Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 120 | 121 | (Page 122) | 123 | 124 | .... | 165 | newer

    0 0

    En gözde meslekler arasındaki hostesliğe (kabin memuru) gösterilen ilgi, her geçen gün artıyor. Toplumdaki saygınlığının yanı sıra yurtiçi ve yurtdışına gerçekleştirilen seyahatlerin cazibesi de bu mesleği gençler arasında ilgi odağı haline getiriyor.Gençlerin hayallerini süsleyen hosteslik, yoğun çalışma temposu ve eğitim programlarıyla da dikkat çekiyor. Kabin memuru sertifikası alabilmek için çok disiplinli bir eğitim sürecinden geçen gençler, görevleri süresince de teorik ve pratik eğitime devam ediyor. Hostes adaylarına teorik derslerin ardından kabin simülatöründe yangına müdahale ve kazada yolcu tahliyesi gibi konularda uygulamalı eğitim sunuluyor.Havacılık sektörü son 13 yılda büyük mesafe kat etti. Gelişen sektörde pilot, kabin memuru ve uçak teknisyeni gibi mesleklere ilgi arttı. Havayolları pilot ve kabin memuru ihtiyaçlarını kurdukları tesisler veya diğer şirketlerle işbirliğine giderek karşılamaya çalıştı. Örneğin THY, bünyesindeki uçuş eğitim merkezi ile yurtiçi ve yurtdışında işbirliğine gittiği eğitim kurumlarıyla pilot ve hosteslerini yetiştiriyor. Atlasglobal Havayolları da kurduğu Atlantik Uçuş Akademisi (AFA) ile pilot ve kabin memuru ihtiyacını karşılıyor. Pegasus Havayolları ise bu alanda büyük bir hamle gerçekleştirdi. Özel havayolları arasında hosteslerin yetiştirildiği ‘kabin simülatörünü’ ilk kez kuran şirket, teorik eğitimleri kendi tesisinde pratiğe dönüştürmeye başladı.Pegasus Havayolları Kabin Hizmetlerinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Nurçin Özsoy, teorik ve uygulamalı eğitimlerin tekrar edilmesinin, kabin ekiplerinin olası durumlara karşı daha hazırlıklı hale gelmesini sağlayacağını söylüyor. Üniversitelerde kabin hizmetleri meslek yüksekokullarının yanı sıra havacılık eğitimi sunan kurumların da açılmaya başladığını dile getiren Özsoy, kabin simülatörüyle hem ihtiyaçlarını karşılayacaklarını hem de bu donanımı yerli ve yabancı havayolları, meslek yüksekokulları ve eğitim kurumlarıyla paylaşacaklarını dile getiriyor.Senaryo gerçeğe dönüşüyorPegasus Genel Müdürlük binasında, 10 kişilik ekibin 120 saatlik çalışma sonucu kurduğu simülatörde kabinde çıkabilecek her türlü acil duruma karşı yangın söndürme eğitimleri, acil inişte çıkışların kullanılışı ve yolcu tahliyesi, deniz üzeri acil inişlerde suda hayatta kalma teknikleri eğitimleri gibi farklı senaryoların uygulanabildiği eğitimler yapılıyor. Ayrıca uygulamalı servis, diksiyon ve anons eğitimleri gerçekleştiriliyor.Yeni teknolojik sistemlerin kullanıldığı kabin simülatöründe görsel ve sesli efektlerle gerçek ortam oluşturuluyor. Kabin ekiplerine, teorik ve pratik eğitimler tamamlandıktan sonra da seçilmiş senaryolarla, uçuşta yaşanabilecek acil durumlar oluşturularak yapılması gerekenlerle ilgili pratik kazandırılıyor. Simülatörde gerçekleştirilen eğitimler, kayıt altına alınıp daha sonra kabin ekiplerine gösteriliyor ve değerlendirmeler yapılıyor.Uçakta sigara içene ceza geldiSivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM), İzmir-Diyarbakır seferinde uçuş ekibinin uyarısına rağmen uçakta sigara içen yolcuya 1000 TL ceza kesildiğini açıkladı. Uçakta davranışları ile uçuş emniyetini tehlikeye düşüren yolcular konusunda SHGM tarafından hazırlanan ‘idari para cezasını düzenleyen yönetmelik’, geçen yıl 1 Ocak’tan itibaren uygulanmaya başlanmıştı. ‘Kural Tanımaz Yolcu’ şeklindeki tanıma göre, ‘uçuşta uyarılmasına rağmen taşınabilir elektronik cihazları çalıştırmaya devam eden, yerine oturmayan, emniyet kemerini bağlamayan, baş üstü dolabını kapatmayan, diğer yolcular veya kabin ekibiyle tartışmaya devam edenlerin yanı sıra uçakta sigara içenlere’ bin lira para cezası uygulanıyor.Onur Air Stuttgart’a uçacakOnur Air, Almanya’daki 3. uçuş noktası Stuttgart’a tarifeli uçuşlara başlıyor. İstanbul Atatürk Havalimanı ile Stuttgart arasında 29 Mart’tan itibaren haftanın her günü düzenlenecek uçuşlar 59 Euro’dan başlayan fiyatlarla gerçekleştirilecek. Karşılıklı düzenlenecek seferler haftanın her günü İstanbul’dan saat 11.15’te, Stuttgart’tan saat 13.55’te yapılacak.

    0 0

    Çocuk ve gençlerin internetle ilişkisinin sürekli olumsuz yanlarından bahsedilir; elden düşmeyen tabletler, zararlı programlar, derslere engel olan oyunlar... Oysa eğitim hayatına destek olacak pekçok uygulama var.Çocuklar söz konusu olunca internetin hep zararlarından bahsediliyor. Tehlikeli siteler, uygunsuz içerikler ailelerin gözünü o kadar korkutuyor ki, çocuğun hem gelişimine hem de eğitim hayatına çok faydası olabilecek uygulamalar ve teknolojiler gözden kaçabiliyor. Oysa matematikten dil eğitimine ve bitkilerin dünyasına kadar çocukların öğrenmekten çok da hoşlanmadığı şeyleri eğlenceli bir hale getiren uygulamalar var internette. Teknoloji ve çocuk kapsamı altında ilköğretim ve lise seviyesindeki öğrenciler için birkaç faydalı uygulamayı sizler için bir araya getirdik.Siz yazın, o sonucu söylesin: ‘Myscript’İleri matematik dahil olmak üzere tüm problemleri tablet ya da telefonunuza uyumlu bir kalem yardımı ile yazdığınızda sonucu veren bir uygulama, Myscript. “Bu sene integral üniversite sınavlarında çıkmayacakmış.” diyerek mühendis olduysanız. Bir kalem yardımı ile akıllı telefon ya da tabletinize yazdığınız problemlerin sonucunu sunan bu uygulama ile tüm hesaplarınızı hızlıca yapabilirsiniz.Fotoğraflı matematikFotoğraf çek ve çözümü bul! Yine şimdilik sadece Apple için yapılan bir uygulama, Photomath. Çalışma mantığı basit: Herhangi bir matematik probleminin fotoğrafını çekiyorsunuz ve “Photomath” size sonucu veriyor. Yine bu uygulamaya benzer bir uygulama ile tablet ya da telefonunuzun kalemi varsa yazdığınız problemlerin çözümünü bulmanız mümkün.Binlerce dersin videosu Khan Akademi’de“Khan Academy”, gelecekteki eğitim anlayışını değiştirmeye başlayan ilk girişim projesi diye anılabilir. 2010 yılında gönüllü bir girişimcinin projesi olarak başladı. Binlerce ders videosu ve açıklamaları mevcut. Derslerin Türkçe çeviri sayıları da hızla artmakta. Bize yıllar öncesinin belgeler.com projesini hatırlatsa da son yıllarda internetin başına gelen en güzel şeylerden biri.Duolingo ile dil eğitimi“12 yılda bir İngilizce’yi öğretemeyen sistem” diye başlayan cümlelerin önünü keser mi bilinmez ama kontrol, yer ve zaman yönetimi artık elinizde. Tablet ya da telefonunuzla İngilizcede en azından orta seviyenin üzerine çıkarabilecek bir uygulama. Kullanıcıyı da aktif olarak sisteme dahil ediyor ve dil seviyenizi size çevirmen gibi davranarak fark ettirmeden artırabiliyor.Bir Türk girişimcinin projesi: UdemyOnline eğitim sitelerinin en güzel örneklerinden ‘Udemy’. Şimdilerde uygulamalarına da ulaşabilirsiniz. Eğitimci ve öğrenciyi başarılı bir şekilde bir araya getiren proje, Türkçe desteği ile diğer örneklerinden ayrılıyor. Kaliteli ve gönüllü eğitimci ile öğrenciyi birleştiren güzel bir uygulama. Türk girişimci Eren Bali’nin projesi.Mobile MontessoriBu uygulamanın hedefi çocukları Montessori yöntemiyle öğrenmeye teşvik etmek. Örneğin “100’lük tahtasıyla” çocuklar için 1’den 100’e kadar saymayı öğrenmek daha eğlenceli bir hale geliyor. Matematik, coğrafya, fen ve dil uygulamalarını indirebilirsiniz. Bu uygulamalar çocukları faydalı bir şekilde eğlendirdiği gibi yetişkinlere de beyin jimnastiği yaptırıyor. Tek dezavantajı ise şimdilik yalnız iPad ve iPod için uyumlu olması.Bir başka dil öğrenme uygulaması: BabbelHerkesin öğrenme yöntemi farklı elbet. Bunu öğrenmek ise birey için belki de en kıymetli keşif. Babbel uygulaması, farklı bir yöntem deniyor dil eğitiminde. Diğer kullanıcılar ile iletişim imkanı sağlıyor. Öğrenmek istediğiniz dil ile karşılıklı tandem imkanına bile ulaşabilirsiniz. Uygulama, halihazırda hakim olduğunuz dil üzerinden ikinci bir dil eğitimi veriyor.Sıradan bir hesap makinesi değil!Mathlab, bir hesap makinesi uygulaması ve üniversite dahil her öğrencinin işini bir hayli kolaylaştırıyor. Fakat sadece Android telefon ve tabletlerde çalışıyor. Hesap işlemlerini adım adım gösteren Application, kullanıcıya problemin nasıl çözüldüğüne dair de yardımcı oluyor. Yani kullanıcıya hem nihai sonucu hem de bu sonuca nasıl varılacağını gösteriyor. Bedava olan versiyonda internet bağlantısına ihtiyacınız var.Tonguç Akademi, Türkiye’den başarılı bir girişim“Zeki ama çalışmıyor” klişesini değiştirecek bir uygulama. En belirgin özelliği, eğlenceli eğitim yöntemi. Şimdilik YouTube kanalları ve web sitelerinde hizmet veren projenin, tablet ve telefonlar için uygulamaları bekleniyor.Konuşan ağaçlarBüyük şehirlerde aileler, özellikle soğuk havalarda çocukları ile birlikte AVM’de “eğlenmek” ve çocuklarını “eğlemek” zorunda. Bu problemin neresinden düzeltilebileceğini mimarlar, psikologlar, teknoloji sektörü ve dahası politikacılar bilemiyor. AVM’leri yıkamadığımıza, çocukların elinden de bilgisayar, telefon ve tablet üçlüsünü alamadığımıza göre bu durumu avantaja çevirme çabasına girmek çok mantıksız görünmüyor. Konuşan ağaçlar uygulaması bunu yapmış. İstinyepark içindeki ağaçlara yerleştirilen sistem, çocuğunuzun tablet ile ağacı buluşturmasını, ardından da ağacın dile gelmesini sağlıyor. Konuşan Ağaçlar uygulamasında ağaç sizinle tanışıyor, yaşını, adını, her sırrını paylaşıyor. Şimdilik sadece Apple uygulaması olarak indirebilirsiniz.

    0 0

    Sıkı müzik takipçileri efsanevi grup ‘Derdiyoklar’ grubunu mutlaka bilir.Halk ozanlığı ekolünden gelen ve Disko Folk’un ilk özgün eserlerini yapan Derdiyoklar Grubu’nun kurucularından İhsan Güvercin’i de... Güvercin, uzun yılların ardından Gül Budağı isimli albümüyle müzikseverlerin karşısına yeniden çıktı. Turabi, Âşık Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi birbirinden değerli ozanların şiirlerinin yer aldığı ve bestelerin çoğunun İhsan Güvercin’e ait olduğu albümde dokuz parça var.Gül Budağı - İhsan Güvercin - Sony Müzik*Geri Dönüşüm Kutusundaki AnılarEmir Yargın, müzik dünyasının nevi şahsına münhasır isimlerden. Kendine özgü elektronik müziği farklı tarzlarla yorumlayan müzisyen, yazdığı sözlerle de dikkat çekiyor. Üç yıl önce yayınladığı ‘Tokat’ isimli albüm ile dinleyiciyle buluşan Yargın, yeni albümü ‘Geri Dönüşüm Kutusundaki Anılar’ ile hikâyelerini kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor. Şaşırtıcı sözleri ve tarzıyla dikkat çeken albüm, gazelden deep house’a uzanan birbirinden çok uzak türlerden besleniyor. Albümdeki tüm şarkıların sözleri Emir Yargın’a ait.Geri Dönüşüm Kutusundaki Anılar - Emir Yargın - We Play*Güzin Değişmez’in sesinden klasiklerGüzin Değişmez özellikle klasik Türk müziği dinleyicilerinin bildiği ve takip ettiği bir isim. Tavrı ve yorumuyla farklı bir yerde duran müzisyen, yeni albümünde klasik eserleri icra ediyor. Albümün ismi de Klasikler –Ah O Demler. Çalışmada beş Sûzidil şarkı var. Beste ve semailerde bâriz bir sadakat, sükûnet ve sadelik kaygısı sezilirken şarkılarda Değişmez, kendini daha serbest bırakmış ve aşırıya kaçmadan bazı küçük yorum ve süslemeler eklemiş. Klasik eserlere müptela müzik dinleyicileri için bu albüm arşivlik bir çalışma.Klasikler-ah O Demler - Güzin Değişmez - Kalan Müzik

    0 0

    Aşkın Tuna; Devlerin Aşkı, Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda, Gülü Susuz Seni Aşksız Bırakmam gibi dillerden düşmeyen şarkıların söz yazarı. Bugüne kadar bin 500 şarkı sözü bestelenen Tuna, karşımıza ‘Bir Büyük Aşkın Olsun’ isimli kişisel gelişim kitabıyla çıktı. Kendisiyle kitabı ve hayatını konuştuk.Türkiye sizi aşk şarkılarının yazarı olarak tanıdı. Yine aşkla çıktınız karşımıza ama bu kez bir kişisel gelişim kitabıyla. Nereden çıktı kitap fikri?Günümüzde her şey gibi aşklar da çok çabuk tüketilmeye başladı. Gençlik, aşkı bizlerin yaşadığı gibi yaşamıyor. Aşk kavramının içi boşaldı. Aşk emekle büyür. Emek azaldığı için aşkların ömrü kısaldı. Bu durum karşısında ben ne yapabilirim diye sordum kendimi. Çünkü 37 yıldır sadece aşk yazan bir adamım. Bundan para kazanan ve evimi aşkla geçindiren biriyim. Tecrübelerimi gençlere aktarmak istedim.Aşk öğretilen bir şey mi sizce?Öğretilen bir şey değildir, yaşanılarak öğrenilir. Ve her aşk kendine özeldir. Psikologlar, bir rahatsızlık yaşıyorsanız çevrenizde de o rahatsızlığı yaşayan insanlar vardır diyor. Aşk da bir rahatsızlıktır. Kültürümüze baktığımızda büyük aşkların hiçbirinde kavuşma yok. Aslında insanlar hayallerine âşık olmuş ve hayallerinin mücadelesini vermişler. Hayallerin aşktaki yeri büyük. Kendi hayallerinize yakın birini bulduğunuzda âşık olursunuz. Aslında onu hiç tanımıyorsunuz, kendi hayallerinize âşık oldunuz. Hayatta olduğu gibi aşkta da bazı şeyler geçerli. Bu kitapta sekiz maddeyle bunu anlattım.Aşkta kişisel gelişim olur mu peki?Olur. Mesela aşk bencilliği kırmaktır, aşk fedakarlık ister. Bencilseniz, yüksek dozda âşık olamazsınız. Bunları yazarak gençliğe bir şeyler sunmak istedim.Bunları tamamen kendi hayat deneyimlerinizden ilham alarak yazmışsınız…Türkiye’de milyonların sevdiği çok önemli şarkıların sözlerinin yazarıyım. Bu şarkıların tutma nedeni şu: Kendi yaşadıklarını kaleme alamayanlar benim yazdıklarımda kendilerini buldu. Yaşadıklarımı yazacaktım elbette. İddia ediyorum, büyük aşk bir kere yaşanır. Çünkü orada çok katıksız ve hesapsızsınızdır.Kendi evliliğinizden yola çıkıp örnekler de vermişsiniz…18 yıllık evliyim. Her iki tarafta fedakârlık olursa o evlilik yürür. Günümüzdeki anne-babalar çocuklarımızı prens ve prenses gibi yetiştiriyoruz. Hep onları mutlu etmek için çalışıyoruz. Fakat onlara kötülük yapıyoruz, bencil oluyorlar. Bir ilişkide de alacakları bitince başka bir yere yöneliyorlar. İnsanlar elde ettikleri şeyleri ve hayallerini kaybetmek istemiyor. Yazılan her şeye dikkat etmemiz gerek. Bu ülkede ‘Ya benimsin ya toprağın’ şeklinde şarkılar yazıldı. Böyle bir şey olabilir mi? İnsan sevdiğine zarar verebilir mi? O senin baş tacındır. Onu el üstünde tutmak zorundasın. Anlaşmazlık olabilir ama bir insanı her haliyle sevebiliyorsanız ona gerçekten âşıksınız demektir.Kitabınızda en çok ‘hayallerinize âşık olmayın’ cümlesini vurguluyorsunuz. Neden?Çünkü hayaller mükemmeldir ama hiçbir insan mükemmel değildir. O zaman gerçeği görmek lazım. Aşklar için en tehlikeli nokta en üst noktadır. Birisine âşıksınızdır ama onun gerçek hali hayallerinize ters düştüğünde ,önce onu hayallerinize uydurmaya çalışırsınız. Karşı taraf da buna direndiğinde o ilişki bitme noktasına gelir.Kitapta şarkılarınızın hikâyelerinin olduğu bir bölüm var. Bu bölüme özellikle o şarkıları seçmenizin sebebi nedir?O şarkıları hemen herkes bildiği ve hikâyesini merak ettiği için. Aslında beni daha fazla etkileyen şarkılarım da var. Bence yaşanmayan bir şey anlatılamaz. Aşkı yaşamayan yazamaz. Ben 40 yaşında evlendim. O zamana kadar birçok aşk yaşadım. Mesela ‘Kutupta Yaz Gibi’ yedi yıl boyunca yaşadığım platonik bir aşkın hikâyesidir.Bin 500 bestelenmiş şarkınız var. Sizin Aşkın Tuna şarkınız hangisi?Duygusal bir insan olduğum için toplum duygularıyla beni etkileyebiliyor. Bir dönem bir şarkım çok popüler oluyor o sıra o şarkımı sevebiliyorum. Çünkü her gittiğim yerde o şarkıyı duruyorum. Ama ‘Devlerin Aşkı’ biraz farklı benim için. Bu, kişiye yazılmış bir şarkı değil. Kendinden vermesini bilen, karşısındakini gerçekten yüceltebilen, onu kendinden fazla sevebilen insanlar için yazdığım bir şarkıdır. Ben sevgi âşığı bir adamım. Sevmeyi çok seviyorum. İnsanları her şartta seviyorum. İnsan olmanın hakkını verebilmek gerek.Toplumumuzda genel bir sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük hali var. Bu durum sizi karamsarlığa itiyor mu?Özgecan Aslan’ın öldürülmesi beni çok üzdü. Bu vahşeti yapanlar insan olamaz. Şekli insan olan her şey insan olmuyor. Özgecan’ın kardeşinin söylediklerinden çok etkilendim. Onun da dediği gibi okullarda sevgi dersleri verilmeli. Bir toplumu yüceltecek en büyük olgu budur.‘Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda’ şarkınızın bir başbakan tarafından söylenmesi ve bir partinin adeta marşı haline gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?Şarkının boyutları beni çok aştı. Bir gün milli takım sponsoru bir firmanın reklamında gördüm. Reklam şirketini arayıp bu şarkının bana ait olduğunu söyleyince, ‘Biz bu şarkıyı anonim sanıyorduk.’ dediler. Bu şarkı halka o kadar mal oldu ki, sadece bir parti değil, herkes bu şarkıyı sahiplendi. Bir maça gidin, yağmur yağdığında hangi takım olursa olsun bu şarkıyı söyler. Şarkının her koşulda okunması beni mutlu ediyor.Yorumcuların ismimizi anmaması beni üzüyorHerhangi bir şarkınız için ‘keşke şu isim söylemeseydi’ dediğiniz oldu mu?Çok enteresan bir yapım var benim. Çok güzel bir şarkıyı hiç umulmadık birine vermişimdir. Benden şarkı istenmiştir, oturmuş yazmışımdır, ortaya güzel bir şarkı çıkmıştır. Güzel oldu diye başkasına götürmem, o onun kısmetidir.Sanatçılar genelde şarkının söz yazarlarını sahnede söylemez. Bu durum sizi üzüyor mu?Çok üzüldüğüm konu bu. Mesela herkes ‘Ben Adam Olmam’ şarkısını Serdar Ortaç’ın sanır. Oysa sözleri bana aitç Serdar Ortaç bunu sahnede okuduğunda sözlerinin bana ait olduğunu söylemeli. Mesela müzisyenler Sezen Aksu şarkısı söylediğini bunu gururla ifade ediyor. Peki bizler neden lanse edilmiyoruz?Binlerce sözünüz bestelendi ama insanlar sizi çok tanımıyor...Kendimi tanıttığımda insanlar, ‘Aşkın Tuna siz misiniz?’ diye soruyor. Burada belki benim hatam var. Fazla öne çıkmadım, çıkmayı da istemedim. Çünkü ben değil, eserlerim ön planda olsun istedim. Öte yandan tanındığınızda hayatınız kısıtlanıyor. Ancak bu kitap vesilesiyle televizyona çıkmak istiyorum. Bunun sebebi de kendimi tanıtmak değil, insanlara sevgiyi ve aşkı anlatma isteğim.Günümüzde yazılan aşk şarkılarını beğeniyor musunuz?Ne yazık ki toplumu küçük ve basit şeylere alıştırdılar. Büyük şeyler zor geliyor insanlara. Birbirine benzeyen ve aynı ritimdeki eğlenceli şarkılar daha çok rağbet görüyor. Son zamanlarda özellikle rockçıların yazdıkları sözleri beğeniyorum. Çünkü güçlü şarkılar yapıyor, para pula değer vermiyorlar.Yılda yirmi şarkı yazmazsam geçinememKıskandığınız bir şarkı sözü yazarı var mı?Aşkın Tuna olmaktan gurur duyuyorum. Kimseyi şarkı sözü yazarı olmaktan dolayı kıskanmadım ama şarkılarını kıskandığım olmuştur.Yazı hayatına şiir yazarak başladınız. Size söz yazarlığını seçtiren bir kırılma noktanız var mı?Bizim kültürümüzde şiirin yeri büyük. Ben de her Türk genci gibi şiir yazıyordum. Bunun için bütün edebiyat dergilerini takip ediyordum. Bir gün bir edebiyat dergisine şiir götürdüm. Bir mısramı değiştirmemi istediler. Kaderim insanların ağzından çıkacak bir söze mi bağlı diye düşündüm ve değiştirmedim. Daha özgür çalışmak istedim. Şarkı sözü yazarlığı yapmaya karar verdim. İyi ki de onlar şiirimi kabul etmediler ve iyi ki de ben buna karar vermişim. Ayrıca o şiir benim eşimle evlenmeme vesile oldu. Hem şarkı sözü yazarı yaptı beni hem de evlendirdi.Geçiminizi sadece şarkı sözü yazarı olarak sağlamak zor mu?Çok zor. Ben bile bu işin yanında radyoda program yapıyorum, sahneye çıkıyorum. Türkiye’de telif hakları oturmadı. Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programı telif hakları yüzünden kaldırıldı denildi. Yok öyle bir şey. Bizleri çok para kazanıyor şeklinde göstermesinler. Ben bile bugün her sene en az yirmi otuz şarkı yapmazsam evimi geçindiremem. Lüks hayatım yok.

    0 0

    “Bari bir mesleğim olsun, eve en yakın lise orasıydı” gibi sağlam temellere oturmayan bir dolu sebeple seçilir meslek liseleri. Sonra işin rengi yavaştan değişir. Aslında bir üniversiteye gitmek istiyorsunuzdur. Sistem de sizi hesap etmez. Artık bir 28 Şubat ve katsayı mağdurusunuzdur.Saat sabahın 6’sı; karşı caddede yirmili yaşlarının sonuna yaklaşan bir delikanlı, iki eli kot pantolonunun cebinde… Sırtı yaslandığı duvarın garantisinde, arada bir eğilip fabrika servisinin gelmesini bekliyor. Ne yaptıysa olmamış, olamamış; nihayet bu sanayi şehrinde bir işçi olmuş. Meslek lisesinden mezun olduğunda bu sonu tahmin etse de vakti gelmeden umutlar bitmiyor. Ülke bir döngü halinde her 10 yılda bir yeni mağdurlar oluşturuyor. O genç ise sonraları ‘28 Şubat’ diye anılacak dönemde herkeslerin ardına sığınacağı bir ‘mağdur’ bile olamayacaktı.Fark edilmeyen bir yara ‘meslek liseleri’. Aslında Almanya’dan, HTL (Höhere Technische Lehranstalt) tipi faydalı bir model örnek alınarak başladı. Ama başarılı olamadı. 28 Şubat sürecinde binbir zahmetle de olsa eğitimlerini yurtdışında ya da istediği alanda sürdürenlerin arasında meslek liseli mezunlarından söz etmek mümkün değil. En iyisi bu sorunu, asıl mağdurlar anlatsın.Sevdiğim mesleği yapamıyorum, okuyorum!Mesut Öner 26 yaşında, bir yazılım firmasında çalışıyor. Meslek lisesini evine yakın iki okuldan biri olduğu için tercih etmiş. Diğerine puanı yetmemiş. Gölcük’ün İhsaniye beldesinde oturuyorlarmış ve başka yere gitme şansı yokmuş. Aslında 28 Şubat mağdurlarından biri o. Dönemin yönetiminin ve YÖK’ün, meslek liselerini ötekileştirme politikalarının 16 yıldır gençlerin hayatını zorladığını söylüyor. Bu süreçten nasibini alan son kuşak olduğunu düşünüyor. Siyasal bilgiler ya da hukuk okumak istermiş. Fakat eğitim sistemindeki yanlışlar dolayısıyla hayallerini gerçekleştirememiş. Öner, kurumsal bir yazılım şirketinde ‘yazılım uzmanı’ pozisyonunda çalışıyor. Ama ‘hiç sevmediğim halde’ diyor ve ekliyor: “Vakit buldukça kendimi sosyoloji, felsefe, insan hakları ve siyasi romanlar ya da makaleler okurken buluyorum. İnsanın sevdiği işi yaptığı takdirde mesleki gerekliliklerini en iyi şekilde yerine getireceğine ve alanında çok başarılı olacağına inanıyorum.”Bazıları ise durumu kabullenmiş gibi ilerliyor. O mesleği öğrenmeli; en iyi nerde ve kimden bilmiyorlar ama öğrenmeli. Hele bir de sanayi şehrinde geçiyorsa çocuklukları, çok erken yaşlarda “bir iş bulmalıyım” fikri çıkmaz akıllardan. Genç bir adam olup askere giden Ferdi Bektaş gibi..Ustalarım keşke öğretmenim olsaydı…Şimdilerde asker olan Ferdi Bektaş meslek lisesinin kıymetini okulu bittikten sonra anladığını söylüyor. Bir de meslek okulları eğitiminin nasıl olması gerektiğini. Tez elden eli ekmek tutsun niyeti ile gönderildiği liseden sonra demir işlerinde ve tersanelerde çalıştığında fark ediyor ve diyor ki: “Orada gördüğüm ustalar keşke derslerime girseydi.” Meslek liselerindeki öğretmenlerin de ‘zaten buradan bir şey çıkmayacak’ hissiyle ders anlattığını söyleyen Bektaş, “Bu şekilde geçiyor dersler ve yıllar. Meslek yüksekokuluna gitseniz de bu çok değişmiyor.” diyor. Sonra askerlik dönemi başlamış onun için. Bektaş, 15 yaşında seçtiği bir lisenin hayat akışına etkilerini şöyle anlatıyor: “Burada da zaten ersiniz. Lisedeki arkadaşınız da aileniz de yediğiniz, gezdiğiniz yerler de aynıdır. Bir anda kendinizi serseriler güruhuna dahil görür, sessizce kabul edersiniz.”Sırtına yük yüklerler ama önüne masa koymazlarŞimdilerde bambaşka bir sektörde kendi firması olan Emre Ünal meslek liselerinin iki temel açıdan değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor. Ailelerin ‘öğrenilmiş geçinme modelleri’nin çocuğun geleceğini büyük ölçüde etkilediğini söyleyen Ünal, “Ailelerin çocukları hakkında planlama yaparken tek düşündükleri şey bu: ‘Bizim çocuğumuzun önüne kimse masa vermez ama herkes sırtına yük verir’. İkinci etkenin işveren olduğunu söyleyen Ünal’a göre gelişen teknoloji ile her şeyi makineler yaparken sadece elinizin tornavida tutmaya yatkın olması yeterli ve gerekli. Bu gereksinimi meslek liseleri karşılıyor. Bu da ucuz ve kıymetsiz işgücü demek. 28 Şubat sürecinden Ünal’ın payına düşenlermiş bunlar.8 yıllık birikim vardı ancak meslek lisesi diploması yetersizdiKulağını tersten tutmak gibi görünse de eninde sonunda yasal yollardan hayallerine ulaşanlar da var bu mağdurlar arasında... YÖK’ün sunduğu tüm sınavlara girip dolaylı yollardan ille de mühendis olan Demet Kabakçı gibi...Meslek lisesinden başlayan serüvenini binbir emekle bilgisayar mühendisliğine taşıyan Demet Kabakçı, ailesinden habersiz tercih etmiş bu liseyi. Babası için meslek liseleri ara eleman demekmiş. Lise son sınıfta staj yaparken hak vermeye başlamış babasına ama çok geç olmuş. Meslek yüksekokuluna devam etmek zorunda kalan Kabakçı’nın bu mezuniyeti işveren için yeterli olmamış. 8 yıllık yazılım eğitimi olmasına rağmen 2 yıl bile iş tecrübesi olmadığı için geri çevrilmiş. “Kısacası meslek lisesi bir hiçti.” diyen Kabakçı şöyle devam ediyor: “Lisede verdiğim kararın yansımaları bitmiyordu. Dikey geçiş sınavıyla bilgisayar mühendisliğine geçiş yaptım.” Kabakçı, meslek liselerindeki en büyük haksızlığı ise şöyle anlatıyor: “‘Siz mesleğinizi öğrenin, ara eleman olun’ diyorlar. Ama bize de aynı zamanda Türkçe, matematik derslerini özenle göstermiyorlar. Ama 15 yaşında öylesine gittiğiniz bir lisede size, bir kez o işe başladınız ömür boyu o işi yapacaksın gözüyle bakıp, ya seveceksin ya hayatını bitireceksin gibi davranılması çok büyük haksızlık …”Bu liselerde üniversite hayalini, okul duvarları dışında kurabilirsiniz!33 yaşında bir öğretmen olan Yalçın Ç. meslek lisesine girişinin klişelerin dışında olduğunu söylüyor. Bilgisayara ulaşabilmek için bu liseyi tercih etmiş. “Bu çocuksu istek, 28 Şubat haksızlığının bir sonucu olacakmış meğer. Benim gibi bir sürü çocuğun hayalini kurdukları yaşamları onlardan alındı.” diyor Yalçın öğretmen. Ailelerin üniversite eğitiminin öneminin farkında olmadığını, çocuklarının kısa yoldan bir meslekte uzmanlaşmasını istediğini ama diğer liselere oranla farkında olunmadan erkenden olgunlaşan çocuklar olduğunu hatırlatıyor. Erken yaşta meslek edinen ama üniversite sınavı gündemine girmeyen, erkenden iş aramaya başlayan çocukların okulu meslek liseleri.. Yalçın öğretmen, sıradan bir lisans eğitimi için bile bu liselerde çok daha fazla emek vermek gerektiğini söylerken, “Meslek dersleri yoğunluğundan matematik, fizik size çok uzaktır.” diyor.Yalçın öğretmene göre; “Bu diplomayı aldıktan sonra bir de bu diplomayı nötrlemek için uğraşırsınız. Bir meslek liseli, üzerine yapıştırılan etiketlerden kurtulmak için ciddi bir bireysel çaba içinde olmalı, kişisel ve entelektüel gelişimine önem vermeli, lisans-lisansüstü eğitim almak için uğraşmalı ya da bu olmuyorsa da mesleki başarısı ile toplumun kendisinden esirgediği saygınlığı elde etmeli.”Ben de 28 Şubat mağduruymuşum meğer33 yaşında olan ve kendi işini kurmayı başaran Okan Kut’un 28 Şubat mağduru olduğunu anlaması için zaman geçmesi gerekmiş. Bu süreç onun aklında şöyle kalmış: “Bu durum yalnız imam hatip liselerini ilgilendiren bir şeydi benim için. Politikacının biri çıkmış bir şeyler söylemiş, birileri de kızmış. Nasıl oldu bilmiyorum benim kat sayı puanım düşmüş. Tüm durum o yaşlarda benim için bundan ibaretti.“ Sürecin sonunda sadece ucuz işgücüne bir katkı olarak görüldüğünü fark ediyor.Ara eleman ol dediler…Eğitim hayatı o daha çocukken alınmış kararların gölgesinde ilerlerken elindeki imkanlarla yol bulanlar da var bu ülkede. Sonuç olarak istemediği yollardan da olsa severek yaptığı bir mesleği var mesela Mehmet Ünal’ın.Ünal’ın meslek lisesi serüveni ilkokul öğretmeninin bu okulu tercih listesine yazması ile başlamış. Kendi ifadesiyle zamanla toplum içinde de anlayamadığı küçümsemeye maruz kalan bir liseye gidişi bundan ibaretmiş. Ünal, bu dezavantajı sevdiği işi el yordamı ile keşfederek avantaja çeviriyor. 3D çizimleri yapan Ünal’a meslek lisesi eğitimi yardımcı olmuş. Hep ara eleman olarak görülse de eninde sonunda bu işin yapanı, satanı, hatta pazarlayanı olacağını biliyor. Diploması buna engel gibi görünse de hiçbir zaman ara eleman olarak bir işte çalışmamış Ünal. Hobisini mesleği haline getirebilmeyi başarmış ender insanlardan hatta. 24 yaşında olan Mehmet Ünal, yıllar öncesinin 28 Şubat kararlarının hayatını bu kadar etkileyeceğini o tercih anında görememiş.Diplomam artık bir sorunduUğurcan N. meslek lisesini az bir puanla Anadolu lisesini kaçırdığı için tercih etmiş. Düz liseye gitmektense meslek lisesi olsun diye düşünmüş. “Koleje gitmemse zaten imkansızdı.” diyen Uğurcan N., bilgisayara ilgisi yüzünden tercih etmiş biraz da meslek lisesini. Ama verilen eğitim sistemi, bu ilgisini karşılayamamış. Uğurcan, “Sadece kendi kendine öğrenmeyi öğrendim.” diyor ve ekliyor: “İnternetten videolarla grafikerlik için mühim programları öğrendim. Şimdi bir medya kuruluşunda bu alanda yöneticiyim. Ama lise ve meslek yüksekokulunun bana avantajı değil, sanki o diploma ile kesinlikle yönetici olmamı onaylamış gibiydim.”“Seçerken dikkatli olunmalıydı.” belki dese de 28 Şubat’ı sessizce emeği ile aşanlardan sadece birisi o.

    0 0

    “Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman / Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz / Alıp da başını gitmek istersin / Karanlık sokaklar kör, sağır, dilsiz…”Grup Yorum, ‘Uğurlama’da kentin yalnızlığını, karanlık sokakların tekinsizliğini böyle dile getiriyor. Haksız da sayılmaz; kulağı yırtan siren sesleri, telsiz anonslarından geçen acı, akıp gider geceler boyu. Şehrin sakinleri uyurken İstanbul uyumaz! Bazı gazetelerin üçüncü sayfalarını okurken irkildiğiniz haberler şehrin uyku modunda vuku bulur. Gasp, hırsızlık ve cinayet olur, düşer fotoğraf karesi ve görüntü olarak. Yollar ve sokaklar boştur. Şişede durduğu gibi durmayan alkol ise anason kokusu olarak yayılır karanlığa. Kazalar, ölümler eksik olmaz. Cinayetlere, baskınlara maske olur geceler. Hırsızlara, uğursuzlara, katillere cesaret verir!Bir hafta boyunca İstanbul gecelerinde neler olduğuna, gece mesaisindeki polis ve itfaiye ekipleri ile birlikte tanıklık ettik. Yenibosna’dan E-5 karayoluna henüz çıkmadan son ışıklarda yolun karşısına geçmeye çalışan yaşlı bir amcaya otobüsün çarptığını gördük. Kaza sonrası herkes insani görevini ve işini yapmaya başladı. Olay yerinden geçen bir hemşire hastaya ilk müdahalesini yaparak belki de onu hayata bağladı. Polis memurları yaralının kim olduğunu tespit etmek için cüzdanından kimliğini bulmakla meşguldü. Acil servis ekiplerinin gelmesi ve yaralının ambulansa bindirilmesi ile hastanenin yolu tutuldu.Örnektepe Mahallesi’nde bir kuyumcuya giren hırsızlar duvarlardan delik açarak yaklaşık 2,5 kilo altınla kaçtı herkes uyurken. Kuyumcu hırsızların içeride olacağını düşünerek polise haber verdi. Operasyon başladı. Ancak hırsızlar açtıkları delikten gitmişlerdi çoktan.Bahçelievler yan yolda yol çalışması yapan taşeron işçiler ise kendini bilmez bir araç sürücüsü tarafından fark edilmedi. İki araç arasında sıkışarak can verdi bir işçi. 10 dakika önce arkadaşları ile rögar kapağını düzelten işçiyi yaralı halde ambulansa atan arkadaşları bir yandan gözyaşı döküyordu.Gün ağardığında hayat kaldığı yerden devam etti elbette, bir sonraki geceye kadar…

    0 0

    Eski bakanlardan Nihat Ergün; siyasî anılarını, analiz ve önerilerini içeren bir kitap yazdı. AKP’nin icraatlarını öven Ergün, partisine yönelik ciddi eleştiriler de yapıyor. İktidarın yıpratıcılığına dikkat çeken eski bakan, AK Parti’nin de bundan nasibini aldığını ve fabrika ayarlarına dönmesi gerektiğini düşünüyor.Milli Görüş içinde siyasete başlayan ve AKP’nin kurucu kadrosu içinde yer alan eski Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, anılarını kitaplaştırdı. 17-25 Aralık soruşturmalarının ardından Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı görevinden alınan Kocaeli Milletvekili Ergün, partisinin üçüncü dönem şartı dolayısıyla önümüzdeki seçimlere katılamıyor. Bu fırsattan istifade kitap projelerinin ilkini hayata geçirmiş. Böyle bir kitabı niçin yazdığını anlattığı önsözünde, dikkate değer bir soru soruyor: “Milli gelirimiz ve bireysel gelirimiz daha iyi; yollarımız, okullarımız, hastanelerimiz, evlerimiz, arabalarımız daha iyi. Peki, aynı oranda daha temiz, daha dürüst, daha güvenilir, daha ahlâklı bir toplum haline geldiğimizi de övünerek söyleyebilir miyiz? Mütevazı adliye binalarından adalet saraylarına geçtik, fakat yargı kararlarının daha adil olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Bizim kuşak büyük siyasi, sosyal ve ekonomik zorluklar karşısında direndi ve bozulmadı. İlk insanın, cennet şartlarında yoldan çıkmaya daha yatkın olduğunu göstermesi gibi, bizler de şartlar iyileştikçe yozlaşmayalım istiyorum.” Tecrübeli siyasetçi Nihat Ergün, partisi için fabrika ayarlarına dönüş öneriyor. “Bir yenilenme, gözden geçirme fırsatı doğdu. Ne yaparsak yapalım, iktidar yıpratıcı bir şey. İktidar süreci pek çok görev yapan insanı yıpratır. Böyle değişim zamanları bunları değerlendirme, bunlarla ilgili yeni kararlar alma zamanlarıdır. Bir anlamda fabrika ayarlarına dönme, yeniden kendimizi programla zamanıdır.” diyor.Gezi olaylarında genç kuşakların dilini anlayamadık‘Tehditler ve fırsatlar’ başlıklı bölümde sorunlardan bir şeyler öğrenmek gerektiğini vurgulayan Ergün, sözü 17-25 Aralık operasyonlarına getiriyor: “İyi analiz edilmesi, sağlıklı sonuçlar ve doğru çözümler üretilmesi gereken olaylardır.” Operasyonun cemaatlerin, tarikatların evrilip başka şeylere dönüşebildiğini söyleyen Ergün, “Diğer taraftan insanların bir süre sonra bürokraside, siyasette, iş dünyasında kolayca yozlaşabildiklerini ve bu yozlaşmanın daha büyük problemlere yol açmadan önüne geçilmesi fırsatını da veriyor.” diyor. Gezi olaylarına da değinen Ergün, şunları yazıyor: “Genç kuşaklarla yaşanan sorun, yeni neslin bu iletişim çağında bizim anlayamadığımız bir duygu ortamında bulunabildiklerini fark edip ona göre bir yaklaşım geliştirmemiz gerektiğini söylüyor.”Abdullah Gül önergesi bize yakışmadıNihat Ergün, cumhurbaşkanının seçilme süresinin değiştirilmesiyle ilgili yasada 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün seçime katılamayacağı yönünde madde eklenmesini de eleştiriyor: “Adalet Bakanı, kanunu Bakanlar Kurulu’na sunduğunda kanun tasarısında böyle bir madde yoktu. Bu madde çok yakışıksız bir şekilde bir önergeyle eklendi… Bunun adresi belli ki mevcut cumhurbaşkanıydı. Bizim kendi arkadaşımıza, kendi seçtiğimiz cumhurbaşkanımıza karşı Parlamento’da böyle bir düzenleme yapmamız gerçekten yakışık almadı.”Bakanlar atanırken daha nazik yöntemler uygulanmalıSisteme ve siyasete dair eleştirilerini yumuşak ve yapıcı bir üslupla kaleme alan Ergün, bakanlık atamalarına dair de önemli cümleler kuruyor: “…Aynı usulde göreve atanmaya razı olanlar, aynı usulde görevi bırakmaya da hazır olmalıdır. Ben her zaman buna hazırdım. Ancak bu usul değişmeli ve daha nazik yöntemler uygulanmalı. Başbakanlar da, bakanlar da yıllarca birlikte çalıştıkları kişileri değiştiriyorsa, en azından birkaç gün önceden çağırıp, arayıp, hizmetlerinden dolayı teşekkür etmeyi bilmeliler.”‘Üç dönem’ liderlik için engel olmamalıÜç dönem kuralı sebebiyle meclise giremeyecek olan Ergün, Liderlik Belirleme Kıstasları başlıklı bölümde şu cümleleri kuruyor: “Liderlikle ilgili birtakım kısıtlamalar geldi, yazılı kurallar değil bunlar… Bu kısıtlamalar kaldırılmalı. Milletvekili olmayan bir kişi lider olamaz. Üç dönem milletvekili olan bir kişi de lider olamaz. Cumhurbaşkanı olan kişi de lider olamaz. Bu kısıtlamalar bugün elimizi kolumuzu bağlamamış olabilir, ama gelecekte bağlayabilir… Parti liderliği başka bir şey, milletvekilliği başka bir şey. Yeni üç dönemdir milletvekilliği yapan bir kişi hiç parti liderliği yapmamışsa, ‘Senin üçüncü dönemin, sen lider olamazsın!’ denilemez. Belki de en iyi adam o. Biz kendimizi kısıtlamış oluyoruz…”Türkiye’de ranta dayalı zeginler ortaya çıkıyorUzun süre partisinin yerel yönetimlerden sorumlu başkan yardımcılığını da üstlenen Nihat Ergün, dünyada insanların teknolojiye dayalı zenginleştiğini ancak Türkiye’de şehir rantlarına dayalı kısa yoldan zenginliklerin olduğunu ve bunun yolunun da açık olduğunu belirtiyor. “0,25 emsal olan bir yeri 2,5 emsale, 4 emsale çıkartabiliyorsanız, birçok insan bunun peşinden koşar ve sağlıklı bir mekanizma kurulamaz.” diyor.Uludere sürecinde yanlış yapıldıUludere olayıyla ilgiliyse partisinin tavrına dair adeta özeleştiri yapıyor Ergün: “… Başlangıçta doğru adımlar atılarak yönetilen bir konu daha sonra yanlış söylemler yüzünden yönetilmesi zor bir meseleye dönüştü. Üzüntü bildirme, taziyeye gitme ve artırılmış tazminat ödemenin ardından, ‘Ama onlar da kaçakçıydı’, ‘Asker sınırda mayına basıyor da bunlar niye basmıyor?’ gibi sözler söylenmesi ilk yapılanları değersiz hale getirdi.”Mavi Marmara özrü iç siyasetin tüketim malzemesi olduErgün’ün eleştirisi sadece çözüm süreci ve Uludere olayına dair değil. Mavi Marmara olayına da değinerek, Türkiye’nin komplekslerinden kurtulması gerektiğini vurguluyor: “Yabancı ülkelerdeki görkemli karşılamalar özellikle dünyanın büyük, önemli, etkili ülkelerindeki üst düzey randevular, görüşmelerin öngörülenden daha uzun sürmesi gibi konuların aşırı derecede önemsenen ve içeride hızla tüketilen siyasi argümanlara dönüşmesini çok anlamsız buluyorum. Türkiye bu kompleksten kurtulmalı, bunlara olması gerektiği kadar önem ve değer vermelidir… Mavi Marmara olayı nedeniyle İsrail Başbakanı’nın, Obama’nın zorlamasıyla özür dilemesi de ertesi gün Ankara billboardlarında iç siyasetin, hatta iç yerel siyasetin tüketim malzemesi haline dönüştü. Bu önemli ve değerli kazanımlar bu kadar kolayca heba edilmemeli. Bunlar hemen harcanacak kazançlar değildir.”

    0 0

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Sır küpüm’ dediği MİT eski müsteşarı Hakan Fidan, AKP’den milletvekili aday adayı oldu. Bir dönemin ‘kara kutusu’ MİT’ten ayrıldı ama görünen o ki, müsteşarlığı zamanında yaşananlar uzun süre tartışılmaya devam edecek.7 Şubat 2012’de yaşanan ‘MİT krizinde’ dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, şöyle konuşmuştu: “MİT olayındaki gelişmelerde sessiz kalmak mümkün değil. Benim malum nekahet dönemime rastlayan bir süreçti. Benim sır küpüm. Türkiye Cumhuriyeti devletinin sır küpü. Türkiye’nin geleceğinin sır küpü. İmralı’ya da gönderen benim. Oslo’ya da gönderen benim.” İşte Erdoğan’ın o sır küpü bugün AKP’den milletvekili olmak için görevini bıraktı. Resmî açıklamalara bakılırsa Erdoğan bu durumdan oldukça rahatsız. Bunun nedeni MİT’in başına başka bir ‘sır küpü’ bulma zorunluluğu olabilir. Şu bir gerçek ki Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatı, Fidan dönemindeki kadar siyasal bir yapıya bürünmedi. Önceki yıllarda kurumun başına gelen isimler hiç bu kadar siyasetin içinde olmadı, muhalefet partilerince eleştirilmedi. Öyle ki MHP ve CHP, MİT’in kendi partilerine operasyon yaptığını bile iddia etti. Onlara göre MİT, AKP’nin bir teşkilatı gibi çalıştı. Peki, Fidan iktidarın sınırsız desteğini alan biri olarak başarılı mıydı? Kimilerine göre sorunun cevabı evet. Ancak onun dönemini başarısız bulanlar da az değil. MİT’te yaptığı değişimi herkes yazdı. Peki neleri yapamadı ve hangi olaylarda eleştirildi?Oslo görüşmelerini sızdıran bulunamadıNe zaman başlayıp ne zaman bittiği net bilinmese de 2009’da MİT ile terör örgütü PKK arasında Norveç’in başkenti Oslo’da görüşmeler yapıldı. Hakan Fidan’a ait olduğu öne sürülen ses kayıtlarında, ‘Sayın Öcalan’ hitabı epeyce gündem olmuştu. Bu müzakere sürecinin PKK’ya yaradığı, Türkiye’nin bir terör örgütünü hukuken tanıdığı yazıldı, çizildi. MİT’in taraf olduğu görüşme aradan geçen süreye rağmen kimin sızdırdığını ortaya çıkaramadı.Uludere’deki yanlış istihbarat28 Aralık 2011 akşamı, Türkiye gündemine bir haber düştü: Türk Hava Kuvvetleri’nin F-16 uçaklarıyla Şırnak’ın Uludere ilçesini bombalaması sonucu 34 Kürt vatandaşımız hayatını kaybetti. Operasyonda yaşamını yitirenlerin Irak’tan Türkiye’ye kaçak mazot ve sigara getirdiği bilgisi paylaşıldı. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Millet ve Adalet Partisi Genel Başkanı sıfatıyla düzenlediği basın toplantısında şu ifadeleri kullanmıştı: “Roboski katliamında üst düzey bir MİT görevlisi TSK’ya ısrarla ‘PKK’lı Bahoz Erdal sınırı geçiyor’ diye bilgi verdiğini söylemişti.” MİT’in yanlış istihbaratta ısrarı, 34 canın kaybına neden olmuştu.Reyhanlı hâlâ meçhul11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde iki ayrı bombalı terör saldırısı düzenlendi. Saldırıda 54 vatandaşımız vefat ederken, 146 kişi de yaralandı. MİT’in saldırıdan 23 gün önce Suriye’nin Rakka şehrinde üç otomobile bomba yüklendiği ve şüphelilerin Türkiye’ye saldırı planladığı bilgisine ulaştığı ancak bunu Emniyet ve Jandarma’ya patlamadan sadece 18 saat önce bildirdiği ortaya çıktı. Faillerin görüşmeleri MİT tarafından tespit edilmesine rağmen gerekli önlemler alınmadı ve güvenlik birimlerine zamanında bilgilendirmede bulunulmadı. Yine Cilvegözü Sınır Kapısı’nda meydana gelen patlamada yaşanan ihmaller sonucu 13 vatandaşımızın ölüm haberi ‘Türkiye’nin istihbaratı ne işe yarar?’ tartışmalarını beraberinde getirmişti.MİT TIR’larının durdurulması1 Ocak 2014’te Adana ve Hatay’da MİT’e ait TIR’lar, Suriye’deki terör örgütlerine silah taşıdığı için durduruldu. MİT’in El-Kaide ve IŞİD’e silah ve mühimmat taşıdığı iddia edilmiş, yine CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, tutanak bilgilerini sunarak, “Birinci TIR’da birinci sandığı açmışlar 25-30 adet füze ve roket. 15 sandıkta yaklaşık 300’e yakın 450’ye yakın bomba atar mühimmat. İkinci sandıkta 20-25 adet füze roket.” diye konuşmuştu. Yani MİT kendi TIR’larının bile güvenliğini sağlayamadı ve deşifre olmasını engelleyemedi.Nijerya’ya silah taşıma iddiasıDönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı Mustafa Varank ile Türk Hava Yolları Kurumu Özel Kalem Müdürü Mehmet Karakaş arasında geçtiği iddia edilen ses kaydında ‘şok’ diyaloglar vardı. Buna göre MİT, THY aracılığıyla Nijerya’daki terör örgütü Boko Haram’a silah sevkiyatında bulunuyor. Aslında birçok istihbarat teşkilatı bu tip gizli işler yapar. Ancak bu bilginin kamuoyuna sızması MİT’in hanesine eksi olarak yazıldı.Niğde saldırısıYerel seçimlere bir hafta kala IŞİD militanlarınca, Niğde’nin Ulukışla ilçesinde yol kontrolü yapan jandarmaya ateş açıldı. Bir asker ve bir polisin şehit olduğu olayda, üç saldırgandan ikisi yakalandı. Davanın sanıklarından Mehmet Aşkar, MİT’le bağlantılı olarak Suriye’deki muhaliflere silah sevkiyatında bulunduklarını açıklayarak, teşkilatı zor durumda bıraktı.Dışişleri Bakanlığı ses kayıtları30 Mart 2014 yerel seçimlerine az bir zaman kala internet siteleri ‘şok ses kaydı’ başlığı altında bir haber paylaştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e ait olduğu ileri sürülen dört ses Suriye politikasını masaya yatırıyor, değerlendirmelerde bulunuyor. Fidan’a ait olduğu serdedilen seste şunlar yer almıştı: “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye sekiz füze attırıp savaş gerekçesi üretirim. Süleyman Şah Türbesi’ne de saldırtırız.” Dışarıdan dinlenmenin imkânsız olduğu bir odadaki konuşmaların sızması skandaldı. En az bunun kadar skandal olan ise, işin içinde MİT müsteşarının da olması ve bunu sızdıranların hâlâ bulunamamış olmasıydı.Musul rehineleri11 Haziran 2014 tarihinde, terör örgütü IŞİD, Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul Başkonsolosluğu’na silahlı baskın gerçekleştirdi. 900’den fazla IŞİD militanı, Başkonsolos Öztürk Yılmaz’ın da aralarında bulunduğu 49 kişiyi rehin aldı. Birtakım istihbarî bilgilerin olmasına rağmen MİT’in konsolosluk çalışanlarını tahliye etmemesi epey eleştirildi. 101 gün süren esaret sonucu rehinelerin operasyonla kurtarıldığı söylendi. Ancak kurtarılan rehinelerden birinin söyledikleriyle operasyon değil, anlaşmalı tahliye yapıldığı ortaya çıktı.Almanya’nın Türkiye’yi dinlemesiGeçtiğimiz ağustos ayında, Alman İstihbarat Örgütü BND’nin Türk makamlarını son beş yıl boyunca dinlediği kamuoyuna yansıdı. Türk yetkililer, diplomatik skandalı geçiştirmekle yetinirken; MİT’in aylarca süren dinlemelerden haberdar olmaması dikkat çekti.Fuat Avni bulunamadıMİT’in Twitter fenomeni Fuat Avni’yi yakalayamaması da ayrı bir başarısızlık öyküsü. Uzun uzun analizlere hiç gerek yok. Galiba mevzuu en iyi yine Fuat Avni’nin kendisi özetliyor: “Zift medyasının sahte kahramanı Acem(i) Fidan, beni bulamadan gitti ya artık deşifre olsam da gam yemem.”

    0 0

    Genç fotoğrafçı, vahşi hayvanlara verdiği atıştırmalıklar sayesinde normalde insanlardan kaçan bu canlılarla birlikte sımsıcak fotoğraflara imza atıyor.Kendisine 'sincap dedikoducusu' diyen 20 yaşındaki Finlandiyalı fotoğrafçı Konsta Punkka, vahşi hayvan fotoğraflarından oluşan binlerce fotoğrafa sahip. Fotoğrafçı bu resimleri çekerken profesyonel fotoğraf makinesiyle birlikte iPhone’unu da kullanıyor.Punkka, sıradışı fotoğraflarını nasıl çektiğiyle ilgili ise şunları söylüyor...

    0 0

    7’den 70’e milyonlarca kişinin ilgi duyduğu çizgi roman karakterleri kaliteli figürler ve photoshop programı sayesinde günlük hayata da uyum sağladı.Hrjoe Fotoğrafçılık tarafından gerçekleştirilen neşe dolu ve uzmanlık eseri fotoğrafları süper kahraman figürlerinin sadece çocuklar için olmadığını ispatlıyor.Projenin arkasındaki fotoğrafçı Edy Hardjo, süper kahramanlarımıza eğlenceli ve bazen de ilginç şekillere yerleştirmek için detaylı, yüksek kaliteli hareket figürleri kullanıyor.Figürleri mükemmel pozlara yerleştirdikten sonra resimleri desteklemek ve daha anlaşılır hale getirmek için Photoshop kullanıyor. Hobi olarak fotoğraf toplayan birisi için bu fotoğrafçı fevkalade bir iş yapıyor.Fotoğrafçı, fikirlerinin kaynağı olarak günlük yaşantısını kullandığını belirterek, yaptığım hepsi sıradan olanı sıradışı olanla değiştirmek dedi.

    0 0

    Marmara Kadın Dernekleri Federasyonu (MARKAFED), birbirinden farklı programlar ve etkinliklerle kadınlara destek olan büyük bir federasyon. Kadının toplumda hak ettiği saygı ve değeri kazanması için faaliyetler yürüten federasyon, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne yönelik günler öncesinden “Bizce Kadın” kampanyası başlattı.“Bir babanın oğluna öğretebileceği en güzel şey, kadına saygıdır.” sloganıyla yola çıkan MARKAFED, farkındalık hareketi oluşturmaya çalışıyor. Ekip, toplumda kadın sorunlarıyla ilgili ‘ben de varım' diyen, bu konuda söyleyecek sözü, ortaya koyacak fikri olan, kadın-erkek, yaşlı-genç, doğudan batıdan bu işe inanan herkesin özellikle de erkekleri destek olmaya çağırıyor.Federasyonun amacı, olumsuz örnekleri paylaşmak yerine olumlu örneklerin sayısını artırarak işe başlamak. Bunu yaparken niyetlerinin sorunları görmezden gelmek değil, çözüm odaklı yaklaşımı benimsetmek olduğunu söylüyorlar. Bir iyilik ve sevgi hareketi başlatmak istediklerini söyleyen Federasyon Başkanı Banu Yalvaç Pehlivan, “Ülkemizde kadınlarımızın şiddetten istismara, eğitimsizliğe kadar birçok sorunla iç içe yaşadıkları hepimizin bildiği bir gerçek. Bu sorunların çözümünde bir adım da bizler atmak istedik ve ‘Bizce Kadın' hareketini başlattık.” diyor. Banu Hanım, başlattıkları kampanyanın bir kelebek etkisi meydana getirmesini ümit ettiklerini belirtiyor ve ekliyor: “Kadına hak ettiği saygıyı gösteren erkeklerin sayısının artmasında bir vesile de biz oluruz belki. ‘Bizce Kadın' hareketini sadece 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne yönelik bir çalışma olarak düşünmedik. Yıl boyunca hem kadınlarımızın sosyal hayattaki konumunu güçlendirme hem de toplumumuzda kadın sorunlarına yönelik farkındalık artırmaya yönelik eğitim ve kampanya çalışmalarımız devam edecek.”Kampanya kapsamında bir de yarışma düzenlemişler. Yarışmada en centilmen ve en sağduyulu beyleri seçecekler. Erkeklerden, hayatlarına renk ve değer katan kadının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü anlamlı bir mesajla kutlamasını istiyorlar. Bu kutlamanın da fotoğraf veya videosunu #BizceKadın etiketiyle sosyal medya hesaplarında veya derneğin internet sitesinde paylaşmalarını talep ediyorlar. Zira yarışmada dereceye girenlere birbirinden güzel hediyeler var. Bizden söylemesi…

    0 0

    Nur Ger, başarılı bir işkadını. Galatasaray Lisesi’ne kabul edilen 2. kız öğrenci. Kazandığı bursla Amerika’da okuyan dönünce eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamlayan Ger, Şimdi TÜSİAD’ın kadın-erkek eşitliği çalışma grup başkanlığını yapıyor. Kadınlara sağladığı esnek çalışma programı kendisine BM’den ödül kazandırmış…Nur Ger, daha 16 yaşındayken kendi kendine ‘Ben işletme ya da iktisat okuyacağım. Yönetici olacağım.’ diyen başarılı bir işkadını. O, ilk firmasını 24 yaşındayken kurar.Aynı zamanda Galatasaray Lisesi’ne kabul edilen 2. kız öğrenci. Lise sonda ise kazandığı bursla Amerika’ya gider. Döndüğünde ise Boğaziçi Üniversitesi’nde İşletme okur. Yüksek lisansını ise iki sene sonra aynı fakültenin Ekonomi ve Uluslararası Dış İlişkilerden okur. Şimdi ise Suteks Tekstil Yönetim Kurulu genel başkanı görevini yürüten Nur Ger’in başarısı sadece bu kadarla da sınırlı değil. Kadın çalışanlarına sağladığı esnek çalışma programı kendisine Birleşmiş Milletler’den ödül kazandırdı. Aynı zamanda TÜSİAD’ın kadın-erkek eşitliği çalışma grup başkanlığı da yapan Nur Ger’in 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle söyledikleri, ülkemiz kadınları için oldukça dikkat çekici. Kadınların iş hayatındaki konumu, yaşadıkları ve olumsuz şartlarına karşı gösterdiğiniz bu hassas duruş geçmişte bir şeylere dayanıyor mu?Cinsiyet eşitsizliğiyle ilk Galatasaray Lisesi'ne gittiğimde karşılaştım. O dönemde lise erkek ağırlıklıydı. Biz geldiğimizde insanlar, ‘Bunlar da nereden çıktı?' der gibi bakıyorlardı. Yaklaşık 500 erkeğin içinde olurken toplam 13-14 kız öğrenciydik. Bu şartlar da benim bu konuda bilenmeme neden oldu diyebiliriz.Ailemde hiçbir şekilde cinsiyet ayrımcılığı ile karşılaşmadım. Hatta babam hafta sonları beni yanında götürür birlikte alacaklarımızı tahsis ederdik. Aynı şekilde iyi okullarda okumam için de gayret ederlerdi. Tabii bunun bir diğer sebebi de hayırlı bir kısmet için bu kadar nitelikli yetiştiriliyordum.Hayırlı bir kısmet için mi?Tabii ki. 12 yaşımdan itibaren bunun altyapısı da hazırlanıyordu. Okusun, eğitiminden geri kalmasın. Ama öyle illa da yönetici olsun, kendi başına bir şeyler başarsın diye çok düşündüklerini de sanmıyorum. Bu da böyle bir gerçek. Ama bunlar benim daha da güçlenmemi sağladı. Gerçi istedikleri gibi de oldu, mezun olunca evlendim ve çocuğum oldu.İlk firmanızı 24 yaşında kurduğunuzu söylüyorsunuz, bu nasıl oldu?Amerika'dan geldikten 5 gün sonra babamı kaybettik. Bir süre annemle babamın mesleğini devam ettirmeye çalıştık. Ben bir yandan da simultane çeviri yapmaya başladım. Hatta bu anlamda o dönem ilklerden olduğumu da belirteyim. Maddi kaygılar biraz buna sürükledi diyebiliriz ama iyi bir para kazandım o dönemde. Yüksek lisansımı da ekonomi ve uluslararası dış ilişkilerde yaptım. Kendimi iyi bir yönetici olarak hazırlamaya çalıştım. İşim de yüksek lisanstaki bir projemin fiiliyata dönüşmüş hali oldu.Peki gelelim kadınların çalışma hayatına. Bu konudaki düşünceleriniz neler?Gelişen bir ülkeyiz. Fakat gelişme hızımız dünyadakilerden geri kaldığı için de mutsuzuz. Biz istiyoruz ki dünyanın en gelişmiş seviyesini bugün var edelim. Ama istatistikler sana dünyada sondan 6.-7.sin diyor. Kadının çalışma hayatında olmaması, Parlamento'da yer almaması, toplum içinde yer bulmaması, kadın cinayetlerinin artması dünyanın en gelişmiş seviyesine çıkmayı desteklemiyor. Gelişmiş ülkelerin çalışma hayatlarına bakın. Kadın ve erkek eşit, çocukların eğitimi de devlet tarafından nitelikli şekilde karşılanıyor. Böyle bir durumda 2-3 tane de çocuk doğururum. Gözüm arkada kalmaz, korkmam. Hayal edilen ve istenilen ortam bu. Bu sağlanmadığı müddetçe ben kalkınacağımıza inanmıyorum. Ülke bir yere kadar gelip tıkanır. Bugün bir çocuğun nitelikli olarak eğitilip okutulabilmesi, hayata kazandırılması ile ilgili ciddi bir ekonomik kazancın olması lazım. Eğer bu ekonomik geliri 3'e katlayabiliyorsa, istediği kadar çocuk yapsın. Ama neden artık insanlar 1-2 ile sınırlı kalıyor. Ona o imkânları sağlayacak kendisinin ekonomik yapısı yok ki çocuğa bakabilsin.Bu imkânlar için nasıl bir politika gerekli?Bu ülkede yüzde yüz enflasyon vardı. 2002'de AK Parti geldi ve dedi ki ‘Ben bunun başını ezerim. Bu ekonomiyi düzeltirim' ve 10 yılda bitirdi. Demek ki bu işler bu düzeyde kararlılıkla, istekle, adanmışlıkla yapılırsa 10 yıllık bir mesele. Yüz yıllık değil. Yeter ki bu kararlılık olsun. Yüzde yüz enflasyon ile nasıl ülke kalkınmazsa, bu kadın erkek eşitsizliğiyle de ülke kalkınmaz. Büyükşehir, kasaba ve köylerde siz kendinizi adayacaksınız. “Ben okuma yazma bilmeyen kadın bırakmayacağım. Meslek eğitimi verdirmek için elimden geleni yapacağım. Çocuklar için kreşler açacağım. Ve ben 10 yıl içinde bu kadınları çalışma hayatının içine sokacağım.” demeli.işveren kadına ‘kaç çocuk yapacaksın?’ diye sormamalı!Kadın hayatın içinde olmalı. Eğitilmeli, meslek sahibi edilmeli. Burada fırsat eşitliği sağlanmalı. Hatta pozitif ayrımcılık yapılmalı, kadınsa daha çok desteklenmeli. Oysaki pozitif ayrımcılığa karşı çıkılıyor. Hayır. Şartlar eşit değil. Siz 1., 5. ve 6. derece bölgesel teşvikler koyuyorsunuz. Bu geri durumu ortadan kaldırmak için teşvik politikası uygulanıyor. Diyorum ki o zaman onun adını kaldırıyoruz kalkınmada öncelikli bölgelerde pozitif ayrımcılık politikası koyalım. Japonya Başbakanı Abe, “Ben 10 yıl içinde bu toplumda kadınların hepsini farklı bir yere getirmeye adandım. Çünkü başka türlü 10. ekonomi olamam.” diyor. Türkiye'de de eğitim için ekstra teşviklerin verilmesi lazım. Ailelerin kız çocuklarını okutmaları için desteklenmeleri lazım. İş alanlarında fırsat eşitliği lazım. İşe alırken ‘Kaç çocuk doğuracaksın? Ne zaman evleneceksin?' işveren bunu sormayacak bile. Çünkü kreşi açık, endişe etmeyecek. Bugün için hayal gibi geliyor ama Cumhuriyet'i kurmak da hayaldi. Bazı hayaller olmadığı zaman gerçekleşmiyor. Bana artık hayal gibi de gelmiyor. Daha fazla kadın çalışma hayatına kendisi isteyerek girecek. Tersi mümkün değil. İran bizi geçmiş. Çalışma hayatında kadınlar daha fazla.Kadına şiddetteki artışın sebebi sizce ne?Kadın cinayetleri 7 yılda bin 400 arttı. Özgecan olayından sonra Mersin'de de bir olay oldu. Peki Meclis'in son bir hafta içinde yaşanılanlara bakar mısınız? Ben sizle mutabık olmayabilirim. Siz de benimle mutabık olmayabilirsiniz, zaten olmak da zorunda değilsiniz. Ancak mutabık olmadığımız alanları kazıyarak birbirimize düşman mı olacağız, yoksa mutabık olduğumuz alanları el ele tutuşup zamanla birbirimizi anlar hale mi geleceğiz? Uzlaşma dili budur. Ve bu dil hakim olmadığı için ülkede her alanda şiddet görüyorsunuz. Bir insan, bir topluluk ne zaman kızgın hale gelir? Duyulmadığı zaman. Bunun adı da ifade özgürlüğü. Devlet, hükümet bu ortamı sağlayacak. Gençlerin yüzde 25'i işsizlikte. Bu gençler geleceklerini umutlu görmüyor. En azından bunu ifade etme hakları yok mu? Herkesin el ele birlikte yaşayabileceği ortamın olması lazım. Ben bunu göremiyor ve şiddetin sebebini de bu olarak analiz ediyorum.Bizde çocuklu kadınlar çalışma saatlerini kendisi ayarlıyorBiraz da SUTEKS’in hikâyesini anlatır mısınız?Üniversitedeki hocam, “Çocuklar, bu ülkenin uzun yıllar dövize ihtiyacı olacak. Dolayısıyla döviz getirici sektörlerde iş yapın.” demişti. Ben de kafaya koymuştum. Ya ihracat ya turizmle uğraşacaktım. Tabii temelinde önce memlekete hayırlı bir iş yapma düşüncesi var. Ben de mücadele ederek bir yere geldim.Peki SUTEKS kadın çalışanlarına nasıl bir imkân sağlıyor?O zamanlardan şunu diyordum: ‘Ben işveren olduğum zaman kadın çalışanlarıma sıkıntı yaşatmayacağım.’ çünkü biliyorum. Çocuğu olan kadının aklı evde olacak. Bunu hissediyorsunuz. Hamilelik dönemi iyi veya kötü geçebilir. O kadar çalışmış, üniversite bitirmiş. Hatta nerede çalışırsa çalışsın emek vermiş. Onun bu dönemlerinde destek olmalı. Şu an gündemde 2 yasal düzenleme var. Biz aşağı yukarı 14 senedir Suteks olarak bunları uyguluyoruz. Birleşmiş Milletler’den ödül almamızın sebebi de bu. Bizde çalışanlar, çalışma saatini kendisi belirliyor. Bu kapsamda belediyelerin kreş açma zorunluluğu olması lazım. Nasıl ki Sağlık Bakanlığı’nın aile hekimliği var. Sayısı ve bölgesi nüfus yoğunluğuna göre. O büyüklükte tüm belediyelerin kreş açması gerekmektedir.8 Mart Dünya Kadınlar Günü için mesajınız nedir?8 Mart’ı erkeklerin kutlaması lazım. Kadınların kadınlar arası kutladığı bir şey değil. Gazetelerde, köşe yazılarında hep şunu görüyoruz: ‘Kadın hareketine güveniyoruz. Destekliyoruz.’ Ben de onlara diyorum ki: ‘Ben de size güvenmek istiyorum. Yanımızda olun. Kadına karşı bütün haksızlıkların karşısında durun. Hadi erkekler!’

    0 0

    Dünya düzeni değişmez aslında, değişen değerlerdir. Eskiden yeri ayrı olan, hayatta yapıcı birleştirici rolü üstlenen kadın, sığ düşüncelerle tahtından edilmek istendi.Fakat siz onun zayıf durduğuna bakmayın, her darbede tekrar güçlenerek toplumdaki yerini aldı. ‘Yuvasını yapan dişi kuş’ iş hayatında da kendini gösterdi. Siyasette olduğu gibi iş dünyasının karar alma mekanizmasında da erkek egemenliği hâkim gibi görülse de kadınlar bu alanı bırakmamakta kararlı. Kadın hakları noktasında çıkmazlar yaşayan ülkemizde rol model haline gelen kadınlar, gün geçtikçe artıyor.Sabancı Holding (Güler Sabancı), Akbank (Suzan Sabancı Dinçer), Intel (Ayşegül İldeniz) marka kadınlar tarafından yönetiliyor. TÜSİAD gibi önemli bir kuruluşa yine başarılı bir kadın başkanlık yapıyor (Allianz Sigorta ile Allianz Hayat ve Emeklilik Yönetim Kurulu Başkanı ve Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Cansen Başaran-Symes). Marketing Türkiye Dergisi’nin yaptırdığı “Kadın Yöneticiler Algı Araştırması” Türkiye’de en çok tanınan, en itibarlı ve yurtdışında Türkiye’yi en iyi temsil eden kadın yöneticileri ortaya koydu. Araştırmaya göre Sakıp Sabancı’nın vefatının ardından grubun liderliğini üstlenen Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, ‘En itibarlı kadın yönetici’ olarak kabul ediliyor. En itibarlı 10 kadından 5’inin ortak özelliği ise Boğaziçi Üniversitesi mezunu olmaları. ‘Kadın Yöneticiler Algı Araştırması’nın bilinirlik sıralamasına baktığımızda Doğan TV Yönetim Kurulu Üyesi Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın en tanınan kadın yönetici olduğunu görüyoruz. TÜSİAD tarihindeki ilk kadın başkan olma özelliğiyle de kadınlar için rol model olan Yalçındağ, 35 yaş ve üzeri katılımcılar arasında daha fazla tanınıyor (yüzde 45). Tat Gıda Genel Müdürü Arzu Aslan Kesimer ise en çok 24 yaş ve altı genç katılımcılar tarafından tanınıyor. Boyner Holding Yönetim Kurulu Üyesi Nazlı Ümit Boyner ve İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eczacıbaşı’nın bilinirliği, katılımcıların yaşı arttıkça yükseliyor. 2004’ten bu yana İstanbul Modern Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı sürdüren Oya Eczacıbaşı, Museum of Modern Art (MoMA) Uluslararası Konseyi’nde de yer alıyor. Eczacıbaşı, en itibarlı kadın yöneticiler ve en çok tanınan kadın yöneticiler arasında dördüncü sırada bulunuyor. Fransa Cumhuriyeti tarafından Chevalier dans I’Ordre National de la Legion d’Honneur madalyası verilen Eczacıbaşı, ülkemizi yurtdışında temsil eden kadınlar arasında da dördüncü sırada bulunuyor. TÜSİAD’ın tarihindeki ikinci kadın başkanı olan Ümit Boyner, Kadın Girişimciler Derneği’nin de (KAGİDER) kurucusu. Boyner, en fazla tanınan beşinci kadın yönetici. Türkiye’nin en itibarlı yedinci kadını Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, Global ilişkiler Forumu Yönetim Kurulu üyesi ve İstanbul Lüksemburg fahri konsolosu olan Dinçer, Chatham House Mütevelli Heyeti’nde bulunuyor. Dinçer ayrıca 2010-2014 yılları arasında iki dönem boyunca DEİK/ Türk–İngiliz İş Konseyi başkanlığı görevini üstlendi. Dinçer Türkiye’yi yurtdışında temsil eden başarılı kadın yöneticiler sıralamasında 11. sırada bulunuyor.

    0 0

    İstihdama katılım oranları hızla artan kadınlar, ev işlerinin ağır yükünü de taşımaya devam ediyor. Ev işlerinin eşitlikçi bir yöntemle paylaşılmaması, çalışan kadın için evde ikinci vardiyayı başlatıyor. Dünya üzerindeki işlerin yüzde 70'ini yapan kadınlar; gelirin sadece yüzde 10'una, gayrimenkulün (mal varlığının) ise sadece yüzde 1'ine sahip.İstihdama katılan ya da katılmayan her kadının görünmeyen emeği, ekonomi için çok şey ifade ediyor. 2006 yılında yapılan bir araştırmaya göre, ev işlerinde sarf edilen emek değerinin yıllık milli gelirdeki karşılığı, yüzde 24'ü ile yüzde 45'i arasında. Yani bu işlerin yüzde 86'sını kadınlar yapıyor. Bu nedenle halihazırda ücretli sektörde çalışan kadınlar, evde yapmaya devam ettikleri işler ve bakım hizmetleriyle de ikinci bir vardiya çalışmış oluyor. Ülkemizdeki 27 milyon kadından sadece 8 milyonu istihdam ediliyor. Eğitim alma fırsatı bulamadığı için kayıt dışı çalışan kadın nüfusu ise oldukça fazla. Hem dışarıda hem de ev içinde çalışan kadının durumunu ‘çifte yük' olarak adlandıran Kadın Girişimciler Derneği Başkanı (KAGİDER) Dr. Gülden Türktan, “Pek çok kadın başarıyla bunun üstesinden geliyor. Zira kadın çok yönlü. Örneğin yemek yaparken işi düşünebiliyor, işte ise çocuğun okuldan eve gelip gelmediğini takip edebiliyor. Çünkü kadın her üstlendiği işin altından kalkma sorumluluğuyla çalışıyor. Erkeğin bakış açısı, bu gayreti görmesi, takdir etmesi ve destek olması çok önemli. Her ne kadar iş ve yaşam dengesi kadının aleyhine olsa da kadının bu dengeyi görmezden gelmesi, çocuğunun da en kritik yıllarının üstesinden gelmesini sağlıyor.” diyor. Türktan, çalışan ve çalışmayan kadınların ev ekonomisine katkısını şöyle değerlendiriyor: “ANKA Kadın Araştırma Merkezi'nin 2013'te çıkardığı ‘Kadının Görünmeyen Emeği: İkinci Vardiya' isimli raporu, çalışma durumu incelendiğinde istihdama katılan kadınların ev içi iş yüklerinin ev kadınlarına göre daha az olduğunu belirtiyor. Burada iki neden olabilir, bunlardan birincisi kadın, erkek ile ev içi işi paylaşıyor, ikincisi ise dışarıdan ücretli işçi tutuyor. İkinci nedeni ele alırsak, çalışan kadın ev ekonomisine çalışarak destek olurken, ev kadını ev içi emeğini ücretsiz olarak yapıyor ve yine ev ekonomisine katkıda bulunuyor. Yani kadının işi gibi gözüken ev içi işleri üstlenmesi temelde ev ekonomisine katkı sağlayan bir sonuç. Üçüncü açıklama ise çalışan kadının ev işlerinde daha verimli olması gereği ve gerçeğidir. Zamana karşı bir yarış oluşuyor.”‘ÜCRETSİZ MAHALLE YUVALARI AÇILMADAN, ÇALIŞAN KADININ SORUNU AŞILMAZ'“Türk kadını her zaman üretiyordu.” diyen Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı Başkanı Didem Demircan ise kadınların hayatın her noktasında çalıştığını anlatıyor. Tarlada sebzesini, meyvesini, evde tarhanasını, turşusunu, kıyafetinden yemesine, içmesine, eğitimine kadar çocuğunu yetiştirebilen kadının, ciddi bir emeği olduğunu kaydediyor. Demircan, “Kadınlar çok güçlü bireyler. Yoksullukla mücadele ediyorlar, ev idare ediyorlar, çocuk yetiştiriyorlar, evde ya da dışarıda çalışıyorlar.” diyor. Sivil toplum kuruluşları olarak kadına gücünü hissettirmek istediklerini söyleyen Demircan, “Mesela bizim eğitim programlarımız kadınların tecrübeleri üzerine kuruludur. Onlarda var olan bu gücü, kapasiteyi ortaya çıkarmakla yükümlüyüz.” ifadelerini kullanıyor. Vakfın ‘Türkiye Geneli Kadın Girişimciliği Araştırmaları'nı paylaşan Demircan, kadınları girişimciliğe yönlendiren sebeplerden birincisinin kendi işini yapan başka kadınlar olduğunu belirtiyor. Çalışan kadın oranının yüzde 30 civarında olduğuna, işsiz kadın sayısının ise yüzde 10 olduğuna değinen Demircan, şunlara dikkat çekiyor: “Geriye kalan yüzde 60 ya iş aramıyor ya da iş aramayla ilgili ümidini yitirmiş. Neden? Çünkü bu kadınların birçoğunun eğitim durumu yeterli değil. Toplum tarafından aile içi sorumlulukları tanımlanmış ve o yüzden evindeki çocuğuna bakmak zorunda, yaşlıya, engelliye bakmak zorunda. Dar gelirliye yönelik kurulmuş çocuk yuvaları yok. Dolayısıyla kadın bu çocuğunu nereye bırakıp iş arasın? Ya da ekonomik olarak aktif olsun. Dolayısıyla devlet birtakım olanakları sağlamadan yüzde 60 kadını ekonominin içine çekmesi mümkün değil. Her şeyden önce kreş olayını çözmek lazım. Ücretsiz mahalle yuvaları açılmadan bu sorun aşılmaz. Devlet kendisi açabilir bu kreşleri ya da sosyal oluşumlar tarafından desteklenebilir ama her mahallede muhakkak bir kreş olmalı. Çocuk yaşadığı ortamdan uzaklaşmamalı.”

    0 0

    Çocuk sahibi olduktan sonra tekrar çalışma kararı aldıysanız; planlı hareket ederek kendinizi oldukça enerjik, mutlu hissedebilir, bu süreci en az hata ve problemle atlatabilirsiniz.Çalışan kadının kaygıları bebeğinin varlığı öğrendiği an başlar. Çocuk dünyaya gözlerini açtığında ise; gerçeklerle yüzleşme zamanıdır artık. Bir de eş-dost-akrabanın “Çalışacak mısın? Küçücük bebeği kime bırakacaksın?” mobingini unutmamak gerekir. Öncelikle tüm meraklı ve önyargılı insanlara kulaklarınızı tıkayıp kendi kararınızı kendiniz vermelisiniz. Eğer maddi ya da manevi gerekçelerle çalışma hayatına geri dönecekseniz; size birkaç tavsiyemiz olacak… Gerçekten ‘çalışan kadın’ olmak istiyor musunuz?Daha yolun başında bilmelisiniz; hayatınız öyle çok da kolay olmayacak. Çocuk, eş, ev ve iş hayatını dengeli şekilde götürmek için hem bedenen hem de ruhen fedakarlıkta bulunmalısınız. Bu yoğunluğu göğüsleyebilecek kadar ruhen güçlüyseniz halinizden şikayet etmeyecek, hatta sevdiklerinizin ihtiyaçlarını karşıladıkça mutluluk duyacaksınızdır. Bu ruh hali de size “yaşam enerjisi” olarak geri dönecek. Aksi halde yükünüzün ağırlığını hissettikçe daha çok yorulacak, sinirlenecek ve “geçimsiz” birine dönüşeceksiniz.Uykudan fedakarlık…İnsanlar kas-kemik yapısı ya da beslenme içeriğinden değil; öncelikle ruhundan güç alır. Aldığı gücü yaşam enerjisine dönüştürerek de keyiflice yaşam sürer. Dolayısıyla; kendinizi iyi hissetmeniz için illa da çocuklar gibi 8 saat uyumanıza gerek yok. Yetişkin birinin 5-6 saat uyuması çoğu zaman yeterlidir. Unutmayın; insanı gündelik koşuşturmacalar değil; kaygılar, karşılanmamış beklentiler, enerjisizlik ve mutsuzluk yorar. Ruhunuz dingin, keyfiniz yerindeyse yeni güne başlamak için de sebepleriniz varsa 5 saat sonra bomba gibi uyanacaksınız!Güne erken başlayın...Daha gün ağarmadan yeni güne başlamak sizi oldukça enerjik, zinde ve huzurlu yapar. Eğer çocuklarınız küçükse ve kendinize evde vakit ayırmakta güçlük çekiyorsanız o zaman günün ilk 1 saatini yapılacak işleri düşünmeden kahvenizi içerek değerlendirmelisiniz. Bu esnada kitap okuyabilir, hafif müzik dinleyebilir, spor yapabilir, ibadet edebilirsiniz. Moral depoladıktan sonra akşam yemeğini yapabilirsiniz. Makineye çamaşır atabilirsiniz. Mütevazı bir kahvaltı da hazırlayabilirsiniz. Unutmayın; sabah kahvaltısının mutlulukla ilişkisi bilimsel olarak da ispatlanmış.İşten eve gelirken…Saatlerdir dışarıdasınız ve çok yoruldunuz, haklısınız. Dönüş yolunda iken tüm gün yaşadıklarınızı, zihninizde gezinen insanları bir kenara atın. Sizi özlemle bekleyen bebeğinizi, çocuğunuzu düşünün. Onları ne kadar çok özlediğinizi, sevdiğinizi… Evet; içiniz kıpır kıpır oldu değil mi? Şimdi hasretle kucaklaşma zamanı! Sabah saatlerinde evdeki rutin işleri bitirdiğiniz için akşam yemeğine kadar sadece çocuklarınızla ilgilenin, çok acil bir durum yoksa cep telefonunuzu sessize alın. Çocuklarınızla sohbet edin. Oyunlar oynayın, kitap okuyun.Hafta içini ailenizle geçirin, düzeninizi bozmayın.Misafirleriniz için haftada bir gün en müsait olduğunuz zaman dilimini seçin. (Özellikle çocukları küçük olan aileler) Hafta içi günlük programınızı kimse aksatmamalı. Aksi halde; çocuklarınıza vakit ayıramazsınız, misafir ağırlama derdine düştüğünüz için stresli olursunuz. Duygusal anlamda doyuma ulaşmayan çocuklar; mızıklanır, annesinin yanından ayrılmak istemez, sürekli sorun çıkarır, gündelik yaşama uyum sağlamakta zorlanır.Mükemmeliyetçi olmayın!Mükemmeliyetçiliği alışkanlık haline getiren insanların aslında bu yolla duygusal yoksunluklarını (farkında olmadan) gidermeye çalıştığını biliyor muydunuz? Mükemmel insan yoktur. Çalışan kadınsa; ne kadar isterse istesin mükemmel olamaz. Burada önemli olan; annenin elinden geleni, gücünün yettiğini içtenlikle yaptığını bilmesidir. Hayatı doğal formunda yaşamak; hem gündelik yaşamı kolaylaştırır hem de bireysel kaygıları azaltır. Dolayısıyla insanlık halidir; bazen akşam yemeği yapılamamış olabilir, sabah tüm aile uyuyakalıp işe-okula geç kalabilir, dağınık ve tozlu bir evde misafir ağırlanabilir, çamaşırlar vaktinde yıkanmayabilir. Tüm bunları gülümsemeyle karşılamak sizi yetersiz, suçlu ya da beceriksiz yapmaz.Bakıcınızdan her şeyi yapmasını beklemeyin.Çocuklarınızın bakımı için evinizde bulunan kişiye fazla sorumluluk vermeyin. Bakıcının ana görevi çocukların ihtiyaçlarını “vaktinde ve yeterince” karşılamaktır. Vereceğiniz her yeni görev için gerekli zamanın çocuğunuzun vaktinden çalınacağını unutmayın. Üstelik; sizin beklentilerinizi karşılamaya çalışırken bakıcı, vazifelerini yetiştirme telaşına düşebilir, stresli hareket edebilir. Bu da direkt çocuğunuza huzursuzluk olarak yansır. Dolayısıyla tek bir kişi aynı zaman diliminde hem yemek, temizlik hem de çocuk bakımıyla ilgilenemez. Siz tercihinizi her zaman çocuktan yana kullanın.Bakıcıyla çocuğun bağ kurmasından rahatsızlık duymayın.Bebekler ilk iki yıl ihtiyacını kim karşılıyorsa; o kişiyle bağ kurar. Çocuğun hem anneyle, anne gittikten sonra da kaldığı bakıcısıyla bağ kurmasında pedagojik açıdan bir mahsur yoktur. Güvenli bağlanma sürecini sekteye uğratacak bir durum da değildir. Fakat; anne geldiğinde bebek bakıcısının kucağından inmiyorsa; çocuğun annesiyle bağlanma sorunu yaşadığını söyleyebiliriz. Burada annenin yapması gereken; bakıcı değiştirmek değildir asla. Bebeğine kendini vererek kaliteli zaman geçirmeye özen göstermelidir.Ve… Daha mutlu ve sağlıklı olursunuz.Çevrenizdeki kişilerin çalışan kadınları eksik görmesini, küçümsemesini umursamıyor, sorumluluklarınızı bir yük olarak görmüyor, onların varlığından güç, enerji alıyorsanız; sıradan insanlara göre daha sağlıklı bir ruh haline sahip olduğunuzu düşünebilirsiniz. Üstelik şanslı olduğunuzu da bilmelisiniz. Çünkü; siz işyerinde işleriniz, eve geldikten sonra da çocuk ve eşiniz derken gün tatlı bir telaşla-yorgunlukla son bulur. İşte en çok da bundan dolayı siz daha mutlu ve sağlıklı bir birey olursunuz…

    0 0

    Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Kadın Platformu, kurulduğu günden beri yaptığı çalışmalarla başta kadın problemleri olmak üzere toplumsal sorunların çözümü için önemli çalışmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu.Kadınları bu çalışmalara aktif olarak dâhil eden Kadın Platformu, 6 yıldır yaptığı çalışmalarla adından söz ettiriyor. Yalnızca Türkiye'deki kadınları değil, dünya kadınlarını da bir araya getirerek başarılı işlere imza atan platformun en önemli çalışması İstanbul Summit (İstanbul Zirvesi). Geçtiğimiz yıl 45 farklı ülkeden 300'ün üzerinde akademisyen, gazeteci, STK çalışanı, iş ve parlamento dünyasının önemli kadın isimlerini ağırladı. Her iki yılda bir düzenlediği uluslararası aile konferanslarıyla da aile kurumuna yerel ve dünyanın farklı yerlerinden gelen alanında uzman isimlerle önemli politikalar sunuyor. Platformun çalışmaları bunlarla da sınırlı değil. Kadınların güçlendirilmesine yönelik birçok panel düzenleniyor. Tüm bu çalışmalarını ve Türkiye'de kadınların konumunu konuşmak için GYV Kadın Platformu Genel Sekreteri Müşerref Özer'in kapısını çaldık.GYV Kadın Platformu olarak hak ve özgürlükler bakımından cinsiyet eşitliği, kadınların ve kız çocuklarının güçlendirilmesini hedeflediklerini kaydeden Özer, çözüm için kadınların aktif olması gerektiğini dile getiriyor. Gündemden hiç düşmeyen kadına yönelik şiddetin münferit hadiseler değil, daha köklü bir toplumsal soruna işaret ettiğini belirten Müşerref Hanım, “Yakın zamanda, 32 kadın sivil toplum kuruluşunun da desteğiyle yayınladığımız bildiride de buna işaret ettik. ‘Kadına Karşı Her Türlü Şiddeti ve Kadın Cinayetlerini Kınıyoruz' başlığıyla yayınlanan bu bildiride, mevcut yasalardaki boşluklar ve uygulama problemlerinin yol açtığı cezasızlığın yanı sıra, kültürel kodlarımızdaki kadın algısının da bu şiddeti tetiklediğini vurguladık. Çözüm önerilerimizin başında, cinsiyet eşitliğine yönelik eğitim ve bunun yanında gerekli yasal düzenlemelerin yapılması vardı.” diyor. Müşerref Hanım, günümüz Türkiye'sinde kadınların en temel hakları olan güvenlik ve özgürlük için mücadele etmek zorunda kaldığına “Kadınlar siyasette, ekonomide, toplumsal alanda hak ve eşitlik arayışında olması gerekirken, maalesef şu anda kendilerini yaşam haklarını savunurken buluyorlar.” sözleriyle dikkat çekiyor. “Kadınlar halen ailede, okulda, sokakta, siyasette, iş hayatında büyük mücadeleler vermek durumunda kalıyor.” gerçeğine işaret eden Müşerref Özer, bu eşitsizliğin kalıcı bir şekilde ortadan kalkabilmesi için, insan olma paydasında değer ve saygınlık atfeden bir ahlak sisteminin inşa edilmesi gerektiğini vurguluyor.DİNİN, KADINLARI EVE HAPSEDEN BİR MESAJI YOKHer zaman ‘Evrensel Barışa Doğru' sloganıyla hareket ettiklerini dile getiren Müşerref Hanım, kadın haklarında en büyük problemin muhafazakar kesimde yaşandığı kanısına ise şöyle itiraz ediyor: “Dinin kadınları eve hapseden bir mesajı olduğunu düşünmüyorum. Gelenek merkezli bazı katı uygulamaların sırf din üzerinden okunmasını yanlış buluyorum. Şartları elverdiği ve bu konuda seçim hakları olduğu sürece, kadınların toplumsal alanda istedikleri rolü almalarına dinin engel teşkil eden bir hükmü bulunmuyor. Kaldı ki, kadınların toplumsal alandan dışlanmasının sadece Müslüman toplumlarda görülen bir vaka olmadığı da biliniyor.

    0 0

    Birçok kişinin hayatını altüst edecek acılar yaşadı hepsi. Kimi hayat arkadaşını, kimi evladını, kimi de kardeşini feci bir olayla kaybetti.Ancak insanları hayattan koparan bu acılar, onların her birini güçlü bir şekilde hayata bağladı. Adalet yerini bulsun diye mücadele veren bu kadınların hikâyeleri, gelecek nesil için birer ibret vesikası niteliğinde.Roboskili kadınlar sadece adalet istiyorAHMET GÖRÇÜMŞırnak Uludere’de 28 Aralık 2011 gecesi düzenlenen hava operasyonunda kaçakçılık yapan 34 köylü hayatını kaybetti. Roboski diye hafızalara yer eden bu katliamda Emine Ürek, 16 yaşındaki oğlunu kaybetti. Ayrıca hayatını kaybeden diğer köylülerle de akrabaydı. Anne Ürek, katliamı yapanların ortaya çıkması için 4 yıldır adalet mücadelesi veriyor. O, sonradan aynı bölgede devrilen askerî araca yardım için ilk koşanlar arasındaydı. Yalınayak, askerleri kurtarmaya giden acılı annenin çabası, Türkiye kardeşliğinin simgesi haline gelmişti. Emine Ürek’in şu ifadeleri binlerce açılıma denk: “Evladımı kaybettim, bari başka annelerin ciğeri yanmasın demiştim. Hâlâ kucağımda ölen asker için ağlıyorum. Biz de insanız, yüreğimiz dayanmıyor. Biz birlikten beraberlikten yanayız. Sadece kötüler ortaya çıksın istiyoruz.” Muhtaç olsalar bile evladının ‘kan parasına’ el sürmeyeceğini belirten Emine Ürek, “Çocuklarıma kül yedirsem, toprak yedirsem de oğlumun parasını alıp yedirmem. Bu dünya fani. Bir şekilde geçer gider. Öbür dünyada çocuğumun karşısına geçemem. Parayı evime kadar getirseler bile almazdım. Başbakan’a ‘almayacağız’ dedik. Hesapta duran para Ankara’ya iade edildi.” ifadelerini kullanıyor.EMİNE ÜREKFaillerin ortaya çıkması için direniyoruzOğlu Yüksel’in acısını da bir an yüreğinden çıkarmadığını söylüyor Emine Hanım. Faillerin ortaya çıkması için 4 yıldır ‘Roboski için adalet’ eylemlerine katılan Ürek, “Biz çok direndik, direneceğiz. Kanımızın son damlasına kadar devletin bu failleri ortaya çıkarması için mücadele edeceğiz.” diyor. Roboskili annelerin devletten sadece adalet beklediğini dile getiren acılı anne, kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmediğini söylüyor: “Biz Türkiye Cumhuriyeti bayrağına bir kara leke olarak girdik. Bu kaşla göz arasında olan bir katliamdır. Dördüncü senemize girdik. Sadece devletten beklentimiz adalettir. Başbakan eşini buraya yolladığında biz ilk önce kabul etmeyecektik. Ama o da annedir, onun da çocukları var dedik, kabul ettik. O da ‘Başbakan’a anlatacağım’ diye söz verdi. Dileklerimizi dile getirdik ama ondan sonra Emine Hanım söylediyse, söylemediyse medyaları kapattılar.”Kadınlar mücadele etmezse bütün çocuklara yazık olurŞeyma ERCANLITürkiye’de direnişin ismi haline gelen kadınlardan birisi Gülsüm Elvan… Genç yaşta hayata tutunup, ekmek parasının peşinden koşmuş bir kadın o. 15 yaşındaki Berkin’i de ekmek almaya göndermişti. Gezi Parkı eylemlerinde polisin attığı biber gazı kapsülüyle 269 gün komada kalan Berkin hayat mücadelesini kaybetti. Toplumun en gergin dönemlerinde acılı bir anne olarak vakur duruşuyla örnek oldu. Anne Elvan, 8 Mart için de “Kadınlar mücadele etmezse topluma da çocuklara da yazık olur.” mesajını veriyor. Kadınların her şartta güçlü durması gerektiğini belirten Gülsüm Elvan, “Ne kadar zor şartlarda olsalar da kadınlar, geri adım atmasın ve çocukları için, gelecek için mücadele etsin. Köhnemiş düzeni ancak inanarak düzeltebiliriz. Çocuklarım için ayaktayım. Direniyorum. Bende bu nefes oldukça asla vazgeçmeyeceğim.” diye de ekliyor.Kadınlar haram lokma yedirmezBETÜL TANRISEVENSemra Köse, sahur operasyonunda gözaltına alınan eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Ömer Köse’nin eşi. Türkiye bu operasyonlarla tanıdı onları. Eşlerinin sonuna kadar arkasında durdular. Semra Hanım da eşinin tutuklanmasından sonra tüm hukuksuzluklarla mücadele veriyor. 8 günlük adliye süreci, eşinin tutuklanma haberi ve Silivri yollarında geçen aylar... Üç çocuğu var Köse çiftinin. Semra Hanım, 8 aydır çocuklarına hem annelik hem babalık yapıyor. Bütün bunların yanında eşi görevden ihraç edilince, maddi sorunları da tek başına göğüslüyor. Ara sıra ailesinden destek gören Köse, polis lojmanından çıkartıldıklarında evini tek başına taşımak zorunda kalır. Yapılan haksızlıkları her platformda dile getirmeye çalıştığını söyleyen Köse, hukuksuzlukların kendilerini yıldıramayacağını vurguluyor ve ekliyor: “Hak bildiğimizi söylemekten vazgeçecek değiliz. Biz kadınlar evlatlarımıza haram lokma yedirmeyiz. Bizim eşlerimiz de vatanını milletini seven haram lokma yemeyen, aldığı parayı hak etmeye çalışan insanlar. Milletin vicdanı bu kurulan tiyatro sahnesini yerle bir edecektir. ”Somalı Kibariye, vefasıyla örnek oluyorMUSTAFA KUŞEN, ÖMER ÇAKMAKKibariye Kutbey (39), Manisa Soma’da maden faciasında hayatını kaybeden 301 işçiden sadece birinin eşi. Aradan 10 ay geçti. Geride kalan üç çocuğuyla şimdi zor günler geçiriyor. Fakat onun azmi ve vefası takdir edilecek cinsten. Kibariye Hanım, çocuklarının dışında kayınpederi ve kayınvalidesine de bakıyor. Zira eşi ailesinin tek oğluydu. Kibariye Hanımın eşi vefat etmeden önce sık sık anne-babasını ziyaret edip, ihtiyaçlarını giderirmiş. “Şimdi sıra bende. Onlar eşimin emaneti.” diyor. Şimdi Kimse Yok mu Derneği’nin onlara verdiği evde hep birlikte oturuyorlar. Kibariye Hanım’ın duruşu takdire şayan: “Ben eşimi kaybettim, onlar da oğullarını kaybetti. Onlar bizim atamız. Eşim öldü diye onları yüzüstü bırakamam, bakmak zorundayım. Onlar da benim çocuklarıma bakıyor. Birbirimizin can yoldaşı oluyoruz. Kiramız falan olmadığı için eşim için bağlanan maaşla geçinip gidiyoruz. Halimize şükrediyoruz.”

    0 0

    Daha önceleri mutlaka çok sayıda göz aldanması görmüşsünüzdür. Ancak İsviçreli photoshop sanatçısının çalışmaları diğerlerinden farklı. İsveçli Photoshop uzmanı Erik Johansson’un yaptığı sanat işi halen gücünü yitirmedi. Bunun nedeni onları daha gerçekçi ve huzursuz edici yaparak oluşturduğu karmaşık fotoğraflardır. Johansson fotoğrafçı ve rötuşçu olarak çalışıyor. Fotoğrafçının resmi olarak yetkilendirilmiş fotoğrafları bile sanat işi. Aşağıdaki otomobilleri kapsayan fotoğraflar Avustralya’da Trafik Kazası Komisyonu tarafından uyuşturucu ilaçların etkisinde otomobil sürerken oluşan kafa karışıklığını yansıtması için fotoğrafçı görevlendirildi. Fotoğrafçı, bir fotoğrafın yüzlerce görüntüden oluşmasına rağmen onların hepsinin bir şeyi resmetmesini istediğini belirtti.

    0 0

    İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı 40. yılında iki arşivlik albüm yayınladı.Kendi orkestrası ile usta sesleri buluşturan albümler için, Türkiye'nin ve müziğimizin zenginliğini yansıtacak nitelikte özel bir repertuvar çalışması yapılmış. Türk halk müziği türündeki Pür Nida, Anadolu'nun derin köklerinden beslenen halk türküleriyle yurdun dört bir yanından renkler taşıyor. 15 türkünün yer aldığı albümde Zara, Erol Parlak, Cengiz Özkan, Erdal Erzincan, Sevcan Orhan gibi isimler var. Klasik Türk müziği albümü Meşk-i Safa ise sanat müziğinin zengin varlığından yapılan titiz bir seçkiyle hazırlanmış. Şarkıları; Münip Utandı, Esma Başbuğ, Çiğdem Yarkın ve Adnan Çoban seslendiriyor. Pür Nida-Meşk-i Safa Karma İTÜ YayınlarıNail Yavuzoğlu'ndan Bas Duo Nail Yavuzoğlu ismini cazseverler yakından biliyor. O aynı zamanda bir eğitmen. 30 yılı aşkın süredir İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'nda ders veriyor. CRR caz orkestrasının şefliğini de yürüten sanatçı, şimdi de iki altı telli bas gitarı, üst üste çalarak oluşturduğu Bass Duo isimli projesi ile karşımızda. Albümdeki tüm eserler müzisyene ait. Albümün en farklı yanı ise caz müziğinin doğaçlama anlayışı ile Türk makam müziğinin taksim anlayışını sentezlemiş olması. Bas gitar için, bas hattı ile aynı anda akorları çalma tekniği geliştiren Yavuzoğlu, bas gitarın hem eşlik hem de bir solist enstrüman olarak ne kadar ifade gücüne sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bas Duo albümü hem cazseverler hem de Türk müziği âşıkları için çok farklı bir deneyim olacak. Nail Yavuzoğlu Bas Duo Yavuz PlakAşık Mustafa Zengin ArşiviÂşık Mustafa Zengin, yok olmaya yüz tutmuş özgün Alevi-Bektaşi geleneğinin son temsilcilerinden. Malatya-Kuluncaklı Halk Ozanı Mustafa Zengin'in eserleri ve derlemeleri ölümünden 32 yıl sonra bir albümde toplandı. Bu çalışma TRT kayıtlarından ve amatör ses kayıtlarından toparlanarak oluşturulmuş. Arşiv niteliğindeki bu çalışma üç yılı aşan oldukça yoğun ve meşakkatli bir kayıt toparlama ve bir araya getirme süreci sonrasında derlenmiş. Albümde; şu an kayıtlı yüz otuz civarı türküden 20 tanesine yer verilmiş. Zengin'in duygulu ve farklı sesi ile yoksulluk, sıla özlemi, doğa sevgisi, aşk acısını işleyen eserleri yer alıyor. Ayrıca iki yöresel halay ve iki derlemesi de çalışmaya dahil edilmiş. Albüm sadece âşıklık geleneğine değil türkü severler için de özel bir çalışma. Âşık Mustafa Zengin Arşiv Kalan Müzik

    0 0
  • 03/07/15--16:00: Bahara yolculuk başlıyor
  • Geride tüm sevdiklerini bırakarak dünyanın bir ucuna giden fedakâr bir öğretmenin hikâyesinden yola çıkarak çekilen 'Selam: Bahar’a Yolculuk', vizyona giriyor. Filmin başrol oyuncuları Gürol Güngör ve Mert Yavuzcan ile çekimler sırasında yaşadıklarını, senaryodan nasıl etkilendiklerini konuştuk. Gürol Güngör, canlandırdığı İsmail Öğretmen'in yaptıklarına hayran kaldığını söylüyor. Mert Yavuzcan ise “Öyle insanlarla tanıştık ki, eksi 40 derece soğuklarda bir daha çocuk sahibi olamayacak hale gelseler de vazgeçmemişler." diyor.Bu hafta vizyona girecek filmlerden biri ‘Selam: Bahara Yolculuk’. Kendini eğitime adamış ve bu uğurda birçok şeyi feda etmiş bir öğretmenin hikâyesini anlatan filmin başrol oyuncuları Gürol Güngör ve Mert Yavuzcan ile bir araya geldik. Filmle ilgili düşüncelerini aldık ve oynadıkları role nasıl hazırlandıklarını sorduk.Selam; Bahara Yolculuk vizyona girdiğinde seyirciyi nasıl bir film bekliyor olacak? Nelerle karşılaşacağız?Mert Yavuzcan:Bir yol hikâyesine tanık olacaklar açıkcası. Yolculuklar nasıldır bilirsiniz insanları heyecanlandırır ve yaşanılan tüm sıkıntılara rağmen bize birçok şey katar. Kim olduğunu anlarsın. Filmde de İsmail öğretmen ve Mehmet karakterlerinin yolculuğunu ve bir buluşma hikâyesini izleyeceğiz. Mendillerini hazırlasınlar.Gürol Güngör:Kendini eğitime adamış ve bu uğurda birçok şeyi feda etmiş bir öğretmenin hikâyesini anlatan adanmışlık filmi, Bahara Yolculuk. Kendi adıma Kırgızistan’da kırk beş gün kaldım ve ilk günümden son günüme kadar ailemle görüntülü konuşma fırsatı buldum. Ama o insanlar oraya gözü kapalı hiçbir şey bilmeden ellerinde sadece bir valizle yola çıkıyor. Bunu oradaki insanlara eğitim vermek ve bir şeylerin tomurcuklarını atmak için yapıyorlar. Daha iyi hayat sunmak ve dilimizi dünyaya yaymak amaçları. İşte biz filmimizle buna değiniyoruz.Hikâyeye dâhil olmanızda ve senaryoyu beğenmenizde sizi ikna eden etken neydi?G.G.:Film için görüşmeye gittiğimde yapımcımız Haluk Örgün ve yönetmenimiz Hamdi Alkan ile bir araya geldik. Hepsiyle orada ilk kez tanışma fırsatı buldum ve film hakkında çok bilgim yoktu. Fakat oradaki samimiyet ve yaklaşım beni çok etkiledi. Senaryoyu da beğenmiştim. İki unsur bir araya geldiği zaman kaymaklı ekmek kadayıfı oldu benim için (gülüyor).M.Y.:Senaryoyu okuduğumda gerçekçi olması ve bir dönem filmi niteliği taşıması hoşuma gitmişti. Oyuncu olarak bunlar her zaman ilgimi çekmiştir. Projelerimi seçerken hikâyeler önceliğim oluyor, sonrasında ise karakter geliyor. Genelde aşırı zıtlıkları olan, özü derinlikli ve ters açıya yatan karakterleri tercih ediyorum. Mehmet de benim için öyleydi. Başından sonuna büyük değişimin içinde olan bir roldü.Film aynı zamanda bir dönemi de yansıtıyor. Olaylar Sovyetler birliğinden yeni ayrılan ve hâlâ etkisinden kurtulamamış olan Kırgızistan’da geçiyor.M.Y.:Bir oyuncu olarak o dönemi tanıyıp bilmek bizim sorumluluğumuz. Kırgızistan komünist rejimden çıkmış ve kendini dünyaya yeni tanıtıyor. O dönemki cumhurbaşkanımız onlara büyük destek vermiş. Bu insanlar oraya Türkçe öğretmek ve eğitimin standardını yükseltmek için gidiyor ve her daim bu misyonu taşıyor. Sonuçta bir kültürün doğuşu eğitimden başlar. Bu çok güzel bir misyon ve bizlerin farkındalığını da artırdı. Çünkü işin aslını bizzat yaşayan insanlardan dinleyince bambaşka bakış açısına sahip oluyorsunuz. O realiteyi görmemiz hem rollerimize katkı sağladı hem de empati kurmamıza yardımcı oldu.G.G.: Okuduğumuz kitaplar haricinde oradaki insanlarla tanışmak ve Mert’in dediği gibi onlardan yaşanılanları dinlemek çok büyük bir tecrübeydi. Neleri çektiklerini ilk ağızdan duyuyorsunuz. Kaldıkları barakaları görüyorsunuz. Yan tarafta duvarları ayıran sadece bir mukavva var o kadar. Ayrıca hiç bilmedikleri bir dilden söz ediyoruz. Vücut dillerini kullanarak o tohumları atıyorlar. Bu öğretmenler ve gönüllü kahramanlar gerçekten büyük işler başarmışlar.Kırgızistan’da farklı bir iklim ve coğrafya ile karşılaştınız. Çekimler yorucu geçmiş olmalı.M.Y.:Açıkçası hava şartları çok cömert değildi (gülüyor).G.G.:Bizim gittiğimizde güzel bir hava vardı, zaten mevsim ilkbahardı. Fakat sonlarına doğru donduk. Kar vardı tepelerde, aşağıya doğru sert rüzgârlar esiyordu. Göle giriyorduk, sıcaktı fakat çıktığımızda soğuktan titriyorduk. Ama tabiatı inanılmaz derecede güzel ve el değmemiş.Filmi izlediğinizde neler hissettiniz?G.G.:Filmi parça parça çekiyorsunuz, sahneyi biliyorsunuz ama montajdan sonraki halini oturup izlediğinizde oynadığınız filmde duygulanıp ağlıyorsunuz, ilginç. Yani ben ağladım, başkaları da muhakkak ağlayacaktır.M.Y.:Ben inanılmaz etkilendim, etkilenmemek elde değil. Öyle sahneler var ki işin içindeyken görememişiz ama bağlandıktan sonra filmde görmek bambaşka. Oyuncu olarak atlaya atlaya çekiyorsunuz sonuçta. Her seyircinin yaşanmışlıklarını cımbızlayacağı anlar oldukça fazla.Kadroda aynı zamanda birçok Kırgız oyuncu da yer alıyor, değil mi?M.Y.:Evet, amatör oyuncular kadar profesyoneller de vardı. Örneğin filmde Sultanbek rolündeki Egemberdi Bekbolıev hem Bişkek’teki drama okulunun başkanı hem de devlet tiyatroları oyuncularından biriydi. Kendisi ile çalışmak, onu tanımak ve tecrübelerinden yararlanmak bizim için onurdu diyebilirim. Onunla sessiz oyunlarımız vardı ve replikli sahnelerimiz çok fazla yoktu. Ama birbirimizin dilini bilmeyişimiz bile bize engel olmuyordu ve başarıyorduk.Rolleriniz için ata binme eğitimleri almışsınız. Eyersiz bir şekilde kayalık zeminde ata binmenin yine de zorlukları olmuştur...M.Y:Büyük tecrübeydi benim için.G.G:Bugüne kadar hiç eğersiz ata binmemiştim. İkimiz de daha önceden ata binmeyi az çok biliyorduk ancak ata binmekle eyersiz ata binmek arasında fark varmış.M.Y:Hele ki Kırgız stiliyse (gülüyor).Karaktere bürünebilmek için empati kurmanızın yanı sıra sizden neler vardı o rollerde?G.G:Her karakter oyuncunun içerisinde olan bir şeydir, okursunuz, giyinirsiniz ve sunarsınız.. İsmail Öğretmen’e ben kendimden çok şey katmaya çalıştım. Ama gördüklerim ve öğrendiklerim de etkiliydi. Kötülüğe ve kaba kuvvete karşı hep sakin olmaya çalışan, konuşarak çözüme ulaşabilen ve barışa inanan bir insan İsmail Öğretmen. Zaten oradaki öğretmenlerin hepsi bu özellikleri taşıyor.M.Y:İsmail Öğretmen’in tam tersi bir karakter Mehmet. Aralarında hep bir gözlem var. Seyirci de zaten Mehmet’in İsmail Öğretmen’le kendini keşfetmesine tanık olacak. Her insanın içinde var olan şey sevgi ama ne yazık ki günümüzde en çok şikâyet ettiğimiz şey de sevgisizlik. Herkes birbirine karşı öfke ve nefret duyuyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki şiddet olayları ve cehalet giderek çoğalıyor. Mehmet de tüm bunlardan biraz biraz etkilenmiş.Filmin ana teması fedakârlık. Zaten hikâyesini de bunun üzerine kuruyor. Siz kendi yaşamınız için böyle bir fedakârlığa nasıl bakıyorsunuz? Gidebilir miydiniz?G.G.:Bu çok zor bir şey. Ortamı gördüğünüz zaman idrak ediyorsunuz. Siz ülkenizi, ailenizi ve dostlarınızı geride bırakıp bilinmeze gidiyorsunuz. Geri dönmeye niyetiniz yok yani. Oralara gidip imkânsızlıklardan bir şeyler çıkarmaya çalışıyor ve emeklerinizin karşılığını görüyorsunuz.. Bana şimdi Kırgızistan’a öğretmen olarak gider misiniz derseniz evet giderim. Ama oraya ilk giden kişiler gibi hiçbir şey bilmeden gidemezdim. Çünkü yokluklarla mücadele ediyorsunuz. Düşünün ki telefon, elektrik, telgraf ve hijyen yok, yok işte.M.Y.: Oradaki insanları görünce anlıyorsunuz. Resmen bile bile gidiyorsunuz. Ne olacağı belli değil. Öyle insanlarla tanıştık ki eksi 40 derecede soğuklarda bir daha çocuk sahibi olamayacak hale gelseler de vazgeçmemişler. Sırf bu fedakarlık ve misyon uğruna kendi sağlıklarını görmeden bu işe gönül verip o ülkelere gitmişler. Bu duygu anlatılmaz.

older | 1 | .... | 120 | 121 | (Page 122) | 123 | 124 | .... | 165 | newer