Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 59 | 60 | (Page 61) | 62 | 63 | .... | 165 | newer

    0 0

    Tam bir yıl önce, Mısır yıllardır özlem duyduğu demokrasiyle tanıştı. Ama ne var ki, tanışmasıyla, demokrasinin kapıdan selam verip geçmesi bir oldu. Ve şimdi tam bir yıl sonra Mısır meydanları yeniden demokrasi ve darbe arasında sıkışıp kaldı. Yaklaşık iki aydır devam eden katliam, tutuklamalar, cinayetler ne zaman son bulacak bilinmiyor. Bilinen tek bir şey var, o da dünyanın gözü önünde yaşanan bu katliama çoğu ülkenin sessiz kaldığı. ‘Hangi ülke Mısır'da darbeye ne diyor?' Cevabı burada.Arap Baharı denilen dönemin aktör ülkelerindendi Mısır. Tam olarak bir yıl önce topraklarına, dağlarına gelen baharla demokrasi de geleceği için mutluydu halkı. Ama ne yazık ki bu sevinç kısa sürdü. 3 Temmuz 2013’te Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin, kendi atadığı Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi tarafından tutuklandığını gördük. Dahası Mısır'da askeri cuntanın yaptığı darbeye şahit olduk. Aradan geçen 2 aya yakın zamanda İhvan yönetiminden isimler tutuklanırken, binlerce insan katledildi. Dünyanın gözü önünde hâlâ canlı canlı insan katliamını ve darbeyi izlemeye devam ediyoruz. Peki, bu süreçte her fırsatta demokrasi vurgusu yapan Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği nerede? Çoluk çocuk katliam yapanlara destek veren Müslüman ülkeler nerede? Yoksa bu Ortadoğu ülkeleri de kendi toplumlarındaki olası demokrasi ve özgürlük taleplerinden mi ürküyor? Ya da İngiltere, İran, Rusya, Çin gibi gizli saklı siyaset yapan ülkeler bölgede etkili olabilmek için tetikte mi bekliyor? Mısır'da yaşananlar karşısında sessiz kalanlar, bölgeye demokrasi gelmesin diye çanak tutanlar ve İslam coğrafyası demokrasiyle bağdaşmaz söylemini çıkaranlara rağmen Ortadoğu'da demokrasi mücadelesi devam ediyor. “Bu mücadelede Mısır'daki darbeye hangi ülke ne diyor, neden sessiz kalıyor?” sorusunu İpek Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi ve Siyaset Bilimci Doç. Dr. Gökhan Bacık ülkeleri tek tek ele alarak yanıtladı.ABD (Amerika Birleşik Devletleri)Mısır, ABD için Camp David’den sonraki dönemin vasat ülkesidir. Ama Mısır’ı kaybederse düzen kuramayacağını biliyor. Bu yüzden Mısır’ı kaybetmez. İhvan gibi bir hükümet de bölgede ABD’nin işine gelmez. ABD, uzun vadeli ve küresel imajını düşünmek zorunda. Son tahlilde demokratik bir ülke. ABD’ye göre bölgede katliamlar öyle bir noktaya gelmeli ki, ancak o zaman müdahale etsinler. Şu anda bize göre öyle bir noktada ama bunu ABD’lilerin de kabul etmesi lazım. Mısır’da durum ABD’nin beklediği noktaya gelse bile İhvan’a gel demeyecektir. Deseler bile, İhvan’a karşı ağızlarından çıkacak sihirli kelime ‘ödün ver’ olacaktır.İNGİLTEREİngiltere, Arap Baharı’nın en aktif ama bir o kadar da sessiz ülkesi. Onların ne yaptığını, ne yapacağını anlamak için mercekle bakılıyor. İngilizler usta bir siyasi rota izliyor. Sessiz ama iş yapan bir siyaset hâkim. Petrol, Körfez’deki dengeler hep İngiltere’ye bağlı. İngiltere ‘bekle gör’ politikası uygulayıp, daha sonra harekete geçecek. Bu noktada seçici pozisyonlar alıyor. Krizden sonra Mısır’la derin bir diyaloğa girmeye başlayacaktır.AB-BM-GÜVENLİK KONSEYİ (Avrupa Birliği-Birleşmiş Milletler)Arap Baharı’nda Güvenlik Konseyi kilitlendi ve devre dışı kaldı. Rusya-Çin ikilemi yüzünden ses çıkaramadı. Şimdi de aynı şekilde devre dışı. AB’nin ise ortaya yakın bir yerde. Türkiye’deki algısı çok sert bir yerde. Ama eleştirel noktaya yaklaşıyor. İsveç Başbakanı eleştirdi. Fransa, Mısır konusunda bir şeyler söyledi. Ama darbe diyemiyorlar. ABD ve AB elbette biliyor darbe olduğunu; ama darbe derlerse siyasi olarak tavır almak zorunda kalacaklar. Onu da yapabileceklerini sanmıyoruz. Kaldı ki AB’nin birçok olaydaki tavrı hep böyleydi. Her ülke ayrı bir şey diyor, yapıyor ama ortak bir söylem çıkmıyor.RUSYA ve ÇİNRusya-Çin ikilisi de İran-İngiltere gibi gelişmeleri takip ediyor. O yüzden henüz neden sessiz kaldıklarına dair bir yorum yapılamıyor.İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı)Avrupa Birliği’nde bir komisyon var ve siyaseti onlar belirler. Ama NATO’da siyasi tavır alınması için üyelerden bir girişim olması gerekiyor. İİT de aynı şekilde. İİT uluslar ötesi değil uluslararası bir örgüt ve siyaseti üyeler belirler. İİT, üyelerinden bağımsız uluslararası bir statüye sahip değil. O yüzden üyeler bir şey yapmadıysa, teşkilatın sekreterine tepki göstermek gerçekçi değil. Uluslararası örgütler üyelerinin desteğine muhtaçtır.SURİYESuriye, Mısır’daki darbeyi destekliyor. Suriye ve Mısır 1970’lerde ortak bir cumhuriyet kurdular. Birbirine çok yakın iki ülke. Suriye rejimi bu kan bağı dolayısıyla Mısır’daki duruma karşı sessizliğini koruyacak.İSRAİLİsrail bölgede herhangi bir İhvan yönetimine karşı. Mübarek, Batı güvenlik sistemine 40 yılda büyük katkı sağlamış, kredisi olan biri. Bu nedenle İsrail gibi ülkeler Mübarek’e olan borcunu ödeyecektir; hapishaneden çıkarmadan tutun da Mübarek’in elini kolaylaştıracak her türlü adıma kadar. İsrail, İhvan’a ise hiçbir şekilde bölgede yaşam hakkı tanımayacaktır.İRANİran da İngiltere gibi ‘bekle gör’ politikası izliyor. Mısır’da kavgayı kimin kazanacağını görmeden risk almıyor. Bunu unutmamak lazım. İngiltere ve İran gibi ülkeler, bir yerde güç kavgası varsa, önce birinin kazanmasını bekler.ÜRDÜNÜrdün rejimi de aynı Arabistan gibi. 1990’da bir parlamento seçimi yapıldı. İhvan birinci parti çıktı fakat hükümet kuramadı. Ürdün rejimi, İhvan’ın hiçbir bölgede olmasını istemiyor. Ama bunu söyleyemez, söylerse tepki çeker. Ürdün, Arap Baharı’nın İhvancı dönüşüme gitmesine karşı. Ülkenin demokratik yapısı dengeleri değiştiremeyeceği için şu anda Mısır’da yaşananlara sessiz kalıyor.BAE (Birleşik Arap Emirlikleri)Ortadoğu’da Mağrib’e yani Filistin’e doğru gittikçe bir numaralı risk İsrail’dir. Körfeze gittikçe bir numaralı risk İran’dır. Dolayısıyla bu ülkelerin İran’ı dengeleyecek Amerikan askerlerine ihtiyaçları vardır. Bu noktada BAE pozisyonu yükseltemeyecek ve yaşananları Ürdün gibi daha düşük profilde izleyecektir.SUUDİ ARABİSTANSuudi Arabistan, Arap Baharı’ndan sonra bölgede reform talep eden İhvan gibi bir gücün Mısır’ı alırsa tüm bölgeyi ve kendisini de etkileyeceğini düşünüyor. Mısır reformistlerin eline geçerse büyük bir dalgalanma olacağından korkuyor ve bu yüzden karşı çıkıyor. Toplum ne yapar bilinmez ama elbette Kral Abdullah ve onun gibi düşünenler Mısır’da demokrasi isteyen, otoriter rejime karşı çıkan İhvan’ı istemeyecektir.

    0 0
  • 08/24/13--15:50: Adam olacak çocuklar
  • Eskiden küçük Anadolu şehirlerinde okulların kapanmasıyla birlikte çocuklar için de hayat okulunun zili çalardı. Kimi bir torna atölyesinde, kimi aile çay bahçesinde haftalık ücretle çalışan çocuklar, küçük yaşta sosyalleşerek her değerli şeyin bir karşılığı olduğunu da öğreniyordu.Kumbarada ya da annenin çekmecesinde biriktirilen paralar ise okul harçlığı için kullanılırdı. Küçük olanların her zaman daha fazla para kazandığı çıraklık hikâyelerinden günümüze babalarının yanında yardım için çalışan çocuklar kaldı. Şehirlerde çocuklarını çalıştırmak istemeyen anneler, farkında olmadan onların bilgisayar bağımlısı haline gelmesine neden oldu. Bu durumdan şikayetçi olan aileler ise çocuklarını bir akrabalarının ya da babalarının ekmek teknesine yardım için gönderiyor.» ADAM OLACAK ÇOCUKLARIN HİKAYELERİ İÇİN TIKLAYINSerkan / Malazgirt İköğretim okulu 6. sınıf öğrencisi. Hafta sonları babasına ve amcasına yardım etmek için pazara geliyor. “Pazarda olmak hoşuma gidiyor. Kalabalık, yeni arkadaşlar ve en önemlisi mahallenin teyzelerinden aldığım bahşişler. İlk zamanlar bağırmaktan utanıyordum, sesim çıkmıyordu. Ama şimdi seviyorum.” diyor.Ömer / Dumlukuyu İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi. Ailesi ile birlikte Şanlıurfa’nın Bilge köyünde yaşıyor. Yazı fırsat bilip, amcasının kebap dükkanında çalışmak için İstanbul’a gelmiş. Hayalinde edebiyat öğretmeni olmak var. “Sabah 9.00’da işe başlıyorum, paket servislerini ben yapıyorum.” diyor.Onur/ Yavuztürk ilköğretim okulu 8. sınıf öğrencisi. Annesinin marketten ricası üzerine ilk defa bir işyerinde çıraklığa başlamış. Sabahları 9.30’da işe başlayan Onur, telefonla gelen siparişleri götürüyor. “Annem bilgisayarda oyun oynamamdan çok sıkılmıştı. Burada gün çabuk geçiyor.” diyor.Doğukan / 8. sınıfı yeni bitirmiş. 4 yıldır her yaz babasının Atatürk Oto Sanayii’ndeki dükkanında çıraklık yapıyor. “Sabahları 9.00’da dükkanı açıyoruz. Parça temizlemek, yedek parçaları raflara dizmek benim görevim. Yaşıtlarım bilgisayar başında vakit kaybederken ben araç modifikasyonu üzerine yoğunlaştım.” diyor. Hayalinde off road yarışçısı olmak var.Abdullah / Mehmet Akif Ersoy İlköğretim okulu 6. sınıf öğrencisi. Okulların kapanmasıyla birlikte babasının teşvikiyle tornacı atölyesinde çıraklığa başlamış. Sabah 10.30’da makineleri silerek işe başlıyor. İleride polis olmak istiyor. “Haftalık 80 TL kazanıyorum. Önceden bilgisayar başında oyun oynuyordum. Annem de kızıyordu. Burada olmak daha iyi, vakit geçiriyorum.” diyor.Yağızhan / Salih Zeki İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi. Hayalinde makine mühendisi olmak var. Okulların kapanmasıyla birlikte babasına ait Büyük Yeni Han’daki dükkanda çalışmaya başlamış. “Babamla birlikte vakit geçirmek, renklerle oynamak hoşuma gidiyor.” diyor. Haftalık yerine babasından Samsung Note 2 cep telefonu istiyor.Cemal / Babasının teşvikiyle çıraklığa başladığı kuyumcu atölyesinde 3 yıldır yazları çalışıyor. “9.30 gibi dükkanı açıyoruz. Tozları almak, ustamın gösterdiği işler yapmak benim görevim. Artık gümüş silme ve değerli taş takma işlerini yapabiliyorum. Bazen de Beyazıt’a paket götürüyorum.” diyor. Haftalık kazandığı 100 TL ‘yi biriktirmesi için annesine veren Cemal, ileride kuyumcu ustası olmak istiyor.

    0 0

    Orhan Gencebay, en son 2010’da Berhudar Ol isimli akustik albümüyle sevenlerini selamlamıştı. Müzikseverler yeni bir albüm beklerken sanatçı, bir single çalışmasıyla karşımıza çıktı: Bedensiz Aşk.Kervan Plakçılık etiketiyle yayınlanan Bedensiz Aşk, Gencebay’ın çok önem verdiği bir eser. Zira birkaç yıldır fırsat bulduğu her platformda bu eserden bahsediyordu. Bedensiz Aşk semah tarzında yapılmış, tasavvufi bir eser. Aşkın, sevginin gücünü ve manevi büyüklüğünü anlatan Bedensiz Aşk, iki farklı yorumuyla müzikseverlere sunulmuş. Birinci yorum etnik, otantik, ikinci yorum ise rock tarzında. Orhan Gencebay’ın bağlamasıyla yorumladığı şarkıya; Sami Özer, Selim Çaldıran gibi isimler vokalleriyle eşlik etmiş. Bedensiz Aşk gerek sözleri gerekse müziğiyle ince çalışılmış bir eser. Uzun zamandır Orhan Gencebay’dan yeni besteler bekleyen müzikseverler için de güzel bir hediye.Cesaria Evora’nın en sevilen şarkılarıÇıplak Ayaklı Diva olarak bilinen Cesaria Evora, 2011 yılında hayata gözlerini yumduğunda, dünyanın dört bir yanındaki müzikseverler yas tutmuştu. İnsanların kalbinin derinliklerine ulaşan müziğiyle bugüne dek 5 milyonun üzerinde albüm satmayı başaran sanatçının en sevilen şarkılarından oluşan bir seçki, Cesaria Evora-Camden Collection isimli bir albümle müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Sony Müzik etiketiyle yayınlanan albüm, eşsiz yorumuyla birçok müzisyene de ilham olan bu özel ismi hâlâ tanımayanlar için önemli bir seçki. Onun hayranları içinse güzel bir arşiv değeri var. Seçkide; Evora’nın 1992 tarihli albümü Miss Perfumado’dan Sodade, 1995 tarihli Cesária albümünden Petit Pays, kendisini dünyaya tanıtmış 1992 tarihli albümü Mar Azul’dan Cize, 1997 tarihli Cabo Verde’den Tchintchirote gibi sanatçının en sevilen şarkıları yer alıyor.Tasavvuf müziği, Naz Makamı’ndaTasavvuf müziği sanatçısı Hasan Lütfi Ramazanoğlu’nun yeni albümü Naz Makamı yayınlandı. İMM Müzik etiketiyle yayınlanan albümde altı yeni beste yer alıyor. Çalışmada Ahmed Kuddûsî Hz., Abdülahad Nuri Hz., Yunus Emre gibi mutasavvıfların güftelerinin yanı sıra Sivas yöresine ait anonim bir Ramazan İlahisi de yer alıyor. Aziz Mahmud Hüdâyi Tasavvuf Mûsıkîsi Topluluğu, Yakarış Müzik Topluluğu ve Göztepe Türk Sanat Mûsıkîsi Korosu’nda kasîdehân-solist olarak görev alan Ramazanoğlu, alanında ülkemizin önde gelen seslerinden. Başta TRT olmak üzere, birçok televizyon ve radyo kanallarında programlar yapan sanatçının yeni albümü, tasavvuf müziğinin doğru yorumlanmasının güzel örneklerinden. Albümde yeni bestelerin yer almış olması da bu çalışmayı farklı kılıyor.

    0 0

    Işık ve Ferruh Gençer, müziğe âşık bir çift. 27 yıl önce kurdukları Pan Yayıncılık, ülkemizde müzik kitapları yayımlayan en önemli yayınevi. Gençer çifti, bugünlerde yeni bir heyecan yaşıyor. Zira yakın bir tarihte müzik kütüphanesi açacaklar.Hepimiz müzik dinliyoruz ancak müzik okuyanımız yok denecek kadar az. Bu yüzden koskoca bir imparatorluğun mirası musikimizi, yeni cumhuriyetin müziğini, dünya müziğini de yeterince bildiğimiz söylenemez. Müziğin okunmadığı bir ülkede idealist bir çift, 27 senedir müzik kitapları yayınlıyor. Pan Yayıncılık’ın sahibi Işık ve Ferruh Gençer’den bahsediyoruz. Üniversite sıralarında kurdukları hayalin peşinde yıllardır koşuyorlar. Ülkemizin müzik birikimine büyük katkıları var. Yayınladıkları kitaplar yüz binler basmasa da inatla müzik kitabı yayınlamaya devam ediyorlar. İstanbul Beşiktaş’taki mütevazı yayınevlerini sıradan bir kitapçı olmaktan çıkarıp bir okula çeviren çift, bugünlerde yeni bir heyecan yaşıyor. Çok yakında müzik kütüphanesi açacaklarını öğrendiğimiz Gençer çifti ile Pan Yayıncılık’ın hikâyesini konuştuk. Işık ve Ferruh Gençer’in hikâyesi Boğaziçi Üniversitesi’nde başlıyor. Mühendislik okuyan çiftin ortak aşkı ise müzik. Bir yandan Türk müziği korosuna devam ederken diğer yandan müzikle ilgili seminerler düzenliyorlar. Sonrasında ise bu seminerleri kitaplaştırmaya karar veriyorlar. Ne oluyorsa zaten o andan sonra oluyor. Işık Gençer, 27 yıllık serüvenin özetini o yılları anlatırken söyleyiveriyor: “Kitap yayınlamak bir virüs gibi. İnsanın kanına bir kere giriyor.” Sonrasında bir karara varıyorlar. Üniversiteden sonra herkes işini yapacak ama bir yandan da müzik kitapları yayınlayacaklar. Bu onların kültürel anlamda nefes alması olacak. Özellikle de müzik kitabı yayınlamak istemelerinin sebebi; müzik âşığı gençler olarak merak ettikleri konularda okuyacak kitap bulamamaları. Bu yüzden müzik konusunda uzmanlaşan bir yayınevi kurmaya karar verirler. Lakin çalışmaya başlayınca bu isteklerini bir süre bekletmek zorunda kalırlar. Sonrasında Işık Gençer’in işle ilgili bir problemi olur ve bırakmak zorunda kalır. O zamanlar biraz da Murat Bardakçı’nın cesaret vermesiyle kendilerini Rauf Yekta Bey kitabını yayınlarken bulurlar. O günlerde Işık Hanım hamiledir ve o halde matbaa ve yayınevi arasında koşturup durur. Hatta birçok arkadaşı ‘kitap mı önce çıkacak, çocuk mu önce doğacak?’ diye iddiaya bile girer. Kitap, Gençer çiftinin oğulları doğmadan kısa bir süre önce basılır.İlk kitabın baskısı 20 yılda bittiPan Yayıncılık etiketiyle çıkan ikinci kitap ise Anton Webern olmuş. Yani bir Türk müziği, bir Batı müziği kitabı yayınlamışlar önceleri. Bunun sebebi ise, “Biz kimsenin ya da hiçbir ideolojinin adamı değiliz, bizim başlığımız müziktir.” mesajını verebilmek. Ama insanlar onları tanıyıp niyetlerinden emin olduktan sonra böyle bir kaygılarının kalmadığını ve şimdi bu anlamda herhangi bir kutup içinde olmadıklarını söylüyor Ferruh Gençer. Türkiye’de böyle işler yapmak bir nevi Don Kişot’luktur. İnsan ister istemez 27 yılda yaşadıkları zorlukları merak ediyor. Popüler kitapların bile az satıldığı bir ülkede müzik kitapları basan bir yayınevinin ayakta kalması zor olsa gerek. Gençer çifti ilk sene şok geçirmiş. Çünkü heyecanla bastıkları ve çok satacağından emin oldukları Rauf Yekta Bey kitabı o kadar az satılmış ki, inanamamışlar. Işık Gençer ilk baskısı 2 bin 500 adet olan kitabın 20 yılda ancak bittiğini anlatıyor. Yayınevinin sadece müzik kitaplarıyla dönmeyeceğini anlayan çift, tarih kitapları basarak maddi olarak ayakta durmaya çalışmış. Son Osmanlılar, Şah Baba gibi kitaplar... Onlara asıl nefes aldıransa tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok satan Sofi’nin Dünyası’nı basmaları olmuş. Ferruh Gençer, “Bu Allah’ın bir nevi lütfu gibiydi. Bize adeta ‘bu işi yapın, size başka kapılar açacağım’ dedi.” diyor.Pan Yayıncılık’ın kataloğunda bugün 300’ü aşkın kitap var. 27 yıl boyunca hiçbir zaman ‘satar mı-satmaz mı?’ endişesiyle kitap yayınlamadıklarını söylüyor Işık Gençer. Kendileri için ölçünün özgünlük, farklılık ve entelektüel kalite olduğunu anlatıyor. Onları en çok üzense yeni kitap müracaatlarını yeterince karşılayamamak. Diğer bir konu da uzun süre müzisyenlere hitap etmiş olmaları. Çünkü onlar yıllar boyunca özellikle sanatçılar üzerinde bir müzik kültürü oluşturmayı hedeflemiş. Ancak Işık Hanım; “Saz çalanlar müzik okumuyor.” diyerek bir tespitini paylaşıyor: “Müzisyenler yerine daha önceleri halka yönelseydik, gençlerin müzik eğitimine katkı sağlayabilseydik daha hayırlı bir iş yapmış olurduk.” Piyanistleri dinleyecek müziksever yetiştirebilir misiniz?Onların bu konuda miladı ise bir İdil Biret konseri olmuş. Bu konseri ve sonrasındaki dönüşümü Ferruh Bey’den dinliyoruz: “İdil Biret konser sonrasında ‘Çok piyanist yetiştirebilirim ancak, onu dinleyecek müzikseverleri yetiştirebilir misiniz?’ dedi. Orada birbirimizin yüzüne bakıp ikimiz de içimizden aynı şeyi geçirmişiz. Eyvah, onlara yönelik bir şey yapmadık. Eğer gençlerin müziği öğrenip idrak edebilecekleri kitaplar yayınlayabilmiş olsaydık beş nesil yetişirdi. Sonrasında bu türde kitaplar yayınlamaya ağırlık verdik.” Ülkemizde neredeyse her ilde bir güzel sanatlar lisesi, birçok üniversitede konservatuar var. Özel kurslar ve vakıflarla birlikte önemli bir kitleden söz edebiliriz. Böyle bir kitle varken müzik kitaplarının hâlâ çok az satmasının bir tezat olup olmadığını soruyoruz çifte. “Bırakın öğrencileri, sadece hocalar alsa yeter.” diyerek durumun vahametini özetliyor Işık Gençer. Konservatuar hocalarının bile kendi kitapları çıkana dek öğrencilere fotokopi okuttuğunu anlatıyor. Onları en çok üzen ise bazı hocaların bizzat onların yanında yayınevinden aldığı kitapları fotokopi yayıp öğrencilere dağıttığını söylemeleri:“Fotokopiye o kadar alışmışlar ki, bu onlara çok normal geliyor. Hangi kitapları istiyorsanız bize söyleyin, basalım diyoruz. Ancak böyle talepler çok az geliyor. Hâlâ konservatuarlarda aramızdan ayrılan hocaların fotokopi notları okutuluyor. Maalesef ne hocalar ne de öğrenciler müzik kitabı okumuyor.”Müzik kütüphanesi açılıyorIşık ve Ferruh Gençer çifti bugünlerde farklı bir heyecan yaşıyor. Yakında bir müzik kütüphanesi açacaklar. Bunun için devletten ya da özel sektörden hiçbir yardım almamışlar. Yayınevlerinin arka sokağında küçük bir apartman dairesinde açacaklar. Kütüphanede yer alan kitapların en önemli kısmı etnomüzikolog ve sanat tarihçisi Eugenia Popescu-Judetz’a ait. Yazarın birçok kitabını yayınlayan çift ona müzik kütüphanesi hayallerinden bahsetmiş. Geçtiğimiz yıllarda vefat eden Popescu, tüm kitaplarını ve tüm arşivini Gençer çiftine bağışlamış. Ferruh Bey kitapları ve diğer arşivini yurtdışından getirmenin kendileri için hayli zor olduğunu ancak kütüphane açıldığında buna değeceğini söylüyor. Işık Gençer, Popescu’nun arşivinin tüm araştırmacılar için bir örnek teşkil edeceğini anlatıyor. Kütüphane açılınca yüksek lisans ve doktora öğrencilerine araştırmanın nasıl yapıldığını bu arşiv üzerinden uygulamalı olarak göstereceğini anlatıyor.‘Yayınevinde öleceğiz galiba’Gençer çifti, yayıncılığın emeklisinin olmadığını ve ölene kadar kitap yayınlamaya devam edeceklerini söylüyor. Işık Gençer, “Tiyatrocular sahnede ölmek istediklerini söyler hep. Biz de yayınevinde öleceğiz galiba.” diyerek kitap aşklarını anlatıyor. Bunun maddi olarak ödülünü pek göremeseler de manevi anlamda en büyük ödülünü geçtiğimiz günlerde almış Gençer çifti. Ünlü Alman besteci Robert Schumann’in çıkardığı ve 174 yıldır yayınlanan Neue Zeitschrift für Musik’in bu ayki sayısında Pan Yayıncılık’tan bahsetmesi onları epey sevindirmiş.

    0 0

    Türkiye’de çocuk suçluluğu deyince nasıl bir adalet sisteminin işlediği çok bilinmiyor. Halbuki her yıl binlerce çocuk yaptığı bir hata sonrasında kendini hakim karşısında buluyor. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer ve ekibi de Suç ve Ceza Film Festivali’nde bu soruna dikkat çekmeyi amaçlıyor.Suça itilen çocukların sayısındaki artış, birçok ülkenin baş etmek zorunda kaldığı önemli sorunlardan. İnsanlığın geleceği olan çocukların karşı karşıya kaldığı bu tehlikenin farkına varan ülkelerde çözüme yönelik önemli adımlar atılıyor. Sorunun yargıdan önce sosyal kurumlar tarafından ele alınmasını sağlayacak mekanizmalar sisteme dâhil ediliyor. Zira Fransa, İngiltere gibi ülkeler ve birçok Güney Amerika ülkesinde çocuk, ikinci suçluluktan sonra adli kurumlara gönderiliyor. Bu ülkelerde çok taraflı işlenen konu, sanat camiasından sivil toplum kuruluşlarına ve siyasetçilere kadar toplumun her kesiminin üzerine kafa yorduğu bir mesele haline geliyor. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer de Türkiye’de bu anlamdaki toplumsal bilincin oluşmadığını farkederek kolları sıvamış. Ekip üç yıldır düzenlenen Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında bu yılki konuyu ‘suça itilen çocuklar’ olarak belirlemiş. Festival süresince çocuk suçluluğu ile ilgili filmler çeşitli sinemalarda gösterimde olacak. Ayrıca kısa film yarışmaları ile gençlerin dikkati bu konuya çekilmeye çalışılıyor. Eylül ayında düzenlenecek festival kapsamındaki diğer etkinlik ise bu konuda yol kat etmiş ülkelerdeki hükümet görevlileri, STK temsilcileri ve akademisyenlerin üç gün boyunca vereceği seminerler. Festivalin akademik ayağını oluşturan bu bölümde 30 ülkenin çocuk ve adalet raporları da sunulacak.Bütün bu etkinlikler boyunca dikkat çekilecek en önemli nokta ise Türkiye’nin de en çok muzdarip olduğu konu; suça sürüklenen çocukların yargılama aşamasında maruz kaldığı tahrip edici süreç ve bu sürecin çocuklar üzerinde bıraktığı daimi etkiler… Türkiye’de suça itilen çocuk sayısı her geçen yıl artan ülkeler arasında ilk sıralarda. Zira ceza mahkemelerinde hakkında karar verilen 18 yaş altı çocuk sanık sayısı 2006 yılında 128 bin 53 iken, 2011 yılında bu sayı 220 bin 584 olarak kayıtlara geçti. Bugün bu rakamın çok daha ciddi boyutlara ulaştığını İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Âdem Sözüer de doğruluyor: “Bu orana hakkında dava açılan fakat henüz karara bağlanmayan davalardaki çocuk sanıklar da eklenirse sorunun ciddiyeti kendini daha iyi gösterecektir.” Bu tablonun sorumlusu, hukuki eksikliklerden ziyade çocuk suçluluğuyla ilgili zayıf toplumsal bilinç. Sözüer, bu konuda adım atıp sonuç alan ülkelerin sadece yargı sistemini düzeltmediğini düşünüyor. Ona göre toplumun bütün birimleri bir olup suça itilen çocukların geleceği için kafa yoruyor.‘Suça itilen çocuklar entelektüel camianın ilgisini çekmiyor’Sözüer, festivalde dikkat çekmek istedikleri konunun şiddete uğrayan veya mağdur edilen değil, suça sürüklenen çocuk olduğunu söylüyor. Türkiye’deyse bu alanda hiç kafa yorulmuyor: “Festival için yerli ve yabancı olmak üzere sinemalar gösterime girecek. Ama şu ana kadar bize bu sorunun işlendiği hiçbir yerli film gelmedi.” Hatta festivalin danışma kurulu üyesi ve tanıtım filmini çeken yönetmen Korhan Bozkurt’un şu sözleri duruma açıklık getiriyor: “Ben bu sorunun ne kadar önemli olduğunu, hatta içeriğini bile danışma kurulundayken öğrendim. Biz sinemacıların yapması gereken aslında birçok şey varmış.”Entelektüellerin ve sanat camiasının yanı sıra kurumsal yapıların da çocuğa ömür boyu suçlu kimliğini yapıştıracak bu sorunun üzerine düşündüğü söylenemez. Zira yasal düzenlemelerin dışında çocuğu yargının yıpratıcı etkisinden koruyacak aracı kurum ya da kişiler hâlâ yok. Toplum olarak bu çocuklar hakkında, ‘Baklava çalan çocuğa 9 yıl ceza verildi.’ ya da ‘Okulda kavga ettiği arkadaşını yaraladı.’ başlıklı haberlerin ötesinde bir fikrimiz yok. Çocuk aklıyla yapılan bir hatadan sonra soluğu adliyede alan insanın geleceği hakkında kaygılanmak pek çoğumuza yabancı bir duygu.Türkiye’de on yıl öncesine kadar suça sürüklenmiş çocuklarla ilgili kurumlar yoktu. Şimdiyse hakkında dava açılan çocuk rehabilitasyon ya da denetimli serbestlik uygulaması çerçevesinde çeşitli kurumlara yönlendiriliyor. Fakat yargıdaki davaların fazlalığı bu kurumların işlevini yerine getirmesine engel oluyor. Her yıl 100 binden fazla çocuğa ilk kez dava açıldığı bilgisini veren Âdem Sözüer, “Bu çocukların yüzde 10’una koruma tedbiri uygulamaya kalksak kurumlar yine yetmez.” diyor. Çözüm olarak ilk suçluları adli sistemin dışına çıkarmayı öneriyor: “Böylelikle emniyet ve adliyenin işi azalacak. Gerçekten suçu kronik hale getiren çocuklar için yeterli kurumumuz olacak.”Hırsızlık ya da kavgada arkadaşını yaralamadan sonra adliyeyle muhatap edilen binlerce çocuk ise ceza almasa da hayatına ‘potansiyel suçlu’ etiketiyle devam ediyor. Yani onları daha ilk hatasında yargıya müdahil ederek aslında hayatlarında suçluluk kariyeri için sayfa açmış oluyoruz.İlk hatada adliyeyle muhatap olan çocuk, dönüşü olmayan yola itilirProf. Dr. Bengi Semerci (Psikiyatrist): Çocuklar ilk suçta yargı sistemi içine sokulmadan yaşlarının özelliklerini bilen uzman kişilerce değerlendirilmeli. Çocuğun herhangi bir suça karışmasında anne–babanın sert ya da yumuşak tavrı çok etkili. Ailenin çocuk üzerindeki denetimini kaybetmesi çocuğun suça yönelmesini kolaylaştırır. Sadece fakir ya da büyük şehirlere göç eden ailelerin çocukları suça karışmıyor. Adliyeye yansıyan davalara bakıldığında gelir durumu iyi ailelerde de çocukların suça karışma oranı giderek artıyor. Çocuğun en önemli sosyalleşme ortamı okullar risklerin saptanabileceği yerlerin başında geliyor. Bu yüzden okulların iyi çalışan rehberlik sistemleri olması gerekiyor. Sadece sorun çıkaran çocuk için değil, bütün öğrenciler için bir dosya oluşturulmalı.

    0 0

    Bir dönem Fenerbahçe’de top koşturan efsane futbolcu Roberto Carlos’u şimdilerde görev yaptığı Sivasspor tesislerinde ziyaret ettik. Carlos ile antrenörlük macerasından forma giydiği eski takımlara, anılarından hedeflerine kadar birçok konuda konuştuk.Peru’dan aldığınız diploma ile Türkiye’de antrenörlük yapmanız tartışmalara yol açtı. Rusya’da benzer tepkilerle karşılaşmış mıydınız?Rusya’da böyle bir problem yaşamadım. Her şey çok çabuk çözüldü. UEFA’nın istediği bütün belgeleri, kursları zaten tamamlamıştım. Burada da halletmek üzereyiz.Geçtiğimiz günlerde sorunun çözüldüğüne dair haberler yansıdı basına. Mevzuat değişikliğine mi gidildi?Türkiye’ye gelişim federasyonun bugüne kadar koymuş olduğu talimatlarda belki de tamamlanmamış bir noktaya parmak bastı ve benimle birlikte bu nokta biraz daha göz önüne geldi. Federasyonumuz da bu yönde bir çözüm ortaya koydu ve gerekli yardımı gösterdi.Neden Brezilya’dan değil de Peru’dan aldınız diplomayı?Brezilya Federasyonu’nda bazı çekememezlikler oluyor. Peru Federasyonu bana kollarını açtı. Hem ülkeme yakın olması hem de bana bu şekilde bir kolaylık göstermelerinden dolayı Peru’yu tercih ettim.Türkiye’de böylesi tepkiler alabileceğini öngörmüş müydünüz peki?Hayır, hiç aklıma gelmezdi. Ama diplomam gerçek ve istenen koşulların hepsini sağlıyor. Bu yüzden tepkilerle kendimi çok fazla meşgul etmedim.Yılmaz Vural’ın sizinle ilgili yaptığı açıklamalar hakkında ne düşünüyorsunuz?Benim durumum aslında diğer hocaların da faydasına. Çünkü konuya ilişkin bir boşluk vardı ve bu doldurulmaya çalışılıyor. Ama ben yine de televizyona çıkıp aynı sektörde olduğum, aynı işi yaptığım biri hakkında bu şekilde konuşmaya cesaret edemez, en azından utanırdım. İmajımı bu tarz polemiklerle zedelemek istemezdim.Açıklamaları kırdı mı, kızgın mısınız kendisine?Ben onu tanımıyorum.Geçtiğimiz hafta antrenör olarak ilk maçınıza çıktınız. Hangisi daha stresliymiş, oyunculuk mu antrenörlük mü?Antrenörlük daha stresli.İlk maçı tribünden seyretmek nasıl bir duyguydu? Bunun Kayseri maçını kaybetmesinde etkisi olabilir mi?Her şey yukarıdan harika görünüyordu. (gülüyor) Maçı rakibin oyunundan dolayı değil, kendimiz kaybettik. Daha iyiydik, sadece gol atamadık.Göreve başlar başlamaz yenilgi almak demoralize etti mi?Mağlubiyet moralimi bozup da çalışma şeklimi profesyonelliğimi değiştirmedi, değiştirmeyecek.Teknik direktörler her maç sonrası ciddi eleştirilere maruz kalıyor. Medyanın olaylara yaklaşımı sizde her an ‘gönderilebilirim’ baskısı oluşturuyor mu?Meslektaşlarıma yönelik bir baskı oldu mu ben de kendimi tabii ki rahatsız hissederim. Dünyanın her yerinde böyle bir baskı var, yalnızca Türkiye’de değil.Peki Aykut Kocaman ve Abdullah Avcı hakkında ne düşünüyorsunuz?Aykut Kocaman benim dönemimde de Fenerbahçe’deydi, sportif direktördü. Çok iyi çalışıyordu aynı zamanda çok iyi bir insandı. İşinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın bazen iyi sonuçlar alamayabiliyorsunuz. Abdullah Avcı’nın doğru parçaları seçip galibiyete gitmesi gerekiyordu. Başarısız demiyorum ama alınan sonuçlar Avcı’nın kalitesinde sonuçlar değildi.Bu açıdan bakarsak Fenerbahçe teknik direktör konusunda ‘şanssız’ mı yoksa medya yenilgiye çok mu tahammülsüz?Benim dönemimde böyle bir problem yoktu, sadece coşku ve mutluluk vardı. Şampiyonlar Ligi’ne de gittik, şampiyonluk da aldık.Madem Fener’de mutluluk vardı o halde neden ayrıldınız? Ayrılmam biraz ailevi sebeplere dayanıyordu. 22 yıldır Brezilya’nın dışında oynuyordum, bu yüzden ülkeme geri dönmek istedim.Şimdi yine ülkenizden ayrısınız.En azından bir süreliğine de olsa ülkemde olmak istedim, diyelim. (gülüşmeler)Kulüpten kaynaklanan sıkıntıdan dolayı değil yani?Hayır. (gülüyor)Gözleriniz öyle söylemiyor ama...Olabilir… Eskiden daha rahat konuşuyordum, şimdi bazı sırların bende ya da kulüp içinde kalmasını tercih ediyorum.Politik davranıyorum diyorsunuz yani…Gazetede benim resmim ve üzerinde Fenerbahçe’yle ilgili kötü bir söz… Böyle bir Roberto Carlos imajı vermek istemem diyorum.Tüm bu söylediklerinizden sıkıntılı ayrıldığınız anlaşılıyor.Ufak tefek problemler olmuştur.Ayrıldıktan sonra keşke bir yıl daha kalsaydım yönünde bir açıklamanız olmuştu.Aslında bir sene daha kalabilirdim. Ama son dönemler hoşuma gitmeyen birkaç şey yaşandı. Real Madrid’de oyna, sonra Fenerbahçe gibi büyük bir kulübe gel ve böyle ufak tefek problemlerle karşılaş. Bunlar da etkiledi tabii.Real Madrid’de altı ay bedava oynama önerinize kulüpten ret cevabı gelmişti. Neden böyle bir şey teklif ettiniz?İspanyol basınına verdiğim bir röportajda Real Madrid gibi bir kulüpte insanlar bedava bile oynamak ister gibi bir söylemde bulunmuştum. Onlar da bu lafı oraya çekti.Futbolu neden bıraktınız?Aslında oynayabilirdim ama Anzhi’nin başkanı futbolu bırakmamı, takımı dışarıdan yönetmemi ve bir hoca gibi takıma destek vermem gibi bir teklifte bulundu. Hoşuma gitti, kabul ettim.İklim, ortam ve kültürel anlamda birbirinden çok farklı ülkelerde futbol oynadınız. Bu ülkelere gitme kararı verirken çekinceleriniz olmadı mı?Brezilya’da şöyle bir söz vardır: ‘Bir Brezilyalı hiçbir şeyden korkmaz, çekinmez.’Rusya’da iklim açısından bir hayli zorlanmış olmalısınız…Evet. -35’lere varan bir soğuk vardı. Antrenman sahasına gittiğimde boyum kadar karla karşılaştığım oluyordu. Ruslardan çok şey öğrendim. Çok sert ve fazla gülmeyen insanlar.Bu durum olumsuz etkiledi mi sizi?Tabii biraz şaşırdım. Brezilyalılar daha eğlenceli, daha sempatik insanlar. Alışmak biraz zor oldu haliyle.Eşiniz Sivas’a gelme kararınızı nasıl karşıladı?Eşim Moskova’da bile yaşadı. Ülke değiştirmek zor olmuyor. Ayrıca Türkiye’yi çok seviyor. Şu an burada değil ama bir aya kadar gelecekler.Oğlunuz da futbolcuymuş, bir teknik direktör olarak nasıl buluyorsunuz kendisini?Bilmediğim bir oğlum mu var?Oğlunuz mu yok, futbolcu mu değil?Oğlum var da futbol oynamıyor.Öyle olduğu yazılmıştı…Basın işte…Sivasspor taraftarının ‘şampiyon yap bizi Roberto Carlos!’ tezahüratlarına ‘yapacağım’ şeklinde cevap verdiniz. Bu ne kadar gerçekçi bir hedef? Sportif direktörünüz Murat Erdoğan bile böyle bir hedefin ulaşılabilir olmadığı yönünde bir açıklama yaptı.Aralık ayında hangi noktaya geleceğimizi göreceksiniz. Sportif direktörümüz farklı düşünebilir, saygı duyuyorum. Ama futbolcularla daha yakın olan, hoca olan benim.Takımdaki oyuncuların neredeyse tamamı değişti. Yeni bir kadro, yeni bir teknik direktör. Bu koşullarda fazla iddialı konuşmuyor musunuz?Neredeyse üç aydır bu takımla çalışıyorum. Geçtiğimiz senelerde nasıl olduğunu ve bu sene kamp dönemini biliyorum. Böylesine kaliteli futbolcular olduğu bir takımın neler yapabileceğini de bildiğimden böylesine iddialı konuşuyorum.Bu akşam Torku Konyaspor ile karşılaşacaksınız. Geçtiğimiz hafta Fenerbahçe’yi yendiler. Ne olur maç?Şu anda aklımdaki tek düşünce Sivasspor’u lider yapmak.Tüm zamanların en iyi sol beklerinden biri olarak geçiyor adınız. Siz kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?Hiçbir zaman en iyisi olduğumu düşünmedim.O zaman şöyle soralım sizin favoriniz kim?Maldini.Futbol oynadığınız dönemde ayak kaslarınız ile ilgili espriler yapılırdı. Başarınızda etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?(gülüyor) Hepsinden haberdarım. Hatta kimileri gerçek mi yorumlarında bulunmuştu. Hiçbir ameliyat olmadım, tamamen doğal. Başarımda etkisi var mıdır bilemiyorum ama sakatlanmamamda etkisi olduğunu düşünüyorum.Hakeme bilinçli olarak su attığım doğru!Fransa’ya frikikten attığınız gol hâlâ hafızalarda. Fizik kurallarına aykırıydı bu gol...Fizik kurallarına aykırı mıdır değil midir bilemiyorum gözlerimi kapattım ve vurdum. Tanrım her zaman beni en iyi yerlere götürdü. Şu anda Sivas’tayım ve bundan sonrası için de çok iyi yerlere götüreceğine inanıyorum.2007’de oynanan Fenerbahçe-Kayserispor maçında yan hakeme sinirlenip su fırlatmıştınız. Neydi sizi o kadar sinirlendiren?Tam olarak ne olduğunu hatırlamıyorum ama hakemlerin göz önüne çıkma çabalarına çok sinirleniyor ve stres oluyorum. Sahada birileri göz önüne çıkacaksa bunlar futbolcudur. O gün de buna benzer bir durum olmuştu, çok sinirlendim.Hep başkalarını eleştirdik. Biraz da sizi eleştirelim. Nasıl bir baba, antrenör, eşsiniz?Neredeyse mükemmel. (gülüşmeler)Bir hayli eleştirdiniz kendinizi maşallah!Eleştirmesem mükemmel derdim.Yok mu hiç hoşunuza gitmeyen bir huyunuz?Tırnak yemek.Tedavi oldunuz mu?Her yolu denedim ama ne yaptıysam bırakamadım. Psikolojik bir durum, stresten kaynaklanıyormuş.Neyi stres yapıyorsunuz bu kadar?Yaşadığım problemleri içine atan biriyim. Bu da stres olarak geri dönüyor.Alex’in takımdan gönderilmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?O dönem takımda olmadığım için konuşmam doğru olmaz.Politik ve yüzeysel bir cevap daha… Görüşüyor musunuz peki?(gülüyor) Çok yakın arkadaşım değildi ama sürekli irtibat halindeyiz.Kankanız kimdi?Hepsiyle aram iyiydi. Gökhan, Volkan, Semih... ama David’le daha yakındık.40 yaşındasınız, ben de yaşlandım diyor musunuz?Yaşlanmadım, en güzel çağımdayım. (gülüşmeler)

    0 0

    1958 yılında yıkılan Karaköy Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii’nin yeniden yapılmasında sona gelindi. Sultan II. Abdülhamit’in mimarı D’Aronco tarafından inşa edilen ve üzerinden elli sene geçmeden yıkılan bu güzel cami, 20 seneden bu yana yapılmak istense de bu arzu bir türlü nihayete erdirilemiyor.Yirminci yüzyıl, Türk-İslam medeniyetinin zirveleştiği İstanbul için kara bir dönem. Daha önce tabii afetler, yangınlarla boğuşan bu başşehir, bu kez insan eliyle yapılacak bir kıyıma sahne olacaktı. Geçtiğimiz temmuz ayında, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklama, bu geniş çaplı kıyımı doğruladı.Özellikle İsmet İnönü devrinde yıkılarak malzemeleri satılan, hatta CHP ocağına çevrilen dinî mekânlar bir yana, bu yıkımların Demokrat Parti iktidarı süresince devam etmesi de bir hayli dikkat çekici.İmar faaliyetleri kapsamında büyük caddeler, geniş bulvarlar inşa etmek bahanesiyle yerle bir edilen cami, medrese ve mezarlar Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kayıt altına alındı. Genel Müdür Adnan Ertem, uzun süre yürütülen çalışmalarda, 130 tanesi İstanbul’da olmak üzere tam 150 adet eser tespit ettiklerini kaydetti. Ertem ayrıca, aralarında çok kıymetli camilerin de bulunduğu bu sanat eserlerinin yakın tarihte tekrar imar edileceğini müjdelemişti. Buna göre, ilk etapta bugüne sadece minaresi kalan Rumeli Camii, Yeniköy Parkı’nda temelleri bulunan Fazıl Efendi Camii ile Karaköy’deki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yapılacak.II. Abdülhamit’in mimarı D’Aronco’nun eseriTarih sahnesinde silinen bu kıymetli camiler arasında Karaköy Camii’nin yıkım hikâyesi son derece hüzün verici. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığından bu yana, neredeyse her iki senede bir gündeme gelen restitüsyon (yeniden bina etme) çalışmaları, elle tutulan bir sonuç doğurmadı. Son olarak 9.7.2012 sözleşmeli proje ile tarihi caminin yeniden yapılacağı kamuoyuna duyurulmuştu. II. Abdülhamit Han’ın sermimarı İtalyan Raimondo D’Aronco tarafından Art Nouveau (Ar Nuvo) tarzında imar edilen cami, devrinin üslup inceliklerini yansıtan nadide bir ibadethane. Sekizgen formu ve mermer kaplı dış cephesinin yanı sıra floral (çiçekli) alınlık süslemeleriyle dikkat çeken diğer adıyla Yağkapanı Camii’nin yıkım hikâyesi de yeniden yapılma sürecini aratmıyor. Demokrat Parti döneminde İstanbul’da gerçekleştirilen dev yıkımlardan payını alan Karaköy Camii, yol genişletme çalışmaları çerçevesinde ortadan kaldırılmıştı. Fakat ilerleyen süreçte caminin tam olarak bu sebepten yıkılmadığı ve ardında soru işaretleri bırakılarak yok edildiği anlaşıldı.Yıkımı efsaneye döndüO dönemdeki gazete haberlerinden öğrendiğimiz kadarıyla, Karaköy Camii’nin yıkılacağı duyulunca halk arasında büyük bir tepki doğar ve bu tepkiyi dindirmek adına binanın taşlarının numaralandırılarak camisi bulunmayan Kınalıada’ya taşınacağı ilân edilir. 1958 yılında bir bahar sabahı Karaköy Meydanı’na ulaşan yıkım ekipleri, mermer süslemeli, ahşap minareli bu fevkanî camiyi yerinden sökecek, içindeki Venedik işi avizeyi, minber ve mihrabı da çevredeki camilere dağıtarak (ortadan kaybolduğu sonradan anlaşılmış) yapıyı yerinden sökeceklerdi. Koparılan parçalar, Karaköy Limanı’na yanaşan mavnalara yüklenerek Kınalıada’ya götürüldü. Ancak yolculuk sırasında gemi battı, mavnalara yüklenen parçalar Boğaz’ın sularına karıştı. Ancak araştırmalarımız sonucunda buraya kadar anlattığımız hikâyenin daha farklı olduğunu gösteren birçok bilgi ve belgeye ulaştık.‘Tarihî değeri olmadığına dair rapor alındı’Caminin yıkımı sırasında İstanbul Tarihî Eserler Bürosu’nda memurluk yapan Alpaslan Koyunlu, mimar D’Aronco hakkında araştırmalar yapan Prof. Dr. Afife Batur’a çarpıcı bir beyanatta bulunmuş. Koyunlu, Batur’a Anıtlar Kurulu’ndan siyasi baskılar sonucu caminin tarihi değeri olmadığına dair bir rapor alındığını anlatmış. Cami yıkılacak söylentilerinin artmasıyla bu durumdan şüphelenen Koyunlu, yıkımın ertesi sabah yapılacağını haber alınca, gece camiye gizlice girip sabaha kadar karpit ışığında taşları numaralandırmış ve yerleşim şemasını çizmiş. Ancak bu şema belediyenin arşivlerinde kaybolmuş. Vakıflar bünyesindeki raporlara ulaşan Afife Batur, ilgili belgede caminin yıkımına nasıl karar verildiğini, minberin ve mihrabın muhtelif camilere gönderildiğini ve Venedik’ten gelen avize ile halıların da Teberrükat Memurluğu’na gönderildiğini öğrenmiş. Raporda son olarak kalan parçaların Kınalı-ada’ya nakledildiği belirtiliyormuş.Kınalıada sakinlerinden Reşat Pala ise bu sürecin anlatıldığı gibi gerçekleşmediğini belirtiyor. Caminin adaya ulaşan malzemeleri, yeniden yapılmasına imkan sağlayacak şekilde değilmiş. Reşat Pala, caminin yapılması için getirilen mermerlerin biçimsizce kırılmış halde olduğunu anlatıyor. Sahile yığılan mermer malzeme elbirliği yapan Müslüman cemaat tarafından kıyılardan toplanmış. Düzeltilebilenleri 1962 yılında inşa edilen ve bugün de kullanılmakta olan Kınalıada Camii’nin temelinde ve duvarlarında kullanılmış. Ancak bu caminin Karaköy’dekine benzer bir tarafı bulunmuyor. Karaköy Camii’nden kalma oyma nakışlarla süslü iki alınlık taşı da Kınalıada Camii’nin bahçesinde herhangi bir hırsızlık olayına karşı tedbirsiz durumda bekliyor.Türk mimari tarihine kara bir leke olarak kazınacak bu olayın Karaköy Meydanı’nda dikkat çeken bir başka yönü daha var. Yarım yüzyıldan fazla bir süre araba parkı veya boş arazi olarak kalan arsa, gerçekten yol genişletmek için açıldıysa yıkım niçin sadece bu cami üzerinde uygulandı ve yanı başında duran Ziraat Bankası’na dokunulmadı? Dış cephesindeki Hiram Usta, Dulkadın çocukları gibi masonik sembollerle dikkat çeken bina, Türkiye’de kurulmuş ilk resmi mason locasına da ev sahipliği yapmış. Karaköy Camii şimdi yeniden ihya edilecek. Bakalım muammalar zinciri olan bu hikâye nasıl sonlanacak?Çalışma hassasiyetle sürdürülmeliProf. Dr. Afife Batur: Karaköy Camii, ben fakültedeyken yıkılmıştı. Raimondo D’Aronco üzerine yaklaşık 35 yıldır akademik çalışmalar yapıyorum. İstanbul’da onlarca eseri var. Tabii o zamanlar yürütülen yıkımlar bizi çok müteessir ediyordu. Oradaki güzelim caminin bir kasıtla yıkıldığına inanmıyorum ama niçin yıkıldığına aklım ermiyor. Yeniden yapım çalışmaları özenle sürdürülmeli. Çünkü Art Nouveau tarzında yapılmış bu eserin yeniden inşası kolay değil. Tayyip Erdoğan döneminde benden destek istenmişti. Yakın tarihte tamamlanan proje için bana danışılsın isterdim. Çünkü Batılı önemli sanat tarihçilerinin gözü bu projede olacak.Açılışa İtalyan yetkililer çağrılabilirMüfit Yüksel (Araştırmacı-yazar): Caminin tıpkı yapımı için çalışmaları tüm samimiyetimle tebrik ediyorum. Umarım bu gibi camilerin yeniden yapılması yüz kızartacak geçmişimizi unutturacak ve ecdadımıza olan iade-i itibarı sağlayacaktır. Bana kalırsa İtalyan yetkililerden edinilen çizimlerle ve hatta İtalyan mimarlar da davet edilerek ortak bir proje yürütülebilir. Caminin açılışında İtalyan yetkililerin çağrılması da iki ülke arasında bağların sıkılaşmasında yardımcı olacaktır.Karaköy Camii katakulliye getirildiSüleyman Faruk Göncüoğlu (Sanat tarihçisi): Karaköy Camii, ilk Fatih devrinde mescit olarak inşa edildi. Sonra camiye çevrildi. Depremden hasar gören mescit, II. Abdülhamit’in emriyle, 20. yüzyıl başında inşa ettirildi. 50’li yıllarda binanın depreme dayanıklı olmadığı ve rutubetten etkilendiğini söylediler. Hatta Kınalıada’da da monte edileceği öngörülüyordu. Mescit zaten 1935’te kadro dışı bırakılıp ibadete kapatılmıştı. Hatta ardiye olarak kullanıldı. Yıkımın yolla veya harap düşmesiyle ilgisi yoktu. Ziraat Bankası binası olarak kullanılan yapı ise Türkiye’nin ilk resmi mason locasıydı. e.emre@zaman.com.tr

    0 0

    Mersin Erdemli'de 12 Eylül darbe döneminde yaşanan öyle bir olay var ki tam anlamıyla komedi. Hikâyeyi ‘Netekim Karakolu' adıyla filme çekmeye karar veren kişi ise babasının yarıda bıraktığı projeyi yıllar sonra seyirci karşısına çıkaracak olan Yasin Korkmaz.Yıl 1970, yer Mersin Erdemli’de bir Yörük köyü… 16 yaşındaki Zeynel Korkmaz, Almancı hemşehrisinden rica minnet ödünç aldığı kamera ile o zamana kadar hayalini bile kuramayacağı bir şeyi yapmaya, film çekmeye başlar. Fazla da bir seçenek olmadığından köy halkıyla çekilmeye başlanan film, Mersin kıyılarında karaya vuran bir denizaltıdaki Rusların, yaralı askerlerinin kan ihtiyacını karşılamak için köylüleri tek tek kaçırmasını anlatan bir aksiyon filmi olacaktır. Ne var ki 16’sındaki yönetmen köyün kadınlarını kamera karşısına geçmeye ikna edemeyince çekimler yarıda kalır. Asıl film ise bundan 10 yıl sonra, darbenin gelip çatmasıyla başlayacaktır. 12 Eylül’le birlikte bütün evlerin tek tek arandığı sırada, Zeynel Korkmaz’ın yarım kalan filmini bulan askerler, görüntüleri izleyip rol alanlar başta olmak üzere tüm köy halkını sorguya çekerler. O dönem Erdemli’de 7’den 70’e herkesin ‘komutan’ lakabıyla tanıdığı yüzbaşı, film ekibini suç örgütü kurup gerilla eğitimi vermek, adam öldürmek, silah bulundurmak gibi suçlardan dayak ve işkenceye maruz bırakır. Görüntülere bakılarak öldürüldüğü iddia edilen kişilerin komutanın karşısına sağ salim çıkarılması da karakol ahalisini olan bitenin basit bir film teşebbüsünden ibaret olduğuna ikna edemez. Komutan bu kez de filmde gördüğü silahı getirmeleri için ekibe baskı yapar. Filmde kullandıkları tahta tabancayla komutanı ikna edemeyeceklerini anlayan Zeynel Korkmaz, bir akrabasından zar zor temin ettiği gerçek tabancayı filmdeki gibi beyaza boyayıp komutana teslim edince köylüler rahat bir nefes alır.‘Galaya komutanı da bekleriz…’Zeynel Korkmaz’ın yönetmenlik hevesi tüm bu aksiliklerle yarıda kalmış olsa da, oğlu Yasin Korkmaz şimdilerde, 12 Eylül döneminde babasının ve köylülerin başından geçenleri ‘Netekim Karakolu’ adıyla filmleştirmeye hazırlanıyor. Bu macerayı çocukluğunda dinlese de, Korkmaz tüm bu olup bitenlerin film değeri taşıdığını birkaç yıl önce fark etmiş. Babasından devraldığı merakla elinde kamerası, köylülerin görüntülerini çektiği sırada kendisini gören yaşlı bir teyze yüzünü kapatıp, “Çekiyorsun bizi baban gibi, karakola götürtüp dayaktan geçirteceksin yine.” diye bağırınca, Korkmaz da o dönem olup biteni köylülerden tek tek dinlemeye karar vermiş. Dinlediklerinden sonra olan biteni filme çekmek istediğini babasına açtığında ise bu isteği önce pek sıcak karşılanmamış. Hem köylülerde hem babasında, o dönem oluşturulan korkunun izlerinin hâlâ silinmediğini bir kez daha görmüş. Ancak sonunda babasını ikna etmeyi başarmış. Hatta senaryo aşamasında ondan büyük destek görmüş.Uzun metrajlı ilk filmini çekecek olan yönetmen adayı Yasin Korkmaz’a, filmin hangi karakteri merkeze aldığını sorduğumuzda, köylünün taşıdığı korkunun çok da yersiz olmadığını kanıtlayan bir cevap veriyor: “Film aslında sinemacı gence odaklanacaktı, ancak komutan karakteri ne yaptı ne etti ağır bastı. Üstelik bu komutan, darbe dönemine kadar kendi halinde yaşayan sakin bir adam, ancak darbeyle birlikte içindeki canavar açığa çıkmış. Biz kendi halinde masum Yörükleriz. Silahla ne işimiz olur? Ama adam kafayı üstlerine silah teslim etmekle bozmuş. Bunun için yapmadığı saçmalık kalmıyor. Bu yüzden tam başrollük ilginç bir karakterdi. Ne kendisi unutuldu ne de insanlarda haksız yere açtığı yaralar. Üstelik bu hikâye bütünün basit bir parçası…” Komutan şimdilerde Adana’da yaşıyormuş. Yine halim selim olduğu o günlerine geri dönmüş. Yönetmene, onu da filme davet edersiniz artık diyoruz, “Yüzü varsa buyursun gelsin.” diyor.Çekimleri için eylül ayını bekleyen filmde, profesyonel isimlerin yanı sıra o dönem şiddete maruz kalan köylüler de rol alacak. Zeynel Korkmaz’ın film denemesine ait görüntüler ise ne yazık ki kullanılamayacak. Yasin Korkmaz, filme ulaşmaya çalışsa da o döneme dair her şeyin kaybolduğu cevabını almış. Kendi ellerinde kalan fotoğrafları ve görüntüleri ise ev tekrar aranır korkusuyla babası ve arkadaşları çoktan imha etmişler bile.

    0 0

    Dünya Rabia’ya kulak tıkamış ne gam, Rabia dünyaya kalbini kapamıştı. Süfyan es-Sevrî duyduğunda tepeden tırnağa ürperip, “Ben böyle bir söz işitmedim hiç” demişti: “Ben dünyayı sahibinden istemeye utanıyorum, nerede kaldı ki ona sahip olmayan kullardan isteyeyim.” 752 yılında bedeniyle dünyadan ayrılan Rabia’dan başkası değildi sözün sahibi.Bedeniyle dedim, çünkü ruhu hep ayrı kalmıştı dünyadan. Sözle dünyayı yerip ona kalplerinde mutena yerler açanlarla hep ayrı kalmıştı Rabia: “Ben dünyanın dört bucağıyla kalplerinize yerleştiğini görüyorum. Zira kalplerinizdeki en yakın şeye bakıp konuştunuz dünyayı zemmederken!”Sever gibi yapanların değil sevenlerin bayrağıydı Rabia.O’nu kaybetmemek için her şeyi göze alanların. “Sen tatlı ol da bütün hayat zehir olsun/ Sen hoşnut ol da bütün insanlar öfkeyle dolsun!” Bu nasıl bir yakarış, bu nasıl bir aslan gözü! “Yeter ki iyi olsun seninle benim aram!” Bu ne muhteşem ölçü, pazarlardan kaybolmuş. “Bela” bela değil anlamı “İmtihan”. Nimet, nimet değil, sınanmadıkça. Nimetler gibi sevilmedikçe belalar, hüsran, hüsran yalnız hüsran. “Yâ Rabbî! Benden râzı ol!” diye dua eden adama: “Kendisinden râzı olmadığın (Kazâ ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun!” diye kükremesi bu yüzden Rabia’nın.Sever gibi yapanların değil sevenlerin uykuları kaçardı. Her gece şafak sökene kadar kefeninin üstünde otururdu Rabia, dudakları kıpırdayarak. Kefeninin üstüne oturmaya cesaret eden var mı? Ya Rabia’nın sözlerini tekrarlamaya: “İlâhi! Sesler sustu, hareketler durdu, bütün sevgililer sevdiğine kavuştu. Ben de seninle baş başayım!” Ne büyük bir buluşma bu: Rab ve kul. Ne çirkin sevdiğinden ücret beklemek! Kulluk ve cennet… “İmanın gerçeği nedir?” diye sorulduğunda, “Kötü bir işçi gibi, cehennem korkusu ve cennet ümidi ile Allah’a yönelmek değil, kulluk O’na olan sevgidendir.” demiş, cennetin peşine düşenlerin yolunu, “Önce komşu sonra ev!” cümlesiyle kesip durmuş Rabia.Ev… Bir hırsız girdi evine Rabia’nın, ne talihsiz hırsız! Sağına soluna bakınıp durdu çalabilecek bir eşya bulabilmek için. Sonunda hiçbir şey almadan çıkmak olmaz, diyerek birkaç parça eski eşyayı doldurdu çuvalına. Sırra kadem basmak için yöneldiyse de kapıya, ondan önce sırra kadem basmıştı kapı. Hırsız evin kapısını arıyor, fakat yok. Her yer duvar. Çuvalı yere bıraktığında kapının orada olduğunu gördü sevinçle. Çuvalı tekrar sırtlandı, o da ne, kapı tekrar kayboldu gözden. Defalarca seyretti hırsız bu dehşetli resmi, indirip yeniden yüklenerek çuvalı. Ve bir ses duydu sonunda, ürperten bir ses: “Ey hırsız! Seven uyudu ama sevilen ayakta!”Kim bilir neler vardı çuvalımızda ki açılmamıştı kapılar. Bütün sorumluluğu dudaklara yükleyen ellerimiz, güzel eylemlerden hangi kelimelere kaçmıştı! “Allah’ım bana rahmet kapısını aç” diye dua eden birine, “Yüce Allah’ın rahmet kapısı kapalı mı ki açmasını istiyorsun? Rahmet kapısı her zaman açık. Kalp kapın açık mı sen ona bak!” diyen Rabia, söyle bize nereye kaçmıştı ellerimiz yerlerine dudaklarımızı bırakıp! Neler yapmıştık ki gecikmişti zafer.Rabia’nın evine hırsız girdi. Kapı duvar olacak sonunda, herkes görecek bunu. Çaldıklarını kapının önünde bırakmadan çıkamayacak hırsız o kutlu evden. Dünyayı reddedenin dünyasını çalmak kimin haddine. Rabia’nın malı yenmez. Bütün yoksulluğuna rağmen kendisine gelen yardımları reddetmişti çünkü o: “Yüce Allah’tan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiçbir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabul etmiyoruz. Bir defasında devlete âit olan bir kandilin ışığından yararlanarak gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.”Kalbimizi toparlamadan çıkacağımız hiçbir sefer bizi esenliğe çıkarmayacak. Bir kandil ışığıyla dağılıyorsa kalp, ne haldedir göğüslerimiz kim bilir! Gürültü kalbin sesini bastırdıkça içeride ne olup bittiğini işitmek ne mümkün. Teheccüd kapısı görünüp kayboluyor, indirip kaldırdıkça dünya yükünü sırtımızdan. Haydi gecenin son dilimine. Hz. Peygamber: “Gecenin son üçte biri kaldığında Rabb’imiz dünya semasına inerek (rahmetiyle tecelli ederek) buyurur ki: Hani bana dua eden, duasını kabul edeyim! Benden istekte bulunan kim, dileğini vereyim! Benden kim mağfiret diliyor, bağışlayayım onu!”Adı “Dördüncü” anlamına gelse de birincidir şu sıralar kalbimizde “Râbia”. Bu yüzden dört parmağımızla değil, tek parmağımızla selamlıyoruz onu: Şehadet parmağımızla.. a.ural@zaman.com.tr

    0 0

    Ankara’nın tarihî mekânlarından Kale’de hamak yaparak geçimini sağlayan Abdullah Seymen, her bir hamak için iplere binlerce düğüm atıyor. Tüm tasarımların Seymen’e ait olduğu atölyede 20 liraya da hamak var, 5 bin liraya da…Ankara Kalesi’nin etekleri, kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin yaşadığı nadir mekânlardan. Tarihî Saman Pazarı, Koyun Pazarı, At Pazarı gibi eski çarşılar ziyaretçilerini el emeği tarihinde yolculuğa çıkarıyor. Bakırcılıktan deri işçiliğine, lastik ayakkabıcılıktan ahşap sandıkçılara kadar birçok meslek erbabını burada bulmak mümkün. Son ustalardan biri de 30 yıllık hamakçı Abdullah Seymen. On metrekarelik dükkânında çeşitli boy, renk ve ebatlarda hamaklar var. Her gün hamak yapmak için binlerce düğüm atıyor. Hamakların tasarımlarını da kendisi yapıyor. Onun dükkânının müdavimleri de epey fazla.Abdullah usta, sürekli yeni modeller deniyor, ilginç tasarımlar yapıyor. Geçmiş yıllarda bir internet sitesi kurarak hamaklarını tanıtmayı planlamış ama tasarımlarının çalındığını, taklitlerinin rtaya çıktığını görünce yayınlamaktan vazgeçmiş. Abdullah usta, yeni doğmuş bebeklere beşik de yapıyor, piknikçilere hamak da… Hamakların kaliteli olmasına özen gösteren Seymen, jut, sızal ve pamuk ipleri kullanıyor. Hamağın ortasına yerleştirilen minderlerin içlerini de elyafla dolduruyor. Engelli çocukların akranları gibi koşup gezemediğine, salıncakta sallanamadığına üzülen Seymen, engelli çocuklar için özel bir salıncak yapmış. Dükkânda cüzi bir fiyata hamak bulunabileceği gibi 5 bin liraya da hamak satılıyor.

    0 0
  • 08/24/13--15:50: Medresetü’z-Zehra
  • Yıllardır Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da varlık gösteren terör, çözüm süreciyle yeni bir döneme girdi. Akabinde farklı çözüm önerileri de gündeme geldi. Bunlardan biri var ki aslında yeni konuşulan bir çözüm değil. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin önerdiği bölgenin temel dertlerine derman olacak, Kürt sorununu çözecek 105 yıllık Medresetü’z-Zehra projesi...1980’lerden bu yana Doğu ve Güneydoğu bölgesinde varlık gösteren terör olgusu, çeşitli tedbirlere ve verilen mücadeleye rağmen hâlâ kanayan yara olmaya devam ediyor. Bu olgu bir yandan teyakkuzda durması gereken bir askerî varlığın külfetini omuzlara yüklerken, diğer yandan da toplumun sosyal ve ekonomik durumunu daha da çetrefilli bir hale getirdi. Yıllardır devam eden terör sorununun bitmesi için başlatılmış bir çözüm süreci halihazırda devam ederken, sürecin dışında gündeme getirilen öneriler de peş peşe sıralanıyor. Bunlar arasında dikkat çeken bir öneri var ki, çoğu âlim, akademisyen ve siyasi yıllardır zikrediyor ama bir türlü girişimde bulunamıyor. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Osmanlı döneminde padişahlara, cumhuriyet döneminde cumhuriyet hükümetlerine, vefatından önce de vasiyet ettiği bölgenin sorunlarını yazarak nasıl çözüleceğine dair sunduğu en temel fikirlerden biri, ‘Medresetü’z-Zehra’ projesi. Bediüzzaman’ın Doğu Anadolu’da bir ‘Darülfünun-u İslamiye’ kurma tasavvuru, Van’da Tahir Paşa Konağı’nda kaldığı sırada ortaya çıkar. Üstad’a göre bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. “Bu üç düşmana karşı marifet, san’at ve ittihad silâhıyla mücadele edeceğiz.” diyerek, sorunların nasıl çözülmesi gerektiğine dair prensipler sunar. Bu da ancak Afrika’nın Ezher’ine karşılık Asya’da açılmasını istediği bir üniversite, medrese görevi görecek Medresetü’z-Zehra ile mümkün olabilir. Mekân olarak Bitlis, Van, Diyarbakır veya Doğu Anadolu’daki herhangi bir merkezin olabileceğini tavsiye eder. Medresetü’z-Zehra’nın hitap edeceği alan ise Arabistan, İran, Hindistan, Türkistan, Kafkas ve tabii ki Bosna’ya kadar uzanan Osmanlı topraklarıdır. Bu noktadan bakıldığında Doğu Anadolu bu coğrafyanın merkezi görevini üstleniyor.Bozulan ilişkilerin, sarsılan dostluk ve kardeşlik bağlarının, emperyalist devletlerin tahrik ve teşvikiyle artan siyasi Kürtçülük hareketlerinin bütün Kürt milletini kapsamadığı aşikâr. Bölgeyle beraber ülkenin daimi selameti adına Said Nursi’nin çözüm olarak Medresetü’z- Zehra projesi büyük önem arz ediyor. Bu noktada, konunun ehilleri son günlerde daha çok gündeme gelen ve sıkça konuşulan Medresetü’z-Zehra tavsiyesine dair merak edilen soruları cevapladı. Alanında uzman, konuya ilişkin çeşitli çalışmalar yapmış, kitaplar yazmış ve bölgeyi bilen isimler Kürt sorununun çözümü için böyle bir üniversite ya da medrese inşasının önemini, Anadolu’nun yeniden inşasında Kürt-Türk kardeşliğinin pekişmesinde, Alevi-Sünni paradigmasının kırılmasında Üstad’ın öğreti ve eserlerinin önemini anlattı.Bu proje, eğitim sistemi olarak ele alınırsa ülkenin sorunlarını çözebilirYrd. Doç. Dr. Ramazan Balcı (İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi): Bu projeyi toplumun ihtiyaçlarından ayrı düşünmek mümkün değil. Üstad, içinde yetiştiği toplumun ihtiyaçlarını görüyor. Medresetü’z-Zehra projesi toplumsal sorunların tamamına çözüm getirme ideali taşıyor. Medresetü’z-Zehra ile bilim-din ayrılığı ortadan kalkacak, iman kardeşliği inkişaf edecek, aşiret kavgaları sona erecek, ırkçılığın bölgeyi tehdit etmesi önlenecek. Medresetü’z- Zehra bir bilim felsefesinin adıdır. Risale-i Nur ile ortaya konan bilim felsefesi eğitim sistemimizin tamamını içine alacak şekilde ele alınmalı. Toplumsal barış için ‘uhuvvet-i imaniye’nin inkişafı meselesi aynı şekilde toplumun bütün kesimlerini içine alacak şekilde gündeme getirilmeli ve tedbirler alınmalıdır. Ayrıca ırkçılık sadece Kürtlerin sorunu değildir. Bu menhus mikrobun aşısı Üstad’ın eserlerinde mevcuttur. Kürtlerin sorunlarına gelince bunu sadece bir medrese olarak değil, bir eğitim sistemi olarak ele aldığınızda ülkenin bütün sorunlarının çözüleceğini ileri sürmek abartılı sayılmaz. Şu an bölgede sivil ve gönüllü kuruluşlar Bediüzzaman’ın bölgeye bakışını ve adı konulan meselelere yaklaşımını dillendirmeye çalışıyor. Bediüzzaman, modern asırda Müslüman ferdin ve toplumun bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek külliyat ve dava sahibi bir imam. Onun öğretisinde önce bütün alem-i İslam’ı içine alacak büyük şemsiyenin güçlü bir şekilde ayakta tutulması, sonra küçük taifelerin her türlü haklarının güvence altına alınması esastır.Meseleleri çözmek için, siyasetin ötesinde referanslara ihtiyaç var­İsmail Çolak (Tarihçi-yazar): Said-i Nursi Hazretleri’nin Medresetü’z-Zehra projesinin çıkış noktası, Doğu’daki cehalet hastalığını yenmek, anarşi, terör ve menfi milliyetçiliğe zemin hazırlayan rahatsızlıkları tedavi edebilmek. Doğu meselesiyle ilgili ona göre özellikle üç temel mesele vardır: Cehalet, fakirlik ve ayrılık. Bu sıkıntıları ortadan kaldırmak için bugün de geçerliliğini koruyan şu meşhur reçeteyi sunmuştur: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.” Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak, ama tüm Doğu’yu manen ve ilmen ayağa kaldıracak olan büyük bir İslâmî darü’l-fünunun kurulması noktasında büyük çabalar göstermiştir. Böyle bir üniversitede Arapça, Türkçe, Kürtçe eğitim verilecek, modern ve dini ilimler okutulacak, akıl ve kalp ikilisi beraber hareket edecek, kafa ile birlikte vicdanlar da eğitilecek. Ülkemizi terör zulmetinden geleceğin selametine çıkaracak olan ideal zeminlerin başında Medresetü’z-Zehra ve benzeri okullar gelmeli. Yakın zamanda Üstad’ın Van’daki Horhor Medresesi’nin de aslına uygun şekilde açıldığını biliyoruz. Zaman eskise de Risaleler ve Nur Reçeteleri nasıl gençleşiyorsa Üstad’ın eğitim alanındaki görüşleri, teklifleri ve dolayısıyla Medresetü’z-Zehra projesi de gençleşiyor, güncelliğini koruyor.Siyasî meseleleri çözmek için, siyasetin ötesinde referanslara ihtiyacımız var­. Çıkar değil, değer merkezli bir bölge siyaseti, meselelerin uzun vadede çözümü için elzem.Proje uygulansaydı Kürtçe bugün çok daha yetkin bir dil olurduDoç. Dr. Ahmet Yıldız (Siyaset bilimci): Kürtler arasında aşiretçiliğin yol açtığı çatışma halinin ortadan kaldırılması, Kürtler özelinde insani güvenliğin inşası Bediüzzaman’ın örgün eğitim modeli olarak Medresetü’z-Zehra’ya atfettiği hedeflerdir. Böyle bir üniversite için ilk etapta öğretim üyesi kaynağının Kürtçeyi bilenlerden devşirilmesi, Kürtçenin öğretim dilleri arasında zikredilmesi, öğretmen yetiştirilmesi özel önem verdiği konular arasında. Ne yazık ki, Kürt milliyetçiliğinin PKK özelindeki görünümü, Kürtlerin ufkunu sadece Kürdi olana hapsetmiştir. Risale-i Nur eğitimine Kürtler arasında var olan yoğun talep ve bunun cemaati görünümlerinin ötesine geçerek Kürt halk kültürünün asli unsurlarından biri haline geldi. Özel ve resmi eğitim kurumlarında özellikle fedakâr öğretmenlerin çalışmaları Medresetü’z-Zehra manasını kamil olmasa da yaşatıyor. Bu proje Kürtçenin anadil olarak öğrenimi ve eğitim dili olarak kullanılmasına dönük modern dönemde ortaya çıkan en kurumsal yaklaşım. Uygulanma imkânı bulabilseydi, Kürtçe bugün çok daha yetkin ve kitlesel kullanıma sahip bir dil olur, milliyetçi politizasyonun araçsal malzemesi de olmazdı. Türk-Kürt-Arap kardeşliğinin Camia-i İslamiye esprisi içinde tesisi ve Alevi-Şii-Sünni kardeşliğinin Ehl-i Beyt muhabbeti ekseninde inşasında Risale metinleri önemli bir referans. Risale-i Nur dini, toplumsal ve siyasi fay hatlarının tamirinde önümüze uygulanabilir bir medeniyet ufku koyuyor. Medresetü’z-Zehra da bu ufkun en önemli tezahürlerinden biri.105 yıl önce teklif edilen bu model bugün için de geçerliAbdülkadir Menek (Yazar): Maarif probleminin halledilip eksikliğinin giderilmesi için ciddi, gerçekçi, bölge insanlarının ihtiyaçlarına cevap verecek ve bölgenin sosyal yapısı ile uyum sağlayabilecek bir proje geliştirilmeliydi. İşte ‘Medresetü’z-Zehra’ projesi böyle bir arayış ve ihtiyaçtan doğdu. Said Nursi, Sultan Abdülhamid’e verdiği dilekçede, Medresetü’z-Zehra fikrini anlatmıştı. Üstad’ın bölgenin huzur ve saadeti için zaruri olarak telakki ettiği bu düşünceye, büyük badirelerle karşı karşıya olan ve sıkıntılarla boğuşan o zamanın yönetimi tarafından ne yazık ki, pek alaka gösterilmedi. Eğitim dili olarak Said Nursi, “Arabî vacip, Kürdî caiz, Türkî lâzım” diyerek Medresetü’z-Zehra’nın üç dilde eğitim yapacağını belirtir. Kürtçeyi mahallî dil, Arapçayı ilim ve iletişim dili, Türkçeyi de resmî ve siyasi dil olarak kabul eder. Osmanlı’dan bize intikal eden bu coğrafyada, huzurun, beraberliğin ve kardeşliğin sırrı İslam’ın ruhuna uygun olarak tesis edilecek bir eğitim anlayışında saklıdır. Kürtler ve Türklerin birlik ve beraberliğinin temeli İslam’dır ve bunun kuvvetlendirilerek devam etmesi önemlidir. 105 yıl önce teklif edilen bu üniversite modelinin, mantık ve çerçevesi bugün için de geçerli. Bölge böyle bir üniversiteye entegre olmaya hazır. Bugün için ülkede hem Kürtler ve hem de Türkler açısından bir araya gelinebilecek en önemli referans Said Nursi’dir. Bundan sonra daha fazla kan ve zaman kaybetmeye kimsenin hakkı yok. Türkiye’de köklü ve temeli sağlam bir barışın ipuçları ve yörüngesi, Üstad Said Nursi’nin eserlerinde fazlasıyla var ve bunlara her zamankinden daha fazla önem vermeliyiz.

    0 0

    Dedelerimizin, “Mevtâmızın cenaze namazını kıldıracak imam, naaşını kefenleyecek kefen bulamıyorduk” diye bahsettikleri demler, Tek Parti yıllarıydı. II. Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin Batılı demokrasi eksenine girmesinden sonra CHP, din konusundaki tutumunu mecburen yumuşattı. Bu çerçevede 1949 yılında Diyanet bünyesinde “imam-hatip kursları” açıldı. Ortaokul mezunu ve askerliğini yapmış erkeklerin alındığı bu kurstan o yıl 50 mezun verildi. Daha sonra kursların süresi iki yıla çıkarıldı. 1951'de Demokrat Parti, halkın talebini dikkate alarak 7 ilde imam-hatip okulları açtı ve müteakip yıllarda okulların sayısı hızla arttı.İmam-hatipler gerçek bir toplum talebine yaslanıyordu. 28 Şubat süreci başlarken bu okullardaki öğrenci sayısı 400 bine yaklaşıyorken, 28 Şubatçıları destekleyen hükümetin aldığı tedbirlerle ertesi yıl öğrenci sayısı 20 bine geriledi.*İmam-hatip mezunu değilim ama en iyi arkadaşlarım imam-hatipliydi. Liseden mezun olduğumuz yıllarda (70'li yılların başları) İHO mezunu arkadaşlarımızın çoğunun emeli, liseyi dışarıdan bitirerek üniversite imtihanına girmek, bir mânâda imam ve hatiplikle neticelenen ortaöğretimden sonra her lise mezununun istifade ettiği haklara kavuşarak bir başka mesleğe geçiş yapmaktı.İHO'lar ne kadar gerçek bir toplum talebine dayanıyorsa, mezunlarının İHO'dan sonra üniversite eğitimine devam etme arzuları da o kadar sahiciydi. Bu olgunun ardında yatan nükte, halkın kısaca şu cümleyle ifade ettiği mânâ idi:-Evladımız dinini-diyanetini bilerek ve öğrenerek yetişsin!Bu temenni, “evladım din görevlisi olsun”dan öte, hattâ başka bir talepti. Haklı olarak daha fazlasını istiyorlardı ve öncelikle ortaöğretim esnasında çocuklarının manevî savrulmaya tabi kalmasını istemiyorlardı.Bu okullardan mezun olan gençler de “imam-hatip” isminden pek memnun değillerdi. Hele hele “Mezun çıkınca imam mı olacaksın?” yollu suallere cevap vermekten usanmışlardı. Onlar, her lise mezunu gibi üniversite öğretiminin başında herkesle aynı mesafede yarışa katılmak istiyorlardı.*28 Şubat döneminde 5+3 formülüyle İHO'ların orta kısmı fiilen kapatılmıştı. Yakın zamanlarda hükümet 4+4+4 formülüyle ortaöğretimi yeniden düzenledi. Sistemin teknik ayrıntılarına hâkim değilim; bu yıl en çok tekrarlanan şikâyet, ilk sekiz seneyi bitiren öğrencilerin, kontenjan düzenlemesi sebebiyle meslek lisesi veya İHL'lerden birini seçmek zorunda bırakılmasıdır.*Başbakan'ımız bir imam-hatip mezunu, partisinde hayli imam-hatipli var ve bu okulları çoğaltıp fonksiyonel hale getirmek istiyorlar. Ben bu talebi, yukarıdaki cümleyle üst üste getirerek anlıyorum: Gençlerin dinden-diyanetten haberdar bir donanımla hayata atılmasını sağlamak...Bu fikir mâkuldür ve üzerinde ciddiyetle durulmayı hak ediyor. Şu anda önümüzde güzel bir fırsat duruyor. Eğitim planlamasından ve tekniğinden pek de haberdar sayılmayacak birisi olarak daha fazlasını teklif ediyorum.Teklifim şöyledir:1-Evvela “imam-hatip” tabirini kaldırmak. Eğer bu ismin uyandırdığı nostaljik mânâ feda edilemiyorsa, hakikaten imam-hatip yetiştiren mesleki liseler bu isimle eğitime devam edebilirler.2-Bildiğimiz düz liselerle şimdiki imam-hatiplerin müfredatını karma hale getirip, ilk sekiz yıldan sonra üniversiteye kadarki 4 yılı çok iyi altyapıya sahip (muhtevâ bakımından) birer sosyal bilim lisesi yapmak.3-Az sayıda sosyal bilimler lisemiz var; bu düşüncem onları fonksiyonsuz şekle sokmak değil, aksine bu liselerin müfredatını esas alarak bütün lise eğitimine yaymak.4-Yeni liselerin adı sosyal bilimler lisesi olmayabilir ama muhtevası tam da öyle olmalıdır. Öyle ki bu liseler hem “çocuğum dinini öğrensin” arzusundaki velileri tatmin edebilsin, hem de evladının güçlü bir lise eğitimi almasını ve üniversiteye girmesini hedef alan insanlara hitap etsin.5-Düz liselerin giderek ufalanmasına ve öğrencilerin seçme hakkının daralmasına yol açan bugünkü uygulama, sürdürülebilir nitelikte görünmüyor. Düz lise diye tabir ettiğimiz okulları güçlendirmek, yıllardır lâfı edildiği halde hayata bir türlü geçirilemeyen “eğitim reformu” isteklerinin nihai amacı sayılmalıdır.6-Yeni liselerde çağın gerektirdiği derslere ilaveten mâlum Batı dillerine ilaveten bir başka lisan mutlaka öğrenciye kazandırılmalıdır. Yabancı dil eğitimindeki sistemin gösterdiği geleneksel zaaf bu defa mutlaka aşılmalıdır diye düşünüyorum. İkinci dil olarak başta komşu diller; Bulgarca, Sırpça, Rusça, Ermenice, Arapça, Farsça, Çince hatta Japonca düşünülmelidir. Böyle güçlü bir müfredatı başaran öğrencinin üniversiteye girişi artık problem olmaktan çıkar. Böylece hükümetin sıkça dile getirdiği “kursları kapatmak” emeli de fiilen gerçekleşmiş olur.7-Yeni liseler için öğretim kadrosunun güçlenmesi lazım; bu gerekçeyle meselâ 4 ilâ 10 yıllık bir hazırlık dönemi şart görünüyor. Özellikle yabancı dil (filoloji) dersleri için yükseköğretimde ihtiyaca uygun yeni bir düzenleme getirilebilir.8-Bu uygulama, Türkiye'de hak ettiği seviye ve itibarı asla bulamayan sosyal bilimler için çok doğru bir zenginleştirme hamlesini başlatabilir. Türkiye'nin çok iyi sosyal bilimcilere ihtiyacı var (diğer branşları ihmâl edelim manasında söylemiyorum); öyle ki Türkiye'nin kaliteli sosyal bilimci ihtiyacını birkaç meşhur üniversite tek başına göğüslemeye çalışıyor. Bu, haksızlık. Sosyal bilimler, göğüsledikleri ve çözüm bulmak zorunda oldukları problemler itibarıyla ülkenin en kaliteli zihinlerine muhtaçtır. Oysa biz, bunun yerine yıllarca “bari öğretmen olsunlar” gibi bir alil düşünce ile fen ve matematik branşlarında pek başarılı olamayan çocukları, ikinci sınıf bir branşmış gibi sosyal bilimlere yönelttik. Sosyal bilimler, çocuklara pek gelecek vaat etmediği için mecburen rıza gösterilen bilim dalları haline geldi. Bu fasit daireyi kırmak şarttır, yeni liseleri bu düşünce ışığında biçimlendirmek gerekir.*Bu teklifimin maksadı, konunun bir problem olarak kabul edilmesi ve onun üzerinde en iyi çözümün bulunması için tartışılmasıdır. Teklifler arasında eksik veya yanlış bulunabilecek maddeler olabilir. Daha iyisi ve makûlü ile düzeltilir.İmam hatiplerin sayısını artırmanın, düz lise taliplerini bu okullara yöneltmenin nihai çözüm olmadığını düşünüyorum. Nihai çözüm, lise eğitimine bir bütün halinde yüksek kalite kazandırmak ve bu esnada paralel bir gayretle meslek liselerini güçlendirmektir.*Ve temenni ederim ki artık bu (eğer genel kabul görürse) eğitimimizdeki son reform hamlesi olur. Türkiye'de eğitim reformu artık şaka unsuru haline gelmeye başladı ve ciddiyetini kaybetti. Yeni bir reformu gerektirmeyecek derecede nihai bir reform teşkil etmeyecekse ve diğerleri gibi altı ayda kadük hale gelecekse, ben bu iyi niyetli teklifimi ebediyyen unutmaya hazırım.

    0 0

    Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Hakan Erdem, Osmanlı dönemindeki Afrikalı kölelerin artık ‘renklerini’ belli etmeseler de bugün damarlarımızda yaşadıklarını söylüyor. Erdem, Batı’dakinin aksine, Osmanlı’daki açık kölelik sisteminde kölelerin ailelere kabul edilerek topluma kazandırıldıklarını belirtiyor.Toplumda köle denince akıllara zincirlere vurulmuş, Batılı kolonistlerin Afrika’dan zorla çıkardığı siyahiler geliyor akla. Bizde sanki köle mefhumu hiç yokmuş gibi bir hava var…Tarihi kayıtlara bakıldığında kimsenin reddetmemesi gerekiyor. O durumda artık tarih alanından, bilim alanından çıkarsınız. Bir ideolojik fanatiklik alanına geçersiniz. Bizdeki patolojik durumun sebebi okullarda öğretilmeyen tarih bilgisini yok sayma gibi bir eğilimimiz var ve çok sıkıntısını çekiyoruz.Osmanlı’daki kölelerin sayısı ile ilgili olarak tahminî bir rakam var mı?Hayır yok. Fakat bazı dönemler için kesik kesik, şu kadar köle azat edildi gibi rakamlar var. Bütün Osmanlı İmparatorluğu için 19. yüzyıl boyunca bir milyon kölenin ithal edildiğine dair bir tahminde bulunuyorum. Ama bu bir tahmin. Çünkü ne istatistiği tutulmuş ne de sayım yapılmış. Bugün Osmanlı İmparatorluğu denince bugünkü Türkiye gibi bakılıyor. Bütün Osmanlı İmparatorluğu’na bakmak lazım. 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde Cezayir’den Basra’ya kadar olan bütün Arap dünyası vardı. Şimdi bugün bile o ülkelerde, Mısır’da, hatta Filistin’de, Suudi Arabistan’da ciddi sayıda Afrikalı nüfusun karışmış olduğunu görüyoruz.Osmanlı’da kölelik müessesesi Batı’daki örneklerinden farklı. Ama yine de siyahilerin günümüz toplumunda biraz daha belirgin olması gerekmez miydi?Osmanlılarda köleler topluma, ailelere kabul ediliyor. Buna açık kölelik sistemi deniyor. Batı’daki ise kapalı kölelik sistemi, büyük topluma kabul edilmiyor köleler. Kölelik sistemi kapalıysa kendi içlerinde evlenip ürüyorlar fakat toplumla karışamıyorlar. Osmanlı’da ise tam tersi, toplumdaki akrabalık gruplarına giriyorlar ve zaman içinde difüze oluyor, yayılıyorlar. Ve Afrikalı özellikler seyreliyor. Bu Afrikalılar damarlarımızda yaşıyorlar. Yani bizdeki sistem karışmaya izin veren bir sistem olduğu için hemen bakarak göremiyoruz. Afrikalı insanların resimlerine baktığınız zaman eğer bir köyde sadece Afrikalılar varsa, onların çocukları da tabii ki Afrikalı oluyor. Ama dışarıdan evilikler yapılıyorsa hemen karışıyorlar. Üç nesli yan yana gösteren Türkiye örnekleri var. Büyükbaba Afrikalı, baba melez, çocuğu sokakta zor ayırırsınız, esmerce birazcık. Buradaki sistem de kapalı olsaydı şimdi burada çok büyük Afrika kolonileri olması lazımdı.O halde bugün Afrikalıları ecdat olarak görmememiz tuhaf değil mi?Çok tuhaf. Afrikalıları atalarımız olarak görmemişiz. Bu toplumun çimentosu içerisinde görmemişiz. Mesela Çerkesleri görmüşüz ama Afrikalıları görmemişiz. Kölelik içerisinde özel olarak Afrikalıları görmeme var. Çerkesleri görmezden gelememişiz, çünkü Cumhuriyet eliti de dahil olmak üzere herkesin ailesinde bir Çerkes olabilir, anne Çerkes, anneanne Çerkes… Toplumumuzun bileşiminde Kafkasyalıları görmüşüz de Afrikalıları görmüyoruz. Osmanlı elitinin Afrikalılarla evlenmemesi sebeptir bu duruma. Çünkü onlarla evlenselerdi, onlardan çocukları olacaktı ve daha fazla görecektik toplum olarak. Yani bir tek tipleştirme tabii ki, Türkiye’deki herkesi kalkıp Orta Asya’dan getirirseniz ve bu şekilde öğretirseniz, tarihi realiteye çok aykırı şeyler söylemiş olursunuz. Biraz daha geniş ufuklu bakmış olsaydık herhalde Afrika’yı görürdük, toplumumuzun bileşimine katkıda bulunan bir kıta olarak.Kölelik müessesesinin bu topraklarda var olagelmemiş gibi algılanması eğitim sisteminde bize öğretilmeyenlerle ilgili diyebilir miyiz?Sadece kölelik konusunda değil. Genel tarih eğitimimizin kötülüğünden dolayı başka meselelerde de böyle. Mesela 1915 Ermeni olayları diyelim; nesiller boyunca öğretmediniz, dolayısıyla yurtdışına master ya da doktoraya çıkan Türkiyeli insanlar bunu başkalarından duydukları zaman ilk verdikleri tepki ‘Yok öyle bir şey’. Beni eleştirenlerden bir tanesi, hatta gayet yüksek Anayasa Mahkemesi’nde yargıçlık yapmış bir insan, “Madem kölelik var biz niye bilmiyoruz?” dedi. Bu toplumda bir tarih araştırmacısının özgün bir araştırma yapıp hem de arşivlerden yararlanarak, hem de belgesini göstererek yeni bir şey söylemeye hakkı yok mu? E biz bilmiyoruz. Çünkü hiçbir zaman öğrenmediniz. Öğretmediler size. Okul sisteminde, hiçbir ders kitabında tek bir satır yok Osmanlı köleliğiyle ilgili. Şu anda Türkiye toplumunda yaşayan bazı insanların ataları köleydi, bazıları da köle sahibi. Bu durum bir şekilde bizi çok ilgilendiriyor yakından. Bu toplumda kölelik ne anlama geliyordu, kölelik sisteminin yapısı nasıldı, bunlar ailelere nasıl kabul edilmişlerdi, neler çekmişlerdi, ortadan nasıl kalktı? Ortadan nasıl kalktığına dair tek satır bir şey yok.Beyazları köleleştiren tek toplum Osmanlı mıydı?İlginç bir soru sordunuz. Hayır değildi. Ama modern dönemlerde bu Batılıları çok sarsıyordu, çünkü onlar üstünlüklerini ırka dayandırdıkları için beyaz olmak en üst olmak demekti. Beyazlıktan daha siyah olmaya doğru gidip barbarizme yaklaşıyorsunuz. İstanbul’a gelen bir beyaz kendisinden daha beyaz bir Kafkasyalının köle olduğunu görünce travmatize oluyordu. Amerikalılar ABD ilk kurulduğu zaman Trablus ve Cezayir’de savaş yapmıştır Osmanlı eyaletleriyle, epey bir Amerikalıyı köle olarak almıştır Mağrip’teki korsanlar. Bu onlara korkunç gelmiştir, beyazlar nasıl köleleştiriliyor diye.Osmanlı kölelik sisteminde etnik kökene göre görev belirleniyor. Bu durumu nasıl okuyabiliriz?Bazı etnik grupları çok teşvik etmiş, bazılarını hiç etmemiştir Osmanlı. Bazı grupları sadrazam yapmamıştır. Fakat imparatorluğun 3. ya da 4. kişisi olan kızlarağası bir Afrikalı köle. Tamamen siyahilere yetki vermemek gibi bir şey söz konusu değil. Kızlarağası sarayın yöneticisidir, hep padişahın yanındadır. Birçok paşadan daha üstündür. Ama diğer bürokrasinin içinde Afrikalı var mı, son zamanlarda tek tük var. Bazıları asker de oluyor. Paşa rütbesine ulaşmış olanlar da. Beyazlara verilmiş olan yükselme şansı Afrikalılara verilmiyor. Daha doğrusu Osmanlı üst sınıfı Afrikalı kadınlarla evlenmiyor, hep Çerkeslerle Kafkasya’dan ya da Gürcülerle evleniyor. Afrikalılarla evlenmedikleri için onların çocukları sisteme giremiyor.Batılı düşünürlerden bazıları özellikle Osmanlı’daki kölelik müessesesinin kültürel sebeplere dayandığını, Batı’dakinin ise sadece ekonomik sebeplerden ötürü oluştuğunu iddia ediyorlar…Osmanlı köleleri nasıl istihdam ediyor diye bakıldığı zaman çoğunluğunu üretici bir sistemde istihdam etmiyor diye gözükebilir. Ev içi domestik köle olarak gözükebilir. Ne zaman nereye baktığınız önemli. Mesela Bursa’da Osmanlılar köleleri ipek tezgahlarında kullanıyorlar, kumaş dokuyor köleler. Endüstride kullanıyorlar yani. Sahip diyor ki şu kadar çalışırsan seni azat edeceğim. O da daha çok çalışıyor. Batı’da böyle bir şey yok. Amerika’da hatta eyaletlere yasak koymuşlardır, sahip azat etmek istese bile kanunen azad edemez. Devlet toplumda serbest bir Afrikalı grup istemiyor. Şimdi Osmanlı’nın böyle bir derdi yok, Osmanlı’da köleleri alan, eğiten ve topluma katan bir sistem var. Hicaz’da inşaatlarda kullanıyorlar Afrikalıları, Basra Körfezi’nde inci çıkarıyorlar. Dolayısıyla sadece kültürel bir kurumdu demek doğru değil. Ya da sadece aile içine hapsolmuştu köleler demeye de katılamam. Ne zaman nerede olduğuna bağlı olarak köleler diğer toplumlarda ne yapmışlarsa burada da yapmışlardır.En bariz farklardan biri Osmanlı’da bir kölenin yükselebilmesiydi herhalde…Bizim kölelik tarihimiz çok çok daha zengin. Batılılar bunu anlamıyor. Mesela devşirmeler, yeniçeriler de köle, bir tür askeri kölelik. Balkanlar’dan aldığınız köle çocuğu yetiştiriyorsunuz ve sadrazam oluyor. Padişahtan sonraki ikinci kişi. Orduları kumanda ediyor ama bakarsanız köle. Batılıların bunu anlaması çok zor. Onların sisteminde köleler en alt seviyedeler ve yükselmeleri gibi bir şey söz konusu değil. Hiç azat edilmiyorlar. Bizde hem yükseliyorlar hem azat ediliyorlar.

    0 0

    Şam yakınlarında yaşayan silahsız sivillerin kundaktaki bebeklere varıncaya kadar üzerine hunharca demeyeceğim, alçakça atılan kimyasal gazların semeresini hepimiz ekranlarda gözyaşları içinde izledik. Dünya izliyor ama bir şey yapmıyor, yapamıyor.Oysa ölenler insan. Hayır, insan değil, ‘Müslüman’, yani öteki onlar. Eğer Batılının anladığı manada ‘insan’ olsalardı çoktan müdahale edip kurtarma yoluna girmişlerdi. Öte yandan çuvaldızı kendimize batırmak babında ifade etmeliyiz ki, neden hemen bütün katliamlar İslam dünyasında meydana geliyor ve dünya izliyor. Onları izledikleri için kınayarak avunmayalım, biz neden bu durumdayız? Bunu da sorgulayalım.Sorgulayalım, lakin isterseniz burada duralım ve konuyu güncel köşelere havale ederek tarihimizin acı sayfalarına, Osmanlı’nın sonunu getiren o ağır yenilgileri aldığımız Suriye cephesindeki son günlerimize bakalım.Bakalım bugün kanlı olayların yaşandığı Suriye’nin güneyden kuzeye doğru Dera, Şam, Humus, Hama ve Halep civarında bundan 95 yıl önce neler yaşanmış? Suriye uğruna İngilizler ve Fransızlarla nasıl savaşmışız? Ve yaklaşık 500 kilometre uzunluğundaki anavatan topraklarımızdan bir ay içinde nasıl çekilmişiz?Resmi tarihe bakarsanız 1918’in Eylül-Ekim aylarına rastlayan bu hezimetin tek bir anlamı vardır: Araplarla olan bağımızı kopardık, asıl ‘Türk’ olan alanı korumaya aldık, yani Anadolu topraklarını. Oraları savunmanın bir anlamı yoktu zaten, daha en başta kuvvetlerimizi heder etmeden Anadolu’ya çekilmeli ve savunmamızı Adana’dan başlatmalıydık.Bu tuzu kuru sava karşı iki şey söylemek gerekir:1) Zaten İngiliz-Fransız koalisyonunun Anadolu’ya ilerlemek gibi bir planları yoktu, General Allenby’nin başlangıçtaki hedefi bir sınıra ulaşmak değil, karşısındaki Osmanlı ordularını mahvetmekti. Savunmasız kalan topraklarda yapılacaklar daha sonra görüşülecekti. Halep’e girmeyi bile ekim sonlarına doğru planladığını biliyoruz.2) Eğer en baştan kaçarcasına Adana’ya veya tamamen Toroslar’a çekilseydik yenilgi halinde sonraki çekilme hatlarımız nereler olacaktı? a) Konya? b) Eskişehir? c) İstanbul? d) Hiçbiri?Viyana’ya kadar niye gittik?Tarih hakkında konuşur veya yazarken biraz mantık kitabı da okusak iyi olacak. Sık sık duyarsınız: Viyana’da, Budin’de, Girit’te ne işimiz vardı? Anadolu çocuklarını bozuk para gibi harcadık ‘hiç alakamız olmayan’ cephelerde? Üstelik bunu söyleyenler de sokaktaki cahiller değil, ‘üst düzey’ yetkililer!Yahu siz hiç mi güvenlik çemberi diye bir şey okumadınız? Uluslararası hukukun ve BM’nin icat edilmediği bir dönemde kim hangi toprağı işgal ederse onun yanına kâr kalıyordu. Eğer o tarihte sınırlarınızı dışarıda kurmazsanız ve ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ politikasını tutturursanız başka milletler size acıyıp topraklarınıza girmez sanıyorsanız aldanıyorsunuz.Siz saldırmazsanız size saldıracak ülkeler düzineyleydi. O devirde geçerli strateji ‘En iyi savunma hücumdur’ şeklinde özetlenebilir ve bu sert realitenin gereği olarak ecdadımız “tâ Viyana’ya kadar” gitmişti. (“Tâ Viyana’ya kadar”ı tırnak içine alışımın sebebi, Viyana’nın İstanbul’a Van’dan çok daha yakın olmasıdır. İstanbul merkezli bir dünyada Viyana’ya gitmek Erzurum’a gitmek gibi bir şeydir de, geçerken hatırlatayım istedim.) Tarihimiz ortada: Balkanlar’ı 400 yıl feda ede ede Anadolu’yu kurtarabilmiştik. Meriç’ten öteye geçmeseydik nerede durduracaktık sahi? sorusu üzerinde azıcık düşünmek gerekmez mi?Suriye’den nasıl geri çekildik?İngiliz kuvvetleri Şam’da Meydan-ı Merce’den geçerken. Arkada Sultan II. Abdülhamid’in diktirdiği telgraf abidesi eski günleri özlüyor gibi...Eylül’ün 18’ini 19’una bağlayan gece sabaha doğru ordularımız müthiş bir hücumla uyandılar. Allenby’nin kuvvetleri beklenen saldırıyı başlatmışlardı ama savaş tarihine geçecek üstün bir taktik izlemişti. (Anlatıldığına göre tarihe çok meraklıydı ve MÖ 1480 yılında yine aynı yerde Mısırlıların uyguladığı taktiği aynen kopya etmişti.)Buna göre karşısındaki kolorduya 14 kat üstün bir kuvvetle darbe indirilecek ve daha önce telsiz haberleşmesini kestiği ordularımızın bilgi boşluğundan yararlanarak süvari birliklerini arkamıza düşürecek, böylece kaçış yolunu tutacaktı. Nitekim 8. Ordu ile 7. Ordu’nun kaçış yolları başarıyla tutuldu. Eylül’ün 20’sinde Nablus’ta bir meydan muharebesi yapıldı, sonuçta 8. Ordu büyük ölçüde dağılmış, 7. Ordu ise savaşmadan geri çekilmişti; Şeria nehrinden zorlukla karşıya geçerek Dera üzerinden Şam’a doğru hasar ala ala ilerledi. Daha sonra yenilgiler çorap söküğü gibi geldi. Kayıplarımıza Lawrence’in idare ettiği Arapların yaptıkları tuz biber ekiyordu.Suriye’de Türk ordusunun aldığı yenilgide payı olan İngiliz casusu Lawrence, ünlü Rolls-Royce’uyla Şam sokaklarında. Şehirde birkaç gün içinde Arapların zafer çığlıklarını bitiren bir darbe yapacak veİngiliz bayrağını dalgalandıracaktı.25-26 Eylül 1918 gecesi ordu komutanları toplantı halindedir. Yıldırım Orduları tarafından Cemal Paşa’ya geriye kalan birlikleri alarak Şam’a gitmesi ve savunmasını Şam önlerinde kurması emredildi. Mustafa Kemal Paşa ise Rayak’a gidecekti. 7. Ordu kuvvetlerini başka bir ordu komutanına devretmesinden Liman von Sanders’in Cemal Paşa’ya daha çok güvendiği sonucunu çıkaran Mustafa Kemal gücendi ama görevine devam etti.Şam’ı da savunmak mümkün olamadı. 1 Ekim’de Şam düştü, bir hafta sonra ise Beyrut. Sırada Hama, Humus ve Halep vardı. Fahri Belen anlatıyor bundan sonrasını: “Arapların doğudan, İngiliz motorlu birliklerinin batıdan ilerlemeleri üzerine 24-25 Ekim gecesi Halep boşaltıldı. İskenderun güneyinden ve Halep’in 5 km kuzeyinden geçen bir mevzi tutuldu. İngilizler yeni mevzie taarruz etmediler.”Neden Halep’ten sonra taarruz etmediler sahi? Cevaplanması gereken bir sorudur ve yazımızın başında Adana’ya çekilip orada kalmamızı öğütleyenlerin bu bilgiden haberleri var mıdır? (İskenderun civarına kadar gelmeleri ise denizden iaşe sağlamaktı.)Grainger’in dikkatimizi çektiği bir husus bizim kitaplarımızda geçmez. Özetle şöyle yazar:Mustafa Kemal’in Halep’ten ayrılmasıyla Türklerin Arap topraklarıyla bağı kesilmiş oluyordu. Ekim sonlarında Mustafa Kemal yeni bir İngiliz saldırısını püskürtecek kadar askere ve Anadolu’dan yeterli gıda maddesine kavuşmuştu. İngiliz ordusu fazla dağılmıştı, bir haftaya kadar toparlanamadı. Bu arada Mustafa Kemal’in kuvvetleri iki üç katına çıkarılmıştı. Çok sayıda makineli tüfeğe sahipti ve silahların arkası geliyordu. Ekim sonlarında büyük bir savaş bekleniyordu İngilizlerle. Osmanlı yapacağı tahkimatı yapmıştı. Hatta savaşa yardım etmesi için yapılan Amanos tünelini bile bitirmiş, artık trenle Anadolu’dan ikmal kolaylaşmıştı. İşte Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı haberi tam böyle bir ortamda geldi. Rauf Bey ile Amiral Calthorpe anlaşmışlardı.Suriye gitmiş, kavga bitmiş miydi?

    0 0
  • 08/31/13--15:50: Biyonik fil olur mu?
  • Ayağı kırılan atların vurulması hepimizin yüreğini acıtsa da Tayland’ın kuzeyindeki olay bunun tek çare olmadığını gösteriyor.Zira Lampang eyaletindeki Asya Fillerinin Dostları Hastanesi’nde, yedi yaşındaki Mocha isimli dişi file protez bacak takıldı. Mocha, 2006 yılında Tayland Myanmar sınırında mayına basınca bir ayağını kaybetmişti. Demek ki neymiş, istenirse oluyormuş!Yarım kalbi suyla tamamlandıYaz gelince deniz, kum, güneş arıyor bünye. İngiliz bebek Charlie Cobb ise keyiften değil sağlığı için yüzmek zorundaydı. Zira yarım kalple dünyaya geldiğinden yaşama şansı da yarı yarıyaydı. Ancak azimli bebek, haftada bir yaptığı yüzme egzersizleri sayesinde iyileşti. 26 yaşındaki anne Louise Bushby, bir yaşından itibaren çocuğunu her hafta düzenli olarak havuza götürmeye başladığını söylüyor. Bu yöntem geliştirilerek yarım akıllılara da umut olur mu bekleyip göreceğiz.Saza niye geldin?Aralarında kriz eksik olmayan İsrail ile Filistin’in arasına bu kez gangnam dansı girdi. Olay Batı Şeria’nın El Halil kentinde bir Filistinlinin düğününde gerçekleşti. İsrail televizyonuna yansıyan görüntülerde, Filistinli gençlerin düğüne katılan İsrailli askerleri omuzlarına alıp Gangnam Style şarkısı eşliğinde dans ettiği görülüyor. Düğünde hiçbir olay çıkmadı ama İsrail, askerlere kendi can güvenliklerini tehlikeye attıkları gerekçesiyle soruşturma açtı. İşin komik tarafıysa, düğüne eli silahlı ve üniformalı şekilde katılanların İsrail askeri olması. m.tuncel@zaman.com.tr

    0 0

    Havayolu şirketleri arasında yaşanan rekabet, uçuşlarda sunulan hizmet çeşitliliğini artırdı. Özellikle, uçaklardaki eğlence sistemleri ve ikram alanındaki yenilikler, seyahatlerin keyifli hale dönüşmesini sağladı.Böylece uzun süreli uçuşlar da, özellikle sık seyahat eden yolcular için sorun olmaktan çıktı. Ancak uçağa binmeden önce yapacağınız ‘doğru tercihlerin’, uçuşunuzu daha eğlenceli şekle dönüştüreceğini aklınızdan çıkarmayın. Bunun için yapmanız gereken en önemli kuralın, ‘iyi bir koltuk seçimi’ olduğunu ise kesinlikle unutmayın.Uçuşunuzun, iyi bir koltuk seçimi yapmadığınız takdirde, sizin için ciddi sıkıntı oluşturacağından emin olabilirsiniz. Özellikle kıtalar arası uçuşlar gibi uzun süreli seyahatlerde, koltuk seçimi daha büyük önem kazanmaktadır. Bu yüzden, uçağa binmeden önce mümkünse biletinizi aldıktan hemen sonra internet üzerinden online check-in yaparak yerinizi belirleyin. Bu işlemi yapmakta geç kalacağınız her dakika sizi, kötü bir koltukla seyahate mecbur bırakabilir. Online işlemler sırasında koltuğunuzu belirlerken de, dikkatli davranın.Bazı havayolu şirketleri, ciddi tepki görmesine rağmen koltuk seçimlerinde 100 TL’ye kadar ekstra ücret almakta. Özellikle low cost (düşük maliyetli) havayolu şirketleri, uygulama ile her yıl hatırı sayılır gelir elde ediyor. Yolculara, koltuk seçimi ile ilgili alternatif sunan ve en fazla ziyaret edilen portallar arasında yer alan, ‘SeatGuru.com’ ve ‘SeatExpert.com’ gibi sitelerin bu konuda size yardıma hazır olduğunu da aklınızdan çıkarmayın. Buradan, havayolu şirketleri ve uçuş yapacağınız uçakların yanı sıra uçaktaki koltukların özellikleri ile ilgili birçok faydalı bilgiye rahatlıkla ulaşabilirsiniz.ORTA KOLTUĞU SEÇMEYİNUçuşlarınızda özellikle, orta koltukta seyahat etmemeye özen gösterin. Cam kenarı veya koridor, her zaman büyük avantaj sunmaktadır. Orta koltukta seyahat ederken, tanımadığınız kişilerin yanınızda bulunması hissi, size ciddi rahatsızlık verebilir. Kolunuzu bile nereye koyacağınız konusunda tereddüt yaşayacağınız orta koltuk, psikolojik olarak da, sizi huzursuz etmeye yetecektir. Sık sık tuvalete kalkıyor veya uzun süre oturmak size rahatsızlık veriyorsa, mutlaka koridor kenarındaki koltukları seçin. Böylece yerinizden istediğiniz zaman kalkabilir, yanınızdaki yolcuları da rahatsız etmemiş olursunuz.TUVALETE YAKIN OTURMAYINİyi bir koltuk sizi her zaman en rahat ettirecek yerde olmalıdır. Bu yüzden, tuvaletlere yakın koltukları kesinlikle tercih etmeyin. Tuvalet sırası bekleyenler ve hosteslerin koridorda yürümesi için yer vermeye çalışanlar nedeniyle oldukça rahatsız olacağınızı unutmayın. Daha da önemlisi, tuvalet sırası bekleyenlerin kendi aralarında veya hosteslerle sohbet etmesi ise hem keyfinizi hem de uykunuzu kaçıracaktır.ACİL ÇIKIŞ YANI AVANTAJLI MI?Yolcular genel olarak, geniş alana sahip acil çıkış kapılarına yakın koltukları tercih etmektedir. Ancak acil çıkış kapılarının yanında oturan yolculardan, ‘beklenmedik durumlarda acil çıkış kapılarını açmaları ve diğer yolcuların bu çıkışlardan tahliye edilmesi için kabin ekibine yardımcı olmaları’ istenmektedir. Bu nedenle acil çıkış kapısı sırasındaki koltuklar, online check-in işlemine kapalı tutulmaktadır. Buradaki koltuk alanının, ayaklarınızı rahatça uzatabileceğiniz bir konfora sahip olmakla birlikte diğer koltukların bulunduğu bölümden daha soğuk olduğunu unutmayın. Bu koltuklarda seyahat edeceklerin, yanlarına battaniye alarak ayaklarına örtmeleri, üşümelerini engelleyecektir.UÇAĞIN ÖN TARAFINI TERCİH EDİNYolcular uçuş sonunda uçağı ilk önce terk etmek için daha çok ön sıraları tercih etmektedir. Özellikle sıkıntılı geçen uçuş sonrası uçaktan bir an önce çıkmak için bir de öndeki yolcuların inmesini beklemek büyük bir strese yol açmaktadır. Bu yüzden erken check-in ile uçağın ön tarafındaki koltukları rahatlıkla tercih edebilirsiniz. Ayrıca, türbülans yaşanan uçuşlarda, uçağın ön tarafında daha az sarsıntı olmaktadır. Bu durum hem uçuş korkunuzu hafifletir hem de mide bulantısına yol açmamış olur.UÇAKTA NE YEMELİYİZ?Eğer güzel ve keyifli bir uçuş planlıyorsak, mutlaka yiyecek ve içeceklerimize de özen göstermeliyiz. Çünkü uçaktaki kabin hava basıncının düşmesi nedeniyle vücuttaki gazlarda genişleme ve bu genişlemeye bağlı rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır. Karın ve bağırsaklardaki gaz genleşmesi de, orta derecede rahatsızlıklara neden olur. Bu yüzden, gazlı içecekler ve gaz yapan yiyeceklerin uçuş öncesi ve uçuş sırasında tüketilmesi, ciddi rahatsızlıklara yol açmaktadır.Uçakla seyahat sırasında hatta havayoluyla seyahate çıkmadan bir gün öncesinden itibaren bazı tedbirler almamız, sağlımız açısından son derece önem taşımaktadır. Özellikle yolculuk sırasında su tüketimini artırmalısınız. Yüksek basınç nedeniyle su kaybedeceksiniz. İhtiyacınız olan suyu tüketmezseniz, yolculuğun sonunda yorgunluk ve halsizlik hissedebilirsiniz.Kafeinli içecek tüketiminde kontrolü elden bırakmayın ve hazmı kolay hafif yiyecekleri tercih edin. Kuru kayısı içine ceviz doldurarak, kayısı sandviçleri hazırlayabilir, leblebiyi gaz yapmayacağı ve tok tutacağı için rahatlıkla atıştırabilirsiniz. Gazlı içecekler yerine ayran ve sodayı tercih etmeniz de, yolculuk sonrası yorgunluğunu azaltmak için faydalı olacaktır. Seyahatte ishal yaşamamak için çiğ sebzeden kaçının, güvenmediğiniz yerlerde salata yemeyin. Yolculuğunuz uzadıkça oturma pozisyonunuz önem kazanır. Uzun süre hareket etmeden oturursanız yüksek basınç nedeniyle kan akışınızda yavaşlama ve kan pıhtılaşması problemleriyle karşılaşabilirsiniz. Bu yüzden uçakta sık sık yürüyüş yapın, hareket edin. m.gun@zaman.com.trPastanızı ayırtmayı unutmayınTürk Hava Yolları, müşteri sadakat programı Miles&Smiles üyelerine, pasta sürprizi yapmaya başladı. THY’nin ikram şirketi Turkish Do&Co’nun şef aşçıları tarafından hazırlanan pastalar, uçuş sırasında 10 bin metre yükseklikte doğum günü ve evlilik yıldönümünü kutlayan yolculara ikram ediliyor. Uçuşlarını, bu özel günlerinin 3 gün öncesi ve sonrasında gerçekleştiren yolcular, uygulamadan faydalanabiliyor. Yolcuların pasta siparişini, uçuştan 24 saat önce bildirmeleri gerekiyor.

    0 0

    2007 yılında Türkiye Futbol Federasyonu ve Ülker işbirliğiyle başlatılan Futbol Köyleri projesi, ülkemizdeki yetersiz altyapıya destek olmayı amaçlıyor.CIES Football Observatory kurumunun Avrupa liglerinde yaptığı araştırmaya göre Süper Lig’de oynayan oyuncuların sadece yüzde 9’u Türkiye’de yetişiyor. Oysaki bu rakam İspanya’ya baktığımızda yüzde 25, Almanya’da ise yüzde 20’yi buluyor. Bu yetersizliğin bilincinde olan Türkiye Futbol Federasyonu ve Ülker, çocuk futbolunu daha profesyonel futbola dönüştürmeyi hedefleyerek Futbol Köyleri projesi kapsamında 7 yılda 250 binden fazla çocuğa futbol eğitimi verdi. Yaşadıkları şehirdeki futbol eğitim merkezlerine giden çocuklardan yetenekli olanlar Türkiye’nin çeşitli illerinde senede iki kez gerçekleştirilen ve 10 gün süren Futbol Köyleri kamplarında daha kapsamlı eğitim alma imkânı kazanıyor. Proje kapsamında keşfedilip genç milli takımlara ve kulüplere kazandırılan futbolcular da oluyor. Bunlardan biri geçtiğimiz hafta Galatasaray’a gol atarak lig tarihinde gol atan en genç oyuncu unvanını kazanan Bursasporlu Enes Ünal. 1997 doğumlu Ünal, 2009 yılında Sakarya Futbol Köyü kampında eğitim görmüş bir oyuncu. ‘Ailesini zor ikna ettim, milli takıma girdi’Bu yıl İzmir, Sakarya, Rize, Balıkesir, Sinop, Erzurum, Nevşehir, Elazığ, Isparta ve Yozgat’ta yapılan Futbol Köyü kamplarına farklı illerden gelen 12-13 yaş grubundaki çocuklar katılıyor. Uzmanlar tarafından düzenlenen eğitim programında çocuklar hem futbol hem de sosyal becerilerini geliştiren eğitimler alıyor. 10 ilde gerçekleştirilen organizasyon kapsamında üç ilde kız futbol köyü bulunuyor. Bu köylerden aralarında en ilgi çekici olan Rize’de kamp yapan Hakkâri kız futbol takımı. Takımın antrenörü Hakkârili Cemile Timur’un spora olan tutkusu çocuk yaşlarda başlamış. 7 sene atletizmle ilgilenen Timur, 2007 yılından sonra futbola yönelmiş. Hakkâri’de erkek futbol takımlarının maçlarında hakemlik yaparken karar vermiş kız futbol takımı kurmaya. Tabii ki bu ilk başlarda kolay olmamış: “Aileleri ikna etmek çok zor oldu. Aslında onların karşı çıktığı şey kız çocuklarının okumaları ya da spor yapmaları değildi. Bizim buralarda kız çocukları çok önemlidir. Aileler de kızıma bir şey olur mu, bize laf gelir mi düşüncesiyle ilk zamanlar kızlarını göndermediler.” Bu tepkiler Cemile Timur’u yıldırmamış. 8 kişi olarak yola çıktığı futbol takımında şimdi sayı 100’e yaklaşmış. Timur, ailesini zor ikna ettiği ancak şimdi çok iyi bir yerde olan oyuncusunun hikâyesini de şöyle anlatıyor: “Kader Doğan adında yetenekli bir oyuncum var. Hatta 15 yaş milli takımına seçilip Singapur’daki şampiyonada oynadı. Ancak ilk zamanlar ailesini ikna etmem çok zor oldu. Hatta annesi bana beddua etti ‘Sen nasıl kızımı böyle bir işe sokarsın!’ diye. Babası da ‘Kız çocuğu futbol oynamaz’ diye tepki gösterdi. Neyse ki ikna ettim onları ve Kader sadece iyi bir oyuncu olmakla kalmadı, şimdilerde Kayseri’de beden eğitimi öğretmenliği okuyor.”Kız futbol takımları sponsor bulamıyorCemile Timur, Hakkâri kız futbol takımı olarak en çok sıkıntı çektikleri şeyin tesis yetersizliği olduğunu söylüyor. Antrenman için saha bulamayan takım dağlarda hazırlık yapmak zorunda kalıyormuş. Maddi imkânsızlık ve sponsor bulamamaktan yakınan Timur, Türkiye Futbol Federasyonu’nun sadece ulaşım ve konaklama masraflarını giderdiğini söylüyor: “Esnafları geziyorum ama ‘Bu kadar yokluk varken bir de kız futbol takımına mı yardım edeceğiz’ tepkileri alıyorum. Sponsor da bulamıyorum. Çünkü kız futbol takımlarından 10 golden fazla gol yiyen takımlar var. Bu sefer firmalar ‘Biz böyle bir takıma mı sponsor olacağız?’ deyip kabul etmiyorlar. Duyduğum kadarıyla bizim futbolumuzdan zevk almıyorlarmış.” Cemile Timur, Hakkârili bir takım olmanın dezavantajlarından birinin de diğer futbol kulüplerinin şehirlerine maç yapmak için gelmeye kokrmaları olduğunu söylüyor. Hatta Timur, başarılı olan kız futbol takımlarının birinci lige çıkamamasını da buna bağlıyor: “Diğer kulüp hocalarının biz nasıl geleceğiz oraya, çocukları nasıl getireceğiz, ya bize saldırırlarsa, bizi kim koruyacak gibi endişeleri oluyor. Aslında durum gerçekte öyle değil. Hatta geldikten sonra öyle olmadığını görünce şaşıran çok fazla kulüp hocası oluyor. Ancak birinci lig hocaları buraya maça gelmek istemeyince bizim de birinci lige çıkmamız engelleniyor. Ben böyle olduğunu düşünüyorum ve bana göre bunun en büyük sorumlusu basın. Bizim buralar sanki her an savaşın ortasında gibi gösteriliyor.”Şampiyonlar Ligi'ne kalan ilk Türk takımının oyuncularıFutbol köylerinde sivrilen ve başarılar elde eden sadece erkek oyuncular olmuyor. Kız futbol köylerinden de alanında başarılı olmuş oyuncular çıkıyor. 1995 İzmir doğumlu olan Ümran Özev ve Yaşam Göksu, U15 Milli Takımı'ndayken Singapur Gençlik Olimpiyatları'nda bronz madalya kazanmışlar. Geçen sene Antalya'da düzenlenen U19 Avrupa Şampiyonası finallerinde oynayan ikili, bu sezon Konak Belediyespor'la kadın futbol tarihinde Şampiyonlar Ligi'ne kalan ilk Türk takımının oyuncuları olma özelliğini taşıyor. Onlar da ilk yıllarda akrabalarından tepki almış. ‘Kız futbol oynar mı?' anlayışıyla kendilerine tepki gösteren çevrelerinin, kazandıkları başarılardan sonra kendilerine destek olmaya başladıklarını söylüyorlar.

    0 0
  • 08/31/13--15:50: Transfer bir şenliktir!
  • 20 Haziran’da resmen başlayan transferler, birkaç gün sonra noktalanıyor. Yani bir bakıma işin en şenlikli haftasına giriyoruz. Gerçi sadece kulüplerimiz için değil medyanın da transfer çalışması hiçbir zaman bitmez, devre arasında kimlerin alınacağına ilişkin haberler gündeme girer. Takıma yarar sağlayan başarılı transferlerin yanı sıra düpedüz felaket anlamına gelen işler de yapılır transferde. Bunlardan bir demet sunalım.Futbolda bir transfer dönemi daha noktalanıyor. 20 Haziran’da resmen başlamış olan transfer dönemi 6 Eylül Cuma günü saat 17.00’de noktalanacak. Dolayısıyla transferin en şenlikli günlerine girmek üzereyiz. Takımlar eksiklerini giderebilmek için son atılımlarını bu hafta içinde gerçekleştirecek.Transferin değişik yönleri vardır. Bunların içinde en çok dikkati çeken, gazetelerde bununla ilgili haberlerin bolluğudur. Kulüp değiştiren yani gerçekten transfer olan oyuncu sayısı 100 ise alınıp satılacağı belirtilen en az 1000’dir. Bunun nedeni de çok açıktır; transfer haberleri büyük ilgi görmekte yani çok para etmektedir. Çok daha ilginci, bu tür haberlerin doğru olmadığı bilinse bile taraftara keyif vermektedir. (Değişik bir tür uyuşturucu!)Bu yüzden hiçbir biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan ya da kulüplerin adını bile bilmedikleri bazı oyuncuların transfer listelerinde olduğu yolundaki iddialar medyada çok sık yer alır. Aslında bunun yol gösterici bir yanı da vardır; yani böyle bir futbolcu var, gidin alın. En azından ilgilenin, biz de haber yapalım, gibisinden. Üstelik siz de transfer için çalışıyormuş gibi görünürsünüz, falan filan...Transferin elbette ki doğru ve gerekli yanı en başta gelir. Takımlar eksik gördükleri yerlerini tamamlar, daha büyük hedeflere ulaşabilmek için gerekli saydıkları oyuncuları alır. Bu arada beklenen verimi alamadıkları oyuncuları da satarak bu açıdan da gerekeni yapmış olurlar.Gelgelelim transferlerin önemli bir bölümünün futbol aklıyla yapılmadığı da bir gerçektir. Bu noktada değişik durumlar yaşanır. Bunların başında da futboldaki çarpık düzenimiz gelir. İşi bilmeyen yöneticiler, ehil olmayan menajerler, transfer hastası teknik adamlar ile medya ve taraftarın baskısı önemli rol oynar.O sezon şampiyonluğu kaybeden takımın yönetimi dikkatleri başka yöne çekebilmek için mutlaka önemli transferlere yönelir ve bunun için de kesenin ağzı açılır. Hele şampiyon takımdan futbolcu almak, iki kat kaymaklı ekmek kadayıfı gibidir. O olmazsa şampiyonun istediği oyuncuyu almak bu işi bir ölçüde görür (Bakınız, Alper Potuk vak’ası). O sezon parlamakta olan bir oyuncuya birden çok büyük kulübün talip olması, satıcı için büyük şanstır. Bu kapsamdaki en çarpıcı olay Ayhan Akman’ın Beşiktaş’a gelişi sırasında yaşanmıştır. Dönemin Gaziantepspor yönetimi “3,5 milyon dolar istesek ayıp olur mu?” diye düşünürken bu transfer 8,5 milyon dolara gerçekleşmiştir. (Sayın Doğan’ı tanıyanınız varsa size büyük bir keyifle bir kez daha anlatacaktır.)Bazı kulüpler arasında bu konuda ‘değişik bir yakınlık’ olduğu söylentileri zaman zaman ortaya çıkar. İsmail Köybaşı için ödenen 6,5 milyon euroluk bonservis bedeli ve bunun öncesinde Tabata’ya 8 milyon euro gibi memleket çapındaki rekorlar Beşiktaş’la Gaziantepspor arasında böyle bir yakınlık olduğu yolunda haberlerin yapılmasına yol açmıştır.Fenerbahçe’nin rahmetli Güven Sazak’ın başkanlığı döneminde Ümit Milli Takım’ın neredeyse bütün oyuncularını alması ve toplam transfer sayısının 40’lı rakamlarla ifade edilmesi de transfer şenlikleri içinde mutlaka sözü edilmesi gereken bir olaydır.Cemil Turan ve Rıdvan Dilmen, Galatasaraylı olacaktıGeçmişte transfer daha da şenlikliydi çünkü ‘kaçırma’ gibisinden durumlar yaşanırdı. Örneğin, 1973 yılında Cemil Turan İzmir’de Metin Oktay tarafından günlerce konuk edilip Galatasaray’a gelmek üzereyken Çeşme’den kaçmış, sonrasında da epeyce karışık işleri çözmek üzere devreye ağır abiler girmiş ve bu oyuncu Fenerbahçeli olmuştu. Rıdvan Dilmen için o dönemin Galatasaray yöneticisi Ergun Gürsoy 51 milyon lira peşinat ödemiş ama Ercan Aktuna bu oyuncuyu kaçırıp 1988 yazında Fenerbahçeli yapmıştı (Merak etmeyin, sözkonusu para geri verildi).Gürsoy da bunların intikamını Hasan Vezir’le aldı. Gerçi Vezir kiralık oyuncuydu ama Fenerbahçe’nin fırtına gibi estiği sezon bitmeden E.Gürsoy-Y.Karahasan ikilisi tarafından kaçırılıp Galatasaraylı yapılmıştı. Gerçi bunun pek kimseye yararı olmadı ama yine de Galatasaray ezeli rakibine büyük bir transfer golü atmıştı. Daha o yılın 4 Mayıs’ındaki Türkiye Kupası maçında 3-0 öndeki Galatasaray’a 3 gol atarak 4-3 galip gelmelerini sağlayan oyuncu artık Cim Bom’luydu.Tabii bu kapsamdaki en önemli transfer, Tanju Çolak’ın Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye geçmesiydi. Açıkçası Sarı Kırmızılı kulüp buna biraz da çanak tutmuştu çünkü Çolak’ın bugün hatırlanması gerekli olmayan birtakım vukuatları camiada tepkiyle karşılanıyordu. Yoksa 2 sezon için 3 milyara anlaşma sağlanan oyuncuya ‘Hayır, 2,5 vereceğiz’ demek anlaşılır bir durum değildi.Tabii ki asıl şenlik bunlar değil, hiç tartışmasız ‘rezalet’ olarak nitelendirilebilecek transferlerdir. Elbette ki futbol aklından yoksun, işletmecilik becerisi çok düşük ve hatta basiretli bir tüccar gibi bile davranmayı gerekli görmeyen yöneticiler bu noktada kulüplere çok büyük zararlar vermiş durumdadır. Tabii İspanya’daki uygulamanın ülkemizde olmayışı da büyük eksikliktir. Yakında Kitap Zamanı’nda tanıtımını yaptığım Gol adlı kitapta orada kulübün böyle işlerden uğradığı zararın önemli bir bölümünü yöneticilerin ceplerinden karşılamak zorunda oldukları belirtiliyordu.Uzun yıllar transferin şampiyonu Fenerbahçe olduğundan haliyle en büyük fiyaskolar da orada yaşanmıştır. Bunların en büyüğü La Liga gol kralı olarak 17 milyon euroluk bonservis bedelinin yanında yıllık 3,5 milyon euroluk maliyetiyle verimi arasında korkunç bir boşluk bulunan Güiza olmuştur. Buna karşılık Okocha ve özellikle de Baliç’in satışından önemli paralar kazanılmıştır. Alex de Souza, Roberto Carlos ve N. Anelka gibi dünya çapındaki yıldızların getirilmesi de önemli transfer başarılarıdır.Özellikle Yıldırım Demirören döneminde transfer şampiyonluğunu ele geçiren Beşiktaş’ın yakın zamandaki transfer felaketleri medyada geniş biçimde yer almıştır. Bunların yanında Siyah Beyazlı kulübün sadece birkaç ay çalıştırdığı İspanyol teknik direktör Del Bosque’ye 8,5 milyon euro tazminat ödemek zorunda kalışı, futbol tarihimizin en büyük transfer skandallarından biridir. Üstelik aynı durum futbolcu bazında da yaşanmıştır. M. Ferrari için de aynı miktarda ceza ödenmek zorunda kalınışı tam bir yöneticilik faciasıdır.Seba’nın asker arkadaşları!Siyah Beyazlı takımın Gordon Milne ile yaşadığı parlak dönemin tek eksiği Avrupa’da başarı olmuştu. Bunun önemli nedenlerinden biri de yabancı futbolcu seçimindeki hatalardı. İngiltere’den gelen Ian Wilson ve George Walsh ilerlemiş yaşları nedeniyle “Başkan Seba’nın asker arkadaşları” diye alay edilmişti. Aynı dönemde O.Nartallo ve F.Manessero gibi transferler de eleştirilere yol açmıştı. Onların sınırlı maliyetlerinin yanında sonraki felaketler kıyas kabul edecek gibi değildi.Elbette ki Galatasaray bu işin dışında değil. Sarı Kırmızılı kulübün bu konuda daha derli toplu bir görünüm verdiğini kabul etmeliyiz. Yine de 90’lı yılların başında gerçekten önemli bir oyuncu olan Polonyalı Koseçki’den gerekli verimin alınamayışı, 1994 yazında Mapeza ve Kuzmanoski gibi Cim Bom düzeyinde olmayan oyuncuların alınması hemen akla gelenler. Elbette ki en çarpıcısı D. İorfa olmuştu. Galatasaray’a Queens Park Rangers’tan gelmişti ama orada oynadığı maç sayısı sadece 8’di. Galatasaray’da da 1991-92 sezonunda 7 maç oynayabildi. Gerçi harika oynadı denebilecek bir Beşiktaş maçı (4-3) vardı ama öteki maçlardaki verimsizliği ve acemice hareketleri gazetelerde ‘İorfa değil İyi Urfa’ gibi zeka açısından sınırlı sorumlu başlıkların sıkça yer almasına yol açmıştı. Yakın zamanda Sercan Yıldırım transferi de yabana atılacak bir fiyasko sayılmaz.Sadece bunlar değil, transferin bunun gibi nice ilginç öyküleri var ama yerimiz bu kadar. Başta Trabzonsporlular olmak üzere öteki kulüpler burada konu edilmedikleri için herhalde üzülmeyeceklerdir. Yine de Bordo Mavililere gelen ilk yabancı hoca olan Alman Jürgen Sundermann’ın (1985-86) “son derman” esprisiyle karşılanması, siyahi İngiliz Kevin Campbell’a (1997-98) başkan M. Ali Yılmaz’ın “yamyam” iltifatını kaydetmeden geçmeyelim...Ancak bunlara bakıp da transferi tepeden tırnağa kötülediğimizi sanmayın. Tam tersine futbolun en önemli ve gerekli işlerinden biridir; doğru transferler sayesinde her bakımdan büyük kazançlar elde edilmiştir. Gençlerbirliği ve İlhan Cavcav bu kapsamda mutlaka anılması gereken adlardır. Ayrıca unutmayalım ki camialarının bayraklaşmış isimlerinin çok büyük bir bölümü de o kulüplere transferle gelmiştir. Metin Oktay’dan Hakan Şükür’e, Metin Tekin’den Rıdvan Dilmen’e, Toni Schumacher’den Gheorghe Hagi’ye büyük yıldızlar birer transfer başarısıdır.Dolayısıyla bu işi adam gibi yaparsanız vezir olursunuz, tersini de söylemeye gerek yok, örnekleri ve sonuçları ortada...

    0 0

    Her geçen gün önemi bir kat daha artan petrolün Türkiye’deki tarihi, Raman Dağı ile başlıyor. Ortadoğu’daki yoğun petrol çıkarma faaliyetlerine İsmet İnönü yönetimi de kayıtsız kalamaz.Önce Irak sınırına yakın Nusaybin bölgesinde başlatılır arama çalışmaları. Bu alanda yetişmiş kalifiyeli eleman olmadığı için bir yandan da Amerika’ya jeoloji ve petrokimya alanında eğitim görmesi için öğrenciler gönderilir. Nusaybin bölgesinde yapılan aramalardan sonuç alınamayınca gözler Raman Dağı’na çevrilir.Raman Dağı eteklerinde Maymune Boğazı’nda 1941 yılında ‘Raman 1’ kuyusu için ilk sondaj çalışması başlatılır. O günün şartlarında Türkiye ekonomisi zayıf olduğu için, sondaj çalışmaları da yüzeysel kalır, derin kazılar yapılamaz. Raman’da açılan bu ilk kuyuda az da olsa petrol bulunur, fakat ticari olmadığı için kapatılır. Ardından sayıları yediye ulaşan kuyularda petrolün ancak emaresine rastlanır. Tam da bu sıralarda patlak veren İkinci Dünya Savaşı bütün dünyayı kasıp kavurmaktadır. Savaşın rüzgarı Türkiye’ye de ulaşır, zaten kötü olan ekonomiyi iyice zayıflatır. Pahalı bir yatırım olan sondaj çalışmalarından da sonuç alınamaması Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde büyük eleştirilere yol açar. Bir çok milletvekili bunun ölü bir yatırımdan öteye gitmediğini söylese de İsmet İnönü onaylar ve yatırımların devamına karar verilir.Yurt dışından getirilen tek sondaj makinesiyle 1945 yılında ‘Raman 8’ kuyusunun çalışmasına başlanır. Bir yıl süren sondaj çalışmasının sonunda Türkiye için bir tarih yazılır. Yıllardır süren arama faaliyetlerinde ilk defa sonuç alınır, yüzler güler. Bayram havasına bürünen şantiyede keyifler yerine gelir. O günün gazete manşetlerinden verilen haberlerle Raman’daki sevince bütün Türkiye ortak olur. Açılış için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bizzat Raman’a gelerek törene katılır. Kurbanlar kesilip dualar edilir. Sekizinci kuyu günde otuz varille üretime başlar. Petrol için yeşeren ümitler sondajların da devamını getirir Raman’da. Artan üretimden sonra işleme tesisleri kurulur. Eskiden bir köy olan Batman’ın çehresi bir anda değişir. Petrolde çalışmak için insanlar çevreden Batman’a göç eder. Halen bölge insanına ekmek kapısı olmayı sürdüren Raman Dağı’nda üretim hızla artıyor. Gelişen teknolojiyle birlikte, günde ortalama 15 bin varil ham petrol çıkarılıyor. Ortadoğu’da ortaya çıkan siyasî krizler nedeniyle yükselen petrol fiyatları, Türkiye’nin bu alandaki yatırımlarının artmasına sebep oluyor. Eskiden ticari olmadığı için kapatılan kuyular yeniden açılırken, bu kuyulara yenileri eklenmeye devam ediyor.

    0 0

    İstanbul’un, dillere dolanan trafik sorunu için onlarca projenin bahsi geçiyor. Fakat hayata odaklanılan projeler henüz bu yaraya merhem olabilmiş değil. New York Ulaştırma Departmanı müdürü Matthew Roe’nun, bu konudaki algımızı değiştirecek birçok tavsiyesi var.New York Ulaştırma Departmanı, Planlama ve Araştırma Müdürü Matthew Roe, İstanbul’daydı. EMBARQ Türkiye–Sürdürülebilir Ulaşım Derneği davetlisi olarak İstanbul’a gelen Roe ile trafik sorunları ve çözümleri üzerine konuştuk. Benzer problemlerin New York’ta da yaşandığını ifade eden Amerikalı uzmanın yol güvenliği noktasındaki tavsiyeleri dikkate değer. New York’un da İstanbul gibi trafik sorunları var. Bu sorunu çözmek trafik akışını yavaşlatmaktan mı geçiyor?Trafiğin iki farklı mânâsı var. Birisi insan ve araç sayısındaki fazlalık, diğeri de sıkışıklıktan doğan keşmekeş. Edinilen tecrübelerden anlaşılıyor ki, ne kadar araba o kadar karışıklık anlamına geliyor. Fakat bazı düzenlemeler yaparak bu sorunun üstesinden gelebilmek mümkün. New York’taki trafik sorununun temelinde de yine araç çokluğu yatıyor. Hatta buna ‘Gridlock’ diyoruz, yani arabaların oluşturduğu uzun kuyruklar sebebiyle başka yolların geçişe tıkanması. Sanırım sizde de aynı sorun var. Akışı yavaşlatmaktan kasıt, insanların daha fazla toplu taşımaya yönelmesi, yürümek veya bisiklete binmesi… Fakat ben hem trafikten şikayet edip taksi tutarsam trafiği istemeden de olsa artırırım. Yani trafikten şikayet ederken, trafiğin sebebi olurum.Peki her şey gittikçe hızlanıyorken, insanlara daha yavaş bir yaşamı tavsiye etmek biraz garip değil mi? Bana öyle geliyor ki, insanların yürümekten kaçınmalarının sebebi, yaya yolunun buna imkan vermemesi. İstanbul’da konuştuğum birçok kişi bana, eğer kendi muhitlerinde bildik bir yer değilse, kolayca kaybolabildiklerini söyledi. O adresi bulmak için uzun süre harcamaları da cabası. Sanırım, burada yaşayanlar için can sıkıcı meselelerin başında trafikte kaybolan saatletden ziyade, şehirde kaybolmak daha önce geliyor.İnsanları yürümeye nasıl teşvik etmeli?Bu tamamen detaylarda gizli. Yayaların yürüyüşünü kolaylaştıracak her türlü unsur bunu kolaylaştırır. Mesela yayaların yürüyeceği yerlere araba park ederseniz, bu onları yürümekten soğutur. Yönlendirici işaretler, hem zemin ve altgeçitler gibi detaylar bunu cazip kılar.Tabii bir de caddelerin genişliği var? Bu New York ve İstanbul arasındaki en büyük fark olmalı…Aslında şehir planlamacılığının tam amacı bu değil. Planlama, alanı genişletmek adına bir yerleri yıkıp genişletmekten ziyade, mevcudun düzenini sağlamak adına tasarrufta bulunabilmektir. Mesela tüm dünyadaki eski şehirlere mahsus bir özellik olan dar sokaklar, İstanbul’un muhtelif semtlerinde de mevcut. Şehir planlaması sihirli değnek değil. Bu gibi merkezlerde şöyle bir soru sormak gerek? Acaba tüm bu araçlar semt sakinlerine mi ait, yoksa yalnızca buradan geçmek isteyenlere mi? İşte o zaman anlaşılacaktır ki, bu saydığımız alan, yakın ulaşıma mahsus bırakılmalı. Öte yandan, insanlar da araçların gerçek işlevini anlayacaklar. Aslında yol genişliğinden şehrin sadece eski kısımları değil, yeni yolların yapıldığı ve nispeten daha geniş olan yeni yerleşim yerleri bile muzdarip.İşte tam olarak anlatmak istediğim mevzu da bu. Yolun geniş olması, trafiğin yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Biz Amerika’da uzak yerlere yerleşim birimleri kurarak ve buralara geniş otoyollar inşa ederek insanların mustakil araç edinmelerini teşvik ettik. Şimdi ise insanlar toplu taşımaya yakın yerleri tercih ediyorlar. Hatamızı anladık. Umarım Türkiye de bizim yaptığımız yanlışlara düşmez.Türkiye’de çoğu kimse, ilk fırsatta bir araba sahibi olmayı hedefler. Bu açmazı daha da karışık bir hale getirmez mi?Benim için araba kullanmadıkça, ona sahip olmalarında bir problem yok. Mesela Hollanda gibi bazı ülkelerde, uzun mesafe sayabileceğimiz mesafelerde bile bisiklet kullanılabiliyor. Arabaya sahip olsalar da kullanma oranı daha az.Bu biraz da arabaya biçilen rolden kaynaklanıyor galiba. Çünkü Türkiye’de araba sahibi olmak, bir sosyal statü göstergesi…Bana kalırsa kaldırımda yürümeyi keyifli kılacak projeler yapılabilir. Sonuçta araba hareket edebildiği sürece hedefine varabilir. Sadece yayaların girebildiği yerlerin ne kadar cazip olabileceği, bu sorunun çözümü için anahtar olacaktır. İstiklal’deki ve tarihî yarımadadaki yayalaştırmanın iyi örnekler olduğunu görebiliyoruz. Ayrıca AVM’lere gitmek için şehrin dışına çıkmak durumunda kalan kimseler için de, şehrin merkezindeki esnafla daha makul bir sinerji oluşturacağı şüphesiz.Bisiklet meselesine gelirsek. Türkiye’de bisiklet hala çocuklukta binilen bir eğlence aracı olarak görülüyor... Anladığım kadarıyla bisiklet, Türkiye’de henüz modern bir toplu taşıma aracı değil. Yapılabilecek şeylerin başında bisikleti özendirmek geliyor. Şöyle bir göz atarsanız, gerçekten çok güzel tasarlanmış ve kişinin kendi tarzını yansıtabileceği bisikletler var. Bisiklet dünyanın birçok kentinde moda bir taşıma aracı. Ama o algıyı kırabilmenin kolay olmadığını biliyorum. Ama zenginliğinizi gayet lüks bisikletler alarak da ispat edebilirsiniz. Dünyadan bir örnek verir misiniz?İlk örnek elbette Amsterdam. Ama trafik sorunu yüzünden bisiklet kullanmaya alışan bir kent göster derseniz Kopenhag derim. Son 30-40 sene arasında oluştu bu alışkanlık. Şehir coğrafi manada İstanbul ve New York kadar değişkenlik göstermese de özellikle kış aylarında bisiklet kullanımı oldukça güçleşiyor. Ama çok tercih edildiğini görebiliyoruz. Kopenhag’da bisikletlilerin ayaklarını birkaç dakikalığına dinlenmesini sağlayacak ufak köşeler yapılmış. İşte bu küçük teşvik bile birçok kişinin bisiklet kullanmasına vesile olabilir. Ve orada yazlar sizin kışınız gibi. Bu durumda bile binlerce kişinin bisikleti tercih edebildiğini düşünün.Yol güvenliğinin, sokakları tanzim etmekten geçtiğini söylüyorsunuz. Güvenlikli sokak tasarımı kazaların önüne nasıl geçer?New York’ta önce şehirde kaza verilerinin en çok geldiği noktalarda araştırmalarda bulunduk. Uzun araştırmalar sonunda anladık ki, yol ne kadar geniş ve akar halde ise yani hızın arttığı bölümlerde kazalar daha fazla vuku buluyor. Özellikle dönüşlerde ışıklara uymayan sürücü veya yayaların dikkatsizliğinden kaynaklanan kazalar. Her kavşak ve her geçiş için özel tasarımlar dizayn ettik. Fakat araştırmalarımızdan şunu anladık ki, ne zaman geniş caddelerdeki şeritleri, gerek bisiklet yolu, gerek geniş yaya yolu gibi unsurlarla azaltırsak, oradaki güvenlik oranının inanılmaz arttığını gördük. Yani bisiklet ve yayalar için yol açtığımızda kazalar da büyük oranda azalıyordu.Gerçekten işe yaradı mı?İnanılmayacak derecede büyük ilerleme kaydettik. Aslında temel sorunun sürücülerin sürü psikolojisiyle birbirlerini takip etmeleri olduğunu gördük. Yani yanlış olduğu zaman da birbirlerini taklit ediyorlar. Biz işleri yoluna koyunca bu sefer doğru hareket noktasında birbirlerini takip etmeye başladılar. Onlara ne yapmaları gerektiğini söylemezsen istedikleri gibi davranırlar. Peki bir yere yapacağınız projede nasıl karar alıyorsunuz? İtiraz edenler çıkmıyor mu? Aklıma Tolstoy’un o meşhur sözü geldi. “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, ama her mutsuz ailenin kendine has bir mutsuzluğu vardır.” Evet, aslında trafikten şikayet eden herkes bir şekilde değişiklik istiyor ama bu değişikliğin nasıl olacağı noktasında bir mutabakat yok. Yaptığımız çalışmalarda gönüllü olarak projeye girmek isteyenler, yapılacak çalışmaya müdahil oluyor ve fikirlerini sunabiliyor. Bununla beraber, New York Ulaştırma Departmanı, cadde üzerinde büyük bir yetkiye sahip ama Community Board’un (yerel temsil heyeti) da onayını alarak, işimizi tamamlıyoruz.

older | 1 | .... | 59 | 60 | (Page 61) | 62 | 63 | .... | 165 | newer