Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 146 | 147 | (Page 148) | 149 | 150 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 09/26/15--14:00: Sonbahar gezileri başlasın
  • Yaz geçse de içimizdeki İstanbul'dan kaçış hayali hiç bitmiyor. O halde günübirlik hafta sonu gezilerini gündeme alabiliriz. Zaten sonbahar, şehre kısa mesafedeki doğal alanları keşfe çıkmanın tam da mevsimi değil mi?

    Sosyal medyadan birçok konuda olduğu gibi gezme planlarında da yardım alıyoruz. Böylece heyecanla gittiğimiz bir mekândan hayal kırıklığıyla ayrılma ihtimalini en aza indirmiş oluyoruz. Gezi tecrübelerini bol fotoğraflı ve hoş ifadelerle paylaşan adreslerden biri Facebook'taki ‘Metin ile Yoldan Çıkın' sayfası. Profesyonel turizmci olan Metin Çelik, ailesiyle birlikte tam bir doğa tutkunu. “Navigasyonlar ara yolları da gösteriyor artık. Yoldan çıkın, çekinmeyin. Kalan son doğal hayatı ve insanları keşfedin.” diyen Çelik'in eşi Özlem Hanım da tecrübelerini ve Anadolu'nun dört bir yanındaki zenginlikleri ‘Özlemle Türkiye' sayfasında takipçileriyle paylaşıyor. Bunun gibi birçok sayfayı takip ederek siz de alternatif tatil planları geliştirebilirsiniz. Emin olun, turizm acentelerinin tanıtım metinlerinden çok daha gerçekçi ve faydalı bilgiler edineceksiniz.

    Sonbahar buraya renk cümbüşüyle gelir

    Bolu Mengen, sonbahar tatilcileri için ideal bir bölge. Özellikle fotoğraf çekmeyi sevenler burada karşılarına serilen manzaraya hayran kalacak. Çünkü sonbaharda kayın, meşe, ıhlamur ve daha birçok ağaç çeşidi sonbaharla birlikte tam bir renk cümbüşüne dönüşüyor. Genelde bu tür manzaralara uzaktan bakılır ama Mengen Ormanları ziyaretçilerini bu manzaranın içine dalıp yürüyüş yapmaya çağırıyor. Burada geçireceğiniz bir güne Şirinyazı Tabiat Parkı'nı da sığdırabilirsiniz. Henüz çok fazla keşfedilmediğinden ‘kafa dinleme' hayalini gerçekleştirmek için fazlasıyla ideal. Bu keyfi bir gün daha uzatıp konaklamak isterseniz bir mekân önerebiliriz. Yedigöller Milli Parkı'na yakın Nesilce Tatil Köyü, Mengen'deki onlarca güzel mekândan biri. Burada bungalovlarda kalarak ahşaptan gelen huzuru bir günlüğüne de olsa tecrübe etmelisiniz. Sabah yapacağınız köy kahvaltısından sonra çocuğunuza ağaçlar arasında hamak keyfini tattırabilirsiniz. Tesiste at biniciliği imkânı da var. Mengen ve çevresine ulaşmak için İstanbul'dan itibaren üç saatlik bir yolculuğu göze almanız gerekecek.

    Köy kahvaltısından sonra Sapanca'ya devam

    İstanbul'da yaşayıp hafta sonu kaçamağını sevenlerin bildiği yerlerden biri Maşukiye ve Sapanca bölgesi. Maşukiye'de konaklama adına fazla imkân olmasa da son yılların kır kahvaltısı modasını çoktan yakalamış. Ziyaretçilerine organik köy ürünleri vaat eden mekânların güzelliğine diyecek yok. Otantik kaplarla sunulan yemeklerin organikliği konusunda bazı misafirler pek emin olmasa da bizzat tecrübe etmeye değer. Maşukiye'den sonra uğrayacağınız mekânlara ise Sapanca'da Zelişçiftliği'ni ekleyebilirsiniz. Sapanca Gölü'ne kuş bakışı bakan bu dağ evi sadece yaz aylarında değil, bahar ve kışta da tercih ediliyor. Müdavimlerin buradaki yiyecek önerisi ise ciğer.

    Marmara'nın son dereleri kurumadan...

    İstanbul'a yaklaşık bir saatlik mesafedeki Ballıkayalar, Marmara Bölgesi'nin doğallığı henüz bozulmamış mekânlarından. Gebze'nin Tavşanlı köyünde yer alan Ballıkayalar, büyük bir kanyonun içinden geçen deresi ve sarp kayalarıyla biliniyor. Bu yönüyle en çok doğa yürüyüşü ve kaya tırmanışını sevenlerin ilgisini çekiyor. Kayaların arasında maceraya yanaşmayanlar veya çocuklarıyla gelenler de bu yolu kat ettiğine kesinlikle pişman olmayacak. Burada dere kenarında mangal yaparak çocuklara İstanbul'da tecrübe edemeyecekleri bir keyif yaşatabilirsiniz. Mangalı yorucu bulanlar için de milli park içindeki tesisler misafirlerini bekliyor. Vadi yaz aylarında kampçıların ve üniversiteli dağcılık kulüplerinin akınına uğruyor. Günübirlik geziler için sonbahar sakinliğini değerlendirmekte fayda var.

    Restorana gerek yok mangalım yeter diyenlere

    Şehirden kaçıp bir günlüğüne de olsa yeşile doymak isteyenleri bekleyen bir adres de İğneada. İstanbul'a yakın gezi alanları genelde Anadolu yakasında, Kocaeli tarafında sıralanır. İğneada için bu kez yönümüzü Trakya'ya çeviriyoruz. Deniz sezonunda şenlenen sahilleri, sonbaharda mangalcıları ve kampçıları ağırlıyor. Yeşilin içinde kaybolmak isteyenler ise sahilden uzaklaşıp Longoz ormanlarına doğru yol almalı. Orman kamp kurmaktan ziyade mangal ve piknik için uygun. Buradaki yeme içme, dinlenme vaktinden sonra tercihiniz kesinlikle kısa bir orman yürüyüşü olmalı. Zaten yeşil alanlarda yaptığımız en büyük hata yiyip içip, mekânı terk etmek değil mi? Bu kez bunu yapmayıp ormanda kaybolmayı ve kainatın güzelliklerini şifa gibi içinize çekmeyi deneyin. Dönüş yoluna girmeden de Dupnisa Mağarası'na uğrayabilirsiniz. Mağaranın girişinde de piknik alanı var ancak genelde kalabalık olduğundan Longoz ormanları daha doğru bir tercih gibi görünüyor. Böylece etrafındaki irili ufaklı gölleriyle ormandaki sonbahar manzarasını yakalayabilirsiniz.


    0 0

    Ülkemizdeki bazı iller hâlâ ayrıldıkları şehirlerin ilçesi olduğu algısından kurtulamıyor. Aksaray, Karaman, Yalova, Kilis örneklerden birkaçı…

    Ülkemizin bazı şehirleri mimarî; ve sosyal hayatıyla bazıları kültür ve turizmiyle bazıları da sanayi ve ticaret hacmiyle öne çıkıyor. Kimileri de var ki isimleri anıldığında direkt ayrıldıkları şehirlerin ilçesi olduğu akıllara geliyor. Mesela Osmaniye Adana'nın, Bayburt Gümüşhane'nin, Kırıkkale Ankara'nın, Karabük Çankırı'nın, Batman ve Şırnak Siirt'in, Karaman Konya'nın, Aksaray Niğde'nin, Bartın Zonguldak'ın, Ardahan ve Iğdır Kars'ın ilçeleriydi. Son olarak ise Yalova-İstanbul, Kilis-Hatay, Düzce-Bolu'dan ayrılarak vilayet olan iller arasına katıldı. Bunlar ilçelerle olan uzaklığı, yüzölçümü, toplam nüfusu sebebiyle illerinden ayrılarak il oldu. İşte o illerden bazıları…

    Aksaray/Niğde: Aksaraylı olup da farklı şehirlerde yaşayan herkesin başına gelmiştir muhakkak. Biriyle tanışırsınız, muhabbet memleket meselelerine geldiğinde Aksaraylı olduğunu söylersiniz, karşınızdaki “Niğde Aksaray mı?” diye sorar. Bir de İstanbul Aksaray vardır. İl olan Aksaray, 1989 yılında Niğde'den ayrılarak il statüsünü kazanmış bir vilayet. İç Anadolu Bölgesi'nde Niğde'nin kuzeybatısında, Konya'nın doğusunda yer alıyor. Aksaray ile ilgili Orta Çağ'ın en büyük seyyahı İbn-i Battuta şunları söylüyor: “Sultan Bedreddin'in yanında çok kısa süre kalarak Aksaray'a hareket ettik. Burası Bilâd-ı Rûm'un en güzel ve sağlam şehirlerindendir. Her yandan akarsular ve bağlarla çevrilidir. Şehirden üç kanal geçer ve bunlar evlerin içinden akar. Şehrin içinde üzüm bahçeleri, bağlar ve bostanlar vardır. Aksaray'ın koyun yününden üretilen zarif halı ve kilimlerinin dünyada bir benzeri daha yoktur. Bunlar, Şam, Mısır, Irak, Hindistan, Çin ve diğer Türk ülkelerine ihraç edilir. Aksaray, Irak sultanının idaresi altındadır. Burada Eretna Beğ'in naibi Şerif Hüseyin'in zaviyesine indik. Eretna Beğ, Irak hükümdarının Bilâd-ı Rûm'daki genel valisiydi. Şerif Hüseyin ise Ahilerden olup, beldede yoldaşları pek çoktur. Bize son derece ikram ve izzette bulunarak aynen diğerleri gibi dostça davrandı.”

    Karaman/Konya: Karaman, 1989 yılında Orta Anadolu'nun gelişmesi maksadıyla alınan kararla Konya'dan ayrılarak il olan vilayetlerden. Anadolu'da Türkçenin Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından resmi dil ilan edildiği yer olmasıyla ise Türk dilinin başkenti. Ünlü denizci Piri Reis Yunus Emre, Şeyh Edebali, Kazım Karabekir, Kemal Reis, Mevlana, Şair Ayni gibi pek çok Türk büyüğünü yetiştirmiş bir şehir. Evliya Çelebi, Karaman ve tarihî; eserlerini incelemiş, Yunus Emre'nin de Karaman'da olduğunu belirtmiş. Karaman Kalesi'nden, Aktekke (Mevlana'nın annesinin mezarının bulunduğu cami), Nuh Paşa Camii, Dikbasan Camii, Kirişçi Baba Camii ve bunlardan başka çok sayıda cami, medrese, çeşme, han, hamam ve imaretlerden bahseder.

    Yalova/İstanbul: Yalova, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Kocaeli'nin parçalarından olup turizmin gelişmesi için İstanbul'a bağlanan eski ilçelerimizden. 1990'lı yıllarda ise İstanbul'dan ayrılarak il oldu. Yine Kocaeli'nin parçası olan Tuzla bölgesi de Kocaeli'nden ayrılarak İstanbul'un ilçesi oldu.


    0 0

    Biz halen kapalı alanda sigara içme cezasını doğru düzgün uygulamaktan acizken turist mıknatısı Paris'te, sigarasının izmaritini yere atanlara artık anında ceza kesilecek.

    Her yıl Paris'teki 4 bin 900 temizlik görevlisinin yerden 350 bin ton izmarit topladığını belirten yetkililer, yürürlüğe giren uygulamaya göre, izmaritini yere atanlara 68 Euro (yaklaşık 230 TL) para cezası kesileceğini duyurdu. Paris'te izmarit cezası kesmek için 96 kamu sağlığı görevlisi denetim yapacak.

    Uzaylıları aramayın

    İnsanoğluna dünya dar gelmiş olacak ki, “Mars'ta su bulup yıkansak mı?”, “Uzaylılarla tanışıp bir el okey oynasak mı?” soruları akılları kurcalıyor. Ünlü İngiliz fizikçi Stephen Hawking ise İspanyol El Pais gazetesine verdiği röportajda uzaylıların insanlığın sonunu getirebileceği konusunda uyarıyor: “Uzaylıların varlığı yönünde çalışmalar insanlığın kendi sonunu getirmesine neden olabilir. Çünkü bu varlıklar kendi gezegenlerindeki kaynakları tüketmiş ve yaşama uygun başka gezegen arayışı içinde olabilir. Bu da tehlikeli bir sonuç doğuruyor.

    Kadın mı, erkek mi?

    Sevdiği kızın evine bohçacı teyze kılığında giren jönlere Yeşilçam'dan alışkınız. Ancak İran'da durum farklı. Kadınlar Milli Futbol Takımı'ndaki oyuncuların 8'inin erkek olduğu iddiası ortalığı karıştırdı. İddialara göre; futbol takımında yer alabilmek için kadın rolü yapan 8 erkek futbolcu, cinsiyet değiştirme ameliyatına hazırlanıyor. Sporcuların kimliği açıklanmazken, yetkililer oyunculara cinsiyet testi yaptırılacağını duyurdu. Söz konusu sporcuların daha önceki kariyerlerinin tamamında ‘erkek' olarak forma giydiği iddialarına bakılırsa ne yapmaya çalıştıkları meçhul.


    0 0

    Havayolu ile seyahatlerdeki yaz dönemi yoğunluğu, okulların eğitim-öğretime başlamasıyla sona erdi. Seyahat severler, aileleriyle son tatil uçuşlarını da, Kurban Bayramı haftasında gerçekleştirdi. Tatil planlarını aylar öncesinden kararlaştırıp bilet alanlar, yaz sezonunda da çok uygun fiyata uçuş yapma fırsatı yakaladı.

    Ancak acil seyahat etmesi gerekenler, haziran-eylül döneminde yüksek fiyattan bilet almak zorunda kaldı. Yaşanan yoğunluk nedeniyle bilet ücretini tavana çeken havayolları ise ekimden itibaren adeta ucuza uçurma yarışına girdi.

    Nisan 2016'ya kadar düzenlenecek kampanyaların THY, Anadolujet, Pegasus, Atlasglobal, Onur Air, SunExpress, Corendon ve Borajet'in gerçekleştirdiği uçuşları daha da cazip ve keyifli hale getireceğinden kuşku yok. Yapılan araştırmalar, yolcuların şirketlerden en çok ‘ucuz bilet' istediğini gösteriyor. Bu talebi dikkate alan şirketlerden Pegasus, her ay ‘Uç Uç Günleri' düzenleyerek yolculara değişik alternatifler sunuyor. Şirket bu ayki kampanyasında, biletlerini >, mobile.flypgs.com ve Pegasus Mobil Uygulamaları'ndan alan Pegasus Plus üyelerine, 1 Kasım-28 Aralık arasında salı ve çarşamba gerçekleştirecekleri tüm yurtiçi uçuşlarında yüzde 50 indirimli seyahat fırsatı sundu.

    THY ise İstanbul'dan Balkanlar'da Belgrad, Bükreş, Kişinev, Köstence, Ljubljana, Podgorica, Priştine, Saraybosna, Sofya, Tiran, Üsküp, Varna ve Zagreb'e 109 dolar, Kafkaslar'da Bakü, Gence, Nahcivan, Tiflis ve Batum'a 129 dolar, Ukrayna'da Dnepropetrovsk, Kherson, Kiev, Lviv ve Odessa'ya 129 dolardan başlayan fiyatlarla gidiş-dönüş her şey dâhil uçuş imkanı sunuyor. Kampanyadan faydalanmak için 20 Ekim'e kadar bilet alınması ve seyahatin 1 Kasım 2015-31 Mart 2016 arasında gerçekleştirilmesi gerekiyor. Borajet Havayolları'ndan 15 Ekim'e kadar bilet alınması halinde, iç hat uçuşlarında 26 Mart 2016'ya kadar 69,99 TL'den başlayan fiyatlarla uçuş yapabiliyorsunuz.

    VİZESİZ ÜLKELER REVAÇTA

    Yurtdışında yeni yerler keşfetmek isteyenlerin en büyük sorunu pasaport ve vize işlemleri. Bu yüzden vizesiz ülkelere gitme planları, kış dönemi kampanyaları sayesinde hiç bu kadar kolay olmamıştı. Vizesiz ülkeler konusunda en popüler yerler arasında Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve tabii ki Balkan ülkeleri gösteriliyor. Kısa süreli seyahatle ulaşabileceğiniz bu tatil merkezleri, kar sporları ile kültür ve sanat merkezlerinin yanı sıra tabiat varlıklarıyla da dikkati çekiyor. Bu arada vize şartı bulunan ülkeler konusunda da özellikle tur acenteleri tarafından çok cazip paketler sunuluyor. Kampanyaları yakından takip etmeniz halinde en uygun tatili en ucuza bulacağınızdan şüpheniz olmasın.

    Havayolu şirketleri, ‘erken rezervasyon ve satışı' teşvik amacıyla düzenlediği kampanyalarda yeni talepler de oluşturuyor. Cazip fiyatla sunulan kampanyalar o kadar çok ilgi görüyor ki, bazı aileler birden çok tatil programı yapabiliyor. Kampanyalara dikkat çeken şirket yetkilileri, gelecek yılın tatil planlarının şimdiden yapılması konusunda da uyarıda bulunuyor. Son dakikada oldukça yüksek fiyattan bilet alarak mağduriyet yaşamak istemeyenlerin, şimdiden gelecek yılın planını yapmasını tavsiye eden yetkililer, böylece ‘şok fiyatlarla' seyahat imkanı yakalayacaklarını belirtiyor. Havayolu şirketlerine göre değişkenlik gösterse de, gelecek yılın biletlerini 9-12 ay öncesinden satın alabiliyorsunuz.

    Ankara'da ücretsiz otopark

    AnadoluJet ile Türkiye'nin herhangi bir noktasına seyahat edecek yolcular, Ankara Esenboğa Havalimanı'nda bulunan AnadoluJet'in otoparkına araçlarını ilk 24 saat ücretsiz, sonrasında ise günlük 12 TL'ye bırakabiliyor. 31 Aralık'a kadar devam edecek uygulamadan faydalanmak isteyen THY yolcularının ise gidiş-dönüş biniş kartları ile Miles&Smiles kartlarını otopark görevlisine göstermeleri gerekiyor.

    Corendon üniformaları değiştirdi

    Antalya merkezli havayolu şirketi Corendon, kabin ekiplerinin üniformasını yeniledi. Hollanda'nın ünlü modacısı Bas Van Wayenburg tarafından tasarlanan üniformalarda, ekiplerin rahatlığı için nano teknoloji ile üretilen kumaş kullanılırken, tasarımların yalın, dinamik ve modern olmasına özen gösterildi. Corendon Airlines'ta 180 kadın, 60 erkek olmak üzere 240 kabin ekibi çalışıyor.


    0 0

    Kayıp bir kaşifi arayan ekibin gördüğü dumanı kamp ateşi zannetmesiyle keşfedilen tüten tepeler ilk başta volkanik olarak yorumlansa da aslında gerçek başka.

    1850 yılında İngiliz kaptan Robert McClure, 5 yıl önce kaybolan kaşif Sir John Franklin'i bulması için Kuzey Kutbu'na gönderildi. Bu 129 tayfalık Kuzey Kutbu keşif ekibini aramaya giden ikinci araştırma grubuydu.

    Kaşif Kuzey Kutbu'na doğru gemisiyle yola çıktı, Bering Boğazı yoluyla Arktik Okyanusu'na girdi. Alaska'yı geçen McClure'nin araştırma ekibi Kanada'nın kuzeybatısında uzaktan dumanı fark etti. Dumanların kamp ateşinden gelebileceğini düşündü.

    Dumanlar kamp ateşinden değildi. Kalın duman tabakası topraktaki yarıklardan çıkıyordu. Gemiciler için yanan kayalardan örnek aldılar ve McClure'nin masasına konunca ahşap masasında delik açtı.

    McClure kayaların volkanik olabileceğini düşündü. Fakat işin aslı öyle değildi. Tepeler aşınınca ve mineral yarıkları havayla temas edince duman oluşuyor. Çünkü dağlar kendiliğinden ateşlenen bol miktarda sülfürce zengin linyit içeriyor. Bu ortaya çıkan bu sülfürdioksit, sülfürik asit ve buhar içeriyor. Dumanlı Tepeler'in yüzyıllardır yandığına ve uzun süre daha yanacağına inanılıyor.


    0 0

    Dünyanın en büyük potas madeninde üretilen sofra tuzuyla ortaya çıkan 200 metrelik dağ, halk tarafından oldukça ilgi görmesine rağmen çevre için bir o kadar zararlı.

    Almanya'nın Heringer kasabasındaki bu sıradışı dağ, potas yan ürünü olan sodyum klorid yani sofra tuzundan oluşuyor.

    Kaya taşı madeni 100 yıldan uzun süredir bu bölgede sürdürülen bir endüstridir. 1903 yılında kalya taşı (potas) işinin açılmasıyla başladı ve bugün operasyon sahasıyla dünyanın en büyük kalya madeni oldu.

    Potas madeni potas ve sodyum klorid ile yüzde 20 ve 35 arasında potasyumla karıştırılıyor. Kazılan her potas tonu için birkaç ton sodyum klorid (tuz) üretiliyor.

    Yerden 200 metre üzerindeki yüksekliği, 93 hektarlık yüz ölçümüyle birlikte yaklaşık 188 milyon ton tuzdan oluşan bu dağa her saat 900 ton daha tuz ekleniyor

    Türingiya eyaletiyle sınırı bitişik olan Monte Kali tuz dağı aynı zamanda popüler bir turist bölgesi. Yerel halkın Kalimanjaro olarak isimlendirdiği bölgeye her yıl 10 binin üzerinde ziyaretçi dağa tırmanıyor.

    Ancak, Monte Kali ve bölgedeki diğer dağlar çevreyi tahrip ediyor. Çok fazla miktardaki tuz yeraltına sızarak toprağı, nehirleri ve yeraltı sularını kirletiyor. Bu bölgenin çevresindeki toprak oldukça verimsiz ve sadece tuza dayanabilen birkaç tuzlu toprak bitkisi yetişiyor. Werra nehrinde ise tatlı su organizmaları yaşamıyor.


    0 0

    Hafta içi basına yansıyan NASA'nın ‘Mars'ta su bulundu' açıklaması bir anda tüm dünyanın ilgi odağı oldu. Ne ilginçtir ki yönetmenliğini Ridley Scott'un yaptığı ve Mars'ta mahsur kalan bir astronotun hikâyesini anlatan The Martian/Marslı filmi de bu hafta vizyona girdi.

    Geçtiğimiz günlerde NASA, tarihî; bir açıklama yaptı: ‘Mars'ta tuzlu su bulundu.' Bu haberin yankısı hâlâ sürerken yönetmenliğini Ridley Scott'un üstlendiği Marslı filminin perdeye çıkması dikkat çekti. NASA'nın uzun zamandır sahip olduğu ‘su' bilgisini, Marslı filmi için beklettiğini düşünen eleştirmenler, olayı ‘NASA, Marslı'nın PR ve reklamını yaptı' şeklinde yorumladı.

    Film tüm bunların yanı sıra mizahıyla da çok konuşuldu. Hikâyeye farklı boyut kazandıran ilginç mizahı, izleyenlerden tam not aldı. Sonuç olarak 8,5'lik IMDB puanıyla Marslı, son dönemin en iddialı bilimkurgu yapımları Interstellar (Yıldızlararası) ve Gravity (Yerçekimi)'nin yanında yerini aldı.

    Hikâye için özel yazılım

    Başrolünde Matt Damon'ın yer aldığı Marslı'nın kadrosunda ona Sean Bean, Jessica Chastain, Kate Mara, Jeff Daniels ve Michael Pena gibi isimler eşlik ediyor. Senaryo geçtiğimiz yılın ödüllü ve popüler bilimkurgu kitaplarından Andy Weir imzalı ‘The Martian' adlı kitaptan uyarlandı. Weir, 2009'da kaleme almaya başladığı hikâyesini ilk zamanlar kendi sitesinde yayınladı. Hatta yazdıklarının bilimsel gerçeklerle tutarlı olması için Mars'taki yaşam koşulları, botanik, yörünge mekaniği ve insanlı uzay uçuşları tarihî; gibi konularda araştırmalar yaptı. Eski bir bilgisayar programcısı olan Weir, aynı zamanda izleyenlerin filmde göreceği bazı bölümler için özel yazılım bile geliştirdi.

    Yapımcı Simon Kinberg, kitabı otuz sayfa okuduktan sonra çok etkilendi ve Fox stüdyoları altında çalışmalara başladı. Eserin hakları satın alınınca senaryo, Lost dizisinin senaristi olarak tanınan Drew Goddard'a teslim edildi. Goddard, ‘Sayısız matematik problemi çözmüş gibi oldum' dediği senaryo adapte sürecini birkaç ayda tamamladı. Peki, senaryosu bitirilen filmi kim çekecekti? Goddard, Marslı'nın yönetmenliğine de talip oldu fakat Sinixter Six adlı film için fikrinden vazgeçti. Sonrasında koltuk Yaratık, Gladyatör ve Cennetin Krallığı gibi yapımların ünlü yönetmeni Ridley Scott'a teslim edildi.

    Matt Damon'ın korkusu

    Matt Damon, filmde başrol karakteri astronot Mark Watney olarak karşımıza çıkıyor. Ancak 2014 Christopher Nolan yapımı Yıldızlararası'nda da oynayan Damon, Mark rolünü kabul etmek konusunda çekimser davranır. Çünkü Mark ile Yıldızlararası'ndaki rolünün benzeşeceğine dair endişeleri vardır. Yapım şirketi ‘Başka birini Mark Watney olarak düşünemeyiz' açıklamasını yapınca başarılı aktörü yönetmen Scott ikna eder.

    NASA ne derse o olur

    Marslı'nın çekim ülkesi ilk başta Avusturya olarak belirlendi. Fakat yapım şirketiyle Avusturya hükümeti arasında çıkan anlaşmazlıklar bir türlü çözülemedi. Ekip bu kez gözünü bir başka Orta Avrupa ülkesi Macaristan'a çevirdi. Başkent Budapeşte'de bulunan KORDA Stüdyoları'nda 8 Kasım 2014'te ilk fotoğraf çekimleri yapıldı. Bu stüdyo bazı özellikler konusunda dünyanın diğer stüdyolarından önde geliyor. Mesela en uzun ve en büyük sesli çekimlere imkân veriyor. Stüdyoya ait 6. sahne ise ‘Dünyanın en büyük sahnesi' olarak biliniyor.

    70 gün süren çekimler için KORDA'da 20 adet set kuruldu. Diyalog sahneleri, uzay gemisi Hermes, Mars sığınağı, kapsül içi ve büyük kum fırtınaları gibi sahneler burada tamamlandı. Geniş plan çekimler için Ürdün'deki Wadi Rum'a gidildi. Çünkü coğrafi yapısı görsel açıdan Kızıl Gezegen Mars ile benzerlik gösteriyordu.

    Yapım sürecinde Mars ve uzay seyahatine dair bilgilerin doğruluğu NASA tarafından teyit ediliyordu. NASA'nın Mars misyonunu hedef alan filmde kullanılan uzay kostümlerinden araçlarına kadar her şeyde bu etki görülüyor. Filmdeki uzay kıyafetlerinin NASA'nınkilerden neredeyse tek farkı daha pratik olması. Scott, önceki filmlerinden Prometheus için geliştirdiği birçok ekipmandan Marslı'da da yararlandı. Çekimlerin en ilginç tarafıysa ekip patates sahnesi için stüdyoda kurulan bir çiftlikte patates yetiştirdi ve gelişim aşamalarını bizzat kaydetti.


    0 0

    ‘İnsan nisyana müpteladır' diye boşuna söylememişler. ‘Türkiye ve kadın' denince akıllara namus cinayetleri, siyasetçilerin akla zarar söylemleri, hak mücadeleleri geldiğinden tarihte büyük başarılara imza atan ve atmaya devam eden kadınları unutur olduk.

    Halbuki hatırlamaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu dönemlerden geçiyoruz. Gazeteci yazar Yaşar Gülsoy da ‘bu kadınlar unutulmasın', ‘kadınlar adına umutsuzluğa düşüldüğü her an ayağa kaldırma görevi görsün' diye bir kitap kaleme aldı. ‘Allah Kadını Yarattı-Devrimi Yapan Kadınlar' başlığını taşıyan kitap, büyük mücadelelerden geçerek kendini kanıtlayan kadınlara dair belki de bu zamana kadar en kapsamlı eser. İnkılap Yayınevi'nden çıkan kitapta sanattan siyasete, akademi dünyasından sosyal hayata birçok alanda öne çıkan, ilklere imza atan, başarı hikâyeleriyle kendilerine hayran bırakan kadınlar anlatılıyor. Hikâyelerin çekiciliğini anlamak için ara başlıklara göz atmak mümkün. İşte birkaçı: ‘İlklerin Ressamı Hale Asaf'ın şaşırtan yaşamı', ‘Afife Jale'nin cenazesinde sadece dört kişi vardı', ‘Ayhan Işık'ı sinemaya kazandıran kadın', ‘Karagümrüklü Türkan Sultan ile Panter Emel'in ortak kaderi', ‘İlk kadın hakem, ilk maçında erkek hakemleri yönetti', ‘Şarkısıyla trafiği durduran kadın', ‘Tarih, tasavvuf ve felsefeyi canlandıran kadın', ‘Kocasına soyadını veren berrak sesli kadın'...

    Bu başlıkların altını dolduran cümleleri varın siz düşünün. Arka kapak yazısında belirtildiği gibi kadın hakları yolculuğunun en gizemli, en heyecanlı, çok bilinmeyen ve macera dolu anlar… ‘Kadın yazarların annesi' olarak bilinen Halide Nusret Zorlutuna'nın Yahya Kemal'in şiirlerini ezbere bildiği ender şairlerden biri olduğunu da öğreniyoruz kitaptan. Onun kadar tanınmasa da Türk edebiyat tarihine bir ömür vermiş ve ‘platonik aşkların yazarı' olarak bilinen Muazzez Tahsin Berkand'ı da… Ve yeni nesillerin Savaş Ay'ın annesi olarak bildiği Şükran Ay'ın kocasına soyadını verdiğini de… Dahası aynı kadının ‘Bir fincan kahve olsam', ‘Kahverengi gözlerin' gibi eserleri ilk defa seslendiren berrak sesli kadın olduğunu da…

    Sayfaları karıştırdıkça karşımıza başka ayrıntılar da çıkıyor. Mesela Türkiye'nin ilk kadın adliye muhabiri Vasfiye Özkoçak'ın pes edip bıraksın diye amirleri tarafından milli eğitim toplantısı yerine hamallar kongresine gönderildiği bilgisi gibi. Özkoçak, ‘kadındı başaramadı' demesinler diye çok çalıştığını anlatıyor. ‘Savaş Kahramanı Kadınlar' diye ayrı bir bölüm var kitapta sonra. Antep'te Fransızlara karşı cepheye gitmek istediğinde karşı çıkanlara ‘Benim kanım sizinkinden daha mı şirindir.' cevabını vererek savaşan Yirik Fatma'dan ‘Vatanın savunmasında hepimiz eriz.' diyerek yine Fransızlara karşı savaşan Tayyar Rahime'ye kadar başka birçok cesaret timsali kadın yer alıyor kitapta. Kara Fatma lakabıyla tarihe geçen Fatma Seher Hanım, erkek kılığına girerek Kurtuluş Savaşı'nda savaştığı için uzun yıllar Halim Çavuş olarak bilinen Halime Çavuş, Dağlar Kızı Çete Emir Ayşe Efe ve daha niceleri…


    0 0
  • 10/03/15--14:00: Futbol bazen gözyaşıdır
  • Bursaspor'un teknik direktörü Ertuğrul Sağlam, geçen hafta oynanan Eskişehirspor karşılaşması esnasında taraftarları tarafından istifaya davet edildi. Gözyaşlarına hâkim olamayan tecrübeli hoca, yaşananları çok acı bir gün olarak özetledi. Saha kenarında pek alışık olmadığımız bu durum, futbol tarihinde bir ilk değil tabii ki… Listede kimler yok ki...

    Daha dünkü hoca değil. Bursaspor onun ilk ya da son şansı da değil. Yeşil-Beyazlılarla şampiyonluk yaşayıp adeta ezber bozmuş bir teknik direktör. Ertuğrul Sağlam, geçtiğimiz Eskişehirspor maçında gözyaşlarına hakim olamadı. Sağlam'ın gözyaşı döktüğü fotoğrafı gören her Bursasporlu kahrolmuştur. Ancak o resme daha da dikkatli bakıldığı zaman, aksine mutlu olunması gereken bir detay var. Bursaspor'un derdine, çoğu Bursalıdan daha fazla üzülen bir teknik direktör var orada. En az hayal kırıklığı, üzüntü ve yaşadığı gerginlik kadar, Bursaspor'u sahiplenmesinin de bir göstergesiydi o fotoğraf. Sevinçleri, hayal kırıklıkları vardır her teknik adamın… Bazen de gözyaşları… İşte son zamanlarda gözyaşlarına engel olamayan teknik direktörler…

    Dünyanın ‘en iyisi' de ağlar…

    Kendi deyimiyle ‘özel biri'. Dört farklı ligde şampiyonluk yaşayan ender isimlerden Jose Mourinho da, kendini tutamayıp hüngür hüngür ağlayanlardan. Pep Guardiola, onun için “muhtemelen dünyanın en iyi teknik direktörü” diyor. Ama en iyi olması gözyaşı dökmesine engel değil. Çünkü o da bir insan nihayetinde… Jose Mourinho İnter'in başında iken, 2010 senesinde İspanya'nın Madrid şehrinde oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde Bayern Münih'i 2-0 yenerek takımını şampiyon yapmıştı. Bu büyük başarının ardından İnter kulübünden ayrılacağı kesinleşen Portekizli teknik adam arabasıyla stadyumdan ayrılırken takım otobüsünün yanında bekleyen İtalyan Marco Materazzi'yi görür ve arabadan inerek, oyuncusuna sarılır. Bu anda ikili gözyaşlarını tutamaz.

    6 kupanın karşılığı...

    Futbolu bıraktıktan sonra 21 Haziran 2007'de Barcelona'nın B takımının başına geçip ardından Frank Rijkaard'ın yerine 2008 yılında Barcelona'nın başına getirilen Pep Guardiola da saha içinde gözyaşı dökenlerden. 4 yıl takımın başında kalan İspanyol teknik adam, bir yıl sezon içerisinde 6 turnuvada şampiyon olan ilk teknik direktör unvanını aldı. Sezonun adı; 2009-2010. 6. FIFA Kıtalararası Kulüpler Dünya Kupası Finali'nde Arjantin temsilcisi Estudiantes de La Plata'yı uzatmalarda 2-1 yenen Barcelona şampiyon olurken, sevinç gözyaşları dökülür, Guardiola'dan.

    Efsane, futbola veda ederken…

    Futbol tarihinin unutulmaz isimlerinden biri, Sir Alex Ferguson. 26 yılda 38 kupa kazanıp 2013'te Old Trafford'a veda eden İskoç teknik adam, Manchester United macerasında hep soğukkanlı tavırları ile dikkat çekmişti. Lakin, ‘Düşler Sahnesi'ne veda ederken tribünlerin hep bir ağızdan ‘Sir Alex' diye tempo tutmasına karşı koyamayarak, duygu yüklü anlar yaşamıştı. Menajer olarak son kez Old Trafford'a çıkan Ferguson, eline mikrofonu alarak, duygularına tercüman oldu. Kim bilir belki o an gözünün önünden neler geçti?

    Dünya Kupası'nda akan gözyaşı

    Bir zamanlar Trabzonspor'un da hocalığını yapan Vahid Halilhodzic de saha kenarında duygusallaşanlardan. 2014 Dünya Kupası'nda Cezayir Milli Takımı'nın başında yer alan Boşnak hocanın takımı son 16 turunda Almanya ile eşleşmişti. Bu, aynı zamanda 32 yıllık bir hesabı kapatma fırsatıydı. Cezayir, ilk defa kupaya İspanya 1982'de katılmış ve ilk maçında Almanya'yı 2-1 yenmişti. Ancak Almanların 1-0 kazandığı ve anlaşmalı olduğu iddia edilen Avusturya maçı sebebiyle bir üst tura çıkamamıştı… Çöl Aslanları, kupanın sahibi ile 90 dakika sonunda 0-0 kalmıştı. Uzatmalarda ise 2-1 kaybettiler maçı. Çeyrek finale çıkmamanın üzüntüsünü yaşarken Cezayir, Halilhodzic'in gözyaşları da damga vuruyordu, Dünya Kupası'na.

    Galibiyet bile engelleyemedi...

    Listemizdeki bir başka isim de Claudio Ranieri. 64 yaşındaki İtalyan antrenör, 2011-2012 sezonunun daha dördüncü haftasında kendisini İnter'in başında bulur. Halefi Gian Piero Gasperini'nin yerine. İlk maçında Bologna deplasmanından 3-1'lik galibiyetle ayrılır. 23 maçta 11 galibiyet, 9 mağlubiyet ve 3 beraberlik alan Ranieri için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Deplasmanda oynanacak olan Chievo maçı, bir nebze olsun kara bulutların dağılması için önemli bir fırsattı. Nitekim de öyle oldu… Maçı son 3 dakikada attığı iki golle kazanan Milano ekibinin hocası, Diego Milito'nun golünün ardından rahatlayarak, gözyaşlarını tutamadı… Ancak bu galibiyet Ranieri'nin takımdan ayrılmasını engelleyemedi ve iki maç sonra yollar ayrıldı.

    Saracoğlu'nda duygu yüklü anlar

    Geçtiğimiz sezon duygusallık denildiğinde ilk akla gelen isim Fenerbahçe'nin eski teknik direktörü İsmail Kartal oldu. Ligin yedinci haftasında Gençlerbirliği ile oynanan maçta duygusal anlara şahitlik etmişti, Şükrü Saracoğlu Stadyumu. Başkent temsilcisi, 81. dakikada maçta skoru 1-1 yapmıştı. Ne oldu ise bu golün ardından oldu. Kartal, Sow-Emenike değişikliğine gittiğinde, bu hamleye tepki gösteren taraftarlar, ‘Sow' tezahüratları yapmıştı. Protestolar Kadıköy'de soğuk rüzgârlar estirirken, başarılı hoca da gözyaşlarına hakim olamamıştı. Duygusallığın sebebini ise şöyle açıklamıştı Kartal: “Hırsımdan, inancımdan, sinirimden dolayı gözlerim doldu…”

    Son dakika golü ile gelen gözyaşı

    Beşiktaş'ın eski teknik direktörü Slaven Bilic de saha kenarında gözyaşı dökenlerden. Sezon 2013-2014. Yer: Konya Büyükşehir Belediyesi Atatürk Stadyumu. Seyircisiz oynanan karşılaşmada, Torku Konyaspor'un rakibi Beşiktaş. Müsabakanın son dakikalarında Beşiktaşlı Jones'a yapılan faulü görmediği için hakem Çağatay Şahan'a sinirlenen Bilic, 90+3'te gelen beraberlik golünün ardından gözyaşlarına hâkim olamadı. Hırvat çalıştırıcı karara isyan ederek soyunma odası koridorlarına doğru gitti. Daha sonra kulübeye dönen başarılı antrenör, bitiş düdüğünün ardından kafasını iki elinin arasına alarak, için için ağlamıştı.

    21 yıl sonra gelen sevinç gözyaşları…

    Şimdiki örneğimiz saha dışından. Geçtiğimiz sezonu kupa kaldıramadan kapatan Real Madrid, sezon başında teknik direktörlüğünü Rafael Benitez'e emanet etti. 21 yıl önce Real Madrid'de yardımcı teknik direktör olarak çalışan ve 1995 senesinde Real Valladolid'in başına geçerek teknik direktörlük kariyerine adım atan Benitez, Santiago Bernabeu Stadı'nda imza sonrası, “Burası benim evim. Umarım takım daha iyi oynar ve kupalar kazanılır.” derken gözyaşlarına hâkim olamıyordu.


    0 0
  • 10/03/15--14:00: Yabani hayata şefkat eli
  • Kentlerin giderek büyümesi ve yeşilin yerini beton blokların alması belki de en çok onları etkiliyor. Çevrecilerden yükselen ‘Doğal hayatı koruyalım' sesi ne yazık ki siyasi çevrelerde pek yankı bulmuyor. Hal böyleyken İstanbul Üniversitesi bünyesinde 2002 yılında yaban hayatı seven ve gönül veren öğrencilerden Ahmet Emre Kütükçü ve Nilay Tezsay'ın öncülüğünde kurulan Vahşi Yaşama Araştırma ve Koruma Kulübü, (VAŞAK), yabani hayvanların “Yardım edin” çığlığına yanıt vermeye çalışıyor.

    Veterinerlik fakültesi içerisinde kurulan kulüpte aktif olarak görev yapan 50 öğrenci var. Çoğu, yabani hayvanları ile ilk defa burada tanışmış. Günlük sayı değişmekle birlikte yaklaşık olarak 200 yabani hayvanına evsahipliği yapıyorlar. ‘Dikkat Egzotik Hayvanlar' tabelasının asılı olduğu kapıdan içeri girdiğinizde kendinizi birbirinden farklı hayvanların olduğu bir bakımevinde gibi hissediyorsunuz. Kartallar, atmacalar, leylekler, baykuşlar farklı bölümlerde kafeslerde ürkek gözlerle sizi izliyor. Her gün 4 öğrencinin görev yaptığı kulüpte, yaban hayvanlar bir anne–baba titizliğiyle besleniyor. Gagası yaralı olan ya da yeme yeteneği bulunmayan yavrulara hazırlanan mamalar, buradaki öğrenciler tarafından sonda yöntemiyle takılıyor. Köpeklerin saldırısı sonucunda ayağından yaralanmış bir yavru karaca, biberonla beslenip, röntgen için bir gönüllünün kucağında götürülüyor.

    Kulübün başkanlığını yapan Ünsal Esen yaz tatilini bile burada geçirmiş. “Buradan uzakta olduğumda bir eksiklik hissediyorum. Bu hayvanların sorumluluğu bana ait ve onları hayatta tutmak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.” diyor.

    Yaban hayvanlarının büyük bölümü ‘avcılar tarafından vurulma' nedeniyle Orman Bakanlığı'na bağlı ekipler tarafından buraya getiriliyor. Kanatlarından, vücutlarının farklı yerlerinden aldıkları yaralar, burada hassas bir çalışma ile tedavi ediliyor. Bu aşamada devreye yaban hayvanlar konusunda uzman olan Prof. Dr. Serhat Özsoy giriyor. Türkiye'deki sayılı hayvan cerrahlarından olan Özsoy, bütün deneyimlerini VAŞAK kulübünde görev yapan öğrencilerle paylaşıyor. Avcılar tarafından vurulmuş bir kartalın kanadına yapılan operasyonda hem öğrencilerine sorular yöneltiyor hem de belki de ölecek olan bir kartalın tekrar sağlığına kavuşmasına yardımcı oluyor.

    Tarım ve Orman Bakanlığı'na bağlı görevliler ve duyarlı vatandaşlar tarafından Türkiye'nin her yerinden, daha çok da Çatalca, Enez ve İstanbul'un kuzeyindeki ormanlık alanların şantiyeye çevrilmesinin ardından bu bölgelerden yaban hayvanlar, tedavi için getiriliyor. Üçüncü havaalanı çalışmaları hayvan popülasyonunu da etkiliyor. Leylek ve yaban kuşlarının geçiş koridoru olarak bilinen kuzey ormanlarında devreye giren şantiyeler, eskisine nazaran daha fazla yaralı leylek ve yaban hayvanının gelmesine de neden olmuş. Kulüp üyelerinin tek isteği ise yaban hayvanları için daha elverişli bir alana taşınabilmek. Bunun için de yabani hayatı seven ve desteklemek isteyen gönüllülere ihtiyaçları var.


    0 0
  • 10/03/15--14:00: Güneşe yolculuk Beyşehir
  • Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, Beyşehir için “Cennet ya burasıdır ya buranın altındadır.” diyor. Gölü, milli parkı, tarihî; ve kültürel zenginliğiyle görülmeye değer bir yer Beyşehir.

    Kızıl deniz ve sarı ay

    Beyşehir Gölü: Tadına doyum olmaz bir manzaraya sahip, özellikle gün batımında... Güneş dağın ardında titrek bir mum ışığı gibi ışık salarken, deniz kestane gibi kızarıyor. Sandallarla denize açılanlar, balığa çıkanlar, dudağına ıslık takıp manzarayı seyre dalanlar… Tam kartpostallık. Gölde gün içinde saat başı tekne turları düzenleniyor. En çok rağbet göreni tahmin edileceği gibi akşam vakitleri, güneşin Anamas Dağı'nın arkasına gizlenmeye hazırlandığı saatler. Şehirli, aileleriyle semaverlerini yakıp gölün etrafında seyre dalıyor veyahut misafirleriyle tatlı suya yelken açıyor. Göl, fotoğraflarda görünenden çok daha büyük. Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzunluğu 50 kilometre, buna dik doğrultudaki genişliği yaklaşık 20 kilometre. Geniş ama derin değil. En derin yeri en fazla 10 metre. Hasbelkader, “Pi'nin Yaşamı” filmindeki gibi gölün orta yerinde bir başına kalan biri hiç panik yapmadan çıkış yolu bulabilir. Kuluçkaya yatmak için gölü mesken edinen göçmen kuşlar yol arkadaşlığı eder, bir balıkçı imdadına yetişir tez vakit. En kötü ihtimalle kendini bir adaya atar. Bunu da çok aramasına gerek yok. Zira göl, 33 irili ufaklı adaya sahip. Bazıları minik bir kulübenin sığamayacağı kadar küçük. Bazen suyun seviyesi azalınca yeni adalar ortaya çıkıyor, o kadar yani. Ada bir kulübeye az gelebilir ama bir insan için fazla.

    Göçmen kuşların cenneti

    Beyşehir Milli Parkı: Gölü çevreleyen Türkiye'nin en büyük milli parkı kabul ediliyor. 22 yıl önce bakanlar kurulu kararıyla ilan edilmiş ‘milli' kimliği. Ormanı, suyu, canlılarıyla yaşıyor, yaşatılmaya çalışılıyor. Yeşille mavinin iç içe geçen manzarası en az göl kadar etkileyici. Park, renkli popülasyonlara ev sahipliği yapıyor. Göçmen kuşların uğrak mekânı burası. Doğal güzelliğin yanı sıra gölün su sporlarına uygun olması, Selçuklu mimarî;sine ait eserlerin bolluğu ve tabii ki henüz tam keşfedilmemiş, pahalı sayılmayacak turistik yöre olması parka olan ilgiyi artırıyor. Gölün çevresinde sazlıklar, çalılıklar var. Doğal ortam olduğu için hiç müdahale edilmiyor. Adaların bazılarına insanlar koyun bırakıyormuş birkaç ay kendi kendine beslensin diye.

    Çınar ağacı gibi kökü derinlerde

    Eşrefoğlu Camii: Konya'nın en eski ibadethanelerinden. 700. yaşını çoktan deviren cami, sıra dışı bir mimarî;ye sahip. Şöyle anlatalım: Cami 46 ahşap sütun üzerinde yükseliyor. Sütunlar meşe odunundan. Tabanı gibi tavanı da ahşap. Sütunlar dikilmeden önce altı ay suda bekletilmiş, dayanıklılığı test edildikten sonra kullanılmış. Kök boyalı motifler, çini mozaikler, bitkisel bezemeler, kalem işi süslemeler… Çehresiyle, ruhuyla hakikaten sıra dışı. Caminin ilginç bir de yönü var. Şöyle: Orta tarafında kocaman bir kuyu var. Kuyunun üstüne denk gelen çatı açık. Yağan karın, yağmurun boşluktan süzülerek ortadaki havuza akması istenmiş. Amaç, ortamı nemlendirip yakılan sobalardan ötürü ahşap sütunların çatlayıp kurumasını engellemek. O gün bugündür sütunlar kökü toprağa kelepçelenmiş çınar ağacı gibi ayakta duruyor. Sütunlar bugünlerde biraz kurumaya başlamış. Neden derseniz, ibadethane içindeki nem dolaşımını sağlayan çatının üstü kapalı. 50 yıl önce içerisi soğuk oluyor diye çok değerli büyüklerimiz inanılmaz bir ileri görüşlülükle (!) kuyunun suyunu kesmiş. Doğal denge bozulduğu için tarih, tarihe karışabilir. Not: Caminin çevresindeki Bedestan, Taş Medrese, Demirli Mescidi görülmesi gereken diğer yerler.

    Hititlerden miras…

    Hitit Çeşmesi (Eflatunpınar Anıtı): Beyşehir'e 22 kilometre mesafedeki Sadıkhacı köyü sınırında bulunan Hititler'den miras tarihi bir çeşme. (M.Ö 1300-1200). 14 taş bloktan oluşan bir su kaynağı. Anıtın blok taşları üzerindeki figürler; üstte güneş kursu, ortada tanrıça ve tanrı diye kabul edilen figürlerin arasında, yanlarındaki ve en alttaki figürler ellerini yukarıya doğru kaldırıp tanrı ve tanrıçayı selamlamakta. Çeşmedeki kabartmalar biraz hasar görmüş ama Allah'tan restorasyon yapılmıyor. Yeni bir Aspendos faciasını kim kaldırabilir!

    Osmanlı'nın ilk sulama projesi

    Fasıllar Anıtı:Fasıllar, şehrin 18 kilometre doğusunda küçük şirin bir köy. Bizans dönemine ait birçok eseri barındıran Mistia Kenti Harabeleri burada. Rivayete göre bölge IV.Tudhalya dönemine ait. Bereket Anıtı, Çift Süvariler Kabartması, Gavur Meşedi, Yerebatan Çeşmesi ve Kaya Lahitler gibi birçok kalıntı ziyaretçilerini bekliyor.

    Kurt Beşiği Anıtı:Fasıllar köyünün 15 metre batısındaki Örenler Konağı bayırında sırt üstü yatan dünyanın en büyük kaya anıtlarından biri. Ankara Anadolu Medeniyetler Müzesi'nde bir örneğini görmek mümkün.

    Taş Köprü:İlçenin sembolü, 101 yaşında. Konya ovasını sulamak amacıyla Osmanlı'nın inşa ettirdiği ilk sulama projesi. 15 göze sahip köprü, 1997'den beri trafiğe kapalı. Özellikle akşamları farklı ışıklandırmalarla göz alıcı bir güzelliğe kavuşuyor.

    Nerede ne yenir?

    Konya sınırlarında olduğunuz için tabii ki ilk akla gelen etli ekmek. Şehir içinde damak tadınıza uygun ekmekler yapan restoranlar bulabilirsiniz. Şehrin etli ekmeği kadar balığı da meşhur. Özellikle sazan. Tolca köyünde çok güzel restoranlar var. Taze taze pişirilip servis ediliyor. Sadece balık yemek için arabaya atlayıp köye gidenlerin sayısı hayli fazla. Bu arada ekleyelim: Gölün üzerinde yüzen bir kafe var. Özgün bir konsepte sahip. Açılışına belediye reisinden milletvekillerine şehrin ileri gelenleri katılınca insanın beklentisi ister istemez artıyor. Kafe, gölün kıyısında küçük mütevazı bir yer. Hatta küçük değil, küçücük. Terk edilmiş bir sandal gibi duruyor öylece. Kapalı. Kafeyi toprağa bağlayan köprü kopsa, kaybolup gitse kimsenin ruhu duymaz.


    0 0

    Üyesi oldukları Liberal Düşünce Topluluğu'nun 17/25 Aralık sonrasında adı rüşvet ve yolsuzlukla anılmasına rağmen AKP'yi desteklemesinden rahatsız olan bir grup, ayrılarak Özgürlük Araştırmaları Derneği'ni kurdu. Dernek Başkanı Bican Şahin, “2012'ye kadar AKP'nin olumlu politikalarını övdük. Eğer bugün yanlışları eleştiriyorsak bu entelektüel dürüstlük icabıdır.” diyor.

    Özgürlük Araştırmaları Derneği'nin (ÖAD) kuruluşundan sonra liberal cephedeki kırılma hakkında birçok yorum yapıldı. Siz neler söylersiniz?

    ÖAD tüm siyasi partilerden bağımsız bir dernek. Kurucuları, Liberal Düşünce Topluluğu'nun (LDT) üyeleri ile 20 yıl boyunca vesayet rejiminin geriletilmesi için mücadele etti. Ancak, AKP'nin son yıllarda uyguladığı politikalarla LDT bünyesinde iki farklı yaklaşım çıktı. Zamanla bir arada Türkiye siyaseti hakkında bir şeyler söylemek güç bir hal aldı. Bu durumda en sağlıklısı herkesin fikirlerini rahatça söyleyebileceği bir platforma sahip olması. Ayrıca kavga etmek benim karakterime de pek uygun değil. Ya susup köşeme çekilecektim ya da yeni bir yola girecektim. Benim için en uygun yol, yeni bir kurum çatısı altında yola devam etmekti.

    Görüş ayrılıkları nerede başladı?

    Aslında Gezi sürecinde liberal çevrede görüş ayrılıkları derinleşse de 17-25 Aralık'a kadar bu iki farklı görüş bir arada durabilmişti. Ancak, Gezi sürecinin büyümesiyle görüş ayrılıkları da derinleşti. Bize göre Gezi süreci, hükümetin son dönemdeki otoriterleşen tavrına karşı bir tepkiydi. İkinci çizgide olanlar ise ağırlıklı olarak Gezi süreci ve 17-25 Aralık'ın hükümeti devirmek için bilinçli bir hareket olduğunu düşünüyordu. Ben, bu olaya verilecek tepki konusunda LDT'deki “darbe görüşü”nü savunan arkadaşlardan ayrıldım. Bana göre yargının yasalara uygun olarak ortaya koyduğu deliller ve açılan davalar, sonucu her ne olursa olsun engellenemez. Eğer bunları, siyasi mülahazalarla engellerseniz, bir daha hukukun yürütmeden bağımsız ve adil bir şekilde uygulanmasını asla bekleyemezsiniz.

    Nitekim bugün yargının bağımsızlığı tartışılıyor...

    Evet, hükümet “17-25 Aralık Darbe Girişimi” adını verdiği süreçle mücadele doğrultusunda adli kolluk yönetmeliğini, HSYK Yasası'nı, yüksek yargının yapısını değiştirdi. Kişileri gözaltına almak için önce “makul şüphe”den “somut delile dayalı güçlü şüphe” kriterine geçip daha sonra tekrar “makul şüphe”ye dönerek, sulh ceza hâkimliklerini kurarak Türkiye'de zaten zayıf olan yargı kurumunun köküne kibrit suyu döktü. Bakın, tüm dünyadaki devletleri “hukukun üstünlüğü/hukuk devleti” ilkesi temelinde değerlendirip sıralamaya koyan Hukuk Devleti Endeksi'nde Türkiye bir yıl içinde 59. sıradan 80.liğe geriledi. Demokratikleşme teorisinin saygın isimlerinden Amerikalı siyaset bilimci Larry Diamond, Journal of Democracy'de 2015 yılında yayınladığı makalesinde Türkiye'yi 2000 ile 2015 yılları arasında çöken 25 demokrasiden biri olarak zikretti.

    BATILILARIN ZEKASIYLA ALAY EDİYORLAR

    Hükümet çevreleri bu raporların Türkiye'nin büyümesinden rahatsız olan düşmanların etkisiyle hazırlandığını söylüyor. Ne dersiniz?

    Bu çok zayıf bir argüman. Bu kurumlar 2002-2012 yılları arasında AKP hükümeti Türkiye'nin demokrasi karnesini geliştirdiğinde bu durumu endekslerine yansıttılar. Hükümet çevreleri dün bu değerlendirmelerle haklı olarak gururlanıp vesayet rejimini savunanlara fiyaka yapıyordu. Dün vesayet çevreleri, Batı'yı Türkiye'de ılımlı İslami bir rejim kurmak için AKP'yi desteklemekle suçluyordu. Bu olumlu raporları da oyunun bir parçası olarak görüyordu. Maalesef, bugün hükümet çevreleri ve onları destekleyen gazeteci ve entelektüeller, dün eleştirdikleri vesayetçi kesimlerin argümanlarına sarıldı. Bugün çok farklı sesten insan dünyaya Türkiye ile ilgili görüşlerini anlatıyor. Yıllardır Türkiye'de yaşayan, Türkiye siyasetini pek çok kişiden daha yakın takip eden birçok Batılı gazeteci, yazar ve akademisyen var. Ve bunların pek çoğu geçmişte AKP iktidarını övgüyle anlattılar. Şimdi, bugün Batılılara “Size Türkiye'den yanlış bilgi veriliyor, aslında siz aldatılıyorsunuz” demek Batılıların zekasıyla alay etmek.

    YARIM AĞIZLA DEĞİL ESASTAN UYARIMIZI YAPIYORUZ

    Demokrasideki ivme kaybı günlük hayatta da görülüyor. Twitter'da yazılan bir sözle davalar açılıyor, eğitim kurumlarına, özel teşebbüslere baskınlar yapılıyor. Böyle bir ortamda serbest piyasa ve hürriyeti savunması gereken liberaller hangi motivasyonla sessiz kalabiliyor sizce?

    “Her koyun kendi bacağından asılır” diye bir atasözümüz var. Her liberal de kendi yapıp ettiklerinden sorumludur. Biz bir liberal kuruluş olarak, inandığımız ilkeler çerçevesinde hükümetin yanlış yaptığını düşündüğümüz şeyler hakkında yarım ağızla değil, esastan uyarılarımızı yapmaya devam ediyoruz. ÖAD çevresindeki kişiler 2002-2012 yılları arasında gerek ulusal gerek uluslararası platformlarda AKP iktidarının olumlu politikalarını gururla anlatmışkişilerdir. Eğer, bugün yanlışları eleştiriyorlarsa bu entelektüel dürüstlük icabıdır. Bir siyasi kavga uğruna binlerce öğretmenin çalıştığı, yüz binlerce öğrencinin okuduğu, binlerce girişimcinin alın terinin ürünü dershaneler kapatılırken; yüz binlerce mudinin tasarruflarını değerlendirdiği bankaya el konulurken; ortada bir mahkeme kararı yokken Fethullah Terör Örgütü diye bir örgüt icat edilip bu harekete yakın şirketlere operasyon yapılırken; Hürriyet, Cumhuriyet, Sözcü, Bugün, Zaman gibi muhalif basın yayın organları vergi, denetleme vb. yollarla yıldırılmaya çalışılırken liberaller olarak bizim sessiz kalmamız mümkün olamazdı.

    BÜYÜK RESİMDE YARGI DARBESİ YOK OTORİTERLEŞEN BİR ÜLKE VAR

    ÖAD'ın kuruluşundan sonra bazıları sizin için ‘Gülenist' ifadesini kullandı. Bugün Türkiye'de iktidarı eleştiren herkes benzer şekilde yaftalanıyor. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

    Bugün hükümetin yanlışlarını söyleme cesaretini gösteren herkese “Gülenci”, “paralelci” deniyor. Gezi sürecinde ve 17-25 Aralık sürecinde hükümeti destekleyen bazı kişiler bize de aynı ithamlarda bulundu. Oysa bakılırsa ÖAD çevresindeki Mustafa Erdoğan, Ergun Özbudun, İhsan Dağı gibi kişiler, hükümet-cemaat kavgası ortaya çıkmadan çok önce hükümet politikalarına ilkeli eleştiriler getirdi. ÖAD çevresindeki hiç kimse Gülen Hareketi'ne şartsız destek vermiyor. Ama kendilerini savcı ve yargıç yerine koyup, Fethullah Gülen ve takipçilerini yargısız infaz etmeyi reddediyor. Gerek şahsımın, gerek Orhan Kemal Cengiz gerekse de Mustafa Akyol gibi üyelerimizin ifade ettiği şey Gülen Hareketi'ne bağlı kişilerin, eğer hukuksuz dinleme, darbe davalarını rayından çıkarma, kamuya giriş sınavlarında usulsüzlük yapma gibi suçları işlemişlerse adil bir yargılanmayla bunun hesabını vermeleri gerektiğidir. Ayrıca suçun ve cezanın şahsiliği prensibi gereği bu suçları işleyenler her kimse o kişiler ve onlara bu emirleri verenler yargılanmalı. Oysa bugün yapılan tam bir cadı avına dönüştü.

    Yaşanan bütün olaylar AKP-cemaat çekişmesi üzerinden okunuyor. Birçok aydın da şimdiye kadar meseleye bu şekilde yaklaştı. Sizce bunun büyük resmi yorumlamada nasıl bir etkisi var?

    Engelleyici bir etkisi var. Türkiye 2011 yılından bu yana bir otoriterleşme sarmalı içerisine girdi. Yani, hükümet ve Gülen cemaati kavgası patlamadan önce de ciddi otoriterleşme eğilimi vardı. Şimdi 17 Aralık sonrasında kimi çevreler, bize yolsuzluk meselesine yani küçük resme bakmamamızı, demokratik hükümete yönelik “yargı darbesi”ne yani büyük resme bakmamızı söylediler. Kanımca, bunu söyleyenlerin kendileri asıl büyük resmi gözden kaçırıyor. Bu resim de gittikçe otoriterleşen, özgür dünyadan uzaklaşan bir Türkiye resmidir. Maalesef, “paralel yapı” ile mücadele adına göz yumulan uygulamalar, Türkiye'de bir “yarışmacı otoriteryenizm”e giden yolun taşlarını oluşturuyor.


    0 0

    Ali Sunal, proje tasarımı kendisine ait olan yeni filmi ile seyirciye ‘Hayat Öpücüğü' veriyor. Başarılı sanatçı, filmin esas oğlanı olması ile ilgili, “Kendim için film yapmak istiyorum diye konuşuyordum. Dostlarım karakteri terzi gibi üstüme diktiler, ben de yaşatabilmek için elimden geleni yaptım.” diyor.

    ‘Hayat Öpücüğü' projesi size aitmiş. Nasıl ete kemiğe büründü?

    En büyük hobim sinemada film izlemek. Uzun uçuşlar kaç filme denk geliyor diye hesaplarım. O kadar yani. En büyük hayalim film yapmak. Farklı projelerde yer alıyoruz ama kendimiz yapalım diye eski dostlarım Fethi Kantarcı ve Saygın Delibaş ile sürekli konuşuyorduk. Fikirler havada uçuştu, saatlerce süren toplantılardan sonra Hayat Öpücüğü ortaya çıktı.

    Gerçek bir hikâyeden mi yola çıktınız? Yoksa…

    Karakterler gerçek. Hastalık hastası bir adamla, anı doyasıya yaşayan bir kızın tesadüfen karşılaşıp birbirlerine tutunmalarının hikâyesi. Sokakta böyle çok insan var.

    Başından beri ‘esas oğlan'ı ben alırım düşüncesi var mıydı?

    Tabii canım. ‘Kendim için film yapmak istiyorum' diye konuşuyordum. Dostlarım erkek karakteri terzi gibi üstüme diktiler, ben de yaşatabilmek için elimden geleni yaptım. Senaryoyu okuyunca bir iki yerde kendimi gördüm. Defalarca okudum ama ezberlemedim. ‘Diyalogları o kadar rahat hazmedip söyleyeceksin ki inanamayacaksın' deniyordu. Hakikaten laflar benimmiş gibi akıp gitti. Sonra Hayat rolü aranmaya başladı. Hatice (Şendil) gelip o rolü alıp gitti. Biz vermedik, o kaptı. ‘Çok istiyorum bu rolü, benim ona, onun bana ihtiyacı var' dedi.

    Ana karakter Metin, denize hasret yaşayan bir abimiz…

    Tekne tasarımcısı. Dünya çapında bir adam olacakken ölüm korkusu olduğu için evinden çıkmıyor. Acilin kapısındaki evi tutmuş, her şey hijyenik, güvenli. Hastanenin aciliyle evi arasına hayatı sıkıştırmış bir adam. Doktor bir şeyin yok, demesine rağmen kesin vardır diyen biri. Tesadüfen orada Hayat'la tanışıyor ve hayatı değişiyor. Sonra aşkın ‘hayat öpücüğü'yle onu nasıl dönüştürüşünü görüyoruz.

    Klasik aşk filmlerinden ayrıldığı noktalar nelerdir?

    Hikâye anlatma biçimin farklı değilse neden film çekiyorsun. Arkadaşlarınla mısır patlat, otur eski filmleri seyret. Bizim tarzımız hakikaten farklı. Yerli bir aşk hikâyesi anlatıyoruz. Bizim hikâyemizin hüzünlü yerleri var, gülümsediğimiz, kahkaha attığımız yerleri… ‘Ulan bu zamanda da böyle aşk olabiliyormuş' dedirtecek, kanımızı kaynatacak, tüylerimizi diken diken edecek, yeri geldiğinde boğazımızı düğümleyecek ve çok da gülümsetecek bir hikâye… Aksiyonumuz da yok değil. Bir sahnede köpek beni kovalıyor. Benim için büyük aksiyondu (Gülüyor). Koşarken kendimi sakatladım. İnsanlara ne kadar aksiyon gelir bilemiyorum ama tatlı bir sahne oldu. Film 90 dakika ama yarım saat sürüyor gibi. Çok içime sindi. Hayal ettiğimden daha iyisini perdede gördüm.

    Film yolculuğunuz komedi ekseninde ilerliyor. Mizah tercihinde babanızdan gelen genlerin etkisi nedir?

    Janset (Paçal) ‘Hem Ali, hem Kemal Sunal'la oynadım' diyordu: “Ses, mimikler, jestler benziyor.” Asla babam gibi olamam, ona benzemeye çalışırsam bu benim sonum olur. En iyisi o. Bir lokma ırsi bir şey geçmişse bir oyuncu için dünyanın en büyük şansı olur diye düşünüyorum.

    Babanın isminin taşınmaz bir yüke dönüştüğü oluyor mu hiç?

    O kadar güzel bir yük ki. Taşıyacaksın. Bunu taşıyamıyorsan neyi taşıyacaksın? Düşünsenize herkesin sevdiği adam, babanız. Hiç olmadık yerde gelip ‘Kaybettik, çok üzgünüz' deyip moralinizi çökertiyorlar ama onlar da kendi ailesinden görüyor, dertleşmek istiyor. Ona razı olacaksın. Göğsünü gere gere gez, daha büyük bir miras var mı? Bunun karşılığı kaç para olabilir.

    ANNEM MERCİMEKLİ BÜKLESİNİ YAPIP SETE GELDİ

    Kardeşiniz Ezo ile Gül anne, proje tercihlerinizi nasıl yorumluyor?

    Direkt itici güçler. Bu filmin bir özelliği de şu: Babamın setine annem hiç gitmemiş. Necati abinin (Akpınar) ısrarıyla bir gün setimizi ziyarete geldi, mercimekli bükmesini, ev baklavasını yapıp. Önce mahcup oldu. Siz burada çalışıyorsunuz, ben size ayak bağı oluyorum falan. Bir de zor bir gündü, sabahlayacağımız bir gün. Büyük bir güç oldu bize. Duygusallaştık. O gün ki sahnelerde de duygusallığa ihtiyaç vardı, çok iyi denk geldi. Allah'a çok şükür her şey gönlüme göre devam etti.

    ‘Hayatımda ilk defa sette uçurtma uçurdum' demişsiniz. Yıldız bir oyuncu olmanın diyeti mi bu?

    Bir uçurtmayı havalandırıp uzun süre uçurduğum settir herhalde. Bisiklete de ilk defa bindim. İlk çekimde ağaca girdim, ikincisinde Hatice'ye çarptım, üçüncü de aşağıya doğru indim, tuttular. Çok komikti. Diyet meselesine gelirsek, yıldız bir oyuncunun oğlu olmanın eksikliğini yaşamadım. Zaten yeterince fazla bir adamdı. Elinden tutup parka, maça gitmenin açıklarını çok güzel kapattık. Bir tek gittikten sonra yokluğunu hissettim.

    Şanslıyım çünkü insanları gülümsetebilme olasılığım var

    Ülkede terör hortladı, herkesin suratı asık. Böyle dönemlerde komedi yapmak daha zor olmalı.

    İki ayrı açıdan buna yaklaşacağım. Birincisi filmimiz bir aşk hikâyesi. İçinde her daim umudu, ışığı barındırıyor. Seyirciye sıcak bir hikâye anlatırken gülümsetiyoruz. Biz Güldür Güldür Show'un gösterilerine devam ediyoruz, ertelemiyoruz. Çünkü bizim gülümsetmeye, gülmeye ihtiyacımız var. Bu kadar acının içinde içimizden gelmiyor. Birlikte yapılınca keyifli bir şey. Birleştiren, arayı ısıtan bir şey. Kardeşçe, dostça gülelim diye şovumuzu, filmimizi de zamanında yayına sokuyoruz ki belki gülmek bize bazı şeyleri hatırlatır. Komik bir şey yapıyorsak acımız yok anlamı taşımıyor. Biz gülümsetmeye çalışıyoruz. Zor zamanda bunu yapmak da daha değerli. Gülümseyen, hayata o sıcaklıkla bakan daha merhametli, barış yanlısı olur.

    Gündemin yükünü omuzlarınızdan nasıl atıyorsunuz?

    O yük bir yerde duruyor, atılacak bir şey değil. Keşke bunların hiçbiri olmasa. Çalışarak yükünü hafifletebiliyorsun. İnsanları gülümsetebilme olasılığım var, şanslıyım. Bunu kullanmamaya yüreğim el vermez. Ben acılar yaşadım. Bir gülümsemenin ne kadar değerli olduğunu tecrübe ettim, onun için anlayabiliyorum.

    Kahkahamla meşhur oldum

    Güldür Güldür bir hayli izleniyor. Her kanalda benzer programların olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Biz bunu bence iyi yapıyoruz. Samimiyiz. Başlarda tam tutmadı, bir şeyler oldu ama kimse inancını kaybetmedi, bugüne geldik. Seyirci beğeniyor, programın devam etmesi için gerekli reytingi de veriyor. Biz de o motivasyonla daha iyisini yapmaya çalışıyoruz. Yapabilen başkaları da varsa yapsınlar. İki kişiyi de onlar güldürse fena mı olur. Bizim programa çok gülüyorum. Arkadaşlarımız formata uyum sağladılar, gözleri kapalı oynuyorlar ve sinirimi çok bozuyorlar. Gülmem zordur, devamlı gülmem. Kahkahamla meşhur oldum.

    Hayatının merkezindeki şehir, yazar, dostu…

    Şehir:İstanbul. Ailesi, işi, yaşamasına sebep olan her şey bu şehirde. Her şey bir kenara, babası bu şehirde yatıyor.

    Yazar: Annesi Gül Sunal. Geçtiğimiz yıl annesi, Kemal Sunal'ın aile hayatını anlatan ‘Kemal Hadi Gel, Bi Kahve İçelim' adında bir kitap yazmıştı. Üslubuna bayılmış: “Şahane”.

    Yemek: Ayırt etmiyor. ‘Güzel yapılan her yemeği yerim' diyor. İster suşi, ister karnıyarık olsun fark etmez. Önemli olan nasıl yapıldığı. İyi yapamıyor belki ama iyi yer. Öyle güzel yer ki yapanı yiyişiyle ödüllendirir.

    Dostu: Sırtını yasladığı, destek aldığı en büyük dostu ailesi.

    Usta: Kemal Sunal. En iyisi.


    0 0

    Yanlış restorasyon uygulamaları nedeniyle bazı tarihî; eserler tanınmayacak hale geliyor. Yenileme çalışmaları sonrasında yapıları görenler, tarihî; olduğuna inanamıyor. Aspendos Antik Tiyatrosu, Şile Kalesi, İshak Paşa Sarayı, Atik Valide Şifahanesi, Süheyl Bey Camii bu uygulamaların en bariz örneklerinden.

    Türkiye'deki restorasyon facialarına her gün bir yenisi daha ekleniyor. Şile Kalesi'ndeki ‘Sünger Bob' skandalının şoku geçmeden bir haber de tarihî; Aspendos Antik Tiyatrosu'ndan geldi. Basamak ve oturakların orijinal koyu gri yerine beyaz mermer kullanılarak restore edildiği iddiası tartışmalara neden oldu. Tiyatronun mevcut hali adeta yamalı bir bohçayı andırıyor. Tartışmalar büyüyünce Kültür ve Turizm Bakanlığı bir açıklama yaptı. Fakat bu, özrü kabahatinden büyük denilebilecek bir açıklamaydı. Bakanlık, restorasyonda kullanılan taşların renginin iklim ve tabiat şartlarının etkisiyle zamanla değişerek orijinal olan 2000 yıllık taş malzemeyle aynı renge dönüşeceğini belirtti.

    Sadece Aspendos'ta değil, Türkiye'nin birçok bölgesinde yapılan restorasyon çalışmaları görenleri şaşkına çeviriyor. Bazı eserler yenileme çalışmalarından sonra neredeyse tanınmayacak hale geliyor. Saymakla bitmeyecek ‘ilginç restorasyon'lardan öne çıkan örnekleri derledik.

    İhaleler eşe dosta veriliyor

    Eyüp Muhcu (Mimarlar Odası Genel Başkanı):“Türkiye'de restorasyon uygulamaları öteden beri sorunlu. Son yıllarda sorunlar daha da artmaya başladı. Restorasyon ilkeleriyle bağdaşmayan yapıların tarihsel-mimarî; özelliklerini ortadan kaldıran birtakım faaliyetler, restorasyon adı altında yürütülüyor. Bu konuda ehil olan firmalara iş vermek yerine, iktidara yakın olarak görülen eşe dosta işler verildi. Firmaların ne uzmanları ne de tecrübeleri var. Bu koşullarda yapılan restorasyonların başarılı olması mümkün değil.”

    Şile Kalesi, Sünger Bob oldu

    İstanbul'un Şile ilçesinde 2000 yıllık tarihi kale restorasyonu son zamanların en büyük skandallarından biri. ‘Ocaklı Ada Kalesi' olarak da bilinen Cenevizlilerden kalma tarihî; yapı, restorasyon işlemlerinin ardından tanınmayacak hale geldi. Kalenin son halini görenler onu çizgi film karakteri ‘Sünger Bob'a benzetti. Eleştirilerin ardından Şile Kalesi'nin restorasyon projesini yapan Prof. Dr. Kamuran Öztekin ile yüksek mimar Tevfik İlter, kendi projelerinin uygulanmadığını, ‘ortaya çıkan garabetle ilgilerinin olmadığını' ifade etti.

    Cam kaplamalı Şifahane

    Osmanlı hükümdarı II. Selim'in eşi Nur Banu Sultan tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan, İstanbul'un en büyük 3. külliyesi hüviyetindeki Atik Valide Külliyesi içinde yer alan şifahanenin başına ilginç işler geldi. Yapı, eski bir külliyeden çok cam kaplamalı yeni bir alışveriş merkezi ya da kafeyi andırıyor. Özgün eseri açığa çıkartmak yerine şifahanenin görünmemesini ister gibi boydan boya cam giydirmelerle kapatılması ve neticede eski halinden bu denli uzak olması üzücü.

    Tarihî; camilere yama

    Süleymaniye ve Fatih camilerinde yapılan restorasyonlardan sonra bu eserlerin özellikle dış cephelerinde yamaya benzeyen bölümler oluştu. Uzmanlara göre dışarıdan bakıldığında hemen göze çarpan bu yamalar ya aynı malzemenin kullanılmamasından ya da eskitmelerin yeterince yapılmayışından kaynaklanıyor.

    İshak Paşa Sarayı seraya döndü

    18. yy Osmanlı mimarisinin en seçkin örneklerinden biri olan İshak Paşa Sarayı'nın son halini görenler şaşırıyor. Sarayın üstü, şeffaf bir cam tavanla örtüldü. Son görüntüsü uzaktan bir serayı andırıyor. Bu durum sarayı ziyaret eden yerli ve yabancı turistler tarafından yadırganıyor. Yetkililer ise yapılan çalışmayı savunuyor. Tavanın saray içindeki eserleri korumak için güneş ışığını kıracak bir yapı olduğunu söylüyor. Isı yalıtımlı olarak tasarlanan cam tavanın sarayın içinin buz tutmasını da engelleyeceği görüşündeler.

    Şeffaf cepheli tarihî; cami

    Trajikomik örneklerden biri de İstanbul Fındıklı'daki Süheyl Bey Camii restorasyonunda yaşandı. 1956'da yıkılan caminin yeniden canlandırılması için restorasyon projesi başlatıldı. Ancak eserin son halini görenler gözlerine inanamadı. Mimar Sinan'ın yaptığı, orijinalinde sekizgen planlı olan Süheyl Bey Camii'nin yerine cam cepheli betonarme bir bina inşa edildi. Ortaya çıkan yapı camiden çok, cam cepheli bir mağazaya benziyor. Komik olansa, çalışmalar sırasında eserin orijinal halinin fotoğraflarda yer almasına rağmen projenin uzaktan yakından bununla ilgili olmaması.

    Restorasyon değil katliam

    Bursa'nın Yenişehir ilçesindeki Sinan Paşa Külliyesi'nde çok enteresan bir durum yaşandı. Osmanlı döneminden kalan 435 yıllık külliyeye restorasyon yapılırken, yük taşıyan kamyonların girip çıkabilmesi için tarihî; duvarlarından birini yıkıp kapı yaptılar. Yaşanılan vahim durum sözün bittiği yer cümlesinin en güzel örneklerinden.

    Birkaç yıl önce yapılmış gibi...

    Bozdoğan Su Kemeri, 1600 yıllık bir tarihe sahip. Dünyadaki örneklerinin adeta cam fanuslar içinde korunduğu bu tarihî; yapının restorasyon sonrasındaki görüntüsü sanki birkaç yıl önce inşa edilmiş izlenimini veriyor. Kemere, restorasyon disiplinine aykırı birçok uygulama yapıldı, sonuç ortada...

    Battal Gazi Külliyesi'ne Amerikan mutfak

    Eskişehir'deki Seyyid Battal Gazi Külliyesi, restorasyon sonrasında orijinalinden çok farklı bir hale gelmişti. Mermer olan külliye sütunlarının yerine beton sütunlar inşa edilmiş, Selçuklu dönemine ait eserin içine Amerikan tarzı mutfak ve modern tuvaletler yapılmıştı.

    İznik'te beton kubbeler

    İznik'teki Ayasofya Cami'nin restorasyon çalışmaları sırasında müzenin kubbelerinin onarımında harç kullanıldı. Eser üzerindeki tüm açıklıklara da cam yerleştirildi.

    Hormonlu Roma mozaikleri

    Dünyanın ikinci büyük mozaik sergileme alanına sahip Hatay'daki Arkeoloji Müzesi'nde, Roma döneminden kalma mozaiklerin büyük bir çoğunluğu yanlış restore edildi. Onarımdan sonra mozaiklerin eski hali ile yeni hali arasındaki ciddi farkı görenler adeta dehşete düşüyor.

    Sümela duvarları betonla örüldü

    Trabzon'un simgelerinden Sümela Manastırı'nda yapılan çalışmaların sonucunda manastırın duvarları betonla örülmüştü. Çalışmalarda yerli taş yerine, il dışından taş kullanılmış, pencere önleri de çimentoyla kaplanmıştı.

    İki sıra beton altında kaldı

    Antalya Kaş'ta M.Ö 1. yüzyıldan kalan Antiphellos Antik Tiyatrosu resmen katledildi. Restorasyon sırasında tiyatronun zemini yenilenmek istendi. Ancak bu işlem, zemine beton dökülerek gerçekleştirildi. Restorasyon öncesinde antik tiyatro 28 sırada 4 bin kişi kapasitesine sahipti. Sonrasında 26 sıra kaldı. İki sıra ise betonun altında.


    0 0

    Zorunlu eğitime rağmen çocuk işçi sayısı her geçen gün artıyor. Devlet okullarının yüzde yirmi beşinde hâlâ kütüphane ve laboratuvar yok. Eğitim-Sen'in raporu eğitim sistemimizin içler acısı halini ortaya koyuyor.

    “Mini mini birler, çalışkan ikiler”, otuz kişilik sınıfları görünce korkuya kapıldı mı bilinmez. Başında kavak yelleri esen liselinin durumu daha da vahim. Kırk beş kişilik sınıflarda ders anlamaya çalışacak. Yer Güneydoğu Anadolu'ysa bu, altmış kişiyle aynı sınıfı paylaşmak demek oluyor. Onlar kadar talihli olmayanlar da var. Okullu olması gerekenlerin yüzde yirmi dördü tarlada ya da atölyelerde ter döküyor. Henüz harflerle tanışmamış, parmak hesabıyla toplama işlemi yapmamış çocuk oranı hâlâ yüzde onun üzerinde. Bilgiler, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) 2015-2016 eğitim-öğretim yılı eğitimin durumu raporundan. Ropor, Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi sürecin okullara etkisini hazırladığı videolar aracılığıyla tartışmaya açtı.

    Sendika, çiçeği burnunda üniversitelileri ise “Üniversitelerde ilk dersimiz barış” videosuyla Türkiye ve Ortadoğu tablosuyla karşı karşıya bırakıyor. Kampüsle tanışınca dünyaya pembe gözlüklerle bakmaya teşne çok genç var neticede. Veriler, Picasso'nun İspanyol iç savaşını anlatan Guernica tablosuyla akmaya başlıyor. Dünyadaki altmış milyon mültecinin yarısının çocuk olduğunu, Suriye, Irak ve dolayısıyla Türkiye'de yaklaşık on dört milyon çocuğun okula gidemediğini o dakika öğreniyorsunuz. Rapor ayrıca Chaplin'in Büyük İmparator filminden bölümleriyle dikkat çekiyor. Hatırlayanlarınız olacaktır. Filmde Adolf Hitler'e ve faşizme yoğun göndermeler var. Diktatörlüğün, ölüm, ayrımcılık ve ekonomik krize yol açtığı sinema diliyle anlatılıyor. Eğitim-Sen, sonunda barış çağrısında bulunduğu videoda Chaplin'in şu ifadeleriyle eğitim sistemini eleştiriyor: “Üzgünüm, ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Kimseye hükmetmek ya da boyun eğdirmek istemiyorum… Bu dünyada herkese yetecek yer var. Açgözlülük insanların ruhunu zehirledi, dünyayı nefret kuşattı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi.”

    Öğretmen adayı ne demek?

    2003-2015 yılları arsında KPSS'ye giren her yüz öğretmenden ortalama yüzde 10'u öğrencilerine kavuştu. Verilen sözlere rağmen Türkiye'de eğitim fakültelerinden mezun olan, formasyon eğitimini tamamlamış öğretmenlere mesleğe aday gözüyle bakılıyor. Her yüz öğretmenden 84'ü ya tekrar sınava girmek ya da başka bir alanda çalışmak zorunda. Dahası sayıları 2 milyona ulaşan Suriyeli sığınmacıların çocukları okula gidemiyor. Yalnızca 65 bini kamplarda ve 7 bin 500'ü örgün öğretim içinde eğitim görebiliyor.

    Liseliler 9. sınıfı çok seviyor

    Dersi kaçırmaktan rahatsızlık duymayan öğrenci profili hâlâ mevcut. Okula gidemediğinde. “Devamsızlık hakkımı kullanıyorum” diyenlerin başını dokuzuncu sınıflar çekiyor. Karne günlerini panikle bekleyen, son hafta öğretmenler odasında yükseltme notu, kanaat hakkı bekleyen talebeler de liseyle yeni tanışan gençlerden oluşuyor. O kadar ki dokuzuncu sınıfı öğrenci deyimiyle söyleyecek olursak çift dikişi okuyanların yüzde yirmisini de onlar oluşturuyor. Dahası yirmi günlük mazeret izninin tamamını kullanan liselilerin sayısı dudak uçuklatıyor. Her iki öğrenciden biri yirmi gün okula uğramıyor.

    Devlet okulları dershanecilik yapıyor!

    Dershanelerin kapatılması eğitimde bir süredir devam eden ticarileştirme ve özelleştirme sürecini hızlandırmaktan başka işe yaramadı. Şöyle ki devlet liselerinde 11. ve 12 sınıflar büyük ölçüde boşaldı. İmkânı olan aileler çocuklarını dönüştürülen liselere kaydetmeye mecbur kaldı. Öte yandan devlet liseleri, öğrenci kaçışını engellemek için fiilen dershaneciliğe soyunmuş vaziyette.


    0 0

    Çocukların okul başarısını etkileyen onlarca sebep sayılabilir. Önemsenmeyen ya da fark edilmeyen sağlık sorunları da derse odaklanmanın önündeki en büyük engellerden.

    Okullar açıldığına göre birçok ailenin gündemi çocuklarının okul performansını artıracak önlemler. Odalarına rahat çalışabilecekleri masalar alındı, evdeki televizyon izleme saatleri gözden geçirildi ve daha bir sürü düzenleme... Bir de çocuğun okul başarısını etkileyen görünmeyen sebepler var. Bunların başında ise görme bozukluğu, geniz eti gibi fark edilmeyen sağlık sorunları geliyor. Fatih Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hamza Yazgan, önemsenmeyen ya da fark edilmeyen hastalıkların çocuğun okul başarısına ciddi etkisi olduğunu söylüyor.

    Görme bozuklukları

    Bazı çocuklar göz rahatsızlıklarını fark edemiyor ya da dile getiremiyor. Aileler de fark edemediği zaman çocukların derse ilgisi azalıyor. Bu durumda çocuklar zekasında bir sorun olmadığı halde göstermesi gereken başarısının çok arkasında kalıyor. Miyop, hipermetrop, astigmat gibi göz kusurları, göz nezlesi ve arpacık gibi enfeksiyonların tedavisi etkili bir şekilde ve erken dönemde yapılmalıdır. Tahtayı rahat göremeyen, kitabını, ödevini sağlıklı okumayan bir çocuğun okul başarısı düşeceğinden, düzeltilebilir sorunlar nedeniyle sıkıntı yaşamaları önlenmelidir. İlkokul çağına gelen her çocuk mutlaka göz hekimine götürülmeli.

    Geniz eti

    Geniz eti problemi, genellikle çocukların gece ağzı açık bir şekilde uyumaları ve horlamaları ile kendini göstermektedir. Geniz etinden kaynaklanan horlama ve uyku problemleri, çocukların yaşam kalitesini olumsuz etkiler. Uykusuzluktan kaynaklanan yorgunluk nedeniyle de okul başarısı düşebiliyor ve çocuklar sosyal yaşamdan uzaklaşabiliyor.

    Gece boyunca iyi nefes alamayan ve kaliteli uyku uyuyamayan çocuklarda; davranış bozuklukları, kronik sinüzit oluşabilir ve bununla birlikte durmayan öksürük, burun solunumu yapamadıkları için vücutta hissedilemeyen sıvı kaybı, ağız kokusu meydana gelir. Çocukların geniz etlerine zamanında müdahale edilmediğinde, ilerleyen yaşlarda diş problemleri de ortaya çıkar.

    Bademcik

    Bademcik enfeksiyonlarının görülme sıklığı çocukların kreş, anaokulu ya da ilkokul gibi toplu ortamlarda bulundukları dönemlerde artış gösteriyor. Çocuklarda horlama, yatakta sık yer değiştirme, huzursuz ve yetersiz uyku, gece terlemeleri, diş gıcırdatmaları gibi belirtilerle ortaya çıkan bu durum, büyüme ve gelişmede geri kalmaya, saldırganlık, uykusuzluk gibi kişilik değişikliklerine, yüzde büyüme ve şekil bozukluklarına sebep olabiliyor. Bu nedenle sık geçirilen bademcik ve geniz eti rahatsızlıkları özellikle çocuklarda okul başarısı ile büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkiliyor.

    Sinüzit

    Çocuklarda sık görülen bir enfeksiyon olan sinüzit, çocuğun uyku düzeninin bozulmasına ve okul başarısının olumsuz yönde etkilenmesine yol açıyor. Koyu kıvamlı burun akıntısı, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı ve bu akıntıya bağlı öksürük, yüzde ve kulaklarda basınç hissi, baş ağrısı, mide bulantısı ve kusma, iştahsızlık, yüksek ateş, huzursuzluk ve kas-eklem ağrıları gibi şikayetler, çocukluk döneminde en sık görülen enfeksiyonlardan olan sinüzitin belirtileri.

    Ağız-diş sağlığı

    Diş problemleri zamanında fark edilip tedavi edilmediği takdirde ciddi ağrı ve huzursuzluğa yol açıyor. Bu da çocuğun derslerine odaklanmasına hatta ders ve sınav başarısına engel oluyor. Acil durumda yapılacak diş tedavileri normal süreçteki diş tedavilerine göre zor ve uzun. Bu durum okul açısından önemli bir dönemde olan çocuklar için derslerden geri kalma gibi sorunlara da yol açıyor. Düzenli beslenmesi, şekeri mümkün olduğunca tüketmemesi, ağız sağlığı açısından çok büyük önem taşıyor. Ana ve ara yemeklerden sonra ağzı çalkalamak ve günde 2 kez diş fırçalamak çürüğü engelliyor. Çocukların diş fırçalama alışkanlığı edinmesinde ailenin rolü çok büyük. Bu nedenle ailelerden bu konuda bilinçli olup çocuklarına örnek olmaları bekleniyor.

    Disleksi

    Okuma güçlüğü diye de adlandırılan disleksi çocukluk döneminde, okumanın öğrenilmesi aşamasında fark edilen bir özgül öğrenme bozukluğu olarak biliniyor. Okuma becerisini kazanan çocuklar etraflarında gördükleri kelimeleri hevesle okurlar ve çevrelerine karşı daha dikkatlidirler. Buna bağlı olarak da toplumun bir parçası olduklarını daha fazla hissederler. Disleksili çocuklar ise genetik ya da çevresel sebeplerle oluştuğu düşünülen bu bozukluk nedeniyle, yaşıtlarıyla eş zamanda okumayı öğrenemediklerinden psikolojik olarak olumsuz etkilendikleri bir döneme giriyorlar. Disleksinin kendisini gösterdiği bu ilk evrede okuma güçlüğü olan çocuk fark edilmez ve özel ilgi görmezse yaşadığı olumsuzluklar giderek artarak onu derslere karşı ilgisiz, isteksiz, özgüveni düşük, kaygılı ve dikkatsiz bir öğrenci olmaya sürüklüyor.


    0 0
  • 10/10/15--14:00: Haftanın Albümleri
  • Kuytu, içimize düşüyor Kuytu ilk albümü Düş İçime'yi geçtiğimiz günlerde müzikseverlerle buluşturdu. Aslında yeni bir grup olsalar da ekiptekileri dikkatli müzik takipçileri diğer çalışmalarından tanıyacaktır.

    Denizer Özveren, Cem Kurt, Taha Rıza Özmen ve Gökçe Kölüksüz'den oluşan Kuytu'nun mazisi 2012'ye dayanıyor. Pop-rock türünde müzik yapan grup, Ada isimli çıkış şarkılarıyla şimdiden viral listelerde zirveye ulaştı bile. Yormayan ve dinleyeni hemen yakalayan bir müziği var. Önümüzdeki dönemde şarkıları epey konuşulacak.

    Düş İçime

    Kuytu

    Emi Müzik

    Riff Cohen'den ikinci albüm

    Riff Cohen, son zamanlarda müzikseverlerin adını sık duyduğu isimlerden biri. İlk albümünde yer alan “Dans Mon Quartier” isimli şarkısı Simge Sağın tarafından Miş Miş olarak Türkçe sözlerle yorumlandı. Müzisyenin yeni albümü A La Menthe dünya ile aynı anda Türkiye'de de yayınlandı. Kendi müziğini besteleyip yazan İsrailli sanatçının yeni albümü de farklı ve orijinal. Farklı dillerde seslendirdiği şarkılar, geniş bir tarz ve tını çeşitliliği ile müzikseverlerin dikkatini çeken Cohen, bu albümde yorumunu bir üst seviyeye taşımış. Yeni şarkıları da nevi şahsına münhasır müziğinin giderek çeşitlendiğinin bir göstergesi.

    A La Menthe

    Riff Cohen

    Dokuz Sekiz Müzik

    Yeraltındaki İstanbul

    İlhan Erşahin'in birbirinden usta müzisyenlerle oluşturduğu, İstanbul Sessions, İstanbul'un eklektik ruhunu en sıkı yansıttığı projesi. Ekip yeni albümleri İstanbul Underground ile karşımızda. Caz müziğini rock tınılarla harmanlayan dörtlü, yurtdışında da verdiği konserlerle adından söz ettiriyor. İlhan Erşahin, Alp Ersönmez, Turgut Alp Bekoğlu ve İzzet Kızıl'dan oluşan İstanbul Seasons, yeni albümlerinde Doğu'dan Batı'ya geçiş klişesinin gerçek anlamına kavuştuğu üstün bir eklektizm ile buluşuyor ve melodileri sinematik bir hissiyatta müzik severlere ulaştırıyor.

    İstanbul Underground

    İstanbul Seasons

    Sony Müzik


    0 0
  • 10/10/15--14:00: BİZİM KÖY
  • Pizzanın diyetini ödüyorDiyette ödül kuralını biliyoruz lakin cezaya pek alışkın değiliz. O da ABD'de oldu. 352 kiloluk Amerikalı genç, obezite tedavisi gördüğü hastanede gizlice pizza sipariş edince disiplini bozduğu gerekçesiyle sokağa atıldı.

    Babası da oğluna öfkelenerek ilk bir hafta onu evine almadı. Ancak baba sonradan oğlunun durumuna acıyıp onu eve almayı denese de kiloları nedeniyle Steven Assanti en üst kattaki eve ulaşmak için merdiven çıkamadı. Sonunda çareyi babasının arabasının arkasında yatmakta bulan gencin obezite ameliyatı olması için zayıflaması şart.

    Güreşten sorumlu kültür bakanı

    TÜBİTAK'a hayvanat bahçesi yöneticisi, Şehir Tiyatroları'na güreş hakemi başkan… “İnşallah öbür dünyada Türkiye yoktur.” demeyin, yalnız değiliz zira. Japonya Başbakanı Şinzo Abe, eski bir Amerikan güreşçisi Hiroşi Hase'yi yeni kabinesine eğitim, kültür, spor ve bilimden sorumlu bakan olarak atadı. Ülkesini 1984'te Los Angeles Olimpiyatları'nda grekoromen dalında temsil eden Hase, 1995-2007 arası güreş ve siyaseti birlikte götürdü. Hase, gösteri için yapılan Amerikan güreşi maçlarındaki performanslarıyla biliniyor.

    Kraliçeye biat etmedi

    Bizdeki kraldan çok kralcıları, İngiltere'deki İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn utandıracak. Seçilmesinden bu yana İngiliz Kraliyeti'yle arasında soğuk rüzgârlar esen Corbyn, dün Kraliçe Elizabeth'in de katıldığı Kraliyet Danışma Meclisi'ndeki törene “önceden planlanmış görüşmeleri” nedeniyle katılamayacağını duyurdu. Corbyn'in bu davranışı, Kraliçe'ye sadakat yemini ederken elini öpmekten ve önünde diz çökmekten kısacası biat etmekten kaçış planı olarak yorumlandı.


    0 0

    Foto İstanbul Beşiktaş Uluslararası Fotoğraf Festivali, ikinci kez dünyanın en önemli fotoğrafçılarını İstanbul'da buluşturuyor.

    Amerika, Asya, Avrupa, Orta Doğu ve Türkiye'den 60'a yakın sanatçıyı bir araya getiren festival, 8 Kasım 2015 tarihine kadar devam edecek. Yoğun programlar ise ilk hafta Beşiktaş Barbaros Meydanı, Beşiktaş Demokrasi Parkı, Ortaköy Yetimhanesi ve Ortaköy Sanat Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Festival kapsamında 47 sergi, 15 panel ve yuvarlak masa tartışması, 80 fotoğraf gösterisi, 200'ü aşkın portfolyo değerlendirmesi, kitap imza günleri ve ustalarla söyleşi yapılacak. Aralarında Türkiye fotoğrafının öncü ismi Ara Güler, yaşayan efsane Çek asıllı Josef Koudelka, Amerika'dan Robert Frank, Stefano De Lugi, Tanya Habjouqa ve Lee Jeong-Lok gibi önemli isimlerin bulunduğu festivalde Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü Selahattin Sevi ve foto muhabiri Kürşat Bayhan da yer alacak. Fotoİstanbul'un ikinci yılında Attila Durak sanat yönetmenliğini, Rıza Erdeğirmenci festival Yöneticiliğini üstlenirken Hüseyin Yılmaz ve Jason Eskenazi küratör, Coşar Kulaksız danışman olarak görev yapıyor.

    ARA GÜLER: Ara Güler, 1928'de İstanbul'da doğdu. Türkiye'de foto muhabirliğinin uluslararası alanda ün kazanmış en önemli temsilcisi. Sergilenecek olan projesi, uzun yılların birikimi olan “Kayıp İstanbul” fotoğrafları.

    JOSEF KOUDELKA: Josef Koudelka, 1938 yılında Çek Cumhuriyeti'nde Moravia'da doğdu. Koudelka'nın 2006 ve 2014 yılları arasında 5 defa ziyaret ettiği Türkiye'deki arkeoloji alanlarından manzaralar içeren 100 fotoğraflık seçkisinin adı “Kalıntılar”.

    LEE JEONG-LOK: Lee Jeong-Lok, 1971 yılında Güney Kore'nin Gwangju kentinde dünyaya geldi. Festivalde sergilenecek çalışmasını oluştururken ışığın çeşitli sembolik biçimlerini, ‘nabi'ye yani kelebeğe aktarmış. Nabi isimli çalışması aynı zamanda İbranicede peygamber anlamına geliyor.

    TANYA HABJOUQA:Ürdünlü fotoğrafçı Tanya Habjouqa'nın “İşgal Edilmiş Zevkler” isimli çalışması Batı Şeridi, Gazze ve Doğu Kudüs'ün 47 yıldır süregelen işgalinin ortaya çıkardığı gülünç gündelik yaşama dair izler taşıyor.

    DIANA MARKOSIAN: Diana Markosian, bellek ve mekân arasındaki ilişkileri inceleyen Ermeni asıllı Amerikan bir fotoğrafçı. Sergilenecek projesinin adı “1915”.

    STEFANO DE LUIGI: 1964 doğumlu Alman fotoğrafçı. 2003'te başlayıp 2007'de sona eren, “Körlük” temalı bu serüvenin fotoğraflarıyla İstanbul'da.

    SAMER MOHDAD:“Arap İmgeleri” konseptinin kurucusu, öncü fotoğrafçı, kreatif medya ve görsel iletişim uzmanı Samer Mohdad, “Gerçekleşmiş Vizyonlar: Araplar” sergisiyle festivalde.

    ROBERT FRANK: Robert Frank 1924 yılında İsviçre'nin Zürih kentinde dünyaya geldi. “Robert Frank: Kitaplar ve Filmler, 1947-2015” isimli sergi, sanatçının fotoğrafları, kitapları ve filmlerinden oluşuyor.


    0 0

    Artan ve çeşitlilik gösteren terör eylemleri nedeniyle havalimanlarında uygulanan güvenlik tedbirlerinde de çok sık değişikliğe gidiliyor.

    Bu konuda en kapsamlı yenilik ise hiç kuşkusuz ‘vücut tarama sistemleri' ile denetimlerin gerçekleştirilecek olması. Ancak havalimanlarında 1 Eylül'den itibaren başlatılması planlanan vücut tarama sistemi, henüz uygulamaya konulamadı. Bu sistemlerle ilgili henüz ihaleye dahi çıkılmadı. Gerçi ihale yapılsa da, cihaz siparişlerinin yoğun talep nedeniyle gelecek yıl teslim edilebileceği ifade ediliyor.

    Havalimanlarının güvenliğinden sorumlu Milli Sivil Havacılık Güvenliği Kurulu, birkaç ay önce gerçekleştirdiği toplantıda aldığı kararla, denetimlerde sistem değişikliğine gitmişti. Bu doğrultuda, 1 Temmuz'dan itibaren ilk etapta İzmir Adnan Menderes Havalimanı İç Hatlar Terminali giriş kapılarındaki x-ray güvenlik noktaları kaldırıldı. 1 Eylül'den itibaren de, daha detaylı yolcu ve bagaj kontrolleri gerçekleştirildi. Yine bu tarihten itibaren yolcu denetimleri için pasaport kontrol noktaları arkasına kurulması istenen vücut tarayıcı sistemler konusunda ise gelişme yaşanmadı. Çünkü cihazlar konusunda ihale yapılamadığından, üretici firmalara sipariş de verilemedi. Bu yüzden sadece ABD ve Avrupa'da 2-3 ülkenin ortaklaşa ürettiği cihazlar için bugün verilecek siparişlerin ise yoğun talep nedeniyle en az 9 ay sonra teslim edilebileceği belirtiliyor.

    KAPI DEDEKTÖRLERİ YETERSİZ!

    Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC), kapı dedektörlerinin ‘yeni tip ve vücutta taşınan patlayıcılara yönelik tespit yeterliliğinin düşük olması' nedeniyle, yolcuların vücut tarama sistemi ile denetlenmesini kararlaştırdı. ECAC ayrıca uygulamanın üye ülkelerdeki hava limanlarında 1 Eylül'de başlatılmasını istedi. Bu yüzden, Milli Sivil Havacılık Güvenliği Kurulu'nun aldığı kararla, vücut tarama sistemi İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanı ile Ankara Esenboğa, Antalya, İzmir Adnan Menderes, Bodrum (4), Dalaman, Adana, Trabzon, Şanlıurfa'daki GAP ve Kütahya'daki Zafer Havalimanı'na kurulacak. Yolcular da, risk analizine göre yani ‘şüpheli yolcu profiline' veya rastgele vücut tarama sistemi ile güvenlik kontrolünden geçirilecek.

    CİHAZ 240 BİN EURO

    Cihaz, aslında elle arama yapılmasından rahatsızlık duyan yolcular açısından güzel bir uygulama. Liste fiyatı yaklaşık 240 bin Euro olan cihazda, bir kişi görevlendiriliyor. Cihaza, ellerini havaya kaldırarak giren yolcu, daha sonra öndeki manyetik halıda durarak işlemin bitmesini bekliyor. Risk analizine göre seçilerek denetime giren yolcuların işlemi ise 30 saniyede tamamlanıyor. Cihaz üzerindeki ekranda ise yolcu üzerindeki tüm metal ve patlayıcı maddelerin yerleri tespit ediliyor.

    3 saat rötara tazminat ödenecek

    Avrupa Adalet Divanı'nın verdiği son karara göre uçakların teknik arıza yapması olağan dışı sebep sayılmayacak. Bu yüzden en az üç saat rötar yapan uçak için havayolu şirketleri tarafından her yolcuya 600 Euro (2 bin lira) ödenebilecek. Karar, herhangi bir havayolu şirketiyle Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden ayrılan ya da bir AB ülkesine ait havayolu şirketiyle AB ülkelerine giden yolcuları kapsıyor.

    Bagajlara hızlı teslimat

    İstanbul Atatürk Havalimanı'nda yolcuların sıra beklemeden biniş işlemlerini kendilerinin yapmasına imkan sağlayan chek-in kiosklarının sayılarını artıran THY, şimdi de ‘bagaj teslim sistemi' hizmeti başlattı. Yolcular, Dış Hatlar Terminali'ndeki biniş bankolarına kurulan cihazlarla, internet üzerinden veya check-in kiosklarından aldıkları biniş kartlarını okutarak bagajlarını kendileri teslim edebiliyor.

    Atlasglobal'den kış saati ayarlaması

    Atlasglobal Havayolları, kış saati uygulamasına geçiş tarihinin Bakanlar Kurulu kararı ile 8 Kasım'a ertelenmesi nedeniyle uçuş saatlerinde değişikliğe gitti. Şirket bu yüzden, 25 Ekim-7 Kasım arasında gerçekleşecek tüm yurtiçi ve yurtdışı seferlerinde Türkiye'ye varış ve Türkiye'den kalkış saatini 1 saat ileri aldı. Tarife saatlerindeki değişiklik sadece açıklanan dönemi kapsayacağından, bilet alan yolcular yeni uçuş saatinde seyahatlerini gerçekleştirebilecek.


older | 1 | .... | 146 | 147 | (Page 148) | 149 | 150 | .... | 165 | newer