Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 121 | 122 | (Page 123) | 124 | 125 | .... | 165 | newer

    0 0

    Başbakanlık Müşaviri Fatih Acar, deneyim ve tecrübesini genç kuşaklara anlatmak için kaleme aldığı 'Hayattan Öğrendim: Başarı İçimizde' adlı kitabında özellikle kamu yöneticilerine başarıya giden yolda önemli tavsiyelerde bulunuyor.Herkesin farklı ideal ve hayalleri olsa da hayat, bu farklılıkları bazen birleştirebiliyor. O yoldan geçmiş insanların tecrübeleri de sonraki kişilere birikim sağlıyor.Başbakanlık Müşaviri Fatih Acar’ın kaleme aldığı ‘Hayattan Öğrendim: Başarı İçimizde’ kitabı kendisinin çeyrek asırlık memurluk ve yöneticilik hayatında elde ettiği tecrübeleri konu alıyor. Yaşadığı deneyimleri gelecek kuşaklara aktarma düşüncesiyle yola çıkan Acar, meslekteki ilk yıllarından başlayarak bugüne kadar süregelen zamanı işliyor.Acar, kitapta edindiği kanaatleri, bir yöneticiyi başarıya taşıyacak anahtarlar halinde takdim ediyor. Özellikle üst düzey yöneticilere başarılı olabilmeleri için nelerin dikkate alınması gerektiği konusunda özet bilgiler sunuyor. Kitap, bir bürokratın devleti nasıl temsil etmesi gerektiğiyle başlayıp, uygulamaların gerçek olaylarla açıklandığı 13 bölümden oluşuyor. Kitapta, Takip-Kontrol-Koordinasyon-Motivasyon ilkeleri adının verildiği ve uygulandığı kişisel yönetim anayasası da bulunuyor. Hem kurum içinde hem de kurum dışındaki ilişkilerinde kendine çizdiği yol haritasını TKKM ilkeleri olarak tanımlayan Acar, “Takip yoksa sonuç da yoktur.” diyor. Tarihten günümüz yöneticilerine mesajlar başlıklı son bölümünde Lokman Hekim’den Hz. Ömer’e, İmam Gazzali’den İbrahim Hakkı Hazretleri’ne kadar tarihteki önemli şahsiyetlerin öğüt ve tavsiyelerine de yer veriyor. Kitapta gerçek olaylara, çözümlere ve bunlara ilişkin yorumlara yer veren Acar, “Bürokratlar vatandaşın işini zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için görev yapmalı.” diyor. Başarıya giden yolda bazen umutsuzluğa düştüğü, çaresiz kaldığı anların olduğunu belirtiyor. Bu sorunları nasıl çözdüğünü şu sözlerle anlatıyor: “İmdadıma engeller karşısında mücadele azmi ve inanç konusunda örnek aldığım kişiler yetişti. Karşılaştığım engellerin çok daha fazlasına rağmen ısrarla ve inançla yoluna devam eden ve başarıyı yakalayan liderler… Ben de onların yaptığını yaptım. Sabrettim ve mücadeleye devam ettim. Sonunda ümitsizliğe düştüğüm, inancımı büyük ölçüde kaybettiğim birçok olayın başarıyla neticelendiğine şahit oldum.”Çeyrek asırlık memuriyet hayatındaki gözlem ve deneyimlerini paylaşan Acar, kitapta özellikle kamu yöneticilerinin başarılı olmalarını sağlayacak önemli anahtarlar sunuyor. Başarıya gidilmesini sağlayacağı belirtilen tüm anahtarların kapıları açabilmesinin yolunun, anahtarları elinde bulunduranların samimiyeti olacağını açıklıyor. Küçük hesaplar içinde bulunmadan, makam, mevki, unvan hırsları taşımadan, samimi duygularla hizmet etmek gerektiğini de aktarıyor.Yöneticilerin başarılı olabilmesi için...Çalışmak, çalışmak, çalışmakHalkın hizmetinde olduğunuzu unutmamakAdaletten ve istişareden kopmadan yönetmekRuhsuz bir mevzuatçı olmayıp vicdanlı bir yönetici olmakBaşarının ‘ben’li bir şey değil, ‘biz’li bir şey olduğunu unutmamak ve başarıyı tüm çalışma arkadaşlarınızın aynı hedefe yönelmeleri ve birlikte elde edebileceğinizi unutmamak, takım ruhunu kaybetmemekBütün işlerinizde takip, kontrol, koordinasyon ve motivasyon olarak belirlenen dört altın kuralı uygulamakİşe başladığınızda mutlaka mevcut durumun fotoğrafını çekerek kısa, orta ve uzun vadeli hedefler belirlemek ve stratejik plan hazırlamakSevgi ve samimiyetle hareket etmek

    0 0

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yurtdışı gezilerinde uçağına kendisine yakın medya temsilcilerini davet ediyor ve gidiş ya da dönüş yolunda bu gazetecilerin sorularını cevaplıyor.Yayın politikasını beğenmediği gazetecilere ise akreditasyon uyguluyor. Erdoğan, bu hafta da Suudi Arabistan'a gitti ve gazetecilere görüşlerini açıkladı. Peki akreditasyon nedeniyle uçağa alınmayan gazete ya da televizyonların temsilcileri orada olsa neler sorardı? İşte 'yerdeki gazetecilerin' Erdoğan'dan cevaplamasını istedikleri sorular...Yeni Asya Gazetesi Ankara Temsilcisi Mehmet Kara:Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ne başbakanlığı döneminde ne de cumhurbaşkanlığı döneminde uçağına binmek bir yana hiçbir programına davet edilmedim. Hep hukuksuz akreditasyon uygulandı. 46 yıllık bir gazetenin cumhurbaşkanının ve başbakanın programlarına davet edilmemesi basın özgürlüğü adına bir ayıptır.Basın mensuplarına yönelik baskılar için ne söylersiniz?Darbeyi deşifre etmek suç mu? Darbe planları hazırlıkları kumpassa, o belgeleri haber yapanların yargılanması normal mi?Merkez Bankası'nın faiz politikalarını her fırsatta eleştiriyorsunuz. Her eleştirdiğinizde de dolar fırlıyor. Bu artıştan birileri zarar ederken, birileri yüklü miktarda kâr ediyor. Kâr elde edenler biliniyor mu?Söylemlerinizden Fethullah Gülen'e karşı çok şiddetli derecede bir öfke ve kırgınlığınız olduğu anlaşılıyor. Şu anda karşınızda olsa ona nasıl hitap ederdiniz? Barışmayı ve tekrar eski günlere dönmeyi ister miydiniz?Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi Hüseyin Özay: Cumhurbaşkanı, başbakan veya bakanların hiçbir yurtiçi ve yurtdışı gezisine davet edilmedim. Bırakın gezilere, basın toplantılarına bile davet edilmiyoruz. Yaklaşık bir buçuk ay önce, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı bir etkinliğe çağırdılar. Meğerse, bizi yanlışlıkla davet etmişler. Yani Ankara’daki muhalif basının hali böyle...Sayın Cumhurbaşkanı, şiir okuduğunuz için hapis yatan siyasetçi olarak, attıkları bir tweet yüzünden okulundan öğrencilerin alınmasını, tutuklanmasını, yargılanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Size son dönemde yöneltilen eleştirilerin başında yaptırdığınız ‘Saray’ geliyor. Hiç ‘sarayı yaptırmasaydım’ dediğiniz oldu mu?Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’yı atamak için yoğun çaba sarf ettiniz. Bugün ise en ağır eleştirileri yöneltiyorsunuz. Erdem Başçı mı değişti, sizin ekonomik politikalarınız mı?Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Ahmet Takan: Öncelikle ben o uçağa binmem. Saltanat uçaklarında işim olmaz. Elime önce yazılı bir soru sonra da yazılı cevap verilmesine, böyle bir muameleye gazeteci olarak hayatta rıza göstermem. 'Bir yerde Cumhurbaşkanı ile karşılaşsanız ne sorarsınız?' derseniz eğer sorularım şunlar olurdu:Abdullah Öcalan ile yüz yüze veya telefonla direkt bir görüşmeniz oldu mu?MİT Müsteşarı'nın istifasını neden kabul ettiniz? Buna neden zorunlu kaldınız? Bunun arkasındaki gerçek sebepler nedir?Sizce PKK mı daha tehlikeli, gazeteciler mi?Milli Gazete Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz: Eğer o uçakta olsaydım doğal olarak, ‘İlk kez o uçakta olmanın sebebi hikmetini' öğrenmek isterdim. Bu sebeple Sayın Cumhurbaşkanı'na şunu sorardım:Uçakta olmayı neye borçluyuz?İkinci sorumu, Sayın Cumhurbaşkanı’na değil, her seyahatte kendisiyle birlikte uçma imkânı bulan gazeteci arkadaşlara yöneltirdim: Bu uçakta olmayı neye borçlusunuz?Samanyolu Televizyonu (STV) Ankara Temsilcisi Abdullah Abdulkadiroğlu:Siz her ne kadar darbe deseniz de anketler toplumun büyük bir kesiminin yolsuzluklara inandığını gösteriyor. Hatta Başbakan Davutoğlu’nun başdanışmanı Etyen Mahçupyan da ‘AK Partililer yolsuzluklara inanıyor ve bundan rahatsızlar.’ dedi. Toplumun siz ve partiniz hakkında yolsuzluk yapıldığını düşünmesi sizi rahatsız etmiyor mu?Havuz medyası olarak bilinen iktidara yakın medyada bugüne kadar ‘paralel yapı’ diye yapılan haberlerle ilgili yargının önüne ciddi hiçbir belge ve delil konulamamasının, sürekli bahsettiğiniz paralel söyleminin inandırıcılığını kaybettirdiğini düşünüyor musunuz?Bir TV dizisinden silahlı terör örgütü çıkarılarak tutuklanan gazeteci Hidayet Karaca’ya, soruşturma ve mahkeme sırasında silahlı örgüt ile ilgili tek bir soru sorulmadığını ve bir delil gösterilemediği biliyor musunuz?Herhalde bu soruların birini bile sorsam beni uçaktan atarlardı!Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Erdem Gül:Ülke, bir süredir artan biçimde iki Türkiye görüntüsü veriyor. Gazetecilik alanında da iki Türkiye görüntüsü yaşanıyor: Uçaktaki gazeteciler, yerdeki gazeteciler. Uçaktaki gazeteciler de bence kendi aralarında ayrılabilir. Uçaktaki masanın etrafından hiç ayrılmayan gazeteciler var örneğin. Bir de her uçakta olmayan ama yine de bazı uçaklara alındıkları gibi uçağa binme izni almış kategorisine girenler var. Onlar için uçakta olmak da dert, olmamak da.Uçakta ara sıra bulunanların bizzat uçağın sahibi tarafından seçildikleri için çok tedirgin olduklarını düşünüyorum. Çünkü uçağa alındıkları için soracakları soru da, alacakları yanıtlara ilişkin yazdıkları konusunda da çok dikkatli olmak zorunda olduklarını tahmin etmek zor değil. Dolayısıyla bu arkadaşların da bir ‘uçak mutluluğu’ yaşamadıklarını düşünüyorum.Biz yerdekiler için de sıkıntılar var. Çünkü uçağa alınmamakla iş bitse iyi. Karada da iktidarın kontrol ettiği ki, biz bunlara kamusal alan diyoruz, oralardaki haber etkinliklerine yine çağrılmama riskiniz var.İlk sorum şu olurdu: İstediğim soruyu sormakta özgür müyüm? Elbette ben istediğim soruyu sormakta özgür olduğumu biliyorum, bunun için haber kaynağından vize almam gerekmez ama yine de uçağa alınanlar, alınmayanlar ayrımı bakımından uçağın sahibinin bu konudaki görüşünü öğrenmek isterdim.12 yıldır oylarınızı sürekli artırarak üst üste seçimler kazanmış bir lidersiniz. Bu kadar büyük desteğe rağmen kendinizi yalnız hissediyor musunuz?Bugün TV Genel Yayın Yönetmeni Tarık Toros:Cumhurbaşkanı ve başbakan yaklaşık iki yıldır uçaklarına tümüyle AKP'ye yakın havuz medyasına mensup yayın yönetmenleri ve yazarlarını davet ediyor.Arada, hâlâ kendine ‘merkez’ veya ‘ana akım’ diyen isimler de çağrılıyor (Fikret Bila gibi) fakat onlar da cumhurbaşkanına, başbakana sorulması gereken soruları sormuyor, soramıyorlar... Belki de sormamaları telkin ediliyordur bilmiyorum ya da soruyorlardır, uçak indikten sonra bu bölüm mülakattan çıkartılıyordur. Hepsi olabilir. Neticede gazetecilik yapılmıyor. Ben şunları sorardım:Açıktan eski partinize oy istiyor, muhalefet partilerine yükleniyorsunuz. Neden tarafsız bir cumhurbaşkanı olmuyorsunuz?17-25 Aralık dosyalarında montaj-dublaj dediğiniz ses kayıtları, dava delilleriyle ilgili olarak takipsizlik veren savcılar bile bunları söylemedi. Hatta o ses kayıtlarında ismi geçen kişiler açılan davalarda savunma yaptılar (bkz. işadamı Mehmet Cengiz). 16 ay oldu, aksi ispatlanamadığı halde neden bu yönde propaganda yapıyorsunuz?Fethullah Gülen grubuyla ilgili bir açıklamanızda, ‘Bizler bunları 28 Şubat'taki ihanetlerinden tanırız.’ diye konuştunuz, ‘O ihaneti, o işbirlikçi tavrı bu millet unutmadı.’ dediniz. Yani siz, bu gruba o zamandan beri kin besliyormuşsunuz. Bunu neden şimdi, 18 sene sonra söylüyorsunuz? Madem 28 Şubat’ta millete ihanet etmişlerdi, neden 2012'de Fethullah Gülen için, ‘Bitsin bu gurbet, bitsin bu hasret.’ çağrısı yaptınız?Zaman Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal:Politik tarafsızlığınız eleştiri konusu. Siyasi liderleri Saray’da ne zaman ağırlayacaksınız?Karşı çıkmanıza rağmen istifa eden Hakan Fidan’ın milletvekili adaylığına sıcak bakmadığınız değerlendirmelerine ne diyorsunuz? Saray’da yalnızlaştığınız yorumları yapılıyor. Partinin başına tekrar dönmeyi düşünür müsünüz?Bugün Gazetesi Ankara Haber Müdürü İrfan Galip Dumlu:14 Nisan 2013’te Kızılay’ın genel kurulunda yaptığınız konuşmada 2013 Mayıs sonunda Gazze’ye gideceğinizi açıklamıştınız. Aradan neredeyse iki yıl geçti. Arabistan’a umreye gittiğimiz gibi, bu uçakla Gazze’ye ne zaman gideceğiz?Sayın Cumhurbaşkanım, birçok ülke ziyaret ettiniz. Buralardaki mevkidaşlarınızdan Türk okullarını kapatmalarını istediniz. Türk büyükelçilerine de bulundukları ülkelerde bu isteğinizi devlet yetkililerine iletmeleri talimatını verdiniz. Ancak aradan geçen bir yıllık süre içinde isteğinizin, sizin beklentinizin çok altında karşılandığını gördük. Yabancı devletlerin, Türk okulları konusunda sizinle aynı fikirde olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Birbirinden çok farklı ve geniş toplumsal grupların itiraz ettiği, Meclis’te görüşmeleri süren iç güvenlik paketine açık şekilde sahip çıkıyorsunuz. Özgürlükler ve demokrasiyi diktatörlükle yönetilen ülkeler seviyesine indiren bu düzenleme sizin için neden bu kadar önemli?

    0 0

    Artan terör tehditlerinin ardından Avrupa Birliği ülkeleri, Schengen vizesi uygulamasında kısıtlamalara hazırlanıyor. Şu anda üç ülke Schengen vizesi nereden alınmışsa ilk olarak o ülkeye seyahat zorunluluğu şartı koşuyor.Yurtdışı seyahat planlamasında öncelikli konulardan biri kuşkusuz vize başvurusu. Bilet ve konaklama işlemlerinizi yapmanıza rağmen kabul edilmeyen vize başvurularınız tatil hayalinizin bozulmasına neden olurken, ruhsal açıdan da çöküntü yaşamanıza yol açabiliyor. Bu yüzden vize başvuruları konusunda çok hassas davranmanız ve tüm evrakları eksiksiz hazırlamanız gerekiyor.Ancak Avrupa ülkelerine yapacağınız seyahatlerde bundan sonra vize almanız da yeterli olmayacak gibi görünüyor. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün (SHGM) duyurusuna göre Schengen vizesi ilk defa kullanılırken vizenin alındığı ülkeye giriş yapma zorunluluğu bulunuyor. Yani İtalya’nın temsilciliklerinden alınan vize ile önce İtalya’ya giriş yapılması gerekiyor. Şu anda sadece Almanya, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde yürürlükteki uygulamanın da terör endişesi nedeniyle kısa süre sonra diğer Avrupa ülkelerine yayılacağı ifade ediliyor. Uygulamayla seyahat yoğunluğu bulunan ülkelerdeki vize müracaatlarında ciddi yığılma yaşanacağı ve vize almanın daha da zorlaştırılacağı kaydediliyor.Avrupa ülkeleri sözleşme imzaladıAvrupa Birliği (AB) ülkeleri, 1995’te yürürlüğe giren Schengen Sözleşmesi ile sınırlardaki kontrolleri kaldırdı. Oluşturulan Schengen bölgesinde dış sınır kontrollerinde ortak uygulama ve kurallar hayata geçirildi. Vize, polis ve yargı alanlarında da işbirliğine gidildi.Schengen’e üye ülkeler Almanya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç, İtalya, Lüksemburg, Macaristan, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Polonya, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan’dan oluşuyor. AB’ye üye olmayan İsviçre, İzlanda ve Norveç de Schengen ülkeleriyle özel anlaşma imzalayarak aynı uygulamaları benimsedi. Sözleşmeyle tatilciler, Schengen bölgesine üye ülkelerden birinin vizesiyle girdiğinde diğerine serbestçe seyahat edebilme hakkına kavuştu.Kural uygulanmıyorÜlkelerin imzaladığı sözleşmeye göre Schengen vizesi hangi ülke için alındıysa ilk seyahatin o ülkeye yapılması gerekiyor. Örneğin İspanya için alınan vizeyle önce Almanya’ya gidilemiyor. Bir kere İspanya’ya gidilmesi durumunda sonraki seyahatlerde diğer Schengen ülkelerine seyahat yapılabiliyor. Ancak ülkelerin turizm geliri kaygısı nedeniyle bu kural üç ülke dışında uygulanmıyor. Almanya, Belçika ve Hollanda. Diğer ülkelerden alınan vizeyle gelen Türk vatandaşlarının yaklaşık 90’ını kabul etmiyor. Ülkeye girişine izin verilmeyen Türk vatandaşları ilk uçakla geri gönderiliyor.Paris saldırısı korkuttuParis’te Fransız karikatür dergisi Charlie Hebdo’ya ocakta düzenlenen kanlı terör saldırısı sonrası havalimanı ve yolculara yönelik güvenlik tedbirleri artırılmıştı. Bu kapsamda, yolcular hakkındaki bilgilerin, AB üyesi ülkeler arasında paylaşılması için ‘Avrupalı Yolcu İsim Kaydı’ veritabanı oluşturması istendi. Böylece Avrupa ülkeleri ve ABD’nin, terörist yetiştiren yerlere giden veya oralardan dönen kişilerin takibinin de kolayca sağlanması amaçlanıyor. Avrupa ülkelerinin ayrıca terör endişesi yüzünden Schengen vizesi konusunda da hassas davrandığı, bu yüzden imzalanan Schengen Sözleşmesi’ne uyulması konusunda baskı yaptığı belirtiliyor.Vizesiz ülkeleri tercih ediyoruzAraştırmalara göre tatilciler, vize işlemlerinin uzun sürmesi, istenen evrakların fazlalığı, yüksek vize ücreti, görevlilerin katı ve kaba davranışlarından büyük rahatsızlık duyuyor. Bu yüzden her dört kişiden biri yaşadığı sıkıntılar nedeniyle vize uygulayan ülkeye gitmek istemiyor. Vize uygulamasının dolaşım özgürlüğünü kısıtladığını düşünen ve buna tepki gösteren tatilciler, Türkiye’nin de vize uygulayan ülkelere aynı şekilde karşılık vermesini istiyor.Manukyan’a altı yıl hapis istendiDevlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) Genel Müdürlüğü’nün, İstanbul Atatürk Havalimanı üzerinde uzaktan kumandalı insansız hava aracı (Drone) uçuran Aspet Manukyan (27) hakkında yaptığı suç duyurusu sonuçlandı. Savcı, ‘Trafik güvenliğini tehlikeye düşürdüğü’ gerekçesiyle Manukyan hakkında altı yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı.Şubatta 10,2 milyon kişi uçtuTürkiye geneli havalimanlarında geçen ay 10 milyon 257 bin 836 yolcuya hizmet sunuldu. İç hat yolcu sayısı yüzde 4,2 artışla 6 milyon 393 bin 581, dış hat yolcu sayısı yüzde 3,4 artışla 3 milyon 847 bin 688 oldu. Toplam yolcu sayısı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 4 arttı. Üstgeçişler ile uçak trafiği ise yüzde 4 artışla 108 bin 1’e ulaştı. Uçak trafiği iç hatlarda 52 bin 246, dış hatlarda 31 bin 926 olmak üzere toplamda 84 bin 172’ye yükseldi.

    0 0

    CHP İstanbul milletvekili Faik Tunay ile bir aylık bir bekleyişin sonunda röportaj yapmak üzere buluştuk. Önce çok sevdiği ve sık ziyaret ettiği Yahya Efendi Külliyesi'ne gittik. Tunay hem kendisi, hem CHP ile ilgili iddialara cevap vermekten geri durmadı. Ancak benim röportajdan beklentim ses getirmesiyken, Tunay'ınki hayırlı bir kısmetti…CHP'nin din algısının zaman içinde değiştiği, özellikle mütedeyyin insanları anlama çabası içinde olduğu söyleniyor. Bu çizgi devam edecek mi yoksa köprüyü geçene kadar mı sürecek?İnançlar konusu siyasete alet edilecek bir konu değil. Hangi siyasi parti olursa olsun, ‘Biz iktidara gelmek için mütedeyyin insanlara zeytin dalı uzatalım, iktidara geldikten sonra işimize bakarız' mantığı ahlaksız bir davranış şekli. Bu bizlerin ya da partimizin savunacağı bir şey değil. Bugün TBMM'ne başörtülü milletvekilleri girebiliyorsa, kimse kusura bakmasın bunda CHP'nin büyük katkısı vardır. Bu talep gündeme geldiğinde CHP'den çatlak bir ses çıktı mı? Kemal Kılıçdaroğlu ‘bu bir inanç meselesidir. İsteyen istediği gibi meclise gelebilir.' Dedi. Kemal Kılıçdaroğlu ile değişen çok şey var. Bunları görmemek takdir etmemek vicdansızlık olur. Geldiğim günden beri şunu savunuyorum. Meseleye inanç eksenli değil de genel bir yaklaşım içerisinde bakmak lazım. CHP varsa herkes için var sloganı. Benim bugün partiye gelmemdeki en büyük etken bu.CHP'yi sağa yaklaştıracak kişi olduğunuz söyleniyor…Bazen kafamı yastığa koyduğumda şunu düşünüyorum. Bir yandan Cemaatin CHP'deki temsilcisi, paralel vekilim, bir yandan ABD'nin CHP'deki temsilcisiyim, bir yandan Sorosçu'yum, diğer yandan CHP'yi sağa yaklaştırıyorum. 35 yaşımda on parmağımda on marifet ( gülüyor) Benim bir tane derdim var bu partiyle ilgili. CHP gerçek anlamda sosyal demokrat bir parti olmayı yüzde yüz gerçekleştirdiği an CHP iktidar olur Türkiye'de rahatlar. Ertuğrul Günay 4,5 yıl AKP'de vekillik yaptı. Hiç kimse çıkıp da solcular AKP'yi ele geçirdi, AKP sola kayıyor dedi mi? Meclis başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı kendisi CHP kökenli sosyalist birisidir. Ama Erdoğan Bahçekapılı'yı aldı başkanvekili yaptı. Kimse sosyalistler AKP'yi ele geçirdi dedi mi? Neden birileri Faik Tunay'ın ya da sağa yakın diğer isimlerin varlığından rahatsız? Bizim partinin rotasını sağa kaydırmak gibi bir derdimiz yok. Ben zaten sağa-sola çok da inanan biri değilim. Kaldı ki insanlar ideolojiye değil cebine, ekonomiye bakıyor. Herkesin derdi iyi yaşamak. Türkiye'de Cem uzan diye bir adam çıktı. Genç Parti diye bir parti kurdu 60 günde yüzde 7.3 oy aldı. Ne sağı ne solu? Türkiye'de hiç kimse artık ideolojiye bakarak oy vermiyor. İdeolojiye takılanlar binde 5, yüzde 1. Faik Tunay gibiler CHP'yi sağa yaklaştırmaya çalışmıyor. CHP hakkındaki eksik kötü algıları kırmaya, toplumun her kesimini kucaklamaya çalışıyor. Adam ülkedeki yönetim şeklini değiştirmeye çalışıyor, İstediği adamı alıp istediği yere koyuyor, bizde de bir bardak suda fırtına koparmaya çalışıyorlar.CHP gerçekten herkes için mi var?2010 yılında genel başkan olduktan sonra vurguladığı söz buydu Kemal Kılıçdaroğlu'nun. Bu toplumun her kesimini kapsayan kucaklayan bir söylem. Bunun içine Türk Kürt Alevi Sünni muhafazakar gayri-müslim de ateist de girer. Ben de geçmişte ANAP da siyaset yapmış biri olarak bu söylemden çok etkilendim. Kemal Bey'in samimiyetine inandım ve CHP'de varım. Ama Tek parti dönemindeki birtakım yanlışların üzerinden gidip 90 yıllık bir partiyi toptan kötülemek inkar etmek doğru bir yaklaşım değil. Geldiğim ilk günden beri söylüyorum. Bizim toplumumuzun en büyük eksikliği özeleştiri kültürünün olmaması. Yani bu sadece bir partiye ya da insana has değil bizim toplumumuza has bir eksiklik. CHP olarak bizim de hatalarımız eksiklerimizi yanlışlarımız olmuştur ama biz bunların farkındayız. Özellikle Kemal Bey'le beraber herkesi kucaklamaya çalışan yeni bir anlayış var.Düne kadar Sivas'ın ötesine geçemeyen bir parti olarak anılıyordu ama…Recep Tayyip Erdoğan yıllarca söyledi bunu. Ama Kemal Kılıçdaroğlu'ndan sonra kimse böyle bir iddia ortaya atamaz. Çünkü Kemal bey, 81 ili dört kez gezmiş, bir sürü organizasyona da katılmış. Çaba gösterdiğiniz zaman, geçmişte yapılan eleştiriler bugün yapılamıyor. Ama iktidar partisi CHP söz konusu olduğunda sadece Tek Parti dönemini ve o günlerin hatasını konuşuyor. Ben de onlara şunu soruyorum. Acaba 40-50 sene sonra bugünleri konuştuğumuzda, biz yaşarsak ya da bizden sonrakiler AK Parti'nin bu tek başına iktidar dönemini nasıl konuşacaklar, nasıl anacaklar acaba? Şimdi siz 50 sene öncesine gidip istediğiniz gibi eleştiriyorsunuz. Acaba 50 sene sonra sizi nasıl anacaklar? Geçmiş geçmişte kaldı. CHP elbette ki geçmişinde hatalar yaptı ki, bugün iktidar da değil.77 yılından beri iktidara gelemiyor. Kemal bey de bunun bilincinde. Partinin üst kademesi de bilincinde. Biz önümüze bakıyoruz.Önünüze bakmak kadar geçmişle yüzleşmek de önemli değil mi?Geçmişle reddi miras yapılarak yüzleşme olmaz. Ders alarak, hatalardan arınıp gelecekte bunları tekrarlamamak için yüzleşilir. 2015'te Türkiye'nin önünde bir sürü sorun varken her grup toplantısında sürekli olarak tek parti dönemine atıf yapılmasından bir milletvekili olarak bıktım. Tabiri caizse midem bulanıyor. İktidar partisine söylüyorum. Biz yaptığımız hataları da yanlışları da biliyoruz. Hiç kimse bize istikamet çizemez. Biz bunların farkında olmasak kabul etmesek bizi suçlayabilirler. Ama bugünkü iktidar hep tek parti dönemini kullanarak moda tabirle algı operasyonu yapıyor. Bazı şeyleri canlı ve diri tutmaya çalışıp, bunun üzerinden CHP'ye hep saldırı halinde. Bugün sağ siyasetin göz bebeği, vazgeçilmezi, doğal lideri olan rahmetli Adnan Menderes'e Demokrat Partiyi kurmadan evvel CHP milletvekiliydi. Bizzat Atatürk'ün ricasıyla CHP'yi girip siyaset yapmış biri. Rahmetli cumhurbaşkanı Celal Bayar Atatürk'ün yani CHP iktidarının başbakanıydı. Eğer bugün tek parti döneminde yapılan birtakım eksiklikler hatalardan dolayı özür dilemesi gereken CHP değil devlet. Tayyip Erdoğan gibilerin dedeleri, dedelerinin dedesi de CHP de siyaset yapıyordu. Şimdi bunu görmeden inkar etmeden siyaset yapamazsın. Cumhuriyet kurulduğunda bir tek parti vardı. Herkes orada siyaset yapıyordu. Ama bugün bizim tek işimiz çalışmak ve CHP hakkındaki algıları yıkmak, herkese gitmek. O yüzden CHP varsa herkes için var.CHP'yi tek parti geçmişiyle eleştiren iktidarın tek partiye benzediği iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?Bugün Tek Parti dönemindeki yanlışlıkları vurgulayan insanların sürekli 60-70 sene öncesine gidenlerin bugünkü uygulamalarına bakıyorum, Tek Parti dönemine rahmet okuturlar. Bugün Tayyip Erdoğan'ın kurduğu hegomanyaya, düzene baktığınızda iş adamları, sanatçılar, gazeteciler korkuyor. Ismarlama gazetecilerle TV programı yapıyor, istediği soruları sorduruyor ondan sonra demokrasi var diyor. Tek parti dönemini eleştirip basın özgür değildi diyor. İsmet İnönü üzerinden vuruyor ama bugün Tek Parti dönemine rahmet okutacak uygulamalar yapıyor. O yüzden ben bugün Tek Parti dönemini bırakıyorum ve 50 yıl sonra bugünkü iktidarın nasıl anılacağına bakıyorum.Nedir rahmet okutan uygulamalar?Bugün bir vatandaş olarak AK Partiye en çok kızdığım şey, ülkenin inanılmaz derecede kutuplaşması. Türkiye için yapılabilecek en büyük kötülük bu. Geçmişte sağ sol çatışmasının olduğu dönemlerde dahi hiçbir liderden bu kadar nefret edilmemiş. Türkiye'de Tayyip Erdoğan'ın aldığı yüzde 43 oy var. Ama bu oyların yüzde 23'ü kemik oy yani Erdoğan ne yaparsa yapsın yine gidip AKP'ye oy verecek insanlar. Bunu kendileri de biliyor. Geriye kalan yüzde 20 yüzer gezer oylar. Yarın öbür gün merkez sağda yeni bir oluşum olması durumunda uçup gidecek oylar. Geriye kalan yüzde 55 ise bugün Tayyip Erdoğan'ın ‘t'sini duymak istemiyor. Kim yaptı bunu? Bu muhalefet partileri de yapmadı. Erdoğan'ın eline ciddi fırsatlar geçmişti ama heba edildi. AKP adına değil de, ülkemiz adına heba edilen fırsatlara üzülüyorum. 2003 yılında daha başbakan olmayan Erdoğan bizim hedefimiz AB derken, bugün bizi kızdırmasınlar Şangay'a gireriz diyor. Bunu biz mi yaptık?Kim yaptı?2007 genel seçimler öncesi. Recep Tayyip Erdoğan bir televizyon programına çıkıyor. Ruşen Çakır, Kadir Çöpdemir ve Tayfun Talipoğlu gibi gazeteciler var. Kadir Çöpdemir ‘Sayın Başbakanım aldığınız maaş, geliriniz belli. Ama oğlunuz Bilal Erdoğan ile ilgili ciddi iddialar var. Üçüncü dördüncü gemisini aldığı söyleniyor. Bunlarla ilgili ne diyorsunuz?' diye sorunca Erdoğan bugünkü gergin ve sinirli halinden uzak ‘ Şimdi gemi var, gemicik var.' diyor. Cevap çok tartışıldı ama o gün bir gazeteci karşına geçip bu soruyu sorabiliyordu. Hadi bakalım bugün bir gazeteci aynı soruyu Erdoğan'a sorsun. Bu soruyu sorabilecek bir tane delikanlı gazeteci var mı? Ülkenin geldiği nokta bu. 2007'deki Tayyip Erdoğan bu, 2015'teki Erdoğan bu. Bunu ben demiyorum. Bunu kendisi yaptı, hareketleriyle gösteriyor zaten.Başbakan yardımcı Bülent Arınç ‘toplumun yüzde 50'si nefret ediyor, Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir' sözleri bunu destekler nitelikte…Her AKP'linin ayna karşısına geçip bu sözler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Bunu bir muhalefet partili milletvekili söylediğinde kızıp, bağırıp, çağırıyorlar. Bunu AKP'nin kurucularından. Milli Görüş'ün en köklü en simge isimlerinden biri, tecrübeli bir siyasetçi olan Bülent Arınç söylüyor. Erdoğan'ın da bu sözler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Anadolu coğrafyası enteresan bir yer. Tarih boyunca hiç kimse tam anlamıyla bir tahakküm kontrol kuramamış. 600 küsur yıllık Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, küllerinden yeni bir cumhuriyet kurulmuş. Bugün bile hala Atatürk'ü kabul etmeyen, söven, eleştiren bir kesim var. Bu coğrafyada bu kadar başarılara imza atan, devrimler yapan Atatürk'ü bile kabul etmeyenler varken, sen Erdoğan olarak aldığın yüzde 43 oyla her şeyi istediğin gibi şekillendirmek istiyorsun. Böyle bir dünya yok. Birilerinin bunu ona anlatması gerekiyor.Erdoğan'ı Özal'a benzetmek rahmetlinin manevi şahsına hakarettir ANAP'ta siyaset yapan bir isim olarak, Erdoğan'ın Özal'a benzetilmesini nasıl yorumluyorsunuz?Bu rahmetlinin manevi şahsına yapılmış bir hakarettir. Turgut Özal'ın tontonluğu, yumuşaklığı, hoşgörüsü yok. Hem Turgut Özal'ın devamıyız, açtığı yoldan ilerliyoruz diyorlar ama Özal'ın kişiliğini, karakterini yaptıklarını hiç örnek almıyorlar.Siyasetini örnek alıyorlar mı? 80 darbesi sonrası karışmış bitmiş bir Türkiye'ydi. Herkesi bir pota içine eritti ve çok da başarılı işlere imza atıldı. Anavatan Partisi Türkiye'ydi. AK Parti de ilk kurulduğunda ANAP'ı model almaya çalışıyordu ama n olduysa 2009'dan sonra Erdoğan başka bir kişiliğe büründü. Daha az tahammüllü, çevresini dinlemeyen muhalefete tahammülü olmayan bir yapı içine girdi. Bu ülkemiz için üzücü bir durum. Yaptıklarından dolayı sadece kendisi bedel ödese sorun yok ama bedeli hepimiz ödüyoruz. En ufak bir konuşmasına dolar, borsa inip çıkıyor. Siyasilerin daha aklı başında, hassas olması lazım. Bugün artan bir kutuplaşma, kamplaşma var. İnsanların okuduğu gazete, TV ayrıldı, gittiği kahveler ayrıldı. Bazı AKP'liler ‘Bizim reisin geri vitesi yok' diyor. Allah aşkına bu övünülecek bir şey değil. Trilyonluk arabalarda bile 5 ileri bir geri vites var. Geri vites kendini inkar etmek rezil etmek demek değil. Olması gereken bir şey. Hep ileri gidemeyiz ki hayatta. Sanırım cumhurbaşkanını da böyle dolduruyorlar. ‘Efendim sizin geri vitesinizi yok. Halk sizi böyle seviyor, devam edin' diyorlar. Sürekli ileri gidersen, bir yerde toslarsın bunun sonu duvar.Özal döneminde de başkanlık konuşulmuştu. Bugün konuşulanlarla benzerlik taşıyor mu?20 sene önce olan bir tartışmayla bugünün tartışması nasıl aynı olabilir. Böyle bir mantık var mı? Yeni doğan bir çocukla 20 yaşındaki bir çocuğun yapmak istedikleri hayta bakışı öncelikleri aynı olabilir mi? Olamaz. Ama AKP'nin yaptığı en büyük hata bu. Sürekli Tek Parti dönemine, 30 sene öncesine, ‘bizden önce' dediği noktaya gidiyor. Türkiye'de her şeyin tartışılması gerekiyor. Başkanlık da tartışılsın ama nasıl bir başkanlık? Erdoğan kafasında ‘yargı, parlamento ayak bağı olmasın tek adam sistemi olsun' diyor. Bu coğrafyada olmaz. Ortadoğu ülkelerinde olur adına diktatörlük derler. Saddam Hüseyin, Kaddafi, Hüsnü Mübarek olur. Türkiye'de bu haliyle, bu anayasayla başkanlık sistemi olmaz. Hala darbe hükümeti tarafından yazılmış, 100 küsur kez değiştirilmiş adeta bir yamalı bohçaya dönmüş bir anayasayla yönetiliyoruz. Tam demokrat sivil, vesayet sisteminden arınmış, karmaşık olamayan kısa öz bir anayasa yapalım sonra başkanlık sistemini de tartışalım.Ya dinin siyasete alet edilmesi…Benim kalbimi yaralayan en önemli konu bu. Gerçek anlamda dindar olmaya, Cenabı hakkın emirlerini uygulamaya çalışan insanların en büyük üzüntüsü bu. Şekilsel Müslümanlık, İslamiyet daha doğrusu Emevi İslamiyeti uygulanıyor AKP neden tek başına iktidara geldi? Bu ülkede bazı ahmakların yaptığı hatalar sonucunda iktidara geldi.28 Şubat'ı hepimiz yaşadık. Bir ailenin evladını askere alıyorsunuz, şehit oluyor. Askerin annesinin başı kapalıydı denmiyor. Ama aynı anne başörtüsüyle baba sakalıyla ordu evine giremiyor. Böyle saçma, yanlış uygulamalar oldu bu ülkede. AKP de bu yanlışların sonucunda doğdu. Millet bilerek ve isteyerek oy verdi. Büyük bir umuttu AKP aslında. Bu yanlışları intikam kin duygusuyla hareket etmeden, bu yanlışları yapanların yüzüne vurarak belki onları da doğru yola sevk ederek icraatlar yapılacak dendi. Bugün bakıyorsunuz, şekilsel bir Müslümanlık var. Geçenlerde bir büyüğüm ‘Eskiden insanlar ev içinde ibadet yapar, dışarıda dünya işleriyle uğraşırdı. Şimdi evinde dünya işlerini, dışarıda şov amaçlı ibadetini yapıyor. Burada bir yanlışlık var' dedi. Çok doğru bir tespit. Bugün sırf iktidara yaranmak, iktidarın birtakım nimetlerinden faydalanmak için bir sürü insan dindar oldu. Gerçek anlamda bunu uyguluyorlarsa mutlu olurum.Uygulanmadığını nerden biliyorsunuz?Ama televizyon dizilerinde sınırsız bir ahlaksızlık, bonzai kullanımı almış başını gidiyor, uyuşturucu kullanımı yüzde 200 artmış, alkol tüketimi yüzde 400 artış göstermiş, fuhuş deseniz aynı oranda. Başta İslami bir parti var sözüm ona İslamı referans alan politikalar var ve dindar nesil diyorlar ama topluma bakıyorum bizim gelenek göreneklerimizle alakalı olmayan şeyler. Bir ay önce umredeydim aynı şeyi Vahabilerde Suudlar ‘da da gördüm. İlk kez gittim ve orada da tamamen şekilsel bir İslamiyet var. Üzüldüm Bu kutsal topraklar kimlerin ellerinde diye. Bu İslamiyet değil ki. Kabe'nin etrafına 50-60 katlı gökdelenler yapılmış. Kalacağım oteli son gün değiştirdiler. Nedenini sorduğumuzda, otelin yıkılacağını söylediler. Vefat eden ölmeden önce bir program açıklamış meğer. Kabe'nin etrafındaki bütün binalar yıkılacak yerine yenileri yapılacak. İsrafa bakın. İslamiyet'te böyle bir şey var mı? Ülkende insanlar açlık sıkıntı çekerken, Allah'ın evinin etrafındaki binaları her 10 yılda bir yıkıp yenisini yapıyorsun, İslam'ın bayraktarlığını da kimseye bırakmıyorsun. Bu şekilsel bir İslamiyet ve Müslümanlık. Türkiye'de de birileri buna özeniyor, bunu uygulamaya çalışıyor. Anadolu İslamiyeti'nde böyle bir şey yok. Toplumda açtıkları en büyük yara bu. Şekilsellik ön planda, derinlik yok. Camilerde, cumalarda görüneyim, kandillerde, bayramlarda tweet atayım. İslamiyeti bilme var mı yok. Bunlar Ulusalcı falan değil!Seçimlere yakınCHP'li vekiller ile ilgili bazı kasetlerin çıkacağı iddiaları var…Bu kasetler mevzuunu konuşmak dahi istemiyorum. Siyasi rakiplerimize bile bu ahlaksızlığı kim yapıyorsa onun yakasına ben yapışırım. Ben ne diğer parti temsilcilerinin ne de kendi partimdeki temsilcilerle ilgili kaset iddialarının konuşulmasını doğru bulmuyorum. Bunu kim yapıyorsa yapan benim babam dahi olsa Allah iki yakasını bir araya getirmesin.CHP'ye gelişinizden rahatsız olanlar mı var?Partiye geldiğimden beri belli kesimler tarafından hakkımda birtakım iddialar çıkarılıyor. Benim umurumda bile değil ama soruldu cevap vereyim. Kim çıkardı bu iddiaları? Toplumda hiçbir karşılığı olmayan İşçi partisi uzantıları, binde 5'lik bir kesim CHP'ye geldiğimden beri bana takık. Söylemlerimden ve siyaset tarzımdan rahatsızlar. Bu çıkışlar birilerini rahatsız etti. Yıllardır CHP'yi batıran güruh. Bunlar milletten CHP'yi soğutanlar. Sovyet dönemindeki gibi insanlar tek tip olsun diyen zihniyet.Kimler o zihniyet?Yıllardır CHP'yi batıran güruh. Bunlar milletten CHP'yi soğutanlar. Sovyet dönemindeki gibi insanlar tek tip olsun diyen zihniyet. 30 yaşında sağdan gelen, ANAP kökenli bir adam milletvekili olmuş. Baştan bunu kabullenemediler. Üzerime oynamaya başladılar. Onlar benim üzerime oynadıkça inadına ben de onların üzerinde oynadım. Mesela Bediüzzaman Said Nursi'nin ölüm yıldönümüyle alakalı bir tweet attım. ‘Risale-i Nurların okunması gerektiğini düşünüyorum. Rahmetliyi iyi anlamak gerekiyor' dedim. Hemen Nurcu milletvekili dediler. Bu sözleri söyleyen herkes Nurcu mu oluyor. Kaldı ki bir tarikata cemaate bağlı olmak ayıplanacak bir şey değil ama benim Nurcu olmadığımı herkes biliyor. Öyle olsam öyleyim derim zaten. Said Nursi'nin okuduğum eserlerinden etkilendiğim nokta Osmanlı'nın çöküşüne dair tespitlerinden biridir. Bilim ile dinin mecz edilmemesini Osmanlı'nın çöküşündeki etkenlerden biri olarak görüyor. Bunu söyleyen ateist de olsa takdir ederim. CHP'ye geldiğimden beri ayırt etmeden bütün kanallara çıktım, gazetelere röportaj verdim. Yurt dışına çıktığımda Türk okullarını da ziyaret ettim. Ama o kadar ahmaklar ki Ruanda'ya gittiği ilk ziyaret ettiğim okul Süleyman Hocaefendi'nin okullarıydı. O okulda çektirip paylaştığım okulu ertesi gün sürmanşetten CHP'li vekil Fetullah Gülen'in okulunda diye verdiler. Bunu yaptılar ama sinmedim. Benim her kesimden cemaatten arkadaşlarım var. Bana yakınlık gösterene ben de yakınlık gösteririm.Peki CHP bu zihniyetten temizlendi mi?Valla Ulusalcı diye biliniyor bu grup ama vatanını milletini sevmek, sahip çıkmaksa ulusalcılık hepimiz ulusalcıyız. Ama bunlar ulusalcı falan değil. Bunlar tek tip isteyen kendisinden başka kimseye yaşam hakkı tanımayan ve kendisinden başka herkesi eleştiren mutsuz bir azınlık. Adamın 45-50 bin tirajı olan bir gazeteci var her gün CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu eleştiriyor. CHP'nin yöneticilerini eleştiriyor. Senin yazdığın gazetenin sahibi bugün adı Vatan olan İşçi Partisinin genel başkanı. Adam partiyi binde 5 ‘ten bir gram yukarı çıkaramamış, onunla ilgili bir tane yazı yazmayıp sürekli CHP'yle uğraşıyorsun. Üzüldüğüm nokta, CHP içindeki bazı insanlar da bunlara çanak tutuyor. İtibar bile etmem. Etmediğim için deliriyorlar zaten. Bunlar CHP'yi zayıflatma çabaları.130 küsur maddelik bir paketi molotofa indirgedilerİç güvenlik paketinde 37 madde geçti. Neler oluyor mecliste bu paket görüşülürken…Bunu da sağlıklı tartışamıyoruz. İktidar Partisi temsilcileri soruyor. Molotof atana yüzünü kapatana ceza verilmesin mi diye? İyi de kardeşim 130 küsur maddelik bir paketi molotofo yüz kapatmaya bağlıyorsunuz. Mesela bir maddeden bahsedeyim. Biz sizinle Erdoğan hakkında konuşuyoruz bir vatandaş bizi gidip gammazlıyor. Karakoldan gelip sayın cumhurbaşkanı hakkında konuşuyormuşsunuz, karakola gelip ifade vereceksiniz deniyor. Bu olacak. Bunu nasıl savunuyorlar? Böyle bir mantık olabilir mi?Turgay Oğur'un camii çıkışı geçen hafta başına gelenler gibi…Turgay Oğur yakın arkadaşım aradım o gün doğru mu diye sordum. Duyunca doğrusu şaşırmadım, çünkü bu yasanın içinde bu da var. Ve ben bunu onaylayamam. Ama iktidar bir konumda çok yetenekli. Bizim muhalefetin en önemli eksikliği. Bunun üzerinde düşünmemiz lazım. İktidar müthiş bir algı operasyonu yapıyor. O kadar başarılılar ki.130 küsur maddelik paketi alıp, molotofa indirgediler. Vatandaşa da ‘Bunları görüyor musunuz, bunlar Molotof atanlarla beraberler' diye gösteriyorlar. 17-25 Aralık'ta da yaptılar. Birçok şeyi aldılar, kapattılar algı operasyonu yaptılar. Bizim muhalefet olarak bunu konuşmamız lazım. Biri bir şey söylüyor, hemen sosyal medyadan başlayan bir algı ile başarılı oluyorlar.Algı operasyonu 17-25 Aralık'ı kapattı belki ama unutturur mu?Meselenin hukuksal siyasi ve vidan boyutu var. Siyasi güç iktidarda olduğu için Meclisten çıkan yasalarla kapatıldı. Bir de vicdan boyutu var ki, vicdanlarda mahşere kadar sürecek. O süreçte anlayarak takip etmeye yorumlamaya çalıştım. Mesela 700 bin liralık bir saat iddiası çıktı. İlgili bakan önce böyle bir saat yok dedi. Sonra böyle bir saat var, kendim aldım dedi. Sonra kendisinin almadığı ortaya çıkınca Reza Zarrab aldı parasını ben verdim dedi. En sonunda da saat var, Reza aldı parasını da ben vermedim dedi. Şimdi bir ay içinde beş yalan. Öbürü bakara- makara diye ayetlerle dalga geçti. İnkâr edemediler. Para sayma makinaları, paraları polis koydu dediler. Bunu söylemek için bir insanın akıl noksanlığının olması lazım. Geçenlerde bir canlı yayında bunların yalaka gazetecisine sordum. “Paraları paralel polisler koyduysa, neden daha sonra Reza Zarrab ve birkaç kişi faiziyle birlikte geri aldı? O zaman bunlar tam sahtekar. Kendilerine ait olmayan bir parayı faiziyle alıyorlar.” dedim. Bana bunun cevabını versinler, bütün kameralar önünde '17-25 Aralık operasyonu yalandır, hükümete darbe yapılmaya kalkılmıştır' diyeceğim.Bu operasyonları yapan polislerin tutukluluğuna, savcıların görevden alınmasına nasıl bakıyorsunuz?Sayısal çoğunlukları olduğu için istediklerini yapıyorlar. Evet polisler içerde, savcılar görevden alındı belki dava kapatıldı ama 17-25 Aralık tarihteki yerini aldı. Artık kimse unutturamaz. O yüzden bugün bu polisler içerde, yarın iktidar baskısıyla başka insanlar da tutuklanabilir ama hiç önemli değil. Bugünler de geçecek. Yapılan hiçbir şeyin gizli kalması mümkün değil. Tarihte öyle yalanlar vardır ki, beş yüz, bin yıl sonra ortaya çıkar. Bu zamanda sabırlı olup mücadele etmek lazım.Bir siyasi lidere kutsallık atfetmek Allah'a şirk koşmaktır Muhalefet eden, eleştiren herkes son günlerde vatan haini ilan ediliyor...Hiç kimse hiçbir şahıs TC devletinden daha önemli değil bu ister Tayyip Erdoğan ister başkası olsun. Bugün Türkiye'nin temel problemlerinden biri bazılarının Erdoğan'ı TC devletinden daha üstün tutuma çabasıdır. Bizim hiçbir siyasi partiyle problemimiz yok ama bazı insanlar Erdoğan' dokunulmaz bir mit kutsal gibi sunma çabasında. O yüzden ben o insanlara hep bu dünyanın faniliğini ve geçiciliğini anlatıyorum. Bir siyasi lidere kutsallık atfetmek Allah'a şirk koşmaktır zaten.Fuat Avni nin yazdıklarıyla ilgilenmediğinizi söylüyorsunuz Öyle ama Fuat Avni'nin yazdığı her şey çıktı bugüne kadar. Bu ilginç tabi. Ama geçenlerde Erdoğan ‘Delikanlıysan gerçek isminle yazsana' demesi beni şaşırttı. 77 milyonluk koca bir ülkenin hem de halk oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanının Twiter'da 8 yüz bin takipçisi olan bir kişiyi kaile alıp, laf atması. Bu hesabın amacı zaten seni delirtmek, senin bazı şeylerini ortaya çıkarmak neden gerçek adıyla yazsın. Bunu nasıl dikkate aldığının göstergesi.CHP'li Umut Oran ile gazeteci Emre Uslu arasında Twitter'dan mesajlaşma iddialarını nasıl yorumluyorsunuz?Allah aşkına CHP li milletvekillerinin hepimizin ev cep telefonları dinleniyor, özel hayatı didik didik ediliyor. Af edersiniz giydiğimiz iç çamaşırının rengini bile bilir halde. Biz de salak gibi gidip sanal ortamda mesajlaşacağız. Buna inanan gerçekten ahmaktır. Buna inanmak isteyene hayret ediyorum. Havuz medyasındaki gazeteciler gazetecilik onurunu da ayaklar altına aldılar artık. Bunlar çamur at izi kalsın olayını da aştılar. Bir şey söylüyorlar, çıkıp açıklama yapsan bir dert, sussan bir dert. Bütün medya ellerinin altında her gün birini hedef gösteriyorlar. Onunla ilgili iddialar ortaya atıyorlar. Türkiye'nin böyle uzun süre devam etmesi mümkün değil. Nereye kadar gidecek? Ortadoğu'da en baskıcı yönetimlerin yıkıldığına şahit olduk. Burası başka bir yere benzemez. Birinin böyle tahakküm kurması mümkün değil. Hidayet Karacayı ziyaret ettiniz…Hapse düşmüş birini ziyaret etmek benim için bir insanlık vazifesi. Bizim bugünkü milletvekilimiz Haberal, NHP Milletvekili Engin Alan, Mustafa Balbay da içerdeyken ziyaret ettim. Benim bir ayrımın yok yani. Hidayet Karaca son derece moralli. ‘bugünler de geçecek, bu da bir imtihan sabır etmemiz lazım' diye bakıyor. İnanan bir insanın başka bir şey düşünmesi mümkün değil. Kendisine mahkemede isnat edilen suçla ilgili bir şeyden bahsetti. Kendisiyle ilgili bir kasetten söz etmiş hâkim. Karaca kaseti dinlemek istemiş, hâkim kaseti dinlemek için avukatların başvuru yapması gerektiğini söylemiş. Avukatlar başvuru yapmış ama sonra böyle bir kaset olmadığı ortaya çıkmış. Hâkim de evet kaset yok demiş ve daha sonra iddiadan düşmüşler. Bunun gibi birkaç örneği anlattı. Gerçekten olanlar ortada.Ortadoğu'ya abilik hülyası devam ederse başımıza dert alırızBalkanlarla olan bir gönül bağınız var. 3 yıl farklı ülkelerde yaşadınız. Türkiye'nin komşularla sıfır sorun politikasından değerli yalnızlık konumuna gelmesini gözlemleme fırsatınız oldu mu?İktidarın yaptığı en başarılı şey algı operasyonu dedim ya. Bu da ona bir örnek. Komşularla sıfır sorunluyken, birtakım hatalar yapıldı ve bu hataların kabul edilmesi gerekirken adamlar değerli yalnızlık diye bir şey attı ortaya. Çıldırmamak elde değil. Yalnızlığın değerlisi mi olur? Katar vardı Ortadoğu'da onunla ilişkiler limonileşmeye başladı. Allah rızası için bir tane müttefik ülke gösterin. Ama onlara göre bizi kıskanıyorlar, Türkiye'nin güçlenmesini istemiyorlar. Ortadoğu'da Arap baharı döneminde Erdoğan posterleriyle yürüyüş yapılıyordu. Ama bugün gelinen noktaya bakın Türk düşmanlığı başladı. Mesela Libya'da Türk firmaları yasaklı, Türkler tahliye ediliyor. Bütün bölgede aynı şekilde Suriye'de Irak'ta, Mısır'da. Ne oldu? Ortadoğu coğrafyası sakat bir coğrafya burada izleyeceğiniz politikalarda çok dikkatli olmak zorundasınız. Bugün Türkiye Cumhuriyeti ve İran dışında bölgedeki ülkeler kalemle Sykes Picot anlaşmasıyla sınırları çizilmiş suni ülkeler. Şimdi sen çıkacaksın bu ülkelerin abisi, lideri olacaksın. Yedirmezler ki! Bu hülya devam ederse de başımıza dert alırız.Allah Hac da nasip etsin…Bir ay önce beş CHP'li milletvekili ile yaptığınız umre nasıl geçti?Meclis çatısı altında olduğum diğer milletvekili arkadaşlarla umre yapmak farklı bir tecrübe oldu. İhsan Özkes beni de davetti. Annemle gidecektim zaten, bu plan olunca hep beraber gittik. Tarifsiz bir duygu. Allah gitmeyen ve isteyen herkese nasip etsin. Anlatılacak, konuşulacak bir şey değil. Yaşanarak tecrübe edilecek bir şey. Allah en kısa zamanda hacca gitmeyi de nasip eder inşallah.Umrede çekilmiş fotoğrafları paylaşarak dini kullandığınızı düşünenler olduysa…Ben zaten böyle fotoğraflar çekip paylaşan biri değilim. Bulunduğum fotoğraf kareleri de o anı ölümsüzleştirmek hatıra olsun diye çekilmiş fotoğraflar. Deniz kenarında, piknikte, eğlencede çekilmiş bir fotoğraf gibi bakılabilir. Nerede ya da hangi anı olduğu önemli değil. İnanın böyle bakanlar kötü düşünceli insanlardır.Ailem siyaset atılmamı istememiştiBabanızın siyasetinizle ilgili tavsiyeleri, eleştirileri oluyor mu?ANAP'tan siyasete atılırken, ailem çok da girmemi istemedi. Yaşanan acı darbe tecrübeleriyle beraber, aynı aileden insanların sağ sol yüzünden birbirini katletmesinden dolayı siyasete girmemi istemediler. Ama hep de şu söylendi Türkiye'de. Neden iyi yetişmiş insanlar yabancı dil bilen üniversite mezunları toplumun gerçeklerinden uzak olmayan insanlar siyasete girmiyor dendi. Bu sebeple siyasete girmiş olmayı önemsiyorum. Bizim gibi insanlar siyasete girmediği zaman, işsiz güçsüz insanlar siyasete giriyor. Sonra neden siyaset bunların elinde deniyor? İlk başta karşıydılar ama şu an en büyük destekçim ailem. Bugüne kadar onları utandıracak hiçbir şey yapmadım. Doğru bulduğum yolda ilerliyorum. Eğer genç yaşta milletvekili olduysam, televizyon gazeteye çıktığında kamuoyuna faydalı şeyler söylediysem, yaptıysam ne mutlu bana. 15-20 sene vekillik yapıp bir kez televizyona çıkmamış, soru önergesi vermeyenler var. Benden beklenenin çok üzerinde performans göstermeye çalışıyorum. Belki röportaj vesile olur, kısmetim açılır!Bu yüzden evliliğe fırsat bulamıyorsunuz sanırım…Aynen öyle. Bunu özellikle vurgulayalım. Belki röportaj vesile olur kısmetim açılır. ( gülüyor) Annem özellikle çok istiyor. Ama en son anneme şunu söyledim. ‘Siz tabi ki evlenmemi torun sahibi olmak istiyorsunuz. Ama şu an toplumda evlenip, çocuk sahibi olup sonra boşanan bir sürü insan var. Acele evlenip yanlış bir tercih yapmaktansa, doğru tercih için beklemek lazım' dedim. Bir de bu evlilik kesinlikle nasip işi. Belki benim kısmetim Amerika'da Afrika'da belki çok yakınımda bunu bilemem. Evleneceğin insanı seçme gibi bir durum olduğuna da inanmıyorum. Nasip, kısmet.

    0 0

    Birçok kadın hayata kurdukları işle bağlanırken, bu ağa başka kadınları da ekliyor. Açtıkları ekmek teknesiyle kadınlara istihdam sağladıkları gibi, kimi de kazançlarıyla öğrenci okutuyor.‘Tek bir gömlek ile yola çıktık’“Sıfırdan başlayarak tamamen kendi emeğimizi, alın terimizi ortaya koyduk. Hiçbir şekilde hırs yapmadık. İşe başlarken tamamen halis niyetlerle; kazançlarımızla öğrenci okutalım dedik. Bu niyetle yola çıktık. Ama işimizi hafife almadık. Yapmamız gerekenin en iyisini yapmaya çalıştık. Bir gömlek modeliyle yola çıktık. Ama tek bir gömlek için bile 6 defa kalıp değiştirdik. Her seferinde biraz daha iyi olması için gayret ettik.” Bu sözler Esvab tasarım kurucularından Hanife ve Tevhide Çolak'a ait. Markalarını kurmadan önce kişiye özel gelinlik tasarladıklarını aktaran genç girişimciler, çocuklarının doğmasıyla işlerine ara verir ama bu süre zarfında da hiç boş durmazlar. Aradan yıllar geçer, yardıma muhtaç çocuklara yardım etmek için yeniden kolları sıvar bu kez günlük kıyafet tasarlamaya başlarlar. Tevhide Çolak, “Uzun bir gömleğim vardı. Birçok kişi de nereden aldığımı sorardı. Kendim özel diktirmiştim. Buradan yola çıkarak neden olmasın dedik. Bir tane gömlek tasarladık ve onu sosyal medyaya yükledik. Sonra bir gün, bir butik aradı ve toptan satışımızın olup olmadığını sordu. Bizde daha yolun başındayız. Hemen ‘Evet' dedik ve görüşmeye gittik. Ama toptancılıkla alakalı da hiçbir şey bilmiyoruz. Velhasıl görüşme olumlu geçti ve biz o gün 33 gömlek siparişiyle geri döndük. O bizim için inanılmazdı.” diyor. “Biz ileri hedefli çalışıyoruz.” ifadelerini kullanan Hanife Çolak ise birçok eğitim programlarına katılarak e-ticaret seminerleri aldıklarını belirtiyor. Yakın zamanda da Fas'ta dünyaca ünlü bir fuara katılacaklarını belirten Çolak, “Hiçbir fuarı kaçırmamaya özen gösteriyoruz. Çünkü mutlaka bize katacağı bir şeyler vardır. Oraya yatırdığımız maddiyatında bir önemi yok. Ortadoğu hedefimiz ama önce Avrupa'ya açıldık. Ürün biraz da kendi reklamını getirdi.” diyor.‘Anne olunca tüm çocukları düşünerek bu işe yöneldim’“Bir anne olarak çocuğumun sağlıklı ve doğal beslenmesi benim ilk önceliğimdi. Bu konuda bir anne duyarlılığı ile hareket ettim hayvancılık sektörüne girip keçi çiftliği kurmaya karar verdim.” bu sözler Baltalı Gıda’nın kurucusu Funda Özer Baltalı’ya ait. Hukuk fakültesinden mezun olan Funda Baltalı, öncesinde deri sektöründe faaliyet gösteren bir şirketin sahibiydi. Çocuğunun doğmasıyla ilgisini keçi sütüne çevirdiğini aktarıyor. Türkiye’de inek sütüne alerjisi olan pek çok kişi olduğunu belirten Baltalı, bu düşünceyle önce Hollanda’ya gider ve bir çiftlikte uzun bir süre çalışarak işi öğrenir. Türkiye’ye geldiğinde 2008 yılında keçiler satın alarak yola çıkar. Çiftliğini tamamlar ve 2 yıl sonra da ürünleri raflarda yerini almaya başlar. İşinin püf noktasının ve bu işe yaptığı yatırımın nedenini ‘annelik hassasiyeti’ olarak açıklayan Baltalı, “Çünkü anne olunca sadece kendi çocuğunuzu değil, diğer tüm çocukları da düşünüp, küçükten büyüğe herkesin sağlıklı ve doğal beslenmesini istiyorsunuz.” diyor ve ekliyor: “Kadın girişimci olarak kadınların iş dünyasına girmelerini tavsiye ediyor ve destekliyorum. Kadınların bulunduğu her alanda bir iyileştirme, kalite, duyarlılık ve zarafetin geldiğini görüyorum.”Atıklar, kadınların eliyle hayat buluyor!26 senedir Türkiye’de yaşayan Tara Hopkins nam-ı diğer ‘Çöp(m)adam’ farklı bölgelerden ev kadınları ile hem atık ambalajlardan çantalar üretiyor hem de kadınların iş hayatında aktif rol oynamasına vesile oluyor. Daha önce hayatlarında hiç para kazanmamış kadınların, çanta tasarlayabilmek için işlerine dört elle sarıldığını kaydeden Amerikalı Hopkins, kadınların istihdamı için neler yapabilirim diye düşünürken Meksika’daki hapishanelerde çanta yapımı öğretildiğini duyunca soluğu Meksika’da alır. “Amacım sadece nasıl çanta yapıldığını öğrenmekti. Gündüz ambalaj çantanın yapılışıyla alakalı ders alıyor, gece ise otelin yolunu tutuyordum. Zira insanlar hapishaneye gittiğimi duyduklarında oradaki deneyimlerimi merak edip bana şaşırıyorlardı.” diyerek başından geçenleri gülerek anlatıyor başarılı girişimci. Şu anda toplam 40 kadının çalıştığını belirten Hopkins, “Bugüne kadar yaklaşık 400 kadın ile birlikte çalışarak onlara iş öğrettik. İlk iş tecrübelerini bizimle kazanmaları ise ayrıca gurur verici. Gençler bana umut veriyor. Ne istediklerini çok iyi biliyorlar. Daha bağımsızlar. Kadınlar da önce kendilerine saygı duymalı ve dayanışma içinde olmalı. Ne istediğini iyi düşünmeli…”diyor.

    0 0

    Görüntüsüne aldanıp ‘böyle pilav mı olur?’ demeyin. Tadına diyecek söz yok. Namı mı? Neredeyse tüm ülkelerin menülerinde yer alıyor.Bir İtalyan klasiği var bu hafta. Risotto… Hani şu yıllar önce müzisyen ve yönetmen Mahsun Kırmızıgül’ün bir röportajında, “Dalarak, kayarak, risotto yiyerek özümü kaybetmedim.” dediğinde magazin haberlerini epey meşgul etmiş bir pirinç yemeği. Kendine özgü pişirme tekniği var, oldukça doyurucu ve lezzetli. Görüntü itibarıyla ev hanımlarının burun bükeceğine yüzde bir milyon emin olduğum bir pilav türü. Nedeni basit. Pilav, sofralarımızın olmazsa olmazlarından. Tane tane olması maharetten. Olmayana ‘lapa’ deriz. Bu da hiç makbul değildir. Ama bu yemek için görüntüye aldanmayın derim. Çünkü bu İtalyanların beceriksizliğinden değil, risottoda kullanılan pirinç türünden. Üstelik bu lapamsı kıvamı tutturmak da tane tane pilav yapmaktan daha zor. Zira risottoda bir Japon pirinci olan ve İtalya’nın kuzey kesimlerinde yetiştirilen arborio türü pirinç kullanılıyor. Bu da alışkın olduğumuz pirinçlere benzemiyor. Arborio, nişastasını salıyor, bunun sonucunda ortaya çıkan kremamsı sos, risottoya karakteristik özelliğini veriyor. Böyle anlattığıma bakmayın aslında oldukça pratik. Yapmanız gereken tek şey risottoyu pişirirken başından ayrılmamak. En önemli özelliği ve farkı ise suyun birden değil, azar azar katılması. Hazırlanması yarım saat olsa da bizim yaptığımız gibi kapa kapağını, kendi başına demlensin olmuyor. Anlayacağınız nazlı ve özen isteyen bir yemek. Lezzetinden emin olduğumdan Kanyon’daki Carluccio’s’ın kapısını çaldım bu hafta. Executive şef Cengiz Saraman ile girdim mutfağa. Tadına doyamadığım karışık bir risotto pişirdi. Klasik risotto tariflerinden biri olduğundan mantar kullandı. Soğan, sarımsak ve parmesan peyniri olmazsa olmazlarından. (İstediğiniz peyniri kullanabilirsiniz ama ilk defa deneyecekseniz orijinal tarife riayet etmenizi tavsiye ederim.) Gerisi damak tadınıza kalmış. Arzu ettiğiniz sebze ya da et türü kullanabilirsiniz. Dışarıda yiyeceklere ise küçük bir uyarım var. Orijinal tarifinde içine bir miktar şarap konuluyor. İstemiyorsanız sipariş vermeden bunu belirtmeniz gerekiyor.Neden Milano usulü risotto?Sene 1574… Milano’daki Duomo katedralinin inşasında görevli cam işçilerinden biri kendisi gibi camcı olan birinin kızıyla evlenmeyi düşünüyordur. Cam işlemelerinde altın yaldız kullanmayı çok sevmesinden lakabı zafferano yani safrandır. Bu arada sevdiği kıza bir başka talip daha vardır. Ancak sevgililer evlenme kararı almıştır bile. Düğün günü geldiğinde intikam almak isteyen adam, düğün yemeği olarak hazırlanmış risottonun içine bir avuç safran atar. Lakin hiç beklemediği bir şey olur. Davetliler safranlı pilava bayılır ve o zamandan beri safranlı risotto, Milano’nun tipik bir yemeği haline gelir.Mantarlı risottoMalzemeler (2 kişilik)1 su bardağı risotto pirinci (200 gr)2 su bardağı sebze suyu (pirince göre biraz az ve fazla olabilir.)150 gr mantar (1 büyük fincan doğranmış ve isteğe göre mantar çeşidi veya çeşitleri)½ çay bardağı zeytinyağı2 yemek kaşığı parmesan peynir rendesi1 tatlı kaşığı tereyağı1 diş sarımsak (ince doğranmış)1 adet orta kuru soğanın ¼’ü kadar ince doğranmış1 adet domates soyulmuş ve doğranmış.1 dal kıyılmış maydanoz yaprağı, tuz ve karabiber.Sebze suyu için herhangi sebze kökleri (biriktirilen havuç, soğan, pırasa, kereviz, maydanoz kökü gibi sebzeler kullanılır.)Yapılışı:Tencereye zeytinyağı konur ve kızdıktan sonra mantarlar kavrulur, ince kıyım soğan ve sarımsak ilave edilir, soğanlar pembeleşmeden risotto pirinci konur ve pirinç iyi ısınana kadar kavrulur. Ardından pirince sebze suyu kontrollü olarak azar azar verilir. İstenilen kıvama gelen rissottoya (nişastasını salmış ve şişmeye başlamış) doğranmış domates, maydanoz konur ve az biraz daha pişmesi sağlanır. Ocak kapatılır.Not: Risotto çok katı veya çok sulu olmamalı, akıcı kıvamda olmalı, tereyağı ve peynir konarak hızla karıştırılır, risotto sıcak servis edilmeli. Arzuya göre peynir ilavesi yapılabilir.

    0 0

    Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. ‘Emek’ dediğimiz şey ise ucu bucağı olmayan çok geniş bir kavram. Hasta çocukları için hastane hastane koşturan Hatice Elmas’ın yaptıkları da giriyor bu kavramın içine; yirmi yıldır uzun yol şoförlüğü yapan Zeynep Alemdar’ınki de.8 yıl aynı sektörde mücadele ettikten sonra 8 mağazalık bir zincirin sahibi olan Tuğba Taşçı’yı başarıya ulaştıran şeyde de emeğin katkısı büyük. İşte ‘emeksiz yemek olmaz’ sözünü düstur edinen kadınlardan manzaralar. Hatice Elmas 34 yaşında 3 çocuk sahibi. Dört yaşındaki en küçük oğlu Yasin’in enzim eksikliği olarak da bilinen glikoz -6 fosfat dehidrogenaz enzimi eksikliği rahatsızlığı var. Geçtiğimiz yıl ilk çocuğu Hüsna’yı aynı hastalıktan kaybeden Elmas, yıllardır iki çocuğunun rahatsızlıklarından dolayı hastane kapılarını aşındırıyor. Hatice Elmas hastanede olduğu zamanlar diğer çocuklarla eşi ilgileniyor ve bu yüzden eşinin düzenli bir işi yok. Elmas çifti, geçinebilmek için geri dönüşüm malzemeleri toplayıp satıyorlar. Zeynep Alemdar 10 yaşında iken babasının arabasını kaçırarak şoförlüğü öğrenen Zeynep Alemdar 18 yaşında B sınıfı, 20 yaşına geldiğinde ise E sınıfı ehliyet almış. Şu anda 40 yaşında olan Alemdar, tam yirmi yıldır uzun yol otobüs kaptanlığı yapıyor. Aynı şirkette tanışarak evlendiği eşi de otobüs kaptanı. Daha anne karnındayken yollara alışan iki yaşındaki kızı Cennet Zülal de birçok yolculuğunda annesine eşlik ediyor. Şenay Gündoğan 46 yaşında iki çocuk annesi Şenay Gündoğan, tekstil sektöründen mobilyaya kadar birçok işte çalışmış. 8 yıldır bir taksi durağında yemek, temizlik ve çay servisi yapıyor. İşi bu kadarla sınırlı değil, taksi durağının önünden kalkan öğrenci servislerinden taksi yönlendirmesine kadar her işe bakıyor. Tuba Taşçı İki çocuk annesi Tuba Taşçı, Hello Accessories markası adı altında bujiteri zincirini idare ediyor. 2 yıl bebek sektöründe girişimcilik yapan Taşçı 8 yıl önce başladığı sektörde kısa sürede yerini edinmiş. 30 yaşında önemli bir başarıyı yakalayan Taşçı’nın ikisi franchise olmak üzere 8 mağazası var. Hülya Ak İki çocuk sahibi Hülya Ak, içinde altı markayı barındıran kadın dış giyim ürünleri imalatı ve ihracatı yapan bir şirketin hissedarı ve finans yöneticisi. Öğrencilik yıllarından beri çalışma hayatının içinde olan Ak, şu anda 47 yaşında ve 20 yıldır eşi ile beraber kurdukları aile şirketinin başında. Münire Erdal Üniversite yıllarında tanıştığı derneklerden çok etkilenen Münire Erdal (33), eğitimini aldığı turist rehberliğini çok kısa bir süre yapabilmiş. 10 yıl önce Çalışan Bayanlar Derneği’nde (ÇABADER) çalışmaya başlayan Erdal 8 yıldır derneğin genel sekreterlik görevini yürütüyor. Esma Marangoz 39 yaşındaki kimya öğretmeni Esma Marangoz 3 ve 7 yaşlarında iki kız çocuk sahibi. 13 yıldır dershane öğretmenliği yapan Marangoz, gençlerle beraber çalışmanın insanın genç kalmasını sağladığını düşünüyor.

    0 0

    Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı, her kesimden insanın hayatında olumsuz izler bırakıyor. Sanat ve medya dünyası da bundan oldukça mustarip. Kimi eşitsizliğin hayatın ahengini bozduğunu söylüyor, kimi de bu şiddetin etkisinden kurtulamıyor.Amerika'da tarihler 8 Mart 1857'yi gösterdiğinde dokuma işçiliği yapan 40 bin kişi daha iyi koşullarda çalışmak istediğini belirterek bir tekstil fabrikasında greve başladı. Çok geçmeden polis işçilere saldırdı ve işçiler fabrikaya kilitlendi. Daha da kötüsü fabrika önüne barikatlar kurulup, o sırada çıkan yangında 129 kadın işçinin alevlerin kucağına teslim edilmesiydi. Bu acı gün 53 yıl sonra Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin'in teklifi ile Dünya Kadınlar Günü olarak tanımlandı. Şimdilerde hakları için kadınların seslerini daha güçlü bir şekilde duyurmaya çalıştığı bu günü, bizde Türkiye'nin sanat ve medya dünyasındaki güçlü isimlerine sorduk. Herkesin temennisi ortak: Şiddet ve eşitsizlik son bulsun…‘Kadınlar Günü'ne ihtiyaç duyulmayan bir dünya diliyorum'GAZETECİ-YAZAR PROF. MEHMET ALTAN:Kadın-erkek doğanın içerisinde bir ahenktir. Bu ahenk bozulduğu zaman, yaşam duruyor. Yaşam durunca bu ahengin yansıtılamadığı toplum da sakatlanıyor. Kadın-erkek ahenginin topluma yansıtılması sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Türkiye'de maalesef kadın-ahenk topluma yansıtılmadığı için bir sakatlık söz konusu. Yani toplum doğal ahenkten kopunca sağlıksızlaşıyor. Bir üreme mekanizmasının parçası olarak erkek, iştahla kadına bakıp saldırdığında, bu amaçla kadına katliamlar yaptığında toplum sağlığını kaybediyor ve kadının olmadığı bir dünya yaşanmasına sebep oluyor. Dünya Kadınlar Günü'ne ihtiyaç duyulmadığı bir dünya diliyorum. Kadın erkek ahenginin topluma yansıtıldığı bir Türkiye diliyorum. Tüm kadınların Kadınlar Günü'nü kutluyorum.‘Bu dünyayı biz erkeklerin elinden alsalar, daha güzel bir yer olur'EDEBİYATÇI-YAZAR AHMET ÜMİT:Türkiye'de kadının yeri korkunç bir durumda. Bunun birkaç sebebi var: Birincisi, kadınlar ekonomiden siyasete, sanattan medyaya hayatın her alanında 2. sınıf durumunda. Onların kendilerini gerçekleştirmelerine izin verilmiyor. Bunun sebebi de erkek egemen düşüncenin kurulmasıdır. Bir başka şey ise ortada bir riyakarlık var. Türkiye'de ister sağ ister sol düşünce olsun, kadın meselesi her zaman siyaset, politika malzemesi yapılıyor. Bu başörtüsünde de, mini etekte de, tecavüz konusunda da, şiddet konusunda da böyleydi. Hayatımızı belirleyen aşk, sanat, gibi unsurların sakat olması hep kadınların yaşadığı bu eşitsizlikten kaynaklanıyor. Bu dünyayı biz erkeklerin elinden alırlarsa daha güzel bir yer olacak…‘Kadın hakları konusunda söz yine kadına verilmeli'OYUNCU CENGİZ BOZKURT:Bence kadınlarla ilgili konular erkeklere sorulmamalı ve mümkünse bu işe erkekler karıştırılmamalı. Çünkü bize bir şey düşmez. Dünyanın birçok yerinde kadınlar kendi mücadeleleri ile haklarını elde etmişler. Çünkü hak verilmez alınır. İngiltere'de kadınlar seçme ve seçilme haklarını elde etmek için büyük mücadeleler verdi ve sonunda bunu elde etti. Daha 1800'lü yılların sonlarında yapılan direnişlerle, kamu toplantılarını bölerek, açlık grevi yaparak kadınların seçme ve seçilme hakkını savundular. Bizde seçme ve seçilme hakkı bile bir lütuf gibi erkekler tarafından veriliyor. Bu sebeple bence kadın hakkı konusunda yine söz kadınların olmalı.‘8 Mart'a bir sanatçı olarak umutla bakmak istiyorum'SANATÇI BELKIS AKKALE:Gönlüm arzu ederdi ki, ülkemde kadınlar bu kadar hunharca hırpalanmasın, katledilmesin. Son senelerde neden olduğunu bilemediğim bir vahşet yaşanıyor kadınlar üzerinde. Dayak yiyen, öldürülen kadınlar… Ve buna bir türlü çözüm bulamayan devlet yetkilileri... Kadın erkek eşitliği diye bir şey var. Hiçbiri birbirinden önde olmayacak. Ben bir erkek annesiyim. Benim çocuğum okula gidiyordu. Ben ona düğme dikmeyi, ütü yapmayı öğrettim. Anneler, erkek evlatlarını güzel yetiştirsinler. Onlara kadınları sevdirsinler. 8 Mart'ta bir sanatçı olarak umutla bakmak isterim. Kadınlarımıza da sesleniyorum. Bizler Allah'ın yarattığı çok önemli varlıklarız. Bunu böyle kabul edelim. Kendimizde özgüven olsun ve Mustafa Kemal'in bizlere miras bıraktığı haklarımızı bilelim.,‘Kadın-erkek diye bölünmeyi bir kenara koyalım'SANATÇI DENİZ ARCAK:Kadınlar bu dünyanın bel kemiği. Erkekler de öyle tabii, biri olmasa diğeri olmaz. Ama erkekleri de yetiştirenler kadınlardır. Şu da bir gerçek ki, kadınların öğrenme kapasitesi, olaylara derin bakma, algılama kapasitesi, duygusal zekâları erkeklerden daha yüksek. Bu yüzden kadınların bilinçlenerek, kendi kıymetlerini bilmesi ve ona göre insanlar yetiştirmesi çok önemli. Kadın cinayetleri olmaması adına daha bilinçli bireyler yetiştirilmeli. Özgecan'ın annesi de yandı. Onu öldürenin annesinin de canı yandı. O da kadındı. İnsan çok kıymetli. Kadın–erkek diye bölünmeyi bir kenara koymalıyız. Başkalarının hayatına, isteklerine, tercihlerine saygı duymalı. Başka pencereden bakanları hoş görmeli. Onların birer zenginlik olduğunun farkına varılabilmeli.‘Şiddet, en üst sınırda cahillik göstergesidir'OYUNCU İNCİ TÜRKAY:Şiddetin her türlüsü cahillik göstergesinin en üst sınırıdır. Ülkemiz ve dünyamızda yaşanan kadına şiddet olaylarının tümünün eğitimsizliğin, yobazlığın, ahlaksızlığın son örnekleri olmasını diliyorum. Bütün kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü kutluyor, eşitlik, özgürlük, güven, mutluluk ve huzur dolu bir yaşam sürmelerini diliyorum.

    0 0

    Yakılma, bıçaklanma, arabayla üzerinden geçme, kurşunlanma ve komaya sokacak kadar dövülme… Bunlar Türkiye’de kadının ölüm sebeplerinden sadece birkaçı. Toplum zaman zaman Özgecan Aslan cinayetinde olduğu gibi büyük tepkiler verse de kadın ölümleri, üçüncü sayfa haberlerinin sıradanlığına düşmekten kurtulamıyor.Tüm bu acıların son bulması için ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ Temsilcisi Dr. Gülsüm Kav ile bir araya geldik. Kadının öldürülebildiği bir yerde diğer hak ihlallerinin çok daha rahat yapılabileceğini kaydeden Kav, erkek egemenliği ve onun sırtını sıvazlayan hükümet nedeniyle böyle kanlı bir süreç yaşandığını söylüyor.Özgecan Aslan cinayetine toplumun topyekûn tepki vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?Özgecan için gösterilen tepki aslında toplumun günlerdir TV haberlerinde izlediği kadın cinayetlerinin tümüne göstermiş olduğu bir tepkidir. Bizim toplumumuz durur ama bir yerde vicdani bir patlama yaşayınca tepkisini gösterir. Berkin Elvan meselesinde de böyle oldu. Kadınlardan örnek verecek olursak Güldünya Tören hastane ortamında öldürülmüştü. Töre ve namus adına işlenen bir cinayetle, hastane gibi hayat kurtarılan bir yerde onun öldürülmesi ve kurtarılamaması gibi skandal bir şeye karşı da toplum çok iyi bir tepki verdi. Bir kısım insanlar namus saikiyle ayağa kalksa da büyük bir bölümü kadın cinayetine karşı çıktığı için sesini çıkarıyor. Tabii bir kısım insanların yine namus kavramıyla yaklaşması sebebiyle bu tepki daha faşizan bir tepki ile gündeme geldi. İdam gibi…Türkiye’de iş hayatında, sosyal hayatta kadının durumu ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?Türkiye’de kadınların konumu, olması gerektiği gibi bir noktada değil. Kadın olabilecek en üst düzeyde zararı görerek can kaybı yaşıyor. Ölümlü durum en önemli durumdur. O yüzden de biz platformda nokta hedef olarak kadın cinayetlerini durdurma olarak seçtik. Çünkü kadınların hayatını alabildiğin, kadını kolay öldürebildiğin bir durumda diğer hak ihlalleri çok rahat yapılabilir. Kadına yönelik şiddet en üst düzeyde ifadesiyle cinayet olarak Türkiye’de büyük bir problem. Bu konuşulduğunda ‘Dünyada da şiddet var’ sözüyle karşılaşıyoruz. Sorumlu makamlar tarafından sık dile getiriliyor. Tabii ki dünyada kadınların yaşadığı sorunlar bitmedi. Her ülkede farklı türden sorunlar yaşanıyor. Ama böyle ölümlü sorunu yaşayan yer Türkiye. Bir dönem Meksika sınırında göçmen kadınlar çok sık öldürülüyordu, hatta filmlere bile konu oldu. Orada bile alınması gereken önlemler alındı. Hindistan’da cinsel taciz, saldırı çok, onunla uğraşıyor kadınlar. Ama can meselesiyle uğraşan biziz…KADINLAR İSTİHDAMDA DA ŞİDDET GÖRÜYOR, ÇALIŞANLARIN ÇOĞU MEVSİMLİK İŞÇİTürkiye’de kadının ikinci problemi istihdam. Kadın iş istihdamında da çok büyük bir şiddet olduğunu düşünüyorum. Kadınların yüzde 70’i istihdam alanının dışında. Bu yüzde 70’lik rakam işsizlik rakamlarında da sayılmıyor. Yani kadın üretici bir özne olarak bu rakama bile giremiyor. Resmi makamların gösterdiği kadın işsizlik rakamı böyle. TÜİK verilerinde çalışıyor olarak gösterilen kadınlar ise tarım işçisi, mevsimlik işçi… Yani onlar da tam güvenceli olarak çalışıyor değiller. O bakımdan bu kadar yüksek oranda üretim alanından dışlanma, kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmesinin yaygınlaştırılmaması, çok kolay zedelenebilir hale getiriyor.Bunun dışında siyasal temsil gibi haklara gelirsek, onlarda da yeterince temsil edilmediğini görürüz. İktidar partisinin herhangi bir toplantısını açıp baktığımızda göreceğiz ki kadını bu toplantılarda mikroskopla aramak gerekiyor. Nüfusun yarısı olduğu halde hiç hakkı olan bir şekilde yansımıyor.Kadını korumak için çıkarılan 6284 sayılı yasa yeterince uygulanıyor mu?Ben yasayı yeterli görüyorum. Problem uygulanmaması. Uygulanması yönünde kararlı bir irade de ortaya konulmuş değil. Bu yasadan sonra kadınlar lehine yapılan bir şey yok. O aile paketiydi, izinlerdi… Öyle sunuluyor ama onların verdiklerinden götürdükleri daha fazla. Yarardan daha fazla zarar getirecek şeyler, özellikle istihdam konusunda. Ayşe Paşalı bu düzenlemeden önceki çağdışı yasa olduğu zaman hayatını kaybetti. Bundan önceki koruma kanunu, resmi evlilik şartı arıyor ve resmi evli olmayanları da korumuyordu. Yani Özgecan hayatta olsaydı ve o minibüsçüden tehdit alsaydı, resmi evli olmadıkları için önceki yasa onu korumayacaktı. Bunun böyle olduğu Ayşe Paşalı ile ortaya çıktı. Çünkü onun suratını darmaduman eden eski koca, tehdit görülmemişti ve başvurmasına rağmen koruma alamamıştı.KADINI KORUMA YASASI BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE UYGULANMIYORFatma Şahin şimdiki bakana göre kadın hayatıyla daha ilgili bir bakandı ve gereği yapılıp yasa çıkarıldı. Ancak hükümet bu yasayı bilinçli bir şekilde uygulamamakta ısrarlı. Şöyle ki eğitimler verildiği söyleniyor ama hiç etkili olmuyor demek ki. Polisler hâlâ eski yasaya, eski kafaya göre davranıyorlar. Hayatlarını kurtarmaları gereken kadınları evlerine geri gönderiyorlar. Savcılar yaptırım uygulaması gereken adamları serbest bırakıyor. Serbest bıraktıkları adam da gidip kadını öldürüyor. Dolayısıyla yasaları iradi bir şekilde uygulamaları gerekirken, iradi bir şekilde uygulanmıyor. Son olarak da Meclis’te şiddeti araştırma komisyonu kuruldu. Bizi de mecbur kaldıkları için davet ettiler. Yasada bizim kültürümüze uymadığını iddia ederek bazı yasaları değiştirmeye çalıştılar.Hangi maddelerdi bunlar?Mevcut 6284 sayılı yasada yer alan şiddet gösteren erkeğin evden uzaklaştırılmasını bizim geleneğimize aykırı buluyorlar ve adamlar evden uzaklaştırılınca daha çok şiddete başvuruyor diyorlar. Ya da kadınlar bunu istismar ediyor. Aslında şiddet nedeniyle değil, çocuğunu kocaya göstermek istemiyor ama bu yasadan yararlanıp çocuğumu istismar ediyor diyor. Ama bunlar o kadar nadir olan şeyler ki… Ayrıca her iyi şey istismar edilebilir. Bu onun iyi bir şey olmasını ortadan kaldırmaz. Demokrasi de böyledir.Koruma almak için polise başvuran kadına, polis memurunun ‘ölsen de kurtulsak’ dediğini gündeme getirdiniz. Bu örneğe bakıldığında kamu personeline verilen eğitimler yeterli mi?İzmir’de olmuştu bu olay. Biz de suç duyurusunda bulunduk, o polise terfi etmeme cezası verilmişti. Bunu biz yapıyoruz. Yani görevini yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında asıl kendi idarecileri bu yaptırımları uygulamıyor. Biliyorsunuz koruma altında da kadınlar öldürülüyor. Ayşenur İslam bunu reddetmişti. Ama emniyet müdürünün sunumunda kendisi ‘23 kadın koruma altında öldürüldü’ diye söyledi. Bu çok vahim bir şey. Emniyet müdürü kendi ağzıyla diyor ki ‘ben koruyamadım’. Demek ki bunlar eğitimlerin tek başına etkili olmadığını gösteriyor. Bu konu siyasi bir konudur. Kadın politikasıyla ilgili. Kadın olmaları gerçeği sebebiyle öldürülmeleri, politik bir şeydir. Bu sebeple başka bir kadın politikası lazım. Şimdiye kadar olanın sonuçları bunlar…Bu sebeple de ‘kadın cinayeti’ teriminin hukuka girmesini istiyorsunuz sanırım…Evet, artık fiilî olarak da bu kabul gördü. Herkes kadın cinayeti terimini kullanıyor ama hâlâ hukukta yerini almadı. Bu ceza kanunuyla ilgili bir şey.KADIN CİNAYETLERİNİN HEPSİNE MÜEBBET VERİLMELİ VE İNDİRİM UYGULANMAMALIBununla ilgili bir çalışmanız var mı?Var. İki sene önce ilgililere ilettik. Biz yola çıktığımızda birinci olarak koruma kanununun yetersiz olduğunu fark ettik, ikincisi de ceza kanununda indirimlerin sürüyor olmasını cinayetlerin sürmesine sebebiyet verdiğini belirttik. Kadını öldürenler de bunu açık ediyor. Örneğin Ayşe Paşalı’nın katili cinayet sonrasında delil taramada ceza kanunlarını araştırmış, indirimleri araştırmış, görmüş rahatlamış ve Ayşe Paşalı’yı öldürmüştü. Zaten böyle bir indirimin devam etmesi, insan haklarına ve evrensel hukuka aykırı. Baktık bunu yapması gerekenler yapmıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden hareketle kendimiz bir ek madde teklifi hazırladık. Yeniden bir ceza kanunu yazmaya gerek yok, ilgili maddeye bir sözcüğün yani ‘cinsiyet ayrımcılığıyla öldürme’ ifadesinin girmesi yeterli. Kısacası ceza ile ilgili yapılması gereken indirimlerin uygulanmaması, ağırlaştırılmış müebbet cezasının bütün kadın cinayetlerine tereddütsüz verilmesidir.Sizin müdahil olup ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesini sağladığınız davalar diğer davalara emsal teşkil etmiyor mu? Neden her davaya müdahil olmak zorunda kalıyorsunuz?Biz gittiğimizde dahi, itirazlar oluyor. Bu kanunda bu düzenleme olmadığı için karşı taraf her zaman ağırlaştırılmış müebbete itiraz ediyor. Benzer şekilde eğer mahkeme indirim vermişse biz de ona itiraz ediyoruz. Ama Yargıtay son zamanlarda değişti. Eski Yargıtay başkanı ‘acımasızca kadın cinayeti var ve ben indirimle gelen dosyaları reddedeceğim’ demişti. Bu çok olumluydu. Son dönemde Yargıtay, ağır ceza almış olanları bozabiliyor. O yüzden kadın cinayetleri Türkiye’de istisnai kalana kadar bu davları izlememiz şart.Ceza indiriminin olmadığı bir 8 Mart umuyorum!Kadına yönelik bu şiddet dilinin sebebi sizce nedir?Erkek egemen düşünceden kaynaklanıyor. ‘Bu dünya benim, kadınlar benim mülküm, istediğim gibi alırım, kadın erkek fıtratı başkadır eşit olamazlar’ gibi sırtını da yaslayacağı en üst düzey yönetici konuşunca, Türkiye’de çözüm yönünde değil, bu eşitsizliğin sürmesi yönünde bir iradeye rastlanıyor. Kadınlara gözdağı veriliyor, kadınların hayatına dil uzatılıyor. Ayrı varlıkların ayrı haklarına sürekli bir saldırı var kısacası. Adalet mekanizmalarında böyle eşitsizlikler var: Annelik indirimi yok ama babalık indirimi var. Cem Garipoğlu’nun babası, oğlunu babalık içgüdüsüyle korudu diye babalık indirimi aldı. Anne ceza aldı.Aslında Türkiye’de kadınların öldürülmesinin derinlerinde bir şey var: Türkiye’deki kadınların eskisi gibi yaşamak istemediği sorunu çözmesi gerekenlerin görmesi gerekiyor. Dünya görüşü ne olursa olsun. Şimdiki hükümete oy verenler bile… İşte kadınların bu olumlu arayışlarının farkında olup onun arkasında duran bir hükümet olduğunda yaşarız biz. Bu yapan erkek egemenliği, onun sırtını sıvazlayan da hükümet nedeniyle böyle kanlı bir süreç yaşıyoruz. Yoksa böyle bir geçiş sürecini bütün dünyadaki ülkeler yaşamıştır.Son olarak Kadınlar Günü mesajınız nedir?Biz her 8 Mart’ta kadın cinayetlerini durduracağız dedik. Bu sene Özgecan olayıyla çözüme yaklaştığımızı düşünüyoruz. Bu acı çok büyük ama bir umut doğdu. Toplum her şehirde çözüm istedi. Ceza indiriminin olmadığı bir 8 Mart olacaktır diye umut ediyorum. Bu 8 Mart ağırlaştırılmış müebbet cezasının yasalaştığı bir Kadınlar Günü olmalıdır…

    0 0

    Kadınların meslek sahibi olup belli bir alanda çalışarak uzmanlaşması, söz sahibi olması, bilhassa Müslüman kadınlar için modern zamanlara ait bir durummuş gibi algılanıyor.Oysa, Peygamber Efendimiz’in (sas) sağlığından başlayıp sonraki yüzyıllarda devam eden İslam geleneğinde kadınlar hemen her alanda aktif konumda olmuşlardır. Kimi toplumların gelenekleri, devrin hayat şartlarının uygunsuzluğu, savaş ve göçler gibi değişik sebeplerle kadınlar bazen arka planda kalsa da, temelde İslam inancı kadınların da en az erkekler kadar sosyal hayatta aktif olmasına, toplumun gelişmesi için katkıda bulunmasına imkan verir. Haramlar ve helaller kadın-erkek ayırmadan herkesin hayatını sınırlar zaten. Cenab-ı Hakk’ın izin verdiği alan içinde kadınlar her türlü işi yapabilmiştir. Kimi zaman hayatta kalmak, ailesinin geçimini temin etmek; kimi zaman da başkalarına yardım etmek için evinin içinde veya dışarıda çalışmış. Bu bazen ticaret, bazen ilim tahsili, bazen el sanatları şeklinde olmuştur. ‘En önde gelen muhalif Müslüman kadın kim?’ diye sorulsa, akla ilk gelen isim Hz. Zeynep olmalıdır. Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın kızı Zeynep, ağabeyi Hz. Hüseyin ve ailesinin Kerbela’da katledilmesinin ardından muhalif kimliği ile ön plana çıkar. Katliamdan sonra metanetini koruyan, ailesini bir arada tutan ve zalim idarecilere boyun eğmeyen Hz. Zeynep, Hz. Hüseyin’in saltanata karşı yürüttüğü davanın anlaşılmasında ve sonuca ulaşmasında en büyük rolü üstlenmiştir. O meşum günden itibaren hiç susmadan haklı davasını savunmaya devam etmiş, Emevi sarayları başta olmak üzere gittiği her yerde saltanat yönetiminin zalim yüzünü, ehl-i beyte yaşatılan haksızlıkları korkusuzca anlatmıştır. Zeynep’in, devrin mütekebbir yöneticilerine karşı kullanabileceği tek silahı sözdür. Bu anlamda onun Kufe valisine ve halife Yezid’e karşı yaptığı konuşmalar çok dikkat çekicidir.İslam tarihinde, özellikle dini ilimlerde ve çeşitli sanat dallarında birçok kadın âlim ve sanatkâr yetişmiş; bunlar devirlerinde itibar görmüş, önde gelen isimler arasında sayılmışlardır. Bilgilerini hizmet yolunda kullanmış, kendi talebelerini yetiştirmiş, sohbet ve vaazlarıyla muhitlerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bazıları yaşlılık dönemlerinde kürsüye çıkıp erkeklere de vaaz vermiş, bazıları tekke kurup kadın dervişlere yol yordam öğretmiştir. Yaşadığı devirde büyük itibar gören isimlerden biri ‘Fakihe’ lakabıyla anılan Semerkantlı Fatıma’dır. Meşhur alim Alaaddin Semerkandî’nin kızı ve talebesi olan Fatıma, babasının bütün eserlerini ezberlemişti. Babasının meşhur öğrencilerinden Ebu Bekir Kaşanî ile evlendi. Bundan sonra Semerkandî’nin evinden fetvalar üçlü imza ile çıkmaya başladı. Babası ve eşinin yazdığı fetvalar en son Fatıma’ya geliyor, onun da onaylayıp imzalamasından sonra muhatabına ulaşıyordu. Onlardan gelen fetvalarda bir eksiklik bulursa hiç çekinmeden kendi düşüncesini aktarıyor, buna göre fetva yeniden yazılıyordu.Günümüzde, Anadolu insanının dünyanın dört bir yanına uzanan hizmet kervanına bakınca, bilhassa kadınların yaptığı hayır faaliyetlerini nazara aldığımızda, dünyanın ilk sivil kadın örgütünün Anadolu Türkmenleri arasında kurulması şaşırtıcı gelmiyor. “Bâciyân-ı Rûm” (Anadolu Bacıları) denilen bu topluluk, Moğol baskınlarıyla Anadolu’ya göçen Türk boyları arasında oluşturulan Ahî teşkilatının, dolayısıyla Ahi yaşam tarzının, kadınlar tarafından uygulanmış haliydi. Ahilerin Kayseri’de kurdukları sanayi sitesinde kadınlar da çadırcılık, keçecilik, halı, nakışçılık, örgücülük, kilim, dokumacılık, oya dantelcilik ve kumaş imalinde ve bunlardan elbise yapılması gibi faaliyetler gösterdiler. Birbirlerine Anadolu’da hâlâ yaygın olarak kullanılan ve ‘abla veya kızkardeş’ manasına gelen ‘bacı’ diye hitap ediyorlardı. Anadolu bacılarının sanat, üretim ve yaşam tarzı üzerine ilkeleri kısaca ‘işine, eşine, aşına sahip ol’ şeklinde ifade edilir. Ekonomik faaliyetlerin yanı sıra yetim, yoksul çocukların himaye edilmesi, ihtiyarların bakımı, genç kızların evlendirilmesi, misafirlerin ağırlanması gibi hizmetlerde bulunur; maddi sıkıntıda olanlara yardım ederlerdi. At binmeyi, kılıç kalkan kullanmayı da bilen bacılar, Moğolların Anadolu’yu istilasına karşı erkeklerle beraber savaştılar. Moğollar halkı kılıçtan geçirirken, ahi ve bacıları dağıttı. Sonraki yıllarda örgütlü bir topluluk olmasa da münferit olarak bacılar çeşitli üretim ve hayır faaliyetleri yaptılar. Anadolu bacılarının çalışkan, gayretli, imanlı, cengaver, fedakar ruhları bu toprakların bağrına sindiğini, bugün yine her türlü hayırlı hizmetlerin aynı bacılık, kardeşlik geleneğinin devamı olarak Anadolu kadının omuzlarında yükselmesinden anlıyoruz.

    0 0

    İnsanda bir kez cinsiyetçilik radarı işler haline geldiğinde, “erkek gibi kadın” övgüsü ile “kadın gibi erkek” yergisinin kulağa artık hiç de masum gelmediğini fark edecektir. Bütün bu cinsiyetçi anlayış ve uygulamaların belki de en temel sebebi kullandığımız dilin kendisinin cinsiyetçi oluşu. Dilimize pelesenk olmuş atasözleri ve deyimler, bize ısrarla kadınların erkeklerden değersiz olduğunu söyletiyor.Belki de çoğumuzun hayatına yeni giren bir kavram bu. Hiçbir art niyetimiz olmaksızın çocukluğumuzdan beri kullanageldiğimiz ifadelerin, kalıpların ve dahi dişi ve erkek türlerine dair değer yargılarımızın aslında neredeyse tamamının “cinsiyetçi” olarak nitelendirilebileceğini öğrenmek bizi şaşırtacaktır en başta. Ama bir kez o farkındalığa eriştikten sonra, insanda bir kez cinsiyetçilik radarı işler haline geldiğinde, “erkek gibi kadın” övgüsü ile “kadın gibi erkek” yergisinin kulağa artık hiç de masum gelmediği fark edilecektir. Peki nedir cinsiyetçilik?Sözlük anlamı… Maalesef veremiyorum çünkü Türk Dil Kurumu sözlüğünde tanımlanmış bir sözcük değil henüz. Ama kavramın İngilizcesi olan “sexism” kelimesini sözlüklerde aradığımızda karşımıza şu tanım çıkıyor: “Prejudice, stereotyping, or discrimination, typically against women, on the basis of sex.” Yani çoğunlukla kadınlara karşı yapılan, cinsiyet temelli önyargı, tektipleştirme veya ayrımcılık. Kelimenin eş anlamlıları olarak ise şunları görüyoruz: şovenizm, ayrımcılık, önyargı, tarafgirlik. Daha basit bir dille ifade edecek olursak bir cinsiyetin diğer cinsiyete üstün olarak görülmesi, cinsiyet üzerinden insanlara ayrımcılık yapılması, bir cinsiyete mensup insanlara dair genellikle olumsuz bir biçimde genelleme ve tektipleştirme yapılması.Bizde cinsiyetçilik y(ç)oktur!Cinsiyetçilik kelimesinin Türkçe sözlüğünde tanımının olmayışı, iyimser bir biçimde “bizde cinsiyetçilik yok ki tanımı olsun” şeklinde savunulabilir belki. Oysaki tam tersine, bir şeyin tanımlanmamış olması onun havaya karışmış bir gaz gibi her yerde solunduğunu gösteriyor; tıpkı karbonmonoksit gibi renksiz, kokusuz, farkına varılamayan bir zehir. Cinsiyetçilik soluduğumuz havaya öyle teneffüs etmiş ki, varlığının farkına varıp da tanımlamamışız bile.Sokakta cinsiyetçilikÖzellikle karanlık çöktükten sonra kadınların sokakta yürürken tedirginlik hissetmeye başlaması ve saat ilerledikçe bu tedirginliğin daha da had safhaya ulaşması, sokağın genel itibariyle ama özellikle gece vakti erkeklere ayrıldığı ve o saatte sokakta olan bir kadının yanlış bir şey yapıyor olduğu algısının yaygınlığından kaynaklanıyor. Sokağın erkeğe ait olarak görülmesinin bir diğer tezahürü de kadının sokağa hangi hallerde ve hangi giyimle çıkabileceğinin yine erkekler tarafından belirlenmeye çalışılması. İster mini etek olsun, ister burka, kadının sokak kıyafeti o sokağın “hakiki sahibi” olan erkekler tarafından onaylanmadıkça, sokak kadın için hiçbir zaman güvenli olmayacaktır.Okulda cinsiyetçilikKız ve oğlan çocuklarının cinsiyet rollerini aile dışında ilk defa öğrendikleri ve edindikleri yer okulları oluyor. Ders kitaplarından tutun da defter, kalem, kitap, çanta gibi kırtasiye malzemelerine kadar her iki cinsiyeti belli kalıplara hapseden söylemlerle cinsiyet kimlikleri şekilleniyor. Bu söylemlerde, kız çocuklarına narin prenses ve erkek çocuklarına güçlü kahraman rolleri biçiliyor ve bu roller büyüdükleri zaman kırılgan, narin ve korunmaya muhtaç anne ve güçlü, otoriter, koruyucu ve evin idarecisi olan baba şeklinde kalıplaşıyor. Dahası, erkek-egemen anlayışın hakim olduğu bir toplumda kız çocukları okula gitme şansı bulsa bile onlara verilen eğitim kendilerini ileride iyi birer anne ve evhanımı, en iyi ihtimalle de kadınların fıtratına uygun olduğu düşünülen öğretmen ya da hemşire yapmaya yönelik oluyor.Ailede cinsiyetçilikÇoğu ailede görülen kız ve erkek çocuklarına yönelik çifte standart neticesinde, erkeklerin kadınlardan daha önemli, daha güçlü, daha saygıdeğer, daha imtiyazlı vs. olduğu algısı yerleşir. “Erkek adam”dır, dışarıda ne yaptığı sorulmaz, kadın ise ailenin namusudur. Erkeğin başına gelebilecek kötü bir şey, sadece kötü bir şey olarak kalırken, kadının başına gelen kötü bir şey aile için, hatta mahalle için bir felaket olur. Ve kadın düşünür durur, çevresindekiler tarafından bedenine verilen bu önem çok değerli olduğu için mi yoksa çok değersiz olduğu için midir diye.Medyada cinsiyetçilikKadın bedeninin değerli mi yoksa değersiz mi olduğunun sorgulandığı en önemli alan aslında medyadır. Bir yandan kadın bedenine sayısız güzellemeler yapılırken, aynı beden bir yandan da alakalı alakasız her türlü metanın pazarlanmasında bir altın tepside erkeklere sunulmaktadır. Güzellik olgusunu kadın bedenine indirgeyen bir medya yaklaşımı, aynı zamanda kadını da güzelliğe indirgerken, kadın yine bir ikilem içerisindedir: kıymet gören bedeni midir yoksa kendisi midir? Bu da yetmezmiş gibi, kadını ev içi ve hizmet rollerine hapseden reklamlar dönüp durur ekranlarda. Deterjanlar, çamaşır bulaşık makineleri, yemek pişirme malzemeleri, çocuk bakım malzemeleri hep kadınlara pazarlanmaya çalışılır.İş hayatında cinsiyetçilikKadınların yemek, temizlik, çocuk bakımı ve erkekleri hoşnut etmek gibi vazifelerle tanımlandığı bir toplumda, bir kadının iş hayatında var olması da hep bir mücadeleyle geçer. İş hayatı kadına genellikle iki seçenek sunar: Alabildiğine dişi olmak, ya da alabildiğine erkekleşmek. Çünkü orası erkeklere ait bir alandır, kadın erkeğin gözünde bir işgalcidir. Ya dişileşip kendini o erkeğin arzularının hizmetine sunmalı, ya da maskülenlik dozunu arttırarak, veya dişiliğini görünmez kılarak, oranın sahibi olan erkeklerle eşit hale gelmelidir.Siyasette cinsiyetçilikİş hayatı nasıl erkeklere ait bir alan ise, siyaset bundan daha fazla erkek-egemendir. Başarılı bir kadın siyasetçi “erkeklik sadece cinsiyetle olmaz” dedirtendir; yani siyasette erdem olan, övülen yine erkekliktir. Siyasetin zor olduğu ve bununla baş edebilmek için erkek olmak gerektiği neredeyse tartışılmaz bir hakikattir. Bu nedenledir ki, kadınların parlamentoda yer alabilmeleri için kendilerine özel bir kota ayrılması gerekmektedir.Dilimizdeki cinsiyetçilikBütün bu cinsiyetçi anlayış ve uygulamaların belki de en temel sebebi kullandığımız dilin kendisinin cinsiyetçi oluşu. Dilimize pelesenk olmuş atasözleri ve deyimler, bize ısrarla kadınların erkeklerden değersiz olduğunu (Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün), kadınlara şiddet uygulanabileceğini (kızını dövmeyen dizini döver), ve kadınların alınıp satılabilecek bir nesne olduğunu (tarlayı düz al kadını kız al) söyletiyor.*Fatih Üniversitesi Sosoyoloji Bölümü, Yard. Doç. Dr

    0 0

    Mültecilerin yaşadığı her evde ayrı bir dram yaşanıyor. Türkiye'de kampta ya da kamp dışında sığınmacı olarak kalan kadınlar, birçok hak ihlaline uğruyor.Cinsel taciz ya da tecavüz sebebiyle herhangi bir resmi merciye (polis, jandarma, valilik) şikâyette bulunmaktan çekiniyorlar. Çünkü çevrelerinden kınamaya maruz kalacaklarını düşünüyor, korkarak yaşıyorlar. Toplumsal baskı yüzünden sorun çıkaran taraf olmak istemiyorlar. Bu konuyla ilgili en kapsamlı raporu 2014 yılında Mazlumder hazırladı. 5 ay boyunca sahada çalışan 13 ilde 72 Suriyeli kadın sığınmacı ile yüz yüze mülakat yapan ekip gözlemlerini bir raporda topladı. Rapor, mağduriyetten kaynaklanan ve sistematikleşen bir istismarın olduğunu gözler önüne serdi. Rapordan bazı örnekler şöyle: 250-500 Türk Lirası komisyon karşılığında evlilikler yapılıyor. Aileler de o paraya ihtiyaç duyduğu için genç kızları evliliğe zorluyor. Bu da sistematik bir istismara kapı açıyor. Ancak bu durum suç unsuru olarak görünmediği için bir şey yapılamıyor.KADINLARIN EVLİLİĞİ KISA SÜRÜYORCinsel istismar, fuhuş ya da kadın ticareti gerçeğini düşünecek olursak; evlilik dışı doğmuş (ya da imam nikâhlı) çocuk sayısını tespit etmek oldukça güç. Ancak savaşla birlikte Suriye-Türkiye arasındaki evlilikler çoktan sektör haline dönüşmüş bile. Suriyeli kadınlar da bu yüzden ciddi baskı altında. Yetkili makamlar tarafından çocuk felci, sıtma gibi hastalıklara karşı çocuklara yeterli derecede aşı yapılmadığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) raporuna da yansımıştı. Cinsel yollardan bulaşan hastalık riskiyle birlikte kontrolsüzlüğün devam etmesi halinde salgın hastalıkların da artacağı kaygı duyulan konular arasında. Çünkü evliliklerin ömrü kısa sürüyor. Bir anlamda kadınlar da tekrar tekrar evlenebiliyor. Bu da cinsel yollarla hastalıkların bulaşmasına kapı aralıyor, hastalık riskini artırıyor.TRAVMATİK VAKALAR ÇOK FAZLAKamp içi hizmet noktasında Türk hükümeti yardım kabul etmiyor. Bu istismarların önüne geçmek için güvenlik tedbirlerinin alınması oldukça önemli. Artık kamp dışındaki Suriyeliler görmezden gelinmemeli ve devletin görüş alanına girmeli. Bu noktada sivil toplum kuruluşlarına da büyük bir sorumluluk düşüyor. Zira kamuya karşı sivil baskı önemli. Özellikle kadın ve çocukların yaşadığı sorunlar göz önüne alındığında en çok iş Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na düşüyor. Sosyal entegrasyon sağlanarak travmatik durumların tedavi edilmesi oldukça elzem.İSTİSMARIN ÖNÜNE GEÇİLMELİSorunlar açısından kritik eşikte olan iller ise Reyhanlı, Kilis, Nizip... Sınırda açık kapı politikası uygulanıyordu ancak bir süredir geçişler yasak. Kaçak geçişlerin artması istismar riskini de artırıyor. Göçmen kaçakçılığı ile bir Suriyelinin ülkeye girişi 100 dolar demek. Bu durum adeta sektör haline gelmiş durumda. O yüzden ülkeye girişler resmi olmalı ve kayıt altına alınmalı. Hükumetin bir an önce kamp dışına yönelik daha ciddi adımlar atması gerekiyor. Travma denilecek sorunlar ortadayken en büyük sorumluluk yine yetkili mercilerde. Çözüm için STK'ların istekli olup hükümetin de bu noktada destek olması gerekiyor. Uzmanlara göre, hükümet, bir an önce kamp dışına yönelik daha ciddi adımlar atmalı. Uluslararası toplumla etkin işbirliğinin sağlanması ile bu insanların istismar edilmesinin önüne geçilebilir. Devlet yetkilileri STK'lardan da yardım alarak bütün kurumları ile daha etkin bir şekilde çözüm üretebilmeli. Görünürde birtakım çalışmalar var; fakat elle tutulur ortak bir proje yok.

    0 0

    Kulüpler Birliği Vakfı Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın gündeme getirdiği proje, kulüplere daha çok gelir vaat ediyor. Ancak konuyla ilgili bir yığın belirsizlik var. Üstelik, kulüplere daha çok para verilmesinin hangi sonuçlara yol açtığı da ortada: Kazanç ne kadar artarsa harcama ve borçlar da o kadar çoğalıyor. Bugünkü batak da artan gelirlerle oluştu. Bu nedenle her şeyden önce Kulüpler Yasası’nın çıkması gerekiyor.Futbolumuz kötü yönetiliyor demek, ilgili ve yetkili kişilere dönük bir iltifat olur. Asıl gerçek, tam anlamıyla bir dibe vurma durumu yaşadığımızdır. Memlekette futbol oynanmaya başlandığından bu yana sağlam bir yönetim anlayışı getirilemedi. Milli Takım kampında futbolcunun fazladan içtiği bir limonata için 22 imza gerektiren korkunç bürokratik yapı, rahmetli Özal’ın bu işle bizzat ilgilenmesi sayesinde kırılabildi. Günün gerçeklerine uygun iyi bir yasa yapılıp gerekli dönüşüm gerçekleştirildi.Gerçi onun da bir yığın sakat yanı vardı. Örneğin, yasanın ilk maddesinde futbolla ilgili hiçbir konu nedeniyle kişi ve kulüplerin mahkemeye gidemeyeceği yolundaki bir taahhütname verilmesi sözkonusuydu ki hiçbir hukuk devletinde böyle birşey olamaz. Yasa bu yanıyla Anayasa’ya bile aykırıydı. Yıllar sonra bu yüzden yasa değil Anayasa değiştirildi. Belki de yeryüzünde ilk kez bununla ilgili kural tersinden işlemiş oldu!Yine de, Futbol Federasyonu genel kurullarının oluşumundan tutun da başka pek çok noktada sorun çıkaracak boşluklar, belirsizlikler kaldı. Geçmişin o iş yapmayı olanaksız kılan boğucu bürokrasisinden kurtulabilmek o kadar önemliydi ki bunların üzerinde durulmadı. 1995’ten 2008’e kadar kazanılan başarılarda bu yasayla gerçekleştirilen dönüşümün önemli bir payı vardı. İstenen oldu, belli bir gelişme sağlandı ama sağlam bir düzen kurulamadı. Onun için başladığımız noktaya geri dönmüş bulunuyoruz.Bugün geldiğimiz noktada yeni bir çıkmazla karşı karşıyayız. Kulüplerin tamamına yakını fiilen batık durumda. Hemen her alanda başarısızlık, boş tribünler ve öteki sorunlar her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Futbol Federasyonu da daha kuruluşundan malul haliyle tutarsız kararları, çelişkili icraatı ve içinde bulunulan feci durumu pek de umursamayışıyla dikkat çekiyor. Başkanın yöneticilik geçmişine bakıp ‘Başka ne olabilirdi ki?’ sonucuna varılıyor.Bu noktada Kulüpler Birliği Vakfı’nın hamlesi gündeme geldi. Başkan Göksel Gümüşdağ kardeşimizin şu dönemde sahip bulunduğu özel güç nedeniyle işlerin istenildiği şekilde yürüyeceğine inanılıyor. Ancak, yabancı oyuncu konusunda olduğu gibi burada da hemen akıllara düşen bir yığın soruya yanıt verilemiyor. Belli ki yine istimi arkadan gelsin anlayışıyla hareket ediliyor.Gümüşdağ’ın sözünü ettiği model gerçekten de Avrupa’nın ileri futbol ülkelerinde var ve başarıyla uygulanıyor. Fakat unutulmamalı ki onlarda, bizde olmayan başka pek çok şey var. En başta sağlam bir demokrasi, tıkır tıkır işleyen sistem, kimsenin delmeyi aklının kıyısından geçirmediği kurallar bütünü, herkesin işini en iyi biçimde yaptığı ve sonrasında da hesap verebildiği bir düzen sözkonusu.Bizdeyse bunun tam tersi kaotik bir ortam sözkonusu. Hatta bunun artık yapısal hale geldiğini söylemek bile mümkün. Sorunların çözümü için akılcı, uzlaşmacı, sağlam adımlar atmak yerine ‘ben yaptım, oldu’ anlayışıyla hareket ediliyor. Elbette ki olmuyor. Tam tersine, zamanında çok daha rahat çözülebilecek birtakım sorunlar her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor ve içinden çıkılmaz hale gelebiliyor.Kulüpler Yasası ne zaman çıkacak?Olayın en önemli ve belirsiz yanını bir türlü çıkarılamayan Kulüpler Yasası oluşturuyor. Kulüplerin korkunç denilebilecek kadar kötü yönetilmesi ve gelirlerin har vurup harman savrulması karşısında en küçük bir denetim ve müeyyide sözkonusu değil. Yeni yasada bunun olacağı öğrenildi ve biraz da bu yüzden bir türlü o iş yürümüyor. Yasa çıkıp da işlerlik kazandırılamazsa bizi şu andakinden çok daha büyük bir felaket bekliyor. Halen geçerli yayın ihalesi yapıldığında kulüplerin daha çok para kazanmasının onlara rahatlık değil daha büyük sorunlar getirebileceği uzmanlarca öngörülmüştü. Aynen öyle hatta çok daha fazlası oldu. Sayın Adnan Öztürk’ün yaptığı bir çalışmadan aklımda kalan bir-iki rakamı aktardığımda siz de anlayacaksınız. Galatasaray Kulübü’nün 2007 yılı gelirleri yaklaşık 200 milyon, giderleri 230 milyon lira; 2013 gelirleri 600 milyon, giderleri ise 830 milyon lira. Ne kadar öğretici, değil mi? Ne kadar çok kazanırsan o denli fazla harcıyor, sonra da rahatlıkla çekip gidebiliyorsun!Gümüşdağ, batık durumdaki kulüpler için can simidi sayılabilecek bir öneriyle ortaya çıktı: Başta naklen yayın ihalesi olmak üzere, sponsorluk ve benzeri gelirlerle ilgili yetkinin Kulüpler Birliği Vakfı’na devredilmesiyle gelirler 1, hatta 1,5 kat artacak. Dolayısıyla kulüplerin kasasına daha fazla para girecek. Belli ki futbolumuzun şu andaki sponsoru olan devlet desteğine güveniliyor. Çünkü herhangi bir özel kuruluşun bu yükün altına girmesi düşünülemez.Peki sonra? Sonrası bir yığın boşluk ve belirsizlik… Kulüpler Birliği Vakfı parayı alacak ama futbolun yönetiminde başka hangi noktalarda var olacak? Bu iş için kurulacak şirkete katılım payları nasıl belirlenecek ve işleyiş nasıl olacak? Şirketin yönetimi için nasıl bir model düşünülüyor? Burada doğabilecek yönetim koltukları ve paranın paylaşılması konusunda kulüpler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklar nasıl giderilecek? Daha bunlar gibi onlarca soru sıralanabilir ama hemen hiçbirine yanıt verilemez.Kişi değil kurum ve sistemÇalışmaların gerektiği gibi yürütülmediği çok açık biçimde ortada. Kulüpler Birliği Vakfı böyle bir çalışmayı kurulduğu gün başlatmalıydı. O sayede bugün çok daha ileri bir noktada olunabilirdi. Ayrıca bu çalışmanın Futbol Federasyonu ile birlikte yürütülmesi şart olan yanları epeyce fazla. Oysa arada en küçük bir irtibat bulunmadığı bile görülüyor. TFF’nin bu projeyi, kendisinin parasız ve işlevsiz bırakılması olarak görüp direneceği gün gibi ortada. Nitekim sayın Gümüşdağ’ın kulüpleri arkasına aldıktan sonra ‘Demirören’den randevu isteyeceğini’ söylemesi son derece manidar. Önceden temas etmek gerekmez miydi?Yabancı sayısıyla ilgili karar açıklanırken Gümüşdağ ile Demirören biraradaydı ve yıllardır savunduklarının tam tersi bir kararın devrim olduğunu söyleyip buna inanmamızı bekliyorlardı. Neyse ki orada işleyiş daha kolay ve az sorunluydu. Burada ise Kulüpler Birliği Vakfı ile TFF arasında çok ciddi bir iktidar kavgasının çıkacağını görebilmek için çok da akıllı olmaya gerek yok. Ha, bu konuda sevgili Gümüşdağ’ın şu gün için sahip bulunduğu özel güç sorunu çözer diye düşünülüyorsa bugünün bir de yarını var. TFF ve kulüpler zaten bunu görmek istemedikleri için bugünkü çıkmaza düştü.Doğru ve gerekli olan bu tür kişisel çekişmelerin çok dışında sağlam bir yönetim sistemi kurup işletebilmektir. O noktadan epeyce uzak olduğumuz açıkça görülüyor. O zaman varılabilecek yer de belli. Açıkçası pek de fark etmiyor. Zaten sürekli bir kaos içinde yaşadığımızdan buna yeni bir boyut eklenmesinin o kadar da dertlenecek bir tarafı yok.Son iki soru: 1- Kulüpler Birliği Vakfı’nın harekete geçmesini sağlayan temel etken, sayın Aziz Yıldırım’ın havuz düzeninden dolayı mağduriyetleriyle ilgili çıkışı oldu. Peki, neredeyse kendi önerileri denilebilecek bir işin içinde neden Fenerbahçe’yi göremiyoruz?2- Türkiye Futbol Direktörlüğü diye bir makam ve orada görev yapan biri var. Unvanı itibariyle bu memlekette futbolla ilgili her türlü gelişmeden en azından haberdar olması gerekiyor. Peki, Kulüpler Birliği Vakfı kendisiyle herhangi bir temasta bulunup fikrini almaya gerek görmüş müdür?

    0 0

    Özgür Babacan ve İrfan Seyhan, yaptıkları amatör videolar ile sosyal paylaşım sitelerinde kısa sürede müzikseverlerin beğenisini topladı. İkili ilk albümleri Alabanda ile karşımızda. Karadeniz müziği için yeni bir soluk olan ikilinin çalışmasında on şarkı yer alıyor. Albümdeki beş şarkıda İrfan Seyhan imzası var. Gitar ve kemençenin sakin birlikteliğine zaman zaman diğer enstrümanlar da katılıyor. Alabanda'daki şarkılar dinleyeni yormuyor ve Karadeniz'in yeşil ve sakin iklimine götürüyor. Her şarkı bir hikâyenin parçaları gibi.Alabanda - Özgür Babacan- İrfan Seyhan - Çınar Müzik*Rojin ‘Yeniden’ karşımızdaRojin, Kürtçe müzik denilince ilk akla gelen isimlerden biri. Müzisyen ilk kez Kürtçe tekli yapan ve albümünde ilk defa Kürtçe şiir okuyan sanatçı olarak müzik tarihimize geçti. Bugüne kadar birçok ülkede katıldığı uluslararası festivallerde de adından söz ettiren Rojin, uzun bir aradan sonra yeni şarkılarının yer aldığı Ji Nû Ve (Yeniden) isimli albümü ile karşımızda. Müzisyen bu albümde Kürtçe ve Soranice 15 yeni şarkı ile müzikseverleri selamlıyor. Çalışmadaki 8 şarkının söz ve bestesi Rojin'e ait. Albüm güçlü bir müzikal altyapıya sahip. Bu altyapıya Rojin'in güçlü ve yanık sesi eşlik ediyor.Ji nû ve Rojin - Rbi Müzik*Söz Saz İstanbul geleneği yaşatıyorTamburi Refik Hakan Talu'nun önderliğinde kurulan Söz Saz İstanbul isimli topluluk, kaliteli müzik çalışmalarına imza atıyor. Topluluk yeni albümü Yaşayan Gelenek'le karşımızda. Müzisyenler daha önceki albümlerinde Osmanlı'nın son dönemleri ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında sözlü eser örnekleri verilirken Yaşayan Gelenek'te saz eserlerini seslendirdi. Geçmişimize ait değerlerimizin bazılarının tamamen kaybolduğu günümüzde bu çalışma, bu derin kültürün genç kuşaklara aktarılmasında önemli görev üstleniyor.Yaşayan Gelenek - Söz Saz İstanbul - Çınar Müzik

    0 0

    Efsanevi müzik grubu Derdiyoklar'ın kurucularından İhsan Güvercin, uzun yıllar sonra Gül Budağı isimli albümle karşımıza çıktı. Yeni çalışmasında Yunus Emre, Dertli gibi büyük ozanların eserlerini besteleyen müzisyen, günümüzde yaşadığımız sıkıntıların çözüm reçetesinin bu sözlerde saklı olduğunu vurguluyor.Sizi, efsanevi Derdiyoklar grubundan tanıyoruz. Peki müzikle nasıl tanıştınız? Hikâyeniz nasıl başladı?Gözümü hayata açtığımda evimizde müzik vardı. Abim 50'li yılların önemli sanatçılarından biriydi. Onun önümde idol gibi duruşu beni de ister istemez müziğin içine çekti. Abimin bir sazı vardı ama çalmama müsaade etmezdi. Ben de ilerleyen yıllarda bir saz edindim ve kendi kendime çalmaya başladım. 13-14 yaşlarında okulda bir müsamere düzenlendi. İlk kez orada sahneye çıktım. İlk alkışlarımı o zaman aldım ve o alkışlar beni buraya getirdi.Profesyonel müziğe nasıl adım attınız?İlk plağımı 17 yaşında yaptım. Arkasından bir 45'lik daha yaptım. Ondan sonra müziğe ara verdim. Tiyatroya yöneldim. 12 Mart muhtırası zamanında tiyatro kesintiye uğradı. Arkadaşlarımın çoğu hapse girdi. Ben de önce köye gittim sonra da askere gittim. Askerliğin akabinde Almanya'ya gittim. Almanya'ya gidince de çocukluk arkadaşım Ali ile birlikte Derdiyoklar'ı kurduk.Derdiyoklar fikri nasıl ortaya çıktı?Köydeyken ben radyodan yabancı müzik dinlerdim. Askerliği müzisyen olarak yaptım. Orada müzisyen arkadaşlarla çalarken çok sesli müziğin zevkini aldım. Bu benim kafama takılmıştı. Bağlama bizden önce Almanya'ya gitmişti ama dışarı çıkmamıştı. Eş dost toplantılarında kaldı. Biz, bağlamayı Avrupa'da nasıl dinletebiliriz sorusuna cevap aradık. Yanına Batılı bir enstrüman ekledik. Avrupalılara da dinlettik.Hem bateri çalıp hem de şarkı söylüyordunuz. Bunu nasıl başardınız?Bir eğitimim yoktu ama her zaman bir ilgim vardı. Davulu da kendi kendime çalmaya başladım. İyi ki de kendi kendime öğrenmişim. Çünkü kendime ait bir tarzım oluştu. Bir de farkına varmadan bateri çalarken şarkı söylemeye başladım. Bu dünyanın en zor işlerindenmiş, bunu sonradan öğrendim. Bunu dünyada yapabilen iki kişiden biriyim herhalde. Ben en zor ritimlerde bile türkü söyleyebiliyorum.Derdiyoklar'ın bu kadar tutacağını düşünmüş müydünüz?Efsane olacağını düşünmüyorduk ama bir yerlere varacağını biliyorduk. İnsanların çok büyük ilgi gösterdiğini görünce buna inandık. İlk albümümüzü bir günde kaydettik ve rekor düzeyde sattı. Ali ile birlikte altı albüm yaptık. Sonra birtakım nedenlerden dolayı ben ayrıldım gruptan. Ali, Derdiyoklar'ı devam ettirdi.Ayrılma sebebiniz neydi?Galiba şöhreti taşıyamadık. Ünlü olmanın getirdiği yükü kaldıramadık. Çok basit çekişmeler ve basit istekler oluştu. Sonra kendi yolumuza devam ettik. Sonra uzun bir süre müziği bıraktım.Neden?İstediğim müzik konusunda kendimi eksik hissettim. Bilgi dağarcığımı yetersiz gördüm. Bize bu türküleri, bu deyişleri bırakıp giden insanlar hangi çizgileri takip etmişler, onları o çizgiye getiren sebepler nelerdi? Bunları öğrenmek için uzun bir Anadolu gezisine çıktım. O yolculukta anladım ki biz birçok şeyi ezbere yapıyormuşuz. Sözle müziğin kucaklaşması kavramının ne demek olduğunu bilmiyorduk. Gördüm ki sözle müzik kucaklaştığında büyük eserler çıkıyor. Bunu yakalamaya çalıştım. Oturdum, geçmişteki ozanları inceledim.Sizi albümünüz Gül Budağı'nı yapmaya getiren süreç nasıl başladı?Anadolu gezisinden sonra öğrendiklerimi pratiğe dökmeye başladım. İddiasız bir şekilde büyük ozanların eserlerini bestelemeye başladım. Bu çalışmalarımdan haberdar olan TRT'den bir teklif geldi. Ulu Ozanlar dizisinde Yunus Emre'de tıkanmışlardı. Çünkü piyasada Yunus Emre bestesi olan çok fazla türkü yoktu. Ben birkaç eserini bestelemiştim. Sonrasında başka ozanlar için de beste yapmam istendi ve onlar için de yaptım. Bu çalışmalar da bu albüm için ilham kaynağı oldu.Repertuvarı neye göre belirlediniz?Anadolu'da çok önemli ozanlar yetişmiş. Ama sokağa çıkıp insanlara isimlerini sorduğunuzda hiç tanınmıyorlar. Oysa hayatımızın büyük bölümünde o insanların bizlere bıraktığı nasihat ve öğütler var. Ben de söz yazan biriyim. Kendi eserlerim dışında bu insanların eserlerini günümüze taşımak istedim. Öncelikle bende en büyük etki bırakan isimlerin eserlerine yer verdim. Albümde hayatlarıyla ilgili bilgiler de verdim. Ayhan Evci bana çok yardım etti. Bundan sonraki çalışmalarım da bu yönde olacak.Kültür üzerine kafa yorulmuyorPeki günümüzde neden böyle büyük eserler yapılamıyor?Şehrin stresinde sadece tüketime yönelmiş insanlarda böyle duygular yok. Sanatı hayatın minicik bir yerine koydular. Müzik endüstriye dönüştü. En popüler olan nedir üzerine gidildi. Kültür üzerine hiç kafa yormaz oldular.Günümüzdeki müziği nasıl değerlendiriyorsunuz?Şimdiki şarkılarda ben kelimesi çok geçiyor. Oysa ki bu ozanlar hep benliğe lanet edilmiş. Benlik anormal şekilde günümüze yerleşti. İki kişi arasındaki ego kavgasını yansıtan sözler yetmiyormuş gibi bir de şıkır şıkır müzikler var. Bu destekleniyor maalesef. Yeni yetişen nesil de bizim müziğimizi bu sanıyor. Benim yaptığım müziği radyolarda çalmıyorlar, televizyonlara çıkarmıyorlar. Ama inadına bu işin üstüne gittim. Popülariteye ihtiyacım yok. Bir derdim var. Bu büyük ozanları halkla tanıştırmak istiyorum. Bu memlekette bir Dertli yaşadığını bilsinler.Bu projeden sonra neler yapmak istiyorsunuz?Ölmeden önce bunun gibi bir iki albüm daha düşünüyorum. Harabi, Fuzuli gibi ozanlar var. İsimleri hiç duyulmamış ozanlar da var. Onları da araştırıyorum. İkinci albümün repertuvarı hazır.Sıkıntıların reçetesi ozanların dizelerindeBu eserleri bestelemek zor mu?Anadolu gezilerinde dedelerimizi ve ihtiyarlarımızı dinlerken bestelerde o ozanların söyledikleri sözün püf noktalarını yakaladıklarını gördüm. Sözlerin anlaşılması için esler vermiş. Bundan ilham aldım. Beste yaparken defalarca dinledim. Müzikle söz kucaklaşmasına günümüzde hiç dikkat edilmiyor. Ulu ozanlarımızın sözlerinin müzik içerisinde heba olmamasına çok dikkat ettim.Bu büyük ozanların yüzyıllar önce söyledikleri hâlâ taptaze...Günümüzdeki tartıştığımız, kutuplaştığımız, derdini çekip üzüntüsüne katlandığımız ve karşısındakine üzüntü yarattığımız şartlar o dönemlerde bu denli değildi. Olsa bile sınırları netti. Günümüzde ayrıştırıcı nüveler çoğaltıldı. Bunun bence en büyük sebebi Anadolu’yu kavramamak. Anadolu neler yetiştirmiş? Sen-ben, hep aynı özden geliyoruz. Özümüzden uzaklaşıp gözümüzle gördüklerimize yönelmişiz. Gözümüzle gördüklerimizle oyalanırken de özümüzü unutmuşuz. Bundan dolayı da bu haldeyiz. Oysa ozanlarımız yüzyıllar öncesinden o kadar öz bir şekilde bizlere söylemişler reçeteyi.Özümüze dönmeliyiz yani insanlığımıza.

    0 0

    Şimdilerde çiçeği burnunda bir siyasetçi olan Prof. Dr. İştar Gözaydın, toplumun her kesimini yakından ilgilendiren, hâlihazırda Meclis’te görüşülen iç güvenlik paketini ve geçen maddeleri değerlendirdi. Milletvekili aday adaylığı girişiminin arka planını anlattı.Din-devlet ilişkileri, hukuk ve Diyanet üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen bir akademisyen Prof. Dr. İştar Gözaydın. Aynı zamanda Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin kurucularından olan Gözaydın şimdilerde akademideki çalışmalarıyla değil de, siyasete atılmasıyla gündemde. CHP İstanbul 2. Bölge'den milletvekili aday adayı olan Gözaydın hem vatandaş hem de bir hukukçu olarak iç güvenlik paketinin ülkeyi, toplumu nasıl etkileyeceğine dair sorularımızı eğip bükmeden cevapladı. Paketin keyfî bir OHAL girişimi olduğunu, liderin bekasını sağlamak adına yapıldığını söyledi. Bunların yanı sıra, daha adaylığı netleşmeden çıkan ‘Kemal Kılıçdaroğlu yerini o profesöre bırakıyor' haberlerine de açıklık getirdi.İç Güvenlik Yasa Tasarısı itirazlara rağmen neden ısrarla çıkarılmak isteniyor?Hükümetin politikaları yüzünden ciddi bir muhalefet oluşmuş durumda. Her şeyden önce bu muhalefete yoğun bir tahammülsüzlük olduğunu görüyoruz. Otoriter yapı kurmaya doğru bir gidiş var. O otoriterlik içinde muhalefetin sesine yer yok. Gezi'den de başlayan bir şey aslında. Gittikçe yükselen farklı seslere, yorumlara imkân vermek istemeyen bir yapı. O yapının en büyük araçlarından biri hukuk ve bu kısıtlamayı hukukla düzenlemek istedikleri için de iç güvenlik paketinde ısrarcılar. Türkiye'ye iç güvenlik paketi değil, özgürlük paketi lazım.Pakette konuşulan konular için zaten bir düzenleme yok muydu?Vardı tabii. Cumhurbaşkanı ‘Paket gecikirse ve molotof atılırsa, topluma karşı suç işlenmiş olur' diyor. Sanki molotof atıldığında bugüne kadar hiçbir yaptırım yokmuş, ilk defa getirilecekmiş gibi davranmaları ayrı bir anlaşılmazlık. Ama bunun tek bir okuması var o da Erdoğan'ın sürekli olağanüstü hal istemesi.Nedir sürekli olağanüstü hal?Sıkıyönetim düzenlemeleri için hukuken belirli zamanlar vardır. Güvenliğin tehditte olması gibi. Bu paketin en büyük tehlikesi olağanlaştırılması. Nazi Almanya'sının fikir babalarından Carl Schmitt’in ortaya attığı istisnai durum kavramı var. ‘İstisnai durumlarda istisnai tedbirler alınması uygundur'. Bu anlayışı yakın bir zamanda hâlâ yaşayan bir siyaset bilimci, Giorgio Agamben yeniden işledi. Tehlikeli olan taraf şu, istisnai durum yaratılarak gayet olağan zamanlarda, birtakım istisnai liderler üretiliyor veya onların varlığı meşrulaştırılmaya çalışılıyor. O kişilerin müstesna hale getirilmesi toplumun tamamıyla baskı altına alınmasına sebep oluyor.‘Anayasayı Tanımıyoruz' diyerek siyaset yürütülemezDüşünüldüğü gibi istisnai bir durum var mı?Yok, tabii ki. Yalnızca istisnai bir lider çıkarılmaya çalışılıyor. Başkanlık sistemini sağlamaya yönelik adımlar bunlar. Yine Goebbels'in dediği gibi propaganda bakanlığı gibi çalışan bir yapı söz konusu. Aslında şu an yapılan algı operasyonlarını, propagandaları Goebbels'le karşılaştırmakla hata ediyorum. Nazi Almanya'sında bile daha akılcı argümanlar üretiliyordu. Bunlar insanların akıllarıyla alay ediyor.Paketteki maddeler tek tek Meclis'ten geçiyor. Hepsinin kabulü durumunda ülkeyi ne bekliyor?Yargıyı baypas ederek yürütme üzerinden birtakım faaliyetlerin yürütülmeye çalışıldığını görüyoruz. Nitekim savcıların yetkilerinin vali ve polislere devretme girişimi bunun göstergesi. Yürütme her şeyi kendi üzerinden götürmeye çalışıyor. Bu da otoriterleşme çabasının çok ciddi adımlarından biri. Kuvvetler ayrılığı ilkesi yine sallantıda yani…Peki, polisin istediği kişiyi hiçbir gerekçe olmadan araması, gözaltına alması…Kolluk kuvveti olan polis iktidara bağlanıyor ve yetkileri genişletiliyor. Bu paket başlı başına temel insan hak ve özgürlüklerini kısıtlıyor. Var olan 1982 Anayasası ağırlıklı olarak bireyi değil devleti koruyan bir yasa. Zaten burada bir sınır var, bunlar onun da önüne geçiyor.İçişleri eski bakanı Efkan Ala istifa etmeden önce 1982 Anayasası'nı tanımadığını söylemişti…Madem tanımıyorsunuz, zamanında değiştirseydiniz. Elinizde bunun için çok fırsat vardı. ‘Tanımıyoruz' diyerek siyaset yürütülemez. Bu aslında hukuku tanımadığını gösteren bir ifade.En basit, anlaşılır haliyle paketi tanımlayacak olsanız…Keyfî OHAL. İsteğe bağlı, sürdürülebilir OHAL, lider bekası. Keyfî uygulamalara yol açacak, ihlallere sebep olacak. ‘Öyle bir haldeyim ki buna ihtiyacım vardı' durumundan başka bir şey değil. Vatandaş olarak gündelik yaşamımıza ciddi kısıtlamalar getirecek ve her türlü keyfî uygulamaya imkân açacak bir düzenleme. Liderin varlığını sürdürmesi için alınan tedbirler. İktidara boyun eğmeyenleri cezalandıracak bir düzenleme. Tam otoriter rejimlere has.Şeffaflıktan uzak bir ülke kabul edilemezBunlar uluslararası hukuka ters düşecek uygulamalar değil mi?Şiddet, terör gibi durumlarda kolluk güçlerinin müdahalesi elbette olmalı. Ama gösterilerde biber gazına, TOMA'ya, tazyikli suya neden ihtiyaç duyar ki polis? Bu maddelerin kabulü bu araçların da meşrulaşması ve uluslararası arenada problemlerle karşılaşacağı anlamına gelir.Şeffaf olmama hali devlete güvensizliği artırır mı?Bazı alanlar vardır ve belli ölçüde kapalı kapılar ardında yapılması normaldir ama her şeyin kapalı kutulara hapsedilmesi kabul edilemez. Temsili demokrasi senin adına vekillerin orada bulunmasıdır. Bunun dışında sanki bir varlıkmışçasına iktidardaki yapıların kendilerine güç addetmeleri anlaşılabilir bir şey değil.Paketin görüşülmeyen 63 maddesi, AK Parti'nin gece yarısı önergesiyle geri çekildi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?68. maddeden itibaren "paketin" geri çekilmiş olmasının pek bir kıymeti yok zira demokrasi ve özgürlükler açısından ciddi sorunlar taşıyan maddeler zaten muhalefete hiç bir söz hakki tanınmadan geçirildi. Ayrıca komisyona geri çekilmesi yasanın çok ufak değişiklikler ile yeniden genel kurula gelmeyeceği anlamına gelmiyor. Sonuç olarak yeni durum sadece zaman kazanma ve ‘Bakın aslında biz yumuşama istiyoruz' demenin göstermelik hali.Söylenmek yerine, söylemek için siyasete atıldımCHP'den aday adayı oldunuz. Siyasete atılma fikri nasıl oluştu?Dost meclislerinde ve çeşitli programlarda şikâyet etmeye başladığımı gördüm. Bu benim yapıma uygun bir şey değil. Söylenmek yerine söylemeyi tercih ettim. O söyleme tercihi içinde aktif siyasetle ilgilenmek akla yatkın geldi. İktidarın bende uyandırdığı itirazlar, taşın altına elimi sokmaya itti.Kılıçdaroğlu'nun milletvekili seçilme sırasını size verdiği haberleri doğru mu peki?Haberi görüp de arayanlar Kemal Bey'in yerine genel başkan olduğumu bile düşünmüş. Dehşete kapıldım resmen. Bu tamamıyla iç tüzükle ve CHP'nin yetki organlarının tercih ettiği bir durumla alakalı. Ben kontenjandan aday adayı olarak başvurdum. Gerisi genel merkezin tercihi, takdiri.

    0 0

    Türkiye Mimarlar Mühendisler Konfederasyonu (TÜMKON), sivil toplum bilincini artırmak için bir proje geliştirerek Sivil Toplum Okulu programı düzenliyor. Üyelerine verdiği bu hizmetle TÜMKON, STK farkındalığı oluşturmak istiyor.Türkiye Mimarlar Mühendisler Konfederasyonu (TÜMKON), mühendis, mimar ve teknik elemanların mesleki, kişisel ve sosyal gelişimlerini sağlamak amacıyla birçok eğitim ve seminer düzenliyor. İnteraktif İngilizce, dış ticaret, yazılımla alâkalı mobil uygulama dersleri veriyor. Özellikle mesleki ve kişisel gelişimlerine fayda sağlayan eğitimler yapıyor. Çeşitli alanlarda sosyal sorumluluk projesi de düzenleyen konfederasyon, geçtiğimiz günlerde buna bir yenisini ekledi. TÜMKON Akademi olarak düzenledikleri Sivil Toplum Okulu projesiyle, üyelerini STK (sivil toplum kuruluşu) alanında bilinçlendirmeyi hedefliyor. Dersler, çeşitli üniversitelerde alanında uzman hocalar tarafından veriliyor. TÜMKON Genel Sekreteri Mevlüt Özkişi, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki STK anlayışını Türkiye’ye nasıl taşıyabiliriz düşüncesiyle bu projeye başladıklarını söylüyor. Türkiye çapında çok sayıda üye derneklerinin olduğunu belirterek, STK farkındalığını geliştirmek istediklerini aktarıyor. STK Okulu, ilk ders zilini Süleyman Şah Üniversitesi’nde çaldı. Yrd. Doç. Habibe İlhan’ın verdiği ilk derste İlhan, Türkiye ve dünyada STK’ların etki alanlarının karşılaştırmalı analizini yaptı. Bu gibi eğitim programlarına olan ihtiyacın çok olduğunu aktaran İlhan, Türkiye’deki STK’ların henüz olgunlaşmadığını söyleyerek “Bu kuruluşların gelir üreten, iş veren, hizmet sunan ve bunların ötesinde sosyal sermayenin oluştuğu ve beslendiği bir alan olduğu daha tam idrak edilememiş. Bu noktada daha kurumsallaşmış ama STK ruhunu kaybetmemiş kuruluşlara ve onları yönetecek bireylere ihtiyaç var. Bu da Türkiye’de niçin böyle bir projeye ihtiyaç duyulduğunu açıklıyor.” diyor.Habibe İlhan, yurtdışındaki STK’lar ile Türkiye’deki STK’lar arasındaki farkı ise şu şekilde açıklıyor: “Sektör bizde henüz olgunlaşmamış, amatörce. Yöneticilerimiz bu sektöre yönelik eğilim göstermiyor. STK’lar da tam olarak tanımlanamamış. Örneğin hemşehri dernekleri. Çoğu zaman kahve, lokal gibi işletiliyorlar ama tanımlama noktasında ‘dernek’ olarak kayıtlılar. Verilere baktığımızda dernek olarak tanımlandıklarından analizlerimiz sağlıklı olmuyor. Sağlam veri tabanlarımız yok. Bu noktada Dernekler Dairesi Daşkanlığı’nın bir Ar-Ge kolu kurması gerekiyor.”

    0 0

    Gazeteci Filiz Yavuz, “Beni Akkuyular’da Merdivensiz Bıraktın” adlı kitabında Türkiye’nin 40 yıllık nükleer enerji serüvenini masaya yatırıyor. Yavuz’a göre Türkiye’deki birçok şey gibi nükleer meselesi de siyasî ve bu konu üzerinden üretilen siyaset, nükleer santrallerin hayata değen kısmını görmemizi engelliyor.Neden nükleer meselesi her zamankinden daha hararetli bir şekilde yeniden tartışılıyor?2000’de dönemin başbakanı Bülent Ecevit, nükleer karşıtlarının baskısı ve çok pahalı olduğu gerekçesiyle Akkuyu nükleer santral projesini iptal etti ve Türkiye’de nükleer santral kurma işini 15-20 sene sonra konuşmak üzere rafa kaldırdı. 2002’de AKP başa geldikten sonra dönemin enerji bakanı Hilmi Güler, ilk zamanlarda yenilenebilir enerjiden söz ederken 2004’te bir baktık ki nükleer demeye başlamış. Nükleer endüstrinin “nükleer rönesans” diye anıldığı daha güvenilir olma iddiasındaki dönemdi, bu dönem. Türkiye’nin yeniden nükleere yüzünü dönmesinde nükleer rönesans denen bu PR atağının etkisi büyük. 2006’da nükleer ciddi ciddi tartışılır oldu ve o zamandan bu zamana da hükümetin nükleer ısrarı artarak sürdü. Israr arttıkça tartışma da hararetlendi.Bir de kitapta ‘nükleer prestij’den bahsediyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?Nükleer santrale sahip olmanın prestijli bir durum olduğu düşünülüyor. Söylemde nükleer santralle nükleer silah arasında doğrudan ilişki kuruluyor, nükleer santralim olursa her an nükleer silah yapabilirim, algısı yaratılıyor. Aba altından sopa göstermek gibi bir şey nükleer santrale sahip olmak. Hem Ortadoğu’da bir güç gösterisi hem de iç kamuoyuna ‘güçlüyüz’ mesajı bu. ‘Ortadoğu’da nükleer silaha sahip olan ülke olmak’ fikri bile iktidarların çok hoşuna gidiyor. Fakat bilim insanları nükleer silah ve nükleer santral konularının arasında böylesi bir ilişkinin olmadığını söylüyor. Nükleer silah yapmak için ille de nükleer santral sahibi olmanıza gerek yok. Örneğin İsrail’in nükleer santrali yok ama silahı var. Ya da nükleer santrali olup da silahı olmayan birçok ülke sayabiliriz.Nükleer enerji konusunda endişelenmemiz için illa Çernobil gibi büyük çaplı bir kaza mı olması gerekiyor, yoksa karşı çıkmamız için başka sebepler de var mı?Nükleer atık son derece ciddi bir mesele. Çünkü sürekli atık çıkaran bir mekanizmadan bahsediyoruz. Bazı izotopların yarılanma ömrü 250 bin yıl. Yani 250 bin yıl boyunca tehlike saçacaklar demek bu. Düşünün! 250 yıl değil, 2500 yıl değil, 250 bin yıl. Ve dünyada hiçbir ülke atık meselesine çözüm bulabilmiş değil. Örneğin Almanya, atıkları tuz madenlerinin içine gömmek istiyor. 1970’lerin başından beri bunun için çalışmalar sürüyor. Fakat hâlâ hükümetin istediği gibi 500 yıl boyunca bu atıkların doğadan izole edilebileceği ve 500 yıl sonra istendiği takdirde bu atıkların bulundukları yerden sorunsuz bir biçimde çıkarılabileceğine dair garanti verilemiyor. Atık sorunu aynı zamanda etik bir sorun. Örneğin 2000 yıl sonra dünyada yaşayacak insanlar seçme şansları olmadan sizin atıklarınızla uğraşmak zorunda kalacaklar. Bir de her ne kadar teorisyenler yalanlasa da rutin radyasyon salımından bahsediyor nükleer karşıtları. Yani düzenli olarak nükleer santralin düşük dozda radyasyon saldığından ve süreçler şeffaf olmadığı için açıklanmayan ufak kazalardan. Ki sürekli olarak düşük dozda radyasyona maruz kalmak hastalık oranlarını artırıyor.Kitapta sadece nükleeri savunan politikacılara ya da şirket sahiplerine değil, nükleer karşıtlarına da eleştirileriniz var. Nükleer karşıtı hareket nerede hata yapıyor?Öncelikle şunu vurgulamak isterim, ben nükleere karşıyım, ama bu kitap nükleer karşıtı bir propaganda kitabı değil. Öyle bir kitap yazmak istemedim. Zaten mesele şeffaf bir şekilde ortaya koyulduğunda insanların neye karşı çıkıp neye karşı çıkmayacaklarına rahatlıkla kendilerinin karar verebileceğine inanıyorum. Tam da bu yüzden kitapta nükleer karşıtlarına da eleştiri var. Hemen söyleyeyim, nükleer santrali olmayan bir memlekette nükleere karşı kırk yıldır mücadele eden bu hareketi çok önemsiyorum. Fakat nükleer karşıtlarının iktidarın çizdiği sınırlar içinde, onun diliyle muhalefet ettiğini düşünüyorum. “İstihdam”, “dışa bağımlılık”, “ucuz enerji” gibi argümanlarla nükleeri tartışan iktidar, nükleer karşıtlarına da kendi kurduğu dille bu argümanları tartıştırıyor. Bir bakıyorsunuz nükleer karşıtları da sadece bu tartışmalardan siyaset üretmeye başlamış, meselenin yaşama değen noktalarını es geçmiş. Elbette bu argümanlar üzerine de kafa yorulsun, lakin nükleer karşıtı hareketin yönünü iktidarın ortaya attığı bu argümanlar belirlemesin. İktidarın bu durumdan memnun olduğunu düşünüyorum, zira bu kısır tartışma kendisine yarıyor.Bu kısır döngü nasıl aşılır?Kitap tam olarak bunu öngörüyor aslında. Diyor ki, bu argümanları bir kenara bırakalım, nükleeri yaşam üzerinden tartışalım. Öne sürülen argümanlar yaşama değmiyor çünkü. Bu yüzden nükleer konusu, yurttaşların anlayamayacağı teknik bir mesele olarak algılanıyor. O kadar ki; kitabın içinde formüllerin falan olduğunu düşünenler olmuş. Hayır, nükleer teknik ya da teknolojik bir mesele değildir, sizin yaşamınızla ilgili bir kararın ta kendisidir oysa.Bahsettiğiniz yaşama değen kısım ne?Bu argümanların hepsi doğru olsun diyelim. Velev ki nükleer santral istihdam yaratacak, enerji ucuzlayacak, dışa bağımlılık azalacak. Santralde ya da geçici atık depolama merkezlerinde bir kaza olduğunda ve bu kaza bütün ülkeyi, komşu ülkeleri etkilediğinde bunların hiçbir önemi kalmayacak. Dolayısıyla nükleeri kaza riski, atık meselesi ve demokrasinin olmazsa olmazı olan katılımcılık üzerinden tartışalım diyorum ben.

    0 0

    Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra da kişilere ve kurumlara karşı hakaret suçu sayılacak eylemlerde bulunuyor. Bir cumhurbaşkanının hakaret ve iftira suçu işleyeceği düşünülmediği için anayasaya göre görevdeyken yargılanamıyor. Ancak hukukçulara göre görev süresi bitince yargı önüne çıkmak zorunda kalacak.10 Ağustos’ta yapılan seçimlerde cumhurbaşkanı koltuğuna oturan Recep Tayyip Erdoğan, sahip olduğu yasal koruma ile toplumun farklı kesimlerine ya da kişilere karşı hakeret ve iftira suçu sayılabilecek davranış ve sözlerde bulunuyor. O, söyledikleri nedeniyle yargı karşısına çıkmazken geçen süre içinde ‘cumhurbaşkanına hakaret’ nedeniyle gözaltına alınanların sayısı 67’yi buldu. Erdoğan, sanki cumhurbaşkanlığı koltuğunda değil de başbakan koltuğunda oturuyor gibi davranıp bütün siyasi parti liderleriyle polemiğe giriyor, birleştirici bütünleştirici bir üslup yerine ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı bir dili tercih ediyor. Kanunlarda suç sayılan bir çok fiili de işlemeye devam ediyor.Oysa göreviyle ilgili suçlarına ilişkin anayasal sorumsuzluğa sahip olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişi ve kurumlara yönelik iftiraları konusunda herhangi bir yasal koruması bulunmuyor. Daha doğru bir ifadeyle bir cumhurbaşkanının toplumu kin ve nefrete sürükleyici bir üslup kullanacağı, vatandaşlar arasında ayrımcılık yapacağı ya da kendisini kanunlar çerçevesinde eleştiren bir kişiye hakaret edebileceği düşünülmediği için Anayasa’da açık bir tarif yapılması düşünülmemiş. Anayasa’da tarifi yapılmasa da milletvekillerinin kürsü (yasama) dokunulmazlığı olduğu gibi cumhurbaşkanının da her konuda dokunulmazlığı bulunduğunu savunan hukukçular var. Bazı hukukçular ise kanunda belirtilmediği için cumhurbaşkanının hiçbir korumasının bulunmadığını belirtiyor. Ancak zırh konusunda farklı düşünen hukukçuların buluştuğu ortak nokta ise er ya da geç cumhurbaşkanının yargılanması yolunun açık olduğu yönünde.DÜNYA, CUMHURBAŞKANININ KİŞİSEL SUÇ İŞLEYECEĞİNİ DÜŞÜNMEMİŞCumhurbaşkanı görev suçlarından dolayı sahip olduğu sorumsuzluk, uluslararası hukukta da kabul görmüş bir mesele. Bu anlayış, ‘Devletin başındaki şahıs suç işlemez.’ düşüncesinin bir ürünü. Aynı anlayış, kişisel suçlarla ilgili de kabul görmüş ve birçok ülkede anayasal düzenlemeye gidilmemiş. Ülkemizdeki parlamenter sistemin doğduğu yer olarak kabul edilen İngiltere’de kralın görev suçları için tam sorumsuzluk öngörülmüş. Aynı sorumsuzluk durumu, birkaç istisna ile birlikte Almanya, İtalya, Fransa gibi ülkelerde de geçerli. Bu ülkelerde, cumhurbaşkanının hata yapmasına ihtimal verilmediği için kişisel suçlarla ilgili bir düzenlemeye de gidilmemiş. Ancak ülkemizde bir kısım hukukçuların savunduğu görüş, Fransa’da baskın olarak kabul görüyor. Buna göre cumhurbaşkanının kişisel bir suçundan dolayı cezai sorumluluğunun bulunduğu ve normal ceza mahkemelerinin yargılama usulüne tabi olduğu kabul ediliyor. Bunun neticesi olarak Fransa’da, herhangi bir vatandaşa hakarette bulunan bir cumhurbaşkanı derhal yargılanıyor. Almanya’da ise cumhurbaşkanının kişisel suçlardan dolayı yargılanması çok nadir görülen bir durum. Almanya tarihi boyunca, kişisel suçlarından dolayı yargılanan ilk cumhurbaşkanı Christian Wulff. Almanya’nın 10. cumhurbaşkanı olan Wulff, 2013 yılında ‘çıkar sağlamak’ suçundan hâkim karşısına çıktı. Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı yargılanmasına anayasasında yer veren ülkelerden biri Yunanistan. Yunan Anayasası da bu konuda ülkemizdeki yaygın görüşü takip etmiş. 49. maddede “Cumhurbaşkanı’nın görevi ile ilgili olmayan eylemlerinden dolayı yargılanması gereken hallerde görev süresinin bitiminin bekleneceği ve görev süresinin sona ermesine kadar erteleneceği” belirtilmiş.Cumhurbaşkanının işlediği kişisel suçlardan sorumlu olduğunu söyleyen Anayasa Hukuku Profesörü Ergun Özbudun, Erdoğan’ın görevi bıraktıktan sonra yargılanabileceğini söylüyor, Ceza hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Mustafa Zeki Yıldırım ise “Cumhurbaşkanı kişisel suç işlediğinde soruşturmanın derhal başlatılıp delillerin dosyada muhafaza altına alınması gerekir ki; beş yıllık cumhurbaşkanlığı süresi bitince bu davalar yürütülmüş olsun.” diyor. Kanunlarda cumhurbaşkanının dokunulmazlığına dair hüküm bulunmamasını değerlendiren Doç. Dr. Sezgin Seymen Çebi ise “Cumhurbaşkanının hakarete varan bu sözleri söyleyebileceği, bu tür olaylara müdahale edebileceği kanun koyucu ve anayasa düzenleyicileri tarafından düşünülmemiş şeylerdir.” ifadelerini kullanıyor. Çebi’ye göre, buna karşın cumhurbaşkanlığı görevi süresince işlenen suçlara ilişkin zamanaşımı işletilemez. Yani görev süresinin ardından Erdoğan’a yargı yolu açık.Delikanlılık, dokunulmazlık zırhı altında etrafa hakaret yağdırmak değildirCeza hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Mustafa Zeki Yıldırım: “Cumhurbaşkanlığı makamının itibarını korumak, öncelikle o makamda bulunan kişinin görevidir. Cumhurbaşkanı yalan söylemeyecek, iftira atmayacak ve hakaret etmeyecek ki; vatandaşı cezalandırmanın ahlaki ve hukuki temeli olsun. Delikanlılık, dokunulmazlık zırhı altında etrafa hakaret yağdırmak değildir. Cumhurbaşkanı hakkında, anayasa ve ceza yasalarında dokunulmazlığı sağlayan herhangi bir hüküm yoktur. Burada cumhurbaşkanının suç işlemeyeceği kabulünden hareket edilmiş olabilir. Kanaatimce cumhurbaşkanının ifadeleri ile ilgili hukuk davaları açmak mümkündür. Ceza davaları açısından da mağdur konumunda olanların şikâyette bulunmaları ve şikâyet üzerine soruşturmanın başlatılıp delillerin dosyada muhafaza altına alınması gerekir ki; beş yıllık cumhurbaşkanlığı süresi bitince bu davalar yürütülmüş olsun.”Görevi bitince yargılanırAnayasa hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun: “1982 Anayasası’nda cumhurbaşkanının milletvekili dokunulmazlığına sahip olup olmadığına dair bir hüküm yok. Benim görüşüm, 550 milletvekiline ve dışarıdan atanmış bakanlara tanıdığımız dokunulmazlığı cumhurbaşkanından esirgemek bir mantıksızlık. Anayasa’da bunun belirtilmemiş olması bir özensizliktir. Cumhurbaşkanı şahsi suçlarından tabii ki sorumludur. Ancak, nasıl milletvekili dokunulmazlığının sona ermesinden sonra sorumlu tutulabiliyorsa ve milletvekilliği boyunca zamanaşımı işlemiyorsa, cumhurbaşkanının da dokunulmazlığa sahip olsa dahi, o sıfatı sona erince yargılanabilmesi gerekir. Elbette bu şahsi suçları için geçerlidir. Görev suçları açısından sadece vatana ihanet ile yargılanabilir. Onun da çok özel usulleri var.”Zamanaşımı işlemezAnayasa hukukçusu Doç. Dr. Sezgin Seymen Çebi: “Bu zamana kadar cumhurbaşkanına yönelik olarak söylenen sözlerin önemli bir kısmının eleştiri mahiyetinde olduğunu ve cumhurbaşkanlığı makamına herhangi bir hakaret söz konusu olmadığını düşünüyorum. Cumhurbaşkanının hakaret suçu işlemesi durumuyla ilgili ise kanunda bir düzenleme yok. Cumhurbaşkanının hakarete varan bu sözleri söyleyebileceği, bu tür olaylara müdahale edebileceği kanun koyucu ve anayasa düzenleyicileri tarafından düşünülmemiş şeylerdir. Bu konuda benim görüşüm, cumhurbaşkanının kişisel suçları görev süresinin sona ermesinden sonra yargılamaya tâbi olmalıdır. Görev süresi boyunca yargılanması mümkün değildir ancak görev süresi boyunca da suça ilişkin zamanaşımı süresi işlemez. Yani görev süresi bitince yargılanabilir.”

    0 0

    Hayvan hakları halen tartışmalı bizde. İki ayaklılar, eziyete devam ettiği müddetçe de sürecek gibi.Ancak Mısır'da tarihi bir karar verildi. ‘Köpek öldürme ve kesici aletlerle yaralamak suretiyle kamuoyunda korku ve paniğe yol açma’ suçlamalarıyla yargılanan dört kişiye üçer yıl hapis cezası verildi. Ne diyelim darısı bizdeki iki ayaklıların başına.*Bizimkiler duymasın!Mantar gibi türeyen gökdelenlere biz alıştık lakin Çinliler kendini aştı bu konuda. Hunan eyaletinde 19 günde tam 57 katlı bir gökdelen inşa edildi. Çin'in nüfus yoğunluğu düşünülerek inşa edilen gökdelende 800 daire ve 4 bin kişinin çalışabileceği ofisler bulunuyor. Gökdelen 19 günde tamamlandı tamamlanmasına da güvenlik konusu meçhul.*Selfie'ler yasaklandıSelfie, nam-ı diğer özçekim çılgınlığı arttıkça baston taşır gibi selfie çubuğu taşıyan gençler türedi. Fransa'daki Versailles Sarayı'ndan onları üzecek bir haber var. Sarayda selfie çubuğu yasaklandı. Binlerce kişinin akınına uğrayan mekânın gerekçesiyse selfie çubuklarının değerli resim, heykel ve halı gibi sanat eserlerine zarar verebilme ihtimali.

older | 1 | .... | 121 | 122 | (Page 123) | 124 | 125 | .... | 165 | newer