Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 66 | 67 | (Page 68) | 69 | 70 | .... | 165 | newer

    0 0

    Ekvator’da Deniz seviyesinden 2 bin 600 metre yükseklikte, derin bir yamacın kenarında kurulu bu salıncak, çocuksu bir heyecan değil adrenalin patlaması vaat ediyor.‘Dünyanın sonuna yolculuk’ olarak anılan salıncak keyfinde, bir anda kendinizi bulutların üzerinde bulabilirsiniz.Tungurahua Volkanı’nı izlemek için bir ağacın üzerine kurulan gözlem evinde çalışanlar can sıkıntısından olacak, bir salıncak kurmuşlar.Uzunca bir ip ve basit bir tahtadan yapılıveren bu mütevazı salıncağın, adrenalin patlamasına yol açacağına inanmak ilk bakışta hayli zor görünüyor.Ancak sallanmaya başladığınızda ayaklarınızın altından çekiliveren yeryüzü, sizi boşlukta yapayalnız bırakıveriyor.Başı buluttan kurtulmayan Tungurahua ve derin yamacın bin bir tonlu yeşili, tarifsiz bir deneyim sunuyor.

    0 0

    Bankalar ve uluslararası havayolu birlikleri ile işbirliğine giden şirketler, yolcularını uçuş öncesi de rahat ettirmek amacıyla havalimanlarında konforlu salonlar açmaya başladı.Havayolu şirketleri, müşteri memnuniyetini artırmak ve yolcuların ilk tercihi olabilmek amacıyla hizmet çeşitliliği yarışında çıtayı oldukça yükseltti. Uçuş kalitesi ve ikram çeşitliliğini artırmakla yetinmeyen havayolu şirketleri, son yıllarda havalimanlarında da yatırımlarına ağırlık vermeye başladı. Havalimanlarında konforlu salonlar açıyorlar. Yolcuların buralardan faydalanmak için tek yapması gereken bankalardan kredi kartı almak. Her kredi kartının ücretsiz hizmet verdiği salonu var.Özel salonlar Atatürk Havalimanı’ndaÖzel salonlar, transit yani aktarmalı yolcu sayısındaki artış ve iç hat uçuşlarındaki yoğunluk nedeniyle daha çok İstanbul Atatürk Havalimanı’nda hizmet sunuyor. Yolcu salonlarındaki konfor konusunda ise Türk Hava Yolları’nın (THY) rakipsiz olduğunu söyleyebiliriz. İkram şirketi Turkish Do&Co ile işbirliğine giden THY, yolcu salonlarında da kaliteli hizmet veriyor. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali gidiş ve geliş katında yer alan konforlu THT CIP Salonları, pide, lahmacun, köfte ve makarna gibi sıcak yemek mönüsünün yanı sıra, tatlı ve içecek çeşitliliği ile sadece Türkiye’de değil yurtdışında da rakip tanımıyor. Salonlarda, duş, masaj, ütü, kütüphane, mescit, mini golf ve çocuk alanları ile internet, TV, yerli ve yabancı gazeteler de yer alıyor. THY salonlarından, business class ve elit ve elit plus kart yolcuları faydalanıyor. Bankalara ait, uluslararası havayolu birliklerinin işlettiği ya da özel şirketlere ait salonlarda da, yolculara ayrıcalıklı hizmetler sunuluyor. Son derece konforlu bu özel yolcu salonlarında da, zengin yiyecek-içecek alternatifleri ile gazete ve dergi, internet, eğlence sistemleri, çocuk bakım odaları, mescit yer alıyor. İşte uçuş öncesi güzel vakit geçirebileceğiniz salonlar:*Primeclass Lounge: Salona, TAV Passport, Priority Pass, Vodafone Red, Halkbank, Denizbank ve Airport Angel kart sahipleri giriş yapabiliyor.*Akbank Wings primeclass Lounge: Akbank’ın belirlediği kart sahiplerine, primeclass yolcularına ve TAV Passport üyelerine. *Comfort Lounge: TAV Passport, TEB, Club Finans, Halkbank, ING Bank Özel Bankacılık, Denizbank, Citibank, Limasol, Koop Bank, Unicard, Veloce Lounges ve Dragon Pass Kart sahipleri ücretsiz giriş yapabiliyor.*Yapı Kredi World Lounge: Yapı Kredi Bankası’nın belirlediği kart sahipleri ve TAV Passport üyelerine hizmet sunuyor.*TTNET Platin Lounge: Şirketin TTNET Platin müşterileri faydalanabiliyor.

    0 0

    Tasavvuf müziğiyle ilgili günümüzde artık birçok çalışma yapılıyor. Ama maalesef bunlardan çok azı bu müziğin ruhuna uygun icra edilebiliyor.Andelib isimli grubun yayınladığı çalışmayı da bu özel azınlığa ilave edebiliriz. Hüseyin Fahreddin Dede’nin acemaşiran âyin-i şerifi, Hüseyin Özkılıç ve Hulûsi Babalık’tan oluşan Andelib tarafından ilk kez ney ve tambur ile icrâ edildi. Monoplay etiketiyle dinleyicisiyle buluştu. Müzisyenler albümde bu eseri aslına uygun ve doğru bir şekilde icra ediyor. Musikimizin en büyük formdaki eserleri olan ayinlerin dünyasına girmek için bu albüm önemli bir kılavuz.Volkan Arslan, pınarın başına çağırıyorİlk albümü Kayde ile müzikseverlerin dikkatini çeken Volkan Arslan ikinci albümü Puğar’la da Karadeniz’e selam duruyor. Puğar, Karadeniz’de pınar anlamına geliyor. Kalan Müzik etiketiyle yayınlanan Arslan’ın yeni albümünün bir de sürprizi var: Volkan Konak, Zuhal Olcay ve Merve Kayacan, Puğar’da sanatçıya eşlik ediyor. Karadenizli olun ya da olmayın Puğar, dinleyeni hemen sarıp sarmalıyor. Volkan Arslan’ın samimi ve içten sesiyle farklı yorumunun bunda büyük payı var. Ayrıca yöresel enstrümanların batı enstrümanlarıyla dozunda harmanlanmış olması, yer yer senfonik öğeler keyifli bir dinleme zevki sunuyor. Puğar sizi adeta Karadeniz’de bir pınarın başına götürüyor.Jimi Hendrix’in müzikal yolculuğuRock müzik tarihinin efsanevi gitaristi Jimi Hendrix’in müzikal yolculuğuna işitsel ve görsel eşlik edeceğiniz belgeseli Hear My Train A Comin, hem DVD hem de Blu-ray olarak Sony Music etiketiyle müzikseverler ile buluştu. Çalışmada çok genç yaşta hayata veda etmesine rağmen büyük iz bırakan virtüözlerden biri olan Hendrix’in bu zamana kadar gün yüzüne çıkmamış performansları, röportajları ve fotoğrafları yer alıyor. Sevenlerinin büyük usta Jimi Hendrix’i yeniden keşfedecekleri belgeselde aralarında Paul McCartney gibi önemli müzisyenlerin de bulunduğu Hendrix’in bilinen yakın dostlarının röportajları da yer alıyor.

    0 0

    Özer Arkun, Fatih Ahıskalı, Göksun Çavdar ve Eralp Görgün’den oluşan Rubato, ilk albümleri Bir ile müzik dünyasına ‘merhaba’ dedi. Müzikteki kirliliğe bir es vermek istediklerini söyleyen grup, şarkılarının her şeyden önce bir dost sohbeti olduğunu söylüyor.Grubun hikâyesi nasıl başladı?Fatih Ahıskalı: Biz yıllardır birlikte çalan insanlarız. Bir şey yapalım diye bir araya gelmedik. Yirmi yıla yakın bir geçmişimiz var. Bu süre zarfında aramızda öyle bir uyum oldu ki, bunu kendi yapıtımızda taçlandırmak istedik. .Özer Arkun: Bizi bu konuda menajerimiz Rıza Okçu gaza getirdi. Bize sürekli ‘Neden yapmıyorsunuz.’ diye soruyordu. Bir sene bu gazları pek ciddiye almadık. Ama baktık ki ısrarlar bitmiyor, biz de istiyoruz, işe koyulduk. Ne yapalım dediğimiz anda iki şarkının kaydı bitmişti bile.Rubato ismi nasıl ortaya çıktı?Göksun Çavdar: Gruba isim aramışlığımız yok aslında. Feraye isimli eseri icra ediyorduk. Çalarken Özer abi “şurayı rubato çalalım, burayı da rubato çalalım” diye söylerken bu kelime çok geçti. Grup ismini düşünmediğimiz bir zamanda ben ‘İsmimiz acaba rubato mu olsun?’ dedim. Herkese sıcak geldi bu isim. Anlam olarak da bize çok yakıştı. Çünkü rubato müziği birlikte tutarak çalmak. Ritmik özgürlük. Bir yandan da hayatın kendisi.Albümün adı Bir. Kinayesi var mı?G.Ç.: Evet, hepimiz aslında bir kişi gibiyiz. Bu birliğin altında da büyük bir dostluk var. Rubato, bir müzik formu. Rubato kısmı geldiğinde zaten herkes bir çalmak ve bir olmak zorunda.Aranızda çatışma veya tartışmalar olmuyor mu?F.A.: Bizde çatışma hiç olmadı. Sadece albümle ilgili değil, tanıştığımız andan itibaren böyle olumsuz şeyler yaşamadık. Çünkü biz, birbirini dinleyen insanlarız. Biz olumlu olumsuz her şeyi paylaşırız. Kimse kimseye negatif önyargılı değildir. Ayrıca birlikte çok fazla vakit geçiriyoruz. Müzik haricinde de bir aradayız.Hep böyle mütevazı mısınız, egolar ön plana çıkmıyor mu hiç?Eralp Görgün: Egoları ayağımızın altında çiğniyoruz. Müziğin içinde ego olduğu zaman o müzik olmaz. Grupta ego olursa grup müziği çıkmaz. Biz birbirimizi, kendimizden daha çok seviyoruz. Biz kardeş gibiyiz. Birbirimizin evine girip çıkıyoruz. Hep birlikteyiz. Müziğimiz de bir dost sohbeti gibi. Biz aslında meşk ediyoruz.Yola çıkarken nasıl bir müzik yapalım dediniz?Ö.A.: Bunu hiç düşünmeden plansız programsız girdik işin içine. Şunu yapalım mı dedik yaptık, çalalım mı dedik çaldık. Her şey biraz spontane gelişti.Demek ki hepinizin içinde böyle bir müzik yapma açlığı varmış…F.A.: Olmaz mı? Bizi birleştiren en büyük unsurlardan biri de bu açlık. Biraz da bir isyan bayrağı. Hepimiz yıllardır popüler kültürün içinde olan insanlarız. Biz ondan da zevk alıyoruz ama bütün popüler unsurların dışında sadece içimizden gelen müziği ortaya koyduk. Bir araya geldiğinizde hangi duygular ve heyecanla enstrümanlara sarıldınız?F.A.: Kelimelerle tarifi imkânsız. Göksun’un bir taksimi, Eralp’in bir dokunuşu gözyaşlarını akıtmaya yetiyor. Biz gerçekten ağlayarak çaldık söyledik. Lansman konserinde bir eserde ben kendimi tutamadım. Sadece konserlerde değilim, hep de o haldeyiz. İlk konserimizde kafamızı kaldırdığımızda bütün salon ağlıyordu.Rubato müziği hemen algılanabilecek bir müzik değil.Ö.A.: Kimse yanlış anlamasın ama müzik dünyasında var olan gürültü kirliliğine de bir anlamda es vermek istedik. Bizi çok rahatsız eden şeyler vardı. Bir sessizlik olsun istedik. Yaptığımız iş çok aykırı. Biraz anarşist bir iş. Kolay kolay hazmedilebilecek, sohbet ederken dinleyebileceğiniz bir iş değil. Tamamen konsantre olup dinlemeniz gerekiyor. Konserimizde insanlar klasik müzik dinler gibi dinledi. Hatta bir arkadaş, siz oda müziği yapıyorsunuz. dedi.Siz de kendinizi bir oda orkestrası olarak görüyor musunuz?G.Ç.: Evet, görüyoruz. Neşet Ruacan’ın oğlu Nedim Ruacan, bizim için böyle bir tespit yapmıştı. Rubato’ya Anadolu müziğinin oda orkestrası diyebiliriz. Ama içinde Anadolu da var, klasik öğeler de.Bu devirde böyle bir müzik yapmak bir nevi Don Kişotluk değil mi? Hiç ticari endişeleriniz olmadı mı?E.G.: Projenin başından itibaren ne müzikal olarak ne de harici şeylerde en ufak bir endişe içine girmedik. Müziğimizin içinde endişe hiç yok. İlk başta Don Kişotluk konusunda kendimizle dalga geçtiğimiz oldu. Ancak neticede bu müzik, büyük bir kitleyi sarmaya başladı. Çok yeni olmasına rağmen Rubato özellikle üniversitelerden çok talep görmeye başladı. Aslında bu değirmenler, bizim altından kalkabileceğimiz değirmenlermiş. Şu anda yaptığımız işin manevi olarak karşılığını aldık bile, bu da bize güç veriyor. İşin maddi kısmına gelince; biz bunu sadece yaşamaya devam etmek için düşünüyoruz. Hiçbirimizin hayatında lüks endişesi yok. O yüzden yolculuğumuzun uzun süreceğine inanıyoruz.Birçok müzisyen, günümüz müziğinden şikâyet ediyor ama taşın altına elini koymuyor. Siz neden aldınız bu cesareti?F.A.: Bizde endişe yok çünkü. İçinden geleni yapmayıp sektöre yönelik endişelerle bir şey yaptığında o kalıcı olmuyor. Zaten halk da artık bunları yemiyor. Biz kendimizden başka hiçbir şeyi düzeltme peşinde değiliz. Nasıl daha iyi müzik yapabilirizin peşindeyiz.Bir yapımcının bu müziğe sahip çıkması da Türkiye’de çok fazla görülen bir şey değil aslında…Ö.A.: Bu müthiş bir şey. Bunu tasavvur edemiyorduk. Ahmet Çelenk’e gittiğimizde hemen yapalım, dedi. Siz yapmışsınızdır zaten, dedi. Bizi daha geniş kitlelere ulaştırmak için dört koldan çalışıyorlar. Yakın zamanda çıkacaklar…Dinleyicilere günde iki doz öneriyoruzBir hedef kitleniz var mı?Ö.A.: Belirlemedik ama arzuladığımız bir kitle vardı. Özellikle gençlerin bizi dinlemesini arzuladık. Şu anda bize en çok talep üniversitelerden geliyor. Bu da bizi çok sevindiriyor. ‘Enstrümantal müziği 40 yaşın üstü dinler’ algısı da bu şekilde çürümüş oldu. Neden duygusal besteler ağırlıkta albümde?G.Ç.: Belki de enstrümanlarımızla ilgili bu tercih. Belki de aldığımız eğitimle ilgili. Aslında eğlenceli insanlarız. Eğlenceli müzikleri de severek icra ediyoruz. Ama bu albümün kaydı sırasında yaşanan her şey bunu etkiledi. Hayat bize o sırada bu duyguları verdi. Bu tür müzikler yurtdışında büyük ilgi görüyor. Yurtdışına açılmayı düşünüyor musunuz? F.A.: Bizim en başta amacımız, müziğimizi yurtdışında temsil etmekti zaten. Yaptığımız müziğin Türkiye’de anlaşılacağını düşünmüyorduk. Aslında kısa zamanda bu kadar ilgi görmesi bizi şaşırttı ve sevindirdi. Yurtdışı konusunda da birkaç festivalden teklif geldi. Kayıtlarımız sırasında sanat yönetmenimiz Atilla Durak’ın bir arkadaşı geldi. Eserleri dinlerken ağladı. Onun için dinleyicilere günde iki doz öneriyoruz. (Gülüşmeler)

    0 0
  • 11/23/13--16:02: Kölesiyiz öğretmenin
  • İlkokul öğretmenime soruyorum: Bir keresinde gülmüştüm ve siz bana “neden gülüyorsun, söyle hep beraber gülelim” demiştiniz, söylediğimde ise kimse gülmemişti. Artık topluluk içinde bir şey anlatmaya korkuyorum, mutlu musunuz?“Öğretmen öğretir A, B, CÖğretmen öğretir K, L, Mİlk öğretmenin kim seninKim öğretti alfabeyiBir harf için 40 yıl köle olunuyorsa29 kere 40 yıl kölesiyiz öğretmenin”Ali Rıza BinboğaBugün Öğretmenler Günü olduğundan hafta içinde öğretmenler konusunda biraz araştırma yaptım. Dersleri doğru düzgün dinlemediğim için haklarında pek az şey biliyordum. Araştırmalarım sonucunda şaşırarak gördüm ki, ülkemizde öğretmenler kutsal kabul ediliyor.Öğretmen kutsalmış. Neden? Çünkü bir şeyler öğretiyor. Bunun karşılığında maaş almıyor mu? Alıyor. Eee?Ali Rıza Binboğa, olayı bir adım öteye götürerek, öğretmenlerimize 29 çarpı 40 yıl köle olmamız gerektiğini öne sürmüş. Hesapladım, 1160 yıl ediyor. Yüzde on tanıdık indirimi yapsa 1000 yıl köleyiz öğretmenimize. Tabii toplu harf öğrendiğimiz için de ayrıca sağlam bir iskonto yapacaktır. Gene de nereden baksan en az 300-400 yıl kölelik bizi bekliyor. Sonuç: Eğitim köleliktir.Öğretmenlere saygı duyulmasına saygı duyarım, ancak bir şartla. Su ürünleri mezunlarına da, halkla ilişkiler mezunlarına da aynı saygı gösterilsin. Bunlar da üniversitede dört yıl dirsek çürütüyor, aynı mesaiyi yapıyor. Ama ne özel bir günleri var, ne bir hediye geliyor ne de toplum içinde parmakla gösteriliyorlar. Arabasını satarken bile “su ürünleri mezunundan, daha ambalajları üzerinde” diyemiyor adam.Bir insanın üniversite tercihlerinde bir üstteki veya bir alttaki tercihini kazanmasıyla bir anda çok saygın veya hiç sallanmayan bir insan olabilmesi tuhaf değil mi? Tek bir sınav sorusunun bile hangi bölüme gideceğinizi belirlediği bir sistemdeyiz. Yani adam Türkçe kısmında 12'nci soruyu doğru cevaplasa kutsal bir varlığa dönüşecekti, yanlış cevaplayınca halkla ilişkiler mezunu alelade bir insan oldu. Kimse hediye almıyor, babalar kızlarını ona vermiyor, değil kırk yıl birkaç saatliğine bile kimse ona köle olmak istemiyor. Gerçekten hüzün verici.Öte yandan ülkede haddinden fazla öğretmen var. Alt komşum öğretmen, üst çaprazımızda oturanlar öğretmen. Apartmanda kutsal bir hava hissediliyor. Bu kadar öğretmenin olması, eğitimin aşırı uzun sürmesiyle alakalı. Beş yaşında giriyorsun, yirmi beş yaşında çıkıyorsun. Hani insan ömrü 250 yıl falan olsa ses çıkarmayacağım. Ama ortalama 60 yıllık hayatta 20 yıl eğitim görmek nedir vicdansızlar? Hele bir de o yirmi yılın sonunda işsiz kalmak paha biçilemez. Dünyada böyle kötü bir yatırım örneği yok. Ben ilkokul üçten sonrasını anlamsız buluyorum. Eğitimi ilk üç sene ben de destekledim ama dördüncü sınıfta Doğu Anadolu Bölgesi'nde hangi madenlerin çıkarıldığını ezberlemem gerekince dikkatim dağıldı, bir soğuma geldi. Hayatımda gitmediğim bir bölge, gitmeyi de düşünmüyorum, ama velev ki gittim, maden mi çıkaracağım? Velev ki çıkaracağım, açar internetten bakarım, hımmm hangi madeni çıkarsam acaba. Özellikle Google'dan sonra eğitim sistemi yeni baştan dizayn edilmeli bence. İnsanlar üç beş senede bütün eğitimini tamamlamalı.İlkokul öğretmenim Aysel T'ye soruyorum:Bir keresinde gülmüştüm ve siz bana “neden gülüyorsun, söyle hep beraber gülelim” demiştiniz, söylediğimde ise kimse gülmemişti. Artık topluluk içinde bir şey anlatmaya korkuyorum, mutlu musunuz?İkinci sınıftayken “dersi dinlemek istemeyen çıksın” demiştiniz, ben de dersi dinlemek istemediğim için çıkmıştım, dışarıda müdürün bana dayak atacağını neden benden gizlediniz?Anneme beni “zeki ama çalışmıyor” diye ispiyonlamıştınız, ben de zekâma güvenip çalışmayı hepten bıraktım, yıllar sonra zeki falan olmadığımı öğrendim, şu an işsiz olmamda payınız olduğunu düşünüyor musunuz?Kitabımı evde unuttuğumda “kendini de unutsaydın” şeklindeki esprinize gerçekten çok gülmüştüm, sonra eğitim hayatım boyunca bütün öğretmenlerim aynı cümleyi kurdu. Meğer eğitim fakültesinde bu sözü söylemeniz öğretiliyormuş. Kendimi aldatılmış hissetmekte haksız mıyım?Öğretmenler Günü notlarıÖğretmenler Günü, bu sene buruk kutlanıyor. Çünkü pazar gününe denk geldiği için öğrencilerden hediye almaları mümkün değil. Pek çok öğretmen, şu an hüzünle pencereden dışarıyı seyrediyor ve ek ders ücretlerinin yatıp yatmadığını merak ediyor. Yatmadı.Bu özel günde atanamayan öğretmenlere de hediye vermeyi unutmayalım. Onlara henüz olgunlaşmamış bir çiçek, henüz basılmamış bir kitap veya zamanı geçmiş bir sinema bileti hediye edebilirsiniz.Değerli atanamayan öğretmenler. Sakın üzülmeyin, sizler de o atananlar gibi dört sene okul sıralarında dirsek çürüttünüz, aynı eğitimi aldınız. Bugün sizin de gününüz. Bir gün gelecek siz de atanacaksınız. Herkese sıra gelecek. Fenerbahçeli Semih Şentürk’ü düşünün. Adam yıllarca yedek kulübesinde bekledi, sonunda ne oldu, kadro dışı kaldı. Bu örnek iyi olmadı aslında, ama böylesine münferit bir vakadan yola çıkıp umutsuzluğa düşmek mantıklı değil.

    0 0

    Brüksel'den sonra Belçika'nın ikinci büyük şehridir Anvers. Pırlantalarıyla ünlü ve Avrupa'nın en önemli limanlarından birine sahip olan bu şehir, tarihte hem ticari hem de kültürel bir merkezdi.Modern mimarisi, sanat galerileri ve müzeleriyle kültür sanata verdiği önemle Anvers, günümüzde de etkileyiciliğini koruyor. Şehrin sanatla ilişkisini ve tarihini vurgulayan yapısıyla MAS (Museum aan de Stroom / Nehrin kenarındaki müze) Eylül 2014'te ‘religions of the book/ holy places in the MAS' adlı sergiye ev sahipliği yapacak.Semavi dinleri ele alacak olan serginin fikir babası ve aynı zamanda Anvers'in kültür daire başkanı olan Philip Heylen, “Müslüman, Hıristiyan ve Musevi toplulukların sanat ve kültürünü bir araya getirmek istiyoruz. Sergide hem eski kitaplar hem de üç semavi dine ait kutsal emanetler sergilenecek. Bunları Vatikan'dan, Kudüs'ten ve İstanbul'dan (Topkapı Sarayı'nda bulunan Kâbe'nin anahtarlarını) getirteceğiz. Ana konusu ise ‘hac' olacak. İnsanlar neden kutsal topraklara hacca giderler? Bunu ele almak istiyoruz, zira dinler her ne kadar ayrışsa da sonunda dindar olan herkesin buluştuğu ince bir çizgi var. Farklı olan, sadece yaşayış şekli, algılama ve kültür. Zor bir iş üstlendik ancak eşsiz bir sergi olacağını düşünüyorum.” diyor. Sergi Belçika kamuoyunda şimdiden büyük ilgi görmeye başlamış.Heylen, geçtiğimiz hafta İstanbul'daydı. Gazetemizi de, Belçikalı Türklerin eğitim, kültür/sanat, girişimcilik, kadın/aile ve birlikte yaşam gibi alanlarda yaşadıkları yerde dostluk köprüleri kurmayı hedefleyen bir federasyon olan Fedactio'nun Anvers Bölge Müdürü İbrahim Anaz ve Kültür Sanat ve Medya Platformu Başkanı Mevlüt Akgüngör eşliğinde ziyaret etti. Heylen, dünyanın birçok büyük şehrinde yaşamış olmasına rağmen İstanbul'da kendisini evinde gibi hissettiğini ve kesinlikle geri döneceğini söylüyor. İstanbul'da Doğu ve Batı'yı, geçmişin mirasını ve geleceğin yeniliklerini bir arada görebildiği, farklı dinleri ve kültürleri hissedebildiği için çok sevdiğinden bahsetti.Heylen, görevine 2004 yılında başlamış. 2018'e kadar devam edecek. O tarihten bu yana 500 bin nüfusu olan Anvers'in toplam bütçesinin yüzde altısı kültür sanata aktarılıyor. Önümüzdeki altı yıl için ayrılan bütçe ise 250 milyon Euro. Sanatın bu şehir için ne kadar değerli olduğunun bir diğer göstergesi de sanatçılara sunulan imkânlar. Belediye boş binaları, dükkânları kullanıma hazır hale getirip genç sanatçılara sanat üretmeleri için istihdam etmiş. Ülkenin en ünlü modern sanatçılarından Jan Fabre de sanatını böyle bir atölyede icra etmiş. Uluslararası tanınmış bir kimliğe sahip olduğu için belediye tek bir şart koşmuş; onu ziyaret eden sanatçı arkadaşlarının her biri şehre bir eser bırakacak. Şimdilerde atölye kiralamak çok pahalı olduğundan komşu ülkelerden de sanatçılar bu mekânları kullanmak için geliyormuş. Önümüzdeki yıl Belçika'ya Türk işçilerin gidişinin 50. yılı. 2015'te ise Europalia Uluslararası Sanat Festivali'nde Türkiye konuk ülke. Bu, çok çaplı ve ehemmiyetli bir organizasyon. Her iki başlık altında gerçekleştirilecek etkinlikler ise özellikle Türk nüfusun yoğun olduğu Anvers için büyük önem arz ediyor.

    0 0

    Okyanusları birleştiren Cape Town, batıya “Ümit Burnu” olurken, Asyalılara sürgün yeri, siyahlara ise “öz yurdunda garipsin öz vatanında parya” sözünün bile ifade etmekten aciz kaldığı bir utanç şehri olmuş. Cüzzamlıların terk edildiği Robben Adası'nda bantulara (siyahlar) ekmek bile yasaklanmış. Efsane lider Mandela'nın mahkum olduğu cüzzamlılar adasındayız.“Robben Adası'nda bana 'Valdez' derlerdi. Sabahları yulaf lapası verirlerdi. İyi kalite değildi ama gene de iştahımızı açardı. Küçük kahverengi şeker verirlerdi, siyah kahve ile. Siyah kahve içmek istemezdik, ama şeker çok kıttı. Bütün şekerleri bir tasa koyar, aramızda paylaşırdık. Jeff Rhadebe vardı F koğuşunda. Golcüydü, entelektüeldi, iyi bir öğretmendi, bana İngilizce öğretti, aynı zamanda avukattı. Şimdi Adalet Bakanı.Mahkum kartını cebinde taşımazsan bütün geçişler yasaktı. Yürürken ayaklarımız zincirli, ellerimiz kelepçeliydi. Diğer mahkumlarla mesafeyi açtın mı gardiyanlar hemen silahını çeker, firar teşebbüsü ile suçlarlardı. Apartayt, (ırkçı rejim) toplumu; melez, Asyalı ve Bantus (siyah) diye gruplara ayırdı. Bize rengimize göre yemek verdiler. Siyahlara ekmek yoktu. Bantulara öğle yemeğinde, buğday, şeker ve suyun karıştırılmasıyla yaptıkları puzamandla aşından verirlerdi. Ekşi bir tadı vardı, enerji içeceği derlerdi ama hiç enerji vermezdi. Puzamandlayı iki gün beklettiler mi mayalanırdı, içki gibi olurdu. Büyüklerimiz içmeyin, aklınıza zarar verir derlerdi. Işıklar 10'a çeyrek kala sönerdi. 4'te kalkıp dışarı çıkmak zorundaydık. Temiz su için doktordan izin alman gerekirdi, kahverengi şeker yerine beyaz şeker istersen doktordan izin gerekirdi, diş macunu için doktordan izin gerekirdi... hiç bir hakkın yoktu, elde ettiğin her şey ayrıcalıktı. Doktorları bir ihtiyacın için ikna etmek için çok kabiliyetli olman gerekirdi. 64'ten 79'a kadar yatak yoktu koğuşlarda. Hasırda yatardık. Sicil hasır dedikleri şey üç battaniyeden oluşurdu. Apartayt kanunlarına göre Nelson Mandela ve Walter Sisulu, siyah oldukları için uzun pantolon giymeleri yasaktı. Kısa haki pantolon, sandalet, kısa kollu gömlek ve sıcak tutmayan ceket giyerlerdi, rüzgarlı dondurucu soğuklarda.Melez ve Asyalı (Hint ve Malay) mahkumlar uzun pantolon, çorap, ayakkabı ve kalın ceketler giyerlerdi soğuk kış günlerinde. Bizi böyle bölerek yönettiler. Hint kökenli Ahmed Kathrada, bu ayrımı boykot etti, sonra taviz verdiler. Dünyanın baskısına dayanamayan Beyaz idare adaya gazetecileri kabul etti. Sırf iyi görüntü için Walter Sisulu'ya güneş gözlüğü ve ceket giydirdiler, gazeteciler gidince geri aldılar."Bu sözler şimdi yaşını başını almış, şeker yüzlü, şeker sözlü eski bir mahkuma ait. Bazı arkadaşları bu cüzzamlılar adasında ölen, bazıları şimdilerde bakan olan, en ünlüsü Mandela olan bu dev adam diğerlerinin aksine halen günlerini Robben Adası'nda geçiriyor. Özel ziyaretçilerini, Nelson Mandela'nın diğer turistlere açık olmayan hücresine götürüyor. Eski anılarını anlatıyor, anlatırken çok duygulanıyor. Ve misafirlerini uğurladıktan sonra arkasına bakmadan anıları ile başbaşa kaldığı odasına doğru yürüyor. Eski mahkum rehberlik yapıyorAfrika Kıtası'nın en ucundaki Cape Town dünyanın en gözde turizm merkezlerinden. Her yıl yüz binlerce turist çeken bu şehrin sakinleri de Birleşmiş Milletler gibi. Her ırktan, dilden insan yüzyıllardır burada kaynaşmış. Dünyanın 7 doğa harikasından Masa Dağı eteklerine kurulu bu şehrin en gözde turist mekanı Waterfront'ta gezerken Afrika çalgısı balafona vurulan tokmakların sesini duyuyoruz. Sarı kulenin önündeki müzikle ruhunuz hareketlenirken, hemen yanda gözünüze bir iskele çarpıyor. Çoğunluğu beyaz yüzlerce beyaz turist sıra bekliyor bu rıhtımda.İçeriye girdiğinizde Nelson Mandela'nın resimlerini, apartayt kuklasını görüyorsunuz. Vapur için sıraya girdiğinizde Mandela'nın demir parmaklıklar arasındaki resmi sizi selamlıyor. Ve duvarlarda dünyanın en korkunç ırkçı idaresinin zulmüne karşı koyanların resimleri. Daha adaya ulaşmadan derin düşüncelere dalıyoruz.Sert rüzgarlar ve yüksek dalgalarla boğuşan gemi 45 dakika sonra ünlü Robben Adası'na ulaşıyor. Vapurdan inince hayatını özgürlük mücadelesine adayan Afrika Ulusal Kongresi'nin liderlerinin büyük resimlerine gözlerimiz takılıyor duvarlarda.Bizi Mandela ile hapis yatan eski bir mahkum karşılıyor. Yabancı gazetecilerden oluşan bir heyet olduğumuz için diğer turistlerden ayrı olarak Mandela'nın hücresine ve koğuşlara giriyoruz. Tam güvenlikli hapishane kompleksi içindeki türbe dikkatimizi çekiyor. Keramat denilen bu türbelerden Cape Town'da 50 kadar var. Bu türbe ise Endonezya'nın Java adasından Hollandalılar tarafından sürgün getirilmiş Cape Town'un ilk imamı Seyyid Abdurahman Moturu'nun kabri. Malay Müslümanları için değerli bir şahsiyet olan Moturu, Cape Town'a yerleştikten sonra Müslümanlar arasında nüfuzunun artması ve siyahlar arasında İslam dinini yayması üzerine kolonyalist yönetim, Moturu'yu Robben adasına hapsetmiş. Adada 14 sene sürgün hayatı yaşayan Sultan Moturu 1754'te adada vefat etmiş. Moturu'nun türbesi adada en zor şartlarda hapis yatan Müslümanlara yüzlerce yıl bir maneviyat kaynağı olmuş. Oruç tutan mahkumlar hep bu türbede iftar edermiş.Mandela'nın hücresi önünde fotoğraf çektirme yarışıRehberimiz Valdez, Moturu'dan sonra, resimlerdeki dava arkadaşlarının akıbetlerini teker teker anlatıyor, daha sonra bizi en çok merak ettiğimiz Mandela'nın hücresine götürüyor. Efsane liderin 27 yıllık hapis hayatının 18 yılını tükettiği hücre, yaklaşık 2 metrekare. Yerde sunta bir yatak, küçük bir masa ve tabure var. Mandela'nın eşine ve küçük kızına bu küçük hücreden yüzlerce mektup yazmış ama görevliler hiçbirini ulaştırmamış. Kadın ve çocukların yattığı hücrelerin hikayesi ise çok acı. 2 metrekarelik bu hücrelerde 8-15 yaşlarındaki iki üç çocuk birlikte kalmış. Ve çocuk olan siyasi suçluların çoğu özgürlüklerine kavuşamadan, oyuncakları sadece çakıl taşları olan bu adada hayata gözlerini kapamışlar. Koğuşta günlük yemek çizelgesi gözünüze ilişiyor. Asya kökenlilerden aşağı sınıf oldukları için siyahlara ekmek, şurup ve reçel yasakmış. Sabah çay ve kuru ekmek akşam çorba ya da yoğurt ekmek. Bazen et ve pirinç çok az miktarda.Daha sonraki mekanımız ise hapishanenin meşhur avlusu. Mahkumların oturarak beton kazdıkları mekan. Bu mekanda çekilmiş meşhur bir resim var, Mandela ve Walter Sisulu konuşurken. Irkçı rejim uluslararası baskılar sonucu adaya gazetecileri davet etmiş. Ve gardiyanlar hapishaneyi dünyaya iyi göstermek için Sisulu'ya güneş gözlüğü takmış, Mandela'ya ceket giydirmiş. Tabii kameralar gidince tekrar almışlar ceketi ve gözlüğü. Binlerce acı hatıranın yaşandığı bu hapishaneden dışarı çıkıp adada tur atıyoruz.Penguenler, çeşit çeşit kuşlar ve mahkumlarFlemenkçede 'kapat(ıl)ma' anlamına gelen Robben Adası'nın penguenleri selamlıyor bu sefer bizleri. Ada, dünyada en fazla penguen barındıran beşinci yermiş. Onlarca çeşit kuş var. Ada 1846-1931 yılları arasında cüzzamlıların atılıp terk edildiği yer olduğu için, cüzzamlılara ait mezarlığın önünden geçiyoruz. 18. yüzyıldan kalma tek katlı evler var. Adada görevlilerin evleri var. Adanın tek sakinleri bu aileler. Terk edilmiş bir gemi, harabeye dönmüş yapılar kuşların mekanı olmuş17. yüzyılın sonlarından itibaren ilk önce Hollandalılar tarafından hapishane olarak kullanılan bu ada, İkinci Dünya Savaşı'nda da hem hapishane olarak kullanılmış hem de şehri koruyan bataryalara ev sahipliği yapmış. 1864'te bir deniz feneri yerleştirilse de Robben, mazlumların intikamını almak için sert kayalıkları ile yüzlerce gemiyi parçalamış. Nihayet 1997'de müzeye çevrilen Robben'in bugün de adanın yerlileri olmayan on binlerce tavşan ile başı dertte. Robben'den demir alıp, yüksek dalgalar ve sert rüzgarlar arasında mistik şehir Cape Town'a yol alırken, sabır kahramanı Mandela'yı düşünüyoruz.

    0 0
  • 11/30/13--16:50: Evinizde ne var ne yok?
  • Fotoğraf sanatçısı Huang Qingjun, dar gelirli insanların evlerinde hangi eşyalar olduğunu merak etmiş ve onlara "Evinizde ne var ne yok?" diye sormuş.Qingjun, aldığı ilginç 'görsel' cevapları da bir fotoğraf albümünde toplamış.Son 10 yıldır Çin'in kırsal kesimlerinde dolaşarak fotoğraflar çeken Qingjun, insanların evlerinde ne kadar az eşya olduğunu fark etmiş.Sanatçı, kimi evlerde sadece bir kaç battaniye ve tencere tabakla karşılaşmış.Bu eşyaları, evlerin önüne belli bir düzen içinde yerleştirerek fotoğraflar çeken Qingjun, kırsalda yaşayan insanların sosyal yaşantılarını tasvir ediyor.Kimi bir çadır, kimi yıkılmak üzere olan bir baraka önünde çekilen fotoğraflarda dikkat çeken bir başka ayrıntı da televizyon ve uydu antenleri.Qingjun'in çektiği fotoğraflar aslında bize insanların temel ihtiyaçlarının basitliğini de gösteriyor.Bakıldığında, bizim kültürümüzdeki 'Mal canın yongasıdır' sözü Çinliler için de geçerli.Ne kadar kötü bir evde yaşanırsa yaşansın, kendi meşrebince bir 'lüks' olgusu var.Bu lüks eşya kimi zaman bir rüzgar tirbünü, kimiß zaman bir boy aynası olabiliyor.Fotoğraf sanatçısı Huang Qingjun, bir sonraki projesinde, üst sınıftan zengin Çinliler'in portrelerine yoğunlaşmak istediğini belirtiyor.

    0 0

    Hafta içi SALT Galata'da düzenlenen Dijital İK konferansı, ilginç konu başlıklarına ve sunumlara ev sahipliği yaptı. 2020'de işverenlerin sadece dijitale entegre çalışanı tercih edecek olması kadar, takım elbisesiz, esnek çalışma saatleri ve rahat ortam beklentisi iddialı olsa da, hayli mantıklıydı. Literatüre giren ‘agile working' felsefesi herkesi cezbediyordu. Hızla ilerleyen dijitalleşmenin ne kadar doğru olduğu sorusu ise düşünmeye değerdi.Dijital, dijital medya, dijital ortam ve dijitalleşme... Dijitalle başlayan kelime ve kelime öbeklerini çoğaltmak mümkün. Zira son yıllarda birçok sektörün, kurumun ve mesleğin dijitale entegre olma çabası bu kavramları daha sık konuşma ve duymamızın yegane sebebi. Dijital dünya hayatı yeniden şekillendirirken, “dijital doğanlar” ve “dijital göçmenler” arasındaki uçurum giderek büyüyor. Yaşanan bu değişim, iş dünyasını da derinden etkiliyor. Dijital çağın bireylerini anlamak ve onlarla ilişki kurabilmek için, şirketlerin yeni çözümler bulması gerekiyor. Dijital değişim makineler aracılığıyla olsa da, kaynağında insan unsuru yer alıyor. Bu yüzden kurumlardaki dönüşümün merkezinde insan kaynakları bölümleri yer alıyor. Bu sebeple hafta içi SALT Galata'da düzenlenen Dijital İK konferansıyla insan kaynakları sektörünün dijitalleşme ve bu çağa ayak uydurma sürecini mercek altına alan bir çalışma yapıldı. Farklı sektörlerden insan kaynakları profesyonellerini bir araya getiren, iş dünyasına yeni bakış açıları kazandırmayı hedefleyen konferansta bu yıl “çeşitliliği yönetmek” teması ele alındı. Kurumsal çeşitlilik, farklılıkların uyumu, yeni neslin yeni ihtiyaçları, dijital dünya değerleri ve değişen liderlik anlayışı, cinsiyet ve fırsat eşitliği gibi konularda farklı kurumlardan gelen isimler sunum gerçekleştirdi. Konferansta, insan kaynaklarının konuya dair yeni trendlere hâkim isimler aracılığıyla mevcut söylemleri aşmaya, tedirginlikleri giderme üzerinde duruldu. Zira kimilerine göre hayli kaotik dijital ortamı anlamak öyle sanıldığı gibi kolay değil. Konferansın işlevi tam da bu noktada anlaşıldı ve sektörel gelişime katkıda bulunacak isimlerin sunumları dijital dünyanın kapılarını araladı. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fatoş Karahasan'ın hazırladığı ve moderatörlüğünü üstlendiği programda yapılan sunumların ve seçilen başlıkların çoğu dinleyenlere şüphesiz katkı sağlıyordu.Kurum içinde oyunla öğren, mülakatı online yapKonferansta son yıllarda insan kaynaklarının dijital iletişime geçmesiyle yaptıkları yenilikler dikkat çekiyordu. Artık gazeteye ilan verip elaman arama devrinin neredeyse sonuna geldiğini görmek mümkündü. Şirketlerin özellikle tercih ettiği LinkedIn ağı, çoğu firmanın eleman arama sitesine dönüşmüş bile. Bunun yanı sıra kurum içi eğitimler ve programlara yönelik yapılan uygulamalar ve öneriler de hayli cazipti. Sanki vatanı kurtarır gibi saatlerce süren ama bir verim alınamayan toplantıların yakın zamanda tarih olacağını söylesek, herhalde çoğu çalışan bayram ederdi. Ne kadar yakın zamanda olur bilinmez ama konferansta kurum içi eğitimleri e-öğrenme ve oyunlu öğrenme aracılığıyla yapan şirketlerin varlığı sevindiriciydi. Anlaşılan artık yöneticiler de kabullenmiş, çalışanlarının aşırı ciddi ve uzun süreli öğrenme metotlarından sıkıldığını. Buna çözüm olarak da öğrenmeleri, e-öğrenmeye çevirip kısa sürede eğlenceli bilgi aktarımı sağlamaya çalışmaları takdire şayandı. Şaşırtan bir diğer yeni uygulama ise eleman alımlarında mülakatların ve sınavların online ortamda yapılmasaydı. Garantici bir millet olarak, yanımızda çalıştıracağımız kişinin boyuna posuna, oturmasına kalkmasına, kılık-kıyafetine dikkat ederken, doğrusu camdan cama iş mülakatı ilginçti. Ama merak uyandırmıyor değildi.18'lik genç bilişimcinin 2020 meslek hayaliKonferans için insan kaynakları olarak şirket çalışanlarını dijitale entegre etme çağrısıydı demek mümkün. Öyle ki, kurum içi iletişim ve eğitimin oluşturulan yeni programlarla sağlandığını görmek hem işveren hem de çalışan adına yeni bir dönemden söz edilebilir. Her ne kadar bir kehanet olsa da, 2020'li yıllarda işverenlerin sadece sosyal medya yazarlığı olan, dijitale entegre çalışan alacağını duymak, bir an dijital dünyadan bihaberlerin ekmeğine taş koyabilir. Bizden söylemesi. Konferansın genç ve başarılı liselilere yer vermesi önemliydi. Zira şimdinin liseli gençleri 2020'nin kravatlı patronları olacak gibi görünmüyordu. 18'lik genç bir bilişimcinin iş hayatından beklentisi esnek çalışma saatleri, mobilite, video konferansla toplantı, rahat ortam ve tabii takım elbisesiz çalışmak olunca bir an sektördeki kallavi isimlerin ağzının açık kaldığını gördük. Aslında bu sadece yeni nesil bir bilişimcinin hayali olmasa gerek. Kim istemez ki, bu şartlar altındayken daha çok üretmeyi ve çalışmayı.Agile working: Nerde çalıştığın değil, yaptığın iş önemliKonferansın konukları sadece Türkiye'den isimler değildi. Nestle Türkiye'nin İnsan Kaynakları Direktörü Neil Edwards'in sunumu ve tecrübeleri de etkileyiciydi. Özellikle “Şirkete katkıda bulunmak için ofiste bulunmak zorunda değilsiniz. Önemli olan sizin işinizi yapmanız.” sözleri. Onun üzerine Unilever insan kaynaklarından sorumlu Başkanı Steven Gross'un “Çalışanlarımıza çalışma koşullarında esneklik sağlıyoruz. ‘Agileworking' felsefesiyle önemli olanın yer değil, işin kendisi olduğunu ve onlara istedikleri yerden çalışabileceklerini söylüyoruz.” demesi Türkiye'de çalışma ve iş hayatı anlayışını birden olmasa da zamanla etkisi altına alacağı izlenimi uyandırdı. Belki de bu bir izlenim değil, arzu edilen bir hissiyattı. Steven Gross'un doğum sonrası, annelik izninin yanı sıra babalık iznini de gündemlerine almış olmasına anlatmaya hiç gerek yok. Türkiye'de henüz annelik iznine bile tam olarak bir düzenleme getirilememişken.Wi-Fi iletişim zincirinde en temel ihtiyacımız olduKonferanstaki sunumlar arasında özellikle TEB İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı ve Doç Dr. Nilsen Altıntaş'ın ‘Dijital Dünyada Yakın Temas' sunumu dinlemeye değerdi. Farkında olmadan hayatımızın önemli bir bağlantı kablosu haline gelen internetin bizi etkisi altına alacağını düşünemedik elbette. Ama şimdilerde insanoğlunun bütün ihtiyaçlarını neredeyse internet aracılığıyla gidermesi her şeyin yeni başladığının bir işareti. Altıntaş'ın çok az konsantrasyonla ve oyalanmak için dijital ortamda vakit geçirdiğimizi söylemesi bu yeni başlangıcı da özetler nitelikte. Ona göre artık öyle bir hale geldik ki, Wi-Fi iletişim zincirinde en temel ihtiyacımız oldu. Otel rezervasyonu yaparken, restorana, kütüphaneye gittiğimizde, kısacası bulunduğumuz her yerde ilk yaptığımız iş elimizdeki mobil cihazı bir Wi-Fi ağına bağlamaya çalışmak oluyor. Nilsen Altıntaş aslında sandığımız gibi meselenin, sadece dijital iletişime geçmek olmadığı kanaatinde. Çünkü yüz yüze konuşmak gibi değil, mesajla iletişime geçmek. Bunu sadece şirketinizde, işyerinizde çalışanınıza değil evdeki çocuklara da öğretmek gerektiği üzerinde duruyor. Altıntaş ‘Bu kadar dijitalleşmekle doğru mu yapıyoruz, nereye gidiyoruz ve sevdiklerimize kime özlem duyuyoruz?' diye sormayı da ihmal etmiyor. Dijitalle gelen birçok yeniliğin yanı sıra değerlerdeki yozlaşmaların devamının gelmesinden de endişe ediyor. ‘İnsan yaptığının esiri oluyor' diyen Altıntaş, nasıl dünyaya gelen çocuklarımızı kendimiz yarattığımızı düşünüp, onlara esir oluyorsak, bizim ürünümüz olan şeylere karşı da bir esareti söz konusu olduğunu düşünüyor. Tabii bütün bu konuşmaların sonunda söz yine dönüp dolaşıp dijitale entegre olurken, ölçülü olmaya geliyor. Ve artık her şey dijital olacak diyerek dokunmaktan, sevmekten, hissetmekten uzaklaşmamak gerektiği mesajı veriliyor.

    0 0

    “1996'dan sonra futbol özerkleşti. Para girmeye başladı sektörü. Bu oyuncular paradan önce de sonra da vardılar. Geçiş döneminin oyuncularıydılar. Çamurlu sahayı da gördüler, çim sahayı da.Otobüsle de deplasmana gittiler, uçakla da. Varlığı da gördüler, yokluğu da…” Böyle konuşuyor Aksiyon Dergisi spor muhabiri Behram Kılıç… Yazar, “Araf'taki Kramponlar” adını verdiği yeni kitabında, kariyi geçmiş ve modern zamanlar arasında top koşturmuş futbolcuların dünyasına götürüyor. Mahmut Burak Bürkük ise çektiği fotoğraflarla çalışmaya katkı yapan foto muhabirlerin başında geliyor. Futbolu eğlenmek için oynuyorlardı Behram Kılıç, Metin Tekin, Ünal Karaman, Uğur Tütüneker, Feyyaz Uçar, Hasan Vezir, Aykut Kocaman, Oğuz Çetin, Bülent Uygun, Hami Mandıralı, Mehmet Özdilek ve Hamza Hamzaoğlu ile görüşmüş. “Bu oyuncuların hepsi zirve isimlerdi.” diye konuşan Kılıç, “Kaleci Hayrettin ve Müjdat Yetkiner'i de dâhil etmeyi düşünüyorduk ama kitabın sayfa sayısı artacağı için bu mümkün olmadı. Rıdvan, neden yok diye de soruldu. Yoktu çünkü kendisiyle bir görüşme yapmıştım o görüşmede söyledikleri bana inandırıcı gelmemişti. Gece hayatım yok diyordu mesela. Akşam 7'de eve gidiyordum diyordu. Kitaptaki oyuncuların ortak özellikleri aşağı yukarı aynı yaşlarda olmaları... Aynı dönem başlayıp aynı dönem bırakmaları… Bir başka ortak noktaları uzun süre aynı takımda oynamaları.” Yazar, futbolun 1996'da özerkleştiğini anlatıyor. Ona göre mezkûr topçular, futbolun iki yüzünü de gören isimler. Kılıç, röportaj yaptığı eski futbolcularda şunu sezinlemiş, Futbol onlar için bugünkü kadar profesyonel yaklaşılan bir oyun değildi. Onların önce eğlendiğini, keyif aldığını düşünen Kılıç, bu futbolcuların bugünkü kadar göz önünde olmadıklarını da belirtiyor. Kılıç’a göre röportajların her biri ayrı bir kitap olabilirdi. Her birinin hikâyesinin kendi içinde özel olduğunu anlatan Kılıç, “Bence hepsinin hayatı etkileyici. Şifo Mehmet'in bir Samsun-Beşiktaş maçını izledikten sonra ben bunlardan daha iyi oynarım demesi, Ünal'ın Ramazan pidesi almaya giderken futbola başlaması, onca gol atmasına rağmen Hami'nin gol kralı olamaması, Aykut Kocaman'ın Trabzon'daki maçtan sonra yaptığı konuşma, Uğur Tütüneker'in, Almanya'daki hayatı sonrasında G.Saray'a geldiği ilk hafta yaşadıkları etkileyici.” ifadelerini kullanıyor. Yazar, o zamanki futbolcuların şimdiki gibi hedefleri olmadığına dikkat çekiyor.“ Avrupa hayali yoktu mesela.” diyen Kılıç, bunun nedeninin de özgüven eksikliği olarak değerlendiriyor. O dönemi şu sözlerle yeniden hatırlatıyor: “Avrupa maçlarına yenilmemeye çıkıyorlardı. Bu futbolcular, son demlerinde başarılı oldular. Galatasaray'ın başarılarını saymazsak onların kuşağı Avrupa'da belli başlı bir başarı yakalayamadı. Bu Millî Takım için de geçerliydi. UEFA Kupası'nın geldiği, 2002 Dünya Üçüncülüğünün geldiği dönemlerde onlar futbolu bırakmaya hazırlanıyorlardı.” Behram Kılıç, içlerinde en etkileyici hikâyenin Hasan Vezir'a ait olduğunu düşünüyor: “Üç büyük takımda oynayıp, üçünde de başarılı olacaksınız ve üçüne de ait olmayacaksınız. Araf…”

    0 0

    Yerli üretim ilk uçak koltukları ocaktan itibaren mevcut uçaklara monte edilecek. Temmuz 2015’ten itibaren fabrika çıkışlı uçaklarda da bu koltuklar kullanılacak.Yerli uçak üretimi konusunda ciddi çalışmalar yürütülürken, ilk Türk yapımı uçak koltuğumuz üretime hazır hale geldi. Yaklaşık iki yıl süren çalışmanın ürünü koltuklar, uçaklarda kullanılmasını onaylayacak Avrupa Havacılık Emniyet Ajansı'nın (EASA) denetimlerinden de tam not aldı. Sıra lisanslı koltuklarımızın uçaklara monte edilmesine geldi. Türk Hava Yolları (THY), Anadolujet ve SunExpress Havayolları filosunda yer alan uçaklara, ocaktan itibaren yerli üretim koltuklarımız monte edilecek. 25 Boeing 737-800 tipi uçakta, mayısa kadar 4 bin 125 Türk yapımı koltuk, yolcuların hizmetine sunulacak. THY Teknik ile Kibar Holding iştiraklerinden Assan Hanil Otomotiv, Türkiye'de uçak koltuğu imalatını gerçekleştirmek üzere bir süre önce işbirliğine gitmişti. İki şirket daha sonra, uçak koltukları tasarımı, üretimi, lojistik desteği, bakım-onarım ve modifikasyonu ile satış-pazarlamasını gerçekleştirmek amacıyla Ocak 2012'de, Uçak Koltuk Üretimi Sanayii ve Ticaret AŞ (TSI-Turkish Seat Industry) adı altında bir şirket kurdu. İzmit'teki kurulan tesislerde koltuk tasarımına geçen yıl şubatta başlayan şirket, kısa sürede Türk yapımı koltuk üretmeyi başardı. Koltuklar sekiz ayda yapılıyorUçak koltuk üretimi şirketinin genel müdürü Fahri Bayır, EASA denetimlerinden başarıyla çıktıklarını ifade ederek, yerli uçak koltuğu üretimi konusunda gerekli uluslararası resmi belgenin iki hafta sonra yayınlanacağını söylüyor. Rakiplerine göre yüzde 40 daha ucuza koltuk ürettiklerine dikkat çeken Bayır, üretimde kullanılan yüzde 70 oranındaki yerli malzemenin yüzde 90'lara çıkarılacağını ifade ediyor. Bayır'ın verdiği bilgiye göre şirket, rakiplerinin 14-15 ayda ürettiği koltukları 7-8 ayda hazır hale getirebilecek. Yıllık 10 bin koltuk kapasiteli üretim hattı da 2024'te 30 bine çıkarılacak.Hedef 100 milyon dolar ciro Genel Müdür Fahri Bayır'ın anlattığına göre, kalitesinin yanı sıra ince tasarımı ve hafifliği ile dikkat çeken yerli uçak koltukları, hızlı teslimat nedeniyle sektöre iddialı bir giriş yapacak. İlk etapta sadece filodaki uçakları yenileyecek şirket, Boeing ve Airbus ile geçen eylülde sağlanan anlaşma ile Temmuz 2015'ten itibaren fabrika çıkışlı uçaklara da yerli koltukları monte etmeye başlayacak. Anlaşma ile dünyanın önde gelen uçak imalatçıları Boeing ve Airbus'a yerli koltuk ihracatına da başlanmış olacak. Şirket bu hamlesiyle 2014'te pazar payını yüzde 5'e yükselterek 100 milyon dolar ciro elde edecek.Koltuk neden önemli?Havayolu şirketleri, yolcularına konforlu seyahat imkânı sunmak amacıyla filosuna dahil ettiği uçakların kabinlerinde ciddi değişikliğe gidiyor. Araştırmalarda, sık seyahat eden yolcular ile uzun mesafeli uçuş gerçekleştirenlerin havayolu tercihlerinde koltuk seçiminin önemli rol oynadığı ortaya çıkıyor. Yolcuların uçuşlarda en iyi koltuk seçimi yapabilmesini sağlayan www.seatguru.com veya www.seatplans.com adlı siteler de, havayolu şirketlerinin uçaklardaki koltuk düzeni konusunda bilgi veriyor.Keyifli bir uçuş için koltuk tercihi çok önemli. Bu yüzden online check-in ile koltuk seçiminizi önceden belirlemeyi ihmal etmeyin. Özellikle arka sıralara doğru koltuk aralıklarının daralması nedeniyle önlerde oturmayı seçin. Tuvalete veya mutfağa yakın koltukları tercih ettiğinizde ise gürültüye karşı hazırlıklı olun. Acil çıkış kapısının bulunduğu bölümdeki koltuk aralıkları daha geniştir. Ancak bu koltukların da geriye yatış oranları azdır.Pegasus 4 şehre daha uçacakPegasus Hava Yolları, aralıktan itibaren 4 şehre daha uçmaya başlayacak. Şirket, 16 Aralık’tan itibaren haftanın 3 günü Balıkesir/Edremit’e 29,99 TL, 17 Aralık’tan itibaren haftanın 3 günü Şırnak’a 39,99 TL, 20 Ocak 2014’ten itibaren Erzurum’a haftanın her günü 39,99 TL ve 21 Ocak 2014’ten itibaren Mardin’e haftanın 4 günü 39,99 TL’den başlayan fiyatlarla sefer düzenleyecek. Uçuşlar, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan gerçekleştirilecek.Atlasjet 57 TL’den uçuracakAtlasjet Havayolları, yurtiçi yolcularını her şey dâhil, tek yön 57 TL’den başlayan fiyatlarla uçuran kampanya başlattı. 24 Ocak’a kadar uygulanacak kampanya ile yolcular, Bodrum, İzmir ve Kayseri’ye her şey dahil tek yön 57 TL’den başlayan fiyatlarla seyahat edebilecek. Adana, Antalya, Gaziantep, Van ve Iğdır uçuşları ise her şey dahil, tek yön 77 TL’den başlayan fiyatlarla satışa sunulacak.THY’den 109 Euro’luk kampanyaTHY, Ukrayna, Balkanlar ve Kafkaslar’a indirimli fiyatlarla uçuş imkânı sunuyor. Şirket, İstanbul’dan Ukrayna’da Donetsk, Lviv ve Simferopol’e, Balkanlar’da Bükreş, Sofya, Belgrad, Zagreb, Tiran, Üsküp, Priştina, Podgorica, Ljubljana, Saraybosna, Köstence ve Kişinev’e, Kafkaslar’da Tiflis, Batum, Gence ve Nahcivan’a gidiş-dönüş her şey dahil 109 Euro’ya uçuş imkânı sağlıyor. Sınırlı sayıda koltuk için geçerli indirimden yararlanmak isteyen yolcular, uçuş biletlerini 11 Aralık’a kadar satın almaları halinde, seyahatlerini 7 Aralık 2013-13 Şubat 2014 aralığında gerçekleştirebilecek.

    0 0

    Güney ile Kuzey Kore arasındaki gergin hava 1950 yılında yerini zorlu bir savaşa bırakır. Savaşa dahil olan ABD ve Çin bu savaşın gidişatını değiştirir.Aynı yıl Birleşmiş Milletler’in (BM) Güney Kore’ye yardım kararı almasıyla Türkiye de savaş için hazırlığa başlar. Yapılan çalışmaların ardından 5 bin 90 kişilik 1. Türk Tugayı, 17 Eylül 1950’de İskenderun Limanı’ndan hareket eder. Türk Tugayı’nın içinde sıra dışı bir kadın fotoğrafçı da askerlerle birlikte aynı yolculuğu paylaşır. Eşi de kendi gibi gazeteci olan Semiha Es, Uzakdoğu’da olup bitenleri fotoğraflarıyla Türkiye’ye aktarmak için zor bir savaşın içinde bulur kendini. Ölüm kalım savaşının ortasında kadın olmak zordur elbette. Fakat Semiha Es, eşi Hikmet Feridun Es’in yazdığı haberleri fotoğraflarıyla taçlandırmaktan geri durmaz. Kimi zaman ceset dolu kamyonlarda, kimi zaman çatışmanın en ateşli yerinde olmak zorunda kalır. Eşinden ayrı kalmamak için çıktığı foto muhabirliği yolu onun için bir sevdaya dönüşür. Kore Savaşı’nı, Vietnam ve Ruanda gibi dünya tarihine giren savaşlar izler. Çocukluğunda çektiği maddi sıkıntı evliliğinde de sürer. Eşi gazetecidir ve onları refah içinde yaşatacak bir aylığı yoktur. Kendisi de çalışmadığı için bu aylıkla kıt kanaat evi geçindirmeye çalışırlar. Oysa Hikmet Feridun Es, 1950’lerde Hürriyet Gazetesi okurlarının ayağına dünyayı getiren neredeyse tek kişidir. Zengin olamasalar da eşiyle birlikte haber için dünyayı dolaşır Semiha Es. Birlikte hem gezip hem yazdıkları haberler, eşinin ölümüyle son bulur. Balmumcu’da yalnız geçirdiği günler çok sevdiği eşinin yaşadığı dünyaya intikaliyle son bulur.Türkiye’nin ilk gezi ve savaş fotoğrafçısının anısını yaşatmak için Semiha Es Uluslararası Kadın Fotoğrafçılar Sempozyumu düzenlendi. Sempozyum 14 ülkeden 18 kadın fotoğrafçıyı bir araya getirdi. Semiha Es’in objektifinden yansıyan fotoğrafların da yer aldığı “İkinci Göz: Türkiye’den Kadın Fotoğrafçılar” başlıklı sergi, İstiklal Caddesi’nde bulunan Sismanoglio Megaro’da görülebilir.

    0 0

    Fotoğraf çekti, editörlük yaptı. Birçok kitaba imza attı. Yakın zamanda New York ve Muhammed Ali çalışması da dahil birkaç albümü yayımlandı. Magnum geleneğinin en önemli isimlerinden biri. Thomas Hoepker ünlü 11 Eylül fotoğrafı ve Muhammed Ali ile muhabbetini ve fazlasını anlattı.Hem editör hem fotoğrafçısınız. Bu iki mesleği bir arada yürütmek sizin için zor olmadı mı?80’lerin ortasında New York’ta yaşarken fotoğraf çekmeye ara vermem gerektiğini hissettiğim bir an oldu. Almanya’da Geo diye yeni bir dergi vardı. Fotoğraflı aylık dergi olması açısından National Geographic’e benziyordu. Benim fotoğraf editörü olmamı uygun buldular ve 3 yıl boyunca New York dışında onlara çalıştım, görevlendirmeler yaptım. Bir çok fotoğrafçı bu işten çok hoşnut oldu.Karşılarında yayın dünyasını olduğu kadar onların nasıl hissettiğini de bilen biri vardı, bir yerde aynı dili konuşuyorduk. Editörlüğü memnuniyetle yaptım. Ancak National Geographic ile yarış halinde olmak yorucuydu, çünkü çok büyük bir dergiydi. Benim için bu işin en güzel yanı muhteşem fotoğrafçılarla çalışmış olmaktı. Az bir kısmı Magnum fotoğrafçılarıydı. Kimileriyle arkadaş oldum. Bunlar bitince Almanya’ya döndüm ve aynı işi Stern için yapmaya başladım. Sonra tekrar dışarı çıkıp fotoğraf çekmek için içimde bir kıvılcım hissettim. Ancak bu mola bana çok iyi gelmişti. Normalde kendi editörüm olan biriyle rolleri değişmiş gibiydim.11 Eylül’ün sembol fotoğrafıThomas Hoepker’in 11 Eylül saldırısı sonrasında çektiği ve işe yaramaz deyip kenara ayırdığı park fotoğrafı, olaydan 2-3 yıl sonra bir küratörün dikkatini çekince bu olayın en sembolik ve tartışmalı fotoğrafı haline gelmiş.Kameraman olarak da çalışmıştınız. Bu deneyiminizle ilgili neler söylersiniz?Eşim Christine ile tanıştığımda, sinema alanında çalışıyordu. Pek çok film ve TV belgeselinde yer almıştı. Sonra beraber iki kişilik bir takım olarak Almanya’daki kablo yayını ve TV şirketlerine belgesel yapmaya karar verdik. Gerçekten çok keyifliydi, çünkü daha önce hiç yapmadığım şeyler deniyordum. Bir anda dünyam değişti.Magnum ajansında hem fotoğrafçı hem de başkan olarak yer aldınız. Bu sıkı kuralları olan geleneksel ajansta çalışmak hayatınızı, kariyerinizi ve fotoğraflarınızı nasıl etkiledi? Ve de siz Magnum’u nasıl etkilediniz?Magnum dünyanın dört bir yanından gelmiş, çok yetenekli fotoğrafçıların oluşturduğu bir grup. Üç yıl başkanlık yaptım. Dışarıya çıktığında çok zor koşullarda iyi bir iş çıkartan bu sürüye çobanlık etmek zordu. İçlerinden bazıları süper star gibiydi. Onlara ‘Şunu yapma’, ‘bunu yapma’ demek çok zordu. Yine de benim için harikaydı.Kimi Magnum fotoğrafçıları moda, sanat gibi farklı alanlarda da işler yapıyor. Bu değişim hakkında ne düşünüyorsunuz? Magnum mu değişiyor yoksa fotoğrafçılar mı?Piyasa değişti, fotoğrafçılar değil. Fotoğrafçılar pazardaki yerlerini almak zorunda. Magnum hiçbir zaman pirüpak bir çevreye sahip olmadı. Çünkü herkesin kendi tarzı vardı ve herkes kendi kendisinin efendisiydi. Bir şirket için çalışmıyoruz, itaat ettiğimiz bir patron yok, kendi işimizi yapıyoruz. Modayla ilgilenen fotoğrafçılar var; neden olmasın? Eğer belli bir vizyonun ve tarzın varsa moda bile sıkıcı değil, heyecanlı hale gelebilir.Birçok insan çalışmalarınızı biliyor. Fakat özellikle ünlü boksör Muhammed Ali’yle ilgili fotoğraflarınız daha özel. Muhammed Ali’yle muhabbetiniz nasıl başladı?Normal bir görevlendirme ile başladı. Stern’deki editörlerimiz Ali’nin muhteşem bir ağır sıklet boksörü olduğunu düşünüyorlardı. Adı Cassius Clay idi ve ismini sonradan değiştirmişti,. Bu da onun açısından politik bir hareketti. Medya için ideal insandı, çünkü hep beklenmedik şekilde hareket ediyordu. Örneğin ben onunla çalışmaya ilk başladığım sıralarda dinini henüz değiştirmiş, Müslüman olmuştu. Bu nokta onun için siyasi bir karardı. Çünkü ordu Vietnam’a gitmesini istiyordu ve o da yeni dinini, barışçıl biri olduğunu ve Vietnam halkıyla hiçbir alıp veremediği olmadığını söylemek için bir ifade aracı olarak kullanıyordu. Yani işin bir çok yüzü vardı. Bu işi Stern’de yazar olan eski eşimle beraber yapmaya gitmiştik.Muhammed Ali’nin büyük başarılarına tanıklık ettiniz. Fakat aynı zamanda profesyonel hayatı dışında, örneğin sonradan evleneceği arkadaşıyla birlikte bir fırında fotoğraflarını da çektiniz, bir insan olarak nasıl görüyorsunuz Ali’yi?Chicago’da Ali’nin limuzininde şoförüyle birlikte geziyorduk. Şoföre bir fırının önünde durmasını söyledi, içeri girdi ve bir kaç dakika sonra fırının kapısından çıkıp, “Of, ne kadar da lezzetli çörekleri var.” dedi. Maçtan önce bu tarz şeyler yememesi gerekirdi çünkü bir sporcu aslında sadece et ve salata yemeli; sıkı bir diyeti olmalı. Ancak aldığı çörekleri yedi ve bir süre daha etrafta gezindikten sonra daha fazla çörek yemek istediğini söyleyip fırına geri dönmemizi istedi. Artık üçüncü sefer fırına uğradığımızda şüphelendim, arkasından fırına girdiğimde çöreklerle değil de fırıncının kızıyla ilgilendiğini gördüm. Flört ediyorlardı ve ben de bir seri fotoğraflarını çektim. Birbirlerine aşık oldukları belliydi. O günden yalnızca 5 yıl sonra kazara fırıncının kızının Ali’nin ikinci eşi olduğunu öğrendim.Muhammed Ali’ye Parkinson teşhisi konduktan sonra neler hissettiniz? Çünkü fotoğraflarınızı hatırlamıyordu...ABD’nin güneyindeki evine ziyarete gittim. Tamamen yalıtılmış vaziyetteydi ve dışarı hiç çıkmıyordu artık. Bir seri fotoğrafımı götürdüm ve yüzünde hiçbir ifade uyanmadı. Herhangi bir şey hatırlayıp hatırlamadığını sordum, “Hayır!” dedi. Onu böyle görmek beni epey üzdü.11 Eylül saldırısı sonrasında çektiğiniz bir fotoğraf günümüzde hâlâ çok konuşuluyor. O gün neler yaşadınız?Gerçekten inanılmaz bir tesadüf söz konusuydu. 10 Eylül’de New York’ta bir Magnum toplantımız vardı. Ofiste 7-8 fotoğrafçıydık ki normalde bu sayıya pek erişmeyiz. Toplandık, sıradan iş mevzularını konuştuk ve eve gittik. Ertesi gün 11 Eylül idi ve Manhattan’dan gelen haberler korkunçtu. Evimde TV karşısında oturuyordum, donup kaldığımı hatırlıyorum. Nasıl tepki vereceğimi bilemiyordum. Evim Manhattan’a epey uzakta olduğu için arabayla gitmeye karar verdim. Queens’e gittiğimde ufukta kocaman bir duman bulutu gördüm. Daha yaklaştım ve radyo dinlerken fotoğraf çekmeye çalıştım. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Brooklyn’e gittiğim zaman doğu nehrinin kenarında olayı daha net görebilir hale geldim. Devasa ve simsiyah buluta bakıyordum ki diğer uçak gelip öbür kuleye çarptı. Arabadaki radyoya kulak kesildim, neler olduğunu anlamaya çalıştım. Rastgele fotoğraflar çekmeye başladım. Genel hissiyatım işe yarar hiçbir şey çekememiş olmaktı. Ertesi sabah Magnum ofisine gittim, arkadaşlarımı ve meslektaşlarımı gördüm. Yaklaşabildikleri için muhteşem bir iş çıkarmışlardı. Örneğin Steve McCurry, öyle bir noktada oturuyormuş ki yalnızca asansöre binip evinin çatısına çıkmış ve olanları olanca berraklığıyla görmüş. Larry Towell ise olay mahalline çok yakınmış. Bir kaç gün sonra Magnum’a tekrar gittim ve bütün fotoğrafları gördüm. Bir şeyler yapmamız lazımdı, “Haydi kitap yapalım.” dedim. Daha önce editörlük yaptığım için bütün negatifleri ve slaytları alıp South Hampton’daki stüdyomda tarayıp bir kitap oluşturmaya başladım. Arkadaşlarımın çektiklerini gördükten sonra benimki gözüme çok gereksiz göründü. Ortaya çıkartacak materyalim yok diye düşündüm. O yüzden kenara koydum. İşte bu sebeple parktaki fotoğraf kitapta yer almıyor. Bundan 2-3 yıl sonra, Almanya’daki bir müzenin küratörü benimle ilgili bir sergi yapmak istediği için arşivimde geziniyordu. Sonra bu fotoğrafı buldu ve beni bu görselin ne kadar önemli olduğuna ikna etti. Haklıydı da. Artık bu fotoğrafın kendi kaderi var. Pek çok koleksiyonere satıldı, üstelik artık tükendi de. Herkes bu fotoğrafla ilgili konuşuyordu. Çok tartışmalı olduğu için de bir ikona dönüştü.

    0 0

    Anadolu’daki zeytin cevherini ilk fark edenlerden Muhip Özyiğit’in 1920’li yıllardan başlayarak verdiği mücadele ve Türkiye’deki zeytin üretimi tarihi hakkındaki belge ve mektupları, kızı tarafından kitaplaştırıldı.Bilon Özyiğit Gürayman, ömrünü Türkiye’de zeytin yetiştiriciliğine vakfetmiş Muhip Özyiğit’in kızı. Babasının zeytine olan aşkını çok sonraları keşfetmiş. Babasının arşivlerindeki belgelere göz gezdirince, Türkiye Cumhuriyet’i sınırları içinde zeytinciliğin nüvelerini verdiği döneme ait ilk zirâi etüt sonuçlarıyla karşılaşmış. Zeytin sevdalısı Özyiğit’in miras bıraktığı tarihi belgeler, kızı tarafından “Bir Vatandaşın Zeytin Mücadelesi” adıyla kitaplaştırıldı.Muhip Özyiğit, Midilli eşrafından zeytin üretimi ile uğraşan bir aileye mensup. Ailesi aynı zamanda civarın entelektüel kişileri ile yakın ilişki içinde. İleride Tariş’in kurulmasında emekler sarf edecek zeytin sevdalısı genç, buradaki cevheri keşif eder. Üniversite tahsili için Belçika’nın Liège kentine gider fakat Birinci Dünya Harbi patlayınca yurda geri döner. Her ne kadar, iktisat eğitimi alsa da Fransızca, Almanca bildiğinden ve kimya diploması olmasından ötürü, Bakırköy’deki baruthanede görev verilir.Muhip Özyiğit, Alman kimyagerler ile burada deneyler yapar. Savaş tamama erince, tekrar Belçika’ya döner ve dünya zeytincilik sektörü üzerine etraflı bir tez hazırlar. Bu sırada ülkede Cumhuriyet kurulmuştur. 1924 senesinde Türkiye ile Yunanistan arasında mübâdele olunca, Özyiğit ailesi Ayvalık’a göç eder. Biga maden şirketiyle bir buçuk sene kömür madeni çıkarır ve sonra Ayvalık Belediye Reisi olur. Yoksulluğun diz boyu olduğu o devirde, memlekete çok fayda getirecek bir cevher keşfeder. Çevredeki zeytinyağı potansiyelini görür, civarın kalkınmasını sağlayacak bir teşkilatın gerektiğini Ankara’ya bildirir. TARİŞ’in kurulmasında büyük emek sarf eder. İşte, Bilon Özyiğit Gürayman’ın hazırladığı bu kitap, bu özveriyi gösteren rapor ve yazışmaları içeriyor.‘Bu fedakarlık bilinmiyor’Zor zamanlardır. Muhip Özyiğit, özellikle gençlere hususi ilgi göstererek, arkadaşları ile bir cemiyet kurar. Bu zeytin hareketine gönül verenler arasında Özkul Akın, Faruk Kantarcı, Toğan Cömert, İsmet Kaptan, Teoman Madra ve Süleyman Aksu vardır. Bir müstahsiller cemiyeti kurulur.Bilon Özyiğit Gürayman, bu dönemin gençler tarafından özenle araştırılması gerektiğinin altını çiziyor ve kitabın fikrinin oluşma hikayesini anlatıyor. “Ayvalık’ta belediye reislerinin isimlerini birer sokağa veriyorlardı. Babamın ismini de kuytu köşeye bir sokağa verdiler. Çok yadırgadım ve hemen belediyeye bir istida yazdım. Ayvalık için bu kadar emeği geçmiş birine bu revâ değil, eğer bir isim verilecekse, reisliği sırasında bizzat kendi emeğiyle kuruduğu çam ormanına verilsin dedim.” diyor. Sonunda Ayvalık belediyesi, ilçenin en uzun caddesine Muhip Özyiğit ismini vermiş. Fakat Gürayman, “Biraz düşününce, babamın ve yaptığı hizmetlerin bilinmediğini fark ettim.” diyerek geride bırakılacak bir eserin gerektiğini anlar. Sonrasında başka bir proje, kitap fikrini gerçek hayata taşır. Bir belgesel için kendisinden mülakat istenen Gürayman, babasının eski defterlerini fark eder. Babasının dosyaları arasında elle çizilen haritalar, Osmanlıca notlar, uluslararası zeytin cemiyeti ile yazışmalar, Zeytin adlı dergi ve daha nice evrak saklıdır.Ayvalık’ta zeytin üzerine doktora yapan Suzan Kantarcı, bu mektupları yayınlamasını teklif edince, Gürayman da kızları ve torunlarının yardımıyla kitabı kaleme alır.Kitaptaki belgelerin büyük bir kısmı Muhip Özyiğit’in devlet büyüklerine yazdığı mektuplardan oluşuyor. En eski mektup 1931 yılına ait ve başvekil İsmet İnönü’ye yazmış. Diğer alıcılar arasında Uluslararası Zeytin Üreticileri Birliği, Ziraat Bakanları, İstatistik Kurumu, Tunus Zeytin Yağı Ofisi, Milli Birlik Komitesi bulunuyor. Kendini bir dönem sonra tamamıyla zeytinciliğe hasreden Özyiğit, zamanı gelir hayal kırıklığına da uğrar. Politikacılar hakkındaki sitemini Bilon Özyiğit Gürayman şöyle dile getiriyor. “60’lı yılların sonunda bir gün bana şu cümleleri söylediğini hatırlıyorum. Bu memlekete neden sahip çıkmıyorlar, bugün konuştuğum 26. bakan. Hâlâ zeytincilik sayesinde memleketin ne kadar çok kazanabileceğini anlatamıyorum.” Demirel’e olan sitemi ise dikkat çekici. Sayın Demirel denilerek övgü tabirleri ile yapılan başlangıçtan sonra, verip veriştiriyor Muhip Özyiğit. Başbakanın bir araba fabrikasının kapanmaması için komisyonlar, ekonomik kurullar ve bakanlar kurulunu toplarken, bu çabanın niçin zeytinyağı için gösterilmediğini dile getiriyor. Hesap soruyor adeta.

    0 0

    Yazdığı yakın tarih romanlarıyla bilinen Zekeriya Yıldız, ‘Gül Ateş, Sine Ateş Menemen’de yakın tarihin en önemli olaylarından birine ışık tutuyor. Yıldız’a göre Menemen olayı, Nakşileri yok etme amacı güden bir derin devlet operasyonu.Menemen romanını yazarken, belgeler ve canlı tanıklardan istifade ettiniz mi?Olaya dair ne kadar kitap, yazı dizisi, hatırat, roman, arşiv, bilgi ve belge, ne varsa okudum. O dönemdeki 6 gazetenin tüm nüshalarını taradım. Şahitlerin hatırat ve akademik çalışmalarını inceledim. Bunların sonucunda kendi zihnimdekilerle bir roman kurguladım. Olayın yaşandığı mevsimdeki gibi Aralık ayında 10 gün Menemen’de kaldım. Menemen Hadisesi’ni gerçekleştirenlerin Manisa’dan Menemen’e uzanan bir güzergâhı var. Onu takip ettim. Gittikleri köylerde kaldım.Romanda anlattıklarınız kurgu mu ?Kurgu ama anlatılanlar bilgiye dayalı gerçekler. 80-90 yıl sonra dönüp baktığımda, Menemen’in devletin derin unsurlarının aktif olarak kullanıldığı bir devlet operasyonu olduğunu görüyorum.Böyle bir operasyon neden yapılmış olabilir?Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın irticaya teslim olduğu gerekçesiyle kapatıldığını görüyoruz. Oysa ortada böyle bir hadise yok. Fırkanın kapatılması için bir gerekçe olarak ortaya atılıyor. Ayrıca belediye seçimlerinde Nakşilerin aleni olarak bu partiyi desteklemesiyle Nakşilerden intikam alındı. Her ne kadar fiili bir hareket yoksa da Nakşiler bir engel olarak görüldü. Bir anlamda Nakşileri yok etme operasyonudur. Menemen’in 83 yıl önceki sıradan bir olay olmadığını mı söylüyorsunuz?Evet. Cumhuriyet’in kurucuları, İttihatçı geleneğin temsilcileri. Devleti kaybetme korkusu yaşamış insanlar. O korkunun etkisiyle olsa gerek devletin içinde, kanun dışı işleri devlet adına yapabilecek derin yapıları hep muhafaza ettiler. Bunu kontrolden çıkan kişi ve yapıları ortadan kaldırmak için ustaca kullandılar. Gizli açık darbeler, suikastlar, tertipler, sabotajlar, komplolar her zaman oldu. 27 Mayıs İhtilali, 12 Eylül’e giden süreç, Gazi Olayları, Madımak, 28 Şubat sürecinde yaşananlar, Susurluk ve Ergenekonlar her zaman olageldi. Menemen’e bu gözle bakarsanız tanıdık yöntemler ve simalar görürsünüz…Menemen’deki tanıdık sima kim?Giritli Mehmet. Devletin sadece Menemen’de değil Çerkez Ethem’in tasfiyesinde ve daha birçok operasyonda kullandığı isim. Her dönem itinayla korunup kollandığını görüyoruz. Bu kilit ismi tahlil etmek bile olayın nasıl ustaca düzenlendiğini gösterir.Serbest Fırka kapatılmasaydı, Menemen yine de olur muydu?Bunu ben de çok düşündüm. SCF kapatılmasaydı 1931’de yapılan seçimleri kazanırdı. SCF seçimleri kazanmış olsaydı bile Menemen benzeri bir olay mutlaka yaşanırdı. Ve yaşanacak olayın da kaynağı irtica olurdu. Çünkü irtica, Cumhuriyet’i kuran kadronun hassas noktası. Dolayısıyla Menemen’de olmazdı, başka bir yer olurdu. Hâlâ Menemen’in girişindeki Kubilay anıtının önünde irticadan kaygı duyanlar her 23 Aralık’ta toplanır, irticaya lanet okurlar.Bana göre Esad Erbili de Kubilay da şehittir, mazlumdurMenemen Olayı neden sert ve kanlı bir hadise olarak anılıyor?3’ü çocuk 6 meczubun akıl mantık almayacak, deli divane bir eylemle Menemen meydanına gidip, camiden bayrağı çıkarırken ona engel olmak isteyen bir subayın öldürülmesinden başka bir şey değil bu hadise. Zabıtalık bir vaka aslında. Olay sonrasında ceplerinden esrar çıkan bu meczuplar, kendilerine müdahale eden Kubilay adındaki genç bir subayı öldürüyor. Kafasını bağ bıçağıyla kesip tevhit sancağının başına takıp meydana dikiyorlar. Bu hadise sözde Nakşilik, din ve İslam adına yapılıyor. Haliyle Menemen’de büyük bir irticai kalkışma yapıldığı düşünülüyor. Anlayacağınız bir algı yönetimi olmuş. Esad Erbili, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmadı diyorsunuz…Kubilay olayından sonra kurulan İstiklal Mahkemesi değil. Divan-ı örfi yani sıkıyönetim mahkemesi kuruluyor. Başına olağanüstü yetkilerle atanmış Mustafa Muğlalı Paşa getiriliyor. Esad Efendi’nin tutanaklarına bakınca, ona yükledikleri suçlamalar çok basit ve komik. Suçsuz olduğu bilindiği halde idamla yargılanıyor. Yaş haddinden dolayı idama bedel 46 yıl ceza alıyor. Ama onay kararı çıkmadan vefat ediyor. Üremi hastalığından dolayı vefat ettiği söyleniyor. Bölge halkı ve yazılmış kitaplarda ise zehirlenerek öldürüldüğü bilgisi hâkim. Yani idam edilemeyeceği anlaşılınca zehirleniyor. Oğlu olaylarla çok ilgili bir isim olmadığı halde, sadece babasının ‘Cemaati sana, seni de Allah’a havale ediyorum’ demesi üzerine idam ediliyor. Halifesi diye.Kitap Esad Erbili Hazretleri’nin şiirinden alıyor ismini. Sizin için kim Esad Erbili Hazretleri?Bana göre bir din mazlumu. Bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir din âlimi, gönül adamı cemaat lideri. Bu kitaptan ümidim onun gibi bir mazlumun tanınmasına vesile olması. Ama bana göre Kubilay da bir mazlumdur, şehittir.

    0 0

    Türk Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs’ta yaşayan Türkleri korumak üzere kurulmuş gizli bir teşkilat. Cüneyt Öztürk, ‘Kod Adı: Bozkurt’ adlı romanda bu teşkilatın bilinmeyen tarihini anlatıyor.Kıbrıs’ta Rumlar tarafından kurulan EOKA adlı silahlı örgüte karşı, Türkleri korumak ve örgütün faaliyetlerine karşı koymak üzere 1958 yılında kuruldu Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT). Gayriresmi bir kuruluş olduğu için faaliyetleri gizlilik içerisinde yürütülüyordu. Türkiye’nin NATO’ya üye ülke olmasından sonra 27 Eylül 1952’de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu bünyesinde faaliyet yürüten TMT, Kıbrıs’ta Rum çetelerine karşı mücadele eden grupları bir araya getirdi. Gayri nizami harp yöntemiyle faaliyet yürüten TMT’nin başındaki komutana bayraktar deniyordu. Araştırmacı yazar Cüneyt Öztürk’ün kaleme aldığı “Kod Adı: Bozkurt” isimli kitapta 1962-1967 yılları arasında TMT’ye bayraktarlık yapan Tuğgeneral Kenan Çoygun’un, Kıbrıs’taki kahramanlıkları anlatılıyor. Kitap, okuru Kıbrıs’ta yaşanan olayların içeresine götürüyor. Çoygun Paşa’nın ismini 2005’teki vefatından sonra duyduğunu söyleyen Öztürk, hakkında anlatınlar üzerine araştırmaya başladığını ve rahmetli Ömer Lütfi Mete’nin tavsiyesi üzerine “Kod Adı: Bozkurt” isimli kitabın ortaya çıktığını söylüyor. Milli duyguların yoğun olarak işlendiği biyografik romanda, bir döneme ait gizli kalmış olayların perdesi aralanıyor.Kenan Çoygun’un, yarbay rütbesindeyken farklı bir isimle bu göreve başladığını anlatan Öztürk, “Seferberlik Tetkik Kurulu’nda teklif edilen gizli görevi kabul eden Kenan Çoygun, Kemal Çoşkun ismiyle Türk Büyükelçiliği idari ataşesi olarak görevlendirildi. Ada’daki gizli görevinde bayraktar unvanını kullandı. Ada’ya kurulan bu örgütü koordine eden kişilere bayraktar deniyordu. Fakat her bayraktarın farklı kod adları vardı. Çoygun da Bozkurt kod adını kullanmaya başladı. Denktaş ve ‘Ağrı’ kod adlı Dr. Fazıl Küçük, Ada’daki faaliyetlerinde bayraktara bağlıydı.” diyor.Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Kore Savaşı’nın hemen ardından 1952’de kurulduğunu anlatan Öztürk, “Dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs konusunda aktif bir politika izlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Kıbrıs’ta Türklerin temsilcisi konumundaki Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, bir direniş için Türkiye’den yardım talebinde bulundu. Nisan 1958’de Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu’nun da etkisiyle Seferberlik Tetkik Kurulu’na ‘Kıbrıs’ta Türk varlığının korunması için silahlı gizli bir örgüt kurulması uygun görülmüştür.’ şeklinde talimat verdi. Bu talimat doğrultusunda TMT kuruldu.” diyor.TMT’nin gizli bir örgüt olarak kurulmasından dolayı hükümet ve askeri bürokratlar içerisinde çok az sayıda kişinin bilgisi olduğunu anlatan Cüneyt Öztürk, “Askerlerin gözünde Seferberlik Tetkik Kurulu ‘Menderesin Gestaposu’ sıfatını almıştır. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun TMT projesinde görevli olan Binbaşı İsmail Tansu 27 Mayıs ihtilali olduğunda, ihtilalin kudretli albayı olarak bilinen Alparslan Türkeş’e gitmiş, Türkeş’in bile yapılan faaliyetlerden haberinin olmadığını görmüştür. Kısa bir dönem Türkeş’in desteğini alarak ayakta kalmayı başaran yapı, Türkeş ve arkadaşlarının yurtdışına gönderilmesinin ardından tamamen pasifize edilmiştir.” diyor.27 Mayıs’ta faaliyetler durduruldu27 Mayıs ihtilalini yapanların Seferberlik Tetkik Kurulu’na ve TMT’ye bakışlarını en iyi özetleyen durum, Kenan Çoygun’un TMT’nin başına geçmek üzere görevlendirildiği döneme kadar geçen iki yıl içerisinde yapılan bütün çalışmaların askıya alınması. 1960-1962 yılları arasında TMT’ye silah sevkiyatı durmuş, 1958-1960 yılları arasında büyük fedakârlıklarla Kıbrıs’a gönderilen silahların bakımı bile yapılmamış..TMT için Kıbrıs’ın kontrgerillası diyebilir miyiz sorusunu ise şu şekilde cevaplıyor Öztürk: “Seferberlik Tetkik Kurulu için NATO’nun isteğiyle Sovyet işgali halinde direnişi örgütlemek üzere kurulmuş bir yapıdır diyebiliriz. Ancak TMT için böyle yabancı kavramlardan medet ummanın gerekmediğini düşünüyorum. Öncelikle TMT’nin kurulduğu tarihte gerçekten yaşanan bir tehdit mevcuttur. Unutmamak gerekir ki, Türk halkında o günlerde inanılmaz bir duyarlılık vardır. İşte bu sebeple TMT’ye gönüllü katılarak canlarını ve mallarını feda etmeyi göze alan insanları, TMT’yi kuran siyasi iradeyi, 5 yıl çocuklarını görmemek pahasına, bütün hayatını ve mesleki kariyerini bırakarak Kıbrıs’a giden Kod Adı: Bozkurt’u başka kavramlarla değil, milletin refleksi, haklı direnişi olarak tanımlamak gerekir.”Kod Adı: Bozkurt kitabında Denktaş’ın Ada’ya gizlice gidişini Kenan Çoygun organize etmesi, Irak Türkmenlerinin kendisinden Irak’ta bir direniş örgütü kurmasıni stemesi gibi pek çok yeni bilgi de var.

    0 0

    Orlando Bloom, Daniel Craig, Sarah Jessica Parker, Hugo Weaving... Hollywood yıldızlarının kimi yıllardır Godot’yu bekliyor, kimi ölümcül bir aşka tutuldu, kimi de ihanetin parçası oldu.Oyuncular için tiyatro, silkinip kendine geldikleri yerdir. Kamera önünde paslanmaya başladıklarını hissettikleri anda sahneye atıyorlar kendilerini. Sinemadan en büyük ödülleri, ücretleri alsalar bile bir ayaklarını çekmezler sahneden. Hayatlarını, set programlarını ona göre düzenlerler. Tıpkı Hollywood’un yıldız oyuncuları gibi. Orlando Bloom romeo olduYüzüklerin Efendisi rolüyle ünlendi Orlando Bloom, ardından Karayip Korsanları, Cennetin Krallığı’ndaki performansıyla sinema dünyasının aranan yüzlerinden biri oldu. Hemen her iki-üç farklı yapımla seyirci karşısına çıkan Bloom, bu sezon yoğun programında uzun süre ihmal ettiği tiyatroya geniş yer ayırdı. Şimdilerde Brodway’da kendisinden 9 yaş küçük Condola Rashad ile Romeo ve Juliet’i oynuyor. Hatırlarsınız yıllar önce Leonardo Di Caprio, tutkulu aşkın bugüne uyarlanmış beyaz-perde hikâyesinde rol almıştı. Oyuncular bugünün kıyafetlerini giyiyor, helikopterlere, son model arabalara biniyordu. Bloom’un oyunu da böyle, bugünde geçiyor. Dekor minimal kullanılıyor, Bloom Harley Davidson tarzı bir motorla sahneye girip Juliet’ine aşkını ilan ediyor.Ajan Smith Gotod’yu BekliyorBeckett’in Gotod’yu Beklerken’i dünya tiyatrosunun en iyi metinlerinden biri olarak kabul edilir. Bol katmanlı, hazmı kolay olmayan, sahnelenmesi zor, ciddi bir reji, sağlam oyunculuklar isteyen bir oyun. Türkiye’de çok sahnelenmemesi tesadüf değil. İki-üç yıl önce alternatif tiyatrolar tarafından sahneye taşındı, birkaç gösteriden sonra oyun mezarlığına defnedildi. Oyun bugünlerde hem Avustralya-Yeni Zelanda’da hem de Amerika’da seyirciyle buluşuyor. Farklı yorumlar, yıldız oyuncularla… Sydney Theatre Company’nin oyununun başrolünde Matrix’in Ajan Smith’i, Yüzüklerin Efendisi’nin Elrond’u, V For Vandetta’nın V’si ‘Hugo Weaving’ var. Partneri Görevimiz Tehlike 2, Sanctum vb. filmlerin oyuncusu Richard Roxburgh.Harabelerde bekleniyorsunuz!İkinci Gotod, Broadway’de bekleniyor. 2009’da Londra’da prömiyer yapan, ardından Amerika’ya ihraç edilen oyun, o sezon en çok konuşulan yapım olmuştu. Bunda başarılı performanslar kadar, yıldız oyunculara sahip olmasının payı büyük. Başrolünde Yüzüklerin Efendisi’nin Gandalf’ı Ian Mckellan (Estragon’u oynuyor) ile Uzay Yolu, X Men serisinden bilinen Altın Küre ödüllü Patrick Stewart (Pozzo) var. Harabeye dönmüş bir evin bahçesinde ve her oyunda olduğu gibi çıplak bir ağacın gölgesinde oynanan oyun, sahnelenme biçimi, oyuncu performanslarıyla bir hayli övgüye mazhar oldu. Hâlâ kapalı gişe perde açıyor. Gandalf’ın tiyatrodan hiç ayağını çekmediğini ekleyelim. 1990’lı yılların başında tiyatroya yaptığı katkılardan dolayı ‘şövalye’ ilan edilmesi boşuna değil. Bu arada Gotod’yu bekleyen iki İngiliz aktör H.Pinter’in Issız Topraklar’ında da aynı sahneyi paylaşıyor.Parker, 12 yıl sonra sahnedeSex and The City dizisindeki Carrie Bradshaw rolüyle görünür olan Sarah Jessica Parker, oyunculuk macerasına başladığı yerde, Broadway’de devam ediyor. Amanda Peet’in yazdığı Commons of Pensacola’da kendisi kadar meşhur olmayan tiyatro kökenli emektar oyuncu Blythe Danner ile sahnede. Milyarder müşterileri yanlış yönlendirdiği için batıran bir kadının aile içi dramını anlatıyor oyun. Sex and The City döneminde tiyatroya ara veren, sonrasında benzer dizilerle kariyerine devam eden Parker, 12 yıl sonra dönüyor tiyatroya. Yapılan yorumlar ‘Broadway bebeği’ olarak bilinen oyuncunun 80 dakikalık dramda rolünün hakkını verdiği yönünde.Dünya savaşları bir kenara…James Badgett Dale, Hollywood’un en çalışkan oyuncularından. Bu yıl üç farklı filmle buluştu seyirciyle. İnsanların zombilerle sıra dışı savaşını anlatan Dünya Savaşı Z ile, Tony Stark’ın dünyayı kötülerin elinden kurtardığı Iron Man 3 ile, Johnny Depp’li western güzellemesi Maskeli Süvariler ile… Şöhret ve paraya kavuşunca tiyatroya sırtını dönen oyunculardan değil Dale. Bu yıl dört kafa dengi lise arkadaşın maceralarını anlatan ‘Small Engine Repair’ oyunuyla sahneye çıkıyor.Yıllar sonra Fareler ve İnsanlarPeter Parker’ın gölgesinde kalsa da Spieder Man serisiyle hatırı sayılır ün kazanan James Franco, 2014 Mart’ında prömiyer yapacak bir klasiğe hazırlanıyor: Fareler ve İnsanlar. John Steinbeck’in mevsimlik iki tarım işçisi üzerinden çağımızın toplumsal ve insani meselelerini ustalıkla işlediği oyunda Franco’ya İrlandalı oyuncu Chris O’Dowd eşlik edecek. 1937’de Broadway sahnelerine taşınan, ardından ekipten bazı oyuncularla beyazperdeye aktarılan oyun, en son 1975’te perde açmıştı. Onda da Amerikalıların ünlü komedyenlerinden James Earl Jones oynamıştı başrolde. Bakalım yeni oyunun alkış sesleri duyulacak mı buralardan...James Bond’un ihanetiGeçtiğimiz yıl James Bond serisinin son filmi Skyfall’ın çekimleri için Türkiye’ye gelen Daniel Craig, Harold Pinter’in İhanet’iyle Brodway’da. Hayatını yalanlar üzerine kuran üç kişinin ihanetle dolu ilişkisini anlatan oyunun diğer oyuncuları; akademi ödüllü Rachel Weisz, birçok kişinin bamteline dokunan Pi’nin Yaşamı’nın oyuncularından Rafe Spall. Oyunun beklentileri karşıladığını söylemek güç. Ben Brantley New York Times’da yazdığı eleştirisinde üçlünün hayal kırıklığı yarattığını dile getirdi. İronik bir dille oyunu yerden yere vuran eleştirmene göre, gösteriyi izlemeye değil, sadece oyuncuları görmek için bilet alınabilir.

    0 0

    Kitabına “Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak.” cümlesiyle başlıyor, Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın. Doktordan şikâyetçi hastalara alışkınız da bir hekimin meslektaşlarını sivri bir dille eleştirmesi nadirattan. Aydın ile check up ve ilaç çılgınlığını, özel hastanelerdeki ‘çok gerekli’ uygulamaları konuştuk.‘Rabbim Beni Doktorlardan Koru’ adlı kitabınızda “Bırakın hastasının kalbine başını koyup onu anlamaya çalışan doktoru, hastasının nabzını tutan kaç meslektaşımız kaldı ki?” şeklinde bir cümleniz geçiyor. Nerede hata yapılıyor?Son yıllarda tıp fakültelerine giren öğrenci sayısı arttı. Binde birlik dilime giren öğrenciler alınıyorken şimdilerde yüzde bire girenler alınıyor. Öğretim görevlilerinin yükü arttı. Eskiden 20 öğrenciyle ilgilenirken günümüzde bu sayı 50-100’e yükseldi. Haliyle verilen eğitimin kalitesi düştü. Bunu söylemekten imtina ediyorum ama geçmişte öğrenci imtihanlarında sorduğumuz soruları şimdilerde uzmanlara sormak zorunda kalıyoruz. Ayrıca teknolojik gelişmeler hasta ile doktor arasına mesafe koydu. Kaç doktor stetoskop taşıyor, hastasının nabzına, tansiyonuna bakıyor. Oysaki tıp fakültelerinde yıllardan beri her ne sebeple olursa olsun, muayeneye gelen herkesin ateşi, nabzı ve tansiyonunun ölçülmesi öğretilmekte.Uygulamaya niye geçilemiyor?Çünkü hastalar hastalık olarak görülüyor. ‘Beyin cerrahıyım, yalnızca beyne bakarım. Kalp, böbrek beni ilgilendirmez’ anlayışı hakim. Branşınız ne olursa olsun vücudun genelini muayene etmelisiniz. Hasta yalnızca bedenden ibaretmişçesine bir muameleye maruz kalıyor, ruhu ne olacak? Hastanın iç dünyasına girmek, elini tutmak, gözünün içine bakarak konuşmak, derdini dinlemek tarih oldu. Oysa hekimlik Allah’ın sıfatını sırtında taşıyan, mahlukat içerisinde en mükemmel şekilde yaratılan insana dokunma yetkisine sahip bir meslek. Hakkını vermek lazım.Son yıllarda doktorlara uygulanan şiddet bir hayli arttı. Bunu neye bağlıyorsunuz?Birtakım kazanımlar ve istikbale yönelik planlamalar pahasına hekimlerin harcanmasına bağlıyorum. Ayrıca yeterince eğitilmemiş hastalığının ya da kendisine verilecek olan hizmetin ehemmiyetini farkında olmayan hasta kitlesinin de bunda payı büyük. Hangi devlet dairesinde şikâyetinizi şu numaraya bildirin diye bir hat var?Ama burada mesleğinizin diğer mesleklerden yapısal farklılığı söz konusu. Doktora ‘can’ teslim ediliyor nihayetinde...Önce can sonra canan. Hasta çok mukaddestir amenna ama benim sağlığım yerinde olmadığı müddetçe hastama da faydam dokunmaz. Öncelikle doktorların huzurunun sağlanmış olması gerekir. Ancak mevcut düzenlemeler hastayla doktoru karşı karşıya getiriyor.Nasıl?Örneğin hasta tomografi çektirmek istiyor, doktor gerek olmadığını dile getirdiğinde ‘Seni süründüreceğim!’ tarzı tehditlere maruz kalıyor. Hatta kimileri cebinde şikâyet dilekçesi hazır geliyor. Yahu doktor lüzum görse zaten ister. Ayrıca o tomografiyi çektirirken ne kadar radyasyona maruz kaldığını biliyor musun? Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar rahat tetkik yapılan bir ülke yok. Son zamanlarda kısmen sınırlama getirildi. Adam bel ağrısı şikâyetiyle acile gelmiş, illa film çektireceğim diye feryat ediyor. Yahu 20 yıldır belin ağrıyor, yeni mi aklına geldi? Doktor, beyin kanaması geçirmiş hastayı bırakıp seninle mi ilgilenecek? ‘Bugün git, yarın polikliniğe gel.’ cevabını aldığında yapışıyor doktorun boğazına. Aslan kediye boğduruluyor tabiri caizse. İdari bir baskı söz konusu. Zira bazı işgüzar başhekimler ‘yukarıyla’ iyi geçinsin diye hiçbir hasta geri çevrilmeyecek talimatı veriyor. Bu düzenlemeler doktoru mağdur ediyor.Doktorların bu konuda tavrı nasıl olmalı?Bu tarz talepleri yerine getirmeyerek tıbbi olarak doğru adım atmış oluyor ama bir yandan da neden gerek olmadığını hastaya anlatması lazım. Ancak doktora böyle bir zaman tanınıyor mu? ‘Ne kadar hasta o kadar para!’ dersen, odaklanılan, hasta değil hasta sayısı olur.Performansa dayalı bu sistem yeniden gözden geçirilmeli diyorsunuz o halde...Kesinlikle. Doktor kafasını dahi kaldırmadan hastayı ‘muayene’ ediyor. Günde 100 hastaya bakılır mı Allah aşkına? Başhekimler bu rakamlarla övünüyor. Günde 5 hastadan fazla bakmışsam pilim bitiyor. Çünkü hakkını vererek muayene etmek hastaya zaman ayırmayı gerektirir. Adını, soyadını öğrenmeden, anan-baban kim, nerede doğdun demeden, hangi ilaçları kullandın gibi soruları sormadan hasta baktım denilemez.Bazı doktorların materyalist yaklaşımla hastasına müdahale etmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?Yaklaşamaz, yaklaşmamalı. Zira karşısında sadece bedenden ibaret bir et yığını yok. Ruhu, duyguları, sevinçleri, üzüntüleri olan bir canlıdan bahsediyoruz. Ruhu yok sayan bir doktor olamaz. Öyle olsa ruh hastalıkları diye bir bölüm açılmazdı. Bütün dinlerde insana büyük önem atfedilmiş. Bu bakımdan hekim ister Budist ister Şintoist olsun maneviyatlı olmalı. Hekimlerin inanç yönünden sistematize olması Batı’da önemseniyor. Hatta Amerika’da bir kilise vakfına üyeyseniz, sporla sanatla da ilgiliyseniz diğer doktorlardan on adım önde sayılıyorsunuz.Kitapta en dikkat çekici konu check up ile ilgili görüşleriniz...Check up diye bir çılgınlıktır gidiyor. Adam özel bir hastane kuruyor, para kazansın diye dünyanın tahlilini istiyor. Bana da sapasağlam bir hasta getirin, elli tane rahatsızlık bulurum. Hastalığa çare değil, bulunan ilaçlara hastalık bulma felsefesi uygulanıyor. Bir de şimdilerde paranın esiri olmuş, ruhsuz bazı insanlar daha fazla kazanayım diye güzel sesli kızları telefonun başına oturtup günde bin kişiye check up satmaları için çalıştırıyor. Neymiş yüzde elli indirimleri varmış!Hiç mi yaptırılmamalı peki?Hiç yaptırılmamalı diyemem. Sadece bir hastalık belirmişse ya da hekim değerlendirmesinde şüpheli bir durum söz konusuysa gerekir. Ama durup dururken gideyim 3 ayda 6 ayda bir check up yaptırayım dayatılmış modadan başka bir şey değil. Ayrıca soruyorum bugün hangi hekim kendisi ya da yakınları için durup dururken check up yaptırır? Rutin tetkiklere elbette karşı değilim. 45 yaşını geçmiş erkeklerde prostat muayanesi gerekir ama bir dönem mamagrofi diye bir şey çıkardılar. Mamografinin kendisi kansere neden olabiliyor. Eşim bile falanca hanım yaptırdı ben de yaptırayım diye tutturmuştu. Bunda ekranlara para karşılığı çıkmış ve check up ile ilgili telkinlerde bulunan doktorların da etkisi büyük. Demek ki hekimliği ikinci plana itilmiş.Aynı yönlendirmeler antibiyotikler ve ekranlardan pazarlanan ‘bitkisel’ ilaçlar için de söz konusu...Bazı hastalıklar vardır, sara gibi ömür boyu ilaç kullanmanız gerekir. Ama mesela üst solunum yolu enfeksiyonlarında deli gibi antibiyotik yazılıyor. Hiç gerek yok. Ekrandan pazarlananlara gelince büyük rezalet. Adamlar tıp doktoru diye geziyor ortalıkta. Bu ilaçlar şekere, kansere, felce iyi geliyormuş. Madem öyle tıp fakülteleri kapansın!Ne yapılmalı?Gırtlaklarına basılmalı! (Gülüşmeler) Savcı emniyet, bakanlık acilen bu işe el atmalı. Bu dolandırıcılara, çetecilere çok yüksek cezalar verilmeli.Neden müdahale edilmiyor peki?Onu bana sormayacaksınız.Zayıflama ilaçlarının üzerinde ‘Tarım ve Köy İşleri’ ya da ‘Sağlık Bakanlığı onaylı’ ibaresi yer alıyor ama...O yazıların doğru olduğunu nereden biliyorsunuz?Biz bilmiyoruz da Bakanlık da mı bilmiyor?Müracaat makamı ben değilim. Onlara sormak lazım. Ben diyorum ki bir an önce bunun önüne geçilmeli. Bir dönem Başbakan altın çilek kullanıyor diye bir haber çıkmıştı. Bu bilgi üzerinden bitkinin reklamı yapıldı. Halbuki haberi dahi yoktu.Tıp fakültelerinde artık arada bir de doktor çıkmıyor!Tıp fakültelerinin görevi uzman değil pratisyen doktor yetiştirmek. Şimdilerde ise hedef TUS’a öğrenci hazırlamak oldu. Rektör, falan üniversite TUS’ta yüzde şu kadar başarılı oldu biz niye olamadık diye dekandan hesap soruyor. Zira üniversitenin prestiji bu sınavda başarılı olmuş öğrencilerin sayısıyla ölçülüyor. TUS’ta pratisyen hekim imtihanı yapılmıyor. Peki hastanın ateşine bakacak, iğne yapacak, nabzını ölçecek, sonda takacak, kalbini dinleyecek, yeri geldiğinde dikiş atacak pratisyen hekimler nasıl yetişecek? Şimdiki öğrenciler sınava hazırlanmaktan dikiş atmayı bilmiyor. Toplumun da pratisyenlere algısı aşağılayıcı yönde.Kanunlar hastayı görme geç diyor!Tam gün denilen yasa her gün değiştiriliyor. Takip etmekten aciz kaldım. Hekimleri memurlaştırmaya yönelik bir sistem bu. Sabah 8 akşam 5 uygulaması kabul edilemez. Saatlerce süren bir ameliyata girmişsiniz ve ancak sabaha karşı evinize gitmişsiniz. Kanuna göre ertesi sabah sekizde hastanede olmanız gerekiyor. Daha da vahimi kanun bize yerde yatan hastayı görmezden gelmemizi söylüyor. Yani yolda dili ağzına kaçmış ölmekte olan birini görsem yapmam gereken ilk şey sivri bir aletle boğazı delip açmaktır. Hastanın kurtulduktan sonra neden boğazımı deldin diye bana dava açma hakkı var. Oysa müdahale etmemiş olsam belki de ölecek ama mesai saati dışında hareket ettim ya suçluyum! Hal böyle olunca doktorlarda ne sevgi ne de merhamet kalıyor.Belki de iki kutu ilaçla iyileşecek ama...Özel hastanelerde hastane patronları doktorların üzerinde müthiş bir psikolojik baskı kuruyor. Aylık şu kadar ameliyat, endoskopi, anjiyo yap, stent tak gibi hedefler konuluyor. Baksanız belki de hasta iki kutu ilaçla iyileşecek ama biraz daha para uğruna ameliyat ediliyor. Bunları uygulamak istemeyen doktor ertesi gün işsiz kalıyor. Hastanın sağlığı hiçbir şeyle mukayese edilemez. Gerekirse hasta evini satsın ama gereksizse o doktora Allah’tan kork derim.

    0 0

    “Engelliler engel tanımıyor!” lafı artık çok tüketildiğinden kimilerine klişe gelse de ABD’nin Missouri eyaletinde yaşayan efsanevi Doktor Ted Rummel bu cümleyi uzun süre hafızalarımızdan çıkarmamaya yeminli adeta. Zira kendisi omuriliğindeki bir kistin patlaması sonucu üç yıl önce belden aşağısı felç olmasına rağmen ameliyatlarına devam ediyor. Ortopedi cerrahı olan Dr. Rummel, ameliyat masasının üzerine yükselebilen özel tasarım tekerlekli sandalyesi ile diz, ayak, bacak ve bilek operasyonlarını gerçekleştiriyor.Denizden balık değil araba çıktıŞu sıra herkes soğuk havalardan şikayet etmeye meyyal. Rusya’dan öyle görüntüler geldi ki emin olun onların yerinde olmak istemezsiniz. Sibirya Bölgesi’nde buz tutan Baykal Gölü’ne arabasıyla balık tutmaya gelen bir balıkçının aracı, buzun kırılması sonucu göle battı. Balıkçılar, uzun çabalardan sonra arabayı gölden çıkarmayı başardılar. Motoru kurutulup yağı değiştirilen araç tekrar çalışmaya başladı üstelik. Sudan karpuz kabuğu, ayakkabı, pet şişe çıkmasına alışkınız da otomobil çıkacağı aklımıza gelmezdi.Komşu komşunun göktaşına…Komşuda şu sıra panik var. Ekonomik kriz filan değil bu kez mevzu. Yunanistan’ın Zakintos Adası açıklarına göktaşı düştü zira. Denize düşen göktaşı, Zakintos Adası sakinlerinde paniğe yol açtı. Ancak herhangi bir hasara neden olmadı neyse ki. Yunan resmî haber ajansı ANAMPA’nın haberine göre, görgü tanıkları şiddetli patlama ile havanın birden aydınlandığı, cismin bir alev topu gibi çok hızlı şekilde denize doğru düştüğünü söylüyor.

    0 0

    Anadolu’da yerel medya giderek güçleniyor, büyüyor. Dizilerin tekelindeki ulusal kanalların aksine insanlar, şehrinin ve bölgesinin gündemini yerel kanallardan takip ediyor. Yerel medya patronlarıyla görüşelim istedik. Bir kuyumcu, şifalı bitki üreticisi ya da inşaatçı neden medya patronu olur? Birinci ağızdan dinledik. İlginç hikâyelerle karşılaştık.Spor muhabirliğinden medya patronluğuna yükselen Acun Ilıcalı’nın hikâyesi, geçtiğimiz haftaların en çok konuşulan mevzularından biriydi. Peki, bir kuyumcu, şifalı bitkiler üreticisi ya da işadamı neden ve nasıl medya patronu olur? Anadolu’da yerel medya giderek güçleniyor, büyüyor. Dizilerin tekelindeki ulusal kanalların aksine insanlar şehrinin ve bölgesinin gündemini yerel kanallardan takip ediyor. Gazeteler, yerel kanallar kadar etkin değil. Henüz yerel yönetimlerin basın bülteni olmaktan kurtulamadı ama sıyrılmaya çalışan gazeteler de var. En azından İzmir ve Bursa gibi illerde yerel medyada güçlü, bölgenin gündemini değiştirecek etkinliğe sahip gazeteler bulunuyor. Ama genel itibarıyla yerel gazeteler, resmî ilan parası almak için çıkarılan göstermelik gazeteler olarak biliniyor.Yerel medyanın kendi içinde birçok sorunu var. Dünyada, özellikle Amerika’da çok güçlüler. Bu gücü de kamuoyu adına kullanıyorlar. Türkiye’de bu işleve sahip çok az yerel medya var. İstedik ki yerel medya patronlarıyla görüşelim. Neden televizyon açtıklarını, gazete çıkardıklarını öğrenelim. Bunun için geniş bir araştırma yaptık. Çok ilginç hikâyeler dinledik. Mesela şifalı bitki veya bal üreticileri televizyonlara büyük reklam paraları vermektense kendi kanallarını kuruyor. Bu maksatla yola çıkıp 6-7 tane kanalı olan patronlar var. Önce sadece kendi ürünlerinin reklamına yer veren, arada bir haber ve aktüel programları da yaptıran patron, beyaz camın büyüsünü ve etkisini keşfedince tematik kanallara da yöneliyor. Ya da yerel bir kanalı alıyor. Memleketinde televizyon sahibi hatırlı bir şahsiyet haline geliyor. Hatta dini yayınların ağırlıklı olduğu bir kanal da kuruyor.Yayıncılık ve habercilik ayrı, bunu yapan şirketi yönetmek ayrı bir meziyet. Bu sebepten olacak ki Anadolu’da kanallar-gazeteler sık sık el değiştiriyor. Bir cesaret yayıncılığa giren zarar edince şehrin en varlıklı esnafının, işadamının kapısını çalıyor. Biraz da şöhret, güç ve siyaset merakı varsa kuyumcu dükkânından kanal yöneten patronlar oluyor. Bir iş hanının üç-dört odasında 5-10 kişiyle yayın yapan yerel kanallar da var, İstanbul’daki televizyon kanallarıyla yarışacak kalitede stüdyoları, teknik imkânları olanlar da... Bunlar patronun maddi imkânı ve vizyonuyla ilgili.Medya işini ciddiye alan ve bölgesinde güçlü olan üç medya patronuyla görüştük. Hem kendi hikâyelerini dinledik hem de yukarıda bahsi geçen durumları sorduk. Üçünün hikâyesi de birbirinden farklı. Yayın çizgisi ve kalitesi de... Sözü onlara bırakalım.İlk stüdyomuz kamyon kasasıydıTürkiye’nin ilk yerel kanalı olduğunu iddia eden Sun TV’nin, Konya’daki iki katlı müstakil binasındayız. Kanalın başında ikinci nesil patron var. Babasından 1996’da devralmış medya işlerini. “Bu kanalda büyüdüm.” diyen Yasin Duysak, idealist bir medya patronu ve gözü kara. Asıl işleri ithalat ihracat. 10 bin meyve ağaçları var. Yayına başladıkları 1990 yılında elektronik eşya satım işi de yapıyorlarmış. Zaten bir müşterilerinin verici siparişiyle yayıncılığa adım atmışlar. İtalya’dan getirtilen verici nasıl çalışıyor diye, eş dost esnafın desteğiyle, biraz da merakla bir kamyon kasasında yayına başlamışlar: “Video sistemini MAN bir kamyonun arkasında iki ekran bir video ile kurduk. Programlar kasete alınırdı, Akyokuş’ta vericiye götürülür, yayına verilirdi. Sonra hazırlanan diğer kaseti götürür, biten yayın kasetini çıkarıp onu takardık. Babam bununla ilgili dava geçirdi. Nasıl televizyon kurarsın diye. O zaman RTÜK kanunu yok, valilikten izin yok, emniyet müdürlüğü bunun ne olduğunu bilmiyor. Şehirde herkes bakıyor bir yayın var. Uykularından oldu babam. Ve tabii bir gece gelip emniyete götürdüler.” Yayın, şehirde büyük yankı bulur. Çiçeği burnunda televizyoncular ise beyaz camın büyüsüne kapılır. Sonra başka yerel kanallar kurulur 1993-94’te. Sun TV ise kamyon kasasından, Konya merkezdeki beyaz eşya dükkânının bodrum katına taşınır. Sonra bir iş hanına... 1999’da müstakil binalarına geçerler. Şimdi kablo TV, dijital ve karasal yayın yapıyorlar. Bir de gazeteleri, internet haber siteleri var. Profesyonel bir ekiple çalıştıklarını söylüyor Yasin Duysak: “Genel yayın yönetmenim, haber müdürüm var. Ben direkt habercilere, programcılara müdahale etmem. Yayında bağımsızdırlar. Hatta bizi şehirde bilirler, gözü kara yayıncılık yaparız. Reklam almak için hataları kusurları göz ardı etmeyiz. Arkadaşlar habere güveniyorsa yayınlarız. Bu maddi ve manevi olarak beni sarsıyor ama böyle devam edeceğim.” Genç medya patronuna soruyoruz, “Bir işadamı neden televizyon sahibi olur?” Şöyle cevap veriyor: “İki sebebi var. Bir, bu işe ticari gözle bakmamak lazım. Çok kâr edeceğim gibi bir amacınız varsa bu mümkün değil. Ama ben siyaset düşünüyorum, ileride bir şeyler olabilirim’in umudunu taşıyorum diyorsanız televizyon, gazete düşünülebilir. Bizim yönetim kurulu başkanımız, babam bir iki sefer denemelerde bulundu ama bu başarısız sonuçlandı. Aslında siyaset yapmak için televizyon sahibi olmaya gerek yok. İkinci sebep medya patronu olarak çevresini genişletmek, insanlarla birebir ilişki kurmak ister. Bizim Allah’a şükür iyi bir çevremiz var. Bir amaç gütmeksizin kurduk zaten kanalı. Aslında farkında olmadan işin içine girmiş olduk.”Peki, ticari işlere medya patronluğunun bir faydası oluyor mu? “Olmuyor dersek yanlış olur. İnsanlar size yardımcı olmak istiyor. Televizyon sahibi olmanın bir itibarı var, muhakkak. Bir basın patronu olarak randevu almak var, bir fabrika patronu olarak randevu almak var.”Reklam vermek yerine kanalı alıyorTelevizyon kanallarını uydu üzerinden izliyorsanız çok sayıdaki, bal ve bitkisel ilaç reklamı yapan kanallar dikkatinizi çekmiştir. Bu kanalların gerisinde ilginç bir yatırım hikâyesi var. Mesela Adanalı bir bitkisel ilaç satıcısı, yıllık reklam cirosunun televizyon kanalı kuracak kadar çok olduğunu fark edince kendine kanal almış. (Görüşmek istedik, hatta randevulaştık ama o kadar çok yoğundu ki bir türlü buluşamadık.) Bir-iki derken bugün sayısı 5’ten fazla. Önce sadece ürünlerinin reklamını yapan kanallar şimdi haber ve programlara da yer veriyor. Aynı şey bal şirketleri için de geçerli. Yayıncılığın bulunduğu ilde güç ve itibar getirdiğini fark eden patronlar gazete almaya da niyetli, pazarlık aşamasındalar.Erzurum’un bir gazetesi olsun istedimİstanbul’dan Erzurum’a giderken nasıl bir medya patronuyla karşılaşacağımızı, kanalın ve gazetenin ortamını çok merak ediyorduk. “Erzurum’un nefesi, doğunun sesi” olduğunu iddia eden bir kanalın patronuyla görüşecektik. Gazetesi Pusula, Güney ve Doğu Anadolu’da 14 şehirde satılıyor. Bölgenin en güçlülerinden ve kendi matbaası var, diğer gazeteler de burada basılıyor. Gazetenin de bulunduğu şirket merkezinde görüşeceğiz. Büyük bir binanın ikinci katına çıkıyoruz. Binanın girişi otel lobisi gibi. Yaptırdığı sitelerin maketlerini inceliyoruz. Kardelen TV ve Pusula gazetesinin sahibi, şehrin en büyük sitelerini inşa eden bir müteahhit. Aynı zamanda gıda ve mobilya sektöründe de şirket ve fabrikaları var. Ama Ahmet Karadayı bölgede inşaatçı olarak biliniyor. Yanında başka misafirleri de bulunuyor. Görüşme trafiği ve kafası karışık bir patron var karşımızda. İzin istiyor, bir önceki görüşmesi biraz uzamış çünkü. Sonra aynı binanın dördüncü katındaki gazeteye çıkıyoruz beraber. Sayfa tasarımcıları ve editörler yerinde. Muhabirler sahada olsa gerek, masaları boş zira. Selamlaşıyoruz ekiple, patron bize kimin ne iş yaptığını anlatıyor, sonra birkaç kare fotoğraf alıyoruz. Tasarımcının bilgisayarının başında fotoğrafını çekiyorken diyor ki; “Şimdi bunları çekiyorsunuz ama yanlış anlaşılmasın, gazeteyi hazırlanırken görmem hiç. Herkes gibi sabah evime geldiğinde görürüm.” İşimiz bitince televizyon binasına gitmek için yola çıkıyoruz. Gazete şehir merkezinde, televizyon ise merkeze epey uzak bir semtte. Yolda gazetenin Basın İlan Kurumu’ndan alınan resmî ilan ve matbaanın gelirleriyle birlikte kendi kendini döndürdüğünü söylüyor Karadayı. Gazete kurulduktan 5-6 ay sonra kendi kendine yetmeye başlamış.On binlerce konut yapan bir inşaatçı neden medya işine girer? Bu sadece kâr için mi? Şöyle anlatıyor: “Medyaya girmek bir güç. Bu sebeple başta herkes şaşırdı, Ahmet Karadayı siyasete mi hazırlanıyor dediler. Millet zamanla gördü ki ne siyasete girdik ne de öyle bir niyetimiz var. Hiçbir ticari beklentim de yok. Sadece Erzurum’un bir gazetesi olsun istedim. Türkiye çapında işler yapıyorum. Trabzon, Samsun, Bursa’ya gidiyoruz. Orada yerel gazeteler var, alıp okuyordum. Erzurum’un gazetesi olmadığı gibi Zaman dışında hiçbir gazetenin Erzurum sayfası da yok. Bölgenin de böyle bir gazeteye ihtiyacı olduğunu düşündüm. Bugün gazete işine girdiğim için son derece memnunum. 2012 Mart ayında gazeteyi, üç dört ay sonra da televizyonu kurduk. Medya işinde kurumsal ilerliyoruz. Yazı işleri müdüründen tutun genel yayın yönetmenine kadar hepsi profesyonel kadro.” İdealist konuşuyor genç patron. Ailesi Bursa’da yaşayan Karadayı, tüm bu şirketleri kendi gayretleriyle, vizyonuyla kurduğunu, bu seviyeye getirdiğini söylüyor. Soruyoruz, medya patronu olmak ona ve şirketlerine bir marka değeri kattı mı? Cevabı şöyle: “Tabiî ki… Şirketimiz Erzurum’da bir markaydı. İkinci bir markayı da piyasaya sürdük; Pusula ve Kardelen TV.” Soruyu bir de şöyle soruyoruz: Yayıncılığın size faydası oldu mu? Cevabı: “Biz yayıncılığa faydalı olduk. Eskiden fotokopi gibi gazete çıkardı. Bir gazete okundu mu diğerlerine bakmaya gerek yok. Bizden sonra herkes haberciliğe başladı. Bir yarış oldu. Bu da hoşumuza gidiyor.” Hoşuna giden başka şey de mesela Van’a gittiğinde bayilerde gazetesini görmek, şehir merkezinde bir esnafın dükkânının önünde Pusula’yı okuyor olması. Bayramda babasının yanına Bursa’ya gitmiş. Eş dost oturup Kardelen TV’yi izlemişler. Bundan büyük mutluluk duyduğunu anlatıyor, gözlerinin içi gülerek.Artık sadece yerel medya patronuYerel medyanın fenomeni olan iki şehir var, B ursa ve İzmir. Anadolu ve Trakya’daki patronların hayali, oralardaki yerel basın kadar güçlü ve köklü yapılar olmak. İzmir, Osmanlı’dan bu yana yayıncılıkta önemli bir kent. Ama Bursa… Bursa yerel medyasının ünü biraz da 80’lerin parlak ve başarılı işadamı, 90’ların önemli bakanı Cavit Çağlar’dan geliyor. Ulusal medyada da para oynatan Çağlar’ın sahibi olduğu Olay Televizyonu ve aynı adlı gazetesi Türkiye’nin en güçlü yerel medyalarından. Görüşmek istedik ama şu sıralar TMSF ile borçlarıyla ilgili kritik bir süreçte olduğu için görüşmeyi ileri bir tarihe öteledi. Kendi ağzından dinleyemediğimiz hikâyesi ise Aksiyon’da yer alan bir dosya habere göre şöyle: MİT ve TRT’den sorumlu devlet bakanlığını yürütürken Türkiye’nin ilk özel kanalı Star TV’ye rakip bir kanal açmaya çalışıyordur. Amerika’ya stüdyo beğenmeye bile gider. Ama olmaz. Ulusal kanalı kuramayınca Bursa’da Olay TV’yi açar. Aynı zamanda Güneş ve Günaydın gazetelerini satın almak ister, alamayınca birçok yerel gazete satın alır. 1990’ların başıdır. Çağlar, bakanlığı bırakır ama yayıncılığa tam gaz devam eder. 1996’da Türkiye’nin ilk haber kanalı Nergis TV’yi yani NTV’yi kurar. (Çağlar’ın holdinginin adıdır Nergis.) Ama devlete olan borçları yüzünden bankasına el konulmasından kısa bir süre önce bu kanalı 1999’da Doğuş Grubu’na satar. O tarihten beri borçları dolayısıyla şirketlerine el konulan Çağlar’ın gazete, radyo ve televizyonları hep bu durumdan muaf olmuştur. Yakın zamanlarda basına yansıyan haberlere göre TMSF ile anlaşan Çağlar’ın borçları sebebiyle tüm fabrikaları ve şirketleri devlete geçerken, elinde sadece Olay Televizyonu, radyosu ve gazetesi kalır. Yani bir zamanlar uçağını cumhurbaşkanlarına, başbakanlara tahsis eden, -hatta Öcalan bile bu uçakla getirildi- holding patronu artık sadece bir yerel medya patronu.Ulusal kanalların reytingi yerel kanalların sayısı çokBasın Yayın Enformasyon Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye’de 2 bin 618 yerel gazete var. 91 de bölgesel. Ulusal gazete sayısı 196. Toplam 258 televizyon kanalı var ve bunların 27’si ulusal, 16’sı bölgesel, 215’i de yerel.Medya kredibilitesi yüksek bir işErcan Güven’in televizyonu Köroğlu TV, 1994 yılından beri yayın yapıyor. Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu Güven’in aslında un fabrikası var. Bir de Bolu’nun ilk sürücü kursunun sahibi. Kurs, televizyonla aynı binada, bir iş hanında. Özel kanalların kurulmaya başlandığı yıllarda, “Gençlik işte, her yeniliği, ilk yapan biz olmak istiyorduk.” diye açıkladığı bir hevesle televizyon kanalı kurmuş. O zamanlar kanal 20 metrekarelik bir odadan ibarettir. Hem stüdyo, hem reji, hem montaj hem de yönetim odası. Bir de verici tabii... Haber ağırlıklı bir kanal olmuşlar hep. Ama bu süre içinde un fabrikası ve sürücü kursuna ağırlık vermiş. Güven, “Çünkü başka işler olmazsa medya yürümez. Onlar sayesinde rızkımızı medyadan kazanmak zorunda değiliz. Bu da medyayı devam ettirmemizi sağlıyor. Bir dönem sıkıntıya girdiğimiz, undan kazandığımızı medyaya yatırmaya başladığımız, zorlandığımız oldu. Acaba kapatsak mı diye düşündük de. Ama kapatmaya ar ettik. Yapamadı denilmesini istemedik. Sonuçta Bolu’da bir tanınırlığımız var.” diye konuşuyor. Güven, yerelden haber verdikleri için izlenme sorunlarının olmadığını düşünüyor. “Gücümüz de işte bu.” diyor.20 yıl boyunca hiçbir programcıya da ücret ödememişler. “Hepsi gönüllülük esasıyla çalıştı. Yerel gazetelerdeki köşe yazarları da ücret almaz.” diyor. Televizyonda yöneticisinden, muhabir, spiker ve teknik ekibe kadar 15 kişi çalışıyor. Aynı ekip bir de 10 yıldır gazete çıkarıyor. Gazetenin tirajını soruyoruz, “Basın İlan Kurumu’ndan resmî ilan alacak şartları yerine getiriyoruz.” diyor. Yani en az tirajları 250. Gazete siyah beyaz çıkıyor. Görüşmeye gittiğimiz günkü sayısı elimizde. Gazetenin yarısı reklam. Diğer yarısı ise seçim öncesi olduğu için aday adaylarıyla ilgili haberlerle dolu. Televizyondaki haberleri gazetede de veriyorlar. Güven’e son sorumuz, “Onca yoğunluğunuz arasında neden medya? Güç mü?” Cevabı şöyle: “Muhakkak güç katar. Bolu’ya bakan, başbakan geldiğinde çok rahat görüşebiliyorum, bir başkası görüşemez. Yerine göre partililer bile bizim kadar görüşemez.”

older | 1 | .... | 66 | 67 | (Page 68) | 69 | 70 | .... | 165 | newer