Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 126 | 127 | (Page 128) | 129 | 130 | .... | 165 | newer

    0 0

    Dünyanın yarısının 3 gün karanlığa gömüleceği, 200 yaşını geçen Budist rahip, İsrail casusu göçmen kuşlar gibi fantastik bir romanda karşılaşabileceğimiz ifadelere gazetelerin bilim sayfasında rastlamak sürpriz değil. Sıradan okuyucunun dikkatinden kaçsa bile bilime meraklı gençler, absürt haberlerden rahatsız. Bu nedenle kimi kendi sitesini kurmuş, kimi de medyada çıkan saçma bilim haberlerini deşifreyi görev bilmiş.

    Gazetelerdeki absürt haberlerin sıklığını fark eden Aysu Uygur, ‘Bilim-Bilmiyim’ adını verdiği internet sitesinde kaynaklara dayanmayan “bilim haberlerini” yayınlıyor. Uygur, Robert Kolej’in ardından Amerika’daki Brandeis Üniversitesi’nde eğitim almış. Daha sonra Harvard Tıp Fakültesi’nde doktora eğitimine başlamış. Geçtiğimiz yıl da Genetik bölümünden mezun olan Uygur yine aynı üniversitede kalp rejenerasyonu üzerine araştırmalarına devam ediyor.

    Bilim Bilmiyim’de hatalı aktarılan bilim haberlerini ifşa eden Uygur, “Türkiye’deki gazetelerin bilim haberleri korkunç derecede yanlış bilgiler içeriyor.” diyor. Aysu Uygur, bu durumun bilimsel konularda uzmanlaşmaya çalışan herkesin gözüne çarptığını söylüyor. Zamanla bu hatalı haberleri teker teker sosyal medyada paylaşmaktansa bir blogda toplamaya karar vermiş. Şimdilik siteyi tek başına yönetiyor. Ama okurlardan sürekli geri bildirim alıyormuş. Hatta blogdaki haberlerin yüzde 80’i okurların bir şeylerin yanlış olduğunu fark edip Uygur’a sordukları haberlerden oluşuyormuş.

    Aysu Uygur, aklında kalan en absürt bilim haberini şöyle anlatıyor: “Benim için absürt bilim haberlerinin şampiyonu, göç yolları takibi için bacaklarına halka takılan göçmen kuşların İsrail casusu olmakla suçlanması. Kuşlar İsrail’deki yaşam alanlarında halkalandığı ve halkaların üzerinde Tel Aviv yazdığı için. Üstelik bu iki defa oldu, biri Antep’te biri Sudan’da halkalanmış kuşların ölüsü bulunduğunda, iki defa ‘İsrail casusu akbaba’ manşetiyle haber geçildi. Bütün bunlar olurken, ne medyanın, ne bölgenin il tarım müdürlüğünün ne de olayı incelemekte olduğu iddia edilen jandarmanın kuş halkalamadan bahsetmiyor oluşu o kadar garip ki! Haberde tek kelimeyle bile anlatılmıyor. Okuyanlar kışkırtılsın, kışkırtanlar birbirleriyle paylaşsın ve sansasyon yaratılsın diye olabilir, bilemiyorum. Bu kadar rutin bir kuş bilimi metodunun bu kadar gizemliymişçesine aktarılması inanılır gibi değil.”

    Aysu Uygur, bilim haberciliğindeki bu durumu haberin doğruluğuyla değil, ne kadar çok tıklandığı ve paylaşıldığıyla ilgilenilmesine veriyor. Bir haberi sansasyonel aktarmanın da beceri olduğunu ama bunu yaparken bilimsellikten taviz vermenin bilimi halka aktarma amacını geçersiz kıldığını söylüyor Uygur. Başka bir sebebi de, bilim haberlerini hazırlayanların, bu alanda birikimli olmaması olarak açıklıyor. Bu alanda iyi olan ülkelerde birçok bilim habercisinin, temel bilimler okumuş, daha sonra gazetecilik mesleğini seçmiş insanlar olduğunu vurgulayan Uygur, en azından bu konulara yoğunlaşmak isteyen gazeteciler için bazı sertifika programları olduğunu hatırlatıyor.

    Bilim haberlerinin yüzde 95’inin desteksiz olduğuna dikkat çeken Uygur, bilim haberciliği adı altında Türkiye’de daha çok kayısı ve keçiboynuzu gibi yerel lezzetlerimize yoğunlaşıldığını, bu haberler devam ettikçe halkın gazetelerden ziyade bilime inancının azalacağını hatırlatıyor.

    Medyadaki manipülasyondan bilim de nasibini alıyor

    Onur Berk Arslanoğlu ise lisansını makine mühendisliğinde, ihtisasını medya ve iletişim sistemleri alanında yapmış. 2008’den beri kurucusu olduğu “Eğlen Bilim” ekibiyle birlikte öğrencilere bilimi sevdirecek etkinlikler tasarlıyor. 2008 yılında “Bilim Elçileri Yarışması”nda Türkiye üçüncülüğü var. İtalya Cenova Bilim İletişimcileri Akademisi’nde bilim anlatıcılığı eğitimleri de veren Arslanoğlu “Bilimin Eşik Bekçileri” konu başlığı ile geçen yıl yüksek lisans tezini tamamlamış.

    Tez konusu; haber sahibinin ya da editörün öznel değer yargıları eşliğinde bilim haberlerini araştırmak olan Arslanoğlu, birçok absürt haberlerle karşılaşmış. Bunlardan biri MS hastalığıyla ilgili “Entel kadının hastalığı MS erken yaşta vuruyor” başlıklı haber. MS ile ilgili haberin önüne ‘entel kadın’ ibaresi eklenerek sanki entel olan kadınlar hastalanır şeklinde bir algı oluşturmaya çalışıldığını söylüyor Arslanoğlu.

    Bilim haberciliği konusunda uzmanlaşmış gazeteciler olmadan bu sorunun çözülmeyeceğini söyleyen Arslanoğlu şöyle diyor: “Bilimin kurumsallaştığı ülkelerde bu konuya hem rağbet fazla hem de okuyucu bilginin doğruluğundan emin olmak istiyor. Bu yüzden daha titiz davranılıyor.”

    Bilim haberciliğinden en çok sağlık ve teknoloji haberlerinin nasibini aldığını söyleyen Arslanoğlu, “Teknoloji tüketim ile doğrudan ilişkili olduğundan dolayı ürün sattıracak her ifadeyi haberin içeriğinde görmek mümkün.” diyor. Sağlık haberlerinde umudun en yüksek olduğu konu olması itibarıyla yanlış veya doğru sürekli gündeme getirilmekte beis görülmediğini söyleyen Arslanoğlu, dayanağı olmayan yüzlerce bilim haberlerinin yapıldığını söylüyor. Küresel ekonomiye geç entegre olmuş bir ülke olarak bilim haberlerinin medyada edindiği yerin günümüzde giderek arttığını da gözlemleyen Arslanoğlu, bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini ekliyor.

    Fizikist ile hakiki bilim haberciliği yapıyor

    Emre Altın ise basındaki asılsız medya haberlerinden kaçanların sığındığı kaliteli sitelerden biri olan “fizikist”in kurucusu. Altın, daha lise öğrencisiyken kurduğu sitenin hikâyesini şöyle anlatıyor: “Ablam için yaptım siteyi. Şırnak’ta doğu görevini yapıyordu. Ona oralarda İstanbul’dan gelen fizikçi diyorlarmış. Sitenin adı oradan geliyor.” Önce siteyi sonra Facebook grubunu kuran Altın “Fizikist adını sürekli duymaya başladım.” diyor. Hiçbir reklamı yapılmadan duyulmuş site. Bu alandaki açıklığı o da bu ilgi ile fark etmiş. Ve uzmanlık alanı olan yazılıma dair ne varsa sitede denemiş. “Aslında bu site ile geliştim.” diyor. Daha önce hiçbir deneyimi olmadığı halde ilgi sayesinde zaman buldukça emek verdiği bir e-dergi bile çıkarmış. En kısa zamanda e-dergiyi tekrar yayınlayacaklarını söylüyor.

    Emre Altın, yayınlandığı ilk günden itibaren haberler koymaya başlamış siteye. Ve fark ettiği ilk şey, alanında uzman okurların yayınladığı her şeye dönüş yapmaları, kâh düzeltmeleri kâh önerilerde bulunmaları olmuş. Bu öneriler, onu alanda sayılı üniversitelere yönlendirmiş. Bu üniversitelerle iletişim halinde olması, içeriğin zenginleşmesine vesile olmuş.

    Aslında gazetelerde olması gereken bilim haberciliğini kendi sitesinde uygulamış Emre Altın. Paylaşımlarının sadece fizik alanında olmadığını hatırlatan Altın, yüzlerce yazarın başvuruda bulunduğunu, en kısa zamanda yapılan elemelerle daha zengin ve alanında uzman bilim insanları ile özgür bilim haberciliği yapacaklarını söylüyor. İlk yıllarda ablasının öğrencilerinin okuyup teyit ettiği haberlerden bugünlere gelmesini alandaki tarifi zor boşluğa veriyor. Şimdilik sitesinden ve Facebook’tan binlerce takipçisine güne başlarken dinamik ve doğru bilim haberlerini ulaştırmaya devam ediyor Fizikist. Yakında Fizikist e-dergisi uzman kadro bilim haberciliğine devam edecek.


    0 0

    Pegasus Hava Yolları uçaklarında gösterilen ve yıllardır herkesin beğeniyle izlediği güvenlik videosunun çocuk oyuncuları, beş yıl sonra bir araya geldi.

    Çekimleri 2009 Aralık’ta gerçekleştirilen filmde oynayan Pegasus Aile Bireyleri’nin çocukları, film yayınlandığından bu yana sektörde ve misafirler arasında büyük bir üne sahip olmuştu. Yolcular, yıllardır uçakla seyahatlerine bu miniklerin güvenlik kurallarını anlatmalarıyla başladı.

    O dönemde yaşları 4 ile 9 arasında değişen çocuklar, geçen yıllarda gençliğe biraz daha yaklaştı. Hatıra çekimi için yıllar sonra yeniden bir araya gelen Talya, Alp, Duygu, Göktuğ, Duru, Alara, Boran, Defne ve Deniz, ilk karşılaşmalarında birbirlerini tanımakta güçlük çekti. Güvenlik videosundaki oyuncular, 5 yıl aradan sonra bu kez şirketin genel müdürlük eğitim binasında yer alan kabin simülatöründe hatıra çekimi canlandırdı.

    ÇEKİMLERDE ÇOK EĞLENMİŞLER

    Önceki çekimlerin çok eğlenceli geçtiğini söyleyen gençler, organizasyon sayesinde eski hatıralarının canlandığını ve yeniden büyük bir sevinç yaşadıklarını anlattı. Okuma-yazma bilmeden sayfalarca ezber yapmanın kolay olmadığını dile getiren Tayla, çekimlerde çok heyecanlandığını ve videoyu izledikten sonra ise büyük mutluluk yaşadığını ifade etti. Tayla, çok sevdiği oyunculuğu profesyonel şekilde yapmak istediğini belirtiyor. Videonun yayınlanmasının ardından okulda tanındığını dile getiren Alp, videoyu her izlediğinde çok mutlu olduğunu ancak polis olma hayalinden vazgeçmediğini anlatıyor.

    FİLMLERDE FORMAT DEĞİŞTİ

    Havayolu şirketlerinin, uçakta gösterilen ‘güvenlik kurallarını’ eğlenceli formata dönüştürmesi, yolculardan da büyük ilgi görüyor. Uçakta acil durumlarda (emergency) yapılması gereken güvenlik uygulamalarını gösteren kabin memurlarını veya demoları seyretmekten sıkılan yolcuların da ilgisini çekmeyi başaran birbirinden eğlenceli filmler, THY ve Pegasus Hava Yolları uçaklarında gösterilmeye başlandı. Hazırlanan güvenlik filmlerinde beklentilerin ötesinde başarının yakalanmasında dünyaca ünlü futbolcuların, profesyonel oyuncuların ve miniklerin yer alması etkili oldu.

    Uçakta acil durumlarda yapılması gereken ‘kemer kullanımı ve oksijen maskesi takılması’ gibi uygulamalar, Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı ICAO tarafından belirleniyor. Her uçuş öncesi, uçuş güvenliği açısından gerekli kural ve uygulamaları, kalkış öncesinde ya kabin ekiplerinin tarifleri ya da özel hazırlanan filmler sayesinde öğreniyoruz. Elbette sık seyahat eden yolcular için bu kuralların her uçuş öncesi gösterilmesi sıkıcı olabilir. Ancak sırf bu yüzden uygulamayı kaldıramayacaklarını bilen havayolları, kafa yordukları sorunu eğlenceli bir yolla çözmüş gibi görünüyor.

    YABANCI HAVAYOLLARI İŞİ ABARTTI!

    Yolcuların ilgi ve dikkatini çekmek amacıyla 1990’lı yıllarda, uçuş güvenlik filmlerinde üç boyutlu grafikler kullanılmaya başlanmıştı. Ancak ilk dönemlerde merakla izlenen uygulama, yolcu üzerindeki etkisini kaybedince kaldırıldı. 2010’dan sonra ise Cebu Pasifik Havayolları’ndaki kabin görevlilerinin önerisi üzerine Lady Gaga ve Katy Perry’nin müziği ve koreografisiyle canlı performans uygulanmaya başlandı. New Zealand Havayolları da, fitness uzmanı Richard Simmons’ın dramatizasyonu ile demo gösterisi tasarladı. Bu arada Virgin America, çizgi film ile animasyon kullanırken, Thai Airways, kabin görevlilerini daha canlı gösteri yapmaları şeklinde uygulama başlattı. Swiss Air de, üç boyutlu model animasyon kullanarak başlatılan geleneğe farklı bir yorumla katkıda bulundu. Daha pek çok yabancı havayolu şirketi de, yüksek bütçeli güvenlik filmleriyle hem yolcuların dikkatini çekti hem de şirketlerinin dünya genelinde tanınmasını sağladı. Bu alandaki en ilginç şirket ise hiç kuşkusuz Yeni Zelanda Havayolları. Şirket, daha önce olduğu gibi geçen yıl da sıra dışı bir uçuş güvenlik filmine imza attı. ‘Yüzüklerin Efendisi’ filminin çekimlerinin yapıldığı Yeni Zelanda’da, aslını aratmayacak kalitede reklam filmi çekildi. Her uçuş öncesi alışılagelen güvenlikle ilgili bildirimler, çekilen reklam filmle eğlenceli şekilde ele anlatıldı. Hobbit filminden esinlenen reklam filmiyle uçakta uyulması gereken kurallar, filmdeki kostümlerini giyinen ünlü karakterler tarafından yine filmin çevrildiği mekânlarda gösteriliyor.

    Lise öğrencisi, Ay yürüyüşüne katıldı

    İstanbul Kartal Fatin Rüştü Zorlu Anadolu Lisesi öğrencisi Metin Özyıldırım, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Uzay ve Roket Merkezi'nde kursa katılan ilk Türk öğrenci oldu. 39 farklı ülkenin yanı sıra Amerika'daki 26 eyalet ve bölgeden toplam 306 öğrencinin katıldığı liderlik programı, iki hafta sürdü. Programda, 16-18 yaş arasındaki öğrencilere, kendi roketlerini tasarlamak, yapmak ve test etmek, simülasyonlu astronot eğitimine, mekik görevlerine ve ay yürüyüşüne katılmak gibi zorlu görevler için ekip oluşturuldu.


    0 0

    Çocukluğumun pastane lezzetlerinden paskalya çöreği. Ortasına rengarenk yumurtalar koyarak satan mekanlar canlanıyor gözümde. Bu geleneği menülerinde paskalya yiyeceklerine yer veren mekanlar devam ettiriyor artık.

    Paskalya deyince hatırıma rengârenk boyalarla süslenmiş yumurtalar, file fındık serpili çörekler ve annemden kalma anılar geliyor. Her paskalya dönemi yıllarca Feriköy’deki Ermeni komşularını özellikle de üst kattakini hasretle, ölmüşlerse şerhi düşüp rahmetle- anar. Komşularının yortu dönemi yaptıkları paskalya çöreğinden bahsederken ise içiniz ısınır. “Sıcacık, puf puf, pamuk gibi, yanında da çay ve hoş sohbet…” İstiklal’deki terzi dükkânının karşısındaki pastaneyi de unutmaz. Bu pastanenin vitrinini paskalya dönemi çeşit çeşit çikolatadan tavşanlar, rengârenk boyalı yumurtalar ve çörekler süslermiş.

    Bu anılar durup dururken gelmedi elbette aklıma. Takriben martın sonundan nisanın sonuna kadarki zaman dilimi Paskalya dönemi. Paskalya kapıda olduğundan şimdilerde birçok otel, kafe ve restoranlar paskalya brunch’ı hazırlığında. Menülerinde paskalyada pişirilen yiyeceklere yer alıyor. Bunların en başında da paskalya çöreği ve boyalı yumurta geliyor. Mekânlardan onlarca mail alınca biraz erken olmasına rağmen bu hafta paskalya çöreğine yer vermek istedim. Renkli yumurtalar göze çok hoş görünse de mutfak kültürümüzde yer edinmiş bir lezzet değil. Ama paskalya çöreği öyle mi? Neredeyse bütün pastanelerde satılıyor. Şimdi evlerde pişirildiğine pek şahit olmasam da çocukken annemin zorla götürdüğü komşu gezmelerinde sıkça yediğim bir yiyecekti. Hadi kadınlar Ermeni ve Rum komşularından öğrendi o dönem için Ermeni ve Rumların işlettiği pastanelerde rastlamanız normal de paskalya çöreği Türk pastanelerinin mutfaklarına nasıl geçti dersiniz? Benim öngörüm yanlarında çalıştırdıkları Türk çıraklardan. Ayrıca annem o dönem her evde fırın olmadığını söylüyor. Ermeni komşusu bu yüzden hamurunu hazırladığı çöreği pişirmek için mahalle fırını ya da pastaneye götürürmüş. Bu şekilde bir alışveriş de olmuş olabilir. Bu ayrı bir yazı konusu. Paskalya ve çöreğiyle ilgili ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler metin yazarlığını Turkish Review Genel Yayın Yönetmeni Kerim Balcı’nın üstlendiği, 2009 yılında yayımlanan Türkiye’de Paskalya belgeselini izleyebilir. Paskalya çöreği Türkiye mutfağı için önemli bir lezzet. Pişirdiği mis gibi çöreklerle beni çocukluğuma ve annemin paskalya kokulu anılarına götüren The Grand Tarabya Pasta Şefi Ayhan Ataman’a teşekkür ederim.

    PASKALYA ÇÖREĞİ

    MALZEMELER

    1 kg un

    300 gr margarin

    3 adet yumurta

    50 gr yaş maya

    5 gr ezilmiş damla sakızı

    300 gr toz şeker

    15 gr mahlep

    350 gr su (ılık)

    Yapılışı:Bütün malzeme karıştırılarak hamur haline getirilir. 15-20 dakika dinlendirildikten sonra şekil verilir. 30-40 dakika oda sıcaklığında mayalandırılır. Üzerine fırça yardımıyla yumurta sarısı sürülür ve file fındık serpilir. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 25-30 dakika pişirilir.

    Not: Sakızı 1 çay kaşığı toz şeker ile havanda dövebilirsiniz.

    Paskalya çöreğini çörekotu, haşhaş veya kuru meyve kullanarak da hazırlayabilirsiniz ama orijinali damla sakızıyla yapılıyor.

    Sakız Adası’nda paskalya dönemi için özel sakız üretiliyor.

    Mayanın çok iyi tutması ve dolayısıyla çöreğinizin başarılı olabilmesi için sakız önemli.

    Unutmadan mümkünse çöreğin önceden yapılıp, birkaç gün bekletilmesi uygun olur. Böylece sakız çöreğe daha derin bir lezzet verecektir.


    0 0

    Sean Penn’in canlandırdığı karakterler, cenazesinde bir araya gelse birbirlerini tanımaz. Tetikçi, zihinsel engelli baba, caz gitaristi, eşcinsel vekilin ortak ne noktası olabilir ki... Bu buluşma, The Gunman filmiyle yeniden beyazperdede misafir ettiğimiz yıldız oyuncunun yelpazesinin ne kadar geniş olduğunun kanıtı.

    Javier Bardem’e “Rollerinizi neye göre seçiyorsunuz?” diye sorulduğunda şöyle der: “Öldükten sonra canlandırdığım bütün karakterler cenazemde bir araya gelsin, ancak birbirlerini tanımasınlar istiyorum. Bu düşünceyle senaryo okuyorum, tercih yapıyorum.” Birbirine yabancı onlarca kişinin buluşmasına Bardem’in cenazesinde tanıklık etmeyiz belki ama Sean Penn’inkinde karşılaşma olasılığımız bir hayli yüksek. Çünkü yıldız oyuncunun rol yelpazesi epey geniş. Kimler yok ki? Engelli baba, sıradan bir market sahibi, uluslararası şöhrete sahip caz gitaristi, matematik profesörü, tetikçi… Farklı sınıflardan, farklı insanlar. Tek ortak noktaları Sean Penn’in süzgecinden geçip unutulmayanlar listesine yazılmış olmaları. Aksiyon ve dramalardaki bazı karakterler cenazede birbirlerine dikkatli baktıklarında tanıdık çıkabilir ama yakasına ödül takmış bu karakterlerin tanıma ihtimali pek yok.

    Zihinsel engelli baba

    Sean Penn’in çoğu ödüllü akılda kalan onlarca rolü olsa da zihin defterini karıştırınca ilk karşımıza çıkan Benim Adım Sam (2001) filmindeki engelli baba karakteri… Engelliden ziyade ‘zekâ seviyesi’ düşük desek daha doğru olur sanırım. Baba, ellisine merdiven dayamasına rağmen zekâ yaşı yedi yaşındaki bir çocukla denktir. Kızıyla yedi yaşına gelene kadar arkadaş gibi geçinir; ancak kızı babasının farklı olduğunu idrak etmeye başladığı zaman asıl sorun başlar. Engellilerin hayatına baba-kız ilişkisi üzerinden çarpıcı bir bakış açısı getiren filmde Sean Penn, Daniel Day’ın Sol Ayak’ındaki gibi parmak ısırtan bir engelli portresi çıkarıyor. Beden formundan konuşma müziğine bütün ayrıntılarıyla tasarlanan duygu yüklü bir karakter… Akademinin en iyi erkek oyuncu kategorisinde aday gösterilen performansı ödülünü ortaçağ arena kültürünü perdede yeniden canlandıran Gladyatör’e (Russell Crowe) kaptırsa da o hâlâ gönüllerin en iyisi.

    Mahkûm

    Mahkûm ama sıradan bir suçtan içeride yatan biri değil. Üçüncü sayfa haberlerinden tanıdığımız bir sima. Bir kadına tecavüz edip öldüren, sonrasında idama mahkûm edilen sözde kader kurbanı. Mahkûmun son dakikalarını mercek altına alan Ölüm Yolunda (1995), onu anlamaya çalışan ‘manevi akıl hocası’ bir rahibe üzerinden bedel ödemenin sınırlarını sorgulatıyor. Baştan sona merak dürtüsünü diri tutan, çok katmanlı, oyuncu performansları yüksek, eleştirel bir yapım… Sean Penn, oluşturduğu karakter abartıdan uzak, dingin, derinlikli ve oldukça gerçekçi. Oyuncu, karakteri öyle bir yorumluyor ki, seyirciyle duygusal olarak hiçbir ilişki kurmadan (nefret etme, acıma) ‘iyilik ve kötülük’ üzerine düşünmeye itiyor. Salt filmden bahsediyor olsaydık rahibe Susan Sarandon’a ayrı bir parantez açardık; çünkü dikkate değer başarılı bir takım oyunu var.

    Caz gitaristi

    Hep ağır dramalar, suçlu hikâyeleriyle anacak değiliz ya yıldız oyuncuyu, biraz da mizahla hatırlayalım. Woody Allen’in müzikal-komedisi Tatlı ve Kirli’de (1999) dünyanın saygın caz gitaristlerinden Emmet Ray ile çıkıyor karşımıza. Kariyerinde oldukça başarılı, özel hayatı çalkantılı, sansasyonel olaylarla dolu bir rolle... Allen’in bildik mizahına Sean Penn’in renkli oyunculuğu eklenince tatlı mı tatlı biyografik bir yapım çıkıyor ortaya. Mevzu bahis bir müzisyenin hikâyesi olunca insan Sean Penn’den oyunculuğunun farklı yönlerini göstermesini beklemiyor değil. Mesela şarkı söylemesi, enstrümanlar çalması, dans etmesi… Bu beklentide olanlar hayal kırıklığı yaşayabilir. Zira Hugh Jackman müzikal kökenli bir aktör değil, şaşırtmıyor izleyiciyi. Filmde yalnızca tatlı tatlı gitar çalıyor o kadar.

    Eşcinsel vekil

    Sean Penn, Hollywood’un muhalif oyuncularından biri. Beyaz Saray’ın politikalarını sürekli eleştiriyor, İran-Irak gibi ülkelerde araştırmalar yapıp devlet politikaları hakkında halkı bilinçlendiriyor. Arap Baharı Mısır’a uğradığında Tahrir Meydanı’na inen ilk isimlerden biriydi, varın siz gerisini tahmin edin. Duruşu rol tercihlerinde de etkili olduğu için ‘öteki’ye çoğu zaman kulak veriyor. Sınırı Geçmek (2009) göçmen sorunlarına, terörizm ve kültür çatışmasını anlatıyor mesela. Amerika’da eşcinselliğini saklamadan devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi Harvey Milk’in hikâyesini anlatan Milk’e (2009) bu pencereden bakabiliriz. Sean Penn’e ikinci Oscar’ını kazandıran, aynı zamanda en özgün senaryo ödülüne sahip hikâye tartışılsa da herkesin hemfikir olduğu konu; yıldız oyuncunun çok başarılı bir performans sergilediği.

    Market işletmecisi

    Sıradan bir karakteri oynamak mı kolaydır, yoksa sıradışı bir karakteri mi? İkisinin de artı ve eksileri fazla muhakkak. Ancak sıradışı olan oyuncuya tutunacağı argümanlar verirken, sıradan karakterin sıradan görünme riski var her daim. Sean Penn, Gizemli Nehir’de (2003) sıradanlığın tuzağına düşmeden akılda kalan bir karakter oluşturmayı başarıyor. Usta oyuncu, bu filmde sıradan bir market işletmecisi rolünde. Bir gün gizemli bir şekilde gençliğinin baharındaki kızı öldürülür ve baba, cinayetin öcünü almak için yola koyulur. Olayı aydınlatmakla görevli çocukluk arkadaşı elini daha çabuk tutmaya çalışır. Çünkü kendisinden önce suçluyu bulursa yeni bir cinayet işlenebilir. Akademi Ödülleri’nde temel kategorilerin hepsinde Oscar’a aday gösterilip bütün dikkatleri üzerinde toplayan filmde Sean Penn’in en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülmesi tesadüf değil.


    0 0

    Söke Lisesi’nin yanındaki boş arazide kurulu çadırlarına, etrafı kolaçan edip kimseler görmeden girmeliydi genç adam. O liseyi birincilikle bitirecek olması, çadıra girip çıkarken utanmasını değiştirmeyecekti. Yıllar sonra Ankara Çukurambar’da CHP İzmir milletvekilliği adaylığı için konuşurken de ilk cümlesi “Çadırda dünyaya geldim, ben göçebe bir Roman ailesinin çocuğuyum.” olacaktı.

    CHP’den milletvekili aday adayı olan Roman asıllı Özcan Purcu’nun seçileceğine Ankara kulislerinde kesin gözü ile bakılsa da o, “Çok rasyonelim. Geçtiğim yollar bunu öğretti, olmadan sevinemiyorum.” diyor. Siyaset üstü bir yolda yürüdüğünü ise şu cümlesiyle özetliyor: “Bu topraklarda 1400 yıllık bir özlem var. İlk Roman milletvekili olarak bunu dindiririm belki...”

    İlkokula başladığında nedensiz bir şekilde en arka sıraya oturtulduğu için mi bilinmez, başarılı bir eğitim hayatı olur Özcan Purcu’nun. Kendi ifadesiyle ‘arka sırada oturmak ağırına gider’ ve en öne geçmek için çok çalışması gerektiğini keşfeder. 14 yaşına geldiğinde babası yan çadırdan onun için kız isterken de ders çalışmaya devam eder Purcu. Ertesi gün “Ne olur amca bana kızını verme, ben okuyacağım.” diyerek, ailesi ile ilk savaşını verir. “Romanların hayatta kalma mücadelesi karnını doyurmaktır.” sözü belleğine kazınmışken az çalışıp okula giden Purcu, adı “Hazırcı Özcan’a” çıktığından itibaren okul çıkışları sepet bağlar, ailesi gibi. Ders çalışma zamanı ise elinden hiç bırakmadığı kitapları ile boş bulduğu her vakittir.

    Özcan Purcu’nun annesinin ayakkabı ve hırkasıyla gittiği ilkokuldan başlayan eğitim süreci üniversiteye kadar devam eder. Sınavda çok yüksek puan almayı başarsa da tercihini annesine göre yapar. Annesi sık sık Bursa’ya gidip havlu, çarşaf alıp bunları bohçasına atıp sattığı, en çok da “Oğlum Bursa’yı yaz, geldikçe görürüm” dediği için Uludağ Üniversitesi’ni tercih eder.

    Önce Roman olduğumu mu, âşık olduğumu mu söylesem...

    Üniversitede bir nebze de olsa kimliği adına çok sıkıntı yaşamaz. Yurtlarda kalır, burs alır, arkadaşları ile eve çıkar. Âşık da olur ve kimliğini o zaman hatırlar. Der ki, “Önce Roman olduğumu mu söylesem, yoksa âşık olduğumu mu?” İkisini de demeden bitirir üniversiteyi.

    Kamu yönetimini seçer, hedefi bellidir. Kaymakam, belki oradan da vali olacaktır. Çünkü erken yaşta Romanların ilk hedefinin hayatta kalmak, karnını doyurmak olduğunu fark etmiştir. Su, yol, elektrik için soluğu kaymakamlıkta alan ailesi adına, mahallesi adına, tüm Romanlar adına kaymakam olmaya karar verir. Hedefinde istikrarlı yürüse, bütün sınavları verse de bir türlü mülakatları geçemez. Sonunda pes edip özel birkaç firmada çalışmasının ardından, hayalindeki kaymakamlıkla eşdeğer hatta daha kıymetli işler yapmak umuduyla bir dernek kurar. Liseye kadar yaşadığı Aydın’ın Söke ilçesinde “Egeli Romanlar Derneği”ni kurup sonrasında İzmir Romanlar Federasyonu’nun başına geçer. Süreç onu 2005 yılında Avrupa Romanlar Forumu’nda görev almaya kadar taşır. Konseyde toplantılar Romanca yapılmaktadır. 46 ülkenin temsilcisi oradadır ve herkesin aynı dili konuşup hiç zorlanmadan birbirlerini anlamalarına ağlar Özcan Purcu. O günkü gözyaşlarının gururdan mı, hüzünden mi olduğunu hâlâ çözemediğini anlatıyor CHP’li aday, Ankara Çukurambar’da bir kafede...

    Bu tarifsiz hissi bir kere daha yaşamıştır Purcu. İzmir’in bir köyünde bir Roman düğününde mikrofonu eline alıp oradakilere onların dili ile seslenip “Ben Özcan Purcu, İzmir milletvekili adayıyım.” dediğinde de yaşadığı aynısıdır. Konuşması bitince bazıları sevinç çığlıkları atarken bazıları ‘Bizden bir çocuk neler yapmış, yapacak’ diye mutluluktan birbirlerine sarılıp ağlar. İlkokuldayken babası eve elden düşme bir televizyon aldığında TBMM’de bir konuşmaya denk gelir ilk yayın. O kürsüde konuşma isteğinin o an hasıl olduğunu hâlâ hatırlıyor Özcan Purcu.

    Dernek ve federasyon süresince bir yığın iş yapar Purcu. Öncelikle Roman kadınlarının el sanatlarına yönelir. Bireysel yaptıkları sepet örme işini, bir atölye hazırlayarak toptan satışa dönüştürürler. Bunu yaparken de çocuklara kreş imkânı sağlar. Onlarca Roman gencinin üniversite yoluna hazırlanmasına ön ayak olur. “Romanların en büyük varlığı çocuklarıdır.” diyor ve bu kadar kıymet verdikleri çocuklarının eğitim alabilmeleri için elinden geleni yapıyor Purcu. Romanlarda ilkokula gitme bilinci bile yokken şimdi üniversite okuyan ya da hazırlanan gençleri anlatıyor.

    Vekil olursa ilk eğileceği iş Romanların eğitimi olacak

    Üniversite bittikten hemen sonra CHP’ye üye olan Özcan Purcu, vekil seçilirse ilk işi Roman çocuklarına yönelik eğitim faaliyetleri olacak. Konuşmasında üniversite mezunu Roman oranının binde bir bile olmadığından bahsediyor. Bu oranı artırmak için çalışan Purcu, eğitim alanında şimdiden güzel işler yapmış. Mersin’de Akdeniz Romanlar Federasyonu’nda yaptığı gibi 4 yıl önce 400 tane Roman öğrenciye eğitim verdiklerini, bunlardan 16’sının Anadolu ve güzel sanatlar liselerine yerleştiğini anlatıyor. Bir Roman çocuğunun okurken nasıl zorluklar yaşadığını bildiği için o zorlukları adım adım yok etmeyi düşünüyor. Tıpkı kendi çocukluğu gibi köylerin girişinde çadırda yaşayan, dünyalarında okul bile olmayan Romanların hayatına bunu sokmak istiyor.

    Romanların sanat alanında başarılarını göz ardı etmek istemeyen Özcan Purcu, medyada artık farklı yönlerinin de keşfedilmesi arzusunda. Buna dair bir anısını şöyle anlatıyor: “Geçen bir gazeteci geldi röportaja ve aynen şöyle bir sahne anlattı: ‘Bir orkestra kuralım, ortaya kızlar da gelsin. Böyle fotoğraf çekelim röportaj için’ dedi. Ben de sakince ‘Bu süreç başka. Bu siyasal bir süreç, bir kere de farklı bir tarafımızı görün. O yönümüzü tanıdınız, bizim başka yönlerimiz de var. Hep eğlenceli değil, aç ve dertliyiz de’ dedim.” Sinema ve dizilerde Romanlara dair başka unsurların da anlatılmasını umut ederken, çok sevdiği “Çingeneler Zamanı” gibi başarılı bir filmin Türkiye Romanlarına dair de çekilmesini düşlüyor.

    “İlk defa bir ‘Gaco’ değil de bir Roman onları temsil etsin.” diyen Özcan Purcu, Türkiye Romanlarını diğer ülkelerden ayırıyor. “Diğer ülkelere oranla Romanlar, Türkiye milliyetçisidir.” derken, Osmanlı’da kalaycı Romanları, at bakımından anlayan Romanları, fethedilen yerlere ilk yerleştirilen Romanları hatırlatıp, “Biz hep buradaydık. Ve artık temsil edilmek istiyoruz.” diyor.


    0 0

    Evde hayvan beslemek çok yaygın olsa da ABD'nin Pensilvanya eyaletinde yaşanan bir olay şaşırttı.

    Altı aylık bir bebek yüksek ateşten yaşamını yitirdi. Aynı bebek, ölümünden iki gün önce de yüksek ateş şikayetiyle aynı hastaneye getirilip tedavi edilmişti. Ailenin evcil yılanlarını beslemek için evde fare yetiştirdiği ortaya çıktı. Bebek de fare ısırığı sonucu hayatını kaybetmiş.

    *

    Antibiyotiğe son!

    İlaç kullanımında bir numarayız. İngiliz araştırmacılardan bize müjde var. Bulaşıcı hastalıklardaki iltihabın kaynağını kısa sürede saptayacak bir kan testi yöntemi üzerinde çalışıyorlar. Bu kan testinde, enfeksiyonun bakteriden mi yoksa virüsten mi meydana geldiği iki saat gibi kısa bir sürede tespit edilebilecek. Enfeksiyona klinik müdahale yapılması daha hızlı olacak ve hastaların antibiyotik kullanmasına gerek kalmayacak.

    *

    Görme engellilere özel yazıcı

    Geçen yıl görme engelliler için legolardan icat ettiği yazıcısıyla adını tüm dünyaya duyuran 13 yaşındaki Hint asıllı Shubham Banerjee, kendi icadını marka haline getirmek için bir bilgisayar firmasıyla anlaştı. Banerjee'nin, oyuncak legolarla bilgisayar yazıcısının elektronik aksamını birleştirerek ürettiği yazıcı, Braille alfabesinin kabartılarını kâğıt üzerinde kusursuz bir şekilde çıkarabiliyor.


    0 0

    ‘8 Saniye’, Almanya’da yaşayan Esra İnal’ın gerçek hikâyesini anlatıyor. Ömer Faruk Sorak imzalı filmde, İnal’ın rüyalarıyla yaşadıkları arasında kaldığı hikâye anlatılıyor. Senaryosunu kaleme aldığı filmde başrol oyuncusu olan İnal, “Sanki hikâyenin benimle hiç alakası yokmuş gibi.” diyor.

    ‘Yaşadıklarımı anlatsam film olur' cümlesini işitmişliğimiz çoktur. Herkese göre kendi hayatı film tadında, kitaplara konu olacak kıvamdadır. Milyarlarca insanın ömrünü tamamladığı dünyada bazı hikâyeler diğerlerinin önüne geçer, senaryoya dökülür ve beyazperdeye taşınır. Onlardan biri de Esra İnal'ın rüyalarıyla yaşadıkları arasında kaldığı hikâye... Ömer Faruk Sorak imzalı ‘8 Saniye’ filmine konu oldu, 27 Şubat'ta sinemaseverlerle buluştu. İnal, senaryosunu kaleme aldığı hayatının filminde başrol oyuncusu aynı zamanda. Hataylı bir ailenin Almanya'da doğup büyüyen küçük kızı İnal, “Bir yarım Alman diğer yarım Türk.” ifadeleriyle kendini anlatıyor. Meksika'dan Endonezya'ya, Avusturya'dan Kostarika'ya, Amerika'dan Tayland'a dünyanın birçok ülkesinde seminerler veren İnal, ziyaretleri sırasında iki kültürü de özlediğini söylüyor. İnal, “Bizim kaderimiz bu. Aile bağlarımdan dolayı Türk kültürümü taşıyorum. İstediğim kadar o ilişkim kesilsin döndüğüm an Türk olurum. Alman arkadaşımın yanında oturduğumda da Alman hissediyorlar beni.” diyor.

    Filmi üç kez oynadım

    Filmin yolculuğu İpek Sorak'ın ona attığı e-maille başlamış. Hikâyesini duyduğunu, benzer bir hikâye üzerine çalıştıklarını ve tanışmak istediğini yazmış. İnal, maile dönüş yapmayınca Sorak, bu kez aramış. Türkçesinin iyi olmadığını söyleyip geçiştirmek istemiş İnal. Soral bir sonraki telefonunda Berlin'de olduğunu, görüşmek istediğini söylemiş. Böylece filmin ilk buluşması gerçekleşmiş. Ömer Faruk-İpek Sorak çiftini konsere davet eden İnal, ikiliyi konser boyunca gözlemlemiş. Yorumu ise ‘Benim gibi insanlar' olmuş. Bir sonraki gün öğlen 11'de başlayan buluşma gece 12'ye kadar sürmüş. İnal, çocukluğunda başlayan rüyalarla yolculuğunu anlatmış. Ömer Faruk Sorak'ın tepkisi, “Bunun filmini yapacağız, senin hikâyen ve sen oynayacaksın.” olmuş. Fazla düşünmeden teklifi kabul eden İnal, İstanbul'un yolunu tutmuş. Yaklaşık üç yıl süren maratonun ardından filmi ilk kez galada seyretmiş. İnal, filmin Almanca ve Türkçe dublajını da yaptığı için filmi üç kez oynadığını söylüyor.

    Sözlük alıp Türkçe çalıştım

    Türkiye'ye ilk geldiğinde dil sebebiyle zorlandığını anlatan İnal, “Sözlük ve kitap alıp, oturup Türkçe çalıştım. Çünkü kendimi doğru anlatmalıydım.” diyor. Çocukluğunda ana vatanına sık sık gidimediğini söylüyor: “Şimdi isterim ki Berlin'de küçük bir evim olsun. Burada bir evim olsun. Hem burada hem orada çalışayım. Yıllardır bunu istiyordum. O kadar uzaklaştık ki.”

    Kitap için hazırlanıyor

    Hayatını oynarken neler hissettiği sorusuna Esra İnal, “Sanki hikâyenin benimle hiç alakası yokmuş gibi.” cevabını veriyor. Oyunculukla ilgili planlarının olabileceğini belirten İnal, şöyle devam ediyor: “Oynarken zorluk çekmiyorum, o duygulara girebiliyorum. İnsan karşısına çıkmaya alışkınım. Tek endişem; teknik olduğu zaman aynı duyguyu tutturabilecek miyim sorusuydu. Mesela ağlıyordum, bir yandan da çabuk şu kamerayı yerine oturtturun gözyaşlarım bitiyor, kalmadı artık diye bağırıyordum.” Kitap projesine hazırlanan İnal, ikinci senaryosuna da başlamış. Almanya'da yayıneviyle görüşmelerin sürdüğünü dile getiren İnal, “Formül düşünülüyor, kişisel gelişim mi yoksa hikâyelerin anlatıldığı bir kitap mı olsun diye.” diyor.

    8 Saniye, ilk seminerimin ismi

    İşini kaybettiği ve zorlukların üst üste geldiği bir dönemde İnal'ın hayatını değiştiren anlardan biri gerçekleşmiş. Annesinin yatağında dinlenirken kitap fark ettiğini anlatan İnal, şöyle devam ediyor: “Kocaman bir güneş resmi ve altında ‘Bir güneş yılı 255 milyon. Bir güneş yılına göre ortalama insan hayatı 8 saniye sürüyor.’ notu. Hayatın sorunlarının kafaya takmayacak kadar kısa olduğunu düşündüm. Arkadaşımı aradım. ‘Elimizde ne kadar para var, hepsini bu işe yatırıyoruz ve bu semineri yapıyoruz.' 8 Saniye verdiğim ilk seminerin ismi. 55 kişi katılmıştı.”

    Babam herkesin babası

    Evin en küçüğü olması sebebiyle ebeveynleriyle özel bir ilişkisi olduğunu belirten İnal, “Çok yufka yürekli ve aşırı merhametliler. Ne olursa olsun yanımızdalar, sabahın 3'ünde bile arayabilirim. Babam sen ağladığında ağlayan, gönlünü almaya çalıştığında şiirler yazarak alan biri. Herkesin babası, kim gelirse gelsin Abdurrahman amca diye yatıyor kucağına.” diye konuşuyor. Çekimlerde yaşadığı bir anısını, “Arayıp ‘baba dua et, hatim indir' dedim. 'Siz çalıştığınızda karşılığı gelecektir. Çalış, gerisi gelir.' diyerek motive etti.” diyor.


    0 0

    Müzik dünyasının önemli isimlerinden Timur Selçuk, ‘Dünden Bugüne Timur Selçuk’ isimli bir turneye çıkıyor. Turne öncesinde sanatçıyla buluştuk. Muhalif duruşu ve söylemleriyle dikkat çeken müzisyen, ülkenin gidişatından hiç ümitli değil.

    ‘Dünden Bugüne Timur Selçuk’ başlıklı bir turneye çıkıyorsunuz. Sahnede izleyiciler neler dinleyecek sizden?

    Sahnede öncelikle yine beni ve piyanomu göreceğiz. Daha önceki gibi Cumhuriyet dönemi Türk şairlerinin şiirlerinden bestelediğim eserleri icra edeceğim. Münir babadan birkaç eser çalacağız. Ağırlık olarak kültürüne bağlı ama Batı’nın çok sesliliğini de milli kültürle mezcedip değerlendirmiş, üretken, paylaşımcı, zulme ve zalime boyun eğmeyen bir Timur Selçuk görecekler.

    Münir Nurettin Selçuk’un oğlu olmak size ekstra bir sorumluluk yükledi mi?

    Özel bir sorumluluk yüklemedi. Sadece almasını bildiğim örnekleri aldım. Allah bana güzel bir ailede yetişmeyi nasip etti. Temiz bir mayam var. Ben de bunun kıymetini bilmeye çalıştım. O bakımdan anneme ve babacığıma saygım ve sevgim büyük.

    Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

    Ben ahlâklı bir insan olarak anılmak ve tanınmak isterim. Diğerleri alt kimliklerimdir. Sol görüşlü, milliyetçi ya da Müslüman olduğunu söyleyen çok ahlâksız insan gördüm. Benim için önemli olan ahlâklı, zulme sessiz kalmayan, zalime boyun eğmeyen biri olabilmek.

    Sanırım musiki düşüncenizin temelinde de ahlâk var…

    Bu müzik, Yaradan’ın bu coğrafyaya armağanıdır. Türk halk müziği de Türk halkının Yaradan’ına şükranlarının ifadesidir. Gökten yere ve topraktan göğe bir ses cümbüşü hiçbir coğrafyada yoktur. Ben Yaradan’ı hep yanımda hissettim. Ahlâklı insan, ahlâklı yurttaş olmaya gayret ettim. Zamanımızda zaman ötesi bu tanımların değerlerinin ayağa düşürülmesi beni rahatsız ediyor. Rahmetli dedem, kutsal değerler üzerinden dostluk kurmayın dermiş. Namaz kılıyorum, kurban kesiyorum, hadi bu ihaleye birlikte girelim, bu işi birlikte yapalım gibi bir mantık olmaz. Hem Cumhuriyet ile ilgili değerleri ifade ederken isim kullanmamaya özen gösteririm. Manevî; dünyamı anlatırken de dinî; düşüncelerimi çok fazla zikretmem. Benim için ahlâklı insan yeterlidir. Sahip olduğumuz değerler bizi ahlâklı insan olmak konusunda besliyorsa o zaman anlamlıdır. Ama şimdiki etnik ayrımcı siyaset gibi, özünde büyük çıkarları olan dinci rant siyaseti gibi ya da ikiyüzlü Cumhuriyetçi siyasetler gibiyse benim o değerlere saygım yok.

    Siz başından beri mevcut iktidarı eleştiriyorsunuz. Bunun tek sebebi siyasî; görüşünüzün farklı olması mı?

    Öncelikle ben başından beri bütün siyasilere ve onları destekleyenlere ‘değerli kardeşlerim’ derim. Çünkü hepsini Allah yarattı. Onun yarattığı her şey değerlidir. Bunu ilk kez açıklıyorum. Benim çocukluğumdan beri özel bir durumum vardı. Kötü bir şey olacağını hissettiğimde titreme gelir ve başımdan aşağı soğuk bir ter gelirdi. Bunu bilen büyüklerim, benim elimden tutar, evlenecek ya da iş yapacakları insanlara götürür ve onları görmemi isterdi. Eğer gittiğim yerde kötü bir duygu hissetmişsem bir titreme ve tepemden aşağı soğuk bir ter gelirdi. Okul yıllarımda ve gençlik yıllarımda bu duyguyu kaybetmiştim. 2002 seçimlerinden bir süre sonra bir öğrencimin düğününe gittim. Nikâh şahitleri Erdoğan ve Arınç’tı. Orada ilk kez Tayyip Erdoğan ile karşı karşıya geldik. Tepemden ayaklarıma kadar buz gibi bir ter boşandı. Eve gittiğimde eşim ne olduğunu sordu. ‘Bu kardeşimiz bizi kana bulamadan gitmeyecek.’ dedim. Yıllardır yaşamadığım bir duyguyu tekrar yaşamıştım. Eşim de, ‘Sen yine kendini evliya sandın.’ diye benimle dalga geçti. Ben de, ‘Dalga geçme, Allah bana bu duyguyu vermiş ama inşallah bir zandır.’ dedim. Fakat gidişat maalesef bu yöne doğru gidiyor.

    Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz. Durum çok mu vahim?

    Maalesef hiçbir dönemde bu ülke bu kadar kutuplaşmadı. Hiçbir dönemde bu kadar nefret söylemlerine maruz kalmadık. Bir Cumhuriyet, bebek katili ile İmralı’da pazarlık eder mi? Bir Cumhuriyet, Suriye’ye terör ihraç eder mi? Bu nasıl bir iştir? Bu geri döner, teper ve ortalıkta kan gövdeyi götürür. Bu gidiş hayırlı bir gidiş değil. Bu gidişi destekleyen, bu gidişi bilerek ya da bilmeyerek destekleyenler yok mu? Kalp kırmak istemiyorum ama bu durumdan hepimiz sorumluyuz.

    Ne yapılmalı peki?

    Hangi görüşten, inanç ve kültürden olursa olsun bütün ahlâklı insanlar ve yurttaşların bu kardeşlerimizin iktidardan gitmesi için elbirliği yapması gerek. Bir şeyi unutmamak lazım. Amerika zulüm üzerine kuruldu. Aynı şekilde dini değerlerden yola çıkarak zulmeden bir iktidarla karşı karşıyayız. Bir de feodal zulüm dediğim bir zulüm var ki, o da PKK’dır, İmralı’dır, Kandil’dir. Onun uzantısı HDP olarak Meclis’tedir. Eğer kök zulümse ilk fırsatta birleşir. Zulmedenin birleşmek için nedeni yoktur. Nitekim Amerika, AKP ve HDP istedikleri kadar birbirlerine ters gözüksün, zalimler birleşir. Onun için haziran ayındaki seçimde bütün ahlâklı insanlar birleşsin. Onurumuzdan, haysiyetimizden başka kaybedecek bir şeyimiz kalmadı.

    Muhalefeti de eleştiriyor musunuz bu gidişatta?

    Sadece muhalefete yükleyemeyiz bu suçu. Halkın da bunda payı var. Hiçbirimiz masum değiliz. Kolektif bir kusur var ortada. 12 Eylül konusunda herkes askeri ve Kenan Evreni suçlar. Peki neden darbe olmadan analar babalar Meclis’e gidip liderlerin yakasından tutmadı? “Bizim çocuklarımız ölüyor, siz hâlâ iktidar kavgası yapıyorsunuz” diye çekip aşağı almadılar. Biz bunun acılarını yaşadık. Aynı şeyi bugün de yaşıyoruz.

    Osmanlı’yı Cumhuriyet ile çarpıştırmaya ne gerek var?

    Mevcut gidişattan ümitli misiniz?

    Hiçbir manada ümitli değilim. Sadece bir bela bin nasihatten iyidir özdeyişine sarılmış durumdayım. İnsanın hem hayra ve barışa giden bir yanı hem de sıklıkla farklı yanlışlara düşen yanı vardır. Sanıyorum her konuda dürüst olmak gerek. Akıl, bilim, felsefe, sanat bir arada hareket etmeli. Sanat, insanı insan eden değerleri ayakta tutar. Akla ve bilime temiz hava, temiz su götürür. Biz bunların üstüne kurmayı başaramadık maalesef. Cumhuriyet ile Osmanlı’yı çarpıştırmadan eksik yanlarını tamamlayıp günümüze uygun öz suyunu yakalayıp hepsine saygı göstererek çocuklarımıza yeni bir yaşama biçimi kurmalıyız.

    Her konuşmanızda düşüncelerinizi özgürce ifade ediyorsunuz. Diğer sanatçıların aynı cesurlukta davrandığını düşünüyor musunuz?

    Eğer sanatçı suskunsa, boyun eğmişse önce o sanatı takip edenler, onu hayatının bir parçası haline getirmeye gayret edenler bozulmuş demektir. Sanatçı hitap ettiği insanlardan güç alır. Bazı lider sanatçılar vardır, onlar halka bakmaz, doğru bildiği yolda gider. Bunların sayısı da çok azdır. Ben meslektaşlarıma bu anlamda sorumluluk yüklerim. Halka düşen sorumluluğu da belirtmek isterim.

    Allah’tan başka kimseye secde etmem

    Görüşlerinizi siyasete atılarak dillendirmeyi düşündünüz mü hiç?

    Biz sanatçıların anarşist bir yanı vardır. Ben çok parti üyeliği ve milletvekilliği teklifi aldım. Fakat baktım ki düşündüğünü söyleyen adamlar genelde istenmeyen adamlar olur. Dolayısıyla kenarda kaldım. Benim hayırdan ve barıştan yana sözlerim, iyi işler yapmak isteyen siyasi görüşlere bir destektir. İnsanlar benim görüşlerimi beğenmeyebilir, sesimi beğenmeyebilir ama ‘Timur Hoca faydalı ve dürüsttür’ der. Müziği iyi öğretir, müziği öğretirken de insanlıktan yana görüşlerimi de onlarla paylaşırım. İnsanlar bilir ki Timur Selçuk hep hayır ve barıştan yana taraf tutar. Dik durur, zulme ve zalime karşıdır. İllaki benim de kusurlarım vardır ama 48 yıldır insanları hiç aldatmadım. Ahlâklı insan tanımlamasına leke sürecek bir şey yapmamaya gayret ettim. Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur. Biz ölçü ve edep içinde kalabilmeliyiz.

    Bu düşünceler size çok düşman kazandırmış olmalı…

    Evet, ben yaşamım boyunca bu duruşumdan ötürü çok düşman kazandım. Hep düşmanlarımla beslendim. Allah’tan başka kimseye secde etmedim. Allah, ettirmesin.


    0 0

    Ülke olarak tarihi mirasımızın zenginliğiyle övünürüz. ‘2. Bayezid dönemi eserleri’, ‘Kanuni dönemi eserleri’ başlıklarıyla dönem dönem sayarız bu mirasın unsurlarını. Her yıl yurtiçinden ve dışından milyonlarca ziyaretçi bu eserleri ziyaret eder.

    Şimdilerde Çankaya Köşkü yerine inşa edilen tarihi Ak Saray da yeni bir ziyaret mekânı olarak öne çıkıyor. Baharla birlikte turizm sezonu açılırken biz de son dönem eserlerinin başyapıtı olarak anılacak Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı tanıyalım istedik. Mekânın sakini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da sarayı kendisi için yaptırmadığını, halkın ziyaretine açılacağını söyleyerek gezgin ruhlulara mesajı çoktan vermişti. Cumhurbaşkanı, sarayda yapacağı ‘halk günleri’ ile vatandaşıyla burada kucaklaşacağını müjdelemişti. Halk arasından seçilecek kişiler bu görkemli yapıtı görme şansına sahip olacak. Biz de o şanslı insanlar için, halka açık olan Beyaz Saray, Buchkingham hatta görkemiyle ünlü Kremlin Sarayı’ndan bile büyük olan Ak Saray için gezi rehberi hazırlamak istedik. Ultra görkemli saray, ziyaretçilerine neler vaat ediyor? Gezmeye gidenler nasıl bir manzarayla karşılaşacak, hangi devasa kapının önünde şaşıracak, neleri fotoğraflamak isteyecek? Sarayla ilgili resmî; makamlardan bildirilen detaylı bir envanter açıklaması yok. Ancak özellikle Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanlığı’nın derlediği bilgiler (ayrıntıların büyük kısmının kaynağı orası) bize ışık tutacak nitelikte.

    1. Neden Kaçak Saray?

    300 bin metrekare, yani elli futbol sahası büyüklüğündeki saray kompleksine girerken yapının kaçak başladığını hatırlatmakta fayda var. Büyük oranda tamamlandıktan sonra ruhsatı alındığı için kaçak saray tartışmaları bitmiyor.

    2. Maliyeti sır gibi saklanıyor

    Dönemin başbakanı Erdoğan tarafından önce Başbakanlık konutu olarak başlanan Ak Saray, daha sonra dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanlığı konutuna dönüştürüldü. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sarayın bütçeye maliyetinin 1 milyar 370 milyon lira olduğunu söylerken, TOKİ başkanı maliyet açıklanırsa ekonominin zarar göreceğini belirtti. Mimarlar Odası ise gerçek rakamın 5 milyar lira oluğunu belirtti.

    3. 2 bin 500 ağaç kesildi

    Meclis gündemine de gelen iddialara göre saray inşa edilirken Atatürk Orman Çiftliği’nde 2 bin 500-3 bin arasında ağaç kesildi.

    4. Aylık ısınma maliyeti Bayburt kadar

    Giderleri konusunda gündeme gelen devasa rakamları sade vatandaşın ölçebilmesi doğrusu biraz zor. Durumun vahametini daha anlaşılır kılmak için başvurulan yöntem ise şöyle: Örneğin elektrik giderleri Aksaray ilinin elektrik giderleriyle aynı. Altı aylık ısınma maliyetiyle ise bir sezonda Bayburt’un tamamı ısınabiliyor.

    5. Avluya döşenen taşlar göz dolduruyor

    ‘Türk halkın itibarını yükseltecek’ denilen Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda lüks ve ihtişam dolu manzara, ziyaretçileri daha avluya girerken karşılıyor. Avluya döşenen dolomit ve Ege bordo tamburlu taşlarını gören yabancıların zevkimize hayran olmaması işten bile değil. Zaten bu ilk intibanın sağlam oluşması için avlu taşlarının döşenmesine tam 1 buçuk milyon lira harcandığı söyleniyor.

    6. İthal ağaçlar tutmayınca Almanya’dan gürgen geldi

    Taşlardan gözünü alamayan ziyaretçilere saray rehberleri tarafından etrafa bakmaları istenebilir. Zira çevrede görülmesi gereken milyonluk ithal ağaçlar var. Örneğin Almanya’dan getirilen 280 TIR ıhlamur, gürgen ve çınar ağacı… Aslında ilk niyet ıhlamur, gürgen gibi herkesin bildiği ağaçları kullanmak değildi elbet. Bunun için sarayın ihtişamına yakışır bir şekilde tanesi 2 bin Euro’dan ithal edilen ağaçlar getirildi. Ancak ağaçlar tutmadı.

    7. Fuaye alanı granit ve pirinç kaplamalı

    Görkemli taş ve ağaçlarla kaplı avludan sonra binaya giriş yapılıyor. Burada ziyaretçileri varak süslemeli ve pirinç kaplama holler karşılarken akıllara varakların altın olup olmadığı geliyor. Ancak bu soru henüz cevabını bulabilmiş değil. Geniş ve devasa yükseklikteki hol denilebilecek alanda yeşil ve bordo granit kullanılmış. Buradan büyük bir süs havuzunun olduğu bahçeye kapı açılıyor. Bahçede tanesi 2 bin Euro’ya varan ithal 20 ağaç ziyaretçileri karşılıyor. Alanın aydınlatması ise küçük kubbeler şeklinde düşünülmüş.

    8. Oda sayısı biraz karışık mevzu

    Türkiye halkının ve devletin itibarı için yapıldığı ileri sürülen Ak Saray’ın oda sayısı da hâlâ netlik kazanmış değil. Erdoğan, kaçak sarayda bin değil bin 150 küsur oda olduğunu söyleyerek rakam konusunda ufak bir düzeltme yapmıştı. Ancak daha sonra Mimarlar Odası’ndan yapılan açıklamada oda sayısının 5 bini bulacağı söylendi. Yapılan hesaba göre 1. blokta 750, 2. blokta 750 oda, ana binada ise 500 oda var. Yani yerin üstünde 2 bin, yerin altındaki 4 katta da en az 2 bin oda olduğu tahmin ediliyor.

    9. Sağır odada hiç priz yok

    Sarayda ayrıca Beyaz Saray’daki Oval Ofis benzeri bir oda da düzenlendi. Dinlemelere karşı son teknoloji kullanılarak tasarlanan odada hiç priz yok. Sağır oda olarak bilinen odada konuşulanları dinlemek ve böcek yerleştirmek de imkânsız hale getirildi. Bu oda en çok Türkiye’yi yönetenlerin yıllardır dinlediğini açıklayan Almanya’yı üzecek olsa gerek!

    10. Saray’ın camları Amerika’dan

    Kullanılan malzemelerin büyük bölümü yurtdışından gelen sarayda camlar da Amerikalı bir firmadan alınmış. Yapının tamamı düşünüldüğünde tam 22 bin metrekare cam yüzeye sahip. Söz konusu alan için kullanılan ithal camların devlete maliyetinin ise en az 700 milyon lira olduğu tahmin ediliyor. Sarayın inşasının dudak uçuklatan maliyetini eleştirenler için Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Bunlar ülkenin büyümesine karşı’ yorumunu yapıyor. Siz siz olun, gezerken ‘Ülkenin itibarını kurtaracak sarayda camın bile ithal edilmesinin büyümeye nasıl bir olumlu etki yapacağı’ gibi sorularla kafanızı meşgul etmeyin ve herkese nasip olmayacak sarayı görme fırsatının keyfini çıkarın.

    11. Dinlenme ve keyif mekânları da var

    Cumhurbaşkanı’nın kabullerini yapacağı binada sadece resmî; temas için gerekli odalar yok. Diğer yaşam alanları da düşünülmüş. İdari bina ve Cumhurbaşkanı’nın kabullerini yapacağı binanın yanı sıra misafirlerin ağırlanacağı mekânlar da mevcut. Konutta bulunan havuzun mekanik aksamının maliyeti 75 bin Euro civarında. Hamam, spa ve buhar odaları ve jakuzilerin birim metrekare fiyatı ise 3 bin Euro. Bunun yanı sıra kış bahçesi, botanik parkları ve dev kongre merkezine kadar birçok şey Ak Saray yerleşkesi için düşünülmüş.

    12. Kapı kollarından halılara tarihten senfoniler

    Sarayı gezip görenlerin dönüp bir kez daha bakacakları bir unsur da devasa makam kapıları. 1.1 milyar liraya mal olan makam kapıları büyüklüğü kadar işlemesi ve süslemeleriyle de dikkat çekiyor. Kapı kollarından halılara kadar her şeyin kendine has olduğunu anlatan yetkililerin saray yorumu şöyle: “Türk motiflerinden esinlenip modernleştirip kendi stillerine uydurup bir senfoni gibi her tarafa yaydık.”

    13. 5 bin kişilik cami yapılacak

    Sarayın maliyeti ve yok ettiği ormanla ilgili eleştirilere karşı kullanılan argümanlardan biri de yapılacak olan 5 bin kişilik cami.

    14. Kostümlü askerleri göremezseniz üzülmeyin

    Abartılı dekorasyonu ve maliyetiyle daha uzun yıllar konuşulacağa benzeyen Ak Saray’ı, nam-ı diğer kaçak sarayı daha şimdiden dünyaca ünlü yapan anıları var. Bunlardan biri de ilginç kostümlü karşılama alayı. Ancak bu alay sadece resmi törenlerde ortaya çıkıyor, ziyaretçilerin o alana girmesi mümkün değil.

    15. Aylık sabit gideri Aksaray ilinin giderine denk

    Başta Vladimir Putin olmak üzere gören herkesin imrenerek baktığı bu görkemli yapının vatandaşa aylık faturası 21 milyon lirayı buluyor. Ayrıntılı aylık gider kalemleri ise şöyle sıralanıyor: Soğutma 600 bin, ısınma 1 milyon 600 bin, elektrik 1 milyon 200 bin, peyzaj 9 milyon lira. Dört kişilik bir ailenin elektrik, su, doğalgazdan oluşan temel giderler maliyeti yaklaşık 350 lira civarında. Sarayın aylık sabit gideri 240 bin kişinin yaşadığı 60 bin hanenin aylık giderine denk. Kaçak sarayın 1 aylık sabit giderleriyle Aksaray ilinin köyleri hariç; il ve ilçe merkezlerindeki tüm hanelerin bir aylık temel giderleri karşılanabilir.

    16. 250 odalı saray yavrusu

    Bu kısım ziyaretçilere açık değil. 2 bin civarında odası olan muhteşem sarayın haricinde Erdoğan ailesi ve konukların kalması için 250 odalı konut inşa edildi. Pencerelere güvenlik gerekçesiyle kurşun geçirmez cam takıldı. Pirinç ve kristal avizelerin aydınlatacağı sarayda yok yok. İki havuz bulunuyor. Kuaförlerin de olacağı konutta hobi salonu, çamaşırhane ile bir de sinema salonu olacak. Fitness, mescit, abdesthane, hamam, şok duş, çiftler için masaj odası, sauna alanları da yer alacak. Konutta, dev bir kasa için de yer ayrıldı. Kasanın olduğu bölüm, özel bir geçitle yatak odası ve Erdoğan’ın çalışma ofisine bağlandı.

    17. 63 asansör hizmet veriyor

    Saray’da toplam maliyetinin 17 buçuk milyon TL olduğu ileri sürülen 63 asansör, konuklara ve ev sahiplerine hizmet veriyor. Bu asansörlerin aylık bakımı için gereken miktar ise 12 bin 600 lira.

    18. Halıların metrekaresi 100 EURO

    Metrekaresi 100 Euro olan özel üretim halıdan 4 bin metrekare sipariş edilirken, 400 bin Euro harcandı. Bu rakam ise 600 öğretmenin bir aylık maaşına bedel.

    19. Kadehlerin tanesi 1000 lira

    İddialara göre özel davetler için kullanılan altın yaldızlı bardakların tanesine 1000 lira ödendi.

    20. Çevreye zararı 4 buçuk milyon ton çöpe bedel

    Çevrecilere göre saray, 4 buçuk milyon ton çöp kadar sera gazı yayarak evrenin ve dünyanın kirletilmesine de neden oluyor.

    21. ZEHİRLENMEYECEĞİNİZ GARANTİ

    Sarayda size ikram edilen yiyecekleri gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz. Etleri nereden aldıkları hakkında bilgi yok ancak hijyenik ve zehirsiz olduğunu garanti edebiliriz. Çünkü sarayda oluşturulan beş kişilik ekip, Erdoğan’ın yemeklerini özel testlerden geçiriyor; radyasyon, kimyasal madde ve ağır metal taraması yapıyor. Gıdalar alım aşamasından, pişirilme aşamasına kadar adım adım takip ediliyor. Uyuşturucu ve zehirlenme analizlerinde de kullanılan bir cihaz için yarım milyon dolara yakın para ödendiği iddia ediliyor.

    22. 10 bin TL’lik klozetler

    Saraya alınan klozetler tek çeşit değil. Akıllı klozetler kullanılmış. Fiyatlar ise 5 bin ile 10 bin lira arasında değişiyor. Klozetler hiyerarşik sıraya göre yerleştirildiği için ziyaretçilere açık olan tuvaletlerde 5 bin TL’lik klozet kullanılmış olması muhtemel.

    23. Her ay temizliğe 4 buçuk milyon lira harcanıyor

    Ziyaretçilerin kirli manzarayla karşılaşmaması adına saray için harcanan temizlik parası aylık 4 buçuk milyon lirayı buluyor. Yılda iki kez yapılan dış cephe temizliği de hesaba katıldığında bir yıllık temizlik maliyeti 104 milyon lira civarında. Bu rakam Ankara’daki devlet okullarının tamamının 1 yıllık temizlik giderine denk geliyor.

    24. 50 milyonluk kamera

    Sarayda her şey düşünüldüğü gibi güvenlik de ihmal edilmemiş. Can ve mal güvenliğinizden emin olabilirsiniz. Çünkü tanesi yaklaşık 2 bin 500 Euro olan 3 bin adet güvenlik kamerası kullanılmış. Bunun için ise 50 milyon lira harcanmış.

    25. Laleler için 1 milyon 600 bin lira

    Saraya üç aylık ve mevsimlik olmak üzere 100 binin üzerinde lale dikilmiş. Dört mevsimin toplam maliyeti düşünüldüğünde yıllık gider 1 milyon 600 bin TL oluyor. Mimarlar Odası’na göre tohum ithalatının yüzde 90’ını İsrail’den yapan Türkiye, saraya dikilen lale tohumlarını da bu ülkeden getirdi. Çünkü başka ülkelerden soğan alsak bile tohumu dolaylı olarak İsrail vermiş oluyor.

    26. Bir koltuğa 25 bin Euro

    Sarayda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullanacağı alanlar ve makam odası için mobilyaların, dünyanın bir numarası olarak kabul edilen İtalyan firması Giorgietti ile Fransız Daisy Simon’dan alındığı iddia ediliyor. Yurtdışından gelen mobilyalar arasında yer alan koltukların tanesinin 25 bin Euro olduğu ifade ediliyor.

    27. 2 bin 700 kişi hizmet veriyor

    Çankaya Köşkü’nde Abdullah Gül döneminde 718 kişi çalışırken Erdoğan’ın yeni makamında 2 bin 700 personel görev yapıyor. 550 milletvekilinin olduğu TBMM’de ise 5 bin 12 kişi çalışıyor.


    0 0

    Cihan devletinin son büyük müdafaasına ait hatıralar, Yusuf Çağlar arşivindeki Çanakkale kartpostalları, Yitik Hazine Yayınları’ndan çıkan “Kartpostallarla Çanakkale Zaferi” kitabında bir araya geldi.


    0 0

    Türk futbolunu yönetenler, son 10 yılda yaptıkları sözleşmeler yüzünden kulüplerine ve Türk futboluna 75 milyon Euro’luk zarara neden oldu. Uluslararası Tahkim Mahkemesi CAS’taki kötü imaj göz önüne alınırsa Cesare Prandelli’nin Galatasaray hakkında açtığı dava da tazminatla sonuçlanabilir.

    Son yıllarda Türk futbolunda yaşanan çöküşün elbette ki birçok sebebi var, fakat en büyük ve en önemli sebebin kulüplerin iyi yönetilmemesi olduğu söylenebilir. Özellikle yanlış yabancı transfer politikası ve sözleşmeleri, Türk futboluna yarardan çok zarar getiriyor. Yabancı sporcu ve spor adamlarını yüksek meblağlarla Türkiye’ye kazandıran kulüp yöneticileri, imzalanan bilinçsiz sözleşmeler nedeniyle de yüksek miktarlarda tazminat ödemek zorunda kalıyor.

    Türk futbolunu yönetenlerin son 10 yıl içerisinde yaptıkları sözleşmelerden dolayı, kulüplerine ve dolayısıyla Türk futbolunda 75 milyon Euro’luk bir zarara neden oldukları görülmekte. Şimdilerde ise bu miktarın daha da artacağı tahmin edilmekte. Zira, Galatasaray’ın eski teknik direktörü Cesare Prandelli, Sarı Kırmızılı takımdan ayrılırken imzaladığı sözleşme gereği alması gereken tazminat için Uluslararası Tahkim Mahkemesi CAS’a resmen müracaat etti. İtalyan teknik adam yardımcılarıyla birlikte 4 milyon 596 bin Euro’luk alacakları için yaptığı başvuru, Türk futbolunun CAS’taki kötü imajı nedeniyle Sarı Kırmızılıların aleyhine sonuçlanacağı endişesi taşıyor. Her ne kadar Sarı Kırmızılı yönetimden ‘Biz haklıyız’ açıklamaları yapılsa da, geçmişteki örnekler bu konuda pek umut vermiyor. FIFA’da, CAS’ta ve son yıllarda UEFA’da görülen ve oyuncu alacaklarına ilişkin davalara bakıldığında, Türk takımları Rusya ve Güney Kıbrıs ile birlikte en kötü sicile sahip ülkelerden biri konumunda.

    Sözleşmeler yabancı teknik adamları güçlü kılıyor

    Ülkemizdeki kulüp yöneticileri takımlarına ve ülkemize kazandırdıkları yabancı teknik direktörlere sözleşme imzalatırken sonlarını pek düşünmüyor. Muhteşem gelişler, çoğu zaman pahalı dönüşlere neden oluyor. Özellikle Türk futbolunun önde gelen 4 büyük takımı Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor günü kurtaran sözleşmeler imzalatarak getirdikleri yabancı teknik direktörleri gönderirken yüksek meblağlı tazminatlarını ödemek zorunda kalıyorlar.

    Yabancı teknik adamlara ödenen tazminatlar konusunda rekor ise Beşiktaş’ta. Siyah Beyazlılar dönemin kulüp başkanı Yıldırım Demirören’in 2004 yılında rekor ücretle Beşiktaş’ın başına getirdiği İspanyol teknik adam Vicente Del Bosque’ye 8,5 milyonluk tazminat ödemek zorunda kalmıştı. İspanyol teknik adama ancak 5 ay dayanabilen yönetim, sözleşmesini feshederek yollarını ayırmıştı. Bu ayrılık CAS’a taşınınca, Siyah Beyazlılar tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Beşiktaş sırasıyla yollarını ayırdığı diğer teknik direktörler Fransız Jean Tigana’ya 3 milyon, Alman Bernd Schuster’e de 1 milyon Euro ödedi.

    Fenerbahçe’de ise başkan Aziz Yıldırım, Alman teknik adam Christoph Daum’u gönderirken 2,4 milyon, İspanyol Louis Aragones’e ise 2 milyon Euro ödemek zorunda kalmıştı.

    Trabzonspor’a da bakacak olursak Bordo Mavililer, şu sıralar Japonya milli takımı ile anlaşmak üzere olan Vahid Halilhodzic’e 1,7 milyon Euro tazminat ödedi. Dört büyüklerin son 10 yıl içerisinde yabancı teknik adamlara ödedikleri bu tazminatlar toplanacak olursa Türk futbolunun 26 milyon Euro’yu aşan miktarda maddi bir zarara uğradığı söylenebilir.

    Bu kötü sicil Avrupa’dan gelecek yeni teknik adamlar için bir referans olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla kulüp yönetimlerinin yabancı hoca aşkları büyük meblağlar sonrası ancak imza aşamasına geçebiliyor. İmzalanan sözleşme şartları ise teknik adamların çıkarları doğrultusunda oluyor.

    Futbolcular da CAS’ıyor

    Yönetimlerin yanlış transfer politikaları ve yanlış sözleşmeleri futbolcular bazında da kulüpleri zor durumda bırakıyor. En bilinenlerinden biri dünya yıldızı Franck Ribery. Fransız yıldız Galatasaray Kulübü’nü CAS’a vererek 3 milyon Euro tazminat ödemeye mahkum etmişti. Rigobert Song ve Robert Pires ikilisi de Sarı-Kırmızılılardan 8,5 milyon Euro’luk tazminat almaya hak kazanmışlardı.

    Beşiktaş’ta ise yine Demirören döneminden kalma tazminat ödemesi dikkat çekiyor. Siyah-Beyazlılar Del Bosque’ye o dönem ödedikleri tazminat haricinde, yollarını ayırdığı İtalyan futbolcu Matteo Ferrari’nin alacaklarını tahsil etmek için CAS’a gitmesiyle 7,8 milyon Euro’luk bir faturayı daha ödemek zorunda kaldı. ABD Futbol Ligi’nde futbol yaşantısını sürdüren İtalyan futbolcuya halen aylık olarak 300 bin Euro ödeme yapılıyor. Öte yandan Trabzonspor ise eski yönetimlerin yanlış sözleşmeleri neticesinde Christian Brüls için 250 milyon Euro, Kiki Musampa’ya da 1 milyon 300 bin Euro tazminat ödemişti.


    0 0
  • 03/29/15--12:05: Dünyanın çatısından
  • ‘Dünyanın Çatısı’ olarak adlandırılan Wakhan Koridoru’na bu üçüncü seyahatimiz. Koridor, Afganistan’ın kuzey doğusunda Tacikistan ve Pakistan arasında Batı Çin’e doğru uzanan ince uzun bir geçiş bölgesi. Hindukuş Dağları’ndan Küçük Pamir Dağları’na doğru uzanan, 220 km uzunluğunda, eni 16 ile 64 km arasında değişen eşsiz bir coğrafya. Geçmişi İpek Yolu’na hatta daha geriye kadar uzanıyor.

    Havayolu ile Tacikistan’a ulaşarak başladığımız yolculuk karayolu ile sırasıyla Khorog, Afganistan sınırı, Ishakim, Sarhad-e Broghil ve sonrasında Wakhan Koridor başlangıç rotası şeklinde nihayet buldu. Günde ortalama 12 saat yürüdüğümüz inişli çıkışlı parkurda tüm doğal şartlarda adeta kendimizi test ettik. En önemlisi, Tacikistan’dan başlayan yolculuğumuzda adeta zamanda bir yolculuk yaşamanın hazzıydı. Yolculuk boyunca karşılaştığımız hayatlar bir o kadar etkileyici, sıcak ve cana yakındı.

    İnişli çıkışlı, 4 gün süren zorlu bir yürüyüşle Pamir Kırgızlarının Afganistan’daki evi olan Chaqmaqtin Gölü ve çevresinde yerleştikleri, 4000 metre irtifanın üzerindeki bölgeye vardık. İlk izlenimimiz, harika bir konuma kurulmuş 10 - 15 çadırdan oluşan küçük bir köy, geleneksel kıyafetleriyle kadınlar, sütünü sağıp, bakımlarıyla ilgilendikleri çok sayıda Yak ve yavruları, keçiler, çadırların arasında türlü oyunlar oynayan çocuklardan oluşan dağların eteklerinde bir masal dünyası…

    1980’lerin başında Van ilimizin Ulupamir köyüne yerleştirilen Pamir Kırgızları’nın bölgede kalan akrabalarını ve yaşam biçimlerini tanımaktan ne kadar keyif aldıysak, iç evliliklerin kültürü, etnisiteyi yok olmayla tehdit etmesinden de o kadar etkilendik ve üzüldük.

    Bu yolculuğun ‘Wakhan Dam-el Dunya’ adıyla bir kitap ve sergiye dönüşmesi ise başka bir keyif oldu.


    0 0

    7 ayda beşinci kez muhtarlar toplantısı yapan Erdoğan, onların dertlerini dinleyip, çözüm üretmekten ziyade kamuoyuna siyasî; mesajlar vermeyi tercih ediyor. Peki o toplantıya katılan bir muhtar neler yaşıyor? Davet nasıl geliyor? Saray’da ne yapıyorlar? Konuşma şansı buluyorlar mı? Sarayı gezebiliyorlar mı? Beklentileri karşılanıyor mu? İşte bir muhtarın saray günlüğü…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Benim elim, kulağımsınız’ dediği muhtarları Beştepe’deki Saray’da ağırlamaya devam ediyor. Önceki cumhurbaşkanlarının aksine sıklıkla muhtarlar toplantısı yapan Erdoğan, yaptığı konuşmalarda siyasi polemiklere giriyor, ekonomiden bahsediyor, tartışmalara katılıyor. Muhtarlar aracılığıyla mesajlarını aktaran Erdoğan, bu toplantılardan oldukça memnun. Peki masanın diğer tarafında olan muhtarlar buluşmalardan memnun mu? Geliş-gidiş ve konaklama gibi tüm masraflarını kendi ceplerinden karşılayan muhtarlar, kendilerine söz verilmeyip, dertlerinin bir türlü dinlenmemesinden şikayetçi. Konuşma sırasında ara ara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünü kesenler olsa da, canlı yayında verilen bu konuşmalarda muhtarın ne dediği anlaşılamıyor. Yaşanan mini diyaloglarda Cumhurbaşkanı Erdoğan başını hafifçe onaylar şekilde sallamakla yetiniyor.

    Söz konusu davete icabet edenlerden biri olan İstanbul Bahçelievler’deki Siyavuşpaşa Mahallesi Muhtarı Selami Aykut, muhtarların Saray’da geçen bir gününü anlattı. Davetin bir gün önce haber verildiğini söyleyen Aykut, kendisinin şanslı olduğunu dile getiriyor. Yakın bir muhtar arkadaşının salı günü olan buluşma için pazartesi akşamüzeri çağrıldığını söylüyor. İstanbul’da bir belediyenin verdiği otobüs sayesinde yol masrafından kurtulduklarını belirten Aykut; “Saray, muhtarı davet ediyor ama kalması, gitmesi için hiçbir masrafa karışmıyor. Bize bir belediye araç tahsis ettiğinden araca para vermedik. Fakat Van’dan, Trabzon’dan gelen insanlar için çok maliyetli oluyor. Muhtara konaklama için gösterilen bir yer de yok.” diyor. 10 Mart Salı günü 11’de Saray’ın önünde hazır bulunan Aykut ve arkadaşları bir dizi güvenlik kontrolüyle karşılaşıyor. Aykut yapılan sıkı kontrolü son derece garip bulduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Saray’ın bahçe kapısında üzerimizde telefon vesaire ne varsa, çok ince bir kontrolden geçirerek aldılar. Seçilmiş bir muhtarın o kadar ince ayrıntısına kadar aranmasını garipsedik. Saray’ın bırakın binasını, bahçesinde bile fotoğraf çekemedik. Her 100 metrede bir koruma vardı.”

    Muhtarlar güvenlik kontrolünün ardından doğruca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma yapacağı salona alınıyorlar. Erdoğan’ın konuşması alkışlarla başlıyor ama Aykut’un hayal ettiği şekilde ilerlemiyor. “Biz orada hep muhtarlar üzerine konuşmasını arzulardık.” diyen Aykut, “Sayın Cumhurbaşkanı’mızın konuşması yaklaşık 20 dakika sürdü. 8 dakikasında muhtarlardan bahsederken, 12 dakikasında siyasi mesajlar verdi.” diyor. Bu konudaki düşüncesini de, “Muhtarlarla ilgili toplantıda başka konulara girmesi bizi ciddi şekilde rahatsız etti. İnşallah vaatlerinin arkasında durur. Biz söylediklerinin hepsinin kaydını aldık. Bunlardan dönülürse gerekli tepkiyi vereceğiz. Kendimizi kullandırmayacağız.” şeklinde açıklıyor.

    Erdoğan’a davetinden dolayı yine de teşekkür eden Aykut, “Muhtarların olması gereken yerleri ifade etti ama keşke bizi de bir konuşturup dinleseydi. Sorularımızı sözlü sormamıza da gerek yoktu, yazılı da verebilirdik. Bizim asıl bağlı olduğumuz yer Başbakanlık. Cumhurbaşkanı’mız 12 yıldır başbakandı. Sorunlarımızı çözme imkanı ellerindeydi ancak bu dönemde hiç önemsenmedik. Çağırınca şaşırdık. Bu önemin nasıl bir önem olduğunun çok iyi farkındayız.” ifadelerini kullanıyor.

    Bol alkışlı konuşma sonrası ise yemek faslına geçiliyor. Muhtarlar, kendilerine girişte verilen kartlardaki numaralara göre masalarına yerleşirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masasında da kadın ve erkek muhtarlar yerlerini alıyor. Haberlere konu olan altın varaklı bardaklar kullanılan, profesyonel bir servisle yenilen yemek de tam da istendiği gibi sessiz sakin geçiyor. Yemeğin ardından muhtarlar il il toplu fotoğraf çekinmek için başka bir salona çağrılıyor. Aykut’un gittiği hafta 10 farklı ilden 400’e yakın muhtar davete icabet etmiş. Selami Aykut, saray için sıradan, muhtarlar içinse tarihî; olan günün değerlendirmesini, “Fotoğraftan sonra herkese ‘güle güle’ dendi. 11.00’deki toplantı 15.00’te bitti. Bir anı oldu. Başka hiçbir şey yok.” sözleriyle yapıyor.

    132 KEZ TOPLANIRLARSA BÜTÜN MUHTARLAR SARAYI GÖRECEK

    Cumhurbaşkanı Erdoğan 27 Ocak’taki ilk muhtarlar buluşmasında 18 bini köy, 32 bini mahalle muhtarı olmak üzere yaklaşık 50 bin muhtar olduğuna işaret etmişti. Ancak şu anki durumda Türkiye’de 53 bin muhtar bulunuyor. İki haftada bir yapılan buluşmada yaklaşık 400 muhtarın ağırlandığı düşünülünce, Cumhurbaşkanı’nın muhtarları 132 kez ağırlaması gerekiyor. Bu ise süre olarak yaklaşık 5 yıla tekabül ediyor. Bu açıdan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim sonrası bu buluşmalara devam edip etmeyeceğini en çok da muhtarlar merak ediyor.

    TUR PAHALIYA PATLIYOR

    Muhtarların masraflarını her şeyiyle kendi cebinden karşıladığı Saray gezisi son derece maliyetli. Örneğin; Hakkari’den Saray’ın davetine icabet eden bir muhtarın önce 3 saatlik Hakkari-Van karayolunu aşıp, Van Ferit Melen Havalimanı’na varması gerekiyor. Van’dan Ankara Esenboğa Havalimanı’na gidecek olan söz konusu muhtarımızın yol masrafı için ise, yaklaşık 450 lira harcaması gerekiyor. Saray’a en yakın otelin gecelik fiyatı 250 lira. Şehir içindeki masraflar da işin içine katılırsa Saray’a konuşma dinlemeye gelip, fotoğraf çekilerek bu anıyı ölümsüzleştiren muhtarımız neredeyse 871 lira olan maaşı kadar masraf yapmış oluyor. Tabir-i diğerle muhtara Saray turu pahalıya patlıyor.

    MUHTARLARA BİR DOKUN BİN ‘AH’ İŞİT!

    Yakın zamanda Saray’a gidecek olan Bakırköy ilçesi Zuhuratbaba Mahallesi Muhtarı Aykut İncesaraç da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhtarlara yönelik, “Siz benim elim ve kulağım olacaksınız.” sözlerini hatırlatarak, “Yeni vaatler, yeni görevler için mi çağrılıyoruz? Her şey vaatte kalıyor. Seçimden sonra sistemin daha da kötü olup olmayacağı belli değil. Davet gelince tamamen merakımdan gideceğim. Bir beklentim yok.” diyor.

    Muhtarlar, nüfusa kayıt gibi işlemlerin nüfus müdürlüklerince yapılmasından duydukları şikayeti dile getiriyor. Nüfus müdürlüğüne kayıt sistemi yüzünden muhtarların mahallelerinde kimin oturduğunu bilemediğini söyleyen Aykut İncesaraç, “Muhtar vatandaşı tanımazsa zincir nasıl dönecek? Çoğu muhtar kimlik değişimi yüzünden devlet tarafından mahkemeye verildi. O kadar profesyoneller var ki, bize ibraz ettikleri sahte emniyet belgeleriyle beraber kendi resmi ve başkasının TC kimlik numarasıyla rahatça kimlik talep belgesini alıyorlar. Bize gelseler biz tanırız.” ifadelerini kullanıyor.

    Muhtarların ortak başka bir şikayetini de, eskisi gibi itibar görmemeleri oluşturuyor. Bundan dolayı son derece üzüntülü olduğunu belirten İncesaraç, “Muhtarlara saygı duyulmasını istiyoruz. Kapıları biz aşındırıyoruz. Vatandaş problemini söylüyor, biz ilgili makama aktarıyoruz. Günde defalarca bu makamları arıyoruz ama onlardan bile saygı görmüyoruz. Biz kendi adımıza değil vatandaş adına bir şey talep ediyoruz.” diyor. 47 yıldır Levent’te yaşayan ve baba mesleği muhtarlığı sürdüren Beşiktaş Levent Mahallesi Muhtarı Atacan Türk de vatandaşla bire bir temas halinde olduklarını söyleyip en son dinlenilmelerinden şikayet ediyor. Eski yetkilerini istediklerini ifade eden Türk, “Vatandaş sıkıntısını ilk önce bize danışıyor. Mahallede düzeni sağlıyoruz ancak devlet nezdinde hiçbir vasfımız ve saygımız kalmadı. Babamın döneminde muhtarların hem kazancı hem de itibarı çok yüksekti. Biz eskiden olduğu gibi verilecek evrakların çoğalmasını ve yetki verilmesini bekliyoruz.” cümlelerini kullanıyor.


    0 0

    “Balık tutmak istiyorum; bunu yazın ki yetkililer sesimi duysun.” diyor, Bagaran köyünde yaşayan 65 yaşındaki Valera. Bagaran, Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay'ın Ermeni tarafında yer alıyor. Karşısında ise Kars'ın Digor ilçesine bağlı Halıkışlak köyü var.

    Ermenistan, 1915 Olayları'nın 100. yıldönümü etkinliklerini sürdürüyor. “Ağrı Dağı'nın Eteğinde” uluslararası medya forumu vesilesi ile bulunduğumuz Ermenistan'da Türkiye sınırını dolaştık. Bagaran köyü, çayın iki yakasındaki iki farklı ülkeyi aynı anda görmek için güzel bir örnek. Türkiye sınırına sıfır noktada; hemen karşısında ise bir Türk köyü bulunuyor. Başkent Erivan'a 90 km uzaklıkta. Köye bir tepeden virajlı yollardan giriliyor. Tepede duruyoruz. Manzara muhteşem. Gözümüzün önünden Aras Nehri akıyor. Sağ tarafta ise inceden Arpaçay beliriyor. Bagaran, Arpaçay'ın Aras'a döküldüğü noktada bulunuyor.

    MİNARE HEMEN DİKKAT ÇEKİYOR

    Arpaçay'ın iki ülkeyi ayırdığını bilmesek aşağıda iki farklı köy olduğunu anlamak imkânsız. Evler birbirine çok yakın, iç içe geçmiş. En uçtaki Ermeni evi ile Türk evi arasındaki mesafe oldukça az. İki evden seslenseniz rahatlıkla birbirinizi duyup iletişim kurabilirsiniz. Kars-Iğdır yolu hemen Halıkışlak'ın üzerinden geçiyor. Vadide seyir halindeki araçların sesi yankılanıyor. Tepeden dikkatle bakınca araçların modellerini ayırt etmek bile mümkün. Tepeden köye bakınca ilk dikkat çeken cami minaresi oluyor. Bölgenin özelliklerini bilmeyen birisi gelip baksa buranın bir Türk köyü olduğunu düşünürdü.

    Tepeden çektiğimiz fotoğrafların ardından köye doğru hareket ediyoruz. Hemen girişte bir araç gelip önümüzü kesiyor. İçinden iki Ermeni askeri çıkıyor. Beraberimizde bize rehberlik yapan Ermeni arkadaşımız cevap veriyor sorulara. Gazeteci olduğumuzu, Uluslararası Medya Forumu için Ermenistan'da olduğumuzu söylüyor. Askerler komutanlarına durumu telefonla anlattıktan sonra izin çıkıyor. Ancak bir şartla! Sınırın en ucundaki Ermeni evine kadar gitmeyeceğiz. Ermenistan'ın Türkiye sınırını büyük ölçüde koruyan Rus askerleri, sınıra ne kadar yaklaşacağımızın sınırını çiziyor.

    “Merhaba” deyip konuşmak istediğimiz 30'lu yaşlardaki üç farklı kişi olumsuz cevap veriyor köyde. Belki ters bir laf etmeleri durumunda başlarının ağrıyabileceklerini düşünüyorlar. Elektrik direğinde leylekler yuva yapmış. Baharın müjdecisi… Türkiye'de küçük çocuklara ailelerin “Seni leylekler getirmiş” lafını anlatıyoruz. Meğer orada da aynısı söylenirmiş. Kürtaj yaptıranlar için “Bir leylek öldürdü” sözü de söylenirmiş.

    Umutsuz şekilde köyde dolaşırken sırtında bir çuvalla yaşlı bir amca bize doğru geliyor. Ağzında sigara, gülümseyerek yanımıza yaklaşıyor. “Haralısınız?” diyor. İçinde odun parçacıkları bulunan çuvalı yere bırakıp elimizi sıkıyor. Köyde kaç kişi yaşadığını, ev sayısını ve geçim kaynaklarını vs. anlattıktan sonra kendisinin Azerbaycan'ın ikinci büyük şehri Gence'den göç ettiğini söylüyor. 1989'da bölgede gerilimin artması üzerine Ermeni nüfusunun yoğun olduğu bir bölgede yaşamaya karar vermiş. Bagaran'da yaşayan bir Azeri aile için de durum hiç farklı değildir. Etnik çatışmaların yaşanacağını hisseden Bagaranlı Azeri aile, köyü terk ederek Gence'ye gitmiştir. Valera amca ile Azeri ailenin yolu Gence'de kesişir. Sohbetlerde iki ailenin de endişesi ortaya çıkar. Bunun üzerine evlerini, köylerini değiştirmeye karar verirler. Azeri aile Valera amcanın evine yerleşirken kendisi Bagaran'a gelir.

    87 YAŞINDA MİNDER ISRARI

    Valera amca bunları anlatırken bizi evine davet ediyor. Eskiden fotoğrafçılık ve oto boyacılığı yapmış. Zaten Fotoğraf Editörü'müz Selahattin Sevi, fotoğraf çekmeye çalışırken hemen güneşin konumuna göre yer alarak “Işık önemli, ben eskiden fotoğrafçıydım.” diyor. Eve varıyoruz. Bizi 87 yaşındaki annesi Gohar Teyze karşılıyor. Küçük, derme çatma bir ev. Kapının önünden itibaren tamamen toz toprak. Zaten toz dağılmasın diye hafif su serpilmiş. Dışarıda mutfak malzemeleri de var. Etrafta hiç Türk ürünü göremiyoruz. Bu esnada bize sandalye getiriyorlar. Ancak bize yetecek kadar sandalye var. Bizim oturmamız için ısrar ediyorlar. Gohar teyze ince bir minder getiriyor. Sandalyeye koyup öyle oturmamız için ısrar ediyor. “Gerek yok” desek de bizi dinlemiyor. Zihnimden “Sanki Toroslar'daki bir Yörük köyündeyim.” hissi geçiyor.

    Gohar teyze, eski evini çok özlediğini söylüyor. Bu sırada biraz da öfkeleniyor. “Oradaki evimiz çok güzeldi. İki havuzu vardı, iki arabamız vardı.” diyerek şimdi yoksulluk içinde yaşadıklarını anlatıyor. Sesi yükseliyor, biraz da gözleri doluyor. Tam bu esnada hızla bir araç gelip evin önünde duruyor. İçinden iki sivil kişi çıkıyor. Yarım saatlik konuşmalardan sonra olayı anlıyoruz. Gelenler köyün muhtarı ve rehberi imiş. Kendisinden izinsiz köyü dolaştığımız için bize tepki göstermiş. Hareketleri ve sesiyle “Burası benden sorulur” diyor. 47 yaşındaki Muhtar Çevorg, sonradan sakinleşiyor. Kendilerinin de eşlik etmesi durumunda röportajlarımıza devam edebileceğimizi söylüyor. Beraberindeki 51 yaşındaki Vardan Sarkisyan ise köyün “resmî;” rehberi imiş. Köyün tarihiyle ilgili bilgileri ondan almalıymışız. “Resmî;” rehber, Erivan'da iki bölüm okumuş; tarih ve ekonomi. Bu köy için biraz lüks bir değer olduğunu söylediğimizde “Amacım köye dönüp hizmet etmek; köyümüzü güzelleştirmek.” diyor. Uzun uzun köyün tarihini anlatıyor. Anlattığına göre 1915'ten önce burada tek köy varmış. Yaşanan gerginlikler üzerine Ermeni köylüleri Ermenistan tarafına kat ederek yeni geçici bir köy inşa etmişler. Ancak geriye dönme imkânı olmayınca bugün Bagaran'ın olduğu yere 1950'lerde daha geniş bir köy kurmuşlar.

    DEMİREL'İ ANLARDIM, ERDOĞAN'I ANLAMIYORUM

    Ayrılmamıza yakın Valera amca ‘biraz' Türkçe bildiğini, Türkçesiyle Türk televizyonlarını sürekli seyrettiğini anlatıyor. Azeri-Türkçe karışımıyla kısa cümlelerle konuşuyor. Gence'den geldiği için Türkçe bildiğini söylüyor. Biz sormadan “Demirel'i çok iyi anlardım ancak Erdoğan'ı pek anlamıyorum.” diye ekliyor. Ayrılırken bizlere bir görev veriyor. Balığı çok sevdiğini ancak Arpaçay ve Aras'ta balık tutamadığını anlatıyor. “Burada başka balık tutabileceğimiz yer yok. (Eliyle de işaret ederek) Bunu mutlaka yazın. Sesimizi duyurun. Bu sorun çözülsün. En büyük isteğim Arpaçay'da balık tutmak.” diyor. El sallayarak bizi uğurluyorlar.

    Karşı ülkeden horoz sesleri geliyor

    Bagaran’daki köylüler hayatlarını büyük ölçüde hayvancılık ve tarımdan kazanıyor. Ancak oldukça mütevazı ölçüde yapıyorlar bunu. Kendilerine yetecek kadar. Birçok evin etrafında hayvanlar dikkat çekiyor. Kuzu ve inekler var. Kars, Ağrı ve Iğdır ile aynı, fark yok. Farkında olmadan sınıra epey yaklaşmışız. Türk köyünden horoz sesleri geliyor. O kadar, her şey iç içe.


    0 0

    Otokratizm, liderin halktan, hukuktan, kısacası her şeyden üstün olduğu bir rejim. Devletin bütün güçlerinin tek bir kişinin elinde toplanması, o kişiden sonra sistemin çöküşüne zemin hazırlıyor.

    Otokrasi, monarşinin bir çeşidi. Kelime anlamı itibarıyla Yunancadan geliyor. ‘Oto’ ‘kendi kendiliğinden’ manasına sahip. ‘Krasi’ ise ‘hükmetmek’ demek. Bu yönetim şeklinde yönetici, bütün siyasî; yetkileri tek başına elinde bulundurur. Lakin monarşiden farkı, yönetim miras yoluyla değil kişi tarafından ele geçirilmiştir. Otokrat rejimlerin temel özelliği, yönetimlerin halk adına karar vermesi, kendince iyi ve doğruları dayatması olarak tanımlanıyor. Ayrıca otokrasilerde başta bulunan kişi o kadar güçlüdür ki kanunları da istediği gibi değiştirebilir.

    Bir örnek üzerinden gidelim. Otto von Bismarck 19. yüzyılın sonlarında güçsüz bir konfederasyon olan Almanya’nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinde en önemli rolü oynayan bir devlet adamı. Lakin uzun yıllar siyaset arenasında yer alması, kendisinden sonra gelecek iktidarlar ve sistem açısından bazı olumsuzlukların da gün yüzüne çıkmasına sebebiyet vermiş. Alman düşünür Max Weber’e göre, Bismarck sonrası Alman yönetiminin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, yine Bismarck’ın olumsuz mirasından kaynaklanıyordu. Peki, neydi bu olumsuz miras? Bismarck, yönetime dair yetkilerin neredeyse tamamını elinde bulunduruyordu ve kendisinden sonra devlet, lider sıkıntısı çekecekti. Almanya siyasi birliğini ‘Sezar’ın hâkimiyeti altında sağlama almıştı ve onun çöküşüyle yeni devlet, ehil siyasi liderlik kıtlığı çekmeye başlamıştı. Hepsinden önemlisi Bismarck, kendine ait siyasi bir iradesi olmayan, baştaki büyük devlet adamlarının gerekli siyasi kararları alacağı fikrine alışmış bir ulus bıraktı.

    Otokratik yönetimlerde görülen önemli sorunlardan biri bu. Devletin bütün güçlerinin tek bir kişinin elinde toplanması, o kişiden sonra devletin çöküşüne de zemin hazırlıyor. Sistemi değil de şahsı baz alan yönetimlerin, devlet ve sistemin bekası noktasında pek de sağlıklı bir yönü yok. Böyle bir yönetim biçiminde otokratik bir lider her anlamda devletin bizzat kendisi haline gelirken devlet ise liderin sözünün dışına çıkmayan bir itaatkârlar ordusu toplamı şeklini alıyor. Sosyolog Uğur Kömeçoğlu’na göre, Türkiye’deki sistemde ‘seçilenler’ seçenler üzerinde mutlak egemenlik kurmak istiyor. “Bu tip rejimlerin yönetiminde tepeden atılan ilmeğe boynunu uzatan yönetici de çok olur.” diyen Kömeçoğlu şunları söylüyor: “Otokratik liderler kontrol ve denetimi, şûrayı ve ortak aklı kaldırdıkları için problemler karşısında sahici ve kalıcı çözümler üretemez. Sadece rakiplerinin tepki ve nefretini değil, karar alma süreçlerine katılımı engellenen diğer grup üyelerinin de tepki ve nefretini çekmeye başlarlar. Süreç eninde sonunda bu tür rejimlerin yıkımıyla sonuçlanır.”

    Tek adamlık hata

    yapmaya en müsait yönetim

    Tek adam yönetimlerinin zararının geleceğe de aktarılacağını düşünen Kömeçoğlu, “Çünkü sadece siyasi kültür değil, yapısal hukuk da zedelenir. Tek adamlık hata yapmaya en müsait yönetim. Ekonomik ve siyasal hamlelerin yapılar aracılığıyla değil de tek adamlar aracılığıyla ortaya konması hiçbir zaman ‘sürdürülebilir sistemlere’ yol açmaz. Demokrasilerde şahıslar değil; yerleşmiş, yapı haline gelmiş kurumlar önemlidir. Denge ve fren mekanizmaları gibi... Demokrasi, liderlere sınırsız hürriyet vermez. Türkiye’deki rejim demokrasi değil, seçimli otoriterizmdir ya da seçimli sultanizmdir.” diyor.


    0 0
  • 03/28/15--19:00: Hepimiz ‘Tek Parti’yiz!
  • ‘Tek Parti’ denince akla 1923-50 dönemi gelir. Oysa uzun süre iktidarda kalan yönetimlerin çoğu bir süre sonra otoriterleşme eğilimi gösteriyor. Parti kültüründen ziyade lider eksenli yürüyen siyasi hayatımızda ‘Tek adam’ ve ‘Tek Parti’ zihniyeti öne çıkıyor.

    Türkiye’de ideolojisi fark etmeksizin (sağ-sol-milliyetçi) iktidara geldikten sonra tüm siyasi oluşumlar otoriterleşme eğilimi gösteriyor. Bugünlerde iktidar partisinin çokça referans verdiği tek parti dönemi mesela. Dönemin iktidar partisi CHP yönetimi, muhalefetin çıkmasına izin vermeyecek bir siyasal sistem kurguladı. Seçim sistemi, dayattığı yaşam kültürü, yönetim biçimiyle iktidarını ilelebet devam ettireceğini düşündü. İtiraz edenleri, özellikle gazeteleri, istediği zaman kapatabiliyordu. Türkiye’nin ilk serbest ve hilesiz yani ‘gizli oy, açık tasnif’ yöntemiyle yapılan 1950 seçimlerinde halk ‘Yeter söz milletin’ sloganına sahip Demokrat Parti’yi ezici bir çoğunlukla iktidara getirdi. Hâlbuki dönemin CHP’si kendisine o kadar çok güveniyordu ki bu sonuçla büyük bir hezimet yaşadı. Fatih Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Engin Şahin’e göre CHP, muhalefetin çıkmasını engelleyecek bütün enstrümanları iktidara gelen Demokrat Parti’ye tepsi içinde sunmuştu. 1955’ten sonra Demokrat Parti’nin tek parti dönemini aratmayacak icraatları oluyordu. Basın özgürlüğünün kısıtlanması, muhalif gazetecilerin hapsedilmesi… Şahin, DP’nin üçüncü seçimlerinden sonra (1957) otoriterleşme eğilimi gösterdiğini söylüyor.

    1960’tan AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 seçimlerine kadar Türkiye’de hiçbir parti bu kadar uzun süre ve güçlü olarak iktidara gelmedi. Fakat sistemin ve siyaset yapma anlayışının getirdiği otoriter uygulamaları her dönemde gördük. 1980’ler, 90’lar ötekine tahammülsüzlük, yaşam kültürü dayatması, basına dolaylı veya direkt baskı, yasama ve yargıya müdahale, yolsuzluklar ve faili meçhuller üzerine gidilmemesi, terör ve irtica ile korkutmalarla geçti. İktidara gelen her ideolojik siyasetçinin eğilimi böyle oldu.

    İktidar, intikam yeri olarak kullanılıyor

    Yrd. Doç. Dr. Engin Şahin, Türk siyasetinin iktidarla imtihanı olmasının temel sebebinin politik kültür olduğu kanısında. Şahin, demokratik kültürümüzde yıllarca ötekileştirilenlerin, iktidara geldiklerinde orayı bir hırs ve intikam yeri olarak kullandığını söylüyor: “Demokrat Parti ve diğer muhafazakârlar için bunu söyleyebilirsiniz. CHP zaten bunu senelerce yaptı. AK Parti ile yıllarca ötekileştirilen yeşil sermaye ve dindarlar iktidara gelince ne yapacaklarını şaşırdı. Bir saldırma, ‘siz bize böyle yaparsanız biz de size böyle yaparız’ haline büründüler. Yani bir demokrasi sınırları içinde onun da hakkı var, azınlık hakkı vs. bunları tamamen rafa kaldırıyor ve demokrasiyi seçilmişliğe indirgiyorlar. Bu çok problemli.” diyor.

    Prof. Dr. Doğu Ergil ise “Özne üretmeyen eğitim sürü; iktidarı topluma paylaştırmayan siyaset çoban üretir.” diyor. Ergil’e göre siyaset, bizde toplumu özgürleşmeye çalışmadı. Hiç çoğul olmadı, daima tekleşmeye yöneltildi ve hep otorite oldu.

    Askerî; vesayet demokratik kültürün gelişimini baltaladı

    Yrd. Doç. Dr. Hakkı Taş (İpek Üniversitesi): Herkeste iktidar şehveti var, kimse güç zehirlenmesinden masum değil! Bu gerçeği görmek önemli ama ‘hepsi aynı kumaş, nasıl olsa sonraki gelen de en fazla bu kadar demokrat olacak’ anlayışı bizi hem karamsarlığa hem de koyvermişliğe iter. Türkiye’de askeri vesayet demokratik kurumların ve kültürün gelişmesini baltaladı. Demokrasi, farklı çıkar odaklarının -oyunun kurallarına uygun bir şekilde- çarpışmasıdır. Ancak bu bir öğrenme sürecidir. Her on yılda bir gelen askeri müdahaleler, siyasi gelenek ve kökleşmiş partilerin gelişmesini engellediği gibi, böyle bir öğrenme sürecini de olumsuz etkiledi. Şimdiye kadar kılıncın gölgesinde siyasiler, bir havuzda yarışıyordu. Şimdi o baskı olmayınca, denize açıldılar.

    Türkiye’de iktidarlar muhalefeti meşru görmüyor

    Prof. Dr. HakanYılmaz (Boğaziçi Üniversitesi): Türkiye’de ‘muhalefet’in gerekli ve meşru olduğuna dair bir anlayış ne sağda ne solda yaygındır. İktidar, hatta tek adam iktidarı, iktidardakilerin kanunları ve kendi koydukları kuralları ihlal etmeleri gayet normal, meşru görülürken; muhalefet gayet anormal ve gayrimeşru kabul edilir. Herhalde bu anlayış yüzyıllarca muhalefetin ihanet sayıldığı monarşik bir devlette yaşamış olmamızdan kaynaklanıyor.


    0 0
  • 03/28/15--19:00: Bizim Köy

  • 0 0

    Türkiye, ‘son dakika’ gelişmelerinin sıkça yaşandığı bir ülke. Bu sebeple ne haberciler ne de köşe yazarları konu sıkıntısı çekiyor. Peki, hayatın daima normal seyrinde aktığı, gündemi değişmeyen ülkelerde, mesela Norveç’te gazeteciler ne yapıyor, köşe yazılarında daha çok hangi konulardan söz ediliyor, onların kendilerine has sorunları ne?

    Türkiye’nin gündemi malum, neredeyse saat başı yeni bir gelişme yaşanıyor. Cinayetler, meclis kavgaları, terör eylemleri, sonu gelmeyen operasyonlar, kavgalar, ölümlü kazalar, döviz hareketleri, her sözü kavga konusu olan siyasetçiler… Her yeni güne yeni bir gündemle uyandığımız için köşe yazarları konu bulmakta sıkıntı çekmiyor hatta birkaç konu arasından seçim yapmak zorunda kalıyor. Peki, bizdeki gibi ‘son dakika’ gelişmelerinin sıkça yaşanmadığı ülkelerde köşe yazarları ne yazar? Petrol zengini, demokrasi ve ifade özgürlüğünün beşiği, Kuzey Avrupa’nın Vikingler ülkesi Norveç’te gazetelerin, köşe yazarlarının ne yazdığını merak ettik. Sorularımıza cevap bulmak için ülkenin en büyük üç gazetesini inceledik ve şunu gördük: Norveç gazeteleri bizdekinin aksine siyasi meseleler üzerinde durmuyor. Kutuplaştırıcı ve taraf olabilecek dilden olabildiğince uzak durmaya çalışıyor. Siyasetçiler de aynı şekilde daha çok sosyal meseleleri ele alıp bu bağlamda beyanda bulunuyor.

    Norveç’te, Türkiye’deki gibi gazetecilere malzeme olacak kırıcı siyasi tartışmalar, yumruklaşmalar, hakaretler yaşanmıyor. Böyle bir olay yaşansa bile özür dilenerek mesele kapatılıyor. Örneğin yakın bir zamanda Norveç İlerleme Partisi (FRP) İkinci Başkanı Per Sandberg, Norveç Hıristiyan Partisi’ne yönelik sert eleştirileri nedeniyle özür diledi. Hatta iktidardaki Sağ Parti Başkanı ve Norveç Başbakanı Erna Solberg, Per Sandberg’i, koalisyon ortağı olmasına rağmen haddini aşmakla suçlamıştı. Hal böyle olunca, Norveç gazeteleri daha çok eğitim problemleri, radikalizm, entegrasyon, sağlık, azınlıkların hakları gibi konuları ele alıyor. Türkiye’deki gibi haftanın her günü yazan köşe yazarları yok. Genelde iki-üç gün yazıyorlar.

    Aftenposten’in gündemi: Nobel Komitesi başkanlık seçimi

    Geçtiğimiz haftalarda Norveç’in en büyük günlük gazetesi Aftenposten’de yazan 15 farklı köşe yazarı, birbirinden çok farklı konuları gündeme taşıdı. Birçoğu yeni Nobel Komitesi başkanlık seçimine değindi. Bunun yanı sıra; yalnızlık problemi, uyumak ve ağrıyı dindirmek için ilaç kullanımının artması, Emlak Vergisi, halkın çocuklarını daha çok Norveçlilerin fazla olduğu okullara göndermeyi istemeleri gibi konular üzerine yazılar kaleme alındı.

    VG: Annelere daha

    çok ihtiyaç var

    Diğer bir günlük gazete VG (Verdens Gang) ise sekiz köşe yazarıyla daha farklı konuları gündemine taşıdı. Norveç iktidar ortağı İlerleme Partisi Başkanı ve Maliye Bakanı Siv Jensen’in, parti liderliği ve maliye bakanlığı görevinde yalnızlaştığını yazdı. Gazete, son dönemlerde özellikle Suriye’ye savaşmak için giden gençler hakkında da bazı ilginç karşılaştırmalarda bulundu. 1938’lerde Norveçli genç askerlerin İspanya’ya giderek oradaki zulüm için savaştığını; bugünkü genç Norveçlilerin ise Suriye ve Irak’taki zulmü durdurmak için barbarlara karşı savaştığını yazdı. VG, ayrıca bugünkü dünyanın, düşünüldüğünden daha çok annelere ihtiyacı olduğu mesajını verdi.

    Dagbladet: Kadınlar

    şiddete maruz kalıyor

    Dagbladet gazetesinin dört köşe yazarı ise ‘eşitlik’ üzerinde durdu. 1972’den bu yana Norveç kadın hakları hareketlerinin bir araya gelip Uluslararası Kadınlar Günü’nü kutladığı ifade edildi. 2014’teki kutlamalara katılanların azlığından yakındı bir yazar. Yazıda, bazı istatistiklere de yer verildi. Dünya genelinde fakirlik yaşayanların yüzde 70’inin kadın olduğu, 18 yaş altı 14 milyon genç kızın zoraki evlendirildiği bilgileri yer alıyordu yazıda. 47 bin kadınınsa çocuk aldırırken hayatını kaybettiğinin altı çizildi. Norveç’te her yıl 8 ila 16 bin kadının şiddete maruz kaldığı bilgisi de yazıda yerini almıştı. Son günlerde Norveç’te bir hayli gündem olan, Katolik Kilisesi’ne telefon kataloğundan binlerce sahte üye yaptıklarını itiraf eden Piskopos Bernt Eidsvig de yazı konusuydu. Katolik din adamının hapis cezasına çarptırılması halinde, meselenin uluslararası bir hareketlenmeye de neden olacağı ifade ediliyordu.

    Norveçli gazeteci, haber cenneti Türkiye’ye geliyor

    Norveç’in en büyük gazetesi Aftenposten’de köşe yazarlığı yapan, kısa bir süre önce Norveç Radyo-Televizyon Kurumu’na (NRK) geçen gazeteci Kristin Solberg’in konuyla ilgili düşüncelerini aldık. Tecrübeli gazeteci Solberg, yakın zamanda İstanbul’a yerleşip Türkiye siyaseti ve toplumsal meseleler hakkında yazacağını söylüyor. Ona göre, Türkiye hakkında yazacak çok şey var. Ülkede yabancı bir gazeteci olarak çalışmanın kendisi için oldukça heyecan verici olacağını söylüyor. Ona göre, doğu ve batının kesiştiği merkezî; bir konumda bulunan Türkiye, uluslararası bir devlet konumunda. Solberg’in daha önce çalıştığı gazetedeki görevi, Ortadoğu üzerineydi. Türkiye’ye göç eden Suriyeliler hakkında da epey yazısı var. Solberg ayrıca daha önce Türkiye, Ortadoğu, Pakistan ve Afganistan’da görev yaptı. Kristin Solberg, Türkiye ile Norveç’teki basın özgürlüğünü karşılaştırıyor ve “Norveç’teki basın özgürlüğü, Türkiye’ye göre oldukça yüksek.” diyor. Türkiye’deki gazeteci arkadaşlarıyla konuştuğunda, onları baskı altında gördüğünü anlatıyor. Onların, mesleklerini kaybetme riskiyle beraber, hapse girme riski taşıdıklarını düşünüyor. Bu durumun endişe verici olduğunu söyleyen Solberg, aynı zamanda cesur ve yetenekli Türk arkadaşlarının kendisini etkilediğini ifade ediyor.

    Solberg, Norveç’te gazetecilerin özgür olduklarını hatırlatıyor. Hükümetin, Norveç’teki gazete ve medya kurumlarına yaptığı mali kısıntıların olumsuz neticelerine de değiniyor: “Ancak bu tür kurumlara ayrılan maddi desteğin kesintiye uğraması ve medya barajındaki kötü ekonomi, editörlere baskı oluşmasına neden oluyor.” Solberg, hem Norveç hem de Türkiye’de gazetecilik yapmayı seviyor ancak Norveç dışında gazetecilik yapmayı tercih ediyor.

    Türkiye, haber bakımından çok zengin

    Jan-Erik Smilden, uzun yıllar Norveç’in en büyük günlük gazetelerinden Dagbladet’de köşe yazarlığı yapıyor. Daha çok Ortadoğu hakkında yazan Smilden, Türkiye’yi de yakından tanıyan bir isim. Jan-Erik Smilden de, diğer Norveçli meslektaşı gibi düşünüyor. Norveçli köşe yazarı, Türkiye’nin haber bakımından oldukça zengin olduğunu dile getiriyor. Ancak Türkiye’nin ifade özgürlüğü söyleminde eskiye nazaran daha da düşüş yaşadığını ifade ediyor. Zira Smilden, bugünkü Türkiye’de herhangi bir gazetecinin herhangi bir şey hakkında eleştiri yapmasının hapisle sonuçlandığını söylüyor.


    0 0
  • 03/28/15--19:00: Haftanın albümleri
  • Dilek Türkan suya söylediMüzikseverler Dilek Türkan'ı İncesaz grubuyla tanıdı. Aşk Mevsimi isimli ilk albümüyle dinleyicilerin beğenisini kazanan müzisyen yeni çalışması Suya Söyledim ile karşımızda.

    Prodüktörlüğünü ünlü müzisyen, aynı zamanda eşi olan Derya Türkan ile beraber üstlendiği albümde, Mazi Kalbimde tangosunun bestecisi Necip Celal Andel'in Yıllar tangosu uzun aradan sonra Dilek Türkan'ın sesinde hayat buluyor. Yine şarkılarını söylemekten vazgeçmediği Neveser Kökdeş ve yeni eserlerle birlikte birçok değerli isim albümde yer alıyor. Sözleri Sezen Aksu ve Bülent Ortaçgil'e ait Bir Ömürlük Misafir adlı şarkı da ilk kez seslendiriliyor.

    Suya Söyledim

    Dilek Türkan

    Sony Müzik

    Volga Tamöz'den yeni numara

    Önemli besteci ve aranjörlerden Volga Tamöz, No2 isimli yeni çalışmasını yayınladı. Albümde müzisyene Hande Yener, Nükhet Duru, Murat Dalkılıç, İzel, Emre Altuğ, Atiye gibi pop müziğin önemli isimleri eşlik ediyor. Tam 90'dan isimli çalışmasıyla beğeni toplayan Tamöz, bu çalışmasıyla da konuşulacak gibi. Hande Yener'in seslendirdiği Sebastian isimli şarkıyla çıkış yapan albümde müzisyen yine farklı ve dikkat çekici düzenlemelerle karşımızda. Ülkemizin en önemli yorumcularından Nükhet Duru ve İzel'in çalışmadaki yorumları göz dolduruyor. Volga Tamöz'ün yakından takip ettiği dünya müziğiyle birlikte kendine özgü deneysel tarzı da bu albümü farklı kılıyor.

    No2

    Volga Tamöz

    Poll Production

    Mabel Matiz göğü arıyor

    Mabel Matiz, son dönemde dikkat çeken isimlerden biri. 2011’de kendi adını taşıyan ilk albümüyle müzik dünyasına merhaba diyen müzisyen, ikinci albümü Yaşım Çocuk ile başarısını perçinledi. Şimdi de Gök Nerede isimli üçüncü albümüyle karşımızda. Güçlü sözleri ve kendine has yorumuyla dikkat çeken Matiz, bu çalışmasında da dinleyenlerini hayal kırıklığına uğratmayacak. Albümdeki dokuz şarkının söz ve müziği kendisine ait. Yaptığı cover'larla da beğeni toplayan müzisyen, Nazan Öncel'in Bir Hadise Var'ını yeniden yorumlamış. Gök Nerede'nin bu yılın en iyi albümleri arasında yer alacağını şimdiden söyleyebiliriz.

    Gök Nerede

    Mabel Matiz

    DMC Müzik


    0 0

    Niyaz müzik grubunun ülkemizde hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi var. Albümlerinde genellikle azınlıklara ve onların sorunlarına odaklanan ekip, yeni çalışmaları The Fourth Light’ta kadının toplumdaki yerine dikkat çekiyor. Grubun kurucuları Azam Ali ve eşi Loga Ramin Torkian ile bir araya geldik...

    Her albümünüz bir konuya odaklanıyor. Bu çalışmanızın odağında ne var?

    Azam Ali: Bu albüm Râbiatü’l-Adeviyye’ye adanmış bir albüm. O İslam’ın ilk sufi alimlerden biri ve kadın bir evliya. Bütün yaşamı boyunca erkek baskısını üzerinden kaldırmaya çalıştı. İslam mistisizminin en önemli karakterlerinden biri. Hatta Feridüddin Attar ve Mevlânâ gibi alimler bile ondan ilham aldı. Onun düşünceleri aslında çağlar ötesi ve bugüne de sesleniyor. Kadının toplumdaki yeri ve sembolü olarak onu seçtik. Çok evrensel bir karakter.

    Mısır’daki darbe karşıtı gösterilerin merkezi de Râbiatü’l-Adeviyye meydanı oldu. Ona gönderme var mı?

    Loga Ramin Torkian: Hayır. Mısır’daki olaylarla bir ilgisi yok. Bizim yaptığımız albümlerde en çok odaklandığımız konu azınlıklar. Aslında yeryüzündeki en büyük azınlıklar da kadınlar. Nasıl oldu da bugüne kadar Rabia gibi güçlü bir karakter gündeme gelmedi? Bu kadar kendine has, özel ve devrimci bir karakterin İslam çevresi ve Müslümanlar tarafından bile gözardı edildiğini düşünüyoruz. Aslında bu albüm Rabia özelinde kadına odaklanan bir çalışma.

    Repertuvardaki şarkıları neye göre seçtiniz?

    Azam Ali: Genelde azınlıklara ait ve azınlık haklarına vurgu yapan eserleri seçtik. Mesela albümdeki eserlerden biri Bir Bahtiyari ezgisi. Adı Şir Ali Merdan. O azınlıkların hakları için mücadele etmiş bir özgürlük savaşçısı. Bahtiyariler de İran’ın azınlıklarından... Rabia’nın bugüne kadar yedi eseri günümüze ulaşabildi. Onlardan esinlenerek yazdığımız sözler var. Bunun dışında Urduca, Türkçe yaşadığı toplumda azınlık olanların eserlerini yeniden yorumladık. Kaifi Azmi isimli ünlü bir şairin Urduca yazdığı şiirini besteledik. Adı Avrad. Azmi bu sözleri kendi eşi için yazmış.

    Eyvallah Şahım’ı Türkçe olarak seslendirmişsiniz. Neden bu eseri seçtiniz?

    Azam Ali: Türk müziği ile İran müziği arasında çok benzerlikler var. Zaten hemen her albümde Türkçe bir eser seslendiriyoruz. Türkiye’ye her geldiğimizde buradan albüm alıyorum. Bir gün bir arkadaşım, “Farkında mısın, aldığın bütün albümler Alevi müzikleri.” diye bir tespit yaptı. “O güne kadar hiç farkında değildim. Alevi eserlerine karşı bilinçsiz bir hissiyatım varmış meğer. Bir eserin Alevi, Sünni ya da farklı bir inanıştan olması bizim için önemli değil, şans eseri böyle olmuş. Yaklaşık bir yıldır Eyvallah Şahım’ın izinlerini almaya çalışıyoruz. Bu şarkıyı söylemiş olmaktan çok mutluyum.

    Ruhsal ve kişisel olarak da kendinizi azınlık hissediyor musunuz?

    Azam Ali: Ben İran’da dünyaya geldim. O zaman çoğunluğun içindeydik ama Devrim’den sonra mental olarak azınlık haline gelmiştik. Devrim ve iç savaş sebebiyle başka bir ülkeye göçmek zorunda kaldık. Gittiğim ülkede azınlık olmuştum. Şu anda Montreal’de yaşıyoruz. Orada da azınlığım. Çocukluğumda ülkemize Afganlar çalışmaya gelirdi. Zaman zaman gözümün önüne o halleri gelir. Şu anda Kanada’da azınlık olmak ya da başka bir yerde çoğunluk olmakla ilgilenmiyorum. İlgilendiğim kısım azınlıkların sorunları.

    Çok özel bir sesiniz var. İsteseniz popüler biri olabilirdiniz. Bunu neden tercih etmediniz?

    Azam Ali: Kariyerimin başında ünlü bir menajer bana gelip, ‘Sesin harika ama böyle şarkılar söylersen ünlü olamazsın. Daha piyasa işler yaparak ününü artırabilirsin.’ dedi. Benim için müzik bir hayal ve kalp yolculuğu. Kalbimin söylediklerini takip ediyorum. Belki çok zengin ve çok ünlü değilim ama istediğimi yapabilecek kadar gücüm ve müzikal haysiyetim var. Bugüne kadar utanacağım bir şey yapmadım. Sevdiği şeyi yapmaya devam edebilme gücü yeryüzünde bir insana verilebilecek en büyük armağandır. Popülerlik gibi bir beklentim ve endişem hiç olmadı.

    Bu yolda en büyük desteğiniz ne oldu?

    Azam Ali: Hayatımın en zor noktalarında dinleyicilerimden gelen mektuplar bana güç veriyor. Eşini ve çocuklarını trafik kazasında kaybeden bir dinleyicim, her sabah kendine gelene kadar beni dinliyormuş. Sesimin, hayatına devam edebilmesi için ona umut verdiğini yazmış. Bir başka dinleyicim cezaevinden şöyle yazmıştı: ‘Sesin bana öyle güzel duygular hissettirdi ki, dışarı çıktığımda bambaşka bir insan olmaya karar verdim.’ Daha bu sabah Filistinli bir kadından bir mail aldım. Seninle ve senin sayende bir kadın olmaktan gurur duyuyorum, diye yazmış. Bu duyguların maddi bir karşılığı olabilir mi? Tercihimden dolayı mutsuz değilim.

    Loga Ramin Torkian: Bizim müzisyen olmamızın sebeplerinden biri de kendimize bir alan, bir ev bulmak isteyişimiz. Bizim yolculuğumuzun bir anlamı da bu. Eğer hissetmediğimiz şeyleri yapsaydık başkalarının evinde oturmak ya da ait olmadığımız bir yerde yaşamak zorunda kalacaktık. Müzik bizim için para kazanma şekli değil. Bir ev, bir yuva ve bir vatan bulma şekli.

    Ortadoğu’nun geleceğinden hâlâ ümitliyiz

    Sesiniz çok acılı ve duygusal. Karakter olarak da böyle misiniz?

    Azam Ali: Depresif ya da kötücül birisi olarak görünmek istemem ama hayat, ağrı ve acıdan oluşan bir şey. Müzik yaparken bundan geriye kalmak mümkün değil. Aynı zamanda melankoli ve acının özgürleştirici bir tarafı da var. Tolstoy, ‘Bütün mutluluklar birbirine benzer, oysa her mutsuzluğun kendine özgü bir hikâyesi vardır.’ der.

    2011’de röportaj yaptığımızda Arap Baharı’ndan ve Ortadoğu’nun geleceğinden çok ümitliydiniz. Geldiğimiz noktada fikriniz değişti mi?

    Azam Ali: Bu kadar insan ölür ve acı çekerken umutlu olmak biraz zor. İran için umutsuzum ama Ortadoğu için hâlâ bir ışık görüyorum. Çünkü yeni jenerasyon çok farklı. Bu sebeple hâlâ umudumu koruyorum.

    Loga Ramin Torkian: Ben oldukça umutluyum. Bütün tarafları silahlandıran, onları birbirine kırdıran bir güç ve sistem var. Bu sistemin sonsuza kadar devam etmesi mümkün değil. Bu saçmalığın bir yerde duracağından eminim. Öte yandan internet ve sosyal medya özellikle genç nesilde güçlü ve hızlı bir sinerji oluşturuyor. Bunun önünde çok fazla durulamayacağını düşünüyorum.

    Yapmayı çok istediğiniz işler neler?

    Azam Ali: Bugüne kadar istediğimiz çok şeyi yaptık. Zaten hayalimdeki işi yapıyoruz. Bir çocuğumuz var, ona güzel şeyler bırakmak istiyoruz. David Silvian ve Erdal Erzincan ile birlikte çalışmayı çok arzu ederiz. Her şeyden önce kendimizi gerçekleştirmeyi hayal ediyoruz. Bunu yapmak için de önümüzde uzunca bir yol olduğunu düşünüyoruz.

    İman, grubun gizli kahramanı

    Aile olarak birlikte müzik yapmak nasıl bir duygu?

    Loga Ramin Torkian: Benim için inanılmaz bir mucize. Gökten gelen kutsal bir armağan.

    Azam Ali: Bu herkesin yapabileceği bir şey değil. Bazı insanlar iş ile aileyi ayırır ama bizim için her şey çok güzel. Ben de dünyanın her yerine gidip konser vermemi isteyecek ve buna izin verecek bir koca bulacağımı sanmıyordum. Bu anlamda Ramin beni çok destekliyor. Bu durumdan çok mutluyum.

    Oğlunuz İman doğduktan sonra müzik ve yaşantınız farklı bir boyut kazandı mı?

    Azam Ali: Elbette yansıması oldu. Bir anda değişime uğruyorsunuz. Sizin gözlerinizin içine bakan, sizi model alan ve daha iyi bir insan olmaya yönlendiren bir şey var hayatınızda. Bu elbette karakterinizi etkilediği gibi müziğinizi de etkiliyor. Hem hayat yolculuğumu hem de müzikal yolculuğumu daha ciddi bir noktaya getirdi.

    Loga Ramin Torkian:İman’ın bizimle birlikte dolaşması sadece bize değil, bizimle birlikte dolaşan müzisyen arkadaşlarımıza da bir keyif hali getirdi. Onun yaptıkları üzerimizdeki tüm gerginliği alıp götürüyor. Sadece ikimiz için değil, hepimiz için bir aile ortamı oluşuyor. Grubun gizli yıldızı o. Büyük ihtimalle İman bunun farkında değil.

    Müziğiniz çok bilindik, bir o kadar da farklı geliyor dinleyene. Bunun sırrı nedir?

    Loga Ramin Torkian: Yaptığımız müzik benim Türkiye’ye geldiğimde hissettiklerim gibi. Her şey aslında tanıdık ve bir o kadar da yabancı. Biz müzik yaparken farklı ve başka bir şeyi alıyoruz, sonra onu kendimize ait hale getiriyoruz. Ortaya çıkan müzik de dinleyiciye bu hissiyatı veriyor. Bunun bir sebebi de müzik yaparken maddi beklenti ve kaygılar olmadan yapmamız.

    Azam Ali: Ben dört yaşındayken İran’dan Hindistan’a gittim. Müziği çok seviyordum ama gittiğim ülkenin dilinden tek bir kelime bile bilmiyordum. Buna rağmen müziği kalbime dokunuyordu. Müziği iletirken önemli olan şey dinleyicinin kalbine dokunabilmek. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Bir şey yaparken duyguları yakalamaya çalışıyoruz.


older | 1 | .... | 126 | 127 | (Page 128) | 129 | 130 | .... | 165 | newer