Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 154 | 155 | (Page 156) | 157 | 158 | .... | 165 | newer

    0 0

    ‘Aşk ve Matematik' kitabının yazarı dünyaca ünlü Prof. Edward Frenkel, konferanslar vermek üzere İstanbul'daydı. Biz de kendisiyle matematik hakkındaki sıra dışı fikirlerini konuştuk.

    Dünyaca ünlü matematik profesörü Edward Frenkel, birçokları gibi matematikten hoşlanmayan bir çocukluk geçirdi. Ta ki 15 yaşında ailesinin tanıdığı bir Rus matematikçiyle karşılaşana kadar. Ve kendi ifadesiyle bu kişi ona matematiğin büyülü dünyasının kapılarını açtı. O günden sonra ise matematiksiz bir gün bile geçirmedi ve bize öğretilenin aksine matematiğin gerçek dünyadan kopuk olmak bir yana evrenin akışına yön verdiğini ve etrafımızda bizi saran her şeyde formüller ve algoritmanın olduğunu keşfetti. Katıldığı her konferansta, üniversitedeki derslerinde matematiğin zarafetinden ve güzelliğinden bahsetti. Berkeley Üniversitesi'nde ders veren profesörün ‘Aşk ve Matematik' adıyla yazdığı kitap 2012'de basıldı ve birçok ülkede çok satanlar listesine girdi. Kitap, Paloma Yayınevi tarafından da Türkçe olarak yayınlandı. Bir süredir Türkiye'de bulunan Rus asıllı Frenkel'in geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi'nde verdiği ‘Yapay Zekâ Çağında Aşk ve Matematik' başlıklı konferansı öğrenciler tarafından ayakta izlendi. Çünkü konu sadece sayılar ve formüller değildi. Frenkel, yapay zekâ araştırmalarının risklerinden de bahsetti, aşktan da savaşlardan da... Biz de İstanbul'a gelişini vesile ederek kendisiyle söyleşi yaptık.

    Matematiğin güzellik ve zarafetinden ne anlamalıyız?

    Güzellik, tam olarak tanımı yapılamayan ve açıklanamayan, sadece deneyimlenebilen bir şey. Uzun bir yolculuktan sonra ansızın müthiş bir manzarayla karşılaşmak gibi. Soluklanırsanız ve büyülenmiş bir şekilde müthiş güzelliği seyredersiniz. İşte bu, güzelliğin gerçekten idrak edildiği aydınlanma anıdır. Matematikte de böyle olur. Zarif bir matematik formülü devasa bir organizmanın işleyişini yakalayabilir, çok geniş bir bilgiyi özetleyebilir ve dünya hakkında çok derin şeyleri ifade edebilir. Gerçekliği zaman ve mekânı aşar. Bu matematik formülleri evrende gizli bir yapı olduğunu ortaya koyar. Bunlar dünyanın gerçek harikalarıdır ve biz ancak bu formüllerle karşılaşıp güçlerini anladığımızda güzelliği hissederiz. Kitabımda bu formüllerden çok sayıda örnek veriyorum.

    İnsanların geneli neden matematikten hoşlanmıyor?

    Çünkü hiçbir zaman bu güzelliği deneyimleme şansları olmuyor. Doğrusu ben matematiğin dünyada en yanlış anlaşılan konu olduğunu düşünüyorum. Öğrencileri hesaplamaları ve formülleri ezberlemeye yönlendiriyoruz. Bu da matematiğin onların gözüne anlamdan yoksun, ruhsuz ve sıkıcı görünmesine sebep oluyor. Buna bir de yanlış yapan öğrenciyi sınıfın önünde utandıran öğretmenleri ekleyin, matematik nefreti ve korkusu için mükemmel bir tarif elde edersiniz.

    Başka neler etkili peki?

    Okullarda bugün öğrendiğimiz matematiğin bin yıldan daha eski olduğunun farkında mısınız? Mesela ikinci dereceden denklemlerin formülü 830 yılında El Harizmi'nin kitabında yer alıyordu. Öklid, öklid geometrisinin temellerini M.Ö. 300 yılında atmıştı. Bu zaman farkı fizik ve biyolojide de olsaydı büyük ihtimalle güneş sistemi, atomlar ve DNA hakkında hiçbir şey bilmiyor olurduk. Bunu kabul edilmez buluyorum. Özellikle matematiğin bu kadar hayatımızda olduğu bir zamanda... Mesela bilgisayarları, GPS cihazı, video oyunlarını, arama algoritmalarını vs. düşünün. Çocuklarımızı bunlar hakkında nasıl bilgilendirmez ve bütün bunlar yerine onları aynı eski malzemeyle beslemeye devam edebiliriz? Geometriyi anlamak için düz bir yüzey üzerindeki çizgileri temel alan öklid geometrisine ihtiyacımız yok. Dünyanın üzerindeki meridyen ve paralellere bakmak yeterli. Öğrenciler bunu çok daha eğlenceli ve hızlı bir şekilde kavrayabilir. Ve bu gerçeğe çok daha yakın çünkü dünya yuvarlak ve yüzeyi de küre. Düz değil. Ne yazık ki bizim okullarda dünya hâlâ düz!

    Gündelik hayatta karşılaştığımız birçok şeyde matematik olduğunu söylüyorsunuz...

    Her gün online alışveriş yapıyor, birilerine mesaj gönderiyor, internette arama yapıyor ya da GPS cihazı kullanıyoruz ki, buralarda formüller ve algoritma devrede. Ya da Facebook gibi sosyal ağları düşünün. Gizli reklamlar dahil zaman tünelimizde neyi nasıl gördüğümüz, ileri matematik temelli algoritmalar tarafından belirleniyor.

    Aşk ve Matematik'te büyük buluşların arkasında da matematik olduğundan bahsediyorsunuz. Neler bunlar?

    Bugün faydalandığımız tüm teknolojik aygıtlar ve sistemler (bilgisayarlar, akıllı telefonlar, internet, GPS, sağlık araçları vs.) matematik üzerine kurulu. Yani matematik her yerde ama matematiğin yanlış kullanılmasını da çok tehlikeli. Matematik ve teknolojiyle ilgili inovasyonların her zaman insanlığın hizmetinde olmasını sağlamak zorundayız, aksini değil.

    Finans krizinin bir sebebi de matematik bilmememiz

    Kitabınızda küresel ekonomik krizin nedenlerinden birinin yetersiz matematik modelleri kullanılması olduğundan bahsediyorsunuz. Bunu detaylandırır mısınız?

    Bence Wall Street'teki birçok karar verici, kâr etmeye devam ettikleri müddetçe uyguladıkları matematik modelinin nasıl çalıştığıyla ilgilenmiyordu. Bilgiye asimetrik erişimin (taraflardan birinin diğeri hakkında yeterli bilgiye sahip olamaması) haksız avantajından faydalanıyor ve kimsenin bu blöflerini anlamayacağını umuyordu. Çünkü insanların da bu modellerin nasıl çalıştığını sormaya niyeti yoktu. Daha fazla insan bu modellerin nasıl çalıştığını anlasaydı bu kadar uzun süre kandırılmazdık. Başka bir örnek de ekonomik istatistiklerin nasıl manipüle edildiğiyle ilgili. 1996'da ABD hükümeti tarafından görevlendirilen bir komisyon gizlice toplandı ve milyonlarca Amerikalının vergi dilimini, sosyal haklarını belirleyen Tüketici Fiyatları Endeksi'nin formülünü değiştirdi. Fakat kamuoyunda bu konu çok az tartışıldı.

    Neden?

    İnsanlar matematik hakkında konuşmaktan korkuyor. Anlamayacaklarını ve aptal durumuna düşeceklerini düşündükleri için çekiniyorlar. Böylece hükümete bu matematik formüllerini istedikleri gibi kullanma hakkını vermiş oluyorlar.

    BİZİ KANDIRMALARINA İZİN VEREMEYİZ

    Matematiğin yeni kuşaklara sevdirilmesi neden bu kadar önemli?

    Yapay zekâ araştırmalarından bahsedelim. Ray Kurzweil gibi bazı kişiler ciddi ciddi 20 yıl içinde beyinlerimizi bulut tabanlı bilgisayarlara bağlayabileceğimizden ve 2045'e kadar ise zihinlerimizin bütünüyle bilgisayarlara aktarılacağından bahsediyor. O ve onun gibi kişiler ‘insanların sadece bir makine olduğunu ve ihtiyacımız olan şeyin de yazılım ve donanımımızı ‘güncellemek' olduğunu düşünüyorlar. Bunlar çok saçma ve tehlikeli düşünceler ve aslında modern bilimle çelişen şeyler. Ama tahmin edin ne oldu? 2012'de Kurzweil, Google tarafından yapay zekâ araştırmalarından sorumlu mühendislik biriminin direktörü olarak işe alındı. Google dünyanın en büyük bilgi teknolojileri şirketi, robot ve yapay zekâ üzerine iş yapan bütün şirketleri satın alıyor. Yakın zamanda DeepMind ve Magic Leap adlı iki şirkete milyarlarca dolar ödedi. Google, Deep Mind'ı aldığında yapay zekâ ilgili sorular için bir etik kurul oluşturduğunu ilan etti. Ben yine Google'da bu kurulu aradım ama hiçbir bilgi edinemedim. Bir başka deyişle insanlığın geleceği için çok önemli olan yapay zekâ araştırmaları Kurzweil'in ellerine teslim edildi. Bunun olmasını ister miyiz? Bence bu adamların bu fikirleri bize zorla kabul ettirmelerine izin vermemizin nedenlerinden biri, onların matematiği bildiğini ama bizim bilmediğimizi düşünmemiz. Korkularımızdan kurtulup kendimizi matematik konusunda rahat hissettiğimizde, bu fikirlerin mantıksızlığını göreceğiz. Bizi kandırmalarına bir daha izin vermeyeceğiz.


    0 0

    Havayolu şirketleri, uçaklarda 3G ve 4G kullanımına izin çıkmasının ardından yolcuların da talebi üzerine çalışmalarına hız verdi.

    Bu konuda ilk adımı atan THY Boeing 777-300 ER tipi uçaklarda kablosuz internet hizmeti sunmaya başladı. Şu anda sadece dış hat uçuşlarında ve 10 bin feet'in (3048 metre) üzerinde kullanılan internet hizmeti, şirketin 2017 sonunda 62 geniş gövdeli uçağında aktif hale gelecek. İnternet kullanımının, altyapı çalışması yürüten özel havayollarında ise gelecek yıllarda yolcuların hizmetine sunulması bekleniyor. Ancak uçakta telefonla konuşulmasına henüz izin çıkmadı. Yapılan araştırmalarda, hem havayolu şirketleri hem de yolcular, ‘gürültü kirliliğine yol açacağı gerekçesiyle' uçakta telefonla konuşmaya sıcak bakmıyor.

    THY'nin TTNET işbirliği ile geçen yıl başlattığı internet erişimi, kablosuz internet altyapısı bulunan Boeing 777-300 ER tipi uçaklarda Wi-Fi özelliğe sahip dizüstü bilgisayar, tablet veya akıllı telefonlarla sağlanıyor. Business class yolcularına ücretsiz sunulan hizmet için diğer yolculardan 1 saat için 9,99 dolar, 24 saat için 14,99 dolar ücret alınıyor. Ödemeler ise sadece kredi kartıyla tahsil ediliyor. Aktarmalı uçuşlarda, diğer uçağın da kablosuz internet altyapısına sahip olması halinde satın alınan paket süresi sonuna kadar bu hizmetten faydalanılabiliyor. Boeing 777-300 ER tipi uçaklar, daha çok New York, Los Angeles, Toronto, Sao Paulo, Pekin, Şanghay, Tokyo, Hong Kong, Guangzhou, Cidde, Medine ve Brüksel uçuşlarında kullanılıyor. Ancak farklı destinasyonlara da bu uçaklarla uçuş yapılabiliyor.

    ABD ve Avrupa ülkelerindeki uçuşlarda serbest bırakılan ‘cep telefonu ve tablet bilgisayarların kullanımına', Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı'na bağlı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü geçen yıl aralıkta onay vermişti. Alınan karara göre, uçakta cep telefonu, tablet veya e-okuyucu gibi cihazlarla SMS ve e-mail atıp, internete girebileceğiz. Uçuş boyunca açık kalacak elektronik cihazlarımızı sadece güvenlik anonsları sırasında kapatmamız gerekecek. Havayolu şirketleri bu konuda gerekli düzenlemeleri yaparak uygulama ile ilgili kuralları belirleyecek. İnternette gezinme, yazılı mesaj veya veri indirme işlemlerine 10 bin feet'in altında ise izin verilmeyecek.

    PEGASUS ÇALIŞMA BAŞLATTI

    Pegasus Havayolları Yönetimi de, uçakta internet kullanımına sıcak bakıyor. Bu yüzden filoya yeni katılacak Airbus 320 Neo tipi uçaklarda teknolojik altyapı konusunda çalışma başlatıldı. A 320 Neo tipi uçaklar 2016 Ağustos-Eylül'den itibaren filoya dahil edilmeye başlayacak. Uçakta internet kullanımının ise önümüzdeki yıllarda hizmete sunulması bekleniyor.

    UÇAKTA İNTERNET İSTİYORUZ

    Uçak bileti, otel ve araba kiralama fiyatlarını karşılaştıran uluslararası seyahat arama motoru Skyscanner'ın gerçekleştirdiği araştırmaya göre, yolcuların yüzde 77'si uçakta internet hizmeti sunan havayollarını tercih ediyor. Yolcuların yüzde 36'sı, uçuşlarda 3G ve 4G teknolojilerinin kullanılmaya başlanmasıyla uçakta e-posta takip etmek istediğini belirtirken, yüzde 32'si internetten sosyal medya hesaplarına bağlanmak, yüzde 23'ü internet üzerinden film izlemek ve oyun oynamak, yüzde 6'sı bu fırsatı gidecekleri yerdeki otellere bakarak rezervasyon yapmak için kullanmayı düşünüyor. Ayrıca Facebook ve Twitter'dan paylaşım yapmak isteyenlerin oranı ise yüzde 32.

    Bunları okumadan uçmayın!

    Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, yolcuları uçuş sağlığı konusunda bilgilendirmek amacıyla yeni bir hizmet başlattı. ‘shgm.gov.tr' adresinden ulaşılan uygulamada uyku apnesi, uçuş korkusu, hamilelik, kalp ve solunum hastalıkları, kansızlık, diyabet, kulak ve baş ağrısı gibi konularda bilgiler yer alıyor.

    Onur Air'den 2016 kampanyası

    Tarifeli uçuşlara başlamasının 12. yıldönümünde kampanya düzenleyen Onur Air, 2016 boyunca 550 bin bileti yurtiçine her şey dahil 39 TL, yurtdışına her şey dahil 39 dolardan satışa sundu. 5 Ocak'a kadar kampanyaya katılanlar, 1 Ocak-31 Aralık 2016 arasında kampanyalı fiyatlarla uçuş yapabilecek.

    Atlasglobal Sharjah'a uçacak

    Atlasglobal Havayolları, Birleşik Arap Emirlikleri'nde, Dubai'ye 26 km mesafede bulunan Sharjah Uluslararası Havalimanı'na sefer başlatacak. İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan gerçekleşecek Sharjah uçuşları ise 28 Mart 2016'dan itibaren haftanın her günü düzenlenecek.


    0 0

    İstanbul'da nüfusun en yoğun olduğu ilçelerden Güngören'de bir mahalle aylardır kentsel dönüşüm derdiyle yaşıyor.

    Bakanlar Kurulu tarafından iki defa kentsel dönüşüm yapmak için “riskli alan” ilan edilen mahalle, sorgusuz sualsiz alınan bir kararla dönüştürülmeye karar verildi. Mahalleli ise ‘devlet'e karşı verdiği hukuk mücadelesi ile gündemde.

    1950'lerde devletin kurduğu Tozkoparan Mahallesi, 1955-1971 yılları arasında İstanbul'un çeşitli yerlerinde yapılan kamulaştırmalar sonucu evsiz kalan ailelere gösterilen bir yer olmuş. Feriköy, Şişli, Bayrampaşa gibi yerlerden gelen dar gelirli aileler, yapılan apartman dairelerine yerleştirilmiş. Devletin inşa ettiği eski 5-6 katlı apartmanların çoğunlukta olduğu mahallede 45-50-65 metrekare büyüklüğünde üç tip ev bulunuyor Bu şekildeki 5 bin 560 konutta yaklaşık 25 bin kişi yaşıyor. Evlerin tamamı yasal, tapulu ve iskanlı. Mahallede 120 hanelik tapu tahsis belgeli ev de var.

    Uzun yıllar huzur içinde yaşayan vatandaşlar 2007 yılından itibaren kentsel dönüşüm söylentileriyle oturup kalkıyor. Değerli bir bölgedeki mahallede evlerin yenileneceği fikri ilk başta vatandaşı sevindirse de TOKİ marifetiyle mahalleye AVM ve lüks konut yapılacağı söylentileri beraberinde itirazları getirmiş.

    İstanbul'daki mağduriyet hikayelerini duyan ahali TOZDER'i (Tozkoparan Derneği) kurmuş. Yerinden yurdundan olan Sulukule, Ayazma gibi mahallelerle bilgi paylaşımında bulunulmuş. Derneğin yönetim kurulu üyesi Ömer Kiriş, “Tozkoparan'da mahalleli evlerinin yerinde lüks ticari alanların açılmasına tepki gösteriyor. Yapılması planlanan otel, özel okul ve özel hastane Tozkoparanlılar için olmayacak, rant için yapılacak. 2007 yılından beri vatandaşlar evlerinde tadilat ve tamirat yapamıyor.” diyor.

    Vatandaşa mülkünde söz hakkı tanınmıyor

    Eskiyen evlerin yenilenmesini isteyen mahallelinin en büyük korkusu ise yaşanan birçok örnekte olduğu gibi yerlerinden sürülmek ya da devlet tarafından borçlu çıkarılmak. Dernek yetkilileri, belediyenin ortaya hiçbir somut proje koymadığını söylüyor. Ömer Kiriş, “Vatandaş nerede, nasıl bir evde oturacağını bilmiyor. Dönüşüme evet diyenlere banka kredisi, kira yardımı kesin yapılacak diyorlar ancak böyle bir kesin durum da yok. Vatandaşa kendi mülkünde söz hakkı tanınmıyor.” diyerek şikayetleri dile getiriyor.

    Her şey 1 Nisan 2013 tarihinde Bakanlar Kurulu'nun mahalleyi ‘riskli alan' kapsamına almasıyla başlamış. Doğru düzgün bir inceleme yapmadan Ankara'dan alınan kararın doğru olmadığını söyleyen mahalleli, bu kararla ellerinin bağlandığını iddia ediyor. Evlerini kendilerinin dönüştürmesine bile izin vermeyen bu kararın değişmesi ise Danıştay 14. Daire'nin 9 Nisan 2014'te mahalleli lehine verdiği kararla gerçekleşmiş. Riskli alan kararını “bilimsel değil, gözlemsel” bulduğunu belirten 14. Daire, iptal kararı vemiş. Başbakanlık ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da bunu temyiz ederek bir üst yargı organına taşımış. 10 yıldır devam eden tartışmalı kentsel dönüşümde mahalleli nihayet önemli bir hukuk zaferi kazandı. Geçtiğimiz ay, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, vatandaşları haklı buldu. Mahalleli, resmi kurumların da hukuka saygı duymasını bekliyor.


    0 0

    Türkiye'nin 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılmayı hak etmesiyle birlikte Süper Lig'de oynayan Türk yıldızları Fransa'da izleme şansına sahip olacağız. Ancak ligimizde top koşturan birçok yıldız bu şöleni evlerinden izlemek zorunda kalacak.

    Simon Kjaer

    Futbolseverler, play-off turunu geçemeyen Danimarka futbolundan da birçok yıldızı izleme şansından mahrum kaldı. Bunların biri de sezon başı Fenerbahçe'ye 7 milyon 650 bin Euro'ya gelen Simon Kjaer. İlk kez 20 yaşında, 2010 Dünya Kupası elemelerinde İbrahimovic'li İsveç'e karşı milli olan Danimarkalı, 3 numaralı formayı taşıyor. 55 kez kırmızı-beyaz formayı sırtına geçiren 26 yaşındaki Viking, Euro 2016 grup elemelerinde toplam 10 maçın dokuzunda 90 dakika mücadele ederken 1 kez de ağları havalandırdı.

    Robin van Persie

    Arsenal'in efsane menajeri Arsene Wenger, “Düşündüğünüzden daha iyi” der, Hollanda futbolunun yetiştirdiği en büyük golcülerden biri olan Robin van Persie için. Sezon başı Fenerbahçe'nin yolunu tutan yıldız krampon, adını Premier Lig'in en başarılı golcüleri listesine yazdırmış biri. Ancak Hollanda Euro 2016 için vize alamadı. Toplam 10 maçın 6'sında ilk onbir olarak sahaya çıkıp 3 defa rakip kalelere meşin yuvarlağı gönderen yıldız oyuncu, bir kez de kendi kalesine gol attı. Ayrıca 2014 Dünya Kupası grup maçlarında İspanya'ya ceza sahası önünden uçarak atığı gol hâlâ hafızalarda. 32 yaşındaki ‘Uçan Hollandalı' yaş haddinden dolayı muhtemelen bir sonraki Avrupa Şampiyonası'na da gidemeyecek.

    Wesley Sneijder

    2013 yılının başından itibaren Sarı-Kırmızılı formayı giyen Hollandalı yıldız, Euro 2016 elemelerinde 10 maçın 10'unda da ilk onbirde sahaya çıktı. Özellikle grup elemelerindeki ilk 4 maç sonucunda alınan 12 puanda önemli bir katkısı vardı. Türkiye'nin de yer aldığı A Grubu'nu 4. sırada bitirerek finallere katılma şansını kaybetti. 31 yaşındaki oyuncu da yaşından dolayı muhtemelen sonraki Avrupa Şampiyonası'nda olamayacak.

    Dusko Tosic

    Fenerbahçeli Lazar Markovic ile aynı kaderi paylaşan bir isim daha var: Dusko Tosic. Gençlerbirliği'nde 3 sezon içerisinde gösterdiği başarılı performansla Beşiktaş'ın yolunu tutan Sırp yıldız, 17 defa milli oldu. Euro 2016 elemelerinde üç defa sahada boy gösterirken, üç kez de ilk 18'in içinde yer aldı.

    Lazar Markovic

    Fenerbahçe'nin İngiltere Premier Lig takımlarından Liverpool'dan kiralık olarak kadrosuna kattığı Sırp milli oyuncu Lazar Markovic de şampiyonayı kaçıracak yıldızlardan. Sırbistan, elemelerde 5 takımlı I Grubu'nu 4. bitirerek, 4 puan ile şampiyonaya veda etti. Henüz 21 yaşında olan Markovic'in, Fransa'daki turnuvaya katılamayarak çok büyük bir şansı kaçırmış olsa da gelecek yıllarda düzenlenecek uluslararası turnuvalar tek tesellisi.

    Edin Visca'dan Zydrunas Karcemarskas'a

    *İlk kez 2014 Dünya Kupası'nda uluslararası bir turnuvada boy gösteren Bosna-Hersek, Fransa vizesini alamayan ülkelerden. Böylece, 22 kez milli olan Medipol Başakşehirli Edin Visca, Osmanlıspor forması giyen Avdija Vrsajevic ve Gaziantepsporlu Ognjen Vranjes gibi isimler ülkelerinin adını tüm Avrupa'ya duyuramayacak.

    *Yugoslavya'nın en büyük mirasçısı olarak gösterilen Sırbistan, ülkenin dağılmasının ardından uluslararası futbol arenasında bekleneni gösteremedi. Nitekim, 8 maçta 4 puan toplayarak şampiyonaya veda eden Sırbistan'ın kadrosunda yer alan Akhisar Belediye'nin kalecisi Milan Lukac, Torku Konyaspor'un başarılı stoperi Jagos Vukovic, 5 kez milli olan Gençlerbirliği oyuncusu Nemanja Tomic ve Kayserispor'un 22 yaşındaki genç yıldızı Srdjan Mijailovic de turnuvayı evlerinde takip edecek isimlerden.

    *Sırbistan'dan ayrıldıktan sonra başarı kovalayan diğer Yugoslav ülkelerinden Karadağ'da Kayserisporlu defans Marko Simic bu büyük turnuvaya dahil olamayacak.

    *Gaziantepspor'un 65 kez milli olan Litvanyalı kalecisi Zydrunas Karcemarskas ve Medicana Sivasspor'un 30 yaşındaki başarılı file bekçisi Ernestas Setkus Fransa bileti almayanlardan.

    *Ayrıca 50 kez Belarus Milli Takımı'nın formasını giyen Gaziantepsporlu Anton Putsila, Medipol Başakşehir'in başarılı orta saha oyuncusu Slovenyalı Rajko Rotman ve bir senedir Mersin İdman Yurdu'nun kalesini koruyan 27 yaşındaki Bulgar Nikolay Mihaylov da turnuvayı pas geçen futbolculardan.

    Başka forma tanımayanlar

    İtalya Milli Takımı ve Juventus'un vazgeçilmezi Gianluigi Buffon, 54 milyon Euro'luk bonservisiyle dünyanın gelmiş geçmiş en pahalı kalecisi unvanına sahip. 2006'da patlak veren şike skandalı sonrası takımı Juventus, Serie B'ye düşürülürken Cannavaro, Emerson, Patrick Vieira, Zlatan İbrahimovic ve Thuram gibi yıldızlar gemiyi terk etse de o Nedved'le birlikte gemiyi terk etmeyen yıldızlardan biri olur. Seria A'da 702 ve millî; takımlarda ise toplam 159 maça çıkan 37 yaşındaki tecrübeli eldiven, geçtiğimiz kasım ayının sonunda profesyonel kariyerinde 20. yılı devirdi.

    Roma için Totti, Totti için Roma…

    Listenin 1 numarası için bir anket düzenlense, hiç şüphesiz o isim Francesco Totti olur. 23 yıldır terlettiği Roma formasını, nice teklifleri, milyon Euro'ları reddederek çıkarmayan, bir efsane. Bazen çok iyi kadrolarla şampiyonluk kovalayan, bazen orta sıralara demir atan gladyatörlerin efsanesi 13 yaşında bir genç olarak Roma kulübünün kapısından girmişti. 1992'de profesyonel takıma yükseldiği Roma'dan asla ayrılmayan İtalyan futbolcu, geçenlerde 38 yaşına girdi. “Totti yeşil sahanın Roma imparatorudur” dedikleri Francesco Totti, 2010'da Golden Foot (Altın Ayak) ödülüne layık görülmüştü. Seria A'da 590 maça çıkan oyuncu, kariyerine 244 gol sığdırarak Seria A tarihinin en fazla gol atan ikinci futbolcusu konumunda… Küçük bir not ama manen önemli bir detay: Roma kulübü 2 yıl önce Totti'yi 40 yaşına kadar takımda tutacak sözleşme imzalatarak sadakatini ödüllendirir.

    En golcü kaleci…

    Brezilya'nın köklü kulüplerinden Sao Paolo'nun golcü kalecisi Rogerio Ceni de 20 yılı devirenlerden. Aslında, kalecilerin asli vazifesidir, korudukları kaleyi gole kapatmak. Zira üç Brezilya Ligi şampiyonluğu ve iki Copa Libertadores zaferi gören Ceni, 564 lig maçında penaltıdan ve frikikten attığı 64 golle ilginç bir istatistiğin sahibi. 22 Ocak 1973'te doğan tecrübeli eldiven, futbolcu olmaya karar verdiğinde kaderine gol atmak değil gol kurtarmak düştü. 1990'da kariyerine ilk takımı Sinop FC oldu. Aynı yılın eylül ayında halen formasını giydiği Sao Paulo'ya transferi gerçekleşti. Kırmızı-Siyahlı formayı 22 yıl giyerek Brezilya'da nadir görülen uzun süre aynı kulüpte oynama rekorunun da sahibi oldu. Gol atmaktan zevk aldığını her fırsatta dile getiren Brezilyalı kaleci, kariyeri boyunca 112 defa meşin yuvarlağı ağları göndererek ‘en golcü kaleci' unvanının sahibi. Ayrıca 7 Eylül 2011 tarihinde de Sao Paulo adına 1000. maçına çıkmıştı.


    0 0

    Ahmet Ümit, son romanı ‘Elveda Güzel Vatanım'da, kahramanı Şehsuvar Sami ve sevgilisi Ester üzerinden İttihat ve Terakki dönemini anlatıyor. Ve diyor ki: “Abdülhamit'i çok seven, onun fikirlerini savunan bir siyasî; hareketin, İttihatçıların yöntemlerini benimsemesi korkunç.”

    Günümüz Türkiye'sine benzediği için mi İttihat ve Terakki dönemini konu alan bir roman kaleme aldınız?

    Bu romanı yazma nedenim demokrasinin kısıtlanması, giderek otoriter bir rejime doğru yönelmemiz değil. Başından beri ‘Neden biz demokrasiyi kuramadık?' sorusunu temel alıyorum. Sadece demokrasi de değil. ‘Biz neden huzur içinde yaşayamıyoruz, neden hep bir çatışma var ve neden demokrasi dışı yöntemlere başvuruyoruz?' İnsanlar birbirlerini hep öteki ilan ediyor. Bu meseleler, öteden beri kafamı kurcalamıştır. Bugün yaşadığımız olayların ipuçlarını II. Mahmud döneminde başlayan ‘Batılılaşma Hareketleri'nde görüyorum. Bu değişim, İttihat Terakki'de en iyi şekilde kristalize oluyor. İşte o dönemde tıkanmış politik bir buhran, bir ekonomik kriz var, ülke yönetilemiyor. Ben de “İttihat ve Terakki'ye ve öncesi Jöntürklere bakayım.” dedim. Onlar da hep Batı'ya bakmışlar. Fransız İhtilali'nden etkilenmiş burjuva demokrasisi diyebileceğimiz anlayışı örnek alıyorlar. Ve İttihat ve Terakki zaman içinde büyük bir güce dönüşüyor.

    Kitapta geçen bir diyalogdan hareketle sorayım: “Yıkmak istedikleri rejimin bizzat kendisine dönüştüler. Abdülhamit'te tenkit ettikleri ne varsa, bugün hepsini kendileri yapıyorlar. Belki de daha fenasını…” diyorsunuz.

    İktidar değiller; ama güç ortağı oluyorlar. Bir zamanlar kovuşturulan adamlar siyaseti belirlemeye başlıyor. Eleştiriler, anlatıldığı gibi sadece dindar kesimden gelmiyor. Liberal kesimden de tenkitler alıyorlar. Ama İttihat Terakki, kendilerine muhalif olan herkesi tehdit etmeye; hatta öldürmeye başlıyor. Henüz iktidar bile değilken üstelik. Ve İttihatçılar iktidarı ele geçirdikçe baskı aracına dönüşüyor. Abdülhamit'in istibdadını kendileri yürütüyorlar.

    İttihat ve Terakki özgürlükçü bir hareket olarak yola çıkıyor. Ancak despotik bir tavra bürünüyor…

    Evet, aslında temel soru şu: Bizdeki özgürlük hareketleri neden böyle oluyor? Mesela bugünkü hükümetin son dönemleri, İttihatçı bir tavırdır. Enteresan olansa şu: Abdülhamit'i çok seven, onun fikirlerini savunan bir siyasî; hareketin, İttihatçıların yöntemlerini benimsemesi korkunç. Nedir o yöntemler? En yakından misal vereyim: Gazetecileri tehdit etmek, dövmek ve onları içeri atmak. Dolayısıyla yaşadığımız süreç benzerlik gösteriyor. Geçmişte yaşadığımız hataları bilmezsek ve tekrarlarsak o zaman tarih tekerrür eder. Siyasette duygusallık olmaz, o, aşk da olur. Kimse çıkıp da ‘ben değerli yalnızlığı seçiyorum' diyemez. Bu, bizi mahva götüren yalnızlık olur ve yetmiş milyonun kaderiyle oynanır.

    Romandan iktibasla, “Kitap okuma vakti geçti komutanım, şimdi silaha sarılma vakti.” deniyor. Bugün de ülkenin her yanında silah sesleri duyuluyor. Bu tavırda da bir devamlılık söz konusu değil mi?

    Artık her yerde zorbalık var. Bir örnekle durumu izah edeyim: Sovyetlerde komünist partiler şöyle kurulurdu: Entelektüeller ve örgütçüler. Bunların birliği partiyi meydana getirirdi. Ki bu, bütün oluşumlarda söz konusudur. Bir tarafta fikri oluşturacak insanlar, öte tarafta da o fikri kitlelere taşıyacaklar vardır. İttihatçılarda Ahmet Rıza gibiler tasfiye edildiğinde, geriye bir tek örgütçüler kaldı. Onlara ‘Arkadaşlar, topluma baskı uygular, özgürlükleri daraltırsanız, yanlış yaparsınız.' diyecek kimse kalmadı.

    Tıpkı AKP'deki gibi…

    Şu anda da aynı süreci yaşıyoruz. Kendi akil adamlarını tasfiye ettiler. Bence parti içinde halen memnun olmayan bir kesim var; ama sesleri çıkmıyor.

    KİMSE SABAHLARI MUTLU UYANMIYOR

    Dikkatimi çeken bir şey var: Enver Paşa'yı Ortodoks Türk tarih anlatımındaki gibi tasvir etmiyorsunuz…

    Kemalistler İttihatçıların izlerini silmek istediler, ‘her şey bizimle başladı' demek için. Osmanlı taraftarları ise ‘bunlar zaten masonik bir oluşumdu' dediler. Ben 1906-1926 arasındaki yirmi yıllık çalkantılı dönemi nesnel olarak ele alıyorum. Roman, bir ideolojiyi savunma işi değildir. Roman, bütün tarihî; olayların insan üzerindeki etkilerini anlatır. İnsanın sonsuzluğu üzerine kurulmuştur. Abdülhamit ya da İttihatçıların devrinde hapse girmiş bir gazeteciyle bugün hapse giren bir gazeteci arasında fark yoktur, aynı duyguları hissederler. Beni üzen, bu topraklarda zulmün bitmemesi.

    O yüzden mi kitabınızı 10 Ekim'de Ankara'daki patlamalarda katledilen insanlara ithaf ettiniz?

    Gayet tabii. Türkiye'de şu an bir kaos var, savaşın eşiğine yaklaşmış durumdayız. Ekonomi kötüye gidiyor. Herkes birbirinden nefret eder hale geldi. Kimse sabahları mutlu uyanmıyor. Sadece muhalefettekiler değil, iktidardakiler de mutsuz. Bu, böyle daha fazla gidemez. Kitabı yazma nedenim bu olayların kökenini göstermek.

    Bir ilerici bir gerici olmuş enterasan yapı

    Kitabın sonunda bir İttihat ve Terakki kronolojisi veriyorsunuz ki çok yerinde olmuş…

    İnsanlar İttihat ve Terakki deyince tam olarak anlamıyorlar haliyle; çünkü çok karışık bir süreç. Bir ilerici, bir gerici olmuş enteresan bir yapı. Yani kuruluşundan 2 Kasım 1918 akşamı denizaltıyla kaçtıkları döneme kadar anlattım ve orada bitirdim. Ama asıl önemli olan 1926 İzmir suikastıdır.

    Eric Jan Zürcher, İzmir suikastının son İttihatçıların tasfiyesi üzerine kurgulandığını söyler…

    Aynen öyle… Atatürk, bizzat kendi ilgileniyor bu hadiseyle. Çünkü Said Nursî;'den Mehmet Akif'e, oradan Mustafa Suphi'ye herkes İttihatçı. Bu arada Mustafa Kemal, Enver'e göre üçüncü sınıf bir kadroda. Dolayısıyla İttihatçıları bitirmeyi kafaya koymuş ta başında. İttihatçılar arasında katliamcılar var; ama hemen hepsi vatanperver insanlar. Kişisel hırsızlık, büyük yolsuzluk üst düzeyde yok. Cesur adamlar, ölümüne savaşıyorlar, zaten ölüyorlar da.

    Vatan, dedemizin mezarıdır dinlediğimiz müziktir!

    Romanı, ne kadar sürede yazdınız?

    Dört yıl… İttihatçıların olduğu her yere gittim. Paris, Makedonya, Selanik, Resne, Manastır, Ohri… Çıktıkları dağları tek tek dolaştım. Yerli ve yabancı tarihçilerle sohbetler ve tabii ki konuyla alakalı yoğun bir okuma yaptım.

    Peki, İttihat ve Terakki'yi en iyi anlatan romanlar hangileridir?

    Mithat Cemal ‘Kuntay Üç İstanbul', Nahid Sırrı Örik ‘Sultan Hamid Düşerken', Kemal Tahir ‘Kurt Kanunu', dördüncü kitap da ‘Elveda Güzel Vatanım' olur inşallah.

    O zaman kitabın mottosu olacak soruyu yazarına soralım: ‘Sahi, vatan nedir?'

    Vatan, sadece bir toprak parçası değil. Vatan, hayatımızın kendisidir. Kültürümüzdür, konuşma biçimimizdir, adabımızdır, misafirperverliğimizdir, dinimizdir, inancımızdır, dinlediğimiz müziktir, sevdiğimiz kadındır, dedemizin mezarıdır, anneannemizin seccadesidir, torunumuza seslenmemizdir… Bizim olan neyse vatan onun içindedir. İnsanlar yanılıyor, vatan sadece bayrak, toprak demek değil. Osmanlı'nın vatanı zaman içinde ne kadar değişti, düşünün. Vatan, hayat tarzıdır. İnsanlar baskı görmezse, herkes mutlu olursa yaşadığı vatana sahip çıkar. Ama öteler, ‘benim gibi düşünmeyenleri mahvedeceğim' dersen bu yöntem yanlıştır. Bu tutum İttihatçıların son dönemlerindeki çıkmazdır. Ülkedeki bu bölünmüşlük beni çok korkutuyor. Bir vatan varsa orada birlikte yaşayan insanların hoşgörüsü vardır. Bu ortadan kalkarsa vatan kalmaz. 12 Eylül'ün bütün süreçlerini en ağır şekilde yaşadım. On dört yaşından beri bu ülkede huzur görmedim. Artık yeter!


    0 0

    AB Komisyonu, IŞİD'in gerçekleştirdiği Rus Metrojet Havayolları'nın bomba konularak düşürülmesi olayı ile Paris'te yaşanan kanlı terör eylemleri sonrası, havalimanlarındaki güvenlik uygulamaları konusunda yeni tedbirler alınmasını kararlaştırdı. Ayrıca yaşanan terör olayları nedeniyle bazı ülkeler de ‘kabul edilemez' özel isteklerde bulunmaya başladı.

    Örneğin ABD ve İngiltere, transit yolcularla ilgili bagaj ve diğer işlemlerin kendileri tarafından yapılması için aralarında Türkiye, Libya, Tunus ve Ürdün gibi 8 ülkeden talepte bulundu. ‘Egemenlik haklarının ihlali' kabul edilen isteklerin uluslararası kurallara uygun olmamasına rağmen, bu iki ülkenin ısrarı ise sürüyor. ‘Egemenlik haklarının ihlali' kabul edilen bazı istekler kabul görmezken, yeni güvenlik uygulamaları konusunda çalışma başlatıldı.

    GÖÇ İDARESİ OFİS AÇACAK

    AB'nin ‘Uzak Sınırlar Projesi' de, sınır kapılarında yeni bir dönem başlatacak gibi gözüküyor. AB, stratejik aktarma merkezi konumundaki Türkiye gibi ülkelerde, sınır güvenliğinin Göç İdaresi tarafından yapılandırılmasını ve sınır kapılarında ofis açmasını istiyor. Böyle bir teşkilatlanma olduğunda ise Türkiye'deki sınır kapıları, AB'nin uzak sınır kapısı gibi algılanacak ve AB'ye gerçekleşecek uçuşlarda yolculara yönelik yeni güvenlik uygulamaları gündeme gelecek.

    AB FİŞLEYECEK!

    Avrupa Parlamentosu'nun Sivil Özgürlükler Komitesi, PNR olarak bilinen Yolcu İsim Kaydı projesini de onayladı. Böylece 2 yıldır süren tartışmalar sonunda Avrupa Birliği ülkelerine uçak yolculuğu yapan kişilerin bilgilerinin saklanması kararlaştırıldı. Yolcu bilgileri, başlangıçta 6 ay için kayıt altında tutulacak. Özel hayat ve kişisel verilerin korunması konusunda ise güçlü koruyucu tedbirler alınacak.

    ÇALIŞANLARA TAHKİKAT YAPILIYOR

    Metrojet kazası sonrası uygulanması istenen ilk somut güvenlik adımlarından biri de havalimanı çalışanlarına yönelik gerçekleştirildi. Avrupa Sivil Havacılık Konferansı ECAC'a üye ülkelerin aldığı, çalışanlarla ilgili güvenlik tahkikatını ise ilk kez Türkiye başlattı. Bu doğrultuda Türkiye havalimanlarında görevli tüm çalışanlar, detaylı güvenlik taramasından geçiriliyor. Şüpheli çalışanların iş akitlerinin ise feshedilmesi isteniyor.

    OTOPARKLAR MERCEK ALTINDA

    Havalimanlarında alınan yeni güvenlik tedbirleri kapsamında tüm otoparklar da mercek altına alındı. Araçlara yönelik güvenlik uygulaması, havalimanına girişte başlatılırken, otoparklardaki tüm araçlar her gün tek tek plakalarına bakılarak kontrol ediliyor.

    Avrupa ülkeleri, terör örgütlerinin gücünün zayıflatılması amacıyla ilk etapta para ve insan kaynağının kesilmesi konusunda ciddi tedbirler alınmasını istiyor. Bu kapsamda kara, hava ve deniz sınırlarından geçişlerdeki güvenlik tedbirlerinin en üst seviyeye çıkarılması talep edilirken, daha sonra ise gücü azalan terör örgütleriyle sıcak temasa yani çatışmaya girilmesinin daha doğru olacağı dile getiriliyor. Bu konuda ısrarcı olan ABD ve Avrupa ülkeleri, terör örgütü üyelerinin takibini ve yakalanmasını kolaylaştıracak tüm güvenlik tedbirlerinin acilen ve zafiyet gösterilmeksizin uygulamaya konulması gerektiğini belirtiyor.

    KAZAYI IŞİD ÜSTLENDİ

    Rusya'nın St. Petersburg kentine gitmek üzere 31 Ekim'de Mısır'ın Şarm el Şeyh kentinden havalanan Metrojet Havayolları'nın Airbus 321 tipi yolcu uçağı, IŞİD tarafından düşürülmüştü. Araştırmalarda uçağın, 15 yaşındaki kız çocuğu Maria İvleva'nın oturduğu 31A numaralı koltuğun altına konulan bomba sebebiyle düştüğü ortaya çıktı. 7'si mürettebat olmak üzere 224 kişinin hayatına mal olan kazayı, IŞİD üstlenmiş ve örgütün İngilizce yayınlanan Dabiq adlı web dergisinde 330 ml'lik bir gazoz kutusu görüntüsü verilerek bombanın fotoğrafı yayınlanmıştı.


    0 0

    Hidayet Karaca tutuklanalı tam 1 yıl oldu. Aylardır Silivri yollarını arşınlayan ailesi, her şeye rağmen ümidini koruyor. Şule Karaca, “Eşim ilk gün nasıl dik ve dirayetliyse bugün de öyle. Evet tutuklu ama teslim olmuş değil!” diyor.

    Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca'nın tutuklanmasının üzerinden 1 yıl geçti. Ailesi aylardır Çekmeköy-Silivri arasında mekik dokuyor. Biz de eşi Şule Karaca'nın görüş gününe eşlik ediyoruz.

    Karaca, 10.45'te evden çıkıyor, 115 kilometrelik yolun kat edilmesi 2 saat sürüyor. Görüş 13.30'da ve ayda bir defa olan açık görüş günü. Kapalı görüşler cam arkasından, telefonla yapılıyor. Açık görüşlerde ise bayram havası esiyor. Şule Karaca da o gün eşiyle cam ve telefon olmadan görüşeceği için mutlu. Daha önce eteğindeki aksesuardan ötürü sorun yaşadığı için ‘formam' dediği kıyafetleriyle görüşe gidiyor. Kapıdaki kuyruk, kontroller ve kayıt işlemleri uzayınca Karaca ailesinin 1 saatlik görüşmesinden 10 dakika eksiliyor. 50 dakikalık görüşten çıkan Şule Karaca, Hidayet Bey'i iyi görmenin sevincini yaşıyor. Hatta “İlk gün nasıl dik ve dirayetliyse bugün de öyle. Evet, tutuklu ama teslim olmuş değil! Bize moral veriyor.” diyor. Karaca, akşam trafiğine kalmamak için hızlı hareket etse de nafile. Eve varması 3 saat sürüyor.

    “CAN DÜNDAR TUTUKLANDIĞI GECE HER ŞEYİ YENİDEN YAŞADIM”

    Can Dündar'ın ve Erdem Gül'ün tutuklandığı gece uyku girmemiş Şule Karaca'nın gözüne. Eşinin tutuklandığı günü yeniden yaşamış sanki. “Bildiğiniz başa döndüm, her şeyi yeniden yaşadım, üzüntümden uyuyamadım.” cümleleriyle paylaşıyor hissiyatını.

    Açık görüşte Can Dündar'ın eşiyle karşılaşmasını anlatıyor: “Dilek Hanım hapishane jargonunu ilginç buldu. Görüş bittikten sonra gardiyanlar bize ‘gözünüz aydın' diyorlar çünkü. Bir yıldır gide gele o kadar alıştık ki bu dile, oradaki görevlilere. Gardiyanlar artık bizi tanıyor.”

    “EŞİMİ ASIL EVİNDE, STV'DE KARŞILAMAK İSTERDİK”

    Samanyolu ekranlarının karartılması, Karaca ailesine çok ağır gelmiş. Hidayet Bey'in emanetine sahip çıkamadıklarını hissetmişler. Son gün sabaha kadar kanalda beklemişler, sonrasında ise oraya gitmeye yürekleri varmamış. Hele Hidayet Karaca'nın eşyalarının eve getirildiği gün… “Dünya başıma yıkıldı.” diyor Şule Karaca ve devam ediyor: “Eşimi evinden değil, kanaldan uğurladık. Onun asıl evi orasıydı. Gönül isterdi ki yine orada karşılayalım. Nasip…”

    “GİDİŞİ SAKİN OLDU, DÖNÜŞÜ DE ÖYLE OLUR”

    Eşinin çıkacağı günlere dair artık hayal kurmadığını aktaran Karaca, “Gidişi sakin oldu, dönüşü de öyle olur.” diyor. Hayal kurmasa da rüyalarında eşinin tahliye olduğunu görüyor: “Hidayet Bey cezaevinden bir bavulla çıkıyordu. Bavulun içi hediyelerle doluydu. Bana öyle güzel kazaklar getiriyordu ki ‘cezaevinde nereden bulmuş bunları' diyordum. O da ilk defa tahliye olduğunu görmüş rüyasında. Rüyalarımız bazen çakışıyor.”

    “TELEFONUN EKRANINDA EŞİM YAZISINI GÖRÜNCE…”

    İlk zamanlar kapı çalınca ‘Hidayet Bey gelmiştir' diye düşünen Şule Karaca, artık böyle hissetmediğini söylüyor. Yokluğunu telefonda daha çok hissettiğini anlatıyor Karaca: “Her akşam gelmeden önce ‘Bir şey lazım mı?' diye beni arardı. Akşam olunca gözüm telefona takılıyor. Geçen gün yanlışlıkla telefonun tuşuna basmış, eşimi aramışım. Ekranda ‘eşim' yazısını görünce çok kötü oldum. Pazar günleri de çok kötü oluyor. Herkes eşiyle çocuğuyla gezmeye gidiyor. Biz de beraber olacağımız pazar günlerini ümitle bekliyoruz.”

    “EVDEKİ HER ŞEY BIRAKTIĞI GİBİ”

    Şule Karaca, eşinin son derece düzenli olduğunu, onun düzenine dokunmadıklarını anlatıyor: “Eşim her pazar dolabı ve kileri düzeltirdi. Çocuklar geçen pazar ‘Babam olsa kilere girişmişti şimdi.' diyordu hatta. İster istemez yemek saatlerimiz değişti. Eskiden Hidayet Bey geldiğinde, saat 8'de akşam yemeği yenilirdi. Artık Emin okuldan gelince yemek yiyoruz. Eşim gittiğinden beri de özel sofralar kurmuyoruz. Evdeki her şey Hidayet Bey'in bıraktığı gibi…”

    “EMİN, KAPALI GÖRÜŞLERE GİTMEK İSTEMİYOR”

    1 yıldır Silivri yollarını arşınlayan Şule Karaca, çocukların da artık yorulduğunu ifade ediyor. Emin, babası hakkında hiç konuşmuyormuş mesela. Son günlerde “Bu ülke babamı hapse attı, buralardan gidelim.” diyormuş. Kapalı görüşlere gitmek istemeyen Emin, ayda bir defa açık görüşte babasını görebiliyor. O da bir saat… Karaca, “10 yaşında çocuk için ayda bir saat babasını görmek ne demek. Artık anlayamıyor. Eskiden her hafta ‘bu hafta alıp döneceğiz' derdik, artık rutine bağladık. Haftaya hangi saatte çıkmamız gerektiğini konuşuyoruz. Çok ümitli olunca yıkılıyoruz, dengeyi korumaya çalışıyoruz.” şeklinde konuşuyor.

    BİR DOĞUM GÜNÜ DAHA YALNIZ

    Geçen yıl eşinin doğum gününde ona pasta göndermişti Hidayet Karaca. Bu yıl da 22 Aralık geldi çattı. Şule Karaca, “Doğum günleri, bayramlar ve özel günler geçip gidiyor. İnşallah daha fazla geçmez ve özgürlüklerine kavuşurlar. Hiçbir şey yaşanması gerektiği gibi değil ki… Ne eşim ne ailesi karakol yüzü görmemiş insanlar. Yaşlı başlı halleriyle her hafta Silivri'ye gidiyorlar. İyi ki kadere imanımız var. Allah'a iman edince ayağınıza değen taşın bile bir sebebi olduğunu biliyorsunuz. Biz de tevekkülümüzü korumakla yükümlüyüz. Allah onlara doğru ve hayırlı zamanda tahliye olmayı nasip etsin.” diyor.


    0 0

    Emine Eroğlu, yirmi yıl süren yayıncılığı “Başkalarının eserlerine adanmış bir gençlik.” diye özetliyor. Şimdi ise bir ömür biriktirdiklerini okuyucusuyla paylaşma vakti. Köşe yazarı Emine Eroğlu ile hayatının yeni evresini, entelektüel dünyanın sınavdan geçtiği siyasi süreci konuştuk.

    Şu an kendinizi hayatınızın hangi evresinde hissediyorsunuz?

    Galiba, bu hayatımın dördüncü evresi. Birincisinde çocukluğum, gençliğim, üniversite de dahil eğitimim vardı. Bir arayış dönemi. İkinci dönem, aradığım hakikati Risale-i Nur'larla buluş dönemim. Bu dönemin iki aşaması var. Bir süre hayatın kıyısına çekilip kitap okuduğum, ibadetle, ilim ve tahsille meşgul olduğum ilk evre üç yıllık bir dönem. Ben ona hayatımın mağara dönemi diyorum. Onun tamamlayıcısı bir Dağıstan hicreti var. O da üç yıllık bir zaman dilimi. Bu üç artı üç yıl çok merkezi bir yer işgal eder hayatımda.

    Sizin için mühim kılan nedir bu inziva yıllarını?

    İlim ve ibadette derinleşmeye hasredilmiş bir üç yıldı çünkü. Uzlet ve halvet dönemi. Üzerine hicret tecrübesi eklendi. Sonra geri dönüş seyri.

    Yani üçüncü evre…

    Üçüncü evrede uzun süren bir yayıncılık dönemim var. Editör ve yayın yönetmeni olarak hizmet verdiğim 15 yıllık bir dönem.

    Şimdi de hayatımın yeni, yani dördüncü evresi başlıyor. Rakamlandırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama hayatımın umumuna baktığımda, belki ömrümün en önemli safhası yeni başlıyor. Onun heyecanını duyuyorum.

    Bir röportajınızda, bilinçli bir tercihle yazmaktan uzak durduğunuzu söylüyorsunuz. Yayıncılıktan köşe yazarlığına geçiş nasıl oldu?

    Yazmaktan bilerek uzak durdum, çünkü yayıncı olarak “yazmak,” yazar ile yayın yönetmenini -ya da editörü- aynı paydada eşitlediği için tercih edilen bir durum değildir. Siz yayıncısınız; yazardan farklı bir yerde durmanız ve emeğinizi yayımladığınız eserlere sarf etmeniz gerekir. Benim yazı yazmaya başlamam tümüyle bir cebr-i lutfî;dir. Zor bir zamanda yaşıyoruz. Hakikat adına söyleyecek sözü olanların susamayacağı kadar zor. Allah bizi bazı vazifelere sevk ediyor, yönlendiriyor. Hayatımda böyle bir dönem başladı. Bu kırılmayı çok kuvvetle hissettim. İlginç bir tevafukla başladı benim Zaman'da yazma serüvenim.

    Böyle bir dönemde Zaman'da köşe yazarı olmaktan çekinmediniz mi?

    Bilakis, böyle bir dönemde söyleyecek sözüm olduğu ve onu söyleyebileceğim bir mecra bulduğum için şükrediyorum. Sesime kulak veren okurların varlığına da... Bunu anlatmak zor. Bir yayıncı olarak yaşadım hayatımın önemli bir bölümünü. Yazarlardan daima entelektüel bir duruş bekledim. Göze alan, ezilenin yanında saf tutan bir duruş. Hakikati haykıran, eğilip bükülmeyen, dünyaya şahsi menfaatler üzerinden bakmayan bir duruş… Bu konuda ciddi hayal kırıklıkları yaşadım. Ortam bu duruşu zorlaştırdı evet, fakat daha da kıymetli hale getirdi. Düşünsenize bunca yıl şahsi menfaatlerim için değil inandığım için yayıncılık yapmışım. Sünnet çizgisinden ayrılmamak bütün hayatımın gayesi olmuş. Yazıya bir değer izafe etmişim. Sonra…

    Yayıncılık sona erdi…

    Bunu gerçekleştirmediğim bir ortamda yayıncılığı bırakmış oldum. O da bir cebirle oldu, ama böyle… Hayatım boyunca savunduğum, dillendirdiğim değerleri yaşama, tecrübe etme fırsatı bu benim için. Bir ihlas sınavı. Genellikle sözleriyle eylemleri arasındaki boşluklara yuvarlanır insanlar. Çünkü özellikle yazan ve başkalarına konuşanların kelimeleri büyüktür. Arkasında durmak yürek ister. Benim çevrem bir kültür ortamıydı ve düşünceye yön veren isimlerin söylemlerini hayata geçirmediklerini görmek amelde tutarlılık arayışında olan insanlar için içten içe ya da aşikar ama sürekli bir rahatsızlık vesilesiydi. Fırtına çıkınca kaçınılmaz olarak elenmeler oldu. Dökülmeler, saçılmalar oldu. Kendi adıma bundan Allah'a sığınıyorum. Bu çok kuvvetli bir iltica sebebidir benim için. Hayatım boyunca Rabb'ime iltica ederek yaşadım.

    Yazarken üslubunuzu belirleyen nedir peki?

    Ben bir siyaset bilimci değilim. Dolayısıyla siyasetin dilini bilmiyorum. O dili istesem de konuşamam. Benim dilim hakikatin dili. Ben konuşmayı, bütün samimiyetimle söylemek istiyorum, Bediüzzaman Hazretleri'nden öğrendim. Kalbimin dili Risalelerle çözüldü. Sonra Hocaefendi'nin sohbetleri o dile tercüman olmaya devam ediyor. Sebeb-i vücudum olan o kaynaklarla düşünüyorum, konuşuyorum. O kaynakların aydınlığında tüm Allah dostlarının birikimlerinden istifade etmeye çalışıyorum.

    Basın özgürlüğünün daha sık tartışıldığı bir dönemde yazmaya başladınız. Oto sansür uyguluyor musunuz?

    Evet bir otosansür mekanizmam var. Elbette olması da lazım. Benim kalbime geliyor yazacaklarım ve öyle yazıyorum. Sonra aklımın süzgecinden geçiriyorum. ‘Bunun içerisinde birilerini rencide edecek bir şey var mı?' diye bakıyorum. Bir iki arkadaşıma okutuyorum öyle yayınlıyorum. İnsan kendisinden neşet eden bir yazıya kör olabilir.

    Zulme ‘dur!' demesi gerekenlerin ‘boyun eğin' çağrısı kahredici

    Köşe yazılarınızdan birinde Kur'an'dan hareketle herkesi haksızlığa, zulme itiraza davet ettiniz. Ben bunda bir kırgınlık da görüyorum. Vaktiyle birlikte çalıştığınız yazarlara, aydınlara sessizliklerinden ötürü kırgın mısınız?

    Biz insanız ve kalbimizle yaşıyoruz. Gönlümüzden başka sermayemiz yok. İster istemez kırılıyoruz. Normal bir vasatın içinde yaşamıyoruz. Hadler aşıldı, ölçüler tarumar edildi. İnsaniyet ölçüleri de ahlak ölçüleri de tarumar edildi. Kul hakkına tecavüz edildi. Peygamber hakkına, Allah hakkına girildi. Ne fıkhın, ne itikadın ne tasavvufun ölçülerine riayet edildi. Böyle bir ortamda vasati bir düzlemde sergilenmesi gereken tavırların bile sergilenmemesi ister istemez kırgınlığa sebebiyet veriyor. Hakikati söylemesi gerekenlerin suskunluğu gönülleri yaralıyor. Zulme ‘dur!' demesi gerekenlerin boyun eğmeye çağrıları, tarafgirliğe çağrıları, körlüğe ve sağırlığa çağrıları kahredici, en hafif tabirle rencide edici. İlişkilerimiz, dostluklarımız adına değil sadece, insaniyet adına esef verici.

    Allah ne güzel vekilse, ümitsiz olacak hiçbir şey görmüyorum

    Yaşanan süreçte sadece Hizmet Hareketi'nin değil bütün cemaatlerin, tarikatların hedef alındığı kanaatini nasıl yorumluyorsunuz?

    Sadece onlar değil muhalif olan bütün seslerin susturulmaya çalışıldığını görüyorum. Tarikat ve cemaatlerin biata zorlanması onlara yönelik bir operasyondur. Biat edenlere tanınan ayrıcalıklar. Alevi ve Bektaşilerin teslim edilmeyen hakları. Yükselen menfi milliyetçilik vs.

    Biat etmekte zorlananlarda bir kaçış isteği söz konusu. Siz de böyle bir hisse kapılıyor musunuz?

    Hayır, kaçmak isteği duymuyorum. Şahsi gözlemim bu isteğin en fazla biat edenlerde olduğudur. Terkle kaçışı birbirine karıştırmamak gerek. Terk tasavvufun en temel kavramlarından biri. Hizmetin de temel dinamiklerinden. Bir hizmet annesinin evladını dünyanın öteki ucuna göndermesi terktir. Allah için terktir. Mal, melal, makam, mansıp, evlad u ıyal terk edildiği gibi yurt da terk edilebilir. Peygamber Efendimiz'in (sas) Mekke'yi terk ettiği gibi. Şehre dönüp “Beni senden çıkarmasalardı billahi senden çıkmazdım.” der Efendimiz. Kaçış duygusu sorunlarla baş edememekten kaynaklanır. Allah'ın inayeti ile başa çıkılamayacak hangi problem olabilir?

    Kaçma isteği duymadığınız gibi ümidinizi de diri tuttuğunuzu görüyorum. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

    Âli Imran Suresi 173. ayette, “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun'” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni'me'l-vekil' ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!' demişlerdir.” deniliyor. Bunu söylemek ümit için insana yeter. Bediüzzaman Hazretleri bu virdi risale-i Nur talebelerine akşam ve yatsı namazları arasında her gece çektiriyor. Evet bizim aleyhimize ittifak etmiş olabilirler. Bize “İşler bildiğiniz gibi değil, korkun!” diyebilirler. Komplolar kurabilirler...”Hasbunallahu ve ni'mel vekil”diyebilenler için gam yoktur. Allah ne güzel vekilse, ümitsiz olacak hiçbir şey görmüyorum ben.


    0 0

    Steve Jobs nam-ı diğer Apple şirketinin kurucusu. 56 yıllık hayatına çok sayıda başarı sığdıran bir deha, kimilerine göre ise bir zalim. Jobs, öldükten sonra bile konuşulmaya devam edilen hayatı ve kişiliği ile bir kez daha beyazperdeye çıkıyor.

    Steve Jobs'ın hayatı iki yılın ardından yeniden sinemaya uyarlandı. Filmin kadrosunda Hollywood'un birçok önemli ismi bulunuyor; Oscar ödüllü yönetmen Danny Boyle, Oscar ödüllü senarist Aaron Sorkin, Oscar adaylığı olan başrol oyuncusu Michael Fassbender ve Oscar ödüllü yardımcı oyuncu Kate Winslet.

    Film daha çekilmeden hakkında birçok iddia ortaya atılmıştı. Bunlardan en ilginci Jobs'ın eşinin yapıma karşı olmasıydı. Haberlere göre eşi başrol için seçilen oyuncuları arayıp rolü kabul etmemelerini istiyordu. Çekimler tamamlandıktan sonra da konuşulmaya devam edildi. Onu tanıyanların bazıları filmdeki Jobs'ı beğendi bazıları beğenmedi. Kimdi bu adam, nasıl biriydi? Film onu “Müzisyenler enstrümanları çalar, ben ise orkestrayı yönetirim.” sözüyle özetliyor, herşeyden önce bir insan olduğunu da hatırlatarak…

    Senaryosu Walter Isaacson'ın 2011 tarihli biyografi kitabından esinlenilen filmde Jobs'ın hayatı üç dönem (yükseliş-çöküş-yükseliş) halinde sunuluyor. 1984'teki Macintosh lansmanı, 1988'de Apple'dan kovulması ve 1998'deki iMac lansmanı. Senarist Sorkin bunun sebebini “Tek bir karakteri kariyerinin üç farklı döneminde gözlemlemenin daha ilginç olacağını düşündüm.” diyerek açıklıyor. Sorkin, senaryoyu kaleme almadan önce Steve Jobs hakkında araştırma yapıp iş arkadaşları ve ailesiyle birlikte bolca vakit geçirir. Filme ünlü yönetmen Ridley Scott'ın da bir katkısının olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Scott, ilk bölümdeki reklam sahnesinin yönetmenliğini yaptı. Yönetmen Boyle'a göre 30 dakikada anlatılabilecek üç önemli olaya, Jobs'ın tüm hayatının izleri sığdırıldı. Apple'ı birlikte kurduğu Steve Wozniak ile arkadaşlığından kızı Lisa ile arasındaki bağa, kişisel özelliklerinden çalışma hırsına kadar tüm detaylar üç evrede toplanıyor.

    Hikayenin oluşumunda her dönem için farklı saç, makyaj tasarımı ve müzik tercih edildi. Gerçekliğinin artması amacıyla da her bölüm ayrı kameralarla çekildi. 1984'teki lansmanda 16 mm'lik, 1988'de Apple'dan kovulma kısmında 35 mm'lik ve 1998'deki lansmanda ise dijital kamera kullanıldı. Ayrıca her bölümün çekim öncesinde 2-3 haftalık prova arası verildi.

    Jobs hakkında yapılan üçüncü film

    Film, Arthur C. Clarke'ın 1974'te bilgisayarların gelecekteki işlevleri üzerine verdiği bir röportaj kaydıyla açılıyor. Dünyanın en etkili üç bilim-kurgu yazarı arasında kabul edilen Clarke'ın mesajı filme göre Jobs'a ulaşmış oluyor. Steve Jobs, ‘1999 Silikon Vadisi Korsanları' ve ‘Jobs' filmlerinin ardından Steve Jobs hakkında yapılan üçüncü film. Çekimleri Amerika'da tamamlanan filme Apple'ın ortak kurucusu ve Jobs'ın arkadaşı Steve Wozniak danışman olarak katkıda bulundu. Wozniak, filmi izledikten sonra yaptığı açıklamada “Kendimi gerçekten Steve Jobs'ı izler gibi hissettim.” dedi.

    190 sayfalık senaryoyu ezberledi

    Gösterildiği ülkelerde henüz beklediği gişe hasılatını yakalayamayan film, eleştirmenlerden tam not aldı. Hatta Fassbender'ın performansı ile Oscar adaylığını bir kez daha alacağı yorumları yapıldı. Ünlü oyuncu yer aldığı projelere daima özel hassasiyet gösteriyor. Geçtiğimiz hafta vizyona giren Macbeth filminde de başrol oynayan başarılı aktör senaryoyu 200 kere okuyarak rolüne hazırlanmış. Steve Jobs rolü için bir adım öteye geçerek 190 sayfalık senaryo metnini ezberlemiş.

    Di Caprio ve Bale reddetti, Tom Cruise olmadı

    Jobs rolü için ilk olarak Leonardo Di Caprio ve Christian Bale gibi isimlerin adı gündeme gelmişti. Di Caprio The Revenant (Diriliş) filminden dolayı rolü reddetti. Christian Bale ise kabul etmişti. Fakat her ne olduysa sonrasında projeden çekildi, belki de Jobs'ın eşi gerçekten arayıp ikna etmiştir. Senarist Sorkin ise rolü Tom Cruise oynasın istiyordu. Bu isimlerden dönen rol, Fassbender'ın oldu. Joanna Hoffman rolündeki Kate Winslet yerine de Jessica Chastian'ın adı geçiyordu.


    0 0

    Özcan Alper'in yönettiği ‘Rüzgârın Hatıraları'nın kamera arkasını Onur Saylak anlatıyor: Hikâyenin yazımı, role hazırlık süreci ve set…

    Özcan Alper, üçüncü uzun metrajlı filmi Rüzgârın Hatıraları'yla seyircinin karşısında. Malumunuz kültür sanat sezonunun tam ortasındayız, filmler peş peşe seyirciyle buluşuyor. Alper'in filmi bu yoğunlukta festivallerden ve seyirciden beklenen ilgiyi görmedi. Emin Alper'in Abluka'sı ve Tolga Karaçelik'in Sarmaşık'ının hayli gerisinde kaldı. Hafta içi ‘Başka Sinema' kapsamında Beyoğlu'nda yapılan oyuncuların katıldığı ön gösterimde ne yazık ki pek ilgi yoktu.

    Alper ilk filmi Sonbahar'da kendi kuşağının tarihiyle hesaplaşıyordu. İkincisi Gelecek Uzun Sürer'de bir aşk hikâyesi üzerinden kamerasını doğuya çevirip Kürt sorununa odaklanıyordu.

    Üçüncüsünde İkinci Dünya Savaşı döneminde Ermeni tehcirinin travmasını yaşayan bir karakter üzerinden hikâyesini anlatıyor. 1940 Türkiye'sinde Tek Parti dönemi, Hitler etkisi, Varlık Vergisi, Türkçe ezan, Tan baskını gibi konular filme dâhil ediliyor. Hikâye özetle şöyle: İktidara muhalif gazete çıkaran yazar-şair Aram, artan yabancı düşmanlığı, yıldırıcı Varlık Vergisi nedeniyle çareyi bir arkadaşı aracılığıyla yurtdışına kaçmakta bulur. Evrakları gelene kadar Sovyetler ve Gürcistan sınırındaki küçük bir dağ köyünde saklanan Aram'a (Onur Saylak), Mikahil (Mustafa Uğurlu) ve onun evinde kalan Meryem (Sofya Khandamirova) yardımcı olacaktır. Bu sürgün bitmeyecek gibidir.

    ÇEKİMLER YURTDIŞINDA YAPILMIŞ

    Filmin başrol oyuncusu Onur Saylak'tan set arkasını dinledik. Şunları anlatıyor: Hikâyeyi Alper ile edebiyatçı Ahmet Büke beraber oturup yazıyorlar. Önceden yazılan bir öykünün senaryoya dönüştürülmüş hali değil. Türkiye'deki arşivler tarandıktan sonra Almanya'daki kütüphanelerde aylarca araştırma yapılıyor, öyle kurgulanıyor hikâye. Ortaya konan ürün bu araştırmaların damıtılmış hali. Nazım Hikmet'ten Sabahattin Ali'ye birçok aydının hayatından izler taşıyor.

    ZAYIFLAMAK İÇİN HER SABAH KOŞmuş

    İstanbul'da başlayıp artan baskılarla sınır dışına kayıyor hikâye. Dönem projesi. İstanbul değil 70, 10 yıl öncesindeki fotoğraflardan bile çok farklı olduğu için ekip bütün çekimlerini yurtdışında yapmış. Özellikle Batum'da. Birkaç sahnede arka planda İstanbul'un silüeti görünüyor.

    Başından beri Saylak'ın ana karakter olacağı belli. Hikâyeden de anlaşılacağı gibi gurbet acısı çeken, yoksullukla sınanan karakter zayıf olmak durumunda. Bunun için çekimlerden 3-4 ay öncesinden yönetmen Alper, her sabah Saylak'ı sabahları koşuya çıkarmış. Bu sabah sohbetlerinde Aram ete kemiğe bürünmüş. Dönemin karakterlerinin gestuslarını yakalamak için hayli fotoğraf karıştırdığını ekliyor.

    Ekip sete inmeden önce haliyle bütün provaları tamamlamış. Set yurtdışı olunca bu hazırlık daha fazla değer kazanıyor. 10 gün öncesinden Batum'a gidip ortama adapte olunmuş. Orada Rus oyuncu Sofya Khandamirova ekibe dahil olmuş.

    Khandamirova rol gereği filmde suskun bir kadın. Konuşsa da çoğunlukla Türk bir karakterle evli olduğu için Türkçe konuşuyor. Bunun için sete inmeden iki-üç ay öncesinden Türkçe dersleri almış. İngilizcesi pek iyi olmadığı için sette Rusça bilen bir çevirmen her daim hazır bulundurulmuş.

    TUBA BÜYÜKÜSTÜN EŞİNİN ANNESİ ROLÜNDE

    Filmin dikkat çeken diğer ayrıntısı evli çift Tuba Büyüküstün ile Onur Saylak'ın aynı projede beraber rol alması. Büyüküstün filmde bir iki sahnede görünüyor. Popüler bir isim olduğu için ana rollerden biriymiş gibi göründüğüne aldanmayın. Oyuncu, eşinin annesi rolünde. Aynı karede yer almıyorlar.

    Film, hikâye ve oyuncu performansından ziyade görselliğiyle dikkat çekiyor. Angelopoulos'un görüntü yönetmeni Andreas Sinanos sanatını konuşturuyor. Kartpostallık onlarca kare var, hikâyeye hizmet eden kareler. Saylak'la konuştuğumda ilk bahis buradan açıldı. O da hayran kalmış sanat yönetimine.


    0 0

    İki senedir kanser tedavisi gören Cemal Uşak, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın yeni başkanı oldu. Siyasi iktidarın, hukuki görünümlü gayri hukuki yollarla cemaati boğmaya çalıştığını kaydeden Uşak, bu dönem de Hizmet Hareketi'nden özeleştiri bekleyenleri ‘etik' bulmuyor

    Yıllardır Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkan yardımcısı olarak görev yapıyordunuz. Şimdi ise Hizmet hareketinin kurumsal yüzü olarak bilinen vakfın başkanı oldunuz? Neler söylemek istersiniz?

    1994 yılında temeli atılan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kurucularından değilim. O bahtiyarlığa eremedim ama 1995 yılından itibaren fiilen çalışıyorum. Yaklaşık 10 senedir de başkan yardımcılığı görevini yürütüyordum. Ayrıca Abant Platformu Genel Sekreterliği'ni deruhte ettim, 1998'den itibaren. Son iki senedir de kanser tedavisi görüyorum. Buna rağmen GYV mütevelli heyeti beni bu göreve uygun görmüş. Önceki başkanlarımızın yaptıklarına bir şeyler katabilirsem bu benim için en büyük bahtiyarlıktır. Türkiye'nin fevkalade dönemden geçtiği muhakkak. Siyasilerimiz ve yöneticilerimiz açısından bir akıl tutulması dönemini idrak ediyoruz. Sıklıkla övündüğümüz Müslüman ve dindar özelliğimizin bir parçası olması gereken ‘mümin feraseti' de gösterilmiyor. Buradan çıkardığımız sonuç; halka hiddet etmek değil, tam aksine layıkıyla doğruları ve gerçekleri anlatamamışız demek durumundayız.

    Dünyada Müslümanlık deyince IŞİD, El-Kaide, Taliban gibi örgütler akla geliyor. Bu muammanın içerisinde yurtdışında insanları ne kadar ikna edebiliyorsunuz?

    GYV olarak, yurtdışındaki olumsuz İslam inancını düzeltmek için toplantılarda ciddi gayret içerisinde oluyoruz. Mesela Abant Platformu'nun bir toplantısını kısa bir zaman önce Fransa'da gerçekleştirmiştik. Toplantı sonrası Fransız büyükelçisi yemeğe davet etti bizleri. ‘İlk defa Fransa'da bu kadar renkli ve bu kadar farklı düşünceye sahip entelektüeli siz bir araya getirdiniz.' demişti. Ama buna büyük ölçüde muvaffak olabildiğimizi zannetmiyorum. Çünkü Batı'da yüzyıllar ötesinden gelen İslam hakkında çok peşin hükümler var. Değiştirilmesi bir hayli zor. IŞİD konusuna bir parantez açmak gerekirse; onların kullandığı argümanları İslam uleması ve Müslümanlar güçlü bir şekilde reddetmiyorlar. 80 küsur ülkeden kendisine Müslüman savaşçı devşirebiliyor. Bunun kabahati ve günahı da Müslümanlara, özellikle de İslam ulemasına ait.

    Vakıf olarak yaptığınız yada yapacağınız faaliyetlerinizde sıkıntı yaşıyor musunuz?

    Faaliyetlere resmi ve aleni olarak pranga vurulmasından söz edemeyiz. Ama genel siyasi atmosferden dolayı vakfın faaliyetlerinde ihtiyaç olan ve bu ihtiyaca muhatap olan resmi veya özel kuruluşlar, otelinin salonlarını parasıyla dahi vermiyor. Başına bela almaktan korktuğu için. Tabii ki bunun yanında verenler de yok değil.

    Yaşadığınız zorlukların sizi daha çok dünyaya açılmaya yönelttiğini söyleyebilir miyiz?

    Bunu tek etken olarak göremeyiz. Ancak şunu söyleyeyim; kaderin bir tecellisi ki, bizim açımızdan da bir lütuf. Mesela BM'nin bütçesinin yüzde 70'ini harcayan ECOSOC (Economic and Social Council) yani Ekonomik ve Toplumsal Konseyi'ne Türkiye'den ilk ve tek kuruluş olarak vakfımız kabul edildi, 3 sene önce. Bu üyeliğin gereği olarak yurtdışında toplantılarımız ağırlık kazandı. Sadece 2014 yılında New York'ta, Cenevre'de, Viyana'da ve Adisababa'da, BM'nin binalarında toplantılar düzenledik. Türkiye'de de bu çok fazla duyulmadı.

    BİR YERDE ZULÜM VE HAKSIZLIK VARSA, ORADA TARAFSIZLIK NAMUSSUZLUKTUR

    Bazı kesimler ‘Cemaat'in özeleştiri yapması gerek' diyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    Elbette, her bir fert, her bir kuruluş gibi Cemaat de özeleştiri yapmalı. Yapıyor da. Ama, siyasi iktidarın gayri hukuki yollarla, haksız bir biçimde cemaati boğmaya çalıştığı bir dönemde özeleştiri taleplerinin bu kadar yüksek sesle zikredilmesini ben en hafif ifadeyle ‘etik' bulmuyorum.

    Neden, peki?

    Çünkü amiyane tabirle, birisi bir masum kişiyi yere yatırmış, boğazına çökmüş. Etraftan bunu seyreden entelektüeller de kalkıp ona diyor ki: ‘Senin geçmişte birtakım hataların oldu. Sen bir özeleştiri yap. Ondan sonra ben sana yapılan haksızlığı göreyim.' Rahmetli Cemil Meriç, bir sözünde, “Bir yerde zulüm ve haksızlık varsa, orada tarafsızlık namussuzluktur.” diyor. Bu birileri açısından ağır kaçabilir ama birileri de bunu hak ediyor. ‘Dünün Muktedirleri'nin irtica bahanesiyle dindarlara yaptığı ne kadar doğru (!) ise; ‘Bugünün Muktedirleri'nin de paralel bahanesiyle Cemaate yaptıkları o kadar doğrudur. Şimdi ben soruyorum, ‘Siyasi iktidarın hangi yanlış fiiline, bu cemaat destek vermiş?' Şu an başbakan yardımcısı olan Yalçın Akdoğan, bundan yaklaşık 3 sene önce Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e verdiği röportajında, ‘Cemaat ile bizim beraberliğimiz prensipler düzeyindedir' dedi. Bu, ne demektir? Bizi doğru bulduğu konularda destekler. Eğri bulduğu konularda da eleştirir. Siyasi iktidarın önemli figürü bunu söylüyorken birilerine ne oluyor?

    Cemaat'in siyasallaştığı, siyasete bulaştığı yorumlarını nasıl buluyorsunuz?

    Ne yaptı da Hizmet, siyasete bulaştı? Hizmet, iktidarın bütün gücüyle üzerine gelmesi karşısında savunma yapıyor. Ayrıca Türk vatandaşlarının veya onların teşkil ettiği kümelerin siyasallaşması veya siyasete girmesi suç değil, günah değil. Ama bu Camia'nın siyasallaşması da söz konusu değil. Hizmet Hareketi'nin siyasallaşması oluşum felsefesine aykırıdır. Bir kişinin herhangi bir siyasi partiye giderek hakkı olan taleplerde bulunması siyasallaşmak mıdır? Veya söz konusu sivil toplum hareketinin sahip olduğu medya organlarında siyasi partilerin doğrularını ve eğrilerini ifade etmesi siyasallaşmak mıdır? Camia'nın yaptığı, vatandaşlık görevidir.

    Bugün 60 civarı gazeteci yargılanıyor. 30 tanesi tutuklu. Bir gazeteci olarak memnun olduğunuz söylenemez herhalde...

    Basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü tüm özgürlüklerin anasıdır. Dolayısıyla gazeteciler tutuksuz yargılanmalı. Nedim Şener ve Ahmet Şık için de aynı şeyleri düşünüyordum ve ifade etmiştim. Söyledikleri ve yazdıkları beni ve Camia'yı fevkalade rencide etmesine rağmen. Ben duygusal bir insanım. Televizyon ekranında Nedim Şener'in kızının demir parmaklıklar arkasındaki babasına koşması ve babasının gözyaşlarıyla kızını kucaklaması beni de ağlatmıştı.

    ÇÖZÜM SÜRECİNİN ÇÖZÜM İHTİVA ETMEDİĞİNİ GÖRDÜM

    GYV'nin çatısı altında, 28 Şubat döneminin gölgesinde “Keşke dağ başına bir otele kapansak da, üç gün boyunca tartışsak.” temennisiyle başlayan Abant Toplantıları devam edecek mi?

    Tabii ki. Türkiye'nin bütün renklerini bir araya getirerek Türkiye'nin meselelerini tartışmaya devam edeceğiz. 2016 yılında planladığımız toplantılar 3 ana eksende cereyan edecek. Bir kısmı yurtiçinde, bir kısmı da yurtiçinde olacak. İlki, ‘Avrupa Birliği, Türkiye İlişkisi'. İkinci olarak ‘İnanca Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele'. Sonuncusu ise ‘Şiddete Dayalı Aşırıcılıkla Mücadele'. Ayrıca basın ve ifade özgürlüğü üzerinde de özellikle durulacak.

    2013 yılında AK Parti hükümeti tarafından açıklanan ve barış sürecini yönetecek olan 63 kişilik Akil İnsanlar listesine İç Anadolu Bölgesi'nden girmiştiniz. Akil İnsanlar Heyeti'yle 2,5 ay İç Anadolu Bölgesi'nde ziyaretler gerçekleştirdiniz. Nasıl bir izlenim bıraktı sizde?

    Kürt kardeşlerimin dertleriyle, ıstıraplarıyla, problemleriyle kendi çapımda alakadar olan birisi olarak, 30 yıldır devam eden kanın durmasına bir nebze de olsa katkıda bulunurum umuduyla bu heyette yer almayı kabul ettim. Bazı mazeretlerimden dolayı, fiilen 1,5 ay toplantılara katılabildim. Benim açımdan işin çelişkili tarafı şuydu; ilk toplantımızda dönemin Sayın Başbakan'ına heyette yer alan kişi sayısının azaltılmasını ve sürenin en az 2 yıla uzatılmasına ihtiyacımızın olduğunu ifade ettim. Daha kısa bir zaman içerisinde bu heyetin etkili olabileceğini düşünemiyorum dedim. Başbakan ise 2 yılı 2 aya çekti. Sonunda şunu anladım. Çözüm sürecinin çözüm ihtiva etmediğini gördüm. AK Parti iktidarı PKK'yı silahı bırakıp dağdan inecekmiş gibi halka anlattı. Bu örgütün silah bırakmasını beklemenin birtakım düzenlemeler yapmadan, en hafif ifadesiyle siyasi basiretsizlik olduğunu söylemek isterim.

    TEMEL İSLAMİ KAYNAKLARI YENİDEN OKUYORUM

    Boş vakitlerinizde neler ile meşgul olursunuz?

    Takatim el verdiği müddetçe, gençliğimde okuduğum temel İslami kaynakları yeniden okuyorum. Bu arada hayatımda çok önemli bir yer tutan rahmetli Cemil Meriç'i tekrar okuyorum. Maalesef döneminde çok az anlaşılmış ve halihazırda pek anlaşılamayan bir mütefekkirdir.


    0 0

    Yakın zamanda yayın hayatına giren ‘zamankurdi.com' kısa sürede büyük ilgi uyandırdı. Sitenin editörlüğünü yapan Aziz İstegün, “Kürt halkının kendi diliyle haber alma hakkı var ve biz buna hizmet etmek istiyoruz.” diyor.

    Zaman, ‘Sükûtun Çığlıkları'nı duyurmaya devam ediyor. Geçtiğimiz hafta okuyucuyla buluşan ‘zamankurdi.com' söz konusu güzellik kapılarından. Kürtçe yayın yapan site, kısa zamanda büyük beğeni topladı. Zaman Kürdî; haber sorumlusu Aziz İstegün de mutfaktan şöyle sesleniyor: “Biz inanıyoruz ki, insanlar her alanda olduğu gibi gazetecilikte de en iyisini ve güzelini hak ediyor. Umuyoruz ki zamankurdi.com dünya kalitesinde aydınlık ve ilkeli bir yayıncılığın doğuşunu müjdeler.”

    Malum, Kürtçe ‘kart, kurttan türeyen bir halkın dili' olduğu için yasaklıydı. Bu da otuz yıl içinde terör örgütü PKK'nın varoluş nedeni ve propaganda aracı haline geldi. İstegün'e “Zaman Kürdî;'nin yaraları nasıl saracağını ya da böyle bir misyonu var mı?” diye soruyoruz. “Biz siyasî; gerekçelerle hareket etmiyoruz. Böyle bir amacımız yok. Bizim işimiz habercilik. Kamuoyunu bilgilendirme görevini yerine getiriyoruz. zamankurdi.com uzun süreden beri projelendirilen, hazırlıkları yapılan bir çalışmaydı. Kürt halkının kendi diliyle haber alma hakkı var ve biz buna hizmet etmek istiyoruz.” diye cevap veriyor.

    İstegün, toplumun birbirini daha iyi tanımasına, anlamasına vesile olmak için çalışacaklarını ve tabii ki insan hakları, demokrasi ve özgürlükler konusunda duyarlı olacaklarının altını çiziyor. “Zaman'ın otuz yıla dayanan birikimlerinden beslenerek, yeni bir bakış açısıyla geleceğe pencere aralamak istiyoruz.” diyen İstegün, “Dilimizde umut dolu şarkılar, zihnimizde taptaze haberler, yüreğimizde barış, kardeşlik, eşitlik ve hayatı birlikte paylaşma duygularıyla okuyucuların karşısına çıktık.” diyor.

    BEKLENTİNİN NE KADAR YÜKSEK OLDUĞUNU GÖRDÜK

    Türkiye'nin en çok satan gazetesinin Kürtçe yayına başlaması büyük yankı uyandırdı haliyle. İstegün de hem Türkiye'den hem de yurtdışından yüzlerce tebrik mesajı aldıklarını söyleyerek, “Haber portalımız, Kürtler ve bütün demokrat çevrelerde büyük bir heyecan dalgası oluşturdu. ‘Türkiye'de iyi şeyler de oluyormuş' diyenlerin sayısı hiç de az değil. Doğrusu bu ilgi bizi sevindirmekle beraber endişelendirdi. Beklentinin ne kadar yüksek olduğunu gördük. Daha çok çalışmamız gerektiğini anladık.” diye konuşuyor. Bu arada İstegün'ün dikkat çektiği bir husus var: “Zaman Gazetesi, kurulduğu günden beri uluslararası bir perspektifle hareket ediyor. Dünyanın birçok ülkesinde muhabirleri var. Birçok ülkeden yayım yapıyor. Zaman uluslararası bir gazete.” Bu hatırlatmayı yapan İstegün sözlerini, “Rakamlar ihtilaflı olsa da dünya üzerinde yaklaşık 40-50 milyon Kürt olduğu tahmin ediliyor. Bu nüfusun büyük bölümü de Türkiye'de. 50 milyonluk bir halkı görmezden gelmek, onların dilinde yayın yapmamak büyük bir eksiklik olurdu. Bu açıdan bakınca Zaman belki de geç kalmış bir adımı attı. Kürtçe yayına başlayan Türkiye'nin ilk ulusal gazetesi oldu. Bu aslında Türkiye demokrasisi için de büyük bir kazanç. İnşallah örnek olur.” diye bağlıyor.

    Zaman Kürdî;, yeni doğmuş bir bebek olsa da beklentiler daha şimdiden omuzlarındaki yükü artıracağa benziyor. Çünkü okuyucular, Kürtçe gazete ve dergi de talep ediyorlarmış. İstegün, bu isteklere zaman ilerledikçe olumlu dönüşler yapacaklarını ifade ediyor.

    Zaman Kürdî;'nin ilkeleri…

    Aziz İstegün, Zaman Kürdî;'nin vazife şuurunu bir manifestoyu andıran şu ilkelerle peş peşe şöyle sıralıyor: “Dünya kalitesinde aydınlık ve ahlâklı bir habercilik. Haber ile yorumu ayıran, doğru, güvenilir, objektif yayıncılık yapan, ırk-dil-din ve cinsiyet ayrımına karşı olan, yaşama insan merkezli bir perspektifle ayna tutan, yerelden evrensele uzanan, hukukun üstünlüğüne inanan, demokrasinin, cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkan, insan hak ve özgürlüklerinden yana bir yayıncılık yapmak istiyoruz. Politik angajmanlara kapalı, manipülasyondan uzak, sansasyona mesafeli, mahrem alana müdahale etmeyen evrensel bir gazetecilik.”

    Kendi dillerinde haber alma hakları var

    Aziz İstegün, “Okullarda Kürtçenin de öğretilmesine neden fırsat verilmedi?” diye soruyor ve devam ediyor: “Yurtdışındaki okullarda hatta Amerika'da bile Türkçe, seçmeli ders olarak okutuluyor ve kimse buna mani olmuyor. Büyük devlet olmanın hususiyeti budur. Ülkeyi yönetenler umarım ki tarihî; yanlışları düzeltir ve bütün ülkeyi kucaklayacak adımlar atar. Biz gazeteciyiz, yayıncılık yapıyoruz. Zaman Kürdî;, Kürtlere anadilleriyle haber alma imkânı sunacak. Türkiye'deki büyük eksikliğin giderilmesine katkımız olursa seviniriz.”


    0 0
  • 12/12/15--13:00: Trafiği salla, yorumu yolla
  • Trafik durumunu bildirmek amacıyla geliştirilen teknolojiler bu topraklarda başka bir hale bürünebiliyor. Yandex'in uygulamasına bırakılan yorumlar, siyasetten geyik muhabbetine kadar çeşitlilik gösteriyor.

    “Dâhiler keşfeder, sıradan insanlar yön verir.” Bu söz bir düşünüre ait. Buraya yazmamızın sebebiyse temelleri yıllar önce atılan harita teknolojilerini (GPS) kullanma biçimimiz. Bu üstün teknolojinin cep telefonuna kadar girmesiyle, dünyanın herhangi yerindeki bir sokağı karış karış gezebilir, güncel trafik bilgisinden haberdar olabilirsiniz. Ancak İstanbul'da yaşıyor ve günün neredeyse dört saatini yolda geçiriyorsanız, tasarlayanların kullanıcıları dahil etmek için ekledikleri bir özellik bambaşka bir hale bürünebilir. Tıpkı Yandex'in, Navigasyon uygulamasının Türkler elinde adeta bir sosyal paylaşım mecrasına dönüşmesi gibi. Trafikte uzun saatler geçiren kullanıcılar biraz can sıkıntısının biraz da olaylara mizahî; bakma eğiliminin etkisiyle uygulamanın amacını aşan yorumlara imza atabiliyor.

    Bu şehirde trafiğe dair ne yapılırsa yapılsın böyle bir sonuç doğacağı hepimizin malumu. Düşünün ki aralık ayında yazdan kalma bir gün yakalamışsınız. Akşam tiyatroya gitme planınız var ve mesai bitmek üzere. Bu duruma sevinmek o kadar da kolay değil. Çünkü yapacağınız ilk iş bu uygulamayı açıp planınızı hayata geçirip geçirmeyeceğinizi yani trafiğin buna izin verip vermeyeceğini kontrol etmek. Aslında tiyatroya daha üç saatiniz var ve normal şartlarda deniz gören bir kafede yemek yiyip bir şeyler içmek için gayet yeterli bir süre. Ancak yolların açık olduğu herhangi bir restoranda, herhangi bir yemeği yemeye talim olmanız gerekiyor. Hatta tüm bunları unutmanız şart. Çünkü bir anda tiyatroya ancak üç saate varabileceğinizi fark ediyorsunuz. İşte bu yol serüveninde bahsi geçen uygulamayla o kadar bütünleşiyorsunuz ki derdinizi de ona döküyorsunuz neşenizi, öfkenizi ve boşvermişliğinizi de… Tıpkı bir kullanıcının ‘trafik felaket, Alaska üzerinden gidin' yazması gibi. Ya da bir başka kullanıcının ‘buradaki kırmızılık ne, köprüde durup manzara mı seyrediyorsunuz anlamıyorum' diye serzenişte bulunması gibi. Bir de yorumlar aracılığıyla siyaset yapan kullanıcılar var. Ve ona cevap vermekte geç kalmayan diğer kullanıcılar... Trafikte ne yapacağını şaşırıp üçüncü köprüyü çözüm sananlar ve ona ‘üçüncü köprünün yerini hatırlatıp' işine yaramayacağını söyleyenler… ‘Burada da mı siyaset' diye soranlara ‘tam da yeri' diye cevap verenler…

    Yandex yorumlarını okuyunca trafiğin herhangi bir yerinde tam da sizin gibi hisseden birilerinin varlığını hissedersiniz. Çünkü bu sorunu çok farklı yorumlayanlar vardır. Kimisi sorunu ele alır, belediyecilikten girip siyasetten çıkar, kimisi durumu kabullenmiş ve basitçe ‘burası yoğun' yazar, kimisi de kendini rahatlatma yolunu seçerek hem durumla hem kendisiyle dalga geçer. Bu kişiler İstanbul'u terk edip güneye yerleşme planlarını gerçekleştirmezse ertesi gün aynı saatlerde, aynı trafikte, aynı yorum köşelerinde görüşeceklerdir.


    0 0

    Ödev saati gelip çatınca evde savaş başlıyor. ‘Çabuk ödevini yap' cümlesiyle başlayan diyalog, itirazla karşılık buluyor. ‘Yaparsın yapmazsın' derken 15 dakikada bitmesi muhtemel olan ödev, üç saatte anca bitiyor. Gelin görün ki bu sinir harbinde ne galip var ne de mağlup...

    Geçen günlerde ‘ödev yapmak istemeyen kızın isyanı' düştü internete. Üfleyip püfleyen yavrucak, “Annelere de ödev versinler. Gıcık kapıyorum tüm kitaplara, kesmek istiyorum.” diye veryansın ediyordu. Şüphesiz birçok ebeveyn, birinci sınıfa giden ufaklığın bu çıkışlarına aşina ve çocuklarına ödev yaptırmak için akla karayı seçiyor.

    Psikolojik danışman Hanife Okutan da ödev saatlerinin tam bir savaş halini aldığını söylüyor. Çünkü çoğu çocuk ödevlerini neden yapması gerektiğini anlamıyor. “Çocuğun ödev yapma alışkanlığını bilinçli olarak kavraması gerekir.” diyen Okutan'a göre çocuğa ödevin önemi anlatılarak işe başlanmalı. Ödev, çocuğun ne kadar öğrenip öğrenmediğini tespit etmede yardımcı olur, unutmayı engeller, başarıda devamlılığı sağlar. Sorumluluk bilincini geliştirir, zamanı planlamayı öğretir. Çocuğa da ödevlerin bir ders çalışma metodu olduğu, ona sağlayacağı fayda, getireceği başarı anlayacağı şekilde izah edilmeli.

    Ödev bilinci oluşmadığı takdirde ise isyanlar başlar. Ufaklık bir an önce ödevi bitirip ikazlardan sıyrılmak ister. Aceleci ve özensiz davranır. Kitabını, defterini kaybeder ya da ödev yapmayı sürekli erteleyerek sızlanır durur. Ebeveynin tepkisini alınca da öfkelenir ve karşılıklı iletişimin niteliği bozulur. Mesele aile içi huzursuzluğa kadar gider.

    Çocuğunuzla empati kurun

    Psikolojik danışman Hanife Okutan, ailenin çocukla empati kurarak işe başlamasını öneriyor. ‘Ben çocuğumun yerinde olsam ne hissederdim, bana nasıl yaklaşılmasını isterdim?' soruları üzerinde düşünmek gerekiyor. Zira çocuk tüm gününü okulda geçiriyor. Yoğun ders programıyla yorulan çocuk, eve gelir gelmez ‘dersler nasıldı, ödevin var mı, hemen bitiriyorsun' sözlerini duymaktan hoşlanmıyor. Dinlenmek, eğlenceli vakit geçirmek ve evin tadını çıkarmak istiyor. Kapıdan girer girmez ‘çabuk ödevlerini yap' yaklaşımı çocuğu bıktırıyor. Okutan'a göre ebeveyne düşen, öncelikle çocuğu sevgiyle karşılamak ve dinlenmesine müsaade etmek. Daha sonra ufak tefek sorularla ilgisini çekmek. Doğrudan okulu içeren sorulardan ziyade ‘günün nasıl geçti' denilebilir. ‘Bugün komik bir şey oldu mu? Teneffüste ne oynadın? Gününe 1'den 5'e kadar puan verecek olsan kaç puan verirdin?' gibi çocuğun cevaplamaktan keyif alacağı sorularla sohbet edilebilir.

    Bırakın kendisi planlasın

    Çocuklara ödevleri dışında ufak tefek yükümlülükler verilmesi gerektiğini aktaran Okutan, sosyal yaşamda sorumluluk almayan çocuğun ödevleri konusunda da aynı durumu yaşayacağını savunuyor. “Çocuğunuzun kendi programını oluşturmasına ve planlamasına müsaade etmek, bu konuda ona yardımcı olmaktır.” diyor. Yaşına göre sorumluluk vermeye ise okul hayatından önce başlanmalı ki, çocuk okula başladığında duvara toslamasın.

    Okutan, ödevlerin akademik başarının sadece bir parçası olduğuna değiniyor. Çocuğun dersi dinlemesi, anlaması, okula isteyerek gitmesi, öğretmeniyle ve arkadaşlarıyla sağlıklı bir ilişki içinde olması okul başarısını etkileyen diğer etmenler. Çocuğun başarısını da bütüncül olarak değerlendirmek gerekiyor.

    ÖDEVİNİ SİZ YAPMAYIN

    Ödev saatlerinde televizyonu açık bırakmayın.

    Sessiz ve düzenli olmak üzere uygun bir çalışma ortamı sağlayın.

    Gerekli materyalleri kendine ait masasında bulundurun.

    Ödevi küçük parçalara ayırın. Sayfalar çocuğun gözünü korkutabilir. “Beş satır yazıp bana getirir misin? Beş soruyu çözüp bana gösterir misin?” demek tüm sayfayı yazmasını ya da 20 soruyu çözmesini beklemekten çok daha güzel sonuç verir.

    Ödevlerini siz yapmayın. Ona yol gösterin ve yapabilmesi için süre verin.

    Yanlış yaptığında aşağılamayın. Hatasını düzeltmesine yardımcı olun. Uyarın fakat onunla mücadeleye girmeyin.

    Ödevleri maddî; bir ödüle bağlamayın. Motive edici yaklaşımınız, gülümsemeniz yeterli olacaktır.

    Çabasını takdir edip olumlu cümlelerle motive sağlayın.

    Odaklanma süreleri ortalama 20 dakika. Ders çalışma süresini 40-45 dakika olarak belirleyin ve kısa molalar vermesine müsaade edin.

    Kontrol edilmeyen ödevler şevkini kırabilir, öğretmeniyle irtibata geçin.


    0 0
  • 12/12/15--13:00: Haftanın albümleri
  • Karsu renklerini keşfedin

    Karsu, müzik dünyasının nev-i şahsına münhasır isimlerinden. 2012 yılında çıkardığı ilk albümü ‘Confession' ile Avrupa ve Türkiye'de büyük beğeni toplayan Karsu, yeni albümü ‘Colors'ı müzikseverlerle buluşturdu. Müzisyen, caz müzikle tanınmasına rağmen, yeni çalışmasında müzikal çerçevesini genişletmiş. Caz temelli albümüne funk, pop ve reggae stilleriyle renk katmış. Albümün adı da bu renkliliğe yapılan bir gönderme aslında. Bugüne kadar bestelediği bütün şarkıları İngilizce olan Karsu, bu albümde sürpriz yaparak iki Türkçe şarkıyla karşımıza çıktı. Özgün müziği, kendine has yorumuyle dikkat çeken Karsu'yu keşfetmek için Colors iyi bir fırsat.

    Il Divo'dan aşk albümü

    Il Divo, Türk müzikseverlerin yakından tanıdığı müzik grubu. Otuzdan fazla ülkede, 30 milyonu bulan albüm satışıyla büyük başarı yakalayan grup, aşk ve tutku dolu yeni çalışması ‘Amor&Pasion'ı ülkemizde de yayınlandı. Ekip, yeni albümlerinde Latin ruhunu klasik tango, ünlü bolero, mambonun modern yansımalarına uzanan bir yelpazede dinleyiciye sunuyor. Amor&Pasion'da; Kübalı müzisyen Osvaldo Farrés'in Perhaps, Perhaps, Perhaps, tüm zamanların en sevilen klasik tangolarından 1935 tarihli Por Uno Cabeza, dünyaca ünlü bolero Besame Mucho gibi hitlerin Il Divo tarafından yorumlanmış versiyonları yer alıyor. Bu çalışma arşivinize koyabileceğiniz bir seçki.

    Ruşen Alkar'dan ilk albüm

    Ruşen Alkar Türkçe ve Kürtçe yorumladığı şarkılarla dikkat çeken bir müzisyen. Tavrı ve ses dokusuyla müzikseverleri etkileyen bir isim. Sanatçı, ilk albümü ‘Sebr/Sabır'ı yayınladı. Çalışma, müzisyenin Kürtçe ve Türkçe bestelerinin yanında iki Kürtçe halk şarkısının modern düzenlemesini içeriyor. Albümde Ayşe Tütüncü, İzzet Kızıl, Cem Aksel gibi önemli müzisyenlerin isimlerini görüyoruz. Albümdeki şarkılar, özellikle Kürtçe müzik için yeni sayılabilecek tınılar taşıyor. Roboski'ye adanmış olan Hilbûna Sî;h û Çar Gî;yan/Otuzdört Ruhun Yükselişi isimli şarkı, bu acı olayı müziğin diliyle anlatıyor. Güme Gitti Hayat iddialı bir şarkı. Kürt halk şarkısı olan Were Keçê/Gel Kız düzenlemesi, Kürt müziğini Jazz müzikle buluşturan sıra dışı bir parça.


    0 0

    Dersten yorgun argın çıkmış, eve zar zor ulaşmışsınız.

    Guruldayan midenizi susturmak için buzdolabını açıyorsunuz. Manzara fena, boş raflarla bakışıyorsunuz derken o da ne! Arkalarda unutulmuş bir kâse yoğurtla kapakta direnen iki yumurta adeta göz kırpıyor. Tamam, her öğrenci evinde durum böyle vahim olmayabilir ama malzemeler bu kadarsa da, yapılacak kolay ve lezzetli bir şeyler var, merak etmeyin.

    Malzemeler:

    İki yumurta

    Bir kâse yoğurt

    2-3 bardak su

    Biraz yağ (memleketten gelen tereyağı olsa çok güzel olur)

    Kırmızı toz biber ve nane (Bu baharatlara ekleme-çıkarma yapabilirsiniz)

    Bir diş sarımsak (Bu da isteğe bağlı)

    Hazırlanışı:

    Hafif derin bir tencereye veya geniş bir cezveye su doldurun ve kaynayana kadar bekleyin.

    Yumurtaları fokurdayan suyun üzerine kırın. Dikkat! Çok havadan kırarsanız dağılır, top halinde kalmaları daha iyi.

    En fazla 3-4 dakikada pişecek olan yumurtalarınızı kevgir yardımıyla genişçe bir tabağa alın.

    Yoğurdunuz çok sertse hafif sulandırıp çırpabilirsiniz. Sarımsağı da bu aşamada içine atın ve tabaktaki yumurtaların üzerine dökün.

    Tavada biraz yağ kızdırıp baharatları atın. Baharatların yanmaması için altını kapatmaya yakın ekleyin.

    Kızaran yağı da yoğurdun üzerine dökün, çılbırınız artık ekmek banmaya hazır.

    Hadi afiyet olsun!


    0 0

    Oğuz Atay, modern Türk edebiyatının büyük romancılarından şüphesiz. Yazdıkları, yaralara şifa oluyor mu bilinmez ama yorgun sesiyle sanki bugünü anlatmaya devam ediyor. Otuz sekizinci vefat yıldönümünde ‘tutunamayan' yazarı okuma kılavuzu ile selamlıyoruz.

    Başlıktaki sual, ‘Korkuyu Beklerken' kitabındaki ‘Demiryolu hikâyecileri-bir rüya' adlı son öykünün, son cümlesi. İki tarih var hemen altında: 23 Haziran 1976/26 Eylül 1977. Peki, Oğuz Atay, ünü kendisiyle yarışan bu sözü ne zaman söyledi, işte orası biraz flu! Gerçek olan bir şey varsa onun modern Türk edebiyatının büyük adamlarından biri olduğu. 1934 yılında Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde dünyaya gelir. Yani ‘şapka devrimi'nin yapıldığı yerde, Atatürk'ün “Bu serpuşun adına şapka derler.” dedikten dokuz sene sonra... İlk romanı ‘Tutunamayanlar'ın geçtiği Ankara, yazarın Kastamonu dışına ilk çıkışıdır, okumak için. Ankara Maarif Koleji'nden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni bitirir. Ardından Yıldız Teknik Üniversitesi'ne öğretim üyesi olarak atanır ki, buraya kadar saydığımız mektepler, onun yazın dünyasını şekillendiren yerlerdir. Otuz altı yaşına geldiğinde, büyük projesi addedilen ve vefatından ötürü yazamadığı “Türkiye'nin Ruhu” kitabının belki de önsözü sayılabilecek ‘Tutunamayanlar'ı yollar TRT Roman Yarışması'na. O, elde ettiği birincilikle dikkatleri üzerine çekmenin yanı sıra Türk edebiyatı için yeni bir dönüm noktasını olur. Berna Moran'ın ifadesiyle, Türk romanında bilinçli olarak ilk postmodern deneme ona aittir. Tutunamayanlar'dan sonra, ömrünün kalan yedi yılında, yedi eser verir. 1977'nin Aralık ayında beyin kanamasından vefat eder, 43 yaşındadır. Oğuz Atay'ın eserlerinden hangi afili cümleyi seçseniz, hayatı hakkında fikir verir. Lakin şu söz, yazarın yalnızlığını heykel gibi yonttuğu anları aydınlatmıyor mu sizce de? “Beyler! Burada oyun oynamıyoruz, acı çekiyoruz.”

    Tutunamayanlar: Bu yol nereye çıkar Olric?

    Oğuz Atay, meslek olarak Halid Ziya'yı kendisine yakın bulduğunu söyler, “… tutunamayan, hayat karşısında genellikle hayal kırıklıklarına uğrayan insanların durumunu vermiştir.” Atay, Selim Işık ve Turgut Özben'in başka dünyalara ait hayatlarını kaydeder ama en çok da kendi ömrünü, satır aralarına... 724 sayfa olduğundan hemen herkesin başlamaya niyet ettiği, başladığı, sonra birkaç kere daha yeniden başladığı, bitmeyen bir kitaptır. Kim bilir belki yazarı onu da böyle kurgulamıştır. “Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim.” diyen Atay, Türk aydınıyla hesaplaşır aslında. Anlaşılamamanın getirmiş olduğu tecridi günbegün duyar ruhunda. O uzun anlatısının bir yerinde şöyle konuşur: “Kafatasımın çok inceldiğini hissediyorum. Yürürken çok dikkat ediyorum. Bir yere çarparsam sanki dağılacak. Camdan bir kafanın içinde ağır bir beyin, başımı taşıyamıyorum.”

    Tehlikeli Oyunlar: Beni dalgınlıklar mahvetti albayım!

    İkinci romanını 1973'te, yani ödülden iki yıl sonra yayımlar. Olaylar, daha baştan “Sanırım bu romanın kahramanı da tutunamıyor.” diye tarif ettiği Hikmet Benol'un etrafında şekillenir. “Ben duygulu ve romantik bir insanım anlıyor musun?” sözü, Oğuz Atay'ın sesidir. Ve devam eder konuşmasına: “Aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler, çoraplar birikmeye başladı; kurduğum hayaller, bir bekâr odasının dağınıklığına boğuldu. Düşüncemin duvarlarına resimler asmak istediğim halde bir türlü olmadı. Belirli noktalara biriken eşya, odamın çıplaklığını daha çok ortaya çıkardı.”

    Bir Bilim Adamının Romanı: Saçı ve sakalı uzun olan şairler filozof sanılıyordu

    Yazarın, İTÜ İnşaat Fakültesi'nden hocası Prof. Dr. Mustafa İnan'ın yaşam öyküsünü sunan bu roman, biraz ısmarlama olduğundan külliyatı içinde en az okunan kitabıdır. Lakin sonradan yazacağı “Türkiye'nin Ruhu”na göndermelerin olması hasebiyle önemlidir. Mesela, şu cümlelere dikkat: “Bu rüzgâr, 1930 yıllarında da bütün gücüyle esiyordu. Aceleden, yeni kılıklar Batı'dan ithal edilirken, kafaların ithali unutulmuştu ya da gümrüklerden çekilmemişti. Saçı ve sakalı uzun olan -biraz uzun tabii- şairler filozof sanılıyordu. Tarih, dil ve sosyoloji gibi konularda biraz fikri olanlar -ya da fikri varmış gibi görünenler- bilgin olarak saygı görüyordu. Böyle bilginler de biraz vakit geçince, artık olgunlaşmıştır düşüncesiyle hemen profesör yapılıyordu. Bilimsel aşamaların akademik bir çalışma sonunda, belirli düzeyde eserlerle geçileceği hiç akla gelmiyordu.”

    Korkuyu Beklerken: Tozlu da olsa tanıyor insan kendini

    Hikâyelerinden mürekkep bu kitap, biyografisi hakkında detaylı pasajlar içerir. Anlattıklarını, kendi sorunlarını çözememiş, toplumun acımasızca dışladığı lümpenlerin dolaştığı olumsuz kahramanlar meydana getirir. “Pencereye yaklaştım, başımı yukarı kaldırarak gökyüzüne baktım. Ay oradaydı. Bildiğim ay. Hayır, ben adam olamazdım.” Hele hele ‘Babama Mektup' adlı öyküsü, yazarın trajedilerini saklar. Altı ve yedinci dönemler Sinop, sekizinci dönem Kastamonu CHP milletvekilliği yapmış babası Cemil Atay'a geç kalmış bir açıklamadır bu. “Demek ki senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: Medeniyeti sevmiyorum. Bu günlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. Ben senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum.”

    Oyunlarla Yaşayanlar: Hayat nerede bitiyor, ölüm nerede başlıyor?

    Oğuz Atay'ın tek tiyatro kitabı ‘Oyunlarla Yaşayanlar', emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş'in Napolyon piyesleri yazmasıyla başlar. Yazar, aslında aslen Asyalı olan; fakat Batılı gibi davranan Türk aydınının ‘oyun'uyla alay eder. Ve bu hal, bir diyalogda şöyle resmedilir: “Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum. Hayat nerede bitiyor, ölüm nerede başlıyor?”

    Eylembilim: Bir insan, özellikle benim gibi bir insan ne zaman yazmaya başlar?

    Kızı Özge Atay olmasa, belki bu tamamlanmamış roman, hep kuytularda kalacaktı. Aydınlanamamış aydınları taşlar bu romanında, kapitalist topluma yetenekli olduğunu göstermek için üniversite okuyanları tiye alır ve “Kimse kendi kişiliği ile profesör olmaz.” der.

    Günlük:Üçkâğıtçılıkla ne devrim olur ne de ümmet-i İslam kurulur

    Vefatından on sene sonra okuyucusuna ulaşır bu saklı hazine. Türk aydınıyla hesaplaşmasına burada da devam eder: “Bu insanlardan artık Türk halkı bir şey beklememeli. Üçkâğıtçılıkla ne devrim olur, ne de ümmeti İslam kurulur. Bunlar ‘çürüyen et, dökülen diş' gibidir. Bayrak yaptıkları inançlarına rağmen, aslında inançsızdırlar. Kim hangi kapıdan ekmek yiyorsa, o kapının kulluğunu etmektedir.”


    0 0

    Kariyerinin zirvesindeyken ani bir kararla Afrika'ya taşınmayı düşünüyor Esra Yazıcı Varsani. Bir gün annesini arayıp, “Ben Afrika'ya taşınıyorum.” diyor. Ve macera dolu günler başlıyor, birçok ilginç olayla karşılaşıyor. Şimdilerde ise Afrika, onun en harika hayat tecrübesi olarak anılarında kaldı.

    Esra Yazıcı Varsani, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler mezunu, başarılı bir iş kadını. Uluslararası firmada ürün müdürlüğü yapıyor, hayatı yolunda. Ancak bir gönül meselesi onun yaşamını tersine çeviriyor. Varsani, kırılan kalbini onarmak için uzaklara gitme kararı alıyor. Bir gün annesini arıyor ve “Alo anne ben Afrika'ya taşınıyorum.” diyor. Kızının deli dolu haline alışmış olan annesi, “Ayy ne güzel, safariye geliriz.” cevabını veriyor ve altı aylık macera başlıyor.

    “Bana yazmayı öğrettikleri günden beri aralıksız yazdım. Çünkü yazmak benim sorunlarla başa çıkma metodum.” diyen Varsani, Afrika günlerini de yazıyor ve ortaya ‘Anne ben Afrika'ya taşınıyorum' kitabı çıkıyor. Ne kitabı ne de Afrika'yı planlıyor Varsani. İkisi de gönlünün derinliklerinde yatan fakat kimseyle paylaşmadığı hayaller. Ancak gün geliyor, hayalleri hayat buluyor.

    Şirketi bir proje kapsamında onu Afrika'ya yolluyor yollamasına ama Gana'dan Akra'ya geçince çok şaşırıyor. Eve girdiğinde kaçışan böcekler en büyük imtihanı oluyor. Nitekim Afrika hayatı boyunca alışamadığı tek şey böcekler! Temizlik anlayışı derseniz; onlara alışmak yerine oradakilere çağ atlatıyor. İlk gün tuz ruhu diye tutturuyor mesela. Temizlikçilere fayansların nasıl ovulduğunu, evde dip bucağın nasıl temizlendiğini uygulamalı olarak gösteriyor. En temel sorunları aşıyor ve sonrasında macera dolu Afrika...

    Tek başına safariye gitti

    Bir gün safariye gitme fırsatı buluyor Esra Yazıcı Varsani ancak o gün birlikte gidebileceği kimse yok. Tek başına araç kiralıyor ve düşüyor safari yollarına. “Gitmek ya da gitmemek… Bir seçim yapmalıydım. Korkudan bacaklarım titrese de gittim.” diyor ve harika bir gün geçirdiğini söylüyor. Anlattığına göre Gana, Afrika'nın safari bölgelerinden değil, burada aslan, kaplan, panter yok. Maymun türleri, geyik, antilop, domuz var. Görebileceğiniz en büyük hayvan fil. Varsani, korka korka safarisini bitiriyor ve akşam arabasını bir pansiyonun önüne çekip yemeğini yiyor. O an dışarıdan kendisine bakıyor ve “Vay be n'aptım” deyip günün keyfini çıkarıyor.

    Bebekler burada ağlamıyor

    Gana'da ağlayan bebeklere rastlamadığını anlatıyor Varsani. Temizlikçi kadınlar, sokaktaki satıcı kadınlar… Hepsi sırtındaki bebekle çalışıyor. Bebekler annenin beline oturtulup kafa ve omuzları dışarıda kalacak şekilde annenin üstünde kundaklanıyor. Varsani, “Temizlikçimiz sırtındaki bebekle evi silip süpürüyordu. Baktım buradaki bebekler hiç ağlamıyor. Belki anneleriyle sürekli temas halinde olmalarından kaynaklanıyordur.” diyor.

    Gana kraliçesiyle komşu

    Esra Yazıcı Varsani'nin kalacağı yer Kumasili zenginlerinin mahallesinde. Hatta Gana kraliçesi komşusu. ‘Bu kadın neden sarayda değil de burada oturuyor, kral buraya geliyor mu?' merakına kapılıyor. Sonradan öğreniyor ki, orada soy, kadından devam ediyor ve hükümranlık anneden yürüyor. Kralın eşleri farklı yerlerde oturuyor. Varsani, şartlar itibarıyla kraliçeden farksız bir hayat sürdüğünü anlatıyor: “İhtişamlı saraylarda yaşamıyorlar. Mesela evde çamaşır makinesi yok, hizmetçiler var. Bizim kaldığımız yerde de güvenlik görevlisi ve hizmetçi vardı. Baktığınızda kraliçeden farksız yaşıyordum ama ‘ayy bu banyoya nasıl gireceğim, şükür tuvalet var, yine evi ilaçlayalım' dediğim bir kraliçe hayatı bu.”

    Yanlışlıkla fare yedi!

    Varsani ‘nasılsa bedenim ortamdaki zararsız bakterilere alışmıştır' diyerek yerel bir şeyler yemek istiyor. Geleneksel yemek olan ‘fufu'yu yiyebileceğini söylüyorlar. Fufu; antilop, balık eti, koyun gibi etlerin olduğu bir karışım ve sipariş veriliyor. Varsani, yemeği beğeniyor ancak sonradan öğreniyor ki fufuda bush dedikleri fare eti de var! Fare dedikleri, ormanda avlanan, 9 kiloluk bir hayvan. Varsani, “Bilmeden yedim ama lezzetliydi!” diyor.

    Cenaze evinde ibik verdiler

    Yolu bir gün cenaze evine de düşüyor. Ancak buradaki cenazeler biraz farklı. Mevtayı aynı gün gömmüyorlar, bu süre bir yılı buluyor. Naaş soğuk odalarda saklanıyor, yas tutan aile manen hazır olana dek bekletiliyor, sonra da ölünün yaşadığı hayatı kutlamak üzere bir tören düzenleniyor. Varsani, o törene katılıyor ve kendisine ikram edilen tavuğu alıyor. Bir bakıyor ki ibik! O ikramı çaktırmadan yanından geçen bir çocuğa veriyor. Daha sonra da ölmüşlerin ruhu için dans ediyorlar!


    0 0

    Japon demiryolu şirketi karşıya geçmek isteyen kaplumbağaların güvenliğini sağlamak amacıyla rayların altına kaplumbağa tüneli yaptı.

    Kaplumbağaların en büyük sorununu çözen bu tüneller Kobe'deki Suma Aqua Hayat Parkı ile Batı Japonya Demiryolu Şirketi arasındaki ortak anlaşma sayesinde hayata geçirildi.

    Yoldan geçtiklerinde kaplumbağalara trenler çarpıyordu ya da demiryolu makaslarına sıkışıp kalıyordu ve seferlerin aksamasına neden oluyordu.


    0 0

    Sıradan bir uçak yapmak için sadece bir kağıt ve 90 saniye yeterli olur. Ancak tasarımcı Luca laconi-Stewart bu Airbus A380 için teker teker kendi kestiği 3 bin parçayla birlikte bin saat çalıştı.

    Daha önce 1:60 ölçeğinde Boeing 777 modeli üreten tasarımcı, 100 tane Manila klasörü, bir şişe tutkal ve bir tane maket bıçağı kullanarak bu sefer Singapur Havayolları'nın A380 modelini çıkardı. Ancak tasarımcıyı zorlayan, uçağın tasarımıyla birlikte ekonomi sınıf koltuklardan birinci sınıfın koltuklarına kadar tüm detayları sadece elleriyle ortaya yaptı.

    Kullandığı 3 bin parçadan en küçük parça uçaktaki business sınıfı koltukların güvenliğini sağlayan 2.5 x 1 milimetre büyüklüğündeki iğnedir. Bu uçak Luca Iaconi-Stewart'ın ilk maket uçağı değil. 23 yaşındaki tasarımcının karmaşık parçalardan oluşan bir dizi kağıt uçağı var.

    Sanatçı Air India 777-300 ER isimli uçağının detaylı bir planını online olarak gördükten sonra kendi minyatürlerini yapmaya karar verdi. Boeing 777'nin ölçekli bir modelini yapmak 5 yıl sürdü. Ekonomi sınıfının koltuklarını yapmak 20 dakika sürerken, first class bölümünün koltukların tamamlanması 8 saati buldu.

    Tasarımcı, Manila dosyasının doğru şekilde kullanıldığında şaşırtıcı şekilde güçlü olduğunu söyledi. Tasarımcının dünyanın en iyi maket uçak yapıcısı olduğu biliniyor.


older | 1 | .... | 154 | 155 | (Page 156) | 157 | 158 | .... | 165 | newer