Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 58 | 59 | (Page 60) | 61 | 62 | .... | 165 | newer

    0 0

    Ömer Tozar, ekmek parası için Avrupa’ya göç eden binlerce gurbetçiden biri. Avusturya Lienz’te B3 restoranı işleten Tozar ailesini bölge halkı çok seviyor. Ömer ustanın hünerli ellerinden çıkan pizzasını ise İtalyanlar adeta kapışıyor.Ömer ustayı Türkiye, Beşiktaş’a şehrin sahasını açmasıyla tanıdı. Yeni sezon hazırlıklarının ikinci etabı için Avusturya Lienz’i mesken tutan Beşiktaş, 17 Temmuz’daki ilk akşam idmanında kötü bir sürprizle karşılaştı. Kentle aynı adı taşıyan kulübün başkanı Didi, Siyah-Beyazlılara sahalarını açmadı. İmdada, antrenmanı izleyen pizza ustası Ömer Tozar yetişti ve yakın arkadaşı Didi’yi ikna etti. Restoranında kamp çalışmaları boyunca gazeteci arkadaşlarımızla sahur ve iftar yemeklerini yediğimiz gurbetçiyi merak ettik. Hikayesine kulak kabarttık. Meğer Ömer ustanın elinin lezzeti, aşçılarıyla ünlü Düzce’nin Cumayeri ilçesine bağlı Dokuz Değirmen köyünde doğup büyümesindenmiş.Ömer Tozar (59), “Buralara tırnaklarımla kazıyarak geldim.” cümlesinin içini dolduranlardan. Düzce’de dünyaya gelen Tozar, hayatını Urkiye Hanım’la birleştirir. Taksicilik yapan Tozar, Adapazarı’nda başvurduğu bir kuruma yarım saat önce başkasının alındığını öğrenince büyük bir risk alır. 26’sında, eşiyle birlikte Avusturya’nın Kaernten eyaletine göç eder. 2004’e dek Avusturya Demiryolları’nda, radyatör alanında kaynakçıdır.Hanımı dinlemediğimde hep zarar ettimGün gelir, bavullarını yeniden toplar. Sebebi, birikimlerini değerlendirme gayesiyle satın aldığı eski evin taksitlerini artık ödeyememesidir. Her adımını danıştığı, “Sözünü dinlemediğimde hep zarardayım” dediği eşinin teşvikiyle işletmeciliğe soyunur. 3-4 yıl, İstanbul ve İzmir’de şef garsonluk da yaptığı sektöre girer. Şehir merkezinde açtığı Kebap Antalya’da sunduğu damak lezzeti, herkesin dilindedir. Bu sırada memleketine yatırım düşüncesiyle 450 metrekarede 40 hayvanla yetiştiriciliğe de başlar ancak işler beklediği gibi gitmez. İşin sırrı kurutulmuş et sosundaNihayet, Ocak 2008’de, Lienz tren istasyonunda keşfettiği bu yeri, yedi aylık uzun uğraşlar sonucu kiralar. Mekanın adını kapı numarasından esinlenerek koyar: B3. Daha önce İtalyanların hizmet verdiği yerde yaptığı pizzalar, kasabaya kayak ve rafting için uğrayanların beğenisini kazanır. Mekâna en çok rağbet edenlerin başında da bugünkü gibi İtalyanlar vardır. Altı çeşit salata ve makarnanın yanı sıra menüsüne döneri ekleyen Ömer usta, şimdilerde siparişlere yetişemiyor. Tozar, bu ilgiyi hamur için kullandığı inek etinin kurutulmuş sosuna ve kaliteli malzeme seçimine bağlıyor.Tozarlar’ın başarı hikayesinin ardında müthiş bir azim yatıyor. Sabah 09.00’da başlayan mesai, 11 ay boyunca haftalık izinsiz eşiyle beraber her gece 02.00’ye kadar devam ediyor. Senede bir ay ise Cumayeri Dokuz Değirmen köyünün yolları aşındırılıyor. Sohbetimiz esnasında parlayan gözlerin nemlendiği anlar da oluyor.Ömer ve Urkiye Tozar’ın büyük kızı Aslıhan gözlerini dünyaya 1993’te açmış. Muhasebe bölümünü bitirmiş ve yakın gelecekte patronluğa göz kırpıyor. Öğlene kadar mesleğiyle ilgili kursa gidiyor, sonrasındaysa anne ve babasına yardım ediyor. Türkçenin yanı sıra Almanca ve İngilizce biliyor. Dört dil bilen 19’undaki Neslihan ise turizm ve otelcilik uzmanı, yüksek lisans yapıyor.

    0 0
  • 08/17/13--15:51: Bu vurguna kim dur diyecek?
  • Son yıllarda havayolu ulaşımı oldukça ucuzladı. Tatil dönemlerinde ise tam tersine bir uygulama söz konusu. Çünkü havayolu şirketlerinin uyguladığı fiyat politikaları konusunda yaptırım bulunmuyor.En ucuz ve en keyifli tatil için planlamalar aylar öncesinden yapılır. Kimse çok daha yüksek fiyat ödeyerek tatile çıkmak istemez. Bu yüzden, seyahatlerinde uçağı tercih edenler, en uygun tatil yerini ayarladıktan sonra en ucuz bileti bulabilmenin peşine düşer. Ancak bayram tatili dönemlerindeki yoğunluk nedeniyle ucuz seyahat hayali pek mümkün olmaz. Hatta bayram haftasına sayılı günler kala bilet bulmak imkânsız hale gelir. Tıpkı geçen Ramazan Bayramı döneminde yaşanan bilet kaosu gibi.Yıllık izinlerindeki belirsizlik nedeniyle tatil planlarını son dakikaya bırakanlar, Ramazan Bayramı haftasında tek yön ekonomi sınıfı bilet için 400 TL’nin üzerinde fiyat ödemek zorunda kalmış, bu duruma büyük tepki göstermişti. Ramazan Bayramı geçti ancak aynı manzaralarla Kurban Bayramı döneminde de, karşılaşacağız. Görüştüğüm Onur Air yetkilisi, tatilcilerin bilinçlendiğini ve Ramazan Bayramı dönemindeki biletlerin haftalar öncesinden satıldığını söyledi ve ekledi: “Kurban Bayramı haftasındaki biletler de, ciddi oranda satın alındı. Geç kalan ucuz bilet hayali kurmasın.”HAVAYOLU, HALKIN YOLU OLDU MU?Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘Havayolu halkın yolu’ sloganıyla havacılık sektörüne ciddi yatırımlar gerçekleştirilmesine zemin hazırladı. Bu sloganı kendisine rehber edinen Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, 2003’te, iç hatları rekabete açtı. Yurtiçi uçuşlarına başlayan havayolu şirketlerinin vergi yükünü de azaltan Bakan Yıldırım, yurtiçi uçak biletinin ucuzlamasını sağladı. Daha sonra da, yolcuların en iyi şekilde ağırlanması amacıyla modern ve yüksek teknolojiyle donatılan havalimanları açıldı. Yatırımlar sayesinde 2002’de, 36 milyon seviyesindeki yolcu sayısı, geçen yıl sonunda 131 milyona ulaştı. Bilet fiyatları, bayram dönemleri dışında gerçekten ucuzladı. Havayolu şirketleri arasında yaşanan rekabet nedeniyle iç hatlarda 25-30 TL’ye kadar düşük fiyatla uçuş yapma şansı yakalandı. Ancak, tatil haftasında bilet fiyatlarındaki artış, uçakla seyahati ‘ultra lüks’ hale dönüştürdü. Bu yüzden gerekli tedbir alınmadığı takdirde, her yoğunluğun yaşandığı dönemlerde sadece maddi geliri yüksek kişiler uçakla seyahat imkânı yakalayacak. Dar ve orta gelirliler ise tatile veya yakınlarını ziyarete otobüslerle gitmek zorunda kalacak. Özellikle yurdun batı bölümünden Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne gerçekleşecek seyahatler çileye dönüşecek.UCUZ BİLET NASIL ALINIR?Bayram haftasında yaşanan, ‘bilet kaosunun ortadan kaldırılması’ amacıyla uygulanması istenen yaptırımlar konusunda bir süre daha beklememiz gerekecek. Bildiğim kadarıyla bu konuda en azından Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nda yürütülen bir çalışma bulunmuyor. Bu yüzden Kurban Bayramı haftasında da, yüksek ücretle bilet satın almak istemiyorsanız şimdiden harekete geçin. Öncelikle, seyahat için alternatif gün ve saatleri belirleyerek işe başlayın. Hatta, daha az tercih edilen havalimanlarından düzenlenen uçuşların düşük ücretle satışa sunulduğunu unutmayın. Eğer uzun süreli uçuşlarda ‘benim için sorun değil’ diyorsanız, diğer havayolu şirketlerinin aktarmalı seferlerini tercih edin. Aktarmalı uçuşlar, direkt uçuşlara göre, daha yorucu olduğundan düşük ücretle satılmaktadır. Daha sonra da, havayolu şirketlerinin web sitelerine girerek en ucuz bilet için rezervasyon gerçekleştirin.Ancak, ucuza uçmak sadece düşük fiyatlı bilet almakla olmuyor. Ekstra bagaj ücreti ödememek için de, acil ihtiyaç duyduğunuz eşyaları valizinize yerleştirin, mümkünse bagajınızı tartın. Evden, yol trafiğini dikkate alarak çıkın ve iç hat uçuşu için en az 1, dış hat seyahati için en az 2 saat önce havalimanına gidin. Vakit geçirmeden check-in (bilet-bagaj) işlemi yaptırın. Uçağı kaçırmanız halinde, bilet ücretinin en az yüzde 30’u kadar ceza ödeyeceğinizi unutmayın. Bazı havayolu şirketleri, uçağın kaçırılması halinde hiçbir şekilde ücret iadesi yapmamaktadır.VALİZ NASIL KORUNUR?Keyifli bir uçak seyahati gerçekleştirdiniz ve her şey mükemmeldi. Sorun yaşamadan uçaktan indiniz ve bundan sonra hiçbir şeyin keyfinizi kaçırmayacağını düşünmeye başladınız. Tam bu sırada valizinizin kaybolduğunu ve hasar gördüğünü öğrendiniz. İşte böyle bir sorunla karşılaşmamak için bazı tedbirler alabilirsiniz.ABD’nin önde gelen gazetelerinden Chicago Tribune’de yayımlanan araştırmaya göre, valizinize ve içindeki eşyalara zarar gelmesini önlemek amacıyla bazı küçük tedbirler almanız yeterli olacak. Öncelikle uçak altına vereceğiniz valizinizle ilgili sorun yaşamak istemiyorsanız seyahatlerinizi sadece el bagajınızla gerçekleştirin! ‘Eşyam çok’ diyorsanız, o zaman öncelikle fark edilir renkte valizle yola çıkın ya da, bagajınızın üzerine gördüğünüzde kolayca tanıyabileceğiniz işaret koyun. Valizinizin üzerine adınız, telefon numaranız, e-mail ve adresinizin yazılı olduğu not yapıştırmayı da ihmal etmeyin. Değerli eşya ve ziynetlerinizi ise el bagajınıza koyun. Havayolu şirketleri, valizde saklanan değerli eşyaların kaybolması halinde tazminat ödememektedir. ‘Marka’ bir valizle de yola çıkmayın. Eğer böyle bir valiz taşıyacaksanız, havalimanında bagajınızı naylon koruma ile kaplatın. Ayrıca sadece sizin açabileceğiniz sağlam bir kilit taktırın. Check-in işlemi sırasında size verilen bagaj etiketini de sakın kaybetmeyin. Aktarmalı uçuşları tercih etmeyin. En çok valiz kayıpları aktarmalı uçuşlarda yaşanmaktadır. Valiziniz kaybolduğunda veya hasar gördüğünde, havayolu şirket yetkililerine rapor tutturmadan da, havalimanından ayrılmayın.Kurban Bayramı için acele edin!Eğer Kurban Bayramı haftasında yüksek fiyattan uçuş yapmak istemiyorsanız, bu yazıyı okuduktan hemen sonra bilet rezervasyonu yaptırmanızda fayda var. Çünkü havayolu şirketlerinin uyguladığı fiyat politikaları konusunda herhangi bir yaptırım bulunmuyor. Özellikle kış döneminde doluluk oranlarını artıramayan ve bazı hatlarda zararına uçuş düzenleyen şirketler, yüksek talebin yaşandığı gün leri en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyor. Bu düşünceyle bayram haftasında, ek sefer düzenleyen ve uçak tipini büyüten havayolu şirketleri, tatilcilerin aksine oldukça kârlı bir dönem yaşıyor.

    0 0

    Selanik Fotoğraf Müzesi, şehrin son yüzyılını yansıtan bir fotoğraf sergisi açtı. Küratörlüğünü Vangelis Ioakimidis ve Aliki Tsirliagkou’nun yaptığı ‘Tarihin Ötesinde: Fotoğraflarla Selanik’ adlı serginin fotoğrafları, müzenin ‘Şehre Bakışlar’ adlı serisine dahil edildi.Fotoğraflar esasen üç ayrı dönemi yansıtıyor. İki dünya savaşı arasını da kapsayan Osmanlı sonrası dönem, II. Dünya Savaşı’ndan politik değişime kadar olan dönem ve bu politik değişimden günümüze kadarki dönem. Sergide çok kültürlülüğün hakim olduğu Osmanlı döneminde çekilmiş fotoğraflar da yer aldı. Duvarlarla çevrili Beyaz Kule’yi, şehrin mimarisinin değişimini, farklı etnik kimliklerdeki insanların portrelerini, geçen yüzyıldan kalan çocuk yüzlerini, yerinden edilmiş göçmenleri, askerlerin günlük hayatlarını, komşulukları, düğün ve cenazeleri ya da şehrin diğer hallerini görmek mümkün bu fotoğraflarda. Siyah beyaz kareler, fotoğrafçıların içinde bulunduğu ‘zaman’ın atmosferini ve bu uzun zaman geçidinde cılız kalmış sesleri etkileyici biçimde tekrar gün yüzüne çıkarıyor. Ve sizi tarihin ötesine taşıyor.Zeplin filikası Beyaz Kule önünde (1916) / Yannis Mega Koleksiyonu Yangından önce liman (1917) / Fotoğraf Arşivi, Ulusal Bank Eğitim Vakfı Yunan Edebiyatı ve Tarih ArşiviBüyük yangın sırasında Selanik’ten görüntüler/ Selanik Tarih Arşivi MerkeziBüyük yangın sırasında Selanik’ten görüntüler/ Yannis Mega KoleksiyonuBüyük yangın sırasında Selanik’ten görüntüler / Yannis Mega KoleksiyonuCami (1914-1918) / A. ve L. Haytoglou Koleksiyonu / Anadolu Kara Kuvvetleri fotoğraf arşivindenÇarşıdaki kadınlar/Yannis Mega Koleksiyonu

    0 0

    Bu yıl tiyatro dünyasına yeni bir ekip dâhil oluyor: Tiyatro Keyfi. 15 yıldır farklı tiyatrolarda yönetmenlik yapan Kemal Başar, kendi tiyatrosunun çatısı altında Türkiye'de ilk defa perde açacak oyunlar hazırlıyor. Hollywood filmi Yağmur Adam'ın tiyatro oyunu en dikkat çeken yapım. Fetih 1453'ün Fatih'i Devrim Evin, Tom Cruise'un rolünü canlandıracak.Kemal Başar, 15 yıldır farklı tiyatrolarda oyun yönetiyor, festivallere seçici kurul üyeliği yapıyor, danışmanlık hizmeti veriyor. Bugüne kadar yerli-yabancı birçok oyun sahneye koydu; Hamlet’i, Romeo ve Juliet’i, İstanbul Efendisi’ni, Külhanbeyi Müzikali’ni… Van Devlet Tiyatrosu’nda da bulundu, Romanya ve Polonya’da özel tiyatrolarda da. Başar, bu yıl göçebeliğe son veriyor; çünkü artık kendi tiyatrosunu kurdu. Adı: Tiyatro Keyfi. Türkiye’de ilk defa seyirci karşısına çıkacak oyunlarla yeni sezona hazırlanıyor.Başar’ın hedefi yılların deneyimini tiyatrosuna aktarıp uluslararası arenada ses getirecek işler yapmak. “Bir Avrupalı Türkiye’den bir oyun izlediğinde neden bu Türk tiyatrosudur diyemiyor?” sorusuna cevap ararken çıkmış böyle bir yolculuğa. “Alman tiyatrosunun taklidinin taklidinin taklidi bugün Türkiye’de çağdaş tiyatro olarak sunuluyor. Oysa dünyada böyle değil.” diyor Başar ve ekliyor: “Özgün, kendi kültür ve deneyimlerimizden yola çıkarak evrensel niteliğe sahip oyunlar sahnelemek için kendi tiyatromu kurdum. Amacımız üslup oluşturmak. Önce Avrupa’ya, sonra dünyaya Türk tiyatrosunu taşımak.”Ekibin yol haritası hazır. Yeni sezona hazırladıkları üç oyun var: Shakespeare’in Bütün Eserleri, Rain Man (Yağmur Adam) ve Hürrem. Sezon açıldıktan sonra oyunlar ilk önce Türkiye’de görücüye çıkacak, sonrasında Dubai, Romanya ve Almanya’da işbirliği yapılan ekiplerin sahnelerinde perde açacak. Sonra dünya turnesi... Şimdilik sabit bir sahnesi yok. Geçtiğimiz yıl Cihangir’de açılan BO Sahnesi’nde provalar yapıyor (Shakespeare’in Bütün Eserleri ile Rain Man Tiyatro Keyfi ile BO Sahnesi’nin işbirliğiyle hazırlanıyor), sezon içerisinde belirli günlerde aynı mekânda perde açmayı planlıyorlar.Üç kendini bilmez Shakespeare oynarsa…İlk oyun Adam Long, Daniel Singer ile Jess Winfield’in yazdığı Shakespeare’in Bütün Eserleri-Hafif Kısaltılmış’ın provaları tamamlandı. İngiltere’de 10 seneden fazladır kapalı gişe oynayan oyun, Türkiye’de ilk defa eylül ayı sonunda seyirci karşısına çıkacak. Kendini bilmez üç oyuncunun Shakespeare’in bütün eserlerini 1,5 saatte oynamaya çalıştığı, saçmalıklarla dolu eğlenceli bir gösteri. Bu kısacık vakte neler sıkıştırılmıyor ki, efsane karakterlerin maceraları, kadın rolleri, cadıların, perilerin sahneleri… Oyunculuğun meslek olarak görülmediği, bir gecede nasıl ünlü olunduğu, yani oyunculuğun acı tarafını gösteren bir tersinden Shakespeare güzellemesi. Başrol oyuncuları; Evren Erler, Ercüment Aydın, Yağız Can Konyalı. Başar’ın uzun süre önce telif haklarını aldığı, kendi tiyatrosunda sahnelemek için görücüye çıkarmadığı oyunu bu sezon sahneye koymasının sebebi oyunculuk sektörünün işleyişinden duyduğu rahatsızlık. “Üç geri zekâlı kulaktan dolma vikipedia bilgileriyle seyirciyi toplayıp oyun oynuyor. Günümüzde birçok tiyatro böyle. Son derece donanımsızlar. Dört kişi bir araya gelince tiyatro kuruyor. Oyunculuğun hafife alınmasına tepki olarak bu oyunu yapıyorum.” cümleleriyle neden bu oyunu seçtiğini özetliyor.Fatih Sultan Mehmet, Yağmur Adam oyunundaİkinci oyun, Yağmur Adam. Dan Gordon’un yazdığı, Barry Levinson’un yönettiği Tom Cruise ile Dustin Hoffman’ın rol aldığı efsane filmin sahneye taşınmış hali. Los Angeles’ta yaşayan ithal araba satıcısı Charlie ile babasının ölümünden sonra varlığından haberdar olduğu otistik abisinin hikâyesini anlatan oyunun provaları devam ediyor. Kadroda sürpriz isimler var: Fetih 1453’te Fatih’i oynayan Devrim Evin, Tom Cruise’un canlandırdığı Charlie’yi yeniden yorumluyor, Reha Özcan ise abisi rolünde. Diğer isimler; usta oyuncu Tamer Levent, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yüz oyuncu arasından sıyrılıp Juliet’i oynayan Ece Özdikici, Murat Kılıç, Burcu Görek. Kapitalist sistem içerisinden makineleşen insanların hayatına ayna tutan oyunun filmle karşılaştırılması için kırmızı çizgileri çekiyor Başar: “Tiyatronun sinemayla kıyaslanması cahil adamın yapacağı bir şey. Ancak bundan kaçınamayız. Her yönetmenin yoğurt yiyişi farklıdır, benim yorumum başka olacak. Film bir üst yapıt. Bunun da üst yapıt olması için her şeyi yapıyoruz.”Sinemadan tiyatroya aktarılan nadir metinlerden olan Yağmur Adam, bir nevi yol hikâyesi. Farklı mekânlarda geçiyor, farklı insanlar iki kardeşin hayatına girip çıkıyor. Bu geçişler sahnede nasıl sağlanacak sorusu akıllara gelmiyor değil. Başar bu noktada çok net: “Oyunlarım film gibidir. O tılsımı bu oyunda da umarım yakalarım.”Saraybosna ile kültür köprüsüTiyatro Keyfi’nin son oyunu Hürrem, Romanya’da Microbis Dance Company’de sahnelenecek. Yağmur Adam’ın provaları bittikten sonra Başar, Romanya’ya gidip oyunu yönetecek. Koreografileri diğer oyunlarda olduğu gibi Hugo Wolff üstlendi. Hikâyesini yönetmenin yazdığı Hürrem’in dans tiyatrosunda bölgenin dansçıları oynayacak, ilerleyen dönemlerde birkaç Türkiyeli dansçı ekibe dâhil olabilir belki. Her şey hazır, uygun zaman bekleniyor. Hürrem’in açılışı Dubai’de yapılacak, sonrasında diğer iki oyunla beraber Saraybosna’da sergilenecek. Gösterilerin Saraybosna’dan başlamasının özel bir sebebi var: East West Theatre Company ile kurulan işbirliğiyle Bosna ile Türkiye arasında bir kültür köprüsü kurmak. Zamanla sahnelerin anahtarları değiştirilecek, yönetmenler, sahne tasarımcılarına diğer ülkenin oyunları teslim edilecek.“Yağmur Adam'ın fimini izlemiyoruz”Ekibin en dikkat çekici projesi hiç şüphe yok ki Yağmur Adam. Filmdeki gibi Amerikan kültürünü, yaşam tarzını öven karakterler değil, bizden birilerini göreceğiz sahnede. Oyuncular başarısı tescillenmiş bir filmin oyununu yapmanın zorluğunun farkında, ama kıyaslanacak olmayı önemsiyorlar:Devrim Evin: Yağmur Adam çekildikten sonra aradan 25 yıl geçti. Orası Amerika, burası Türkiye; o sinema, bu tiyatro arada çok fark var. ‘Ödül almış bir filmin tiyatro uyarlamasıdır'ın ağırlığı yok. Ekipten kimse filmi izlemiyor, bağımsız bir metin gibi bakıyoruz. 2008'den bu yana Amerika'da, Avrupa'da oynanıyor. Fragmanlarını izledim, konu itibarıyla aynı ama filmle bir alâkası yok.Reha Özcan: Dustin Hoffman'ın Yağmur Adam'daki performansı bambaşka. Para kazanmak için yaptığı işler dışındaki bütün filmleri çok özel. Sıradışı bir oyuncu. Bizim serüvenimiz başka. Daha önce hastalıklı birçok karakteri canlandırdım. Bedensiz Kadın'da kanser hastası, psikolojik sorunları olan birini, Nemrut oyununda Nemrut'u, Inishmorelu Yüzbaşı'nda psikopat birini oynadım. Normal adamı oynamadım sanırım, hiç denk gelmedi. Umarım Yağmur Adam'daki Raymond rolü de güzel olur.

    0 0

    Haber bültenlerinde ya da gazetelerde sık sık karşımıza çıkar cezaevi tipleri. A, B, C gibi harflerle kodlanan bu ceza infaz kurumları mimari yapılarına, suçlu profillerine ve sunduğu imkanlara göre birbirinden ayrılıyor. Kimi sadece koğuştan oluşurken kimisinde kütüphaneden hamama birçok sosyal imkan var.‘Allah kurtarsın’ sözündeki o ‘kurtulmak istenen yerler’dir cezaevleri. Pek çoğumuz yaşadığı bölgedeki cezaevlerinden bile haberdar değildir ya da olmak istemez. Ancak gerek televizyonlarda gerekse gazetelerde sık sık rastlarız cezaevi haberlerine. Biri tutuklanmıştır, F tipi cezaevine konmuştur ya da E tipi cezaevinde yangın çıkmıştır… Peki neden infaz kurumlarına böyle kodlamalar yapılır, aralarındaki farklar nedir hiç merak ettiniz mi?Türkiye’de 1990’lı yılların yarısına kadar koğuş sistemine göre inşa edilmiş cezaevleri vardı. Daha sonra buralarda rehin alma, cinayet ve isyan gibi karışıklıkların artmasıyla hücre sistemine geçilmeye başlandı. Cezaevleri; kapalı, yüksek güvenlikli kapalı, kadın kapalı, çocuk kapalı, gençlik kapalı, açık ceza infaz kurumları ve çocuk eğitim evleri diye sınıflandırılıyor. Mahkûmlar kalacağı cezaevini kendileri talep edebiliyor. Bu talep inceleniyor ve eğer işlediği suç talep ettiği cezaevinde kalmasına engel değilse isteği onaylanıyor.Açık cezaevlerinde firara karşı herhangi bir engel bulunmuyor. Buralarda hükümlülerin meslek edinmesine öncelik veriliyor.Kapalı cezaevlerinde firara karşı teknik ve fiziki engeller bulunuyor. Bu cezaevleri kapasiteleri, imkânları, mahkûm profilleri ve mimari yapılarına göre A tipi, B tipi, E tipi gibi sınıflara ayrılıyor. Genellikle mahkûmlar ikamet ettikleri yerlere yakın cezaevlerinde kalıyor. Ancak talep etmesi halinde farklı bölgelerdeki cezaevlerine de gönderilebiliyor. Yüksek güvenlikli kapalı cezaevlerinde mahkûmlar bir veya üç kişilik odalarda kalıyor. Burada ağırlaştırılmış müebbet cezası alan, kasten adam öldüren, uyuşturucu madde ticareti yapan, devletin güvenliğine ve anayasal düzene karşı suç işleyen mahkûmlar kalıyor. D ve F tipi cezaevleri diğer kapalı cezaevi tiplerine göre daha sıkı güvenlik önlemleri alınmış yüksek güvenlikli cezaevleri.Kadın kapalı cezaevleri, iç güvenlik görevlilerinin de kadın olduğu ve kadın mahkûmların kaldığı cezaevleri.Gençlik kapalı cezaevlerinde ceza infazına başlandığı tarihte 18 yaşını bitirmiş ve 21 yaşını doldurmamış genç mahkûmlar kalıyor. Bu cezaevlerinde de firara karşı engeller bulunuyor.Çocuk kapalı cezaevlerinde çocuk tutuklular veya çocuk eğitim evlerinden disiplin cezası nedeniyle kapalı kurumlara nakledilen çocuklar kalıyor. Bu kurumlarda 12 ve 18 yaş grubu arasındaki çocuklar cinsiyetleri ve fiziki gelişimleri göz önüne alınarak ayrı bölümlerde barındırılıyor.Çocuk eğitimevleri ise verilen cezanın çocuğun eğitilmesi ve meslek edinmesi olan çocuk hükümlülerin kaldığı kurumlar. Bu kurumlarda firara karşı herhangi bir engel bulunmuyor ve çocukların eğitimleri ön planda oluyor.A tipi kapalı ceza infaz kurumları: Koğuş sistemine göre yapılan bu cezaevleri 1950 ve 1970’li yıllarda inşa edildi. İlçe tipi adı verilen bu kurumlarda mahkûm profilinde ayrım yapılmaz ancak problemli veya sorun çıkaran mahkûmlar yüksek güvenlikli ve daha az sosyal iletişimi olan cezaevlerine naklediliyor. 4 koğuşu, banyosu, mutfağı, kütüphanesi konferans salonu bulunan bu tip cezaevinin kapasitesi 24 kişi. Ancak gerektiğinde kapasite 30 kişiye çıkabiliyor. Ayrıca A tipi cezaevlerinde kadın ve çocuk mahkûmlar için ayrı bölümler var. A1, A2, A3 tipi diye kendi arasında kısımlara ayrılan cezaevlerinin temelde birbirinden farkı koğuş sayısı. Ülke genelinde 9 tane A ve A2, 2 tane A1, 25 tane de A3 tipi cezaevi bulunuyor.B tipi kapalı ceza infaz kurumları: Türkiye’de 13 tane olan bu cezaevlerinde 7 koğuş ve 2 disiplin hücresi var. Her koğuşa ait havalandırma alanı bulunan bu tip cezaevlerinde kadın ve çocuk hükümlüler için ayrı alanlar mevcut.C tipi kapalı ceza infaz kurumları: Kadın ve çocuklar için ayrı alanları bulunan C tipi cezaevlerinde 8 koğuş ve 4 disiplin hücresi var. Kütüphane ve konferans salonunun mevcut olduğu bu tip cezaevlerinin kapasitesi projede 164 olmasına rağmen gerektiğinde 300 kişiye kadar çıkabiliyor. C tipi cezaevlerinden ülke genelinde 7 tane var.D tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları: Tek ve üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen bu cezaevleri 230 odadan oluşuyor. Kütüphane, dershane, hobi salonları, berber, terzi, mutfak, yemekhane, müşahede odası ve revirin bulunduğu D tipi cezaevlerinden Denizli ve Diyarbakır’da 2 tane var.E tipi kapalı ceza infaz kurumu: İki katlı olan bu cezaevleri koğuş sistemine göre inşa edildi. Daha sonra 2, 4, 6, 8 ve 10 kişilik oda sistemine döndürülen E tipinde her odaya ait havalandırma alanı var. Sosyal alan imkânı fazla olan bu tip cezaevlerinde iş atölyeleri, hamam, özel ziyaretçi yerleri, mescit, berber ve konferans salonu mevcut. Normal kapasitesi 600 kişi, gerektiğinde 1000 kişiye çıkabiliyor. Çocuk ve kadınlar için ayrı bölümler bulunan bu cezaevlerinde Jandarma için de müstakil yerler var. Türkiye’nin çeşitli illerinde toplamda 45 tane E tipi cezaevi bulunuyor.F tipi yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları: Bu cezaevlerinde genellikle devlete karşı suç işleyen veya organize suçlardan dolayı tutuklu bulunan tehlikeli hükümlü statüsündeki mahkûmlar kalıyor. İçten ve dıştan koruma görevlileri, fiziki yapısı, güvenlik sistemleri ve yönetim planı ile güvenliği tehdit edecek tehlikeleri en aza indirecek şekilde tasarlanmış. Oda sistemine göre inşa edilen F tipi cezaevlerinde 57 tane 1 ve 2 kişilik, 103 tane de 3 kişilik odalar var ve toplam 368 kişilik. Kapalı ve açık spor sahaları, iş atölyeleri, ön görüşme odası, kreş, kantin, revir ve kütüphane alanları gibi sosyal imkânları oldukça fazla. Tünel kazmayı engellemek için zemini hasır betonla sağlamlaştırılan F tipi cezaevlerinin kanalizasyon boruları da firarı engelleyecek boyutlarda. 10 şehirde 14 tane F tipi cezaevi mevcut. Abdullah Öcalan’ın tutuklu bulunduğu cezaevi de F tipi.H tipi kapalı ceza infaz kurumları: Türkiye’de 5 tane bulunan bu tip cezaevleri iki katlı ve oda sistemine göre inşa edildi. 200 tane tek kişilik, 100 tane de üç kişilik odalar bulunan cezaevlerinde müstakil yemekhane yerleri, mescit, hamam, özel ziyaretçi yerleri ve konferans salonu var.K1 ve K2 tipi kapalı ceza infaz kurumları: İlçe tipi olan bu cezaevlerinde 2’şer tane disiplin hücresi bulunuyor. Bu kurumlarda cezası iki yıl altı aydan daha az olan mahkûmlar kalabiliyor. K1 tipinde koğuş sayısı 4, K2 tipinde ise 6. 42 kişilik kapasiteye sahip olan K1 tipinde gerektiğinde 60 kişi kalabiliyor. K2 tipinde bu sayı daha fazla. 60 kişilik normal kapasiteye sahip olan bu cezaevlerinde sayı ranza tipi yataklarla 150’ye çıkabiliyor. Ülke genelinde K1 tipi cezaevlerinden 62, K2 tipi cezaevlerinden ise 20 tane var. Ayrıca K2 tipi cezaevlerinde jandarma için ayrı bir bölüm bulunuyor.L tipi kapalı ceza infaz kurumları: Büyük illerdeki eski ceza infaz kurumlarının yerlerine inşa edildiler. Barınma, sağlık ve eğitim şartları göz önüne alındığında diğer cezaevlerine göre daha yüksek standartlara sahipler. Sportif ve kültürel faaliyetlere de imkân tanınan bu tip cezaevlerinde tek kişilik odalar 12 metrekare, açık alanlar 65 metrekare, ortak yaşam alanları 56 metrekare. Hükümlü ve tutuklularının kaldığı odaların kapıları gündüzleri açık. Ortak yaşam alanlarında televizyon için anten girişi, merkezi radyo ve küçük mutfak bulunuyor. L tipi cezaevlerinde diş hekimi, psikolog, öğretmen, kâtip, sağlık memuru, doktor ve sosyal hizmet uzmanı da görev yapıyor. Kurumda giriş-çıkışların kontrolü için göz biyometrisi sistemi uygulanıyor. Balyoz ve Ergenekon sanıkları Silivri’deki L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalıyor.M tipi kapalı ceza infaz kurumları: Koğuş sistemine göre inşa edilen iki katlı M tipi cezaevleri daha sonra 4, 6, 8 ve 10 kişilik oda sistemine döndürüldü. Üst katın yatakhane, alt katın yemekhane olarak kullanıldığı bu kurumlarda her odanın kendine ait havalandırma alanı bulunuyor. Kadın ve çocuklar için ayrı bölümleri olan cezaevlerinde mutfak, iş atölyeleri, mescit, hamam, berber, özel ziyaretçi yeri ve 6 disiplin hücresi bulunuyor.T tipi kapalı ceza infaz kurumları: Bu cezaevleri yapılış amacı ve sunduğu imkânlar konusunda L tipi ile aynı özellikleri taşıyor. 500 metrekareye yakın kapalı spor salonunun bulunduğu bu kurumlarda 200 metrekarenin üzerinde gösteri salonu, aynı anda 450 kişinin açık görüş 36 kişinin de kapalı görüş yapabileceği alanlar bulunuyor. Bu kurumların dış güvenliği Jandarma tarafından sağlanıyor. Türkiye’de 17 tane bulunan T tipi cezaevlerinden birisi de bir dönem şike soruşturmasıyla gündeme gelenlerin kaldığı Metris Cezaevi.R tipi kapalı ceza infaz kurumları: R tipi cezaevleri Metris Cezaevi bünyesinde geçtiğimiz sene kuruldu. Henüz Türkiye’de çok fazla yaygın olmayan bu cezaevlerinde rehabilitasyona ihtiyacı olan mahkumlar kalıyor. Koğuşların hasta odalarına döndürüldüğü R tipinde uzman doktorlar bulunuyor.

    0 0

    Medya geçmiş abaküsün başına, masum insanların her dakika artan ölü sayısını abartarak ekranlara yansıtmakla meşgul. Müslümanlar yerine kedi veya köpek öldürülmüş olsaydı uluslararası camianın sesinin çok daha şiddetli çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.Ancak Mısır sokaklarında kan ve gözyaşı 60 yıldır dinmiyor. Gerçi İngiliz işgali döneminde de az acılar çekilmedi ama özellikle 1952’de gerçekleşen askerî darbenin ardından Mısır sahnesi üç modern Firavun üretirken bunların İslamcı akımlarla ilişkisi veya tersinden söylersek İslamcı akımların darbecilikle yakınlaşma veya uzaklaşma serüveni, bizi üzerinde düşünmeye sevk edecek olaylarla doludur.Bir başka deyişle Mısır’da darbenin gerçekleştiği ve pekiştiği Temmuz 1952-Ekim 1954 dönemi ile Temmuz 2013’te başlayıp halen devam eden kanlı olaylar arasındaki 60 yılı aşan bağ, yalnız bugünkü katliama değil, Mısır’ın ve çağdaş İslamî hareketlerin darbecilerle imtihanına da ışık tutacak özellikler taşır.Bugünkü nesiller fazla hatırlamaz ama 1970 yılındaki ölümüyle yalnız Mısır’da değil, Ortadoğu’da da bir dönemin sonunu ilan eden Cemal Abdünnasır, şaşırtıcıdır ama “Firavunlar zamanından beri ülkeyi yöneten ilk Mısırlıydı.” Mısır’ı hep ‘başkaları’ idare etmişti, artık Mısır, Mısırlıların olmalıydı. Yönetimiyle, ekonomisiyle, hukukuyla Mısırlıların…İngiliz işgaline karşı Mısır aydınları ve halkının 1918’de başlattığı direniş hareketi 1922 yılında kısmî bağımsızlığı, 1936’da İngiltere-Mısır anlaşmasıyla tam olmayan bir bağımsızlığı getirmişti. İngiliz askerlerinin Süveyş bölgesinden çekilmesi için 20 yıl daha beklemek gerekecek, son İngiliz birlikleri Kanal bölgesini terk ederken takvimler 18 Haziran 1956’yı gösterecekti.Ancak yakın dönem Mısır tarihini gözden geçirirken fazla hafife alınan İhvan hareketinin süreçteki rolüne yakından bakmakta fayda var. Peki Mursi’ye yapılan darbeden itibaren meydanları bekleme eylemlerini ölümüne sürdüren ve darbe iktidarını kendi kanında boğma taktiğini yürüten Müslüman Kardeşler Cemiyeti, 1952 darbe sürecinde nasıl bir rol oynamıştı?Darbecilerle neden yakınlaştılar?1940’lı yıllarda mensuplarının sayısı 200 bini bulan Müslüman Kardeşler’in kuruluş kaygısını, hilafetin kaldırılmasından sonra oluşan boşluğun ümmet tarafından nasıl doldurulacağı teşkil eder. Hasan el-Benna, 6 arkadaşıyla cemiyeti kurarken dinî bir görev duygusuyla hareket ediyordu. “İslam’ı terk eden Türkiye’nin bozulması” hilafetin yeniden kurulmasını acil bir ihtiyaç haline getiriyordu.Gerçi Mısır Kralı I. Fuad, hilafet kaldırılıp halife ve Osmanlı hanedanının büyük bölümünün sınır dışı edildiği tarihten 2 yıl sonra, 1926’da Kahire’de bir ‘hilafet kongresi’ düzenleyecek ve halife seçilmek de isteyecekti ama şahsına yönelik endişeler sebebiyle akim kalacaktı bu girişim.Savaş sonrası dönemde Mısır’da iki siyasî grup şekillenecektir: Birincisi Hür Subaylar, ikincisi Müslüman Kardeşler. Bu ikili, Mısır’ın geleceğinde oynayacağı roller ve bırakacağı izler bakımından dikkatle izlenmelidir.Aslında kasım ayında yapmayı planladıkları darbeyi, deşifre edildiklerini fark edince 23 Temmuz 1952’ye çeken Hür Subaylar işi başarmışlardı ama ülkede halkın desteğini alabilecekleri en büyük siyasî oluşum Müslüman Kardeşler’den bağımsız olarak bu süreci yönetemeyeceklerdi.İslam dünyasının bir dönemine damgasını vurmuş liderler: Yaser Arafat (solda), Nasır (ortada) ve Kral Faysal.23 Temmuz devrimi, biraz da Müslüman Kardeşler’in başarısıydı. Açıkça destek vermişlerdi. Hatta darbeci subaylardan ikisi bizzat İhvan üyesiydi. Nasır ve halefi olacak Enver Sedat’ın da İhvan’a yakın olduğu söyleniyordu. 1953 yılında Nasır ve Sedat gibi darbe liderleri sanki çok umurlarındaymış gibi Hasan el-Benna’nın mezarını ziyarete gitmişlerdi. Bu, İhvancılara göz kırpmak anlamına geliyor, tabana mesaj veriyorlardı. Nitekim Filistin uğruna aynı saflarda çarpışmışlar, hatta biraz da darbenin tohumu bu çarpışmalar sırasında atılmıştı.Darbenin sonu: İdamlarBu sırada İngilizler bugün de ölü haberlerinin geldiği İsmailiye şehrindeki bir polis karakoluna saldırarak 50 kadar Mısırlı polisi öldürürler. Ancak bu haber Mısır sathında hiç beklenmeyen güçlü bir halk hareketinin işaret fişeği olarak algılanır ve isyan başlar. İngiliz şirketi ve kurumlarına saldırılar gerçekleşir. Kahire’nin zengin semtlerinde yangının bini bir paradır. Mısır sokakları celallenmiştir. Tıpkı bugün olduğu gibi…Gerçi Kral Faruk sokak isyanlarını bastırmayı başarır ama yönetimi de ağır bir yara alır. Kral tahtından indirilip sürgüne gönderilir. Çok da umurunda olduğu söylenemez, zira zevk ve sefahat sahasında yeni rekorlar kırmakla meşgul olan Kral Faruk, isyancılara teşekkür etmiş derler: “Siz indirmeseydiniz ben kendimi tahttan indirecektim.” Yerine 6 aylık oğlu Fuad geçirildi, 1,5 yaşındayken de tahttan indirildi! En küçük tahta çıkan ve en küçük tahttan inen kral unvanı o gün bu gündür ona aittir.İşte bu dönemde iş başında bulunan General Necip ve Nasır’ın getirdiği geçici anayasanın laik niteliğini protesto eden Müslüman Kardeşler sokaklara dökülecek ve çatışmalar başlayacaktı. Sonuçta 26 Ekim 1954 günü Nasır tarafından İhvan mensubu olduğu iddia edilen birinin 8 el ateş etmesi üzerine (Müslüman Kardeşler’e yönelik komplonun bir parçası olduğu ileri sürülmüştür) büyük bir tasfiye hareketi başlatılacak ve İhvan’ın liderleri dahil binlerce mensubu tutuklanacak, işkencelerden geçirilecek ve toplam 8 idam cezası verilecektir.Gerçi Başkan Hudeydi’nin cezası müebbete çevrilecektir ama bu çatışma ortamında içeriye alınan “Fizılali’l-Kur’an” adlı tefsiriyle tanıdığımız Seyyid Kutub 10 yıl hapiste yatacak, serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yeniden tutuklanıp idama mahkûm edilecek, temyize giderse daha insaflı bir hüküm verileceği vaadine rağmen bunu reddederek 1966 Ağustos’unda idam edilecektir. (H. Bozarslan, Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi, İletişim: 2010, s. 86-129).Böylece darbecilerle kısa yürüyüşü sırasında ağır bir darbe yiyen İhvan, Hüsnü Mübarek döneminin bitişiyle siyasi yasaklar kalkıncaya kadar yeraltına çekilmiş olup Tahrir’le siyasete geri dönmüştür. Ancak bu defa kararlıdır darbecilerle işbirliği yapmamaya. Ne pahasına olursa olsun o 1952-54 döneminden dersini almış bir İhvan vardır karşımızda. Meşruiyetten ayrılmamaya kararlı olmaları bu yüzdendir. Tarihten ders almak böyle zamanlarda önemlidir. m.armagan@zaman.com.tr

    0 0

    Zaytung adını daha önce duymamış olamazsınız. Almanca “Zeitung”, yani gazete kelimesinin Türkçe telâffuzu. Bizde genellikle gazete adının hemen altında yayının temel prensiplerini açıklayan birkaç kelime bulunur, Zaytung’inki şöyle: “Dürüst, tarafsız, ahlâksız haber”“Niçin ahlâksız kelimesi seçilmiş?” diye sorabilirsiniz; Zaytung’un varlık sebebini bu küçük espriden öğreniyoruz. Zaytung, dürüst, tarafsız ama tırnak içinde ahlâksız bir gazete çünkü verdiği haberlerin gerçekle ilgisi yok. (Zaytung.com) adresi üzerinden yayınlanan Zaytung sitesi, başta toplumsal alışkanlıklarımız, yaygın tepkilerimiz, davranışlarımız, gazetelerimiz, futbolumuz, siyasetimiz olmak üzere hak eden herkesle tatlı tatlı dalgasını geçiyor ve tersinden hareketle nasıl olması gerektiğine dair ince bir mesaj yolluyor okuyucularına.Geçenlerde gazeteye uğradığımda birikmiş postalar arasından Zaytung’un 2012 yılı almanağı çıkınca çok sevindim. Yıl boyunca yapılan haber-şakalardan seçmelerin verildiği almanağı, ironiden haz eden herkese tavsiye ederim (April Yayıncılık, 144 sayfa, İstanbul, 2013, 20 TL) Birkaç örnek vermezsek tadı çıkmayacak; öyle yapalım ve internet sitesindeki bazı haberlerin sadece başlıklarını vererek, aslında hangi ağacın çürük meyvelerini taşladığını görelim:*(Dış politikamız hakkında)Protesto gösterileri nedeniyle zor günler geçiren Tunus hükümetine bir darbe de Türk Dışişleri’nden geldi: “Tunus hükümetinin yanındayız...”*(Üniversite sınavları ve seçme sistemi hakkında)Üniversite sınavındaki 3. senesinde Eğirdir Dağ Komando Okulu’nu kazandığını öğrenen Alper Enverli’de (20) buruk sevinç.*(Her vilayetin ille de bir şeyiyle meşhur olması gerektiği inancı hakkında)Kültür ve Turizm Bakanlığı, henüz herhangi bir şeyi ile meşhur olamayan Bilecik’e 1 ay süre verdi.*(Gezi olaylarında hükümetin tavrı hakkında)Gezi Parkı olayları nedeniyle hükümet tarafından suçlanmayan tek ülke olan Myanmar’da halkın öfkesi sokaklara taştı.*(Antikapitalist Müslümanlık modası hakkında)Bayram harçlığı vermemekte direnen binlerce vatandaş, Anti Kapitalist Müslümanlar safına katılmaya devam ediyor.*(Mobese kameralarının tam da gerektiği anda bir işe yaramaması hakkında)Emniyet Genel Müdürlüğü’nden Mobeseler ile ilgili yapılan eleştirilere yanıt geldi: “Biz onları zaten komik kaza çeksin diye koyduk...”*(Başbakan’ın gündem belirlemek ve medyaya konu vermek konusundaki titizliği hakkında)Açıklamaları eskisi kadar gündemi meşgul etmeyen Başbakan Erdoğan, kamuoyunu sert bir dille uyardı: “Şşşt arka sıra! Kime diyorum evladım ben.’”*(Hükümetin gerektiğinde torba yasa çıkararak, ancak bir hafta sonra haberdar olduğumuz konuları düzenleme alışkanlığı hakkında)TBMM’den gece yarısı geçirilen torba yasayla, CHP, MHP ve BDP’nin de AKP’ye devredildiği ortaya çıktı.*Birkaç örnek de Zaytung Almanağı’ndan; esprilerin hangi olguya taş attığını artık siz kestireceksiniz:Meşhur sokak pilavcısı Mehmet Usta lezzet sırrını açıkladı: “Pilav normal, bence siz geri zekâlısınız!”Türkiye’yi ekran başına kilitleyen “Kim öle kim kala” Evinde yaşlıların hayatta kalma mücadelesi nefes kesiyor.Güneşli havayı fırsat bilerek park ve sahillere akın eden İstanbullular, ortalama 6 saati trafikte geçirmenin tadını doyasıya çıkardılar.Mahsun Kırmızıgül’den yeni rekor denemesi: 120 dakikalık filmde alt metinler hariç 400 sosyal mesaj…“Hangi şehrin soğuğu daha pis?” panelinde yumruklar konuştu.*Kısacası efendim, Zaytung gazetesi, bizim hallerimizi yazıyor, gayet tatlı bir tarzda dalgasını geçiyor. Bizde gazetecilik öyle bir tarzda yapılıyor ki, bazen hangisi Zaytung, hangi ciddi gazete ayırmakta güçlük çekiyoruz.Nice yıllara Zaytung, “Ne gülüyorsun, bu anlattığım senin hikâyen” esprisiyle yüzümüze ayna tuttuğu için. a.alkan@zaman.com.trMEKÂN VE İNSANIYLA SİVASOsmanlıların, yaşadıkları dünyanın standartlarını aşan kalitede bir kayıt düzenine sahip oldukları şeklinde bir efsâne vardır; bu efsânenin haklı tarafları var elbette, fakat anakronik bir gözle bakıldığında bu kayıt sisteminin büyük boşluklar bıraktığı da fark edilebilir. Şöyle izah edelim: Günümüzde modern devletlerin tuttuğu kayıtların bir benzerini Osmanlı arşivinde görmek isteyenler hayal kırıklığına kapılacaklardır çünkü Osmanlılar, muasırı her kamu düzeni gibi sadece devlet faaliyetleri için önemli gördükleri alanlarda kayıt tutmak eğilimde idiler. Basit bir örnek verelim: Vergi toplamak, ticari hayatın tanzimi, Mezopotamya'da varlığı bilinen ilk şehir devletlerinden biri her devletin vazgeçilmez ihtiyacı idi; o yüzden vergi toplamaya esas tutulacak bilgi kütükleri, özellikle vergi mükelleflerinin kayıtlarını tutmak daima önem taşımıştır. Bununla beraber kadınların, çocukların veya vergi mükellefiyeti olmayacak derecede güçsüz kimselerin kaydı bilerek ihmâl ediliyordu.Anasından doğan herkesin nüfus kütüğüne kaydedilmesi modern zamanlarla başladı, çünkü modern devlet, tebaası hakkında ayrıntılı bilgi biriktirmek ihtiyacındadır. Yeri gelmişken belirteyim, bu konu hakkında en doyurucu kaynak, Prof. Dr. Kemal Karpat'ın “Osmanlı Nüfusu -1830-1914) tarihli eseridir.Bu girizgâhın bir sebebi var: Ecdadımızın kayıt tutma alışkanlığı ne kadar hayranlık uyandırsa da, resmî kayıtlara dayanarak atalarının kimler olduğunu ve nereye kadar uzandığını öğrenmek isteyenlerin eli çoğu zaman böğründe kalır, zira bizde nüfusun kayda geçirilmesi, 1831 tarihinde (ki hayli geç bir tarihtir bu) mümkün oldu; bu yüzden neseb bilgilerimiz genellikle dört kuşak, başka bir ifade ile dedelerimizin dedesinden öteye geçmez. Kaldı ki Osmanlı nüfus kayıtlarına dayanarak bu araştırmayı yapmak imkânı da herkes için mümkün olmuyor.Sivaslılar için şimdi böyle bir imkân var artık. Eseriyle memleketin yüzünü ağartan hemşehrim değerli arşivci ve tarihçi Salih Şahin, yıllarca emek sarf ettikten sonra, “Mekân ve İnsanıyla Sivas*” adlı “muhalled” yani uzun ömürlü bir eser kaleme aldı. Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp'ün katkısıyla çok güzel ve itinalı bir baskı ile yayımlanan eser, 1834'de yapılan ‘nüfus tahrir defteri'nin yeni harflere aktarılmış şekli. 1831'deki ilk tahrir çalışmalarının İstanbul yönetimi tarafından beğenilmemesi üzerine bu defa daha ciddi bir tarzda tekrarlanan bu tesbit çalışmasını gün yüzüne çıkaran Salih Şahin'e ve basımını sağlayan Sivas Belediyesi'ne şükran borçluyuz. Hakikaten evlâdiyelik ve her dönemde araştırmacıların başvuracağı bir kaynağa kavuşmuş olduk. Keşke bu çalışmanın benzeri, bütün vilayetlerimiz için yapılabilse ve takib edebildiğimiz kadarıyla en eski dedelerimizin izlerine rastlayabilsek.Merak edersiniz diye kaydediyorum; ceddimden resmî kayıtlara geçmiş ilk kişinin izini Zilkâr Mahallesi'nde buldum bu tahrirde.Bu eser ayrıca, Sivas'ta mahallelerin tarihi ve dönüşümü açısından da birinci elden çok değerli bilgiler ihtiva ediyor.

    0 0

    Geleneksel Türk müziğine yeni ve özgün bir yorum getiren Yansımalar, Mektup adlı yeni çalışmalarını sevenleriyle buluşturdu. Ülkemizin en nadide müzik topluluklarından biri olan grubun kurucuları Aziz Şenol Filiz ve Birol Yayla yirmi yılı aşan birlikteliklerini ‘emekle, saygıyla, muhabbetle işlenmiş bir hikâye.’ olarak tanımlıyor.Mektup’u postalamak için neden bu kadar beklediniz? Neden bu kadar geç geldi bu albüm?Herhalde süreyle ilgili bir meselemiz olmadığından... Uzun süre bu yeni besteleri dinleyicilerimizle paylaştık. Çok uzun bir aradan sonra bir an geldi ve artık bu parçaları kaydetmeye karar verdik.Mektup’un hikâyesi nedir?Mektup fikri, Saraybosna’da bir kahve molasında sohbet esnasında oluştu. Mektubun hayatımızdaki anlamını, artık yeni iletişim ortamında kaybolup gittiğini ve onunla birlikte birçok şeyin de hayatımızdan uzaklaştığını konuştuk. Yeni albümümüze bu ismi vermeye karar verdik. Gerçi bir ara başka bir isim de gündemdeydi, bazı parçalar da yazılmıştı sonra yenileri geldi, nihayetinde ‘Mektup’ yazıldı. Bu albümle ilgili önemli bir husus da, Yansımalar’ın ilk tınılarına tanıklık eden, o günden beri kadim dostumuz olan Bahadır İşler’in bu albümün özgün desenlerini ve tasarımını hazırlaması.Mektup’ta hem bildiğimiz Yansımalar’ın sesi hem de yeni sesler var. Bu müzikal çeşitlilik Yansımalar’ın olgunluk dönemini mi yansıtıyor?Zamanla hayatın akışında ve içimizde değişimler oluyor. Birikenler, yaşananlar. Ayrıca uzun süredir aynı ekiple birlikteyiz. Arkadaşlarımızın icraları, kişisel ve sanatsal potansiyelleri de yazdığım müziklerde etkili oldu. Yansımalar’ın tınısına yeni renkler katıldı. Biz ‘Yansımalar’ı proje değil hayatımızın doğal bir süreci olarak görüyoruz. Bu albüme de aradan geçen sürenin hikâyesi, mektubu diyebiliriz belki. Olgunluk çok kolay dile getirebileceğimiz bir vasıf değil.İlk albümü yayınlamanızdan bugüne kadar 22 yıl geçmiş. Yola çıkarken Yansımalar’ın bu denli sevileceğini düşünmüş müydünüz?Bunu öngörmek mümkün değildi tabii ki. Böyle bir hedefimiz de olmadı. Biz, hep dediğimiz gibi, kendi sesimizi, sözümüzü duyurmak için yola çıktık. Hatta bunu kendi kendimize sohbet kıvamında yaptık. Bu sesin duyulur olması, her şeyin bu kadar kolay tüketildiği bir ortamda bu sese hâlâ kulak verilmesi en değerli hediye bizim için.22 yılda altı albüm, bir de proje albüm yayınladınız. Bu sayı az değil mi?Albüm sayısı bu süre için az görünüyor. Ama her şeyi ‘süre ve skor’ olarak değerlendirmenin çok anlamlı olduğunu düşünmüyoruz. İlk albümümüz Yansımalar’ın hâlâ raflarda olması ve hâlâ yeniden keşfedilmesi daha anlamlı.Türkiye’de çok az topluluk sizin kadar uzun soluklu olabildi. Bunu nasıl başardınız?Bu durumu ileride müzik tarihçileri, eleştirmenleri müzikal ve sosyolojik olarak daha iyi değerlendirebilir. Bize göre oluşturduğumuz sesin, insanın gündelik zevkleri, beklentileri dışında karşılık bulması. Bu, yıllar geçse, şartlar değişse de insanda olan bir hal. Bunun en çarpıcı delili de Yansımalar’ı oluşturduğumuz zaman yeni doğmuş gençlerin de şimdi gelip aynı duygularla aynı halden bahsetmeleri.Birol Yayla-Aziz Şenol Filiz dostluğu nasıl bir dostluk? Bunca yıl egolarınızı ön plana çıkarmadan nasıl başardınız bir arada kalmayı? Kavgalarınız olmadı mı hiç?Birbirimize rastlamamız bir baht diyebiliriz öncelikle. Ama sonrası emekle, saygıyla, muhabbetle işlenmiş bir hikâye. Farklı düşündüğümüz, hoş karşılamadığımız durumlar oldu tabii ki ama bu durumlar bir çatışmaya hele kavgaya hiç dönüşmedi. Birbirimize saygı, anlayış, güvenle yaklaştık. Sorumlulukları paylaştık, kendi bildiğimiz alanlarda birbirimize teslim olduk. Yani bugünün dünyasında pek tanık olunmayan haller. Belki tarifi kolay ama gerçekleştirilmesi zor şeyler. Değerini bilmeye çalışıyoruz.Müzik harici bu ikili ne yapar?Yansımalar dışında 30 yıldır Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nda yan yana saz çalıyoruz. Ayrıca birçok proje için de mesai harcıyoruz. Bunun dışında çok zaman geçirmiyoruz açıkçası. Belki bu kadar uzun süreyi yıpranmadan geçirmemizin sebebi kendimize gerekli alanları sağlamamızdan ileri geliyor.Dost meclisi gibiyizİkiniz haricinde Yansımalar’a birçok isim dahil oldu ve ayrıldı. Bu bağlamda topluluk bir okul gibi çalıştı diyebilir miyiz?Biz en başından beri müzikal ve insani değerlerine saygı ve yakınlık duyduğumuz arkadaşlarımızla birlikte olduk. Daha çok dost meclisi gibi oldu, anlamlı kalıcı dostluklar oluştu her biriyle. Yansımalar’a katkısı olan bütün arkadaşlarımızın gönlümüzde yeri ayrı. Bu nedenle özellikle manevi anlamda bir okul olduğu söylenebilir.Herkesin merak ettiği bir soru var. Yansımalar müziğinin sırrı nedir? Bu müziğin ruhu nedir?Bu soruya cevap vermek çok zor. Sosyal medyada, bize gelen maillerde, mektuplarda öyle ifadeler var ki. Çoğunu keşke biz yazabilseydik diye düşünüyoruz. Belki bu sırrı anlamak için bu yazılara bir göz atmakta fayda var. Biz, sadece insanın daha değerli, anlamlı olduğunu, bunu değersizleştiren her şeye karşı serzenişimizi ifade etmeye gayret ettik. Anladık ki bu serzenişi paylaşan pek çok ‘insan’ varmış.Yansımalar müziği denince akla ilk gelen kelime huzur. Bu huzurun kaynağı nereden geliyor?Huzur bir arayış aslında. Bir özlem, bir ütopya. Biz huzura ihtiyacımız olduğunu ve bunu unutmamamız gerektiğini dile getirmeye çalışıyoruz Yansımalar’da. Ama bu huzurdan kastedilen, kendine dönük, bencil bir rahatlık duygusu değil, hayatın bütün akışı içinde kirlenmemeye, değer bilmeye, değer vermeye yönelen bir iç huzur, denge arayışı.Bir caz kulübünde ya da bir halk konserinde de konser vermenin ve her ikisinde de beğenilmenin sırrı nedir? Farklı tarzlarda müzik zevki olanları nasıl yakalayabiliyorsunuz?Bu sadece caz kulübü, halk konseri, salon konseriyle sınırlı değil. Dünyanın birçok ülkesinde konserler verdik. Oralarda da aynı duygularla, aynı reaksiyonlarla karşılaştık. Sanıyoruz, müzik rengimizin, anlayışımızın, tınımızın ülkeler, kültürlerden azade insana ulaşan bir dili var.İlk albümümüzü rafta koyacak yer bulamadılarTürk müziğini sevmeyen birçok kişiye bu müziğin kapılarını açtınız. Yola çıkarken böyle bir hedefiniz var mıydı?Yoktu elbette. Genç yaşlardan beri karşı çıktığımız hususlardan biri, Türk müziğini birtakım ‘modern’ yaklaşımlarla, daha çağdaş, bugünün dinleyicisine ulaştırmaya, evrenselleştirmeye yönelik yapılmış projeler oldu. Herkes farklı ve deneysel çalışmalar yapabilir. Mesela biz bir yandan klasik musikimizi kendi değerleri içinde icra etmeye devam ederken, Yansımalar’da bugünkü sesimizi, sözümüzü ortaya koymaya çalıştık. Yansımalar özellikle gençlerde Türk müziğini öğrenmeye yönelik bir motivasyon oluşturdu. Biz de onlara Türk müziğinin eski eserlerden, icralardan öğrenileceğini söylüyoruz.Sizden sonra birçok müzik topluluğu kuruldu. Bu gidişatı nasıl görüyorsunuz?İlk albümümüzü yaptığımızda vitrinde nereye koyacaklarını bilemediler. Böyle bir tarz yoktu. Şimdi enstrümantal müzik standları var. Müziğin çeşitliliği açısından olumlu bir gelişme bu.Yansımalar haricinde başka projeler de yapıyorsunuz.Otuz yıldır Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk müziği Korosu’nda sazlarımızı icra ediyoruz. Klasik Türk müziği hayatımızın çok önemli bir alanını kapsıyor. Bu alanda; Meral Uğurlu, Münip Utandı gibi önemli yorumcularla, başta Klasik Sazlar Beşlisi, Bezmara, Mızrabın Nefesi gibi gruplarla konserler verdik ve albümler yaptık. Necdet Yaşar, Niyazi Sayın, Neyzen Tevfik, Aka Gündüz Kutbay, Kani Karaca gibi büyük ustaların kayıtlarından albümler yaptık. Bunlar bizim çok değer verdiğimiz ve yapmaya devam edeceğimiz çalışmalar.

    0 0

    Geçtiğimiz günlerde müzik dünyasına yeni bir topluluk katıldı: 4 Vokal. Grup ilk albümleri Yolculuk’ta farklı bölgelerden türkülere/halk şarkılarına aynı albümde yer verdi.4 Vokal’in kurucusu, müzik direktörü ve aynı zamanda isim babası Haluk Polat. Grup; Ayda Tangüner, Ezgi Bektaş, Devrim Ünay ve Barış Bahçeci tarafından oluşuyor. Topluluk üyeleri halk şarkılarını dört ses söylerken de, doğallıklarına mümkün olduğunca sadık kalarak vokal geleneğini oluşturma amacında. Ülkemizde eksik olan vokal projelerine de öncülük etmeyi hedefliyor. Üstelik çok sade ve yalın altyapılar kullanarak, eserlerin özüne hiç dokunmadan duyguları olduğu gibi aktarma gayretindeler. We Play etiketiyle yayınlanan Yolculuk albümünde Dostum Dostum, Kızılcıklar Oldu mu?, Evreşe Yolları gibi hepimizin bildiği türküler de var ancak farklı bir ses ve tatla.Selçuk Balcı’dan rengarenk bir albümSelçuk Balcı, Karadeniz müziğinin yükselen isimlerinden biri. Denizin Üstünde Fener isimli şarkısıyla müzikseverlerin dikkatini çeken sanatçı, bu şarkının da içinde bulunduğu ilk albümü Patika’yı iki yıl önce yayınlamıştı. Selçuk Balcı şimdi ‘Mila’ isimli yeni albümüyle karşımızda. Mila’nın Karadeniz’de özellikle Hemşin ve Laz bölgesinde çocukların oynadığı miskete verilen bir isim olduğunu da böylece öğrenmiş olduk. Çalışma 12 eserden oluşuyor. İçinde anonim türküler ve Selçuk Balcı’nın şimdiye kadar duymadığımız yeni beste ve söz çalışmaları da yer alıyor. Aranjörlüğünü Kemal Sahir Gürel, Cem Tuncer, İhsan Eş ve Engin Arslan’ın yaptığı albümde ‘Hani Sevduğum Hani’ adlı türküye İsmail Hakkı Demircioğlu eşlik ediyor. Özgün eserler, anonim türküler ve horonlar… ‘Mila’ adını aldığı misket gibi rengarenk bir albüm.Ümit Selim’den Gönlümün İncisiAlmanya’nın Köln şehrinde gazeteci olarak çalışan ve aynı zamanda müzisyen olan Ümit Selim ikinci albümünü müzikseverlerle buluşturdu. Geçen yıl Bir Gül Misali adlı ezgi albümü çıkaran sanatçının yeni çalışmasının adı Gönlümün İncisi. TFM Müzik etiketiyle yayınlanan çalışmanın müzik yönetmeliği koltuğunda Umut Mürare oturuyor. Albümde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait Millet Ruhu şiiri; Beklerim Ben ismiyle bir başka usta sanatçı Reşit Muhtar bestesiyle dinleyicileri bekliyor. Albümün bir başka dikkat çeken ismi ise, doktor sanatçımız Hakan Bayraktar. Bayraktar iki besteyle albüme destek vermiş. Gönlümün İncisi, adını yüreklerimizin iki merkezi olan; Kâbe ve İstanbul’dan alıyor. Bu duygu, albümde İstanbul’um ve Güzel Kabetullah isimli eserlerle pekiştirilmiş. Gönlümün İncisi, zengin altyapısıyla dikkat çekiyor.

    0 0

    Bebeklerin annelerinden yerli yersiz süt istemeleri kimi zaman onları zor durumda bırakabiliyor. Çin’de emziren anneler için yeni bir uygulama başlatıldı.Annelerin halk otobüslerinde bebeklerini rahat rahat emzirebilmesi için yeni otobüsler tasarlandı. Otobüste konforlu koltuklardan oluşan emzirme bölmeleri perde yardımıyla kapatılıyor. Uygulamanın emzirmeyi teşvik edeceği de düşünülüyor. Ne diyelim, darısı başımıza.Sizin kıyametiniz hangisi?Her milletin kıyamet algısı farklı. İngiltere Ulusal Doğal Felaket Raporu tarafından 2 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırmada her beş kişiden birinin gelecekte sahip oldukları her şeyi doğal felaketle kaybedeceğine inandığı ortaya çıktı. Ankete katılanların yüzde 52’si evlerinin gelecekte sular altında kalacağına inanıyor. Yüzde 38’i buzul çağına girmekten endişe ederken, yüzde 21’inin kıyamet senaryosunun başrolünde deprem var.Horoza ötme yasağı‘Ev alma, komşu al’ demiş atalarımız. Siz siz olun, komşu alırken de horozu olmamasına dikkat edin. Zira Almanya’da yaşayan İngeborg-Metin Timoçin çiftinin hayatı komşularının sürekli öten horozuyla kâbusa döndü. Şikâyetlerini komşularına iletince dikkate alınmadıkları gibi bir de alay konusu oldular. Hukukçular, “Yasaya göre bir horoz günde en çok yarım saat ötebilir” diyor. Belediye de pek destek çıkmayıp sorunu aralarında çözmelerini istediğinden Timoçin çifti şimdilerde kara kara düşünüyor.

    0 0
  • 08/18/13--00:48: Yüzde yüz Karadeniz filmi
  • Cuma günü vizyona giren Tepenin Uşakları filminin oyuncu kadrosunu köyün halkı oluşturuyor. 86 oyuncunun 80’i aynı köyden. Kimisi ahırdaki ineğini bırakıp gelmiş sete, kimisi fındık toplama işini…Karadeniz film ve dizilerinin klasik sorunudur şiveli konuşamayan oyuncular. ‘Haçan’la başlayıp ‘da’ ile biten ve ‘celiyrum, cidiyrum’dan ibaret olan cümleler tüm samimiyetini alır hikâyenin. Geçtiğimiz cuma vizyona giren ‘Tepenin Uşakları’ filmi bu yönüyle diğer Karadeniz projelerinden ayrılıyor. Filmde oynayan 86 oyuncunun sadece altısı profesyonel. Geriye kalan 80 kişi hikâyenin geçtiği Trabzon’un Çiçeklidüz köyü sakinleri. Yönetmen İsmet Eraydın aslında bir doktor. Acil uzmanı olarak görev yapan Eraydın’ın mesleği, sinema ve tiyatroya olan ilgisini azaltmamış. ‘Grup Bilmem Ne’ adlı bir tiyatro grubu olan Eraydın, sahnelediği oyunla yaklaşık 50 ilde turneye gitmiş. Trabzon Belediyesi’nin düzenlediği 1. Demir Elma Kısa Film Festivali’nde ‘Dasvidanya’ adlı kısa filmiyle ikincilik ödülü alan Eraydın, daha sonra çocukluğunda yeri büyük bir öneme sahip olan köydeki top oynadıkları tepenin hikâyesini kısa film olarak çekmek istemiş.Çektiği sahneleri internette paylaşan Eraydın, gördüğü ilgi karşısında uzun metrajlı film yapmaya karar verir: “Yurtdışından bile bu köy bizim köye ne kadar benziyor mesajları aldık. Hatta Endonezya’dan bir kişi filmin Endonezya’da gösterime girip girmeyeceğini sordu, o anda karar verdik bunu uzun metraja çevirmeye.”Yönetmen İsmet Eraydın’ın çocukluğunda top oynadıkları ve köyün tek düzlük yeri olan tepenin hikâyesiyle, başrol oyuncuları Hikmet ile Züleyha’nın aşkını anlatan filmin teknik yönüyle ilgili beklentiye girmek yanlış olur. Çünkü tek bir kamera ve üç-dört kişilik kamera arkası ekibiyle çekilmiş film. Hatta filmin görüntü yönetmeni Altuğ Küçük, aynı zamanda filmde köyün delisi İsiyin karakterini canlandırıyor. Filmin teknik yönüyle ilgili yönetmen Eraydın da iddialı olmadıklarını söylüyor: “Sinema eleştirmenleri, filmi izlediğinde haklı olarak eleştirebilir. Biz seyirciye Karadeniz insanının samimiyetini göstermek istedik. İzleyenler burası bizim köy derse o zaman kendimi başarılı sayarım.”‘Dondurmam Gaymak’laaynı kulvarda değiliz’Filmdeki oyuncuların büyük bir çoğunluğu daha önce hayatında kamerayla karşılaşmamış. Maddi imkânsızlıktan dolayı böyle bir tercihte bulunduklarını söyleyen Eraydın, bunun sonucu olarak ortaya doğal bir Karadeniz filmi çıktığını anlatıyor. Yönetmen, doktorluk mesleğinden arta kalan zamanlarda köye gidip çekmiş filmi. Belli bir oyuncu kadrosu olmadığı için de köye varmadan önce amcasının oğlu Adem Eraydın’ı arayarak bana bir sahne için şu kadar insan lazım diyerek ayarlamış oyuncuları. Kimisi ahırdaki ineğini bırakıp gelmiş sete, kimisi fındık toplama işini… Züleyha karakterini canlandıran İngilizce öğretmeni Ayşe Öztürk, filmde rol alma hikâyesini şöyle anlatıyor: “Arkadaşım filmde oynuyordu ve bana da oynamak ister misin diye sordu. Merak ettim ve bir gün çekimlere gittim. Fındık toplama sahnesi vardı. Kalabalık olsun diye bizi de çağırdılar. Figüran olarak girdiğim o sahnede yönetmen jest ve mimiklerimi beğenince başrol teklifi yaptı.”Filmdeki tüm oyuncular tamamen doğaçlama oynamış sahneleri. Köylüye o kadar işinin arasında bir de metin ezberletemeyeceğini söyleyen yönetmen, oyuncuların bu performanslarının başarılı olduğunu düşünüyor. Hatta Trabzon Devlet Tiyatrosu müdürü, köyün ‘Vayde Aba’sını canlandıran köy sakinlerinden Vahide Eraydın’ı tiyatro oyuncusu zannetmiş.Film, oyuncu kadrosunda halka yer vermesi yönüyle ‘Dondurmam Gaymak’ filmine benzetiliyor. Ancak yönetmen Eraydın bu benzetmeye karşı çıkıyor: “Bizi Dondurmam Gaymak’la kıyaslıyorlar ama onlarla aynı kulvarda değiliz. Dondurmam Gaymak filminin arkasında Muğla valisi ve devlet desteği var. Film çekimleri biteli üç ay oldu, hâlâ validen randevu alamadık. Tamamen kendi imkânlarımız ve sponsorlarla çektik.”‘Sinemaya ilk kez kendi filmim için gideceğim’‘Dedikoducu kadın’ profili hemen her köyde vardır. Bağ, bahçe işi yaparken üç-beş kadın bir araya gelince en önemli konu köyde kimin ne yaptığı olur. Yönetmen İsmet Eraydın fındık toplama sahnesinde böyle bir ortamı yansıtmak için amcasının kızı iki çocuk annesi Vahide Eraydın’ı arar. Bir sahne için ona ihtiyacı olduğunu söyler. O sıra tarlada patates toplamakta olan Eraydın işini yarıda bırakır ve çekimlerin olduğu yere gider: “Ne yapmam gerektiğini sordum, konuşmamı istedi. Ne konuşacağım ki, dediğimde fındık toplarken ne konuşulursa onu konuş, dedi. Onun kızı şunu yaptı, bunun oğlu şuraya gitti diye konuşmaya başladım. İlk sahne çekildikten sonra çok beğenmiş, sürekli oynatacağını söyledi.” Vahide Eraydın’ın tüm sahneleri belli bir konuşma metni olmadan çekilir. O an aklına ne geliyorsa onu konuşur köyün her şeyden haberi olan ‘Vayde Aba’sı.İşin başında İsmet Eraydın olunca böyle bir projede yer almaktan çekinmemiş. Kamera karşısında olmak da hoşuna gitmiş. ‘Bir daha bunun gibi bir projede oynar mısın? sorusuna ‘Neden olmasın ki?’ diye cevap veriyor. İlginç olansa Vahide Eraydın’ın hiç sinemaya gitmemiş olması: “Sinemaya ilk defa kendi filmimi izlemek için gideceğim.”

    0 0

    Sinema severlerin merakla beklediği Sürgün İnek filminin setindeydik. Aynı filmde rol almalarına rağmen sette bile bir araya gelemeyen usta oyuncuları röportaj bahanesiyle buluşturduk.Kimi Yeşilçam’ın, kimi sinemanın, kimi tiyatronun, kimi televizyonun duayeni... Film ya da dizi çekimi dışında asla bir araya gelmeyen -ki bunu kendileri söylüyor- beşli ‘niye toplandı?’ dersiniz. 28 Şubat’ta gösterime girecek ‘Sürgün İnek’ filmi için... Yılmaz Gruda, Tarık Pabuçcuoğlu, Eşref Kolçak, Köksal Engür ve Hasan Kaçan’ı aynı kadraja alan film, içinde komiklikleri ve hatta trajikomik pek çok yan hikâyeyi barındırsa da, setin orta yerine kurduğumuz masada konuşuldu aslında gerçek trajedi.Komik bir filmin setinde sadece komiklikler konuşulmadı. Onların nasıl da birbirlerinden kopuk yaşadığına, çekimler dışında asla birbirlerini arayıp sormadıklarına -ki bunu da kendileri söylüyor- ve hatta ‘stop’ sesiyle kendi kabuklarına çekildikleri ‘vah, vahlar!’ arasında dillendirildi. Herkesin kendine göre sebepler sıraladığı sohbette; gençlerden göremedikleri ilgi, devletten göremedikleri vefa, yok olan usta-çırak ilişkisi ve tabii ki ‘Sürgün İnek’ filmi vardı. Ve belki de buradan çıktıktan sonra asla bir daha görüşemeyeceklerdi! Elimi çabuk tutmalı, sohbeti geniş alana yaymalı ve bu tarihi ana tanıklık etmeliydim. Röportaja ilk olarak, Hasan Kaçan’ı moderatör atamakla başladım. “Abi sen yönlendir, ben ara ara sorularla girerim. Sadece Sürgün İnek olmasın. Televizyon da olsun, tiyatro da olsun ve hatta devletin kültür politikaları da...”‘Yeni kuşakta ne sabah ne selâm’Hasan Kaçan’ın uzun tuttuğu açılış girizgahında, oyuncu sinema ilişkisi, film içindeki filmler ve oyuncular olarak hayatlarının nasıl da film olduğu vardı. Söz dönüp dolaşıp ustalarla aynı filmin içinde olmaya gelince, masadakiler kafalarını hafif sağa sola yatırarak, teşekkür mahiyetinde bir şeyler mırıldandı... Kaçan duracak gibi değildi ve istemeden de olsa can alıcı tartışmanın fitilini ateşleyen cümleyi kurdu. “Eşref abiyi ve Yılmaz abiyi filmlerinden tanıyorum. Sanki yıllardır onlarla çalışıyormuş gibiyim. Herkes de öyle hissediyor. ‘Neden derseniz?’ Bu kuşak çok mütevazı bir kuşak. Sanatçı tafraları yapmazlar. Entelle entel, köylü ile köylü olurlar. Bu belki de bir gelenek...” Birbiri ardına sitemkar cümleler aslında tam da bundan sonra gelmeye başladı. ‘Eskiden olan dostluk şimdilerde de var mı?’ ve ‘Birbirinizi arayıp soruyor musunuz?’ sorularına ilk cevap Eşref Kolçak’tan geldi: “Arayıp sormuyoruz. Ancak film ya da dizi çekimi olursa bir araya geliyoruz.” Setlerdeki usta-çırak ilişkisi üzerine de ilginç tespitleri vardı Kolçak’ın. “Gençlerin bizden istifade etme yeteneği yok.” diyerek başladığı konuşmasını, “Ne sabah, ne selam. İlk söyledikleri şey benim işim ne zaman biter? Evvela işe saygı olacak. Geçenlerde bir genç arkadaşımız bizim oyunculuğumuzu beğenmediğini söylemiş. Olabilir. Dilerim o arkadaş bizim seyirci üzerinde bıraktığımız intibaın onda birini bırakır.” diye tamamlıyor.‘Bugün var yarın yokuz, istifade edin’Aralarında 50-60 yıldır aynı filmde oynamayanlar var. Sürgün İnek sayesinde bir araya gelmişler. “Film iyi bir tesadüf oldu. Yoksa bir araya gelmezdik.” diyen Yılmaz Gruda ‘kötü örnek’ olduklarının farkında: “Gençler bizden ders çıkartsın...” Geleceğin sinemacılarının yanlarındaki deryadan ‘bihaber’ yaşadıklarının altını çizen Gruda, “Bizden istifade edin. Bugün var yarın yokuz.” diyor. Hasan Kaçan’ın ısrarlı bir şekilde ‘Sürgün İnek’i hatırlatmasına kayıtsız kalmayan Gruda, neden filmin kadrosunda yer aldığını şöyle açıklıyor: “Senaryo çok hoşuma gitti. Üç adam var. Akıp giden bir olay ve inek etrafında dönüyor olaylar... İnsanın merak olgusu kaybolmuyor. Ben bu yönüyle sevdim.”‘Bana yaşlı deme, önce kendine bak’Masa etrafında hep iltifat dolu cümleler kurulmuyor elbette. Hasan Kaçan’ın, ‘Büyüklerimiz..’ ve ‘Ağabeylerim..’ cümlelerine en sert tepki Tarık Pabuçcuoğlu’ndan geliyor! “Büyüklerim, büyüklerimiz deyip duruyorsun. Benim kafamda beyaz yok. Sen önce kendine bak!” Estağfurullah abi öyle demek istemedim. Bu küçük şakalaşmanın ardından Pabuçcuoğlu yıllar öncesine götürüyor herkesi: “Köksal ile bir filmde oynamıştık. Şimdi yeniden bir araya geldik. Ama inanın nerede bıraktıysak oradan alıp yürüyoruz. Bu da dostluğun sağlam olduğunu gösterir.” Korkarak da olsa (!) Hasan Kaçan ‘Abi film, geldin, nasıl, buraya...’ deme cesaretini gösteriyor. “Hikâye çok güzel. Daha önce olmuş bir olay. Komedi tabii. Benim hoşuma gitti...” Sohbete en az katılan ve kendisine giden soruları ustalıkla savuşturan Köksal Engür içinde, ‘Devlet, destek, kültür, politika’ geçen soruya daha fazla kayıtsız kalamıyor: “Devletin kültüre saygısı hiçbir zaman olmadı. Özellikle son zamanlarda. Elbette Cumhuriyet kurulduğunda birtakım şeyler düşünüldü sanatla ilgili. Her konuda söz var ama benim yaşımdan itibaren devletin sanata desteği çok az. Daha çok köstek oluyor.”Sohbet yandan, sağdan, soldan gelen ‘fotoğraf çektirelim’ tacizleri altında bitiyor. Peki sohbetin başından beri bir araya gelmemekten dostluğun bittiğinden yakınanlar, kayıt cihazı kapandıktan sonra ne yaptı dersiniz. Tabii ki setin dört bir yanına dağıldılar. Belki başka bir filmde...

    0 0

    Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru ile vize de dahil birçok hizmeti internet üzerinden sunan ve başka ülkelerde örneği olmayan Diplomatik Portalı konuştuk. Koru, diplomat olma ideali taşıyan gençleri web sitelerini ziyarete davet ediyor.Dışişleri Bakanlığı'nda ‘elektronik devrim yapmış büyükelçi’ olarak tanınan Bakan Yardımcısı Naci Koru ile temmuz ayında kullanmaya başlanılan ve başka ülkelerde örneği olmayan Diplomatik Portal vesilesiyle bir sohbet gerçekleştirdik. Artık ‘Nota için Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı' haberleri tarih olacak gibi gözüküyor. Zira yeni sistem sayesinde notalar da elektronik olarak gönderilecek. Büyükelçi Koru'nun aktardığına göre ölçeği açısından ilk olan e-vize sistemi sayesinde de yabancılar artık oturdukları yerden birkaç dakika içinde Türkiye vizelerini alıyor.Diplomatlarına sunduğu eğitim imkanlarını artıran Hariciye'nin yeni dönem meslek memuru başvuruları ise elektronik ortamda açılıyor. Koru, diplomat olma ideali taşıyan gençleri web sitelerini ziyarete davet ediyor.E-konsolosluk, e-pasaport derken son olarak e-vize uygulamasını başlattınız. Bilişim projeleri bundan sonra da devam edecek mi?Aslında bilişim yalnız dış politikada değil, her alanda hayatımızın bir parçası. Çalışmalarımızda bilişim altyapımızdan etkin bir şekilde yararlanıyoruz. Zaten hatırlarsınız, e-konsolosluk da gurbetteki vatandaşlarımız için geliştirdiğimiz bir uygulamaydı. 2004 yılında ilk kez ABD'de başlattığımız e-konsolosluk'un kapsamı daha sonra yurtdışında yaşayan tüm vatandaşlarımızı kapsayacak şekilde genişledi.E-vize ise daha çok yabancılara yönelik bir çalışma…Evet. Geçtiğimiz yıl yaklaşık 35 milyon yabancı, ülkemizi ziyaret etti. Yabancı misafirlerimizin önemli bir bölümü vizeden muaf. Ancak yaklaşık üçte biri vize veya sınır kapılarımızda bandrol alarak ülkemize geliyor. Önceleri konsolosluklarımızda, havaalanlarımızda uzun kuyruklar oluşuyordu. E-vize ile bu kuyrukları tamamen ortadan kaldırdık. Şimdi yedi gün yirmi dört saat açık olan sitemizden iki dakika içerisinde vize veriyoruz. Vize harçlarını da kredi kartıyla yine elektronik ortamda tahsil ediyoruz. Daha önce bu işi yapan konsolosluk görevlilerimiz, havaalanlarındaki memurlarımız artık başka işlerle uğraşıyorlar.Vizeyi elektronik ortamda veren başka ülkeler de var mı?Avustralya ve Singapur'un benzer uygulamaları var. Ama bu ülkelerin uygulamalarının kapsamı çok daha dar, ayrıca vizeler başvuru sırasında verilmiyor. Oysa biz sistem kontrolünü saniyeler içerisinde yapıp vizeyi 2-3 dakika içerisinde baskıya hazır duruma getiriyoruz.Vize şimdi daha kolay alınıyorsa bu uygulamayla ülkemize gelecek turist sayısında da artış olacaktır diyebilir miyiz?E-vize sayfalarımızı kullanıma sunduğumuz ilk günlerde proje ekibiyle birlikte ben de endişeliydim. Ama kısa süre içerisinde bizim beklentilerimizi de aşan bir başarı elde edildi. İlk haftalarda günde 300-400 vize veriyorduk. Üçüncü ayda günlük ortalama üç bine çıktı. Şimdi her gün yaklaşık beş bin vizeyi elektronik ortamda veriyoruz. Kısa bir süre içerisinde verilen vize sayısı 300 bine ulaştı. Vize harçları da günlük olarak Maliye Bakanlığı'nın hesabına aktarılıyor. Eskiden vize almak zahmetli olduğu için ziyaretten vazgeçenler oluyordu. Yeni uygulamamız ile özellikle komşu ülkelerden gelenlerin sayısında önemli bir artış gözlemeye başladık. En büyük müşterimiz Iraklılar. Vizeler karşılıklı olarak harçtan muaf olduğu halde Bağdat'ta ve Erbil'de Iraklılar vize almak için aracı firmalara yüzlerce dolar ödeme yapıyorlardı. Şimdi Iraklı komşularımız vizelerini evlerinden, işyerlerinden birkaç dakika içinde alabiliyorlar.Biz yabancılara vize vermeyi kolaylaştırıyoruz. Ancak onlar bizi kuyruklarda bekletmeye devam ediyor...Haklısınız. Ama biz vatandaşlarımıza sunduğumuz hizmetlerin kalitesini yükseltirken ülkemizi ziyaret etmek isteyen yabancıların hayatını da kolaylaştırmak istiyoruz. E-vize bu düşünceden çıktı. Diğer ülkelere de bu uygulamanın örnek olmasını arzu ediyoruz.Son açıklamalarınızdan birinde “Artık geleneksel yöntemlerle nota teatisi olmuyor, notaları da elektronik ortamda gönderiyoruz.” dediniz. Gerçekten nota gönderme dönemi bitti mi şimdi?Diplomatik Portal'ın diğer ülkelerde örneği yok. Yalnız nota alışverişini değil, ülkemizdeki büyükelçilik ve konsoloslukların bakanlığımızla ilgili tüm işlemlerini de elektronik ortama taşıdık. Vergi iade işlemleri, takrirler, VIP salonu kullanımı, uçuş izin talepleri gibi başvurular da yine Diplomatik Portal üzerinden yapılıyor.Notalar da Diplomatik Portal'dan gönderiliyor, öyle mi?Evet. Önceleri bir notanın hazırlanması, gönderilmesi günler sürerdi. Şimdi ilgili daire notayı hazırlayıp elektronik ortamda onayladıktan sonra bir tuşa bastığında nota ilgili büyükelçiliğin posta kutusuna düşüyor.Büyükelçiliklerin notaları da mı aynı yöntemle geliyor?Tabii. Eskiden her nota için bakanlığa kuryeler gelir, bunları teslim ederlerdi. Biz de kayıt yaptıktan sonra sistemimize aktarırdık. Neresinden bakarsanız bakın, bu işlem en az 3-4 gün sürerdi. Şimdi saniyeler içerisinde gönderim tamamlanıyor. Ama biz yine de bir süre geleneksel yöntemle hazırlanan notaları göndermeye devam ediyoruz. Yakın bir zamanda ülkemizdeki yabancı misyonları da e-imza uygulamasına dahil edeceğiz. Bu aşamadan sonra kâğıt gönderimi tamamen son bulacak.O zaman “Büyükelçi bakanlığa davet edildi ve kendisine bir nota verildi” türünden haberler de tarihe karışacak.Bir bakıma öyle. Ama önem durumuna göre bu tür notaları sisteme kaydetmeden önce büyükelçinin bilgilendirilmesi de mümkün olabilir yine de. Yani, nostalji yaşamak istediğimizde bir yöntem buluruz.Sistemin güvenliği hiç endişelendirmiyor mu sizi?Güvenlik tabiatıyla çok önemli. Ancak genel bir ilkemiz var; ne kadar güvenlik önlemi alırsak alalım, gizli belgelerimizi kesinlikle internete açtığımız sunucularımızda tutmuyoruz. Tüm gizli yazışmalarımız ayrı bir sistem üzerinden yapılıyor.Bu durumda Wikileaks benzeri bir korkunuz olmamalı.Wikileaks aslında güvenlik endişesi taşıyan tüm kuruluşlar için bir ders oldu. Ancak Wikileaks'te elektronik ortamdaki belgelerin sanal dünyada dolaşırken ele geçirilmesi türü bir olay yaşanmadı. Bir kişi ülkenin gizli belgelerini küçük bir harici diske kopyalayarak dışarı çıkardı ve bu belgeleri internet üzerinden paylaştı. Dolayısıyla güvenlik konularında insan unsuru çok önemli. Her an teyakkuzda olduğumuzu söyleyebilirim.Bilişim alanında işbirliği yaptığınız kurumlar var mı?Var tabii. Başta Cumhurbaşkanlığı’mız olmak üzere çeşitli kurumlarımızla işbirliği protokolleri imzaladık. Örneğin Adalet Bakanlığı’mız ve Savunma Sanayii Müsteşarlığı’mız ile bakanlığımız arasındaki belge alışverişi artık tamamen elektronik ortamda gerçekleştiriliyor. Bir de önümüzdeki dönemde eğitim alanında da bilişimden yararlanmak istiyoruz.Personel eğitimini mi kastediyorsunuz?Biliyorsunuz, eğitimde bilişimin önemi her geçen gün artıyor. Khan Academi'nin dünya genelinde on milyonlarca kullanıcısı var. Biz de bakanlık olarak göreve yeni başlayan genç diplomatlarımıza bazı alanlardaki eğitimi online vermek istiyoruz.YouTube'ta bakanlığı tanıtım amacıyla hazırladığınız videolar ile ‘Protokol dersleri’ başlıklı videoları gördüm. Sanırım eğitimde buna benzer videolardan yararlanmayı öngörüyorsunuz.Evet. Biz genç diplomatlarımız göreve başladıklarında kendileri için oldukça kapsamlı bir eğitim programı düzenliyoruz. Bu yıl protokol dersleri için uzaktan eğitim videoları hazırladık. Böylece yalnız dersler sırasında eğitimcilerin anlattıklarıyla yetinmiyor görevlilerimiz. Diledikleri gün ve saatte bu dersleri evlerinden de izleyebiliyorlar. Davranış kurallarından yemekte dikkat edilmesi gereken hususlara kadar birçok konuyu bu e-öğrenim videolarında işliyoruz. Bu videolarımızı yalnız kurum içi kullanımla da sınırlamadık. YouTube'daki Türk Dışişleri Bakanlığı kanalında tüm internet kullanıcılarına açtık.Dışişleri Bakanlığı bilişim konularına bu kadar önem verdiğine göre diplomat adaylarından da bu alanda beklentileriniz yüksek olmalı.Biz sınav başvurularını da tamamen elektronik ortamda kabul ettiğimiz için mesleğimize ilgi duyan gençler zaten nasıl bir altyapıyla karşılaşacaklarını bilerek bize geliyorlar. Bu yıl da sınav başvurularını kabul etmeye bayram sonrasında başlayacağız. Kariyer memurluğu sınavlarımızı da eylül ayında yapacağız. İlgilenen gençlerimize bakanlığımız web sitesi üzerinde yer alan duyurularımızı okumalarını öneririm.

    0 0

    Son yıllarda Kudüs’e turist götüren acente sayısında artış var. Rakamlar artmış artmasına da bu topraklara turist gözüyle bakmak hâlâ pek mümkün değil. ‘Çiçekli böcekli’ seyahat yazısı yazmak ise imkânsız. Az sonra okuyacaklarınız da Kudüs hakkında ‘gezi yazısı’ yazmaya girişen bir kişinin, dönüp dolaşıp yine sıkıntılardan bahsettiği izlenimleri olacak. Çünkü, Kudüs hâlâ yalnız ve acı var bu topraklarda. Tam da bu yüzden yolumuzu daha sık düşürmek, boynumuzun borcu.Bugün artık kördüğüme dönüşen İsrail-Filistin sorununu bu noktaya getiren olaylar yaşanmasaydı şimdilerde nasıl bir tabloyla karşılaşacağımızı tam olarak bilemeyebilirdik. Ancak ‘nasıl bir tabloyla karşılaşmayacağımız’ hakkında pekala fikir yürütebiliriz.Misal, öyle ya da böyle bugün dünyanın ‘güvenliğe en fazla önem atfeden’ ülkesi konumundaki İsrail’e girebilmek için türlü türlü güvenlik kontrollerinden geçmek zorunda kalmayabilir, çıkışta ‘bavulunuzda bomba ya da herhangi bir patlayıcı madde var mı’ şeklinde dünyanın en absürt sorularından birine muhatap olmayabilirdik.Böylece, şimdilerde savaş, çatışma, mahrumiyet gibi hep olumsuz hasletlerle anılan ve bu yüzden tarihi, uhrevi ve doğal güzellikleri gölgede kalan topraklara daha sık ve gönül rahatlığıyla gidebilirdik. Yine Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olan Kudüs sokaklarında çok daha fazla Müslüman ziyaretçiye rastlayabilirdik. Aynı zamanda, bu toprakların Müslümanları ilgilendiren kısmının Kudüs ve Mescid-i Aksa’dan ibaret olmadığını daha geniş çevrelere yayabilir, çoktandır İsrail olarak adlandırılan topraklarda bir zamanlar hüküm süren Osmanlı’dan miras çok sayıda eseri görmek için bu kadar beklemek zorunda kalmayabilirdik.Hasıl-ı kelam, bu topraklar çok yalnız. Uğruna savaşların yaşandığı, yüzyıllardır paylaşılamayan bir yerden bahsediyor olmamız aldatmasın sizleri. Ömrü çilelerle dolu bir ihtiyarın geçmişini hatırlatmayacaklara hasret çektiği türden bir yalnızlık bahsettiğimiz. Savaşın izlerinin derin çizgiler oluşturduğu yaşlı ve yorgun çehresini tebessüm ettirecek misafirler bekliyor.Bizler de bu düşüncelerle yola çıkmadık elbet. Bunlar, dönüş yolunda zihnimize eşlik edenler. Giderkenki maksadımız adları çocukluğumuzdan beri haber bültenlerinden kulağımıza çalınan ve sürekli ‘savaş, çatışma, güvenlik, işgal, saldırı’ gibi kelimelerle aynı cümle içinde kullanılan şehirlere karşı duyduğumuz tarifi pek de mümkün olmayan, vicdan azabıyla karışık bir hisse cevap aramaktı.İsrail vizesi almak zor mu?İsrail’in vize politikası gözümüzü korkuttuğundan tur şirketlerinden birine başvuruyoruz. Pasaportumuzu bile vermeye gerek kalmadan tahmin edemeyeceğimiz kadar kolay bir şekilde aldığımız vizeyle yola koyuluyoruz. Aklına Kudüs fikri düşenlerin en çok merak ettiği sorulardan biri olan ‘Pasaportumuza vize basılacak mı’nın cevabı ‘hayır.’ Grup vizesi pasaporta basılmadığı gibi İsrailli memurlar da giriş ve çıkışlarda pasaportunuza herhangi bir damga basmıyor. Böylece ‘İsrail’e girdim diye falanca ülkeye gidemeyeceğim’ endişesi giderilmiş oluyor. Tur şirketinin seyahatimize verdiği isim ‘Kudüs gezisi’ ancak programda sadece Kudüs yok. Bu topraklara ilişkin kafa karışıklığı daha burada başlıyor.İsrail demeye gönül razı değil, Filistin desek olmuyor. Bu sebepten olsa gerek buralara gezi düzenleyen şirketler, programlarında İsrail ve Filistin şehirleri de olmasına rağmen genel olarak Kudüs seyahati diyorlar. Kudüs’ün Müslümanların yaşadığı doğu kısmı, eski şehir ve Mescid-i Aksa’yı barındırması bakımından seyahatin kalbi konumunda. Türkiye’den giden şirketler de doğal olarak burayı tercih ediyor.Oteller Mescid-i Aksa’ya yakın olduğundan tur programlarında isteyenler için Müslümanların ilk Kâbe’si olan ve Harem-i Şerif olarak da adlandırılan bu kutlu mekanda gezi süresi boyunca sabah namazı kılma imkânı sunuluyor. Gün doğmadan yola çıkıp, gündüzleri kalabalığı yara yara geçtiğimiz, geceleyin ise derin bir sessizliğe bürünen dar sokaklardan ilerleyerek Mescid-i Aksa’ya girmek, seyahatin ağızda en hoş tadı bırakan kısmı. Ancak Filistinliler bu konuda bizler kadar şanslı değil. Mescid-i Aksa’ya açılan sekiz kapının her birinde İsrail askerleri bekliyor. Turist ve Müslüman olmak, içeri girişimizi kolay kılıyor. Girişlerde kritik soru ‘nerelisiniz?’ Filistinli diye tabir edeceğimiz homojen bir topluluk olmaması, kimliğe dair kafa karıştırıcı ayrıntıları beraberinde getiriyor. Bu toprakların sakinleri, ‘Kudüs’te yaşayan Filistinliler’, ‘Batı Şeria’da yaşayıp yeşil ve turuncu kimlik sahibi olan Filistinliler’ ‘İsrail’de yaşayan ve İsrail pasaportuna sahip Araplar’ ve nihayetinde Gazze’de yaşayan Filistinliler olarak ayrılmış durumda. Son gruptakilerin Kudüs’e ve dolayısıyla Mescid-i Aksa’ya girişi zaten yasak. Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler içinse Kudüs’e girebilmenin yolu turuncu renkli kimlik taşımaktan geçiyor. Yani herhangi bir suça bulaşmamış kişilere verilen kimlik. Sakıncalı olan yeşil kimliği taşımanıza yol açan ‘suç’un tanımı ise oldukça geniş. İsrail askerine taş atmak da bu tanıma girdiğinden suça bulaşmamış erkeğe rastlamak kolay değil. Bu durumu, Mescid-i Aksa’daki çoğunluğu kadınların oluşturmasından da anlamak mümkün.Türkleri hemen tanıyorlarŞehirde dolaşırken sık sık soru cevap karışımı bir ifadeyle yöneltilen ‘Türkish?’ ifadesi çalınıyor kulağımıza. Soruya soruyla cevap vererek ‘Nasıl oluyor da hemen anlıyorsunuz Türk olduğumuzu?’ diyoruz. Karşılığında aldığımız cevap Türklerin son yıllarda artan ziyaretleri ama en çok da kadınların başörtülerini bağlama biçimi oluyor. Ortadoğu’yu saran Türk dizileri rüzgârının burada da estiğini söylemeye gerek yok tabii. Türk olup olmadığımızı İsrailli askerlerin de sormasına şaşırmıyoruz ama ‘selamın aleyküm’ diyen üniformalı görmek şaşırtıyor. Şehri birlikte dolaştığımız Arap arkadaşımız Zeynep, İsrailli askerler arasında Dürzilerin de olabileceğini söyleyerek konuya açıklık getiriyor.Türkiye’den turist götüren seyahat firmalarının programı aşağı yukarı aynı. Mescid-i Aksa, eski şehir ve şehri tepeden seyretme imkânı sunan Zeytin Dağı başta olmak üzere Kudüs turu, gezinin üçte ikisini oluşturuyor. Ağlama duvarı ve Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan ‘Kıyamet Kilisesi’ gezinin rutin duraklarından. Kalan kısmı ise Hz. İsa’nın doğduğu evin bulunduğu ve bugün Batı Şeria’da olan Beytüllahim, Hz. İbrahim’in kabrinin bulunduğu El Halil kenti ile Lut Gölü olarak bilinen bölgeyi oluşturuyor. Çok sayıda Osmanlı eserinin bulunduğu Hayfa ve Tel Aviv ise ‘geçerken şöyle bir uğranan’ şehirlerden. Halbuki Kudüs’e bir saat mesafede bulunan şehirler Osmanlı’dan miras birçok eser barındırması bakımından ‘daha geniş vakitler’ ayırmayı fazlasıyla hak ediyor. Kudüs’e iki saat mesafedeki Akka şehri de bu tanımlamaya giren yerlerden. İsrail’in kuzeyinde bulunan ve Napolyon’u, ilk bozgununu yaşadığı liman kenti Akka, ünlü Osmanlı veziri Cezzar Ahmet Paşa ile birlikte anılıyor. Napolyon’un “Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..” sözü ile tarihe geçen şehirde Cezzar Ahmet Paşa tarafından yaptırılan ve bu adla anılan bir cami ve yine Osmanlı’dan kalma hanlar, çarşılar ve tarihi yapılar Türkleri evinde hissettiriyor.Tekrar Kudüs’e dönelim. Kentin en canlı yeri çarşısı. Canlı dediğimize bakmayın. Turizmin istediğinde yeterince kıyıcı olabilen çarkı, henüz tam olarak ulaşmamış buralara. Diğer Arap ülkeleriyle kıyaslandığında esnaf sakin ve sabırlı. Kesinlikle ısrar etmiyor. Mescid-i Aksa hediyelik eşyalarda da başrolde. Hz. Muhammed (SAV)’in Miraç’a yükseldiği kaya üzerine inşa edilen ve El Aksa Camii ile karıştırılan Kubettüs Sahra’nın sarı kubbeli figürleri anahtarlık ve magnetlerin üzerini süslüyor. Üstünde Kudüs’ün sembollerinin ve Filistin davasını resmeden tasarımların basıldığı tişörtlerden almak üzere dükkanlardan birine giriyoruz. Tişörtün üzerine işlenecek tasarımı seçtiğimiz sırada Zeynep’in suratı bozuluyor ve ‘başka yerden alırız’ diyerek çıkmamızı istiyor dükkandan. Dediğini yapıyoruz. Zeynep’i kızdıran şeyin dükkan sahibinin tişörtlere aynı zamanda İsrail’e ait sembolleri hatta Mossad’ın logosunu da basması olduğunu öğreniyoruz. Bu konuda hassas davranan bir başka esnaf bulmak çok zaman almıyor. Alışverişle daha fazla vakit kaybetmek istemiyoruz. Adresimiz belli.Mescid-i Aksa insanın dönüp dolaşıp geri geldiği yuvası gibi. Namaz kılmak için, avlusunda bir gölge bulup soluklanmaya, bazen sadece görkemli yapısını seyretmeye, kimi zaman da ‘hiçbir şey yapmamak’ üzere gezi boyunca kaçıp kaçıp buraya geliyoruz. Bu kez bahanemiz cuma namazı.Muallak Taşı, Hz. Muhammed (SAV)’in miraca yükselirken üzerinde durduğu kaya olarak biliniyor.Cuma günleri Kubbet-üs Sahra kadınlar için ayrılıyor. Uzun yola çıkacaklar, öğle namazını ikindiyle cem ediyor. Cem edenlerin sayısının oldukça yüksek olmasından kısıtlamalara rağmen çok sayıda kişinin Kudüs dışından da Mescid-i Aksa’nın yolunu tuttuğunu anlamış oluyoruz.Cuma namazı sonrası İsrail ProtestosuCuma namazının bitmesiyle dışarıda bir hareketlilik başlıyor. Hemen her cuma namazı sonrası Filistinli gençler Harem-i Şerif’te İsrail karşıtı gösteri yapıyor. Gösteri sırasında camide kalmamızı tembihleyen tur rehberini tabii ki dinlemiyoruz. Bu cuma, diğerlerinden bir parça daha hareketli. Sebebi perşembeyi cumaya bağlayan gece yaşananlar. Gençler kendi aralarında önceki gece İsrail polisiyle yaşadıkları çatışmadan bahsediyor. 12 yaşındaki Yusuf’un, gözlerini açarak akıcı İngilizcesi ile bir önceki geceye dair söyledikleri dikkat çekici: “Çok heyecan vericiydi. İsrailli askerlerin kocaman silahları vardı. Biz ise sadece taş atıyorduk.” Yusuf’un dedikleri, bir gün önce ayaküstü sohbet ettiğimiz Arap kadınların bahsettiklerini aklımıza getiriyor: “Taş atmak bile suç sayılıyor buralarda. Bu yüzden İsrailli otoritelere göre suç işlememiş Filistinli erkek bulmak kolay değil.” Yusuf’un ‘suç işlemiş Filistinli’ kategorisine girmiş olması kafamızı karıştırıyor.Kudüs’ten ayrılmak hiç kolay olmuyor. Hemen hepimizin, aklının erdiği günden itibaren adını işgal kelimesiyle özdeşleştirdiği bu coğrafyayı ziyaret etmiş olmak, sorunsuz gündelik hayatımıza dönmekten mahcup ediyor bizi. Mutlu, huzurlu olmak ayıp gibi geliyor. Her gün polis kontrolü altında, ellerinde kalanı da bir gün kaybedecekleri korkusuyla yaşayan insanları düşünmek, dönerken ‘havaalanında yaşadığımız ve en fazla iki saat süren güvenlik kontrolünden’ şikayet etmeyi, ‘bize terörist muamelesi yaptılar’ demeyi anlamsız kılıyor. En iyisi susmak ve buralara bir daha, bir daha gelmek. Ah ü vah etmeden!

    0 0

    Cumhuriyet devrimleri, hayatın her safhasını olduğu gibi Türk dilini de değiştirmeyi hedeflemişti. Dil erozyonuna maruz kalan bir nesil anne-babasıyla anlaşamayacak ve Öztürkçe diye Fransızca öğrenecekti. ‘Türkçenin Istılah Meselesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar’ kitabının yazarı Şakir Alparslan Yasa ile dil devrimini konuştuk.Hacettepe Üniversitesi Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Şakir Alparslan Yasa, ‘Türkçenin Istılah Meselesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar’ kitabında, Öztürkçe yanıltmacasını tel tel incelemiş. O devirde zorla uygulanan Öztürkçe politikaları ile özüne döndürülmek istenen Türk dili, tam aksi bir hamle ile Fransızca kelimelerin istilasına uğramış. Yasa, Türkçeden atılan kelimelerin yerine uydurma ve hatta Fransızca kelime koyma işleminin, milletin özüyle bağını kesme projesi olduğunu dile getiriyor.Öztürkçe ideolojik bir devlet projesiydi diyorsunuz. Neydi bu ideolojinin maksadı?Planın birinci ve tek maksadı, târihî Türkçedeki bütün İslâm medeniyeti kaynaklı kelimeleri tasfiye etmek -ki bu hedef, Dil Kurumu’nun 1945 Türkçe Sözlük’ünün “Önsöz”ünde açıkça ifâde edilmiştir- bunların yerine ya Fransızca, ya da uydurmalarını ikame etmekti. ‘Avrupalılaşmak’ için bu elzemdi.Harf ve dil inkılâpları daha umumî bir projenin parçası mıydı?Muhakkak! O günkü adıyla Resmî Temessül İdeolojisi (RESTİ), İslâmla yoğrulmuş Türk kültürünü ortadan kaldırıp yerine Avrupa kültürünü ikame etmek istemiştir. Harf meselesinden hukuk, kıyafet, mûsikî sahalarına kadar her sahada yapılan bütün icrâat bu hedefe ulaşmak içindi. Bunun arkasında diktatör yönetimin kuvvet üstünlüğüne dayanarak, milleti, aslî kültürünü terk edip bir başka kültürü benimsemeye zorlamıştı. Bunun bugünkü adı kültürel soykırımdır.Peki bu dil ve kültürel tahrîbat hangi şekillerde gerçekleştirildi?Beş başlıkta toplayabiliriz bunu. Bunlardan en önemlisi kelime yapısının bozulması. En vahim tahrîbat, bu cihettedir. Bu sûretle önce dilin genetiği bozulmuştu. Tahrîbatın diğer yönleri ise kelime hazinesindeki Fransızca kelimeleri artırma, telâffuz âhengini bozup dili kabalaştırma, (ki bunun sebebi de, ses uyumu kaidelerinin ortadan kaldırılmasıdır), cümle yapısındaki oynamalar ve konuşma tarzında Fransızca söyleyişin taklit edilmesi.O devirde Türkçenin aklın işleyişine aykırı olduğu iddiaları da var…Kelime yapısının ve kelime hazînesinin değiştirilmesi kâfî görülmemişti tabii. Türkçenin yapısı Fransızcanınkine uymadığı için bu husûsta da Fansızca taklîd edilmek istendi. Yazı dilinde giderek yaygınlaştırılan devrik cümle kullanılışı bu anlayışın netîcesidir. Bu fikir, insan aklının normal işleyişinin, Türkçedeki gibi değil, Fransızcadaki gibi bir cümle kuruluşu gerektirdiği iddiâsıyla müdâfaa edilmişti. Yâni ‘özne+nesne+yüklem’ dizilişi yerine, Fransız dilinde olduğu gibi ‘özne+yüklem+nesne’ dizilişi.Değişim, nasıl sağlandı peki?Bu meseleyi, ilk Dil Kurultayı’nda, ‘Öztürkçe’nin de mûcidi Fuad Köserâif ortaya atıyor. Israrla Türkçenin bir Hint-Avrupa dili olduğu, zâten Türklerin de bir Hind-Avrupa kavmi olduğu iddiasını gütmüştür. Zaten bu toplantılar ilmî teblîğlerden çok, hamasî nutukların atıldığı bir parti kongresi gibi tertipleniyordu. Bunlardan en ilginci, Türk Dili Tedkîk Cem’iyeti’nin 7-8 Mart 1933 gecesindeki toplantısıdır. Toplantı sonrası gazete başyazarlarına birer mektup yazılıyor. Heyetin icadı yeni kelimeleri kullanmaları isteniyor tebligatta. Öyle ilginç ki buna uymak mecburiyetinde bulunan ve bu kelimelere alışık olmayan başyazarlar, yazılarını evvelâ bildikleri dilde kaleme alıyorlar sonra da bunları Tarama Sözlüğü’ne bakarak ‘Öztürkçe’ye çevriyorlardı. Hatta o dönem Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir Öztürkçe Bürosu kurulmuştu. Üniversite fakültelerinde de benzeri bürolar aynı amaçla hareket ettiler. Hocaların üniversitede bastıracakları kitaplar öncelikle bu bürolardan geçip dili değiştirilerek basılıyordu.Propagandanın sonuçları ne oldu?1930 ve 1940’ların başlarında, bütün memurlar, askerler, üniversite hocaları, gazeteciler, muharrirler, velhâsıl herkes bizzarûre ‘Öztürkçeci’ olmuştu. Yaygın propaganda, Türkçenin irticâî Arapçanın boyunduruğundan kurtarılmasıydı. Gûyâ, milliyetçiliğin îcâbı buydu. Bu zümre, dili ve topyekûn Türk kültürünü değiştirme siyâseti güttü ama millet adına yapılan bu girişimde milletten hiçbir sûretle selâhiyet almadılar.O dönemde Fransızcanın statüsü ne idi?Fransızca, Türkiye’de, 18. asrın sonlarından 1970’lere kadar âdeta ikinci resmî dil statüsündeydi. Devletin Fransızcaya cephe alıp onun yerine İngilizceyi ikame etmesi, Marsilya’da Ermeni âbidesi dikilmesine karşı bir yaptırım olarak başlamıştır. Münevverler, edip ve devlet adamlarımızın o devirde ortak yabacı dili Fransızcaydı.Devrim kastettiği ama rağbet görmediği sebebiyle Türkçe kelimelerden birkaç örnek verir misiniz?Başta Allah, adâlet, can, ruhî, cennet, kanun, cehennem, olmak üzere dinî kelime haznesine el uzatılamadı. Bunun dışında acâyip, şâir, şiir, rağmen, cenâze, rekabet, râzı, şeref, şerîat, şahıs, şahsiyet, imkân, ihtimal, din, iman, mü’min gibi kelimelerin de değiştirilmesi istenmiş fakat bir karşılık görülmediğinden adeta unutulmuştu.Bunları neden değiştiremediler öyleyse?Aslında ellerinden ne geliyorsa yaptılar. En yaygın, en Türkçeleşmiş kelimeler yerine dahi uydurma karşılıklar buldular ve bunları dayattılar. Hatta bir kısım malum çevrelerde, dayatmaya hâlâ devam ediyor. O dönemde bir saydığımız kelimeler için şu veya bu sebeple kelime uyduruyorlar ve tutmadığı vakit yerine de hemen başka karşılık bulabiliyorlardı. Hatta tutmayanları da ısrarla kullanarak benimsetebildiler. Meselâ kitap yerine betik demişler ve bu kelime şimdiye kadar tutmamıştır. Ama mektep gibi bir kelime yerine Fransızcadan (“école”) bozma okul’u, muallim yerine Fransızcanın kaidesine göre teşkil edilmiş öğret-men kelimelerini ikame etmediler mi?Bu değişiklikler halk arasında nasıl karşılık buldu?Halk, uzun bir müddet kendi dilini ‘Öztürkçe’yle biteviye alay ederek müdâfaa etti. Diğer taraftan bilinçli kimseler, ancak için için isyân etmekle yetindi. Mektepteki çocuklar evde ana ve babalarıyla anlaşmakta güçlük çekmeye başlamış, bu yapmacık dil nesiller arasında bir uçurum yaratmaya başlamıştı. Ali Fuad Başgil, Fuad Köprülü, Münir Çapanoğlu gibi devrin akademisyenler de o dönem ya susturulmuş ya da baskılar yüzünden sessiz kalmak zorundaydılar. Mesele hakkında çok zaman sonra beyan ettikleri kanaat biliniyor.Başarılı olunabildi mi peki?Başlarda çok etki edemediler, fakat zaman ilerledikçe bu devrimi yapacak genç bir kitle oluşturdular. Öztürkçe ihtilâlcileri, 1945’te ‘Esas Kanun’ (Anayasa) dilini Öztürkçe yapınca büyük mesâfe kat’ettiler. Çünkü bu sun’î dil artık resmî dil statüsü kazanıyordu. Üniversite, TRT, matbuat ve resmî dâirelerin de bu dili dayatmasıyla Öztürkçe giderek yaygınlaşmaya başladı. Fakat, Menderes devrinde 1952’de Anayasa’nın aslî diline biraz döndürülmesi Öztürkçe çalışmalarının hızını kesti. 1960 darbesinden sonra millete dikte edilen anayasa ile (bu ismi 27 Mayıs ile alıyor) uydurmaca tekrâr resmî dil hâline geldi. Bu târîh, Türkçenin, kırılma noktası ve dilimizde fetret devrinin başlangıcıdır.Arapça, Farsça veya Fransızca… Sonuçta hiçbiri Türkçe değil. Öyle değil mi?Birincisi, Arapça ve Farsça asıllı kelimeler, üç büyük bânisinden biri olduğumuz İslâm medeniyeti kaynaklı kelimeler; yâni öz medeniyetimizin kelimeleri. Avrupa medeniyetinden gelen kelimelere karşı lâkayt olamayız; onlardan ancak ihtiyâç duyduklarımızı alıntı yapabilir. İkincisi, İslâm medeniyeti kaynaklı kelimeler, milletimizin kendi hür irâdesiyle benimseyip yaşattığı kelimelerdir. Hâlbuki Fransızca ve sâir yabancı kelimeler birtakım Sabatay mütegallibenin millete dayattığı, cebren ve hîleyle yaydığı kelimelerdir. Binâenaleyh bu kelimeleri kabûllenmek, bence büyük bir şahsiyetsizlik.Türkçe’de 5 bin Fransızca kelime var“Günümüz Türkçesinde 5 bin civarında Fransızca kelime var. Dahası şimdi halkımız bu kelimelerin Fransızca olduğunu bile bilmiyor. Bunlar sanki “Öztürkçe” gibi gösterildi çünkü. Meselâ matematik, geometri, problem, obje, objektif, baskül, küp, silindir, piramit, rasyonel, reel, kopya, eleman, gaz, motor, paralel, limit, grafik, paragraf, prensip, sistem, teori, gibi. Bütün bu Fransızca ıstılâhlar ve ayrıca yüzlerce uydurma kelime, ders kitaplarına girmek üzere tespit edilmiş ve bütün mekteplere öğretilmek üzere gönderilmişti. Resmî dilin kapıları ardına kadar Fransızca ve uydurma kelimelere açıldı. Hatta, 1920’lerde umûmî lügatlerde 600 civârında olan Fransızca kelimelerin sayısı, günümüzde, yine umûmî dilde 5 bin civârına yükseldi. Bu çok acı vericidir.”

    0 0

    Şampiyonlar Ligi’nde Fenerbahçe maçlarına hazırlanan Arsenal, Luis Suarez aşkında mutlu sona ulaşamadı. Gol yollarında sorun yaşamaları muhtemel. Ne var ki Arsenal çok pas yapabilen orta saha ve kanat oyuncularıyla hâlâ büyük bir tehlike..Geçen yıldan bu yana verdiği ilginç demeçlerle yaşlandığı izlenimi veren (misal, bilet fiyatlarının pahalı olmasına burun kıvırıp, çok olmadığını söyleyivermişti) Wenger özellikle Galatasaray karşısındaki mağlubiyetleri, bir de transfer politikası ve elinde tutamadıklarıyla meşhur.Fenerbahçe maçları öncesi Wenger’i mercek altına alalım...Emirates Kupası son maçını Galatasaray, Didier Drogba’nın ayağından gelen iki golle kazanıyor, aynı dakikalarda Arsenal taraftarları sosyal medya üzerinden teknik direktör Arsene Wenger’e çağrı yapıyorlar: #spendsomemoney (biraz para harca) Oysa Arsene Wenger’in hayalindeki Arsenal, para harcayan ve yıldızlara imza attıran bir takım değil.. Dünyanın yeni süper yeteneklerinin gözlerini açtıkları yer olmak, kendi yıldızlarını kendisi yaratmak... Oluyor da..Ashley Cole’u 17 yaşında Chelsea, Fabregas’ı 16 yaşında Barcelona, Kolo Toure’yi 21 yaşında Fildişi Sahili’nin önemli takımı ASEC Mimosas altyapısından aldı. Theo Walcott’a imza attırdığında 17, Alex Song 18 yaşındaydı. Samir Nasri 21’inde Marsilya’dan, Thierry Henry 22’sinde Juventus’tan, Emmanuel Eboue 22’sinde Beveren’den, Robin Van Persie 21’inde Feyenoord’dan alındı. Bunlar çok genç yaşta Arsene Wenger tarafından keşfedilmiş onlarca isimden sadece birkaçı... Ancak Wenger’in hayalindeki Arsenal bu gençleri ellerinde tutamıyordu. Yıldızlar, parladıkları yerde kalmadılar. Parayı verenler, Arsenal’in yıldızlarını aralarında paylaştılar. Ashley Cole Chelsea’ye, Samir Nasri Manchester City’ye, Kolo Toure City’den sonra Liverpool’a, Alex Song ve Fabregas Barcelona’ya, Robin Van Persie Manchester United’a gitti.Gençleri bulmak kolay değildi, Arsene Wenger topraklara bulanmış altın parçalarını gün ışığına çıkartıyordu ama bu süper yetenek gençler, futbollarının olgunluk dönemini Arsenal’de geçirmiyorlardı. Onları yetiştirmek için harcanan onca çabadan geriye birkaç milyon Euro’dan başka pek bir şey kalmıyordu. Üstelik, 17’sinde, 20’sindeki bu gençlerin, henüz tüm yeteneklerini ve “futbolsal hediyelerini” kullanamıyor olması, bazen Wenger’i terse yatırıyordu.Ne var ki bazı isimler, Wenger’in gözünden öyle bir kaçtı ki! Hatta kaçan balık eldekinden daha da büyüktü, büyük olacaktı...Öyle ki, gün gelecek, “Arsene’in elinden kaçan en büyük 10 yıldız” diye liste yapılacaktı...Wenger’in ıska geçtikleriEn iyi bilinenlerle başlayalım...2003 yılında Sporting Lisbon’dan Londra’ya, Arsenal’e deneme antrenmanları için gelen Cristiano Ronaldo, Wenger’e kendini kanıtlamıştı. Arsenal ile Sporting Lisbon bonservis bedelinde de anlaşmıştı. Ancak imza süreci uzadı. Araya giren Sir Alex Ferguson Ronaldo’yu kayarak müdahale ile Arsene’in ayağından alıverdi.Son dakikada kaptırılan bir başka isim Juan Mata oldu. 2011’de Valencia ile bonservis pazarlığı sürerken, Chelsea 27 milyon Euro verip, Mata’yı kadrosuna kattı.Buraya kadar para konuştu...Gelelim, Arsene Wenger’in “yeterli değil” deyip reddettiği isimlere...2000 yılında Arsene Wenger, o yıllarda henüz 16 yaşında olan İsveç’in gelecek vaat eden yıldız adayı İbrahimoviç’i Londra’ya davet etmişti. Wenger, İbra’yı bir hazırlık maçında oynatıp, denemek istedi. Ancak genç Zlatan, o günlerde de kendisine aşırı güveniyle, “İbrahimoviç deneme yapmaz” dedi ve Arsenal defterini kapattı. Denemeden bilebilir miydi, İbra’nın inanılmaz yeteneğini? İşte bunu Arsene’e sormak lazım...Samuel Eto’o, 2004’te Arsene Wenger’e teklif edildiğinde, teknik adam bu futbolcunun fiziksel potansiyelini yeterli bulmamıştı, Barcelona’ya gitmesine göz yumdu.2002’de Sparta Prag’ın kalesini korumakta olan Petr Cech de Arsene Wenger’e teklif edilen bir başka isimdi. Aslında bonservis konusu da çözülmüştü. Son dakikada bu kez Wenger vazgeçti. Petr Cech’in artılarını ve eksilerini yan yana koymuş, “değmez” demişti.Ancak Arsene Wenger, hiçbir transfere, sıradaki isim kadar yanmamıştır... Çünkü bu yıldız geri dönüp Arsenal’in canını çok yakacaktı...Drogba öyle bir kaçtı ki!1998’den 2002’ye, 4 yıl boyunca, Arsenal scout ekibi, Le Mans’da oynayan genç bir Fildişi Sahilili oyuncuyu yakından takip ediyordu. O yıllarda bonservis bedeli, yalnızca 100.00 pound olan bu genç adam, son derece yetenekliydi, fiziksel olarak oldukça güçlüydü, adı da Didier Drogba’ydı.Wenger, uzun uzun düşündü, izledi, sordu, soruşturdu ve bir karar verdi: “Yeterince hazır değil. Üstelik bizim elimizde Henry var!”Drogba, 2003’te Marsilya’ya 6 milyon Euro’ya satıldı. 1 yıl sonra 2004’te, o günün İngiltere için transfer rekorunu kırıp 37 milyon Euro bonservis bedeli ile Chelsea’ye gitti. Aynı Drogba, bu kez Galatasaray formasıyla, kariyerinde Arsenal’e karşı çıktığı 15. maçta 14. ve 15. gollerini peş peşe sıraladı...Bugünlerde bir başka yıldız, Arsene Wenger’e “nasıl kaçtı” dedirtiyor. Arsene Wenger, 2006’da scout ekibinin tavsiyesi üzerine, Gareth Bale’e anlaşma teklif etmeye Southampton’a gitti, ancak son saniyede kararını değiştirdi, Theo Walcott’ı alıp Londra’ya döndü. Wenger, bugünlerde gece yastığa başını koyduğunda pek uyuyamıyor olsa gerek ki, Bale’e Real Madrid’in yaptığı 105 milyon Euro’luk teklifi gün aşırı eleştirip duruyor.Sonuç? Transfer dönemlerinde Arsene Wenger’in elinden kaçan genç isimlere dikkat edin. Birkaç yıl içinde el yakacaklar, bonservis rekoru kıracaklar ve hatta geri gelip Arsenal’e gol atacaklar... Bu da dünya futbolunda Arsene Wenger’in imzası olacak...Fenerbahçe maçları öncesi Arsene Wenger’e bir de bu listeyle bakalım dedik.İyi pazarlar....

    0 0

    Futbolumuzun önemli renklerinden biriydi sezon açılışları. Hatta bu etkinlik, evrensel futbola bizim yerel bir katkımız olarak bile görülebilecek boyutlar kazanmıştı. Ama son birkaç yılda sessiz sedasız o da kayboldu ortalıktan. Artık ne sezon açılışı kaldı ne de jübile yapılıyor.Takımlarımızın sezon açılışları futbolumuzun önemli renklerinden biriydi. Nasıl olduğu anlaşılmaz biçimde son birkaç yılda ortalıktan kayboldu. TSYD Kupası, Başbakanlık Kupası, Cumhurbaşkanlığı Kupası gibi keyifli uygulamalar gibi o da tarihe karıştı...Ekşi Sözlük’te sotw rümuzuyla yazan arkadaşımız ne güzel anlatmış olayı, ona kulak verelim: “Geçmişte kalan güzelliklerden biri daha. Kollektif futbol, futbol endüstrisi derken yitip giden değerlerimizden biri. Bir önceki sezon bekleneni veremeyen takımlar daha şaşaalı sezon açılışı yapardı eskiden, taraftarlarını mutlu edebilmek adına. Şimdi jübile yapan futbolcu bile yok.Futbol giderek profesyonelleşiyor, tesisler ultra lüks, otobüsler alabildiğine konforlu, koltuklar alttan ısıtmalı, zemin halı gibi, futbol topu meşin değil, taktikler, sistemler, antrenmanlar tekdüze ve mükemmel. Kusursuz çalışan bir BMW motoru gibi futbol, tıkır tıkır işliyor. Oysa biz vosvos’un sesine vurulmuştuk.”Evet, gerçekten de durum böyleydi: Sezon açılışları futbolumuzun önemli renklerinden biriydi. Farkında bile olmadan onu da kaybettik...Hayır, işin profesyonelleşmesi ya da daha kapsayıcı yaklaşımla endüstrileşmesinden duyulan sıkıntıyı dile getirmek değil amaç, işin daha önemsenmesi gereken yanları da var. Bu sezon açılışları futbolun evrenselliğine biraz da bizim yerel bir katkımızdı, oyuna böyle bir güzellik katma çabasıydı. Batı’nın giderek bir futbol uygarlığına dönüştürdüğü sezon açılışı şenliklerinin Türkçesi de buydu.Yazılı olmayan kurallara uymayı öğrenemedikÖrneğin, geçen cuma akşamı Almanya’da Bayern Münih ile Munchengladbach arasındaki karşılaşma Bundesliga’da yeni sezonun açılış maçıydı. Almanya Futbol Federasyonu yönetimi yıllardır sezon açılışını bir spor ve müzik şenliği biçiminde gerçekleştiriyor. Bizse henüz sezonun açılış maçını şampiyon takıma oynatmak gibisinden yazılı olmayan kurallara uymayı bile öğrenebilmiş değiliz.Muhabir olarak daha çok Galatasaray’ın sezon açılışlarını izledim. Sarı Kırmızılı kulübün pek çok bakımdan ayrıcalıklarını vurgulama şansı her zaman var olmuştur. Özellikle Kuruçeşme Adası gibi bir servete sahip olmak elbette ki sezon başında mutlaka hatırlanır ve hatırlatılırdı. Burada yönetim, teknik heyet ve futbolcularla birlikte öteki ilgililerin yediği yemek sezon açılışının ilk adamıydı. Transfer olan futbolcular ‘Nereye gelmişim ben!’ diye bu görkemden elbette ki etkilenir, sonraki aylarda ödenmeyen transfer taksitlerinden dolayı çok da dertlenmemek gerektiğini bilirlerdi.Sonrasında Ali Sami Yen tribünlerini tıklım tıklım dolduran taraftarlar takımlarını bağırlarına basardı. Bir önceki sezon şampiyonlukla kapatılmışsa, bu biraz da onun yeni bir kutlaması olurdu. Yarışta geri kalınmışsa bu kez mutlaka şampiyon olunacağına ilişkin inanç burada tazelenirdi. Sarı Kırmızılı takımın 14 yıl aradan sonra Derwall’le şampiyon olduğu sezonun ardından 1987-88’de Tanju Çolak ve Savaş Demiral’ın da katıldığı kadroyla yapılan açılışın fotoğrafı böylesi bir ‘mutluluğun resmi’ olarak hep gözümün önündedir.Tabii bundan önce 1992-93 sezonunda takımın başına getirilen Feldkamp’ın Ali Sami Yen’de açılış töreni değil de çok ciddi bir lig maçı yapılıyormuşçasına hareketleri ve işi biraz hafiften alan Yusuf Altıntaş’ı ceza koşusuna göndermesi kolay unutulacak durumlar değildi. O akşamüzeri tribünleri dolduran 30 bin kişi ‘Yeni hocamız sıkı adam!’ diye mutlu ayrılmıştı stattan...Elbette ki Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın açılışları da çok önemliydi. Ekşi Sözlük’teki arkadaşlar o kadar iyi anlatmışlar ki uzunca bir alıntı yapmak zorundayım, umarım kızmazlar:

 “Açılışların yıldızı genelde Fenerbahçe olurdu. İster Kadıköy ister Dereağzı, her zaman dolardı açılışlar. hep iyi transferler olur, yıldız oyuncular ilk idmanında izlenirdi. Ama sezon pek iyi bitmezdi. Kanal 6’da Şansal Büyüka bir Fenerbahçe programı yapmıştı, gelen bir soru komikti. ‘Fenerbahçe neden sezonu 25.000 kişiye açıp 2.000 kişiye bitiriyor?’ Bundan öte açılış yıldızı (?) olarak Ercan Saatçi ve Kibariye gelirdi. Bir de o dönem patlamış yeni Fenerbahçe’li bir şarkıcı. Ercan Saatçi taraftara yaranmak için süper garip sarı gömlek ve ultra denyo bir mavi ceket giyer ve açılışta sözleri anlaşılmayan onlarca şarkısından birini söylerdi.”“Benim en sevdiğim sezon açılışlarını Beşiktaş yapardı. Fenerbahçe sezon açılışına hiç gitmedim ama Beşiktaş ve Galatasaray’a gittim. Beşiktaş fazla transfer yapmadığı için sezon açılışının yıldızı sarı - kırmızı ve sarı lacivert bayraklara sarılmış tabutlar olurdu. Açılışı müteakip iki takım için de okunan dualar sonrası siyah takım ve beyaz takım aralarında cenk ederdi. (...) Siyah ve beyaz takımın maçından sonra gordon hoca çıkar “It was a hard game today’’ derdi elbet.”Anadolu takımları da açılış yapardıSezon açılış ritüelleriyle ilgili herşeyi tam ve doğru olarak hatırlamak mümkün değil elbet, örneğin Beşiktaşlılar bir de Yahya Efendi Türbesi’ni ziyaret ederlerdi sezon açılışı öncesinde. Kuşkusuz günün en heyecan verici bölümü statta yaşanırdı. Tepeden tırnağa beyazlar içinde İnönü’ye çıkışları da gerçekten çok hoş bir görünüm oluştururdu Beşiktaşlı futbolcuların.Sadece onlar değil, başta Trabzonspor olmak üzere hemen tüm Anadolu takımları da böyle bir açılış yapar, çıkış tünelinin önünde kurban kesilir, kurbanın kanı oyuncuların alınlarına sürülür, ilk kez böyle bir olayla karşılaşan yabancı futbolcular şaşkına döner, hatta dehşete kapılır, fakat bundan sonra daha neler neler görüp şaşırmayı unuturlardı...

    0 0

    Kapalıçarşı restorasyonunda, 2009 yılından bu yana hâlâ somut bir adım atılamadı. Anıtlar Kurulu, bugüne kadar yapılan çalışmaları bir rapor haline getirdi. Zaman’ın ulaştığı raporda, esnafın, tarihî yapı üzerinde yaptığı tahribatın korkunç boyutlara ulaştığı belgelendi. Restorasyonun başlama tarihiyle ilgili ise kurumlar arasında görüş ayrılığı var. Fatih Belediyesi, “Üç-dört ay sonra çalışmalar başlar” derken, edinilen bilgiler sürenin en az üç yıl olacağı yönünde.25 yıl öncesinin gazete sayfalarında yer alan bir haber, aslında zaman kavramının nasıl da ‘izafi’ olduğunu göstermeye yetiyor. Aradan geçen çeyrek asra yakın bir sürede maalesef, dünyanın en muteber yapılarından biri olan Kapalıçarşı’nın derdine derman olup yaraları sarılamadı. 1980 öncesinde, ‘Kapalıçarşı çöküyor’ haberleri yapan muhabirler, bugün yaş itibarıyla çoktan kemale erdi. Kapalıçarşı ise bazılarına göre kan kaybından çoktan ölüp gitti, yetkililer sadece imkânsızı deniyor... Zaman Gazetesi yazarı Nuriye Akman, mart ayında, tarihi çarşı ile ilgili geniş bir haber çalışmıştı. O günden bugüne nasıl bir gelişme oldu sorusunun peşine düştük.Anıtlar Kurulu ve Fatih Belediyesi, Kapalıçarşı’nın restorasyonuyla ilgili 2009’dan bu yana ortaklaşa bir çalışma yürütüyor. Bugüne kadar alınan mesafe bir rapor haline getirildi. Zaman’ın ulaştığı rapor, yıllar içinde, Kapalıçarşı’da yapılan tahribatın tahmin edilenden de fazla olduğunu belgeledi. Bugüne kadar sadece üç etabın rölöve (belgeler ışığında binanın durum tespitinin yapılması) çalışmalarını bitirebilen yetkililer, çıkan manzara karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. Duvarları kaldırılarak büyütülmüş 135 dükkan, dolap ve tezgah konulması için duvarları oyulan 242 nokta, iç duvarları inceltilerek alan kazanılan 926 nokta ile 52 bodrum kat, çok sayıda asma kat ve çelik kolon... Rölöve çalışmaları tamamlandığında tahrip edilen dükkan sayısı, yukarıdaki rakamların neredeyse iki katını bulacak. İşin daha da vahim boyutu ise çarşının her an bir çökme tehlikesiyle karşı karşıya olması. İnceltilen duvarlar, çatıdan sızan yağmur sularıyla kazılan bodrum katları, yapının direncini büyük oranda azaltmış. Adeta bir harabeye dönmüş çatının klimalar, su tankları ve çanak antenlerle dolu olduğunu söylemeye zaten gerek yok...Süreç, rölöve çalışmalarındaki eksiklikler yüzünden mi uzadı?Bugüne kadar çarşı ile ana gövdeye bağlı olan hanların rölöve ve restitüsyon (emsal binalara bakılarak eksiklerin giderilmesi) projelerinin bir kısmı tamamlandı. Ancak, raporlara yansıyan şu ifadeler, maalesef Kapalıçarşı’da yapılan saha çalışmalarında birtakım eksikliklerin olduğunu, bu yüzden de sürecin uzadığını gözler önüne seriyor: “Rölövelerde çizilmesi gereken döşeme planlarının çizilmediği, sistem kesitlerinin bulunmadığı, ilke kararında en az iki kesit çizilmesi gerektiği tanımlanmasına rağmen bazı adalarda bir kesitin bile bulunmadığı; İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 7.5.2009 tarih ve 732 sayılı kararıyla farklı dönemleri içeren restitüsyon projeleri ve raporlarının hazırlanmasına karar verilmiş olmasına rağmen restitüsyon projelerinin tek dönemi yansıttığı, projenin dönem özelliklerini yansıtmadığı; restorasyon projelerinin ise daha çok müdahale paftası niteliğinde olduğu, yapılacak müdahalelerin uygulama sırasında elde edilecek veriler doğrultusunda yapılacağı ifade edilmekle birlikte, Kapalıçarşı’nın en büyük sorunu olan dükkan içlerine müdahale anlamında restorasyon projelerinin restitüsyon esaslı değil rölöve esaslı hazırlandığı, rölöve ve restorasyon projelerinde dükkan içlerine girilmediği, genel izlerle çizildiği, çoğunluğu yok olmuş olmasına rağmen özgün muhdes malzeme ayrımına dükkan bazında değinilmediği tespit edilmiştir.”Anıtlar Kurulu, şu an büyük bir titizlikle rölöve ve restitüsyonu biten etapların projelerini inceliyor, yapının aslına sadık bir şekilde yenilenmesini hedefliyor. 129 adaya ait bitirilen rölöve çalışmalarının neredeyse yarıya yakını incelenmiş, 25 adanın projesi kuruldan geçmiş. Beş adaya ait rölöve çalışması ise aslına uygun hazırlanmadığı için iptal edilerek ‘projenin yenilenmesi’ kararı alınmış. Gelinen bu noktada Fatih Belediyesi ile Anıtlar Kurulu arasında birtakım görüş ayrılıkları olduğu anlaşılıyor. “Kapalıçarşı’nın yenilenme çalışmaları rüyalarıma giriyor.” diyen Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’e göre projelerin tamamı bu yıl sonuna kadar kuruldan çıkacak ve restorasyon başlayacak. Ancak edinilen bilgilere göre bu hızla giderse projelerin kuruldan onay alması yıllar sürecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda çalışan ve ismini vermek istemeyen bir yetkili, projelerin tek tek incelenip kuruldan geçerek restorasyon için düğmeye basılmasının en az iki-üç yılı bulacağını söylüyor: “Çalışmalar iki ileri, bir geri ilerliyor. Proje için çarşıda ölçüm yaparken bile engellerle karşılaşıyoruz. Esnaf, çalışanlarımızı, ‘İşlerimizi engelliyorlar.’ şeklinde şikâyet ediyor.”Tahribat yapanlara mahkeme yolu açıldıAnıtlar Yüksek Kurulu, hazırladığı raporda tadilat adı altında dükkanlarda değişiklik yapanlar hakkında yasal işlem başlatacağını şöyle belirtiyor: “Müdürlüğümüz uzmanlarınca Kapalıçarşı’nın taşıyıcı sistem bütünlüğünü bozan ve kullanıcı tarafından duvar inceltmek, tevhit (birleştirme), ifraz (ayırma) ve bodrum açmak gibi olumsuz müdahalelerde bulunulduğu tespit edilmekte ve söz konusu dükkan sahipleri hakkında adli mercilere suç duyurusunda da bulunulmaktadır.” Yalnız burada da şu sorun ortaya çıkıyor. Tahribat yapılan bazı işyerleri zaman içinde el değiştirmiş. Mesela bir önceki dükkan sahibinin yapıya verdiği zararın hesabını şu an kim verecek? Kapalıçarşı’da mücevherat satan bir esnaf, isminin yazılmaması kaydıyla beni bodrum katına indirdi. 1950’den kalma İngiliz malı para kasalarını göstererek, “Kasaları buraya dükkanı satın aldığında babam koymuş. Yani bodrum bizden önce de varmış. Şimdi bu bodrumu kapatacaklar ama bunun hesabını kim verecek? Biz mi yoksa eski mal sahibi mi?” diye soruyor.Çarşı esnafı arasında birlik yokYüzde 98’i şahıslara ait olan dükkanların 3 binden fazla vârisi olduğu tahmin ediliyor. Fatih Belediyesi, dükkan sahiplerinin bir araya gelerek ortak çalışma yürüteceği bir zemin oluşturabilmek için Afet Yasası’nda birtakım değişikliklere gitmiş. Buna rağmen aradan geçen süre zarfında çarşı esnafı arasında restorasyonunun yapılabilmesi için tam bir mutabakat oluşamamış. Dükkanında tahribat yapan bazı çarşı esnafı, mahkeme sürecinden çekindikleri için yenileme çalışmalarına sıcak bakmıyor. Çarşıdaki kiracılar da restorasyona harcanan paraların kiralara yansıyacağından endişe ediyor. Ayrıca çarşıda, dernek başkanlığı rekabetinden doğan iki farklı grup var. Bazı çarşı esnafı, Kapalıçarşı Esnafları Derneği Başkanı Dr. Hasan Fırat’ın yolsuzluk yaptığını, seçimlere dışarıdan kişileri getirerek oy kullandırdığını, güvenlik ihalesinin Elazığ merkezli bir firmaya usulsüz olarak verildiğini iddia ediyor. Bu iddiaları yargıya taşıyan muhalefet grubu, açtığı davaların neredeyse tamamını kaybetmiş. Bazı davalar ise devam ediyor.Restorasyonun kabaca maliyeti 220 milyon TL olarak tahmin ediliyor. Bu paranın nasıl ve kimler tarafından güvenli bir şekilde toplanacağı, hangi dükkan sahibinin ne kadar para ödeyeceği ise muammasını koruyor. Esnaf derneğinin para toplama ve ihaleye çıkma yetkisi olmadığı için dükkan sahiplerinden oluşan yeni bir yönetim kurulu seçilecek. Bu kurulun oluşturulması da bir hayli zor olacağa benziyor çünkü restorasyon için yapılan toplantılara esnafın katılım oranı çok düşük. Kapalıçarşı Esnafları Derneği Basın Sözcüsü Faruk Bektaş, daha yolun başında karamsarlığa kapılmış. Binlerce esnafın içinde taşın altına elini koyan kişi sayısının 10-15 olduğunu söyleyen Bektaş, “Son yapılan toplantıya 105 kişi çağırdım, sadece 15 kişi geldi.” diyor.‘Biz restorasyon yaparken dükkân sahipleri bodrum açmaya devam ediyordu’Şu an Kağıthane’deki Daye Hatun Camii’nin restorasyon işlerini yapan Macit Sarı, 45 yılını bu mesleğe vermiş. Kapalıçarşı’nın 1980 İhtilali’nden hemen önce başlayan ve 12 yıl süren restorasyonunda işçilerden sorumlu şef olarak çalışmış. Yapılan yenileme çalışmalarının her anına tanıklık etmiş. Sarı’nın o yıllara ait anıları, Kapalıçarşı’nın bir yandan restore edilirken bir yandan da nasıl bir tahribata uğratıldığını kayıtlara geçiriyor. O dönemde, çarşıda 310 dükkanın bodrum katı olduğunu tespit eden Sarı ve ekibi, bu bodrumlardan ancak 100 tanesini kapatabilmiş. Geri kalan bodrumlar için, “Sen işine bak. Bu meseleyi daha fazla kurcalama!” şeklinde uyarı almış. Dahası, restorasyon sırasında bile yeni bodrum katlarının açıldığına şahit olmuş. Bodrum açma işlemleri sırasında dükkan sahiplerinin parayla çarşıda görevli bekçileri çalıştırdığını, polis ekiplerinin de rüşvet karşılığında yapılan tahribatlara göz yumduğunu dile getiren Sarı, şunları söylüyor: “Kapalıçarşı’nın kubbelerinden tonlarca kurşun söküp üzerini kiremitlerle kapladık. Bu, o dönemin Türkiye’si için normaldi çünkü para yoktu. Kurşun kaplasak maliyet yüzde 50 artıyordu. İhaleyi yüzde 54 kırımla deprem konutları yapan bir müteahhide verdiler. Hal böyle olunca tavanlardaki süslemeler nalburlarda satılan toz boyalarla yapıldı. Anıtlar Kurulu devre dışı bırakılıp Bayındırlık Bakanlığı’nı devreye soktu. Hangi siyasi güç yaptı bunu bilmiyorum ama Bayındırlık sadece bina yapar, mühendislikten anlar. Restorasyonlar sırasında özgün malzemeler kullanılmadı. İşçilerin iaşesini getiren kamyonet, malzemeleri bırakınca bodrumlardan çıkarılan kum torbalarını taşıyordu…”

    0 0
  • 08/24/13--15:50: BİZİM KÖY
  • Dünyaca ünlü şarkıcı Jennifer Lopez’in habersiz yatılı misafiri kim? Kanadalı çift, bakıcıyla kölenin anlamını karıştırınca başlarına ne geldi? Restorasyon yapacağım diye tabloyu batıran kilise görevlisi nasıl üstüne bir de para aldı?Mahvetti, üstüne para alacakRestorasyon işini bilmeyen yapmayacak. Hatırlarsanız, İspanya’nın Borja kentindeki 120 yıllık Hz. İsa freskini kendi başına restore etmeye çalışırken tanınmaz hale getirmişti, 82 yaşındaki kilise görevlisi Cecilia Gimenez. Lakin onun bu beceriksizliği sayesinde turist patlaması oldu kilisede. Restorasyon faciasının faili artık kiliseden komisyon alacak.J-Lo’ya habersiz misafir!Ünlülerin fanatik hayranlarıyla başı her daim derttedir. Ancak ABD’li şarkıcı Jennifer Lopez’in başına öyle bir şey geldi ki pes dedirtti. 49 yaşındaki hayranı, John Dubis J-lo’nun evine yerleşti üstelik onun ruhu bile duymadan. Dubis, ağustos ayının başında Lopez’in malikanesinde yüzme havuzunun yanında bulunan küçük bir binaya girdi. Ancak evde kaldığı 6 gün boyunca malikanede kimse yoktu. Jennifer Lopez, mart ayında, annesini rahatsız ettiği gerekçesiyle Dubis hakkında uzaklaştırma kararı çıkartmıştı. J-lo’dan bir çocuğu olduğunu ve bu yüzden kendisinin evinde kalmasına izin verdiğini iddia eden çılgın hayran 100 bin dolar kefaletle serbest bırakıldı.Bakıcı mıyım köle mi?Patronların çoğu çalışanlarına iyi davranmaktan aciz. Lakin Filipinli çocuk bakıcısı Leticia Sarmiento’nun patronu onlara rahmet okutacak cinsten. Evdeki bakıcıya “sanal köle” muamelesi uygulayan aile 2008’de Leticia’yı 6 aylık turist vizesiyle Kanada’ya getirdi. Ancak vizenin bitmesinin ardından ev hapsi başladı ve haftada 7 gün, günde en az 16 saat 3 çocuğa ve ev işlerine bakmak zorunda kaldı. Dışarıya çıkması ve insanlarla görüşmesi yasak olan talihsiz bakıcı, nihayet polisi aramayı başararak kurtuldu.m.tuncel@zaman.com.tr

    0 0

    Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, havayolu şirketlerinin, bayram haftasında astronomik rakamlara ulaşan ücretlendirme yöntemine ‘dur’ demeye hazırlanıyor. Bakanlık, yürüttüğü çalışma ile havayolu şirketlerinin tüm uçuşlarında belirlediği fiyatlara müdahale edecek.Havayolu şirketlerinin bayram dönemlerinde bilet fiyatlarını 2-3 kat artırdığını ve yolcuların ciddi mağduriyet yaşadığını geçen hafta buradan gündeme getirmiştik. ‘Bu vurguna kim dur diyecek’ başlığı ile analiz ettiğimiz mağduriyete, aynı gün Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’dan yanıt geldi. Bakan Yıldırım, uçak bilet fiyatlarında, akaryakıt ve et fiyatlarında da gündeme gelen ‘tavan fiyat’ uygulanabileceğini ve bununla ilgili çalışmanın başlatıldığını açıkladı.Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) tarafından, ‘uçuşlardaki tavan fiyat’ çalışması ile ilgili hazırlanan taslağa göre, fiyat sınırlaması sadece yurtiçi seyahatleri için geçerli olacak. Uçuşlar da, saatlik zaman dilimine göre planlanacak. Bu yüzden 1 saatin altındaki iç hat seferlerinde ayrı tarife, uzun süreli uçuşlarda daha yüksek ücret uygulanacak. En önemlisi de bilet fiyatlarına ‘son 3 gün sınırlaması’ getirilecek. Şirketler de, yeni uygulama ile uçuştan 3 gün öncesine kadar Bakanlığın belirlediği tavan fiyata göre bilet satabilecek. Ancak uçuşlarına son üç gün kala (72 saat) bilet alanlar, havayolu şirketlerinin belirleyeceği yüksek ücretle uçuş yapmak zorunda kalacak.BAYRAM ÖNCESİ BAŞLAYACAKBakan Yıldırım’ın talimatı üzerine harekete geçen SHGM, ‘tavan fiyat’ ile ilgili havayolu şirketlerinden her hat için maliyet çıkarmasını istemişti. THY, Pegasus-İZair, Atlasjet, Onur Air, SunExpress ve Borajet de akaryakıt ve diğer giderler ile sundukları hizmeti dikkate alarak hesapladığı maliyetleri SHGM’ye iletti. Ankara’da yapılan çalışmayla maliyetlerin üzerine belirli kâr marjı eklenerek her hat için tavan fiyat belirlendi. Bu hafta, havayolu şirket yetkilileri ile görüşerek taslağa son şeklini verecek SHGM, hazırlayacağı raporu daha sonra Bakan Binali Yıldırım’a sunacak. Bakan onayının ardından uçak biletlerindeki ‘tavan fiyat’ uygulamasının, Kurban Bayramı öncesi başlaması bekleniyor.REKABET ARTARSA FİYAT UCUZLARBakanlığın bilet fiyatlarına getireceği sınırlamaya havayolu şirketlerinden farklı tepkiler geldi. Ancak tepkiler daha çok, uygulama ile ilgili bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor. Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği (TÖSHİD) Başkanı ve Pegasus Havayolları Genel Müdürü Sertaç Haybat, bilet fiyatlarına sınırlama getirilmesi yerine havayolu şirketleri arasındaki rekabetin daha da artırılması için gereğinin yapılmasını istedi. Yani havayolu şirketlerine, tüm havalimanlarından aynı şartlarda uçuş imkanı sağlanması gerektiğine dikkat çekti. Haybat, yolcuların daha ekonomik seyahat gerçekleştirmesi için ‘esnek planlama’ yapması ve uçuşlarla ilgili tüm alternatifleri değerlendirmesi tavsiyesinde bulundu. THY yetkilileri ise Bakanlığın aldığı karara uyacaklarını ancak getirilen kısıtlamanın uygulanabilirliğinin de tartışmaya açık olduğunu söyledi.UCUZ BİLET ALMAK MÜMKÜN MÜ?Bakanlığın müdahalesi ile hafta sonları ve tatil dönemlerindeki bilet fiyatındaki artışın önüne geçilmiş olacak. Ancak siz yine de, ucuza seyahat etmek istiyorsanız mutlaka uçuş planınızı mümkün olduğunca çok önceden gerçekleştirin. Örneğin Pegasus, 2-3 ay öncesinden alınan biletlerde, 25-30 TL’ye uçuş imkanı sunuyor. Ancak son güne kaldığınızda sadece Pegasus ile değil diğer havayolu şirketleriyle de, ekonomi veya business sınıfta 400 TL’nin üzerinde uçak bileti almak zorunda kalacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden, ucuz bilet için alternatif gün ve saatleri belirleyerek işe başlayın. Daha az tercih edilen havalimanlarından düzenlenen uçuşların düşük ücretle satışa sunulduğunu da unutmayın. Ayrıca, karşılaştırmalı uçuş alternatifleri sunan web sitelerinden en ucuz bileti bulma şansınız da oldukça yüksek.Jet-lag'sız yolculuk için ne yapmalıJet sendromu veya eş zamanlama bozukluğu da denen Jet-Lag rahatsızlığı, uzun mesafe uçuşu gerçekleştiren kişilerde, biyolojik ritim bozukluğu yaşanmasına neden oluyor. JetLag yaşayan yolcularda, yorgunluk, iştahsızlık, uykusuzluk, çevreye zihinsel ve fiziksel uyum zorluğu gibi ciddi rahatsızlıklar görülüyor. Uçuş öncesi, uçuş sırasında ve uçuş sonrasında alacağınız bazı tedbirler, bu tür bir rahatsızlığı en az sıkıntıyla atlatmanızı sağlayacaktır. Uzmanların önerilerine göre, öncelikle uçakla gidilecek yerin saat dilimine göre, yemek konusunda düzenleme yapmanız ve kendinizi buna göre hazırlamanız gerekiyor. Uçuş öncesi, uçakta ikram edilecek menüyü öğrenerek, bünyenizi rahatsız etmeyecek bir sipariş vermeniz, hazım endişesi yaşamadan keyifli bir uçuş yapmanızı da, sağlayacaktır. Yolculuk sırasında, yüksek basınç nedeniyle su kaybı yaşayacağınızdan bol bol su tüketmeyi ihmal etmeyin. Yeterince su içmezseniz, uçuş boyunca halsizlik ve yorgunluk hissedebilirsiniz. En önemlisi de, bol bol koridorda yürüyün. Uzun süre hareket etmeden oturduğunuzda, yüksek basınç nedeniyle kan akışında yavaşlama ve kan pıhtılaşması sorunu ile karşılaşabilirsiniz. Uçaktan indikten sonra da, gittiğiniz ülkenin saatine göre, yaşamınızı programlayın. Akşam olunca uyumaya çalışın. Böylece kısa sürede biyolojik yapınız çevreye uyum sağlayacaktır.Uçuş ekibinin güvenliği arttırılacakDışişleri Bakanlığı, Türk Hava Yolları’nın, 9 Ağustos’ta İstanbul-Beyrut seferini gerçekleştirdikten sonra otele giderken teröristlerce durdurulan ve iki pilotun kaçırılması ile sonuçlanan olay sonrası, ‘riskli ülkeler’ ile ilgili çalışma başlattı. Milli İstihbarat Teşkilatı ile ortaklaşa yürütülen çalışmada, Suriye, Mısır ve Tunus gibi iç karışıklığın yaşandığı, gerilimin yüksek olduğu veya Türkiye’ye karşı eylem riski bulunan ülkeler mercek altına alındı. Çalışmanın kısa sürede tamamlanacağı ve havayolu şirketlerinden, riskin boyutuna göre tedbir almalarının isteneceği ifade ediliyor. Bakanlığın riskli ülkelerde genel olarak, ‘kabin ekibinin güvenlik görevlileri eşliğinde otele götürülmesi, uçuş ekibinin havalimanı yakınındaki otele yerleştirilmesi veya uçakta iki uçuş ekibi bulundurması ve dönüşte diğer ekibin görev almasını sağlaması’ gibi tedbirleri uygulamasını isteyeceği belirtiliyor. THY, daha önce yüksek risk taşıyan Afganistan seferlerinde, iki uçuş ekibi bulunduruyordu. Böylece uçuş ekipleri, havalimanından çıkmıyor ve dönüş yolculuğunda diğer mürettebat görev alıyordu.Üç gün öncesinden bilet alınUlaştırma Bakanlığı tarafından havayollarında belirlenecek ücret tarifesi, son 3 güne kadar geçerli olacak. Uçuş planını önceden yapmayan veya acil seyahate çıkması gerekenler ise yine yüksek fiyattan bilet almak zorunda kalacak. Diğer bir deyişle uçuşa son 3 gün kala bilet alanlar veya son dakika uçağa binmek zorunda kalanlar, ödeyecekleri para ile ‘ultra lüks’ uçuş gerçekleştirecek.m.gun@zaman.com.tr

older | 1 | .... | 58 | 59 | (Page 60) | 61 | 62 | .... | 165 | newer