Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 122 | 123 | (Page 124) | 125 | 126 | .... | 165 | newer

    0 0

    Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Ergenekon davasının birey olarak tek müdahili. Bir dönem Adli Tıp’ta başkanlık da yapan Fincancı, derin devletin mağdurlarından biri sıfatıyla davaya müdahil olmuştu. Kendisi bugün de olsa aynı şeyi yapacağını söylüyor.Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp bölümündeki odasına giderken iç karartıcı gündemleri düşünüyordum. Bir yanda artan şiddet ve tecavüz vakaları, kavgalı iç güvenlik yasası görüşmeleri diğer yanda Ergenekon ve Balyoz’da görev alan polis ve savcılara yapılan operasyonlar, tutuklanan gazeteciler. Malum şu sıralar herkes pişmanlıklarını açıklıyor. Hocanın kanaati neydi acaba? Aynı zamanda Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın da başkanı olan Fincancı ile artan şiddet ve tecavüz vakalarını da konuştuk.Son zamanlarda kamuoyunda Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ilgili kandırılmışlık duygusu yaşadığını söyleyenler artıyor. Ergenekon’da müdahil tek kişi olarak sizin kanaatiniz nedir?Öyle düşünmüyorum. Zaten bir kandırma çabası içinde olduklarını biliyorduk. İlk başladıklarında bunu bir biçimde devletin gücünü ele geçirme mücadelesi olarak kullanacaklarını öngörebiliyorduk. Bir devlet yapılanması var, güçler dengesi var. Müdahil olursak belki bu kullanma olanağını ortadan kaldırabiliriz, daha görünür kılabiliriz dedik. Çünkü devlette böyle bir denetimsiz gücün varlığını görünür kılmak gerekiyor.Bu düşüncelerinizi o dönemlerde de dile getiriyor muydunuz?Evet. Engelleyebildiğimiz kadar engelleyelim, bu denetimsiz devlet gücünün teşhir edilmesi gerekir, bu bir olanaktır. Biz de teşhir için elimizden geleni yapalım. Daha ilk birkaç duruşmada avukatlarıma soru sorma yasağı getirdiler. Dolayısıyla gerçekten zorlandık. O dönemde pek çok arkadaşımıza anlatmaya çalıştık, önemli bir davadır, bir adımdır. Bu davaya sahip çıkalım, teşhir edelim, hep beraber güçlü olalım ama bu gücü sağlayamadık. Tek başına beni dışlayabilmeleri çok kolay. Daha güçlü bir ses olabilseydi orada… Başka kimsenin müdahilliğinin kabul edilmesi de gerekmiyor. Ama çok sınırlı kaldı. Pek çok insan bunun zaten oyun olduğunu düşündüğü için girmedi. Bazı insanlar ‘yesinler bırakın birbirini’ dedi. Bence hiç uygun bir şey değil. Ortada teşhir edilmesi gereken bir şey varsa teşhir edilmesi gerekir, yapılan iyi bir şey varsa o yapılan iyi şeyi de desteklemek gerekir. Her zaman yaptığım gibi; kimin yaptığından bağımsız olarak. Ben hâlâ teşhir edilmesi gerekenler olduğunu düşünüyorum. Teşhir edilecek olan insanların şu anda bir biçimde yüceltildiğini ve onlarla işbirliği yapıldığını görüyoruz. O yüzden iyi ki yapmışım o zaman diyorum. Bugün olsa gene yaparım. Ne yazık ki birçok insanın ölümünden sorumlu ya da bizim bu kadar çatışmalı ortamda hâlâ yaşıyor olmamızdan sorumlu olan insanlar elini kolunu sallayarak dolaşıyor. El üstünde tutuluyorlar hâlâ.Dava sürecinde yargılamalarda adaletsizlikler, yanlışlıklar yapıldı, haberlerde abartılı dil kullanıldı denildi…Tabii bütün davalarda olduğu gibi bu davada da adil yargılama ihlali var. Gözaltına alış biçimleri bu insanların topluma teşhir edilip uygun olmayan biçimlerde gözaltına alınmaları. Cezaevinde sağlık sorunları yaşayanların sağlık sorunlarına yönelik duyarsızlıklar… Bu durum sadece bu davaya yönelik bir şey değil. Türkiye’nin genel sorunu bu zaten. Uzun göz altılarını, uzun tutukluluk dönemlerini biliyoruz. Bunlar sadece Ergenekon’la ilgili değil. Tabii ki tartışılsın ama hep beraber tartışılsın.Bunlarla Ergenekon’un ciddiyeti mi sulandırılıyor?Başka araçlar da kullandılar. İlgili ilgisiz herkesi o davanın içine sokmak gibi. Hatta bazılarıyla infial oluşturuldu. Nedim Şener, Ahmet Şık olayındaki gibi. Denetimsiz devlet yapılanmasının burada asıl etkili olan güç olduğunu düşünüyorum. Bu işin tamamen tavsatılması ve sulandırılmasında da böyle bir rol üstlendi.O zaman da bunları söylediniz mi?Evet tabii ki. O zaman da dedik. Bir başbakan nasıl müdahil olur? Kendi zarar gördüğü bir şey varsa aynı benim gibi bu ülkenin vatandaşı olarak gider ve dilekçe verir. Ama savcılığını yapamaz.Dönemin başbakanı olarak Tayyip Erdoğan niye ‘bu davanın savcısıyım’ diye açıklama yaptı sizce?Çeşitli nedenleri var. Biri tabiki tribünlere oynama davranışı. Çok yaygın zaten. 28 Şubat’tan zarar görmüş ya da değişik dönemlerde baskılardan zarar görmüş insanlara, toplumun kesimlerine bir mesaj veriyor, bakın ben bunlara karşıyım, askeri vesayeti sona erdireceğim. Ama bir taraftan bunu yaparken de bir güç olarak algılanmasını talep ediyor. Bir biçimde yargıyı da etkiliyor.Devletin intikam alması söz konusu olamazEn son köşe yazılarınızdan birinde ‘Öfkem burnumda’ başlığını kullandınız. Siz naif ve ötekine öfkelenmemeyi tercih eden bir dil kullanırsınız. Şimdi neden böyle bir şey yazdınız?Genel olarak ülkedeki öfke düzeyinden sanırım ben de biraz etkilendim. Öfkeyle sınırlı kalsa keşke. Çünkü ülkede çok ciddi bir şiddet düzeyi var. Toplumda ayrışma gittikçe yaygınlaşıyor. Nasıl başa çıkılacak? Nasıl bu şiddet ortamından, şiddet sarmalından çıkıp da insani değerleri önemseyen, birbirine değer veren bir toplum haline dönüşebileceğiz, kaygılarım var. İnsan haklarından yana olduğunu düşündüğüm insanların, tam da insanlık suçu öneriyor olması beni öfkelendirdi sanırım. Çünkü genç kadının öldürülmesinin ardından idam cezası ve hadım cezası gibi birtakım kavramlar tartışıldı. İdam cezasını sadece hak bilinci oluşmamış insanlar değil de bu bilinci oluşmuş ya da hak mücadelesi içinde olan insanlar dahi gündeme getirdi. Devletin intikam alması söz konusu olmaz.

    0 0

    Dünya takımı Barcelona’da golcü olmanın birçok zorluğu var. Takıma kazandırılan golcü yıldızlar, oyun sistemi ile birlikte Messi faktörü nedeniyle gol atamamanın ezikliğini yaşıyor. Sonuçta çareyi kaçışta arıyorlar.Günlük hayatımızda sıklıkla duyduğumuz ‘Kadının fendi erkeği yendi’ sözünü, futbola ya da futbol takımlarından birine uyarlayacak olursak sanırım en çok Barcelona’ya uyardı. Sloganı ise ‘Orta sahanın fendi, forveti yendi’ olurdu.İspanyolların dünya takımı Barcelona, Avrupa’nın en golcü takımlarının başında gelmesine karşın, bir türlü elinde bulundurdukları golcü oyuncuları mutlu edemiyor. Çünkü dünyanın en iyi golcüleri dahi olsalar, takımın oyun sistemi ve Messi faktörü, bu yıldızların önünü tıkıyor. Yeterince forma şansı bulamıyorlar. Özellikle orta sahada Andres Iniesta ve Xavi ile birlikte kurulan sistemin düzgün işlemesiyle birlikte, Barcelona’da golcülere boş alan kalmıyor desek abartmış olmayız.Barcelona’da forma giyen ve attığı gollerle adından söz ettiren son golcü isim Kamerunlu Samuel Eto’o idi. 2004-2009 yılları arasında formasını giydiği İspanyol ekipte oynadığı 145 karşılaşmada 108 gol atabilen Eto’o, Barça’daki Messi’siz dönemlerde her yıl 35-40 maç arasında forma giyerken Arjantinli yıldızın takımı sırtlamaya başlamasıyla birlikte bu sayı yarıya yakın düştü. Barça yönetimi de golcü futbolcuyu sezonu 30 golle tamamlamasına rağmen Inter’in yıldız golcüsü Zlatan İbrahimoviç’in takasında kullandı. Üstüne de Inter’e 40 milyon Euro ödedi. Dünyanın en iyi, bir o kadar da aykırı golcüsü olan Zlatan İbrahimoviç ise Katalan ekipte ancak bir sezon formayı taşıyabildi. 2009 yılında kadroya katılan ve büyük umutlarla takıma dahil olan İsveç Milli Takımı’nın golcüsü, bir sezon oynadıktan sonra ikinci sezonda İtalyan devi Milan’a kiralık gitti. Barcelona’da oynadığı 29 karşılaşmada 16 gol atan golcü oyuncu, daha önce formasını giydiği Inter’de 3 sezonda 88 maça çıkmış ve rakip filelere 57 gol bırakarak dikkatleri üzerine çekmişti.İbrahimoviç’in gidişiyle İspanyol golcü David Villa ile onun boşluğunu doldurmaya çalışan Barcelona, bu futbolcusunu da 3 yıl sonra satmak zorunda kaldı.. Oynadığı 77 karşılaşmada ancak 33 gol atabilen Villa, bir önceki takımı Vallencia’da 5 sezonda 166 maça çıkmış ve 107 gol atmıştı. Bir başka golcü Şilili Alexis Sanchez de Katalan ekibe ancak 3 sezon dayanabildi ve ardından İngiltere yolcusu oldu. Barcelona’nın ilk Şilili oyuncusu Sanchez, Bordo-Mavililerde 88 maça çıkarak rakip filelere 39 gol bırakmıştı.Arsenal’de takımın en önemli gol silahı olan Thierry Henry’de Bacelona’da uzun süre tutunamadı. Arsenal’de 254 maçta forma giyip 174 gol atmayı başaran Henry, 3 yıl formasını giydiği katalanlarda ancak 80 maça çıkıp 35 gol atabildi..Suarez başarabilecek mi?Görünen o ki sezon başında dünya yıldızı Uruguaylı golcü Luis Suarez’i kadrosuna katan Barcelona’da değişen bir şey yok. Katalan ekip orta sahadaki oyun sistemi kurgusuyla çıktıkları karşılaşmaları Messi’nin hünerleriyle birleştirerek gollerini atmaya devam ediyor. Dolayısıyla bu durum, teknik heyete golcü Suarez’i sık sık yedek kulübesinde oturtma lüksü tanıyor. Oysa ki Suarez bir önceki iki takımından Liverpool ve Ajax’ta vazgeçilmez bir oyuncu olarak 110 kez takımlarının formasını giymişti.Aslında Uruguaylı yıldız, Barcelona’da da son zamanlarda üzerindeki baskıyı atlatıp kadroya girerek gollerini atmaya başlasa da, sisteme yenik düşmekten kurtulamıyor. Suarez, şu ana kadar oynadığı 24 karşılaşmada 10 gol atmasına karşın bir türlü mutlu olamıyor. Nitekim geçtiğimiz haftalarda oynanan Granada maçında bir gol, bir asist ve güzel bir futbol oynamasına karşın 79. dakikada oyundan alınması moralini oldukça bozdu. Bu değişiklikten rahatsızlık duyduğunu gizlemeyen ve yüzüne yansıtan Suarez için ‘ayrılacak’ dedikoduları basında yazılmaya başladı bile. Bakalım golcü oyuncu bu sistemde ‘ben de varım’ mı diyecek, yoksa daha fazla dayanamayıp kendine yeni bir takım mı arayacak?

    0 0

    Dünyada çılgınlık haline gelen cheesecake’in onlarca çeşidi var. Portakal, çikolata, vişne, limon, marshmallow, mango, kayısı, karamel ve fındık ezmesi, bal kabağı... Tek yapmanız gereken damak tadınıza uygun malzemeyi seçmek.Hemen her ülkede yapılan bir tarif var bu hafta: Cheesecake. Fransız, İtalyan, İsveç, İngiliz, Belçika, Güney Afrika, Japonya ve daha birçok ülkede farklı usullerde cheesecake yapılıyor.Tarihi Antik Yunan’a ve Romalılar dönemine dayanıyor. M.Ö. 776’da gerçekleştirilen ilk olimpiyat oyununda atletlere minik cheesecake’ler verildiği yazılı kaynaklarda geçiyor. Yunanlı tıpçı Aegimus’un ‘Cheesecake Yapma Sanatı’ adlı bir kitabı var, Marcus Porcius Cato ise yazdığı ‘Tarım Üzerine’ kitabında iki farklı cheesecake tarifine değiniyor. Günümüzde iki çeşit cheesecake var. ‘Baked’ ve ‘No baked’ yani fırında pişirilmiş ya da pişirilmemiş. Pişme süresi biraz zaman alıyor ama pratik bir tatlı. Cheesecakelerin tabanı sert kıvamda oluyor. Bu tabanı, bisküvilerin un gibi ufalanmasından elde ediyoruz. Bu katın üstüne gelen peynirli karışım, cheesecake’in ana katmanını oluşturuyor. Üçüncü kat ise süsleme sosu veya kreması sayılabilir. Bu katı, taze veya kaynatılmış meyveler kullanarak süsleyebilirsiniz.Başta da belirttiğim gibi dünyanın dört bir yanında (Amerika’da 30 Temmuz Ulusal Cheesecake Günü olarak kutlanıyor) çılgınlık haline gelmiş bir tatlı. Ülkemizde de kabul görmüş durumda. Hatta adından mülhem Türkçeye ‘peykek’ olarak çevirenler var. Menüsünde cheesecake olmayan bir cafe yok gibi. Ancak en çok Amerika’da yaygın diyebilirim. Öyle ki farklı bölgelerinde farklı usulde hazırlananları mevcut. En meşhuru New York usulü. Bu cheesecake’de peynir yerine sour cream (ekşi krema) kullanılıyor. Cheesecake piştikten sonra ekşi krema, vanilya ve şeker çırpılarak üzerine yayılıyor ve tekrar fırına veriliyor. Diğerlerinde olduğu gibi çikolata veya meyve sosu kullanılmıyor.Bazı kaynaklar, 14. yy’dan itibaren İngilizler tarafından geliştirilen bir tatlı olduğunu söylüyor. Amerikalıların cheesecake’de yaptığı fark ise pişmemiş olan dolguyu kullanmaları.Doğrusunu söylemek gerekirse damak tadıma hitap eden bir tatlı değil cheesecake. Bana kalsa kim bilir ne zaman sıra gelir bu köşede yer verirdim bilemiyorum. Hafta içi aldığım bir e-mail fikrimi değiştirdi. Uluslararası Servis ve Lezzet Akademisi (USLA)’nde bir cheesecake workshop’u yapılacağından bahsediyordu özetle. Yakın çevremde de ‘hasta’ları olduğundan gideyim de millete bir faydam dokunsun dedim. Dört saatlik kursta cheesecake yapımına dair ne var ne yok anlatıldı, incelikleri paylaşıldı. Şef Gizem Yılmaz eşliğinde çikolatalı, portakallı, zencefilli, beyaz çikolatalı ve orman meyveli cheesecake’ler yapıldı. Hazır kış mevsimi son demlerini yaşıyor, portakal hâlâ tezgâhlarda. Bu sebeple portakallı zencefillisinin tarifini paylaşmayı yeğledim. Ağzınızın da, pazarınızın da tatlanması dileğiyle…Portakallı zencefilli cheesecakeMalzemelerYulaflı bisküvi 1,5 paketTereyağı 40 grLabne peynir 500 grYumurta 5 adetNişasta 40 grKrema 200 gr1 Bardak suPortakal 1 adetZençefil 1 tatlı kaşığıYapılışı: Bisküvileri robotta öğütün, eritilmiş tereyağıyla harmanlayın ve kalıba yerleştirin.Labne peyniri, şeker ve portakal rendesini bir çırpma kabında pürüzsüz olana kadar çırpın.Yumurtaları ayrı bir yerde çırpın ve içine nişastayı ilave edin. Güzelce yedirin.Bu iki karışımı birbiriyle karıştırın.Ardından 200 gr çırpılmış krema ile nazikçe karıştırın.Zencefilleri ilave edin. Bisküvi yerleştirdiğiniz kaba dökün.110 derecede 1 buçuk saat kadar pişirin.Pişen cheesecake’e ilk soğutmayı fırının içinde kapağı hafif açık olarak yapın. Sonra oda sıcaklığına alın. Oda sıcaklığına geldikten sonra bir saat kadar buzdolabında dinlendirin ve dilimleyerek servis yapın.İlk kez cheesecake yapacaklar bunlara dikkatCheesecake‘nin çökmemesi ve üzerine uygulanacak süslemelerin dağılmaması için, fırından çıkan cheesecake’in oda sıcaklığına geldikten sonra işleme başlayın. Cheesecake’in üzerini çatlatmadan ve kızarmadan pişirdiyseniz sade ve beyaz halindeyken ikram edebilirsiniz. Ya da çikolata eritip kullanabilir, aynı zamanda taze meyvelerle süsleyebilirsiniz.Yumurtaların soğuk olmaması gerekir. Peynir ile şekerin çok çırpılmaması önemli. Düşük sıcaklıkta ve uzun sürede pişmesi çatlak oluşumunu önler.Keki yüksek ısıda pişirmediğiniz sürece sorun yok. (En fazla 110 derece) Fırından çıkarırken de ortası hafifçe sallanabilir. Endişelenmeyin, bu pişmediği anlamına gelmiyor. Soğudukça yoğunlaştığını göreceksiniz. Son bir tavsiye, bir gün bekletip servis alırsanız, tat çok daha oturuyor.Peynir önerileri:İtalya’da: Mascarpone (peynirden ziyade, kaymak tadındadır. Cheesecake ve tiramisunun ana malzemesidir), Ricotta (taze lor).Amerika’da: Philadelphia (meşhur New York tarzı cheesecake bu krem peynirden yapılıyor).Türkiye’de: Labne kullanılıyor.Kullanılacak peynir, tuzsuz, suyu kâğıt peçeteyle alınmış, kremsi kıvamda olmalı. Cheesecake’in hafif olması için, kullanacağınız krem peynirin oranını düşürerek taze lor (ricotto) ağırlıklı yapabilirsiniz.

    0 0

    Fransız karikatür dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen kanlı terör saldırısı sonrası havalimanlarında yaygınlaştırılması istenen ‘patlayıcı madde koklama dedektörleri’ için çalışma başlatıldı.Geçen ay yine buradan duyurduğumuz, ‘elektronik patlayıcı tarayıcısı bomba dedektörü (ETD)’ ile gerçekleştirilen kontrollerin nisan sonu veya en geç mayısta başlatılacağı ifade ediliyor. Şu anda sadece ABD ve İngiltere gibi uçuşlarda gerçekleştirilen denetimler, Türkiye’deki tüm havalimanlarında yolcunun uçağa geçişteki son kontrol noktalarında yapılacak.Cihazlar nisanda yerleştirilecekAvrupa’nın 11 Eylül’ü şeklinde görülen Charlie Hebdo’ya düzenlenen kanlı terör saldırısı sonrası başta IŞİD ve El Kaide olmak üzere terör örgütü elemanlarının yakalanması amacıyla havalimanlarındaki güvenlik denetimlerinin en üst seviyeye çıkarılması istenmişti. Avrupa ülkeleri ve Avrupa Komisyonu’nun baskıyı artırmasıyla da havalimanlarında yeni tedbirler uygulamaya girmişti. Bu isteklerden patlayıcı madde dedektörü ETD ile yapılması istenen kontroller için Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü’nün (DHMİ), cihaz alımı konusunda harekete geçtiği öğrenildi. Çalışmaları doğrulayan yetkililer, cihazların gelecek aydan itibaren havalimanlarına yerleştirileceğini ve personelin bu konuda eğitileceğini söyledi.Şüpheli yolcular denetlenecekETD cihazıyla yapılacak kontrollerin ise uzun süreceği endişesiyle sadece şüpheli yolcuların denetleneceği belirtiliyor. Eşyalara temas ettirilen bomba koklama dedektörleri, cihazla yapılan analizle kişilerin herhangi bir patlayıcı maddeye temas edip etmediğini tespit ediyor. Cihaz, hafızasında kayıtlı patlayıcı madde ve uyuşturucuların ayrışımına göre araştırma yapabiliyor. Altı saniye içinde istenen sonucu veren ve 12 voltluk elektrikle çalışan cihaz, seyyar şekilde araçlara monte edilebiliyor. Cihazın test sonuçları, araştırmanın yapıldığı ülke mahkemelerinde de delil olarak kullanılabiliyor.Avrupa ülkeleri yolcu bilgisi istiyorAmerika ve Avrupa ülkeleri, terör örgütü üyelerinin takibinin kolayca yapılabilmesi amacıyla yolcular hakkında bilgilerin paylaşılmasını ve bunun için ‘Yolcu İsim Kaydı’ veritabanının oluşturulmasını istiyor. Böylece, terörist yetiştiren yerlere giden veya oralardan dönen yolcuların da kolayca takip edilebileceği ifade ediliyor. Ancak Türkiye, yolcu bilgilerinin diğer ülkelerle paylaşılmasına sıcak bakmıyor. Bu yüzden ABD’nin ve diğer ülkelerin ısrarına rağmen bu konuda anlaşma imzalamıyor.Denetimler daha da artacakAvrupa ülkeleri, terör örgütlerinin gücünün zayıflatılması amacıyla ilk etapta para ve insan kaynağının kesilmesi konusunda ciddi tedbirler alınmasını istiyor. Bu kapsamda kara, hava ve deniz sınırlarından geçişlerdeki güvenlik tedbirlerinin en üst seviyeye çıkarılması istenirken, daha sonra ise gücü azalan terör örgütleriyle sıcak temasa yani çatışmaya girilmesinin daha doğru olacağı dile getiriliyor. Bu konuda ısrarcı olan ABD ve Avrupa ülkeleri, terör örgütü üyelerinin takibini ve yakalanmasını kolaylaştıracak tüm güvenlik tedbirlerinin acilen ve zafiyet gösterilmeksizin uygulamaya konulmasını istiyor.Or-Gi Havaalanı mayısta uçuşa hazırOrdu ile Giresun’un ortak kullanımı amacıyla 24 Temmuz 2011’de temeli atılan ve bugüne kadar 36 milyon ton taş dökülerek deniz ortasında 7 kilometrelik dolgu tahkimatı yapılan 3 kilometrelik piste sahip Ordu-Giresun Havaalanı’nda çalışmalar son aşamaya geldi. Ordu Valisi İrfan Balkanlıoğlu, altyapının hemen hemen tamamlandığını, halen pist etrafında bulunan havuzluk alanların doldurulması işleminin sürdüğünü söyledi. Vali Balkanlıoğlu, “Bu iş eylül ayına kalır mı?” sorusuna, “Ne eylülü? Mayısta kesin uçuyoruz.” diye cevap verdi.Harç puluna çözüm bulunamadıİstanbul Atatürk Havalimanı’nda, sahte pasaport kullanımını ve pasaport kontrol banko önlerindeki uzun kuyrukları ortadan kaldırmak amacıyla ‘Biyometrik Entegre Otomatik Geçiş Sistemi (e gate)’ adlı yeni sisteme geçilmişti. Pasaport polisinin görev almadığı uygulamada, kontroller elektronik sistemle gerçekleştiriliyor. Adı otomatik geçiş olan ve ocakta başlayan sistemde, yolcuların harç pulu alıp almadıkları ise görevliler tarafından kontrol ediliyor. Bu yüzden günlük 150’ye yakın yolcunun geçiş yaptığı cihazlarda harç pulu kontrollerinin kaldırılması istenirken, harç pulu fiyatının bilete dahil edilmesi veya bir başka şekilde çözümlenmesi gerektiği ifade ediliyor.Belgrad’da uçakları şahinler koruyorBelgrad Havalimanı’nda, uçak seferlerini engelleyen kuş sürülerine karşı şahin görevlendirildi. Yetkililer tarafından beslenen şahinler, uçakların inişi ve kalkışından önce kuş sürülerini bölgeden uzaklaştırarak güvenliği sağlıyor. Bu durumdan yolcuların da son derece memnun olduğunu belirten yetkililer, şahinlerin gelişinden sonra uçakların iniş ve kalkış saatlerinde aksamalar yaşanmadığını söyledi.

    0 0

    İstanbul’un her geçen gün azalan yeşil alanları ve kırsal bölgeleri farklı konukları da ağırlıyor son zamanlarda. İstanbul’u çevreleyen ve göğe doğru yükselen yüksek katlı binaların gölgesinde hâlâ koyunlar, keçiler, büyükbaş hayvanlar otluyor. Onlara göz kulak olan, çayıra çimene götürenler ise farklı kimlikleri ve kişilikleri ile öne çıkıyor. Başakşehir, Kayaşehir ve Altınşehir ‘kırsalı’nda ülkesindeki iç savaştan kaçan ya da iş bulamadığı için gelen Afgan, Gürcü ve Suriyeliler, çobanlık yaparak geçimlerini sürdürüyor. Suriyeli Memnun ve Kao Helloş kardeşler, 2 yıldır Hüseyin Üner’in Başakşehir Şahintepe Mahallesi’ndeki çiftliğinde çobanlık yapıyor. Suriye’deki iç savaştan kaçıp burada iş buldukları için mutlular. Yaklaşık 2 bin liraya yakın maaş alıyorlar. Çiftlik sahibi Hüseyin Üner ise şehrin büyüyüp genişlemesinden rahatsız. ‘Biz burada kendi halimizde işimizi yaparken şehir üzerimize üzerimize geliyor’ diyor. İstanbul’un merkezinde hayvancılık yapmanın zor olduğunu, şehrin büyümesi ile insanların hayvanlardan rahatsız olacaklarını düşünüyor. 58 Yaşındaki Ali Ekber Baybüre, odun közünde yaptığı çayını yudumlarken bir önceki akşam kaybolan 11 koyunu düşünüyor. Patronu Ali Karabulut, ona biraz çıkışmış: ‘İki çoban yüz koyunun hakkından gelemiyorsunuz.’ demiş. 20 yıldır çobanlık yaptığını söyleyen Baybüre, 24 saatinin bu hayvanlarla birlikte geçtiğini söylüyor ve bu mesleğin zorluklarından yakınıyor. 17 yaşındaki Afganistanlı Muhsin Ali Baklan, 3 ay önce İstanbul’a gelip çobanlık yapmaya başlamış. 200 baş keçi sürüsünün peşinde hayat mücadelesi veriyor. Hasta olan babasına ve ailesine çobanlıktan kazandığı parayla destek oluyor. Toplu konutların yanında keçilerini otlatan Muhsin ise site sakinleri ile diyaloğunu anlatıyor: “Cama çıkıp kurbanlık fiyatlarını soruyorlar.” 43 yaşındaki Gürcistanlı Alix Rua, İstanbul’un diğer çobanlarından. Ayda bin 100 lira kazanarak Gürcistan’daki ailesine gönderiyor. Vize probleminden dolayı her 3 ayda bir ülkesine gidip geliyor. Yeniden hayvanlarını İstanbul’un kırlarında otlatmaya başlıyor. Anadolu’nun köylerinde alışık olduğumuz bu manzaraları İstanbul’un gelişen bölgelerinde görmek şaşırtıcı olsa da, yakın zamanda yok olacaklarını, koyunların yerini binaların alacağını tahmin etmek zor değil.. Suriyeli Kao Helloş, 28 yaşında Afganistanlı Muhsin Ali Baklan, 17 yaşında Suriyeli Memnun Helloş, 18 yaşında Afganistanlı Ali Safi, 17 yaşında Suriyeli Mustafa Hamo, 40 yaşında Ali Ekber Baybüre, 58 yaşında Gürcistanlı Alix Rua, 43 yaşında

    0 0

    Dile kolay bir asır geçti üzerinden... Anadolu’nun dört bir yanından yarım adaya koşup, geri dönme gayesi taşımadan şehit düşenlerin arkada bıraktıklarıyla görüştük. Gördük ki her ilden yüzlerce kayıt defteri tutulmuş. Bize ise o kahramanlık hikâyeleriyle dolu defterlerin yapraklarını aralamak düştü.Arıburnu’nda bir siperde delik deşik olmuş postallar, etrafa saçılmış üniforma parçaları, sahibi biraz evvel şehit düşmüş tüfekler… Cephede mermilerin isabet ettiği askerler, dalından düşen bir yaprak gibi toprakla buluşmuş. Biraz ilerideki limanda hiçbir hayat emaresi yok. Topların ve eskimiş çadırların gölgesinde son öğünlerini az evvel yiyen Çanakkale Kara ve Deniz Muharebesi askerleri sevinçlerini buruk yaşıyor. Karada ve denizde en çetin şartlarda devam eden savaş daha yeni zaferle nihayete ermiş. Cephede cansiparane görevlerini yapmak için uğraşan doktorlar, mülkiyeliler, aşçılar, sporcular… Eğitimini yarıda bırakmış ülkenin umudu genç dimağların tamamı bu topraklarda yitip gitti. Bu sebeple İtilaf devletlerinden arınan ülkede birkaç sene okullardan doktor, hukukçu, öğretmen çıkamadı. Geriye mektuplar ve anılardan başka bir şey kalmamasına şaşmamak gerek. Dile kolay bir asır geçti üzerinden. Ancak büyüklerinden o kahramanlıkları dinlemiş, hâlâ anlatacak bir şeyleri olan nesillere ulaşmak mümkündü. Anadolu’nun dört bir yanından yarımadaya koşup geri dönme gayesi taşımadan şehit düşenlerin geride kalanlara emanet ettikleri kıymetlilerinden savaşı dinledik. Çanakkale’den yola çıkıp İzmir, Bursa, Karabük, Ankara ve İstanbul’a döndüğümüzde gördük ki her ilden yüzlerce kayıt defteri tutulmuş. Bize ise sadece o defterlerin yapraklarını aralamak düştü.Mustafa CanbazKıbrıs’ta dedemin korumasını hissettimTarih 25 Nisan 1915… Çanakkale Cephesi’nde 9. Tümen’e bağlı, 26. Alay bölgeyi savunuyor. Çıkarma yapan 2 bin 500 kişilik düşman tümenine karşı 63 kişilik kahraman takımımız Ezineli Yahya Çavuş komutasında akşama kadar mücadele veriyor. Ezineli Yahya Çavuş, bölük komutanı şehit olduktan sonra komutayı ele alıp 63 askeriyle tarihe geçecek mücadeleyi başlatıyor. Ertuğrul Koyu Harekâtı’nın 2’nci gününde Yahya Çavuş bacağından yaralanıyor ancak hayatta kalarak geri çekilmeyi başarıyor. Başarılı asker Yahya Çavuş’un, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda gazi olan torunu Mustafa Canbaz olayları şöyle anlatıyor: “Dedem ayağından yaralanmış. Kırık bacağını çekip tüfeğin kayışıyla bağlamış. 4 arkadaşıyla birlikte 7 kilometre geri çekilmeyi sürdürmüş. Sargı çadırına gidip ayağını gösterdiğinde doktor, istirahat etmesi gerektiğini söylese de onun gönlü yatmaya razı gelmemiş.‘Arkadaşlar savaşırken benim yatmam yersiz olur.’ demiş. Bir müddet daha savaşmış ve hücum emri verdiği anda eli havada öylece kalakalmış ve şehadete ermiş.” Torun Canbaz, “Dedemin malı mülkü yoktu. Adını bıraktı, o da bize yeter.” diye ifade ediyor duygularını. Çanakkale Merkez’den 52 kilometre uzaklıktaki Geyikli kasabasında yaşayan Kıbrıs gazisi Mustafa Canbaz, kardeşi Fatma Helva ile madalyalarını gururla gösteriyor. Canbaz, “Savaşta dedemi yanımda hissettim. Kıbrıs’a askere gitmeden önce Çanakkale’yi ziyaret ettim. Bu şehrin toprakları çok farklı. Belki bizim dedemiz yaşıyor diye bu kadar duygusal oluyoruz ama gururlanmamak elde değil. Kıbrıs’ta savaşta dedemin kanatları altında olduğumu hissettim. Önüme büyük mermiler düşüyor, sıcaklığı yüzüme vuruyor ama bana isabet etmiyordu. Savaşa, bayrama gidiyor gibi gittik. Çanakkale Savaşı’na gidenler ne diyorsa, onu 59 yıl sonra ben de tecrübe etmiş oldum. Bu vatanı savunmak böyle bir hismiş demek ki.” diyor.Gülizar ÜnverYedi köy gezen cenazeO yıllarda bir evden yalnızca bir er alınma kuralı olmasına rağmen Karabük’ün Eskipazar ilçesinden Osmanoğlu Hasan ailesinin üç çocuğu da askere gitmiş. Hikâyeyi bize anlatan Şehit Hasan’ın ismini gururla taşıyan torununun çocuğu Hasan Ünver ve annesi Gülizar Ünver. Üçüncü kuşaktan torun Hasan Ünver, aile meclislerinde sıkça anlatılan dedesinin anılarını şöyle paylaşıyor: “Gülsüm Ana’nın oğulları askerden gelmeyince cepheden dönen Halit Er’in evine gider. Her yeri sargı içinde olan Halit Er’in anlattığına göre dedem Hasan ile cephede karşılaşmışlar. Hasan ona ‘Herkese selam söyle. Haklarını helal etsinler. İki kardeşim şehit oldu. Benim de buradan kurtuluşum yok.’ demiş. Bunu duyan Gülsüm Ana, yüreği yanarak evin yolunu tutmuş ve gelinlerine, ‘Ağlanacak bir şey yok. Ben şehit anası oldum, siz de şehit hanımları.’ demiş.” Ünver, şehit Hasan’ın ölen bebeğini defnedecek bir erkek bile bulunamayışını şöyle anlatıyor: “Osman isimli bebek, bakımsızlıktan vefat etmiş. Gülsüm Ana torununu kucağına alarak köyde cenaze işlerini yerine getirecek bir erkek aramaya başlamış. En büyük erkeğin 5-6 yaşlarında çocuklardan ibaret olduğu köyden umudunu kesen Gülsüm Ana yedi köy gezmiş ancak torununu yıkayacak, cenaze namazını kılacak kimseyi bulamamış. En sonunda Çayeli köyünden geçerken çadırlarda yaşayan ve askerlikten muaf olan muhacirlere seslenmiş: ‘Ağalar, beyler kimse yok mu?’ demiş. Oradan biri, ‘Buyur ana ne derdin var?’ diye sormuş. Gülsüm Ana: ‘Erkeklerimiz şehit oldu, bebelerden birisi öldü, gömecek kimsemiz yok. Biz kadınız, yapamayız. Bize yardım edin.’ demiş. Oradaki erkekler hemen Gülsüm Ana’nın yardımına koşmuş.”Ulviye BalkanDenizaltıyı vuran Müstecip OnbaşıMüstecip Onbaşı, Balıkesir acemi birliğinde askerliğini yaparken gönüllü olarak katılır Çanakkale Muharebesi’ne. Sevdikleri Bursa’nın Orhaniye köyünde onu beklerken, o daha da uzaklara gider ve sekiz sene harp meydanında kalarak deniz muharebesinin kahramanlarından biri olur. Savaş devam ederken düşman kuvvetler Çanakkale’nin o dar ve kıvrımlı boğazından geçeceğine inanarak buraya yönelir. Birçok gemi ve denizaltı savaşa dâhil edilir. Ancak o dönemde ileri bir teknolojiye sahip olmayan denizaltıların sık sık yüzeye çıkarak yön tayini ve oksijen dolumu yapması gerekir. Bu durum ise Çanakkale Boğazı’nın geçilmesini engellemek için çeşitli yerlere yerleştirilen Türk topçularına yarar, Müstecip Onbaşı, Fransız ‘Turquoise’ (Turkuaz) adlı denizaltını vuran topçulardan biri olur. Müstecip Onbaşı’yı bize kızı Ulviye Balkan ve torunu Kenan Balkan şöyle anlattı: “Babam, topçu olarak nöbet yerinde beklerken Fransız ‘Turquoise’ adlı denizaltını görüyor. Ateş emri gelmeden de top atamazlarmış. Babam o an yalnızmış ve denizaltını gördüğü gibi topuna sarılmış, hemen ateş etmiş. İlkinde başarılı olamamış. İkincisinde denizaltını periskobundan vurmuş.” Torun Kenan Balkan, şöyle anlatıyor devamını: “O zaman fazla mühimmat olmadığından top mermisi dedem için çok kıymetliymiş. ‘O benim canım’ dermiş. Periskobu delinen Fransız denizaltısı su yüzeyine çıkınca mürettebatı askerlerimiz tarafından esir alınmış. Denizaltına daha sonra Müstecip Onbaşı’nın ismi verilmiş. Dedemin denizaltına attığı o top Balıkesir’de müzede sergiye konulmuş.” Müstecip Onbaşı’nın kızı Ulviye Balkan, babasının elinin hasta olduğunu ve ‘Conkbayırı çürüttü beni’ diye kendi eline vurduğu o anları hiç unutmadığını söylüyor. Balkan, “Babam harpten döndükten sonra uzun bir süre çiftçilik yaptı. Bir gün devlet, babama bir miktar hibe vermeyi teklif etti. Ancak babam o parayı kabul etmedi. ‘Benim yiyecek ekmeğim var ama bu ülkenin yiyecek ekmeği kalmadı. Onun için ben bu parayı kabul edemem. Ülkemin benden daha fazla ihtiyacı var.’ dedi.”,Bahadır GürerEşinin tanıyamadığı askerTakvimler 8 Ağustos 1915 Pazar gününü gösterdiğinde İstanbul’dan Çanakkale’ye gitmekte olan Barbaros Hayrettin Zırhlısı, İngiliz denizaltısı tarafından Gelibolu ile Bolayır arasında torpille vurularak batırılır. Gemide bulunan 71’i subay, bin 200’e yakın personel can mücadelesi vermeye başlar. Orta bölümünden torpillenen gemi, su alarak yan yatar. Gemide çalışan mürettebat güverteye çıkar ama bir kısmı tutunamayarak denize yuvarlanır. Denize düşenler ne yazık ki geminin alabora olmasıyla çalışmakta olan uskurlara takılıp şehit olur. Tecrübeli subaylar tehlikeyi fark eder ve atlayarak kurtulur. Bu şekilde hayatta kalanlardan biri de Minkaliyeli Mahmut Bey...Minkaliyeli Mahmut Bey’in torunu Avukat Bahadır Gürer, Barbaros zırhlısından sağ kurtulan dedesinin yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Dedem yüzerek hayatını kurtarmış. Sandallarla gelen askerler, denize atlayıp sağ kalanları, şehit olanları toplamaya başlamış. Pantolon ve atletlerle denize atlayan askerler soğuktan titriyormuş. Askerlere hemen battaniye verilmiş. Bu yolculuk yaklaşık 2-3 gün sürmüş. Dedem ve kurtulan arkadaşları Eminönü’nde bırakılmış ama hepsi bitkin ve pejmürde haldeymiş. Sandalla Kasımpaşa’ya geçmiş. Dik yokuşu tırmanarak evinin yolunu tutmuş. Hasret kaldığı eşini görecek olmanın heyecanı içinde adımlamış yolları. Kapının önüne geldiğinde hava iyice kararmış. Kapıyı çalmış, eşi kapıyı açmış ve karşısında saçı sakalı birbirine karışmış birini görünce, ‘Allah versin’ diyerek kapıyı yüzüne kapatmış. Sonra tekrar açmış ve eşler birbirine kavuşmanın heyecanıyla sarılıp, ağlamışlar.”Harun EfendiGazinin sekiz yıl sonra evine dönüşüGazeteci-yazar Selahattin Duman’ın dedesi Harun Efendi, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda gazi olanlardan biri. Medrese eğitimi alan Harun Efendi, sekiz yıl askerlik yapmış. 1915’te cephede kolundan yaralanması sebebiyle hava değişikliği için memleketine gönderilmiş. Duman, savaşa meraklı bir çocukluk geçirdiğini ifade ederek dedesinin anılarını şöyle anlatıyor: “Dedem bu mevzuları sadece benimle paylaşırdı. Uzun süre askerlik yapan dedem yaralanıp eve gelince akrabaları tarafından babaannemle evlendirilmiş. Dedem tekrar askerliğe çağrılmış. Askerdeyken de babam dünyaya gelmiş. Askerlik bitip geri döndüğünde eşinin doğumda vefat ettiğini öğrenince yıkılmış. Oğlu yani babam 7-8 yaşlarında okul çağına gelmiş bir çocuk olarak karşısına çıkmış.” Ankara’nın Haymana ilçesinde yaşayan Kürtlerden Şeyhbızın aşiretine mensup olduklarını söyleyen Duman, dedesi Harun Efendi’nin askerlikte başından geçen ilginç olayı şöyle anlatıyor: “Dedem, asker arkadaşı Mevlut Efendi ile Çanakkale’de tanışır. Daha sonra Suriye Cephesi’ndeki 5. Ordu’ya gönderilirler ve orada Arapların eline esir düşerler. Araplar o dönemde Kürtleri, Arnavutları, Çerkezleri çok fazla taciz etmiyormuş ama Türklere zulmediyormuş. Esir kampındayken dedem, arkadaşına Kürtçe öğretmiş. Mevlut Efendi sorgusunda Kürtçe konuşup ‘Ben Kürt’üm’ demiş ve işkenceden kurtulmuş.”Ahmet Muhteşem AğıldereSıralar boş kaldı, mevziler tıklım tıklımHalkın maddî-manevî tüm imkânlarını seferber ettiği Çanakkale Savaşları, bir dönemin okumuş, eğitim almış neslinin de kaybolmasına neden oldu. 250 binden fazla kayıp verilen cephede, yaklaşık 10 bin üniversiteli ve 70 bin ortaöğretim öğrencisi şehit düştü. Sivas Lisesi, 1915 yılında hiç mezun vermedi. 27. Alay’da komutan olarak görev yapan Asteğmen İbradalı Hayrettin, eğitimini yarıda bırakan civanmertlerden yalnızca biri… Hukuk fakültesi 4. sınıfta okurken her şeyi bırakıp Gelibolu’ya gelen İbradalı Hayrettin, Anafartalar’da kara çıkarmaları sırasında silah arkadaşlarıyla gösterdikleri kahramanlıkla tarihe adını yazdırdı. İbradalı Hayrettin’in torunu Prof. Dr. Ahmet Muhteşem Ağıldere, babasını küçük yaşta kaybetmiş. Dedesi hakkında tüm bilgileri amcasından ve şehidin harp meydanında tuttuğu anılardan öğrendiğini söyleyen Ağıldere, savaşa gidenlerin dünya tarihine mesaj verdiğini düşünüyor. “Menfaat beklemeden herkes her şeyini geride bırakıp gitti. Günümüzde hemen hiç kimse menfaati olmadan iş yapmıyor ama Çanakkale ruhu öyle değildi. Bu bizim için ders olmalı.”Ağıldere, dedesiyle ilgili bir anekdotu da şöyle paylaşıyor: “25 Nisan sabahı nöbet tutan asker, gece karanlığında dedemin yanına gelmiş. Düşman birliklerinin teknelerle yaklaştığını söylemiş. Silahların menzili kısa, cephane kısıtlıymış. Belli süre beklemişler ve o kanlı savaşlar başlamış. Dedemin notlarından anladığımız, birliklerimizin makineli tüfeği de yok. Dedem İbradalı Hayrettin, notlarında şunu kaydediyor: ‘Bizim cephanemiz ve imanımız vardı.’ Dedem bu savaşlar sırasında iki kez ağır yara almış. Omzu, dizi ve ayağından yaralanmış, iki kez gazi unvanı şerefini kazanmış.”Mehmet TosunDedesinden kalan eserleri yakmak zorunda kalmışÇanakkale’nin Bigalı köyünden savaşa katılan Mehmet oğlu Mehmet, Gelibolu Yarımadası’nın güney bölgesinde bulunan 9. Tümen’in 27. Alay’ında görevli bir asker. Köyünden ve ailesinden uzakta Yarbay Şefik Bey’in komutasındaki 27. Alay’ın birliğinde çatışan Mehmet oğlu Mehmet, savaş devam ederken yaralanır ve cephe gerisindeki bir sargı yerine götürülür. Sargı yerinden yolunu bularak evine giden Mehmet Bey’in hikâyesini torununun torunu, Bigalı köyünde hem anne tarafından hem de baba tarafından şehit torunu olan Mehmet Tosun aktarıyor. “Dedem ilk çıkarma anlarında düşmana kurşun sıkanlardan biriymiş. Büyük dedem ve aynı zamanda büyük dedemin yanında gelen yakın köylüleri anneme şunu anlatmış: “Mehmet Bey savaş sırasında yaralandığı bir anda sargı yerlerine götürülmüş. Sargı yerinde bir süre kaldıktan sonra buraya gelen komutan ‘Anadolu’da yakın erlerden kim var?’ diye sormuş. Dedem de kendisinin olduğunu söylemiş. Çanakkale savaşlarında yiyecek, erzak ve bilhassa hayvanların yiyeceği çok az geldiği için zayıflayan hayvanları Anadolu’ya götürürlermiş, onlara da oradaki insanlar bakarmış beslensin diye. Dedeme de “Bana uğrayın. Sizinle birlikte bu hasta ve zayıf hayvanlar karşıya geçer.” denmiş. Görevlendirilen kişilerle birlikte dedemler bulundukları bölgeden karşıya geçmiş. Dedem hayvanları bakım için bir yere ulaştırdıktan sonra yolunu bulmuş, 100 kilometre yayan giderek köyümüze ulaşmış. Dedem evine varınca babası çok kızmış. ‘Komutandan izin aldın mı?’ diye sormuş. Dedem, izin almadım deyince, ‘Peki niye geldin?’ diye sitem etmiş. “Sabah kalktığımda seni burada görürsem döve döve teslim ederim.” demiş. Dedem de gece tekrar yola çıkarak birliğine teslim olmuş. Bir daha da gittiği yerden dönmemiş.” Çanakkale’nin aslında Türkiye’nin önsözü olduğunu söyleyen Tosun, dedesinden kalan birçok mektup, anı ve hatıranın 1980 yılında yapılan ihtilalden sonra Osmanlıca, Arapça eserlerin yasak denilerek yakıldığını ve o döneme ait çoğu tarihi belgelerin de kaybolup gittiğini üzülerek anlatıyor. Geriye kalan hatıralara, özellikle de dedesinin giymiş olduğu çarıklara değer veren Tosun, müzede özel bir yer ayırmış. Çarıklar, Tosun tarafından şöyle anlatılıyor: “Dedemin giymiş olduğu bu çarıklar, manda derisinden yapılmış ve o zamanın en iyi ayakkabıları. ‘Güneş vardır çarığı sıkar, çarık ayağı sıkar, ayak canı sıkar, can da insanı sıkar.’ Böyle anlatılır bu çarıklar. Çok ıslanır öyle giyilir. Giyildikten sonra güneş vurduğu zaman da sertleşir ve ayağı sıkar. Acaba bu ayakkabıları nasıl giydiler diye soruyorum çoğu zaman.”Serdar Halis AtaksorKorkar, kalleşlik yaparsam beni vurunBinbaşı Halis Bey, nam-ı diğer Kör Halis, Çanakkale ve İstiklal savaşlarında gazilik unvanı alan başarılı komutanlardan biriydi. Balkan Harbi’nde gözüne isabet eden şarapnel parçasıyla ağır yaralanmış ve yüzde 50 görme kaybına uğramıştı. O günden sonra lakabı Kör Halis olarak kalan gazi, atandığı 27. Alay’ın 3 taburunda görev almıştı. Kendi komutası altındaki erler tarafından cesaret timsali olarak adlandırılırdı. Torunu Serdar Halis Ataksor anlatıyor: “Karaya çıkan düşmanı karşılayan askerlerin komutanı olan dedem hakkında bilgilerin çoğunu babaannem ve cephede tuttuğu elyazması günlüklerden alıyoruz. Dedem, savaşın en çetin geçtiği günlerde Seddülbahir’de 20-30 kişilik İngiliz askeri ön keşif için karaya çıkmış. Dedem Halis Bey, erlerinin yanına gitmiş ve şu konuşmayı yapmış: ‘Burada görevimiz düşmanın karaya ayak basmasına engel olmaktır. Bir kişi dahi çıkarsa sizi vururum, ben de herhangi bir kalleşlik yaparsam siz de beni vurun.’ demiş.” Binbaşı Halis Bey’in nadiren siper içine girdiğini anlatan torunu Ataksor, “Dedem kolundan, iki ayağından bir mermi almış. Komutası altındaki askerler yaralı haline rağmen dedemin, ‘Düşman mutlaka denize dökülecektir’ dediğini ifade ediyor. Askerlerden biri dedemin hareketlerinin yavaşladığını fark edince ‘sıhhiye çavuşu’ diye bağırmış ancak dedem askerin morali bozulmasın diye susturmuş. Kan kaybından halsiz düşünce askerlerin yardımıyla cephe gerisine gitmiş. Dedem hastaneye götürülünce koluna hemen müdahale etmişler. Çok kan kaybediyormuş. Hemşireler üstünü çıkartmaya başlayınca çizmesine sıra gelmiş. Meğer ayağını da bir mermi sıyırmış. Kan orada çizmeyle derisi arasında sıkışıp beton etkisi yapmış ve çizme ancak kesilerek çıkartılabilmiş. Dedem onun acısını hissedememiş bile.”Aydoğan HelvacıKopan parmağını fark etmediHikâyesine kulak verdiğimiz ailelerden biri de Helvacı ailesi. Dedeleri Halil Çavuş, Anzakları Arıburnu’nda ilk karşılayan 27. Alay’da mücadele verenlerden biri. Dokuz yıl boyunca askerlik yapmış Halil Çavuş. Torunu Aydoğan Helvacı, dedesinden sıkça dinlediği bir anıyı paylaşıyor: “Askerler siperde karşı taarruza başlamış. Dedem o esnada tüfeğinin patlamadığını fark edince yüzbaşının yanına giderek ‘Yüzbaşım benim tüfeğim patlamıyor’ demiş. Yüzbaşı bir tüfeğe bakmış bir Halil Çavuş’un yüzüne. Şaşkınlıkla, ‘Ne patlamaması, senin parmağın kopmuş.’ demiş. Dedem ancak o zaman kopan parmağının acısını hissetmiş.”Torun Helvacı’nın dedesiyle ilgili anılarından biri de şehitlerle koyun koyuna uyudukları geceye ait: “Halil Çavuş bir grup askerle o kadar yorgundur ki uyumak için gösterilen bir barakaya girerler. İçerde uyuyanları rahatsız etmemek için boş buldukları yere sessizce yatarlar. Uyandıklarında ise şehitlerle koyun koyuna yattıklarını görürler.”Timsal KarabekirKur’anları kalplerinin üzerinde taşımışlarÇanakkale Muharebesi’ne yarbay olarak katılan Kazım Karabekir Paşa, Çanakkale’de Kerevizdere mevkiinde Fransızlarla çarpışır. Çadırına düşen bir bombanın hikâyesini Kazım Karabekir Paşa’nın üçüncü kızı olan Timsal Karabekir anlatıyor: “Kerevizdere’den su değil, kan akıyormuş. Karakedi denilen şarapnel parçası Kazım Karabekir’in çadırına düşmüş. Kendisi çadırın içinde olmadığı için kurtulmuş. Bombanın üzerinde onlarca delik varmış. Mehmetçik bomba havadayken nişan almış, delikler de onların kurşun izleri. Ben çocukken bunları gösterirdi. O insanlar hem savaştı hem tarihi yaptı hem de yazdılar. Askerler, kalplerinin üzerinde Kur’an-ı Kerim’lerini taşımış. Allah aşkı yüreklerinden eksik olmamış.”Hasan Hüseyin MaltepeSöyle bana Ömer’im kabahatim ne?Çanakkale üzerine birçok kitap yazan Hasan Hüseyin Maltepe, savaşın canlı tanıklarıyla görüşmüş. En çok etkilendiği hikâyelerden birini şöyle anlatıyor: “Niğde’ye gittiğimde emekli öğretmen Ömer isimli birisiyle tanıştım. Ömer, halasının yaşadığı hikâyeyi bana şöyle aktardı: ‘Benim bir Hatı halam vardı. Okulu bitirip öğretmen olduktan sonra yanına gittim. ‘Ömer’im büyümüşsün, öğretmen olmuşsun. Sana bir şey soracaktım. Onun sırası geldi. ‘Ömer’im beni önce evin büyüğüyle evlendirdiler. Askere gitti gelmedi, beni ortancaya verdiler. Onu da aldılar askere, o da gitti gelmedi. Küçüğüne kaldım. Onu da aldılar askere, o da gitti dönmedi. Bir gün kaynanam da bana ‘Ey uğursuz kadın, bütün erkeklerimi senin yüzünden kaybettim. Terk et bu evi.’ dedi. ‘Söyle bana Ömer’im. Adına Çanakkale derlermiş. ‘Bu işte benim kabahatim var mı?’ dedi. Kaynanasının o sözü yüreğine oturmuş ve ömür boyu yüreğinden çıkmamış Hatı halamın.”

    0 0

    Polonyalı mimar, bulunduğu binanın en üst katındaki iki ofisi toprak ve çimden oluşan asma yollarla birbirine bağladı. Çoğu kişi doğadan, güneşten ve temiz havadan yalıtılmış ruhsuz bir işyeri ortamda çalışıp kendini yorgun ve depresif hisseder. Polonyalı mimarlık şirketi Zalewski Architecture, tüm problemleri çözmek için ofisleri birbirine bağlayan, çalışanların bu yemyeşil çimenlikli yoldan gitmelerini sağlayan rüzgarlı ve dar bir asılı yol inşa etti. Bu dar ve dolambaçlı yürüyüş yolu eğlenceli bir ortam oluşturmanın yanı sıra başka bir amaca da hizmet ediyor. Sadece 80 santimetre genişliğindeki bu yol güneş ışığının miktarını en aza indiriyor. Yolun altındaki yansıtıcı da aşağıdan yukarıya yürüyüş yoluna bakanların rahat görmesini sağlıyor. Konsepti uygulamak binanın diğer sakinlerinden alması gereken izinlerden dolayı zor gerçekleşebilir, fakat ofis çalışanlarını bu düşünce bile başka dünyalara götürecektir, tabii yüksekten korkmayanlara.

    0 0

    Sanatçıların duygularını dile getirmesinin en yaygın yolu resim, edebiyat, şiir sayılabilir. Bu sanatçı ise iç dünyasını duygu kattığı "vidalar" ile dile getiriyor. Bir nalbantın güçlü darbeleriyle kor ateşten çeliği döverek ürettiği çelik bir vida insani olarak duygusallığı tanımlayacak en son neslelerden biridir. Fakat, Oslo’da yaşayan İsveçli nalbant Tobbe Malm, sıradan çelik vidaları ve somunları sıradışı eserlere dönüştürerek ve onlara duygu yüklüyor. Tobbe Malm, Vida Şiiri (Bolt Poetry) adını verdiği seriyi nasıl oluşturduğu şöyle anlatıyor: "Bu vidalar, somunlar İsveç’te Bergsladen bölgesinin kalbinde eski bir çiftlikten geliyor. Ben onları bir ahırda buldum. Vidalar bana insan şekillerini hatırlattı ve bunu gösterebileceğimi hissettim. Onları ısıttım, dövdüm, büktüm ve kıvırdım. Bağlar, kavuşmalar ve durumlar oluşturmaya çalıştım ve birden bire keder, acı, sıcaklık ve mizaç hakkında hikayeler ortaya çıktı. Bir tür şiir oluştu. Bu nedenle yaptığım seriye bu ismi verdim."

    0 0

    Genç fotoğrafçı, vahşi hayvanlara verdiği atıştırmalıklar sayesinde normalde insanlardan kaçan bu canlılarla birlikte sımsıcak fotoğraflara imza atıyor.]]>

    0 0

    7’den 70’e milyonlarca kişinin ilgi duyduğu çizgi roman karakterleri kaliteli figürler ve photoshop programı sayesinde günlük hayata da uyum sağladı.]]>

    0 0

    Marmara Kadın Dernekleri Federasyonu (MARKAFED), birbirinden farklı programlar ve etkinliklerle kadınlara destek olan büyük bir federasyon. Kadının toplumda hak ettiği saygı ve değeri kazanması için faaliyetler yürüten federasyon, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne yönelik günler öncesinden “Bizce Kadın” kampanyası başlattı.]]>

    0 0

    Nur Ger, başarılı bir işkadını. Galatasaray Lisesi’ne kabul edilen 2. kız öğrenci. Kazandığı bursla Amerika’da okuyan dönünce eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamlayan Ger, Şimdi TÜSİAD’ın kadın-erkek eşitliği çalışma grup başkanlığını yapıyor. Kadınlara sağladığı esnek çalışma programı kendisine BM’den ödül kazandırmış…]]>

    0 0

    Dünya düzeni değişmez aslında, değişen değerlerdir. Eskiden yeri ayrı olan, hayatta yapıcı birleştirici rolü üstlenen kadın, sığ düşüncelerle tahtından edilmek istendi.]]>

    0 0

    İstihdama katılım oranları hızla artan kadınlar, ev işlerinin ağır yükünü de taşımaya devam ediyor. Ev işlerinin eşitlikçi bir yöntemle paylaşılmaması, çalışan kadın için evde ikinci vardiyayı başlatıyor. Dünya üzerindeki işlerin yüzde 70'ini yapan kadınlar; gelirin sadece yüzde 10'una, gayrimenkulün (mal varlığının) ise sadece yüzde 1'ine sahip.]]>

    0 0

    Çocuk sahibi olduktan sonra tekrar çalışma kararı aldıysanız; planlı hareket ederek kendinizi oldukça enerjik, mutlu hissedebilir, bu süreci en az hata ve problemle atlatabilirsiniz.]]>

    0 0

    Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kadın Platformu, kurulduğu günden beri yaptığı çalışmalarla başta kadın problemleri olmak üzere toplumsal sorunların çözümü için önemli çalışmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu.]]>

    0 0

    Birçok kişinin hayatını altüst edecek acılar yaşadı hepsi. Kimi hayat arkadaşını, kimi evladını, kimi de kardeşini feci bir olayla kaybetti.]]>

    0 0

    Daha önceleri mutlaka çok sayıda göz aldanması görmüşsünüzdür. Ancak İsviçreli photoshop sanatçısının çalışmaları diğerlerinden farklı.]]>

    0 0

    İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı 40. yılında  iki arşivlik albüm yayınladı.]]>

    0 0
  • 03/07/15--18:00: Bahara yolculuk başlıyor
  • Geride tüm sevdiklerini bırakarak dünyanın bir ucuna giden fedakâr bir öğretmenin hikâyesinden yola çıkarak çekilen 'Selam: Bahar’a Yolculuk', vizyona giriyor. Filmin başrol oyuncuları Gürol Güngör ve Mert Yavuzcan ile çekimler sırasında yaşadıklarını, senaryodan nasıl etkilendiklerini konuştuk. Gürol Güngör, canlandırdığı İsmail Öğretmen'in yaptıklarına hayran kaldığını söylüyor. Mert Yavuzcan ise “Öyle insanlarla tanıştık ki, eksi 40 derece soğuklarda bir daha çocuk sahibi olamayacak hale gelseler de vazgeçmemişler." diyor.]]>

older | 1 | .... | 122 | 123 | (Page 124) | 125 | 126 | .... | 165 | newer