Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 136 | 137 | (Page 138) | 139 | 140 | .... | 165 | newer

    0 0

    Bugünlerde en temel konu koalisyon. Siyasette uyumlu koalisyonlara hasretiz ancak futbolda durum farklı. Metin-Ali-Feyyaz, Oğuz-Aykut-Rıdvan, Hagi-Hakan-Arif ve daha birçok ‘muhteşem üçlü', aralarında kurdukları ortaklıkla hâlâ hafızalarda.

    Bugünlerde siyasetin en önemli konusu koalisyon tartışmaları. Kim kiminle koalisyon kuracak? Partilerin kırmızı çizgileri neler? Kurulacak hükümet uzun soluklu olur mu? Uyumlu bir çalışma gösterirler mi? Hangi televizyon kanalını açsanız ya da bir kahve sohbetine kulak kabartsanız bu soruları duymanız muhtemel. Avrupa'da uzun soluklu uyumlu koalisyonlara rastlamak sıradan bir durum. Bizde ise aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Siyasette sağlıklı ve uyumlu koalisyonlara hasretiz ancak futbolda unutulmayacak birçok koalisyona şahitlik ettik. Defanstaki oyuncu golcü olmayı değil savunma yapmayı benimsiyor, asistleriyle öne çıkan bir isim gol kralı olma yarışına girmiyordu. Ya da bir forvet illa ben atacağım egosuyla hareket etmeyince ortaya seyrine doyum olmayan koalisyonlar çıkıyordu. Doksanlı yıllardan önceki futbol koalisyonlarını bilenlere bırakıp son 25 yılda akılda kalanlara bir göz atalım.

    “Metin-Ali-Feyyaz/Yaz Kartalım yaz!”

    Metin-Ali-Feyyaz, nam-ı diğer MAF. Beşiktaş'ta top koşturdukları 80'lerin sonu, 90'ların başında takımlarını sırtlayan forvet hattının efsane oyuncularıydı onlar. Bu trionun en golcü ismi ise Feyyaz Uçar'dı. Taraftar, onlar için her maç öncesi “Metin-Ali-Feyyaz/Yaz Kartalım yaz!” diye tribünleri inletirdi. Onların bu başarılarının arkasında İngiliz teknik adam Gordon Milne'in payını da es geçmemek gerekir. Siyah-Beyazlı taraftarların halen özlemle andığı bu özel isimler, Beşiktaşlılık duruşunu da temsil etmeleri bakımından ayrıca saygıyı hak ediyor. Siyah-Beyazlı taraftarlar onların takıma veda etmesinin ardından yeni üçlüyü izemek için 10 yıl beklemek zorunda kaldı.

    Siyah-Beyazlı ekibin Samsunspor'dan transferleri olan Tümer Metin ve İlhan Mansız Beşiktaş'ın 100. yıl şampiyonluğuna damgasını vurmuştu. Tümer-Sergen-İlhan üçlüsü, takımlarını sırtlamışlardı adeta. Bakmayın sonraki yıllarda hep ‘Sergen-Tümer aynı takımda oynar mı?' tartışmalarına. Oynadılar. Öyle ki o sezon Kara Kartal, sadece deplasmanda Diyarbakırspor'a mağlup olmuş, 85 puanla ligi ilk sırada bitirmişti. Bitime bir hafta kala İnönü'de oynanan Beşiktaş-Galatasaray derbisinin 90. dakikası ise hâlâ hafızalarda: “Sergen attı, şampiyonluk geldi.” Tabii Zago-Ronaldo-Guti'yi de unutmak mümkün değil. Nasıl ki diğerleri takımın gol silahı ise onlar da defansın sigortası idi.

    Sarı Kırmızılıların unutulmaz yıldızları

    Uğur-Prekazi-Tanju… Sarı-Kırmızılı ekibin ‘büyük Avrupa yürüyüşü'nün başlangıcı sayılan 1988-89 sezonundaki Şampiyon Kulüpler Kupası maçları unutulmaz. O kadroda da Uğur arı gibi çalışır, duran top ustası Prekazi aynı zamanda paslarıyla Tanju'yu besler, o da ceza sahası içinde buluştuğu topları çoğunlukla filelerle buluştururdu. Bu uyum sayesinde bir Türk takımı Avrupa Kupaları'nda yarı finale çıktı.

    2000'de UEFA Kupası'nı alan tek Türk takımı Galatasaray'ın o zamanki kadrosu dinamo gibi işleyen bir sisteme sahipti. Öyle ki tek bir üçlüden bahsetmek mümkün değil. Defans-orta saha-forvet hattında birbirinden uyumlu ve üretken yetenekli koalisyonlar çıkmıştı. Forvet hattında Hagi-Hakan-Arif, orta sahada Emre-Okan-Suat defansta ise Popescu-Bülent'in uyumlu birlikteliği Sarı Kırmızılı takımın üst üste 4 yıl şampiyon olmasını sağladı. Hagi'nin gol attığındaki sevinciyle attırdığı zamanki sevinci arasında belki de küçücük bir fark vardı. Sadece Galatasaray'ın değil Milli Takımı'n da yeri doldurulamayan golcüsü Hakan Şükür, ‘Mutlaka ben atmalıyım' demez, ‘Al da at' diye arkadaşına pas vermekten gocunmazdı.

    103 gollü sezon

    Son 25 yllık dönem dikkate alındığında Fenerbahçeliler için 1989 yılı hafızalardan silinmez. Oğuz-Aykut-Rıdvan unutulmaz. ‘Şeytan Rıdvan'ın müzmin sakatlığına rağmen, bu trio Sarı-Lacivertli renklere gönül vermişler için bugün de baş tacı. Onlar bilhassa kırılması güç 103 golün atıldığı 1988-89 sezonunun mimarlarından. Oğuz, orta sahada maestro gibi takımı yönlendirirken, Rıdvan rakip defansın arkasına sarkıyor, Aykut ise topu filelerle buluşturuyordu. Defanstaki Uche-Högh ikilisini de anmamak olmaz. Doksanların ikinci yarısında ikili arasındaki uyum taraftarın gönlüne öylesine taht kurmuştur ki sonraki sezonlarda yapılan her defans hatasında onlar akla gelmişti. Yöneticiler için de göbekte uyumlu için ölçü ‘Uche-Högh' olmuştu.

    2000-01 sezonunun şampiyonu olan Fenerbahçe'nin itici güçleri Revivo-Rapaiç-Anderson'du. Takımın yükü İsrailli Revivo, Sırp Rapaiç ve İsveçli Anderson'un omuzlarındaydı. Rüştü'nün yaptığı degaj Anderson tarafından bu ikiliden birinin önüne indirilir onlar da golü atardı. Ya da Anderson'un vücudunu kullanarak kazandırdığı frikikler gole dönüşürdü. İsveçli'nin boyunun avantajını kullanarak attığı golleri de unutmamak gerek.

    Ah o kaçan şampiyonluk

    İstanbul takımlarının şampiyonluk ambargosunu yıkan ilk Anadolu takımı olan Trabzonspor, 1990'larda birden fazla üçlünün doğuşuna şahitlik etti. Forvet hattında Hami-Ünal-Orhan, defans ve orta sahada Ogün-Abdullah-Tolunay… Şenol Güneş'in futbolcuları öylesine muhteşem bir ahenk yakalamıştı ki sadece Trabzonspor taraftarlarını değil diğer futbolseverleri de kendilerine hayran bırakıyordu. Takımda aksayan uyumu bozan futbolcu yoktu demek abartı olmaz. Ancak o kadro yetenekli ve uyumlu olduğu kadar şanslı değildi. 1995-1996 sezonunda avuçlarındaki şampiyonluğu son birkaç haftada Fenerbahçe'ye kaptırmıştı. Kendi sahasında Sarı Lacivertli takımı adeta sahasına hapsetmesine rağmen şanssız şekilde yenilmişti. Sadece maçı değil şampiyonluğu da kaybeden takımda ve şehirde psikolojik travma yaşanmıştı. Buna rağmen sonraki sezonda da o kadro iyi futbol oynamaya devam etmişti.

    Süper Lig'e Anadolu damgası

    Son üçlü, Trabzonspor'un 1984'teki şampiyonluğunun ardından 26 yıl sonra birincilik ipini göğüsleyen Bursaspor'dan. 16 Mayıs 2010'da tarih yazan Yeşil-Beyazlıların o sezon en dikkat çeken isimleri Volkan-Ozan-Sercan'dı. Bu trio, Volkan Şen ve Sercan Yıldırım'ın altyapıdan, Ozan İpek'in de Bucaspor'dan gelmesiyle Bursaspor'a farklı bir renk kattı.


    0 0

    Avrupa'nın camisiz tek başkenti Atina'nın bir başka eksiği de Müslüman mezarlığı. Şehirde sayıları 150 binin üzerinde olduğu tahmin edilen Müslümanlar için tek bir mezarlık bile yok. Bu nedenle Müslümanların ölen yakınlarını defnetmek üzere ya kendi ülkelerine ya da Batı Trakya'ya göndermeleri gerekiyor.

    Atina'daki bir mescidin imamı olan Abdelrahim Abdel-Sayed problemin boyutlarını, “Namazımı her yerde kılarım; evde, mescitte, yolda ama ölen bir Müslümanı, herhangi bir yere defnedemem.” sözleri ile gözler önüne seriyor.

    Hayata burada gözlerini yumanlar, 800 kilometrelik bir yolculuğa çıkıyor. Tabii bu masrafı karşılayacak imkanlara sahip bir yakınları varsa... “Cenazeyi Batı Trakya'daki Gümülcine'ye göndermek 1.400 Euro'ya mal oluyor. Buradaki Müslümanların çoğu zaten savaş bölgelerinden kaçmış yoksul insanlar. Çoğu kez biz aramızda para toplayıp gönderiyoruz.” diyen Abdelrahim sorunun ekonomik boyutuna da dikkat çekiyor. Atina'da yaşayan bir Müslüman'ın ölmesi halinde, gasilhane de olmadığı için, cenaze bir mescidin abdesthanesinde yıkanıyor. Cenaze namazı burada kılındıktan sonra uzun Gümülcine yolculuğu başlıyor. Hristiyan cenazelerinin de taşındığı cenaze arabasıyla yaklaşık sekiz saatlik yolculuğun son durağı Kahveci Mezarlığı.

    Gümülcine'deki müftülük çalışanları, “Müslüman göçmenleri burada gömüldükten sonra kimse sorup soruşturmuyor ama yine de bazen yıllar sonra biri gelip yakınının mezarını sorabiliyor. Birçok kez sadece cenazeyi gönderiyorlar. Ölen kişinin ya bir yakını yok ya da paraları. Cenazede çoğu kez sadece biz müftülük personeli bulunuyoruz.” diyor.

    Bazı Müslüman ülkelerin Atina büyükelçilikleri, vatandaşlarının cenazelerinin ülkelerine götürülmesine yardımcı oluyor ancak Pakistan, Bangladeş, Somali ve Suriyeli göçmenlerin çoğu Batı Trakya'da gömülüyor. İmam Abdel-Sayed “Hiç olmazsa Atina'dan bir iki saat uzaklıkta bir yerde olsun. Bazen göçmenler daha Yunanistan'a varamadan denizde boğuluyor. Böylesi bir durumda 6-7 cenazeyi aynı anda hem hazırlamak gerekiyor hem de Gümülcine'ye göndermek. Abdesthanede yıkayıp bodrum katında namazlarını kılıyoruz. Bir de Gümülcine'ye göndermek zorunda kalıyoruz.” diyerek çektikleri zorlukları anlatıyor.

    Memleketlerinden binlerce kilometre uzağa savaştan, yoksulluktan, ölümden kaçmak için gelenlerin, hayata gözlerini yummuş bedenlerinin 800 kilometrelik bir yolculuğa daha çıkmaları gerekiyor. Çoğunluğu Hıristiyan bir ülkede ‘yabancı' olarak geçen bir ömür, çoğunluğu Müslüman olan bir coğrafyada yine ‘yabancı' olarak sonlanıyor. Yalnızlık da yabancılık gibi baki kalıyor. Binlerce Müslüman göçmen ailelerinden, dostlarından uzakta baş uçlarında okunacak bir Fatiha için bekliyor.


    0 0

    Yrd. Doç. Dr. Sevda Sarıkaya, uzmanlık alanı olan alzheimer hastalığından edindiği anılarını hikâyeleştirdi. ‘Anılar Silinirken' adlı kitap, bu hastalığa yakalanan annesiyle yaşayan Sevgi'nin mücadelesini anlatıyor.

    Sevda Sarıkaya, demans (bunama) ve davranış bozuklukları uzmanı. Yaklaşık 13 yıldır hem alzheimer hastaları hem de hasta yakınlarıyla ilgileniyor. Birçok anı ve tecrübe biriktiren Sarıkaya, son kitabı ‘Anılar Silinirken'de alzheimer hastası annesiyle yaşayan Sevgi'nin duygularını ve hastalıkla mücadelesini gözler önüne seriyor. Sevgi'nin annesiyle olan ilişkisinin ve ailesi tarafından bırakıldığı yalnızlığın anlatıldığı kitapta, hasta yakınlarına yönelik küçük tavsiyeler de yer alıyor.

    Alzheimer ile ilgili birçok hikâye dinleyen Sarıkaya, özellikle hasta yakınlarının çok sıkıntı yaşadıklarını gözlemler. Bunun neticesinde bu insanların ihtiyaçlarını bir şekilde anlatmak ister. Hem babası hem de ananesine alzheimer tanısı koyarak işin hasta yakını yönünü de yaşar. Hastalığa olan farkındalığı artırmak için kitabı kaleme aldığını söyleyen Sarıkaya, yaşanmış hikâyelerden kurgulayarak kitabını hazırlar. Tıbbî; bir kitap yazmaktan kaçındığı çalışmasında, hastalara ve hasta yakınlarına nasıl davranılması gerektiğini öyküleştirerek anlatıyor. Birçok bakımevinde gönüllü hekimlik yapan Sarıkaya, alzheimer hastalarının sosyalleşmesi gerektiğini söylüyor. Zira bu şekilde hastalık daha yavaş ilerliyor. Bu durumda da hasta yakınlarına çok iş düşüyor.

    Alzheimer olan kişiye her çocuk ilgi göstermeli

    Hasta bakımında ‘yük'ün genellikle kardeşler arasında bir kişiye yıkıldığına dikkat çeken Sevde Sarıkaya, şunları söylüyor: “Bu işi aile içinde en çok sorumluluk alan, çekip çeviren kişi üstlenir. Bu da genellikle kız kardeşler olur. Tek kişi bakımı üstlendiğinde ileriki yıllarda yaşlıya şiddet uygulama şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir. Sorumluluk alan kişinin yükünü azaltmak için diğer kardeşlerin de bunu bir şekilde paylaşması gerekiyor. Kitaptaki Sevgi karakteri, alzheimer olan annesine bakmak için işini bırakmak zorunda kalıyor. Bu durum hasta yakınlarını depresyondan tutun da intihara kadar sürükleyebilir. Bakıcı da tek başına bu işi yapamıyor. Çünkü onlara eğitim veren herhangi bir kurum yok. Devletin yaşlı politikalarına el atması şart.”

    Zihinsel aktiviteler unutmayı engelliyor

    “Alzheimer hastalığı, yavaşlatılabilir ya da ötelenebilir. Ancak hastalığı önleyecek bir şey henüz yok. Ötelemeyi önemsiz kabul etmemek lazım. 70-75 yaşında hasta olma ihtimali, uygun önlemlerle 85-90 yaşına çıkarılabilir. Bu şekilde öteledikçe hastalıktan kurtulma olasılığı da artar. Zihni sürekli çalıştırmak çok önemli. Mesela farklı şeylerle uğraşmak, yeni bir konu üzerinde tez yazar gibi çalışmak, o konu hakkında bir şeyler hazırlamak ve insanlara sunmak bunlardan birkaçı. Bilgisayar oyunlarından strateji oyunları oynanabilir. ‘Zihinsel eğitim siteleri' takip edilebilir.”

    Alzheimer hastasına kusuru belli edilmemeli

    “Hastalar bol bol kitap okumalı. Okuyamıyorsa yakınları onun hoşlanacağı şeyleri belli saatlerde okumalı. Gazetelerin başlıkları da okunabilir. Akşam belli saatlerde çay saati yaparak sohbet edilebilir. Bunu uygulayan hasta yakınları daha sonra ‘Annem veya babam artık konuşmaya başladı. Mantıklı yorumlar yapıyor.' diyor. Bunlar aktivitelerin yapılmasına bağlı. Hastalar konuşurken saçmalayabilir. O saçmalıyorsa onun kadar saçmalama hakkında sahipsiniz ama kesinlikle dalga geçmek yok. Onunla muhabbet edip gerçeğe çekmeye çalışmalısınız ama onu düzelterek değil. Hasta, bardak istemek yerine ‘Şuradaki defteri ver' dediğinde ona ‘Bu defter bardak değil' şeklinde cevap vermek yerine, ‘Tamam veriyorum al bardağı' diyerek düzeltme yapılmalı. Mühim olan ona dediği şeyin yanlış olduğunu belirtmemek.”

    Gençlerde de görülebilir

    “Unutmak, yaşlanmanın doğal bir sonucu değil. Nitekim alzheimer hastalığı gençlerde de görülüyor. En küçük hastam 28 yaşında. Gençlerde görülme olasılığı nadir ama var. Ailenizde alzheimer hastalığı varsa sizde görülme riski iki kat artar. 65 yaşından sonra her beş yılda bir-iki kat daha fazla artar. Türkiye'de 70'li yaşlarda görülme oranı yüzde 11. 85 yaş civarında ise yüzde 35'lik oranla çok ciddi bir yükselme seyrediyor.”


    0 0
  • 06/27/15--14:00: Duvarlar bahçe olacak
  • Plastik çiçekler, genellikle anneanne-babaannelerimizin evlerini süsleyen aksesuarlar. Balkonlara sığmayan saksıların yeşilliğini odalara taşıma telaşıdır bu belki de...

    Flowerbox, bir Fransız firması ve bu estetiği duvarlara gerçek çiçeklerle taşıyor. Cenk Tuncay, yüksek lisans eğitimi için Barcelona'ya gittiğinde yağmurdan kaçmak için girdiği bir dükkânda duvarlardaki çiçekler dikkatini çeker. Bunu Türkiye'ye taşımaya karar verir ve fikrini Ebru Başak Güven ile paylaşır. Uluslararası finans eğitimi alan 27 yaşındaki Güven, halihazırdaki işini bırakır ve 2012'de Tuncay ile birlikte Flowerbox markasını Türkiye'ye getirirler.

    İki girişimci şimdilerde otellerin, restoranların odalarını, lobilerini, balkonlarını, yürüyüş yollarını süslüyor. İlk ofisleri Kadıköy'de açan ikili, yakın bir zamanda Bebek'te yeni bir ofis daha açacak.

    Flowerbox'ta iki çeşit ürün grubu var. Canlı bitkiler ve mumyalanmış doğal bitkiler. Canlı olanlar genellikle hediye olarak tercih ediliyor. Doğal bitkiler ise topraktan toplanan çiçeklere, bitkilere mumyalama yöntemi uygulanıyor ve yedi yıl güneş ve bakıma ihtiyaç duymadan kendini muhafaza edebiliyor. Geri dönüşümlü olan ürünlerde herhangi bir böceklenme ya da alerji sorunu yaşanmıyor. Güven, “Duvarları ‘dikey bahçe' metoduyla çimenlerle, çiçeklerle kaplıyoruz. Hiçbir emek istemeden yedi yıl garantiyle ilk günkü yeşilliğini koruyor.” diyor.

    Web sitesinde seçtiğiniz ürünleri kendi hayal gücünüzle bir araya getirebilirsiniz. Güven, firmaların masabaşı çalışanlarının duvarlarını, masalarını yeşillendirdiğini hatta logolarını bile bu şekilde tasarladıklarını belirtiyor. Sitedeki renkli çerçevelerle duvarlarınıza bu gerçek çiçekleri tablo olarak asabilirsiniz.

    “Dış mekânların duvarları çiçeklerle kaplanabilir mi?” diye sorduğumuzda Güven, şöyle cevap veriyor: “İnşaat firmaları yeşillendirmek için talepte bulunuyor ama garanti veremiyoruz çünkü ürünlerimiz iç mekânlara uygun. Mesela yağmur suyu ya da kar için uygun mu bilmiyoruz, zira test edilmedi.”

    Güven, Türkiye'deki birçok şehirden kendilerine talep geldiğini söylüyor. Şimdilik 15 ülkede olan Flowerbox, yakın zamanda Türkiye'ye bayilik verecek. Güven, bayilik verilse de zincir kurmak gibi bir hedefleri olmadığını, butik ama kaliteli ürünlerin tek adresi olmak istediklerini ifade ediyor. Fiyatlar 40 ile 800 TL arasında değişiyor.


    0 0

    Peter Lonchar ve Veso Ovcharov, birçok rekorun sahibi iki yamaç paraşütçüsü. Yeni rekor denemeleri için Kapadokya'yı seçen sporcular, yaptıklarının çok tehlikeli olmadığını söylüyor. Ovcharov, “Benim için araba kullanmak gibi bir şey.” diyor.

    Peter Lonchar ve Veso Ovcharov, dünyanın en ünlü yamaç paraşütü sporcuları. Onlar bu spora başladıklarında dünyada bunu spor olarak yapan insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hem teker teker hem de birlikte birçok rekorun sahibiler. Hikâyeleri farklı olsa da onları birleştiren duygu aynı: Özgürlük. Bazıları onlara ‘gökyüzünde yürüyen adamlar' diyor. Lonchar ve Ovcharov'u Kapadokya gezimiz sırasında tanıdık ve burada yeni bir dünya rekorunun peşinde olduklarını öğrendik. Peşlerine düşerek adrenalin dolu bu dünyaya nasıl girdiklerini merak ettik. Sohbetimizden bir gün sonra onlar, arkadaşları Onrej Prochazka ile birlikte balondan atladıktan sonra 126 kez dönerek üçlü sonsuz döngü hareketinde yeni dünya rekorunun sahibi oldu. Sporcular bu rekoru kırarken balonların içindeki yüzlerce turist bu ana şahitlik etti.

    Sırbistan doğumlu Petar Lonchar, 18 yaşında Sırbistan Ordusu'nun paraşüt birliğine katılarak ilk kez hava sporlarıyla tanışmış. Uçuş sporlarına ek olarak ilk kez 2007'de akrobatik uçuş deneyimini gerçekleştiren Lonchar, sonsuz dönüş gibi zorlu hareketleri başararak dünyanın ilgisini çekmeyi başarmış. Dünyanın pek çok farklı bölgesinde 70'ten fazla atlayış gerçekleştiren Lonchar, bir yıl içinde 9 saat uçuşla en uzun süre uçuş rekorunun sahibi. O aynı zamanda Himalayalar üzerinde uçan ilk Sırp sporcu.

    Bulgar sporcu Veso Ovcharov ise üç yaşında kayakla tanışmış. Bulgar Ulusal Spor Akademisi'ni onur derecesiyle bitiren Ovcharov, mezuniyetinden sonra esas tutkusu yamaç paraşütüyle tanışmış. 2006 Nepal'de sonsuz dönüş hareketini yapabilen ilk Bulgar sporcu olmuş. 2011'de Peru'daki atlayışında yaptığı 249 dönüşle sonsuz dönüş alanında dünya rekoru kırmış. Petar Lonchar ile birlikte yaptıkları 181 dönüşle senkronize sonsuz döngü alanında da rekorun sahibi.

    ‘Ailemiz ilk zamanlar çok endişeliydi'

    Bu sporu yapmaya başladıklarında her ebeveyn gibi onların ailesi de endişelenmiş. Ancak bunu güvenli ve kurallarına uygun bir şekilde yaptıklarını görünce bu korku giderek azalmış. Veso Ovcharov, ilk zamanlar annesinin çok korktuğunu söylüyor. İlk atlayışından sonra annesini aradığını ve annesinin inanamadığını anlatıyor: “Spor biraz tehlikeli gibi gözüküyor ama bizim için araba kullanmak gibi bir şey. Sonuçta her atlayışta kendinizi biraz daha geliştiriyorsunuz ve güvenlik önlemlerini ona göre alıyorsunuz.”

    Peter Lonchar ise ailesinin ilk başta tepki verdiğini ancak şimdilerde kendisini çok desteklediklerini söylüyor. İki sporcu dört yıl önce birlikte çalışmaya başlamış. Malum onlar bu sporu yapmaya başladıklarında dünyada bu işi yapan çok fazla kişi yoktu. Birbirlerine yakın ülkelerden gelmiş olmaları da onları yakınlaştıran sebeplerden. Fakat onları asıl bir araya getiren şey, sürekli yeni ve farklı heyecanların peşinde koşma istekleri.

    Kuşlar bize saldırıyor

    Peter Lonchar ve Veso Ovcharov, bugüne kadar binlerce kez atlamış paraşütleriyle. Tabii her atlayış farklı bir macera. Elbette unutamadıkları atlayışlar da var. Lonchar, Pakistan'da Karakor dağlarından yaptığı atlayışı unutamıyor. 6 bin 800 metre yükseklikten atlamış paraşütüyle. Ovcharov ise her atlayışın farklı bir anı bıraktığını ifade ediyor: “Doğayla karşı karşıya olmak ve canlılarla birlikte uçmak çok farklı bir duygu. Bazen kuş yuvalarının üstünden geçerken onlara saldıracağımızı düşünüp bize saldırıyorlar.”

    İkiliye bu rekor için neden Türkiye'yi seçtiklerini soruyoruz. Daha önce iki kez ülkemize gelip atlayış yapmışlar ve Kapadokya'ya hayran kalmışlar. Çünkü dünyanın hemen her yerindeki atlayışlarında seyirciler onları yerde izliyor. Ancak burada aynı anda kalkan balonların içindeki binlerce kişi onların bu atlayışına şahitlik edebiliyor. Bu düşünceyle Kapadokya'yı seçtiklerini söylüyorlar. Ovcharov, “Her gün 150 balon ve 2 bin 500 kişi bu coğrafyada gökyüzünde oluyor. Biz de onların arasında atlayarak ve üçlü sonsuz döngü rekorunu kırarak tarihe geçmek istedik. Kapadokya, bu dünyada hâlâ büyülü şeylerin var olduğunun kanıtı. Asla unutamayacağımız bir deneyim yaşadık.” diyor.

    Onlara bundan sonra yapmayı planladıklarını sorduğumuzda tebessüm ediyorlar, kim bilir dercesine. Son yıllarda bu sporun yaygınlaştığını görmek sevindirmiş sporcuları. Özellikle video paylaşım kanallarında atlayışlarının ilgiyle takip edildiğini anlatıyor. Bu sporun ilerleyen zamanlarda daha çok kişi tarafından sevileceğinden eminler.


    0 0

    ‘Beyazperdede başarı hikâyeleri her zaman tutar' diye bir kural vardır ki pek de yanlış sayılmaz. Bu hafta vizyona giren ‘McFarland, USA' da Amerika'nın en ücra taşralarından bir başarı öyküsü aktarıyor izleyiciye. Peki, sinemanın kült başarı hikâyelerinde en başı hangi filmler çekiyor?

    Beyazperdenin büyüsü diye bir şey var ki bu inkâr edebileceğimiz bir şey değil. Bazı filmler izleyiciyi depresif yapar, bazıları duygulandırır, bazı filmler güldürür bazıları ise izleyiciye güç ve moral verir. Filmde anlatılan bir başarı hikâyesi, pek çok zorluğa göğüs geren ve yılmayan bir karakterin varlığı, izleyiciyi de güçlendirir. Bundan dolayıdır ki sağlam bir zemine oturtulmuş başarı hikâyesi anlatan filmlerin hemen hemen hepsi tutar. Bu hafta vizyonda yine bir başarı hikâyesi var. Başrolünü Kevin Costner'ın üstlendiği ‘McFarland, USA' filminin öyküsü, McFarland Lise takımının 1987 yılında katıldığı şampiyonaların gerçek hikâyesinden oluşuyor. Bazı problemlerle boğuşmakta olan koç Jim White'ın, California'nın fakir bölgelerinden olan McFarland'a yerleşmesi ve buradaki öğrencileri bir turnuvaya hazırlaması üzerinden yükselen bir başarı hikâyesi anlatıyor film. Biz de bu filmin hatırına beyazperdenin hem kült hem de pek bilinmeyen başarı hikâyelerine ışık tutalım istedik.

    Şampiyon (2010) Başarı senaryolarının başkahramanı olabiliyor bazı hayvanlar. Buna en müsait olanı ise atlar oluyor çoğu zaman ki bu filmin başkahramanı da bir at. Başrollerini Diane Lane ve John Malkovich'in paylaştığı filmin konusu ise izleyicinin ilgisini oldukça çekmişti zamanında. Bir anne ve aynı zamanda ev hanımı olan Chenery, at yarışları hakkında pek de fazla bir şey bilmez. Fakat babasının atlara büyük bir ilgisi vardır. Babası hastalanır ve bu ahırların yönetimini mecburen üstüne alır. Yaşadığı tecrübesizlik ve olumsuzluklara rağmen o, atlarda farklı bir şey bulmuştur. Yardımcısı ve atların eğitmeni Laurin'in de desteğiyle bu işe ciddi şekilde eğilir ve erkek egemenliğindeki bu spor dalında büyük başarılar elde eder. Tabii ki bu başarıların meydana gelmesinde hikâyemizin asıl kahramanı olan atımız başrole sahip.

    Sol Ayağım (1989) Bir insan doğuştan engelli olarak doğsa da o engeli aşmanın mutlaka ama mutlaka bir yolu vardır. Filmin temel mesajını özetlemek gerekseydi o cümle bu cümle olurdu herhalde. İmkânsızın da mümkün olabileceğini izleyiciye aktaran ve aynı adlı romandan uyarlanmış kült bir film ‘Sol Ayağım'. Başrolü ise bu filmdeki rolüyle Oscar ödülü kazanan Daniel Day-Lewis üstleniyor. Performansını ise konuşmaya gerek yok, her şey ortada. Biraz da filmin konusuna değinelim. Christy Brown, beyin felçli olarak dünyaya gelir ve hiçbir zaman hareketlerini kontrol altında tutamaz. Bütün yaşamı tekerlekli sandalyeye mahkûmdur. Bir gün sol ayağının bu felçten etkilenmediğini keşfeder ve sadece bu sol ayağıyla hayata tutunur. Hatta öyle ki sadece sol ayağını kullanarak romanlar ve şiirler yazar. Yazdıkları öyle eften püften şeyler değildir. Bu eserler onun, İrlanda edebiyatının saygın isimleri arasına girmesini sağlar.

    Milyonluk Bebek (2004) Başarı senaryoları için biçilmiş kaftan spor dalları. Bu dalların içerisinde en çok rağbet görense boks şüphesiz. Clint Eastwood'un oldukça ses getiren filmi ‘Milyonluk Bebek' de bunlardan biri. Başrollerde ise yine Clint Eastwood, Hillary Swank ve Morgan Freeman yer alıyor. Hikâyeye kısaca değinelim dilerseniz. Frankie Dunn, müthiş dövüşçüler yetiştirmiş bir boks antrenörüdür. Antrenörlüğün yanında yüreğini dağlayan bir acısı vardır, kızından ayrı düşmüştür. Bu durum onu oldukça sert mizaçlı yapmaktadır. Fakat bir gün Maggie Fitzgerald kapıdan içeri girer ve boks öğrenmek istediğini söyler. İşte her şey o anda değişmiştir.

    Cinderella Man (2005) Başarı hikâyesi filmleri kategorisinin mutlaka zirvesinde bulunması gereken bir Ron Howard şahanesi ‘Cinderella Man'. Dibe vurmuş bir hayattan zirveye uzanan gayet gerçekçi bir metne sahip olan filmin başrollerinde Russell Crowe, Renee Zellweger ve Paul Giamatti gibi isimler yer alıyor. Film, 1920'li yılları Amerika'sındaki büyük buhranın izlerini çarpıcı bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Diğer yanda ise bu buhranın etkilerini sonuna kadar yaşayan boksör Jim Braddock'un hikâyesi var. Filmi klasik boks filmlerinden ayıran şey, arka planına bir dönemin tarihsel dokusunu enfes bir şekilde yedirebilmesiydi. Filmin, izleyicinin gönlünde taht kurmasını sağlayan en büyük artısıydı bu.

    Ateş Arabaları (1981) Yönetmen Hugh Hudson'ın 1924 Olimpiyatları'na katılan iki İngiliz atletin hikâyesini anlattığı ‘Ateş Arabaları', birden fazla ödüle layık görülmüş film. Mottosu ise ‘imkânsız diye bir şey yoktur'. Atletizmi insanlara sevdiren film olarak da biliniyor. Konusu kısaca şöyle: Harold Abrahams ve Eric Liddell iki atlettir. Biri Yahudi öbürüyse Hıristiyan'dır. Biri Tanrı'nın yaptıkları her işte bir şekilde var olduğunu düşünmektedir, diğeriyse spora olan tutkusunu kendini aşmak için bir mücadeleye dönüştürmüştür. İkisinin de amacı tektir; 1924 Olimpiyatları'na katılmak ve kazananlarla birlikte podyuma çıkabilmek. Sadece bir spor filmi olarak adlandırılamayacak olan yapımın sınıfsal farklılıklara olan bakış açısı, kendisini değerli kılan etkenlerden biri. Ayrıca günümüz olimpiyatlarının gayri resmi tema müziğini de medyaya kazandırmıştır.

    YankeeLerin gururu (1942) Bizler için pek tanıdık bir spor dalı değil beyzbol fakat Amerika'da oldukça popüler. Beyzbolun efsane isimlerinden Lou Gehrig'in hikâyesini anlatan filmin başrollerinde Gary Cooper ve Teresa Wright yer alıyor. ‘The Pride of the Yankees', başarı hikâyesi filmlerinin de atası sayılabilecek bir film . Genç yaşta ölen ve Amerika beyzbol tarihinin en önemli isimlerinden olan Lou Gehrig'in kısa kariyerini son derece iyi bir şekilde aktarıyor beyazperdeye Sam Wood. Sırf Gary Cooper'ın şahane oyunculuğu için bile görülmeye değer.


    0 0

    Birçok kişi hem ürün çeşitliliği hem de uygun fiyat nedeniyle yurtdışı sitelerinden alış veriş yapıyor. Ancak ‘tuş'a dokunduktan sonrası biraz riskli. Dünyanın bir ucundan istediğiniz ürüne az riskle sahip olmak dikkat etmeniz gereken noktalar var.

    E-ticaretin tüketiciye sağladığı yararların başında ucuz alışveriş imkânı geliyor. Zaman kaybetmeden yüzlerce ürün kıyaslama imkânı da cabası. Ucuz alışveriş ve e-ticaretin diğer avantajlarını yurtiçindeki sitelerde çok sık kullansak da tüketicinin gözü ucuzluğu ve ürün çeşitliliğinden dolayı yurtdışı sitelerinde. Yine de bu konuda çekimser olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak meraklıları için büyük bir sanal market burası. Özel hobiler, ihtiyaçlar ya da zevkler için her şeyin bulunabileceği bir market. Ulaşmak ise biraz meşakkatli. Bakmayın siz ‘tek tuşla anında elinizde' diyenlere. Sipariş ettiğiniz ürün üç günde de gelebiliyor, 21 günde de. Bu yüzden barkod numarası, ürününüzle aranızdaki en kıymetli bağ. Ürün gümrük kapılarına ulaşsa bile değeri ölçüsünce paketinizin açılma riski var. Peki dünyanın bir ucundan istediğiniz ürüne mümkün olduğu kadar az riskle sahip olmak için ne yapmak gerekiyor?

    Bu konuda en önemli husus güvenilir bir alışveriş sitesi keşfetmek. Ayrıca güvenli bir ödeme sistemine de sahip olmanız gerekiyor. Dünyada en yaygın kullanılan ödeme sistemi Paypal. Bu sistem, para akışınızı sağlaması dışında, ürününüzde bir sorun çıkarsa sizi kimseye muhtaç etmeden iadenizi kabul eder ve paranızı geri verir. Yani bu durumda muhatabınız, Paypal.

    2011 yılında çıkan bir kanuna göre aldığınız ürün, 70 Euro'nun üzerinde ve dört adetten fazla ise o sihirli cümleyi duyarsınız: “Ürün gümrüğe takıldı.” Gümrükte sorun yaşanmadığı halde size ulaşmadıysa o zaman hava koşullarına bakmanız gerekecek. Çünkü geldiği ülkenin uzaklığına ya da hava şartlarına göre süre iki gün de olabilir iki ay da... Gümrükte yüzde 18 vergi ödemeniz gerekecek. Satıcı firmayla anlaşıp vergiden muaf olma adına fiyatı düşük gösterme sahtekarlığını da yapanlar var. Fakat bu yolu Avrupa'da bir site sahibine anlatmanız mümkün değil. Yurt dışından ürün alınabilen sitelerin en tanınmışlarından birkaçını derledik...

    Alışveriş sitelerinden birkaçı...

    1. Amazon: Amerika'dan size her şeyi ulaştırabilir. Yalnız ünlü elektronik kitap okuyucusu Kindle'a ulaşsanız bile içine alacağınız e-kitaplar için sizden Avrupa ya da Amerika'dan bir adres ister. Bunun dışında içerik olarak çok zengin, kargo ücretsiz.

    2. eBay: Paypal ödeme sistemi bu siteye ait. Kaliteli ve güvenilir alışveriş sunar. İkinci el ürün imkânı varken, birçok ürüne kargo ücreti de istemez.

    3. AliExpress:Çin'deki en büyük e-ticaret sitesinin adının sempatikliği mi bilinmez, Türkiye'de çok rağbet gördü. Alibaba e-ticaret sitesinin yan kuruluşu. Toptan alışveriş yapabilirsiniz. Paypal ile ödeme kabul etmiyor. Telefon sipariş edip çaydanlık çıkan sitelerden olmasa da bu imkansız değil. Bu yüzden aldığınız ürüne dair yapılan yorumları özenle takip etmelisiniz.

    4. DealExtreme: Teknolojik ürünlere ağırlık verse de diğer ürünlere de ulaşmak mümkün. Aliexpress sitesine benzer yanları var ancak Paypal'ı kabul ediyor. Aliexpress'e kıyasla ucuz ürünler bulmasanız da ücretsiz kargo ve güveniyle bir adım önde.

    5. Focalprice:Çalışma sistemi ve ürün yelpazesi açısından DealExtreme'nin alternatifi. Paypal sistemini kabul ediyor. Çin'den gönderim yapan bir site ve bedava kargo seçeneği var. Her türlü ürünü bulabileceğiniz bu internet sitesi, uygun fiyata satış yapıyor.

    6. FootLocker: Bir Amerikan e-ticaret sitesi olan FootLocker, birçok marka ayakkabı ve tshirt satıyor. Tahmin edeceğiniz gibi ürün çeşitliliği az. E-ticaret alışverişin ucuzluğunun pek uğramadığı sitelerden.


    0 0

    İki turizmcinin girişimiyle 5 yıl önce yapımına başlanan 550 metrelik buzul tüneli tamamlandı. Ancak projeye tatilcilerden çok bilim adamları ilgi gösteriyor.

    İzlanda'daki en büyük buzulu olan Langjökull Buzulu'nun içinde tamamı insan yapımı olan buzul tüneli tamamlandı. Sert buzul içinde 550 metre uzunluğunda ve yaklaşık yüzeyin 30 metre altında tünel ve mağara sistemi sayesinde dünyadaki insan yapımı buz yapısı oldu. Bu benzersiz proje ziyaretçilere karın nasıl sıkışıp buzula dönüştüğünü görme fırsatı veriyor.

    İki İzlandalı buz macerası tur operatörünün buluşu olan ve “Into the Glacier” olarak isimlendirilen bu tünel, büyüleyici mavi buzu görmeleri için ziyaretçileri sıradışı buzulun kalbine ulaşmalarını sağlıyor.

    Yapımına 2010 yılında başlanan mağara bu yılın başlarında tamamlandı ve resmi olarak 1 Haziran 2015'te ziyarete açıldı. Turistik amaçlı kullanım amacıyla yapılmasına rağmen, tünel araştırmacılar ve İceland Üniversitesi öğrencileri tarafından da buz hareketlerinin ölçümlenmesi amacıyla kullanılacak.

    Deniz seviyesinin bin 200 metre üzerindeki bulunan buz tünelinin girişine yolculuk yüksek arazi kabiliyetine sahip kamyonetlerle başlıyor. Buradan ziyaretçiler 1 saatlik yürüyüşten sonra akan suyun, farklı türlerdeki buz ve karın, buz tabakalarındaki büyük yarıkların ve havuzların bulunduğu keşif turuna katılıyorlar. Tünel içinde led ışıklarla aydınlanan duvarlar, eğitimsel sergilere ev sahipliği yapmak ve buz bilimi ile global ısınmanın etkileri hakkında bilgi sağlamak amacıyla oldukça saf oymalarla donatılmış ve çeşitli boşluklarda oyulmuş. Bu mağaranın yıl boyunca açık kalması bekleniyor.


    0 0
  • 06/27/15--14:00: Mini mini yıldırımlar!
  • Odanızın ortasında gökyüzünün muhteşem ışık şöleni olan bir “yıldırım” görmek ister misiniz? ‘Yok artık daha neler' demek için acele etmeyin. Bunu yaptılar bile.

    Araştırmacı ve fotoğrafçı Marc Simon Frei, internetten satın aldığı eski bir Tesla bobini ile iç ortamdaki bu göz kamaştırıcı minik yıldırımlar gerçekleştirip bunu bir seri halinde fotoğrafladı.

    Fotoğrafçının bu bilimsel deneyi, şahane görsel etkileri parlak ve canlı elektrik dalgalarını ortaya çıkarıyor. Her fotoğraf, parçalanmış ışık örnekleri gibi küçük enerji fırtınalarını gösteriyor. Frei, bunun yanında kendi yaptığı pamuktan bulutlar ile 'ev yapımı fırtına' projesine espri katmayı da ihmal etmiyor.


    0 0

    ‘Altın Elbiseli Adam' Barkın Bayoğlu, “Otomobilden daha ucuz, daha pratik, daha konforlu. İşte geliyor!” diyerek gösterdiği motosikletleri, çektiği videolarda anlatan bir isim. Aynı videoda akmayan trafikteki arabaları işaret ederek, “İşte bunların içinde 15 yıldır bekleyen adamlar var.” diyor.

    Motosiklet tutkunlarının çok yakından tanıdığı bir isim Barkın Bayoğlu. Nam-ı diğer Altın Elbiseli Adam. İlk motosikletini lise birinci sınıftayken almış. 80 cc Honda marka motosikletinden çıkan dumanıyla her daim kızartma yapmış gibi bir kokuyla geçirmiş lise yıllarını. “Gençlik heyecanıyla kasksız ve hızlı gitme telaşındaydım.” derken, birçok kez kaza yaptığını hatta iki yıl fizik tedavi gördüğünü anlatıyor. İlk kazasını saatte 5 kilometre hızla giderken kırmızı ışıkta geçen bir amcaya çarpmamak için direksiyonu kırmasıyla yapmış. Bir buçuk sene sağ kolunu kaldıramamış. Kazanın sebebini korumasız giyinmeye bağlarken, o yıllarda Türkiye'de kaliteli motosiklet kıyafeti bulma imkânsızlığını da hatırlatıyor. Bayoğlu, sonraki yıllarda bu açığa öncülük edecektir. Altın Elbiseli Adam, şimdilerde motosiklet kullanıcıları için kaliteli ekipmanlara ulaşabilme imkânı sunuyor.

    Takım elbisesi motorda

    Barkın Bayoğlu, üniversite yıllarında yarış motosikletine sahip olur. Mezun olduktan sonra ise telekomünikasyon sektöründe işe başlar. İyi paralar kazanır ve birikimiyle Maslak Oto Sanayi'de bir atölye satın alır. “Bir gün bu işleri bırakıp sadece motosikletle uğraşacağım.” diye düşlerken beş yılı bu işte geçer. Tarabya'dan İkitelli'deki işine motosikletle gider. Arkadaki topcase'e (bagaj) her gün takım elbisesini yerleştirir. Toplu taşımayla 2 buçuk saatte gideceğe yere motosikletle en fazla 40 dakikada ulaşır. Bayoğlu, “Hız, sadece heyecan içindir.” derken, hızlı gitmenin yalnızca 10 dakika fark edeceğini defalarca ispatlamış: “İstanbullunun trafik sorununa bir tek çözüm var, o da motosiklet. Değil Marmaray, denizin altı ya da üstünde zeplin seferleri de başlasa bu sorun çözülmeyecek. Çözüm; motosiklet eğitimine önem vermek, ehliyet sistemini baştan değiştirmek, motosikletin satışını kolaylaştırmak ve tabii ki yol yapmak.”

    2007 yılında Ayşe Şule Bilgiç'in kurduğu ‘İki Teker' dergisinde iki yıl test ve haber editörü olarak çalışan Bayoğlu, motosiklet serüvenini medya sektörüne taşımış bir isim. İki Teker, motosiklet adına her şeyin ilk defa Türkçe yapıldığı önemli bir dergidir fakat Bayoğlu, bu deneyimle okumaktan çok izleyen bir millet olduğumuzu fark eder. Bu sebeple motosiklet birikimini televizyona taşımaya karar verir ve 2009 yılında video çekimlerine başlar. 2011'de ise özel bir kanalda ‘Altın Elbiseli Adam' ismiyle motosiklet programları yapar. Sonrasında Okan Bayülgen'in motosiklet ilgisiyle Bayoğlu'nun tecrübesi birleşir ve canlı yayınlara devam eder. 2013 yılında ‘Altın Elbiseli Adam'a odaklanır ve tekrar video çekimlerine başlar. Şimdilerde sosyal medyada binlerce takipçisiyle motosiklet denilince akla ilk gelen otoritelerden Barkın Bayoğlu.

    Canlıysan haksızsın!

    Gelelim kazalara. Otomobil ehliyetlerinde düzenlemenin yenilenmesi gerektiğini anlatan Barkın Bayoğlu, kendi hayatından örnekler veriyor: “1990'larda neredeyse tüm arkadaş grubumu kaybettim çünkü kask takmıyorduk. Bir kaza sonucunda motosiklet sürücüsü ya ‘haklı ve ölü' olur ya da ‘haksız ve canlı'. Başka yolu yok.” Bu yüzden günümüzde her motor kullanıcısının kaskında kamera taşıdığını hatırlatıyor ve genelde gerçekleşen senaryoyu şöyle anlatıyor: Bir otomobil, motosiklete çarparsa...

    Çok hızlı geliyordu.

    Nasıl çarpıştınız?

    Görmedim küçük.

    Görmediğin şeyin hızını nasıl biliyorsun?

    Otomobil sınıf atlamak sanılıyor

    Türkiye'deki motosikletin hikâyesini şöyle anlatıyor Barkın Bayoğlu: "Anadolu'da belirli dönemlerde daha yoğun olsa da hâlâ devam eden bir motosiklet kullanımı var. Köyden kente göç edilince bundan vazgeçiliyor. Sınıf atlamak ile araba satın almak arasında anlaşılmaz bir bağ var."

    Bayoğlu, "Herkes işine koyu renk lüks Sedan otomobiliyle gitmek istiyor." derken, pazar günü aracına binip gezmeye giden insanı anlamadığını söylüyor. Motosikletlinin oluşturduğu serserilik algısına ya da trafikte lüzumsuz görülmesine karşılık, insanların günde dört-beş saat otomobilin içinde oturmalarını garip buluyor. Tek tatili pazar günü olan bir ailenin otomobilde saatlerce sahil yollarında oturmalarını ise daha büyük bir akılsızlık sayıyor: "İstanbul'da otomobile binen insanın aklında şüphe ediyorum." Motosiklet kullanımını azaltan bir başka faktör de ülkemizdeki aşırı vergilendirme Bayoğlu'na göre. Sadece ÖTV'nin kaldırılmasının bile önemine dikkat çeken Bayoğlu, "Bu ülkenin en büyük motosiklet tedarikçi firmalarının yönetim kurullarında hiç motosiklete binmeyen insanlar var." diyor.

    Nereden başlamalıyız?

    Eğitim merkezine gitmeden motor kullanmaya başlanmamalı. Türkiye'de eğitim veren merkezler var. (GİS Akademi, Honda Güvenli Sürüş Okulu, Yamaha YRA)

    Trafiğe çıkmadan evvel trafik kuralları öğrenilmeli.

    Eldiven, kask, bot mutlaka bulundurulmalı.

    Sırt koruması ihmal edilmemeli.

    Artık Türkiye'de motosiklet kotu üretiliyor. Korumalı kot sürtünmeyi azaltıyor, yırtılmıyor. Eskisi gibi kalın derili olmadığı için sıcak havalarda da kullanabilirsiniz.

    Nelere dikkat etmeliyiz?

    Zemine asla güvenme. Fren mesafesini ve virajlarda yatış açısını kaygan zemine göre ayarla.

    Kanunlar nezdinde otomobille eşit hakların olsa da pratikte böyle değil. Otomobil gibi davranma.

    Akan trafikten yüzde 10-15 daha hızlı git.

    İlk kazadan sonra motosikletin ebatlarını büyütmek yerine tecrübelerini artır.

    Neden motosiklet kullanmalıyız?

    Daha ekonomik.

    Stresinizi azaltır.

    Hiçbir görüşmeye geç kalmazsınız.

    Gideceğiniz yere çabuk ulaşırsınız.

    Hayatınıza her ay 50 saat daha eklenir.


    0 0

    +1T, geleceğin tasarımcılarına ilham vermek ve onlara yol göstermek için 10 yıl önce yola çıktı. 35 kişiyle başladığı serüvenine şimdi yüzlerce katılımcıyla devam ediyor. Tasarım Günleri 11. yılında da yepyeni sürprizlerle tasarım meraklılarının karşısında olacak.

    Üniversite öğrencisi Nurullah Cemil, New York'un merkezindeki Bryant Park'ta +1T'ye video mesaj göndermek için son hazırlıklarını yapıyor. Doğru açıyı hesaplayıp kamerasını konumlandırdıktan sonra saçını ve kıyafetini düzeltiyor, kadrajı ayarlıyor. Şehir bütün renk ve telaşıyla arka planda akıp giderken Nurullah, kayıt düğmesine basıyor: Merhaba, ben Nurullah Cemil. +1T'ye katıldığımda matematik mühendisliği okuyordum. Tasarım Günleri'nde infografik ve tipografiyi keşfettim. Gördüklerim karşısında çok etkilenmiştim. Seminerde anladım ki benim asıl tutkum tasarım. Şimdi hayallerimi gerçekleştirmek için New York'ta tasarım okuyorum.

    +1T, geleceğin tasarımcılarına ilham vermek ve onlara yol göstermek için 10 yıl önce yola çıktı. 35 kişiyle başladığı serüvenine şimdi yüzlerce katılımcıyla devam ediyor. Her yıl bu mesleğe gönül vermiş öğrenci ve profesyonelleri dünya çapında ustalarla buluşturuyor. Sürekli yeni formatlarla tazelenen tasarım ortamında katılımcılar bazen kendilerini bir beyin fırtınasının ortasında buluyor, bazen de bir yarışmanın bitiş çizgisinde. Hiç eksilmeyen dinamizmiyle sekiz günlük tasarım maratonundan katılımcılar, tatlı bir yorgunluk ve kalıcı bilgilerle ayrılıyor.

    İçeriğiniz kadar iyisiniz

    ‘Tasarım içeriktir, içerik de kral.' Dünya gazete tasarımcılarının sloganı, içeriğin önemini vurgular. Tasarım Günleri, on yıl boyunca ortaya koyduğu özel içerikle kendine sektörde yer edindi. Haber, fotoğraf, illüstrasyon, sayfa tasarımı, renk, karikatür ve tipografi konferansın değişmez içeriklerinden oldu. En temel gazetecilik ve tasarım konularını programına almasının yanı sıra Türkiye'de o güne kadar gündeme gelmemiş pek çok yeni içeriği de gazetecilik mesleğine armağan etti. Bunlar arasında infografik hiç şüphesiz başı çekenlerden. Güzel sanatlar ve iletişim okullarında ihmal edilen infografik konusu özellikle batı basınının olmazsa olmazlarından.

    Her yıl takipçilerin karşısına yeni içeriklerle çıkmak, işin en zor yanı. Bu ihtiyacı karşılamak için +1T ekibi kendini sürekli yeni heyecan ve deneyimlerin içinde buldu. Ekip, 10 yıllık süre zarfında iki özgün belgesel çalışması ortaya koydu. Bunlardan ilki, bir gazetenin tasarlanma sürecini anlatan ‘Modern Zamanlar' belgeseliydi. İkincisi ise çekimi 2015 yılı içinde tamamlanan ve gazete tasarımını +1T çerçevesinde gündeme getiren NEWS+1T belgeseli oldu. Tasarım alanında belgesel bulmanın ne kadar zor olduğu düşünüldüğünde bu gayretin değeri bir kat daha artacaktır.

    öncelik, Günü yakalamak...

    Özellikle teknolojinin etkisiyle gazeteciliğin uygulanış biçimi büyük bir değişim dönemi yaşıyor. Dünyada dijital devrim yaşanırken Tasarım Günleri buna kayıtsız kalamazdı. Dünyanın en önemli tasarımcıları ve trend belirleyici isimleri konferans çerçevesinde Türkiye'ye davet edildi. Kimler yoktu ki bu isimler arasında; Kreatif Direktör Mark Porter, dünyaca ünlü tasarım danışmanları Mario Garcia ve Roger Black, SND Genel Direktörü Stephen Komives... Daha nice usta isim +1T'de sahne aldı, vizyonlarını katılımcılarla paylaştı.

    Önce tablet hayatımıza girdi. Büyük bir heyecanla ve kurtarıcı gözüyle karşılanan bu teknolojiye karşı pek çok gazete uygulama geliştirdi. Bu örnekler üç yıl boyunca konferansta konuşuldu ve ekrana yansıtıldı. Ardından mobil teknolojisinin yükselişine tanık olduk. Okurun yüzde 50'sinden fazlasının haberleri akıllı telefonlardan aldığı bilgisi bütün sektörü harekete geçirdi. Buna paralel olarak +1T içeriğinin de mobile kaydığını gözlemledik. Bugün akıllı saatler hayatımıza girmek üzere. Gazeteler bu yepyeni mecra için de uygulama geliştirmekte gecikmedi. Hiç kimse gelişmelerin gerisinde kalmak istemiyor. Tasarım Günleri de bu alanda geleceğin tasarımcılarına uyarıcı etki yapmak ve yol göstermek istiyor. Amaç, zamanın ruhunu ve gereklerini doğru tespit etmek ve geleceğin gazetesini buna göre şekillendirmek.

    Sektör, tasarım

    çatısı altında buluşuyor

    Gazeteler sürekli toplumun sorunlarını sayfalarına aksettirir de kendi sorunları söz konusu olunca bir araya gelemez nedense. Zaman zaman bu konuda özeleştiriler dillendirilse de kimse bir adım atmaz. Tasarım Günleri'nin bir diğer işlevi de mesleğe gönül veren birikim sahibi isimleri kürsüye davet etmek ve katılımcılarla buluşturmak oldu. Bugüne kadar dokuz yayın yönetmeni, on görsel yönetmen, beş fotoğraf editörü, onlarca fotoğrafçı, sanatçı, karikatürist, grafik tasarımcı, yazar, editör, reklamcı ve akademisyen +1T kürsüsünde düşünce ve birikimini aktarma fırsatı buldu. Türkiye'nin dört bir yanında hatta dünyanın pek çok bölgesinden gelen katılımcılar için +1T, birçok farklı bakış açısıyla aynı konuya odaklanma fırsatı veren ilginç bir deneyim oldu. Özenle belirlenip davet edilen konuşmacılar ortaya koydukları işleriyle dünyanın birikimini Türkiye'ye getirdi. Sadece 2015 yılında katılan yabancı konuşmacıların Fransa, İspanya, Lübnan, ABD gibi dünyanın önemli merkezlerinden geliyor olması bu birikim ve içerik zenginliğini göstermeye yeter.

    +1T, içerik ve tasarım atmosferiyle okul olma yolunda ilerlemeye devam ediyor. Etkinlik, zamanı doğru okuyarak gelişmeler paralelinde içeriğini sürekli formatlayacak, yeni bakış açılarıyla takipçi ve katılımcılarına ufuk açmaya devam edecek. Tasarım Günleri 11. yılında da yepyeni sürprizlerle gazetecilik ve tasarım sevdalılarının karşısında olacak.

    Haberle tasarımı 10 yıldır buluşturuyoruz

    Fevzi Yazıcı (Zaman Gazetesi Görsel Yönetmeni)Tasarımla haberi buluşturma düşüncesinden yola çıkarak elde edilmiş bir formül +1T. Gerçek hayatta gazetecilik alanında gözlemlediğimiz tasarım problemlerine çözüm olarak ortaya konmuş içeriklerin bütünü de denebilir. Maalesef medya dünyasında tasarım, havada asılı duran bir kavram niteliğinde. Boşlukta durduğu için de içi bir türlü olması gerektiği gibi doldurulamıyor. Buna sahip çıkanlar da ya gerekli eğitimi almamış ya da konuya gereken önemi vermeyen kişiler oluyor. Sonuç ortada. Tasarım, hayatın içinde olan, hayatla ilgili bir şey. Dolayısıyla tasarım sorunları hayati sorunlara yol açabilir. Bu yorum mimari veya daha pek çok şey için yapılabilir. Şehirler müteahhitlere teslim edilmiş. Tasarlamadan inşa etmenin getirdiği sorunlar nedeniyle sokaklarda nefes alamaz hale geldik. Herkes bundan muzdarip. Benzer şeyleri gazeteler için de söyleyebiliriz. Gazetelerin her gün bayilerde karşılaştığımız o tanıdık görünümünden, tutarsız tavrından, aşırı boyasıyla rahatsız eden halinden hemen hemen herkes şikâyet eder de konu bir türlü etraflıca masaya yatırılmaz. Sayfalarında gezindiğimiz bu yayınların haber aralarında nefes alamamaktan, görsel bombardımanı arasında kaybolmaktan şikâyetçi oluruz da bir bilene sormayız. İşte +1T bunun için var. Bu bir iddia değil. Amaç bilenleri bir araya getirmek ve konuyu masaya yatırmak.

    Her gün kendimizle özdeşleştirerek tercih ettiğimiz ve satın aldığımız gazeteler aslında kimliğimizin parçası ve hayatımıza dokunan ve değiştirme etkisine sahip olan varlıklar. Yani gazete tasarımının evimizin iç dekorasyonuna veya kıyafetimize, belki de sokakların tasarımına etkisi olacağı kanaatindeyim.

    İyi tasarlanmış gazetelerin tasarım sorunlarımıza çözüm bulmakta ateşleyici rol üstlenebileceğini düşünüyorum. Tabii maalesef bunun tam tersini de düşünebiliriz. Yani bu gün içinde bulunduğumuz tasarım problemlerinin altında gazetelerimizin hali de yatıyor olabilir. Gazete Tasarım Günleri bunları araştırmak için bir laboratuvar adeta. Amaç, problemi gündeme getirip çözümler bulmak ve geleceğin gazete tasarımcılarına aktarmak diye özetleyebiliriz.

    Tam bir gazetecilik şöleni

    Mario Garcia (Tasarım Danışmanı) +1T Gazete Tasarım Günleri, dünyada gördüğüm en iyi organize edilmiş ve katılımın en iyi olduğu konferanslardan biri. Tam anlamıyla görsel gazetecilik şöleni diyebiliriz. Hem basılı hem de dijital gazetelerin konuşulduğu bir etkinlik. Dijitalin etkinliği her geçen yıl artıyor. Bugüne kadar üç kez konuşmacı olarak katıldım. Şimdi görsel gazeteciliği ve +1T'nin 10. yılını bir belgeselle kutluyoruz.

    Teorik ve pratik bilgi bir arada

    Stephen Komives (SND Genel Direktörü) Dünyada bunun kadar iyi organize edilmiş ve düşünülmüş bir etkinlik düşünemiyorum. Öğrenciler için çok büyük fırsatlar barındırıyor. Hem profesyonellerden hem de akademik isimlerden öğrenme fırsatları var. Üstelik sadece dinleyici olarak burada bulunmuyorlar. Aynı zamanda kesip biçerek, ellerini kirleterek öğrendiklerini uygulama fırsatları söz konusu. Bu tür etkinliklerde genelde konuşmacılar konuşur ve dinleyiciler de dinler. Burası öyle değil. Parçası olmaktan gurur duyuyorum.

    11. Tasarım Günleri'ni iple çekiyorum

    Hasan Yalçın (UX-UI Tasarımcısı) Konuşmacı olarak katıldığım +1T etkinliği bir tasarımcı olarak bana eşsiz deneyimler yaşattı. 10. yılın vermiş olduğu tecrübeyle kusursuz bir organizasyon yaşandı. Hepsi birbirinden değerli konuşmacıların içinde beni en çok etkileyen Mario Garcia'nın sunumu oldu. Mesleğinde öne çıkan dünyaca ünlü isimleri arka arkaya sahnede görmek, üstelik tanışıp sohbet etme imkânı bulmak benim için çok ayrıcalıklıydı. Kişisel olarak 11. Gazete tasarım günlerini şimdiden iple çekiyorum. Bu etkinliğe dahil olmak benim için gurur vericiydi.

    Tasarımın önemini fark ettim

    Süheyla Özcan (Öğrenci) +1T'de çok güzel seminerlere katıldık ve öğrendiklerimiz bize bakış açısı kazandırdı. Daha önce hiç düşünmediğim şeyleri fark ettim. Bir gazeteci adayı olarak tasarımın ve eskizin gazete için ne kadar gerekli olduğunu anladım. Konuşmaların yanı sıra uygulama fırsatları bulduk. Bu sayede daha çok verim aldık. Şimdi çevreme bu gözle bakıyorum. Geçen gün bir AVM'ye gittiğimde her yere tasarım boyutuyla baktığımı fark ettim. Tasarımlar nasıl olmuş, bunun arkasında ne var, sürekli bunları düşünmeye ve görmeye başladım.

    GRAFİĞİ BÜYÜTMEK İÇİN TIKLAYIN


    0 0

    Türkiye'nin yeni sarayı, halkına henüz kapılarını açmadı ama dünyanın bir çok ülkesinde cumhurbaşkanlığı ya da krallık ikametgâhı olarak kullanılan saraylar, pek çok vesileyle halkı ağırlıyor.

    Geçen hafta Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde bir ilke şahit olduk. Elinde karpuzlu topu, sırtında beyaz atleti ile piknik yapmaya niyetliymiş gibi duran gençlerin ironik protestosu kimsenin gözünden kaçmadı. Rahat tavırları ve kendinden emin edalarıyla bu “birkaç marjinal tip”, Ak Saray gibi bir tahkimatın bahçesinde piknik yapmaya cüret etmiş, “millete” ait olduğu söylenen sarayı “sahiplenerek” bahçesinde top oynamak istemişti. Tahmin edileceği üzere güvenlik kuvvetleri gruba müdahalede geç kalmadı. Yüksek duvarların dibinde bitiveren korumalar: “Burası top oynanacak yer değil. Keseriz topunuzu, ha!” türünden nidalarla gençleri püskürttü. Görüntüleri izleyenler görecektir ki gençler betondan arta kalan el kadar çimenlikten de mahrum kaldı. Aslında aklı kendilerinden makul bu birkaç gencin vermek istedikleri mesaj gideceği yere çoktan vâsıl oldu. Gençlerin asıl niyeti “Başbakanlık hizmet binası alanının, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından Cumhurbaşkanlığı'na devredilmesini protesto” etmekti. Bu fikir kamuoyuna selametle ulaşırken seçim arifesinde yapılan “milletin sarayı” propagandaları da eskilerin tabiriyle bad-ı heva olup gitti. Halbuki, bir aklıselim çıkıp onları içeri buyur etse, tüm bu muzip tertip bertaraf olacak, gençler evine sakince dönecekti. Gelin görün ki gidişat öyle olmadı. Yine izahın yerini mizah aldı.

    Lafı uzatmadan sadede gelelim. Bunun tartışması yaşanırken bizdeki sarayın muadili olan devlet binaları diğer modern ülkelerde nasıl kullanılıyor diye düşündük. Ülke ülke incelerken medeniyet ve görgü dersi alacağımız pek çok manzaraya şahit olduk. Zira dünyanın birçok yerinde başkanlık konutu veya arazisi bir vesileyle halka açılıyor. Bir not daha düşmekte fayda var. Ankara'daki saraya sırada bir vatandaşın ulaşması oldukça zor. Ancak Avrupa'da bir çok başkentteki saraya insanlar yürüyerek ulaşabiliyor. Genelde yüzyılı aşan bir geçmişi olduğu için bu yapılar kentin tarihi bölgelerinde yer alıyor. Mesela Norveç Kraliyet Sarayı. Şehir merkezinde bulunan sarayın, yaz aylarında belli bölümlerine halkın girişine izin veriliyor. Hemen çevresinde bulunan park ise yıl boyu açık.

    Beyaz Saray'da sıradan bir gün

    Beyaz Saray, dünya siyasi arenasında simge adreslerden belki de ilki. Geniş bir parkın ucunda yer alan Amerikan Başkanı'nın malikanesi, protesto ve gösterilere aşina bir mekan. Önünden geçen Philedelphia Avenue'de 30 senedir çadır kuran da var elinde megafonuyla bas bas bağıran da. Başkanın ikametgahı randevuya tâbi olmak suretiyle ziyaretçilere de açık. Bahçesinde de piknik yapanı da eksik olmuyor. Hatta Bayan Obama'nın kendi bahçesinde halkla beraber ufak çapta çiftçilik yaptığı da biliniyor.

    Bellevue piknikçilerin mekânı

    Türkler her yerde kendini belli eden bir millet. Berlin'de bulunan Schloss Bellevue Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın önü bir aralar mangalcı amcaların akınına uğramıştı. Temizlik masrafının artması, peyzajın zarar görmesi ve kimilerinin çöpleri yakma teşebbüsü sonucu Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde mangal yapmak yasaklandı. Fakat mangalsız piknik yapmanın hâlâ serbest olduğu biliniyor.

    Sarayımız pazar günleri açıktır

    Fransa'nın Paris'teki Elysee Başkanlık Sarayı. 28 Ekim 2012'de çekilen fotoğraf Nicolas Sarkozy'den koltuğu devralan François Hollande'ın yeni halk politikasını gösteriyor. Bahçeyi dolduran Parisliler anlaşılıyor ki 18. yüzyıldan kalma saray bahçelerini her pazar ziyaret etmeyi sevmiş. Ağaç gölgelerinde oturup sohbet edenler, skutıra binen çocuklar ve piknik yapanlardan başka camlara yanaşıp içeri bakanlar bile mevcut. Ne hikmetse kimse gocunmuyor.

    Kraliçe sanatçıların eserlerini evinde sergiliyor

    BuckIngham Sarayı'nda resim sergisi.

    İngiltere kraliyet ailesinin ikamet mekanı sanatı halk ile buluşturan en cazip mekanlar arasında. 1993 yılından beri halkın ziyaretine açık. Burayı kraliçe saraydayken de gezebilirsiniz. Sarayda yaz aylarında her gün saat 11:30'da renkli bir törenle muhafızların nöbet değişimi de yapılır. 2011 senesinde tertiplenen “resim cenneti” adlı sergiden alınan yukarıdaki kare, Kraliçe'nin sanatçıları kendi evinde himaye ettiğinin en açık bir misali.

    Sarayda halka açık iftar

    Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi Endonezya'da ibretlik bir davet. Fotoğraf dönemin Cumhurbaşkanı Susilo Bambang Yudhoyono'nun halka açık iftar davetinden. Jakarta'da Ramazan böyle de oluyor.

    Her gün açığız bekleriz

    İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, geçtiğimiz şubat ayında iş başına geldi. Koltuğuna oturur oturmaz ilk icraat olarak sarayın kapılarını halka açtı. “Sarayı her kesimden insanın gelip ziyaret edebileceğini ve sarayın her gün açık olacağını” duyurdu. Mattarella ayrıca, arzu eden sanatçıların sergi düzenleyebileceklerini de ifade etti.

    Kapıları halka prenses açıyor

    Yandaki fotoğraf İskandinavya ülkesi İsveç'ten. Sarayın kapılarını Prensesi Victoria İsveç Milli Bayramı vesilesiyle saray kapılarını halka açıyor (2013). Koluna girdiği veliaht prens ve prensesle halkı selamlayan kraliyet temsilcisi, Stockholm'deki sevincin bir parçası olmuş.

    Kralın botanik bahçesi

    Dünyada çiçek bahçeleriyle nam salmış bir yer de Brüksel'deki Belçika Kraliyet Seraları. Beş binden fazla çiçeği ihtiva eden bahçelerin kapısı çiçek mevsimi gelince halka açılıyor. Bahçelerdeki bazı ağaçlar 2 yüz 50 yaşını aşkın olduğu söyleniyor.

    Şili'de bir Müze Saray

    Dünyanın uzun ince ülkesi Şili'den bize ince bir mesaj var. Başkent Santiago'da bulunan Palacio de La Moneda, 70'li yıllardan bugüne halka açık ve görülebiliyor. Üstelik portakal ağaçlı avlu ve çalışma ofisi de tıpkı müze gibi günün muayyen vakitlerinde kapılarını ziyaretçilerine açıyor.


    0 0

    Yunanistan'da hükümetin 5 Temmuz'da referandum kararı alması, ekonomik krizi siyasi krize ve bilinmezliğe taşıyor. Uluslararası Para Fonu IMF ve Avrupa Birliği destekli mali yardım ve kredi programlarının kesilmesi sonucu halk şaşkın durumda.

    Her yerde panik! Gece gündüz banka önlerinde sıra var. Bir haftada milyarlarca Euro çekilince Syriza hükümeti çareyi bankaları referandum sonrasına kadar kapatmakta buldu. Günlük çekilecek para miktarını 60 Euro, emekli maaşlarını ise 120 Euro ile sınırlandırdı.

    Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras'ın aldığı radikal siyasi karar bir blöf mü, başkaldırı mı, kumar mı bunu şimdiden söylemek zor. Fakat hayır da çıksa, evet de çıksa Yunanistan'ı zor günler bekliyor. Korku ve panik, sağ görüşlü televizyonların da yoğun propagandalarıyla evet cephesini genişletti. Yüzde 10'luk Komünist Parti'nin referandumu boykot etmesi sol ağırlıklı hayır cephesinin elini zayıflattı. Sonucu değiştirecek olan ise geleceklerinden endişe duyan, Avrupa Birliği'nden ayrılma korkusu yaşayan orta sınıf ve sayıları 3 milyonu bulan emekliler. Avrupa Birliği ile her zaman sorunlar yaşayan fakat birliğin imkânları ile maddi anlamda refah yaşayan insanların paniği bütün ülkedeki tedirginliğin de göstergesi. ANEL Partisi ile koalisyon kuran Syriza'nın genç lidesi Çipras ise 320 milyarlık dış borcun alınacak yeni borçlarla çevrilmesi döngüsünün dışına çıkacak sıra dışı çılgın projeler için insanları sandığa çağırıyor. Bu daha başlangıç diyerek “Yetmez ama hayır” diyor. Fakat sokaklar tedirgin. Sokaklar her iki görüşü dile getiren grup ve partilerin miting ve yürüyüşlerine sahne oluyor. Halk korku içinde. Atina'da demokrasi çetin bir sınavda.

    Bugün Yunan halkının söyleyeceği ‘evet' ya da ‘hayır', her hâlükârda öngörülemeyen bir sonun başlangıcı. ‘Evet' çıkarsa hükümet ivedi seçim kararı alacak ve yeni bir seçim maratonu başlayacak. Siyasi anlamda zor ve çalkantılı bir dönemin kapıları ardına kadar açılacak. ‘Hayır' kararında ise uluslararası mali ve siyasi sistem Yunanistan'ı terbiye etmek için daha da köşeye sıkıştıracak.


    0 0

    Suriyeli mültecilerle ilgili aklımızda kalan son çarpıcı fotoğraf yüzlerce insanın sınırlara koştuğu, ölümden kaçtığı anlardı. Böylesi bir zorluktan sonra ‘mecburen' başka bir ülkeye sığınan insanların maruz kaldığı ayrımcı dil ise hayatlarını daha da zorlaştırıyor.

    “Suriyeliler geldiği için kira fiyatları yükseldi.”, “Onlar günlüğü 20 liraya çalıştığı için Türklere kimse iş vermiyor.”, “Kentte Suriyeli gerginliği bitmiyor!” Buna benzer haberlerin çokluğu son iki yıldır herkesin malumu. Mültecilerle ilgili haberlerde tercih edilen üslup ise halkın onlara karşı olumsuz düşünmesine neden oluyor. Hatta öfkesini artırıyor. İşte bu duruma dikkat çekmek isteyen Hrant Dink Vakfı, Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Dil raporlarının sonuncusunda Suriyeli mültecilere yer verdi. Çünkü söz konusu olumsuz algının en büyük müsebbiplerinden biri de medya. Raporda ilk dikkat çekilen nokta şöyle: “Medya, Suriyelileri hak sahibi özneler değil sorun olarak görüyor.” Zira konuyla ilgili yazılı basında çıkan haberlerin tarandığı çalışmaya göre bu yöndeki haberlerin sadece yüzde 6'sı insan hakkı temelli bakış açısıyla kaleme alınmış. Diğerleri ise savaş mağdurlarıyla ilgili haberleri dilencilik, güvenlik zaafı, kira fiyatları ve işsizliğin artması gibi başlıklar altında veriyor. Bütün bu aksaklıkların birçok muhatabı varken sorunun kaynağı Suriyeli mültecilermiş gibi bir algı oluşturuluyor.

    Misafir değil, mülteciler

    Raporu kaleme alan Helsinki Yurttaşlar Derneği Proje Koordinatörü Hakan Ataman, Suriyeli mülteciler için kullanılan ‘misafir' ifadesine ve benzer kavramlara dikkat çekiyor. Çünkü hiçbir hukuki statüyü ifade etmeyen bu sözcükle halka, “Merak etmeyin, gidecekler.” mesajı verilirken mültecilerin hukuki hakları göz ardı ediliyor. Genel olarak bakıldığında ‘misafirimiz' ‘kardeşimiz' gibi kelimelerin olumlu göründüğünü söyleyen Ataman şöyle devam ediyor: “Aslında bu ifadeler Suriyeli mültecilerin Türkiye'ye kaçmaya başladıkları dönemde, iktidarın bulduğu sihirli sözcüklerdir. Çünkü misafir eninde sonunda gider. Ama halkta kalıcı olduklarına dair bir kanaat geliştiği anda işler değişiyor. Tüm sorunların ve kötülüklerin ana kaynağı onlar görülüyor.” Bazı istenmeyen durumların yaşanmasında ise Suriyeli mültecilere karşı sağduyu, sabır ve hoşgörü ile yaklaşılması telkin ediliyor. Bu durumda ortaya çıkan manzarada ise Suriyeliler hak sahibi kişiler olarak değil, sorun oluşturan kitleler olarak görülüyor. Peki bu algının oluşmaması için ne yapılabilir? Suriyeli mültecilere karşı giderek artan hoşnutsuzluğun önü nasıl alınabilir? Savaş Ataman'a göre burada öncelikle kabul edilmesi gereken şu: Suriyeliler bir savaştan kaçtı. Şu an mülteci konumundalar ve sığındıkları ülkede hakları var. Burada en temel insan haklarını yaşamak kimsenin vicdanına bırakılmamalı. Çünkü bu bir lütuf değil. ‘Misafir', ‘kardeş' gibi kavramların yerine onların yasal haklarını tanıyan ‘mülteci', ‘sığınmacı' ifadeleri kullanılmalı. Onların yakın zamanda gitmeyeceğini kabul ederek kalıcı çözümler için harekete geçilmeli ve Türkiye halkında bu anlamda farkındalık oluşmalı.


    0 0

    Geçtiğimiz günlerde Florya Aqua Park AVM'de yeni bir tuvalet zincirinin açılışı yapıldı. İsmi de 2theloo.

    Sıradan tuvaletleri aklınızdan çıkarın. Daha girişte sanki bir lokantaya giriyor izlenimine kapılabilirsiniz. Şunu da söylemek gerekir ki, belki bir buçuk lira vererek tuvalete giriyorsunuz fakat aldığınız hizmete değiyor. İçeride aileler ve engelliler için tuvaletler, çocuk odası, makyaj bölümü bulunmasının yanı sıra hediyeler, küçük eşyalar ve tuvalet malzemeleri satan bir dükkân da var. Yıkama bölümündeki ilham veren etkileyici görseller ve göz alıcılık ise 2theloo'ya ziyareti eğlenceli bir deneyim haline getiriyor. Bu deneyime ortak olmak isteyenler için adres, Florya'daki Aqua Park Alışveriş Merkezi'nin zemin katı. Buraya yolu düşenleri bekliyor 2theloo.

    Nedir bu 2theloo tuvaleti deneyimi?

    Girişte bir buçuk lira vererek bir fiş alıyorsunuz. Alelade bir fiş değil bu. Tuvaletten çıktığınızda bu fişi, anlaşmalı kurumlardan alışveriş yaparken kullanıyorsunuz. Mesela dışarı çıktığınız zaman anlaşmalı kurumların birinden yemek yediğinizde bu fişi gösterirseniz tuvalete ödediğiniz o bir buçuk lira, faturanıza indirim olarak yansıyor. Yani her halükarda tuvaleti bedavaya getirmiş oluyorsunuz.

    ‘Evden daha iyi' mottosuyla

    hareket ediyoruz

    Peki, nereden çıkmış böyle bir yer açma ihtiyacı? 2theloo'yu Türkiye'ye getiren isimlerden biri olan Sacettin Gür, müşterilerin ve seyahat edenlerin temiz tuvalet bulmasının oldukça zor bir iş olduğunu ve bu zorluğu kolay hale dönüştürmek için kolları sıvadıklarını dile getiriyor: “Son günlerde Türkiye'de yapılan pazar araştırmasında katılımcıların yüzde 96'sının tuvaletlerde kaliteye ve rahatlığa önem verdiği ortaya çıktı. Yüzde 99 katılımcınınsa yüksek kalitede hijyene önem verdiği ve çoğunun da kendi tuvaletlerini kullanmayı tercih ettikleri tespit edilmiş. 2theloo konsepti ise ‘evden daha iyi' tuvalet mottosuyla yola çıkıyor.” Bu tuvalette dünyanın en kaliteli ve hijyenik ürünlerinin kullanıldığını da ekliyor. Bu ürünlerle beraber bir daha kullanılan yerde altı saat boyunca hiçbir bakterinin üremediğini söylüyor: “İnsanlar tuvaletin paralı olduğunu görünce ilk başta tepki gösteriyorlar. Fakat içeri girip çıktıktan sonra tebrik ediyorlar bizi. Daha fazla para vermek istiyorlar. Demek ki temizlik, insanımız için oldukça önemli.”

    2theloo nasıl bir şirket?

    2theloo temiz tuvaletler, göze hitap eden tuvalet tasarımı, tuvalet malzemeleri ve hediyelik dükkânı ile Hollanda'nın başarılı bir umumi tuvalet mağaza konsepti. Dünya çapında 200'den fazla tuvalet tesisi var. 2011 yılında Amsterdam'da ilk tesisini açtıktan sonra etkileyici bir büyüme göstermiş. Şu anda dünya üzerinde 14 ülkede bulunan alışveriş merkezi, petrol ve tren istasyonlarında hizmet veriyor. 2016'ya kadar ise tesis sayısını 2000'in üzerine çıkarmayı planlıyor.


    0 0

    İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı, ülkemizin en önemli müzik okullarından. Bugüne kadar pek çok önemli müzisyen yetiştirdi.

    Konservatuvar, kuruluşunun 40. yılını üç özel albümle kutluyor. Halk müziği türündeki Pür Nida adlı albümde farklı bölgelerden 15 türkü var. İkinci albüm ise klasik Türk müziği türünde Meşk-i Safa adıyla çıktı. Kronolojik bir repertuvara sahip olan albüm, klasik Türk müziğinin geçmişten bugüne uzanan birbirinden güzel şarkılarını aynı CD'de topladı. Son albümün adı ise Aşkname. Albümde 20. yüzyılın müzik hayatında iz bırakmış bestecilere ait 10 eser yer alıyor.

    İTÜ TMDK 40. Yıl Albümleri

    Karma

    Uzelli Müzik

    Festivalden önce albümü geldi

    Bu yıl 22. kez caz severleri ağırlayacak olan İstanbul Caz Festivali, 27 Haziran-15 Temmuz tarihleri arasında yapılacak. Her yıl olduğu gibi bu sene de festival için özel bir albüm hazırlandı. EMI Müzik Türkiye etiketiyle hazırlanan çalışma, iTunes'da satışa sunuldu. Albümde festivalde sahne alacak Joan Baez, Jools Holland, Aloe Blacc, Melody Gardot, Imelda May ve Tigran Hamasyan gibi çok önemli isimler var. Bu özel albüm, festival öncesinde dinleyicilere hem bir selam hem de hâlâ karar veremeyenler için güzel bir kılavuz olacak.

    Caz Festivali Albümü

    Karma

    EMI Müzik

    Yasdıman, bu kez kendisi için çalıyor

    Serhan Yasdıman, ülkemizin önemli gitaristlerinden. Sadece yurtiçinde değil, yurtdışında da yaptığı çalışmalarda ülkemizi başarıyla temsil etti. 3 binden fazla albümde, farklı müzik dallarına gitarıyla eşlik eden sanatçı, bu kez kendi albümü için stüdyoya girdi. Yasdıman, Eski Sokak ismini verdiği albümde ağırlıklı olarak kendi bestelerini yorumluyor. Kendine has yorumu, tekniği ve gitardaki ustalığıyla birlikte müzisyenin duygusal iç dünyasını da bu albümde keşfedebilirsiniz. Özellikle sözsüz müzikten hoşlananlar için güzel bir dinleme vaat ediyor Eski Sokak.

    Eski Sokak

    Serhan Yasdıman

    Pdnd Müzik


    0 0

    Beyaz Saray'ın davetlilerinin şu sıra keyfine diyecek yok. Zira ABD Başkanı Barack Obama'nın eşi Michelle Obama, Beyaz Saray'da 40 seneden beri ziyaretçilere uygulanan fotoğraf çekme yasağını kaldırdı.

    Obama ailesinin edindiği ilk köpek olan Bo, bu vesileyle dün Beyaz Saray'da basın mensuplarının karşısına çıkarıldı. Yeni kurala göre akıllı telefon kameraları ve lensi 7,5 santimetreden büyük olmayan makinelerle fotoğraf çekilebilecek. Ancak video kameralar, tabletler, tripodlar ve kamera çubuklarını kullanmak hâlâ yasak.

    Gözyaşı, sanat için mi?

    Mikroskop sadece bilimsel deneylere alet olmuyor. Sanatın da vazgeçilmez bir parçası artık. Hollandalı fotoğraf sanatçısı Maurice Mikkers, farklı sebeplerle akıtılmış gözyaşlarının mikroskobik ortamda fotoğraflayarak olağanüstü görüntüler elde etti. Fotoğraflar ilk bakışta kar tanelerini andırıyor. Değişik desenler ve şekiller içeren gözyaşları; acı biber yenilmesiyle, soğan kesilmesiyle, bir kişiye göz kırpmadan sürekli bakılmasıyla ve göz kapağına yüksek dozda mentol yağı konulmasıyla elde edilmiş.

    Dişçi fobiniz varsa okumayın

    Birçok insan dişçiden korkar. Pek de haksız değiller galiba. BBC'nin internet sitesinde yayınlanan makalede ismi William olarak verilen bir İngiliz askerin 2005'te Almanya'da gördüğü diş tedavisi sonrası hafızasını nasıl kaybettiğinden bahsediyor. William'ın hafızası 2005'in 14 Mart günü dişçi randevusunda takılı kalmıştı. "Dişçi koltuğuna oturduğumu ve lokal anestezi için iğne yapıldığını hatırlıyorum." diyor. Sonrası ise tam bir boşluktan ibaret. William'a ülkesi İngiltere'de ileriye dönük amnezi teşhisi konulmuş.


    0 0
  • 07/04/15--14:00: Notaların efendisine elveda
  • Eserlerinin tamamını buraya yazmaya kalkışsak satırlar yetmez. Nice filme notalarıyla yaptığı tatlı dokunuşlarla gönlümüzde epey yer eden biri James Horner. Geçtiğimiz günlerde geçirdiği bir kaza sonucu aramızdan ayrıldı. Oysa daha besteleriyle şenlendireceği ne çok film vardı…

    Pek çok müzik dehası gibi o da küçük yaşlarda başladı müzikle hemhal olmaya. Evet, James Horner'dan bahsediyoruz. Daha beş yaşındayken piyano çalıyordu. Yetmedi, büyüdüğünde hayatını notaların şekillendirmesini istiyordu. Londra'daki Royal College of Music'te eğitim gördü. İşin teorisi ve akademik tarafından da eksik kalmadı. Yine bu alanda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Buraya yazsak satırların yetmeyeceği kadar çok filme beste yaptı. Beste yaptığı her filme de başka başka anlamlar kattı. Oscar dâhil toplam 32 ödülü evine götürdü. Lakin ömrün de bir sonu var. James Horner, geçtiğimiz hafta tek kişilik uçağını kullanırken, Kaliforniya'da yaşadığı kaza sonucu 61 yaşında hayatını kaybetti. Ölümünün ardından kendisine, yine kendisinin bestelediği iyi işleri yollayalım. Mesela Titanik filmindeki ‘Hymn to the Sea' ya da Cesur Yürek'teki ‘Freedom' parçaları… Bunları dinleyip de hangimiz duygulanmadık, gözyaşı akıtmadık beyazperde karşısında. Yazacağı daha pek çok nota ve yapacağı pek çok beste varken aramızdan ayrılan James Roy Horner'ı yine kendisinin bestelerini dinleyerek anıyoruz, uğurluyoruz… Ola ki hatırlamayanlar olmuştur, işte onlar için Horner'ın en iyi besteleri…

    Cesur Yürek, ‘Freedom' (1995)

    Ah ah, William Wallace'ın işkence gördüğü esnada ‘özgürlük' nidalarını ve bu nidalara eşlik eden ‘Freedom' parçasını kim unutabilir. Elbette ki bu parçanın altında da James Horner'ın imzası var. Kariyerindeki en önemli iki işten biri Cesur Yürek filmi. Biz de bu filmde, Horner'ın kalbinin derinliklerinden süzerek damıttığı notalara kulak kabartırız.

    Avatar, ‘Becoming One Of The People' (2009)

    Titanik'ten uzun yıllar sonra Horner'ın James Cameron ile bir araya gelmesi, 2009 yılındaki gişe canavarı Avatar'a kısmet olacaktı. 3D filmleri furyasını başlatan film, dünya çapında inanılmaz bir hasılat rakamına sahip oldu. Tabii ki filmin arka planı, Horner'ın notalarıyla bezeliydi.

    Truva, ‘Troy' (2004)

    Her ne kadar Truva'nın müziklerini yapması biraz aceleye gelse de yine de Horner'ın iyi bir iş çıkardığını belirtmemiz gerek. Tarihsel motiflerle bezeli bir filmin parçalarını yapmak, o dönemleri iyi bir şekilde tahlil etmekten geçiyordu ki, Horner bu işi gayet iyi bir şekilde kotarmıştı.

    Titanik, ‘My Heart Will Go On' (1997)

    Titanik'i Titanik yapan şeylerin başında gelir Horner'ın meşhur ‘My Heart Will Go On' bestesi. Hem bu filmdeki besteleri hem de soundtrack parçasıyla iki ödül birden kazanmıştı. İzleyicilerin filmdeki halet-i ruhiyesini değiştiren en önemli etkenlerden biriydi müzikler ve filmin yönetmeni James Cameron, Horner'a ne kadar teşekkür etse az...

    Apollo 13, ‘Dark Side of the Moon' (1995)

    Uzaya ve uzaylılara duyulan ilginin had safhada olduğu dönemler ve o dönemin en meşhur filmlerinden biri Apollo 13. Arka planda ise çok iyi bir atmosferin meydana getirilmesini sağlayan Horner'ın besteleri. Daha ne olsun...

    Akıl Oyunları, ‘A Kaleidoscope of Mathematics' (2001)

    Russell Crowe'un başrolde harikalar oluşturduğu ‘Akıl Oyunları' iyi bir film olmanın ötesinde, izleyiciyi sonuna kadar içine alan bir atmosfere de sahipti. Söz konusu atmosferin izleyiciye aktarılmasındaki başarının arkasında şüphesiz filmin müziklerinin payı vardı. Bu sebeple Horner'ın bestelerinin payını küçümsemek hiç de adil olmaz.

    Yaratık, ‘Futile Escape' (1986)

    Yine bir James Cameron filmi ve yine James Horner. Pek çok yönetmenin uzun yıllar birlikte çalıştığı ve asla vazgeçemediği isimler vardır ya, Horner da Cameron için aynı şeyi ifade ediyor aslında. Bir korku filmini, yerinde müziklerle nasıl daha iyi bir korku filmi yapılabileceğinin göstergesiydi.

    Bir Amerikan Masalı, ‘Somewhere Out There' (1986)

    Horner'ın nadir de olsa animasyon dünyasına adım atmasının bir örneği ‘Bir Amerikan Masalı'. Müzikleriyle filme tatlı bir dokunuş sağlayan Horner, hem küçük hem de büyük izleyiciye hitap eden notalarla filmi başka bir diyara götürmüş adeta.


    0 0

    Havalimanlarında artırılan güvenlik denetimleri, seyahatleri çileye dönüştürmeye devam ediyor. Yaz sezonu yoğunluğu nedeniyle güvenlik ve pasaport noktası ile check-in kontuarlarındaki uzun kuyruklarda mağduriyet yaşayan yolcular, bir yandan da yeni güvenlik uygulamalarına takılmadan sorunsuzca geçiş yapma telaşına düşüyor.

    Pasaport sonrasındaki güvenlik noktalarında başlatılan ‘detaylı elle arama denetimleri' ise ‘taciz' şikayeti üzerine yolcularla güvenlik görevlilerini karşı karşıya getiriyor. Tepkiler üzerine güvenlik birimlerine ‘eldivenli aramaların yolcuyu rahatsız etmediği' yönünde yazı gönderen Emniyet Müdürlüğü ise yolcuları ikna etmeye çalışıyor.

    Paris'te Fransız karikatür dergisi Charlie Hebdo'ya ocakta düzenlenen kanlı terör saldırısı sonrası havalimanlarında artırılan güvenlik tedbirleri, bir süre önce ‘canlı bomba tehdidi' nedeniyle üst düzeye çıkarılmıştı. Ancak bazı denetimler, yolcularla güvenlik görevlileri arasında krize yol açtı. Özellikle ‘elle arama' uygulaması sonrası, taciz iddiaları üzerine yolcularla güvenlik görevlileri arasında sert tartışmalar yaşandı. Uygulamayla el dedektörü ile gerçekleştirilen üst aramaları elle ve detaylı şekilde yapılmaya başlanmıştı. Elle arama yapılmasına izin vermeyen yolcuların ‘uçuşları iptal edilerek' yasal işlem yapılırken, tacize uğradığını iddia edenler ise güvenlik görevlilerine dava açıyordu.

    HAKİM, SAVCI VE AVUKATLAR ARATMIYOR

    Uygulamaya en çok karşı çıkanlar hakim, savcı ve avukatlar. ‘Özel yasaya tabi' olduklarını belirtip elle aramaya izin vermeyen hakim, savcı ve avukatlara görevliler tarafından, “Aratmak zorunda değilsiniz ancak uçamazsınız. Uçmanın kuralı aramadan geçmektir. Bu yasal yetkiye müdahale değildir.” deniliyor. İkna olanlar arandıktan sonra uçağa geçebiliyor.

    PİLOT, HAKİMİ UÇAKTAN İNDİRDİ

    Elle aramaya itiraz eden hakimlerle ilgili geçen ay ilginç bir olay yaşandı. İç hat uçuşunda aranmak istemeyen hakim, görevliyle tartıştıktan sonra hızlıca uçağa geçti. Ancak olayı öğrenen kaptan pilotun, hakimin uçaktan inmemesi halinde uçuşa başlamayacağını açıklaması üzerine kriz yaşandı. Yolcuların da tepki göstermesi üzerine uçaktan inmek zorunda kalan hakim, arandıktan sonra uçuşuna devam etti.

    GÜVENLİK GÖREVLİLERİ ÇARESİZ

    Havalimanlarındaki üst düzey güvenlik kontrolleri, uluslararası standartlar gereği gerçekleştiriliyor. Uluslararası güvenlik kuruluşları ve emniyet birimleri, havalimanlarında sık sık denetim yaparak, güvenlik zafiyetlerini belirlemeye çalışıyor. Denetimlerde görevliler, bir yolcu gibi rol yaparak, ‘iç çamaşırlarının yanı sıra vücuttaki belirli bölgelere (koltuk altı ve cinsel bölgeler gibi) tehlikeli madde saklayıp' bunun güvenlik birimleri tarafından bulunması isteniyor. Güvenlik görevlileri de, denetimlerden geçer not alabilmek amacıyla tüm yolcuları çok detaylı şekilde arıyor. Denetimlerde birkaç defa geçer not alamayan görevliler işten çıkarılıyor.


    0 0

    21 yaşındaki Gülşah Merve Yüksel, 36 günde 28 şehri motosikletle dolaşarak tek başına Türkiye turu yapacak. Amacı ise turun sonunda hepimize “Bakın bir kadın bu memlekette güvenle gezebiliyormuş. Ülkem güvenli.” dedirtmek.

    Hava karardığında arkadan inceden duyulan ayak seslerinin tedirginliğiyle büyür bu ülkede kadınlar. Sizi takip ediyorlarmış hissinden kurtulmak için durur ayakkabınızı bağlarsınız, olmadı hiç çalmayan telefonunuzda babanızla konuşursunuz sesli sesli... Kalp atışlarınız biraz hızlanır, yıllar geçtikçe pratik kazanırsınız. Ama sizi takip ettikleri hissi yakanızı bırakmaz. Bu ülkede bazen bir kadın yolda tek başına, hatta arkadaşlarıyla da yürüyemez. Sonrasında adları Özgecan olur, Pippa Bacca olur. Bazen dünyayı dolaşan isimlerin Türkiye'de yaşadıkları felaketleri okuruz gazete sayfalarında, bazen kızını başka şehre göndermek zorunda kalan bir anne-babanın kaygılarını taşırız birlikte. ‘Keşke böyle olmasa' diyen üniversite öğrencisi 21 yaşındaki Gülşah Merve Yüksel, motosikletiyle tek başına Türkiye turuna çıktı.

    Biz onu turun 8. gününde Trabzon'da yakaladık. Turuncu çiçekli ilk motosikletini 13 yaşında babası almış. Trafiksiz alanlarda günlerce alıştırma yaptıktan sonra Bostancı'dan Ataşehir'e okul yolu tek güzergâhı olmuş Yüksel'in. Dört gözle ehliyetini almayı bekleyen Yüksel, o gün geldiğinde Türkiye'de motosiklet ehliyeti almanın bir şey ifade etmediğini anlamış. “4 yıl tatil yörelerinde trafiksiz alanlarda kullandığım halde ehliyetten sonra sürüş eğitimleri alma gereği hissettim.” diyor.

    Deneyimi arttıktan sonra babası istediği ikinci motosikletini alır. Artık o 20 bin km yapmış deneyimli bir sürücüdür. İlk turuna çıkmaya bu güvenle karar verir. Ve yine tek başınadır. Yalnızlığını şöyle anlatıyor Yüksel: “Bu benim hayalimdi aslında, eşlik edecek arkadaş da bulamadım. Üniversite arkadaşlarım motosiklete çok sıcak bakmıyorlar, ben dostluklarımı da bu tutku üzerinden kuruyorum. Bu sebeple ilk kısa turuma yalnız çıktım. Güzergâhım İstanbul'dan başlayıp Ege, Akdeniz yani tatil bölgeleriydi.”

    “Benim gönlüm doğuda”

    Bu tur ona cesaret verir, artık Türkiye turuna hazırdır. Hayalini Yamaha Türkiye'ye anlatır. Herkes ona Avrupa turu önerse de “Benim gönlüm doğuda.” diyor Yüksel. “Önce kendi ülkemi tanımak istedim.” derken motosikleti ile diğer durağı İran, ardından da Rusya olsun istiyor. Hiçbir zaman Avrupa'nın güvenli yollarına sıkıştırmak istememiş hayallerini. Türkiye turu için ise “Kendi düşlerimde Türk kadınını buldum.” diyor. Düşü tek başına motosikletle her yere gidebilmek, sonrasında ise gezginlerin hayallerine ulaşmak. O bunları düşlerken ülkesinde kadınlar minibüsle evlerine varamıyor. Özgecan olayı, Yüksel'i de çok üzmüş. Bazı arkadaşları bir süre dışarı çıkamamış. Bu duruma çok içerlemiş Yüksel. Ve motosikletiyle ‘Bakın kadınlar her şeyi yapar, tek başına bu ülkeyi turlar' demek istemiş.

    İlk rota Karadeniz'dir. Şehirden şehire insanların çok değiştiğini gözlemlerken ilk akşamında Amasra'da bir ablada misafir olur. Memlekete dair umudunun arttığını söyleyen Yüksel; “Gördüğüm güzellikler gezdikçe katlandı. Giresun'da 30 kişilik grup karşıladı beni. Sabahın altısında yolcu ettiler, çok duygulandım.” diyor.

    Yıllarca gezginlerin yazılarını, kitaplarını özenle okur Gülşah Merve. Birini bize şöyle aktarıyor: “Bisiklet ile Türkiye'yi gezen bir abim vardı; Erhan Söylemez. Bu yolculuğumdan sonra telefonumu bulmuş. Aradı, konuşurken ağladım. Kitap kahramanınız sizinle konuşur gibiydi.” Yolculuğunda bir durağı da motosiklet kazası sonucu hayatını kaybeden şarkıcı Barış Akarsu'nun ailesi olmuş. Yolculuk sırasında yağmur ile çok savaşmış ama karşılayanlar “bereketinle geldin” demişler.

    Ekşi Sözlük'te kendimi okudum, iki gün ağladım

    Gülşah Merve Yüksel, yola çıkmadan önce son hazırlıklarını yaparken Google'a adını yazar ve turunun kadınlara ulaşıp ulaşmadığına bakmak ister. Sonrasını şöyle anlatıyor: “Bazı forumlarda özellikle Ekşi Sözlük'te hakkımda yazılanlara denk geldim. Çok üzüldüm ve iki gece ağladım. Yola çıkacak ve amacı aşikâr birine yazılanları çok acımasız buldum.” Bunun yanında daha ilk günlerinde Facebook grubuna gönderilen özel mesajları da anlatıyor Yüksel, “Kadınlar sıkıntılarını, dertlerini bana yazıyor.” diyerek.

    Yüksel, kadınların birilerine bir şeyler anlatmaya ne kadar çok ihtiyacı olduğunu görür. Motosiklet ile tek başına bir kadının onlar için tura çıkmasının amacını fark eden kadınlar Gülşah Merve'ye sırlarını yazmaya başlar. Oğlundan dayak yiyen kadınlardan tutun da erken yaşta evlendirilenlere kadar birçok kadından mail almış. Bu maillerden sonra emniyet müdürleri ve valileri ziyaretle başlamak istiyor rotasındaki yeni şehirlere…

    Trabzon'dan sonraki durağı Hopa ve Artvin'in ardından Doğu Anadolu'ya gitmek istiyor. Önemli hedeflerinden biri de Halfeti'de hayatını kaybeden iki motosikletliyi anmak. Gezisinin sonunda fotoğraflar dışında anılarını yazmak ya da küçük bir belgesel yapmak da planları arasında.

    Kaskındaki kamerasını yollarda düşürmüş olsa da anılar ve kadınların acıları hatırında. Sonraki hedefi ise Türkiye'den bir kadının iki teker üstünde dünya turu yapması…


older | 1 | .... | 136 | 137 | (Page 138) | 139 | 140 | .... | 165 | newer