Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 148 | 149 | (Page 150) | 151 | 152 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 10/17/15--14:00: Katar'dan 108 inci geldi
  • Katar-Türkiye kültür yılı kapsamında Katar'dan İstanbul'a 108 inci geldi. Türkiye'den Katar'a ise av merakımızı anlatan 8 eser gitti. İki ülke arasında diplomatik ilişkilere, ‘inci'nin ve ‘asil uğraş'ların nasıl bir katkı sunacağını bilemiyoruz. Fakat, deposunda ve teşhirde birçok İslam eseri bulunan Katar müzelerinden, sanat eserlerinin de ülkemize gelmesini bekliyoruz.

    2015, Katar ve Türkiye arasında kültür yılı ilan edilmişti. Yılın bitmesine iki buçuk ay kala, Katar'dan bir sergi geldi. Geçen salı günü Sultanahmet'teki Türk İslam Eserleri Müzesi'nde açılan “İnci: Denizdeki Mücevher” sergisi, dünden bugüne incinin hikâyesini anlatıyor. Katar Ulusal Müzesi ve Doha İslâm Eserleri Müzesi'nden eserler derlenerek hazırlanan sergide, Asya, Avrupa ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyadan 108 parça yer alıyor. İnciler, inci istiridyeleri, Avrupa kraliyet ailelerinin taçları, ünlü isimlere ait küpeler, yüzükler, broşlar, kolyeler…

    Serginin açılışında iki isim konuştu. Katar Müzeleri Direktörü Sefa Sağlam ve serginin küratörü Hubert Bari. Bilkent mezunu olan Sefa Sağlam, bir yıldır Katar'da yaşıyor. Müzeciliğe yeni adım atmış, fakat sanat geçmişi 1996'da New York New Museum'da başlıyor ve yönettiği pek çok sergi ile devam ediyor. Bari ise inci uzmanı. Sefa Sağlam, incinin Katar tarihinde ve Osmanlı mücevherlerinde önemli bir yere sahip olduğunu anlattıktan sonra diyor ki; “Ortak geçmişe sahip iki ülkenin düzenlediği etkinlikler dahilinde inci sergisini İstanbul'da gerçekleştirmek kadar doğal bir sonuç olamazdı.” Bari de onunla aynı görüşte. “Türk ve İslam Eserleri Müzesi yüzyıllardır var olan inci tutkusunu ve bu olağanüstü taşın mükemmelliğini ziyaretçilerle paylaşabileceğimiz eşsiz ve çok özel bir mekân.” diyor. Evet, incinin Katar tarihinde, kültüründe önemli bir yeri olabilir. Fakat Katar'dan Türkiye'ye, Türk İslam Eserleri Müzesi'ne taşınacak ilk kültür öğesi inci miydi?

    Katar'ın başkenti Doha'da iddialı bir İslam Eserleri Müzesi olduğu biliniyor. 2008'de açılan müze, Paris Louvre Müzesi'nin bahçesindeki piramidin mimarı 98 yaşındaki Leoh Ming Pei tarafından tasarlandı. Pei, tasarımını hayata geçirmeden önce İslam mimarisini tanımak için altı ay İslam ülkelerini dolaştı, Kahire'deki Tolunoğulları Camii avlusundaki 13. yüzyıl yapısı sebilden ilham alarak modern bir müze yaptı. İznik çinileri, hatlar, minyatürler gibi içindeki eserler bir yana, müzenin kendisi bile başlı başına bir hikâye.

    Kültür yılı kapsamında ilk sergi, 15 Eylül'de aslında Doha'daki bu müzede açıldı. 6 Ocak 2016'da sona erecek olan “Av-Müslümanlar Topraklarda Asil Uğraşlar” adlı sergiye Türk İslam Eserleri Müzesi ve Topkapı Sarayı'ndan 8 eser gönderildi. Hangi eserlerin gittiğini tahmin etmek zor değil. Av malzemeleri, bir-iki elyazması, belki ava meraklı bir padişah portresi… Katar'dan buraya ise gele gele inci geldi. İki ülke arasında diplomatik ilişkilere, ‘inci'nin ve ‘asil uğraş'ların nasıl bir katkı sunacağını bilemiyoruz. Fakat, deposunda ve teşhirde birçok İslâm eseri bulunan Katar müzelerinden sanat eserlerinin de ülkemize gelmesini bekleriz…

    Leydi Diana'nın tacı, Elizabeth Taylor'ın küpesi

    10 Ocak 2016'da sona erecek “İnci: Denizdeki Mücevher” sergisi elbette o kadar lüzumsuz değil. Başta kadınlar olmak üzere, altın ve kuyumculuk sektöründe çalışanlar sergiye oldukça ilgili. Öncelikle Avrupa Monarşisi'ne ait 6 kraliyet tacı yer alıyor sergide. Basra Körfezi'nden çıkan incilerden yapılan Leydi Diana'nın tacı, Elizabeth Taylor'ın küpesi ve yüzüğü, Marie Antoinette zamanından inciler, Victoria çağı düğün seti, Arşidüşes Marie Valerie'nin tacı, Lady Rosebry'nin tacı, Almanya Hanover Hanedanı tacı, Fransız Cartier'nin takıları Türkiye'de ilk defa sergileniyor. ‘Kraliyet Koleksiyonu' olarak ayrı bir alanda yer alan mücevherleri, Paris Louvre Müzesi dahil dünyadaki başka bir koleksiyonda görmek mümkün değil. Sergideki en eski eser, 3. yüzyıldan kalma bir bilezik. En yeni eser ise Vietnam asıllı Alman sanatçı Sam Tho-Duong'a ait, 10'dan fazla ödül alan “Frozen” isimli modern bir tasarım. Ayrıca, bizim gibi inciyi tanımayan biriyseniz sergiden epey şey öğrenebilirsiniz. Mesela;

    -Doğal inci ve kültür (işlenmiş, insan müdahalesiyle oluşan) incisinin arasındaki farkı

    -Renkli inciler de olduğunu

    -İnciyi sadece kadınların değil, erkeklerin de kullandığını

    -Beş yıl önce yapılan açık artırmada doğal bir incinin 11,5 milyon dolara satıldığını

    -İnci oluşumunu, kedibalığının dışkısındaki tenyaların başlattığını

    -İstiridye içinde, göbek dansı yapar gibi sürekli hareket ettikleri için yuvarlak olduklarını

    -İnci çıkarmakta kullanılan 12 teknenin Katar'da milli hazine olarak saklandığını

    -En güzel incilerin Missisipi ve Arkansas'ta çıktığını

    -Doğal inci ticaretinin 1930'larda bittiğini, işlenmiş incilerin II. Dünya Savaşı sonrası tamamen ortaya çıktığını

    -İnci stoklarının yüzde 70'inin Katar'da olduğunu

    -Çin'de yılda 4 bin ton inci üretildiğini, bunun yaklaşık 1500 tonunun daha ucuz incilere kullanıldığını

    -Milattan önce 5. yüzyıla ait en eski incinin Louvre Müzesi'nde bulunduğunu...

    Trajik bir inci hikâyesi

    Basra Körfezi'nde bir yarımada ülkesi olan Katar, şimdi petrol zengini olsa da 1930'lu yıllara kadar inci ticaretiyle geçinmiş. Hatta inci ticaretini ilk Katarlılar başlatmış. Basra Körfezi'nin derinliklerinde çıkarılan inciler yok pahasına Avrupalara satılmış. Sergide Katar'daki inci dalışından görüntüler ve malzemeler yer alıyor. İlkel şartlarda yapılıyor dalgıçlık. Toka gibi basis bir şeyle burunlarını tutturuyor, ayaklarına taş bağlıyor, bellerine file bir çanta takıyorlar. 5-10 saniyede dalıyor, istiridyeleri topluyorlar. Beş bin yıl boyunca bu yöntem devam etmiş. Daha sonra Japon Kokichi Mikimoto'nun (1858-1954) kültür incilerini keşfetmesiyle inci ticareti Uzakdoğu'ya kaymış. Katar o yıllarda incide liderliğini sürdürüyormuş. İnciyi keşfedip dünyaya yaymışlar ama kendileri bu mücevherin nimetlerinden faydalanamamışlar. İnci onlar için şimdi sadece nostaljik bir değer…

    Salvador Dali de takı tasarladı

    Ünlü ressam Salvador Dali, 1941-1970 yılları arasında 39 parça takı tasarlamış. Dali, bu takıların yapımını önce Carlos Atemany'ye verir. Daha sonra bir başka dostu olan, Henrik Kaston'dan bu parça dahil, özel sanatsal takılar yapmayı sürdürmesini ister. Sergideki, kültür incisi ve yakuttan yapılmış dudak biçimli broşun, aktris Mae West'ten esinlendiği söyleniyor. New York 1970.

    Katar'da doğal inci çıkarımı 1930'larda sona erdi (aşağıda). Kokichi Mikimoto zamanında kurulan bir kültür incisi çiftliği (üstte).


    0 0

    Nokta Dergisi yazarı Perihan Mağden, ifade özgürlüğünden çokça yargılandığı halde sözünü cesurca dile getirmekten sakınmayan bir isim. İktidarın medya üzerinde kendi milis kuvvetlerini kurduğunu söyleyen Mağden'e göre, ülkeyi yönetenler sosyal medyadaki trolleriyle, Osmanlı Ocakları'yla, medyasıyla ve köşe yazarlarıyla korkunç bir ölüm kalım savaşı veriyor.

    İfade özgürlüğünden pek çok kez yargılanan bir isim olarak bugün yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bazı kararları söylesem inanamazsınız. Çok çok büyük adaletsizlikler yapılıyordu. Fakat bir rulet gibi, adil ve hakkaniyet sahibi bir hakime düştüğün zaman -hani böyle rulet döner döner de, ibre bir yerde durur ya- beraat de alabiliyordun. Hele Yargıtay'a, Anayasa Mahkemesi'ne gittiğinde adil, Avrupa standartlarında bir karar çıkması şansın vardı. Ama son döneminde Erdoğan, bütün bunlarla oynamaya karar verdi. Şimdi ruletten tesadüfen doğru bir karar çıkmasının imkânı kalmadı. Bütün ibreler Erdoğan'ın çıkarlarını gösteriyor. İş bilenin, kılıç kuşananın ve o birtakım sözde kanun maddelerini kuşandı. Bizleri biçmeye başladı. Son derece hukuksuz bir şekilde o kanun maddelerini, kendi arzu ve isteklerini dayatmak için kullanıyor.

    Baştan beri böyle miydi yoksa güç ele geçtikçe mi değişim yaşandı?

    Güç zehirlenmesi her lider için geçerli. Ama AK Parti'yi o kadar kendi kuklalar ordusuna çevirdi ki, etrafında yardakçılardan oluşan bir kadro kurdu. Esas akil adamlarını sürgüne yolladı. İnsan eşinden dostundan çekinir utanır ya, böyle bir denetim mekanizması vardı; etrafındaki aklıselim sahibi insanların üzerinde uyguladığı bir otosansür vardı. Onları uzaklaştırdı. Kendi kendine kaldı. Sadece çok mutlak şakşakçıları, yardakçıları, hatta dönmeleri var. Ve bu dönme kadronun teşvikiyle mutlak güce alıştıkça ve kadro daraldıkça da güç bağımlılığı arttı. Bu biraz da herhalde, müptelalık gibi. Alkole alışmış bir adamı düşün. İçtikçe içer, ölümüne. Benim anladığım ne kadar güç alsa, yetmiyor bünyesine.

    Peki, bu gücün pekiştirilmesinde dördüncü erk olarak medyanın izlediği rol ne oldu?

    Kendi medyasını kurdu: Yandaş, yardakçı bir medya. Ve onlar çok az satıyor aslında. Gerçek sayılar, gerçek tirajlar içler acısı. Ama müthiş bir farfara yapıyorlar. Televizyon ekranlarını işgal etmiş durumdalar. Pek çok haber kanalları var. Sürekli hangi kanalı açsanız karşınıza çıkıyorlar. Yani kendinden maaşlı, kendi istihbaratını yaratır gibi kendi medya kolluk kuvvetlerini yarattı. Milis medya gibi, hepsi tetikçi düzeyinde. Hiçbir entelektüel düzeyi söz konusu olmayan, hiç tanımadığımız, etmediğimiz insanlar bir anda zehirli mantarlar gibi bitiverdiler.

    YAPAYANLIZ BİR KABADAYI

    Ancak sürekli olarak mağdur olmaktan söz ediyorlar...

    Kendisi şiir okuyup hapis yattığı için yıllardır kafamıza kakıyor, ‘Hapis yattım, hapis yattım' diye. Mağdur edebiyatı onun siyasetinin çok önemli bir parçası zaten. Kitlesine hep, ‘Ben de sizdenim, ben de mağdurum, mazlumum, ezilenim' dedi. Ama buna artık kargalar bile güler. İşte en son eşi Longchamp mağazasını alışveriş yapabilmek için kapatıyor. Bir Türk marka yok mu? Yerli ve milli adaylarımız olsun diyorsun, yerli ve milli marka bir çanta kullanamaz mı eşin? Mesela imam hatip lisesi açılışına gidiyor, diyor ki; ‘Benim yavrucuğum katsayı yüzünden şurada okuyamadı, burada okudu.' Peki, niye oğlun Harvard'ı bitiriyor, Bologna'da doktora yapıyor? Niye milli ve yerli değil? Niye eğitim sistemini hallaç pamuğu gibi atıyorsun da; kendi yavrularını burada okutmuyorsun?

    Değerli yalnızlık Cumhurbaşkanı'nı daha da denetimsiz hale getirdi diyebilir miyiz?

    Bence getirdi. Hem aklıselim sahibi kadrosunu, arkadaşlarını uzaklaştırdı; Abdullah Gül onun için belki vahim bir denge unsuruydu. Ahmet Davutoğlu'nun onun üzerinde toksik bir etki yarattığını düşünüyorum. Davutoğlu, “Stratejik Derinlik'' gibi bir kitap yazmış, İstanbul Erkek ve Boğaziçi mezunu; çok saygın titrlerle donanmış. Tüm bu göstermelik derinliklerle Erdoğan'ın kafasını büsbütün karıştırdığını, mesela Suriye politikasıyla bizim mahvımıza neden olduğunu düşünüyorum. Şimdi baksanıza dört bir tarafımız düşman oldu. Değerli yalnızlığımız o. Kimsenin yüzüne bakacak halimiz yok. IŞİD'i dünyaya açıklayamıyoruz. IŞİD'le bir mesaimiz olduğuna dair tüm dünyada bir kanaat mevcut. Biricik arkadaşı, aile dostu Esad'dı bir zamanlar. Şimdi ikicik arkadaşı Putin tarafından rezil edilen bir duruma düştü. Böyle yapayalnız bir kabadayı. Köşeye sıkışmış bir kabadayı misali kendi milletine sataşıyor.

    Türkiye'nin evrildiği bu yönün nereye kadar süreceğini düşünüyorsunuz? Geleceğe dair öngörüleriniz neler?

    Bilal Erdoğan'ın 1 Kasım öncesi Bolonya'ya koşa koşa gitmesini çok olumlu bir işaret olarak gördüm. Demek ki 1 Kasım seçimleri ile ilgili ciddi endişeleri var. Aynı şekilde Rıza Sarraf'ın gitmesi... Panik içinde olduklarına eminim. Çok büyük katakulliler çevrilmezse, çok büyük oyunlar oynanmazsa 1 Kasım'da çok ciddi bir ders alacakları ümidiyle yaşamak istiyorum. Korktuklarını gösteriyor bunlar bana.

    AKP'YE OY VERENLERİN YARISI BU SAÇMALIKLARA İNANMIYOR

    Alternatif medya susturulmaya çalışılırken iktidara yakın medyada ise yalan yanlış haberlerle algı yönetimine devam edildiğini görüyoruz. Medyada yer alan bu önü alınamaz yalan haberlerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

    O amaçla kuruldu zaten onlar. Propaganda makinesinin uzantısı, aygıtı olarak kuruldu. O medyanın işlevi o zaten. Allem edildi kallem edildi TMSF'den onlar alındı. Ethem Sancak'a hediye edildi. Onun sevdalıları, âşıkları, fedaileri niçin medya satın almak zorunda kaldılar?

    Bir insan düşün ki kendi evladına suikast yapılacakmış gibi yapıyor ve sonradan bunun ne kadar zırva olduğunu ortaya çıkaran savcıları görevden alıyor ve onlar şimdi yargılanıyor. Artık bu kadar kör parmağım gözüne durumu! Ama kimse onları ciddiye almıyor ki, artık Sabah ters takla atsa, Akşam'da bir köşe yazarı ağzından köpükler saçarak yazsa hiçbir önemi yok. AKP'nin kemik oyu yüzde 40 ise, yüzde 20'sinin bu saçmalıklara inandıklarını, diğer yüzde 20'sinin çıkar ortaklığı içinde görmemeyi tercih ettiklerini düşünüyorum. Onlar da biliyor yalan dolan olduklarını.

    Küfür milisleri iş başında

    Sosyal medyada troller eliyle oluşturulan terör hakkında ne düşünüyorsunuz peki?

    Kendi intikam trollerini kurdu. Yani öyle bir kadro kurdu ki, düşünün maaşlı adam. İşi, ona buna hakaret etmek, iftira atmak, küfretmek. Herhalde Hitler yaşasaydı, Mussolini yaşasaydı onların yapmaya yelteneceği şeyler bunlar. Sosyal medyada da milis kuvveti kuruyor. Osmanlı Ocakları'ndan farkı yok Twitter'daki AK Parti trollerinin. Böyle bodoslama dalıyorlar. Küfür milisleri, işleri o. Onlar için tek kutsal var: O da maaşla bağlı oldukları lider Erdoğan.

    Bu trollerin Cumhurbaşkanı'nı eleştiren şehit yakınlarına hakaretler ve hatta küfürler ettiğine de tanık olduk. Peki, bu yaklaşım AKP'nin değerlere bakışı yönündeki değişimini de gösterir mi?

    Troller işlerine gelmeyen her şeyi yıkıp atıyor. Bu bir imam da olabilir, şehit yakını da olabilir. Amaca kilitli oldukları için, üstüne basıp geçtiklerinin zerre önemi, değeri yok zaten. Ben dindarlar ne düşünüyor merak ediyorum. Adam İslamiyet için korkunç bir kara propaganda aracı oldu. İslamiyet'te hiç mi ahlâki kaygı yoktur? Hiç mi yalan söylemeye karşı bir yaptırım yoktur? İslamiyet'te hırsızlık bu kadar mı normal? Ben dindar olsam dehşet içinde kalırım. Ama artık Erdoğan'ın savaşını ölüm kalım savaşı olarak görüyorum. Yani böyle çocuk tiner çekiyor gözü kararıyor ya, neredeyse kendi kendilerine doğal bir uyuşturucuyla, grup psikolojisiyle gözlerini karartmış durumdalar. Akılla, izanla, ahlakla bağlarını tamamen koparttılar. Trolleriyle, Osmanlı Ocakları'yla, medyasıyla, fedai köşe yazarlarıyla büyük bir ölüm kalım savaşı veriyorlar.


    0 0

    Bakan Fikri Işık'ın Twitter'dan paylaştığı ‘yerli otomobil' fotoğraflarının Cadillac BLS'ye ait olması tartışmalara neden oldu. Daha önce de yerli ve milli diye takdim edilen uçağımız, piyade tüfeğimiz, helikopterimiz, savaş uçağımız ve tankımız da bu tartışmalardan nasibini aldı.

    Yerli otomobil, yerli uçak, yerli tank, yerli helikopter, yerli piyade tüfeği, yerli uydu… Türkiye uzun yıllardır bu projelerin hayalini kuruyor. Birkaçı gerçekleşti ama üretilir üretilmez ‘ne kadar yerli?' sorusunu da beraberinde getirdi. Zira bugüne kadar üretilen ve halka ‘yüzde 100 yerli' olarak lanse edilen çoğu ürün maalesef söylendiği gibi milli ve yerli değil. Son tartışma da hemen herkesin hayalini kurduğu yerli otomobille ilgili. Malum bu konu ülkenin gündeminden uzun süredir hiç düşmüyor. En son 7 Haziran seçimlerinden önce gündeme gelmişti. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, TÜBİTAK'ın öncülüğünde gerçekleştirilen çalışmalar kapsamında geçen ağustosta prototipin tanıtılacağı ve 2016 ağustos ayında da üretime başlanacağını açıklamıştı. Beklenen an geldi ve hafta başında Fikri Işık, 1 Kasım seçimlerine 18 gün kala Twitter hesabından ‘yerli otomobil' prototipinin ilk fotoğraflarını paylaştı.

    Ancak ‘yerli otomobil'in fotoğraflarını görenler küçük çaplı bir şok yaşadı. Dışı kamuflajlı olsa da otomobil meraklıları aracın ‘Cadillac BLS' olduğunu hemen anladı. Yerli otomobilin içini gösteren fotoğrafta, sadece Cadillac logosunun kapatıldığı görülüyor. Fikri Işık da ‘yerli araba' için Cadillac'ın platformunu kullandıklarını kabul etti.

    Yerli ve taklit üretim sadece arabayla sınırlı değil. Milli tanktan milli uçağa, milli helikopterden milli uyduya kadar birçok üretimde aynı durum söz konusu.

    ABD izin vermezse ihraç edilemiyor

    2007'nin Eylül ayında Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve TUSAŞ arasında sözleşmesi imzalanan Taarruz/Taktik Keşif Helikopteri (ATAK) Projesi kapsamında, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın ihtiyaç duyduğu 50 helikopterin tedarik edilmesi planlandı. 2010 yılında yapılan değişiklikle projeye T129 ATAK helikopterlerine göre daha erken teslim edilecek konfigürasyonda dokuz helikopter ilave edildi. Tamamen İtalyan tasarımı olan helikopterlerin, 42 farklı aviyonik/silah ekipmanın yurtiçinde üretimi gerçekleştirildi. İktidarın, ‘milli helikopter ürettik' tezini işlediği projede asıl sıkıntı motor. Helikopterin motoru ABD'ye ait olduğu için, ülkenin izni olmadan Türkiye T-129'u ihraç edemiyor.

    İsrail tasarımı milli araç

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın görkemli bir törenle perdesini kaldırdığı ve yerli üretim olduğu söylenen 4x4 silah taşıyıcı araç İsrail malıydı. Aracın tasarımı, BMC'nin iflastan önce işbirliği içinde olduğu İsrailli Hatehof şirketi tarafından yapıldı. Vuran isimli araç, İsrailli şirketin Hurricane aracının aynısı. Hatehof firması bir süre önce ismini Carmor olarak değiştirerek yola devam etme kararı almıştı.

    Mehmetçik-1 tüfeği çalıntı mıydı?

    3 Temmuz 2011'de üretime başlandığı açıklanan milli piyade tüfeği Mehmetçik-1'in, Alman firmasının ürettiği silaha çok benzemesi nedeniyle üretimi durmuştu. MKE tarafından üç adet örneği üretilen silahın ‘Alman malı HK-416'ya ‘çalıntı' denecek kadar benzemesi üzerine, aynı zamanda Mehmetçik'in halen kullandığı G3'ün de lisans sahibi olan Alman Heckler&Koch firması konuya müdahil oldu. Bir silahın ‘yerli' olarak kendi lisansıyla üretilebilmesi için benzer silahlardan ‘en az yedi belirgin farkı' olması gerektiğine dikkat çeken Alman firması, Mehmetçik 1'in üretiminin devam edebilmesi için lisans alınması gerektiğini hatırlatmıştı. Sonrasında bu sıkıntılar giderildi ve geçtiğimiz yılın temmuz ayında 200 adetlik ilk parti Silahlı Kuvvetler'e teslim edildi.

    Milli tank Altay Koreli mi?

    Milli tank projesi Altay'ın teknik destek sağlayıcısının Güney Koreli Rotem firması olması ve Alman MT-883 motoru kullanılması sebebiyle yerli ve milli olmadığı, taklit ve çakma olduğuna dair birçok yorum yapıldı.

    Bürokratlar rahatsız

    İlk ‘yerli' yolcu uçağından ‘milli' uydu Göktürk'e, ‘milli' helikopter ATAK'tan ‘milli' savaş uçağına kadar hemen her proje hükümetin seçim malzemesi olarak kullanılıyor. Bu durum en çok sektördeki bürokratları rahatsız ediyor. Zaman'a konuşan yetkililer, “Son yıllarda çok önemli işler yapılıyor. Fakat projelerin yüzde 100 yerliymiş gibi sunulması toplumda beklenti meydana getiriyor. Durumun böyle olmadığı ortaya çıkınca da büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor.” değerlendirmesinde bulunuyor.

    Adı yerli uydumuz Göktürk

    'Yerli ve milli uydu' olarak tanıtılan ve 18 Aralık 2012 tarihinde Çin'deki Jiuquan Fırlatma Üssü'nden uzaya fırlatılan Göktürk 2 gözlem uydusunun da sadece adı yerli. Zira neredeyse tüm parçaları ithal. Bir uydu için kritik öneme sahip olan ve o uyduya yerli diyebilmek için gerekli olan beyin, güç ünitesi, pyro kesici, sürücü sistemleri, güneş panelleri ünitesi ve optik cihazlar yabancı.

    Milli eğitim uçağımız Hürkuş da Koreli

    Milli eğitim uçağı olarak tanıtılan Hürkuş eğitim uçağında da durum farklı değil. Hürkuş, tamamıyla Güney Kore üretimi olan KT-1 TPR eğitim uçağının Türkiye için geliştirilmiş bir versiyonu. KT-1 TPR için 2007'de Güney Kore ile ortak üretim ve ortak montaj anlaşması imzalandı. Anlaşma gereği uçaklar, ortak üretim olarak Türkiye'de üretilecekti. Türkiye'ye getirilen prototiplere Hürkuş adı verilince yüzde 100 Kore malı olan uçak, bir günde milli oluverdi.

    İspanyolların savaş gemisi

    Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ihtiyacına binaen Türkiye, havuzlu çıkarma gemisi (LPD) inşa edecek. Sedef Tersanesi'ndeki LPD için, İspanyol Navantia firmasıyla el sıkışıldı. Türk gemisi, İspanyolların Juan Carlos isimli LPD'sinin tasarımıyla üretilecek. Proje kapsamında birçok unsur da yerli üretilecek ve ülke önemli bir birikim kazanacak. Fakat hem iktidar hem havuz medyası, geminin yüzde 100 yerli olduğu iddiasında. Hatta havuz medyasında, üretilecek geminin ABD ve İngiltere'yi korkuttuğuna dair haberler bile yer aldı.

    Alman patentli Türk uçağı

    Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun tepeden tırnağa Türk mühendisliğiyle üretileceğini ve dünyada büyük yankı uyandıracağını söylediği ‘yerli' uçağın, üretimden kaldırılan Alman Dornier markalı uçak olduğu ortaya çıktı. AKP'nin seçim propagandası için kullandığı yerli uçaklar 2002'de talep yetersizliği nedeniyle üretimi durdurulan Alman Dornier firması tarafından geliştirildi.


    0 0

    Son dönemde yaşanan olaylar ‘Türkiye artık ne acıda ne sevinçte birleşebiliyor' yorumlarına neden oldu. Öfkenin, yöneticilerden topluma yansıdığını söyleyen psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Doğan Şahin, “Sevinçlere sevinememekten birşey olmaz ama biri yas tutarken diğeri seviniyorsa bu büyük bir tehlike.” diyor.

    Ne yaşanan katliamlarda ne Aziz Sancar Nobel Ödülü aldığında ne de milli takımımız zafer kazandığında toplum olarak bir araya gelemiyoruz. Neden?

    Türkiye'de etnik kimlikler her zaman önemliydi, ayrılıklar olurdu ama şimdi çok daha kuvvetli bir kutuplaşma durumu var. Sadece etnik kimlikte değil siyasî; kimlikler üzerinden de kutuplaşma yaşanıyor. Öyle bir noktaya geldik ki insanlar kendilerini ait hissettikleri topluluktaki birinin hiçbir sorunu görmüyor. Karşı oldukları gruptan ise iyiliğinin hiçbir ehemmiyeti kalmıyor. Sevinçlere sevinmemekten bir şey olmaz ama biri yas tutarken diğeri seviniyorsa burada çok ciddi bir bölünme vardır. Bu çok tehlikeli bir durum. Meselenin birkaç boyutu var: İnsanlar incelikli olarak düşünmeyi sevmez. Genellikle o vazifeyi inandıkları birilerine devreder, onlar nasıl düşünürse ona göre eğilimlerini belirlerler. Önder olarak gördükleri kişi birilerine hasımlık pozisyonu alınca insanlar da çok çabuk eski pozisyonuna döner. Türkiye'de olan da budur. Yarın öbür gün yine onların yerine düşünen birileri barışmanın daha iyi olduğunu söylerse yine buna gelebilirler. İnsanların herhangi bir konuyla ilgili duyguları, çıkarları tarafından da belirlenir. Bir çıkarı varsa o konuda daha hassastır.

    Birilerinden bir başkasına duyduğu nefret nasıl bu kadar şiddetli bir öfkeye dönüşebiliyor?

    Öfke insanda var olan bir duygu. Ben öfkeden tamamen azadeyim diye bir şey yok. Kendimizi iyi hissetmek için öfkelendiğimiz kişiyi kötüleştiririz. Türkiye'de esas mesele bu. Birbirini kötüleştirme had safhada. Siyaseten birbirini kötüleştirme, rakibi kötüleştirme... Oysa siyaset ülkenin yönetilmesine dair işlerdir. Birileri, ‘bence bu işleri böyle yapsak daha iyi olur' deyince öteki, ‘hayır böylesi daha iyi' der. Bunları tartışmak gibi bir şeydir siyaset. Ancak bizde düşman üretmek ve kötüleştirme aracı haline geldi. Başka türlü düşünmek düşmanlık gibi algılanıyor ve sunuluyor. Bazı gruplar düşman, vatan haini, bölücü, darbeci, dış mihrakların oyuncağı gibi şeytani bir şey olarak sunuluyor topluma. Böyle olunca insanlar kendi öfkelerini rahatlıkla oraya aktarabilir ve kendilerini kötü hissetmez.

    DÜŞEN ÇOCUĞUN SANDALYEYİ SUÇLAMASI GİBİ...

    Toplum psikolojisi de tıpkı birey psikolojisi gibi mi? Başkasını suçlayarak kendini iyi hissetmek gibi...

    Evet. Dedikodu budur aslında. Ne kadar dağınık biri derken ne kadar düzenli biri olduğumuzu söylemiş oluyoruz. Ve kendimizi iyi hissediyoruz. Bütün kötülükleri başka birine aktarıp kendimizi aklamış oluyoruz. Fakat birine dağınık demek çok büyük bir suçlama değil. Yani ona karşı olağanüstü bir düşmanlık duygusu geliştirmiyorsun ama ‘vatan haini' dediğimiz zaman ortadan kaldırılması gereken zararlı bir şeye dönüşüyor. Çok kolay iç ve dış düşman yaratıyoruz. Bu durum kendimizle yeterince yüzleşmediğimiz anlamına geliyor. Bu çok çocukça bir davranış. Çocuk da mesela sandalyeden düşer, sandalyeyi suçlar. Çünkü kendi hatalarıyla yüzleşmek kendisini çok aşırı yetersiz hissettirir. Güven duygusu yoktur. Bu bizim genel toplumsal bir hastalığımız.

    Peki bu şiddet ve ayrılıkçı dilin sarmalından nasıl çıkacağız?

    Her türlü kutuplaşmaya karşı mücadele etmeliyiz. Bütün taraflar bunun çabasında olmalı. Sürüklenen ceset gibi videoları yayınlamak doğru değil mesela. Zannediliyor ki kabalıkların sergilenmesi toplumu daha da olgunlaştırır. Hayır, olgunlaştırmaz. Bilakis öbür tarafta nefret uyandırır. Bunun iyi bir niyeti yok. Hiçbir şekilde yayınlanmamalı. Bir yandan da yeterince öfkelenmemek sanki yeterince haksızlığa karşı çıkmıyormuşsun gibi hissettiriyor. Dolayısıyla insanlar ne kadar öfke ve nefretle konuşursa kendilerini o kadar hakikatli bir şekilde daha insancıl, daha adil, daha dürüst olduklarını zannediyor. Hâlbuki herhangi bir şeyden çok fazla nefret etmek kendi içindeki bir şeyin dışavurumudur. Bizim tek bir kurtuluşumuz var: Birbirimizi kabul etmek ve saygı duymak. Kim iktidara gelmiş o ayrı bir şey. O parti de gelse bu parti de gelse bunu milletçe başaramaz, birbirimizi olduğu gibi kabul etmezsek hiçbir kurtuluşumuz olmaz. Kimsenin kimseye bir şey dayatma sevdası gütmemesi lazım.

    Kötü görülenlere yapılanlar zulüm olarak algılanmıyor

    İnsanları kin ve nefrete sürükleyecek görüntülerin sosyal medyada övgülerle paylaşılmasını nasıl açıklarsınız?

    Bir grup önce diğerini kötüleştiriyor. İnsanlıktan çıkarıp canavar gibi sunuyor. Bütün kötülükleri ona atfediyor. Daha sonra ona yapılan bir kötülük herhangi bir insan evladına değil, annesi-babası, karısı, çocukları olan birine değil bir canavara yapılmış oluyor. İnsanlar yeteri kadar merhametli değilse, kötü olarak gördükleri birine kötülük yapılmasından yeterince rahatsız olmaz. Hatta kendileri de yapabilir ama bütün toplum bu kadar merhametsiz değildir. Burada insanlara böyle yaptıran şey, hissedilen düşmanlık duygusu. Almanlar mesela olağanüstü psikopat insanlar oldukları için Yahudilere böyle yapmadı. İnsanlar önce şuna inandırıldı: Almanların bütün mağlubiyeti, yoksunlukları işsizlik, Almanya'nın başında ne kadar kötülük varsa tüm bunların müsebbibi Almanya'da yaşayan Yahudiler. Bütün kötülükler Yahudilerden geliyorsa onlara yapılan kötülük bir insana yapılan zulüm gibi gelmiyor. Yok etme isteğine kadar dayanan şiddette gruplar zaten karşı tarafı insan değilmiş gibi görür. Dehumanize edilir önce ve insanlar yapılanlardan rahatsızlık duymaz. Bu da genel olarak insanın kolay zalimleşebildiğini gösterir.

    SURİYE VE MISIR GİBİ OLABİLİRİZ

    Bugün geldiğimiz çatışmacı noktanın temelinde kendimize güvensizlik mi var?

    Esas neden bu değil tabii ki. Toplumu yönlendiren insanların birilerini birilerine düşman olarak göstermesinden kaynaklanıyor büyük oranda. Konya'da saygı duruşunda ıslık çalan insan komşusuyla ilişkisinde böyle değildir mesela. Orada kitle psikolojisi var. Öfkeyi yöneltmesi isteniyor, o da öyle davranıyor.

    Bu yine de bir sorun değil mi?

    Elbette çok ciddi ve ülke açısından da tehlikeli bir sorun. Kim derdi ki Suriye'de iç savaş başlamadan beş sene evvel burada insanlar birbirine girecek, bu kadar insan boğazlanacak, ölecek... Libya'nın 15 günde karışacağını, Mısır'ı kim bilebilirdi. Bu kutuplaşmalar bizde de bu riskin çok yüksek olduğunu gösteriyor. Bu kadar kolay kutuplaşabiliyor, birbirimizi bu kadar kolay düşman gibi görebiliyor, ölümlere üzülmüyorsak Türkiye'de çok ciddi bir bölünme vardır. Bu bölünmenin önemli bir sebebi, ülkeyi yönetenlerin bu bölünmeye teşvik etmesi. Eğer Türkiye'deki siyasî; önderler, cemaat liderleri, kanaat önderleri bu bölünmenin karşısında aktif rol alırsa çabuk toparlayabiliriz. Ama öyle bir kritik noktada bulunuyoruz ki yavaş yavaş ok yaydan çıkacak noktaya geliyoruz. Yerlerde ceset sürüklemek, kadının ölü bedenini soyup sokağa atmak falan bunlar sadece çok insafsız, merhametsiz şeyler değil aynı zamanda kışkırtma amacı güdüyor. Karşı tarafı kışkırtıp şiddeti tırmandırma arzusu gibi duruyor. Bunlar çok korkutucu sinyaller.


    0 0
  • 10/17/15--14:00: Haftanın Albümleri
  • Bekir Sıtkı Sezgin'den klasikler

    Bekir Sıtkı Sezgin, klâsik Türk musikî;si üslûbunun en önemli temsilcilerinden biri. 1996 yılında kaybettiğimiz sanatçı, hayatı boyunca klasik müziğin aslına uygun bir şekilde icra edilip gelecek nesillere doğru aktarılmasına gayret etti. Yıllarca radyoda icra ettiği müziği uzun yıllar boyunca da konservatuvarda öğrencilere aktardı. Şimdi onun saf, duru, temiz, güçlü sesi ve muhteşem yorumuyla Dede Efendi'den Itri'ye, Aldülkadir Meragi'den Dilhayat Kalfa'ya Türk musikisinin en önemli bestecilerin eserleri bir arada toplandı. İki CD'den oluşan çalışmada bir bakıma klasik Türk müziğinin tarihini de izleyebilirsiniz.

    ***

    Cihan Güçlü, içinden geldiği gibi söylüyor

    Müzikseverler, Cihan Güçlü ismini aslında uzun süredir biliyor. Mehmet Erdem'in ‘Herkes Aynı Hayatta' ve ‘Acıyı Sevmek Olur mu' gibi hit şarkılarında imzası olan Cihan Güçlü, yeni albümü ‘Kim Anlıyor ki' ile sevenlerinin karşısına çıktı. 12 şarkının yer aldığı albümdeki 11 şarkının sözü ve müziği yine Cihan Güçlü'ye ait. Bir de cover var: Sezen Aksu'nun ilk albümünde yer alan Gelen Gideni Aratır. Cihan Güçlü, kendi sesine ve yorumuna yakışan şarkıları yine kendi duygusuyla söylüyor. Çok abartmadan ve iddialı bir şekilde değil, içinden geldiği gibi.

    ***

    Barış Köygülü'nden bir Miskal türkü

    Bir zamanlar furya haline gelse de son dönemde çok az türkü albümü yapılıyor. Kaliteli olanların sayısı ise bir elin parmaklarını geçmiyor. Barış Köygülü'nün ‘Miskal' isimli albümü de böylesine iyi bir albüm. Aslında ülkemizdeki önemli bağlama sanatçılarından biri müzisyen. Bugüne kadar birçok albüme ve sanatçıya eşlik etti. Albümde bu yönünü ön planda tutup enstrümantal eserlere ağırlık verse de sesi ve yorumunun yabana atılmaması gerektiğini söylemek gerek. Hem türkü hem de enstrümantal müzik sevenler için ikisi bir arada bir çalışma.


    0 0

    Ne zaman güç sahiplerinin damarına dokunsanız sansür mekanizması çalışır. Tarihten bugüne böyle geldi, böyle de devam ediyor. Bizim mazimiz de çok temiz değil. Bir bakalım neler varmış…

    Son günlerde, daha doğrusu son yıllarda sıklıkla telaffuz ettiğimiz sözcüklerden biri sansür. Sanatta, basında ve hayatın pek çok alanında sansüre şahit olmak işten bile sayılmıyor artık. Televizyon yayınlarında, gazetecilerin ve yazarların düşüncelerinde, internet sitelerinde ya da sosyal medyada kendini gösteriyor bugün. Daha taze, geçtiğimiz hafta birkaç TV platformunun bazı kanalları gayet keyfî; gerekçelerle yayından kaldırması mesela. Sansürün dikalası desek pek de yanılmış olmayız. Şöyle birkaç bin yıl önceye gidelim de nereden çıkmış bu kelime bir bakalım.

    Sansür sözcüğü, Roma uygarlığındaki ‘censor' adı verilen devlet görevlilerinden geliyor. Bu censorların görevi, nüfus sayımını yapmakla yükümlü olmaları. Aynı zamanda Roma halkının sosyal hayatını denetleyebilme lüksüne de sahipler. Vatandaşlara notlar verirler ve bu notlara göre kişilerin itibarını artırıp azaltabilirlermiş. Bu kadar tarihî; anekdot verdikten sonra, yakın geçmişimizdeki trajikomik sansür örneklerine bakalım.

    Sansür ve ardından gelen ödül

    ‘Susuz Yaz', Metin Erksan'ın 1963 yapımı olan, sansür ve yasak zihniyetine takılan bir film. Filmin sansür kurulundan geçmemesinin nedeni buğdayların boyunun küçük gösterilmesiydi. Filmin bir sahnesinde tarlalar görünüyordu ve buğdayların boyu yirmi-otuz santimdi, tanelerin sayısı da azdı. Kurul, ‘Türk tarlaları böyle olmaz' diyerek Erksan'dan o sahnelerin çıkarılmasını istedi. Yerine de içinde traktörlerin çalıştığı bereketli toprakların konulmasını talep etti. Türkiye'de gösterilmeyen film Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı Ödülü'nün sahibi oldu.

    Düşmanlar çıkarma yapabilir!

    İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra memleketi yabancı ideolojilerden koruma isteği, Sansür Kurulu'nu her şeye müdahale eden bir hale getirdi. Atıf Yılmaz'ın 1953'te çevirdiği ‘Hıçkırık' filmi de bundan nasibini aldı. Filmde düşman gemilerinin Boğaz girişini net bir şekilde görmüş olmalarından dolayı bazı sahneler kesilmiş, ayrıca plajda güneşlenen sevgililerin olduğu kısımların, düşmanın çıkarma yapabileceği uygun kumsal imajı verildiği sebebiyle çıkarılması kararlaştırılmıştı.

    YouTube da sansürden nasibini aldı

    Geçtiğimiz yıl; dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Bakanlık Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler'e ait olduğu ileri sürülen ses kayıtlarının internette yayınlanmasından sonra, YouTube idari kararla erişime kapatıldı. Sansürden YouTube da nasibini aldı anlayacağınız.

    Gencebay, politik bir figür gibi gösterildi

    Bilindiği üzere 1970'li yıllarda arabesk müzik epey yaygınlaşmıştı. Hatta o kadar yaygınlaşmış ve halk nezdinde itibar görmüştü ki kitleleri, siyasî; figürlerden bile daha çok etkiliyordu. Şarkıcılar bir nevi ilahlaşıyordu insanların gözünde. Orhan Gencebay da bu isimlerden biriydi. Gencebay'ın o dönemlerde çektiği ‘Derdim Dünyadan Büyük' adlı film de, sırf bu yüzden yasaklandı. Şarkıcı, politik bir figür gibi gösterildi ve film yasaklanmakla kalmadı, tüm video-kasetler de toplatıldı.

    Gençler askerlikten soğuyabilir

    ‘Şafak Bekçileri', yönetmenliğini Halit Refiğ'in yaptığı 1963 yapımı bir sinema filmi. Bir aşk öyküsünün anlatıldığı filmde, aynı kıza âşık iki gencin öyküsü ve pilotların yaşamı anlatılıyor. Evet, bu film de sansüre uğrayan filmlerden. Sebebi, bugünün gözüyle bakıldığında oldukça komik. Filmdeki uçak düşme sahneleri yüzünden yasaklanmış film. Gerekçeyse şu: Gençleri askerlikten soğutabilir!

    MİT TIR'larının fotoğraflarını nasıl yayınlarsın!

    MİT TIR'ları uzun bir süre gündemi meşgul eden konulardan biriydi hatırlarsanız. İlk önce Suriye'ye silah taşıdığı iddia edildi, sonra bizzat hükümet tarafından yalanlandı. Fakat Cumhuriyet Gazetesi, bu TIR'larda silah ve mühimmat taşındığını görüntüleriyle ispat eden bir haber yayımladı manşetten. Tabii bu cesaret karşılıksız kalmayacaktı. Sansür mekanizması çalıştı, yayın yasağı ve baskılar nedeniyle haber internet sitesinden kaldırıldı.

    Twitter'a girmek yasak hemşehrim!

    Yakın zamanda gerçekleşen elim olaylardan biriydi Suruç saldırısı. Bu saldırıdan sonra Twitter ve pek çok haber sitesine Suruç saldırısıyla ilgili yapılan haberlere engelleme getirilmişti. Twitter, Facebook ve YouTube'dan bu içeriklerin çıkarılması istenmişti. Bu isteği Facebook ve YouTube yerine getirmiş fakat Twitter cevap vermeyince Türk hükümeti tarafından Twitter'a direkt engelleme olmuştu. Bu engelleme beş saat sürdü, daha sonra erişim yasağı kaldırıldı.


    0 0

    Behzat Taş, uzun yıllar Limon, Pişmiş Kelle gibi dergilerde çizgileri yer almış bir karikatürist. Son 10 yılda ise çizginin gücünü eğitim odaklı işlerde kullanıyor. Tarihi karikatürle anlattığı çocuklara ve gençlere yönelik 10 kitabı bulunan Taş'ın yakında yeni bir kitabı daha çıkacak.

    Biz tarih derslerini ‘Falanca savaş hangi devletler arasında, kaç yılında yaşanmıştır? Sebepleri ve sonuçları nelerdir?' sorularına verilen ezbere cevaplarla geçirmiş bir kuşağız. Kimse alınmasın, özel bir ilgisi olmayan herhangi bir öğrencinin öğretmenlerin kuru kuru anlattığı şeylerden genel kültür olacak kadar bile tarih bilgisi öğrenmesi kolay değil. Şimdikiler ise biraz daha şanslı. Çünkü Anadolu uygarlıklarını, Osmanlı'yı, tarihteki büyük şahsiyetleri karikatürle anlatan Behzat Taş var. Taş, yaklaşık 10 yıldır çocuklara ve gençlere yönelik ‘çizgilerle tarih kitapları' hazırlıyor. Anadolu uygarlıklarından bir örnek verelim, çizgilerin bir şeyi öğretmedeki gücü anlaşılsın. Konu Lidya-Med Savaşı. Bir sürü patlıcan burunlu adam iki cephe halinde karşı karşıya. Savaştıkları belli. Bir anda duruyorlar çünkü güneş tutulması var. Bunun kendilerine bir işaret olduğunu düşünen taraflar savaşa son veriyor ve anlaşma sağlanıyor. Askerlerin tepesinde birer baloncuk. Birinde ‘Bu bir işaret olmalı arkadaşlar, tanrılar savaşmamızı istemiyor.' yazıyor, bir diğerinde ‘Karanlık çökünce akşam gibi oldu benim de karnım acıktı.' yazısı var. Behzat Taş, “Her olayı anlatırken küçük bir espri mutlaka ekliyorum.” diyor. Çizgilerin, “Lidya-Med Savaşı M.Ö. 580'de Kızılırmak yöresinde gerçekleşti, beş yıl sürdü. Güneş tutulması dolayısıyla sona erdi. Kızılırmak sınır yapılarak barış imzalandı.” gibi kalıplaşmış ifadelerden çok daha ilgi çekici olduğu kesin.

    Behzat Taş'ın karikatürle tarih anlatmak fikri ilginç bir olaya dayanıyor. Sıkı bir Galatasaray taraftarı olan ünlü karikatürist, hep bahsi geçen Galatları araştırmaya başlamış bir gün. Galatların Anadolu'ya gelen Keltler olduğunu öğrenirken onları küçük küçük kağıtlara çizmiş. Daha sonra Anadolu Uygarlıkları'na merak salmış. Zaten kendisi Latin Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Bu konular hakkında bilgi sahibi olanların sayısının az olduğunu fark eden Taş, ‘Bunu geniş kitlelere daha kolay nasıl anlatırım?' diye düşünmeye başlamış. Bu arada Behzat Taş'ın oğlu da kendisi için bir nevi denek görevi görmüş. “Bu iş biraz da onunla beraber büyüdü. Onun ihtiyaçlarıyla biçimlendi. Algılarını ölçtüm bir şekilde.” diyor.

    Yarın Behzat Taş'tan Çatalhöyük sınavı var!

    Peki çocuklardan geri dönüş nasıl oluyor? Behzat Taş'a göre öğrenim dönüşü neredeyse yüzde 100. Veliler ve öğretmenler çocuklardaki değişimin inanılmaz olduğunu aktarıyormuş kendisine. Hedef kitlesini ise daha çok özel okul öğrencileri oluşturuyor. Bazı okullarda bayağı bayağı tarih derslerinde kaynak olarak okutulup sınavdan sorumlu tutuluyormuş çocuklar. Taş, “Yarın Behzat Taş'tan Çatalhöyük sınavı var, diyen öğretmenler var.” diyor gülerek.

    Hititliler hemşehrileriniz olur!

    Öte yandan Taş, okullarda çeşitli atölye çalışmalarına katılarak çocuklarla bir araya da geliyor. Bu etkinliklerin çok verimli geçtiğini anlatıyor: “Her etkinlikte mutlaka çok iyi çizen bir-iki öğrenci çıkıyor. Birlikte karar verip çiziyoruz bazen. Onların anlayacağı dilden anlatıyorum. Hititlileri çizerken ‘Aranızda Çorumlu var mı?' diye soruyorum. Mutlaka bir-iki tane çıkıyor. ‘Bakın Hititlilerin hemşehrisi' filan diyorum, hoşlarına gidiyor. Nasrettin Hoca'nın, Evliya Çelebi'nin çocukluğu nasıl olabilir diye birlikte fikir üretiyoruz.”

    Evliya Çelebi, karikatür için inanılmaz bir karakter

    Behzat Taş'a çizdiği tarihî; olaylardan ve şahsiyetlerden ‘tam karikatürlük' dediklerini soruyoruz. ‘Çok fazla var.' deyip, devam ediyor: “Evliya Çelebi'nin hayatı inanılmaz. Sadece karikatür değil sinemaya, televizyona da çok uygun bir karakter. Çocukluktan itibaren kaçıp kaçıp Anadolu'yu keşfe çıkarmış. O dönemde dünyanın bilinen çoğu ülkesine gitmiş. Dünyada örneği yok. Bir ara hapse girmiş. Biz sadece küçük bir kısmını yansıtabildik. Pers kraliçesi Amastris var sonra. Amasra ilçesine ismini veren kişi. Onun hayatı da çok dramatik. Çocukları tarafından öldürülüyor vs.”

    Çizgilerle Orhan Veli kitabı yapmak istiyorum

    Behzat Taş'ın ‘Çizgilerle Anadolu Uygarlıkları' serisinin yeni kitabı Gölgeler Kitap'tan kısa bir süre önce çıktı. Çizgilerle Osmanlı ve Mezopotamya Uygarlıkları, Hacivat Karagöz, Evliya Çelebi gibi önemli şahsiyetlerin yer aldığı Kültürümüzün Yapıtaşları kitapları da güncellenerek çok kısa bir süre sonra aynı yayınevinden yeniden basılacak. Anadolu'nun Eski Kahramanları, Çizgilerle Anadolu Selçukluları kitapları da oldukça popüler. Çizgilerle Coğrafi Keşifler ve Çizgilerle Denizcilik Tarihi kitapları ise kolektif ürünler. 10'a yakın çizer arkadaşının katkısı var kitaplarda. Taş'ın kafasında sürekli yeni fikirler var. Mesela Çizgilerle Orhan Veli ve Sait Faik... Bu kitapların bir gün animasyon film olması en büyük arzularından biri.


    0 0

    Can Bayrak, söz ve müziği kendisine ait sekiz şarkının yer aldığı ilk albümü ‘Belki Sen Belki Ben' ile dinleyicileri selamlıyor. Ve diyor ki: “Hayatın acı taraflarından beslenmeyi seviyorum. Mutlu şarkılar yazmak hedeflerim arasında. Dertli şarkılarımla kimseyi üzmek istemem.”

    Can Bayrak, 32 yaşında genç bir müzisyen. İlk albümü ‘Belki Sen Belki Ben'de, söz ve müziği kendisine ait sekiz şarkı bulunuyor. Bayrak'ın müzik serüveni ortaokul yıllarına dayanıyor. Bilhassa lise yıllarında neşet eden rock grubu tecrübesini o da yaşamış. Sonrasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Seramik Cam bölümüne devam etmiş ama bir yandan da defterine yeni şarkıları kaydetmiş. Şimdilerde İTÜ Miam'da Ses Mühendisliği üzerine yüksek lisans yaparken, on seneyi bulan cover grubu Marvin ile canlı performanslar gerçekleştiriyor. Her ne kadar dinleyiciyi ‘Işıklar Altında' teklisiyle selamlasa da şarkılarında Feridun Düzağaç gibi hayatın sonbahar tonları görülüyor. Haliyle yalnızlık ve hüzün onun da melodilerini demirlediği bir liman. Genç müzisyen diyor ki, “Şarkılarımda çelişkileri anlatıyorum. Kahramanım kendisini karanlığa hapseden biri ama ben ona güneşli günleri hatırlatıyorum. Herkes yaşadığı hayatı seçiyor aslında. Hayatın acı taraflarından beslenmeyi seviyorum. Mutlu şarkılar yazmak hedeflerim arasında. Dertli şarkılarımla kimseyi üzmek istemem.” Lakin iş geliyor Fransız şair Louis Aragon'un ‘Mutlu Aşk Yoktur' şiirine dayanıyor. “Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye/ Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek/ En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek/ Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek/ Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine…”

    Albüm, tam bir deli cesareti

    Can Bayrak, ‘Belki Sen Belki Ben' albümüyle ilgili, “Dönemsel olarak yaşadığım hislerin toplamı. Temelinde beslendiği şeyler, farklı hayatımın bir bütünü oldu bu albüm. Bölük pörçük bir sürecin totali denilebilir.” diye konuşuyor. Malum ilk albümler, sanatçının istediği müziği yansıtması adına iyi bir ölçü olmaz bazen. Bayrak ise ilk çalışmasına oldukça güveniyor çünkü ruh halinin karşılığı olduğu düşüncesinde. Dolayısıyla olası bir ikinci albüm devam filmi olacak. Bir başka mevzu ise evde gitarla bestelenen şarkıların ne zaman zuhur edeceği meselesidir. Genç müzisyen, kişisel tarihindeki detayı şöyle anlatıyor: “Şarkılar, evde bilgisayarımda kayıtlı dururken tam olmadı, şurası eksik falan diyordum. Sonra şunu gördüm ki şarkılar zaten hiçbir zaman tam olmuyor. Albüm için hazır olma duygusunu hissedeyim dedim, baktım ki o duygu hiç gelmiyor. Yüzde yüz oldu denilmeyeceğini ilk albümümle öğrenmiş oldum. Ben de işe koyuldum, sonuçta ilk çalışmam tam bir deli cesareti.” Genç şarkıcıya göre, Türkçe rockta çok başarılı ve iyi müzik yapanlar da var, birbirini tekrar eden şarkılar da... Onları ayrı tutuyor: “Her dinlediğim yeni geliyor. Batı tandanslı bir müzik icra ediyorum. Türk müziğini zamanla keşfedeceğime inanıyorum. Müzik karakterimi ve duruşumu etkileyenler arasında Barış Manço, Cem Karaca, Bülent Ortaçgil isimlerini sayabilirim.” Can Bayrak son olarak müzik masasının epey kalabalık ve gürültülü olduğunu hatırlatıyoruz. Üstelik başköşelerde kaliteli isimlerin varlığı dikkat çekiyor. ‘Yaptığınız müzik masanın üzerinde nasıl yer alabilecek?' diye soruyoruz. Cevap oldukça iddialı: “Can Bayrak ismi olduğu gibi duracak.” Biz de müzik yolculuğunun başladığı demlerde kendi şarkısını hatırlatalım o halde: “Bir duvar ördün kendi kendine/ Kenarından yürüdün sen hep hayatın/ Özgür olmak budur sandın/ Yaşamak o kadar zor mu sence/ Işıklar altında…”


    0 0

    Yağmur damlalarından ‘galaksi' fotoğraf serisi oldu. Bu seri, kendi mini galaksilerini oluşturan yağmur damlaları ve çiğin 10 fotoğrafından oluşuyor.


    0 0
  • 10/17/15--14:00: Paralel dünyalar!
  • Fotoğraf çekmek için profesyonel kameraya ihtiyaç olmadığını göstermek isteyen bir fotoğraf sanatçısı cep telefonuyla göletlerden yansıyan paralel dünyaları görüntüledi.

    İşte akıllı telefon kullanarak çekilen harika yansımalar:


    0 0

    Astronomi tutkunları, her yıl düzenlenen Astronomi Günü'nü muhteşem gökyüzünü fotoğraflarını paylaşarak kutladı.

    İlk olarak 1973 yılında Doug Berger tarafından başlatılan bu etkinlikte Berger, teleskoplarla gökyüzünün görüntüsünü insanlara göstermeyi planlamıştı.

    Siz de galeride görebileceğiniz fotoğraflardaki gibi göz kamaştırıcı kareler çekmek istiyorsanız bir tripod, uzun pozlama yapabilen fotoğraf makinesi ve uzaktan çekim butonuna ihtiyacınız var. Çekeceğiniz fotoğrafı ne çekeceğinize bağlı olarak 30 saniye ile 1 saat arasında değişen zamanlarda pozlamalı ve çekim yaparken asla makineye dokunmamalısınız.

    İşte birbirinden güzel gökyüzü fotoğrafları:


    0 0
  • 10/24/15--14:00: Sualtının en süslüsü!
  • Adını Kızılderili tüylerine benzeyen saçaklardan alan bu balık görüşüyle insanı korkutmasına rağmen aslında çok zararsız, inanılması güç ama sadece solucanla besleniyor.

    Japon War Bonnet Balığı ismini Amerikan yerlilerinin şapkalarındaki tüylere benzeyen tüm vücudunu kapsayan renkli saçaklardan alıyor. Bu saçaklar balığa kayaların etrafındaki kabarcıklarla aynı görünmesini ve düşmanlarından saklanmasına yardım ediyor.

    Süslü kafasının yanı sıra bu balıklar gövdesi yılan balığına benziyor ve boyları 40 santimetreye kadar uzuyor. Büyük gözlü ve kalın dudaklı bu balıklar inzivaya çekilirler ve zamanlarının çoğunu kayalık resifler arasında gizlenmekle geçirirler. Genellikle anemonlar, solucanlar ve yumuşakçalar gibi küçük canlılarla beslenirler.

    Japon War Bonette Balığı, Japonya ile Rusya'nın doğu kıyısı arasında bulunur. Balık okyanus tabanında 50 ile 300 metre derinliğindeki sularda yaşıyor.


    0 0

    Bir tarafta PES 2016, diğer tarafta FIFA 16… Ezeli rekabetin tam gaz devam ettiği yeni seride, her iki oyun üreticisi de köklü değişikliklerle oyun severlerin karşısına çıktı. Biz de karar veremeyenler için iki oyunu mercek altına aldık…

    Dünyanın en keyifli anlarından biridir oyun oynamak. Futbol tutkunlarının yaklaşık yirmi yıldır heyecanla takip ettiği elektronik futbol mücadelesi, her geçen yıl daha da kızışıyor. Bu sayede çok yetenekli oyun motorları ile tanıştık… Bir tarafta oyun dünyasının en önde gelen platformlarından Gamescom tarafından “Yılın En İyi Spor Oyunu” seçilen PES 2016, diğer bir tarafta ise tek rakibi FIFA 16… Biz de, PlayStation, Microsoft Xbox ve PC platformlarında milyonlar satan iki serinin ezeli kapışmasını deneyimleyerek karşılaştıralım dedik...

    PES 2016: Efsane geri dönüyor!

    Eski Winning Eleven mantığında bir oyunun hayalini kuruyorsanız ve biraz da nostalji istiyorsanız, PES 2016'nın kullandığı arabirim tam size göre. Lisans sorunu yüzünden uzun süredir ağzı yanıyor, PES'in. Öyle ki, herhangi bir çözüm söz konusu da değil. Lisanslı takım sayısı, iki seri arasında en temel farklardan biri. FIFA 16'da 600'ü aşkın lisanslı takım mevcutken, PES 2016'da bu sayı 200'e kadar düşmekte. Örneğin İngiliz Manchester City takımının oyundaki adı Man Blue olarak kullanılmış veya Chelsea nam-ı diğer London FC…

    Biraz da oyun anındaki yenilik ve sürprizlerden bahsedelim. Uzak mesafeden çekilen şutlar her zaman büyük tehlike olmuştu, PES ailesinde. Son seride bu özellik halefine göre daha etkin. Zamanlama ve doğru tuş yapılanması ile mutlu sona ulaşabilmeniz içten bile değil. Bu özellik, bol gollü maçları sevenler için sevindirici bir durum. Lakin bir önceki seride kalecileri şanssız bırakan kavisli topların etkisi biraz azaltılmış. Zira kaleciler de yenilikten nasibini almış, yeni seride. Bugüne kadar üretilmiş en ‘dengeli' kaleciler ile olduğunu söylemekte yanlışlık yoktur herhalde. Bir diğer önemli gelişme de paslarda… Verilen paslar eskiye oranla çok daha net ve keskin. Grafik animasyon kısmına gelecek olursak Konami, son yıllarda kabul görecek iyileştirmeler yaptı, oyunda. PES 2016'yla da meyveleri toplayacağı aşikâr. PES 2016, değişen kamera açısı ile sevenlerine merhaba diyor. Bunun karşılığı ise ciddi bir artı demek. Önceki yıllara göre çok daha gerçekçi bir oyun tarzına sahip, PES 2016. Futbolcuların vücut hareketleri daha akıcı. Sanal zekâda dikkate değer değişiklikler kaim.

    FIFA 16: Erkek egemenliğine son!

    Kimine göre futbol denildiğinde akla ilk olarak FIFA gelir. Özellikle FIFA 15 ile çıtayı oldukça yükseltmişti EA Sports; takım oyunu, top çevirme, kontratak, driplingler, top cambazlığı, gibi yüksek seviyedeki detaylarla… Peki, geçen seneden bu seneye neler değişti, neler yenilendi? FIFA Ultimate Team'in en yeni özelliği olan FUT Draft, dikkat çekici noktalardan biri FIFA 16'da. Bu bölümde kartlar üzerinden takım kurarak mücadele ediliyor. Her pozisyon için beş oyuncu arasından en uygun seçimi yaparak takım kurabilirsiniz… Genel olarak baktığımızda dişli rakip isteyenler için, rakip yapay zekâ çok iyi. Mesela, ne pas yaptırıyor, ne oyun kurduruyor… İtiş-kakış, omuz atma, kayarak müdahale, formadan çekme çok daha gerçekçi. Kolay olmayan çalımlar, topu alarak sahayı baştan gitmeler de FIFA'nın yeni serisinde minimal seviyelere inmiş durumda. Hızlı oyuncular ve defansın arkasına atılan havadan ara paslar bu sene o kadar etkili değil. Takımların defans kabiliyetleri ciddi oranda artmış. Kayarak top çalma hususunda ise FIFA biraz nostaljiye kaçarak, daha etkin bir rol vermiş. FIFA 16'da, pas konusu birçok yenilik içeriyor. Pası alacak oyuncunun ve pasın şiddetinin iyi ayarlanması gerek. Bunu aşmak için pratik yapmak şart. Şutlar üzerine konuşmasak ayıp olur FIFA 16'ya. Bu hususta ufak tefek yenilikler mevcut. Bir önceki seride, oldukça işe yarayan yakın direğe sert şutlar bu sene biraz daha etkili gibi. Ayrıca, ceza sahasına yakın bölgelerden uzak direğe gönderilen kavisli toplar kalecileri şanssız bırakıyor. Ayrıca, modern ve keskin geçişlere sahip bir ara birim peşindeyseniz, FIFA 16 menülerinde kaybolabilirsiniz.

    Kadınlar futbolu, ne kadar tutar veya tutmaz bilemiyoruz lakin FIFA 16'nın en büyük yeniliklerinden biri. Bu bölümde, Almanya'dan ABD'ye, Kanada'dan Meksika'ya toplam 12 ülkenin kadın milli takımlarıyla sahaya çıkabiliyorsunuz. Zira, oyuncular görsel yanlarının yanı sıra oyuncu tepkileri, şutları, top kontrolleri ve kondisyon açısından da gerçekçi olarak verilmiş. Bu yüzden adaletsizlik olmaması sebebiyle kadın milli takımları, erkeklerle karşılıklı maç yapamıyor.

    Artıları

    - Paslar daha gerçekçi

    - Şutlar daha etkin

    - Savunma, ciddi anlamda geliştirilmiş

    - Akıcı futbol

    - Gerçeklik algısı üst seviyede

    - Hakemler biraz daha sabırlı, kolay kart yok

    - Spikerlerin gösterdikleri tepkiler heyecan verici (özellikle gollerde)

    - Gol sevinçlerini istediğiniz gibi yönetebiliyorsunuz

    - Player ID (Üst düzey oyuncuların karakterlerinin sahaya yansıması)

    - Dinamik hava koşulları (Maç içerisinde hava durumunun değişebilmesi)

    - Menüler, fazlasıyla kullanıcı dostu. Neyin nerede olduğu rahatlıkla bulunabiliyor

    Eksileri

    - Korner, kale vuruşu ve frikik gibi duran toplardaki yardımcı yön göstergesi anlaşılır değil

    - Lisansı az takımlar

    - Yapay zekâ, yer yer sıkıntılı

    - Türk takımları mevcut değil

    Artıları

    - Yapay zekâ, ileri seviyede

    - No Touch Dribbling (topa dokunmadan vücut çalımı)

    - İlk kez Türkçe dil destekli bir arayüz

    - Kişisel antrenman özelliği

    - Oyun modlarına gelen yenilikler

    - İnternete bağlı iken güncel fikstüre göre maç yapabilme

    - Stat ambiyansı ve seyirci kalitesi

    - Ultimate Team (Online oyun oynayabilme)

    - 41'i resmi olmak üzere 78 farklı stadyum

    - Lisanslar

    - Grafik ve animasyonlar etkileyici

    - Android ve iOS versiyonları mevcut.

    Eksileri

    - Değişen oyun hızı

    - Pas sistemindeki zorluk

    - Gereksiz penaltılar

    - Bağlantı sorunları


    0 0

    Bir parçası bozulduğunda bütün harikuladeliğini yitiren yapbozlar gibi iç içe ve birbirine bağlı bir güzellik daha yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya. Belki bir nükleer santral, bir çimento limanı ya da başka bir şey!

    Karadeniz'in yeşilini HES'lerle, Yeşil Yol ihaleleri ile tüketmeye azmettikten sonra, doymak bilmeyen insan hırsı, gözlerini bu kez de İğneada'ya dikti. Barındırdığı bitki ve canlı çeşitliliğinin başka bir örneği ülke coğrafyasında yok. Bütün dünya, elimizde bulundurduğumuz bu eşsiz bölgeye imrenerek bakıyor. Türkiye'nin değil, dünyanın en önemli doğa miraslarından biri İğneada, henüz bakir, el değmemiş değil ama büyük oranda muhafaza edilmiş bugüne kadar. Yüzlerce kuş türünün göç yolları üzerinde ve en önemli konaklama noktalarından birisi, aynı zamanda ülkemizdeki kuş türlerinin yarısına yakını burada yaşıyor. Bunlardan 187 türün nesli tükenmek üzere ve koruma altında. Türkiye'deki memeli türlerinin yarısından fazlasına da ev sahipliği yapıyor. Sürüngenler ve böcekler de burada doğal ortamlarında yaşama imkânı buluyor. Bölge 2007 yılından beri Milli Park statüsünde.

    Yaşadığı yere âşık olduğunu anlatan Uğur Demirgülle, daha önce Çernobil'de meydana gelen facianın etkilerinden ülkemizde en çok Trakya'nın ve Karadeniz Bölgesi'nin etkilendiğinden bahsediyor. “İğneada'ya bir nükleer tesis yapılmasını istemiyoruz, Çernobil'i daha önce gördük, annem kanser hastası, yıllar önce meydana gelmiş bir facianın etkilerini hâlâ üzerimizde hissediyoruz. Elektrik dağıtım hatlarında ülke genelinde yüzde 17'lik bir kayıptan bahsediliyor, bu hatların ıslah edilmesi ile zaten İğneada'ya ya da başka yerlere yapılacak nükleer tesislerin getireceği üretimden kat kat fazlası geri kazanılacakken neden ormanları tahrip etmeye bu kadar kararlılar?” diye soruyor.

    Bir ilkokul, öğrencileri için gezi tertip etmiş. Ağaç, yeşil yok edilmeden göstermek istemişler muhtemelen. Peşlerine takılıp çocuklarla ormanı birlikte fotoğraflamak istiyoruz. Gruba önderlik eden rehber, çocukları bir noktada durduruyor. “Üç dakika hiç ses çıkarmadan duracağız şimdi çocuklar. Ormanın sesini dinleyin.” diyor. Hep birlikte dinliyoruz. Devasa ağaçların ve gizlediği canlıların topyekûn sesi içimizi huzurla dolduruyor. Grubun rehberi Hüseyin Çomak, bakanlık tarafından yapılan açıklamanın hemen ardından çok kalabalık grupların İğneada'ya gelmeye başladığını söylüyor. “Nükleer santral yapılacağı gündeme gelmeseydi, İğneada'dan ve buradaki güzellikten kimsenin haberi olmayacaktı. Daha önce yıllarca Akdeniz'e, ismini herkesin bildiği tatil beldelerine giden insanlar buraya geldiklerinde gördükleri harikulade tabiat parçası karşısında hayretlerini gizleyemiyor, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu bildikleri için buradan huzurlu değil, hüzünlü ayrılıyorlar.”


    0 0

    Milletvekili olmak isteyen bağımsız adayların 1 Kasım seçimlerine ilgisi oldukça düşük kaldı.

    7 Haziran'da 181 aday bağımsız olarak seçimlere girerken bu sayı 9 kat azalarak 18'e düştü. Geçen seçimde toplam 357 bin 300 oy alan bağımsızlardaki aday sayısındaki düşüşün nedeni neydi? Söz, eski ve yeni bağımsız adaylarda…

    ‘1 Kasım'da kimin ülke için birlik istediğini göreceğiz'

    Metin Şentürk (7 Haziran seçimlerinde İstanbul 2. Bölge bağımsız milletvekili adayı)

    Sanatçı Metin Şentürk, 7 Haziran'da ‘Görmezden gelme' sloganıyla engellilerin hakları için İstanbul 2. Bölge'den bağımsız aday olurken önümüzdeki seçimlerde adaylık başvurusunda bulunmayan isimlerden. 7 Haziran'da isteyerek ve severek engellilerin ve ailelerinin sorunlarına dikkat çekmek için aday olduğunu belirten Şentürk, 1 Kasım'da da aday olmayı düşünmüş. Ancak Şentürk'ü bu kararından vazgeçiren seçimler sonrası yaşanan terör olayları olmuş. “Önümüzdeki seçimlerin yarış değil barış olduğuna kanaat getirdim.” diyen Şentürk, “Neticede az ya da çok varlığınızla bir yerleri etkiliyorsunuz. Birliktelik fikrinin ülkemize hayır getireceğini düşündüğüm için bağımsız olarak bu seçimlerde adaylığımı koymadım.” diye konuşuyor. 1 Kasım seçimlerinde engelli adayların konuldukları sıraları iç açıcı bulmadığını ifade eden Şentürk, “Şafak Pavey'i ön sıradan koyan CHP dışında diğer partilerdeki engellilerin adaylık sıraları iç açıcı değil. Engellilerin hassas olarak düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama şu anki seçim bu zamana kadar yapılmış olanlar içinde en kritik olanı. Bu yüzden kendi hassasiyetlerimizi geri planda tutup ülkenin hassasiyetini ön planda tutmak gerekiyor.” görüşünü dile getiriyor.

    ‘Şartlar bağımsız adaylar için çok ağır'

    Seyyit Haşim Haşimi (1 Kasım seçimlerinde Diyarbakır bağımsız milletvekili adayı)

    Haşim Haşimi, sistem ve Siyasi Partiler Yasası değişmezse bağımsız aday başvurularının daha da azalacağını söylüyor. Bağımsız adaylar için istenen şartların eşitlik ilkesine aykırı olduğunu savunan Haşimi, “Oy pusulasında adayı seçmene tanıtacak amblem ya da fotoğraf yok ve isimleri neredeyse okunmayacak şekilde küçük yazılıyor. Ayrıca siyasi partiler adaylık başvurularında 3 veya 5 bin lira isterken, bağımsızlardan 10 bin liradan fazla para isteniyor. Bütün bunlar bağımsız adayların sayısını azaltmak için öngörülüyor.” diyor. Haşimi, önümüzdeki bu konuyu Anayasa Mahkemesi'ne taşıyacağını ekleyerek, “Önceki yıllarda bağımsız adayların amblem ya da fotoğrafının olduğu oy pusulaları basılıyordu. Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayların fotoğrafları pusulada yer alıyordu, bu emsaldir.” diyor.

    ‘Bankadan 10 bin lira kredi çektim'

    Berkan Çelik (7 Haziran seçimlerinde İstanbul 3. Bölge'den bağımsız milletvekili adayı)

    28 yaşındaki Mimar Berkan Çelik de seçimlerden umduğunu bulamayan adaylardan. Seçim otobüsü yerine metrobüsü kullanarak halkla bir araya gelen Çelik, bağımsız adaylığın son derece maliyetli olduğunu söylüyor. Bankadan çektiği kredinin daha 20 ay ödemesi olduğunu belirten Çelik, söylediklerini başka biri söylese onun standında gönüllü olarak çalışacağına dikkat çekiyor. Berkan Çelik, aktif olduğu sivil toplum çalışmalarının daha çok kişiye ulaşacağından hareketle aday olduğunu anlatıyor: “Sivil toplum kuruluşlarıyla evsizler, mülteciler ve köy okulları için çalışmalar yürütüyoruz. Bu zamana kadar 5 bin kişiye ulaşabildiysek vekillik sayesinde faaliyetlerimizi 5 milyon kişi duyabilir diye düşünmüştük. Ama öngörümüz yanlış çıktı. Gönüllü insanlar zaten bizi bir şekilde bulmuşlar. Geri kalan kesim zaten gerçekten ilgilenmiyormuş. Toplumla ilginç bir yüzleşme oldu.” Çelik, kendi gibi genç vekil adaylarıyla ilgili ise, “Vitrindeki mankenlerin ağzı ve dili yok, konuşamıyor. Siyasi partilerin gösterdiği genç adaylar da vitrindeki mankenler gibi. Hiçbirine konuşma yetkisi verilmiyor. Televizyon programlarında 550 milletvekilinin 10-15'ini görüyorsunuz.” diyor.


    0 0

    Roar Uthaug'in yedi yüz binden fazla kişi tarafından seyredilen ‘Dalga' filmi, izleyici sayısı ile Norveç sinema tarihine geçti.

    Norveçli yönetmen Roar Uthaug, şu günlerde çektiği ‘Dalga (Bølgen)' filmiyle gündemde. 28 Ağustos'ta vizyona giren film, yedi yüz bini aşkın Norveçli tarafından izlendi. Bu sayı, ülke tarihinde neredeyse bir ilk. Film, bir fiyort'ta (çok derin ve kenarları dik körfez) oluşan 80 metrelik dalganın yol açtığı afeti konu alıyor.

    Aslına bakarsanız Türkiye, Uthaug'a hiç yabancı değil. Onu 2007'de çektiği ‘Şeytanın Oteli' ve 2013'te gösterime giren ‘Ölümden Kaçış' filmleriyle tanıyoruz. 1973 doğumlu Uthaug'in, sinemaya ilgisi henüz ortaokul yıllarında başlamış. 2002'de Lillehamar'daki Norveç Film Okulu'nu bitirmiş. Başlangıçta reklam filmleri ve müzik klipleri çekmiş. Uthaug; Twister, Independence Day ve Armageddon gibi filmlerle büyüdüğü için bu tarz filmler yapmak istediğini söylüyor. Kendi ifadesiyle tam bir afet, korku ve macera filmi hayranı.

    Tabiat ve içinde meydana gelen olaylar, bu alanlara ilgisi olan yönetmenler için eşsiz bir kaynak. Kuzey Norveç'in Møre ve Romsdal bölgesindeki fiyortlarda yer alan Åkerneset isimli dağ da bunlardan biri. Daha önce Norveçli jeologlar, bu dağın üzerinden düşmesi muhtemel dev kütlelerin dalgalara neden olacağı, bunun da büyük bir doğal afet doğuracağı konusu üzerinde durmuştu. Jeologlar, dağdan böyle bir dev kütlenindüşmesinin yaklaşık 80 metre dev bir dalga meydana getireceğini belirtmişti.

    ‘Filmin konusu çocukluk hayalİmdi'

    Uthaug ‘Dalga' filmini bu dağa dair yazılan bir haberden ilham alarak çektiğini söylüyor. Filmde de görüldüğü üzere, dalganın boyu yaklaşık 80 metre yüksekliğinde. Uthaug, konusunu tabiattan alan film için, “Çocukluk hayalimdi.” diyor. Yönetmenliğe soyunmasının nedenini ise şöyle açıklıyor: “Bu sektörde benim en çok ilgimi çeken şey, yeni bir dünya oluşturup seyircileri onun içine çekmek.”

    Roar Uthaug, filmlerinde seyircinin keyifli anlar yaşamasını, filmden zevk almalarını çok önemsiyor. Hatta ona göre bu, seyircilerin evlerine filmden bir şey alarak dönmelerinden daha önemli. Son yıllarda Norveç film sektörü fantastik bir ilerleme gösteriyor. Sektör hem seyirci hem de film eleştirmenleri için neredeyse hazır durumda. Uthaug, bunu görmenin kendisine ilham verdiğini söylüyor. Uno ve Peprise isimli Norveç yapımı filmler en çok beğendikleri arasında. Favori ve ilham kaynağı olan yönetmenler ise Steven Spielberg, Sam Raimi ve Peter Jackson.


    0 0

    Ünlü yazar Ayşe Kulin, yeni romanı Tutsak Güneş'te baskıcı bir rejim altında yaşayan insanları ve onların bu rejime başkaldırılarını anlatıyor. Tüm baskı rejimlerinin çözülmeye mahkum olduğunu söyleyen yazarla romanından yola çıkarak Türkiye'nin içinde bulunduğu sorunları konuştuk.

    Yeni romanınız Tutsak Güneş'te baskıcı bir rejimde yaşanılanları anlatıyorsunuz. Türkiye'de de son günlerde bu tartışılıyor. Romanı yazarken bu durum sizi etkiledi mi, size ilham kaynağı oldu mu?

    Elbette ülkenin içinde yaşadığı durum bana ilham oldu. Bunu inkar edemem. Ama herkesin aynı mesajı alması beklenemez. Son seçimlerde gördük ki yüzde kırk, hayatından gayet memnun. Onlar bu kitabı okuduğunda hiç böyle bir mesaj almazlar. Başka bir yerde geçen bir hikâye olarak bakarlar. Her okur ister ütopik olsun ister biyografik olsun her romanı kendi hikâyesini çıkartarak okur. Kendine neyi yakın buluyorsa onu sever.

    Mesela romanda kadına şiddet konusu epeyce baskın işlenmiş…

    Evet. Kadınlardan çok çocuk doğurmasını istiyor rejim. Şu an Türkiye'de de bu isteniyor. Ne kadar çok olursak o kadar büyürüz sanıyoruz ama öyle değil. Çünkü bu çocukları, eğitmek ve beslemek lazım. Sonrasında da büyük bir işsizler ordusu çıkıyor ortaya. Sonra cumhurbaşkanımız onları, eli palalı herifleri zor zaptediyor. Bir de işin bu tarafını düşünmek lazım. O kadar büyük bir nüfusu mutlu edebileceğin bir ortamı yeşertebilmişsen buna izin verirsin.

    Romanın ana kahramanı Profesör Yuna. Olup biten çoğu şeyden haberi yok. Bir aydının yaşadığı toplumdan böylesine bihaber olması garip değil mi?

    Siz televizyonda koskoca profesörleri görmüyor musunuz? Ne kadar her şeyden memnunlar ve durumdan bihaberler. Hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar. Mesela IŞİD iki tane korkunç katliam yaptı ülkemizde. İnsanlar çıkıp pişkin pişkin “her türlü önlem alınmıştır” diyebiliyor. Bir maden çöküyor, kimse üzerine sorumluluk almıyor. Tek saf o romandaki Prof. Yuna Otiz değil. Biz tüm etrafımızdaki saflarla yaşamak zorundayız.

    Yalçın Akdoğan sorumluların istifasını istemek teröristleri sevindirir diyor. Bu yüzden mi istifa etmiyorlar sizce?

    Devlet adamlığından çok uzak bir kadronun yönettiği bir ülkede yaşıyoruz. Devlet adamlığı başka bir şey. Devleti yöneten insanlar aklıselimden yana olmalı. Ben hayatı boyunca muhalif olarak yaşamış bir insanım.

    Romanınızda normal vatandaşların çoğu hayatından gayet memnun. Ama diğerleri de huzursuz ve yavaş yavaş isyanın eşiğinde…

    Dikkat ettiyseniz memnun olanlar rejimin kendi çevresinde olanlar. Yuna, bir araştırma kurulunda çalışıyor. O bir mucit, politika insanı değil. Kendini araştırmaya adamış. Ama rahat yaşıyor. Belli bir statü verilmiş, maaşını alıyor. İnsanları memnun ettiğinizde çok fazla sorgulamıyorlar. Mesela ben de bu soruyu soruyorum nereden geliyor bu memnuniyet diye. Memnun edilmekten geliyor. Bir şekilde, parayla, makamla memnun ediliyorlar.

    Bir de rahatsız olanlar var…

    Bir gün bir şey oluyor ve vicdanı olan insanlar uyanıyor. Kendisine olmazsa komşusuna oluyor ya da bir yakınına ama bir şekilde durumun farkına varıyorlar. Romanda Yuna, Kutkar'ın kaybolması ile uyanıyor. Bir de Tamur'u tanımasıyla bu derinleşiyor. Burada aslında masallara bir gönderme yaptım. Beyaz atlı prensin prensesi öpüp uyandırması gibi, Tamur ile Yuna arasında bir aşkın başlaması da Yuna'nın uyanmasında etkili oluyor.

    VİCDANI VE AHLAKI KAYBETTİK

    Romanda sevginin gücünden bahsediyorsunuz. Ama son yıllarda ülkemiz o kadar kutuplaştı ki, sevginin gücü bunu eski haline çevirebilecek mi?

    Ben 74 yaşındayım. İlk defa bu kadar kutuplaşmış bir toplum görüyorum. Siyasi partiler her zaman birbiri ile didişirdi. Ama aklıselim diye bir şey vardı. Biz o aklıselimi kaybettik. Vicdanı ve ahlâkı kaybettik. Yalanı en baştaki çok büyük bir rahatlıkla söyleyince şaşırıp kalıyorsun. O da biliyor yalan söylediğini. Ben de onu dinlerken yalan söylediğini biliyorum. O bunu siyaset için kullanıyor. Yalanına inanan insanlar var ama inanmayanlar karşısında muazzam bir itibar kaybına uğradığını fark etmiyor mu? Neydi o Kabataş yalanı Allah aşkına. Deri eldivenli çıplak adamlar… Gerçek olmadığı ortaya çıktı hâlâ ‘beyan ne olacak' diyor.

    Ancak en baştaki AKP ile günümüzde eleştirilen parti arasında büyük bir fark yok mu?

    Olmaz olur mu? Ben AKP'ye oy vermedim benim yaşam tarzımı temsil eden bir parti değil. Ama sandıktan çıkıp iktidar olmasına sevindim. Nihayetinde benim memleketimin partisi. Bu ülkede o parti gibi düşünen insanlar var ve ben onlara saygı duyuyorum. Hepimiz birbirimize saygı duymak zorundayız. Solcu partiler, aşırı muhafazakar partiler de iktidara gelebilir. İktidara gelsinler normalleşelim, bunlara alışalım. Birlikte yaşamayı öğrenelim. Yanımdaki başörtülü beni rahatsız etmesin, ben de onu rahatsız etmeyeyim. Bu düşüncelerle sevinmiştim. Başında çok iyi işler yaptıklarını kabul ediyorum. Ekonomi sıçradı, AB ile ilişkiler hızlandı, birçok hayırlı işler yapıyorlardı.

    DİNDARLIĞIN İÇİ BOŞALTILDI

    Peki sonra ne oldu?

    Sonra birdenbire şunu gördüm ve ona çok üzüldüm. AKP dindarız diye başa gelen bir partiydi. Dikkat edin muhafazakarız diye değil. Çünkü çok kısa bir dönemin dışında bu ülkeyi hep sağ muhafazakar partiler idare etti. Ama şunu gördüm ki, din adına konuşan insanlarda ahlâk sıfır. Bu, insana müthiş bir moral çöküntüsü yaşatıyor. Ben de dindar bir ailede büyüdüm. Bir tarafım Boşnak'tır. Hıristiyan bir toplumun içinde dayanma gücüne sahip olmak için dinine dört elle sarılmış insanlardır. Diğer tarafım da Çerkes'tir. Onlar da aynı şekilde dinine hassasiyet gösterir. Böyle bir ailede büyüdüğüm için İslâm'ın en ulvi tarafları bana çocukken öğretildi. Müslüman ahlâklıdır, merhametlidir, temizdir. Kibir korkunç bir şeydir. Ben bu değerlerle büyüdüm. Ama bir bakıyorum ki karşımda dindar olduğunu söyleyen ama bütün bunları yıkmış sadece şekilden ibaret kalmış insanlar var. Din ve dindarlık sözcüğünün içini boşaltmış olmaları beni çok üzüyor. Çünkü artık gençlik Müslümanlığı hırçınlık ve hoyratlık olarak görüyor. Buna tepki iki türlü oluyor. Bu dinse ben dindar değilim diyor ya da elinde palası kırbacı olan insanlar çıkıyor ortaya. Çok büyük ve korkunç bir zarar verdiler dindarlığa. Dindarlıkla yan yana gelmeyecek kelimeler yan yana geldi maalesef.

    Peki nasıl bu hale gelindi?

    Bilmiyorum. Biz kitabın içinde kalalım da başımız derde girmesin. (Gülüyor) Aslında etrafındakilerle beraber bir kişi yetti bunu yapmaya.

    Bölünme kimseye mutluluk getirmez

    Kitabın sonunda rejim muhalifleri yönetimi reform yapmaya razı ediyor. Her şey yoluna girmiş gibi görünürken, baştaki son kozunu oynuyor ve ülkeyi savaşa sokuyor. Türkiye özelinde düşünecek olursak böyle bir tehlike var mı?

    Çıkacak neticeye bağlı. Bizim Kürt sorununu halletmemiz lazım. Çok büyük bir açmazdayız bu konuda. Bu, seçim sonuçlarına göre götürülecek bir sorun değil. Çok uzun zamandır kucağımızda oturan bir sorun bu. Kürt sorununu gelecek seçimlerin sonucuna endekslemek gibi korkunç bir hata olamaz. Önümüzde iki şık var. Ya bölüneceğiz ya da birlikte yaşayacağız. Ben bölünmenin Kürt halkına da mutluluk getireceğine inanmıyorum. Sorunları bir an önce çözmeli, birlikte güçlü ve büyük bir millet olarak devam etmeliyiz.

    Sadece Kürtler mi?

    Kesinlikle değil. Keşke benim meclisimde sadece Türkler ve Kürtler değil ülkede yaşayan diğer etnik gruplar da yeterince temsil edilse. Ben Ermeni bir bakan da görmek isterim. Mesela neden Musevi bir maliye bakanımız olmasın? Onlar para işlerinden iyi anlar. Süryanileri de görmek isterim. Alevileri kesinlikle görmek isterim.

    Peki sizin çözüm öneriniz var mı?

    Ben siyaset bilimci değilim. Ama bir vatandaş olarak bu sorunun çözüm yerinin Meclis olduğunu söyleyebilirim. PKK bir terör örgütüdür. Savaşın bitmesini istemez çünkü savaş ona yarıyor. Ama HDP'yi PKK'dan ayrıştırmak durumundayız. Aynı şekilde kendini dindar ve muhafazakar zanneden partinin de IŞİD'den kendini ayırması lazım. Onları tedavi ederek, besleyerek, kollayarak, sinirli çocuklar diyerek, suçlarını örterek olmaz.

    Toplu taşıma araçlarını kullanırım

    Siz bir kesim tarafından başörtüsü ve din düşmanı gibi gösterildiniz. Öyle misiniz gerçekten?

    Ben hiçbir zaman başörtüsü düşmanı olmadım. Bu genelde sosyal medyada yapılıyor. Bunu kontrol edemezsiniz. Ben kişisel özgürlüklere, demokrasiye çok inanan bir insanım. Üniversiteye giden bir insanın kıyafetine kimsenin karışma hakkı yoktur. Üniversiteye başörtüsü sokmamayı her zaman hatalı buldum. Bu dünyada bunları aşmak ve insanları aşmak lazım.

    Çok üretken bir yazarsınız. 7/24 yazıyor musunuz?

    Lise çağlarından beri yazıyorum. Ama kafama uygun bir yayıncıyı 25 sene sonra buldum. O kadar uzun zaman yayınlayamadım ki istediklerimi, resmen dolmuşum. Yazmaktan çok keyif alıyorum. Ama nâmütenâhi yazmam mümkün değil. Benim çok geniş bir ailem var. Sekiz tane torunum var. Çocuklarım var, sosyal hayatım var. Sabah erken kalkarım. Altıda uyanıyorum. Ona kadar çok kaliteli dört saatim var. Bir de gün içinde de yazarım. Bilgisayarımla her yerde yazarım. Çok fazla otobüs seyahati yaparım. Yaşayarak yazan biriyim. Halkın içinde olmam gerek. Toplu taşıma araçlarını kullanırım. Halkın içinde olayım, onlara dokunayım diye.

    Şimdi ne var masada?

    Az bir vaktim kaldı. Zamanım sıkıntılı. Daha söyleyeceklerim var. Şu anda yine tarihî; bir roman yazmayı düşünüyorum. Çünkü araştırmayı çok seviyorum. Sanırım 18. asrın sonlarına kadar gideceğim.


    0 0

    14. İstanbul Bienali, 36 farklı mekânda izleyiciyle buluşmaya devam ediyor. Son iki haftasına giren Bienal'deki mekânları nasıl gezeceğiniz konusunda tereddüt ediyorsanız İKSV Mobil üzerinden yönünüzü bulabilirsiniz.

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 14. İstanbul Bienali'ni şimdiden dört yüz bin sanatsever ziyaret etti. Dile kolay, 1.500'ün üzerinde eser, şehrin dört bir yanına dağılmış müzeler, tekneler, oteller, eski bankalar, otoparklar, okullar, dükkânlar hatta özel konutlarda sergileniyor. 36 farklı mekânda izleyiciye sunulan bu eserleri gezmek ise hem zaman ayırmak hem de rotaları takip etmek bakımından ayrıca emek istiyor. Avrupa ve Anadolu yakasında 36 mekân dendiğinde, üstelik mekânların yerlerini bilseniz bile insanın zihninde bir belirsizlik doğuyor. Söz gelimi Beyoğlu'nda Adahan Otel'de yer alan Meriç Algün Ringborg'un “Siz hiç incir ağacının çiçek açtığını gördünüz mü?” adlı eserini ziyaret ettiniz ve ardından Kasa Galeri'deki işleri görmek istiyorsunuz. Nasıl gideceksiniz? En kısa ve en az yorularak hangi rotayı takip etmelisiniz? Bu sorunu çözebilmek için Vodafone Red'in de desteğiyle İKSV Mobil uygulamasına yeni özellikler getirildi. Uygulama üzerinden bienal mekânlarına ve sanatçı bilgilerine de topluca ulaşabilirsiniz. Ama sunulan en önemli hizmet, mekânlar için hem yürüyerek, hem de toplu taşıma kullanarak ya da araçla nasıl gideceğinizle ilgili tarif alabilmeniz.

    Uygulamanın nasıl çalıştığını ve bunun işe yarayıp yaramadığını biz de hafta içi bir grup gazeteciyle test ettik. İlk buluşma noktamız olan Arter'deki eserleri, uygulamada sanatçılar hakkında verilen bilgiler eşliğinde izledik. Ardından harita ile Bostanbaşı Sokak'ta terk edilmiş bir ev içine kurulan Deniz Gül'ün “Taş (Elyazmaları Yanmaz)” isimli eserini ziyaret ettik. Burası, 1915 civarlarında inşa edilip son yüz yılda üç kez el değiştirerek Rum sahiplerinden Türklerin eline geçmiş küçük bir apartman. Gül'ün tavana yaptığı taş biçimli yerleştirme de bir zamanlar Anadolu'da yaşayan medeniyetlerin taşa kazımış olduğu işaretleri içeriyor. Buradan aynı cadde üzerinde yer alan otoparka geçiyoruz. Şans eseri çalışmanın sanatçısı Cevdet Erek'le de karşılaşıyoruz ve bize uzun uzun eserin yapılış hikâyesini ve mekânla ilişkisini anlatıyor.

    Yine aynı güzergâhta Dükkan'da yer alan Theaster Gates'in eserleri de en fazla ilgi çekenlerden biri oluyor. Gates tarihî; bir İznik kâsesinden yola çıkarak, Hrant Dink Vakfı, Pera Müzesi, İstanbul Modern gibi şehrin sembolik yerlerinden topladığı topraklarla hepsi farklı renk ve biçimde kâseler üretmiş. Son durağımız ise Galata Özel Rum İlköğretim Okulu'ydu. Yılın en önemli sanat gelişmelerinden biri olan bienali gezmek istiyor fakat cesaret edemiyorsanız 1 Kasım'a kadar bu yolu deneyebilirsiniz.


    0 0

    6 yaşında abisiyle birlikte çocuk yuvasına bırakılan İrem'in hayatı koruyucu aile bulmasıyla değişti. O şimdi 18 yaşında ‘yurt çocukları' için çalışan bir gönüllü. Gittiği her yerde anlattığı tek bir şey var: “Yuva çocukları da sevgiyi bulursa başarır.”

    İrem Başak Bilgin. 18 yaşında. Altı yaşında abisiyle birlikte çocuk yuvasına bırakılan İrem şöyle başlıyor hikâyesini anlatmaya: “İki yıl kadar sonra abime ve bana gönüllü aile çıktı. Resmi tatillerde ve hafta sonlarında bizi alıyorlardı, çok güzel zaman geçiriyorduk. Çünkü bizi sevdiklerini ve önemsediklerini hissedip mutlu oluyorduk.” Gidip gelmelerin, gezmelerin sonunda koruyucu aile olmaya karar verirler. Bu an İrem için hayallerinin gerçekleştiği ilk adımdı. Bir ev ve aileye sahip olmanın mutluluğunu ise, “Ailem beni bir anda mutluluğa ışınladı.” diye açıklıyor.

    Denizyıldızının hikâyesi her yerde anlatılır ama o en çok İrem'in hayatına yakışıyor; devlet korumasında büyüyen ve hep kötü olaylarla anılan çocukların aile sevgisini tadınca nasıl başarıya ulaşacaklarını kendi serüveniyle gösteriyor.

    İrem, bugün tıpkı kendi gibi başka çocukların da mutluluğa ışınlanması için çalışıyor. Yaşının küçüklüğüne, okul derslerinin yoğunluğuna aldırmadan projeler üretiyor. Devlet korumasındaki çocuklar ve huzurevindeki yaşlılarla birlikte vakit geçiriyor. Daha şimdiden üç çocuğun koruyucu ablalığını üstlenmiş bile. Bu onun için büyük bir mutluluk kaynağı. Çünkü yaptığının nasıl bir güzelliğe sebep olduğunu herkesten iyi biliyor; “Yuva ve yurtlarda her şeyimiz var ama ailemiz yok. Bir yere ait olmak istiyor insan. Annem ve babam benim olsun. Eşyalarım bana ait olsun. Ait olma duygusu bambaşka bir duygu. Okula gidiyorsunuz veli toplantısı oluyor, sizin boynunuz bükük. Evet, görevli anneler geliyor ama hepimize yetişemiyorlar.”

    Bunları anlatma nedeni oradaki çocuklara acınarak bakılması değil elbette. Empati duygusunu harekete geçirip elimizi taşın altına koymayı sağlamak. Koruyucu aileye kavuştuktan sonra yurtta kalan çocuklar için canla başla çalışan İrem, onların hayatlarına dair onlarca zorluktan bahsediyor bize. “Yaşanan olumsuzlukları en iyi ben anlatabilirim diyerek çıktım yola. Bıkmadan usanmadan anlatmaya çalışıyorum.” diyen İrem, bir yandan da koruyucu ablalık yaptığı kardeşleriyle ilgileniyor. Hafta sonu ve tatillerde birlikte oluyor, üzüntülü ve sevinçli anlarında yanlarında olarak ‘Bir ablamız var' duygusuyla onları rahatlatıyor. “Ailem bana hiç acıyarak yaklaşmadı, ah vah etmedi. Aksine teşvik etti. Ben de kardeşlerime hiç acımıyorum ve hayatın gerçekleriyle yüzleşmelerini sağlıyorum.” diyor.

    Koruyucu aileliğin yaygınlaşması için çalışıyor

    Çanakkale'de İyilik Ağacı isimli sosyal girişim projesini yürüten İrem, burada koruyucu ailelerin artması ve toplumun bu konuda gerçek bilgi sahibi olması için çalışıyor. Hayat Sende Gençlik Akademisi ve Yurtlu Genç Liderler Akademisi projelerinde görev alıyor. Buradan aldığı destekle Çanakkale'deki kardeşleri için çalışıyor. Sponsorlar arıyor, şehir esnafının kapılarını çalıyor, projesini anlatıp onları haberdar ediyor… Bütün bunları yapmasının ise tek bir nedeni var: “Benden sonraki kardeşlerimin saklanmaya gerek duymadan kendilerini ifade edebilmelerini istiyorum.”

    Onlarca başarı öyküsü varken kötü olaylar anlatılıyor

    İrem'in yürüttüğü diğer bir proje de medyada devlet korumasındaki çocuklara dair haberlerle ilgili. “Devlet korumasındaki Ali'nin başarı hikayesi diye bir şey duydunuz mu?” diye soruyor İrem. ‘Yurtta kalan Zehra fuhşa sürüklendi', ‘Yurt çocukları uyuşturucunun pençesinde' gibi haberleri hatırlatıyor ve ekliyor: “Biz hep felaket haberleriyle anıldık. Ama başarıları öne çıkarmak istiyoruz. Bizim de diğer çocuklar gibi ailemiz olursa başarabiliriz. Buna inanıyoruz…”


    0 0

    İbrahim Cerrah'a göre bir güç odağı, iktidarın zaaflarını kullanarak polis teşkilatının dürüst ve işinin uzmanı olan kadrolarını dağıtmak istedi. Tecrübeli emniyetçi, bu sürecin asıl aktörünün siyasi iktidar olmadığını söylüyor.

    Prof. Dr. İbrahim Cerrah, tecrübeli bir emniyetçi. İngiltere'de master ve doktorasını tamamladı. Yaklaşık 25 yıl Polis Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak görev yaptı. 1995'ten 2008'e kadar Polis Akademisi'nde Güvenlik Bilimleri Enstitüsü müdürlüğünü yürüttü. Başta New York polisi ve FBI olmak üzere ABD'li polislere üç yıl eğitim verdi. Cerrah, yakın zamana kadar Emniyet Genel Müdürlüğü Etik Komisyonu üyesiydi. 17 Aralık sonrasında meslektaşlarına yönelik kıyıma tepki göstererek görevinden istifa etti. Hukuk Etik Siyaset Araştırmaları (HESA) başkanı da olan Cerrah, tırmanan terör olaylarıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Tecrübeli emniyetçi ile görüştüğümüzde Ankara'da terör saldırısı olmamıştı.

    Yetişmiş kadroların tasfiye edilmesi Emniyet Teşkilatı'nı nasıl etkiledi?

    Türk polis teşkilatı, 17-25 Aralık öncesine kadar dünyanın en profesyonel ve başarılı teşkilatları arasındaydı. 17-25 Aralık büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonları bahane edilerek bu profesyonel teşkilat tahrip edildi. Siyasi iktidarın takındığı tutum gösterdi ki amaç sadece bu operasyonun intikamını almak değildi. Bir güç odağı iktidarın zaaflarını kullanarak Türk polis teşkilatının işinin uzmanı ve aynı zamanda satın alınamayacak kadar dürüst olan kadrolarını dağıtmak istedi. Özellikle polis istihbaratı sistematik kumpaslar ile itibarsızlaştırılarak siyasi iktidar MİT'e mahkûm edildi. Yaşanan terör saldırılarında da görüldüğü üzere MİT dış ve iç istihbaratta acziyet içinde olduğu gibi terörle mücadelede yetersiz kaldı ve bu işin altında ezildi.

    Bu sürecin aktörü kimdi?

    Bu sürecin asıl aktörü siyasi iktidar değildi ve olmadı. Ben ne siyasi iktidarın ne de MİT ve Hakan Fidan'ın Oslo sürecinin karar verici aktörü olduğuna inanmıyorum. Oslo sürecini başlatan güç odağı AKP iktidarını ve Hakan Fidan'ı taşeron olarak kullandı. Polis teşkilatının tasfiye edilmesi ve Polis Akademisi'nin kapatılmasının Oslo'da PKK ve Öcalan'a verilen sözler arasında olduğu söyleniyor.

    Oslo süreci sonrasında sadece Güneydoğu'da görev yapan emniyet müdürleri değil AKP kurucuları arasında yer alan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, zamanın istihbarat dairesi başkanı ve daha birçok üst düzey istihbarat yetkilisi bu süreçte görevden alındı. PKK lideri Öcalan adeta AKP hükümetinin eş başbakanı gibi çalıştı, bakan ve bürokratları görevden aldırdı. Öcalan'ın istekleri iktidar tarafından tek tek yerine getirildi ama PKK verdiği sözleri tutmadı. Hükümetin bakanları, Başbakan'ı ve Cumhurbaşkanı'nın kendi ağızlarıyla itiraf ettikleri gibi bir terör örgütü koskoca bir devleti aldattı.

    MİT'in çözüm sürecindeki rolü masum bir aldanmadan mı ibaret?

    Kimse beni çözüm sürecinin terörü bitirmek gibi bir iyi niyetle başlayıp, masum bir aldanma ile sonlandığına ikna edemez. Hakan Fidan ile PKK ve MİT gibi konularda o kadar şey paylaşmışız ki! Hakan Fidan gözümün içine bakarak bana “Çözüm sürecinde PKK beni ve MİT'i aldattı!” diyemez. Kaldı ki öyle bile olsa, süreci yürüten kişi siyasi iktidarın çok güvendiği MİT ve Hakan Fidan idi. Her şeyden önce Hakan Fidan'a yüzlerce kişinin canına mal olan ve ülkeyi iç savaşın eşiğine getiren bu aldanmanın hesabının sorulması gerekmez miydi? PKK, ne Başbakan'ı ne de Cumhurbaşkanı'nı doğrudan aldatmadı. PKK ile görüşen ve başında Hakan Fidan'ın olduğu istihbaratçı ekip aldatıldı. Bu basit ve masum bir aldanma gibi görünmüyor. Basit bir aldatılmaya indirgenen bu sözde barış sürecinde PKK terör örgütü şehirlere yerleşti ve silah stokladı. Ülke bir iç savaş ve bölünme noktasına geldi. MİT ve Hakan Fidan'ın bu süreçte masum bir aldanmanın kurbanı olduğuna inanmak fazla saflık olur. Çözüm sürecinde örgütün stokladığı silahları görmezlikten gelmenin sorumlusunun polis istihbaratı ve MİT olduğu gibi aynı zamanda siyasî; iktidar olduğu da açıktır. Hakan Fidan'ı yaklaşık 35 yıldır tanıyorum. Bu sıradan bir tanışıklık değil. Zaman zaman ailecek görüşmüş, hem ev ortamlarında hem de kendi makamında birçok özel ve hatta gizli konuyu paylaşmışızdır. Bugün yaşanan birçok olayı Hakan Fidan'dan duyup öğrendiğim bilgiler doğrultusunda değerlendirmek durumundayım.

    ERDOĞAN RÜŞVET ALAN BAKANLARDAN HABERDARDI

    Ne tür bilgiler bunlar?

    Örneğin, Gül ile Erdoğan arasında Gül'ün cumhurbaşkanı olması sürecinde başlayan sorun ve sürtüşmeler, 17-25 Aralık operasyonuna adı karışan 4 bakanın bu tür işlere karışıp karışmadığı ve Erdoğan'ın bunu çok önceleri bildiği gibi bazı konular. Hatta kabinede adı henüz rüşvet ve yolsuzlukla hiç anılmayan hangi bakanların rüşvet ve yolsuzluk içinde olduğu ve Erdoğan'ın da yıllardan beri bundan haberdar olduğu gibi daha birçok şey sayılabilir.

    Kısacası 17-25 Aralık'ta ortaya saçılan 4 bakan hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk iddialarını duymak beni hiç şaşırtmadı. Ben onları ve hatta daha fazlasını yıllar önceden hem de haberin kaynağından duyuyor ve biliyordum zaten. Ben Erdoğan'ın, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu, siyaseti aklama ve temizleme fırsatı olarak değerlendireceğini umuyordum. Beni asıl hayal kırıklığına uğratan şey Erdoğan'ın bu kişilere sahip çıkarak kendisini şaibe altına sokmasıydı.

    BÖCEK OLAYI POLİSE KUMPAS OLABİLİR

    Tutuklu polisler konusuna değinen Cerrah'a göre bugün polisler hakkında iddia edilen suçların birçoğu gerçekten işlenmiş bile olsa tutuklamayı gerektirmeyen (sadece disiplin soruşturmasına konu olacak türden) ihmal veya kusurlar. “Gerçekten tutuklamayı gerektirecek bir suçları olduğuna inanılıyorsa o zaman bu belgelenir ve iddianameyle ortaya konulur.” diyen Cerrah, hukukun meşru sınırlarının aşıldığını, masum insanlar üzerinde yargısız infaz yapıldığını düşünüyor.

    Cerrah, “Teröristler, uyuşturucu kaçakçıları ve hırsızlarla işbirliği yapılarak polislerden şikâyetçi olmalarını istemek gibi hukuk ve ahlak dışı yollara başvurulduğunu görüyoruz. Meşru bir iktidar kendi memuruna ve vatandaşına kumpas kurmaz ve suç üretmeye çalışmaz.” diyor. İstihbarat teşkilatları arasında her zaman bir çekişme olduğuna dikkat çeken Cerrah, bu çekişmenin bir teşkilatın diğerini itibarsızlaştırmak için kumpas kurması boyutuna varmaması gerektiğini anlatıyor.

    Cerrah, “Şahsen, Başbakan'ın çalışma ofisine böcek yerleştirme olayının da polise yönelik bir kumpas olabileceği endişesini taşıyorum. Kaldı ki, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile yaptığım görüşmelerden birinde onun polis istihbarat birimlerinin varlığından çok rahatsız olduğunu bizzat işittim ve müşahede ettim.” açıklamasında bulunuyor.

    ‘FAİLİ MEÇHUL CİNAYETE KURBAN GİTMEKTEN ENDİŞELİYİM'

    Cerrah, arabasına her bindiğinde son dualarını okuduğunu, kontağı öyle çevirdiğini anlatıyor. Hatta zaman zaman ailesini güvenli bir noktada bekletiyor, arabayı çalıştırdıktan sonra onları alıyor. Cerrah “Bir zamanlar abi-kardeş olduğumuz Hakan Fidan'ın MİT müsteşarı olduğu, yine bir zamanlar kendisine dua ettiğim ve bazı konuşmalarından duygulanıp ağladığım Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduğu bir ülkede maalesef faili meçhul cinayete kurban gitme endişesi taşıyorum.” şeklinde konuşuyor.

    ‘ÜST DÜZEY POLİSLER TEDİRGİN'

    Emniyet'in mevcut halini de değerlendiren Cerrah, polislerin siyasilere karşı ciddi bir güven kaybı yaşadığını dile getiriyor. Bu süreçte siyasi iradenin baskılarıyla hukuksuz işlere alet olan üst düzey polislerin gergin ve tedirgin olduğunu kaydeden Cerrah'a göre bazı siyasilerin açıklamaları sebebiyle sorumluluk asker ve polise yükleniyor. Bu da bir korku ve panik havasını beraberinde getiriyor.


older | 1 | .... | 148 | 149 | (Page 150) | 151 | 152 | .... | 165 | newer