncu dallarında birçok ödüle layık görüldü. Hikâye anlatımı, oyuncu performansları, sanat yönetimiyle sezonun en iyilerinden.Tarık Tufan’ın senaryosunu yazdığı, Mahmut Fazıl Coşkun’un yönettiği Yozgat Blues, yönetmenin deyimiyle ‘melankolik komedi’ filmi. Gerçekleri göz ardı edip kendini farklı bir yerde konumlandıran insanların iç dünyasını anlatan bir yapım… Kariyerinde çöküş yaşayan bir müzik öğretmeniyle, öğrencisinin bir Anadolu kentinde yaşadıklarını konu ediniyor. Hikâye şöyle: “Yavuz bir alışveriş merkezinin bodrum katında, küçük bir ses sistemi eşliğinde şarkılar söylemektedir. Karısının ölümünden sonra yalnızlaşmış, hiç kimseyle ilişki yaşamamıştır. Tek isteği alışveriş merkezinde daha düzenli sahne almak ve yetmişli yılların popüler şarkılarını daha gür sesle söylemektir. Neşe ise Yavuz’un belediye kursundan öğrencisidir. Marketlerde sucuk satarak hayatını idame ettiren, sesi güzel bir kız. Bir gün Yozgat’ta bir gazinonun kadın ve erkekten oluşan müzik grubu aradığını öğrenen ikili, hayatlarındaki umutsuzlukları bir kenara itip yeni bir umutla şehre yerleşirler. İcra ettikleri müzik türüyle burada da bekledikleri ilgiyi göremezler. Hayatlarına yeni kişiler dahil olur, onları farklı dünyalara doğru çekerler.” Ercan Kesal, Ayça Damgacı, Nadir Sarıbacak, Tansu Biçer’in rol aldığı filmin yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun, Yozgat Blues’un perde arkasını anlatıyor.‘Bazı sahneleri 40-45 defa çektik’Fikir aşaması:Tarık’ın (Tufan) kafasında çıkış yapamamış, çıkış yapacak yaşı geçmiş, biraz da çaptan düşmüş, başarısız sayılabilecek bir pop şarkıcısı vardı. Öyküsü farklı şekilde gelişiyordu. O hikâyeden hareketle böyle bir senaryo yazmaya karar verdik. Bir taşra şehrinde geçsin diyerek Yozgat’a gittik. Yozgat’a film çekelim üzerine kurulmadı. Şehri gezdik, mekanları gördük, olur dedik.Hikâyenin olgunlaşma süreci: Bir yıldan uzun süre senaryo üzerinde çalıştık. Hikâye demlendi. Bu sırada İstanbul ile Saraybosna Film Festivali’nin ortak yapım platformlarına dahil olduk. Saraybosna’da bir senaryo doktoruyla üç gün çalıştık, tavsiyelerine göre bazı şeyleri değiştirdik. Sonra ortak bulundu.Oyuncu seçimleri:Senaryo yazımına geçmeden önce karakterler üç aşağı beş yukarı belliydi. Kimlerin oynayacağını düşünerek yazmıştık. Ercan Kesal epey geç girdi filme. O da o rolü oynayacak arkadaşın işi çıktığı için dahil olamadı. Kesal’ı birkaç yan karakterde, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da’da izlemiştim, başka bir yan karakter için düşünüyordum. O oyuncu olmayınca ‘Kesal olabilir’ dedik. Denedim, çok da hoşuma gitti, öyle karar verdik.Mekân tercihleri:Yozgat’ın vazgeçilmez bir tarafı yok film için. İstanbul’un bir taşra semti de olabilir. Tipik bir taşra şehri olduğunu düşündüğümüz için seçtik. Annem, babam oralı ama ikisi de genç yaşta oradan ayrılmışlar. Orada yaşamışlığım yok ama yaz tatillerinde gidip gelirdik. Sonradan daha sık gittiğim, tanıdığım bildiğim bir yer. Memleketimde film çekmenin avantajı oldu. Tanıdıklar vardı vs. Ama çok büyük bir fark hissetmedim.Oyuncu yönetimi:İç sezileri güçlü iyi oyuncularla çalışmayı tercih ediyorum. Senaryoyu çok sık değiştirebiliyorum, ayak uydurabilecek oyuncular olsun istedim. Tansu (Biçer), Nadir (Sarıbacak), Ayça (Bingöl), Ercan Kesal da bu vasıflara uygun kişiler. Beni iyi anladıklarını düşünüyorum, işim çok kolaydı. Sette herkese fikrini sorar, bilgi alışverişinde bulunurum. Pek çok yönetmen gibi ben de rol kesen oyunculuk tarzını sevmiyorum. Klişe olacak ama onlardan rol yapmamalarını istedim. Oyuncu rol yapmanın eğitimini alıyor. Sonra ona diyorsun ki: “Oynama.” Onun için de kolay değil. Sanat yönetimini, yönetmeni hissettiğimiz filmleri sevmiyoruz, oynadığını hissettiğimiz oyuncuyu görünce inandırıcı bulmuyoruz. Ustalık da o galiba, oynadığını hissettirmemek.Çekim süreci:İki yıl önce yaz ayında çektik filmi. Çekimler 5,5 hafta sürdü. Sete inmeden önce ekip olarak çok düşünüyor ama sette bir şeyin daha olması gerektiğini hissediyorum. O yüzden senaryoyu bir kenara bıraktığım oluyor. Bu kararsızlıkla ilgili bir şey değil. Setin kendine has bir enerjisi, duygusu var ve ona bilerek pay bırakıyorum diyebilirim. Arıyorum… Bu filmde plan sekans çalıştım, dolayısıyla hep tek açıdan çekim yaptık. Sahnelerin çok fazla tekrarı alındı. Her sahne ortalama 20 defa çekildi, 40-45’e çıkanlar da oldu. Böyle olunca kurguda karar verilmesi gereken başka ihtimaller oluyor. Filmi puzzle gibi düşününce sahnelerin yerini değiştirmek, değişik versiyonları kullanmak gibi ihtimaller oldu. Onu da uyguladık.Festival macerası: Adana ve Malatya’da film festivallerinde yarıştı, San Sebastian Film Festivali’nde gösterildi. Genelde anlaşıldığı yönünde bir hisse kapıldım. Şarkıyı çok sevdiler, şarkıcı modeli onlarda da var. Din meselesi, taşrada kadına bakış açısı ile ilgili sorular geldi. Buraları kurcalamak istediler. Aştıkları bazı konuların bizde hâlâ tartışıldığını düşünüyorlar gibi geldi.

    0 0

    Üç yıl önce katalalog haline getirilen UNESCO Dünya Mirası, nihayet Türkçe olarak yayımlandı. Bine yakın tarihî eser ve mekânın dahil olduğu listenin oluşmasına 1960’larda yapılan uluslararası bir yardımlaşma ilham vermiş.1960 senesi dünya kültürünü koruma adına eşi görülmemiş bir kurtarma operasyona sahne oldu. 50’ye yakın devlet, 80 milyon dolarlık mâli yardım yaparak, Abu Simbel ve Nimbel tapınaklarını kurtardı. Yardım sayesinde, Mısır ve Sudan devletleri sınırları içinde yer alan tapınaklar, Assuan Barajı altında kalmaktan kurtuldu. Fakat bu yapıların el birliği ile korunması, o günden bu zamana uzanan başka bir faaliyete ilham verdi. Birleşmiş Milletler Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, 16 Kasım 1972 tarihinde bir liste oluşturarak, Dünya Mirası Sözleşmesi’ni belirledi. Şartnameye uygun tarihî mekânlar, artık uluslararası çaba sarf edilerek muhafaza edilecekti. Yıllar içinde listeye dahil edilen kültür mirası mekânları, sit alanına dönüştürülerek korundu. 40 yıl sonunda 157 ülkeden 1000’e yakın yerin bulunduğu bir liste ortaya çıktı. UNESCO teşkilatı, korunan tüm yer ve mekanları bir rehber haline getirerek kitaplaştırdı. Rehberin Türkçesi, geçtiğimiz aylarda Alfa Yayınları’ndan Türk okuyucusuyla buluştu. Dünya Mirası, Olağanüstü Yerlerin Çok Satan Rehberi, seyahat düşkünleri için başucu kaynağı kıvamında. Kronolojik sıralama sayesinde hangi yerin kaç senesinde ve hangi kriterleri tamamlayarak listeye girdiğini görebilmek mümkün. 7 kıtadan listeye giren kültür mirasından bir kaçını seyahat tutkunları için derledik.Türkiye’den listeyegiren sit alanlarıTruva Arkeolojik Sit Alanı, Safranbolu Kasabası, Göreme Ulusal Parkı ve Kapadokya Karalık Sit Alanları, Divriği Başkenti, Hierapolis-Pamukkale, İstanbul’un tarihi alanları, Nemrut Dağı, Çatalhöyük Neolitik Sit Alanı, Selimiye Camii ve Külliyesi, Ksantos-Letoon Dikme Mezarlar.Kültürel miras listesinin öne çıkanları Mont-Saınt-MıchelNormandiya burcunda bir ada: Normandiya ile Brittany arasında med-ceziri bol bir kıyı şeridinde bulunan Mont-Saint-Michel, Avrupa kıtası şaheserlerinden. Kıyıya yakın bir adacık üzerinde, tepeye hükmeder konumundaki manastır ve etrafındaki kasaba, özgün mimari tarzıyla öne çıkıyor. Orta Çağ boyunca birbiri üzerine imar edilen yapılarla ve romanesk tarzın en iyi kullanıldığı yapılardan olan manastır, yüksek taş duvarların yanı sıra 900 metre çevre genişliğindeki bir adacıkta bulunmasıyla benzersiz bir silüet oluşturuyor. Timbuktu camileriÇamurdan camiler: Batı Afrika’nın medreseler diyarı olarak bilinen Mali’de İslam’ın yayıldığı 15. ve 16. yüzyıllarda bina edilen dinî yapılar, buranın dünya mirasına listesinde. Cenne, Cingarabey, Sankore ve Sidi Yahya camileri, Timbuktu şehrini süsleyen mekanlar. Bu binaların en göze çarpan özelliği ise her yağmur mevsimi yeni sıva yapılması. Cemaat içinden binlerce kişinin toplanarak elleriyle sıva yapmaları, mabetlere nasıl sahip çıkıldığının bir göstergesi. Avustralya Büyük Set ResifiBusra bir yerden tanıdık: Halihazırda Suriye sınırları içinde kalan Busra kenti, Türkiye’deki Bursa’yı anımsatsa da, inanç ve önemli olaylara sahnelik etmiş eski bir Roma vilayeti. Mekke’ye giden kervan yolları üzerine kurulu kenti asıl tanıdık kılan, Nesturi rahip Bahira’nın daha çocukken Peygamber Efendimiz’i (sas) burada tanıması. Büyük bir şehir duvarı ile çevrili olan şehirde bugün Hicri 1. yüzyılda kurulmuş nadir yapılardan Hz. Ömer Camii, varlığını devam ettirmekte. Allah’ın arzında bir damla: Biyolojik çeşitlilik açışından önemli bir yere sahip olan Avustralya Büyük Set Resifi, kıtanın kuzeydoğusunda. Dünyanın en büyük mercan resifini barındıran sığ bölge, milyonlarca yıl içinde oluşmuş bir ekosistemi barındırıyor. Bin 500’den fazla balık türü, 360 değişik mercan ve 215 ayrı kuş türü bu alanda yaşamını sürdürüyor. 3 bin kilometrekarelik deniz çayırı ile otçul su hayvanlarına da sığınaklık ediyor. Doğal jakuziden tazyikli su: ABD’de bulunan Yellowstone Ulusal Parkı, adeta bir tabiî jakuzi. 1872 yılında ülkenin ilk milli parkı ilan edilen 9 bin kilometrekarelik alanda jeotermal yataklar dikkat çekiyor. Çevredeki gayzerler, lav oluşumları, tütenleri, şelale, göl ve kanyonları ile tam bir coğrafi şekil pazarı. 580 adet gayzerin bulunduğu mevkide 5 bin yaşında olduğu tahmin edilen çukurlardan 12 saatte bir 20 dakika aralıklarla su fışkırıyor. 27 metre yüksekliğe çıkan kaynar sular çevreye dağıldığından, bahsi geçen muhitte kalıcı yerleşim sağlanamamış.

    0 0

    Yazar Güldane Çolak Başbakanlık Osmanlı Arşivi Maarif Nezareti dosyalarına ait belgeler ışığında “Avrupa'da Osmanlı Kızları”nı anlatan bir kitap yazdı. Kitapta kız çocuklarının okutulmama sorununa Osmanlı'da el atıldığı ve kadının eğitimine değer verildiğine dair önemli bilgiler var.Kadınların eğitimi ve iş hayatındaki konumu, yıllardır birçok tartışmanın konusu olarak yer alıyor. Bu tartışmalar genellikle İslam'da ve Osmanlı'da kadına gereken değerin verilmediği, iş hayatında yer almadığı ve eğitimden yoksun bırakıldığı sonucuna varıyor. Hatta Cumhuriyet kurulduktan sonra kadınlara ve kadınların eğitimine, gelişimine önem verildiği şeklinde yaygın bir kanaat hâkim. Yazar Güldane Çolak'ın Başbakanlık Osmanlı Arşivi Maarif Nezareti dosyalarına ait belgeler ışığında yazdığı ‘Avrupa'da Osmanlı Kızları', bu kanaatin çok asılsız olduğunu gösteriyor. Son yıllarda Osmanlı kadını ve özellikle eğitimi konusunu ele alan çalışmaların sayısı giderek artsa da, Osmanlı döneminde kız öğrencilerin eğitiminde bir üst nokta olan Avrupa'da eğitim meselesi bakir bir alan. Bu vesileyle kitapta Avrupa'ya gönderilen kızlar, aldıkları eğitim ve kendi ağızlarından tecrübeleri, Osmanlı'nın verdiği destek anlatılıyor. Hatta sadece Müslüman olanlara değil gayrimüslim kızların da ne zaman, hangi ülkeye, hangi eğitimi almak için gittiği bilgilerine belgeleriyle yer veriliyor.Her şey, II. Meşrutiyet'le başlarOsmanlı'nın kadınlara ve eğitimlerine verdiği önemi görebilmek adına, o günkü sürece bakmakta fayda var. Tanzimatla birlikte batılılaşma etkisinin Osmanlı kadın hayatına da yansıması kaçınılmaz olur. II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde jöntürklerin kadınları da kapsayan yenileşme siyaseti, Osmanlı kadınını iktisadî ve sosyal hayatta aktif olarak görür. İkinci Meşrutiyet’le kızlara yönelik üniversitenin hayata geçirilmesi için ilk adım atılır. Kadınların üniversiteye kavuşmaları, 1913-1914 öğretim yılının ikinci yarısındadır. Darülfünun'da kadınlara ilk üniversite eğitimi konferanslar şeklinde başlar. Bu derslerde Darulmuallim ve Darülfünun muallimeleri tarafından kadın hakları, ev bilgileri (el işi, ev iktisadı, ev idaresi), ilk yardım, kadın sağlığı fenniye, tarih ve pedagojiye ait konular anlatılır. İnas Darülfünunu ise 1914- 1915 döneminde üç şubelik bir üniversite olarak hayata geçer. İlk yıl Edebiyat, Riyaziyat, Tabiiyyat şubelerine 22 öğrenci kaydedilir.Ver elini Avrupaİlk etapta bu üç şubelik üniversite başarıyla tamamlanır. Sıra kadın eğitiminde Avrupa'da tahsil projesindedir. Avrupa'ya öğrenci gönderme uygulaması Sultan II. Mahmud zamanında 1830 yılında Serasker Hüsrev Paşa'nın himayesinde dört talebenin Fransa'ya gönderilmesiyle başlar. Zamanla Avrupa'ya kız öğrenci gönderme fikri de tartışılır. Zira Maarif Nezareti, Avrupa'ya öğrenci göndererek, eğitim kurumlarının modernleşmesiyle farklılaşan müfredatta istihdam edilebilecek muallimelerin niteliğini artırmayı amaçlar. Bu dönemde Maarif Nezareti, yabancı ülkelere göndereceği öğrencileri gazetelerde ilan ettiği sınavlarla belirler. Erkek adaylardan farklı olarak kızların mezuniyet notlarına, yeteneğine veya okul yönetiminin görüşüne bakılarak, ehliyetli olup olmadıklarına karar verilir. Aznif Mehderyan: Avrupa'ya gönderilen ilk Osmanlı kızı1910-11 öğretim yılı Osmanlı'nın Avrupa'ya asli olarak kız öğrenci gönderdiği sene. Hatta Pera Esayan, mezunu Aznif Mehderyan, belgelere göre devlet desteğiyle Avrupa'ya gönderilen ilk Osmanlı kızı. O dönemde gazetelere verilen ilanla Avrupa'ya Rum, Ermeni, Bulgar ve Musevi cemaatinden birer kız öğrenci seçileceğine, Fransa ve Almanya'ya gönderileceğine dair sınav ilanı vardır. Osmanlı'nın gayrimüslim kızlara öncelik vermesinin sebebi ise kızların zaten yabancı okullardan mezun olması. Bu durumda kızlar dil konusunda sıkıntı çekmeyecekleri gibi, hem daha çabuk adapte olacak hem de kısa sürede muallime olup geri döneceklerdir. Ama gelin görün bu Müslüman Osmanlı kızlarının önünü açan bir uygulama olsa da, hakkının yendiğini düşünerek kırılanlar da olur. Hatta Kadınlar Dünyası isimli mecmuada bu konu dinî ve millî argümanlarla savunulur: “Hazret-i Peygamber Efendimiz (sas) ‘İlim velev Çin'de dahi olsa gidip alınız.’ fermanında bulunmuştu. Ve yine ‘İlmin taleb ve tahsili kadın ve erkek her bir mümin üzerine farzdır’ buyurulmuş. Bugün ilim ve fennin Çin'de değil, Avrupa'da olduğunu herkes bilir.” Bu savunmaya rağmen, Avrupa'da Müslüman kızlara tahsilin önündeki engelin aşılması zaman alır. Müslüman kızlar için Avrupa tahsili sakıncalıdır, çünkü yüksek tahsille dönecek kızların kendilerine göre eş bulamama endişesi hâkimdir. Müslüman kızların Avrupa eğitimi, 1913-1914 eğitim öğretim yılında başlar. İlk gönderilen Müslüman talebelerin biçki-dikiş, ütücülük, leke çıkarma, idare-i beytiyye gibi Avrupa'da öğrenilmesi zaruri olmayan bir dalda gönderilmesi ise hayli ilginç. Zamanla kadınlar için Avrupa'da eğitim konularının farklılık gösterdiği biliniyor.‘Kadın, çocukların ilk öğretmeni olarak bir toplumu inşa eder’Güldane Çolak: Kız çocuklarının eğitimi ve kadınlığın gelişimi Osmanlı döneminde de oldukça önemsenen bir konu. Kadın eğitiminde “kadın, çocukların ilk öğretmeni olarak bir toplumu inşa eder” noktasından bakılarak hareket edilmiş. 19. yüzyılda açılan kız okulları ve kız okullarının müfredatlarında yer alan derslerin çeşitliliğine baktığımızda bunu görebiliyoruz. Bu anlamda, henüz 1910’da kız öğrencilerin devlet bursuyla Avrupa’ya gönderilmeye başlanması bunun en güzel örneklerinden biri. Bu belgelere bakınca bugün hâlâ uğraştığımız kız çocuklarının okuması meselesine Osmanlı döneminde el atılmış olduğunu görüyoruz. Ayrıca kız okullarında görev alacak kadın öğretmenler yetiştirmek için 1870’te Kız Öğretmen Okulu Darülmuallimat’ın açılması ve kadın öğretmenlerin nitelik ve niceliğini artırmak için yapılan çalışmalardan. Avrupa’da yetiştirilen öğrencilerin kız okullarında muallime olarak istihdamı ise dönemin kızlara yönelik eğitim politikasını yansıtıyor.Osmanlı'nın Avrupa görmüş kızlarıMukbile Reşad: Belgelere göre güzel sanatlar eğitimi için Avrupa'ya giden ilk Müslüman kızı. Hamdullah Suphi ve Refet Paşa büstleri yaptığı eserlerden.Belkıs Mustafa: İlk kadın ressamlar arasında öne çıkan bir isim. Devlet bursuyla Almanya'ya gönderilir. Berlin Güzel Sanatlar Akademisi Resim bölümünü tamamlar, 1921'de her malzeme ve teknikle çalışan bir usta ressam olarak yurda döner.Saada Emin&Suad Mahmud:Zorlu savaş şartlarına rağmen eğitimlerini bırakmazlar. Aydın Valiliği’nin bursuyla Ekim 1915’te Cenevre (İsviçre) Ecole de Medicine’de tıp eğitimine başlarlar. Saada Emin (Kaatçılar) ülkeye iç hastalıkları uzmanı olarak döner. Yıllar sonra, 1943’te yedinci dönem Manisa milletvekili olarak siyasete atılır.Fatma Reşit (Atasagun):1901 Edirne doğumlu Fatma Reşit, doktor olmak ister, ancak Darülfünun Tıp Fakültesi kız öğrencilere açık olmadığı için, biyoloji bölümüne girer. Rockefeller adına dört bursiyer seçen bir Amerikalı ile tanışması, ona Amerika'da eğitimin yolunu açar. Boston Tufts Üniversitesi'nde tıp tahsiline başlar ve 1925'te mezun olur. Bir yıl Metropolitan Hastanesi'nde, üç ay Long Island'da çalışır. Sonra kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak yurda döner.Belkıs Bekir:Ailesinin desteğiyle önce Paris'te diş hekimliği eğitimine başlar. Sonra 1913'te Maarif Nezareti aylık 200 Frank bağışlar. Savaş çıkınca Cenevre'ye yönlendirilir. Savaş şartlarında tahsiline devam edemeyeceğini düşünür ve Hilal-i Ahmer'de gönüllü çalışmak ister.Safiye Erol: Romanlarıyla tanınan Safiye Sami (Erol) küçük yaşta gittiği Lubeck'te Türk-Alman Cemiyeti'nden aldığı 20 mark harçlıkla ve bir Alman ailenin yanında kalarak eğitimine devam eder. Almanya'daki eğitimi sırasında yazmaya başlayan Safiye Sami'nin ilk yazısı Leyla ve Mecnun da orada yayımlanır. Suat Derviş: İlk kadın gazeteci. Eserlerinin farklı dillere çevrilmesiyle uluslararası ün sahibi olur. Kız kardeşi Hamiyet Hanım'a eşlik etmek için Almanya'ya giden ve onunla birlikte Berlin Konservatuarı'na kaydolan Derviş, daha sonra edebiyat fakültesine girerek felsefe derslerini takip eder. Yazar, daha çok Fosforlu Cevriye ile tanınır.Kadınlar Halk Fırkasıİkinci Meşrutiyet yıllarından sonra sosyal hayatın eğitim alanında daha çok yer bulan Türk kadınının varlık gösteremediği tek alan siyaset olarak düşünülürdü. Cumhuriyet'in ilk yıllarında hemen bu madde gündeme gelir. Başaktör ise Nezihe Muhittin’in çevresinde bulunan kadınlarla kurduğu Türk Kadınlar Birliği’dir. Kadınlar Halk Fırkası adıyla yola çıkan, fakat daha sonra adını değiştirmek durumunda kalan birlik, kadınlara siyaset yolunun açılması için çalışmalar yapar.

    0 0

    Genç işadamı Emin Deha Orhan, 10 yıl önce kendi firmasının katalog çekimleri ile başladığı fotoğrafçılık tutkusunu gökyüzüne taşımaya hazırlanıyor.Yılda ortalama 2 ay katalog çekimleri gerçekleştiren Orhan, diğer zamanlarda aslan, kaplan, jaguar, puma, çita ve leopar gibi büyük kedilerin fotoğrafını çekmek için kıtalar arası seyahatlere çıkıyor. Orhan’ın şimdiki hayali ise yeni aldığı uzaktan kumandalı ‘DJI Phantom II' tipi model helikopterine monte ettiği kamera ile büyük kedilerin en ilginç anlarını yakalayabilmek. Fotoğrafçılığa olan kabiliyetini, özel derslerle geliştiren Ten İç Giyim Yönetim Kurulu Başkanı Deha Orhan, daha sonra yakın arkadaşı Vahşi Doğa Fotoğrafçısı Süha Derbent ile özel çekimler yapmaya başlamış. Genç işadamının, ABD'nin Montana kentindeki vahşi hayvan çekimleri ise adeta bir dönüm noktası olmuş. Özellikle büyük kedi çekimlerinde yaşadığı heyecanı tutkuya dönüşen Orhan, tüm büyük kedileri çekebilmek için Afrika, Kuzey Kutbu, Brezilya ve Hindistan'a gitmiş. Sonuçta, ‘aslan, kaplan, jaguar, leopar, kar leoparı, puma ve çita' gibi büyük kedileri çeken dünyadaki 12 kişi arasına girmeyi başarmış.ÖLÜMLE BURUN BURUNA...Deha Orhan, çekimler sırasında ciddi tehlikeler de atlatmış. Bir keresinde araçtan inip karın üzerine uzanarak kar leoparını çekmeye başlayan Orhan, kısa süre sonra fotoğraf makinesinin netlemediğini fark etmiş ama çok geç kalmış: “Karın üzerine yatarak leoparı çekmeye başladım. Kar leoparı koşarak geliyordu ve ben de çok güzel kareler yakaladım. Ancak bir anda fotoğraf makinesi netlemeyince deklanşöre basamadım. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, ‘küt' diye bir ses geldi. Leopar, gelip fotoğraf makineme kafa atmıştı. Refleksle fotoğraf makinesini leoparın kafasına vurdum. Sersemleyen leopar, geri çekildi. Güvenlik görevlileri beni oradan uzaklaştırdı.”Deha Orhan, yaklaşık 10 yılda 10 binin üzerinde çekim gerçekleştirmiş. Koleksiyonunda 900 vahşi hayvan fotoğrafı bulunuyor. Çok zor şartlar altında ve kendi doğal ortamında çekilen fotoğrafların daha geniş kitleler tarafından da görülmesini isteyen Orhan, bunun için gelecek yıl açacağı sergi için hazırlıklarını sürdürüyor.Orhan, daha orijinal fotoğraflar çekebilmek için 4 pervaneli model helikopter de almış. 300 metre çapında çekim yapabilen helikopteriyle yeni bir dünya turuna çıkmaya hazırlanan Orhan, büyük kedilerin alt türlerini çekmeyi planlıyor. Monte edilen GPS ve özel sistemler ile görüntüleri naklen izleyebildiği helikoptere, kaza anında kolayca ulaşabildiğini anlatan Orhan, özellikle aslan ailesinin fotoğraflarını çekebilmek için sabırsızlanıyor.ANADOLU LEOPARININ PEŞİNDEDeha Orhan, Diyarbakır'ın Çınar ilçesi yakınlarındaki Solmaz köyünde geçen ay çobanlar tarafından silahla öldürülen Anadolu leoparı ile ilgili özel çekim yapmayı planlıyor. Bununla ilgili özel bir ekip kuran Orhan, çalışmalara şimdiden başlamış. Siirt, Şırnak ve Diyarbakır merkezli bir alanda kuracağı 200'e yakın ‘tuzak kamera' ile Anadolu leoparını görüntülemeyi arzuluyor.

    0 0
  • 12/07/13--15:50: Kara kıtanın yüz akı!
  • Güney Afrika Cumhiyeti’nin efsanevi başkanı Nelson Mandela, perşembe gecesi vefat etti. Bir asra yaklaşan uzun ömründe yokluk, eşitsizlik ve işkencenin her türlüsünü gören emektar lider, geriye imrenilecek bir yaşam öyküsü bıraktı.95 yıllık çınar, perşembe gecesi sessizce hayata gözlerini yumdu. Mevsim yaz olsa da, kara bulutlarıyla ve şimşekleriyle meşhur Johannesburg semalarından bu sefer yağmur damlaları yavaş yavaş iniyor. “Beyazların egemenliğine karşı mücadele ettim, siyahların egemenliğine karşı mücadele ettim. Bütün insanların eşit haklara sahip olduğu özgür ve demokratik bir ülke ideali uğruna hayatımı adadım. Bu idealin gerçekleştiği günü görmek için yaşayacağım, eğer gerekirse bu ideal için ölmeye hazırım.” diyen bir insanı kaybetmenin derin hüznü ve şoku hemen her simada.Nelson Mandela'nın hayatının her anı bir acı, mücadele ve sabırla geçmiş. 18 yıl Robben Adası'nda 2 metrekarelik bir hücrede tutulmuş. Ekmek yasaklanmış, sert rüzgârların altında, dondurucu soğuklarda ceket ve uzun pantolon giymesine izin verilmemiş. Tüm gün çalıştığı kireç ocağında ciğerleri iflas etmiş. Hintlilerin kast sistemini arattıran beyazların ırkçı rejimine (apartheid) karşı durabilen bu dev adam, yaşama sabır gösterdiği gibi ölüme karşı da uzun süren bir mücadele verdi. Uzun hastalık döneminde Mandela'nın hapishane arkadaşı ve şimdi Devlet Başkanı Jacop Zuma onun için, “Madiba pes etmez, o iyi bir savaşçıdır.” dese de, gün doldu ve Mandela 'elveda' dedi.Mandela Vakfı son günlerde çok önemli bir organizasyonun heyecanını yaşıyordu. Efsane liderin otobiyografisi olan “Özgürlüğe Uzun Yürüyüş” kitabı beyazperdeye aktarılmıştı. Hollywood artistleri Johannesburg'a geldiler. Medya sanatçılara büyük ilgi gösterdi. Yapımı 17 yıl süren ülkenin en büyük bütçesine sahip olan film, gala gecesinin ardından, halkla buluşmuştu. Mandela'nın kızı sinemayı gözyaşlarıyla izledi. Eski eşi Winnie Madikizela Mandela, “Kusursuz” yorumunu yaptı. Eski günlerin acısını çekenler hatıralarını tazelemek, gençler geçmişi tanımak için sinemalara koşarken Mandela'nın ölüm haberi geldi.Mandela'dan sonra hiçbir şey aynı olmayacakNelson Mandela, Güney Afrika'nın çimentosu idi. Gelecek yıl demokrasinin 20. yılını kutlamaya hazırlanan ülkede madenlerin ve toprakların neredeyse tamamının halen beyazlara ve uluslararası dev firmalara ait olması 94'te iktidarı ele geçiren siyahların öfkesini dindirmiyor. Güney Arfika Hükümeti her ne kadar “Ekonomik Özgürlük” için siyahlara vergide, yatırımda öncelik tanısa da teneke evlerde yaşayan milyonlarca eğitimsiz ve işsiz siyahın durumu idarecileri kara kara düşündürüyor. Hatta Mandela'nın partisi ve günümüzde iktidarda olan Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) geçmişteki liderleri ve bazı siyahi seçkinler, Mandela'yı beyazları affettiği için suçluyor. Ülkede toprakların yüzde 87'sini ve önemli madenleri halen işleten beyazlara ise en sert tepki eski Gençlik Kolları Başkanı Julies Malema'dan geliyor. Genç Malema, arazileri Zimbabwe örneğinde olduğu gibi beyazlardan alarak siyahlara dağıtma ve madenleri kamulaştırma söylemlerinden dolayı geçen yıl partiden ihraç edildi. Fikirlerinden taviz vermeyen Julies Malema, geçtiğimiz aylarda Ekonomik Özgürlük Savaşçıları (EFF) Partisi'ni kurdu. Kırmızı şapkaları ile hemen fark edilen partinin genç üyeleri ülkede Mandela’nın kurduğu parti ANC programlarını takip ediyor ve özellikle sabote ediyorlar. Güney Afrika'da şimdi daha fazla tartışılacak olan konu “kamulaştırma” olacak ve “Güney Afrika Zimbabwe olur mu?” endişesi daha sık dillendirilecek. Güney Afrika'da sayıları 5 milyonu bulan Avrupa kökenli beyaz nüfus ise aslında Mandela'ya çok şey borçlu. Güney Afrikalı bir siyahın şu açıklamaları Mandela'nın beyazlar için ne kadar büyük bir nimet olduğunu gözler önüne seriyor: “Mandela devlet başkanı olmadan kısa süre önce bütün beyazların evlerini, işyerlerini aramızda taksim ettik. Hepsine el koyacaktık. Ama Mandela izin vermedi!”Hapisten çıktı beyazlara kupa verdiGüney Afrika'da en son 2010 Dünya Kupası açılışında halkı selamlayan Mandela, hayatı boyunca siyahları ve beyazları birleştirmeye çalıştı. Bu manada sporun yakınlaştırıcı özelliğini en iyi şekilde kullandı. Nitekim, efsanevi başkanın hapisten çıktıktan sonra ilk işi 1995 Dünya Ragbi Kupası'nı kazanan takımla birlikte kupayı kaldırmak olmuştu. Bu arada Milli takımın bir tek oyuncusunun bile siyahi olmadığını belirtmek lazım. Güney Afrika'da siyahları, melezleri, beyazları ve Asya kökenlileri bir araya getirebilmiş başkanın sevgisi tüm ülkeyi saracak ve hatta kendi portresi banknotlara basılacaktı.Ne var ki, Güney Afrika'da demokrasiye 20 yıl önce geçilmesine rağmen, beyazlar ve siyahlar arasında korkunç gelir uçurumu devam ediyor. Johannesburg'un en işlek otoyolu N1'ın hemen paralelinde uzanan Alexandra'da yüz binlerce insan hâlâ teneke evlerde yaşıyor. Johannesburg'un Soweto bölgesinde ise milyonlarca siyah açlıkla mücadele ediyor. Güney Afrika'ya demokrasiyi getiren Mandela belki de AİDS, işsizlik, eğitim gibi sosyal problemleri çözemeyeceğini anladığı için bir dönem devlet başkanlığı yaptıktan sonra istifa etti ve geri kalan ömrünü uluslararası arenada Güney Afrika'ya destek olmaya adadı. Dünyada en fazla siyasi partinin bulunduğu ülkelerinden olan Güney Afrika'yı Mandela'dan sonra kim bilir neler bekliyor.

    0 0

    Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla ünlü isimlere atfedilen sahte sözlerin de haddi hesabı kalmadı. Neredeyse bütün ünlülerin nasibini aldığı bu furya, özlü söz meraklıları arttığı müddetçe biteceğe benzemiyor.“Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek cevabım var. Lakin bir lafa bakarım söz mü diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.” Birçoğumuzun sosyal medyada karşılaştığı bir özdeyiştir bu. Altında Hz. Mevlânâ’nın imzasını görünce daha bir anlam kazanmıştır gözümüzde. Bu sözün Hz. Mevlânâ’ya ait olmadığını ise onun üslubuna aşina olanların dışında pek az kişi bilir.Her dönemde insanlar, ünlü kişilerin imzalarını kullandı kendi sözlerinin etkisini artırmak için. Ya da sadece bilgi kirliliğini oluşturmak için... Ancak sosyal medyanın yaygınlaşmasından sonra tarihe mal olan isimlere atfedilen aforizmaların haddi hesabı kalmadı. Öyle ki bazı internet sitelerinde ‘Twitter için 140 karakterli Necip Fazıl sözleri’ gibi iki dakikada özlü söz patlatmak isteyenlere acil yardım veren başlıklar bile doğdu. Hepimiz tecrübe etmişizdir, twitter, facebook gibi mecralar öyle kitaplar karıştırıp gerçeğin peşine düşmemizi beklemez. Takipçilerine hayat dersi vermek istiyorsan o anda olmalı bu. Yoksa çoktan üzerine yeni gündemler eklenmiş olacak. Dolayısıyla bu tür siteler sosyal medya bilgeleri için adeta birer can simidi! Mesela arkadaşına kızıp okkalı bir ders vermek, bir yandan da geniş yüreğini göstermek isteyenler için Google’a “Mevlânâ’nın dostlukla ilgili sözleri” yazmak yeterli. Bakın orada Mevlânâ Hazretleri tam da sizin için neler söylemiş neler! Arkadaşına kızmış, darılmış, hayal kırıklığına uğramış...Dünyaya dostluğun dersini mi vermek istiyorsunuz. Boşuna düşünüp taşınmaya, duygularınızı yoklamaya gerek yok. Zira söylenmesi gerekenler sizin için çoktan hazırlanmış. Hem de Mevlânâ imzası ile:“Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile seni sevmeliDayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalıDost dediğin; fanatik olmalı;Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeliGüzel haberler aldığında seninle dans etmeliAma hepsinden daha çok, dost matematiksel olmalı...”Bu sözün Hz. Mevlânâ’ya ait olmadığı, kimseye danışmaya gerek kalmayacak kadar aşikâr aslında. Ancak facebookta tam sekiz yüz seksen beş kişi tarafından paylaşılmış.Herkes bilir, kimse tanımazMehmet Akif, Pir Sultan Abdal, Necip Fazıl, Franz Kafka, Can Yücel, filozoflar, edebiyatçılar... Neredeyse bütün bilinen isimler bu furyadan nasibini alıyor. Hiçbirini tanıma gayreti göstermediğimiz bu insanlar, bugün ne üslûbu ne de dünya görüşleriyle örtüşmeyecek sözlerle anılıyor. Böylece facebookta zaman tünelinden onlarca kez geçen isimler herkesin bildiği ama kimsenin tanımadığı kişiler haline geliyor.Kimi zaman da tarihe mal olmuş fikir insanlarının kaleminden çıkan şiirler bir kısmı korunup, devamına bazı ideolojik söylemler eklenerek veriliyor. Bilgi kirliliğinin bu hali de bilinçli bir zihin yönlendirme operasyonu. Pir Sultan Abdal’ın ‘Gelin canlar bir olalım’ diye başlayan şiirindeki ‘Açalım kızıl sancağı, geçsin yezitlerin çağı’ mısraının ‘Açalım kızıl sancağı, geçsin faşistlerin çağı’ şeklinde değiştirilmesi gibi. Hâlbuki Pir Sultan’ın üslûbu ile örtüşmeyen bu kelimeyi onun şiirinde kullanmak yerine özgün cümlelerle de faşizm eleştirilebilir.Sosyal paylaşım sitelerindeki bilgi kirliliğinin parçası olan bu sözler, çoğunlukla bozuk cümle akışı ve bir sanatçının elinden çıkamayacak kadar da zevksiz üslubu ile dikkat çekiyor. Hayatın çilesine tahammül gerekDeğil mi ki sefa ile cefa müşterek?Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerekBazen dertliler de ağlar, ama güler.Camiye dikey olarak gel, yatay olarak zaten gireceksin’ ya da, ‘İnsan sevme hissini israf etmemeli, kim ne kadar sevilmeye layıksa onu o kadar sevmeli.’Bu sözler de Üstad Necip Fazıl’a atfedilen onlarcasından birkaçı. Bu bilgi kirliliğine en çok maruz kalanlar ise uzun okumalara ve araştırmaya karşı mesafesini koruyan, öte yandan günün neredeyse tamamını sosyal medyada geçiren gençler. Okuduğumuzu tetkik etme yeteneğimiz gelişmediği sürece ise bu aforizmalar giderek artacağa benziyor. İşte bu tehlikenin farkına varanlardan bazıları sevdikleri, takip ettikleri fikir insanlarına yapılan bu haksızlığın önüne geçmek için adım atmaya karar vermiş. Kontrolsüzce yayılan bu kirliliğe karşı aynı yollarla mücadele eden bir grup, Necip Fazıl Kısakürek için açılan bir portalda “Necip Fazıl’a ait olmayan sözler” başlığıyla Üstad’ın söylemediği ancak ona atfedilen sözleri derlemeye kadar vermiş.Site yöneticisi internet üzerinde Üstad’a ait olmayan bir sözle karşılaşıldığında, gönül rahatlığıyla müracaat edebilecek bir çalışma hazırlığında olduklarını da duyuruyor. Çalışmanın, tamamı incelenen Üstad’ın basılı eserleri ve hakkında kaleme alınan muteber kaynaklar referans alınarak tamamlanacağı bilgisini de veriyor.Uzun lafın kısası, sosyal medya denen icat, hayatımıza kattığı birçok renkliliğin yanında zihnimizi çok azı hakkında fikir sahibi olduğumuz binlerce ismin doluştuğu bir kaosa çevirebiliyor. Her önümüze düşen sözü, aslını astarını öğrenmeden kabul etmek yerine kaynağından beslenmek ise hem bu kirliliğe karşı kendimizi korumanın hem de hatıralara saygının gereği olsa gerek.‘İnternettekini değil, gerçek Can Yücel’i okuyun’Her gün yenisi türeyen korsan şiirlerden nasibini alan bir şair de Can Yücel. Tespit edilen ve neredeyse şairin ismiyle özdeşleşen onlarca şiir aslında Yücel’e ait değil. ‘Bağlanmayacaksın’ adlı şiir de bunların arasında en çok bilineni.“Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.O olmazsa yaşayamam demeyeceksin.Demeyeceksin işte.Yaşarsın çünkü...”sözleriyle başlayan bu uzunca şiiri sosyal medyada neredeyse okumayan kalmamıştır. Can Yücel’i tanıyanlar ve kitaplarını okuyanların ilk bakışta ona ait olmadığını anlayacağı bu şiirler sosyal medyanın çoktan klasikleri arasına girmiş bile.Eşi Güler Yücel ise bu kirlilikten en çok muzdarip olanların başında geliyor. Zira ölümünün onuncu yılında yapılan bir söyleşide “Ona aykırı şiirlerin böyle ve özellikle yayılması gerçek Can Yücel’i unutturup uyduruk bir Can Yücel üretmeye hizmet ediyor gibi.” sözleriyle sitemini dile getiren Yücel, bu konudaki üzgünlüğünü anlatmıştı. Mistik, boşverci, metafizik bulamaçlı şiirlerle Yücel’e karşı adeta faili meçhul bir kampanya yürütüldüğünü söyleyen Güler Yücel, “Can’ın şiiri şiir gibi şiirdi...” diyerek paylaşılan niteliksiz ve Yücel’in fikir dünyasıyla örtüşmeyen sözleri eleştirmişti. Aynı söyleşide kızı Su Yücel de, “Can Yücel’i merak edenler açsınlar kitaplarını, gerçek Can Yücel şiirlerini oradan okusunlar.” çağrısıyla meraklılarını gerçek Can Yücel’i tanımaya davet etmişti. Yine aynı günlerde Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Çelenk de ona ait olmayan şiirlerin listesini blog sayfasında ve sosyal medyada paylaşarak, “Bari bugün bu yazıları ve şiirleri paylaşmayın” çağrısını yapmıştı.

    0 0

    Yrd. Doç. Şahin Kılıç tarafından çevrilen Bizans Kısa Kronikleri, özellikle ilk dönem Osmanlı tarihi hakkında ilginç detaylar veriyor. Bugüne kadar hak ettiği önemin gösterilmediği Bizans çalışmaları, Osmanlı tarihine bakan perspektifiyle büyük bir boşluğu dolduracağa benziyor.Bizans Kronikleri nasıl ortaya çıktı, kim yazmış notları?İlk defa Yunan Spyridon Lampros, daha sonra Alman bizantinist Peter Schreiner tarafından 1970’li yıllarda yapılan çalışmayla ortaya çıkarıldı. Schreiner, 120’ye yakın elyazması üzerine araştırmalar yaptı. Bu, ilk defa keşfettiğim bir kaynak değil. Ancak ihtiva ettiği bilgiler önemi nispetinde Osmanlı tarihçilerinin ilgisini çekmemişti.Nasıl yazılmış kronikler?Kabaca anlatırsak, Bizans’ın Kadim Yunan’dan miras aldığı tarih yazımı geleneği içinde, Hıristiyanlık döneminde ortaya çıkan yeni bir tür. Kronografyayı, bizdeki vakayinamelere benzetebiliriz. 10. yüzyıldan itibaren elyazması eserlerin boş bir sayfasında veya derkenar diyebileceğimiz sayfa boşluklarına yazılmış kısa notlar bunlar. Yazarlarına gelince, istisnalar hariç, çoğunluğunun yazarı bilinemiyor. Fakat bunların Kilise çevresindeki keşişler veya okuma yazma bilen seçkin bir kesim olduğu dile getirilebilir.Genel itibarıyla nelerden bahsediyor?Başta, Bizans tarihinin yanı sıra kilise tarihini aydınlatacak önemli olaylardan. Bizans aristokrasisi ya da Osmanlılar, Sırplar, Frenkler gibi yabancı hükümdarların soy ağaçları, savaşlara dair önemli bilgiler mevcut kroniklerde. Bunun dışında, doğa olayı ve tabii afetler... Mesela 1454 yılında buz dağlarının bütün Boğaz’ı doldurduğunu, insanların Galata’ya buz üstünde yürüyerek geçebildiklerini anlatıyor. Başka bir açıdan, Bizans taşrasındaki gelişmelerin kaydedildiği metinler bunlar. Osmanlı saray tarihçilerinin çoğunlukla sessiz kaldığı ya da kahramanlarını temize çıkarmak için bilerek ilgi göstermediği tarihsel olaylar...Peki kısa kroniklerin içeriği hangi yönde yoğunlaşıyor?1453’ten sonra, kroniklerin neredeyse tek konusu Osmanlılardır. Kroniklerin önemli bölümü Athos, Patmos, Selanik, İstanbul ve diğer büyük manastır merkezlerindeki cemaatler tarafından yazılmış. Dolayısıyla, kronikler sadece kilise ve manastır hiyerarşisinin, politik ve entelektüel elitlerin bakış açısını yansıtmıyor. Yunan toplumunun geniş sosyal tabakaları konu edinilmiş.Kroniklerin Osmanlı tarihini anlamada önemi nedir?Bu kronikleri deyim yerindeyse, Osmanlı egemenliğine girmiş Ortodoks halkın ‘kamuoyu’ görüşünün yansıtıldığı ‘gayriresmi tarih yazımı’ diyerek değerlendirebiliriz. Onların ruh halini yansıtan ifadeler Osmanlı’nın başka bir gözden nasıl algılandığını anlatıyor. Kronik yazarının hissettiği korku, dehşet, hayret, sevinç gibi bazı hislere, hatta bazen alenî bir şekilde hakaret ifadelerine rastlıyoruz.Kimlere hakaret ediliyor?Mesela kroniklerde ilk olumsuz ifadeler Bayezid için kullanılıyor. Onun için imansız, nefret edilen ve hilekâr gibi sıfatlar var. Timur’a karşı yenilgisi ve ölümünün sevinçle karşılandığı görülüyor. Tabii bu sırada Bizans devleti hâlâ yaşıyor. Ancak I. Bayezid’den önceki Osmanlı hükümdarları için herhangi olumsuz bir ifade yok. II. Murad’ın 1422’deki İstanbul kuşatmasıyla başlayan süreçte, devam eden fetih politikaları yüzünden, tanrısız gibi olumsuz ifadelerle nitelendirildiğini görüyoruz.Peki kroniklerin resmi tarihle çelişen tarafları var mı?Var tabii. Mesela fetret devri hakkında ilginç anekdotlar var. Yıldırım Bayezid’in oğulları arasındaki taht kavgalarını anlatan dönem, kaynaklarımızda biraz yüzeysel olarak verilir. O zaman diliminde bazı şehzadelerin birbirleri arasında galip gelebilmek için nasıl entrikalar çevirdiklerini, Bizans ile nasıl ortaklık kurduklarını rahatlıkla görebiliyoruz. Yeri gelmiş, Bizans’ı da dost bilmişler yani… Bize şimdiye dek hep Bizans ile Osmanlı arasında keskin çizgilerle ayrılan bir kutuplaşma tasvir edilir fakat kimi zaman işbirliği halindeler, ittifak yapıyorlar, kız alıp veriyorlar, hatta Hıristiyan oluyorlar. Gayet geçişken bir yapı var halbuki…Kroniklerde, hangi şehzade kimlerle ittifak yapıyor?Bu kroniklerde değil ama başka bir yerde I. Murat’ın oğlu Savcı Bey’in, Andronikos’un oğluyla işbirliği yaptığını görüyoruz. Her ikisi de babalarına karşı isyan bayrağını açıyor. Musa Çelebi, İsa Çelebi Fetret devri mühletinde, I. Mehmet’in de Bizans imparatorlarını arkalarına alarak ittifaklar yaptıklarını biliyoruz. Yine, II. Murat’ın Düzmece Mustafa’sının II. Manuel’e gittiğini ve ona itaat ederek II. Murat’a karşı destek istediğini, bu kroniklerde görebiliyoruz. Hatta saatiyle, günüyle kaydedilmiş.Hıristiyanlığa geçen hangileri var?Aslında din değiştirme mevzusu çok yaygın olmamakla birlikte stratejik sebeplerle başvurulan bir yöntem. Bunu Osmanlı’dan ziyade Selçuklu döneminde görebiliyoruz.Tam olarak kim bunlar?Selçuklu şehzadelerinin bazılarının menfaatleri icabı Hıristiyanlığa geçiş yaptıklarını söyleyebilirim. Selçuklu’nun zayıfladığı devirde, devrin ileri gelenlerinden, önemli beylerin, mesela meşhur Aksukhos ailesi mensuplarından din değiştirenleri görüyoruz. Bizans Sarayı’nda yetiştiğini ve Bizans’ın muktedir komutanları arasına girdiğini söyleyenler var. Osmanlı’da nispeten bu az ama kimi paralı askerler bu yolu seçiyor. Bu mevzularla alakalı belgeler kuvvetli ve net olmamakla birlikte, din değiştirmek o dönemin şartları altında makul kabul edilmiş. Aynı şekilde karşı taraftan da bu geçişler var.Birlikte yaşamı normal gösteren anekdotlar var mı?Kanuni devrinden örnek verilebilir. Kanuni, sık sık Yahudi bir müneccime gider, akıbeti hakkında bilgi ister. Yahudi kâhin, ‘Hıristiyanlar senin devrinde isyan ederek tahtına kastedecekler’ deyince, Kanuni tedirgin olur. Maiyetindeki Hıristiyanların toplanmasını emreder. Kroniklerden öğrendiğimiz kadarıyla, Piri Paşa, araya girer ve Sultan’ı teskin eder. ‘Sultanım, bırakın biz araştıralım, her nerede ise o isyancılar, bulup cezasını veririz.’ der. Kronik yazıcılarının, Piri Paşa’nın bu hamlesi ile Hıristiyanların hayatını kurtardığı için ona minnet duyduğunu ve Yahudi’ye de lanet okuduğunu görüyoruz.Müslümanların üstünlüğünün Hıristiyan topluma olan yansımaları nasıl?Hıristiyan halkın Osmanlı egemenliği sürecinde yeni siyasi ve kültürel çevreleri kabullendiklerini izleyebiliriz. Tabii bu adaptasyon halkın tamamınca ve hemen gelişmiyor. 1500’lerde Selanik’te yaşayan Manuel Gerakes, çocuklarının doğum ve ölüm saatini, ‘Türk sabah ezanı okurken’ veya ‘Cuma günü salâ okunduğu saatte’ şeklinde not düşmüş. Yani artık zamanı tayin etmek için ezan saatlerini de kullanıyor.Hıristiyanların sevdiği devlet adamları var mı peki?Bazı paşaların hatta padişahların dahi Hıristiyan dostu olduğu kroniklerde belirtilmiş. Ne ilginçtir ki, Yavuz Sultan Selim’in Hıristiyanlara büyük iyiliği geçtiği ve kiliseleri tamir ettirdiği, çeşitli yardımlarda bulunduğu kaydedilmiş. Bu yüzden de Hıristiyan teba içinde sevildiği ve övgüyle karşılandığını da not edebiliriz. Fatih Sultan Mehmet, kroniklerde ilk defa Basileus (vasilevs) olarak anılıyor. Bu ifade yalnız Bizans imparatorları için kullanılır.Ne gibi övgü ifadeleri mevcut?II. Bayezid ve Kanuni için de ‘megas authentis’ (büyük hükümdar) tabiri kullanılmış. Tarihte nadiren büyük Türk hükümdarları için megas sultanos (büyük sultan), megas amiras (büyük emir) gibi unvanlar kullanılır. Hatta tıpkı Saray tarih yazıcıları gibi Osmanlı’nın İran ve Hicaz seferlerinin kayıtlarını tutmuşlar. Mesela Cem Sultan hadisesi gibi hadiselerle ilgili bilgilere rastlasak da yorumlardan kaçınılmış. Ama ilginç bir detay var ki Şah İsmail ve İranlılar için Türkçeden geçme bir terim ‘kızılbasi’ diyorlar.Bu surette Yunancaya geçen başka Türkçe kelimeler var mı?Başta yer adları olmak üzere onlarca kelimenin her iki dilde de kullanıldığını bu kroniklerden anlayabiliyoruz. İstanbul için onlarca rivayet vardır fakat şehre–kente anlamına gelen ‘stinpoli’ kelimesinden Türkçeleşerek ‘İstanbul’ olmuştur. Bu bağlamda büyükşehirlerin hemen hemen tamamı Rumcadan devşirilmiş. Hatta Antik Yunan’dan Bizans’a, oradan da bize geçmiş. Mesela İznik ‘Stinnikea’dan, Bursa ‘Prussa’dan, Mudanya ‘Montaniya’dan ve birçok şehrimiz...Henüz Bizans Araştırmaları Enstitüsü yokSon dönemde Bizans arkeolojisi ve tarihi alanda akademik makale ve araştırma noktasında birtakım kıpırtılar var. Fakat çoğu bireysel özveriyle oluşan çabalar. Maalesef bu konuda da ideolojik angajmanlar belirleyici olabiliyor. Henüz yetkin kimseler projelere önayak olabilmiş değil. Bu iş genel itibarıyla böyle. Diyelim Antik Roma kalıntılarına ulaşabilmek için bir proje yürütülüyor. Buradaki bir tiyatro gün yüzüne çıkarılsın diye, tarihi çinilerin pişirildiği Osmanlı fırını kaldırılıp atılabiliyor. Geçtiğimiz dönemlerde kendine has yapısıyla benzeri sadece Fransa’da bulunan bir fırını kaybettik. Bu noktada Osmanlı arkeolojisi diye bir mefhum da doğuyor. En eski yapıya ulaşacağım diye üst katmandaki tarihi kalıntılar tahrip edilebiliyor. Tarihi rezervlerimizi gün yüzüne çıkarırken, Roma ve Antik Yunan deyince akan sular duruyor, müthiş bir hoşgörü var ama gel gelelim Bizans denince bir nemelazımcı zihniyet beliriveriyor. Bu alanda henüz hususi bir araştırma enstitümüz bile yok. Hatta Avustralya'da bile böyle bir teşekkül varken, Avrupa'nın hemen hemen tamamında bu konuda bir enstitü araştıran bir kurum bulunuyorken, mirasın üzerinde yaşayanlar olarak bu konuya bigâne kalmamız can yakıcı.

    0 0

    Geçen hafta belediye başkan adaylığımı açıkladıktan sonra çok sayıda mesaj aldım. Bunların çoğu çeşitli mağaza ve pizzacılarda yüzde elliye varan indirimler hakkındaydı, bunun dışında birkaç vatandaşımız seçimlerde oylarını bana vereceklerini bildirdiler. Bu moral ile derhal çalışmaya koyuldum.İlk olarak mahalle esnafını ziyaret ettim. Sorunlarını dinledim. Berber İrfan abi, halası ve eniştesinin sık sık çatkapı misafirliğe gelmelerinden şikâyetçiymiş. Bizim belediyeciliğimiz döneminde bu tip sıkıntıların yaşanmayacağını, erken uyarı sistemini hayata geçireceğimizi anlattım. Mutlu oldu. Kasap Adnan abi ise hayatın anlamını merak ettiğini, bazen et keserken dalıp gittiğini söyledi. Başkanlığım döneminde hayatın anlamını açıklayacağımı, biraz daha sabretmesini söyleyip onu teskin ettim. Fırıncı Hamdi usta ise çok yoğun olduğunu belirtti. Ona bizim dönemimizde bu kadar yoğun olmayacağını söyledim. Şu an gerçekten çok yoğun olduğunu tekrardan belirtti. Ona gene aynı cevabı verdim. Bu kez öfkeyle ‘Arkadaşım çok yoğunum diyorum, müşteri bekliyor, tezgâhın önünü kapatma.’ dedi. Tartıştık ve oradan ayrıldım.Hafta boyunca siz kıymetli İstanbullular için ne yapabilirim diye düşündüm. İşte hepsi birbirinden şık vaatlerim:Toplu taşımada sıkışmaya sonMetrobüs ve otobüslerde sıkış tıkış seyahat etmek en büyük çileniz. Peki bunun gerçek sebebini hiç düşündünüz mü? Düşünmediniz, çünkü önceki yönetimler sizden düşünmenizi değil Akbil basmanızı istedi. Toplu taşımadaki sıkışmanın en büyük sebebi halkımızın yarısının obez olması. 40 kiloluk, kedi gibi bir kızcağızla NBA’de center oynayan 180 kiloluk adamın aynı fiyata yolculuk etmesi eşitlik ilkesine ters değil midir? Evet, bundan sonra otobüsün basamağındaki hassas terazi yardımıyla tespit yapacağız ve 70 kilodan fazla vatandaşlarımız çift Akbil basacak. 140 kilo üzeri yolcularımız ise üç bilet parası ödeyecek. Böylece insanlar ya kilo verecek ya da evlerinde oturmak zorunda kalacaklar ve sizler için metrobüs yolculukları keyfe dönüşecek. Kilolu vatandaşlarımız evde oturdukça daha da kilo alacaklar dediğinizi duyar gibiyim, ama bu belediyemizin sorumluluğuna girmiyor. Az yesinler.Öte yandan 65 yaş üstü vatandaşlarımıza ücretsiz seyahat hakkını ise geri alıyoruz. Böylece halkımızı gençleşmeye teşvik etmiş olacağız. Yaşlılığı özendirmemek gerekiyor.İstanbul’a vize geliyorDaha önce de gündeme gelen İstanbul’a vize uygulamasını hayata geçiriyoruz. Belirli konularda sınavı geçenlere geçici vize verilecek. Aşağıda henüz taslak halinde bazı kriterler var, bunlara bakıp kendinizi sınayabilirsiniz.Savrulan bir otobüste dengede kalabilmekBir başka aracın aniden önüne kırması karşısında gösterilen soğukkanlılıkKaldırımsız yürüyebilmeTekerlekli sandalye ile 5 saat boyunca şehirde hayatta kalmakDolmuş durmadan inebilme ve binebilme yeteneğiDolmuşların alakasız bir durakta sebepsiz beklemelerine saygı gösterebilmekÖte yandan, geçici vize verdiğimiz vatandaşlara bulundukları yakadan karşıya geçmemeleri konusunda da bir taahhüt imzalatacağız. Beş sene boyunca karşıya geçmeyenlere kalıcı vize verilecek.Engelliler için yeni düzenleme yokBir de sık sık dile getirilen engelliler meselesi var. Mevcut belediyelerin engelliler için yaptıkları gerçekten muazzam, üzerine bir şey koyabilir miyim bilemiyorum. Adamlar her sene engelliler günü dolayısıyla engellilerin yaşadıkları zorlukları anlatan kısa film yarışmaları düzenleyip dereceye girenlere ödüllerini törenle veriyorlar. Engelliler için müthiş bir hizmet bu. Belediye yöneticileri o filmleri izleyip duygusallaşıyorlar. Harika bir hizmet. Söz veriyorum, biz de kendi yönetimimizde engelliler için duygusallaşacağız. Kaldırımların, durakların ve toplu taşıma araçlarının engelli vatandaşlarımıza yönelik düzenlenmesi ise belediyemizin sorumluluğuna girmiyor. Bu mevzularla sanırım muhtarlıklardaki ihtiyar heyeti ilgileniyor.Belediye başkan adayı Sayın Beyinsiz Adam’ın özgeçmişi1986 yılında efeler diyarı Tokat’ta doğdu. Tokat’ın kadim kültürüyle yoğrularak yetişti. Uzun yıllar ilk ve orta dereceli okullarda eğitim gördü. Bunu yeterli bulmayarak kendini daha da geliştirmek için liseye gitti. Eğitime çok önem verdiği için bazı sınıfları birkaç kez okudu. Henüz öğrencilik yıllarında içinde siyaset aşkı vardı. Üç kez sınıf başkanlığı aday adayı oldu ancak birtakım ayak oyunları neticesinde aday gösterilmedi. 2007 yılı siyasi kariyeri için dönüm noktasıydı. Bu tarihte Halkın Kükreyişi Partisi Gençlik Kolları Ümraniye İnkılap Mahallesi Tanıtım ve Medya Departmanı lise birlerden sorumlu başkan yardımcılığı görevine getirildi. Bulunduğu makamı hiçe sayarak sıradan bir insan gibi hayatına devam etti. Partide genel başkanlığa kadar yükselme şansı varken siyasetten sıkılıp ara vermek istediğini söyledi ve evine döndü. İleri seviyede Türkçe bilen genç siyasetçi üç çocuğu olmadığı için mevcut siyasi partilerin kapısından çevrilince bağımsız aday oldu.

    0 0

    İlk albümüyle büyük çıkış yakalayan Mehmet Erdem, ‘Hiç Konuşmadan’ isimli yeni çalışmasıyla karşımızda. Şöhretin kendisine yalnızlık getirdiğini söyleyen sanatçı, şarkılarında ajite eden değil, dik duran bir acı olduğunu anlatıyor.İlk albümünüzle büyük ses getirdiniz. Bekliyor muydunuz?İyi bir şey yaptığımızı düşünüyorduk, olumlu tepkiler bekliyorduk ama bu kadarını değil. Türkiye’de neyin, ne zaman olacağı belli olmuyor. Ama her kesimden olumlu tepki gelince mutlu olduk.Bu başarının sırrı neydi?Nasip, kader, kısmet diyebilirim. Hangi faktörün ne kadar etki ettiğini bilemiyorsun. Çocukluğumdan beri müzikle uğraşıyorum ama olay 34 yaşındayken patladı. Ondan önce 15 sene profesyonel müzik yaptım. Birçok başarılı iş de yaptım. Ama bu ses getiren kimyayı ne oluşturdu onu bilemiyorum. Sezen Aksu’nun şarkısı, benim klasik sanatçı formatında olmamam gibi birçok faktöre bağlı olabilir.Albüm için neden bu kadar beklediniz?Evde kendi kendimize çalarken söylüyordum. Şarkı söylemek gibi bir planım yoktu. Beste yapmak, enstrüman çalmak gibi işin mutfağını seviyordum. Onur Ünlü’nün Polis filminde Olur Ya’yı söyledim. Herkes sen çok güzel söylüyorsun, dedi. Oradan olay buralara geldi. Çok bilinçli değildi.Tanınan bir kişi olmak size neler getirdi ya da götürdü?Eskiden daha rahat yaşıyordum, şimdi kapalı bir hayat yaşıyorum. Kimseye kötü örnek olmamaya çalışıyorum. Kimseyi kırmamak için, yanlış anlaşılmamak için söylediklerime dikkat ediyorum. Bilinirliliğin artınca özgürlük alanın daralıyor. İnsanlar seni sevdiği için sen yalnız kalıyorsun. Herkesle kucaklaşmak istediğin zaman da yalnızsın.Hiç Konuşmadan isimli yeni albüm cover ağırlıklı. Neden böyle bir seçim yaptınız?Yine sevdiğim şarkıları söylemeye devam ediyorum. İlle de benim şarkım olsun demiyorum. Şarkı güzelse o herkesindir. Bu albümde çok çalıştık. İlk albümün başarısının verdiği bir sorumlulukla daha iyi bir şey yapmak istedik. İçimize sinen bir albüm oldu.Şarkılarını yeniden yorumladığınız isimlerin hayatınızda özel bir yeri var mı?Hepsi çok büyük isimler. Ağır bir topun altına girdik aslında. Hepsi çok güzel ve zamanında iyi söylenmiş şarkılar. Bu yemeği biz de böyle yapıyoruz demek istedim. Olumlu tepkiler alıyoruz.Ahmet Kaya’dan Kum Gibi’yi yorumlamışsınız. Özel bir sebebi var mı?Ahmet Kaya’nın tüm şarkılarını çok severim ama Kum Gibi’nin bende ayrı bir yeri var. Ben Kardeş Türküler’deyken Ahmet Abi ile birlikte konsere çıkmıştık. Allah rahmet eylesin. Keşke yaşasaydı da bugünleri görseydi. Her şey değişti, güzelleşti, daha da güzel olacak inşallah.Ahmet Kaya ile ilgili tartışmalar hâlâ devam ediyor...Biraz iade-i itibar gibi. Kürtçe şarkı söyleyeceğim dediğinde kıyamet koptu. O zaman bir bedel ödenmesi gerekiyormuş, demek ki o bedeli ödedi maalesef. Ahmet Kaya’nın herkesin hayatında bir yeri var. Bu da ölümsüzlük zaten.Şarkının tam da bu zamana denk gelmesi rastlantı mı?Bu şarkıyı yapmaya bir sene önce karar verdik ve kaydını beş ay önce yaptık. Çıkışı bu tartışmalara denk geldi. En azından Ahmet Kaya’yı yâd etmiş olduk. Yakın zamanda bir Ahmet Kaya albümü çıkacak. Orada da bir şarkı söyledim.Bir sonraki albümde neler görecek müzikseverler?Sürekli karar değiştiriyoruz. Bir alaturka albüm düşünüyoruz. Benim türkü geçmişim de var. Bazı türküleri söylemek istiyorum. Hepsi bir arada da olabilir.Sesiniz çok tartışıldı. Kimileri özgün ve benzersiz derken kimi de öksürse biter yorumları yaptı.Türkiye’de insanlar bir şey yapmaktansa yorum yapmayı daha çok seviyor. Yok ‘öksürse sesi gider’, yok ‘balgam söktürücü içince müzik hayatı biter’ diyorlar. Alın öksürüyorum bitmiyor. (Gülüyor) Bunlar biraz işin magazini. Ses rengimizin farklı olduğunu biliyorum. Skalada çok fazla olmayan bir yerde. O yüzden dikkat çekiyor. Debdebenin içinde huzur vermeye çalışıyorum. Zaten hayatta yeterince gürültü patırtı var. Müzikle onu yapmanın bir alemi yok.Mehmet Erdem hiç mi yüksek perdede şarkı söylemeyecek? Daha önce söyledim. Bu albümde de Sen Kimsin adlı şarkı biraz öyle. Bu ruh dünyamla ilgili bir durum. Biraz memleket gibiyim, bugün huzurluyuz, yarın üzgünüz. Bir de yeterince söyleyen kişi var zaten. Öyle şarkı isteyen onlardan dinlesin, dingin bir şey istediklerinde benden...Şarkılarınızın acıtan tarafı ağır basıyor. Bu acıyı neler besliyor?Acı ve üzüntüden korkmamak lazım. Sadece ağlaklık ve ajitasyon için bu şarkıları söylemiyorum. Dünyanın çok huzurlu olduğu bir dönemde değiliz. Laylaylom yapacak bir tarafım yok şu an. Ağlak bir acı değil, dik duran bir hüzün benimkisi.Dışarıdan mesafeli bir görüntünüz var. Gerçek hayatta da böyle mi?Normalde hareketli ve neşeli biriyim. Mesafeli duruş ise sanırım biraz görünüş, biraz da sesimle ilgili. Telefonda falan korkutucu oluyorum. (Gülüyor) Bir de olmadığım biri gibi görünmek istemiyorum. Müzik yaparken rahatım ama onun dışında rahat olamıyorum pek. Oyunculuk teklifleri de geliyor ama orada kendimi rahat hissetmiyorum.Türkiye’de son zamanlarda en çok hangi konular sizi rahatsız ediyor?Herkes her şeye karışıyor, herkes herkesin hayatına müdahale ediyor. Allah içkiyi haram kılmış ama ister iç ister içme diyor. Kendi iradene bırakıyor. Yaparsam günah benim. Allah bile bu özgürlüğü verirken, başkalarının buna müdahale etmesi biraz fazla geliyor. Her şeye müdahale ediyorlar. Yok dershaneyi kapat, yok oraya gitme buraya gitme. Ne yapalım o zaman? Bir de insanlar çok tahammülsüz. Bir uzlaşı aranmıyor. Sürekli kavga havasında herkes. Ortayı bulmak o kadar zor değil. Tek yumurta ikizleri bile farklı birbirinden.Annemin gülümsemesi binlerce kişinin alkışından daha değerliAilenizle iletişiminiz nasıl? Sık görüşüyor musunuz?Bu kadar şey yaşadıktan sonra anlıyorsun ki kimse seni ailen kadar düşünemez. Onların dua kalkanıyla yaşadığımı düşünüyorum. Başıma iş gelmiyorsa ailem sayesinde. Onların mutluluğu her şeyden önemli. Binlerce kişinin karşısına çıkıyorum ama annemin bir kez gülümsemesi hepsinden daha değerli.Muhafazakâr bir aileden geliyorsunuz. Aile ilişkileriniz nasıl?Beni ailem böyle kabul ediyor. İnançlı bir insanım ama günahlarım da var. Muhafazakâr değilim, iyi ahlaklı olmaya çalışıyorum. Açık görüşlü bir insanım. Annem diğer anneler gibi ‘oğlum içki, sigara içme’ diye tembihler. Beni düşünüyorlar neticede. Türkiye’de ateist bile sosyal MüslümandırBahsettiğiniz iyi ahlakta inanç referans olarak nerede?Tabii ki din var referans olarak. Türkiye’de ateistim diyen bile sosyal olarak müslümandır. Mesela bir yabancı gelip Müslümanlığı senin yanında aşağıladığı zaman birden savunmaya geçiyorsun. Ama yobaz bir Müslüman sana bir şeyler direttiğinde arkadaşım Müslümanlık böyle bir şey değil, diyorsun. Ama bana göre din vitrinde olmamalı.Bohem bir imajınız var. Bundan rahatsızlık duyuyor musunuz?Zannedildiğinden daha mütevazı bir hayat yaşıyorum. Millet sürekli alemde sanıyor, oysa ya bilgisayar başındayım, ya konserde. Çılgın bir hayatım yok. Bir şehre gidince konser vaktine kadar otelde odada tek başıma oturuyorum. Vur patlasın çal oynasın bir hayatım yok. Ünlü olmadan önce daha bohemdim.Ünlü olmadan önce mi daha mutluydunuz, şimdi mi?Şimdi daha mutluyum. Yaptığımız iş muhatabını buluyor. Daha önce film müziği ile Altın Portakal aldık ama kimse bilmiyordu.

    0 0

    Bu aralar iyi bir türkü albümü arayanlara güzel bir haberimiz var. Mehmet Evren Hacıoğlu’nun Gönül Sevdiğinden Usandı isimli çalışması Ahenk Müzik etiketiyle yayınlandı.Genç sanatçı ‘Anadolu Abdal Kültürlerinde Müzik Geleneği’ konusuyla ilgili, muhtelif yörelerde alan çalışması yapmıştı. İyi bir bağlama sanatçısı olan Hacıoğlu, Erol Parlak Nida Tüfekçi, Neşet Ertaş gibi önemli bağlama icracılarından etkilendi. Sanatçı, albümde Anadolu’nun dört bir yanından türküleri seslendiriyor.Caz festivalinin yıldızları albümde...Bu yıl 2-18 Temmuz tarihleri arasında ülkemizde konuk ettiğimiz ve verdikleri konserlerle dinleyicilere müzik ziyafeti yaşatan sanatçılar, 20. İstanbul Caz Festivali albümünde sevenleriyle buluştu. EMI Müzik işbirliğiyle festivale özel olarak hazırlanan albüm, festivalde sahneye çıkan Alicia Keys, John Legend, Anthony Strong, Chano Dominguez, Deutsche Philharmonie Merck, Harold Lopez-Nussa gibi dünyaca ünlü isimlerin birbirinden güzel şarkılarını bir araya getirdi. 12 şarkılık albüm, unutulmayan performans ve şarkıları bir araya toplayarak dinleyenlere o anları tekrar yaşatıyor. Albüm özellikle cazseverler için arşivlik bir çalışma. Henüz bu isimleri dinlemeyenler için de bir tanışma fırsatı...Yedinci Ev ‘Şimdi’ ziyaret edilir Rock müzikseverlerin son günlerde adını sıkça duyduğu bir grup Yedinci Ev. Topluluk 2011 yılının bahar aylarında Birkan Nasuhoğlu, Hazar Aşçı ve Turgay Gülaydın tarafından kuruldu. Yedinci Ev’in rock müziğe alternatif tarzlarıyla yeni bir soluk getirmek istedikleri ilk albümleri ‘Şimdi’, We Play etiketiyle müzikseverlerle buluştu. Albümde hem batı tınılarına hem de baladlara yer veren ekip, geniş bir dinleyici kitlesine hitap etmeyi hedefliyor. Yedinci Ev, gerek sözleri gerek müzikal altyapılarıyla güçlü şarkılarla karşımızda. Grubun müziği özellikle yeni arayışlar içinde olan dinleyiciler için farklı bir renk.

    0 0

    Sekiz yöreden, sekiz aşçı bir araya geldi, Anadolu mutfağının en özgün yemekleriyle bir lezzet şölenine imza attı. İsimlerini dahi bilmediğimiz ancak tatlarına doyamadığımız bu yemeklerden en beğendiklerimizi sizler için derledik.Ekşili taraklık, muhaşerli köfte, simit kebabı, karalahana diblesi, tavuk üfeleme, döş dolması, serimsek ve daha nicesi… Yabancısı olduğumuz Anadolu mutfağına ait bu yemekler geçtiğimiz hafta içi şöresel lezzetleriyle tanınan Osmani Restoran’da ‘8 yöre 8 aşçı’ isimli etkinlikte tanıtıldı. Elazığ, Malatya, Gaziantep, Rize, Antakya, Muğla, Adana ve Kayseri yöresinin birbirinden lezzetli yemeklerini tattık. Yüze yakın yemekten en orijinal bulduğumuz ve tadına doyamadıklarımızı bu lezzetlerin mimari ustalarına sorduk, tariflerini, püf noktalarını öğrendik.Muhaşerli köfte: Siyah nohudun kabukları soyulmuş ve ikiye ayrılmış haline Elazığ’da muhaşer deniliyor. Elazığlılar mutfaklarından eksik etmedikleri bu ürünü yemeklerinde de sıkça kullanıyor. Muhaşerler iyice haşlanır. Köftelik bulgur, kıyma, kuru soğan, reyhan, arzuya göre karabiber ve bir miktar muhaşer katılarak yoğrulur. Daha sonra sıcak suda haşlanır. Servis edilirken üzerine tereyağı gezdirilir. Süslemesi için de muhaşer kullanılabilir.Cevizli taş ekmeği: Sekiz adet krep (normalinden biraz daha ince olacak) üst üste dizilir. Her katın arasına ceviz serpilir. Servis edilecekken tereyağında karamelize edilmiş pekmez sıcak sıcak üzerine dökülür. (Aralarına değil)Tavuk üfeleme: Üfeleme, ovalama anlamına geliyor. Yufka ekmekler ince ince doğranır ve robottan geçirilir. Tavuk haşlandıktan sonra didiklenir. Yufka ekmek ile karıştırılır. Tavuk suyundan eklenir ve suyunu çekene kadar pişirilir. Ardından ayrı bir tavada soğan, tereyağı, karabiber, pul biber ile pişirilir ve tavuğun içine eklenir. Özdeşene katar hep birlikte kavrulur. Üzerine ekşi nar serpilir. Nar, tereyağı ve tavuğun ağırlığını dengeler. Orijinali tavşan etiyle yapılır.Simit kebabı: Bulgurun incesine (köftelik bulgur) Gaziantep’te simit deniliyor. Köftelik simit, kuzu eti, albiber, soğan, sarımsak, çam fıstığı, nane, karabiber, tuz ve kimyon birlikte yoğrulur. Köfteler parmak büyüklüğünde olacak şekilde şişe yerleştirilir ve odun ateşinde pişirilir. Sıcakken üzerine kaşar rendelenir ve en son toz Antep fıstığı ile süslenir.Hamsi pilavı: Çok bilinen ancak birçok kişinin yapmaya pek cesaret edemediği bir yemek, hamsi pilavı. Oysa bu tarif oldukça pratik. Hamsi kılçıklarından ayıklanır. Pirinç, bol soğan, maydanoz, kuş üzümü, fıstık, karabiber, pul biber, sıvıyağ, az miktar şeker iyice kavrulur. Sonra iki bardak su ilave edilir, kısık ateşte bir süre daha pişirilir, daha sonra demlenmesi için kenara alınır. Folyo kâselere hamsiler dizilir. (Dışı alta gelecek şekilde) İçine pilav konulur, üzeri yine hamsi ile kapatılır. Üzerine az miktarda sıvıyağ ve karabiber gezdirilerek fırına verilir. 20-25 dakika piştikten sonra servise hazır.Yağlama:Görüntü olarak lahmacuna benzetilse de tat ve yapımı bir hayli farklı. Az maya, su ve tuz ile yapılan yufka ekmekler bir kenarda soğuması için bekletilir. Bir kilo kıyma (dana olacak) bir numaralı aynadan geçecek ve iki kere çekilecek. Bu şekilde olursa yufka üzerinde rahat dağılır ve topaklanma yapmaz. İki adet soğan, iki adet çarliston biber, karabiber, pul biber, et bulyon, kekik ve ocaktan indirmeye yakın maydanoz eklenerek pişirilir. Şebit (yufka) soğuk, kıyma sıcak olmalı yoksa yufkalar hamurlaşır. Üç kat normal porsiyondur. Her kata ayrı ayrı sos sürülür. Dörde bölünerek ikram edilir. Mutlaka sade ya da sarımsaklı yoğurtla birlikte yenilir.

    0 0

    Sultan Sazlığı eko sisteme olan katkısının yanında her yıl kasım ve şubat aylarındaki hasatla bölge halkının geçim kaynağı oluyor.Sazlık alandan kesilen kamışlarla para kazanan köylüler aynı zamanda sazlığın yenilenmesiyle doğaya da katkı sağlıyor.Kayseri’ye Bağlı Develi ve Yeşilhisar ilçeleri arasında kalan Sultan Sazlığı, adını sultanların avlak yeri olmasından almış. Her yıl binlerce kuşa ev sahipliği yapan sazlık, Türkiye’nin önemli sulak alanlarından biri. Bir dönem yanlış politikalar nedeniyle kuruyan sulak alan, son yıllarda yapılan çalışmalar sayesinde eski günlerine geri döndü. Sıtma hastalığının yaygın olduğu 1960’lı yıllarda sivrisinek barındırdığı için sazlıkta kurutma çalışmaları başlatılmış. Daha sonra içine açılan drenaj kanalları ile suyu çekilerek tarım faliyetlerinde kullanılmış. Çevresindeki su kaynaklarının önüne barajlar yapılması ile de tamamen kurumaya yüz tutmuş. Yöre halkının söylediğine göre sivri sinekler bile terk etmiş sazlığı. 2006 yılında alanın Milli Park yapılması ile birlikte yeniden kurtarma çalışmaları başlamış. Çevredeki barajlardan su takviyesine başlanmış. Bunun ardından yıllardır tamamlanamayan Zamantı Derivasyon Tüneli’nin 2010 yılında açılmasıyla su seviyesi yıldan yıla artmış. Sultan Sazlığı bugün eski seviyesine doğru adım adım ilerliyor. Bir zamanlar kuruyan sazlıklar yeniden yeşeriyor.Kuşlar için yavrulama döneminde önemli olan sazlık alan, göç sonrası da bölge halkına geçim sağlıyor. Milli Parklar Genel Müdürlüğü, sazlık alanın temizlenmesi için kontrollü olarak her yıl Sultan Sazlığı’nda kesim çalışması yapıyor. Bu sayede sazlık tabanının bitki kökleriyle yükselmesi engelleniyor. Develi ilçesine bağlı Sindelhöyük beldesi ile Yeşilhisar ilçesine bağlı Ovaçiftlik ve Yeşilova köylerinde yaşayanlar, kasım ayının ilk gününü iple çekiyor. İznin başlamasıyla birlikte sazlıkta hummalı bir çalışma başlıyor. Harman yerini andıran sazlıkta köylüler, önceden belirledikleri alanlarda kamış biçimi yapıyor. Buğday gibi orak ve biçim makineleriyle kesilen kamışlar, yurtdışına ihraç ediliyor. Sonbahar ile birlikte sazlık içinde suyun yükselmesi köylülerin işini iyice zorlaştırıyor. Yağmura ve soğuğa rağmen kamış biçen köylüler, ürünlerinin ucuza gitmemesi için tüccarlarla sıkı bir pazarlığa girişiyor. Tüccarlar tarafından alınan sazlar, Sindelhöyük köyündeki alanda koni şekilde istifleniyor. Yapılan temizlik çalışmaları sonrası kamışların Avrupa yolculuğu başlıyor. Kalite olarak dünyada iyi bir isim yapan Sultan Sazlığı kamışları, Hollanda, Almanya ve İngiltere gibi ülkelere ihraç ediliyor. Şubat ayı ile birlikte sazlıkta yasak da başlıyor. Göç zamanı ile birlikte Sultan Sazlığı’ndan yeniden kuş sesleri yükseliyor.

    0 0
  • 12/11/13--02:53: FİLM DEĞİL, GERÇEK...
  • Yükseklere ulaşmak, kendi sınırlarını görerek zirveye varmak, dağcılığın temel felsefesi. Kıt imkânlarla zoru başaran dağcıların, limitleri kadar risk almayı bilmesi gerekiyor.Tabiat şartlarının izin verdiği kadar adım atabilen dağcılar, daha fazlasının ölüm olduğunu biliyor. Bu yüzden de hırsın kurbanı olmadan yaptıkları spordan zevk almayı amaçlıyorlar. “En iyi dağcı, yaşayan dağcıdır.” cümlesini ise dillerinden düşürmüyorlar.Dağcılık, yürüyüş ve kamp kurmanın yanında tırmanmayı da kapsayan bir doğa sporu. Fransa’da 18. ve 19. yüzyılda zenginlerin boş vakitlerini geçirmek için yaptıkları bir aktivite olarak doğmuş dağcılık. Zamanla daha yükseklere tırmanma arzusu bu aktiviteyi sporlaştırmış. Cenevre’de 1931 yılında Uluslararası Dağcılık Birliği’nin kurulmasıyla kendi içinde dallara da ayrılmış. Zamanla kuralları da oluşan dağcılığın en yaygın olarak yapılanı da kaya tırmanışı. Biz de dağcılığı yakından tanımak ve felsefesini anlamak için onlarla birlikte yola koyulduk. Maceracı iki dağcı Şevki Kandır ve Erhan Ozgan’ın peşinden Bilecik Harman Kaya’ya ulaştık. Harmankaya, eşsiz manzarası ve heybetiyle insanı adeta büyülüyor. İsmi gün geçtikçe daha çok duyulan bu doğa harikası, dağcıların yeni gözdesi.Hazırlıkların ardından adrenalin dolu saatler başlıyor. Kaya tırmanışında sporcu, düz kaya yüzeyindeki çatlak ve girinti çıkıntılarda yapılan hamlelerle zirveye ulaşılıyor. Teknik bir spor olan kaya tırmanışı, malzemenin yanında eğitim de gerektiriyor. Tırmanılan hat boyunca, sikke, ekspres, friend ve stoper gibi aletlerle güvenlik oluşturuluyor. Güvenlik hattı, olumsuz bir durumda sporcunun kayadan düşmesini engelliyor.Gün geçtikçe kaya tırmanışı da kendi içinde dallara ayrılmış. Bunların en tehlikelisi, aletsiz olarak yapılan “Free Solo” tırmanışı. Tecrübe gerektiren Free Solo’yu dünyada çok az sayıda sporcu yapıyor. Free Solo, tehlikeli bir tırmanış olduğu için aktivitelerin bir kısmı ölümler ya da ciddi yaralanmalarla sonuçlanıyor. Bu nedenle halk arasında kaya tırmanışı genelde ölümcül bir spor olarak biliniyor. Hayatla ölüm arasında ince bir çizgide dursa da gerekli önlemler alındığında onlar için bu spor yolda yürümekten farksız.

older | 1 | .... | 67 | 68 | (Page 69) | 70 | 71 | .... | 165 | newer