Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 119 | 120 | (Page 121) | 122 | 123 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 02/22/15--01:41: Bu da sualtı nehri!
  • Kabarcıklar çıkararak ilerleyen dalgıç görünmese mehtaplı gecede bir nehir kenarı sanabileceğiz bu fotoğraf aslında suyun 60 metre altında çekildi. Bu ilginç görüntünün ise aslında çok basit bir açıklaması var. Burası aslında kireçtaşı kayalarının çökmesiyle oluşmuş bir çukur. Meksika'nın Yucatan yarımadasında bulunan 60 metre derinliğindeki Cenote Angelita isimli çukur yağmur suları ile deniz suyunun karışımıyla oluşan bir katman. Su altında olmasına rağmen bulanık bir ikinci su tabakası, ağaçlar, dallar ve yapraklar burayı özel kılan görüntünün sebebi. Florida Üniversitesi'nde görevli jeolog Profesör Mark Brenner, yağmur suyunun deniz suyunun üstünde kaldığını, çünkü yoğunluğunun daha az olduğunu ifade ediyor. Bu katmanların arasında aynı zamanda organik maddelerin çürümesiyle oluşan sıkıştırılmış hidrojen sülfür gazı mevcut." Fotoğrafta görülen suyun tabanındaki puslu nehir görüntüsü bundan kaynaklanıyor. Ön plandaki yüzen dallar ve yapraklar, bu gerçeküstü sualtı tablosunu tamamlayıp bir nehir kenarı ilüzyonu oluşturuyor. Su altıyla ilgilenen ve dalış tutkusu bulunanların mutlaka yaşaması gereken bir deneyim.

    0 0
  • 02/22/15--01:42: Böceklerin makro dünyası
  • Rus fotoğrafçı Vadim Trunov, böceklerin dünyasını makro fotoğraflarla gözler önüne seriyor. Böceklere, sineklere ve diğer canlılara kimlik verip güzel, küçük hikayeler kuran Vadim Trunov, bu canlıların dünyasını fotoğraf karelerine yansıttı. Trunov, fotoğraflarına çeşitli nesneler yerleştirerek sıcacık ve güzel anlar oluşturuyor. Bu duruma hayvanların aldırış ediyormuş gibi görünmüyor. Üstelik Rus fotoğrafçı, bu bu kareler için çok da yorulmuyor; çünkü fotoğrafların çoğunu kendi evinin yakınlarında çekti.

    0 0

    Bir türlü önlenemeyen kadın cinayetleri ve artan şiddet olayları... Bütün bunlara asayişle ilgili çözümler aranıyor. Ancak uzmanlar bu tür arayışların sorunu kökten çözmeyeceği görüşünde. Çünkü toplumun yarıdan fazlası aile içinde duygusal şiddete maruz kalarak büyüyor. Ve bu insanlar birer potansiyel suçlu.Kadın cinayetleri Türkiye’nin kanıksanmış gündemleri arasına çoktan girdi. Öyle ki gündem oluşturması için cinayette vahşet içinde vahşet olması gerekiyor. Tıpkı bu hafta boyunca konuşulan, bütün yürekleri sızlatan Özgecan’ın katledilmesi gibi. Özgecan cinayetinde her gün yeni bir detayı anlatılan olayın dışında akıllarda kalacak iki şey daha vardı. Biri Özgecan’ın babasının söyledikleri, diğeri de katil Ahmet Suphi Altındöken’in annesinin konuşması.Özgecan’ın babası Mehmet Aslan yas tuttuğu çadırın önünde merhameti ve sevgiyi giderek hayatından çıkaran Türkiye toplumuna adeta insanlık dersi verdi. Güçlükle ayakta durduğu belliydi ama dirayetliydi. Çocuklarını sevgi üzere yetiştirdiğini anlatan Aslan, “Teslim olursak içimizdeki bütün güzellikler ortaya çıkacak. Savaşırsak, sonunda nefsimiz kazanacak ve analar, babalar ağlayacak, meleklerin kanatları koparılacak, meleklerin çığlıklarını kimse duymayacak.” diyordu. Ve katil Ahmet Suphi Altındöken’in annesinin konuşması: “Babasıyla beraber büyüdü, o yüzden böyle. Kocamdan çok şiddet gördüm ama kimseye söyleyemedim. Ben çocuklarımın babasının yanında büyümesini hiç istemedim.”İşte bu iki konuşma, anne-babalara insan yetiştirmede nasıl bir görev düştüğünü ortaya koydu. Çocuğa karşı her davranışından sorumlu olan ailelerin kimi mazlum kimi ise zalim bireylerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bahsi geçen örnek çok yeni ve elbette çok uç bir örnek. Ancak psikologlar bunun aileleri yanıltmamasını söylüyor. Belki çocuğunuz bu derece zalimliklere varmaz ancak anne-babasının etkisiyle sevgiden uzak ve kötülüğe açık bir birey olabilir.Çocuklara yönelik fiziksel ve duygusal şiddet, çocuğun dünyasına verdiği zararla kalmıyor. Topluma da çok pahalıya mal oluyor. Çocuğuna korku ve öfke patlamalarıyla dolu bir hayatı reva gören ebeveynler aslında şiddeti nesilden nesile aktarmış oluyor. Fiziksel şiddet vakıaları hâlâ fazla olsa da bir ölçüde bilinçlenme kaydedildi denilebilir. Ancak birçok anne, çocuğuna duygusal şiddet uyguladığının farkında değil. Genç Hayat Derneği’nin ‘Çocukların Ev İçinde Yaşadığı Şiddet Araştırması’na göre suç işlemiş ergenlerin anne-babalarından algıladıkları duygusal şiddet, suç işlememiş yaşıtlarına göre neredeyse iki kat daha fazla. Psikologlar ise sadece ergenlikte değil hayatı boyunca çocuğuna davranış bozukluğu ve şiddet eğilimi miras bırakmak istemeyen anne-babaları duygusal istismar konusunda kendilerini gözden geçirmeye davet ediyor. Zira Türkiye’de duygusal şiddete maruz kalan çocukların sayısı çok fazla. Üç yıl önce yapılan aynı araştırmaya göre Türkiye’de çocukların yüzde 67,9’u aile içinde duygusal şiddete maruz kalıyor.Oysa çocuğun içinde yaşadığı ve ‘en güvenilir’ yer olması beklenen evin içinde şiddet görmesi, onun en başta güven duygusunu zedeliyor. Çocuk, ergen ve aile terapisti Uzm. Psikolog Gamze Eser, yetişkinler için pek de önemli olmayan bu küçük söz ve davranışların çocuğun dünyasında oldukça etkili ve korkutucu olabileceğini söylüyor. Bazen istemsizce bazen de cezalandırmak için sergilenen davranış biçimleri daha hayata yeni başlayan çocuk için ebeveynin tahmin ettiğinden çok daha fazla anlam taşıyor. İşte bu yüzden evinde ya da toplum içinde korkudan bir köşeye sinmiş bir çocuğun olması kabul edilir bir durum olarak görülmüyor. Onların dünyasında anne-babaların kimi zaman kahraman kimi zaman da korku abidesi olabileceğini anlatan Eser, “Onların yaşadığı problemler kendi boylarından büyük. Dünyaya geleli sadece üç beş yıl olmuş bir bireyin korku yaşaması ileride çok ciddi ruhsal sıkıntılarla karşılaşmasına sebep olabilir.” diyor. Her davranışın sonucunda tepki alma kaygısı, anne ya da babasının hayatından uzaklaşmasına sebep olmanın oluşturduğu suçluluk hissi, onun özgüvenini yitirmesine ve başkalarına güvenmemesine neden oluyor.Çocuktaki davranış bozukluğunun kaynağı ebeveyndirGünümüz hayat şartlarının stres düzeyini bir hayli artırdığına değinen Gamze Eser, bu stresi daha yolun başındaki çocuklara acımasızca yansıtmamayı öneriyor. Dikkat çekilen diğer nokta ise çocukların ebeveynin sözlerinden çok eylemlerine ve beden diline dikkat ettiği. Dolayısıyla en ufak sebeplerle ona yöneltilen öfke dolu bir bakış, içe kapanmasına ve kendini değersiz hissetmesine yol açabilir. Ya da rol model olarak gördüğü ebeveynini taklit edip kardeşine veya kendisinden küçük arkadaşlarına benzer biçimde davranmaya başlar. Bu anlamda süreklilik arz etmeyen durumların telafi edilebileceğinin altını çizen Eser, “Ama anne ya da baba sık sık çocuğunu azarlıyor ya da onun korkuyla köşesine sindiğine şahit oluyorsa kendisinin öfke kontrolü için bir uzmandan yardım almasını tavsiye ederim.” önerisinde bulunuyor. Çünkü sabır ve tutarlılık sınırı düşük olan ebeveynler, çoğu kez günün stres ve yorgunluğunu evde çocuktan çıkarmayı alışkanlık haline getirebilir. Bu konuda anne-baba ayrımı yapmayı doğru bulmayan Eser, her ikisinin de mutlu olması halinde çocuklarına sıklıkla kızmayacaklarını anlatıyor. Zira mutlu ebeveyn olmak hayatın her yönünü etkiliyor. Bu yüzden öfke kontrolü tedavisi sadece anne için değil, sinir ve öfke konusunda sapma yaşayan her ebeveyn için çözülmesi gereken bir sorun. Zaten psikolog ve pedagoglara göre çocuklardaki davranış bozuklukları çocuğu uzmana götürerek aşılamaz. Genellikle anne-babanın davranış biçimlerini ve alışkanlıklarını değiştirme adına terapi almaları daha elzem görülür. Çünkü ebeveynin olumlu kodlamaları çocuğun kendinden emin ve sorunların üstesinden rahatlıkla gelebilme özelliği kazanmasına sebep olur. Gamze Eser’e göre çocuk anne ve babasında koşulsuz sevgiyi görmelidir. Ancak bu şekilde sağlam bir karaktere sahip olurlar. Bunun aksine her olumsuz cümle, kelime, öfke dolu bakış ise onun becerilerini gerçekleştirmesine engel olur. Ve hayatı boyunca potansiyelinin çok altında bir başarı sergileme ihtimali artar. Bazı çocuklar ise yeterince sevilmedikleri için kendilerini değersiz hisseder. Ya sevgi dilenirler ya da aşırı verici olarak ilgiyi üzerine çekmeye çalışırlar.Çocuğu duygusal şiddete maruz bırakan eylemlerOna yüksek sesle ve saldırganca bağırmak, çağırmak.Yanında bir başkasına fiziksel şiddet uygulamak (Örneğin babanın anneye şiddet uygulaması).‘Aptal’, ‘tembel’, ‘yeteneksiz’ benzeri kötü sözler söyleyerek aşağılamak.Konuşmasını, kendini ifade etmesini engellemek veya reddederek onu görmezden gelmek.Cep harçlığını ya da benzer biçimde ihtiyaçlarını karşılayabileceği imkanları elinden almak.Evden dışarı çıkmasını yasaklamakİzni olmadan çantasını, çekmecelerini, ceplerini karıştırmak.Kendini küçük düşürülmüş hissettirecek şekilde diğer çocuklarla kıyaslamak.Diğer insanların önünde kasıtlı olarak çok kötü veya aşağılanmış hissettirecek şekilde utandırmak.‘Keşke ölseydin’ ya da ‘Hiç doğmasaydın’ tarzında cümleler kurmak.Geç kaldığında veya anne-babanın istemediği vakitte çıktığında onu eve almamak.Evden atmak veya uzaklaştırmakla tehdit etmek, ya da ‘seni terk ederim’ şeklinde tehdit etmek.

    0 0

    Rock müzikseverler, Ozan Musluoğlu'nu Athena grubundan tanıyor.Müzik hayatına basgitarla başlayıp müzik bölümünde kontrbasa geçiş yapan ve Türkiye'nin en üretken caz müzisyenlerinden olan Ozan Musluoğlu'nun dördüncü albümü ‘My Best Friends Are Vocalists’ dinleyicilerle buluştu. Müzisyen bu albümde Fatih Erkoç, Şevval Sam, Gökhan Özoğuz gibi sesleri bir araya getirdi. Albüm, cazın geniş kitleler tarafından sevilmesi ve dinlenmesi yönünde atılmış önemli adımlardan biri olacak.My Best FrIends Are Vocalısts - Ozan Musluoğlu - Sony Müzik*Enstrümantal müziğe ‘Mihmandar'İnan Tat, son yıllarda enstrümantal müzik çalışmalarıyla müzikseverlerin dikkatini çekiyor. Anotalian Dream Garden ve The Street adlı albümleriyle dinleyicilerin beğenisini kazanan müzisyen, Mihmandar isimli yeni çalışmasını yayınladı. Önceki albümlerinde Anadolu ve İstanbul odaklı çalışan Tat, Mihmandar'da müziğinin sınırlarını genişletiyor. Gitar, mandolin, piyano gibi birçok enstrüman çalabilen Tat, albümde çocukluk yıllarından itibaren ilgi duyduğu çok sesli müziğe adım atıyor. Mihmandar, sözsüz müziğe ilgi duyanlar için keyifli bir dinleme vaat ediyor.Mihmandar - İnan Tat - ÇINAR Müzik*Kutad Alptürkan'dan yardımsever bir OyuncakKutad Alptürkan, yirmi yıllık müzik hayatı boyunca yazdığı şarkılardan oluşan ‘Oyuncak’ isimli ilk solo albümünü yayınladı. Bu çalışmadan elde edilecek gelirin tamamı, sokak hayvanları yararına Hay Sev'e (Hayvan Severler Derneği) bağışlanacak. Albümdeki şarkılar çoğunlukla Latin-caz duygusu barındırmakla birlikte, bu ruh yer yer Anadolu sazları ve temalarıyla harmanlanarak kendine özgü bir yapı oluşturmuş. Oyuncak'ta Jehan Barbur, Gülce Duru ve Abdurrahman Tarikçi düetleri de yer alıyor.OYUNCAK - Kutad Alptürkan - ESEN Müzik

    0 0

    Savaş öyle menem bir şey ki insan orada inandığı değerlerin bir bir yıkıldığını görür, artık yaşamının bir anlamı kalmadığını düşünür. Hatta canına kıyar, tıpkı Stefan Zweig gibi… Lakin Zweig, beraberinde umudu da alıp götürmez, onu insanlığa bırakır, tıpkı 73 yıl önce tam da bugün söylediği gibi...‘Zamanın ruhu’ diye bir şey var. Lakin her devrin kendine has bir ruhu olsa da; yaşananlar, hırslar, ihtiraslar ve tutkular aynı. Tarih üzerinden bugünün dünyası hakkında tahmin yürütebilmemiz biraz da buradan geliyor sanki. Mesela tarihin tozlu sayfalarında kendine yer bulan bir diktatörün, eninde sonunda karşılaşacağı sonu kestirebiliyoruz. Ya da halkına zulmeden bir iktidarın sonuna kadar zulümlerine devam edemeyeceğini… Geçmişteki her yaşanmışlık bugünün insanı için bir tecrübe, önünü görebilmesini sağlayan bir el feneri, tıpkı Stefan Zweig gibi…‘Dünün Dünyası’ adlı kitabında şöyle sorar Zweig: “Ben kaç hayat yaşadım? Bütün bu hayatlar benim miydi, yoksa okuduğum birer kitap mı?” Gerçekten de farklı farklı hayatlar yaşar. Yeri gelir tarihte yer edinmiş isimlerin hayatlarını ustaca aktarır kâğıt üstüne, sanki o isimleri kanlı canlı görüyormuş gibi. Yeri gelir iktidarın tahakkümü altında ezilir… 1881’de Viyana’da doğar Zweig. Çok zengin ve kültürlü bir aileden gelir. Daha çocukken ailesinin baskısıyla oldukça yoğun bir edebiyat ve sanat eğitiminden geçer. Bu eğitim, olağanüstü bir derinlik katar kendisine. Yunan edebiyatı ve mitolojisini baştan sona hatmeder, ne kadar kitap ve gazete varsa hepsini okur, aynı şekilde ne kadar sanat eseri varsa hepsini görür, işitir. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi görür. 1907 ile 1909 yılları arasında Seylan, Kalküta, Rangun ve Kuzey Hindistan’ı gezer. İki yıl sonra New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko’yu kapsayan Amerika yolculuğu izler bu gezileri.Birinci Dünya Savaşı’nda üç yıl boyunca gönüllü olarak Viyana’daki karargâhta savaş arşivinde memur olarak çalışır. Savaşın ne kadar yıkıcı olabileceğine o yıllarda şahit olur. Harp sonrasında Avusturya’ya dönerek Salzburg’a yerleşir. İlk evliliğini burada gerçekleştirir ve 20 yılını Salzburg’da geçirir. Edebi olarak en verimli yıllarına ev sahipliği yapar şehir. En çarpıcı eserlerini burada kaleme alır. Aynı zamanda Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, James Joyce ve Paul Valery gibi pek çok usta kalemle dostluklar kurar.Tek bir vatanın her şeyin üstünde olması ne kötü!Yıllar 1933’ü gösterdiğinde Naziler Almanya’da önemli bir güce ulaşmıştır. Yakmaya başladıkları kitaplar arasında ise Zweig’ın eserleri de yer alıyordur. 1934’te villası basılır. Artık ülkesini terk etmenin zamanı gelmiştir. Önce Londra’ya yerleşir, fakat burada da kendisine aman verilmez. O yıllarda faşizmin soluğunu ensesinde ve hayatının her alanında hisseder. Alman milliyetçiliği de dâhil 19. ve 20. yüzyılın baş belası olan bütün milliyetçi ideolojileri topa tutar: “Milliyetçilik her şeyi mahvediyor. Tek bir vatanın her şeyin üstünde olması ne kötü! Vatanlarımızın aptallıklarının içine sürükleniyoruz. Dürüst ve iyi niyetli olmak neye yarar; eğer tepedeki bir avuç insan böyle olmak istemezse. Boğa, kırmızı bez parçasına baktığında ne görüyorsa onlar da başka bir bayrağa baktıklarında aynısını görüyorlar. Bu vatanperverlikten sıyrılmalıyız. Vatanların canı cehenneme!”Önce Avrupa’yı, daha sonra da tüm dünyayı kasıp kavuracak olan savaşın çanları çalmaya başlamıştır artık. Zweig’ın memleketi olan Avusturya da Almanya’ya katılmış, bu toprakların kendisi için bir önemi kalmamıştır. Önce İngiliz vatandaşlığına girmiş, daha sonra savaş sırasında bir dizi konferans vermek amacıyla New York, Arjantin, Paraguay ve Brezilya’ya gitmiştir. Son olarak gittiği Brezilya’da Rio de Janeiro şehrine temelli olarak yerleşir. Aldığı duyumlar, Hitler Almanya’sının inanılmaz bir hızla ilerlediği şeklindedir. Umudu kalmaz, dünyanın artık eskisi gibi olamayacağına inanmaya başlar. Dipsiz bir kuyuya düşmüştür. Kötülüğün bir gün yenileceğine, aydınlığın karanlığa üstün geleceğine inanır inanmasına lakin artık gücü kalmamıştır. İnsanlık için umut dolu bir mektupla, eşiyle birlikte yaşamına son verir: “Her geçen gün bu ülkeyi sevmeyi daha çok öğrendim, dilini konuştuğum ülkenin dünyası çöktükten, manevî yurdum Avrupa kendini yok ettikten sonra, yaşamımı yeniden başka hiçbir yerde kuramazdım. Ama altmış yaşından sonra, yeni bir hayata başlamak için, özel güçlere gereksinim duyuluyor. Bendeki güçlerse yıllardır yersiz yurtsuz dolaşmaktan dolayı tükendi. Tam zamanında ve elim ayağım tutarken, zihinsel faaliyetleri, her zaman için yeryüzünün en hissedilir sevinci, kişisel özgürlüğü ve en değerli serveti olarak gören bir yaşama son vermeyi, daha doğru buluyorum. Bütün dostlara selam gönderiyorum! Uzun bir geceden sonra, yeni bir günün doğduğunu da görecekler! Fazlasıyla sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum.”Zweig’ın intiharı dünyada büyük bir yankı uyandırır. Ne var ki öngörüsü tutar. İnsanlar, uzun bir geceden sonra yeni bir günün doğduğunu görür. Kaderin bir cilvesi ki intiharından dokuz ay sonra Alman orduları Stalingrad’da kuşatılır, on bir ay sonra ise Hitler’in bütün direncine rağmen ordu teslim olur ve savaşın kaderi değişir. Ardında ise yıkık dökük bir dünya ve kendi için “Bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız.” diyen buruk bir Zweig bırakır…

    0 0

    Biz her gün yeni bir dertle uyanırken, Çin dertsiz başına dert almaya çalışıyor.12 Hayvanlı Takvim’e göre ‘Keçi Yılı’ dün başladı. ‘Keçi Yılı’nın kötü şans getirdiğine inanan bazı Çinli hamile kadınların erken doğum yapmaya çalıştıkları söyleniyor. Çin astrolojisinde esas alınan 12 Hayvanlı Takvim’e göre yeni yıl dün başladı. Bazı panayır alanında bu yılın sembolü olarak keçi heykelleri kullanılıyor.*Mirasyedi MaymunHerkesin mirasçısını seçme hakkı var. Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradeş eyaletinin Raebareli kentinde yaşayan bir çift, bu tercihini garip bir şeyden yana kullandı. Evde besledikleri maymunlarını tek mirasçıları yaptılar. Evliliklerini kabul etmeyen aileleri tarafından reddedilen çift, tüm servetlerini evde besledikleri maymuna bırakmayı düşünüyor. Maymunun tanımadığı akrabalarının çıkması yakındır.*Kardan rekor kıralımBiz azıcık kar görünce leğenleri alıp yokuşlara koşalım, elin Japon’u rekor denemesi yapsın. Japonya’da ilginç bir rekora imza atıldı. Ülkenin iç kesimlerindeki Nagano kentinde 600’den fazla kişi, en az 90 santimetre uzunluğunda bin 585 adet kardan adam yaparak Guinness Dünya Rekorları kitabına girmeyi başardı. Etkinliğin organizatörleri, bu deneme için yoğun kar yağışını beklediklerini söyledi.

    0 0

    İstanbul’da hafta içinde yaşanan şiddetli kar yağışı, kara ve deniz ulaşımında olduğu gibi hava ulaşımını da olumsuz etkiledi.Yerli ve yabancı havayolu şirketlerinin iç ve dış hatlarda yapılması planlanan 700’e yakın uçuşu iptal olurken, yüzlerce sefer uzun süreli rötarlarla gerçekleştirilebildi. Uçuş iptalleri nedeniyle havalimanlarında mahsur kalan yolcular ise büyük mağduriyet yaşadı. Şanslı yolcular, iptal edilen seferler yüzünden havayolu şirketleri tarafından otellere yerleştirildi. Diğer yolcular ise terminallerdeki banklarda, sandalyelerde veya yerde yatarak uçuş saatini bekledi. En büyük sıkıntıyı ise çocuklu aileler, yaşlılar ve hastalar yaşadı.İptaller önceden öğrenilmeliUçuş iptalleri nedeniyle yaşanacak mağduriyetlerin en aza indirilmesi amacıyla yolcuların özellikle havalimanına gelmeden bazı tedbirler alması gerekiyor. Örneğin uçuş iptal bilgisi, rezervasyon sırasında verilen cep telefonlarına gönderiliyor. Ancak bu konuda yaşanabilecek aksaklıklar nedeniyle şirketlerin başta web siteleri olmak üzere sosyal medya adreslerinin de yakından takip edilmesi isteniyor.Ayrıca uçuşların kar, fırtına, sis ve şiddetli yağış nedeniyle iptal edildiğini dikkate alarak rezervasyon yaptırmadan önce hava durumu hakkında bilgi alınmasının da büyük fayda sağlayacağı ifade ediliyor. Ancak bunu yaparken ineceğiniz havalimanındaki hava şartları hakkındaki bilgileri de öğrenmeye çalışın. Eğer gideceğiniz şehirde olumsuz hava şartları varsa uçuşunuz iptal edilebilir veya iniş sırasında uçağınız diğer havalimanlarına yönlendirilebilir. Bu durumu da aklınızdan çıkarmayın. Daha da önemlisi olumsuz hava şartları nedeniyle havalimanlarında sorun yaşanıyorsa, karayolu, demiryolu veya denizyolu gibi alternatifleri denemeyi ihmal etmeyin.Uyku tulumunu unutmayınUçuş iptalleri veya uzun süreli rötarlar nedeniyle havalimanında mahsur kaldığınızda yaşayacağınız olumsuzlukları en aza indirmek için de hazırlık yapmalısınız. Özellikle cep telefonu ve dizüstü bilgisayar gibi elektronik cihazlarınızın şarj aletleri ile ilaçlarınızı yanınıza almayı unutmayın. Ayrıca bu gibi durumlar için giyecek birkaç parça eşya, küçük bir battaniye hatta uyku tulumu da oldukça işinize yarayacaktır. Her iptalde tazminat ödenmiyorHavayolu şirketleri, ‘değişken politik durumlar, elverişsiz hava koşulları (sis, kar, fırtına, buzlanma gibi), beklenmedik güvenlik ve emniyet zaaflarıyla sınırlamaları, grevler, havalimanı sorunları, hava trafiği sınırlamaları, bagaj, yolcu, uçak ve havalimanını içeren istisnai güvenlik tedbirleri’ gibi gerekçelerle uçuşların iptal edilmesi veya geciktirilmesinde yolculara tazminat ödemiyor. Ancak şirketler bu gibi durumlarda da mağduriyetin giderilmesi amacıyla yolcuların yiyecek, transfer ve konaklama ihtiyaçlarını karşılıyor. Yolcular, iptal edilen uçuşlarını sunulan alternatif günlerde herhangi bir ücret ödemeksizin gerçekleştirebiliyor. Hatta bazı şirketler, yolcuları yine ek ücret almadan diğer havayollarıyla uçuruyor.Havayolu şirketleri, uluslararası kurallar gereği kendi iç işleyişinden kaynaklanan iptaller ve beş saati aşan uzun gecikmelerde ise yolcuya biletini iade etmek zorunda. Ayrıca şirketler, bağlantılı uçuş yapan yolcuların isteği doğrultusunda seyahatin başlangıç noktasına mümkün olan en kısa zamanda geri dönüşünü sağlıyor.

    0 0
  • 02/21/15--15:59: Oscar'ın yolları taşlı
  • Oscar töreni en özet haliyle görkemli bir beyazperde seremonisidir. Gecenin düzenleneceği Dolby Tiyatrosu’ndan kırmızı halısına, heykelciğinden sunucusuna ve ağırladığı sinemacılara kadar her şeye dört dörtlük özen gösterilir.Tüm bunlar o gece büyük bir şova dönüşür. Hatta bugün dünyayı çığ gibi etkisi altına alan selfie’nin oradan meşhur olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kimi zaman oyuncuların orada olmasına bile gerek yok, tıpkı töreni protesto edip gitmeyen ve aldığı Oscar’ı reddeden Marlon Brando gibi. Bazı yıldızlar da var ki Oscar, onlar için hâlâ erişilmez bir yerde. Leonardo Di Caprio, Johnny Depp, Brad Pitt ve Tom Cruise bu isimlerden bazıları.Bir klasiktir, Oscar törenlerinden bahsedilirken çekişmeli bir yarış olacağı ve adayların kıyasıya bir rekabet içinde bulunacağından söz edilir. Oysa bu yıl durum biraz farklı çünkü tahmin ve beklentilerde özellikle bazı adaylar üzerinde yoğunlaşılıyor. Eğer Akademi son anda ters köşe yapmazsa Oscar, tarihinde belki de ilk kez sürpriz olmayan bir geceye ev sahipliği yapacak. Peki diğerlerine göre daha önde olduğu düşünülen bu filmleri ve oyuncuları farklı kılan ne?Bu yıl 87.si düzenlenecek olan Oscar törenlerinde rekabetin ilk önce dokuz adaylığa sahip Alejandro G. Iñárritu’nun yönettiği ‘Birdman’ ile Wes Anderson’un ‘Büyük Budapeşte Oteli’ filmleri arasında olacağı düşünülüyordu. Ancak gittiği törenlerden eli boş dönmeyen Altın Küre ve BAFTA’nın kazananı ‘Boyhood’ altı dalda aday yapılmasına rağmen öne çıkmayı başararak günler öncesinden kaybetmeye niyetli olmadığının sinyallerini verdi. Bizi bir çocuğun büyümesine tanık eden film, Türkiye’de izlenilmeyeceği düşünülerek seyirci karşısına çıkarılmadı ve DVD’ler yeterli görüldü. Richard Linklater’ın on iki yılda tamamladığı ‘Boyhood’, En iyi Film dalında ön plana çıksa da karşısında kolay yenemeyeceği güçlü bir rakibi var: Birdman. Film; görüntü yönetmeninden kurgusuna, müziklerinden yönetmenine kadar birçok övgüye layık görüldü. Seyirciyi etkisi altına almak bir yana, yönetmeni Iñárritu’nun şimdiden en özgün eseri olarak anılmaya da başlandı. Şu an için sakinliğini koruyan ‘Büyük Budapeşte Oteli’ ise törende şaşırtabilir. Her ne kadar eleştirmenler ona şans vermese de yapımın bir yıldır kucakladığı ödüller de ortada.En İyi Film kategorisinde en fazla konuşulanlardan biri de Amerikan Sniper (Keskin Nişancı)’dı. Sebebi ne yönetmeni Clint Eastwood’un başarısı ne de En İyi Erkek Oyuncu dalında aday olan Bradley Cooper’ın performansıydı. Amerikan savunmacılığı yapmakla suçlanan film aynı zamanda Irak’ta yapılanları haklı göstermesinden dolayı eleştiri bombardımanına tutularak ülkeyi ikiye böldü. Aksiyon severleri tatmin etse de filmi izleyenlerin verdiği tepki aynıydı: “Bu film tam bir Amerikan propagandası.” İki yıl önce öldürülen ve ABD donanma tarihinin en öldürücü keskin nişancısı kabul edilen Chris Kyle’ın otobiyografik romanından uyarlanan filmin altı dalda aday gösterilmesi de haliyle kimseyi şaşırtmadı. Eminiz ki kazanırsa da şaşırtmayacak.Sekiz yapımın yer aldığı en iyi film listesinin bu yıl en dikkat çeken özelliği, çoğunun uyarlama olması. Sekiz dalda aday olan ama diğerlerine nazaran ismi kenarda kalan The Imitation Game (Yapay Oyun) ise ünlü İngiliz matematikçi Alan Turing’in hayatını ele alıyor. Geçtiğimiz yılın Oscar’lı filmi ‘12 Yıllık Esaret’in yapımcılarının prodüktörlüğünü üstlendiği ‘Selma: Özgürlük Yürüyüşü’ filmi Martin Luther King’in öncülük ettiği yürüyüşlerden bahsediyor. İki dalda adaylık verildiği için ırkçılık tartışmalarını gündeme getiren film, belki de yapımcılarının önceki başarısından pay alır.Her Şeyin Teorisi (The Teory of Everything) ise fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’in hayatından bir kesiti anlatıyor. Başrol oyuncusu Eddie Redmayne, Altın Küre ve BAFTA’dan ödülünü aldı fakat aday olduğu Oscar’dan eli boş dönebilir. Çünkü hem rakipleri hayli güçlü isimlerden oluşuyor hem de Akademi rolünün hakkını vermesine rağmen Redmayne için aldığı bu ödülleri yeterli görebilir.Tabii bir de yılın son bombası diyebileceğimiz Whiplash var. Böyle düşünmemiz kendini yavaş yavaş gösteren bir film olmasından kaynaklanıyor. İlginç bir uyarlamaya sahip olan Whiplash’ı, yönetmeni kendi hikâyesinden yola çıkarak hazırladı. Bütçe eksiğinden dolayı önce kısa film şeklinde yapılan, beğenilince uzun metraja dönüştürülen yapımda, dünyanın en iyi davulcusu olmak isteyen öğrenci ile üniversite hocası arasında yaşanan gergin çalışmalara değiniliyor. Verilen mesaj net: “Başarıya giden yol aferinden geçmez.”Akademi’nin En İyi ‘Yabancı’sıHer yıl yabancı dilde bir filme verilen ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ ödülünün bütün olasılıkları tek bir yapımı işaret ediyor: Ida. Polonya’nın adayı olan filmde, rahibe olmak isteyen Anna’nın Yahudi olduğunu öğrenmesiyle yaşadıkları anlatılıyor. Oscar geçmişine bakıldığında Nazi Almanya’sı ve Yahudi soykırımları gibi konuların popülerliği dikkat çekiyor. Görüntü oranları ve siyah beyaz seçimleri de filmi avantajlı kılıyor. Kimileri içinse Rusya’nın adayı olan Leviathan hâlâ vazgeçilmez olarak duruyor. İncil’deki Hz. Eyüp kıssasından yola çıkan yapım, günümüz Rusya’sı üzerinden otoriteye önemli eleştiriler getiriyor. Diğer adaylar arasında Estonya’dan Tangerines (Mandalinalar), Moritanya’dan Timbuktu ve Arjantin’den Wild Tales bulunuyor. Mandalinalar şimdilik bu iki isim arasından sıyrılıyor. Ancak Akademi çok düşük ihtimal de olsa heykelciği Güney Amerika’ya yahut Afrika’ya göndermek isteyebilir.Sinema severlerin beklediği gün nihayet geldi. Oscar ödülleri bu gece yapılacak törenle sahiplerini buluyor. Adaylarıyla şaşırtmayan Akademi, kararlarıyla sürpriz yapacak mı? Eleştirmenlere sorduk...

    0 0

    Daracık sokaklar, renkli evler, iplerine asılmış bembeyaz çamaşırlar, bahçesinde tavukların ve güvercinlerin beslendiği küçücük evler. Anadolu’da bir yerden bahsetmiyoruz.Bir zamanlar uzakta olsa da şimdilerde İstanbul’un merkezinde kalmış bir mahalle burası, nam-ı diğer Küba mahallesi. Dar sokaklarında yürürken çocukların oyunlarına katılmadan edemiyorsunuz. Yaşınıza bakmadan sizi aralarına kabul ediyorlar. Plastik bir topun peşinde çınar ağaçlarının altında çocukluğun keyfini sürüyorlar. Her ne kadar ismi Küba olsa da içinde yaşayanlar İstanbul’a Anadolu’dan ilk göç eden kuşaklar. Kimisi Tokat’tan, kimisi Ordu ve Sivas’tan buraya yerleşmiş. Bir gelen arkasından diğerlerini getirince küçük bir komün hayatı yaşanmaya başlanmış. Şimdilerde ise etrafında yükselen binalar ve konuşulan kentsel dönüşüm projesi ile kaybolmanın eşiğinde.Sanatçı Kutluğ Ataman da konu edindiği Küba Mahallesi’nin ününü bir video çalışmasıyla Avrupa ve Amerika’ya kadar taşımış. Dizilere ve sinema filmlerine de mekan olan mahallenin ismini ise belalı ağabeylerinden almış. Bir zamanlar polisin bile girmekte zorlandığı bu mahalleye Küba’nın Favelalarına olan benzerliği nedeniyle Küba mahallesi ismini koyulmuş. 1960’larda buraya yerleşen Kadir Kıyak “Biz yerleştiğimizde en yakın yerleşim yeri Topkapı’ydı. Ekmek alacak bir bakkal bile bulamazdınız. Kar yağdığı zaman yollar kapanırdı.” diyor. 6 çocuğunu da bu küçük evde büyüttüğünü söyleyen Kıyak “Uzun zamadır kentsel dönüşüm projesi konuşuluyor ama biz halimizden gayet memnunuz, şimdiye kadar burada yaşadık varsın olmasın.” diyor.

    0 0

    Bundesliga’da yıldızı parlayan gurbetçi kardeşlerden Halil Altıntop’un Türkiye ve Trabzon mecarası beklentilerin altında kalmıştı. Geçtiğimiz sezon yeniden Bundesliga’ya dönen ve Augsburg’ta top koşturan Halil Altıntop, istikrarı ve takıma katkısıyla yeniden eski günlerine döndü.Türk futbolunun yeniden Almanya’daki futbolculara yönelmesinde en büyük etkendir Altıntop kardeşler. Hamit ve Halil Altıntop ikiz kardeşler, Almanya’da yetişmiş ve Ay-Yıldızlı formayı tercih etmiş iki yıldız oyuncu. İki kardeşin Bundesliga’daki başarılı performansı, Türk futbolunun yeniden gözlerini Almanya’ya, ya da Avrupa’nın diğer liglerinde top koşturan Türk gençlerine çevirmesine neden oldu. Türk milli takım formasını sırtına geçiren Altıntoplar’ın memleket sevgisi de gittikçe ağır basmış ve oluşan olumlu şartlar, onları anavatanlarında yeşil zeminle buluşturdu.Önce Halil, 2011 yılında Trabzonspor’a imza atarken bu mutluluğu yakaladı, ardından bir yıl sonra kardeşi Hamit Galatasaray formasını sırtına geçirerek büyük sevinci yaşadı.İki sezon boyunca Bordo-Mavili formayı giyen Halil, oynadığı 61 Süper Lig maçında 13 kez fileleri havalandırsa da aradığı mutluluğu pek bulamadı ve Bundesliga’nın yeni takımı mütevazı Augsburg’dan gelen “Almanya’ya geri dön” teklifini geri çevirmedi. Hamit ise Sarı-Kırmızılılardaki başarılı futbolunu sakatlıklar sekteye uğratsa da İstanbul’da kalmayı tercih etti.Türkiye’den gitti, Almanya’da zirveye yerleştiHamit, Türk futbol severlerin gözü önünde mücadelesini verirken, Halil gözlerden ırak Almanya’da zirve merdivenlerini bir bir yukarı tırmanmayı başardı. 32 yaşındaki forvet, takımı Augsburg’un en tecrübeli oyuncuları arasında yer alırken, aynı zamanda da en istikrarlı oyuncusu. Geçen sezon Bundesliga’da 34 lig maçında ilk 11’de sahaya çıkan 3 oyuncudan biri olarak dikkat çeken Türk yetenek, bu sezon da istikrarını koruyarak hiç fire vermeden 21 lig maçında ilk 11’deki yerini aldı. Halil, toplamda ise son bir buçuk sezonda 55 lig maçında ilk 11’de sahaya çıkarak takım arkadaşı Daniel Baier ile birlikte Bundesliga’nın en istikrarlı oyuncularından biri oldu.Sözleşmesi bu sezon bitecek olan yıldız oyuncu için takımın teknik direktörü Markus Weinzier, Halil’den oldukça memnun olduğunu, onun tecrübesinden faydalanmaya devam etmek istediklerini belirtti. Ay-Yıldızlı oyuncunun Bundesliga’da ortaya koyduğu performansla diğer kulüplerin de dikkatini çekmesi, Augsburg yönetimini harekete geçirdi ve Halil için kısa zamanda yeni bir sözleşmenin hazırlanacağı açıklaması yapıldı.Tecrübesi ve kişiliği ile takım içerisinde lider oyuncu olarak ön plana çıkan Halil, “Ben sadece genç arkadaşlara bilgi ve birikimlerimi aktarıyorum. Onlar da sağ olsun, beni dinliyorlar.” diyerek mütevazı duruşunu da sergiliyor. Augsburg, bu sezon Bundesliga’da iyi bir çıkış yakalayarak 34 puanla 5. sırada yer alırken, geçen sezon 11 gol ve bir asistle oynayan Halil’in 3 gol 4 asisti takımın hücum gücüne katkı yaptı.Almanya’da ondan çok forma giyen ve gol atan yokHalil Altıntop, Bundesliga’da en çok forma giyen Türk oyuncu unvanını da elinde bulunduruyor. Almanya’da 1992’de futbola başlayan ve sırasıyla birinci ligde Kaiserslautern, Schalke 04 ve Eintracht Frankfurt’ta forma giyen tecrübeli oyuncu, geçen sezon Augsburg formasıyla Bundesliga’daki 250. maçını tamamlayarak Bundesliga’da en fazla maçta forma giyen Türk futbolcu unvanına sahip oldu. Daha önce, 2011 yılına kadar Bundesliga’da Bochum, Bayer Leverkusen ve Hertha Berlin kulüplerinde forma giyen Yıldıray Baştürk, 249 maçla Bundesliga’da en fazla forma giyen Türk oyuncu rekorunu elinde bulunduruyordu.Geçen hafta 291. Bundesliga maçına çıkan Halil, toplamda attığı 60 golle de Alman futbol tarihinde en fazla gol atan Türk futbolcu olarak dikkat çekiyor. En yakın rakibi ise 32 golle yine Yıldıray Baştürk.

    0 0

    Kendilerini dev şirketlerin temsilcileri gibi gösterip, uluslararası platformlarda bu şirketler adına ‘absürt’ açıklamalar yapıp şirketleri zor durumda bırakıyorlar. Onlar Andy Bichlbaum ile Mike Bonanno. Nam-ı diğer Yes Men. Yaptıkları, bir nevi dünyaya zarar verdiğini düşündükleri kuruluşlarla dalga geçmek. Filmlerinin !f’te gösterilmesi dolayısıyla İstanbul’a gelen grup üyelerinden Bichlbaum ile buluştuk. Nasıl oldu da bu zamana kadar tutuklanmadıklarını sorduk.2007 yılında Kanada’da düzenlenen uluslararası bir petrol konferansına konuşmacı olarak katılan ExxonMobil şirketinin temsilcisinin anlattıkları ilgi çekici olduğu kadar tuhaftı da. 300 kişilik bir dinleyici grubuna seslenen temsilci, şirketinin petrol endüstrisini ayakta tutacak önerisinden bahsediyordu: “Vivoleum adı verilen bir maddeyle, insanlar öldükten hemen sonra eritilip petrol haline getirilebilecek.” Konuşma sırasında gösterilen bir videoda ise Exxon’da çalışan bir temizlik görevlisinin ölmek üzereyken yaptığı ‘öldükten sonra vücudum Exxon’a armağandır’ konulu konuşması konferansı daha da ilginç kılıyordu. Öldürücü darbe ise temsilcinin dinleyicilere dağıtılan mumun videodaki temizlik görevlisinin ölü bedeninden yapıldığını açıklamasıyla oldu. Mumlar yakılmış ve etrafa kötü kokular yayılmıştı bile.Çok geçmeden bunun ‘Yes Men’ adlı aktivist grubun eylemlerinden biri olduğu ortaya çıktı. Yes Men, dünyaya bir şekilde zarar verdiğini düşündükleri şirketlerin temsilcileri olarak kendilerini tanıtan ve bu yolla konferanslara ya da medya kuruluşlarına davet edilen iki kişilik bir grup. Sahne isimleri Andy Bichlbaum ve Mike Bonanno, gerçek isimleri Jacques Servin ve Igor Vamos. Bu kişiler çeşitli platformlarda yaptıkları absürt, komik ve tabii ki yalan açıklamalar ve önerilerle gündem oluşturuyor. Bir nevi uluslararası kuruluşlara ‘eşek şakası’ yapıyorlar. Bir başka örnek de Bhopal’dan. Bhopal, Hindistan’ın 1984 yılında 7 bin kişinin ölmesine ve 10 binlerce kişinin hastalanmasına yol açan tarım ilacı fabrikasıyla anılan bir şehri. Fabrikanın ölümcül gazlar sızdırmasının sonucunda oluşan felaketin sorumlusu, gerekli bakımları yaptırmayan Union Carbide şirketi. 2001’de şirketi satın alan Dow ise sorumluluk kabul etmeyerek tazminat ödemeyi reddediyor. Böylece Bhopal olayı unutuluyor. Ta ki Yes Men’in eylemine kadar. Şirkete ait sahte bir web sitesi hazırlayan Servin ve Vamos, kendilerini çağıracak yetkili bir kurumu bekliyor. Çağrı, Bhopal’ın yıldönümünde özel bir dosya hazırlayan BBC’den geliyor. Kendisini Dow şirketinin sözcüsü olarak tanıtan Servin, canlı yayında milyonlarca kişiye şirket olarak Bhopal olayında üzerlerine düşen tüm sorumluluğu kabul ettiklerini söylüyor. Sonrası olaylar olaylar… Şirket açıklamayı hemen geri çekiyor, borsada hisseleri değer kaybediyor.Yes Men’in ‘Irak savaşı sona erdi’ manşetiyle çıkan sahte New York Times basması, ABD Ticaret Odası adına küresel ısınmaya karşı tavırlarını tamamen değiştirdiklerine dair açıklama yapması gibi başka eylemleri de var. Bu eylemleri anlatan üç de belgesel filmleri bulunuyor. Bu filmlerden Yes Men İsyanda’nın !f Bağımsız Film Festivali’nde gösterilmesi dolayısıyla İstanbul’a gelen Yes Men üyelerinden Jacques Servin nam-ı diğer Andy Bichlbaum, geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi’nin davetlisiydi. Üniversitenin uluslararası misafir programı Boğaziçi Chroncles kapsamında öğrencilerle buluşan Servin ile konferans öncesi röportaj yapma imkânı bulduk. İlgililerine Yes Men’in diğer yarısı Igor Vamos’un (Mike Bonnano) bu perşembe, Zaytung kurucusu Hakan Bilginer ile ortak söyleşi için yine Boğaziçi Üniversitesi’nde olacağını belirtip sorulara geçelim.Artık daha fazla tanınıyorsunuz. İnsanlar yüzünüze aşina. Bu durum eylem yapmanızı zorlaştırmıyor mu?Çok fazla etkilediğini söyleyemem. Çünkü yüzlerce farklı konferans düzenleniyor, mecramız sınırlı değil. Konferanslar sırasında bizi tanıyanlar çıkıyor ama sayısı iki ya da üçü geçmez. Bir konferans sırasında kadın dinleyicilerden biri beni tanımış ve hemen arkadaşına mesaj göndermişti. Bazen bu tip şeyler iyi bile olabiliyor. Çünkü biz bunun filmini çekiyoruz ve bu tür müdahaleler olayı daha gerçekçi kılıyor. Şimdilik bir dezavantajını görmedik, belki gerçekten ünlü olunca olabilir, bilmiyorum.Yaptığınız işi ne olarak tanımlıyorsunuz? Aktivist mi, oyuncu mu yoksa başka bir şey mi?Yani bir çeşit gazetecilik de yapıyoruz. Gazetecinin görevi unutturulmaya çalışılan şeyleri gündeme getirmek. Biz de bunu yapıyoruz aslında.Bu zamana kadar çok ses getiren eylemlere imza attınız. Aklınızda kalan en etkili eylem neydi?Şunu söylemeliyim ki eylemlerimizin etkileri hemen görülmeyebiliyor. Yani biz bir eylem yapıyoruz ve hemen ardından değişim geliyor diye bir şey yok. Genelde bir şeyleri harekete geçiriyor belki. Dünyayı değiştiren büyük eylemler, hareketler var ve bizim yaptığımız bunlara katkı sağlamak. Hatta bazı eylemler, başarısızlığa da uğruyor. Bundan geriye anılar kalıyor ve bir sonraki eylemde bunlardan faydalanıyoruz. Ya da belki yaptığımız işler başka birilerine ilham veriyor ve bu kişiler bambaşka bir coğrafyada bir şeyleri değiştiren eylemlere imza atıyor. Hiçbir şey olmasa bile sokaktaki insanlar gülüyor, bu da mesajın onlara ulaştığını gösterir. Hiçbir eylemimiz tek başına başarılı değil ama bir bütün içinde düşündüğünüzde hepsi başarılı. Çünkü her bir eylem, insanlara mutluluk, cesaret ve farkındalık aşılayan bir bütünün parçası. Tabii kısa sürede somut sonuçlar aldığımız eylemler de oldu. Mesela ABD Ticaret Odası, iklim düzenlemesine muhalefet etmeyi durdurmaya zorlandı. Bu işe yaradı ve başarılı olundu. Bizim eylemimiz de bunun bir parçasıydı.Bu noktada Bhopal örneğinden bahsedebiliriz belki. Şirketin Bhopal’daki mağdurlara tazminat ödeyeceğine ilişkin açıklamanız, halkı ‘heveslendirdiği ve boş yere sevindirdiğinden’ dolayı eleştirilmişti. O eyleminizin sonuçları uzun vadede mi ortaya çıktı?Evet. Çünkü bu olay unutulmuştu. Oradaki insanlar 30 yıldır adalet için mücadele ediyor ancak şirketin yaptığı hiçbir şey yok. Zaten şirket istese de yapamaz böyle bir şeyi. Çünkü büyük bir sistemin parçası. Bizim eylemimiz bunu kanıtladı. Biz yapılması gerekeni yaptık ve şirketin hisseleri düştü. Onlar da bizim sahte olarak yaptığımız şeyi gerçekte yapmış olsalardı hisseleri düşecekti. Dava açılacaktı kendilerine vs. Bunu yapmazlar. Ama biz dünyaya 84’te Hindistan’da böyle bir olay yaşandığını gösterebildik. Eylemle bir sürü insanın bu felaketten ve şirketin hâlâ bir şey yapmadığından haberi oldu. Dolayısıyla neo liberalizmin ve büyük organizasyonların yeri geldiğinde ne kadar tehlikeli olabileceğinden de... Bu mesajın iletilmesi önemli. Bunun sonunda değişim kendiliğinden gelecek.Eminim birçok kişi ‘nasıl oldu da tutuklanmadığınızın’ cevabını merak ediyordur? Sahi bu zamana kadar nasıl tutuklanmadınız?Çok şükür. Doğrusu biz de büyük güçlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz ama tabii ki buradaki ya da başka bir ülkedeki gibi değil. Cezalandırılmadan nasıl eylem yapabileceğimiz üzerine kafa yoruyoruz. Elbette bizim de illegal şeyler yaptığımız eylemlerimiz vardır. Bu durumda da şu oluyor: Firmalar ve uluslararası kuruluşlar ya da devlet kurumları peşimize düşerlerse komik duruma düşeceklerini biliyor. Çünkü neticede yaptığımız şey mizah. Ahmak durumuna düşmemek için üzerimize gelmiyorlar. Bu ülkemize ait bir gerçeklik. Ancak başka ülkelere göre özel durumlar da vardır. Anonim kalarak eylem yapmak bir başka ülkede çok etkili olabilir.Genelde konferanslara katılıp şirket temsilcisi gibi davranan kişi siz oluyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı? Mike (Igor Vamos) daha mı çekingen?Aksine daha çekingen olan benim ama sanırım ben oyunculuk konusunda bir parça daha iyiyim. Elime verilen metni okumakta zorlanmıyorum. Mike ise organizasyon işlerinde ve doğaçlama konusunda benden daha iyi.

    0 0

    Tacize tecavüze uğrayan, canını kurtarmak için polis koruması isteyen, kimlik bilgilerini değiştiren, yaşadığı şehri terk eden, o da yetmeyince sığınma evine giden kadınlar... Onlara yardım etmesi beklenen kanunlar ne yazık ki kâğıt üzerinde kalıyor, caydırıcı hiçbir unsurla karşılaşmayan erkekler, cinayet işlemeye devam ediyor.Özgecan Aslan cinayeti gündemi kuşatırken Türkiye’nin dört bir yanında taciz-tecavüz haberleri de akmaya başladı. Binlerce insan da kadın cinayetlerine ve tecavüzlerine “dur” demek için ayakta. Sokak eylemleri ve sosyal mecradaki kampanyalar hâlâ devam ediyor. Uygulanmayan koruma kararları ve adaletsiz sonuçlanan cinayet davaları sebebiyle caydırıcı hiçbir unsurla karşılaşmayan erkekler, cinayet işlemeye devam ediyor.Adalet Bakanlığı, üç yıl önce kadın cinayetlerinin 2002’den beri yüzde 1400 arttığını açıkladıktan sonra bir dizi yasal düzenleme yapmıştı. Artan cinayetler ise düzenlemelerin pek işe yaramadığını gösteriyor.Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav’a göre Türkiye, kadın cinayetlerinin toplumsal bir mesele olduğunu fark etti. Ancak cinayetlerin sayısında bırakın azalmayı, ciddi bir artış söz konusu ve cinayetlerin niteliği değişti, daha hunharca işlenir oldu. Özgecan Aslan da 2011 yılında bacakları kesilip göğsü yarılan Sema Karakoca da bunun acı birer örneği. Kav, mevcut yasaların düzgün uygulanmasını, hâkimlerdeki kadın cinayetini basite alan zihniyetin değişmesini umuyor. Eski eşi tarafından hunharca öldürülen Ayşe Paşalı’yı hatırlayalım. Kızı Burcu Paşalı verdiği röportajda “Annem, şiddet gördüğü dönemde her yere başvurdu. Ancak kendisine yeterli koruma sağlanmadı. O adam nezarete atılıyor, akşam beşte serbest bırakılıyordu. Sonunda da gelip annemi öldürdü.” demişti. Gülsüm Kav’ın ifadesiyle Ayşe Paşalı olayı koruma kanununun ne kadar yetersiz olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Elinde tüm imkânları bulunan devletin biraz irade göstermesiyle cinayetlerin yarıya ineceğini düşünen Kav, bu toplumun devletten beklentisinin olduğunu, Özgecan’la beraber ivedi bir şekilde kriz merkezi oluşturulup meselenin çözümü için çalışılması gerektiğini ifade ediyor.Kanunlar kağıt üzerindePlatform avukatlarından İpek Bozkurt, cezasızlık kültüründen dolayı da tecavüz ve cinayetlerin yaygınlaştığını düşünüyor. Zira katiller haksız tahrik indirimi, iyi hal indirimi derken 10-15 yıl tutuklu kalıyor. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Koruma Kanunu’nun ilk maddesine göre bu kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemek. Fakat6284 sayılı kanun ve buna bağlı uygulama yönetmeliği uygulanmadığı için kâğıt üzerinde kalıyor. Bozkurt, “6284 sayılı Kanunun 3. maddesi uyarınca kadının veya çocuklarının güvenliklerinin ciddi tehdit altında durumlarda polis kadına, çocuklarına uygun barınma yeri sağlamak veya gerekli korumayı temin etmek durumunda. Fakat buna rağmen, Hasret Kara’nın olayında olduğu gibi, başvurmasına rağmen gerekli koruma sağlanmadığı için Kara kocası tarafından 43 kere tornavida ile yaralanıyor.” diyor. Bozkurt’un ifadesiyle, koruma kararı alınan kadınlar var ama kocasından sürekli şiddet gören bir kadın polise gittiğinde “Hep geliyorsun bıktık, kocan seni öldürse de kurtulsak.” cevabıyla karşılaşabiliyor. Sonra da sokak ortasında yüzü gözü dağıtılan, 25 mermiyle öldürülen kadın cinayetlerine rastlıyoruz. Kanun’a bağlı bir de Uygulama Yönetmeliği var. Aile Mahkemesi korumanın nasıl verileceği, şiddet uygulayan kişinin evden uzaklaştırılmasının gerekli olup olmadığı, varsa şiddet uygulayan kişinin silahının iade etmesi gibi kararları verebilir. Hatta Aile Mahkemesi verdiği tedbir kararlarına uymayan şiddet uygulayan kişiye zorlama hapsi de verdirtebilir. Zorlama hapsinin süresi 15 günden 30 güne kadar. Pratikte zorlama hapsinin uygulandığı olaylar çok az. Bu da uygulamanın ne denli eksik olduğunu gösteriyor ve tedbir kararlarına uymamanın yaptırım gücünü ortadan kaldırıyor.Cezalar indiriliyorBozkurt, “Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesi kasten öldürmeyi düzenler, cezası müebbet hapistir. 82. madde de bunun nitelikli halleri mevcut ve nitelikli haller için ağırlaştırımış müebbet hapis cezası düzenlenmiştir. Özgecan cinayetinde olduğu gibi canavarca hislerle işkence ederek öldürmek 82. maddedeki nitelikli haldir. Medyaya yansıyan sanık ifadelerinde okuduğumuz kadarı ile sanık ‘bana sprey sıktı, küfretti, öldürme kastım yoktu, bir anlık sinirle ittim’ ifadelerine kullanıyor. Adeta cinayeti canavarca hislerle işlemediğini anlatmaya çalışıyor. Türk Ceza Kanunu’nun 29. Maddesinde ise haksız tahrik indirimi düzenleniyor. Mahkeme, sanığın maktulü haksız tahrik etkisiyle öldürdüğüne kanaat getirirse suça karşılık gelen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını 18 yıldan 24 yıla hapis cezasına veya müebbet hapis cezasını da 12 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasına indirebilir. Katil duruşmalar esnasında mağduriyetini anlatıyor, haksız tahrikten sonra bir de iyi hal indirimi alıyor. Bir kadın cinayeti işlemiş katilin mahkeme salonunda takım elbisesi ile sakince oturması mahkemelerin maddi bir gerekçe göstermeden, suça karşılık gelen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını 25 yıl hapis cezasına indirmesine imkan veriyor. Diğer cezalarda da bu oran 6’da 1 oranında indirime uğruyor. Katillerin 10-15 senede tahliye olduklarına şahitlik ediyoruz.Kırmızı pantolon giymek haksız tahrik sebebiAvukat İpek Bozkurt, küfretmek, itmek, kırmızı pantolon giymek, boşanmayı istemek, aile içi şiddetli geçimsizlik gibi durumların haksız tahrik kapsamına sokulduğunu söylüyor. Bozkurt, “Asıl mesele en iyi kanunlar bile yürürlükte olsa bunların uygulanması. Kadın cinayetlerinin münferit olaylar olmadığını, politik olduğunu düşünüyorum. Kadınlara karşı sistematik bir şiddet uygulanıyor, çünkü erkekler işledikleri suçlardan çok yüksek ceza almayacaklarını biliyorlar. Ayrıca politikacıların söylediği ‘gülen kadın ahlaksızdır’ gibi ifadeler haksız tahrik indirimi uygulanırken mesnet alınıyor. Örneğin bir davada katil ‘Karım ulu orta gülüyordu, hafif meşrep hareketlerine sinirlendim, bıçakladım, öldürdüm’ dese hakimin aklına ahlaksız kadın tanımı olarak kahkaha atan kadın gelmesi mümkün, bu şekilde de katile haksız tahrik indirimi uygulandığı içtihatları okuyoruz.” diyor.Süreç nasıl işliyor?Avukat İpek Bozkurt, taciz-tecavüz durumunda sürecin nasıl ilerlediğini anlatıyor: “Olay olduktan sonra kadın gidip şikayet ediyor. Polis taraflarların ve tanıkların ifadesini alıyor, dosyayı tamamlıyor ve savcıya gönderiyor. Savcı, şikayetçi kadını kendisi de çağırabiliyor, kadını tekrar dinliyor, Adli Tıp’dan rapor alıyor, iddianame hazırlıyor. Adlî tıp süreci de tacize veya tecavüze uğramış mağdurlar için psikolojik olarak çok eziyetli. Doktorların tutumu, muayenedeki tavırları pek çok vakada zaten travma yaşayan kadın mağdurlar için daha da zorlayıcı oluyor. İddianame mahkemeye gidiyor, mahkeme iddianamenin kabul edilebilirliğine bakıyor, kabul edilirse duruşma safhası başlıyor. Dava açılmadan önceki süreç soruşturma safhası ve bu süreç değişken. Bazen iddianamenin hazırlanması 1 yılı bulur, bazen 4-5 ayda hazırlanır, bazı durumlarda da savcı soruşturmadan sonra takipsizlik verir. Bu polisin ve savcının işi ne kadar ciddiye aldığına bağlı. Diyelim 5-6 ayda iddianame hazırlandı, mahkemeye gidildi, mahkeme 3 ay sonraya gün veriyor. İlk celsede mağdur kadın ve sanık ifade veriyor. Celsede, ifadeler arasında tutarsızlıklar varsa tutanaklar okunuyor. Bazen mahkemeye gelen adlî tıp raporu yetersiz oluyor, tırnaktan doku alınmamış olabiliyor, deliller kaybolabiliyor ve o süreç tekrarlanıyor. Her celse arasında en az iki ay olduğunu düşünün. Zanlı eğer tutuklu yargılanmıyorsa kadını tehdit edebiliyor. Soruşturmayı yürüten taraflardan biri bile görevini ihmal etse çark ya kilitleniyor ya da yanlış işliyor ve sonuç adaletli olmuyor. Kaç yılda sonuçlanır derseniz en az iki-üç yılı buluyor ve kadın yaşadığı fiziksel ve psikolojik travma ile tekrar tekrar yüz yüze geliyor.”

    0 0

    Yeni nesil seçmenin oy verme pratiklerini ne etkiliyor? Siyasînin dindar olması önemli mi? Yeni nesil sağ seçmen için halen ailesinin tercihleri önemli. Politik tavrı ise belli: Desteklediği parti üyeleri ne hata yaparsa yapsın düşmana yani rakip siyasî partiye karşı mevzi terk edilmemeli.Akademik makalelerde ve siyaset bilimcilerde genel bir kanı vardır. Türkiye’de seçmen profilinin yüzde 70’i sağ, yüzde 30’u soldur. Sağ partiler bu yüzde 70’lik pasta üzerinden oy oranını artırmaya çalışırken sol, yüzde 30 üzerinde oynar. Söylemler hep bu kitleyi ‘tav etmek’ üzerine kuruludur. İkna etmek kavramını bilinçli olarak kullanmadık çünkü Türkiye’deki siyasi söylem kutuplaşma üzerinde yürüyor. Nitekim AK Parti’nin geniş kesimlerin desteğini alarak girdiği ilk seçimlerde yüksek oy alması, kadrosunda liberal, solcu, İslamcı farklı kadrolardan kişilerin bulunması ‘ikna etmek’ üzerine kurulu yeni politikası sebebiyleydi. Bu politikasını bırakıp geleneksel söylem ‘düşman’ üzerinden siyaset yapmaya başladığında farklı kesimlerden aldığı desteği kaybetti. Fakat sağ seçmeni büyük korkularla kemikleştirdi. Milliyetçi yazar Servet Avcı, bu noktada önemli bir tespitte bulunuyor: Artık başarı ya da başarısızlık oy verme kriteri olmaktan uzaklaştırıldı. İnsanlar ‘kamplar’ına göre davranıyor. Ve Avcı’ya göre yeni nesil sağ seçmen de bu kamplaşmadan fazlasıyla nasibini aldı. Avcı, bu durumun neticelerini şöyle tarif ediyor: ‘Düşman’a göre ayrıştırılan siyasette, kendi partisinde, rahatsız olan seçmenin bile iradesini yine orada ifade etmesine, mevzileri terk etmemesine yol açıldı. Sadece yöneticiler değil, onların kontrolündeki anket firmaları, havuz medyası ve strateji kuruluşları da bu bloklaşmaya hizmet etti. Tereddüde düşüp kararsız hale gelen bireyde ‘Acaba ben mi yanlış düşünüyorum?’ algısına ve yalnızlık duygusuna kapı aralandı.‘Yeni nesil sağ seçmen devrimi yaşanmadı’Yıllarca Kanada’da yaşamış ve şimdi Avrupa’da sinema sektöründe çalışan bir Türk, geçtiğimiz aylarda İstiklal Caddesi’nde dolaşırken birkaç eyleme denk geliyor. Durup izliyor onları. Sloganlarını, hallerini, neye nasıl itiraz ettiklerini… Yorumu Türkiye’de yeni nesil seçmenin profilini tarif ediyor aslında: “Hâlâ 60’ların sloganlarıyla, tarzıyla, söylemiyle hareket ediyorlar.” Dünyada solcuların ve sağcıların sloganları da eylem pratikleri de değişti, gelişti. Türkiye’de ise zaman geçiyor, nesil değişiyor ama zihniyet aynı. Nitekim Servet Avcı da buna dikkat çekiyor. Değişim yaşanmamasının sadece solda değil, sağ seçmende de söz konusu olduğunu ifade eden şu cümleleri kuruyor: “Yeni nesil sağ seçmen devrimi yaşanmadı bu ülkede. Yine eğitim düzeyi nispeten düşük, az okuyan, sloganlarla, sembollerle ve aidiyet hissiyle hareket eden, sorgulamaktan uzak bir profilden söz edebiliriz. Tek fark, internetin yaygın biçimde kullanılıyor olmasından dolayı ortaya çıkan ‘gruplar içi’ dil ve üslup benzeşmesi.”Yeni nesil seçmenin profili belki de en iyi sosyal medyadan takip edilebilir. Özellikle Facebook ve Twitter. En çok paylaşılan cümleler, fotoğraflar, sloganlar; ötekini aşağılama, modern tabirle ‘kapak’ cümleleri oluyor. Solcu gençler için Atatürk tabu, sağcılar için Osmanlı. Genelin bu kavramlar üzerindeki bilgileri genel kültür düzeyinde. Mutlak bir kötü ve iyi var. Eleştiri, ötekini anlama gayreti yok. Son zamanlarda ise ‘öfke’ başat duygu. Yeni nesil sağ seçmenin ise Facebook’taki profilinde bir kavram kargaşası var. Dindar ama dinle ahlâk arasındaki ilişkide problemler var. Osmanlıcı ama bunun yanında Amerikan ve Kore dizilerinin müdavimi. Modayı yakından takip ediyor. Başörtüsünün ve tesettürün eski değeri yok. İtibar kaybı yaşadı. Dindarlara dair güven de itibar kaybı yaşadı. Hatta Servet Avcı’ya göre dindarlık artık ahlâkın, doğruluğun, iyiliğin, adaletin, hırsızlık ve yolsuzluk gibi günahlara karşı mücadelenin garantisi kimliğini kaybediyor. Din, siyasetin yanlışlarına onay verme aracına dönüştürüldükçe, dindar bilinenlerin İslamca yasak olanlarla anılır hale gelmesiyle, dindar imajı büyük darbe yedi. Ve yeni nesil sağ seçmendeki en büyük değişiklik, bu çürümeye karşı yeterli hassasiyeti gösterecek refleks kültürüne sahip olunmaması. Avcı, kutuplaşmaların arttığı bu dönemde yeni nesil sağ seçmenin, bunun zararlarını sorgulayacak bir kimlik sergileme yerine, var olan gerginliğe göre pozisyon almayı tercih ettiğini söylüyor. Yani yeni nesil sağ seçmende itirazkâr tavır ve sorgulayıcı özellik büyük oranda yok. Avcı bu konuda şu yorumu yapıyor: “Grup taassubunda hiçbir gerileme görünmemektedir. Eğer yanlış yapı içinden ve tâbi olunan liderden geliyorsa o yanlışa yanlış deme kültürü hâlâ yoktur. ‘İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamak’ gibi var olması gereken özellikler yerine yanlışı tevil etmek, ona sırlarla örülü kutsiyet atfetmek söz konusudur. Yeni neslin tabiatında olması gereken o itirazkâr tavır, o sorgulayıcı özellik maalesef büyük oranda yoktur. Kendisini ‘karşıdaki’ne göre kurguladığı için tartışma ve sorgulama ona anlamsız gelmekte, kurşun askerliğe talim etmektedir.”Dijital vatandaşın oy verme kararında ailesi daha etkiliSosyal medya ve politika uzmanı Ali Rıza Babaoğlan, son zamanlarda gelişmiş ülkelerde de sağ politikalar ve partilerin ciddi bir yükseliş yaşadığını söylüyor. Bu yükselişin temel nedeni ise ayrışma. Gelişmiş ekonomilerde herkes kendinden olmayanlar yüzünden ülkesinin daha kötüye gittiğini düşünüyor. İşsizliğin artışını ve ekonomik problemleri buna bağlıyor. Fakat Babaoğlan’a göre, Türkiye’de sağ siyasetin yükselişindeki nedenler biraz daha farklı. Geçmişten günümüze gelen kronikleşmiş sorunlar seçmenin kutuplaşmasında etkili oluyor. Başörtüsü, din ve vicdan özgürlüğü, yaşam tarzı baskısı, etnik sorunlar ve terör… Babaoğlan, bu problemlere çözüm üreten siyasi oluşum yeni nesil seçmenin kendisini tercih etmesini sağlayacağını söylüyor. Yeni nesil seçmen için ‘dijital vatandaş’ kavramını kullanan Babaoğlan, gençlerin üzerinde parti söylemlerinin aile içi tartışmalar kadar etkili olmadığını vurguluyor. Yani halen ailenin oy verdiği partiye oy verenlerin oranı hatırı sayılır düzeyde. ‘Kapalı devre gazlama’Akademisyen Esra Aydın Kılıç, 2012-2013 yılında yerel seçimlerde oy verme davranışlarında etkili olan siyasi faktörlere ilişkin bir araştırma yaptı. Yazdığı makalede, parti imajı oy verme kararlarında en yüksek etkiye sahip siyasal görüş İslamcılar çıkmış. Solcular ve milliyetçiler için de parti imajı büyük bir etken ama en çok İslamcılarda. Bu araştırma sonucu Avcı’nın ‘kapalı devre gazlama sistemi’ tanımlamasını destekler nitelikte. Avcı, siyasi partilerin gençliğe karşı geliştirdiği üslubu tam bir ‘kapalı devre gazlama’ sistemi olarak görüyor. Bunu da şöyle açıklıyor: “İçerikten ve kuşatıcılıktan mahrum, kendi tabanlarını diri tutma stratejisine hizmet ediyor. Bunun sonucunda da oy dağılımlarında büyük değişiklikler gözlenemiyor. İktidar partisi, ezik yakın tarih felsefesinin üzerine bindirdiği Osmanlı gibi yeniden büyük devlet ihtiyacının, heyecan arayan genç nesildeki karşılığını iyi bildiği için illüzyon yapıyor ve nispeten de sonuç alıyor. Ayrıca gençlere parti yönetimlerinde ve milletvekilliği sıralarında daha fazla yer verdiği için birkaç adım öne çıkıyor. Bu anlamda muhalefet partilerinin dil, üslup, uygulama ve propaganda gücü açısından eşit rekabet şansına sahip olduğunu söylemek çok zor.”Sağ seçmen hangi partiye neden oy veriyor?MHP seçmeni doğaldır ki milliyetçidir. Bölgelere göre tonu değişse de muhafazakâr renge sahiptir, millî reflekslerle hareket eder. Vatan ve toprak bütünlüğü gibi öncelikli bir kutsala sahiptir. Uluslararası projeleri değerlendirirken ‘şüphe’yi esas alacak bir tarihi tecrübeyi benimsemiştir.Saadet Partisi seçmeni Milli Görüş geleneğine uygun biçimde dini referans aldığını öne sürer, Türklük konusu çok öne çıkarılmaz, bütün kötülüklerin açıklanmasına siyonizmden başlanır. AKP seçmeninin önemli bir bölümü kendisini milliyetçi olarak tanımlamaktadır. Erdoğan’ın milliyetçiliğe uzak olmasına ve her türlü milliyetçilik ayağımızın altındadır demesine rağmen seçmen yelpazesindeki milliyetçi dilimden fazlaca oy almaktadır. Bu da kendisini milliyetçi diye tanımlayanların çelişkisine ortaya koymaktadır. Bu seçmen grubu oy verdiği partinin bölgeden bölgeye farklılıklar gösteren düalist tavrı yorumlamaktan uzaktır. HDP’ye verilen milliyetçi oylar ise tamamen etnik tepki ve aidiyet hissinin sonucudur.

    0 0

    “Türkiye’yi nereye sürüklediğini en iyi Recep Tayyip Erdoğan biliyor. Bunun için iç güvenlik paketi diye, ‘sarayın güvenliği’ paketini dayatıyor ve kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Otoriter liderlik sevdalılarının tarihteki son günleri hep böyle olmuştur. Erdoğan gidecek; demokrasi içinde, demokratik yöntemlerle gidecek. Görüyor, biliyor, korkuyor.”Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile iç güvenlik yasa tasarısını konuşmak üzere buluştuk. Önemli bir hukukçu olan Feyzioğlu, söyledikleri dikkate alınması gereken bir isim. İç Güvenlik Yasa tasarısı’nın çıkmasıyla birlikte Erdoğan döneminin sona ereceğini, 7 Haziran seçimlerinin sonucunun ne olursa olsun Erdoğan’ın artık ülkeyi yönetemeyeceğini söyleyen Feyzioğlu, sohbetimiz sırasında farklı konulardaki görüşlerini de dile getirdi. Bilhassa Ergenekon ve Balyoz sürecinde yaşananları eleştiren Feyzioğlu’nun söylediklerini olduğu gibi yayımlıyorum. Buna karşın, Hizmet Hareketi’yle ilgili bazı sözlerine itirazım ise baki...İç Güvenlik Yasa Tasarısı kabul edilirse bizi nasıl bir Türkiye bekliyor?İç Güvenlik Yasa Tasarısı paketi, Saray’ın güvenliği için çıkarılıyor. Bu paket, Tayyip Erdoğan döneminin bittiğinin en resmi işareti. Evet, yüksek sesle söyleyelim. Türkiye’de Tayyip Erdoğan dönemi bitmiştir. Erdoğan’ın asla yönetemeyeceği ve bu yasayı kabul ettiğine pişman olacağı bir Türkiye bekliyor. O yüzden Erdoğan’ın bittiğinin kanunu, final kanunudur.Bu yasa tasarısıyla neler değişecek?Yürütme organı, savcı yetkilerini kullanmaya başlayacak. Bu 12 Eylül faşist yönetim tarzıdır. Vali, kaymakam, polise emredecek ve devlet büyüğümüzün canını sıkanı içeri atacaklar. Zaten HSYK’yı ele geçirdiklerini düşündükleri andan itibaren Cumhurbaşkanı’na söz söyleyen herkesi içeri almaya başladılar. Elbette Cumhurbaşkanı’na hakaret edilmesin, insanlar hakaret etmeden eleştirilerini dile getirebilmeli. Ama hakaret, tutuklanma sebebi değil. Ancak bizlere hakaret edildiğinde, nasıl tutuklanma olmuyorsa onda da olmamalı. Burnu sürtülsün tutuklamalarıdır bunlar. Küçücük çocukları tutukluyorlar.Tasarıdaki değişikliklerin olağanüstü hal yetkisi olduğu söyleniyor…Vali ve kaymakamlar olağanüstü hal, vali ve kaymakamına dönüşüyor. Telefon dinlemeleri hiç ihtiyaç olmadığı halde 48 saat boyunca yargı kararı olmaksızın polisin talimatıyla gerçekleşebilir hale geliyor. İstihbarî dinlemelerde Ankara’da bir tek hâkim görevlendirilecek.Neden tek bir hâkim olacak, buna yargının karar vermesi gerekmiyor mu?Elbette. Gidin yargıdan alın kararı. Yargıya gitmiyorlar çünkü HSYK’yı istedikleri gibi kurguladılar. İstedikleri hâkimi de telefon dinlemelerinde, bilgisayar iletişiminin kontrolünde görevlendirip, 77 milyon Türkiye’nin iletişimini Ankara’da tek bir hâkiminin elinden geçirmek istiyorlar. Hitler ve Mussolini zamanında internet olsaydı bunları getirebilirdi. Bir anekdot anlatılır. Vatandaşın vatandaşı ihbar yükümlülüğünü Mussolini’nin önüne koyarlar 1930’larda. ‘Bir vatandaş diğerini suç işlerken görürse mutlaka ihbar etmelidir’ maddesi. Mussolini ‘Bunu yapmayın, İtalyan toplumunu içeriden çökertmek mi istiyorsunuz? Vatandaş bir diğerinin ihbarcısı olamaz’ der. 2005 Ceza Kanunu’nda bunlar vatandaşa, vatandaşı ihbar hükmü getirdi. Mussolini’yi aştılar. Anayasa Mahkemesi daha sonra iptal etti ama zihniyet geldi bu noktaya dayandı.Polise ne tür yetkiler veriliyor ve hangi yetkileri genişletiliyor?Polis zaten son derece keyfi bir biçimde gaz sıkıyor, ‘sık ulan sık’ var ya, öyle. Zaten eli tetikte. O kadar meyilli ki gaz sıkmaya, bir sokak eyleminin ortasında kaldınız ya da silahsız sopasız bir eylemdesiniz, hasbelkader Tayyip Erdoğan’ı ya da memurlarını eleştiriyorsunuz, o polisin gözünde siz teröristsiniz. O yüzden gazı ‘sık ulan sık’ diye sıkıyor. Nasıl yaşayacaksınız, nefes alacaksınız? Ağzınızı, yüzünüzü kapatacaksınız. Kapatırsanız da bu yasaya göre, teröristsiniz.Kabul edilebilir mi bunlar?Asla. Bu yasa bir sıkıyönetim rejiminin olağan dönemde Türkiye’ye dayatıldığı, kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine geçilirken siyasi iktidara ihtiyaç duyduğu anormal yetkiler tanıyan bir yasa. Görünen o ki, bombalı eylemlerden korkuyorlar. Madem korkuyorlar, paylaşsınlar. Kimden hangi eylemden korktuklarını anlatsınlar. PKK’nın bombalı eylemlerinden mi korkuyorlar? Yerine getiremeyecekleri sözler sebebiyle, bu tehditlerle karşı karşıya bıraktılar evlatlarımızı. Türkiye’nin metroları, AVM’leri hangi tehditler altında? Beslediniz büyüttünüz, şimdi bunlar Türkiye’de hücre evinden eylemler mi yapacak? Mesela polise artık elbisenin içine de bakma yetkisi veriyorlar.Muhalefetin ‘paralel yapının’ araştırılmasına yönelik önergesi geri çevrildi…Paralel devlet diyorlar ama paralel devletin dik alâsı Güneydoğu’da PKK ve KCK eliyle kurulmuş durumda. Paralel devletle mücadele diye kendi seçmenini konsolide ederken, paralel devletin dik âlâsı Güneydoğu’da var. Siyasi iktidarın zerre kadar mücadele iradesi olmadığı için devletin polisi önünde eylem yapılırken arkasını dönüyor. Sonra buraya geliyorsun ‘paralel devlet’ diyorsun. Paralel devlet varsa, bunun sorumlusu falanca cemaat ya da grupsa, tarikatsa delilini koy mücadeleni ver. Tabii ki karşıyız devlet içinde devlet yapılanmalarına. Ama sen cadı avı başlatıyorsan, cadı avı diye işine gelmeyen herkesi içeri almaya başladıysan, bu olmaz.Paralel devletle mücadele ettiklerini söylüyorlar ama…Siyasi iktidarı, paralel devletle mücadele söyleminde samimi bulmuyorum. Devletin, yargının, emniyetin içinde birtakım yapılanmalar varsa delilleriyle koyarsınız. Ki ben bir paralel yapı olduğuna inanıyorum. Bugünkü mevzuatın yetkilerini bile kullanmazken, polise en keyfi yetkileri tanıyacak yeni bir mevzuat getiriyorsun. Üstelik Güneydoğu’da falan kullanmak için de değil. Silahsız, şiddetsiz kim gösteri yaparsa, onun kafasını ezmek ve devlet büyüklerine dikensiz gül bahçeleri vermek için. Ama Hizmet Hareketi’nin de takkeyi önüne koyup düşünmesi lazım.Bugünlerin moda deyimiyle ‘Cemaat özeleştiri yapsın’ diyorsunuz. Ama yapılanlar da görülmüyor sanki…Yargının, emniyetin içinde örgütlendi mi? ‘O gazeteciler gazetecilik sebebiyle tutuklanmadı’ diye manşetler attı mı? Nedamet zamanı. Türkiye’de haksızlık sadece kendinize dokunduğu zaman feryat edeceksek, tek tek avlarlar bizi. Ayrıca ben öyle çok ciddi özeleştiri yapıldığını görmedim. Özeleştiriler yapıldı ama ağız dolusu ‘Yanlış yapan bizden değildir. Bu yanlışlar yapıldı ama biz yeni bir sayfa açmaya hazırız’ denmedi. Ergenekon’da, Balyoz’da çok haksızlıklar yapıldı. Bu Hareket, fakir fukaranın elinden tutuyor, insanlara eğitim veriyorsa, ihtiyaç sahiplerinin yüzünü güldürebiliyorsa kim ne diyebilir. Ama gelip de emir komutayla birileri birilerini mahkûm ediyorsa, sahte deliller üretiyorsa, onlarla hayatlar karartılıyorsa ki bu davalara ben avukat olarak değil ama izleyici olarak girdim, izledim. Türkiye çok zor zamanlardan geçti. Bu hareketin mensubu bazı gazeteciler açıktan kimlerin tutuklanacağının müjdelerini verdiler.Saray kendinden ve PKK’dan başka kimseyi muhatap almıyorPolis devleti oluşturulmaya çalışıldığı söyleniyor. Nedir bu polis devleti? Burada polis, kolluk kuvveti olan halk tarafından bilinen polis mi?Bu paket ile 77 milyonluk koca Türkiye, Saray’ın iki dudağının arasına sıkıştırılmak isteniyor. Polis, Saray’ın sopası, silahlı gücü, özel güvenlik teşkilatına dönüştürülmeye çalışılıyor. İşte bu, polis devleti. Yani özgürlüklerin istisna, sınırlanmasının kural olduğu bir devlet. İktidarı eleştirmenin yasak olduğu, iktidarın kendini rahatsız edebilecek her düşünce açıklamasına, her kişiye önceden tedbir uyguladığı, yargıyı bastırma aracı olarak kullandığı devlet. Özetle, kişilere bırakılan özgürlüğün sadece iktidarı alkışlamaktan ibaret olduğu bir yapı. Bizdeki haliyle ise saray devleti. Saray devleti, polis devletinden biraz daha ileri. Çünkü hafiyelik en önemli uğraş olmuş. Devletin istihbarat teşkilatları, Saray’ın canını sıkabilecek herkesin peşine takılmış, onları izliyor. Devletin bekası kavramının yerini, sultanın bekası almış.İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nın kabul edilmesi kadar, çıkarılma sebebi üzerinde duruyorsunuz…Çünkü Erdoğan, Türkiye’yi Davutoğlu’yla beraber yalnızlaştırdı. Bu yalnızlığın bedelini hep birlikte ödemeye başlıyoruz. Tayyip Erdoğan’ın inişli çıkışlı ruh haline endekslenmiş bir dış politikanın sonucunda, Libya’dan sürüldük. Mısır’la düşman olduk. Irak’ta figüran konumuna indirgendik. Suriye’yi felaketlere sürükledik, milyonlarca insanın evinden, barkından, canından olmasına katkı verdik. Almanya ile yollarımız ayrıldı. Fransa’da Elysee Sarayı, PKK’ya açıldı. PKK, terör örgütlüğünden, özgürlük savaşçılığına terfi ettirildi. Avrupa Birliği hedefimiz kalmadı. Amerika ile kerhen yürüyor ilişkiler. İran, potansiyel düşman ilan etti bizi. Avrupa’da da Ortadoğu’da da artık yokuz. Dolar kurundan tutun da insanların özgürlükleri, Tayyip Erdoğan’ın o anki ruh haline göre ağzından çıkacak bir cümleye bağlı. Yatırım gelmiyor artık Türkiye’ye. Komşularımızın toprak bütünlüğünü tehdit eden terör örgütleri Türkiye’yi lojistik üs olarak kullanıyor. Çözüm süreci denilen süreçte ne konuşulduğunu Saray ve İmralı dışında kimse bilmiyor. Saray, kendinden ve PKK’dan başka kimseyi muhatap almıyor. Kim bilir ne sözler veriliyor can havliyle.Peki iktidar bu gidişin farkında değil mi? Görmek istemiyor mu?MİT Müsteşarı durumun farkında. Artık boynundaki davulu taşımak istemiyor. Tokmağı tutana güvenmiyor, kontrolden çıktığını görüyor. Bütün bu tehlikeli tablonun en çok farkında olan biri daha var: Tayyip Erdoğan. Çünkü Türkiye’yi nereye sürüklediğini en iyi kendi biliyor. Bunun için iç güvenlik paketi diye, sarayın güvenliği paketini dayatıyor, kendi güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Otoriter liderlik sevdalılarının tarihteki son günleri hep böyle olmuştur. Erdoğan gidecek; demokrasi içinde, demokratik yöntemlerle gidecek. Görüyor, biliyor, korkuyor… 7 Haziran seçimlerinden söz etmiyorum. O seçimlerin sonu ne olursa olsun ülkemizi Tayyip Erdoğan yönetemeyecek diyorum… Yanlışlarını düzelteceğine, yanlışı yanlışla bastırmaya çalışıyor.Mezhep, etnik köken ve siyasî ideoloji üzerinden Türkiye bölünüyorNasıl bir oyun oynanıyor?Türkiye’yi üç fay hattı üzerinden bölmek suretiyle kendi tabanlarını çok kısa vadeli menfaatler için, yani 7 Haziran için konsolide etmeye çalışıyorlar. Mezhep, etnik köken, siyasi ideoloji... ‘Benim partime oy veriyorsan, bendensin. Vermiyorsan, karşı görüş söylemen ihanettir, sen çünkü bir vatan hainisin.’ ‘Sünni’ysen, birinci sınıfsın, Aleviysen bu ülkenin eşit vatandaşı değilsin.’ ve Kürt Türk fay hattı. Kürt milliyetçiliği zirve yapıyor, tepki olarak karşısında ırkçı milliyetçilik zirve yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi yeni Türkiye adıyla çöpe atılıyor.Neler yapılması gerekiyor?Herkesin takkesini önüne koyması lazım. Herkes iktidarı da, muhalefeti de tattı bu ülkede. İktidardayken zulmetti, muhalefetteyken mazlum oldu. Kim nerede yanlış yaptı, artık bu yanlışlardan ders almak gerekiyor. Bu ülkede daha düne kadar eşi başörtülü olanlar terfi edemiyordu. Kendi başörtülüyse zaten hiçbir yere gelemiyordu, evinde oturması lazımdı. Özel sektörde bile iş bulamazdı. Bunlar dibine kadar yanlıştı. Çocuklarımızı nizamiyelerde ‘başını aç’ diye özel güvenliklere kontrol ettirdik. Ben üniversite hocasıydım, bunların hepsini gördüm, yaşadım. Peruklar taktırıldı ve çocuklar o şekilde okula gitmeye çalıştı. Bunlar külliyen yanlış ve aptalca. Hâkimlerin tayin terfiinde eline içki kadehi almıyorsa, ‘Ya, bu laik değil herhalde’ deniyordu. Bir rektör adayı eşi türbanlıysa imkânı yok nasıl yükselecek. Bunların hepsi yanlış.Bu, bir özeleştiri mi?Evet, ama bunu sadece biz değil herkes yapmalı. Şimdi maazallah masanızda içki kadehi varsa, içkili bir lokantaya mı gittiniz, kamuda bittiniz. Rektör adayı mısınız, eşinizin başörtülü olması sizin için müthiş bir avantaj. Kutsal dinimiz dün de alet ediliyordu siyasete, bugün de alet ediliyor. Kutsal dinimizi kendi siyaset ve ticaretlerine alet eden bezirganlardan kurtulma zamanı geldi. AKP’nin dört bakanı, onların çocukları, son derece ciddi ağır deliller olmasına rağmen, zorla aklandılar ve haklarında takipsizlik çıktı.

    0 0

    Futbol dünyamızda yaşanan çok utandırıcı birtakım olaylar vaka-i adiye kapsamında yer alıyor. Bir gündüz maçının hakeminin kulüp yöneticisinin girişimleri sonucunda alkol muayenesi zorunluluğu yaşaması, bu olayların son halkası. Aynı zamanda hekim olan hakeme yapılanların ülkemizdeki spor yöneticiliğinin düzeyiyle ilgili olduğu da çok açık. Onlara yönelik suçlama, başarısız yönetimlerin can simidi olarak görülüyor.“Böyle bir söz nasıl edilir? Bu davranışta nasıl bulunulur?” diye başkaları adına utandığınız durumlar oluyor mu? Benim oluyor. Hem de şaşılacak sıklıkla…Türk sporunun en zayıf halkasının yöneticiler olduğu biliniyor. Bunun da çok açık birtakım nedenleri var. Futbolcu olabilmek için gerçekten bu işle ilgili yeteneğinizin görülmesi ve olağanüstü çalışmayla bunun ortaya çıkarılması gerekiyor. Bu işin en doğal uzantısı sayılan antrenörlük ve teknik adamlık her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Bir yığın kurstan geçip seminerlere katılmak ve benzer yollarla kendinizi donatmanız gerekiyor. Kaldı ki diplomaları topladıktan sonra iş bulma şansınız da o kadar yüksek değil.Kısacası, masöründen malzemecisine kadar futbol olayının içindeki bütün elemanlar belli birtakım donanımlara sahip olmak zorunda. Başka türlü bu görevlere getirilebilmeleri sözkonusu değil.Hakemlere geldiğinizde sanıyorum ki en sıkı eğitim gören ve donanımlı kesim onlar. Bu, elbette ki maçlarda yapılan hataları önlemiyor çünkü o insan olmaktan doğan bir durum. Ne kadar donanımlı olursanız olun bazı hatalar mutlaka yaşanıyor. Özellikle son dönemde hakemliğimiz uluslararası alanda olağanüstü bir çıkışı gerçekleştirdi. Geçmişte Avrupa’da 30.luğa kadar düşmüşlüğümüz var. Bugünse kesinlikle ilk 10’dayız.İş yöneticiliğe geldiğinde adeta herşey tepeden tırnağa değişiyor. Bu işle ilgili ne gibi bir yeteneğe ve donanıma sahip olduğu son derece kuşkulu birtakım insanlar çok önemli görevlere getirilebiliyor... O kadarla da kalmayıp geçmişte karapara aklayıcısı olarak suçlanan hatta eroin kaçakçılığı türünden kirli işlere bulaşan kişilerin kulüplerimizde yöneticilik yaptıkları biliniyor.Bu noktada bir parantez açmamız gerekiyor. Kulüp yöneticileri arasında son derece bilgili, yetenekli, donanımlı ve bunların ötesinde gerçekten olağanüstü özverili insanlar da bulunuyor. Kendileriyle tanışmaktan onur duyduğum ve hizmetleriyle iftihar edilecek yöneticiler her zaman olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Kulüp sevgisi ve hizmet aşkıyla dolu bu insanların yüzü suyu hürmetine bazı işlerin iyi-kötü yürüdüğünü görmemiz gerekir.Daha da fazlası var: Kulüp sevgisi ve orada iyi işler yapma çabasıyla kendi işlerini batırma noktasına gelmiş yöneticiler de gördük geçmişte. Hernekadar bunun tam tersi duruma, yani kulüp yöneticiliği sayesinde Allah’ın ve yeryüzündeki bazı güçlerin “yürü ya kulum!” dediklerine çok daha fazla rastlansa da dediğim gibileri de her zaman olmuştur.Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım bir girizgah değil genel çerçeveyi çizme çabası. O çerçeve içinde Balıkesirspor kulübünün sayın başkanını ve yaptığı işi nereye oturtacağımızı kestirmekte zorlanıyorum. Tolga Özkalfa gibi gerçek işi hekimlik olan birini, gündüz maçının ardından alkol muayenesine zorlayacak bir sürecin kahramanı olmak, sayın başkanın ilerde çocuklarına ve torunlarına övünerek anlatacağı bir iş olmayacaktır.Biz kırk kişiyiz…Sayın başkanın kendi sahalarında 1-0 yenildikleri Gençlerbirliği maçının hakemi Tolga Özkalfa’ya karşı bu hareketi, elbette ki gereken cezayı bulacaktır. Biz bu satırları yazarken bununla ilgili karar henüz açıklanmadı ama bu çok da önemli değil. Asıl üzerinde durulması gereken, böyle bir olayın yaşanabilmiş olması.Güya sayın başkan, soyunma odası koridorlarına hakem Tolga Özkalfa’nın elini sıkmak için gitmiş de, Özkalfa onun elini itmiş. Bu, hakemin başkana saldırısı oluyormuş ve karakolluk birtakım gelişmeler ve alkol muayenesi konusu da buradan ortaya çıkmış.Sayın başkanın, televizyon kameralarının milyonlarca izleyiciye ulaştıracağını bildiği açıklamaları hepimizi biraz saf yerine koyma anlamı taşıyor. Biz 40 kişiyiz, oralara başkanların ve yöneticilerin niçin girdiklerini, neler yaptıklarını yeterince biliriz. Kuşkusuz Futbol Federasyonunun da bunlardan haberi var. Zaten ilgili talimat ve yönetmelikler oralara girilemeyeceğini, hakemlerle bu şekilde temas edilemeyeceğini bildiriyor.Balıkesirspor uzun bir aradan sonra Süper Lige yükseldi ve ne yazık ki geldiği gibi gitme yolunda. Kalan maçlarda çok büyük bir sıçrama gerçekleştirilse bile takımın ligde kalmasının pek mümkün olamayacağını bilmesi gereken herkes biliyor. Haliyle bununla ilgili birtakım suçlamalar ve hesaplaşmalar da olacaktır camia içinde. O zaman, dikkatleri başka yönlere çekecek hamleler gerekiyor. Memlekette kulüp yöneticilerinin en iyi bildikleri işler de bunlar.En kolay suçlanan kesim de hakemler çünkü onların arkasında milyonlarca taraftar ve benzeri güçler yok. Hatta biraz da bu nedenle maç yönettikleri sırada devlet memuru sayılmaları yolunda yasa da çıkarıldı ama yetmeyebiliyor. Üstelik devletimizin de ne zaman hangi memurunu koruyup hangisine başka türlü işler yapabileceğini kestirebilmek kolay olmuyor.Futbolun iyi yönetildiği ülkelerde yöneticilerin bu tür davranışlarda bulunabilmeleri olanaksız. Tutun ki böyle birşey oldu, o zaman da korkunç sonuçlar ortaya çıkar; takımlarının küme düşmesine başka nedenlerden çok yöneticinin bu tutumu yol açabilir… Bizde pek böyle olmuyor. Tam tersine yöneticilerin bu tür şovları camiada önemli bir hizmet olarak değerlendiriliyor. Bu yüzden de işin içinden çıkmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.Sayın başkanın yol açtığı durumla ilgili olarak basında çok güzel değerlendirmeler yapıldı. Başta Milliyet’ten Ercan Güven arkadaşım olmak üzere kutlanacak yazılar yazıp söylemlerde bulundular. Umarız, sayın başkan da çok yanlış bir iş yaptığı yolunda özeleştiride bulunur ve özür diler. Takımların düşüp çıkması sporda o kadar önemli değil, her sezon olan işler. Başka şeyler düştüğünde onların tekrar bir yerlere çıkarılmaları kolay olmuyor. Asıl bunu iyi anlamak lazım.Umursanmayan skandal!Dramatik bir tablo çizmeye filan gerek yok. Yani Soma faciasının yaşandığı günlerde kimlerin neler söylediğini, hangi müsamerelerin sergilendiğini anlatmaya çalışmak gereksiz. Çünkü bunlar zaten sürekli yaşanıyor.Ancak oraya yardım maçı yapılıp da sözkonusu gelirlerin hâlâ aktarılmamış olmasına inanmak zor. En başta, medya olarak da görevimizi yapmıyoruz çünkü böyle şeyler neredeyse tesadüfen öğreniliyor.İzmir’deki Galatasaray-A.Madrid maçı 6 Ağustos’ta oynandı, biraz gayret edersek üzerinden 1 yıl geçmiş olacak. Hâlâ maç hasılatıyla ilgili birtakım hesaplar sonuçlandırılamamış, işte efendim İspanyol kulübü masrafları karşılığı şu kadar istiyormuş da bilmem neymiş.İşin sonuçlanmasıyla elde edilecek rakam da aslında insanı şaşkına çevirecek kadar düşük. 150 bin dolar düzeyinde bir paradan sözediliyor. On paralık yarar sağlanamayan birtakım oyunculara milyonlarca euronun ödendiği bir ortamdan sözediyoruz.Benim bildiğim, geçmişteki bazı duyarlı kulüp yöneticileri bu konuyla ilgili olarak şöyle konuşur ve işi mutlaka anında sonuçlandırırlardı:“Aman evladım, dikkat edin, bunlar netameli işlerdir. Kaş yapayım derken göz çıkarmayalım, rezil oluruz sonra. Hesap kitap ne zaman tam olarak sonuçlanırsa sonuçlansın siz en geç 1 hafta içinde bu parayı mağdurlara ulaştırın. Üzerine bir miktar da kulüp yardımı olarak koyun.”Oysa şimdi yapılan açıklamaları işittikçe ürperiyoruz. Efendim, arada anlaşmazlık varmış da, para bloke durumdaymış da bilmem neymiş…Başka bir ülkede kamuoyu bu konuda kıyametleri koparır, bazı insanlar değil kulüp yöneticiliği yapmak, sokağa çıkamayacak duruma getirilirdi… Bizdeyse bu kadar büyük bir skandalı, böylesine utandırıcı bir olayı umursayan bile yok...

    0 0

    Köy köy, kasaba kasaba gezip binden fazla eser derleyen bir halk müziği sevdalısı Erol Parlak. Bu alanda profesörlük unvanı taşıyan birkaç kişi arasında yer alan Parlak, “Toplum o kadar dejenere oldu ki, onun kendi kanından ve genetiğinden bile bir Neşet Ertaş çıkacağına inanmıyorum.” diyor.Türk halk müziğine gönül vermiş hemen herkesin kulağına bir kez olsun çalınmıştır Erol Parlak’ın bağlaması ve kadife sesi. Ya da yolu son 20 yıldır İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuvarı’na düşen her genç, onun rahle-i tedrisatından geçmiştir. Türk halk müziğinin gerçek emektarlarından biri olan Parlak için en uygun tanım; ‘türkülere ömrünü adayan akademisyen’ olur kuşkusuz. Çünkü bugüne kadar dağ bayır demeden, köy köy, kasaba kasaba gezip derlediği binden fazla türkü, bozlak ve ağıtta onun imzası var. Sadece bu da değil; konservatuvarlarda Türk halk müziği branşında profesörlük unvanı bulunan birkaç kişiden birisi. 3 yıl önce vefat eden Neşet Ertaş’ın gönül yoldaşı olan Parlak, o hayattayken kendi yaptığı besteleri gün yüzüne çıkarmaya teşebbüs bile etmemiş. “İçimden geliyordu ama ustalara bakınca, ‘Haddini bil’ dedim kendi kendime ve hep o kapıyı kapattım.” diyor Erol Parlak. Bugüne kadar Sezen Aksu’dan İbrahim Tatlıses’e, Güler Duman’a yüzlerce sanatçının albümüne bağlamasıyla eşlik eden Parlak, geçen yıl kendi türkülerinden oluşan “Pervaneyim Yar” adlı 50. yaş albümüyle çıktı sevenlerinin karşısına. İTÜ Konservatuvar’da Ses bölümünde akademisyenliğe de devam eden ‘türkülerin profesörü’ Erol Parlak’la bir araya gelip, Türk halk müziğinin geleceğini, konservatuvar eğitimlerini, ses yarışmalarına katılan konservatuvarlıların durumunu masaya yatırdık. Her ne kadar tüm dünyada pop müzik yaygın olsa da Parlak, “Türkiye’nin en popüler müziği türküdür.” yorumunu yapıyor.10 ömrüm daha olsa yine müzikle uğraşırımAğrı Eleşkirt doğumlu olan Erol Parlak, müzik sevgisini çok küçük yaşlarda fark edenlerden. Gurbetçi olan babasıyla Almanya’ya giden Parlak, 4 yaşında ayağını kırıp 60 gün yatağa mahkûm olduğunda 45’lik plaklardan Âşık Mahzuni Şerif, Selahattin Erorhan, Mahmut Erdal ve Neşet Ertaş dinleyerek geçirmiş zamanını. O zaman sevdalanmış türkülere. Türkiye’ye döndüklerinde okulda mandolin kursuna başlamış önce. Romanya, Polonya halk şarkılarını o kadar hızlı çalıp söylemeye başlamış ki, bir süre sonra onlar yetersiz gelmiş. İlkokul öğretmeni Mustafa Arı bakmış olacak gibi değil, Parlak’a bir bağlama almış. O gün bugündür düşmemiş bağlama elinden. Basketbol, voleybol ve jimnastikte lisanslı sporcu olan Parlak, müzik uğruna hepsinden vazgeçmiş. “Bugün iyi ki de bırakmışım diyorum. Hiç pişmanlığım yok. 10 ömrüm daha olsa bir tanesini bile başka işle uğraşmam.” diyerek açıklıyor müzik sevgisini. İTÜ Konservatuvar’da üniversite eğitimine başlayan Parlak’ın hayatı merhum hocası Nida Tüfekçi’ye denk gelmesiyle değişmiş. Onunla birlikte gerçek kültürü, sanatı ve üstatların, arşivlerde kalan müziklerini görmeye başlamış. 10 yıl aralıksız alan araştırması yapan Erol Parlak, Orta Anadolu’da, Çukurova’da, Toroslar’da, Ege’de bine yakın türkü derleyip TRT arşivine kazandırmış.Toplum kutuplaşmış, deyiş dinleyen bozlak dinlemiyorBu araştırmaları sırasında özellikle 1980’den sonra Türkiye’de farklı sosyal ve kültürel katmanların ayrıştığını fark etmiş Parlak. Kendisinden dinleyelim: “Günümüzde Neşet Ertaş dinleyen, Âşık Mahzuni Şerif dinlemiyor. Deyiş dinleyen, bozlak dinlemiyor. Ben o dönem bir tavır koydum ortaya. İnsanların düşüncelerine göre sanatçı ayırdığı bir dönemde bir taraftanmış gibi görünüp popüler olmaktansa, ‘Ben herkesin sanatçısı olmalıyım’ dedim ve Anadolu’nun dört bir yanından eserler seslendirdim.”Prestijli salonlar halk müzisyenlerine kapalıBütün coğrafyalardaki yerel olguların ortadan kaldırılarak yerine kolay ve çabuk tüketilen müzik ve sözlerin kullanıldığını, böylece insanların algılarının yönetildiğini söyleyen Parlak, “Pop müzik her dönem kılıktan kılığa girerek toplumun belleğine sızan ve müziğe dair gelirin en büyük payını ele geçiren ticari bir mekanizma. Türkiye’nin en popüler müziği türküdür.” yorumunu yapıyor. Kapitalist sistemin yerli olan her şeyi yok etmeye çalıştığını belirten Erol Parlak bunu bir örnekle açıklıyor: “Eskiden bizler bu ülkenin en prestijli sahnelerine çıkıyorduk. Şimdilerde halk müziği yapan yerli müzisyenlerin neredeyse tamamına kapatılan bu salonlara on binlerce dolar ödenerek yabancı sanatçılar getiriliyor. Onlar da çoğu zaman boş salonlara söylüyorlar.”Türkü evleri kanatçılara dönüştüPek çok Türk halk müziği sanatçısının popülariteye ayak uydurma çabasına düştüğünü dile getiren Erol Parlak, bundan en büyük zararı yine türkülerin gördüğünü vurguluyor. Nedenine gelince; “Bir dönem türkü evleri çok moda oldu, sanatçılar oralarda sahne almaya başladı. Sonra türkü evleri, türkü barlara, ardından restoranlara şimdi de kanatçılara dönüştü.”Erol Parlak’la sohbetimizde söz sırası konservatuvarlara geliyor. Erol hoca isim vermek istemese de piyasadaki pek çok sanatçının yetişmesinde emeği var. Hal böyle olunca türkülerin kanatçılara düşmesinden onların bir suçu olup olmadığını soruyoruz. Parlak, “Camiadaki pek çok sanatçı için günden güne zorlaşan bir hayat var. Kaçınılmaz olarak uyum sağlamak zorunda kalıyorlar. Hatta birçoğu tercih etmedikleri halde bambaşka müziklerle bile uğraşıyor.” cevabını veriyor.Bu topraklardan bir Neşet Ertaş daha yetişmezTürk halk müziğinde bayrağı taşıyacak yetenekli gençlerin olduğunu söyleyen Erol Parlak, yine de bu topraklardan bir Neşet Ertaş daha yetişmeyeceğine inanıyor. Ertaş’ın sazıyla, sözüyle çağların dehası olduğunu dile getiren Parlak, “Toplum o kadar dejenere oldu ki, onun kendi kanından ve genetiğinden bile bir Neşet Ertaş çıkacağına inanmıyorum.” ifadelerini kullanıyor. Türkülerin gençler tarafından dinlenmediği savının da koca bir yalan olduğunu düşünüyor Erol Parlak.Konservatuvar öğrencisinin başarısı albüm çıkarmak değil“Konservatuvar öğrencisinin başarısı, albüm çıkarıp meşhur olması mıdır?” diye soruyoruz Erol hocaya. Kesinlikle albüm çıkarmak olmadığını söylüyor. “Eğer albüm başarıysa cebinde parası olan herkes albüm yapabiliyor. 80’li yıllarda gurbette 10 bin markı cebine koyan gelip burada albüm yapıyordu. Bakıyorsunuz kötü bir solist para bulmuş, sonuçta ortada kötü albüm var. Bir firma size para harcatmadan albüm yapıyorsa başarı budur.” yorumunu yapıyor.Erol hoca ses yarışmalarına katılan konservatuvar öğrencilerine de kızıyor; çünkü orada gençlerin harcandığı görüşünde; “Ses yarışmalarına katılan çocuklar ‘konservatuvarlıyım’ diyor ama bakıyorsunuz ses yok, birikim yok ve okulu adına kötü örnek oluyor. Diğer taraftan sıradan bir vatandaş dedesinden babasından öğrendiği gibi söylüyor ve çok beğeniliyor. O halde bu kadar kuruma, yatırıma ne gerek var?”Popçular türküleri ticarete alet ettiErol hoca, pop müzik sanatçılarının türkü okumasını da ticari olması sebebiyle hoş karşılamıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor: “Türkü kültürüne karşısınız, türkü sevenleri alt kültür diye hor görüyorsunuz. Sonra birdenbire çıkıp türkü okuyorsunuz. Ait olmadığınız, özümsemediğiniz bir şeyi kullanma adına dilinize alıyorsunuz. Elbette ki hiçbir şeye benzemiyor. Okumalarıyla okumamaları arasında fark yok bence. Okudukları anda yaptıkları şey ticari bir işe dönüşüyor. Okumasalar daha saygın olurlar..”

    0 0

    ‘Kördüğüm’ adlı kitabında Dink cinayetinin perde arkasını aralayan Bayram Kaya, “Bir dönem olayın derin bağlantıları olduğunu belirten hükümet, bugün olayı paralele bağlama telaşında. Bu bile olayın aydınlığa kavuşamayacağının göstergesi.” diyor.Gazeteci Hrant Dink, 19 Ocak 2007 tarihinde İstanbul’da Agos Gazetesi’nin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olaydan sonra 17 yaşındaki Ogün Samast, kendisine yardım ve yataklık ettiği belirlenen Yasin Hayal ve bir dönem emniyette muhbir olarak görev yapan Erhan Tuncel tutuklandı. Ancak eylemin arkasındaki derin güçlerle ilgili kapsamlı bir çalışma ortaya konulamadı. Gazeteci-yazar Bayram Kaya tarafından kaleme alınan, Öteki Adam Yayınları’nda çıkan “21 numaralı suikast yolcusu- Kördüğüm” isimli kitap, Dink cinayetinin perde arkasını sonuna kadar aralıyor.Dink cinayeti, üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen bir türlü aydınlatılamadı. O yüzden mi kitabınızın adı ‘Kördüğüm’?Evet. Olayın üzerinden 8 yıl geçti ancak bir arpa boyu bile yol alınamadı. Cinayet işlendiğinde soruşturma nerede ise şimdi de aynı yere geldi. Cinayetle ilgili olarak sadece katil Samast ve tetikçileri Hayal ile Tuncel’in adı geçiyor. Hiç kimse sormuyor. Samast’ı olay yerine getiren istihbaratçılar hangi kurumda görevli? Bu kişiler neden soruşturma dosyasına şüpheli olarak girmedi? Bir dönem olayın derin bağlantıları olduğunu belirten hükümet, bugün olayı paralele bağlama telaşında. Bu bile olayın aydınlığa kavuşamayacağının en bariz göstergesi.HÜKÜMET, DİNK CİNAYETİNİ KARARTMA PEŞİNDEDönemin Başbakanı Erdoğan, Dink’in öldürülmesini ‘kanlı bir provokasyon’ olarak nitelendirmişti. Ancak Aralık 2014’te Hizmet Hareketi’ni hedefe alarak ‘Paralel yapının eline kan bulaştı.’ dedi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?Dönemin Başbakanı bu olayın aydınlatılması için dönemin İstihbarat Başkanı Ramazan Akyürek ve MİT Müsteşarı Emre Taner’i özel olarak görevlendiriyor. ‘Ucu nereye varırsa varsın bu olayı aydınlatın.’ diyor. Ancak olayın ucu derinlere ulaşınca hükümet geri adım atıyor ya da attırılıyor. Lafı eğip bükmeye hiç gerek yok. Dink cinayeti derin devletin bir cinayetidir. Siz isterseniz buna Ergenekon deyin, isterseniz de Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın planlı bir cinayeti deyin. Bu olay, devlet aklının 2004 yılında planladığı 2007 yılında ise uygulamaya koyduğu stratejik bir cinayettir. Bu olaydan devletin haberdar olmaması söz konusu olamaz. Kaldı ki hükümet Dink cinayetinin tam olarak ortaya konulması için gerekli özveriyi göstermedi. Gösterseydi bazı istihbarat kurumları koruma zırhına bürünmezdi.Kitapta Dink cinayetinde kamu görevlilerinin ihlallerine geniş yer vermişsiniz. Dink’in öldürüleceği yönündeki uyarı yazısı teyit edilmediği için mi koruma işlemi devreye sokulmuyor?Dink cinayetinde ciddi bir ihmal ve kusur söz konusu. 2006’da uyarılmasına rağmen İstanbul Emniyeti ya uyuyor ya da gözünü kapatmayı tercih ediyor. Bu kadar net bir bilgide Emniyet’in gerekli korumayı alması gerekirdi. Bunun için Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ya da bakanın iznine ihtiyaç yok. İstanbul Emniyet Müdürü’nün küçük bir girişimiyle Dink’e koruma verilebilirdi. Ancak Dink’e koruma verilmesi bir yana devletin valisinin makam odasında gazeteci tehdit edildi. Bu bile devletin Dink’e bakışını net olarak ortaya koyuyor. Ayrıca dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç ve Faruk Sarı da şüphelilerle ilgili olarak gerekli incelemeyi yapmamıştır. Kaldı ki Dinç, halen İstihbarat Dairesi başkanı olarak görev yapıyor. Bu görevlendirme bile hükümetin Dink cinayetine bakışını gayet net özetliyor.Cinayet, Akyürek ile Yılmazer’in üzerine yıkılmak istendiÖzellikle iki isme dikkat çekmek istiyorum; istihbaratçı Ramazan Akyürek ile Ali Fuat Yılmazer. Dink cinayeti bu iki ismin üzerine mi yıkılmak isteniyor, o yüzden mi İstihbarat Dairesi hedef haline getiriliyor?Ramazan Akyürek ve Yılmazer’e bir dönem özel görevler verenler, onları el üstünde tutanlar, bugün onlara operasyon yaptırıyor. Dink cinayeti kasıtlı olarak Akyürek ve Yılmazer’in üzerine yıkılmak istendi. Çünkü o dönemde İstihbarat Dairesi başarılı bir şekilde Ergenekon operasyonlarını yürütüyordu. İki isim hedef haline getirilerek hem Dink cinayeti üzerine yıkılmak istendi, hem de operasyonlar sekteye uğratıldı. Bu operasyonda bazı bakanların da etkili olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü birileri, Akyürek’in Cemaat’e yakın olduğu iddialarından dolayı sürekli kendisini görevden almayı istedi. Dink cinayeti sonrasında da eline ciddi bir koz geçti. Hazırlanan Başbakanlık Teftiş Kurulu raporlarından sonra da iki ismin ipi çekildi. İki isim etkisiz hale getirildikten sonra da İstihbarat Dairesi’nde ve şubelerde ciddi tasfiyeler yapıldı.Kamuda soruşturmaya tabi tutulan pek çok ismin farklı gerekçelerle görevlerinde yükseldiğini görüyoruz. Soruşturmalar sonrasında bazı kişiler bilinçli olarak dosya dışında tutuluyor. Bu konuyu biraz açar mısınız?Burada İstihbarat Dairesi Başkanı Engin Dinç’in adı ön plana çıkıyor. Çünkü yardımcı istihbarat elemanı Erhan Tuncel, Dinç’in onayı ve talebiyle eleman olarak emniyete alınmıştır. Kendisi ile de yaklaşık iki yıl çalışmıştır. Bu sürede Tuncel ile Dinç arasında özel bir ilişki olduğunu görüyoruz. Zaten Tuncel, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne bununla ilgili bir mektup gönderiyor. Şimdi Dinç’in altındaki adamları tutuklanıp cezaevine konuluyor. Ancak Dinç ifadeye bile gönderilmiyor. İçişleri Bakanlığı neden Dinç’i savcılığa göndermiyor? Neden çekiniyor acaba? Cinayetin yaşandığı dönemde vali olarak görev yapan Muammer Güler önce milletvekili ardından bakan yapıldı. Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah da vali yapılarak bir nevi terfi ettirildi. İşte AKP’nin Dink cinayetine bakışı bu kadar net!Rapordan Mit’le ilgili kısımlar çıkartıldıKitabınızda çok özel bazı görüntülere de yer vermişsiniz. Bu görüntüler de Samast’ın cinayetten önce yalnız olmadığını gözler önüne seriyor. Neden soruşturma dosyalarında bu kişilerin adları ve bağlantıları yer almıyor?Kitaba koyduğumuz görüntüler gerçekten de çok özel. Benim edindiğim bilgilere göre Samast’ı olay yerine 5 istihbarat mensubu getiriyor. Bunların Jandarma ve MİT mensubu oldukları yönünde bazı bilgilere ulaştım. Bu şahısların bırakın dosyada şüpheli olmasını, adlarını ve sanlarını dahi göremezsiniz. Cinayet anındaki görüntüleri sildiğini sananlar bu kişileri korumak istiyor. Ancak görüntüleri silen devlet memuru ile ilgili bir işlemin yapılmaması da çok manidar.Dink cinayetinde jandarma ayağı tam olarak aydınlatılmıyor. Sizce Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı ile MİT İstanbul Bölge Başkanlığı neden olayın dışında tutulmaya çalışılıyor?MİT’in Müsteşarlık, İstanbul ve Trabzon Bölge Başkanlığı’na girilmeden Dink cinayetinin perde arkasını göremezsiniz, çözemezsiniz. Çünkü olayın perde arkası orada gizli. Kaldı ki dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de mevcut Devlet Denetleme Kurulu (DDK) raporunda bazı değişikliklerin yapılması talimatını vererek olayın aydınlatılması yönünde gerekli özeni göstermemiştir. Zaten Jandarma ile ilgili tek kelime bile etmeye gerek yok. Jandarma bildiği bir cinayeti kamuoyundan saklayarak büyük bir skandala imza atmıştır. Ardından da sahte raporla olayın üzerini örtmeye çalışmıştır.Altını çizerek vurguladığınız bir bölüm var; dönemin Cumhurbaşkanı Gül tarafından, Devlet Denetleme Kurulu raporunda MİT ayarı yapıldığına dair. Raporda MİT ile ilgili kısımlar neden çıkarılıyor peki?Aslında Gül, Dink raporunda 7 Şubat krizine kadar ciddi destek vermiştir. Ancak 7 Şubat’ta Hakan Fidan ile birlikte bazı MİT mensuplarının ifadeye çağrılmasından sonra geri adım atmıştır. Özellikle de Fidan’ın bazı talepleri sonrasında da rapordaki MİT ile ilgili kısımlar çıkarılmıştır. Zaten rapordan MİT kısmını çıkardığınızda ortaya kuşa dönmüş bir rapor çıkıyor. Cinayetle ilgili MİT’te herhangi bir inceleme yapmadığınızda başladığınız aynı noktaya dönmüş oluyorsunuz.

    0 0

    Birçok bakan, milletvekili, belediye başkanı ya da AKP’liden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı kutsallaştıran cümleler duymaya aşinayız. Gelişmelere bakılırsa benzer cümlelerin devamı gelecek gibi… Örnekler haberin içinde ancak tövbe tövbe diye okumakta fayda var.Geçtiğimiz hafta pazartesi günü Adıyaman sokaklarını bir billboard süsledi. AKP’li belediye, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğum gününü kutlamak için ilginç bir program düzenleyecekti. Afişte genelde kutlu doğum panolarında kullanılan ve Peygamber Efendimiz’i (sas) temsil eden ‘kırmızı gül’ yer alması ve ifadelerde kutlu doğum etkinliklerine vurgu yapılması dikkat çekiyordu… Medyada geniş yer alması ve gelen tepkiler üzerine olsa gerek, ertesi gün etkinliğin içeriği değiştirildi. Aslına bakarsanız Tayyip Erdoğan’ı kutsal olarak görme ya da kutsallaştırma, alışık olduğumuz bir durum. Özellikle son bir yılda birçok bakan, milletvekili, belediye başkanı, aday adayları Erdoğan için adeta ‘insanüstü’ diyebileceğimiz cümleler sarf etti. Bazıları için kendisi ikinci peygamberdi, bazıları için ona dokunmak bile ibadetti. Kimisi için onun çıktığı televizyon yere konmamalıydı, kimine göre ise o, Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir liderdi!Erdoğan’ın yol arkadaşı olmak makamların en yücesiEski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Şubat 2013’te Ümraniye Meydanı’nda düzenlenen bir festivalde şöyle konuşmuştu: “Ülkemizde eğer Urfa şanlıysa, Antep gaziyse, Maraş kahramansa, Rize, İstanbul ve Siirt de mübarektir. Çünkü bu üç şehir, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük liderinin doğmasına vesile olmuştur.” Bağış, buna benzer bir cümleyi de 1 Nisan 2014’te Avrupa Demokratlar Birliği tarafından Afyon’da düzenlenen Teşkilat Kampı’nda söylemişti. Konuşmanın tarihinden mülhem ‘şaka’ olduğu düşünülen şu ifadeleri sarf etmişti: “Recep Tayyip Erdoğan’ın yol arkadaşı olmak, makamların en yücesidir.”Başbakanımıza dokunmak bile ibadettirTepki alan bir cümleyi de AK Parti Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin’den aktaralım. Şahin, Ankara’da kendilerini ziyaret eden partililere verdiği teşekkür yemeğinde şu skandal ifadelere imza atmıştı: “Arkadaşlarla birlikte Sayın Başbakan’ımızla beş dakikalığına bile olsa sohbet etme imkânı bulduk. Arkadaşlarım Sayın Başbakan’ımıza yakinen sorular sordular, elini sıktılar. Sayın Başbakan’ımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir.”Allah emir vermiş, ne sen durdurabilirsin ne benAK Parti Şanlıurfa milletvekili aday adayı Mustafa Göktaş da geçen hafta Erdoğan’ı kutsallaştıran cümleler kurmaktan çekinmedi. Hatta biraz daha ileriye giderek yağmurun yağmasını AK Parti ile ilişkilendirdi: “Önceki hükümet dönemlerinde kıtlık vardı. Erdoğan ile AK Parti geldi, 24 saat yağmur yağıyor.” AK Parti’nin yükselişi için de “Allah buna emir vermiş, imkânı yok, ne ben durdurabilirim ne sen durdurabilirsin.” dedi.Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan liderMaksadını fazlasıyla aşan bir cümle de Düzce milletvekili Fevai Arslan’a ait. 30 Mart seçimleri öncesinde konuşan Arslan, Erdoğan için, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider.” demişti.Sayın Erdoğan, bizim için adeta ikinci peygamberdirGeçmişe dönüp pek çok hadiseye baktığımızda ‘kutlu doğum’u andıran etkinliğe kadar nasıl gelindiği daha net anlaşılıyor. Dönemin AK Parti Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser, 2009 yılında partisinin merkez ilçe kongresinden önce düzenlenen bir yemekte şu cümleleri sarf etmişti: “Genel Başkan’ımız ve Başbakan’ımız Sayın Tayyip Erdoğan’a biz o kadar bağlıyız ve âşığız ki bizim için adeta ikinci peygamberdir.”Hz. Peygamber gurura kapıldı, biz kapılmayacağızİçişleri Bakanı Efkan Ala’nın sözleri en çok tepki alanlardan... Ala, partisinin geçen yıl, Eyüp Gençlik Kolları tarafından düzenlenen bir sahur programında, “Hz. Peygamber gurura kapıldı ve Allah tarafından uyarıldı. Biz kapılmayacağız.” diye konuşmuştu.Başbakan’ımızın çıkacağı televizyon yere konmazBu sözler de Çayeli Belediye Başkanı Rıza Çakır’a ait. AK Parti tarafından Rize’de ‘1 Ağaç 1 Kadın’ projesi kapsamında düzenlenen programda söylenmişti. Çakır’ın, Erdoğan’ı bir siyasiden öte nasıl bir yerde konumlandırdığının açık bir örneğiydi.Bu Başbakan’ımızın sünnetidirEski Sağlık Bakanı Yardımcısı Agâh Kafkas da Erdoğan’ı ‘mübarek’ görenlerden. Kafkas, Çanakkale’de 500 yataklı devlet hastanesi yapılacağını açıkladığı konuşmada, “Bu, Başbakanımızın sünnetidir ya! Tayyip Erdoğan farkı budur.” diyerek o mukaddes kervana katılmıştı.Başbakan’ımızı karşılamak üzere tarih ve coğrafya kıyama kalkıyorSosyal medyada en çok tepki alan cümlelerden biri de Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e ait. Erdoğan’ın, Şanlıurfa ziyaretinin ardından şehirden bir tabiat fotoğrafı paylaşarak, “Şanlıurfa’ya bahar gelmiş, Başbakan’ımızı karşılamak üzere tarih de coğrafya da kıyama kalkıyor.” yazmıştı.

    0 0

    Baykuşların uğursuzluk getirdiğine dair batıl inanç var bizde. Hollandalılar ise başka bir dertten mustarip. Özellikle spor yapan kişileri hedef alan baykuşların saldırısı nedeniyle sokağa çıkmak imkansız hale geldi. Yetkililerin puhular yakalanıncaya kadar tek çözümüyse halktan sokağa şemsiyelerini açarak çıkmalarını önermek. En büyük baykuş cinsi olan puhular, Hollanda’da koruma altında. Bu nedenle Purmerend Belediyesi, kuşları yakalayamıyor. Bunun için Kuzey Hollanda Eyalet Parlamentosu’nun izni gerekiyor. Bu esnada baykuşlar kendilerine yeni kurban arıyor.*Kozmik canavar kâbusuAstronomi bizi her gün şaşırtmaya devam ediyor. Şimdi de bir canavar buldular, lakin Van Gölü'ndekine pek benzemiyor. Kozmik bir canavar bu. Hem de soyu bayağı eskilere dayanıyor. Bilim insanları, 12,8 milyar ışık yılı uzaklıkta zamanın başlangıcından kalma bir ‘kozmik canavar’ buldu. Yayımlanan araştırmada kuasarın, şimdiye kadar uzak evrende gözlemlenen en parlak gökada olduğu belirtildi. Kuasar, bu zamana kadar keşfedilen en büyük kara deliği de içeriyor. Kendileri Güneş'ten 420 trilyon kez büyük ve Samanyolu Galaksisi'nden 40 bin kat daha parlak.*Hasta hemşire!Biz sağlık personelinin zeki, çevik ve ahlâklısını severiz. Lakin Almanların kafası bu ara karışık. Nedeniyse Oldenburg kentinde yaşayan ve hastaları çabucak iyileştirip evine yollamak isteyen bir hemşire. Buraya kadar sorun yok gibi görünse de Niels H. adlı hemşirenin asıl niyeti hastanede ‘başarılı ve popüler' olarak anılmak. Bunun için de aşırı dozda ilaç vererek tam 30 hastayı öldürdü. Polis tarafından yürütülen soruşturmaya, hemşirenin Oldenburg ve Wilhelmshaven'de çalıştığı diğer kliniklerde yaşanan 200 ölüm de dahil edildi.

    0 0

    Eyy tavuk sever! Bu duyurum sana. Dışarıda kovayla yediğin o çıtır çıtır butları evde yapmak hiç de zor değil biliyor musun? Söylemesi benden denemesi sizden.Japonların balık kadar tavuğu da sevdiğini bilmezdim. Hem de ne sevmek… Bizdeki baklava açamayan kızın ‘şansının’ olmaması gibi eş adaylarının da tavuk yemeklerini yapabilme koşulu varmış. Bu yemeği hazırlayan şef Atsushi Okubo’dan minik bir tavsiye: “Japon erkekleriyle evlenecek Türk kızları tavuk yemeklerini mutlaka öğrensin.” Izgarası, kızartması ve buharda gibi farklı usulde pişiriyorlar. Bu tarif ise Japonların en sevdiklerinden. Sadece erkekler yemiyor elbette. Şef Okubo, çocukların da bayıldığını söylüyor.Okul çağında çocukların beslenme çantasına konan ya da okuldan gelen çocuklar için pişirilen pratik bir anne yemeğiymiş. Japonlara, Çinlilerin armağanı. Mazisi ise bin yıl öncesine dayanıyor. Öğle ya da akşam yemeği olarak düşünülebilir. Hazırlaması beş dakika almıyor. Miskinliğiniz üzerinizdeyse, bu pazarı da saatlerce mutfakta yemek pişirmekle geçirmeyeyim diyorsanız, bundan lezzetli bir önerim olamaz. Unutmadan benim gibi acı ve baharat severseniz yanında acı sos ile ‘olay’ oluyor. Soya sosu ve sarımsak sosunu ilave ettiğiniz aşamada biraz da karabiber katarsanız çok daha mı ‘olay’ olur ama? İlla bizden bir şeyler katacağım, huyum kurusun. Size de afiyet olsun, lezzet dolu pazarlar.Tori karaage (Derin yağda tavuk kızartma)Malzemeler:1 adet but (kemiğinden ayrılmış, derisi çıkarılmayacak)3-4 yemek kaşığı patates nişastası1 tatlı kaşığı sarımsak tozu (1-2 diş çiğ sarımsak rendesi de olur)2 yemek kaşığı soya sosuSüsleme için: Arzu ettiğiniz salatalık malzemelerYAPILIŞI:Tavuğu küp küp (eşit büyüklükte parçalar elde edecek şekilde) kesin. Sarımsak tozunu tavuğun üzerine dökün. Ardından soya sosunu ilave edip karıştırın. Tavukları iyice nişastaya bulayıp derince bir tencerede ve bol yağda kızartın. Tavuklar yağın üzerine çıktığında alıp ızgara ya da kâğıdın üzerine koyun. Ardından servis edin.Not:* Yağı önce kızdırıp tavukları attığınızda ocağı orta ateşe getirin. Yağ çok sıcak olursa dışı pişer, içi çiğ kalır.* Tavukların eşit büyüklükte olmasına dikkat edin. Eşit büyüklükte değilse kızartmaya büyüklerden başlayın.* Tavukları nişastaya iyice bulayın. Nişasta, tavuğun içindeki suyun dışarı çıkmasını ve daha çıtır olmasını sağlayacak.* Pişme esnasında ara ara karıştırmayı ihmal etmeyin.* Yağ fazla ısınmışsa, yağ ekleyip dereceyi düşürebilirsiniz.

older | 1 | .... | 119 | 120 | (Page 121) | 122 | 123 | .... | 165 | newer