Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 139 | 140 | (Page 141) | 142 | 143 | .... | 165 | newer

    0 0

    Politika ve psikoloji iç içe geçmiş iki alan. Psikiyatrist Vedat Bilgiç, Müşfik Diktatör kitabında diktatörlüğe giden yolu ve psikolojisini anlatıyor. Toplumun adeta hipnoz edildiği, sürekli yeni ve akıl dışı düşmanların türetildiği bu hastalıklı hale ışık tutuyor.

    İnsan psikolojisi hayli karmaşık süreçler içeren bir alan. Politika ise başarı için bu süreçleri ustaca yönetmeye ihtiyaç duyar. Kısaca, başarılı siyasetçi seçmenin dilinden ve psikolojisinden iyi anlayıp bulunduğu konumu buna göre ayarlayanlardan oluşuyor. Bir nevi nabza göre şerbet durumu. Psikiyatrist Vedat Bilgiç, Müşfik Diktatör kitabında politik psikolojiyi “Toplumun bir hücresi olan insanın toplum ile olan etkileşimini anlama çabası” olarak özetliyor. Peki, kimdir Müşfik Diktatör? Diktatörlükle şefkat kol kola olabilir mi? Yoksa bu sadece diktatörün şefkatli bir imaj oluşturma hevesinin bir tezahürü mü? Kaynak Yayınları'ndan çıkan kitabında Bilgiç bu sorulara yanıt arıyor.

    Kuralsızlık değil, aşırı kuralcılık

    Diktatör kelimesi Latince Dictatura kelimesinden geliyor. Anlamıysa, dikte etmek, emretmek. Vedat Bilgiç “Diktatör deyince aklınıza öyle çok kötü şeyler gelmesin. Halkını öldüren, asan, kesen yöneticiler diktatör değil katildir. Kavramlara gerçekte taşımadığı anlamlar yüklüyoruz. Kelimenin hakikatinden uzaklaştıkça söz de gerçeklerden uzaklaşıyor.” sözleriyle ilginç bir noktaya parmak basıyor kitapta. Diktatörlüğü ‘bir kişi ya da dar oligarşik bir kadronun dikte ediciliğiyle yönetilmek' olarak tanımlıyor. Dikte edici tavır birey, aile ve toplumun birçok katmanında sıklıkla karşımıza çıkıyor aslında. Ülke egosunun da insan egosuyla benzer bir işleyişe sahip olduğu görüşünde, Bilgiç. Zira devlet denen sistemin yaşadığı yer insanların zihni. Diktatörlük de kuralsızlıkla değil aksine aşırı bir kuralcılıklar karakterize. Peki ‘müşfik diktatör' kim? Liderin sadece kişisel çıkarına veya nüfusun küçük bir bölümünün yararına değil de toplumun bütünü için çalıştığı imajı baskındır. Bazen insanın iç dünyasındaki süper ego denen yapının aşırı otoriter tutumu kişiyi katılaştırabiliyor. Çevresi tarafından ‘sağlam irade' pohpohlamasıyla bu durumu kendileri bile fark edemeyebiliyor. Diktatör Psikolojisi kitabının yazarı Moghaddam'a göre diktatörlük bazen bir darbeyle gelebildiği gibi seçim sandığından toplumsal barış vaadiyle çıkıp adeta bir kanser gibi toplumu sinsice pençesine alabilir.

    Devlete düşman mı gerek?

    İnsan kendi kişilik yapısından kaynaklanan olumsuzları kabul etmek yerine onları dışsallaştırmaya eğilimli bir varlık. Çünkü sorunu kendinde aramak yerine dışarıdaki ‘ötekiyi' suçlamak daha rahatlatıcı. İnsanların çözemedikleri problemlerinde “Bana büyü yapıldı” savunması da bu dış düşmanı hatta moda tabirle ‘dış mihraklar'ı işaret eder. Bu durumun toplumsal karşılığındaysa birey yerine grupları görürüz. “Grup ya da topluluk kendi bütünlüklerini korumak, safları sıklaştırmak ve omuz omuza savaşmak için düşmana ihtiyaç duyarlar. Tehdit ne denli büyükse grup da o denli büyüyecektir.” diyor, Bilgiç. Yani düşman burada bir nevi ‘birleştirici güç' haline geliyor. Aranılan düşman ne kadar saçma ve akıl dışıysa içine düşülen buhran da o derece derin demek oluyor.

    Toplumsal hipnozla mı uyutuluyoruz?

    Hipnoz kelime olarak Yunan mitolojisinde uyku anlamına gelen bir kavram. Hipnoz edilen kişi farklı bir bilinç durumuna geçerek telkine açık hale geliyor. Hipnoz konusundaki çalışmalarıyla tanınan Pierre Janet kişinin hipnotize edilmesini kolaylaştırıcı etkenleri belirlemiş. Geçmişte bir çöküntü, kriz geçirmiş olma, devamlı dikkatten doğan zihni yorgunluk, kolayca heyecanlanıyor olmak ve en ilginci de hipnozitöre duyulan bağlılık bunlardan birkaçı. Vedat Bilgiç'e göre bu etmenler sadece bireyler için değil toplumlar için de geçerli. Modern zamanın en büyük hipnozitörlerinden biri de medya Bilgiç'e göre. Zira istediğini istediği gibi sunma ve halkı etkileme gücüne sahip. Tabii medyanın yalan yanlış haberler yayarak zehir olduğu gibi, gerçekleri ortaya çıkararak panzehir olduğu da bir gerçek. Bu gücün nasıl kullanıldığına bağlı olarak değişiyor. Toplumsal hipnozla ilgili belki de en önemli detay bir Afrikan atasözünde gizli: “Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanmış kişi yeter.”


    0 0

    Amerika Birleşik Devletleri'nin simgelerinden Washington Anıtı, içinde bir Osmanlı yadigârı saklıyor. 19. asrın ortasında Sultan Abdülmecid'in gönderdiği levha, dikilitaşın 50. katında teşhir ediliyor. Okyanus ötesine okumaya giden Türk talebelere duyurulur.

    Amerikan Federal Devlet teşkilatı, on sekizinci asırda Philadelphia'da tesis edildikten birkaç sene sonra yeni başkentin Washington DC'ye taşınacağı ilan edilmiş (1790), Amerikalılar Başkanlık Sarayı, Kongre Binası ve muhtelif devlet kurumlarına tahsis edilecek binaları tek tek inşa etmeye başlamışlardı. Bunlardan biri de ülkenin bugünkü sembollerinden biri olan Washington Abidesi (Washington Monument) idi. Güney Karolinalı Mimar Robert Mills'in tasarladığı ve Amerika Birleşik Devletleri kurucusu George Washington adına ithaf edilen abideye 1840 senesinde başlandı. Bir Mısır obeliski şeklinde dikilen anıtın Türkleri alâkadar eden tarafı ise Sultan Abdülmecid Han'ın yaptırdığı mermer levhanın burada bulunuyor olması.

    Diplomatik basirette Osmanlı tavrı

    Amerika Birleşik Devletleri ile Türklerin münasebetinin ilk demleri, Osmanlı Hükümdarı Sultan II. Mahmud (1808-1839) devrine kadar uzanıyor. Karşılıklı ilk diplomatik anlaşmanın yapıldığı 1830 senesinden sonra Nusretiye adlı geminin yapımı için çağrılan Amerikan mühendisi ile kıta ötesi Türk-Amerikan münasebetleri ilk meyvesini verir. Nihayet Fransız İhtilali'nin tüm dünyaya tesiriyle yaşanan isyanlar ve ayrılıkçı hareketler, Avrupa'ya oradan da Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya uzanacaktır. 1848 senesinde Fransa'da çıkan iç karışıklık neticesinde bazı Macar ve Lehistanlı gruplar Avusturya ve Rusya'ya karşı isyan bayrağını çeker. Moskof ve Nemçeli tazyikinden kaçan ihtilalciler, güneyde Osmanlı'ya sığınır ve ancak Devlet-i Aliye sınırları içinde emniyete kavuşur. Prof. Dr. Uğur Derman, Macar devrimcisi Kossuth'un kaldığı evin bugün Kütahya'da hâlâ müze olarak kullanıldığını naklediyor. Yaşanan bu hadise, dünya siyasi muvazenesine aksedince Osmanlılar politik sahnede büyük bir taraftar kitlesi bulur. Çok geçmeden Amerika Birleşik Devletleri, münasebetlerin inkişafı adına bir heyeti Amerika'nın başkenti olan Washington DC.'ye davet eder ve bugüne kadar uzanan ilişkiler başlar. Heyete riyaset eden Mekteb-i Bahriye hocalarından Binbaşı Emin Bey'in deniz yoluyla yaptığı seyahat, her iki tarafı da memnun edecek ilişkilerin sağlamlaşmasına vesile olur.

    Açıldığında dünyanın en yüksek kulesiydi

    İşte bu dönemde (4 Temmuz 1848) temeli atılan Washington Abidesi için beynelmilel bir kampanya düzenlenir. Gerçekleştirilen ziyarette Amerikan Başkanı tüm dünya devletlerine tebliğ ettiği talebini Türk sefaret heyetine de iletir. Bir dikilitaş olarak inşa edilecek Washington Abidesi bütün devletlerden bir hatıra istenir. Zira bu projenin hamisi olan Washington National Monument Society (Washington Milli Abide Cemiyeti) eserin yalnız Birleşik Devletleri'nin değil tüm yeryüzüne ait bir eser olmasını hedeflemiştir. Bazı kaynaklar inşaatın maddi yetersizlikler yüzünden akamete uğraması üzerine böyle bir çözüm yolu üretildiğini de kaydediyor. Başta Amerikan eyaletleri olmak üzere eserin tamamlanması için her yerden birer hatıra plakası gönderilir. Devrin Çin İmparatoru, Mısır Valisi, Yunan Kralı, Kuzey Afrikalı kabile reisleri kendi kültür ve dillerinde emareler taşıyan hatıraları ABD başkentine gönderirler. 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid Han da devrin meşhur hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye celi ta'lik bir kitabe yazdırır ve Amerikan mercilerine bağışlar. 9 Şubat 1853 tarihli resmi vesikada “Amerika Birleşik Devletleri ahalisine hem ikram, hem de pâdişahın bir dostluk nişanesi olmak üzere iki endâze (130 cm) boyunda, bir endâze eninde tuğralı ve tarihi beytin ihsan buyrulması” not edilmiş.

    Türk talebeler ziyaret etmeli

    Hazırlanacak mermer levha için şair Zî;ver Paşa'dan mevzua münasip düşecek bir beyit talep edildi. Şair, ebcet ile tarih düşürerek ve düşürmeden yazdığı üç ayrı beyiti huzura arz eder. Sultan, bunlar içinden “Devâm-ı hulleti te'yid içün Abdülmecid Hân'ın/ Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşinkton'da” (Abdülmecid Han'ın pak ismi dostluğumuzun pekişmesi için Washington'daki bu yüksekteki taşa yazıldı) beyitini seçer. Kitabenin başka bir hususiyeti de devrin musiki ve hat sanatında bir üstat olarak bilinen Kazasker Mustafa İzzet Efendi'ye hazırlatılmış olmasıydı. Hemen hatırlatmalı ki Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Ayasofya'daki abidevi levhalara imzasını atmış devrin en tanınmış hat sanatkarıydı. Mehmet Haşim Efendi imzalı padişah tuğrası ile süslenen mermer kitabe, 3 bin 750 kuruş masrafla tamamlandı ve deniz tarikiyle Amerika kıtasına nakledildi. İç savaşlarla yarıda kalan 169 metre yüksekliğindeki abide uzun bir süre sonunda açıldı (12 Şubat 1885). Sultan'ın hediyesi olan mermer levha da obeliskin ellinci katında yerleştirildi. O gün bugündür, Devlet-i Ali Osmanî;'nin yâdigârı olarak saklı yerinde ziyaretçilerini bekliyor. Türkiye'den Amerika'ya tahsil için giden talebeler ve burayı ziyaret eden Türk turistlere duyurulur. Oraya kadar gitmişken görmeden gelmeyin. Ama önce, ecdâdın hatırasını görmek için 340 merdiveni tırmanacak cesareti kendinizde bulmanız gerekiyor.


    0 0

    Bizde sokak hayvanlarına eşya muamelesi yapıladursun, İspanya bu konuda herkese örnek olacak.

    Trigueros del Valle kasabasında evcil hayvanlara insanlarla aynı haklar tanındı. 330 nüfuslu kasabada bundan sonra, kedi ve köpekler “insan-dışı sakinler” olarak kabul edilerek insanlarla aynı haklara sahip olacak. aşkanı Perez Espinosa, kediler ve köpeklerin halkla bin yıldan fazla birlikte yaşadığını vurgulayarak, “Kasaba yönetimi hayvanları da temsil etmeli.” dedi.

    Nelere katlandı bu yürek!

    İnsan kalbinin vücuttan ayrıldıktan sonra ancak bir dakika daha attığı malumunuz. ABD'nin Chicago kentinde bulunan Loyola Üniversitesi Tıp Merkezi'nde yaklaşık 10 yıldır kokain bağımlısı olduğu için kalbi iflas eden bir hastaya kalp nakli yapıldı. Ancak iflas eden kalp, çıkarıldıktan sonra konduğu tepsinin içinde tam 25 dakika boyunca atmaya devam etti. Doktorlar bunun ameliyat öncesi verilen ilaçlarla ilgili olabileceğini düşünüyor.

    Müşteri memnuniyeti hayatî;

    Müşteri her zaman haklıdır ancak bu kez değil. Çin'de aldığı benzinin kalitesini beğenmeyen adam faturayı pompa görevlisine kesti. Çılgın müşteri, pompacıyı benzinle ıslatmaya başlarken, bir anda yangın çıktı. Hem öfkeli müşteri hem de aracı alevler içinde kaldı. Pompacıysa kaçarak kurtulmayı başardı. Yaralanan öfkeli müşteriyse hemen hastaneye kaldırıldı.


    0 0

    Yemen Blues'la tanışma zamanı

    Dokuz Sekiz Müzik, Türkiye'de çıkardığı albümlerin yanı sıra önemli yabancı sanatçı ve grupların çalışmalarını da ülkemizde yayınlayarak güzel bir hizmet yapıyor. Bunların sonuncusu Yemen Blues'un albümleri. 2011'de yayınladıkları ve kendi isimlerini verdikleri ilk albümleri “Montreal'in Le Devour ve CVS tarafından dünya müziği kategorisinde yılın albümü seçilmişti. Grubun ilk albümü “Yemen Blues” yeni albümü “Insaniya” ile birlikte satışta. Kulağınız dünya müziğine açık ve yeni müzikler peşindeyseniz Yemen Blues'u mutlaka keşfetmelisiniz.

    Karadeniz'den Ferah bir ses

    Mustafa Gökay Ferah, Karadeniz müziğinde adını son dönemde sıkça duyduğumuz bir isim. On beş yıldır tulum çalıyor beş yıldır da solistlik yapıyor. Müzisyenin albümü Çise, geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik tarafından yayınlandı. Çalışmanın içeriği besteler ve derlemelerden oluşan bir yapıya sahip. Ayrıca albümde Gürcüce ve Lazca iki esere de yer verilmiş. Ferah, yorumu kadar tuluma getirmiş olduğu yenilikçi çalışmaları ve teknikleriyle, size içi dolu bir albüm sunuyor.

    Miles Davis'in en sevilen şarkıları

    D Miles Davis, caz denince akla ilk gelen isimlerden biridir. Geliştirdiği çalma teknikleriyle yüzlerce müzisyene ilham kaynağı olan, cazın efsane isminin en sevilen şarkıları, 4 CD'den oluşan “The Box Set Series” koleksiyonunda bir araya geldi. Davis hayranlarına özel hazırlanmış bu yepyeni koleksiyonda, sanatçının Miletones, Nefertiti, Footprints ve So What gibi sevilen şarkıları yer alıyor. Her biri caz alanında devrim sayılabilecek bu eserlerin derli toplu olarak elinizin altında olması gerçekten büyük fırsat. Caz severler kadar caz müziğine kendini vermiş müzisyenlerin de arşivinde olması gereken bir set.


    0 0

    Bir ses yarışmasında Musa Eroğlu'nun veliahdı olarak karşımıza çıkan Yüksel Didikoğlu, yeni albümü Aşk Eline Düştüm ile karşımızda. Türk halk müziğinin doğru temsil edilmediğine inanan müzisyen, popülerlik kaygısı ile türkü olmayan bestelerin insanlara türkü diye dinletilmesinden yakınıyor.

    Türk halk müziği sevenler Yüksel Didikoğlu ismini uzun yıllardır biliyor. Ancak pek çok müziksever onu ilk kez Veliaht isimli bir televizyon programında tanıdı. Musa Eroğlu'nun veliahdı olarak televizyona çıkan müzisyen gösterdiği başarılı performansla yarışmada birinci oldu. Yarışmanın ardından çok fazla ortalıkta görünmeyen Didikoğlu, bütün mesaisini yeni albümüne verdi. Aşk Eline düştüm ismini verdiği çalışma geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Albümde Musa Eroğlu ve Güler Duman gibi halk müziğinin usta isimleri ile düet yapan sanatçı sevilen türküleri de seslendirdi.

    Yüksel Didikoğlu türküleri çocuk yaşta sevmiş. Anne ve babasının dinlediği türküleri dinleyip sevdalanmış. Ama asıl merakı abisinin eve getirdiği bağlama ile başlamış. “Kötü bir bağlamaydı ama hayatımın akışını değiştirdi. Kendi kendime çalmaya başladım. Bir noktaya kadar kendi kendime yettim. Sonra bağlama ve şan dersleri almaya başladım. Benim bu ilgime babam kayıtsız kalmadı. Bir gün madem bu işi yapacaksın benim arkadaşın mekanında çık söyle dedi. Ondan sonra sahnelere çıkmaya başladım.” diyen müzisyen 1996 yılından beri profesyonel olarak bu işi yapıyor.

    Yarışmaya katılma hikâyesi de ilginç. Hem kendisinin hem de Musa Eroğlu'nun menajeri olan Hayrettin Özayvaz bir gün gelip ona bu yarışmaya katılıp katılmayacağını sormuş. Eroğlu'nun aklındaki iki isimden biriymiş. Musa Eroğlu kendisinde karar kılınca çok gururlanmış ve yarışmaya katılmaya karar vermiş. “Aslında bu benim için büyük bir riskti. Çünkü öncesinde albümlerim vardı, televizyonda kliplerim dönüyordu. Ancak işin içinde Musa Eroğlu olunca bu beni heyecanlandırdı. Sanki bu işe sıfırdan başlıyormuşum edası ile tekrar kendimi insanlara ispatlama beğendirme ihtiyacı hissettim. Çünkü yanımdaki isim yaşayan bir efsaneydi. Buna değeceğini düşündüm, değdi de.”

    Yarışma sanatçısı değilim

    Bu yarışmanın ona ne kazandırdığını sorduğumuzda şu cevabı alıyoruz: “Manevi anlamda bana çok getirisi oldu. Birçok insanın sevgisini ve dostluğunu kazandım. Ama ne yarışmadan ne de yarışmanın ardından bu işin maddi bir getirisi olmadı.” Yarışmaların su köpüğü gibi olduğunu söyleyen Yüksel Didikoğlu, kariyeri buna bina etmenin aldatıcı olacağını düşünüyor. Mutlaka popülerlik anlamında bir etkisi olacağını ama bulunduğu noktada kalabilmenin daha önemli olduğunu söylüyor. Daha büyük çaba sarf etmek ve daha doğru işler yapmak gerektirdiğini de.

    İçinde bağlama olan her şey türkü değil

    Yüksel Didikoğlu son yıllarda Türk halk müziği algısının değişmesinden çok şikâyetçi. Bu müzik türü adına yapılan birçok eserin halk müziği ile hiç ilgisinin olmadığını anlatıyor ve ekliyor: “İçinde bağlama olduğu için Türk halk müziği olduğu iddia edilen besteler var. Bu besteler türkü algısını değiştirdi. Maalesef bilinçsiz bir toplum olduğumuz için bu şekilde sunulan her şeyi türkü gibi algılamaya başladık. İçinde bağlama olan her şeyi türkü sanıyoruz. Saçma sapan sözleri türkü sandık. Bu da bizim gerçek türkülerden uzaklaşmamıza sebep oldu. Bir de bilinçli bir şekilde bu müzikten uzaklaştırıldığımızı düşünüyorum. Televizyonlar bu işe zaman ayırmıyor. Belediyeler konserlerine Türk halk müziği sanatçısı çağırmıyor.” Burada çuvaldızı bu müziği icra edenlerin kendine batırması gerektiğine inanıyor sanatçı. “Ne kadar doğru temsil edip aktarabiliyoruz? Yeterince doğru temsil edemiyoruz. Zaten gerçek halk müziği sanatçıları hak ettikleri yerde değil.”

    Karacaoğlan'ı bilmez olduk

    Geçmişteki türkü furyasına dair de eleştirileri var müzisyenin. Bir şey çok popüler olduğunda mutlaka özüne ters işler yapıldığının altını çiziyor. “Okudukları aslında türkü bile değildi. Ama bu popülerlik kaygısı ile yapılan işler yüzünden asıl türkülerden uzaklaştık. Karacaoğlan'ı bilmez olduk. Pir Sultan'ı, Mahzuni Şerif'i, Âşık Veysel'i bilmez olduk. Bu insanlar sadece ellerindeki bağlama ile bu işler yapmış kişiler değil. Bir inancı ve felsefesi olan insanlar. O inanca o ruha tekrar geri döndüğümüzde insanlar gerçek türküleri bulacak. Kitleleri de böyle eğitebiliriz. Kitlenin eğitilmediği bir yerde gelişmek zor.”


    0 0
  • 07/25/15--14:00: Son limana demir attılar
  • Her biri tonlarca demirin, akıtılan terle yoğrulmasıyla, büyük emeklerin neticesinde yapıldı. Yıllarca kendini elleriyle var eden insanlara hizmet ettiler.

    Yıllarca okyanusları, denizleri aştılar, kıtaları birbirine bağladılar. Fırtınalar ve dev dalgalarla boğuştular. Nihayet bir gün, İzmir Körfezi'ni aşarak geldiler bu limana. Belki de daha önce hiç duymamışlardı Aliağa Limanı'nın adını, demirlediler. Onları elleriyle imal eden insanlar ellerinde gemileri yaparken kullandıklarına benzeyen aletlerle yeniden geldiler, bu sefer yok edilmek için. Tonlarca demir, onlarca makine arşın arşın söküldü yerlerinden. Gemiydiler, sonra hurda oldu isimleri. Suya ilk değdikleri gün, tuzun demiri bile erittiğinden haberi yoktu hiçbirinin. ‘Korozyon' nedeniyle dağlar gibi gemilerin miadı, 25, 30 yıl gibi çok da uzun sayılmayacak zamanlar içerisinde doldu. Her biri bir gemi enkazı olmadan önce Aliağa'daki gemi söküm tesislerinden birine son kez demir attı.


    0 0

    Mimarlık Türkiye'de daha çok parası olanların hizmet aldığı bir iş kolu. Herkes İçin Mimarlık Derneği bunu tersine çevirmek için elinden geleni yapıyor. En değerli projeleri ise atıl köy okulları projesi. Taşımalı eğitimle birlikte atıl kalan okullarının dönüşümüne katkıda bulunuyorlar.

    Bahar ve kış ayları boyunca bahçesinde, koridorunda çocuk seslerinin eksik olmadığı okul binaları bir süredir taştan, betondan ibaret. Çok değil bir iki ay sonra yeniden çocuk seslerine ve koşuşturmalarına kavuşacak olmaları tesellimiz. Peki takvimler eylülü hatta bir sonraki eylülü gösterdiği halde çocuklarına kavuşamayan okullar ne olacak? Türkiye, taşımalı eğitime geçtiğinden beri tüm Anadolu genelinde tahminen 20 binin üzerinde atıl kalmış köy okulu var. Hepsi ile tek tek ilgilenip bu binaları köylü yararına dönüştürülebilmek pek mümkün olmasa da taşın altına elini koyan bir dernek var. Herkes İçin Mimarlık Derneği, isminden de anlaşılacağı üzere mimarlığın Türkiye'de biraz ihmal edilen sosyal alanına eğilen bir dernek. Yaklaşık 3,5 yıl önce kurulan derneğin şu anda Türkiye'nin farklı üniversitelerinden çoğu 30 yaşın altında 86 genç üyesi olsa da kuruluşunun temelinde İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) var.

    ELDE KAZMA KÜREK İŞBAŞI

    Dernek Başkanı Emre Gündoğdu'nun kendisi de İTÜ mimarlık mezunu. Öğrencilik yıllarında kendi aralarında kurdukları Ölçek 1/1 adlı oluşum derneğin temelini oluşturuyor. Ölçek 1/1, ilk projesini 2007 yazında Kahramanmaraş'a bağlı Hacıibrahimuşağı köyünde gerçekleştirmiş. Proje kapsamında, köy okulunun yanında bulunan araziye, öğretmenler için lojman binası yapılmış. O günden beri dernek talep üzerine köylere gidip proje geliştiriyor. Atıl Köy Okulları Projesi ise derneğin itici gücünü oluşturuyor. Hâlihazırda sabit bir işte çalışan mimarları ya da mimar adaylarını ofis ortamından ya da fakültelerden çıkarıp köylerde proje tasarlamaya hatta bazen de eline kazma kürek alıp inşaatta çalışmaya iten güç ne olabilir diye merak ettik. Ve dernek başkanı Emre Gündoğdu'dan anlatmasını istedik.

    Gündoğdu, derneği kurarken kendilerine şu soruyu sorduklarını anlatıyor: “Mimarlığın genelde çok fazla girmediği sosyal alanlara karşı bizler mimarlar ya da mimarlık öğrencileri olarak neler üretebiliriz?” Bunun da katılımcı bir yapıda olmasını istemişler. Yani ‘tepeden, bunu alın böyle yapın' şeklinde değil. Sorunları yerinde görerek, orada yaşayan insanları işin içine katarak geliştirmek istemişler projelerini. Atıl Köy Okulları projesi kapsamında tamamlanmayan projeler de dahil birçok köy dolaşmışlar. Tamamlanan projelerden bazı örnekler vermesini istiyoruz Gündoğdu'dan.

    Özellikle Ordu Valiliği'nin bölgede atıl kalan okulları köy misafirhanesi ya da toplantı salonu gibi tekrar değerlendirmek üzere çeşitli çalışmalarda bulunduğunu öğrenince bu bölgeye yönelmiş Herkes İçin Mimarlık Derneği. Kendilerine Ordu'dan iki talep gelmiş. Tokat sınırında merkeze 4,5 saat uzaklıkta sabit telefon hattının bile olmadığı bir köymüş kendilerine talepte bulunan ilk yer. Kargı köyü sakinleri dernekten beş yıldır bir türlü bitiremedikleri okulun tamamlanması konusunda destek istemiş. Köyün 300 öğrencisi olmasına rağmen 60'lı yıllarda yapılmış tek katlı okul yetmeyince öğrenciler taşımalı eğitimle başka köylere gidiyormuş. Öğrencilerin köyde kalmasını isteyen köylüler de kendi çabalarıyla okul inşaatına başlamışlar ama yeterli desteği göremeyince tamamlamakta zorlanmışlar okulu. Dernek, üniversite öğrencileri ile köye giderek sponsorların da desteğiyle okulu tamamlamış.

    Ordu'daki ikinci köy ise Perşembe sahilindeki Çaka köyü imiş. 25 yıldır atıl durumda bulunan iki binalı okulun yeniden işlevlendirilerek kullanıma kazandırılması projesi hâlâ sürüyormuş.

    Bir köye yardıma giderken unutulan diğer köyler…

    Herkes İçin Mimarlık Derneği, önümüzdeki hafta yeniden yollara düşüyor. Bu kez istikamet İzmir'e bağlı bir madenci köyü. Fakat hemen her evden cenazenin çıktığı Köseler köyüne gitmiyorlar. Bilindiği gibi Köseler, Soma'daki maden faciasında 15 kayıp veren ve çok sayıda çocuğun yetim kaldığı bir köy. Doğal olarak yapılan yardımların çoğu bu köye gidiyor. Dem Derneği de diğer birçok sivil toplum kuruluşu gibi bu köye yardım götürmüş. Ancak Köseler'e giderken neredeyse içinden geçilen fakat kimsenin dönüp bakmadığı bir köy daha var: Mustaklar. Dem Derneği, kimsenin dönüp bakmadığı bu köyü öylece bırakıp gitmek istememiş. Şimdilerde belli aralıklarla Mustaklar'a gidip köylünün talebi doğrultusunda çalışmalar yürütüyorlar. Herkes İçin Mimarlık Derneği de burada devreye giriyor. Emre Gündoğdu da mevcut sayısı yetersizliği dolayısıyla kapanma tehlikesi yaşayan Mustaklar Köy Okulu'nun iyileştirilmesi konusunda Dem Derneği'ne destekte bulunduklarını anlatıyor.

    Sizin okulunuzu neye dönüştürelim?

    Peki talepte bulunan köylüler en çok ne istiyor? “Düğün salonu olsun isteği Türkiye'nin her yerinden geliyor.” diyor Gündoğdu. Keşan'da uzun yıllardan sonra köyüne dönen birinden atıl bir okulun tarım hayvancılık ve el sanatları alanında eğitimlerin yapılacağı bir derneğe dönüştürülmesi talebi gelmiş. Ege'de bir köyden ‘bina heykel sanat atölyesine dönüştürülsün' talebi iletilmiş kendilerine. Geçen sene keşfini yaptıkları bir proje kapsamında da Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Narlıca köyünde atıl bir okulun gençlik merkezine dönüştürülmesi gündemde. Peki atıl bir okul binasının yeniden okula dönüştürülmesini talep eden oluyor mu? Bir örnek varmış o şekilde. İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Ödemiş İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün yönlendirmesi ile atıl okul binasının Zihinsel Engelli Bölge İş Eğitimi okulu olarak yeniden işlevlendirilmesine karar verilmiş. 2013 martta keşfe giden dernek, bu senenin bahar aylarına kadar o projeyle uğraşmış. Ödemiş'in eski bir beldesindeki mahallede zihinsel engelli öğrenciye eğitim verecek duruma gelmiş okul. Bu proje kapsamında sadece mimarlar ya da mimarlık öğrencileri değil, aralarında inşaat mühendisleri, sosyologlar ve psikologların da olduğu 37 kişi dönüşümlü olarak kalmış köyde. Köydeki ustalarla çalışarak okulun tadilat işlerini yapmışlar. Okulun özel durumundan kaynaklanan yemekhane ve bahçesine özel çalışmaları olmuş.


    0 0
  • 07/25/15--14:00: Tatil güzel, yolculuk çile
  • Herkes yakınlarıyla güzel ve sorunsuz bir tatil hayali kurar. Bu yüzden tatil planları da haftalar hatta aylar öncesinden yapılmaya başlanır.

    Sorunsuz bir tatil ise gerekli tedbirleri alsanız da kesinlikle garanti değildir. Satın aldığınız bilete rağmen sizin yerinize başka bir yolcunun uçağa alınmasından tutun da, havalimanında karşılaşacağınız çeşitli sorunlar tatilinizi çileye dönüştürebilir. Bu konuda elbette en büyük görev havayolu şirketlerine ve havalimanı işletmecilerine düşüyor. Ancak alınan tüm tedbirler, artan uçak ve yolcu trafiği nedeniyle sorunları ortadan kaldırmaya yetmiyor.

    ALTERNATİF GÜZERGAHLARI KULLANIN

    Uçakla seyahate çıkacak tatilciler, şehir trafiği ve havalimanındaki yoğunluğu dikkate alarak uçuştan en az 1-2 saat öncesinde terminalde olacak şekilde yola çıkmalılar. Check-in (bilet ve bagaj işlemi) saatinde havalimanına ulaşamadığınız takdirde uçuş hakkınızı kaybedebilir bilet ücretinizi de iade alamayabilirsiniz. Bu yüzden en hızlı şekilde havalimanına gidebilmek için metro ve deniz ulaşımını kullanmayı de ihmal etmeyin.

    Bu arada havalimanı işletmecileri de güvenlik noktalarındaki işleyişin hızlandırılması amacıyla personel sayısının artırılması gibi bazı fiziki tedbirler alıyor. Aynı şekilde yolcuların da, kontrollerin hızlıca gerçekleşmesi için bir şeyler yapması gerekiyor. Kontrol sırası gelmeden kemer ve ceplerde bulunan bozuk para, telefon ve diğer metal eşyaların önceden çıkarılarak hazır şekilde beklenmesi, güvenlik denetimlerinin de aksamadan gerçekleştirilmesine yardımcı olacaktır.

    PRİZ VE ÜCRETSİZ Wİ Fİ EN BÜYÜK SORUN

    Teknolojinin gelişmesiyle yaygınlaşan elektronik eşyalar birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Hemen hemen her tatilci, yanında en az bir elektronik eşya taşıyor. Havalimanlarında tablet, akıllı telefon veya laptoplarımıza yakıt alabileceğimiz güç soketleri bulmak ayrı dertken, ücretsiz wi fi hizmetinin de her yerde verilmemesi ciddi sorun oluşturuyor. Özellikle şarjı biten telefon veya tabletiniz, tatilinizi kâbusa dönüştürmeye yetecektir.

    OTURMA GRUBU YETERSİZ

    Bazı havalimanlarındaki oturma gruplarının yetersizliği ise yolculara mağduriyet yaşatıyor. Fiyatlar sebebiyle restoranlara gitmek istemeyenler, terminalde boş buldukları yerlerde uçuş saatini beklemeyi tercih ediyor. Hatta bazıları, yüksek otel fiyatları veya yakında bir otel bulunmayışı nedeniyle yerlerde geceliyor. Yaşanan uzun süreli gecikmelerse yolcuları daha da perişan ediyor.

    KAYIP BAGAJ DERDİ BİTMİYOR

    Hiç kuşkusuz tatilcileri en çok mağdur eden sorunların başında bagaj kayıpları geliyor. Tatile başlayacak veya tatilden dönen yolcular, bagajlarının uçaktan çıkmaması karşısında büyük şok yaşıyor. Havalimanları ve yer işletme hizmetleri son teknolojiye sahip sistemler kursa da, maalesef bagaj kayıpları konusuna kesin bir çözüm bulabilmiş değil. Özellikle yoğunluğun arttığı yaz döneminde bagajlar uçaktan geç gelmekle kalmıyor, birçoğunda da ciddi hasarlar meydana gelebiliyor. Bu yüzden bagajınızı teslim alsanız dahi iyice kontrol etmeden havalimanından ayrılmayın. Eğer bagajınızda hasar varsa, mutlaka rapor tutturup ilgili şirket birimine teslim ederek hakkınız aramayı ihmal etmeyin.

    UÇAKTA DA SORUN BİTMİYOR

    Havalimanlarındaki sıkıntıları en az hasarla atlatan bazı yolcular, uçakta başka sorunlarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Dar ve arızalı koltuklar, çok konuşan yolcular, bebek ağlaması ve yaramaz çocuklar ile beğenilmeyen ikramlar gibi çeşitli sorunlar seyahatinizi kâbusa çeviriyor.

    YOLCULAR SİNEMA DA İSTİYOR

    Yapılan bir araştırmaya göre yolcuların uçakta olmasını istedikleri özellikler arasında bir hayli ilginç öneriler var. Yolcuların hayallerindeki uçakta, ‘film salonu, masaj, kokteyl bar, duş, kapsül tipi yatak odaları ve çocuklar için ses geçirmez özel bölümler' gibi istekler öne çıkıyor. E-postalarını kontrol etmek ve internette gezinebilmek için ücretsiz iPad kullanım hizmeti isteyenler de, ‘şeffaf tavan ve tabanlı uçaklarla' gökyüzü ve yeryüzünün tüm güzelliklerini yaşamak isteyenler de var. Yolcular bazı uygulamalardan ise son derece rahatsızlık duyuyor. Neyse ki, daha çok ABD'deki havayolu şirketlerindeki can sıkıcı uygulamalar, Türkiye'de hayata geçmedi. Ancak, özellikle low cost (ucuz maliyetli havayolu) şirketlerin, ‘ikram ve koltuk seçimi' gibi birçok hizmeti paralı sunması yine de endişe uyandırıyor. Araştırmaya göre yolcular, aktarmalı uçuş, iadesiz bilet, dar koltuk, evcil hayvan ücreti gibi birçok uygulamadan ciddi rahatsızlık duyuyor.


    0 0

    Son dönemde siyasî; fikirleri nedeniyle başarılı sporcular millî; takımlara alınmıyor. NBA'de fırtına gibi esen Enes Kanter, bu isimlerden biri ama başkaları da var. 2015 WBU Hafif Orta Sıklet Dünya Şampiyonu Ünsal Arık mesela. Ringe ‘Bu ülke Atatürk'ün, Tayyip'in değil' yazılı tişörtle çıkan Arık'a da bütün kapılar kapanmış.

    Yarım asır önce Almanya'ya çalışmaya giden 2 çocuklu bir işçi ailenin küçük oğlu Ünsal Arık. Rahmetli Selçuk Yula'nın öğrencisi olarak Fenerbahçe'nin altyapısına kadar ilerleyen ancak kaval kemiğinin kırılması ile küçük yaşta futbola veda eden Arık, kondisyonunu fit tutmak amacıyla 27 yaşında boksa başlar. Kendi tabiri ile ‘şakayla' adım attığı yolculukta yolu Armin Teufel ile kesişir. Thai boksu yapan Teufel, ondaki cevheri fark ederek bir yıl boyunca teknik, taktik dersi verir ve boksun temelini öğretir. “Ben iyi bir boksör değilim, maçları kazanma nedenim yüreğim ve hırsım sayesinde.” diyen altın eldiven, hazırlık kamplarında en çok yemek konusunda zorlanırmış. Hiçbir sponsorunun olmadığı söyleyen 35 yaşındaki dünya şampiyonu, “Çevremdekiler ‘AKP'li olsaydın şimdi milyoner olurdun' diyorlar. Ben buna çok üzülüyorum. Ben de diyorum ki, ‘Siz neden destek vermiyorsunuz?' Kim engelliyor sizi, anlayamıyorum.” diyerek sitem ediyor.

    Tekirdağ'daki boks maçından başlayalım isterseniz. Neden ringe “Bu ülke Atatürk'ün, Tayyip'in değil” yazılı tişörtle çıktınız?

    O maça çıkmadan önce doğru hatırlıyorsam seçimlere beş gün vardı. Ben de demokratik tepkimi maçımda göstermek istedim. Çünkü ben hacı babamın oğluyum. Canımı Allah'a, vatanımı atama borçluyum. Babam bana her zaman, ‘Biz şeref, namus, örf ve adetlerimiz için yaşarız.' derdi. Bugünlerde Türkiye'de bunlar ezilip geçiliyor. Atamın mirasına saygı göstermiyorlar, onun için bu tepkiyi gösterdim.

    Peki size nasıl tepkiler geldi?

    O günden bugüne bakarsan inanın bana bir film çevirsek az kalır. Posta kutuma kadar tehdit mektupları geldi. Aile dostlarım, yakın tanıdıklarım bana artık selam vermiyor. Keza sponsorlar, ‘Sana destek vermek bizim sonumuz demek.' diyor. Daha birçok tehditler ve olumsuzluklar... Türkiye'den herhangi bir yetkili makam da benimle irtibata geçmedi. Büyük konuşmak gibi olmasın ama onlardan davet gelse bile oraya gitmem. Haram parayla yapılan saraya ayak basmam.

    Geçtiğimiz günlerde Facebook üzerinden Gençlik ve Spor Bakanlığı'na başarılarınızdan dolayı tebrik bile etmedikleri için sitem ettiniz. Sizce neden bir tebrik bile gelmiyor?

    Bunun cevabı çok kolay. Atatürkçü olduğum için, susmadığım için. Gençlik ve Spor Bakanlığı beni sevsin sevmesin, başarılı görsün veya görmesin elde ettiğim derecelerden dolayı saygı duymak zorunda.

    Almanya'nın Parsberg vilayeti Belediye Başkanı Hans Jürgen Hopf, “Sevgili Arık, siz benim için de bir örneksiniz. Burada doğup büyüyen herkes buranın insanıdır. Arık da bizim insanımızdır ve onunla gurur duyuyoruz.” sözlerini söyledi. Kendi ülkenizdeki yetkililerden böyle övgü sözleri duymamak üzücüdür herhalde…

    Bu nezaket Almanya'nın demokrasi düşüncesini gösteriyor. Hatta, belediye başkanının bağlı olduğu parti yabancılara da çok yakınlık göstermez ancak başarımı görmemezlikten gelmeyip, saygı gösterdiler. Türkiye'den bu yakınlığı görememek çok üzücü tabii ki. Düşüncelerimiz aynı olmasa bile beni davet etmek onların görevi idi.

    Türk bayrağını dalgalandırdığım için gururluyum

    Bayrak sizin için ne ifade ediyor?

    Türk bayrağı benim her şeyim. Bayrak dalgalandığı zaman tüylerim diken diken olur. Önceden küçük çocuklar gibi televizyon seyrederken ‘ah ben de milli futbolcu olsam, İstiklal Marşı'nı söylesem' derdim. O şimdi boks ile nasip oldu. Türk bayrağını dalgalandırdığım, dünya şampiyonu olduğum çok gururluyum.

    Bundan sonraki hedefleriniz arasında neler var?

    WBU dünya şampiyonu oldum. Lakin hedefim dört büyük kemerlerden (IBF, WBC, WBO ve WBA) birinde dünya şampiyonluğu maçına çıkmak. Bunun gerçekleşmesi için de güçlü bir sponsora ihtiyacınız var.

    Kendinize örnek aldığınız bir isim var mı?

    Boks dünyasında Muhammed Ali'yi örnek alıyorum. Ama babamın ayrı bir yeri var. Çünkü borç para alıp Almanya gibi bir ülkeye bir bavulla gelip, ev sahibi olmuş. Düzenli bir aile hayatı kurmuş. Bu da bana insanın isteyip her şeyi başarabileceğini gösteriyor.

    Boks haricinde ilgilendiğiniz bir spor dalı var mı?

    Fanatik bir Fenerbahçe taraftarıyım. Fenerbahçe'nin futbol altyapısında oynadım. Fırsat buldukça tenis ve basketbol oynamayı da çok severim.

    Kaç altın kemeriniz var?

    Altın kemer konusunu Türkiye'de son zamanlarda çok okudum. Boksta böyle bir şey yok. Ya Avrupa Şampiyonu olursun, ya Kıtalararası Şampiyonu olursun ya da Dünya Şampiyonu. Türkiye'yi altın kemer kazandım diye kandıran boksörler utansın.

    Haram yiyenlerle bir araya gelmem

    Bir arkadaşıyla gittiği restoranda Emine Erdoğan'ın fotoğrafı olduğu için yemek yemeden masadan kalkan Ünsal Arık bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Onların yemek yediği yerde ben yemek yemem. Çünkü onlar ülkeme zarar veriyor. Kalkmamın tek sebebi de o fotoğraftı. Oturmak bana cazip gelmedi.” Arık, ayrıca haram yediğini düşündüğü bir kişiyle kesinlikle bir araya gelmeyeceğini de ifade ediyor.


    0 0

    Yaklaşık 10 yıl önce 5 meraklı kadın tarafından başlatılan ve çok büyük bir kısmı Ege civarında sürdürülen ‘Türkiye'nin Meyve Mirası' adlı çalışma, 600'e yakın meyve çeşidine sahip olduğumuzu ortaya çıkardı.

    “Tavşanböbreği zeytini”, “helvacıkara üzümü”, “sarımeriç inciri”, “alaçam kara üzümü”, “çayrek armudu”, “lop incir”, “sulucayrak armudu” ve daha neler neler… Türkiye çapında bir araştırma yapılması halinde ortaya çıkacak rakamın çok daha yüksek olacağı kesin.

    Projenin ilginç hikayesi

    Yaklaşık 10 yıl önce başlayan projenin hikâyesi de ilginç. Çok uzun yıllardır Türk mutfak tarihini araştıran Mary Işın'ın kaynaklarda çok sayıda bilinmeyen meyve adı ile karşılaşması ile başlamış aslında her şey. Evliya Çelebi'nin Malatya'nın 40 çeşit armudundan, Kilis'in 80 çeşit üzümünden bahsetmesi ve bunun gibi bir sürü bilgi ilgisini çekmiş Işın'ın. Bu şekilde merakı artan İngiliz kadın Bodrum'da yaşayan kızı Esin Işın'ı da dahil etmiş sürece. Esin Işın köyleri gezerken karşılaştığı meyve çeşitliliği karşısında büyülenince etnobotanik uzmanı Füsun Ertuğ'dan destek istemişler. Birbirine çok yakın çeşitleri ayırmakta zorlandıklarında ise ekibe Prof. Dr. Neş'e Bilgin dahil olmuş. Son olarak da dilbilimci Elizabeth Tüzün dahil olmuş projeye. Proje sonunda sadece Muğla'da üzümde 74, bademde 55, incirde 98, armutta 116 ayrı çeşit buldular. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Turkish Cultural Foundation'dan aldıkları destekle buralara kadar gelebilen ekibin en büyük istekleri projenin tüm Türkiye'ye yayılması ve kurumsallaşması.

    Prof. Dr. Neş'e Bilgin

    Biraz ‘Çayrek armut', biraz da ‘helvacıkara üzümü' lütfen

    ‘Anadolu'nun unutulmaya yüz tutan…' diye başlayan cümlelerin muhatabı el sanatları, yemek tarifleri, türküleri, halk dansları vs. değil sadece. Markette gördüğümüz ve en fazla ikişer çeşidini bildiğimiz kirazdan, erikten, elmadan ibaret sandığımız meyve mirasımız da tahayyül sınırlarımızı zorlayacak kadar zengin ve korunmaya muhtaç aslında. Nereden mi bilmiyoruz? Yaklaşık 10 yıl önce 5 kadın tarafından başlatılan ve çok büyük bir kısmı Ege civarında sürdürülen ‘Türkiye'nin Meyve Mirası' adlı çalışmadan. Bugüne kadar kayıt altına alınan 600'e yakın yeni meyve çeşidi arasında neler yok ki? “Tavşanböbreği zeytini”, “helvacıkara üzümü”, “sarımeriç inciri”, “alaçam kara üzümü”, “çayrek armut”, “lop incir”, “sulucayrak armudu” ve daha neler neler… Bunlar da mirasın sadece çok küçük bir kısmı. Türkiye çapında bir araştırma yapılması halinde ortaya çıkacak rakamın çok daha yüksek olacağı kesin. İlk duyurulduğunda büyük heyecana sebep olan bu çalışmanın bugün ne aşamaya geldiğini, meyvelerin tüketiciyle buluşup buluşmadığını merak edip projeye moleküler biyolog kimliği ile destek veren Prof. Neş'e Bilgin'le buluşuyoruz. Neş'e Bilgin proje kapsamında yeni çeşitleri kayıt altına almak için köy köy dolaşan 5 kadından biri. Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Bilgin, birbirine çok benzeyen çeşitlerin ayrılması noktasında işlem yapıyor. Bir nevi meyvelerin DNA'sını çıkarıyor. Ancak Bilgin de sık sık projenin zirai tarafından ziyade kültürel yanına odaklandıklarını anlatıyor. Destek bekledikleri Tarım Bakanlığı'ndan ayrıldıkları nokta da hep bu oluyormuş zaten.

    “Bu çalışmanın anlamlı ve sürdürülebilir olması için hem Türkiye geneline yayılması hem de mutlaka köy bazında, kasaba bazında yerinde korunması gerekiyor.” sözleri Bilgin'e ait. Hatta somut önerileri var: “Diyelim Fesleğen Yaylası'nın 10 çeşit armudu kayıt altına alındı. Oradaki köy okulunda ya da muhtarlığın bahçesinde bu 10 armut ağacının olduğu bir bahçe olsa. Çocuklara da ‘Bakın bu armut çeşidi sadece sizde çıkıyor' desek bu beraberinde de sahip çıkmayı getirir.” Bunun sadece kendi çabalarıyla olmayacağının ve belediye olsun valilik, kaymakamlık ya da bir üniversite olsun kurumsallaşması gerektiğinin farkındalar. Diyor ki Neş'e Bilgin: “Onların sahip çıktıkları bir yerde koleksiyon bahçesi kurmak istedik. Çünkü biz çeşitleri bulduk. Hangi amcanın bahçesinde kayıtlı vs. biliyoruz ama üç gün sonra amca orasını kapatabilir, satabilir. Bir sonraki aşamada bir yerde bir meyve bahçesi tesis edip oraya tespit edilen ağaçlardan aşı kalemlerini getirerek en azından orada korunmalarını sağlamak amacımız vardı.”

    BAKANLIK'IN CEVABI: TOHUMU BURAYA GETİRİN

    Ancak maalesef destek görememişler. Neş'e Bilgin, Tarım Bakanlığı'na başvurduklarında aldıkları cevabı anlatıyor: “Aydın Menemen'de Tarım Bakanlığı'na bağlı gen bankası var TAGEM'in, onlarla temasa geçtik. Bulduğumuz çeşitler sizde de var mı diye sormak üzere… Onlar dedi ki bize ‘Tamam siz bunları buldunuz madem bize getirin'. Fakat bu kolay bir şey değil. Biz bunları nasıl getireceğiz ki? Bahsi geçen şey ağaç. Birisi kendi bahçesine onu ekecek o ağaçtan şubat ayında kalem aşısı alacak ve buraya getirecek. Getirin derken tohumdan bahsediyorlar ama meyvenin tohumu hiçbir zaman meyvenin aynısı gibi, aşılanmış dalı gibi olmuyor.” Bu işin bir yönü. Bir de Tarım Bakanlığı'nın çalışmaya sadece zirai açıdan bakma gibi bir durumu var ki Bilgin'in o konuda da söyleyecekleri var: “O ziraatçı gözüyle baktığı için ‘bu ağaç güzel, bunun meyvesi güzel vs.' deyip o meyveyi alıyor. Getirdiğinde ise hangi köyden hangi rakımdan hangi evden aldığını ne için kullanıldığı bilgisi olmadan kayıt altına alıyor. ‘Menemen 86- 96' diye bir numara veriyor. Bunu verdiği zaman artık onun kültürel bağını kesmiş oluyor. Tabii ziraat olarak korunabilmeli. Ziraatçılar onları birbirleri ile hibritleştirip bir şeyler yapabilir ama biz sadece bunu istemiyoruz.” Nedenini çok güzel bir örnekle açıklıyor Neş'e Bilgin: “Biz çalışmalar sırasında bir armut buluyoruz diyelim. Epeyce kötü duruyor, içi kumlu kumlu, çok tatlı da değil. ‘Bu çeşidi neden bu kadar tutmuşlar ki insanlar' diye kendi kendimize soruyoruz. Bu kadar albenili çeşitler varken. Kadın diyor ki ‘onun pekmezi çok güzel olur'. Ya da bir başka şey kurutulunca çok güzel oluyor. Bu kültürel bir bilgi ve köylünün bilgisi. Hatta daha çok yaşlılarda kalmış bir bilgi. Biz onu o bilgisiyle korumak istiyoruz. Orada bakanlık formatından sıyrılıp ‘yerel bir değeri yerinde korumak' gibi bir işe girmemiz lazım.”

    İsimleri köylüler koymuş

    Kulağa epeyce ilginç gelen meyve isimlerini soruyoruz Neş'e Bilgin'e. Hepsi köylü tarafından koyulmuş isimlerin ya yetiştiği bahçenin sahibinden geldiğini (Ayşe Nine payamı gibi) ya da görüntüsünden kaynaklı verildiğini anlatıyor Bilgin: “Mesela yanıkızıl diye bir armut var. Bir tarafı kızıl bir tarafı sarı diye bu ismi vermişler. Yan köyde de kızılyanak var. Büyük ihtimalle aynı çeşit ama farklı da olabilir. İşte ona ziraatçı bakmalı.” Bu arada kayıt altına aldıkları 146 armut çeşidini TÜBİTAK'a proje olarak sunmuşlar ama gelen cevap şu olmuş: “Muğla kadar küçük yerde o kadar armut yoktur.” TÜBİTAK'ın aslında kendilerine ‘bu sizin işiniz değil ziraatçıların işi' demek istediklerini düşünüyor Bilgin. “Halbuki bizim bu elde ettiğimiz bilgilerin onlara ne kadar faydalı olacağını görmelilerdi.” diyor moleküler biyolog. ‘Peki neden bu kadar önemli bu meyveler?' sorusunun cevabı da Neş'e Bilgin'de: “Bazen öyle çeşitlere rastlıyoruz ki Bodrum'un sıcağında, susuz bir ortamda da olsa yetişebilmiş. Düşünün ne kadar değerli. Bugün küresel ısınmadan bahsediyoruz ama bunlar aslında bizim gıda güvencemiz belki farkında değiliz. O güne kadar tutabilirsek tabii. Köyde sadece yaşlı nüfus var ve meyve ağaçlarıyla aynı yaşta. Meyve ağacı çınar gibi değil 500 sene yaşamaz. Elma ağacı 60 sene, armut zorlasan 100 sene yaşar. Onlar gittiği zaman yerini bulamayacağız. Kültürel boyutu zaten tarif edilecek gibi değil.”


    0 0

    Basılı ansiklopedilerin pabucunu dama atan Wikipedia, kısa sürede en çok başvurulan bilgi kaynaklarından biri oldu. Fakat sanal bilgi kaynağının Türkçesi henüz devler ligine çıkabilmiş değil. Lehçe, Varayca ve Katalanca gibi dillerin gerisinde. Vikipedi kullanımı, Türk halkının gerçek bilgi ile münasebetinde ayna tutacak veriler sunuyor.

    Kimilerine göre mesnetsiz bilgiler çöplüğü, kimilerine göre ise bilgiye ulaşmanın en hızlı vasıtası olduğu için bir nimet… İnternet, artık kaçınılmaz araçlarıyla insanlığın bilgiyle olan irtibatını had safhaya çıkardı. Gün geçtikçe de içerik sağlamada bir tekel haline geliyor. Öyle ki, çoklarının gözünde internet üzerinden yapılan araştırmak yerine, kütüphaneye gidip kitap karıştırmak artık bir “zahmet”e dönüşmüş vaziyette. Çünkü kolaylığı ve zamana karşı yarışta olağanüstü yardımlar sunan internet ansiklopedilerinde günler alacak taramaları bir tuşla yapabilmek mümkün. Google'da yaptığınız aramaya ilk cevap veren sunuculardan biri ve belki de ilki Wikipedia oluyor. Gönüllü bağışçılar yardımıyla bir bilgi ummânına dönüşebilen bu mecranın gelecekteki yeri de oldukça sağlam. Fakat kolaycılıkla imtihanında sıkıntılar yaşayan Türkiye gibi ülkelerde, bu tür sanal kaynakların faydanın yanı sıra analitik düşünmenin önünü kestiğini söylemek de mümkün. Akademik intihal, desteksiz bilgi paylaşımının diz boyu yaşandığı ülkeler arasında bulunan Türkiye'de, sağlıklı Wikipedia kullanımını tehdit eden birçok unsur bulunuyor. Wikipedia Türkiye'yi mercek altına alarak Türkiye'de burası üzerinden doğru bilgiye ulaşmanın da püf noktalarını araştırdık.

    *Wikipedia dünya üzerinde ilk defa 2001 senesinde Amerika'da başladı ve ilk Türkçe madde olan Cengiz Han 2003 senesi başında yayına girdi. Türkçe resmi adı “Vikipedi” olsa da herkes “Wikipedia” olarak biliyor ve kullanıyor. Dünya üzerinden herkesin neredeyse her dilde katkıda bulunabildiği sitenin Türk maarifine büyük katkılar sağladığını söyleyebiliriz.

    *Evvela bilinmelidir ki her türlü bilginin var olduğu Wikipedia bu fırsatı kullanıcılara sağlayan tek Türkçe internet ansiklopedisi.

    *Wikimedia Vakfı'na bağlı kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan sanal ansiklopedi, kullanıcı ve okuyucularına cesur olmalarını ve bu külliyatı genişletecek projeleri desteklemenizi istiyor.

    *Ansiklopediyi okurken makalenin anahtar kelimelerin yönlendirdiği yeni sayfalara ulaşabilmek ve bu sayede yatay okumalar yapabilmek mümkün.

    *Ansiklopedinin gelişmesi de dışarıdan yapılan katkılarla mümkün olabiliyor. Wikipedia'nin doğru bilgideki kesinliği tartışılır. Taraflı ve yanlı bilgilere zaman zaman rastlamak elbette mümkün.

    *Her an değiştirilmeye müsait olduğundan güncellenmesi basılı ansiklopedilere göre çok daha kolay.

    *Bilinçsiz kullanıcılar buradaki makaleleri kopyala yapıştır yaparak yayabiliyor.

    *Türkçe Vikipedi'nin referansları kitaplardan ziyade internet adreslerinden oluşuyor. Bağlantıda sıkıntı çıkarsa yazılı bilgiler havada kalabiliyor.

    *Yabancı Wikipedia makaleleri yazılan cümlelerin sonunda (tasdik gerekli) nevinden işaretler koyuyor. Bu disiplini henüz yerli wiki sayfalarına görebilmiş değiliz.

    *Wikipedia'yı sağlıklı kullanmak için elbette dil bilmek gerekiyor. Kafanıza oturmayan bir bilgiyi diğer sayfalardan bakarak emin olabilir, Wikipedia'nın yıldızlı makalesine göz atabilirsiniz.

    *Türkçe sayfalarda bilgilerin azlığı hemen göze çarpıyor. Yabancı sayfalarda bulunan çarşaf çarşaf bilgiler karşısında Türkçede tüm işlerin bir paragrafta bitirilmiş olması Wiki'nin değil Türk milletinin ortak sorunu.

    *Makalelere daha çok akademik disiplin sahibi kimselerin katkıda bulunmaları gerekiyor.

    *Türkiye hakkında yabancı dilde bilgi verenlerin yerli isimler olması Türkiye ve Anadolu kültürünün Türkler tarafından tanıtımında büyük bir olanak sağlayacak. Çünkü her gün dünyadan binlerce insan bizi kendi dillerinde okuyor.

    *Wikipedia Türkiye, T.C. Kültür Bakanlığı'nın ulaşamadığı bir hizmeti tüm dünyaya sunuyor. Bu noktadan büyük bir alkışı hak ediyor. İnsanların hiçbir karşılık beklemeden gösterdikleri bir fedakarlık henüz yeterince takdir edilmiş değil.

    *Ansiklopedinin zayıf ve kuvvetli olarak gösterdiği makaleler okuyup faydalanacaklar için kullanışlı bir işaret.

    *Ancak mevcut makale sayısıyla Türkiye en çok başlık açılan ülkeler arasında Endonezyaca, Lehçe, Varayca (Filipinler), Rumence ve Katalancanın gerisinde 30. sırada yer alıyor (249.357). Sadece sekiz yüz bin kişinin konuştuğu Baskçanın bile 200 bin başlığı olduğunu hemen kaydedelim.

    *Sanal deryadaki Vandalizm burada da görülebiliyor. Kendi ideolojilerini sayfada görmek isteyen kişiler mevcut sayfayı yazı bombardımanına tutabiliyor.

    *Kimileri kullanıcılar Vikipedia'yı kendi bloğu gibi kullanıp özgeçmişini yayınlamaya da cüret edebiliyor. Bu noktada editörlere büyük işler düşüyor.

    *772 bin kullanıcısından sadece 4 bin küsur kadarı faal bir şekilde sayfaya hizmet veriyor. Bunların içinde ansiklopedinin bürokratı, kolluk kuvveti, denetçisi gibi çalışanları da mevcut.

    *Sayfalar arasında erişimine engel konulan başlıklar da mevcut. Ansiklopedide verilen bilgiler doğrultusunda yasakların önemli bir kısmı Twitter'ın da kapatıldığı 2014 senesinde uygulanmış.

    *Açılış sayfasında o gün tarihte yaşanmış önemli olayları gösteren tablo da tıpkı rafından rastgele bir ansiklopedi çekip karıştırmak isteyenler için tasarlanmış.

    *Hatta beğendiğiniz maddeleri seçerek dijital kitap yapma özelliği sayesinde wikipedia sizi kağıt kitabın kaçınılmaz cazibesine de teşvik ediyor.


    *Wikipedia kendi fikirlerinizi demokratik yönetmelerle ifade edebileceğiniz “köy çeşmesinde” herkese söz hakkı tanıyor. Çerçeve içinde yer alan projelerinizi sunma imkânı tanıyor.

    *En önemlisi ise ansiklopedinin bedava değil bağışlarla ayakta durduğu. Her ne olursa olsun, Wikipedia Türkçenin onu bir orta malı gören kopyala yapıştır zihniyetiyle mücadelesi süreceğe benziyor.


    0 0

    Tarihin tekerrürden ibaret olduğunun bir göstergesi de dindar yöneticilerin âlimlere uyguladıkları baskılarda ortaya çıkıyor.

    Yanındakilerin abid ve zahid olduğunu iddia ettikleri Müslüman yöneticiler, devrindeki âlimleri hor görmüş; hatta kendilerine muhalif oldukları için hapse dahi attırmış. Mesela İmam-ı Azam'ı kırbaçlatan Halife Mansur, çok güzel Kur'an okurdu. İmam Hanbel'e karşı çıkan Halife Memun ilme düşkündü. 200 bin Müslüman'ı katleden Haccac-ı Zalim ise namazını aksatmazdı.

    İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey?/ Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/ Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/ Hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?” der Safahat'ın yedinci kitabında. Akif'in mısralarını projektör gibi İslâm tarihinin üzerinde gezdirdiğimizde karşımıza çıkan tablolar oldukça hüzünlü ve düşündürücü oluyor. İktidarın sersemletici otoritesine karşı koyamayan birçok hükümdarın yanlışları ve günahlarıyla dolu mazi atlası. Hem de öyle ‘zalim işte' deyip geçiştirilebilecek tipler de değil sayfaların arasında kalmış bu isimler. Yanındakilerin abid ve zahid olduğunu iddia ettikleri bu Müslüman yöneticiler, devrindeki âlimleri hor görmüş; hatta kendilerine muhalif oldukları için hapse dahi attırmışlar. Geçmişin günümüze uç vermesindeki hikmeti anlayanlar için ibret vesikası olan hadiseleri yeniden okuyalım mı? Ve anlatıldığı zaman gözlerimizi kapattığımız hikâyeleri yeniden hatırlayalım mı?

    200 bin Müslüman'ı katleden Haccac-ı Zalim namaz için hassastı

    İslam tarihinin ‘zalim' lakaplı valisi Haccac-ı Zalim, Emevî;ler zamanında yaşamış devlet adamıdır. Ömrü hayatı boyunca Emevî; saltanatı için çalışan Haccac, devrindeki birçok Müslüman'a iradeye muhalif olduğu için zulmeder. Zor kullanarak kendisine biat ettirdiği halk, bu bağlılıktan vazgeçerse onları dinden çıkmış kabul ederdi. Yönetimi sırasında sert tedbirlere başvuran Zalim Haccac, âlimlere karşı da aynı tutumu sergilemekten geri durmaz. Kuşatma sırasında Kâbe'ye zarar veren, Abdullah bin Zübeyir, Enes bin Malik gibi sahabeleri şehid eden Haccac bin Yusuf, vefat ettiğinde geride 200 bin Müslüman'ın kanını ve 28 bin mahpus bırakır. Dinî; vecibelerinde oldukça hassas olan Haccac, hafızdı, tecvid âlimiydi, büyük bir hatipti ve namaz konusunda çok hassastı.

    Kerbela'nın lanetlilerinden Yezid, ordusuyla İstanbul'u fethe gelmişti

    Emevî;lerin ikinci halifesi Yezid zamanında halifelik saltanata dönüşür. Hazreti Hüseyin'in şehit edildiği Kerbela hadisesinin baş sorumlusudur. Bu yüzden bütün İslam âlemi kendisine lanet eder. Bediüzzaman'a göre de Yezid'e lanet vacip değildir; ama caizdir. İslam ordusu, 668 senesinde Bizans'a doğru harekete geçer ve Kadıköy önlerine gelir. Yezid komutasında hazırlanan yardımcı kuvvetlerle birlikte Boğaz geçilir ve İstanbul kuşatılır. Bu fetih harekâtında aralarında Eba Eyyub el-Ensarî; gibi birçok sahabe şehit düşer. Kuşatma, Bizans'ın vergi vermeyi kabul etmesi üzerine kaldırılır.

    Niyazî;-i Mısrî;'ye zulmeden Vanî; Mehmet Efendi ‘hünkâr şeyhi'ydi

    17. yüzyıl Osmanlı'sının âteşî;n çehrelerinden Niyazî;-i Mısrî;, IV. Mehmed döneminde yobazlara karşı ehl-i tasavvufu savunur. Hünkâr şeyhi olan Vanî; Mehmed Efendi ile hararetli tartışmaları devrin şuuru adına önemli bilgiler verir. Vanlı Mehmed, Mısrî;'nin müritlerinin devleti ele geçirdiği yalanını yaymaya başlar, Hazret-i Pir'in de bu oluşumu desteklediğini jurnaller saraya. Hazret ise iftiralara, tezvirata karşı hakkını sonuna kadar savunur; ancak Mısrî;'yi ‘hain'likle suçlayan iktidar, fitne sonucu onu Limni'ye sürer. Ayağına bukağılar takılan Hazret'in şu bedduası meşhurdur: “Devletin inkırazı için dördüncü kat semaya kazık çaktım, onu benden başkası çıkaramaz!”

    İmam-ı Azam'ı kırbaçlatan Halife Mansur, çok güzel Kur'an okurdu

    Numan bin Sabit, nam-ı diğer Ebu Hanife, birçok insanın mezhep imamı. Hem Emevî; hem de Abbasî; dönemlerinde yaşamış olan bu büyük âlim, her iki devlet zamanında da kıymet görmez. Devlet tarafından her daim baskı altında yaşar. Arap bağnazlığı yüzünden Emevî;lere, aynı yolu izledikleri için de Abbasî;lere karşı tutum sergiler. İkinci Abbasî; halifesi Mansur'la çağdaş olan İmam-ı Azam, devleti yönetenleri yaptıklarından ötürü tenkit eder. Mansur, huzurunda zehirli süt ikram ederek onu öldürmeye teşebbüs bile eder. İmam-ı Azam'ı hapse atıp vücudunu kırbaçlatan Mansur'un devrinde ‘Medinetü's-Selam' adında büyük bir saray inşa ettirdiğini söylüyor kaynaklar, bir de çok güzel Kur'an-ı Kerim okuduğunu…

    İmam Hanbel'e karşı çıkan Halife Memun ilme düşkündü

    Abbasî; hanedanının bir diğer halifesi Memun da devrindeki mezhep çatışmalarını sonlandırmak adına birtakım faaliyetlerde bulunur. Yanındaki din adamlarının da telkiniyle İslam üzerinde tehlikeli tartışmalar yaşanmaya başlar. Mezhep kurucularından İmam Hanbel büyük baskı görmeye başlar. İlme ve sanata düşkünlüğüyle bilinen Memun, âlim bir zata zulmetmekten geri durmaz. Kendisinden sonra tahta çıkan Halife Mutasım da aynı yolu takip eder. Ve büyük imamı hapse arttırır. Kırbaçlatır, bayılıncaya kadar da işkence ettirir. Sonra aynı sahneler tekrar be tekrar yaşanır.

    Anadolu'yu işgalden koruyan Mevlânâ'ya ‘Moğol ajanı' denmişti

    Mevlânâ Hazretleri, hoşgörülü bir mutasavvıftı. 1243 Kösedağ Savaşı sırasında Moğollara yüksek perdeden ses çıkarmadığı için, gerek devrinde gerek sonrasında Moğol casusu olarak itham edilir. Ahmet Yaşar Ocak'a göre Moğollar, Anadolu'ya geldiği zaman, Mevlânâ, onlara yaklaşmıştır. Çünkü Moğolların yollarının üstündeki yerlerde halka ve şehirlere verdikleri zararları tarih kaydediyordur. “Mevlânâ bunu bilen biri.” diyen Ocak, “Ailesi de Belh'ten istila yüzünden göçtüğü için olabilecek felaketleri çok iyi biliyor. Bu yüzden hem etrafındakileri korumak, hem de kentlere ve halka fazla zarar vermelerini önlemek için, Moğollara yaklaşmış ve onların Anadolu'ya olabildiğince az zarar vermelerini sağlamak istemiştir.” ifadelerini kullanıyor.


    0 0

    Ucuz bilet için erken rezervasyonun en etkin yöntem olduğunu dile getiren araştırmacılar, özellikle yaz dönemi için yirmi hafta öncesinden bilet arayışına girilmesi konusunda uyarıyor.

    Yaz tatili geldi ve uçakla seyahat sayısı arttı. Ancak bu artışın sebebi kesinlikle ucuz bilet satışından kaynaklanmıyor. Aksine fiyatlar özellikle bazı güzergahlarda hafta sonu en yüksek değere ulaşıyor. Hatta uçaklarda tavan fiyattan bile yer bulabilmek imkansız hale geliyor. Ucuz bilet için erken rezervasyonun en etkin yöntem olduğunu dile getiren araştırmacılar ise özellikle yaz dönemi için yirmi hafta öncesinden bilet arayışına girilmesi ve fırsatların değerlendirilmesi konusunda uyarıyor.

    Bağımsız ve ücretsiz uçuş arama hizmetinin yanı sıra anında otel ve araba kiralama sonuçlarını karşılaştıran dünyanın önde gelen seyahat arama motoru Skyscanner, ucuz bilet bulma yöntemleriyle ilgili ilginç bir çalışma hazırlamış. Araştırma hakkında bilgi veren şirketin Türkiye Pazarlama Müdürü Murat Özkök, özellikle seyahat kararını son dakikada veren ve bu yüzden ‘son dakikacı' olarak adlandırılan Türkiye gibi ülkelerde, çoğu zaman erken rezervasyon ve havayollarının sunduğu fırsatların kaçabildiğini dile getiriyor. Ancak Özkök, her şeye rağmen bu fırsatlardan haberdar olmanın ve en uygun şekilde uçabilmenin ise mümkün olduğunu ifade ediyor.

    FİYATLARI KARŞILAŞTIRIN!

    Skyscanner'ın sunduğu ‘Fiyat Alarmı' özelliği ile seyahat edilecek destinasyon ve tarih için uyarı sistemi kuruluyor. Böylece takip edilen uçak bileti ile ilgili fiyat değişikliklerinden anında haberdar olabiliyorsunuz. Bunun yanında havayolu şirketlerinin Facebook ve Twitter gibi sosyal medya hesaplarını takip ederek, indirimli uçuş fırsatlarından anında haberdar olabilirsiniz. Ayrıca, havayolu şirketlerine üyelik programlarına katılarak, sadece üyelere özel indirimlerden yararlanabilirsiniz. Havayolu şirketlerinin ya da arama motorlarının e-bültenlerine kayıt olarak, sunulan son dakika fırsatlarından haberdar olabilir uçak bileti fiyatlarını da karşılaştırabilirsiniz.

    ESNEK DAVRANIN!

    Uçuş saati konusunda esnek davranarak da uygun fiyat seçenekleri ile seyahat edebilirsiniz. Havayollarının daha az tercih edilen uçuş saatleri genellikle daha uygun fiyatlıdır. Bu yüzden uçuş saatleri dışında, gideceğiniz havaalanı destinasyonu konusunda da esnek şekilde tasarruf edebilirsiniz. Birden fazla havayoluna sahip şehirlerin daha az tercih edilen havalananlarına düzenlenen uçuşlar, genellikle yoğun havaalanlarına göre daha ucuzdur. Ayrıca şirketin, ‘Her Yere” arama seçeneği de spontan davranmayı seven seyahat severler için ucuza seyahat edebilme imkanı sunuyor. Bulunduğunuz yerden seyahat etmek istediğiniz tarihleri seçerek bu tarih için en uygun destinasyonları kolayca bulabiliyorsunuz. Bunun yanı sıra, ‘Yakındaki Havaalanlarını Ekle' seçeneği ile arama yaparken istediğiniz destinasyona en yakın ve en uygun fiyata uçabileceğiniz havaalanlarını da keşfedebiliyorsunuz. Ancak bazı havayolu şirketleri uçak biletinin üzerine ek bavul ve yemek ücreti gibi eklemelerle uçak bileti fiyatlarını artırabiliyor. Son anda talep edilebilecek bu ücretlere de dikkat ederek tasarruf edebilirsiniz.

    ERKEN REZERVASYON YAPTIRIN

    Ucuz bilet satın almak için en etkin yol ise kuşkusuz erken rezervasyon yaptırmak. Şirketin, ‘Rezervasyon İçin En Uygun Zaman' raporuna göre, en uygun uçak biletlerini yakalamak için 20 hafta öncesinden aramalara başlanması gerekiyor. Genel olarak en uygun uçak biletlerini yakalamak için haftalar öncesinden harekete geçmek gerekse de, geç kalınması halinde diğer yöntemleri uygulayarak ucuz bilet satın alma fırsatının yakalanabileceğini de aklınızdan çıkarmayın.

    ABD VE AVRUPA'YI

    TERCİH EDİYORUZ

    Skyscanner'ın, 2013, 2014 ve 2015'in yaz aylarında gerçekleştirdiği seyahat aramalarına ilişkin analizine göre Türk seyahat severler, ABD ve Avrupa ülkelerini tercih ediyor. En çok Almanya seyahati gerçekleştiren Türk tatilciler, yaz döneminde sırasıyla İngiltere, ABD, İtalya ve İspanya seyahatine çıkıyor.

    Araştırmaya göre, 28 Eylül haftası ile Kurban Bayramı'na denk gelen 21 Eylül haftasının ekonomik fiyatlarla uçmak için ideal bir zaman olduğuna işaret ediyor. Türkiye'den Almanya'ya en uygun uçak biletinin ise 28 Eylül haftasında bulunabildiği görülüyor. Bu hafta için seyahat etmek isteyen seyahat severler, uçak biletlerini ortalama 268 Euro'dan başlayan fiyatlarla alabiliyor. İngiltere'ye en uygun uçak bileti 28 Eylül haftasında ortalama 297 Euro'dan, ABD seyahati yine 28 Eylül haftasında ortalama 731 Euro'dan, İtalya seyahati 10 Ağustos haftasında ortalama 263 Euro'dan ve İspanya seyahati de 21 Eylül haftasında ortalama 307 Euro'dan başlayan fiyatlarla en uygun şekilde gerçekleştirilebiliyor.

    BAYRAM UÇUŞLARI 132 EURO'DAN BAŞLIYOR!

    Kurban Bayramı tatili için yurtdışı uçuşlarına bakıldığında ise en uygun alternatif Almanya'nın Berlin kenti gözüküyor. Berlin'i de sırasıyla Amsterdam, Londra, Roma ve Barcelona takip ediyor. 7 Temmuz itibarıyla gerçekleştirilen aramalarda, Avrupa kentlerine 20 Eylül-25 Eylül arasında yapılacak seyahatlerin en az 132 Euro'dan başlayan fiyatlarla gerçekleştirilebileceğini gösteriyor.


    0 0

    Dillerden düşmeyen İstanbul türküleri senfonik bir şekilde yeniden yorumlandı. Senfonik İstanbul isimli çalışmanın müzik yönetmenliğini ünlü yorumcu Mustafa Sağyaşar'ın oğlu Celil Sağyaşar üstlenmiş.

    Albümde Türk müziği ezgilerine sadık kalınarak, çok sesli müzik ile harmanlanan 12 eser bulunuyor. Üsküdar'a Gider İken, Mendilimin Yeşili, Entarisi Ala Benziyor, Sarıyer'in Ortasında, Beyoğlu'nda Gezersin, Karanfil Oylum Oylum, Gemilerde Talim Var gibi hepimizin belleğinde olan eserlerin bulunduğu çalışmada, özellikle senfoni orkestrasına eşlik eden ney ve akordeon soloları dikkat çekiyor. Kulağı farklı deneysel çalışmalara açık olan müzikseverler için yeni bir deneyim olacak.

    Senfonik İstanbul

    Karma

    İstanbul Kültür AŞ

    Cazın en iyileri bu albümde

    Caz müziği sevenlere bir müjdemiz var. Cazın ustalarının en sevilen şarkılarından oluşan Cafe Jazz albümü müzikseverlerle buluştu. Albümde kimler yok ki? Cazın en sevilen isimlerinden Louis Armstrong, Grammy ödüllü diva Aretha Franklin, muhteşem sesi ve yorumuyla Frank Sinatra, trompetle cazın ruhunu yaşatan besteci Miles Davis, birçok caz ve blues sanatçısına ilham olan Billie Holiday, gelmiş geçmiş en güçlü kadın vokallerden Nina Simone ve diğerleri… İki CD'den oluşan albümde 30 efsane şarkı yer alıyor. Geçmişin tüm görkemini bugüne taşıyan şarkıları dinlerken yeniden geçmişe dönecek ve o yılların tüm ihtişamını yeniden hissedeceksiniz. Tam arşivlik bir albüm.

    Cafe Jazz

    Karma

    Sony Müzik

    Türk ve Güney Amerika müziği bir arada

    Fulya Özlem, dünyanın farklı müzikal geleneklerini ülkemizin müziği ile harmanlayan İstanbullu bir şarkıcı ve şarkı yazarı. İspanyolcada şafak anlamına gelen yeni albümü Alba'da Türk müziği ve Güney Amerika müziğini kendine özgü bir biçimde bir araya getirdi. Her iki dünyanın seslerinin bir çift dilli şarkılar evreninde buluşmasından oluşuyor Alba. Türk makamları, Sabalar, Hicazlar, Türk ritimleri, Dokuz-sekizlikler, Curcunalar, Arjantin'in Chacarera'sı, Şili'nin Bailecito'su, Brezilya'nın Bossa Nova'sı, yaşanmışlıkları bu albümde birçok kültürlü beraberlik içerisinde sunuluyor. Eğer bu birlikteliği merak ediyorsanız albüme kulak kabartmalısınız.

    Alba

    Fulya Özlem

    Yavuz-Burç Plak


    0 0

    Sözde ‘cihad' adı altında yapmadığı şey kalmayan IŞİD'in ayağını fena kaydırdılar.

    Rus basınında çıkan haberlere göre, üç Çeçen kadın, sahte kullanıcı hesapları açtıktan sonra IŞİD ile iletişime geçerek Suriye'ye giderek örgüt üyeleriyle evlenmek istediklerini söylediler. IŞİD de genç kadınlara yol masraflarını karşılamaları için para yolladı. Kadınlar, terör örgütü tarafından yollanan 3300 doları alınca tüm sosyal medya hesaplarını silince dolandırıcılık suçlamasıyla gözaltına alındı.

    Tasmalı kızın sırrı

    Ruslar internet sitesine düşen bir videonun esrarını araştırıyor. Video görüntülerinde bir kadının parktan geçerken tasmalı bir kız çocuğunun ipi ellerinde görünüyor. Dört ayak üzerinde yürüyen kız çocuğunun köpek gibi hareket ettiği görülüyor. Bir parkta yaşanan bu olayı Alex Vlaskin isimli bir genç fark edip cep telefonuyla kaydetmiş. Görüntüler internete düşmesiyle sonra büyük tepki topladı.

    Çin işkencesi değil iskeleti

    Korku filmlerinin vazgeçilmez klişesidir ceset dolu evler. Çin'deyse bu klişe gerçeğe döndü. Terk edilmiş bir köyü araştıran bilim evlerden birinin içinde 97 insan iskeleti buldu. Evde bulunan iskeletlerin orta ve genç yaşlara ait olduğu tahmin ediliyor. Ön araştırmalar hepsinin bir hastalıktan dolayı öldüğünü gösteriyor. İskeletlerin milattan önce 5000 yıllarında yaşadıkları tahmin ediliyor. Uzmanlar, olayı ‘tarih öncesi felaket' diye adlandırıyor.


    0 0

    Bir anda hayatınızı kâbusa çeviren migren, bel ve boyun fıtıkları, insanı yemekten soğutan mide-bağırsak problemleri, hem görüntüsü hem ağrısıyla rahatsız eden varisler… Bu ve daha birçok hastalığımız duygusal sebeplerden kaynaklanıyor olabilir.

    Hastalıklara hep fiziki, maddi sebepler bulma konusunda çok mahiriz. Ağrı, sızı, yaralar, organlardaki işlev bozuklukları… Ya biz ya çevremizdekiler hemen yapıştırıyoruz teşhisi, onu yedin ondan oldu, ince giyindin bundan oldu… Oysa yaşadığımız hastalıkların duygusal sebepleri de olabileceğini aklımıza getirmiyoruz. Omurga ve iskelet sistemini çeşitli egzersizlerle kendi kendine düzeltmeye dayalı Dorn metodunun ülkemizdeki temsilcisi Çağla Yüksel, tam da buna dikkat çekiyor. Fark etmesek de hastalıklarımızın zihinsel ve duygusal sebepleri olabilir. Yüksel, hastalıkların zihinsel sebebini anlarsak ve düzeltirsek, tekrar etmesinden kurtulacağımızı söylüyor.

    Migren, bastırılmış öfkenizin hediyesi(!)

    Ne zaman nerede tutacağı belli olmayan migren, kadınların korkulu rüyası selülit ya da dayanılmaz ağrılara yol açan varisler… Çağla Yüksel, her bir hastalığın zihinsel sebepten kaynaklandığı ve fiziksel bedende tezahür ettiği görüşünde. Bedensel, zihinsel ve ruhsal denge kurulmadığı takdirde sorun yaşamak kaçınılmaz. Stresin yol açtığı düşünülen migren, zihinsel kaynaklı olabilir Yüksel'e göre. Migren; köşede sıkışıp kalma duygusu, cinsel korkular, kusursuz olma isteğiyle kendi üzerinde aşırı baskı yaratma, bastırılmış öfkekaynaklı olabilir. Migrende ağrılarından kurtulmak için kişinin kendini hayatın akışına bırakması, hayatı olduğu gibi kabullenmesi gerekiyor. Çoğu kadının aynalara küsme sebebi portakal görünümü yani selülit de duygusal nedenle ortaya çıkabilir. “Selülit'in nedenleri arasında da çocukluk anılarına takılı kalmak, geçmişteki kötülükleri unutamamak, ilerlemekte zorlanmak, kendi yolunu çizme korkusu, biriktirilmiş öfke ve kendini cezalandırma yer alıyor. Kişinin herkesi ve kendini affederek işe başlaması gerekiyor. Tüm geçmiş acılarından kurtulup özgürlüğüne kavuşması sorundan kurtulmasında önem taşıyor.” diyor, Yüksel. Hem görüntüsü hem de ağrısı ile rahatsız eden varislerin işaret ettiği duygusal nedenler şöyle sıralanabilir: Bulunulan durumdan nefret etmek, sevilmeyen bir işte çalışmak, cesareti yitirmek, aşırı yük taşıdığını hissetmek, hevesini kırılması, gücünden fazla çalışmak. Midenizden kaynaklı bir hastalık, hayatınızda gerçekleşmiş bir olayı hak etmediğinizi düşündüğünüzden dolayı hazmedememenin ürünü olabilir. Kalın bağırsak sıkıntılarında ise bir türlü atamazsınız, bırakamazsınız olayları, geçmişe takılır kalırsınız.

    “Fizik dengelenirse zihin de dengelenir”

    Çağla Yüksel; insanoğlunun yeryüzünde yaşayan varlık olarak fizik bedeninin çabuk ve kuvvetli etkilendiğini ve tepki verdiğini belirterek, fizik beden dengelendiğinde otomatikman zihin bedenin de dengelendiğini söylüyor. Yüksel'in “Bel ve Boyun Ağrılarından Kurtulma Yolları” isimli kitabında da anlattığı Dorn metodu ile omur ve eklemlerdeki hizalanma düzenleniyor. Onun Dorn Metodu ile tanışma öyküsü de ilginç. Yirmi yıldır bel fıtığından mustarip olduğundan ameliyat için 2006'da hastaneye yatıyor. Hastanede kalp ameliyatı olmadan bu ameliyatı olamayacağını öğreniyor. Kalp ameliyatı oluyor ancak akciğerleri sönüyor, sağ kolu tutmaz oluyor. Bunun üzerine bel fıtığı ameliyat kararından vazgeçip, bu tekniğe şahit olan Hollandalı bir tanıdık masörün tavsiyesiyle yurtdışından kendisine Dorn metoduyla terapi yapacak kişiyi getirtmiş. Terapist, iki bacağı arasında 4 cm fark olduğunu söyleyip ve eşitlemiş, tüm beden masaj çalışmaları yapmış. “Tekrar yürümeye başladım. Mucize gibiydi. Şoka girmiştik. Tekrar yürüyebilmek için aldığım eğitimler, çalışmalar ile bir de baktım kendim de insanlara yardım etmeye başlamışım. Dorn Method International 2008 senesinde beni ilk Türk eğitmen olarak tanımlamış, eğitimler vermeye başlamışım. Ardından Türkiye temsilcisi olmuşum. Ben farkına varmadan zaman içerisinde meğerse bu metodu Türkiye'ye getiren, tanıtan ve yayılmasına önayak olan gönüllü elçisi olmuşum.” diye anlatıyor yaşadığı süreci, Çağla Yüksel.


    0 0
  • 08/01/15--14:00: Görevlerden görev beğen
  • 19 yıllık macera kaldığı yerden devam ediyor. Tom Cruise'un başrolünde yer aldığı Görevimiz Tehlike serisinin beşinci filmi Rogue Nation, bu hafta vizyona giriyor.

    Seri filmlerin şanındandır, yenileri çekildikçe beklentiler artar. Diğerlerine nazaran yapılan değişiklik ve yenilikler merakla beklenir. Fragmanlar dönmeye başladığında sinemaseverler için heyecan zirve yapar. Buraya kadar her şey normaldir. Şayet seyirci filmi izlediğinde hayal kırıklığına uğrarsa, serinin ölümü olabilir. Aman dikkat! Bu sebeple devam filmlerinin önceki yapımlardan daha ileride olması gerekir. Beşinci filmi ile vizyona çıkmaya hazırlanan blockbuster yapım Görevimiz Tehlike (Mission: Impossible), bakalım seyirciden tam not alabilecek mi? Yoksa kendini imha mı edecek?

    Televizyondan beyazperdeye

    1960'lı yıllar… Bond serileri ve benzer yapımlar bir anda ajan kavramını meşhur eder. Hikâyeler benzerdir. Gerçi bugün de değiştiğini söylemek pek mümkün değil. Bir tarafta insanlığın aleyhine çalışanlar diğer tarafta onları durdurmanın peşine düşen diğerleri... İşte onlardan birisi de dönemin popüler televizyon dizilerinden Görevimiz Tehlike'dir. Bruce Galler'in fikir babalığını yaptığı dizi kısa sürede önemli başarılar elde etti. 7 sezonluk ekran hayatı süresince üç altın kürenin sahibi oldu. Aradan yıllar geçti ve 1996'da dizinin beyazperdeye uyarlanmasına karar verildi. Başrolde ise Tom Cruise vardı.

    Gerilim filmlerine sevgisiyle ün yapan Brian De Palma'nın yönettiği Görevimiz Tehlike serisinin ilk filmi açılışını Prag'da yaptı. Filmde, çalıştığı gizli servis tarafından ihanetle suçlanan Ethan Hunt kendini ispatlamanın peşine düşer. Ancak üyesi olduğu takımdan arkadaşları öldürüldüğünde artık her anlamda yalnız kaldığını da anlar. Bir helikopterin bağlı olduğu trenle aynı tünele girmesi gibi fantastik sahneler barındıran film, serinin en iyilerinden sayılıyor. 2000 tarihli ikinci filmin yönetmen koltuğunda aksiyon sinemasının önemli isimlerinden John Woo oturuyor. Hunt, bu filmle birlikte yenilmez bir insana dönüşeceğinin sinyallerini verir. Yüksek atlama, zıplama ve uçma onun sıradan kabiliyetleri olur. Zira tatilini binlerce metre yükseklikteki Colorado Kanyonlarına tırmanarak geçirmesinin bir anlamı olmalıdır. Serinin hayal gücünün sınırlarını zorlayan aksiyon sahnelerinin arttığı üçüncü filmini, Lost dizisinin senaristi olarak tanıdığımız Jeffrey Jacob Abrams yönetti. Sakin bir aile hayatı özlemi taşıyan Hunt, ne yazık ki bu hayaline erken veda etti. Çünkü o dünyayı kurtaran adamdı ve o aksiyonun peşini bıraksa, aksiyon onunkini bırakmazdı. İlk filmde kendini ispatlamaya çalışan Hunt, serinin dördüncü yapımı Hayali Protokol'de bu sefer birimi için mücadele etti. Oscar'lı animasyon yönetmeni Brad Bird imzalı yapımda Hunt yine ülke ülke gezerek kötü adamları dize getirmeyi başardı. Adet yerini bulsun diyerek, yeni filmi de yeni bir yönetmen çekti; Christopher McQuarrie.

    Dublöre gerek yok, ben hallederim

    Dublör kullanmadığı zaman seyircinin karakteri daha inandırıcı bulduğunu düşünen 52 yaşındaki Tom Cruise, filmlerinde genellikle dublör ve görsel efekt kullanmamayı tercih ediyor. Aksiyonu bizzat yaşamayı seven ünlü aktör bunun için yaşını hiç sorun etmiyor. Son olarak İngiltere'deki Görevimiz Tehlike 5'in çekimlerinde 1500 metre yükseklikteki askeri savaş uçağına tutunarak havada asılı kaldı. Dublör kullanılmayan çekimler neyse ki kazasız atlatıldı. Tom Cruise daha önce de Görevimiz Tehlike 4'ün Dubai çekimlerinde dünyanın en yüksek binası olan 828 metrelik Burj Halife'nin tepesine tırmanmıştı.

    Bu kayıt kendini beş saniye…

    Seriyi izleyenler bilecektir, Hunt'ın görevinin ne olduğunu öğrendiği kaset sahneleri meşhurdur. ‘Kabul edersen' diyerek görev verilir ve gerisi aynı repliktir: “Bu kayıt kendini beş saniye içinde imha edecek.” Video kasetle başlayan sahneler teknolojinin gelişmesiyle akıllı gözlük ve plaklara evrildi. Olmazsa olmaz yüz maskeleri, Hunt'ın başarısında büyük paya sahipti. Taklitler de olmadı değil, yeri geldi Hunt bildiklerimiz başkası çıktı. Görevimiz Tehlike'yi bilmeyen olabilir ama bugün birçok haber kanalının jeneriğinde kullanılan müziğini duymayan sanırım yoktur. Grammy ödülü kazanan müziğin bestecisi Dannny Elfman. Bugüne dek seriden kimler geldi kimler geçti ki buna yönetmenler de dâhil, bir yeri sağlam Hunt oldu.


    0 0
  • 08/01/15--14:00: Bir zamanlar Ayancık'ta
  • Sinop Ayancık ormanları, 2 Temmuz 1928 tarihinde ismini Zindan-Çangal bölgelerinden alan Belçikalı Zingal tarafından sözleşme ile 50 yıllığına kiralandı.

    O zamana kadar belki bir işletmenin adını bile duymamış bölge halkı, Zingal şirketinin sözleşmeye istinaden hemen işletmeciliğe başlamasıyla yepyeni bir hayatla tanıştı. Ağaç ve insan taşımak üzere ormana 92 km ray hattı döşendi. Makinelerle üretilen elektrik enerjisi, hava hattının çalıştırılmasında ve iş merkezi olan Çangal ile civar köylerin enerji ihtiyacında kullanıldı. Bu hali ile 1930'lu yıllarda Ayancık, Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda elektriğin var olduğu sayılı yerleşim birimlerinden biri oldu.

    Bölge halkından binlerce kişi şirket için çalışırken, halkın sosyal hayatında da büyük değişiklik oldu. Tenis kortları, voleybol ve futbol takımları, sinema, kantin gibi tesislerle ve yabancı mühendislerin münasebetleriyle yöre insanı, yabancı kültürden oldukça etkilendi.

    Kültürel değişimin yanında coğrafya da başka bir hale bürünmeye başlamıştı. Zaman zaman 400–450 metreküpe varan tomruk sevkiyatının ormanları tahrip edilmesi nedeniyle sözleşme, 14 Mart 1945 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile feshedildi. Belçika-Alman-Polonya-Rus ve İsviçre ortaklığına dayanan, Türkiye'nin en büyük, dünyanın 2. büyük kereste fabrikası da böylelikle işlemez oldu. Fotoğrafçı Volkan Atılgan, Zingal tecrübesinin fotoğraflarını Ayancık Orman İşletme Müdürü Zekeriya Aslan'ın arşivinden tek tek temizleyip bugüne belge olarak bıraktı.

    Uygulamasında sorunlar olan 2B yasası ile ilgili tartışmalar devam ederken, çevrecilerin yasaya karşı açtığı dava da sonuçlanmak üzere. Bu dava sonucunda açıklanacak karar ormanların aleyhine olursa, ekolojik dengeyi zedeleyecek, geri dönüşü olmayan çevre sorunlarını beraberinde getirecek. Volkan Atılgan, ormanların madencilerin kullanımına açılması yerine Zingal şirketinin temellerini attığı ray hatları yenilenip genişletilerek, Ayancık'tan hatların uzandığı köylere giden turistik amaçlı bir faaliyete dönüştürülmesinin daha yararlı bir çalışma olacağını düşünüyor. Bu düşüncesinden hareketle “Tarabalar Bir Ayancık Belgeseli, Arşiv ve Fotoğraf Projesi”ni yürütüyor. Yaklaşık 57 bin hektar ormanlık alanın yüzde 90'ı verimli ormanlardan oluşan Ayancık'ta tahribatın ve sevgisizliğin önüne geçebilmek için ortaya atılan bir fikrin etrafında şekillenen çalışma takdiri hak ediyor.


    0 0

    Galatasaray forması ile futbolculuğa veda eden Ayhan Akman, Sarıyerspor ile anlaşarak yeşil sahalara geri döndü. Orta vadede Süper Lig'i hedeflediklerini söyleyen çiçeği burnundaki teknik adamla, futboldan iş hayatına kadar birçok konuda görüştük.

    Teknik direktörlük kariyerinize PTT 1. Lig ekiplerinden Karşıyaka ile adım attınız. Kısa süreli bir birliktelik oldu. Neden?

    Karşıyaka ile 7 maça çıktım. 2 ay gibi bir süre. Ayrılmamın temel nedenine gelecek olursak; tamamen söylenilen ile uygulananların farklı oluşu. Biz hedefimizi play-off zannederken, yöneticilerimizin aklında ise PTT 1. Lig'inde kalmak varmış. Bunun yanı sıra bazı sözler de almıştım yönetimden; oyuncuları maddi açıdan mutlu etme gibi. Lakin olaylar tam tersi gelişti. Karşıyaka takımındaki sıkıntılar dağ gibiydi. Orada daha çok kalmanın hem bana hem de takıma zarar vereceğine inandım.

    Şimdi sıra Sarıyer'de…

    Tabii ki buralar daha öncesinde yaşadığımız, bildiğimiz yer. Sarıyer, çok köklü bir camia, çoğu kez 1. Lig'de oynamış. Zaman zaman efsane futbolcuların formasını terlettiği tarihi bir kulüp burası. Şampiyon olarak başarılı olmamız gerekiyor. Buna göre de bir yapılanmamız mevcut. Kısa vadede şampiyonluk istiyoruz. Orta vadede ise Süper Lig konuşulanlar arasında. Bu başarıyı elde etmek için, hem maddi anlamda hem idari anlamda hem de tesisleşme anlamında değişim şart. Yönetimin samimi bir şekilde burayı kalkındırma ve iyi yönetme anlamında uzun vadeli de planları olduğunu gördüm. Ben de bu yüzden buradayım. Tabii ki bu eyleme geçer mi geçmez mi zaman gösterecek.

    Peki hedefiniz nedir?

    Kısa vadedeki tek planım bütün hırsım ve tecrübemle, Sarıyerspor'u hak ettiği yere getirerek, şampiyon yapmak istiyorum. Camiaya, oyunculara nasıl katkı verebilirim diye düşünüyorum. Gelecek adına büyük planlarım var tabii ki. Bunlardan bir tanesi de Galatasaray'ı da çalıştırabilmek.

    Galatasaray, Türkiye'yi yıllarca yurtdışında başarıyla temsil etmiş kulüplerin başında geliyor. Bu sene direkt olarak Şampiyonlar Ligi'ne katılacaklar. Sizce yapılan transferler yeterli mi Avrupa için?

    Bence birkaç bölgeye ihtiyaçları var. Melo'nun ayrılıp ayrılmaması söz konusu. Forvet hattında eksikler. Podolski'yi kanat oyuncu olarak düşündüğümüzde elinizde iki oyuncu (Burak-Umut) kalıyor. Bu isimler çok kaliteli ayaklar ama yeterli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Şampiyonlar Ligi'ni de koyarsanız 50 maçtan fazla oynayacaklar. Mutlaka o bölgeye oyuncu şart.

    Özellikle Fenerbahçe'nin transfer konusunda ciddi yatırmaları var. Van Persie, Nani gibi. Sizin döneminizde de marka isimler Türkiye'ye gelerek beraber futbol oynadınız. Bu minvalde bakacak olursak bu transferlerin akıbeti nasıl olur?

    Saydığınız isimler çok büyük isimler. Dünya futbolunda kalitelerini ispat etmiş oyuncu grubu bunlar. Tabii ki onların gelmesi iyi bir şey. Gelecekse de bu tip oyuncuların gelmesini isterim. Hem Türkiye Ligi'nin marka değerini hem de kalitesini artırsınlar. Seyirciyi statlara çekebilsin. Ama takıma katkı sağlaması açısından bakacak olursak sadece isim de yeterli olmuyor. Bu oyuncuların da Türkiye'yi bir Katar veya son durak olarak görüp o kafa yapısı ile gelmemesi lazım. Ben onların sahada ne verebileceğine bakarım.

    Randıman alabilmek adına, en çok kime iş düşüyor?

    Yönetime ve basına çok iş düşüyor. Onlara bakış açısı çok önemli. Kendinize benzetmemeniz lazım onları. Ciddi bir takım olduklarını, Avrupa'da da hedefleri olduğunu, transfer edilen yıldız oyunculara bir şekilde yöneticilerin, antrenörün, taraftarın ve medyanın yansıtması lazım. Onlar da bu bilinçle ve kafa yapısı ile hazırlanması lazım ki bir şeyler verebilsin. Yoksa gelirler giderler paralarını alırlar, hiçbir şey de vermeden tatilini yapıp giderler. Bu isimlerin Türk futboluna bir şeyler vermeleri lazım, özellikle de gençlere.

    ARDA'NIN, CAMP NOU'YA ÇIKACAĞI GÜNÜ HAYAL EDİYORUM

    Transfer demişken eski takım arkadaşınızı Arda Turan'ı sormadan olmaz. Bu milli gururu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Arda'nın Barcelona'ya gidişi Türk futbolunun en önemli olayıdır. Şu an bir Türk oyuncunun gelebileceği en yüksek noktaya gelmiştir, Arda. Bu da onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunun kanıtıdır. Bir an önce onun o forma ile Camp Nou'ya çıkacağı günü hayal ediyorum.

    Arda Turan, Barcelona'nın transfer yasağı nedeni yüzünden 6 ay gibi bir süre formdan uzak kalacak. Bunun hem kendi takımına hem de Milli Takım'a dönüşü nasıl olur?

    Bence çok üst düzey bir takım ile antrenmanlara çıkacak, Arda. Futbola, çok fazla ara da vermedi. Uzun süreli tatil yapma fırsatı da olmadı. O yüzden Arda'nın maç eksikliği olacağını düşünmüyorum. Ama bu dönemde kendine iyi bakmalı, iyi antrenman yapmalı. Oynayacağı ilk maça göre hazırlığını iyi yapmalı. Çok büyütülecek bir olay değil.

    Peki, sizlere kariyerinizin zirvesinde iken bu tür teklifler hiç gelmedi mi?

    Almanya'dan gelen teklifler vardı. Ama ben Galatasaray'da oynamayı tercih ettim. Belki de Avrupa'da hedefleri oynadığım kulübe göre daha büyük olan kulüplerden teklif gelseydi mutlaka değerlendirirdim.

    TFF yeni düzenleme ile 14 yabancı kuralı getirdi. Bunun Türk futboluna yansıması nasıl olur sizce?

    Hayırlısı olsun diyelim. Yansımasını zamanla göreceğiz. Ama alınan kararı tetikleyen etkenlerden biri de; yerli futbolculardan istenen yüksek bonservis bedelleri. Bu da kulüpleri bir şekilde tedbir almaya itti.

    Fatih hocanın başarısını yakalamak zor

    Futbolculuk hayatınızda Lucescu'dan Fatih Terim'e, Eric Gerets'ten John Benjamin Toshack'a kadar birçok ünlü teknik direktörle çalıştınız. Bunların içinden hangisini teknik direktör olarak rol model alabilirsiniz?

    Tabii ki Fatih Terim. Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük teknik direktör. Başarıları ve karizması ile… Başka yerli bir hocanın bu başarıları yakalayabileceği konusunda tereddütlerim var. Fatih hoca çıtayı çok yukarılara çıkardığı için de bu başarıları yakalamak zor.

    Hamza Hamzaoğlu içinse iyi bir alternatif diyenler az değil…

    Umarım, Hamza hoca da o başarıları yakalar. Son derece başarılı idi geçen sene. Takımı sonradan almasına rağmen iyi bir şekilde yönetti ve takımın elde ettiği şampiyonluğun mimarlarından biri haline geldi.

    Milli Takımımız Euro 2016 finalleri için kritik bir Hollanda, Çek Cumhuriyeti ve İzlanda sınavlarına çıkacak. 8 puanla 4. sıradayız. Gruptan çıkma şansımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Hepsi final niteliğinde maçlar. Puan kaybetme lüksümüz yok. Fatih hocanın olduğu yerde de mücadelenin sonuna kadar devam edeceğini düşünüyorum. Oyunculara da büyük iş düşüyor.

    Ya 2018 Dünya Kupası… Rakipler kâğıt üzerinde dişimize göre, ancak geçmiş dönemlerdeki zayıf rakiplere karşı olumsuz sonuçlar herkesin malumu. Nasıl bir plan program ile işe başlanmalı?

    Artık dünya futbolunda kâğıt üzeri diye bir şey kalmadı. Hiç ummadığınız bir takım, güçlü bir ülkeyi mağlup edebiliyor. İyi de bir gruba düştüğümüzü düşünüyorum. Basit hatalar olmazsa sonu güzel olur.

    Dua etmeden maça çıkmazdım

    Futbol dışında neler yapıyorsunuz?

    Ailemle vakit geçiriyorum. Çocuklarımla beraber top oynuyoruz, sinemaya gidiyoruz. Kısacası evcimen bir adamım…

    Kitaplarla aranız nasıl?

    Kitap okumayı seviyorum. Tarihe merakım olduğundan, tarih kitapları favorim.

    Ya dua?..

    Benim için dua çok önemli. İnançlı bir insan olarak duasız maça çıkmazdım. Dua edip de kötü oynadığımız maçlar da olmuştur. Dua edip de gol attım veya atamadım dememek lazım.


    0 0
  • 08/01/15--14:00: Bazı ilçeler çok popüler
  • Bazı ilçeler var ki, bağlı bulundukları illerden daha fazla üne sahip. Hatta bazı illerimiz bu ilçeleri ile tanınıyor. Safranbolu, İznik, Göynük, Beypazarı, Amasra, Ürgüp-Göreme, Efes, Çeşme, Bodrum bunlardan yalnızca birkaçı...

    Ülkemizde ünü şehirlerin önüne geçen birçok kasaba ve güzel mekân bulunuyor. Hatta bazı illerimiz bu küçücük ilçeleri ile tanınıyor, biliniyor. O kadar çok ki; Safranbolu, İznik, Göynük, Beypazarı, Amasra, Ürgüp-Göreme, Efes, Çeşme, Bodrum bunlardan yalnızca birkaçı... Kimisi mimarisi ve sosyal hayatıyla kimisi kendine özgü giyim ve eğlencesiyle önemli bir kültüre işaret ediyor. Kimisi de sanayi ve ticaret hacmiyle dikkat çekiyor. Ama ne gariptir ki pek çoğumuz bu ilçelerin adını bilir de hangi şehre ait olduğunu bilmeyiz. İzmit'i Kocaeli'nin bir ilçesi olduğunu hatırlayamadığı gibi bazılarımız da Nevşehir'i Kapadokya'nın bir ilçesi olarak düşünebiliyoruz. Yaz aylarında Çeşme, Bodrum deriz de Çeşme'nin İzmir, Bodrum'un Muğla'nın ilçesi olduğunu bilir miyiz? Bu durumun en önemli sebeplerinden biri kentlere yapılan kültür turlarının gezi güzergâhında bile, şehir merkezlerinin çoğunlukla yer almaması. İşte o ilçelern bazıları...

    Safranbolu/ Karabük: Geleneksel Türk mimarisi tarzındaki evleri Safranbolu'yu, Karabük'ün önüne geçip tüm dünyanın tanıdığı bir yer olarak öne çıkaran en önemli özelliği. UNESCO'nun da korunmasına önem ve destek verdiği mekânlarımızdan biri. Safranbolu'da kentsel konumu ve mimarisi ile dikkate değer 2 bin ev bulunuyor. Bütün evler kamu binalarına, dinî; yapılara ve anıt eserlere dönük olarak inşa edilmiş ve hangi evden bakarsanız bakın manzara kapanmıyor.

    İzmit/ Kocaeli: Tarihte İzmit ve Kocaeli isimleri hep yan yana anılmış. Hangisinin vilayet olduğu ise kafaları karıştırmış. Ancak İzmit'in merkez, Kocaeli'nin ise vilayet olarak kabulü 1922 yılında olmuş. Osmanlı arşivlerinde İzmit ve İzmir vilayet isimlerinin resmi evraklarda karıştırıldığına dair şikâyetlerin olmasıyla bu konuya çözüm getirilmesi istenir. Ekim 1922 yılında İzmit ismi merkez, Kocaeli ise vilayet olarak kabul edilir.

    Amasra/ Bartın: Helenistik çağdan itibaren pek çok medeniyete ev sahipliği etmiş çok eski bir yerleşim yeri. Zamanında Batı Karadeniz sahilinin önemli bir ticari çekim merkeziydi. Aynı zamanda yarımada oluşu, coğrafi renklerin hepsinin Amasra'da toplanması (kısrak, koy, körfez, liman, ada, sıradağ vs..) merak celbeden önemli bir unsur. Kalesi, çarşıları, antik tiyatrosu ve daha birçok tarihî; mekânı bir arada bulunuyor. Ayrıca Karadeniz'deki en güzel sahile sahip mekânlarımız arasında.

    Alanya/ Antalya: Alanya, antik çağlarda korsanlara, Bizans döneminde derebeylerine ev sahipliği yapmış ve nihayet Anadolu Selçukluları döneminde de başkentliğe yükselmiş ender güzellikteki tarihi bir şehir. Tarihin her döneminde Alanya önemliydi; ama hep Antalya'dan sonra anılırdı. Ancak turizmin gelişmesi, yol ağlarının yenilenmesi ile Alanya şu anda Antalya'dan daha fazla biliniyor.

    Ürgüp-Göreme/ Nevşehir: Görenlerin küçük bir masal kenti diye anlattıkları Kapadokya bölgesi peribacaları, taşların içine yapılmış evleri, ibadethaneleri ve diğer yaşama alanları ile görenleri hayrete düşürüyor. Doğal güzelliklerinin yanı sıra otelleri ile de ün salan bölge, tatil cenneti olarak değerlendiriliyor. Bölge özellikle sonbahar ve ilkbahar aylarında turistlerin yoğun ilgisi ile karşılaşıyor.


older | 1 | .... | 139 | 140 | (Page 141) | 142 | 143 | .... | 165 | newer