Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 155 | 156 | (Page 157) | 158 | 159 | .... | 165 | newer

    0 0

    Dağ fotoğrafları birçok fotoğrafçının ana temalarından birini oluşturur. Ancak bir de enerjik, heybetli dalgalarının gücünü ve güzelliğini gösteren sıvı dağlar var.

    18 yıldır profesyonel fotoğrafçılık yapan Dave Sandford, spor fotoğrafçılığının yanı sıra dikkat çekici karelerin altına imza atıyor.

    Kanada'nın büyük göllerinden biri olan Erie gölünün heybetli dalgalarına odaklanan tecrübeli fotoğrafçı aylar boyunca süren rüzgarlı havaların gölü nasıl tehlikeli ve korkutucu bir görünüme dönüştürdüğünü belgeledi.

    4 hafta boyunca gölün etrafında dolaşan Sandford, ülkenin en büyük dördüncü gölü olmasına rağmen şaşırtıcı şekilde sığ olan Erie'deki dev dalgaları fotoğraf karelerine aktardı.


    0 0
  • 12/19/15--13:00: Tamirci çırağı!
  • Bu atölyede ‘oğlum şuradan 10-11 anahtarı ver' diyen ustasının yardımına, özel kıyafetine yerleştirilen anahtar takımlarıyla Dachshund cinsi bir köpek koşuyor.

    Aletlerin hafif olmasına ve sırtta iyi bir şekilde dengelenmiş olarak görünmesine rağmen, birçok insan Dachshund köpeklerinin hassas omurgasına baskı yapacağı konusunda söz konusu fotoğrafa tepki gösterdi.


    0 0

    Uşak Atlı Spor ve Rehabilitasyon Merkezi, 2012'den beri faaliyette. Vatandaşların yoğun ilgisini çeken yerleşimde, bedensel ve zihinsel engelli, otistik çocukların tedavisine destek veriliyor. Hippoterapi (atlı terapi) yöntemine, birçok rahatsızlığın giderilmesinde başvurulabiliyor.

    Bunlar arasında içe kapalılık, beyin yaralanmaları, felç, down sendromu, ruhsal ve işitme-öğrenme bozuklukları, zeka geriliği ve bazı omurilik, ortopedik sorunlar da yer alıyor. Uşak'taki birimin kapısından uzun bir süredir Kaçmaz ailesi de giriyor. ‘Otizm' tanısı konmasının ardından, 5-6 yaşlarından bu yana fizyoterapist yardımı gören Samed, bugün 15'inde. Haftanın bir günü ‘hippoterapi'ye gelen ve Oğuzhan Çam idaresinde ata binen Samed, korkularını ve heyecanını yenmeyi başarmış. Son zamanlarda kendine güveni iyice artan Samed, duyusal bütünleştirme yeteneğini geliştirmiş.

    Şifa aradıklarını aktaran baba Mustafa Kaçmaz, “Doktorlarla birlikte tıbbın tüm imkânlarıyla hastalığın seyrinin iyi yönde devamı için çaba harcıyoruz. Atlı Spor ve Rehabilitasyon Merkezi'ndeki olumlu gelişmeler bizi sevindirdi. Emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.” diyor. Oğullarıyla yakından alakadar olan baba Mustafa ile anne Ayşe Kaçmaz, kaynaştırma eğitimi de alan Samed'in, Ege yöresi halk oyunlarına, özellikle de çökertmeye merakından bahsediyor.

    YAŞLI VE UYSAL ATLAR TERCİH EDİLİYOR

    Türk kültürünün önemli unsurları arasında bulunan at ve atçılığın Uşak'taki altyapısını değerlendirebilecek durumda olan yapıda Pony ve Haflinger türleri de var. Belçika ırkından 2004 doğumlu Muhteşem'e binen Samed gibilerde genellikle yaşlı, erkek ve uysal cinsler yeğleniyor. Nadir Bey'in gözünden sakındığı Poyraz (Pony-2007) ve Sağdıç (Hollanda-2000), Çakır (Arap-2000) da her an yürüyüşe hazır. Yarış pistlerinden emekli olan Arap ve İngiliz atları kurslarda kullanılıyor. Uzmanlar, gelişime katkısı bilimsel olarak ispatlanan atların enerjisine dikkati çekiyor.

    800 bin liraya mal olan ve açılışını Uşak'ta iki dönem belediye başkanlığı koltuğunda oturan Ali Erdoğan'ın gerçekleştirdiği Atlı Spor ve Rehabilitasyon Merkezi'nden yararlananlardan ücret talep edilmiyor. Çekilen dertlerin aşılmasında azami emeğin sarf edildiği merkez, şehirde kısır olan sosyal faaliyetler açısından büyük eksikliği dolduruyor. Başarıdan dolayı mutluluk duyan yetkililer, olumlu geri dönüşler aldıklarını dile getiriyor.

    HALKA ÜCRETSİZ BİNİCİLİK EĞİTİMİ

    Tesisin yüklendiği bir diğer görev ise 12 yaş ve üzerine 7 günde bir, yarımşar saat binicilik eğitimi vermesi. Meraklıları, isterlerse ahırları gezebiliyor. Kafeterya ve oyun parkı da ziyaretçilere ayrı alan oluşturuyor. Ülkemizin sayılı çiftliklerinden birisi olma niteliğini taşıyan Atlı Spor ve Rehabilitasyon Merkezi, bahar ve yaz aylarında cirit müsabakalarının ev sahipliğini üstleniyor. Atlı spor kulüpleri de buranın sahasını tercih ediyor.


    0 0
  • 12/19/15--13:00: Okyanus yatağınıza geldi
  • Ev dekorasyon ürünlerinde dijital baskı desenlere alışkınız. Bunların çoğunu da çizgi film karakterleri ya da süper kahramanlar oluşturuyor.

    Ancak bir sergideki fotoğrafların nevresime dokunmasına pek şahit olmamıştık. TAÇ, Derin Tutku koleksiyonunu tanıtana kadar. Dünyanın en zengin tropikal su altı yaşamının tam merkezinde yer alan Endonezya'nın Sulawesi Adası yakınlarında ‘Mercan Üçgeni' denilen bölgede, Ayşegül Dinçkök tarafından çekilen su altı fotoğrafları, ‘Derin Tutku Nevresim Koleksiyonu' ile hayat buldu. Okyanus atmosferini yatak odalarına taşıyan nevresim koleksiyonunda yedi farklı desen bulunuyor.

    Dekoratif yastıklar da var

    Beyin mercanı, mavi çizgili fusulier balıkları, deniz kaplumbağası, yumuşak mercan, deniz yelpazesi, palyaço balığı, snapper sürüsü gibi birçok deniz canlısı nevresimlerde en göz alıcı şekilde karşınıza çıkıyor. Koleksiyonda nevresimlerin yanı sıra altı farklı dekoratif yastık da yer alıyor. Koleksiyon henüz yeni satışa çıktı. Çiğdem Solak, özellikle su altı dünyasına ilgi duyanların dikkatini çekeceğini düşündüklerini söylüyor ve ekliyor: “Bu gizemli dünyayı yansıtan nevresimlerde uyuyup uyanmak çok keyifli bir deneyim. Akdeniz Koruma Derneği'ne katkı sağlayacak bir koleksiyon olması da satışları etkileyecektir. İlerleyen dönemlerde de Derin Tutku koleksiyonu gibi hem tüketicinin ilgisini çekecek hem de sosyal sorumluluğa katkı sağlayacak projelerimiz olacak.”

    Mavi, yeşil, turuncu, turkuaz, sarı…

    Koleksiyonun hikâyesini Zorlu Tekstil Ar-Ge Grup Müdürü Çiğdem Solak anlatıyor: “Dünyanın en zengin tropikal su altı yaşamının tam merkezinde yer alan Endonezya'nın Sulawesi Adası yakınlarında Ayşegül Dinçkök tarafından çekilen su altı fotoğrafları, yaşam kaynağı olan denizlerimizin içinde bulunduğu tehlikeye dikkat çekmesi açısından son derece değerli bir çalışmaydı. Biz de Zorlu Tekstil Grubu olarak çevre bilincine ve sosyal sorumluluğa katkı sağlayacak projeler geliştirmeye büyük önem veriyoruz. Bu sebeple eşsiz güzellikteki su altı fotoğraflarını nevresimlere basarak bu gizemli dünyaya dikkat çekmek ve Akdeniz Koruma Derneği'ne katkı sağlamak istedik.” Fotoğraflar, dijital baskı tekniğiyle kumaşlara aktarılmış. Bu şekilde en gerçek görüntüler elde edilmiş. Mavi, yeşil, turuncu, turkuaz, sarı gibi su altının en göz alıcı ve gerçek renkleri TAÇ Derin Tutku Nevresim Koleksiyonu'nda Aqua, Blue, Blush, Cobalt, Coral, Nemo ve Neon adlarındaki yedi farklı desenle yer alıyor. Çift kişilik nevresim takımlarından oluşan koleksiyonda Blue, Coral ve Nemo desenlerinin tek kişilik versiyonları da bulunuyor.


    0 0

    Mehmet Erdem'den üçüncü albüm

    ‘Hakim Bey' şarkısıyla iddialı bir çıkış yapan Mehmet Erdem, müzik dinleyicisinin kısa zamanda en sevdiği isimlerden biri oldu. ‘Herkes Aynı Hayatta' ve ‘Hiç Konuşmadan' albümleri çok beğenilen müzisyen, üçüncü albümü ‘Hepsi Benim Yüzümden' ile karşımızda. On iki şarkının yer aldığı albümde birçok sürpriz var. Oyuncu Nejat İşler ile yaptığı düet dikkat çekiyor. Acıyı Sevmek Olur mu, Herkes Aynı Hayatta gibi şarkılarda imzası olan Cihan Güçlü'nün bu albümdeki etkisi de büyük. Sanatçı; Ferdi Tayfur'dan Dur Dinle Sevgilim, Orhan Gencebay'dan Hey Gidi Koca Dünya, Sezen Aksu'dan Seni Kimler Aldı ile Barış Manço'dan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'yı yeniden yorumlamış.

    Kemal Dinç'ten geleneksel yorumlar

    Kemal Dinç, kulağı kaliteli müziğe aşina olanların yakından tanıdığı bir isim. Özellikle bağlama için yazdığı bestelerle büyük dikkat çekti. Oda Müziği çalışması Lir ve Ateş, solo bağlama için besteler Denemeler ve bağlama konçertosu Dasein adlı çalışmalarıyla büyük ses getiren müzisyen, bu kez sesi ve sazıyla karşımızda. ‘Geleneksel Yorumlar' isimli çalışması, âşıklık geleneğinden günümüz icracılığına uzanan sesin ve şiirin özeti niteliğinde. Üslup ve tarz bakımından alışılmışın dışında bir çalışma. Albümün diğer bir özelliği ise kilise akustiğiyle canlı kaydedilmiş olması. Diğer bir sürpriz ise albümün hem CD hem de albüm formatında sunulması.

    On yıllık mola Kapılar ile sona erdi

    Türk rock müziğinin sevilen gruplarından ‘İhtiyaç Molası', on yıllık suskunluğunu üçüncü albümü ‘Kapılar' ile bozdu. Az görünmelerine rağmen hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip olan ekip, ilk günkü kadrosunu koruyarak 20. yılı tamamlayan dünyadaki az sayıda müzik grubundan biri. İhtiyaç Molası, Kapılar'da yenilerin yanı sıra geçmişi 15 yıl öncesine dayanan, konserlerde çalınan ve dinleyicinin tanıyıp sevdiği ama henüz kayıt altına alınmamış parçalara da yer vermiş. Grup, bu çalışmayla çekirdek dinleyici kitlesine kendisini hatırlatırken aradaki zaman diliminde değişen yeni kuşaklara da tanıtmayı hedefliyor. Eğer siz de bu özgün ekibin müziğini tanımak istiyorsanız Kapılar'ın sesine kulak verin.


    0 0
  • 12/19/15--13:00: Mantar aromalı patates
  • Sözlüklerde başka türlü yer alsa da, patatesin en doğru tanımı için herhalde ‘öğrencilerin her türlü yemekte kullandıkları başlıca yiyecek' diyebiliriz.

    Bir gün yumurtalı, bir gün kızartma, öbür gün haşlama derken günler geçiverir. Öğrenci mutfağının başka bir vazgeçilmezi ise, -tamam, çok sağlıklı değiller ama yiyoruz- hazır çorbalar. Gelin, bir günlüğüne bunları iki çeşit yemek yapmak yerine bir arada kullanıp lezzeti ikiye katlayalım.

    Malzemeler:

    Bir paket hazır kremalı mantar çorbası

    3-4 tane orta boy patates

    Yarım litre süt

    -Bir borcam kâse (Anne evinde binlercesi olan borcamdan her öğrenci evinin payına mutlaka bir tane düşmüştür.)

    Tuz ve isteğe göre baharatlar

    Hazırlanışı:

    Patatesleri soyup ister kızartmalık ister cips şeklinde ince ince doğrayın.

    Doğradığınız patatesleri yağda hafif kızartın. (Fırına da girecekler, ona göre düşünüp çok kızartmamakta fayda var. Amacımız patateslerin daha hızlı pişmesini sağlamak)

    Hafif kızaran patatesleri borcama alın, tuzunu baharatını atıp karıştırın.

    Çorba yaptığınız bir tencereye kremalı mantar paketini dökün. Ve yavaş yavaş süt ekleyerek karıştırın. Hazır çorba puding kıvamını alana kadar devam edin.

    Kremalı mantar sos hazır olunca borcamdaki patateslerle buluşturun.

    Fırında 180 derecede üstü kızarana kadar da pişirdiyseniz, mantar aromalı patatesiniz artık hazır.


    0 0

    Eskinin tarihçileri, mazinin peşindedir. Müverrihler, geçmişi en ince tafsilatına kadar şerh etmeyi, zamanın ışık yüzü görmemiş mahzenlerine girerek, cevherler keşfetmeyi bir vazife bilir.

    Ve ardından oradaki kıymetli bilgileri bugünün mana tezgâhında yoğurarak, zaman-ı hazırın anlayacağı dile tercüme ederler. Peki geleceğin tarihçileri kimdir dersiniz? Bu muhal görünen sorunun bir cevabı vardır mutlaka… Kâhinlerin efsane ve masallarda kaldığını bir tarafa kaydedersek, Mustafa Özel'in tespitiyle “yarının tarihçileri romancılar ve sanatkârlardır. Gelecek, adeta onların gösterdiği tarafa doğru hareket etmekle mesuldür.”

    Evet, onlar bu işi yaparken, tıpkı masallarda olduğu gibi, ilham sadağından tahayyül okları çekerek geleceğe doğru nişan alırlar. Bıraktıkları oklardan yalnız birinin değil pek çoğunun bugünkü hedefini bulması ise bir hayal değil vakıadır. Hatta bir tanesi bile bugünün ilim ve sosyal seviyesini tasdik etse, bizi haklı çıkaracak, geleceği içinde bulunduğumuz zamana getireceklerdir. İşte, bugünün ütopya manzaralarını anlatan sanatçılar, aslında imkansızı anlatıyor diye sarakaya alınıyor dahi olsalar geleceğin hakikatinden tahminî; işaretler sunan kimselerdir.

    On dokuzuncu yüzyılın son çeyreği ve yirminci yüzyılın başında yaptıkları resimlerle “millenium”lu yılları tahmin eden Fransız ressamların hikâyesi de böyle. Jean-Marc Côté ve diğer Fransız sanatkârların 1900'lü yıllardaki “Sergi-i Umumi” için yaptıkları ütopik çizimlerde “2000 yılında Fransa” anlatılıyor. Önce sigara kartonları üzerine konulan ve ardından kartpostal yapılarak yayılan resimlerde ‘bugünün gerçeği o günün hayali'ni ve belki de yarınların dünyasını görmek mümkün.


    0 0
  • 12/19/15--13:00: AVM'ye değil sokağa
  • O gün Müge de diğer arkadaşları Kuzey, Cem, Duru, Can ve Gülin gibi heyecanlıydı. Yenicami önünde tam saatinde, 9.30'da buluştular.

    Her ne kadar kendilerine eşlik eden fotoğrafçı anneleri veya babaları birbirlerini tanıyorsa da çocuklar -istisnalar hariç- ilk kez tanışıyordu. Kahvaltılıklar için Mısır Çarşısı'nın dış duvarında sıralanan dükkânlara gitmeden önce kuşlara yem atıldı. Sonra kahvaltılıklar ve simitler, eski bir handa serilen gazetelerin üzerine özenle yerleştirildi. Menüde sucuk salam yoktu ama yumurta da bulunmuyordu. Bu, çocukların moralini yerine getirdi.

    Çaylar içilirken bir yandan bizi buluşturan foto muhabiri arkadaşım Ercan Arslan, günün programını anlatmaya başladı. Babası veya annesi fotoğrafçı olan arkadaşlarının çocuklarıyla tarihi rotada “Armut dibine düşer” esprisiyle gerçekleşecek bir İstanbul turu çok cazipti. Daha önce farklı gruplarla yaptığı ve içinde fotoğraf ve İstanbul lezzetleri olan keşif seyahati herkesin dilindeydi.

    “Amacım çocuklarla ortak bir zaman ve payda yaratmak. Dilimin döndüğünce onları gezgin bir fotoğrafçı gibi, İstanbul sokakları ile tanıştırmak.” diyen Arslan'la kahvaltı sonrası fotoğrafa ve hayata dair küçük ipuçları için fotoğrafçı dükkanı Erkayalar'ın salonuna geçtik. Ercan'ın siyah-beyaz bir Ara Güler fotoğrafıyla giriş yaptığı konuşması ders gibi başlasa da mini bir foruma dönüştü. İnsanlar neden fotoğraf çeker, sorusuna sahici cevaplar verildi. O kadar ki, “Canon mu, Nikon mu?” tartışması bile yapıldı. Neticede “İyi bir fotoğrafçı olmak için iyi bir insan olmak lazım” fikri etrafında birleşildi.

    Sonra düştük yollara… Galata Köprüsü, balıkçılar, Perşembe Pazarı, Rüstem Paşa Hanı, Arap Camii derken günün yarısı bitmişti bile. Yeni fotoğrafçı adayları objektifini yönelteceği kişilere ‘Merhaba' diyerek izin alıyor, sonra da teşekkür ederek “hayırlı işler” diyordu. Gezi boyunca benim gibi diğer fotoğrafçı anne babalar Nihal Gündüz, Bilge Egemen, Cüneyt Dürüsel , Ercan Arslan ve Veli Erdal kendi çocuklarından çok arkadaşlarının çocuklarıyla ilgilendi. Onlara rehberlik yaptı. Ardından tarihî; Altan Şekerlemecisi'nden alınan şeker ve helvalarla Ali Paşa Hanı'nda çay molası verildi. İlginçtir, kimse gazoz, kola veya limonata içmek istemedi. Herkes, ‘Evet çay' dedi.

    Günü en güzel fotoğrafçı Nihal Gündüz özetledi: “Sokakta bir hayat var ve çocuklar, bunu fotoğraf çekerek, lezzetli yemekleri tadarak öğrendiler. Saatlerce yürüdüler bir ‘of' demediler. Balıkçılarla, seyyar satıcılarla ya da sokakta yürüyen insanlarla kurdukları iletişimle yeni deneyimler kazandılar.”

    Son durakta program Süleymaniye'de kuru fasulyeydi. Fakat çocuklar dönerde ısrar etti. Bu kadar naz da haklarıydı. Çünkü dolu dolu yoğun bir gün geçirmişlerdi ve kimse AVM, hamburger diye tutturmamıştı, elleri cep telefonuna gitmemişti. Büyük bir sorumlulukla ama eğlenerek yeni arkadaşlarıyla tarihî; İstanbul'un önemli bir parçasını keşfetmişlerdi. İlginç olan sadece çocuklar değil, ömrünün yarısını fotoğrafa adamış bizler bile bazı yerleri ilk kez görme imkanı elde etmiştik.

    Bilgisayar, laptop, cep telefonu, AVM olmadan İstanbul'da keyifli bir hafta sonu geçirmek mümkün.

    Alipaşa Han'da içilen çaylardan sonra çevre sakinlerine selam verilip fotoğrafları çekildi.

    Tarihi Altan Şekerlemecisi'nden helva alıp Alipaşa Han'da çay molası veriyoruz.

    Yeni yapılan metro köprüsü ve Süleymaniye Camii'nde dün ve bugünü birlikte seyretmek mümkün.

    Eminönü Meydanı sadece balık ekmek için değil, her türden yiyecek için gözde mekan.

    Süleymaniye Camii'nin arka sokaklarındaki yıkık dökük evler sokak hayvanlarına ev sahipliği yapıyor.

    Galata Kulesi ve ejderha başlı balıkçı teknesi, Eminönü Meydanı'ndan bakınca renkli bir görüntü oluşturuyor.


    0 0

    Türkiye'de son günlerde çokça tartışılan asgari ücretin insanlık tarihinde ilk kez Şanlıurfa'da doğduğunu biliyor muydunuz?

    İnsanlık tarihiyle ilgili son yapılan kazılara göre, M.Ö. 3500 yılında asgari ücret ilk kez Şanlıurfa topraklarında çalışan işçilere uygulanmaya başlanmış. Kazılarda ortaya çıkan bu durumun delilleri bugün Şanlıurfa'da görülebiliyor. Geçtiğimiz günlerde açılan Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenen eserler birçok yönden insanlık tarihine ışık tutuyor.

    Şanlıurfa'da 200 dönüm üzerinde kurulan arkeolojik ve mozaik müzesi oldukça değerli. Türkiye'nin en büyük müze kompleksi özelliğine sahip müze, ziyaretçilerini binlerce yıl öteye götürüyor. Bu dev müzede detaylı bir tur yapmak isterseniz mutlaka bir gününüzü ayırmanız gerekiyor. Ferah bir mekâna inşa edilen müze için yaklaşık 80 milyon lira harcanmış. 75 bini aşkın tarihî; eserin bulunduğu müze, dünya standartlarının çok üstünde. Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan, “Taş devrinden başlayarak İslam dönemine kadar düzenli bir gezi güzergâhı yaptık. Eski müzede bin 500 eser sergileyebiliyorken, şimdi 10 bin eser sergileyeceğiz.” diyor.

    Fred Çakmaktaş'ın mahallesinde gibiyiz

    Müzeye girdiğinizde eski çağlara ait bilgilerin bulunduğu detaylı duvar yazılarıyla karşılaşıyorsunuz. İçerideki atmosferi anlatan ve basit bir dille yazılan metinleri okuyoruz. Lisedeki tarih bilgilerimiz canlanıyor. İlginç bir geçitten geçerek müzenin derinliklerine giriş yapıyoruz. Buram buram tarih kokan mekânda attığımız ağır adımlarla yüzyıl geriye gittiğimizi hissediyoruz. Girişte balmumundan yapılmış ilk çağ insanlarının heykelleriyle karşılaşıyoruz. Ortam da buna göre restore edilmiş. Çocukken bağımlısı olduğumuz Taş Devri çizgi filmindeki Fred Çakmaktaş'ın mahallesindeyiz sanki. Taş devrine ait her bulgu heyecanımızı artırıyor. Taştan baltalar, ateş yakmak için kullanılan taşlar, ilginç eşyalar hatta ilk çağda insanların oyun için keşfettikleri araçlar…

    Bir sonraki çağı merak edip loş ışıklarla hazırlanan çağlar arası geçiş kapılarından ilerliyoruz. Hoş atmosferde bir de zemine iyi monte edilmemiş ve gıcırdayan tahtalar olmasa her şey daha güzel olacak. Şanlıurfa'da bu kalıntıların keşfedilmesi büyük bir miras. Tüm bunları düşünürken insanlık tarihinde korunagelmiş en eski heykelle karşılaşıyoruz. ‘Urfa Heykeli' adı verilen bu eser, Balıklıgöl'ün kuzeyinde bulunmuş. Çanak Çömleksiz Neolotik Döneme ait. Kireçtaşından yapılan heykel, 1,80 boyunda… Çanak Çömlekli Neolotik Çağ'da Şanlıurfa'da tarım ve hayvancılıkla köy yaşamına geçildiğine de burada şahit oluyoruz. Kilin fırınlanmasıyla oluşturulan ilk yiyecek kaplarını, tahılların öğütülmesi için keşfedilen ilk bazal taşları detaylıca inceliyoruz.

    İşçilerin bir günlük yevmiyeleri çanaklarla ölçülüyormuş

    Müzede bizi şaşırtan unsurlardan biri de ülkemizde hayli tartışılan asgari ücret konusunun somut delillerine rastlamak oldu. Müze yetkililerinin ilk asgari ücretin nasıl doğduğuna dair detaylı bilgilere levhalarda yer verdiğini görüyoruz. Gelişmiş ülkelerde 3-4 bin lirayı bulan ama bizde hâlâ bin lira çıtasında dolaşan asgari ücretin dünyada ilk kez Şanlıurfa'da uygulandığını öğreniyoruz. İnsanoğlunun ekonomiyi keşfedip ilk kez kayıt altına almaya başladığı MÖ. 3500-3000'de işçilerin ve kölelerin bir günlük yevmiyeleri (ekmek, tahıl ya da aş) çan biçimli devrik ağızlı çanaklarda ölçülüyormuş. Çalışan insanlara günlük emeklerinin karşılığında bu çanaklardan gıda maddesi veriliyormuş. Tam 5 bin yıl önce kalıplardan üretilen bu çanakları bugün Şanlıurfa Müzesi'nde görebiliyoruz. Yapılan kazılarda ortaya çıkarılan çanakların o dönem Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın birçok bölgesinde kullanıldığı tahmin ediliyor. Müzede eksik gördüğümüz bir nokta, İslam Dönemi ile ilgili olan mekân. Eserler çok yetersiz kalmış. 3 boyutlu canlandırılmanın olduğu söylenen alanda ise herhangi bir görüntü izleyemedik. Müzede sergilenen mozaikler ise başlı başına bir yazı konusu.


    0 0

    Son teknoloji ürünü uçaklarla seyahat, yolcuları her zaman mutlu etmeye yetmiyor.

    İkramların yanı sıra eğlence sistemlerinde yer alan film, müzik veya oyun hizmeti, uçuşu keyifli hale getirse de, diğer yolcuların sinir bozucu bazı davranışları çileden çıkartabiliyor. Maalesef bu konuda yardım istenen kabin memurları da çoğu kez çaresiz kalıyor. Uyarıların da işe yaramadığı bu davranışların devam etmesi yüzünden uçuşun kâbusa dönmesi kaçınılmaz oluyor.

    Yapılan araştırmalara göre genel olarak aynı tip yolcu profilinden şikayet ediliyor. Bu konuda hazırlanan listede alkollü yolcular, yüksek sesle müzik dinleyen veya konuşanlar, uyurken horlayanlar ile ağzını şapırdatarak yemek yiyenler ilk sırada yer alıyor. Tabii ki, yolculara ciddi rahatsızlık verenler arasında yaramaz çocukların olduğunu da unutmamak gerekiyor. Şikayet konusu bu davranıları yapan yolcularla baş etmek ise kabin memurlarına kalıyor. Kabin memurları, çevresine rahatsızlık veren yolcuları nazikçe uyarıyor. Sonuç alamadıkları takdirde ciddi bir tartışma yaşanmaması için son çare olarak konuyu kaptan pilota iletiyorlar.

    PLASTİK KELEPÇE TAKILIYOR!

    Tartışmanın kavgaya dönüşmesi halinde ise kuraldışı olarak tanımlanan yolcular, uluslararası havacılık kuralları uygulanarak etkisiz hale getiriliyor. Sorunlu yolcu, ilk olarak iletişim kurularak sakinleştirilmeye çalışılıyor. Yolcu sorun çıkarmaya devam ediyorsa ve artık yapacak hiçbir şey kalmamışsa bazı havayolu şirketleri plastik kelepçe kullanarak, bazıları da elektrikli şok tabancası (teaser) ile yolcuyu etkisiz hale getiriyor. Bazı durumlarda pilot, uçuş güvenliğini dikkate alarak en yakın havalimanına iniş yapıyor ve problem çıkaran yolcuyu güvenlik birimlerine teslim ediyor. Havayolu şirketleri, yaşanan maddi kayıp nedeniyle yolculara dava da açıyor.

    YARAMAZ ÇOCUKLAR İLK SIRADA

    Online seyahat yorumları sitesi TripAdvisor'un araştırmasında Amerikalılar, uçuşlarda en sinir bozucu davranışta bulunan yolcu seçildi. Hazırlanan listede sırasıyla Fransa, Almanya, İngiltere, Çin, Rusya, Japonya, İtalya, Hindistan ve BAE vatandaşları yer aldı. Araştırmaya katılanlar ise çocukların uçakta koltukları tekmelemesi, öndeki yolcunun kaba bir şekilde koltuğu yatırması, yüksek sesle cep telefonuyla konuşulması, baş üstü bagajların kısa sürede yerleştirilmeyerek koridorun kapatılması, kemer ikazı sönmeden koltuğun terk edilmesi, kol dayama paylaşımında çıkan tartışma, ağır kokan yiyecekler tüketilmesi, okunan gazete veya dergilerin diğer yolcular tarafından da takip edilmesi veya izinsiz alınması ile acil çıkış yollarının bagajlarla kapatılmasını en sinir bozan davranışlar arasında gösterdi.

    HOSTESLER DE ŞİKAYETÇİ

    Uçak bileti arama motoru Skyscanner'ın 85 ülkede 700'den fazla havayolu şirketinde görevli kabin memurlarıyla yaptığı araştırmada ise ‘mükemmel yolcu'nun ipuçları hakkında fikir sunuluyor. Araştırmaya katılan kabin görevlileri en çok parmak şaklatarak çağıran yolculardan rahatsızlık duyduklarını söylüyor. Kemer ikaz ışıkları sönmeden yerini terk eden yolcular ile baş üstü dolaplarına olması gerekenden fazla el bagajı sığdırmaya çalışanlardan da rahatsızlık duyduklarını dile getiren görevliler, uçuş güvenliği konusunda bilgilendirme yapıldığı sırada konuşanlara da ‘sinir' olduklarını dile getiriyor. Kabin memurlarının şikayet ettiği yolcu davranışları arasında, fazla battaniye veya yastık isteyenler, koltuk cebini çöple dolduranlar, mönü dışında ısrarla farklı yemek isteyenler, çağrı lambasını lüzumsuz yere kullananlar ve özel marka içecek isteyenler de yer alıyor.

    Kayak takımları ücretsiz taşınıyor

    Atlasglobal Havayolları, İstanbul'dan Kayseri'ye uçuşlara başladı. Uçuşlar, haftanın her günü Atatürk Havalimanı'ndan saat 19.50'de, Kayseri'den saat 06.45'te düzenleniyor. Kayseri'den gelen yolcular, İstanbul bağlantılı Düsseldorf, Paris, Londra, Amsterdam, Ercan, Zaporijya ve Lviv'e uçuş gerçekleştirebiliyor.

    11 ayda 169 milyon kişi uçtu

    Türkiye geneli havalimanlarından hizmet alan yolcu sayısı kasımda yüzde 10,6 artışla 12 milyon 555 bine, ilk 11 aylık dönemde ise yüzde 9,3 artışla 169 milyon 673 bine yükseldi. Ayrıca ocak-kasım döneminde havalimanlarında yüzde 5,8 artışla 2 milyon 849 bin ton kargo, posta ve bagaj taşındı.


    0 0

    Zaman muhabiri olarak bu yaz 6 Haziran'da Norveç'in başkenti Oslo'daki Hotel Plaza'da gerçekleşecek ‘2015 Uluslararası Oslo Eğitim Gelişimi Zirvesi'ne katılmak için akredite oldum.

    Geniş güvenlik önlemleri ve isim kontrolünden sonra giriş kartımı aldım. Zirveye başta Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-mun olmak üzere başbakanlık düzeyinde dünyanın birçok yerinden üst düzey yetkili katılıyordu.

    O gün bize verilen A4 kağıdında, hotelin 33. katında 2015 Nobel Ödülü sahibi Malala Yusafzai, Başbakan Erna Solberg ve Dışişleri Bakanı Børge Brende'nin -biri basına kapalı ve diğeri basına açık olmak üzere- iki görüşmesinin olacağı bilgisi vardı. Basına kapalı görüşmede odaya sadece fotoğraf için girdik, fotoğraflarımızı çektik ve dışarıya çıkarıldık. Daha sonra basına açık gerçekleşecek görüşmenin yapılacağı odaya gidip yerimi almak istedim. Ancak başbakanlık ya da dışişleri bakanlığından bazı görevliler beni kontenjan darlığından dolayı içeriye almayacaklarını söylediler, bir de giriş kartımın olup olmadığını sordular. Tam o sırada önümden geçen Başbakanlık İletişim Şefi Tor'a durumu izah ettim. Kendisi bana beklememi söyleyerek basına açık görüşmenin yapılacağı odaya girdi. Bir müddet sonra odadan daha önce akredite için yazıştığım başbakanlık iletişim danışmanlarından Anne Nordskog yanıma geldi. Kendisine, şahsıma gönderdiği e-mailleri gösterdim. O da beni alamayacaklarını söyledi.

    O an kendimi çok kötü hissettim. Çünkü dünyanın en demokrat ve özgür medyaya sahip olduğunu düşündüğüm ülkelerden biri olan Norveç, üstelik başbakanlığı açıkça akreditasyon uyguluyordu. Çok üzülerek 33. kattan ayrıldım. Ancak elimdeki deliller haklı olduğumu gösteriyordu. Yaşanan bu üzücü hadiseden hemen sonra hakkımı arama yollarına koyuldum.

    İlk olarak Norveççe bir inkisar mektubu yazdım. Mektupta özetle; global yayın yapan Zaman Gazetesi Norveç muhabiri olarak şahsıma uygulanan bu akreditasyona çok üzüldüğümü anlattım. Basın özgürlüğüne değer verilen, demokrasiler ve özgürlükler ülkesi Norveç'te bu olayın yaşanmasının bir gazeteci olarak beni hayal kırıklığına uğrattığını vurguladım.

    Daha sonra yazdığım bu inkisar mektubunu ve bize verdikleri A4 bilgilendirme kağıdını, programa giriş kartımı, akredite onayımı, basın kartımı, eski Norveç Gazeteci-Yazarlar Vakfi'ndan olan basın kartımı tarayıp tüm başbakanlık ve dışişleri bakanlığı basın danışmanlarının e-mail adreslerine gönderdim. Özellikle bize verilen A4 kağıdında yer alan ‘basına açık' kısmının altını çizdim. Ayrıca Norveç Gazeteci-Yazarlar Vakfi olmak üzere Norveç'in en büyük gazetelerinde çalışan tanıdığım köşe yazarları ve editörlere de gönderdim.

    Aldığım geri dönüş mailleri, yaşanan bu hadisenin Norveçli gazetecileri şaşırttığını gösteriyordu. Genel olarak bana Norveç Gazeteci-Yazarlar Vakfi ile görüşme tavsiyesinde bulundular. Zaten bu e-maili vakfa göndermiştim. Kısa bir müddet sonra vakfın başkanlığını yapan Thomas Spence, e-mailime cevap verdi. Başkan, toplantıya alınmamamın üzücü bir olay olduğunu söylüyor, posta aracılığıyla ıslak imzalı bir dilekçe yazıp başbakanlığa göndermemi tavsiye ediyordu. Spence, olayı kendilerinin de takip edeceklerini, gelecekte aynı olayın yaşanmaması konusunda başbakanlığı uyaracaklarının altını çiziyordu.

    Darısı Türkiye'nin başına!

    Bir zaman sonra beni başbakanlığın siyasi danışmanlarından Hans Christian Hansson aradı ve yaşanan olay için üzgün olduğunu söyleyerek özür diledi. Meselenin yanlış anlaşıldığını kaydetti. İstediğim takdirde beni Başbakan Erna Solberg ile görüştüreceğini belirtti. Dışişleri basın danışmanlığından da buna benzer bir e-mail gönderildi. Ancak teşekkür edip bu teklifi kabul etmedim. Çünkü gerçekten çok üzülmüştüm.

    Olaydan uzun bir süre sonra Norveç Başbakanlığı e-mailime bir özür mektubu gönderdi. e-mailde, bazı teknik hatalardan dolayı postayla gönderilen mektubun başbakanlığa geri döndüğü aktarılıyordu. Başbakanlık İletişim Şefi Tor Aagaard Borgersen imzalı bu mektupta özetle, ‘'Başbakanlık olarak ‘Oslo Eğitim Zirvesi'nde yaşanan olaydan dolayı özür dilemek istiyoruz.'' ifadeleri yer alıyordu. Beni görüşmeye almamak gibi bir amaçlarının olmadığı, yanlış anlaşılmalar yaşandığı bildiriliyordu. Mektupta açıkça, ‘'Söz konusu toplantıya alınmalıydınız.'' itirafı da yer alıyordu. Mektup, yine özür ve üzgün oldukları sözleriyle bitiyor ve ‘'Gelecekte daha iyi ve açık bir diyalog içinde olma ümidi ile.'' temennisiyle son buluyordu.

    Dilerdim ki bu olay hiç yaşanmasın... Ancak Norveç Başbakanlığı'nın yaşanan hadiseyi kabullenmesi ve özür mektubu göndermesi de oldukça nazik bir hareket. Meselenin can sıkıcı tarafı ise Türkiye'de gazetecilere akreditasyon uygulayan AK Parti hükümetinin böyle bir hasletten uzak olması.


    0 0

    Nükleer santrale karşı çıkmayan kaç kişi tanıyoruz? Ya da parkların yerine alışveriş merkezinin yükselmesini isteyenlerin akıl sağlığından şüphe edilmez mi?

    Tepkilere rağmen yaşadığımız şehirler hızla kabuk değiştiriyor. Misal çok ama biz Bandırma'da yaşananları hatırlayalım. İlçenin göbeğine kurulmak istenen termik santral bölgesinde hem arkeolojik sit alanı var hem de tarım arazileri yok olacaktı. Şehrin meskunlarının ellerinde pankartlar günlerce nöbet tuttuğunu pek çoğumuz hatırlayacaktır.

    Pankartlardan bir tanesindeki yazı artık işi mizaha vurduğumuzun da işaretiydi: “Termik değil terlik istiyoruz.” Tek cümleyle vaziyeti anlatmayı tercih etmişlerdi. Ellerinden başka bir şey gelmiyordu zaten. Gelelim terliğe. Bu nesnenin seçilmesi sadece termikle tını benzerliğinden değil elbette. Bandırma gibi mavi yeşil bir ilçe ister istemez tatili akla getiriyor. “Bağlı bulunduğunuz şehri madem geliştirmek istiyorsunuz, bacasız sanayiye yatırım yapın!” demek istemiş olabilirler pekâlâ. Veyahut bırakın da şıpıdık terliklerimizle denizin, mehtabın tadını çıkaralım anlamı da çıkabilir. Sonuç değişmese de kamuoyu oluşmasında etkili diyebiliriz.

    ‘Kadına Şiddette Karşı Müslümanlar İnisiyatifi'nin protestolarından biri de unutulur gibi değil. Hukuk yolunda saçları beyazlayan, beli bükülen sivil toplum kuruluşlarının ‘tahrik indirimi' itirazını latifeyle özetlemişlerdi: “Beyler cehennemde tahrik indirimi yok.” Neyse ki ilerleyen dönemde hakimler sildi süpürdü davalardan bu kavramı. Düşünsenize aylarca süren Yeşil Yol karşıtı eylemlerden geriye sadece Havva Ana'nın tatlı sert sorusu kaldı: “Devlet kimdir?” Ciddiyetin kâr etmediği yerde işi latifeye vurmak, sözün gücüyle mizahın gücünü gark etmek en güzeli galiba. Şakadan anlayan birileri çıkıyor elbette.

    Sincap Seni Çağırıyor

    Belgrad'da simit ile çay ikilisini afiyetle yiyen, sabah koşusunu yapanlar sincaplarla karşılaşmayı pek sever. Bazen pötikareli masa örtünüzün üzerinden bir fındığı bazen yere düşen ekmek kırıntısını kucaklayıp geçerler önünüzden. Onların sevimliliğine karşı koyamayacağımızı akıl eden ‘Kuzey Kent Ormanları Savunması' şirin mi şirin bir motto hazırlamış: Sincap seni çağırıyor! İmza kampanyasına destek vermek, Üçüncü Köprü'nün kökünden ettiği ağaçları yerinde görmek isteyenler, “Belgrad ormandır sermayenin parkı değil” buluşmalarına da kayıtsız kalamıyor. Köprü için geç kalınsa da ağaçlar için sincaplara kulak verilebilir.

    Sokaklarda yapayalnız kutup ayısı

    Kyoto Protokolü'nü imzalamayan ülkeler, karbondioksit salımını düzenlemediği sürece kutuplar erimeye devam edecek. Henüz ilkokuldayken duyduğumuz “Okyanuslar yükselecek.” sözü artık kehanet değil hakikat. Üstüne üstlük dev petrol şirketleri Kuzey Kutbu'na göz dikmiş vaziyette. Eğer projeler bir bir hayata geçerse olacakları Greenpeace, trajikomik bir videoyla gözler önüne serdi. Sanatçı Murat Boz'un seslendirdiği filmde bitkin kutup ayısı çıkıyor karşımıza. Artık buzullar tamamen eridiği için gri kentte daha da beyaz gözüküyor. Trafikte, çöp yığınları içinde dolaşıyor. “Yalnız kutup ayısına sahip çık” diyerek sözü tamamlıyor Boz.

    Hunimizin tasını attırmayın, sinirimizi bozmayın

    Bakırköy'de yaşayan herkes en az bir defa “Akıl hastanesine yakın mısın?” sorusuna muhatap olur. Bu soruyu “Mazhar Osman'ı tanıyor musun?” takip eder. Muhatabınız ruhsal bir rahatsızlığı var mı diye düşünmeden ‘yakınım', ‘tanırım' der geçersiniz. Bu sorudan yılmış olacaklar ki ‘Bakırköy Kent Savunması' hunili logo hazırlamış kendine. Üzerine bir de eklemişler: “Hunimizin tasını attırmayın, sinirimizi bozmayın.” Geçtiğimiz ağustos ayında Prof. Dr. Mazhar Osman Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi yerleşkesi üzerine yenileme amaçlı çeşitli projelerin tasarlandığı duyuruldu. O günlerde inkâr edilen projeler şimdilerde ete kemiğe bürünüyor. Türk Tabipler Birliği 2. Başkanı Raşit Tükel'in basın açıklaması durumu özetliyordu: “Ağaç kesimiyle birlikte yapılaşmaya açılması gündeme geliyor.” Unutmadan hastane ormanında ağaçların numaralandırıldığına şahit olduğumuzu hatırlatmak isteriz.

    Bırakın Hasan keyfine baksın!

    Ülkenin toplumsal ve siyasal olaylarının çetelesini tutan bir taraftar grubu Çarşı. Futbolla ilgilenmeyi bayağı bulanları düşündürüyor. “Onca adam neden bir meşin topun peşinden koşar anlamam.” diyenlere bazen bir afiş bazen ise yürüyüşle gereken cevabı veriyor. Hatta cebir ve şiddet kullanarak, hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmekle, yani darbe girişimiyle suçlandıkları da vaki. Ama darbe davası onları apolitik gençler yapmaya yetmedi. Doğru bildiklerini yapmaya devam ettiler. Son eylemleri Ilısu Barajı'na karşı çıkmak oldu. Hazırladıkları dev afişte hepimizin yüreğine su serpen şu cümle göze çarpıyordu: “Bırakın Hasan keyfine baksın!”


    0 0

    Afrika deyince akla ilk olarak, yaşanan su problemi geliyor. Bu nedenle de başta Türkiye olmak üzere bazı ülkeler dernekler aracılığıyla Afrika'ya yardımda bulunmaya çalışıyor.

    Milyonlarca insanın bu nedenle hayatını kaybetmesine gönlü razı olmayan ‘Genç İz Akademi Derneği' öğrencileri, bir yıl önce Kimse Yok mu gönüllüleriyle el ele vererek 100 kuyu açmak için yola koyuldu. 2014 Kasım ayında başlayan projeyle bin 396 su kuyusu açıldı. 13 ülkeye umut olan gönüllü gençlerin ve derneğin 2016 yıl sonu hedefi ise 5 bin kuyu açmak. ‘Selsebil' ismiyle başlatılan projenin gönüllülerinden İrem Oturaklıoğlu, “Afrika'daki susuzluk herkesin malumu. Bu proje, oradaki susuzluğa bir nebze olsun dikkat çekmek için üniversiteli gençlerin bir araya gelerek onlara ümit olma adına attığı bir adım.” diyor. Selsebil'in kelime anlamı cennetteki bir pınar. Oturaklıoğlu, gönülleri cennete, cenneti de gönüllere taşıma niyetiyle projeye ‘Selsebil Kuyuları' ismini verdiklerini anlatıyor.

    Birleşmiş Milletler'in verilerine göre Afrika kıtasında günde 30 bin insan suyla bulaşan hastalıklar sebebiyle yaşamını yitiriyor. Her 14 saniyede bir çocuk hayata gözlerini yumuyor. Genç İz Akademi İstanbul Derneği de bu verilerden hareketle Afrika'da bin su kuyusu açmaya niyet etti. Hedefleriyse susuzluk sebebiyle yaşamını yitiren çocuklara umut olabilmek, onların sessiz çığlığını duyurabilmek.

    Proje gönüllülerinden Büşra Keban da teknolojinin sunduğu imkânları iyiliğe dönüştürmek için çabaladıklarını anlatıyor: “Projeyle ilgili duyurularımız için sosyal medyayı iyilik için kullanmayı hedefledik. Farkındalığı çoğunlukla sosyal medya üzerinden oluşturduk. Afrikalı çocukların su bulmak için sabahın erken saatlerinde kalkıp kilometrelerce yol yürümesi projeyi oluşturmamızdaki en büyük etkenlerden biri. Çünkü onlar su ararken eğitim hayatları ellerinden yok olup gidiyordu. Biz bu konuda önce çok şanslı olduğumuzu düşündük, sonra da onlar için bir şeyler yapma sırası bizde dedik. Selsebil Kuyuları her şeyden evvel bir insanlık projesi. Afrika'daki susuzluğun herkes tarafından bilinmesini istiyoruz. Biz Afrika için el ele verdik, su için dünyanın altını üstüne getiriyoruz. Çocuklar ölmesin, kardeşlerimiz temiz suya, Selsebil Kuyuları'na kavuşsun diyen herkesin desteğini bekliyoruz.”

    İş makinesini satıp destek oldu

    Bir diğer proje gönüllüsü ise Thokozani Manguwo. Malavi'de Türk okulunda okuyup daha sonra Fatih Üniversitesi psikoloji bölümünden mezun olan Manguwo, İstanbul'da psikolog olarak çalışıyor. ‘Afrika için ne yapabilirim?' diye Kimse Yok mu Derneği'nin çalışmalarını araştırırken Selsebil Projesi'ni görerek o da çalışmaya gönüllü olmuş. Etrafındaki arkadaşlarına projeyi anlattığını ve çok güzel tepkiler aldığını ifade eden Manguwo, “İnsanlar Afrika'yı önemsiyor. Bir arkadaşım var, iş makineleri satıyor. Bana geçen günlerde, ‘Bende bir iş makinesi var. Onu satabilirsen sat, sonra su kuyusu açtıralım.' dedi. Bu benim için çok önemliydi.” diye konuşuyor.

    Manguwo, henüz açılan kuyuları ziyaret edemese de Çad'a ziyarete giden arkadaşlarından duydukları üzerine derinden etkilenmiş: “Bir amca ziyarete giden arkadaşlara, ‘İyi ki geldiniz, biz 50 yıldır su bekliyorduk ve sizin sayenizde su geldi.' demiş. Bu ifadeler beni çok etkiledi. Üniversite öğrencilerinin su kuyusu açmak için ülkelerinden kilometrelerce uzağa gitmesi benim için çok anlamlı. Proje bizim için hayatımızın bir parçası oldu artık. Bu sayede insanlığa faydalı olduğumu düşünüyorum.”

    Yakın zamanda yapılan su kuyularını görmek için Çad'a giden proje gönüllüsü Safiye Nur Çakmak da “İhtiyaçları yerinde gördük ve hedeflerimizi büyüttük. Biz sadece Türkiye'ye değil dünyaya sesimizi duyurmak istiyoruz. Daha yüzlerce, binlerce kuyunun açılmasına vesile olabilmek için çalışmaya devam ediyoruz.” diyor.

    En iyi sosyal sorumluluk projesine aday

    Selsebil Kuyuları, bu yıl Türkiye Gençlik Ödülleri Yarışması'nda ‘En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi' dalında aday gösterildi. Projeye oy vermek için ‘www.turkiyegenclikodulleri.com' adresini tıklayabilirsiniz.

    Projeye Enes Kanter, Bülent Korucu, Sevgi Akarçeşme, Hakan Şükür, Kemal Gülen, Ahmet Bozkuş, Süleyman Erkişi, Erkan Akkuş, Mehmet Aysan, Cafer Tayyar gibi tanınmış isimler de destek veriyor.


    0 0

    Akil İnsanlar Heyeti içerisinde görev yapmış olan Prof. Dr. Baskın Oran, ‘çözüm süreci'nin geldiği noktayla ilgili derin hayal kırıklığı yaşıyor. 2013'ten bu yana ülkeyi, AK Parti'nin değil Tayyip Erdoğan'ın Kemalo-İslâmcı ideolojisinin yönettiğini düşünüyor. Güneydoğu'da yaşanan şiddet sarmalının sorumlusu olarak Erdoğan'ı görüyor. PKK'nın ise Erdoğan'ın politikalarını uygulamasına yardımcı olacak bir zemin hazırladığını söylüyor.

    Prof. Dr. Baskın Oran, kamuoyunun yakından tanıdığı akademisyenlerden. Demokrasi ve insan hakları konusunda ciddi manada kafa yoran bir avuç aydının arasında yer alıyor. Bir dönem akil insanlar heyeti içerisinde de görev yapan Oran, 'çözüm süreci'nin geldiği noktayla ilgili derin hayal kırıklığı yaşıyor. 2013'ten bu yana ülkeyi, AK Parti'nin değil Tayyip Erdoğan'ın Kemalo-İslamcı ideolojisinin yönettiğini düşünüyor. Güneydoğu'da yeniden başlayan şiddet sarmalının baş sorumlusu olarak Erdoğan'ı görüyor. PKK'yı ise, Erdoğan'ın istediği politikaları uygulamasına yardımcı olacak bir zemin hazırlamakla eleştiriyor.

    - Çözüm süreci sona erdi, Güneydoğu'da yeniden operasyonlar başladı. Geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Kemalizm birçok şeyi başarmış ama İslam ve Kürt meselelerini halledememişti. Tersine, kaşımış ve kanatmıştı. AKP iktidarı, İslamcıların iktidara gelmesi demekti ve bu onları oda sıcaklığına getirecek, sisteme dahil edecekti.

    AKP iktidara gelince AB Uyum Paketlerini herkesten daha kararlı biçimde çıkardı. Aksine şartlanmış olanlar dışında herkese ciddi bir demokrasi umudu verdi. Yepyeni bir Kürt yaklaşımı da koydu ortaya.

    2013'ten (hatta, 2011'den) itibaren ise AKP iktidardan gitti, Tayyip Erdoğan'ın Kemalo-İslamist ideolojisi geldi. Stevenson'ın ünlü eserindeki, Dr. Jekyll'ın Mr. Hyde'a dönüşmesi kadar fantastik bir dönüşüm. Amaç, Tek Adam rejimi kurmak.

    - Peki, Erdoğan'ı bu noktaya getiren ne oldu?

    Biri dış, ikisi iç politikayla ilgili üç temel olay var. 1) Erdoğan, Müslüman Kardeşler iktidarlarının, Suriye'de de gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak Sünni bloğun manevi halifesi olmayı hayal ediyordu. Esad bunu engelleyince şiddete başvurdu; 2) Gezi Parkı eylemlerini kendisine darbe olarak yorumladı; 3) 17-25 Aralık skandalının açıklanması bu paranoyayı zirveye çıkardı. Gezi olaylarında, gençlerin yanına gidip "Nedir bu konu, birlikte düşünelim" deseydi, olaylar asla bu kadar büyümezdi. 17-25 Aralık'ta ise sözü edilen dört bakanın Yüce Divan'a verilmesini engellemeseydi, olaylar bu hale gelmezdi. Ama veremedi çünkü aralarında kader birliği var.

    Bu üç olayla Erdoğan'ın üzerindeki yaldız uçtu. Bu arada, kendisi bir şey keşfetti: Ne kadar gerginlik ve kutuplaşma yaratır, şiddet kullanır ve hadise çıkarırsa reytinginin o kadar arttığını.

    - Kürt sorunu ekseninde yaşananlara geri dönersek…

    Kürt meselesinde PKK'nın ve KCK'nın çok ciddi hataları vardır, olayları yanlış yorumlamışlardır. Hendek meselesinde, kantarın topuzunu kaçırdıkları için halkı yanlarına alamadılar. Halk çatışmadan bezdi, batıya kaçmaya başladı.

    Özerkliğe gelince... Özerklik ilan edilmez. Bağımsızlık ilan edilir, çünkü devletten kopmaktır. Özerklik ise, merkezi devletten verilecek yetkileri anayasaya göre yerelde kullanmak anlamına gelir. Dolayısıyla, özerklik ilan edilmez, müzakere edilir. Ayrıca Özyönetim, Kürtlere soyut bir kavram gözükmüştür. Nasıl uygulanacağı konusunda bir fikir yok.

    Erdoğan da bundan çok güzel yararlanıp sokağa çıkma yasakları ilan etti. İnsanlar dışarıya ekmek almaya, ölülerini gömmeye dahi çıkamayınca ve çıkanlar da vurulunca, umudunu yitirdi ve yılgınlık başladı.

    Sonuçta her Allah'ın günü polis-asker öldürülüyor, onun karşılığında da yoğun olarak Kürtler öldürülüyor. Her iki taraf da kaybediyor, ama en çok kaybeden Türkiye.

    - Özellikle genç kitlelerde duygusal bir kopuştan bahsediliyor. Bu konuyu nasılyorumluyorsunuz?

    Bundan on yıl önce taş atan çocuklar hiç dikkate alınmadılar, bugün el bombası ve molotof atıyorlar. Biz bu çocukları kazanamadık. Bu çocukları artık PKK ve KCK da kontrol edemiyor. Türkiyeli kavramına Kürtleri entegre etmek gittikçe zorlaşıyor. O yüzden Türkiye 1990'lardan daha kötü durumda.

    90'larda devletin Kürt meselesindeki formülü “JİTEM + Hizbullah” idi. Bugün ise “Özel Harekat + Esadullah”. İnsanları evlerine hapsediyorlar, duvarlarına Kürt'leri aşağılayıcı ırkçı yazılar yazıyorlar. Ekmek almaya çıkan yetmişlik ihtiyarı vuruyorlar.

    - Daha önce de örgüte ağır operasyonlar yapıldı. Ama Kürtlerin evlerine böyle yazılar yazılmadı. Fakat son dönemde sahaya sanki bambaşka bir kadro indi? Bir devlet nasıl bu kadar çabuk değişebilir?

    Burada devlet yok, Tayyip Erdoğan var. Erdoğan Tek Adam olmak için içte ve dışta kutuplaşma istiyor. İdeolojik olarak İslamcı, yöntem olarak da 1930'ların Kemalist yaklaşımına sahip. Kadrolardan Gülenciler tasfiye edilince, alınan kadrolar şiddet dolu kadrolar oldu.

    - Erdoğan değişse de güvenlik görevlileri istemedikçe o ırkçı mesajlar yazılmazdı. Acaba Ergenekon yeniden sahaya mı indi?

    O mesajların yazılması teşvik edildi, o mesajları yazacak adamlar getirildi. Zaten Ergenekon hiçbir zaman devreden çıkmamıştı. Tabii, Gülen Hareketinin büyük hatası, davalarda kurunun yanına yaşın da ilave edilmesiydi. Bu durum Ergenekoncular için gökten inmiş minkudret oldu. Herkes toptan beraat etti, bir defada yirmi küsur Kürt köylüsünü boğazlattığı herkesin malumu JİTEMci subaylar bile. Sonunda Ergenekon ile Gülen Hareketi bozuşunca da Ergenekon-Erdoğan koalisyonu oluştu.

    - İpler yeniden derin devletin elinde mi?

    1990'larda derin devlet askerdi. Erdoğan askeri iktidardan uzaklaştırdı, -ki bundan dolayı kendisine şükran duyuyoruz- fakat bunun yerine kendi vesayetini getirdi. Bugün AKP yok artık, sadece Erdoğan var. Müttefiksiz de olmuyor, Ergenekon'u tekrar devreye soktu.

    Şu anda hep Özel Harekat polislerini kullanıyorlar. Asker ancak mecbur kalınırsa kullanılıyor. Askerin daha önce yaptığını polise yaptırıyor. Asker OHAL ilan ederdi ama bunun bir hukuku olurdu. Ne gelecek ne gelmeyecek, bilirdin. Şu an en az OHAL dönemindeki kadar şiddet kullanılıyor fakat ortada OHAL hukuku bile yok. Hukuk yok. Hukuk yokluğu, en kötü hukuk düzeninden daha kötüdür.

    -Öcalan, 2013'te "Tayyip Bey'in başkanlığını destekleriz" dedi. Demirtaş ise seçim kampanyasını, 'Erdoğan'ı başkan yaptırmayacağız' sloganı üzerine oturttu. HDP Haziran seçimlerinde zaferle çıktı ve ardından Öcalan ve Kandil HDP'ye vurmaya başladı. Ardından HDP oy, Demirtaş ise sempatisini kaybetti. Ve yeniden 90'lara dönüldü. Bu noktada neler yaşandı?

    Erdoğan ile Öcalan arasında Kürt meselesinin suhuletle halli için bir işbirliği ortaya çıkmıştı. Muhtemelen Öcalan'a ‘Sen PKK'ya silah bıraktır, reform yapıp yerel yönetimleri güçlendiririz, barış gelir, sen de önce ev hapsine çıkar sonra politika yaparsın' dediler. Oslo görüşmeleri, akil heyetleri vs bunun sonucu.

    Süreç başladı, fakat tabutlar durunca reform falan başlamadı. Çünkü Erdoğan Türk kamuoyunun oyunu kaybetmekten çekindi. Gerektiği zaman da “Kürt meselesi yoktur” veya “Dolmabahçe mutabakatı diye bir şey yoktur” deyiverdi.

    Kandil zaten kendini devre dışı bırakılmış hissediyordu. Bu arada Erdoğan yönetiminin IŞİD'e canciğer, Suriye Kürtlerine ise fevkalade düşman davranışları Türkiye Kürtlerini çok rahatsız etti. Jön Kürtler kontrolden çıktı ve Gezi'den sonra boy gösteren Mr. Hyde Erdoğan'ın oy için istediği gerçekleşti: Kavga.

    - Kürt hareketinin diğer ayaklarının tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Dediğim gibi, Erdoğan rejimi bu işi Öcalan'la kotarmak istedi çünkü Öcalan elindeydi. Oysa Kürt hareketinin 4 ayağı var: Kandil, Öcalan, HDP, Diaspora Kürtleri.

    Öcalan'ın pazarlığa giriştiği izlenimi oluşunca, özellikle Kandil endişelendi. Bunu duymak hoşumuza gitmeyebilir ama, Kürtler Kürt olduklarını ancak silaha sarılarak duyurabilmişlerdi biz Türklere. Aynen, ASALA cinayetlerinden önce Ermeni meselesinden habersiz oluşumuz gibi. Bu da bizim büyük ayıbımızdır, tabii.

    Silahın ortadan tamamen kalkmasıyla, Kürt kimliği gözardı edilebilir endişesi oluştu Kürtlerde. Kandil, kendisi devreden çıkarılırsa bu işin 'sönümleneceğinden' korktu. Güven yok ki, devlete. Devlet utansın.

    - Erdoğan, çözüm süreciyle kamuoyunu ikna etmiş gözüküyordu, niye kavga istesin?

    Biz akiller heyetleri olarak, Kürt bölgeleri dışında hiçbir yerde hüsnükabul görmedik. Kemalistler, konuşmalarımız sabote ettiler, otobüslerimize taş attırdılar. Çünkü bizi AKP'nin adamı sandılar. AKP'lilerde ise tam bir gönülsüzlük, bir uzak durma vardı.

    Sonunda Erdoğan, yaptırdığı anketlerde, bu meseleyi suhuletle halletmek istemenin kendisine Türk kamuoyunda oy kaybettirdiğini gördü.

    - Erdoğan'ın masayı devirmesinin sebebi oy kaybettiğini görmesi mi?

    Tamamen. Her hafta yaptırdığı kamuoyu araştırmalarının kendi kafasında uyandırdığı izlenime göre politika tespit ediyor.

    -Bu kadar basit mi her şey?

    Bu kadar basit. Erdoğan'ın kafasında tek bir şey var: Tek Adam olmak. Tüm iç ve dış politikaları buna göre şekillendirmekte.

    -Peki, Örgüt de şiddeti tırmandırarak, Erdoğan'ın bu politikaları uygulamasına müsait bir zemin meydana getirmedi mi?

    Evet. Hem de nasıl çanak tuttular! Nasıl olur da Erdoğan'ın kavga etmekten beslendiğini, kuvvet aldığını bu kadar göremediler, hayrettir.

    ."Dış politika da iç politika için kullanılıyor"

    - Dış politikada da büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor...

    Başka ülkeler için kesin konuşamıyorum ama, en azından Türkiye'nin hiçbir döneminde dış politika, iç siyasal amaçlar için bu kadar sistematik, sürekli ve trajik biçimde kullanılmamıştır. Erdoğan dışarıda sürekli gerginlik yaratıyor ki, içeride yarattığı gerginliğe ilave olsun ve o milliyetçi aort damarı kendisini desteklemeye devam etsin. Sadece milliyetçi-muhafazakarları kastetmiyorum. O damar fevkalade laik olsa bile milliyetçiliğe bayılıyor, tek farkı, kendisine “ulusalcı” diyor.

    Erdoğan nasıl yapıyor, mesela Suriye Kürtlerini boğmak istiyor. Mesela Rus uçağını düşürüyor, mesela durup dururken Irak'taki küçük askeri eğitim birliğine takviye yapıyor. Bütün olay Irak'ta Türk bayrağını dalgalandırarak reyting yapmak.

    Ama plan tutmadı, ABD ve Rusya birleşerek Türkiye'yi püskürttü. Erdoğan herkesle, KKTC'yle bile kavga ederek kantarın topuzunu o kadar kaçırdı ki, şimdi hiç olmazsa ABD desteğini elde edebilmek (ve biraz da, tehlikeye girebilecek doğalgaz temini) için İsrail'e sürtünmeye başladı. Van Minüt İsrail'e.

    - Rus uçağının düşürülmesi de mi yine 'reyting' meselesi?

    Rus uçağının düşürülmesi akıl alır şey değil. Bütün Osmanlı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti boyunca devletin çatışmaktan kesinle kaçındığı bir ülke vardır: Rusya. Fakat Erdoğan, bu gerginlik politikasının milliyetçiliği kamçıladığını ve bunun kendisine yaradığını görüyor. Bu düşürme olayında aldığı destek de bunu doğruluyor: Yüzde 91,6!

    Belgeler yayınlanıp da aksini kanıtlayana kadar, Rus uçağının düşürülmesini de böyle yorumlamakta beis yoktur

    - Başkanlık sistemi tartışmaları da gündemdeki sıcaklığını korumaya devam ediyor. Erdoğan nasıl bir başkanlık istiyor?

    K. Amerika sitemindeki denge mekanizmalarını Erdoğan istemez. Parlamento - Yargı – Özgür Medya üçlüsü orada Başkan'ın elini kolunu kontrol eder, bağlar. Bizde Erdoğan Meclis'i tam 5 ay çalıştırmadı. Yargı'yı, HSYK ile kontrol altına aldı ve bunun zirvesi de Sulh Ceza Hakimlikleri oldu. Medyayı zaten hiç konuşmayalım, lüzumsuz olur.

    O yüzden, Amerikan tipi başkanlık istemiyor. G. Amerika tipi başkanlık istiyor. Tek farkı, askere değil polise dayalı bir G. Amerika düzeni.

    "Gülen'e terörist demek aklımızla alay etmek demek"

    - Erdoğan'ın Gülen Hareketi'ni 'terörist' ilan etmesini nasıl yorumluyorsunuz?

    Gülen'e terörist demek, bana kötü bir şaka gibi geliyor. Aklımızla alay ediliyor. Bu kadar da olmaz. Eskiden insanları kötülemek için 'komünist' denilirdi, şimdi 'paralel' deniliyor. Hrant'ın davası bile Gülencilere vurmak için kullanılıyor, Hrant'ın ruhu acı çekiyor. Sen o cinayet gününün valisini içişleri bakanı yaptın, il emniyet müdürünü de Osmaniye'ye vali. Ödüllendirdin.

    - Sizce bu süreçte Gülen Hareketi'nin hataları nelerdi?

    İktidar bozar. Mutlak iktidar mutlak olarak bozar.

    Gülen Hareketi iktidar oldu çünkü ilk dönemlerde Erdoğan'ın elinde kadro yoktu. Gülen Hareketi kadroları böylece önemli yerlere geldi. Erdoğan Gülencilerle bir olup, asker vesayetini tasfiye için Ergenekon'un başına çöktü.

    Fakat burada Gülenciler gereksiz birtakım insanları da davaya dahil etti, lüzumsuz tutuklamalar yaptı. Ayrıca, kendi aleyhine olan yayınlanmamış kitaplara bile el koymak gibi çok tatsız işler sergiledi. Büyük hata.

    Fakat 7 Şubat ve sonra da Gezi/17-25 Aralık olaylarıyla Erdoğan'ın Tek Adam sendromu patlak verince, bu koalisyon çatladı. Bunun sonucunda hem yukarıda söylediğim gibi Ergenekon davaları toptan beraatla sonuçlandı, hem de Gülencilerin yerini yetersiz ve şiddet dolu kadrolar aldı. Ayrıca adam yokluğundan, akrabalar.

    -Böylece Erdoğan yeni bir müttefik mi buldu?

    Bulmak zorundaydı. Hazırda da Ergenekon kadroları vardı. Şiddet zaten kendisine yarıyor. Ergenekon da şiddet üzerine kurulmuş bir olay. Ama bunu biraz zor devam ettirir Erdoğan. İnsanlar korkularından konuşamıyor ama, olay birdenbire çöker.

    Gülen Hareketinin hatalarına dönersek, daima devletçi, milliyetçi oldular. Kürt özgürlük hareketinin karşısında oldular. Diğer yandan, gayrimüslimlere yaklaşımları milliyetçilerle ve Kemalistlerle karşılaştırılamayacak kadar yumuşak oldu, o da başka.

    Gülen Hareketi devletten ayrıldığı anda iyot gibi ortada kaldı. Bütün bu olumsuzlukların iyi tarafı şu ki, Hareket bundan sonra kendisine bir çekidüzen verebilir. Devlet sırtını dayayarak aşırılıklar yapmamayı öğrenir. Gerçek bir sivil toplum hareketi olur. Bundan sonra yapacaklarını da demokrasiye inanan insanlarla koalisyon kurarak gerçekleştirir.

    * Yazının tam metni


    0 0

    Oyuncu İsmail Can Törtop'un kurduğu Fazla Mesai, farklı mesleklerden tiyatro gönüllülerini sahnede buluşturan bir grup. Aralarında mühendis de var öğretmen de, yönetici de var personel de. Mesai bitince eve değil sahneye koşuyorlar ve her biri en az üç oyuna çıkmış.

    Sabah 6'da kalkıp yollara düşmüşsünüz. Trafikte geçen büyük bir sinir harbinin ardından işyerine varıyorsunuz. Stres orada da yakanızı bırakmıyor. Tamamlanmayı bekleyen raporlar, girilmesi gereken toplantılar, bekleyen müşteriler vs. Bu durumda aklınızdan ‘bir an önce akşam olsa da eve gidip dinlensem' dileği geçiyor olmalı. Akşam olunca da büyük çoğunluk bu dileği gerçekleştirmek üzere servislere, arabalarına ya da toplu taşımaya binerek evlerinin yolunu tutuyor. Büyük şehirlerde, çalışan kesimin hal-i pürmelali bu. Peki, bu döngüyü aşan birileri yok mu? Elbette var. İş çıkışında arkadaşlarla yemeğe, sinemaya, tiyatroya gidenlerden bahsetmiyoruz. Hobilerini her şeye rağmen sürdürmeye kararlı kişiler bahsini ettiğimiz. Hele birileri var ki başlı başına bir meslek olarak icra edilen tiyatroyu seçmiş kendilerine. Akşam olunca herkes evinin yolunu tutarken onlar provalara gidiyor. Yanlış anlaşılmasın zorla ya da gönülsüz yapmıyorlar bu işi, aksine büyük bir aşkla, koşa koşa gidiyorlar sahneye. Onlar ‘Fazla Mesai' adlı tiyatro grubu. Adından da anlaşılacağı üzere fazla mesailerini işyerlerinde değil sahnede yapan bir grup. Hepsi farklı mesleklerden ve farklı kurumlardan geliyor. Aralarında psikolog da var, yazılımcı da, matematik öğretmeni de mühendis de…

    Oyunlarının olduğu bir cuma akşamı Mecidiyeköy'deki Tiyatro Karnaval'da kendilerini ziyaret ediyoruz. Maksadımız ‘işten çıkıp eve gitmek varken, nedir sizi sahneye getiren' diye sormak. Trafikte kalan birkaç kişi dışında grup toplanmaya başlamış. Bir yandan dekorlar taşınıyor diğer yandan ışık ayarlanıyor. Kuliste kostümler ütüleniyor, makyajlar yapılıyor… Yapılıyor dediğimize bakmayın hepsini kendileri hallediyor. Arada da sorularımızı cevaplıyorlar. Bugün oynayacakları oyun Macbeth. En yenilerinin bile üçüncü oyunu bu. Aralarında altıncı oyunu olan da var. Oğuz Ergun, en eskilerden. Kendisi endüstri mühendisi ve özel bir şirkette satış yöneticisi olarak çalışıyor. Çalıştığı yerde insan kaynakları birimi şirket tiyatrosu kurmaya karar verince eğitmen olarak tiyatrocu Can Törtop'u çağırmışlar. Ergun da dahil olmuş gruba ve bir sene boyunca eğitim almış. Sonra Törtop buradan ayrılıp çalışanlara yönelik bir tiyatro grubu kurmuş. Yani Fazla Mesai'nin bebeklik zamanları… Ergun, bu grupla devam etmiş. Kendisi altı yıldır Fazla Mesai bünyesinde tiyatro yapıyor. Üstelik eşiyle birlikte devam ediyorlar. Eşi Gülşah Ergun da bugünkü oyunda rol alacak oyunculardan. Trafikte kalmış, oyun saatine yetişmeye çalışıyor. Malum cuma akşam trafiği…

    Tiyatro para kazandırsaydı mesleklerini bırakırlar mıydı?

    Çalışıyor olmaktan kaynaklanan yorgunluğun bu işin dezavantajlı kısmı olduğu açık. Peki çalışıyor olmanın faydalarını görmüyorlar mı? Bu soruya cevap olarak hep bir ağızdan ‘Yorucu olması dezavantaj sayılmaz. Çünkü burada aslında dinleniyoruz' cevabını veriyorlar. Oyunun çıkmasına bir 10 gün kala gece saat 12-1'e kadar çalışıyorlarmış. Ama hiç şikayet etmiyorlar. Tiyatro para kazandıran bir iş olsaydı kendi mesleklerini bırakırlar mıydı sorusuna bir şirkette yazılımcı olarak çalışan Sadık Kuzu cevap veriyor: “Belki para tiyatroya olan şevkimizi gölgeleyebilirdi. Böylesi daha kıymetli.” Kuzu'nun da üç yılı bitmiş burada. Fazla Mesai'nin diğer şirket tiyatrolarından farklı olması onu buraya yönlendirmiş. Şu sözler kendisine ait: “Farklı mesleklere sahip farklı disiplinlerden gelen insanlar bir potada eriyerek ortaya oyunlar çıkarıyor. Diğer gruplarda şirket sponsorlukta bulunuyor. Biz kendi yağımızda kavruluyoruz. Üst yönetimin baskısı yok. Bu sebeple daha kıymetli ve bir miktar daha profesyonelleşme imkânı sunuyor.” İki çocuk annesi Ayşen Erikli de Fazla Mesai ile tiyatroya başlamış fakat şu anda Can Törtop'un profesyonel grubu olan Tiyatro Dünyası'nda da sahneye çıkıyor. Uzun yıllar yaptığı bankacılığı çocukları olunca bırakmış, çocuklar büyüyünce de hep ertelediği tiyatroya yönelmiş. “Seçmek zorunda kalsaydım işi gücü bırakır tiyatro yapardım herhalde.” diyor.

    Nurten Caviç de inşaat sektöründe yoğun bir tempoda çalışıyor. Haftanın altı günü işe gidiyor, kalan bir günün büyük kısmı da provalarda geçiyor. Tiyatro aşkını ise şöyle anlatıyor: “Bu bizim için geçici bir heves değil. Hepimizin ikinci-üçüncü oyunları, bu kadar tempoya ve hiçbir maddî; getirisi olmamasına rağmen vazgeçemememizin sebebi, sahneye çıkınca bütün yorgunluğu unutmamız.”

    40 yaşından sonra tiyatroya başladım

    CANKUT ÖZKORKUT: Bir otomotiv firmasında bayi geliştirme müdürü olarak çalışıyorum. 43 yaşındayım. Üç yıldır Fazla Mesai grubu içindeyim. 40 yaşından sonra tiyatroya başlamış oldum. Her zaman yapmak istediğim bir şeydi. Bir gün ofiste çalışırken hayatımda ne yapmadım diye düşünürken ‘tiyatro yapmadım' dedim kendi kendime. Bu üçüncü oyunum. 25 kez filan sahneye çıkmışımdır. Çalıştığımız için yorgun geliyoruz ve günün bütün yoğunluğundan sıyrılıp bir anda oyuna adapte olmak kolay değil. Yetişecek miyim, trafik nasıl gibi endişelerimiz oluyor. Ama ne zaman seyirci karşısına çıkıyoruz, her şeyi unutuyoruz. İlk sahneye çıktığımda seyircinin gözüne bakmıştım ki bakılmaz. Bir süre zorlandım ama artık daha rahatız. Heyecan son üç-dört dakikaya indi artık benim açımdan.

    En büyük avantaj finansal kaygımızın olmaması

    OĞUZ ERGUN: Burada altıncı senem. İkinci seneden itibaren eşim de katıldı. Çoğu zaman oğlumuz da provalara geliyor. En zor ve yoğun dönem provalar. Bir araya geldiğimiz zaman ayrılmamız zor olabiliyor. Oyunun çıkması en keyifli an aslında. Sağlık sektöründe iş yapan bir firmada satış sorumlusuyum. Tiyatronun faydasını iş ilişkilerimde de çok görüyorum. Tiyatroyla ilgilenmeye başlayınca ister istemez insanları izlemeye, modellemeye başlıyorsunuz. Özellikle satışta çalışan biri için o görüşmelerde algılama, dinleme ona göre tepki verme gelişiyor. Biz bir yandan seyircimizi de kendimiz buluyoruz. Dolayısıyla hepimiz bulunduğumuz çevrede insanları oyunumuza davet ediyoruz. Ben müşterilere de gönderiyorum ve hepsinden takdir görüyoruz. Çalışırken tiyatro yapmanın en büyük avantajı ise finansal kaygımızın olmaması.

    Öğretmen olmanın faydasını sahnede gördüm

    ESRA AYBARS: Fazla Mesai ile kuzenim Oğuz sayesinde haberdar oldum. Oyunlara, provalara gidip gelirken ne kadar eğlendiklerini görüp ben de katılmak istedim. Matematik öğretmeniyim. Benim için biraz daha kolay çünkü sabahçıyım ve trafik gibi dertlerim olmuyor. 3 buçuk yıldır buradayım. Topluluk önünde heyecanını yenmek ya da diksiyonunu düzeltmek isteğiyle kursa başlayanlar olmuştu. Gerçekten çok faydası oluyor. Bir grup öğrenciye hitap ettiğim için ben tersini de yaşadım aslında. Derslerin bir kısmını dramayla işliyorum ve kaba tabirle bazen çocuklara şebeklik bile yapmak durumunda kalıyorsunuz. Kursların ilk derslerinde bunun avantajını çok yaşadım. Çekinmek yerine biraz daha atak oluyorsunuz. Tersi olarak da kursta öğrendiklerimi, diyaframı kullanmayı vs. sınıfta deniyorum.

    Burası bizim için terapi işlevi görüyor

    ZEYNEP YAZICIOĞLU: Fazla Mesai'de üçüncü yılım. Psikologum ve bir şirkette eğitim sorumlusu olarak çalışıyorum. Tiyatro yapmanın faydasını yaptığım işte çok görüyorum. Şirket çalışanlarına eğitimler veriyorum ve aslında orada da bir nevi sahnedesiniz. Topluluğa konuşuyorsunuz ve duruşunuz, ses tonununuz önemli oluyor. Mesaili çalıştığım için işten çıkıp provalara gitmek kolay olmuyor. Bazen 12-1'e kadar çalışmamız sürüyor ve ertesi gün 6'da kalkıp işe gidiyoruz ama şöyle bir şey var. Dışarıda ne kadar mutsuz olursam olayım atölye kapısından içeri girdiğimde her şeyi unutuyorum. Bir psikolog olarak diyebilirim ki burası hepimiz için terapi gibi. Hatta fizyolojik etkileri de var. Geçen sene ‘Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz' oyununu sahneledik. Raporluydum ve bayağı ateşli hastaydım. ‘Oyun var eyvah ne yapacağım' diyerek geldim ve inanın oyun boyunca hiçbir şey hissetmedim. Hatta iyileştim herhalde filan dedim. Ama sahnenin etkisiymiş, çıktım direkt hastaneye gittim.

    Her meslekten insan var ve birbirimize destek oluyoruz

    İREM ATACAN: Benim de üçüncü senem. Bir müzik edisyon firmasında çalışıyorum. İş ilişkilerimde inanılmaz faydasını gördüm tiyatronun. Özellikle diksiyonum çok gelişti. Konuşurken ve insanları ikna etmede yardımcı olduğu kesin. Diksiyonun düzgün olduğunda daha fazla dinliyorlar sizi. Yorucu olduğu doğru ancak iş dışındaki sosyallik ihtiyacımızı burada gideriyoruz. Çok iyi bir arkadaşlık elde ettik. Ayrıca hepimizin farklı mesleklerden gelmesi dolayısıyla birbirimizin işini halledebiliyoruz. Herkes kendi sektörüyle alakalı diğerlerine yardımcı olabiliyor.


    0 0

    Mustafa Uğurlu, ‘Uzaklarda Arama' ve ‘Rüzgârın Hatıraları' filmleriyle beyazperdede. Usta Oyuncu, filmlerinin hak ettiği değeri görmemesinden dolayı pek keyifli değil: “Bize düşen görevde bir eksiklik var demek ki seyirciyle bağlantıyı tam kuramadık.”

    ‘Uzaklarda Arama' ile ‘Rüzgârın Hatıraları' gösterimde. Tepkiler nasıl?

    İkisi de vizyonda ama gereken ilgiyi görmedi. Kimin hatası bilmiyorum. Bize düşen görevde bir eksiklik var demek ki seyirciyle bağlantıyı tam kuramadık. Rüzgârın Hatıraları, Antalya Film Festivali'nde hayli ilgi görmüştü, ödüller aldı. Heyecanlanmış, heveslenmiştik ama sonra hak ettiği değeri görmedi. Gerçi hâlâ gösterimde, belli olmaz. Çok az salonda seyirciyle buluştuğu için çok umutlu olduğum söylenemez. Uzaklarda Aramada durum çok farklı değil.

    Rakibiniz bin 400 salonda gösterilen ‘Düğün Dernek 2: Sünnet'. Zor...

    Bunun büyük etkisi var tabii. Öyle olunca salon bulamadık. Bu nedenle diğerlerinin altında psikolojik olarak eziliyor.

    Bu durum size ne hissettiriyor?

    Gönül ister ki bizimki gibi hikâyelere yer veren yapımların da izlenmesi. Demek ki seyircimizi çok uzaklaştırmışız. Seksenlerde gelişen olaylar, şiddet ortamı, sıkıyönetimler, seks furyası seyirciyi uzaklaştırdı derken Ağır Roman, İstanbul Kanatlarımın Altında ile sektör yeniden canlanmıştı. Fakat sonra tekrar hikâyelerimizden uzaklaşan bir kitleyle karşılaştık. Temel sorun olarak sistemin getirdiği alışkanlıklar zincirini görüyorum. İkincisi; bizlerin seyirciyle doğru iletişimi kuramayışı. Bu filmlerle ilgili bir eksiklik var. Rüzgârın Hatıraları; Cannes'dan senaryo desteği aldı, dünyanın bir numaralı görüntü yönetmeniyle çalışıldı, hikâye güzel, yönetmen iyi, oyuncular çok yetenekli… Böyle olunca seyredilebilir bir film yaptığımızı zannederken seyirciden tam karşılığını alamıyoruz. Demek ki eksik tarafımız var. Bunu irdelemek lazım. Filmciler sorunu daha iyi tespit eder sanırım.

    Filmografiniz bağımsız yapımlarla dolu. Popüler filmlerde oynamayı hiç düşünmüyor musunuz?

    Sanat nedir? Toplumun aksak taraflarını gündeme getirip daha yaşanılabilir hale getirmek. Bunu ister mizahla yaparsın, ister dramayla… Bir sanat yapıtının içinde olması gereken hikâye, oyuncular, iyi yönetmenler arıyoruz. Derdimiz bu. Onun dışında bir şeyde oynayacak halimiz yok. Çok keyifli bir ülke değiliz, bir sürü sorunumuz var. Böyle olunca hep gülelim. Nereye kadar? Gülelim ama birbirimize bir şeyler katalım. Sulu, cırtlak gülmecenin içinde bu yüzden olmak istemiyorum. Onlara da bir şey demiyorum. Önemli olan alternatifini oluşturup seyirciye ulaştırmak.

    Teklifleri ret mi ediyorsunuz, yoksa gelmiyor mu?

    Çoğu filmden gelmiyor. Her filmde aranan bir aktör olduğumu zannetmiyorum. Çünkü herkesin yapabilecekleri sınırlıdır. Tip olarak farklı bir imaj çizmiş olabilirim. Geldiğinde ince eleyip sık dokumaya çalışıyoruz. Son dönemde yaptığımız filmlerde sonuç çok da umduğumuz gibi değil.

    ‘Kalabalık içinde yalnız yaşıyorum'

    Rüzgârın Hatıraları'nda Özcan Alper ile ilk defa çalıştınız…

    Çok yetenekli ve başarılı olduğunu düşündüğüm bir yönetmen. Rüzgârın Hatıraları, güçlü bir hikâye. Ülkemizin yaralı taraflarından birini deşiyor. O bakımdan onunla çalışmak hayli keyifliydi. Bu filmin setinde de zor şartlar altında çalıştık. Batum'da başladık, gelip Artvin'in yaylalarına çıktık. Tiyatro nedeniyle orayı daha önce görmüştüm. Meğer biz dağın eteklerinde dolaşmışız. Tepe acayip etkileyici ve büyüleyiciymiş. Sislerin üstünde çekim yaptığımız çok zaman oldu. Sisi kaçırmamak için çok erken kalkıp yola çıkıyorduk.

    Onun çekimleri ne kadar sürdü?

    1 buçuk ay. Ben daha az kaldım orada. Dağda, genç yaşında karısıyla yaşayan bir karakteri canlandırdığım için o ortam bana acayip ufuklar açtı. Yalnızlığın getirdiği hapsedilmiş duygusunu dağın başına çıkınca daha net hissediyorsunuz.

    Yalnızlığı seven birisiniz. Oynamak zor olmasa gerek.

    Kalabalık ortam içinde yalnız yaşadığıma inanıyorum. Biraz asosyalim. Cihangir'de oturuyorum ama gittiğim yer sayısı bir-iki tane.

    Arkadaşlarınız sanat dünyasından mı? Yoksa…

    İki taraftan da var. Ama çok sık görüşmem, çok şey paylaştığım söylenemez. Belki bir film, oyun için birlikte oluyoruz, sonra dağılıyoruz. Bu kadar sürüyor. Gönül ister ki dostluklarımız gelişsin ama bir tarafım eksik zannediyorum. İnsanlarla fazla girift olamıyorum.

    Neler yapıyorsunuz bu ara?

    Bazen hiçbir şey yapmam, bazen bir elimde saz vardır, diğerinde kitap. Bir anda yoğunlaşır, bir anda bırakır, tembelliğime dönerim. Hiçbir şeyle yüz göz olmak istemiyorum. Bu hayatımın her alanına yansıyor. Kendimden sıkıldığım anlar var, her yerde görünmenin anlamı yok. Az kazanalım, seyirci bizi özlesin dediğim oluyor. Daha az parayla geçinme becerisine ulaşınca her şey çözülüyor.

    Başucu yazarı, sevdiği mutfak, dostu

    Yazar:Başucu yazarları sürekli değişiyor. Kitaplarının çoğunluğu tiyatro, şiir üzerine. Şu anda öne çıkan yazar; Cemal Süreya, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday… Ara sıra karıştırıyor.

    Şehir:Hayatının merkezinde İstanbul var. Tiyatro yaptığı dönemlerde Adana'dan Bursa'ya birçok ilde yaşadı ama İstanbul başka. Her yaz sahil kasabasına yerleşme fantezisi depreşiyor, kışın unutuyor.

    Mutfak:Yöre ayırmaksızın Türk mutfağı diyor. Annesinden öğrendiği yemekleri yapıyor: “Eskiden vakit ayırmazdım. Şimdi zevk almaya başladım, bayağı yapıyorum. Yelpazeyi genişletme niyetindeyim.”

    Dostu:Sürekli görüştüğü, proje gelince danıştığı bir isim yok. Pardon var; kendisi. İç sesini dinliyor. Çevreden kime denk gelirse yapacağı işi çıtlatır, fikir alır, yine bildiğini yapar.

    Usta:İlki abisi Ahmet Uğurlu, sonra hocaları... Abisini izleyerek, ona öykünerek çıkmış yola. “Yaptığı işleri, tercihlerini incelemek bile bana rehber olabilir.” diyor.

    ‘Türkan Şoray gerçek bir star'

    Uzaklarda Arama'yı Türkan Şoray yönetti. Sultan'la çalışmak nasıl bir deneyimdi?

    Türkan Şoray gerçek bir star. Starlığı hâlâ devam ediyor. 200'den fazla film yapmış, dört-beş yönetmenliği olan bir hanımefendiden bahsediyoruz. Bilgi birikimi inanılmaz. Onunla birlikte olmanın avantajlarını yaşadık. Hikâyeyi oyuncuyla birlikte anlatmasını seven tarafı var. Bu da en çok özlemini duyduğum yönetmen tarzı. O bakımdan heyecan vericiydi. Her sahneyi sanki tiyatrodaymışız gibi oyuncuya anlatıp kelime anlamına, vurgusuna kadar çalıştığımız anları hatırlıyorum.

    Setten önceki Şoray algısıyla, sonraki arasında ne fark var?

    Hiçbir fark yok. Bir anda çalıştık, o sevecen tarafını hiç yitirmedi. İnsan hiç mi yorulmaz, tebessümün arkasında farklı bir yaklaşımda bulunmaz. Onun motivasyonunun karşısında çalışmak dışında başka bir şey düşünemiyorsunuz.

    Çekimler iki ay boyunca Muğla'da yapıldı. Sürekli orada mıydınız?

    Çoğunluğu Muğla'nın Yeşilyurt köyünde çektik. Yöre halkını oynattığı için Türkan Hanım, çok kalabalık bir kadro haline geldiğimiz günler sıcağın altında çalışmak zordu. Kostümler, makyaj… Sıcaklığın dışında başka bir sorunumuz olmadı. İki ay oradaydık ama boşluk buldukça İstanbul'a döndüm.

    Tatilin bir kısmı Muğla'da tamamlandı mı?

    Nerde! Muğla'da kalıyorduk, köye gidip geliyorduk sürekli. Setin olmadığı bir-iki gün ayağımızı denize sokma şansımız oldu, o kadar.

    Kadronun çoğunluğu kadınlardan oluşuyor. Sıra dışı bir set...

    Bir kadın hikâyesi. Bu projede olmamın en büyük nedenlerinden biri de o. Memlekette şiddet almış başını gidiyor. Kadın dayanışması, empatiye davet etmesi beni hikâyeye çekti.


    0 0

    Konforlu koltuklar, eğlence sistemleri ve lezzetli ikramlar, hiç kuşkusuz uçakla seyahati daha da keyifli hale getiriyor. Ancak uçuşta ayrıcalıklı hizmet ne yazık ki sadece ekonomi sınıfının bir üstü olan comfort ile business class bölümünde sunuluyor.

    Türkiye'de comfort class uçuşları THY ve Borajet Havayolları'nda bulunurken, bir üst sınıf olan business class ise THY'nin yanı sıra Atlasglobal Havayolları uçaklarında yer alıyordu. Pegasus ve Onur Air'in hizmete sunmayı düşünmediği business class uçuşları, geçen cumadan itibaren ise Borajet Havayolları'nın iç ve dış hat uçuşlarında da başladı.

    Sık seyahat eden siyasetçiler ile işadamlarının daha çok tercih ettiği business class hizmeti, yolculara havalimanı ve uçaklarda büyük ayrıcalık yaşatıyor. Ekonomi sınıfı bilet ücretinin en az iki-üç katına satın alınabilen business class uçuşlarda seyahat eden yolculara, havalimanlarında güvenlik ve pasaport noktalarından geçişlerde öncelik sağlanıyor. Havalimanlarındaki son derece konforlu hizmet sunulan özel dinlenme salonlarında ağırlanan business class yolculara, özel servislerle götürüldükleri uçakta ise eğlence sistemleriyle donatılmış geniş aralıklı koltuklarda zengin ikramlar servis ediliyor.

    KONFORLU UÇUŞ

    Atlasglobal, EkonomiPlus'ta seyahat eden yolculara, 77 cm genişliğindeki deri kaplı koltuklarda konforlu uçuş sağlarken, zengin çeşitli yiyecek ve içecek ikramı, 20 kilogram bagaj hakkı, koltuk seçimi gibi hizmetleri de ücretsiz sunuyor. Şirketin business class uçuşlarında ise 100 cm aralıklı geniş koltuklarda seyahat, zengin ikram çeşitleri, 30 kilogram bagaj taşıma hakkı, bagaj önceliği, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda uçağa V.I.P araç ile transfer ve lounge (dinlenme salonu) kullanımı gibi özel hizmet sunuluyor.

    UÇAN ŞEF HİZMETİ

    THY ve Atlasglobal Havayolları, business class'ta uçan yolcularına uçan şeflerle ücretsiz ikram hizmeti sunuyor. THY uçaklarındaki ikramlar, sayıları bini bulan Turkish Do&Co'nun aşçıları tarafında servis ediliyor. Atlasglobal ise Uçan Şef hizmetiyle üç saat ve üzeri uçuşlarda Türk ve dünya mutfağının gözde lezzetlerini ikram ediyor. Şirket, İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan Londra, Paris, Kuveyt, Düsseldorf, Köln, Bişkek ve Amsterdam uçuşlarında ikramları, uçan aşçılarla ikram ediyor.

    PEGASUS'TA HER YER BUSINESS!

    Düşük maliyetli havayolu modelini Türkiye'de ilk uygulayan Pegasus'ta, business class bulunmuyor. “Uçağımızın her yeri business class.” diyen şirket yetkilileri, uçakta özel bir bölüm oluşturmayacaklarını ifade ediyor. Havalimanında yolcu dinlenme salonu hizmetinin yanı sıra uçakta suşi ikramı da yaptıklarını belirten yetkililer, yolcuların satın aldıkları ekstra hizmetlerle kendi business konforunu oluşturduğunu dile getiriyor. 33'ü yurtiçinde, 70'i yurt dışında olmak üzere 40 ülkede 103 noktaya sefer düzenleyen şirket, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı üzerinden Türkiye ile Avrupa, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Rusya ve Orta Asya arasında bağlantılı uçuş gerçekleştiriyor.

    ONUR AIR DÜŞÜNMÜYOR

    ‘Düşük Maliyetli Havayolu' stratejisine göre faaliyet gösteren Onur Air de business class uçuşlara başlamayı düşünmüyor. Şirket yetkilileri, uçakta başta birinci sıra olmak üzere isteyen yolculara ‘bedeli karşılığında' satın alabileceği konforlu koltuklar bulunduğunu ifade ederek, yolculardan ‘yoğun talep gelmesi' halinde business class için ticarî; kararlarını revize edebileceklerini belirtiyor. Ancak Onur Air'in, 2016 Haziran'ında Çin'in üçüncü büyük kenti Chongqing'e başlatacağı seferlerde, business class sınıfında da yolcu ağırlaması bekleniyor. Ocak-kasım döneminde 5 milyona yakın yolcu taşıyan şirket, 27 uçakla İstanbul Atatürk Havalimanı merkezli 66 dış hat ve 13 iç hat noktasına uçuş düzenliyor.

    UÇAKTA İNTERNET İSTİYORUZ

    Uçak bileti, otel ve araba kiralama fiyatlarını karşılaştıran uluslararası seyahat arama motoru Skyscanner'ın gerçekleştirdiği araştırmaya göre, yolcuların yüzde 77'si uçakta internet hizmeti sunan havayollarını tercih ediyor. Yolcuların yüzde 36'sı, uçuşlarda 3G ve 4G teknolojilerinin kullanılmaya başlanmasıyla uçakta e-posta takip etmek istediğini belirtirken, yüzde 32'si internetten sosyal medya hesaplarına bağlanmak, yüzde 23'ü internet üzerinden film izlemek ve oyun oynamak, yüzde 6'sı bu fırsatı gidecekleri yerdeki otellere bakarak rezervasyon yapmak için kullanmayı düşünüyor. Facebook ve Twitter'dan paylaşım yapmak isteyenlerin oranı ise yüzde 32.


    0 0

    Bu salataya kimi Amerikan adını münasip bulur, kimi Rus. Neye göre peki? Bir rivayete göre, Rus salatasında pancar varmış, Amerikan'da ise patates.

    Daha siyasi başka rivayet, memlekette ‘Rus' lafının tehlikeli olduğu dönemlerde büfecilerin kıvrak zekalarıyla “Aman Rus demeyelim, başımıza bir iş gelmesin. Amerikan salatası olsun bunun adı” demelerine dayanıyor. Daha başka hikâyeler de var ama Amerikan–Rus mevzuu bitmez, biz en iyisi milliyeti olmayan halis muhlis bir öğrenci salatası tarifi verelim.

    Malzemeler:

    Bir kavanoz hazır garnitür

    Birkaç kornişon turşu

    Bir küçük konserve mısır

    İsteğe bağlı olarak bir miktar rendelenmiş kaşar ve salam

    Birkaç çorba kaşığı yoğurt

    Dilediğiniz kadar mayonez

    Birkaç dal maydanoz

    Tuz

    Hazırlanışı:

    Derin ve büyük bir kabın içine garnitür ve mısırı boşaltın.

    Turşuları, salam ve kaşarı da hazır edip kaba ekleyin.

    Son olarak maydanozları da ince ince doğrayıp karışıma boşaltın.

    Salatanın tuzunu, yoğurdunu, mayonezini dökün ve iyice karıştırın.

    İster ekmek arası, ister çatalla, ister kaşıkla, ister kepçeyle yiyin artık.

    Hadi afiyet olsun!


    0 0

    Yazar olmak hayaliyle eskiden defterler, şimdi bloglar dolusu yazanlara müjde. Artık amatör yazarları gören yayınevleri de var. Bir yılda bin 117 eser yayımlayıp aralarından bazılarını da meşhur eden ‘Gece Kitaplığı' gibi...

    Yazar olmak herkesin harcı değil. Bilgisayarın başına oturup blog sayfası doldurmaya benzemez bu iş; ciddiyet ister, emek ister. Diyelim ki yazdınız, bu kez de birbirinden ünlü yazarlarla çalışan yayınevlerinin kapısını çalmak var sırada. Bu aşamada ise yayınevine ödeyecek miktarda para ya da farklı referanslara ihtiyacınız olacak. İşte bu sebepler yüzünden Türkiye'de nice değerli kalemin keşfedilmediğini düşünen Gece Kitaplığı, iki yıldır isteyen herkesin kitabını ücretsiz basıyor. Yayınevinin kurucusu Yaşar Hız, yeni yazar adaylarına destek sağlayan bir kurum olduklarını söylüyor: “Yayınevleri ticarî; kaygılarla kendilerini garantiye almadan yeni yazar adayına şans vermek istemiyor. Biz aksine işin heyecanı içinde her aşamayı yazar adına kolaylaştıran bir yayın politikası izliyoruz.”

    Örneğin yazar adayı çalışmasını sunduğunda aylar süren bir inceleme sürecini beklemesi gerekmiyor. Gece Kitaplığı, iki gün içinde ona cevabı verip beşinci gününde editöryal çalışmayı tamamlamış oluyor. Bir hafta içinde de dizgi grafik aşaması bitiyor ve kitap yazarın onayına sunuluyor. Bununla da kalmıyor, onay alındığı takdirde yine iki gün içinde basım aşaması tamamlayıp dağıtım aşamasına geçiliyor. Yayıncılık işlerinden biraz haberdar kişilere bu hızda bir iş bitiricilik şaşırtıcı gelebilir. Ancak neredeyse her başvuranın talebini kabul eden yayınevinin başka şekilde bunca talebin altından kalkması mümkün değil. Zira bir yıl içinde tam bin 117 eser yayımlanmış. “Bu, yayıncılık tarihine geçecek bir rakam, Türkiye'de bu rekoru kimse kıramadı.” diyen Hız, yazar adaylarının başarı hikâyelerinden de bahsediyor. Basılan kitaplar arasında yaygın dağıtım ağının dikkatini çeken ve onlar tarafından basılan kitaplar da var. Kısacası basılan onca kitap için ‘dipsiz kuyuya taş atmak' gibi düşünülmemeli. Bunun yerine Gece Kitaplığı'na öykülerle, denemelerle nice çizgisiz defterler dolduranlar için bir fırsat kapısı denilebilir.

    Peki, kitabı yayımlamak için hiç mi kriter yok? Yaşar Hız, elbette bazı kriterler olduğunu söylüyor: “Kişilik haklarına hakaret etmeyen, millî; manevî; değerlerle oynamayan her eseri yayın sürecine kabul ediyoruz.” Kitabın değerini ise ulaştığı okuyucu kitlesi belirliyor.

    Amatör yazarlar en çok şiire meraklı

    Gece Kitaplığı kurucusu Yaşar Hız, amatör yazarların en çok şiir ve deneme türlerinde çalışmalar gönderdiğini anlatıyor. İlk etapta bin adet basılan kitaplar daha sonra talebe göre çoğaltılıyor.

    Tanıtımlar büyük oranda sosyal medya üzerinden yapılıyor. Yayınevinin sosyal medya sayfalarındaki hareketliliğe, yorumlara ve üye sayısına bakılırsa hiç de azımsanmayacak bir kitleye hitap ettiği söylenebilir.

    Basılan kitapların fiyatı piyasayla aynı rakamlarda. Yayınevi aynı zamanda akademik çalışmalara da büyük önem veriyor. Zira bugüne kadar çok sayıda akademisyenin tez çalışması kitap haline getirildi. Çalışmanın basım öncesi hazırlık aşamaları, editörlük, dizgi ve kapak tasarımı yazar adayına ait. Dilerse ücret karşılığında yayınevine de yaptırabiliyor. Ancak büyük paraların döndüğü kitabın basımı, dağıtımı, ISBN kaydı, bandrol, vergi, internet satış sitelerinde satışa çıkarılması, büyük kitap dağıtım ağlarının listelerine eklenme sürecini Gece Kitaplığı üstleniyor.


    0 0

    Tiyatro bölümü mezunu Olcay Zuhal Gören, Beşiktaş'ta arkadaşıyla birlikte kafe işletiyor.

    Bu kafenin diğerlerinden farkı ise haftada bir gün tiyatro oynanması. Perşembe günleri saat 19:30'u gösterdiğinde dışarıdaki sandalyeler içeri taşınarak sahneye dönüşüyor. Tiyatro sahnelerinde perdenin açılışıyla başlayan oyun, bu kafede perdenin kapanmasıyla başlıyor.

    Üniversiteden sonra arkadaşıyla birlikte kafe açmaya karar veren Olcay Zuhal Gören, aynı zamanda çok sevdiği oyunculuk mesleğini icra edebilmek için özel bir tiyatro sahnesiyle anlaşmış. Fakat sahne bir başka ekibe kiralanınca ortada kalmış. Bir gün oyunumu nerede oynayabilirim diye düşünürken “Burası kaç kişi alır acaba?” sorusuyla başlamış kafe fikri. Çevresinin de desteğiyle her perşembe burayı sahneye çevirmeye başlamış.

    Oyun zamanı gelince garsonluğu bırakıyor, makyajını tazeleyip sahnenin kurulmasına yardımcı oluyor. Ardından kendi yazdığı tek kişilik oyununu sergiliyor bir saat boyunca. Oyun sonrasında eski haline getirilen kafede bir süpriz bekliyor izleyicileri: Müessesenin ikramı olan çaylar...

    Oyunun oynandığı Teşebbüs Kafe, Beşiktaş'ta bir ara sokakta.

    İnsanların dikkatini çekmek için kafenin önüne afiş asılmış.

    Olcay Zuhal Gören, oyun öncesi makyajını tazeliyor.

    Dışarıdaki sandalyeler içeri taşınarak oyun düzenine geçiliyor.

    Oyun sonrası izleyicilere çay ikram ediliyor.

    Gören, kendisini izleyen arkadaşlarını sarılarak uğurluyor.


older | 1 | .... | 155 | 156 | (Page 157) | 158 | 159 | .... | 165 | newer