Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 138 | 139 | (Page 140) | 141 | 142 | .... | 165 | newer

    0 0

    Uzakdoğuluların hepsini kısa boylu ve çekik gözlü diyerek birbirine benzetiriz. Oysa onların da en az bizim kadar kendi arasında büyük fiziksel ve kültürel farkları bulunuyor.

    nedeniyle Türkiye'de protestolar yapılıyor. Bu protestolar sırasında trajikomik olaylar yaşanıyor. Çin lokantası işleten bir Türk dayak yiyebiliyor, kimi esnaf ‘çekik gözlülere' satış yapmıyor ya da Çinli zannedilen Güney Koreli bir turisti kalabalığın öfkesinden ancak polis kurtarabiliyor. Farzı misal kavgacılardan birini yakasından tutup, “Efendi, o çekik gözlü kız Çinli değilmiş!” desek büyük bir hayıflanmanın akabinde şu kelimeleri duymamız işten değildir: “Ne yapalım be kardeşim, hepsi birbirine benziyor bu Çinlilerin, Japonların!” Haksız da değil hani. Çekik gözlü, basık suratlı, kısa boylular bizim gözümüzde Çinli-Japon-Koreli. Peki yok mu aralarında fark? Bir Çinliyi, Japondan ayıran karakteristik özellikler neler? Bir Koreli de baskın olan ancak Çinli de görülmeyen nedir?

    Şimdi onlar düşünsün

    Dünyanın diğer ucundaki bu sarı ırkın mensupları da biz Kafkas ırkları için de aynısını diyor. Onlarla bu mesele üzerine bir sohbet açtığınızda, “Peki siz İsveçliler ile Sırpları, İtalyanlar ile İspanyolları ilk bakışta nasıl ayırt ediyorsunuz?” diye zor bir soru da yöneltmiyor değiller. Elbette Uzak Asyalıları da tek tek ayırt edebilmenin mümkünatı bulunmuyor. Bu işin Çin ve Japonya gibi kalabalık ülkeleri göze aldığımızda ne kadar çok istisnası olabileceğini anlamışsınızdır. Biz hepsini çekik gözlü diye tarif etsek de Asyalıları dış görünüşlerinden anlayabilmenin bazı ince noktaları var. Fakat her durumda emin sonuçlar vermeyebilir. Hasbel kader bir muhabbete girdiğinizde pot kırmamak için şu fiziki ve kültürel nüansları göz önünde bulundurmakta fayda var...

    Çinlilerin suratları yuvarlak japonların burunları belirgin

    Fiziksel özelliklerini sıralarken yüzden başlamakta fayda var. Mesela Çinlilerin gözleri Japon ve Korelilere nazaran daha büyükçe ve kısmen daha az çekik durur. Suratları diğerlerine nispetle yuvarlaktır.

    Üç grubun içinde en çekik gözlü olanları Koreliler. Bazıları, göz kapaklarının gerginliğinden ötürü gözlerinin Kafkas ırkları kadar büyük olmadığını söylese de hakikat öyle değil. Çekik gözler, gözün sadece açıklığını kapatıyor.

    Japonların daha uzun ve oval çehreleri olduğu söylenir. Genişçe ama yine çekik badem gözleri vardır. Burunları diğer unsurlara nazaran daha belirgin olup, burun direkleri seçilir.

    Koreliler nispeten yassı, yayvan bir yüze sahiptir. Elmacık kemikleri çıkık olmasından ötürü köşeli hatları simalarında kendini ele verir. Bu sebeple kolay ayırt edilebilirler. Gergin göz kapaklarında çizgiden eser bulunmaz. Gözlerinin dış tabakası açılıp kapanırken Korelilerin gözleri kırışmaz bile. Burunları da pek hafif bir tepecikten ibaret olup, çeneleri de yuvarlaktır.

    Çinlilere gelince, suratları Koreli ve Japonlardan daha dairevidir. Yalnız, Çin'in geniş topraklarında farklı etnisitelerden kimseler bulunabildiği için Kore ve Japonya gibi yek millet değildir. Bu sebeple endam ve simaları muhteliftir. Çinliler bir bakışta fark edilmez!

    Koreliler, boy olarak Japon ve Çinlilerden daha uzun bir millet. Belki de kısa boylarıyla nam salan sarı ırkın içinde en cüsselileri teşkil ediyorlar.

    Uzakdoğuluları günlük jest ve mimiklerinden de çıkarabilme ihtimali var. Hafifçe eğilerek selam vermek doğu kültüründe hâlâ yaygınca kabul gören selamlaşma biçimi. Kore ve Japonya'da selamlaşmak için hafifçe eğilmek kültürü hâlâ yaygın. Oysa Çin'de bunun yerine batıdakiler gibi tokalaşmak ve başı kibarca sallamakla da bu iş görülüyor.

    Çin ve Hong Kong'da umumi mekânlarda yüksek seste sohbet etmek, kahkaha atmak sık rastlanan bir husus. Koreli ve Japonlar onlara göre ziyadesiyle sessiz.

    Japonların dikkati çeken bir özelliği vardır ki, kadın ve erkeklerde çarpık dişliler çoktur. Bir de genç kızları ayakları içe bakarak yürür.

    Çinliler diğerlerine göre daha taşralıdır. Taşralı olmak ayıp değil elbet ama giyim kuşamlarında diğerleri kadar özenli değildirler.

    Yine onları karıştırmamızın sebeplerinden biri Hollywood filmleri. Kendi kimliği dışında rol oynayan Uzak Asya kökenli Amerikalı aktör-aktrisler, bize hepsinin birbirine benzediği intibaı veriyor.

    Son olarak demeliyiz ki uzaktan birbirine çok yakın gibi duran bu milletler kültür, dil, giyim, isim ve tarih bağlamında çok farklı. Bizim burada kaba hatlarıyla, kimi zaman karikatürize ettiğimiz yorumlar kesin bilgiler olamaz. Ama siz hepsine bir muamelesi yaparak büyük pot kırmaktan kaçının. Tabii işin en kolayı yanına gidip kibarca sormak.

    Diğerleri Japonları taklit eder

    Japonların giyimlerinde, saç stillerinde kendilerine has bir tarzı vardır. Diğerleri onları taklit eder. Son dönemde Kore moda işine dahil oldu ama Çinliler için aynı şeyi söylemek zor. Kore'de Çinlilere, Türkiye'deki Apaçi nazarıyla bakıyorlar. Uçuk kaçık tarzları varsa onlar Japon oluyor, eline yüzüne bulaştırmışsa Çinli olması muhtemel. Bu sebeple bir Japon'a, Çinli diye hitap etmekten kaçınmak gerek. Koreli erkeklere de sakın Japon demeyin. Kendi tarihlerindeki hadiselerden dolayı aranızda kısa süreli tatsızlık yaşanabilir. Oysa Koreli kızlar bu soru karşısında Japon modacılara özendikleri için tebessüm edebilir.


    0 0

    Üç büyüklerin formasını terleten eski millî; futbolcu Saffet Sancaklı, şimdilerde MHP'nin başarısı için harıl harıl çalışıyor. Hem lisanslı binici hem de iyi bir hayvasever olan Sancaklı ile futboldan siyasete, aile hayatından iş hayatına birçok şey konuştuk.

    2011 genel seçimlerinde MHP'den İstanbul 2. Bölge 5. sıra milletvekili adayıydınız. Bu sene neden Kocaeli?

    Partinin iki dönemdir MYK üyesiyim. 75 kişilik MYK'sında yer alıyorum. Tekirdağ, Kocaeli, İstanbul ve Sakarya'dan sorumlu MYK üyeliğine atandım üç yıl önce. Kocaeli; futbol oynadığım, uzun süreli kaptanlık yaptığım ve büyük başarılar elde ettiğimiz bir yer. 2014'teki yerel seçimlerde Kocaeli'nden büyükşehir belediye başkan adayı oldum. Bir önceki seçimde alınan 60 bin oyu 150 bine taşıdık. Kocaelinde siyaseten de kabul gördüğümüzü görünce bu seçimlerde de genel başkanımız öyle uygun gördü.

    Belediye başkanı olamadınız ancak bir yıl sonra milletvekili oldunuz. Nasıl bir hissiyat?

    Milletvekilliğinin birtakım avantajları olduğu söyleniyor. Meclis'e bu avantajlardan yararlanmak için gidiyorsanız çok kötü bir şey bu. Mesela dokunulmazlık, benim zaten dokunulmazlığım var. Kimseyle problemi olmayan dokunulmazdır. FIFA menajeriyim, seyahat özgürlüğüne sahibim. 10-15 bin lira için de Ankara'ya gidecek biri değilim. 19-20 yaşımdan beri bu saydıklarımın fazlası var bende. Yaşadığım birikim ve tecrübelerin benimle mezara gitmesini istemiyorum. Niyetim, sistemi değiştirmek. Ülkemin insanlarını seviyorum ve hizmet etmek istiyorum.

    Önümüzde MHP'nin de yer alabileceği bir koalisyon ihtimali var. Ne düşünüyorsunuz?

    Genel başkanımız alternatifleri söyledi. Eğer kuramıyorlarsa ve MHP ile kurmak isterlerse bizim üç şartımız var.

    Son zamanlarda 1'e düştüğü yönünde söylentiler de mevcut.

    Hayır, hiçbir değişiklik olmadı. Bunlar da hukukî; ve çok normal ana şartlar. İlki; cumhurbaşkanı, anayasal sınırlarında hareket etsin. İkincisi; 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları Yüce Divan'a gidecek. Son olarak da, çözüm süreci altında yapılan ihanet süreci bitirilecek. Bunları düşünen bir parti, on bakanımız olsun, iktidar olalım düşüncesinde olamaz.

    Muhtemel bir MHP'li koalisyonda Gençlik ve Spor Bakanlığı için konuşulacak isimlerin başında geliyorsunuz. Böyle bir durumda ne tür projeleriniz olur?

    Önemli projelerden birini söyleyeyim. Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın iştirakiyle yapılacak bir proje bu. Altı yaşında okula başlayan bir çocuğun fizik yapısına, ailesinin sportif durumuna göre spor branşı belirlenecek. Birtakım testlere tabi tutulacak. Bu durum sanat için de geçerli. 18 yaşına gelen bir genç, 12 yıl spor ve sanatla hemhal olmuş olacak. Hafta sonu da yarışmaların yer alacağı projede, çocukların kötü alışkanlık kazanmasına müsaade edilmeyecek. Türkiye'nin yüzde 11 ile en büyük ikinci bütçesi Sağlık Bakanlığı'na ait. Hastanede binlerce insan kuyrukta. Spor yapmayan bir toplum hastalanır. Bu projeyi hayata geçirdiğimizde hastenelerdeki yoğunluğun azalacağını düşünüyoruz. Böylelikle Sağlık Bakanlığı'na bu kadar bütçe ayrılmasına gerek kalmayacak.

    SUÇUNUZ YOKSA YÜCE DİVAN'DAN NEDEN KORKUYORSUNUZ?

    Algı operasyonları, 17-25 Aralık'ı kapattı belki ama unutturur mu?

    17-25 Aralık yolsuzluk dosyası, Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluğudur. Belki de dünya tarihinin en büyük yolsuzluklarından biridir. Türk halkının bunu unutması mümkün değil, hukuken de unutulamaz. Bundan sonra kim iktidar olursa olsun, bunları gündeme getirmek zorundadır. Bu konu yüce divana gidecektir. Yapanlar da en sonunda yargılanacaktır. Kapalı oylama yapılsın, AKP'nin 258 milletvekilinin 200'ü hırsızlığa sahip çıkmaz. Ayrıca Yüce Divan'a gitmek kötü bir şey değil, suçunuz yoksa neden korkuyorsunuz?

    Bu operasyonları yapan polislerin tutukluluğuna, savcıların görevden alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    İçeridekilerin hepsi mağdur durumda. En son Türkiye'de yapılan bir ankette ‘Hukuka ne kadar güveniyorsunuz?' sorusunu sorduklarında oran yüzde 20 çıkmış. Bir ülkede hukuka güven bu seviyelere indiyse o ülkede adalet kalmamıştır.

    FEN İŞLERİ MÜDÜRÜ BİZDEN DAHA MI ÖNEMLİ?

    Geçtiğimiz haftalarda TFF yeni başkanını seçti. Siz delege olarak oy kullanabildiniz mi?

    Hayatımda hiç delege olamadım. Futbol Federasyonu seçimlerinde oy kullanmak için özelliğim yok.

    Ne gibi özellik gerekiyor?

    Ben de bilmiyorum. Yıllardır arkadaşlara soruyorum. Ben delege olamıyorum, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri müdürü olabiliyor.

    Yıldırım Demirören'in o makama uygun biri olduğunu düşünüyor musunuz?

    Kesinlikle uygun birisi değil. Yeni Federasyon uzun ömürlü olmayacak bence. Hadis-i şerifte denildiği gibi, ‘İşi ehline vermek gerek.' Hayvanat bahçesi müdüründen Tenis Federasyonu başkanı yaparsan ne olur bu ülkede? Ayrıca, Türkiye'de 14 yabancıyı serbest bırakan Federasyon, Türk futboluna vurabileceği en büyük darbeyi vurmuştur. Bunu Fatih hocanın açıklaması beni çok üzdü, Türk gençliğinin önünü açmak için 14 yabancının 11'i ilk 11'de oynayabilir diyerek.

    LİSANSLI BİNİCİYİM

    Yakınlarınızın siyasetle ilgili eleştirileri oluyor mu size karşı?

    Ailem, eşim ve iki çocuğum destekliyor. Tecrübelerimi millete aktarmamı istiyorlar. Zor günlerden geçen Türkiye için elimi taşın altına koymamı söylüyorlar. Eleştiri babında ise; ben düz bir adamım. Konuşacaksam net konuşurum. Milletvekili olduktan sonra daha dikkatli olmamı, yaşantımıza dikkat etmem gerektiği hususunda uyarılar yapıyorlar. Sosyal medya üzerinden bir grup oluşturdum birkaç yıl önce. Bu grup, MHP'li olmayan üniversite gençliğinden oluşuyor. Akıllarına gelenleri not yazıp gönderiyorlar. Enteresan, siyaset sahnesinde kullanabileceğim notlar. Bunları değerlendirerek uzun yıllar siyaset yapmışçasına tecrübeniz oluyor. Mesela, 2011 yılında MHP, ‘İş, aş ve aşk vaat ediyor.' dedim. Çok güzel geri dönüşler oldu.

    Kitaplarla aranız nasıl?

    Bu aralar pekiyi değil. Ancak elime ne geçerse okumaya çalışırım. Siyaset ve devamlı seyahat buna engel oluyor. Hatta geçen ay kitap fuarı vardı, tam içeriye girecekken aniden bir telefon geldi. Başka bir yere gitmem gerekti. Ama evdekiler bayağı okuyor. Özellikle hanımla kızım…

    Ailenizle boş vakitlerinizde neler yapıyorsunuz?

    Boş vakit olsa, çok şeyler yapacağız da... (Gülüyor) Evde oturmayı seven bir adamım. Ailemle ve hayvanlarla vakit geçirmeyi seviyorum.

    Hayvan sevginiz nereden geliyor?

    Çocukluğumdan beri köpeklerim vardı. Evde bir tane de ‘Kofi' adlı köpeğimiz var. Aynı zamanda milli biniciyim, lisanslı. Evimin bahçesi kaplumbağa, kirpi, kurbağayla dolu.

    TÜRKİYE'DE MENAJERLİK DEĞİL SİMSARLIK VARDI

    Futbola veda edeli uzun yıllar oldu ama hâlâ fitsiniz...

    Sporun verdiği avantaj olabilir. Seçim kampanyalarında her gün ortalama 15-20 kilometre yürüyorduk. Yememe de dikkat ediyorum. Haram olan şeylerin dışında yemek ayrımım olmaz.

    Futbolu bıraktıktan sonra bir ara menajerlik yaptınız.

    O zamanlar Türkiye'de menajerlik değil, simsarlık vardı. FIFA'da 400 dosya var itilaflı, bunun yüzde 10'u bize aitti. Şenes Erzik, ‘Menajerlik sistemini kurman için birkaç sene böyle bir şey rica ediyorum.' dedi. Akabinde, imtihanlara girdim ve kazandım. Dünyada 250 kişide vardı o zamanlar. Siyasete girdikten sonra hem siyaset hem menajerlik yapma ihtimaliniz kalmıyor. Siyaset günün bütün bölümünü alıyor.

    Fenerbahçe kafilesinin geçtiğimiz sezon Rize deplasmanından dönerken Trabzon'da kurşunlanma olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Fenerbahçe'nin şampiyonluğu kaybetmesinin en büyük nedeni bence. Oyuncuların psikolojisi mesela. Öte taraftan AKP'nin başarısızlıklarından biri. Türkiye'de bir olay oluyor, aydınlanamıyor. Kesinlikle organize bir durum. Kimin yaptığını bilmiyoruz. Bunu hükümetin bulması lazım.

    Fenerbahçe, bu konu üzerinde çok durmuyor gibi...

    Durmuyor değil, duramıyor. Aziz Yıldırım ile görüştüm. Cumhurbaşkanı arayarak, ‘Merak etmeyin Sayın Başkan, gerekli talimatlar verildi, en kısa sürede failler bulunacak, olay aydınlanacak.' demiş. Bence failler bulunana kadar liglerin tatil edilmesi gerekirdi.


    0 0

    İstanbul ya da Ankara'da hikâyesi olan yer adları bulmak işten değil. Hem eski hem yeni başkentimiz, dostlukların ve kahramanlıkların hatırasını caddelere yansıtmış. Bu hatıralar arasında gördüğümüz yabancı isimli caddelerin, sokakların peşine düştük.

    Bin bir telaş içinde geçtiğimiz caddelerin, sokakların adını bilmek çoğu zaman lüks oluyor. Bazen şöyle bir avareliğe çıktığımızda gözümüze ‘Portakal Çiçeği' gibi tatlı sokaklar çarpıveriyor. Kimi zaman milli duygularımıza hitap eden Vatan, Millet, Abide-i Hürriyet gibi caddelere düşüyor yolumuz. İstanbul'da yaşıyorsak sıklıkla bir paşanın mülkünden semte dönüşmüş ‘Paşa'lı semtlere aşinayızdır. Ancak tüm bu cadde isimlerinin arasında nerede olduğumuzu bir an da olsa sorgulatanlar var. Zira tabelada bir Amerikan başkanının, belki yabancı bir şairin ya da Türk dostu bir Fransız'ın ismini görmek çok da aşina olduğumuz bir durum değil. Lakin düşünmeden edemiyoruz. Caddelerimizin adını taşıyan bu adamlar kim?

    Pierre Loti Tepesi ve Sokağı

    İstanbul'un Eyüp semtinde turistik ‘işgal'e uğrayan Pierre Loti Tepesi, adını Türk dostu Fransız yazardan alır. Pierre Loti, ilk kez görevli bir subay olarak gelir İstanbul'a, çok sever ve Eyüp'te yaşar. Bu Türk dostu Fransız, Osmanlı tarafından da çok sevilir ve 1920 yılında ‘İstanbul şehri fahrî; hemşehrisi' kabul edilir. ‘Kanun-ı Saninin yirmi üçüncü günü' de (23 Ocak) Pierre Loti günü ilan edilir. Yazarın adı, Eyüp'teki kadar nâmı meşhur olmamakla birlikte, aynı zamanda Divan Yolu Caddesi üzerindeki sokaklardan birine de verilir.

    Klod Farer Caddesi

    Pierre Loti gibi, bir başka Türk dostu Fransız da Claude Farrere. Yazar olabilmek için ordudan istifa eden bu yazarın adı da kendisiyle birlikte anılan Pierre Loti'nin hemen altındaki caddeye verilmiş ama okunduğu gibi ‘Klod Farer' şeklinde. Bu sokakların adının değişmesine ilişkin, yazarlardan övgüyle bahseden belgede Claude Farrere şöyle zikrediliyor: “…daima Osmanlılık ve Türklük menafi'ine muvafık surette neşriyat-ı hayrhâhânede bulunagelmiş olan Klod Farer…”

    John F. Kennedy Caddesi

    Kennedy, İstanbul'da Atatürk Havalimanı sahil yolunda, Sirkeci'den Bakırköy'e kadar olan caddenin adı. Amerika'nın bir suikasta kurban giden başkanı Kennedy'nin tam adı John Fitzgerald Kennedy ise Ankara Kavaklıdere'de bir caddeye adını vermiş. İkisi de oldukça uzun olan bu caddelerden Ankara'dakinin adı öncesinde rivayete göre ‘Boylu Sokak' imiş. Kennedy, Atatürk'ün 25. ölüm yıldönümünde yayınladığı konuşmayla Türkiye'de çok popüler olmuş. Üstelik bu konuşma, ölümünde yalnızca 12 gün önce olunca daha da bir anlam kazanmış.

    Cinnah Caddesi

    Yaklaşık olarak Kuğulu Park'tan Atakule'ye uzanan bu meşhur ve garip isimli Ankara Caddesi'nin adı Pakistan'ın Atatürk'ü olarak bilinen liderin adını taşıyor. Bu isim, 1973'te seçilen belediye başkanı Vedat Dalokay'dan hatıra. Birçok ödüllü projesi bulunan mimar belediye başkanı, bu ödüllerden birini de Pakistan'da almış ve onları onore etmek için Vali Dr. Reşit olan caddenin adını ‘ulu önder'lerine ithafen ‘Cinnah' olarak değiştirmiş. Pakistan-Türkiye dostluğunun da mimarı kabul edilen bu lider, Büyük Taarruz sonrası İngiltere'de yaptığı konuşmayla Türklerin gönlünü fethetmişti. Şöyle diyordu Cinnah: “Ben buradan, Türk askerini mazlum milletler adına şükranla selamlıyorum ve karşısında saygıyla eğiliyorum.”

    Banga Bandhu Şeyh Muciburrahman Bulvarı

    Ankaralılar için söylemesi, yazması, bulması bir hayli zor olacak bu bulvarın ismi de Bangladeş'in kurucu liderinin adını taşıyor. Bangladeş'in kurucusunun isminin Ankara'da bir caddeye verilmesi kulağa ilginç geliyor. Ancak bu iki ülke arasında karşılıklı bir jest. Zira Bangladeş'in başkentinde bir büyük cadde de ‘Kemal Atatürk' adını taşıyor.

    Dögol Caddesi

    Ankara'da Beşevler'den Tandoğan'a uzanan Dögol Caddesi'nin ne anlama geldiğini çıkarmak ilk bakışta zor görünüyor. Burası adını Fransız Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle'den alıyor. De Gaulle, ‘Dögol' şeklinde olduğu için caddenin ismi okunduğu gibi yazılmış. Eski Fransız Cumhurbaşkanı, 1969'da Türkiye'yi ziyaret etmiş ve kendini ağırlayan görevdaşı Cevdet Sunay ile birlikte halkı selamlamış.


    0 0

    Bir Hint atasözü, “Çocuklarınızı 6 yaşına kadar bana verin, 60 yaşına kadar sizin olsun.” der. Çocukların 0-6 yaş arası, eğitimleri için çok önemli. Pedagog Adem Güneş, ‘Çocuk Eğitiminde 100 Temel Kural' kitabıyla çalışan ve zamansızlıktan şikâyet eden ebevylere sesleniyor.

    Pedagog Adem Güneş, kitap okumayan bir toplum olduğumuzu düşündüğü için, ebeveynlere yönelik pratik bir kitap hazırladı:'“Çocuk Eğitiminde 100 Temel Kural.' Özellikle çalışan anne-baba ve vakit sıkıntısı yaşayanlar için kitabın hap bilgiler içerdiğini söylemek mümkün. Güneş'e göre, ebeveynlerin çocuk eğitiminde en fazla tereddüt yaşadıkları dönem 0-6 yaş arası. Bu dönemde çocukların en önemli ihtiyacı bağlanma ve bunu illaki anneyle giderecek diye bir kural yok. Bu sebeple Güneş, “Çocuk yetiştirmek anne ve babanın görevi.” diyor.

    Son dönemde çocuk eğitiminin doğal mecrasından çıktığını düşünen Güneş, şunları anlatıyor: “Bazı ebeveynler çocuğunun her şeyi başarmasını istiyor. Bulundukları yerlerde ikinci olsalar ‘neden birinci olamadın?' diye çocuklarını incitiyorlar. Bazıları da ‘dünyaya gelen büyüyor' diye düşünerek ilgisiz bırakıyor. Maalesef günümüz çocuklarının doğal ebeveynlere muhtaç olduklarını gözlemliyoruz.”

    Çocuklarını birbiriyle yarıştıran, onun üzerinden kendini öven, davranışlarından utanıp şiddet uygulayan ebeveynlerin sayısının fazla olduğuna dikkat çeken Güneş, “Son dönemde kökeni bize ait olmayan, farklı kültürlerin pedagojik usullerini uygulayarak çocuk yetiştirmeye çalışan ebeveynlerle karşılaşıyoruz. Toplumsal dokudan kopup bireyselleşmiş çocuk yetiştirmenin zararlarını zaman içinde görüyorlar ne yazık ki.” diyor.

    Kardeşler arası ideal yaş farkı dört

    * Bebeğin odaya ihtiyacı yoktur. En güzel oda dahi anne yatağından güven verici değildir.

    * Çocuk anne sütü değil, güven emer.

    * Ebeveynlerin en büyük yanılgısı ‘küçükken söz geçiremezsem, büyüdüğünde beni hiç dinlemez' düşüncesidir.

    * Çocukluk dönemi his edinim dönemidir.

    * Kaygılı annelerin kendine bağımlı çocukları olur.

    * Bağlanmanın üç temas noktası; göz, ten ve sestir.

    * Çalışan anne çouğunu dört yaş öncesi kreşe vermek yerine bakıcı tercih etmelidir.

    * Anne, çocuğundan vedalaşarak ayrılmalıdır, habersizce gitmek kaygı uyandırır.

    * Tuvalet alışkanlığı, çocuk zihinsel ve fiziksel açıdan hazır olduğu zaman başlamalıdır.

    * Okulöncesi dönemde çocuklarla iletişimde eylem dili kullanılmalıdır.

    * Kardeşler arası ideal yaş farkı dörttür.

    * Anne-babadan keyif alamayan çocuklar kendilerini TV, telefon, bilgisayar gibi araçlarla meşgul eder.

    * Uykuya direnç yaşama sevinci olan çocukların davranışıdır.

    * Yetişkinler yoruldukça yavaşlar, çocuklar yoruldukça hızlanır.

    * Çocuk aşağılandıkça iki insanî; hissini yitirir; mahcubiyet ve utanma.

    * Üzerinde baskı olan çocuk sonradan hiperaktif davranışlar sergiler.

    * Ne talihsizdir o anne-babalar ki dünyada çocuklarını değil, kendilerini gezdirirler.

    * Çocuklar, 3-4 yaşlarında bellek yitimine uğrar.

    * Pedagojide çocuğun üç dünyası vardır; gerçek, hayal ve rüya. Okul öncesinde bunları ayırt etmek zordur.

    * Konuşurken dinlenen çocuk, kendini değerli hisseder.

    * Hatırlanmayan geçmiş, yaşanan değersizlik hissindendir.

    * Çocuk, hatası yüzüne vuruldukça duyarsızlaşır.

    * Bir ebeveynin ‘artık annen/baban olmayacağım' demesi duygusal şiddettir.


    0 0

    Süper kahraman filmleri beyazperdenin ve gişenin vazgeçilmez türlerinden. Onlardan biri olan Karınca Adam bu hafta vizyonda. Peki ya diğerleri ne alemde?

    Sinemada en çok hayran kitlesine sahip olan tür hangisi diye soracak olsak alacağımız cevap süper kahraman filmleri olurdu herhalde. Öyle ya, hedef kitlesi hem küçükler hem de büyükler olan nadir türlerden biri. Önümüzdeki birkaç senenin takvimi de yavaş yavaş belli olmaya başladı. Bu hafta merakla beklenen Karınca Adam girdi vizyona, diğerleri içinse biraz daha süre gerekiyor. Yine de görmekte yarar var.

    X-Men'in paltosundan çıkan Deadpool

    Deadpool/Wade Wilson karakterini daha önceden X-Men Origins: Wolverine'de görmüştük. Ryan Reynolds'un canlandırdığı bu süper kahraman karakteri oldukça sevilmişti. Buradan yola çıkarak Deadpool'a özel bir çekilmeye karar verilmiş. Başrolde ise yine Ryan Reynolds var. Henüz hikâye tam olarak netlik kazanmasa da yönetmenin Tim Miller olacağı belli. Herhangi bir aksilik çıkmazsa vizyon tarihi ise 12 Şubat 2016 gibi görünüyor.

    Kaptan Amerika Iron Men'le birlikte

    Captan America serisinin yeni filminde enteresan şeyler olacak gibi görünüyor. Filmin belki de en önemli özelliği Iron Men'in ilk kez ‘Avengers'tan başka bir seride görünecek olması. Marvel âlemi bir iç savaşa sürükleniyor. Süper kahramanların akıbetlerinin ne olacağı meçhul? Chris Evans dördüncü defa Kaptan Amerika rolünü oynayacak. Ona Robert Downey Jr, Sebastian Stan ve Frank Grillo gibi isimler eşlik edecek. Yönetmen koltuğunda ise yeniden Russo Kardeşler olacak. Filmin gösterim tarihi ise 6 Mayıs 2016.

    Kıyamet'e karşı birleşiyorlar

    Son filmi izleyenler hatırlayacaklardır. Film tam da piramitler inşa edilirken insanların ‘En Sabah Nur'a diğer adıyla Kıyamet'e tapmaları esnasında bitmişti. Oldukça esrarengiz olan bu sahneden sonra izleyicinin merakı bir kat daha artmıştı. Orada gördüğümüz En Sabah Nur yeni filmin kötü karakteri olacak. Kahramanlarımız Nur'la mücadele edecekler. Bu arada film, 80'lerde geçecek. Yönetmen koltuğunda Bryan Singer var. Oyuncu kadrosuysa pek fazla değişmiyor. Michael Fassbender, James McAvoy, Jennifer Lawrence, Nicholas Hoult ve tabi ki Hugh Jackman yer alıyor. Filmin gösterim tarihi 27 Mayıs 2016.

    Fantastik Dörtlü yeniden beyazperdede

    En son 2005 yılında beyazperdede görebildiğimiz Fantastik Dörtlü yeniden izleyici karşısına çıkacak. Çok da bir vakit kalmadı. Gösterim tarihi 7 Ağustos 2015. Ancak bu sefer kadro baştan sona farklı. Josh Trank'in yönettiği filmin başrol oyuncuları Kate Mara, Miles Teller, Michael B. Jordan, Jamie Bell ve Tim Blake Nelson. Konu ise bilindik. Yeni bir üçleme ve her biri farklı yeteneklere sahip dört kahramanımız dünyayı Doktor Doom'dan korumaya çalışacaklar.

    Böceklerle konuşan Karınca Adam

    Marvel âleminin en sevilen süper kahramanlarından biri Karınca Adam. Yönetmen koltuğunda Peyton Reed'in oturduğu Karınca Adam'ın kadrosu da senaryosu da oldukça iddialı. Başrollerinde Paul Rudd, Michael Douglas, Evangeline Lilly ve Corey Stoll gibi isimlerin yer aldığı filmin iki ana karakteri var: Scott Lang ve Hank Pym. Kahramanlarımız dünyayı Karınca Adam'ın baş belası Yellowjacket'tan korumaya çalışıyorlar. Konusuna biraz değinelim. Biyokimya uzmanımız Dr. Hank Pym; alt atomik partiküller üzerinden ilginç bir formül geliştirir. Pym, cisimlerin boyutlarını değiştirebilen bu formülün denemelerini yapmaya başlar ancak işler pek de istediği gibi gitmez. Uygulama sırasında yaşadığı bir kaza sonucu yeni bir yetenek kazanır. Bundan böyle çevresindeki bütün böceklerle iletişim kurabilmekte hatta onları kontrol edebilmektedir.

    Batman ve Superman işbirliği yapıyor

    Önümüzdeki yılın belki de en çok beklenen filmi ‘Batman ve Superman'. Man of Steel'in devamı. Her ne kadar içinde Batman olsa da ana karakterimiz Superman. Yönetmen ilk filmdeki gibi Zack Snyder. Batman'i Ben Affleck Superman'i ise Henry Cavill canlandırıyor. Bu isimlerin de yanında Amy Adams, Diane Lane, Jesse Eisenberg, Jason Mamoa ve Jeremy Irons gibi yıldızlar geçidine de ev sahipliği yapıyor. Filmimizin kötü karakteri ise Lex Luthor. Tahmin edileceği üzere kahramanlarımız Batman ve Superman, Luthor ile mücadele edecekler. Filmin 25 Mart 2016'da vizyona girmesi bekleniyor.


    0 0
  • 07/18/15--14:00: Sporda da çok ‘Yamanlar'
  • Uluslararası bilim olimpiyatlarında Türkiye'ye yüzlerce ödül kazandıran İzmir Özel Yamanlar Eğitim Kurumları, sporda da zirveyi elden bırakmıyor. Bir dünya üçüncülüğü, üç Türkiye şampiyonluğu bu başarılardan sadece birkaçı.

    Bilim olimpiyatlarında dünya çapında kazandığı altın, gümüş ve bronz madalyalarla Türkiye'nin gururu olan İzmir Özel Yamanlar Eğitim Kurumları, sporda da zirvede. Yamanlar öğrencileri tenis, voleybol, basketbol, futbol, güreş, masa tenisi, badminton ve jimnastik dallarında 2015 yılında katıldıkları yarışmalarda 1 dünya üçüncülüğü, 3 Türkiye şampiyonluğu, 4 Türkiye ikinciliği, 1 Türkiye üçüncülüğü ve 7 İzmir birinciliği elde ederek büyük bir başarıya imza attı.

    Yamanlar'ın uluslararası bilim olimpiyatlarında Türkiye'ye kazandırdığı ödülleri bilmeyen yok. Bugüne kadar yüzlerce altın, gümüş ve bronz madalya ile ülkemizi en iyi şekilde temsil etti. Yamanlar öğrencileri, spordaki başarılarıyla da bir adım öndeler. Sadece 2015 yılı içinde neredeyse sporun her alanında birçok ödül kazandılar. Yamanlar öğrencilerinin spordaki en büyük başarısı, Dünya Liselerarası Erkek Tenis Şampiyonası'nda üçüncülük elde etmeleri oldu. Diğer spor branşlarında da 2015 yılını oldukça başarılı geçirerek birçok Türkiye birinciliği, ikinciliği, üçüncülüğü ile İzmir şampiyonlukları elde ettiler. Özel Yamanlar Eğitim Kurumları öğrencilerinin çeşitli spor dallarında elde ettiği dereceler göz kamaştırıyor. Yamanlar öğrencileri, 2015'e Ocak ayındaki liseler arası futbol şampiyonasında elde ettiği birincilikle girdi. Bunu, Okul Sporları Federasyonu tarafından Antalya'da düzenlenen Liseler Türkiye Tenis Şampiyonası'nda üst üste ikinci kez elde edilen Türkiye şampiyonluğu izledi.

    Bilimdeki başarımızın yanına sporu da ekledik

    Yamanlar Eğitim Kurumları öğrencilerinin çeşitli spor dallarında elde ettiği dünya ve Türkiye derecelerini değerlendiren Yamanlar Koleji Müdürü Şakir Ural, bilimde elde ettikleri başarılara sportif alanda da devam ettiklerini söyledi. Yamanlar Eğitim Kurumları'nın bugüne kadar uluslararası bilim olimpiyatlarında ülkemizi başarıyla temsil ederek yüzlerce madalya kazandığını hatırlatan Ural, “Yamanlar olarak bugüne kadar uluslararası bilim olimpiyatlarında ülkemizin kazandığı 433 madalyanın 147'sini kazandıran okuluz. Bilimdeki bu başarılarımızın yanına sporu da eklemiş olduk. Ülkemize her alanda madalya kazandırmak için mücadele veriyoruz. Bundan sonra da ülkemize madalya kazandırmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.” dedi.

    Yamanlar öğrencilerinin elde ettiği başarılar

    Tenis:

    Lise erkek: Dünya üçüncülüğü, Türkiye şampiyonluğu.

    Ortaokul erkek:

    Türkiye ikinciliği.

    İlkokul erkek:

    Türkiye ikinciliği

    Voleybol:

    Lise erkek:

    Türkiye şampiyonluğu

    Ortaokul erkek:

    Türkiye şampiyonluğu

    İlkokul erkek:

    Türkiye ikinciliği

    Basketbol:

    Lise erkek:

    Türkiye üçüncülüğü

    İlkokul erkek:

    Türkiye ikinciliği

    Futbol:

    Lise erkek:

    İzmir şampiyonluğu

    Güreş:

    Lise erkek:

    İzmir şampiyonluğu

    Masa tenisi:

    Lise erkek:

    İzmir şampiyonluğu

    Badminton:

    Ortaokul kız:

    İzmir şampiyonluğu

    Ortaokul erkek:

    İzmir şampiyonluğu

    İlkokul kız-erkek:

    İzmir şampiyonluğu

    Jimnastik:

    İlkokul erkek:

    İzmir şampiyonluğu.


    0 0
  • 07/18/15--14:00: 500T ile 13 ilçe 75 durak
  • 500T otobüsünün yol aldığı Tuzla-Cevizbağ hattı, Dünya'nın en uzun, İstanbul'un en maceralı güzergahı. Bu hat ile 75 farklı durakta durup 13 ilçeyi 240 dakikada gezmek mümkün. İlk durak Tuzla Şifa Mahallesi, son durak ise Zeytinburnu Çırpıcı. 500T özel halk otobüsü ile bu yolculuğun fiyatı 4 lira 30 kuruş.

    500T'nin filosunda 175 adet otobüs ve 400 civarında şoför var. Şoförler bir günde 3 kez gidip geliyor. Otobüsler her 3 dakikada bir kalkıyor. 75 durağın 58'i Anadolu yakasında. 500T otobüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nden geçerek iki yakayı birbirine kavuşturuyor. Bu efsane hat 26 yıldır İstanbulluların hayatında. En çok bilinen, en çok mizahı yapılan otobüs hattı 500T.

    İstanbul'un farklı bölgelerinde seyahat eden 500T'nin kozmopolit bir yolcu yapısı var. Rotası varoşlardan, lüks semtlere ve iş merkezlerine uzanıyor. Günün her saati dolu olması ve otobüslerin çoğunun eski olması yolcuların şikâyet ettikleri konuların başında geliyor. Geçmiş yıllarda yaşanan ve can kayıplarına neden olan kazalar da, 500T'yi bir daha çıkmayacak şekilde hafızalara kazıdı.


    0 0

    Siyasetçilerin yaptıkları gaflar oldukça dikkat çekiyor. Çocuklarıyla ilgili kamuoyundaki algıyı kırmaya çalışan Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Evlatlarıma helal lokma yedirmedim' demişti. Yine dili sürçen Başbakan Davutoğlu ise ‘Türkiye'de zalim bir rejim var' dedi. İşte o trajikomik gaflar…

    Evlatlarıma helal lokma yedirmedim

    Recep Tayyip Erdoğan'ın en büyük gaflarından biri Eskişehir mitinginde kullanmış olduğu sözler. Yolsuzluk ve ses kayıtlarıyla ilgili konuşurken, ili sürçmüş ve ‘Evlatlarıma helal lokma yedirmediğim halde' demişti.

    Pensilvanya'daki yatışımın nedeni asilliğimin ifadesidir

    Konuşmalarını genelde Prompterdan yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bakmadığı zamanlar gaf yapmaktan kurtulmuyordu. Buna yol açan şeyse dilinden bir türlü düşmeyen Amerika'nın Pensilvanya eyaleti. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin “Pınarhisar günlerini mumla arayacak” sözlerine cevap verirken, Pınarhisar yerine Pensilvanya'yı kullandı. Erdoğan, “Pensilvanya'daki yatışımın nedeni benim asilliğimin ifadesidir.” dedi.

    Deprem yerine miting

    Cumhurbaşkanı olmasına rağmen miting yapma alışkanlığından vazgeçmeyen Erdoğan, deprem yerine miting demişti. Sözler aynen şöyle: “Peki neden 3,5 yılın sonunda bırakıp kaçtın? Çünkü bunlar Düzce mitinginin altında kaldı. Ama biz bak geldik Bingöl mitingini yaşadık. Anında yeni bir Bingöl inşa ettik. Simav mitingini yaşadık. Anında Simav'ı inşa ettik. Van mitingini yaşadık. Yeni bir Van inşa ettik.”

    Köşkü karafatmalar basmış!

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir televizyon kanalına katıldığı programda yeni cumhurbaşkanlık sarayını övmek için öne sürdüğü argüman oldukça ses getirmişti. “Misafir gelse eski başbakanlıkta kara fatmalı lavaboyu kullanacaktı. O yüzden bu sarayı yaptık. Temsilde israf olmaz” dedi. Sosyal medyada bu benzetme yadırgandı. Çünkü Türkiye'de başörtüsünden nefret eden kişiler bu benzetmeyi yapardı.

    Gemi değil gemicik

    Bir televizyon programına katılan Erdoğan, oğlunun gemi almış olmasının medya tarafından büyütüldüğünü söyleyerek, “Gemi var gemicik var” dedi. Devamında: “Bir de bunun sıfırı var, eskisi var. Siz kalkar, 15-16-17 yaşında bir gemi alır ve küçük bir gemiciklerden olursa ve bunun da ödeme koşulları da gayet iyi olursa, kendi kendini ödeyecek durumda olursa niye alınmasın? 300, 400, 500 bin dolar peşinatla bir gemi alabiliyor, bu gemi, taksitlerini kendisi ödeyebiliyorsa bunu yapabilirsiniz.”

    Türkiye'de zalim bir rejim var

    Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun konuk olduğu bir canlı yayında yine bir gafa imza attığı anlardan biri. Davutoğlu, Suriye'de Esed yönetimini eleştirirken “Türkiye'de zalim bir rejim var. Dört yıldır kendi halkını katlediyor” dedi. Bunun üzerine sunucu araya girerek ‘Suriye' diyerek Davutoğlu'nun gafını düzeltti. Davutoğlu da bunun üzerine pardon ‘Suriye'de' dedi ve hafifçe gülümsedi.

    Ucu Erdoğan'a dokunan gaf

    Başbakan Ahmet Davutoğlu Tokat mitinginde CHP lideri Kılıçdaroğlu'nu eleştireceğim diye ucu Cumhurbaşkanı Erdoğan'a uzanan bir gafa imza attı. Davutoğlu; Kılıçdaroğlu'nun kendi ‘Stratejik Derinlik' isimli kitabı için “Özetini okudum” sözlerine yönelik “Hiç kitabın özeti okunur mu? Hafıza özürlü, okuma özürlü.” diye çıkıştı. Halbuki Erdoğan da daha önceden kitapların sadece özetini okuduğuna yönelik açıklamalar yapmıştı. Erdoğan “Okumaya vakit bulamıyorum. Arkadaşlarım kitapları özetleyip getiriyorlar.” demişti.

    Ama s...ks, cumhuriyetten bahseder?

    Bazı gaflar var ki ne manaya geldikleri belirsiz. Davutoğlu'nun ‘s...ks cumhuriyeti' gafı da bunlardan biri: İşte o veciz cümleler: “Bizim dışımızda 81 vilayete giden oldu mu? Oldu mu? CHP Genel Başkanı cumhuriyetçilikten bahsetti, Konya edep diyarıdır, biz onlara edebi öğreteceğiz. Ama seks cumhuriyetten bahseder, cumhuriyetin her vilayetine gitti mi?”


    0 0

    İki tecrübeli pilot, ‘insanlık için küçük ama sportif havacılık adına büyük bir projeyi' sorunsuz şekilde gerçekleştirdi. Helikoptere benzeyen gyrocopter (gyroplane) adındaki hava araçlarıyla İstanbul'dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne (KKTC-Kıbrıs) ‘ilk uçuşu' yapan pilotlar, yarın ise yavru vatandaki 41. Barış ve Özgürlük Bayramı etkinliklerine katılarak gösteri düzenleyecek.

    FG Havacılık, KKTC Hava Sporları Federasyonu, FlyAlaçatı ve Türkiye Hava Sporları Federasyonu tarafından organize edilen uçuşu, Federasyon Eğitim Sorumlusu Öğretmen Pilot Serkan Özcezarlı ile öğretmen pilot Hakan Çetinkaya gerçekleştirdi. Bu tarihi uçuş ise geçen çarşamba saat 11.15'te İstanbul Hezarfen Havaalanı'ndan start aldı. Hezarfen-Edremit-Alaçatı-Akyaka-Karain-Gazipaşa-Ercan rotası izlenerek düzenlenen uçuş, Geçitkale'de tamamlandı.

    Akdeniz'de 60 mil uçtular

    FG Havacılık'ın gönüllü öğretmen pilotu Serkan Özcezarlı'nın İstanbul'dan başlattığı uçuş, Alaçatı'da yine aynı okulun öğretmen pilotu Hakan Çetinkaya'nın katılımıyla devam etti. Alaçatı'dan kalkış yapan iki hava aracı, Bodrum Akyaka ve THK'ya ait Karain Havaalanı'ndaki ikmal ve ekstra yakıt desteğinin ardından Gazi Paşa Havalimanı'na indi. Buradaki gümrükleme işleminin ardından araçlar, dün tekrar kalkış yaparak Anamur istikametinde süzülerek KKTC için en kısa deniz geçişini (yaklaşık 60 mil) sağlayacak şekilde 10 bin feet irtifaya tırmandıktan sonra Lefkoşa'da bulunan Ercan Havalimanı'na sorunsuz şekilde ulaştı. İki gyrocopter daha sonra ise yaklaşık 1250 km mesafedeki Geçitkale Havalimanı'na hareket etti.

    Gösteri uçuşu yapacaklar

    Pilotlar Serkan Özcezarlı ile Hakan Çetinkaya, yarın düzenlenecek 41. Barış ve Özgürlük Bayramı etkinliklerinde yapacakları gösteri uçuşu ile hava araçlarını Kıbrıs halkına tanıtacak. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Gösteri Timi Türk Yıldızları ve Solo Türk de, uçuşlarıyla Zafer Kutlamaları'nı renklendirecek. İki pilot daha sonra salı ve çarşamba günü geliş rotasını izleyerek dönüş yolculuğuna başlayacak. Marmara, Ege ve Akdeniz aşılarak gerçekleşecek proje, yaklaşık 25 saat süren bir uçuşla (gidiş-dönüş) tamamlanmış olacak.

    25 yıldır gökyüzünü ikinci evi olarak gören öğretmen pilot Serkan Özcezarlı, bugüne kadar yaklaşık 2500 saatlik uçuş gerçekleştirmiş. Yıllardır hayalini kurdukları uçuşu sorunsuz gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşayan deneyimli pilot, gyrocopter araçları ile sorunsuz ve tehlikesiz şekilde uçularak ülkeler ve denizler aşılabileceğini herkese göstermenin gurunu yaşadıklarını dile getiriyor. 13 yıldır uçuş gerçekleştiren pilot Hakan Çetinkaya ise organizasyondan büyük keyif aldıklarını ifade ediyor. Tecrübeli pilot, yolcu ve diğer uçaklar ile Türkiye'den Kıbrıs'a sefer gerçekleştirildiğini ancak ilk kez bir gyrocopter ile Kıbrıs'a uçuş yapıldığını ifade ederek, böyle bir ilki gerçekleştirmenin gurur verici olduğunu söylüyor.

    Hem uçak hem helikopter

    Gyroplane, her ne kadar görünüşüyle bir helikoptere benzese ve sektörde gyrocopter ismi ile anılsa da, Avrupa Havacılık Güvenliği Ajansı EASA tarafından uçuş prensipleri nedeniyle uçak sınıfında değerlendirilmiyor. Bu yüzden tam manasıyla ne bir uçak ne de bir helikopter şeklinde tanımlanmayan gyroplane, aynı zamanda hem uçak hem de bir helikopter şeklinde gösteriliyor. Gyroplane, bir helikopter gibi olduğu yerden kalkış ve iniş yapmadığı için koşturma olarak adlandırılan ivmelenme hareketi için piste ihtiyaç duyuyor. Bu pistin beton veya asfalt olma zorunluluğu ise bulunmuyor. Çimen ve sertleştirilmiş toprak gibi fiziki şartları önceden bilinen alanlar, iniş ve kalkış için kullanılabilir. Kalkış için pistin 100-150 metre, iniş için de 50-100 metre olması idealdir. Ancak kalkışlarda belirli bir hızın üzerindeki karşı rüzgârlarda (headwind) hiç koşturma yapmaksızın dikine kalkış yapılabileceği gibi, gyroplane tecrübesi geliştirilerek kazanılacak deneyimle uçuş limitleri dahilinde yer alan her türlü hava koşullarında tam dikine iniş becerisi mümkün hale geliyor.

    En emniyetli hava aracı

    Yoğun trafiğe alternatif çözüm gösterilen gyroplane, 40 knot'a (75 km/saat) kadar rüzgârlarda, yaklaşık 20 knot (36 km/saat) yan rüzgâr limitinde dahi güvenle kullanılabiliyor. Bu hava araçlarının, fırtınalı havalar ve türbülans etkisine sahip yüksek yağış ve elektriksel yükler barındıran ‘kümülonimbus' (şiddetli yağış bırakan siyah bulutlar) gibi bulutların hakim olduğu hava şartları haricinde yağmur ve kar yağışlı havalarda kullanılmasında ise hiçbir sakınca bulunmuyor. Ayrıca havada herhangi bir motor arızası nedeniyle motor tamamen dursa dahi rotor (üst pal) hareketi devam edeceğinden, emniyetli şekilde yüksek süzülme kabiliyetiyle güvenli şekilde iniş mümkün oluyor. Bu yüzden acil iniş için çok kısa sayılabilecek alanlara inebilmesi ile dünyanın en emniyetli hava araçları arasında gösteriliyor. Fotoğraf ve film çekimi için de kullanılan bu hava araçları, sahil güvenlik, orman yangınları, tarım ve hayvancılık, VIP müşterilerin bir yerden bir yere en güvenli ve hızlı şekilde ulaştırılması gibi alanlarda sorunsuz hizmet sunuyor.


    0 0

    Ahmet Bozkuş ve Reha Yeprem'in ceket diyaloğu ‘ceketimi satarım' adlı bir projenin doğmasına vesile oldu. Ünlüler, kişisel eşyalarını satıp gelirini ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyor.

    “Gerekirse ceketimi satar, yine seni okuturum!” babaların söylediği en baba sözdür belki de. Burada ceketten çok daha fazlası kastedilir; cümleyi sarf eden, varını yoğunu feda edebilecek kapasiteye sahiptir. Mecaz anlama uzaksanız ve ‘Ceketini satanı da hiç görmedik canım' diyenlerdenseniz gerçek anlama davet ediyoruz sizi. Zira Samanyolu TV'nin ünlü sunucuları Reha Yeprem ve Ahmet Bozkuş ceketini satıyor! Ne için mi? Işığa hasret kalan katarakt hastaları, susuzluktan ölen Afrikalı çocuklar ve hayata tutunmaya çalışan yetimler için…

    Her şey bir tweetle başladı. İki sunucunun giydiği ceketlerin benzerliği espri konusu oldu. Ahmet Bozkuş, “Ceket güzelmiş abi, keşke benim olsa :)” şeklinde bir tweet atınca onlarca espri yapıldı. Bozkuş, “Haksız mıyım arkadaşlar? 20 cm daha uzarsam ve biraz da yakışıklı olursam ceket tam bana göre :) ” cümleleriyle Reha Yeprem'e sataşmayı sürdürdü. Yeprem, “Ahmetciğim gel biz bu ceketleri Ramazan'dan sonra Afrika için açık artırma usulü satalım ne dersin?” şeklinde mukabele edince ‘Ceketimi Satarım' projesi doğdu.

    Ceketler aynı değil!

    Reha Yeprem ceketlerin aynı renk olmasının tek sorumlusunun Ahmet Bozkuş olduğunu dile getirince Bozkuş olayın aslını anlatıyor: “Sponsorumuza gittim, yeşil ceket beğendim, ‘Reha Bey aldı' dediler. ‘Olsun, ilk gün ben giyeceğim' dedim. Ceketi alınca fotoğrafını çekip Reha abiye yolladım, ilk gün o ceketi giyeceğimi söyledim. Reha abi de ‘yakışmış, hayırlı olsun' dedi. Sahur programını seyrederken Reha abinin bordo ceketini gördüm, ‘güzelmiş abi keşke benim olsa' tweetini attım. Reha abi canlı yayından sonra ceketleri açık artırmaya çıkarma teklifinde bulundu.”

    O sırada Yeprem söze giriyor: “Bizim giydiğimiz ceketin hükmü yok. Millet ceket alamıyor mu? Niyetimiz insanların aklına hayır yapmayı düşürmek…” diyor. Bozkuş, katarakt ameliyatı olan bir kız çocuğunun ameliyat sonrasında “Annem gerçekten güzelmiş.” cümlesini söylüyor ve ekliyor: “100 dolara bir çocuğun gözleri açılıyor. Ceketim buna vesile olacaksa kıymetlidir, yoksa nedir ki?”

    Destek veren ünlülerin sayısı artıyor

    ‘Ahmet Bozkuş ve Reha Yeprem'in yanı sıra birçok ünlü de muhtelif eşyalarıyla kampanyaya destek veriyor. Atilla Taş ceketini, Gökmen sazını, Ahmet Turan Alkan daktilosunu, Ahmet Kurucan takım elbisesini, Ertuğrul Erkişi ceketini, Aslıhan Erkişi elbisesini, Enes Kanter imzalı formasını, Sevgi Akarçeşme kalemini, Özlem Yeprem takılarını, Hakan Arısoy kuklasını, Bekir Salim yağlı boya tablosunu, Turgay Başyayla asasını, Oktay Usta önlüğünü hibe ediyor. Eşyalardan elde edilecek gelir ise Kimse Yok mu Derneği'nin projelerine bağışlanacak.

    KYM vicdanımı rahatlatıyor

    Ahmet Bozkuş: Haiti'ye Kimse Yok mu'nun çekimlerine gittiğimizde depremin enkaz haline getirdiği binalardan birinde yatan bir çocuk gördük. Annesi ölmüş ve enkazdan çıkarılamamış. Çocuk annesine yakın olmak için orada yatıyor. Çaresiz kaldığınız bir an. Bu ve benzeri olaylara şahit olduktan sonra KYM'nin varlığı sizi rahatlatıyor, en azından birileri yaraları sarmaya çalışıyor. Siyasî; kinin yardım derneğine ulaşması da çok acı. Şu süreçte madem dernek kampanya yapamıyor, biz de gönüllüler olarak bu şekilde destek oluruz.

    Kimse Yok Mu feryadı dinene kadar devam edeceğiz

    Reha Yeprem: 1999 Marmara depremi olduğunda televizyonda toplandık, tüm programlar durduruldu ve 24 saat süren ‘Yardım Zamanı' diye bir programa başladık. 1,5 ay sonra rutin programlara dönüldü fakat yardımlar devam ediyordu. İhtiyaç doğrultusunda dernekleşme sürecine gidildi. Kimse Yok mu? sorusu depremde yükselen bir soruydu. Burdan yola çıkılarak derneğe isim verildi. Gönüllüler ‘Bu dünyada kimse yok mu feryatları dinene kadar biz bu hizmete devam edeceğiz' diye söz verdiler. O gün bugündür bu feryat nerede yükselse dernek orada.Kimse Yok mu maşeri vicdandır.


    0 0

    İstanbul'dan başka İstanbul yok. Başka Boğaziçi de. Son kitabıyla Gündüz Vassaf, şehrin ve ülkenin tarihine dair hafızayı balıklar üzerinden tazelerken, hikayesine çevreci tohumlar serpiştirmiş. Kendisiyle değişen İstanbul'un uzaktan nasıl durduğunu ve biz şehirlileri konuştuk.

    Boğaziçi; medeniyeti, efsaneleri, yalıları, gemileri ve balıklar üzerinden yeniden keşfediliyor. Gündüz Vassaf'ın kaleminden öykü ve şiirlerin yer aldığı “Boğaziçi'nde Balık” kitabı için boğaz ümranının son edebi meyvesi diyebiliriz. Son dönemde 3. köprü, sahil dolgusu, imar yağmaları gibi akla zarar projelerle anılagelen Boğaziçi, bu kitapta yakın ve uzak tarihten manzaralar eşliğinde, insanın başrolünde olduğu bir doğa harikası olarak hikâye edilmiş. “İstanbul'u yaşamaya” teşvik ederken, ütopik fikirlerle sarılı bu edebî; potporiyi yazarın Sedef Adası'ndaki evinde konuştuk.

    Şehirdekiler nasıl bir keşmekeş içinde olduklarını bilmiyor. Durumu anlamak için tıpkı bir kartpostala bakar gibi manzaranın kenarında olmak gerekli herhalde? Sizce burada nasıl bir İstanbul manzarası var?

    Aslında patolojik bir ilişki. Mesela buradan Kartal ilçesini görüyorsunuz. Geçen gün yağmur yağınca Kartal'ı sel aldı. Burada öyle bir felaket olmadı ve karşıda yaşanan o saçmalığı görüyorsunuz. Kartal'a onlarca gökdelen yapılırken hâlâ nasıl yol yapılamadığını görünce, insan üzülsün mü, acısın mı, kızsın mı bilemiyor. Ama tüm olan bitenin dışındasınız, evet öyle uzaktan kartpostala bakmak gibi. Hatta bir savaşı seyreder gibi nerdeyse. Çünkü sadece İstanbul güzelliğiyle önümüzde değil orada bir yaşam mücadelesi var, korku var, öfke var... Yani böyle bakınca hiçbir kartpostala da benzemiyor. Almanlarda bir kelime var “schadenfreude” yani ‘iyi ki de benim başıma gelmedi' diye bir nevi sevinme hissi anlamına geliyor. Aslında bunu telaffuz etmekten utanırız ama için için ben yırttım demekten geri kalmayız...

    Geçenlerde Başbakan Ahmet Davutoğlu “İstanbul şeytanca bir yaklaşımla, küçük çıkarlar için tarumar edildi.” dedi. Ben buradaki şeytanca hevesten kapı açmak istiyorum. İrade sahibiyken günahını bir başkasına yıkarak siyaset yapmak neden sizce?

    Eğer başbakan böyle bir şey söylediyse kendisinin şeytanla şimdiye kadar bizim bilmediğimiz bir ilişkisi var demektir. (gülüyor) Evet, genellikle fena şeylerle kendimizi bir araya getirmekten kaçınırız. Mesela yahu bu insanlar böyle, şöyle deriz. İnsanoğlu yalancıdır, kadına güven olur mu gibi sokak konuşmaları... Ama eğer insansak ben de yalancıyım, erkeksem ben de güvenilmezim demektir bu. Kendimizi kötü şeylerden ötekileştirerek bir nevi temize çıkarmaktır aslında. Aklıma şu misal geldi. Benim arabam yok. Ama insanlar kendilerini zorlayarak araba almaktan kaçınsalar. Mesela “dünyanın ilk arabasız şehri” inisiyatifi başlasa. Böylelikle elektrikli arabalar, yürüyen kaldırımlar, yürüyen merdivenler daha çok olsa. (pencereden martı sesi geliyor) Ama böyle olmuyor mevcut düzen neyse oradan devam ediyoruz. En hesaplısı veya en fiyakalısından bir araba sahibi olmak istiyoruz.

    Neyin psikolojisi bu o zaman?

    Biz insanlar, biz İstanbullular, biz adalılar deyince aslında otomatikman bir öteki yaratıyorsunuz. Karşımızdaki kişi “biz”den olunca sarmaş dolaş oluyoruz, olmayınca öteki oluveriyor.

    Biz derken hep insanları kastediyoruz. Halbuki tabiatta sadece biz değil başka canlılar da var? Kitabınızdan gidelim. Mesela Boğaziçi'ndeki balıkları ve hayvanları nasıl rahatsız ediyoruz?

    Balığa bizi daha mutlu edebileceği noktasından bakmak gibi bir bencilliğe sahibiz. İşte biz insanlar derken biz canlılar diyemiyoruz henüz. Bu gezegendekiler diyemiyoruz. Mesela balık tutan adamlar. Balıkçılık, romantik bir iş olagelmiştir, adam balık tutarken türkü söyler oh ne âlâ… Aynı şeyi geyik avlarken söyleyebiliriz belki? Ama son dönemlerde bir hassasiyet oluşmaya başladı. Geyik avcıları dışında avcılığa tepki gösteren birileri var artık. Bana göre balık avı da aynı şey. Hele sporuna yapılırsa. Bir lüfer akını oluyorsa yüzlercesini çekiyoruz. Yani bir gözü doymazlık var bizde.

    Şuursuz avlanmayla Marmara'nın yitip giden balık türleri olduğu hatta balıkların nasıl denize döküldüğünü hatırlarsınız...

    Bir de kapitalizm icabı tabii. Fiyatlar inmesin diye atıyorlardı. Çünkü satıcı yüksek fiyattan satma peşindeydi. Bir de şu var. Halk arasında erkek erkeğe dövüşmek derler. Biz hayvanları avlarken tabiri uygunsa erkek gibi dövüşmüyoruz. Bütün hileleri kullanıyoruz. İğneyle, zokayla, tuzak kurarak, hince bir şekilde. Ben balık tutulmasın demiyorum. Ama çifte standartlı olduğumuzun bilincinde olalım. Bakalım o bizi nereye götürecek.

    Uçmakdere ismi bana matrak geldi

    Kitapta balıkların kendi içlerinden seçtiklerini insanoğluna feda ettikleri yazıyor? Nedir bu balık metaforu?

    Aslında bunun ucu çok yere gidebilir. Mesela biz askerlerimizi seçiyoruz sen git falanca yerde dövüş diye. Hatta madalya da veriyoruz, onurlandırıyoruz. Törenler filan yapıyoruz. İşte o da hikâyelerde balık nasıl tutulmaya gidiyorsa, kendimi insanlara tutturacağım gayret gösteriyorsa insanlar da kendilerinden bazılarını öne sürüyor. Yani bu devrimlerde de, grevlerde de oluyor. Bir arkada duranlar var. Hadi kardeşim göster kendini, al eline sopayı derken kendisini bir kenara çekenler… Ama özellikle askerlikte bilinir bu. İşte bunlardı hikâyemdeki balıklar, uçmakdere balıkları.

    Uçmakdere de hikâyedeki gibi ütopik bir yer mi?

    Hayır. Trakya sahillerinde gerçek bir köy Uçmakdere. Ben yıllar sonra öğrendim bunu. British Museum'da İslam Eserleri kısmından sorumlu kişi demişti: Anadolu'nun birçok yerinde Uçmakdere cennet tasviri anlamına geliyormuş. İsim de bana matrak geldi.

    Bir de sizin boğazı temizlemek için bir amip projeniz var?

    Aslında bu benim üslubumdan kaynaklanıyor. Yazdıklarım kurgudan ibaret. Ama yazdıklarımı inanarak yazdığımdan olacak çoğu zaman yazdıklarımı gerçekmiş gibi algılıyorlar. Başka bir kitabımda çok uluslu bir bankanın seçimlere dahil olmasına dair ütopik bir fikrimi beyan etmiştim. Hükümet kiralama işiydi bu. İngiltere'den bir arkadaşım aradı bazı bankacılar işte tam aradığımız fikir demişler. Türkiye'den dergiler aradı. Bu banka ile mülakat yapmak istiyoruz diye..

    Markaların gönüllü reklamını yapıyoruz

    Değişelim derken günden güne kapitalizme teslim oluyoruz. Artık öyle ki kendimiz dahi markalaşıyoruz. Bir örnek vermek istiyorum. Bir çocuk, üzerinde sahte bir Galatasaray forması bakkala giriyor. Elinde bir hazır çorba paketi ile oradan çıkıyor. Paketi yırtıp içindeki tozu yere döküyor. Sonra cebinden iki çengelli iğne çıkarıp o sene takımın göğüs reklamı olan Knorr paketini kendi göğsüne ilikliyor. Yani artık öyle bir hal alıyor ki markaların kendi reklamlarını yapmalarına gerek kalmıyor. Biz onun reklamını yapmak için gönüllü oluyoruz. Ve bir tüketici hareketi de yok buna bir dur

    diyecek.

    Yeni sitelerde tenis kortu var kütüphane yok

    Son döneme bakacak olursak yeni yerleşim yerleri inşa ediliyor. 100 bin, 200 bin gibi büyük nüfuslar. Yeni orta sınıf için yapılan bu yerlerde Batı tarzı hayat reklamlarıyla camisinden tenis kortlarına kadar her şey düşünülüyor ama bir kitap satıcısı veya kütüphane olmuyor. Bir de son dönemde “Nişantaşı” muhiti üzerinden bir hedef oluştu. Burası solcuların mekânı denerek aşağılanıyor. Bence bu tamamen hükümetin aşağılık kompleksi çünkü alıp veremedikleri bir şey var beyaz Türk, zenci Türk filan denerek. İşte bizim de okumuş kesimiz var onlara karşı gibilerinden, kendi hezimetini örtme peşindeler. Gerçekleri okumak yerine nasıl bir oy daha çıkarırım hesabı yapıyorlar.


    0 0
  • 07/18/15--14:00: Haftanın albümleri
  • Tembur ve harp birlikte ses verdi

    Cemil Qoçgiri, birçok kişinin adını dahi duymadığı tembur enstrümanının önemli icracılarından. Tara Jaff ise ‘harp'ı Mezopotamya müziğinde bu stille çalan tek sanatçı. İki sanatçı, özel bir albümde bir araya gelerek Tembur & Harp isimli çalışmalarını müzikseverlerle buluşturdu. Genel düzenlemelerin Cemil Qoçgiri'ye, harp aranjmanlarının da Tara Jaff'a ait olduğu albümün, geleneksel ve bilinen birkaç eser dışında genel yoğunluğu enstrümantal eserlerden oluşuyor. Çalışmanın sürprizleri ise Kürtçe müziğin başarılı isimlerinden Aynur, klarnet sanatçısı Kinan Azmeh Yılmaz Yeşilyurt, Manuel Lohnes, Susanne Hirsch, Babak Massali ve Fardin Lahourpour.

    Geceye Eşlik Eden Şarkılar

    Eşinizle, arkadaşlarınızla ya da tek başınıza geçirdiğiniz gecelere eşlik edecek özel bir albüm hazırlandı. ‘Geceye Eşlik Eden Şarkılar'da Alpay, Ayten Alpman, Sezen Aksu, Yeliz, Hümeyra, Nükhet Duru gibi isimlerin unutulmaz şarkıları yer alıyor. Klasikleşen şarkıların yanı sıra üç yeni şarkının da bulunduğu albüm, dinleyeni zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Albümün sürprizi ise Oya-Bora'nın Cennetin Çocukları isimli yeni şarkısı. Alpay'dan Geceler, Sezen Aksu'dan Seni Kimler Aldı, Yeliz'den Gidiyorum gibi birbirinden unutulmaz şarkıların yer aldığı bu seçki, uzun yıllar gecelerinize eşlik edecek.

    Yunus'un izinde aşk yolculuğu

    Sedat Anar, genç yaşına rağmen yaptığı çalışmalarla adından sıkça söz ettiren bir isim. Özellikle santura olan hakimiyeti ve özgün besteleriyle dikkat çekiyor. Müzisyenin Aşık Ölmez-Yunus'un İzinden isimli albümü yayınlandı. Sedat Anar, 3 bin yıllık bir çalgı olan santuru ile tenburu, defi ve yine kendi çaldığı 15'e yakın enstrümanla bizi geçmişin yankılarına götürdüğü kadar bugünün tınıları eşliğinde geleceğe de taşıyor. Bu kadar geniş bir müzikal altyapıya sahip besteler bizi kendi içimizde bir yolculuğa çıkarıyor. Özellikle kulağı ve gönlü iyi müziğe açık müzikseverlerin arşivinde mutlaka olması gereken bir albüm.


    0 0

    Ahmet Ümit ile yeni çıkacak kitabını konuşmak için buluştuk. Politikadan edebiyata, gündemden eski Ramazanlara dair pek çok konuda söyleştik. ‘Beyoğlu'nun güzel abisi', aydınların bağımsız olması gerektiğinden yana: “İlkelerim nedeniyle bana öfke duyanlar olabilir. Çok umurumda değil açıkçası. İnsanların istediklerini söyleyebilmesi, bunun için özgür olmaları gerektiğine inanırım.”

    Yazarlığınız gibi sosyal medyada da çok aktifsiniz...

    Ben sol gelenekten gelen biriyim. 14 yaşında, çok küçük bir yaşta solcu oldum. 14 yaşından 35 yaşına kadar çok mutluydum. Çünkü hakikati temsil ettiğim kanaatindeydim. Kendi görüşlerimin doğru olduğunu düşünüyordum. Bunun için ölüme kadar gittim. Tutuklanmak, işkence görmek, yaralanmak, vurulmak, arkadaşlarımın ölmesi... Bütün bunları yaşadım. Bunu yaparken de ‘evet bu bedeli ödüyorum ama doğruyu, hakikati temsil ediyorum' diyordum. Sonra anladım ki söylediğim her şey doğru değilmiş. 55 yaşındayım ve insanlar, 'şöyle mi olur', ‘böyle mi olur?' diye soruyor. Onlara ‘şunu yapın' ya da ‘bunu yapmayın' demek sorumluluk işi. Bu iyi bir şey değil fakat söylemek zorundayım, bunu bayıla bayıla yapmıyorum.

    Çok farklı kesimler tarafından seviliyorsunuz. Sebebi nedir bunun?

    Ben kitaplarımı yazarken insanı anlatıyorum. Dolayısıyla kitaplarımı okuyanlar, ülkücüsü, sosyalisti fark etmiyor, insanı buluyor. İnsanı buldukları için de kendilerini görüyorlar. Orada söylediğim değerler evrensel, insanî; değerler; yalan söylememek, cesur olmak, zulmetmemek, zalim olmamak, zulüm varsa karşı çıkmak, doğaya saygılı olmak... Bunlar hepimizi birleştiren şeyler. Yani inanmış bir Müslüman'ın da Hıristiyan'ın da bu söylediklerime karşı çıkması mümkün değil.

    Tepki gösterenler de oluyordur illaki...

    Gezi süreciyle daha aktif bir tavır alınca AK Parti içinden tepki geldi. Bir yerde zulüm varsa ben buna karşı çıkarım. Gazetesini bastıklarında Zaman Gazetesi'nin yanındayım ama Zaman Gazetesi'ndeki insanlar Ahmet Şık'ın kitabının yayınlanmasına karşı çıktıklarında da Ahmet Şık'ın yanındayım. İlkelerim nedeniyle öfke duyanlar olabilir. Çok umurumda değil açıkçası. İnsanların istediklerini söyleyebilmesi, bunun için özgür olmaları gerektiğine inanırım. Şimdi mesela diyor ki, ‘Cemaat, paralel yapı kurdu, ülkenin altını kazımaya çalışıyor.' Bunun için basını susturmana gerek yok. Çık kendi basın organında bunu nasıl yaptıklarını anlat. Buna kimsenin itirazı olmaz. Ancak insanları tutukladığında, susturduğunda sorun olur ve bu baskıya girer. Ben buna karşı çıkarım. Solcu bir gazeteye, Özgür Gündem'e de bunu yaptığı zaman karşı çıkarım. Yazarın bağımsız olması gerektiğinden yanayım. Aydının bağımsız olma, bağımsız fikir üretme pozisyonu vardır. Onu kaybetmek istemem.

    İNSANLAR BASKIYA bOYUN EĞMEDİ

    7 Haziran seçimlerinde sandıktan çıkan sonucu nasıl okudunuz? Aradan geçen 1 buçuk aylık sürede partiler bu mesajı nasıl algıladı?

    Bence mesaj çok net; halkın yüzde 60'ı 'çatışma istemiyoruz' dedi. Artık çatışma ortamından uzakta, vatandaşların düşman, hain, ajan, kumpasçı, darbeci görülmediği yepyeni bir sayfa açmak lazım. Bunun olabilmesi için kirli ve karanlık geçmişle hesaplaşmak şart. Geride çok kirli bir geçmiş var. 17/25 Aralık meselesi çok ciddi bir mesele. Öncelikle AK Parti'nin bu meselenin üzerine gitmesi, temizlemesi, kendini aklaması gerekiyor. Temizsen, dürüstsen zaten bitti, çalmamışsın kardeşim. Bunu açıkla, ‘İftira attılar, darbe yaptılar.' de, bunu görelim ama. Herşey sadece söylemde kaldı, üstü kapatıldı. Zarrab ortalıkta duruyor, dört bakan yüce divana gitmedi, iddiaların hepsi ortalıkta duruyor. Tam tersine bu iddiaları gündeme atan polisler içeride. Bunları çıkar, temiz olduğunu göster, o polislerin de bilmem nerenin ajanı olduğunu bize göster, kanıtla. Böyle bir şey yapılmıyor ama. Mağdur olan yüzlerce, binlerce insan var. Bu mağduriyetin inandırıcı bir şekilde kanıtlandığı bir durum yok.

    Bugün yaşananlar pek iç açıcı değil. Türkiye'nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    Benim hayatımda gurur duyacağım birkaç şey var. Bir tanesi torunum, çoluğum çocuğumsa, diğeri yazdığım romanlarsa, diğeri de 12 Eylül döneminde eğilmemem, dik durmamdır. Bu dönemler geçici. Bu süreç de geçecek ve geçmeye başladı bile. Dik durmak lazım. Muktedirin yanında, güçlünün yanında olmamak lazım. Haklının yanında olmak şart. Zaman geçtiğinde torunlarınıza anlatacağınız güzel hikâyeleriniz olur ve aynaya baktığınızda utanmazsınız. Türkiye'nin geleceğini umutlu görüyorum. Bir kere Türkiye'de insanlar boyun eğmedi. Çok güçlü bir muktedir var, bir zalim yapı var ama bakın Kürtler boyun eğmedi, Atatürkçüler boyun eğmedi, Hizmet Hareketi boyun eğmedi. Kimse eyvallah demiyor. Bu çok umut verici ve değerli bir şey.

    İyi ki babam sabah namazlarına götürmüş

    Gaziantep'ten Moskova'ya, babanızın zorla sabah namazlarına götürmesinden bugünlere uzanan bir gençlik döneminiz var. O günlere dair özel bayram hatıralarınız da vardır muhakkak...

    Olmaz mı... Özellikle de anne babayı kaybedince onları çok daha fazla hatırlıyorsunuz. O dönemin Ramazanlarını, Ramazan'daki şekerleri, kakeleri düşünüyorum. Bizim zamanımızda televizyon yoktu, Hacivat Karagöz oynatılırdı, onları düşünüyorum… Eskiden bayramlarda Antep'e giderdim, şimdi gidemiyorum çünkü annem babam yok. Antep'te bayram başka olurdu. Eğer babam beni sabah namazlarına götürmeseydi, sahurlara kalkmasaydım, o Ramazanları yaşamasaydım, o Karagöz Hacivatları görmeseydim bugünkü derinlik olmazdı. Farklı kültürlerle çok içli dışlı oldum. Asıl bir zenginlik var ise bence, budur. İyi ki çok kültürlü bir ortamdan gelmişim ve o günleri yaşamışım. Onlar olduğu için bir yazar derinliği, bir yazar kültürüne sahip olmuşum. Bunun kıymetini bilmek lazım. Bayram dediğimiz şey aslında komşularımızla, şehrimizle, ülkemizle, dünyayla, öteki canlılarla, doğayla barıştığımız şeydir. Artık birbirimizi düşman olarak görmekten vazgeçelim. Sonsuz bir kardeşliği, sonsuz bir dostluğu hakim kılmaya çalışalım. Bunun için; zalim olmayacaksın. Hırsızlık yapmayacaksın. Yalan söylemeyeceksin.

    Bugünkü sorunların temeli İttihat ve Terakki'ye dayanıyor

    Yeni kitabınızı birkaç hafta sonra raflarda göreceğiz. Nasıl bir çalışma bekliyor Ahmet Ümit okurlarını?

    Bugünkü sorunlar, despotizm, demokrasinin kurulamayışı, çok seslilik, bütün bunların hepsinin aslında yüz yıl önce kümelendiği sorunların yaşandığı bir dönemi anlatıyorum; İttihat ve Terakki. 1906-1908 yılında başlayıp 1918'de sona eren; Cemal, Enver ve Talat Paşa'nın kaçmasıyla nihayete eren süreci anlatıyorum. Özgürlük hareketi olarak başlayıp bir despotizme dönüşen hareketi anlatıyorum. Bugünle çok büyük benzerlikler var. Bugünün şifrelerini anlamak için o döneme bakmak gerekiyor. Çok güzel bir aşk hikâyesini ele aldım. Bir Müslüman gencin bir Yahudi kıza âşık olması, ona yazdığı günlüklerden, jurnallerden oluşan bir mektup bu. O büyük karmaşa, o büyük girdap... O 600 yıl hükümdar olan büyük Osmanlı, neden 19. yüzyılın sonunda, İngiltere gibi, Fransa gibi, Amerika gibi, İtalya gibi bir zamanlar ciddiye bile almadığımız devletlerin gerisinde kaldık ve onlara yem olduk. Bunları anlatan ve o kardeşliği nerede kaybettiğimizi konu alan bir kitap. Tarihi bir kitap ama güncel sorunlara göndermelerle dolu.


    0 0
  • 07/18/15--14:00: Önce yas, sonra miras
  • Nisan ayında hayatını kaybeden Kayahan'ın eski eşinin kızı Beste Açar Haravon ile yeni eşi İpek Açar arasında miras kavgası yaşanıyor. Hukukî; süreç nasıl sonuçlanır bilemiyoruz lakin Kayahan'ın ardından yaşanan miras kavgası ne ilk ne de son olacak...

    Nisan ayı içinde kaybettiğimiz sanatçı Kayahan'ın eski eşinin kızı Beste Açar Haravon ile yeni eşi İpek Açar arasında miras kavgası başladı. Beste Açar Haravon, babası Kayahan yoğun bakımdayken hesabından yüklü miktarda para çekildiğini iddia etmiş ve İpek Açar'a dava açmıştı. Buna karşılık İpek Açar da, Beste Açar Haravon'un kredi kartı borçlarının ve oğlu Oben'in eğitim masraflarının Kayahan ile İpek Açar'ın ortak hesabından karşılandığını iddia etti. Hukuki sürecin nasıl sonuçlanacağını bilemeyiz ama hayatı boyunca ‘yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz' diyen Kayahan, eğer bu günleri görse ve bu olanlara şahit olsa eminiz ki çok üzülürdü.

    Kayahan'ın ardından yaşanan miras kavgası ne ilk ne de son olacak. Zira yakınlarının ardından bir müddet yasını tutanlar, hemen akabinde miras kavgasına tutuşuyor. Ülkemizde ve dünyada sanat camiasından iş âlemine, siyaset arenasından spor dünyasına yaşanmış ‘kazananı olmayan' yüzlerce aile içi miras kavgasından bazıları...

    Adnan Şenses

    2013 yılında hayatını kaybeden sanatçı Adnan Şenses'in vefatının kırkı çıkmadan 24 yıllık eşi Lale Şenses ve ikinci evliliğinden olan kızı Arzum Şenses Alkuş miras kavgasına tutuşmuştu.

    İlhan Selçuk

    Cumhuriyet Gazetesi'nde yıllarca ‘Pencere' adlı köşeyi yazan İlhan Selçuk'un ölümünün ardından miras kavgası çıktı. Yazarın kız kardeşi Ülfet Nuran Ertel, ağabeyinin ölümünden sonra veraset ilamı davası açarken, yeğeni Aslı Selçuk da karşı dava açtı.

    Cem Karaca

    Türk rock müziği sanatçısı ve Anadolu rockın kurucularından Cem Karaca'nın 2004 yılındaki vefatının ardından henüz 40 gün geçmeden sanatçının son eşi İlkim Karaca ile 19 yıllık üçüncü eşi Feride ve oğlu Emrah arasında miras kavgası yaşandı.

    Necmettin Erbakan

    Necmettin Erbakan'ın 2011 yılında 84 yaşında vefatının ardından çocukları arasında mirasının paylaşımı konusunda sorunlar yaşanmış ve konu mahkemeye taşınmıştı. Üç kardeşten Erbakan'ın büyük kızı Zeynep Erbakan, ‘mirastan payını yeterince alamadığını ve kardeşlerinin mal kaçırdığını' ileri sürerek, kardeşleri Elif ve Fatih Erbakan ile eniştesi Mehmet Altınöz'ün de aralarında bulunduğu yedi kişi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu.

    Fahrettin Aslan

    Anadolu Hisarı'ndaki villasında 2005'te hayatını kaybeden ‘Gazinocular Kralı' Fahrettin Aslan'ın mirası da eski eşlerinden olan çocuklarıyla son eşi Zeynep Arzu Aslan ve oğlu Mehmet Aslan'ı karşı karşıya getirmiş, olay mahkemeye taşınmıştı.

    Alparslan Türkeş

    1997 yılında vefat eden Alparslan Türkeş'in mirası da aile içi krize dönüştü. Türkeş'in ikinci eşi Seval Türkeş ve çocukları Ayyüce ile Ahmet Kutalmış Türkeş, babalarının ilk evliliğinden olan kardeşleri Umay Günay ve Ayzıt Türkeş ile mahkemelik oldu.

    Yusuf Ziya Vefa

    Vefa Bozacısı'nın üçüncü kuşak temsilcisi Yusuf Ziya Vefa'nın 1994 yılında vefatının ardından bıraktığı o dönem itibariyle 4 trilyonluk mirası, Vefa ailesinde kanlı bir hesaplaşmaya neden olmuştu. Eşi Adalet Vefa ve oğlu Cem Vefa kanlı bıçaklı hale gelmiş, 2000'de Adalet Vefa, öz oğlu Cem Vefa'yı öldürmeye azmettirmekten, oğul Cem Vefa da kiralık katillerden birini öldürmekten mahkemeye çıkmışlardı.

    Faruk Yalçın

    2008'deki ölümüyle ardında 4 milyar dolarlık servet bırakan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın dayısı işadamı Faruk Yalçın'ın ilk eşinden olan çocukları İsmail, Ayşe, Osman ve Hatice, ikinci eşi-üvey anneleri Ülkü Yalçın ile miras yüzünden mahkemelik olmuştu.

    Nesim Malki

    Bursa'da 28 Kasım 1995'te pusuya düşürülerek öldürülen işadamı Nesim Malki'nin mirası da aileyi böldü. Malki'nin eşi Meri, kızları Melitsa ve Florit ile mirasçı olmadığı halde terekede hak istediği iddiasıyla babaanne Matilda Malki arasında miras kavgası çıktı.

    Marlon Brando

    Oscar ödüllü Amerikalı aktör Marlon Brando, 2004 yılında hayata gözlerini kaparken ardından 21,6 milyon dolarlık bir servet bırakmıştı. 10 evladının bulunduğu ve evli olmadığı belirtilen Brando'nun vasiyetnamesinde mirasın nasıl dağıtılacağının belirtilmemiş olması aile içi krize neden oldu.

    Luciano Pavarotti

    Ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti'nin 2007'deki ölümünün ardından aile için miras kavgası çıktı. Toplam serveti yaklaşık 600 milyon dolar olarak tahmin edilen Pavarotti'nin mirasıyla ilgili dört kızı, ikinci eşi Nicoletta Mantovani ve vakıflar mahkemelik oldu.

    Robin Williams

    Geçen yıl ağustos ayında intihar eden usta oyuncu Robin Williams'ın ailesi miras kavgasına düştü. Amerikalı aktörün son eşi Susan Schneider ve Williams'ın eski evliliklerinden olan üç çocuğu mirasta anlaşamayınca konuyu mahkemeye taşıdılar.

    Leona Helmsley

    Kocası emlak kralı Harry Helmsley'in ölümüyle Empire State gökdelenine ilaveten 57 otelin sahibi olan Leona'nın 87 yaşında vefatının ardından kızılca kıyamet koptu. 5 milyar doları aşkın mirasından en büyük payı köpeğine bırakan ve dört torununun ikisini de mirasından mahrum eden Leona'nın miras davası da günlerce kamuoyunu meşgul etmişti.

    Nelson Mandela

    Irk ayrımcılığına karşı verdiği mücadeleyle bilinen ve Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ilk siyahî; devlet başkanı olan efsanevi lider Nelson Mandela'nın vefatı, aile üyeleri arasında ‘miras savaşı' başlatmıştı. Üç evliliğinden üç çocuğu hayatta kalan ve 21 torunu bulunan ‘Madiba' lakaplı Mandela'nın vakıflara bıraktığı bilinmeyen servetinin dışında şahsi hesaplarında 110 milyon dolar bulunduğu da ortaya çıkmıştı.

    Michael Jackson

    Popun kralı Michael Jackson'ın ani ölümü kadar 1.3 milyar dolarlık servetinin nasıl bölüşüleceği de tartışma konusu oldu. Ölümünün üzerinden bir hafta bile geçmeden ailesi velayet ve miras kavgasına tutuştu.

    Samsung firması

    Dünyanın gelir bazında en büyük teknoloji firması olan Samsung'un kurucusu Lee Byung-chul, 1987'deki ölümü sonrası aileye 8.72 milyar TL miras bıraktı. 2010 yılında 220 milyar dolar ciroya ulaşan Samsung Grubu'nun yönetim kurulu başkanı oğul Lee Kun-hee'ye, kız kardeşi Lee Sook-hee ve ağabeyi Lee Maeng-hee babasının bıraktığı mirasın paylaşımı konusunda dava açtı.

    Sabancı Ailesi

    Sabancı Holding'in kurucularından Hacı Ömer Sabancı'nın 1979 yılında ölen oğlu İhsan Sabancı'nın Nevin Tenik ile yaşadığı evlilik dışı ilişkiden dünyaya gelen Sevilay Sabancı Çınar, dedesinden kalan mirasa ortak olabilmek için 2003 yılında mahkemeye başvurdu. Çınar, mahkemeden “Sabancı'nın vârisidir” kararı çıkarttı.

    Yafes Öztürk

    Emlak kralı Yafes Öztürk'ün ölümünün ardından biri resmi diğerleri dini nikâhlı dört eş arasında miras savaşı başladı. Öztürk'ün resmi nikâhlı eşinden çocuğu olmamıştı. Diğer eşlerinden ise üç çocuğu vardı. İşadamının resmi eşi, kocasının kısır olduğunu diğer kadınların da yalan söylediğini ispatlamaya çalıştı. Bu yüzden işadamının kemikleri mezardan çıkarılarak test yapıldı.

    Yılmaz Güney

    Türk sinemasında ‘Çirkin Kral' olarak tanınan Yılmaz Güney'in (Pütün) vefatı da aileyi mahkemeye taşıdı. Yılmaz Güney'in Fransa'da yaşayan ve Birten Ünal'dan olan kızı Güney Pütün, üvey annesi Jale Fatma (Fatoş) Pütün'e ‘resmi belgede sahtecilik ve şirket veya kooperatif hakkında yanlış bilgi vermek' suçlarından hapis istemiyle dava açtı.


    0 0

    Asırlar boyunca gizemini koruyan Rum ateşinin sırrı tam çözülebilmiş değil. Suda bile yanan bu Orta Çağ silahı ilk el bombalarına da ilham kaynağı olmuş. Bir Osmanlı Ermeni'si Kavafian izin verseydi Rum ateşini belki Osmanlılar bile kullanmış olacaktı.

    İstanbul'un fethi, muhakkak herkesin hafızasında derin izler bırakmıştır ancak tüm detaylarını hatırlayabilmek mümkün değil. İlk akla gelen yüksek surlar, karadan yürüyen gemiler, şâhi topu, vs... Fakat 25-28 Haziran tarihlerinde İstanbul Fatih Üniversitesi'nde düzenlenen bir tarih sempozyumu, hafızanın kuytularında unutulan bir detayın tazelenmesine vesile oldu. “Akdeniz Dünyası'nda Askeri Tarih” adlı uluslararası sempozyuma katılan konuşmacılardan Konstantinos Karatolios, ‘Rum ateşi, çelişkili ismiyle korkutucu bir silah' başlıklı sunumunda, ortaokulda hocalarımızın ‘suda bile yanar' diye tarif ettikleri Rum ateşini dikkat çekici sunumla izah etti. Peki neydi suda dahi yanmasıyla genç zihinleri şaşırtan bu ateşin sırrı, kim icat etmiş, nerede ve nasıl kullanılmıştı?

    Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nun (330-1453) uzun bir ömür sürmesinin altında elbette birçok sebep yatıyor. Fakat bunların içinde en kayda değeri, siyasi gücü olduğu kadar savaş tekniği ve askeri keşiflerdeki becerisi. Bizans'ın askeri keşiflerinden biri olan Rum ateşi de bunlardan belki de en önemlisi. Anadolu veya Balkanlar'daki Bizans tahkimatını aşıp İstanbul surları önüne gelenler suda yanan efsanevi bir ateşle karşılaşınca ne yapacağını şaşırıyor ve söndürülemeyen ateşe karşı mukavemet gösteremiyordu. Tarih kitapları, Bizanslıların birçok defa gerçekleşen Arap ve Rus akınlarını bu silah sayesinde durdurabildiklerini yazıyor. Silahı daha da esrarengiz kılan şey, yakıcı karışım formülünün hâlâ tam bilinemiyor olması.

    Aslında Ortadoğu ve onu çevreleyen toplumlarda yüzyıllardır kullanılan petrol, günlük hayattan savaş meydanlarına kadar birçok amaçlara hizmet ediyordu. Arapların, Çinlilerin ve Moğolların da kullandığı yakıcı ateşin ismi Rumlara miras kalmış. Çünkü Bizans farklı alet ve tekniklerle, bu yakıcı ateşi bir savaş makinesi haline getirmeyi başarmıştı. Thalassion pyr (Deniz ateşi), skeyaston pyr (mamul ateş) gibi çeşitli adları olan silah isminin bize Grejuva diye gelmesinin sebebi ise Haçlı Seferleri esnasında ortaya çıkıyor. İstilacı Haçlılar İstanbul'a gelip suda ve karada yanan ateşi görünce bir hayli şaşırmış ve buna latince (Ignis græcus) demiş. Fransızcadan (Feu Grégois) dilimize intikal etme işi ise ‘muhtemelen' son dönem Osmanlı tercümelerinden kaynaklanıyor. Ateş, asırlar boyunca ülkenin savunulması için bir askeri sır olarak korunmuş, hangi formülü ihtiva ettiği ise belki bir o kadar müddettir tartışılmaya devam ediyor. Bilindiği kadarıyla Rum ateşinin içinde çam balı, neft yağı, kireç, kalsiyum fosfür, sülfür ve nitrat bulunuyor. Fakat üzerinde mutabık kalınan mevzu, Rum ateşinin düşmanları üzerinde büyük bir moral çöküntüsü yaşatması. Yıllar içinde Araplar da bu ateşten muhafaza edecek yöntemlere başvurmuş, keçe ve sirkeye batırılmış deri malzemesinden araçlar yapmış. Ateşin tesirinden bir nebze korunabilmişler.

    Orta Çağ'ın el bombaları

    Rum ateşinin tarihçesi M.Ö. 9. asra Asurlulara kadar uzansa da Greko-Romen dünyasında ilk defa 1099 senesinde sahneye çıkıyor. Bizanslıların Pisalılara karşı yaptığı deniz savaşı, düşmana gemilerden püskürtülen yakıcı ateşin ismini de öne çıkarmış. Geminin baş kısmında bulunan bronz ve demir aslan başlarından fışkıran yakıcı alevler, düşman gemileri kısa zamanda küle çeviriyormuş. Alev, ‘siphonia' denen hortumlu mekanizmayla korkunç hayvan başlıklı yaratıkların ağzından püskürtülüyor ve muarız askerlere büyük endişe veriyordu. Bizanslılar silahı biraz daha geliştirdiler. İcat edilen el hortumlarıyla ateş artık her tarafa püskürtülebiliyordu. Küçük seramik kâselerin içine konarak fırlatılan karışımla ateş bir el bombasına da dönüşebiliyordu. Alevlerden kurtulmuk hiç kolay değildi. Üzerine dökülen suyla alevler daha da parlıyor, Rum ateşi bu sayede sönmez bir şöhrete kavuşuyordu. Bazı kaynaklarda Rum ateşinin melekler tarafından ilk Hıristiyan İmparator Konstantin'e ancak ve ancak İstanbul'u korumak amacıyla verildiği kaydedilmiş. Hatta bu sırrı düşmanlara rüşvet karşılığında veren bir komutanın kilise girişinde yıldırım çarpmasıyla öldüğü İmparator Constantine Porphyrogennetos'un yazdığı (945-959), De Administrando Imperio kitabında yer alıyor.

    Osmanlılar da kullanacaktı ama…

    Rum ateşi sırrı biraz da ateşle ilgili ilk kaynaklara ulaşılamadığından kaynaklanıyor. Fakat yakın tarihte ortaya atılan bir iddia Rum ateşinin en son Osmanlılar devrinde tekrar gündeme geldiğini gösteriyor. Ermeni araştırmacı Hrachia Adjarian'ın [The role of Armenians in the Ottoman Empire] Banber Erevani Hamalsarani 1967; trans. in Charles Issawi, The Economic History of Turkey, 1800-1914, Chicago: University of Chicago Press, 1980, makalesinde 19. asırda Rum ateşinin Kavafian adlı bir Ermeni tarafından geliştirildiği ve saraya sunulduğu iddia ediliyor. Bu yeni tarzdaki ateşin formülünü vermeyi reddeden Kavafian, bunun deniz savaşlarında kullanılmasından korkmuş. Bunun üzerine imparatorluk yetkilileri sırrı söylemediğinden ötürü Kavafian'ı hapsetmiş, bu sır da kendisiyle birlikte unutulup gitmiş.


    0 0

    Genç neslin pek sevmediği bir şeydir dantel. Annelerimiz köşe bucak, bütün evi dantelle bezerdi. Bu sanatçı ise işi abartıp şehirleri dantellerle süslüyor.

    Polonyalı sokak sanatçısı NeSpoon, Tunus, Portekiz, Perth'te yeni dantel süslemeleriyle her yerde ortaya çıkıyor. Bu sanatçı geleneksel dantel örneklerini büyük çaplı duvarlara ya da şablon yazıya, seramik yüzeylere ve hatta nakışlara aktarıyor. Yaptığı sanat parçaları onun devam eden "public jewelery" (halk mücevheri) serisinin bir parçası. Sanatçı sıradan yüzeyleri ve mekanları güzel bir şeye dönüştürmeyi seviyor.


    0 0

    Minyatür çömlek sözü kulağa oldukça basit gibi gelebilir, ancak Amerikalı minyatür erbabı 'nın yaptığı el yapımı minyatür seramiklerde büyük boyutlu çömleklerde bile göremeyeceğiniz ince detaylar bulunuyor.

    Washington'lu sanatçı bozuk paranın üzerine ya da bir diş fırçasının üzerine sığabilecek vazolar, kaseler ve hatta çaydanlıklar yapıyor. Oldukça kırılgan bir işlemden geçen mini seramikler, standart sırlama ve pişirme işlemlerine dayanacak kadar sağlam. Almeda, her obje için el yapımı teknikleri çalıştırmak için tam kontrollü özel olarak tasarlanmış motorlu biblo çarkı kullanıyor.


    0 0

    Sahur operasyonuyla evlerinden alınan polisler tam bir yıldır cezaevinde. Aradan geçen süreye rağmen iddianame bir türlü yazılmadı. 25 Nisan gecesi haklarında verilen tahliye kararı dahi işleme konulmadı. Bir yıllık süre içinde tutuklu polislerden 11'i cezaevinde baba oldu. Evin yükünü tek başına omuzlamak zorunda kalan polis eşleri ise kendilerini hayal edemeyecekleri zorlukların yaşandığı bir dünyanın içinde buldu. Asıl zor olansa bu durumu çocuklara anlatmaktı. Anlatamadılar, çocuklar gördüklerini tecrübe etti... Peki bu bir yılda neler yaşandı?

    Bir sahur vakti düzenlenen operasyonla cezaevine gönderilen polislerin evlerinden, ailelerinden ayrılalı tam bir yıl oldu. Polis aileleri, kar kış demeden her hafta eşlerini, oğullarını, babalarını görebilmek için yollara düştü. İstanbul dışında olan aileler ise ancak ayda bir gerçekleştirilen açık görüşlerle teselli oldu. Sağlık nedenleri ya da maddi yetersizlikler bazı ailelerin aylık görüş günlerine bile engel oldu. Aradan geçen bir yıllık süreye rağmen polisler hakkındaki iddianame bir türlü yazılamadı. 25 Nisan gecesi haklarında verilen tahliye kararı dahi işleme konulmadı. O güne dek Silivri'de tutuklu bulunan polislerin durumu artık esir statüsü kazandı. Bu bir yıllık süre içinde tutuklu polislerden 11'i cezaevinde baba oldu. Doğumuna şahit olamadıkları bebeklerine haftalar sonraki açık görüşte yalnızca bir saatliğine dokunabildiler. Evin yükünü tek başına omuzlamak zorunda kalan polis eşleri ise kendilerini hiç hayal edemeyecekleri bir dünyanın içinde buldu. Asıl zor olansa bu durumu çocuklara anlatmaktı. Bir kısmı babalarını özel görevde zannederken, bir kısmının ise neler yaşandığı, babasını niçin soğuk bir camın ardından gördüğüne dair hiçbir fikri yok. Önceleri görüş bitimlerinde babasından ayrılmak zorunda kalan çocukların çığlıklarıyla inleyen cezaevi, şimdilerde gardiyanın gelişinden babasına veda zamanının geldiğini öğretti küçük çocuklara. Peki bu bir yılda neler yaşandı? Polislerin eşleri ve çocuklarıyla görüştük...

    22 TEMMUZ SAHUR VAKTİ

    SEMRA IŞIK: EŞİMİN SAHUR YAPAMADIĞINI ÖĞRENİNCE ÇOK ÜZÜLDÜM

    22 Temmuz gecesi mutfakta sahur hazırlığında olan Semra Işık, kapıya vurulan şiddetli yumruklarla irkildi. Ortalıkta oynayan küçük kızı o an için aklına bile gelmedi. Eşi kapıya yönelip gelenlerin kim olduğunu sordu, polis cevabını aldığında davul zurnayla çalarak gelen operasyonun başladığını anladı. Kapıyı açtıklarında karşılarında yaklaşık sekiz polis onlara gözaltı kararı olduğunu söyledi. Evlilikleri boyunca işi nedeniyle çoğu kez eve geç gelen, tatillerini iptal eden Mehmet Işık, meslektaşları tarafından gözaltına alındı. Sahur yapmasına bile izin verilmeden emniyete götürüldü. Semra Işık ise kendi deyimiyle eşinin ardından öylece bakakaldı. Üç buçuk yaşındaki kızı Zehra'yı uyutmaya çalıştı. Sabah olduğunda ise eşine destek için Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet'e gitti. Sekiz gün süren emniyet ve adliye sürecinden sonra eşi serbest bırakıldı ancak yaklaşık bir hafta sonunda yeniden yakalama kararı çıktı. Yine serbest kalan Mehmet Işık, şubat ayında yapılan başka bir operasyon kapsamında tutuklandı. “Bir Ramazan günü Müslüman bir ülkede, Müslüman olduğunu savunan bir iktidar tarafından, siyasi bir operasyonla gözaltına alındık.” diyen Semra Işık, eşinin sahur yapamadığını öğrendiğinde çok üzüldüğünü söylüyor. Işık, son bir yılını şöyle anlatıyor: “Eşim ilk gözaltına alındığında bir aylık hamileydim. Üçüncü kere gözaltına alınıp tutuklandığında sekiz aylık hamileydim. Bebeğimiz üç aylık oldu ancak ortada ne iddianame var ne başka bir şey. Vatan evlatları içeride ama teröristler, hırsızlar dışarıda.”

    ELİF ATAYÜN: ABLA BAK, BABAMA NE YAPMIŞLAR!

    Eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün, 22 Temmuz gecesi Vatan Emniyet'e ifade vermek için gitti. Olağanüstü bir dönemden geçtiklerinin farkında olarak vedalaştı ailesiyle ancak evdekiler bir haftaya babalarının döneceğini düşünüyordu. Öyle ki Elif Atayün, son kez balkondan el salladıkları babaları için, ‘bir yıl eve dönmeyeceğini bilseydik tekrar tekrar sarılırdık' diyor. Lojmandan çıkartıldıkları için evlerine taşınalı üç gün olmuştu, henüz yerleşememişlerdi ve haberleri takip edemiyorlardı. Telefonun başında babalarından gelecek iyi bir haberi beklerken sosyal medyada Yurt Atayün'e ters kelepçe takılmış resmi gördüler. Evin küçük oğlu Mustafa ‘Abla bak babama ne yapmışlar!' diye ağlayarak ablasının yanına gitti. Hepsinin boğazı düğümlendi, ‘Olsun kardeşim bunlar şeref madalyaları.' diyebildiler.

    CEZAEVİNDE GEÇEN GÜnler

    Aradan geçen bir yılda ilk günkü gibi babalarının arkasında dimdik durduklarını söyleyen Elif Atayün, “Birçok günümüzü camın arkasına sığdırdık. Kardeşim, karnesini camın ardından gösterdi, çok ağladı, bu bayram da babamsız olmak istemiyorum, diye. Allah bu gözyaşlarının hesabını sorar, kimsenin yanına kalmaz. Allah'a çok şükür biz mazlum taraftayız, zalim olmadık, zulmeden olmadık.” diyor. Babasının içerdeki bir yılının dolu dolu geçtiğini anlatıyor: “Açık öğretimi çok yüksek ortalamayla bitirdi. Çok fazla kitap okuyor. Tarihe not düşmek için mektuplar yazıyor. Günlerini o kadar dolu geçiriyor ki, ‘Bazen 24 saat bile yetmiyor. Ülkemiz için, sizler için ve bugün yanımızda olan insanlar için dua ediyorum. Elimden geldiğince hiçbir günümü boş geçirmiyorum.' diyor.”

    EMNİYET VE ADLİYE SÜRECİ

    ŞULE ÇETİNER: Bu Günler ASLA UNUTULMAYACAK

    22 Temmuz gecesini, hayatının en zor gecelerinden biri olarak yaşayanlardan Şule Çetiner. Eski Emniyet Müdürü Murat Çetiner, operasyon sırasında çocukların yaşananları görmesini istemediği için o gece annesinin evinde kalmış. Operasyonu kendisine gelen telefonla öğrenen Şule Çetiner'in ertesi gün istediği tek şey, eşine olabildiğince yakın olmaktı. Kızıyla birlikte eşinin yıllarca görev yaptığı Vatan Emniyet'in önüne geldi. Diğer aileler basına açıklamalarda bulunuyor, bazıları Kuran okuyordu. Nezarethanedeki eşine bin bir engelle kıyafet ulaştırmayı başardı. Emniyet binasının önünden ayrılmak istemeyen Şule Hanım, sıcak hava ve oruçlu olmalarına rağmen diğer ailelerle birlikte beklemeye devam etti. İftar vaktinde ise yanlarında kendilerine desteğe gelen vatandaşları buldular. Upuzun iftar sofrası kuruldu, herkesin tek dileği adaletin tecellisiydi. Murat Çetiner, adliyedeki sorgusunun ardından serbest bırakıldı ancak kararın açıklanacağı son güne kadar diğer aileleri yalnız bırakmadılar. “İçeridekiler eşimin arkadaşıysa da dışarıdaki eşleri de benim kardeşlerim.” diyen Şule Hanım o günleri şöyle anlatıyor: “Ramazan ayının maneviyatında açlık susuzluk olsa da Allah dayanma gücü veriyor. Bu operasyonun adı sahur operasyonu olarak kaldı, asla unutulmayacak. Allah bir daha böyle acılar göstermesin.”

    TUTUKLu adalet!

    EMEL YUYUCU: DOĞUMDA EŞİMİN YANIMDA OLMAMASI ÇOK ÜZDÜ

    Emel Yuyucu, komiser olan eşinin ihraç edildiği günlerde hamile olduğunu öğrendi. Ailesi için hem en zor hem de en güzel günlerin sinyalleri birlikte gelmişti. Eşinin ihracı nedeniyle oturdukları lojmandan çıkmaları gerekince yeni bir ev bulup taşındılar. Daha önceki hamileliğinde düşük yapan Yuyucu, aynı durumu yeniden yaşamaktan çok korkuyor, fizikî; yorgunluğun yanında stres ve üzüntü de zor bir hamilelik geçirmesine neden oluyordu. Sahur operasyonunda gözaltına alınıp bırakılan eşi, 2015 şubat ayında üçüncü kez gözaltına alındıktan sonra tutuklandı. Doğumuna iki ay kala eşini zindana gönderen Yuyucu, onu ağlayarak uğurladı. Hamileliğin verdiği duygusallıkla eşiyle olan görüşmelerinde gözyaşlarına hâkim olamadı. Eşini görebilmek için her ay Niğde'den uçakla gelip gitti, yanında her ihtimale karşı bebek çantasını taşıdı. Korktukları gibi erken doğum oldu, bebeğin ciğerlerinde oluşan rahatsızlıktan dolayı bir hafta yoğun bakımda kalması gerekti. Durumunu üzülmesin diye eşinden gizlemeye çalıştı. Yoğun bakım önünde her bebeği anne ve babası birlikte beklerken o yalnız kaldı. Şimdi üç aylık olan bebeğinin durumu gayet iyi. Silivri'deki Selman Yuyucu ise bebeğinin durumunu eşinin ona yazdığı mektuplardan ve gönderdikleri fotoğraflardan takip ediyor. Son bir yılda en derin sevinç ve hüzünlerini bir arada yaşayan Yuyucu, “Bu süreçte en üzüldüğüm şey tek başıma doğum yapmam ve bebeğimizin bir hafta boyunca yoğun bakımda kaldığı dönemde yalnız başıma olmamdı.” diyor.

    İLK AÇIK GÖRÜŞ

    SEMRA KÖSE: BİTTİ Mİ BABA? BİTTİ KIZIM…

    TEM eski Şube Müdürü Ömer Köse'nin eşi Semra Köse, sahur operasyonunda gözaltına alınıp bırakıldıktan sonra tekrar tutuklanan eşini bir hafta sonra açık görüşte görebildi. Daha önce önünden dahi geçmediği cezaevine şimdi eşini görmek için gidiyordu. Hem sevinçli hem de şaşkın olan Köse; göz taraması, turnikeler ve didik didik aramaların sonunda görüşmenin yapılacağı salona geçti. Eşini göreceği için bunlar kendisine ağır gelmemişti. Koğuş arkadaşlarının aileleriyle birlikte salona gelmelerini bekliyorlardı. Köse ve arkadaşları gardiyanlar eşliğinde ve parmaklılar arkasında görünmeye başladı. Salonda bir alkış tufanı koptu: “Siz bizim kahramanımızsınız.” Semra Köse'nin tabiriyle eşi, o kocaman gülüşüyle, sanki hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gelmişti. Yan yana oturmalarına izin verilmediği için karşılıklı oturdular. Ne yaşadıklarını anlayamayan çocuklar babalarını öptü, sarıldı. O bir saate hasretlerini sığdırmaya çalıştılar. Süre bitip de veda zamanı geldiğinde durumu en çok 3 buçuk yaşındaki kızı Leyla'ya anlatmakta zorlandılar. ‘Baba ne olur gitme, ben babama gideceğim! Baba gitme!' çığlıklarıyla Metris'i inletmişti. Salondaki herkes çok kötü olmuştu. Ömer Köse de gözyaşlarını tutmaya çalışmıştı ancak yapacak bir şey yoktu. İlk açık görüşten sonra Semra Hanım, küçük kızını üç ay babasını görmeye götüremedi. Aynı şeyleri yaşamaya kimsenin gücü yoktu. Üç ay sonra görüşe gittiğinde ise karşıdan gardiyanın geldiğini gören Leyla, “Bitti mi baba?” diye sordu. Babası da “Bitti kızım” diye cevap verdi. Babasını öptü, ağlamadan vedalaştılar. Yaşanan süreç küçük Leyla'yı bile olgunlaştırmıştı. Yaklaşık bir yıldır her ay bir saatliğine babasını iş yerinde ziyaret ettiğini zannediyor. Aradaki camı açıklayamayacakları için kızını haftalık kapalı görüşlere götüremiyor. Köse, yaşadıklarından dolayı şikâyetçi olmadığını ve şükrettiğini söylüyor.

    SİLİVRİ YOLLARI

    SÜMEYYE AKSOY: EŞİNİ GÖREBİLMEK İÇİN HER HAFTA 90 KM YOL GİDİYOR

    Silivri Cezaevi'ndeki Mali Şube Müdür Yardımcısı Kazım Aksoy'un eşi Sümeyye Aksoy, her hafta eşini görebilmek için 90 kilometre yol gitmek zorunda. 45 dakikalık görüşme için yaşadığı yorgunluğun bir yıllık yaşadığı üzüntünün yanında önemli olmadığını söyleyen Aksoy, eşini görmenin mutluluğu ve yaşadıklarının acısını aynı anda hissettiğini dile getiriyor. Aylardır zulüm yaşadığını anlatan Aksoy, “Bizim artık gerçekten sabredecek gücümüz kalmadı. Çocuklar da biz de çok özledik. Bir an önce her şey bitsin ve çıkıp gelsinler, özgürlüklerine kavuşsunlar.” diyerek sürecin derhal bitmesini istiyor.

    HACER BAŞDAĞ: CEZAEVİNDEN ÇIKARKEN CANIMI İÇERİDE BIRAKIYORUM

    Eski Emniyet Müdürü Hayati Başdağ, gözaltına alındığı sırada yaptığı ‘Haram lokma yemedim' çıkışıyla operasyonun sembol isimlerinden biri olmuştu. Halen Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan Başdağ'ın eşi ve üç çocuğu, Ankara'daki evlerini ona daha yakın olabilmek için İstanbul'a taşıdı. Hacer Başdağ, eşini her hafta 45 dakika camın ardından da olsa görebildiği için kendini şanslı hissediyor. Silivri'ye her zaman heyecanla gittiğini ancak kapısına gelince kasvet bastığını söyleyen Başdağ, “Çıkarken de canımı içeride bırakıyorum. İçimi çok acıtıyor, içim kıyılıyor.” diyor. Camın ardında geçen kapalı görüşlerin çok daha acı olduğunu ifade eden Başdağ, yedi yaşındaki oğlu Muhsin Mert'in, “Anne, yine kapalı mı görüş!” diye sorduğunu anlatıyor.

    YARIM KALAN TAHLİYE

    ÖZLEM AÇIKGÖZ: 5 NİSAN GÜNÜ HAYATIMIZLA OYNANDI

    Tutuklanan eski İstanbul Terör Şube Müdür Yardımcısı Osman Özgür Açıkgöz'ün eşi Zeliha Açıkgöz, 25 Nisan'da aldığı telefonda eşiyle ilgili tahliye kararı olduğunu öğrendi. Aylardır beklediği iyi haberi almış, evin içinde ‘tahliye tahliye' diye bağırarak dolanmaya başladı. Neden sonra kızının, “Anne, tahliye ne demek?” sözüyle kendine geldi. Her şey bitmişti, kızına babasının artık eve geleceğini söyledi ve cezaevine onu almaya gittiler. Fakat sabaha kadar süren bekleyişin ardından bir yıldır yaşanan hukuksuzluğun bu kadar kolay bitmeyeceğini anladılar. Kızının sıkıntıdan dolayı kaşları ve kirpikleri döküldü. 25 Nisan'ın hayatlarıyla oynandığı bir gün olduğunu söyleyen Açıkgöz, tahliye kararının uygulanmamasını yeni bir hukuksuz süreci olarak tanımlıyor ve “Hayatımızı çaldılar.” diyor.

    BİR YIL SONRA...

    MUALLA YILMAZER: SES ÇIKARMIYORUZ ‘ALLAH VAR' DİYORUZ

    Emekli İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer'in eşi Mualla Yılmazer bir yılı şöyle değerlendiriyor: “Allah'a olan inancımız bizi ayakta tutuyor. Dua etmeyi bilmiyormuşuz, onu öğrendik. Bu bir yılda bayramlar, kızımın mezuniyeti, çocukların doğum günleri onsuz geçti. Tabii ki zor geliyor. Cezaevine gidiyoruz her hafta. Orada gardiyanların çıkardığı zorluklar oluyor. Ses çıkarmıyoruz. ‘Allah var!' diyoruz. Diğer tarafta olan birinin eşi olsaydım ne yapardım? Bu sürecin hayırlısıyla bitmesi için dua ediyorum. Eşim içeride nasıl yaşıyorsa ben dışarıda öyle yaşıyorum. O ne yapıyorsa ben de onu yapıyorum. İyi bir son için mücadele ettik, eşim de iyi bir son için mücadele etti. Yaşamak için çalışmadı gerçekten. Onun ideali hep yaşatmaktı. Çok güzel işlere imza attılar, biz gurur duymayalım da kim duysun!”


    0 0

    Asfalt cadde ve sokaklar artık tarihin tozlu sayfalarında kalmak üzere. Hollanda, asfalt ve betona alternatif olması beklenen geri dönüştürülebilir plastik yolları ilk kullanan ülke olacak.

    Bu projeyle ilgilenen Rotterdam Belediyesi, plastik yolların test edilmesi bir laboratuvar geliştirilmesini teklif etti. Şehir Meclisi Mühendislik Bürosu'nda görevli Jaap Peters, projeyle ilgili olarak; "Plastik yol projesine oldukça olumlu yaklaşıyoruz. Rotterdam deneylere ve yenilikçi adaptasyonların pratiğe dönüşmesine açık bir şehir." dedi.

    VolkerWessels PlasticRoad olarak adlandırılan sistemin şu anda kağıt üzerinde bir fikirden ibaret olduğunu söyleyen KWS Infra firması yetkililerinden Rolf Mars, "Bir sonraki aşama bu yolu inşa edip, ıslak ve kaygan koşullarda güvenilirliğinden emin olmak olacak. Plastik endüstrisindeki üreticilerin yanı sıra üniversiteler, geri dönüşüm sektörü gibi alanlardan da bizimle işbirliği yapacak ortaklar arıyoruz." dedi. Rotterdam'ın yenilikçi bir şehir olduğunu söyleyen Mars, "Rotterdam bu fikri benimsedi. Bu pilot projede çalışmaya çok istekliyiz." dedi.

    Bu yolların bir başka yararı ise yolun altından geçen elektrik kablolarının ve altyapı boru hatlarının yer alabileceği kanallar bulunması. Fikrin şu anda sadece konsept olmasına rağmen geri dönüştürülmüş plastikten yapılan ilk yolun 3 yıl içinde tamamlanması umuluyor.


    0 0

    Kırım'ın Karadeniz kıyısında bir kara bandıyla ayrılan Koyashskoye Gölü, tuzlu sudaki mikroskobik alglerden dolayı etkileyici pembe görüntüsüyle dikkat çekiyor.

    Yaklaşık 4 kilometre uzunluğunda ve 2 kilometre genişliğinde çok büyük olmayan göl, ortalama olarak 1 metre derinlikle çok sığ. Sığlığı nedeniyle, sayısız küçük ve kayalık ada gölün yüzeyinde göze çarpıyor. Su buharlaştığında, göldeki tuz bu kayaların ve kıyıların etrafında kristalleşiyor ve kristal taşlar ile viyola kokusu ortaya çıkıyor.

    Göl, turistler tarafından büyük ölçüde bilinmiyor. Ancak Koyashskoye Tuz Gölü, şifa kaynağı olduğuna inanılan çamur içerdiğini söyleyen yerliler arasında oldukça popüler. Göl, 1998 yılından itibaren Opuksky Doğal Koruma Alanları arasında yer alıyor.


older | 1 | .... | 138 | 139 | (Page 140) | 141 | 142 | .... | 165 | newer