Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 118 | 119 | (Page 120) | 121 | 122 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 02/07/15--16:00: Üniforması var yetkisi yok
  • Gezi parkında çadırların yakılması davasıyla yargılanan 7 zabıta suçsuz bulundu. Yetki alanları sürekli sorgulanan zabıtaların toplumsal olaylara müdahalede başı çekmesi ise merak konusu.Zabıta memuru deyince birçoklarının aklına seyyar satıcılarla sonu yaralanmaya varan kavgaları ve gecekondu yıkımındaki manzaralar gelir. Bu intiba pek de yeni olmasa gerek ki Yeşilçam sinemalarında bile zabıta karakteri benzer sahnelerle birçok kez işlendi. Zira görevinin verdiği yetkileri aşmakla eleştirilen zabıtalar bu filmlerde de vatandaşla iyi geçinemeyen, biraz huysuz, biraz da görevi suistimale yatkın tipler olarak yansıtılıyor. Örneğin Çöpçüler Kralı... Bugün bile tekrarları yayınlanan filmde usta oyuncu Şener Şen’in sergilediği zabıta karakteri film boyunca esnafın üzerinde baskı kurarak vatandaşı canından bezdiriyor. Akla gelen diğer zabıta karakteri ise Kemal Sunal’ın Garip filminden. Burada da Kemal zabıta üniformasıyla girdiği bakkalda, “Teftişe geldim.” diyerek karnını doyurup çıkar. Bugün aynı filmler nasıl çekilirdi bilinmez ama gerçek olan şu ki zabıtalar bu kötü imajdan hâlâ kurtulabilmiş değil. Onlarla ilgili izlediğimiz en son haberler ise bu kötü duyguları haklı çıkarır nitelikte; iki hafta önce Ankara’da kuşyemi satan yaşlı kadının karton kutudaki paralarını havuza atan zabıta, görenlerin tepkisini çekmişti. Daha bu olay unutulmadan haberlere konu olan diğer zabıta vakası da Taksim’de yaşandı. Sivil giyimli zabıta ekipleri ile seyyar satıcılar arasındaki simitçinin yüzü kanlar içinde kalmıştı. Tam tersi şekilde sokak satıcılarının dövdüğü zabıtaların sayısı da en az diğerleri kadar fazla.Peki, zabıta memurlarının görevi hep böyle tatsız işlerle uğraşmak mı? Cumhuriyetten bile eski olan zabıta teşkilatı şehirlerde nelere müdahale edebilir, hangi alanlarda yetkisi var ve neden sürekli yetki alanını aşmakla suçlanıyorlar? Aslına bakılırsa sürekli seyyar satıcı kavgalarıyla anılan zabıtaların görev alanları oldukça geniş. Teşkilatın memurlarına göre sorun tam da bu noktada başlıyor. Kendi tabirleriyle, ‘görevleri çok, yetkileri az’ zabıta memurlarının en büyük şikâyeti aksaklıklara karşı yaptırım uygulayamamak. Şehirle ilgili akla gelebilecek her alanda denetimle mükellef memurların ceza yazma yetkisi bu kadar geniş değil. Bunu bilen esnaf mesela kaldırım işgalinde zabıtaya direnebiliyor. Dediğini yaptıramayan zabıta ile esnaf arasındaki çekişmenin sonu ise taşlı sopalı kavgalara kadar varabiliyor.Ne iş yaparlar?Görev alanlarını kabaca sıralamak gerekirse dilencilik yapanlarla mücadele, kaçak yapılaşmayı denetleme, çarşı-pazarın düzeni de zabıtalardan soruluyor. Bu denetlemeye son dönemde sıkça gündeme gelen kaldırım işgaline müdahale de dâhil. Ayrıca hale giriş çıkış yapan araçların kontrolü dâhil şehirdeki her türlü gıda maddesinin kontrolünü de zabıtalar yapıyor. Ancak bu noktada devreye ikinci etken olarak ilgili kurumlar da giriyor. Yani zabıta memuru bir marketin sattığı bozuk gıdaya ceza yazamaz ya da müdahale edemez. Ancak Tarım Bakanlığı’nı uyarabilir. Ayrıca kışın sokakta kalan vatandaşın güvenli bir yere getirilmesi ve büyük şehirlere göç edip memleketine geri dönmek isteyen vatandaşlara yardımcı olmak da onların görevi.Beşiktaş Belediyesi Zabıta Müdürü İsmail Hakkı Mercan, torba yasayla birlikte çıkan Kabahatler Kanunu’ndan sonra hiçbir yetkilerinin kalmadığını söylüyor. ‘Otorite zaafımızı bildikleri için insanlar bizi dikkate almıyor.’ diyen Mercan ceza yazma konusunda yetkilerin artması gerektiğini düşünüyor. Bu yetkiler düzenlendiği takdirde ise sokaktaki zabıta-vatandaş kavgalarının son bulacağını söylüyor. Sorunu daha iyi anlatmak adına üst komşunun klimasından damlayan sudan şikâyetçi olan bir vatandaştan örnek veren Hakkı Mercan, “Gidiyoruz, üst kattakine biraz sert davranıyoruz. Beylik laflar ediyoruz sorunu gidersin diye ama aslında yapacak hiçbir şeyimiz yok. Sorun tamamen umumi hükümleri içeriyor.” diyor. Vatandaşın şikâyet ettiği ‘sokaklarda eşkıya gibi gezen zabıta’ profilini hatırlattığımızda ise şöyle devam ediyor: “Memur psikolojisi de var tabii. Bazıları egolarını tatmin edebilir. Aynı sıkıntıyı emniyet mensupları da yaşıyor.” Üniformanın insan psikolojisine yüklediği ‘üstün hissetme’ halini kabul eden Mercan kendilerinin Beşiktaş Belediyesi olarak memurları bu konuda uyardıklarını söylüyor. Bu noktada müdür olarak amir-memur perdesini kırmaya çalıştığını anlatan Mercan, “Arkadaşlar sorunlarını bize anlatabildiğinde sahadaki gerginlikleri azalıyor. Biz de onlara psikolojik olarak bu desteği vermeye çalışıyoruz.” diyor.Zabıta bile adam kayırıyorZabıta memurlarıyla ilgili en iyi malumatı alabileceğimiz bir adres de seyyar satıcılar. Konuştuklarımızdan işgaliye parası ödeyip belediyeden izin alanların bir sorunu yok. Ancak diğerlerine göre belediye yer verirken kayırmacılık yapabiliyor. İşgaliye parası karşılığında dahi bazı noktalarda seyyar satıcılık yapmak için belediyede bir tanıdık bulmak gerekebiliyor. Bulamayıp herhangi bir yerde satış yaptıklarında ise zabıtalardan kaçış maratonu başlıyor. Şirinevler’de bir cadde kenarındaki küçük arabada kemer ve cüzdan satan Cengiz Demir, “Yasal olarak kaçak sayılıyoruz belki. Ama çalışmayalım mı? Çalmıyorum, kimseyi dolandırmıyorum. Çoluk çocuğumun geçimini sağlamak için günde iki kemer satacağım onu da zabıtalardan kaçarak yapıyorum.” diyor. Şimdiye kadar iki kez zabıtaların mallarına el koyduğunu, belediyeye gittiğinde ise geri alamadığını anlatan Demir şöyle devam ediyor: “Bundan sonra başıma bir iş gelmesin diye uzaktan görünce tartışmaya girmeden uzaklaşıyorum bulunduğum.” Ona göre zabıtalar işgaliye parası vermediği halde bazı satıcılara dokunmuyor. “Bizim dayımız, yandaşımız yok o yüzden arabamı alıp gidiyorlar. Bakıyorum onlarla selamlaşıp muhabbet edip geçiyor, sıra bize gelince zor kullanıyor.” diyen Demir, örneğin sigara satıcılarına birçoğunun engel olmadığını söylüyor. Demir’in iddialarını Beşiktaş Belediyesi Zabıta Müdürü’ne soruyoruz. Hakkı Mercan, bu tür olayların yaşanabileceğini söylüyor ve ekliyor: “Bunlarla karşı karşıya gelmemek için özen gösteriyoruz. Bunun için de biz kriterler koyduk. Simitçiler kestaneciler dediğimiz gruba kendimiz yer veriyoruz. İşgaliye ödemek suretiyle. Bunun dışına çıkana müdahale ediyoruz. Kayırmacılık ise Türkiye’nin temel sorunu, bunu milletvekili de yapıyor, senin benim akrabam da. Biz zabıtaların zamanla görev alanında dostluklar kurup adam kayırmasının önüne geçmek için sık sık görev alanlarını değiştiriyoruz.”Bizdeki zabıta teşkilatının dünyada benzeri yokŞehrin bütün sevimsiz işlerini denetlemek zorunda kalan dünyada başka bir teşkilat var mıdır bilmiyoruz. Ancak yıllar önce verdiği bir röportajda dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Zabıta Müdür Yardımcısı Sadettin Özyazıcı’nın anlattığına göre Avrupa ülkelerinde böyle bir uygulama yok. Birçok Avrupa ülkesini bu anlamda ziyaret ettiğini söyleyen Özyazıcı, “Orada toplumsal olaylarla karşılaşabilecekleri durumlar için polis teşkilatları içerisinde tabiri caizse mahalle polisleri oluşturmuşlar.” diye devam ediyor. Örneğin seyyar satıcılarla ya da kaçak yapılaşmayla ilgili konularda emniyet teşkilatı içindeki bu birimler müdahil oluyor. Zabıtalar ise halkın sosyal ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlü. Buradaki zabıtaların karşılığı Avrupa’da kent sorumluları. Görevleri ise kent temizliği, gelen yabancılara hizmet, sokak hayvanlarıyla ilgili düzenlemeler ve evsizlerin barınma ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamak. Türkiye’deki zabıta teşkilatının belki de dünyada tek örnek olduğunu söyleyen Özyazıcı, “Şehrin her türlü olumsuzluğuyla mücadele eden bir yapımız var.” diye noktalıyor sözlerini.Toplumsal olaylarda ‘sahte’leri türüyorZabıta memurlarının unvan ya da yetkiler konusundaki arada kalmışlığı görevin istismarına da ortam hazırlıyor. Özellikle medyaya yansıyan toplumsal olaylarda daha net görülen istismarların başında ilgisiz kişilere zabıta kıyafeti giydirmek geliyor. En son Validebağ Korusu’nun yerindeki cami inşaatı tartışmalarında CHP Milletvekili Mahmut Tanal inşaatı bekleyen zabıtaların ‘sahte’ olduğunu ileri sürmüştü. ODTÜ arazisinden geçen yol inşaatına karşı çıkanlara müdahale edenlerin de zabıta olmadığı ortaya çıkmıştı. Kameralar önünde kimlik sorulan zabıta kıyafetli kişiler, olay yerinden kaçarak uzaklaşmıştı. Son örnek ise Gezi Parkı’ndan. Protestolara engel olan kişiler için Sırrı Süreyya Önder, “Özel şirket elemanına zabıta kıyafeti giydirip bize saldırtıyorlar.” demişti. Öte yandan yönetmelikteki kadro sınırı yüzünden yetersiz sayıda zabıta memuruyla çalışmak zorunda kalan belediyelerin özel şirket elemanlarına zabıta kıyafeti giydirip görev verdiği durumlar zaman zaman medyaya yansıyan durumlardan.

    0 0

    Önce Başbakanlık Hizmet Binası olarak tanıtıldı. Ardından Aksaray denildi. Son olarak resmi adı ‘Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ oldu. Şimdi de külliye olması gündemde. Binayla ilgili önerge ve hükümet cevaplarında Saray’dan yükselen yalanları yakalamak mümkün.‘Milletin’ yollu popülizm kokan laflarla halka benimsetilmek istenen Cumhurbaşkanlığı Sarayı, tartışmaların kralına ev sahipliği ediyor. İlk harcından maliyetinin nerede duracağına kadar şeffaflık olmaması, TOKİ’nin de ihale ve bedelini ‘devlet sırrı’ ilan etmesi, ‘bit yeniği kokularını’ iyiden iyiye belirginleştirdi. Aslında, Saray’ın inşa sürecinde büyük bir karartma uygulandı. Konuyla ilgili sorulara hükümetten gelen cevaplar bunu deşifre ediyor. 2011’den 2014 yılı sonuna kadar Meclis’te sayısız yazılı soru önergesi verildi. Bakanlar çoğunu cevapsız bıraktı. Yanıltıcı, kaçamak ve çelişkili bilgilerle dolu cevapların satır aralarında itiraflar da yok değildi. Buna göre, milletvekilleri ‘en güvenli yer’ denilerek Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) alanındaki Orman Genel Müdürlüğü’ne (OGM) ait Gazi Yerleşkesi’nin Başbakanlık için seçildiği bilgisiyle sürekli yanıltıldı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın “Adı Ak Saray değil Başbakanlık” şeklindeki cevabının mürekkebi kurumadan Cumhurbaşkanı buraya taşındı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ imzalı “İnşaatla ilgili iş ve işlemler, Kamu İhale Kanunu kapsamında yürütülmektedir.” savunmasını, Kamu İhale Kurumu’ndan gelen “Bizde bilgi yok.” yazısı tekzip etti. Cevaplarda, inkârlara rağmen ‘ağaç söküldüğü’ de var.Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Eleştiriler umurumuzda değil.” dediği, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın ‘kaçak olmadığını’ hayali mahkeme kararıyla savunduğu Saray ile ilgili her şey, milli iradenin çatısı Meclis’ten adeta kaçırıldı. Önerge ve hükümet cevaplarında, artık adının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi olacağı açıklanan Saray’dan yükselen yalanları yakalamak mümkün.SİT ALANI DEĞİL!İlk adım Saray’ın yapıldığı Gazi Yerleşkesi’nin SİT statüsünün 10.8.2014’te 3. dereceye düşürülmesiyle atıldı. Talep, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’ndan geldi. Mersin Milletvekili Vahap Seçer’in sorusuna 27.12.2011’de gelen cevapta bakanlık “Alanın gerek uydu görüntülerine, gerek fotoğraflarına ve gerekse mevcut arazi kullanım kriterlerine bakıldığında ‘1. derece SİT alanı’ özellikleri taşımadığı ortaya çıkmıştır.” gerekçesini ileri sürdü. Mahkemenin SİT kararını iptal etmesine rağmen inşaatın durmadığı ise dönemin kabine üyesi AKP Genel Başkan Yardımcısı Beşir Atalay’ın bir soru önergesine verdiği 30.6.2014 tarihli cevaba yansıdı: “Mahkeme kararları gereği, Koruma Kurulu’nca tekrar tarihi SİT olarak tescil edildi. Aynı kurul, yapılaşması büyük ölçüde tamamlanmış olan Başbakanlık Kampüsü projesinin, tarihi SİT olarak tescil edilen bu alanda yapılmasının uygun olduğuna karar verdi.”DEPREME DAYANAKSIZCevap, arazinin TOKİ’ye verilmeyeceği şeklinde gerçeği yansıtmayan bilgiler de içeriyordu: “Alanda OGM binaları mevcut. Yıllar önce inşa edilmiş bu yapıların depreme dayanaksız ve yenilenmesi gereği ortaya çıkmıştır. Bahse konu alanın TOKİ’ye devri söz konusu değil. Fiili olarak var olan kamu hizmeti işlevinin yürütülmesi ve bölgenin doğal dokusunun korunması maksadıyla…”BAŞBAKANLIk’A VERİLMEDİAnkara Milletvekili Aylin Nazlıaka “Başbakanlık ya da cumhurbaşkanlığı kampüsü yapılması planlanmakta mıdır?” diye sordu. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, 19.10.2011 tarihli cevabında “Yerleşkenin Başbakanlık’a devriyle ilgili şu anda resmi olarak herhangi bir iş ve işlem yapılmamıştır.” ifadeleriyle yetindi. Bu kaçamak cevaptan iki ay sonra yani 13.12.2011’de söz konusu araziyi Başbakanlık talep etti. Bunu şimdi adalet bakanı olan Bekir Bozdağ, 15.3.2013’te açıkladı. İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz’ün sorusuna Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 31.10.2012’deki cevabına göre ise Orman Bakanlığı 13.02.2012 tarihli yazı ile araziye Başbakanlık yapılacağı, taşınmazların ise TOKİ’ye devredileceği bakanlığa bildirilmişti.İHALE KANUNU KAPSAMINDA!Saray inşaatı ihalesinde sır perdesi hâlâ aralanamadı. Hükümetten gelen beyanlar da hep çelişki doluydu. Vekiller Ali İnsan Köktürk ve Ali Özgündüz’ün önergelerine Bakan Bekir Bozdağ, “Başbakanlık inşaatı/ihalesiyle ilgili iş ve işlemler, Kamu İhale Kanunu hükümlerine (kapsamında) göre yürütülmektedir.” cevabını verdi. Ancak, Kamu İhale Kurumu (KİK) bu bilgileri doğrulamadı. Ali Özgündüz’ün sorusuna Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in verdiği 31.10.2012 tarihli cevap, ihalenin şeffaf olmadığını da gösteriyordu: “KİK’ten alınan 9.8.2012 tarihli yazıda özetle, Yeni Başbakanlık binası işi ile ilgili kurumlarında bu kapsamda herhangi bir bilgiye rastlanılmadığından soru önergesindeki soruların cevaplandırılamadığı bildirilmiştir.”Bugün KİK bünyesindeki Elektronik Kamu Alım Platformu’nda (EKAP) da, Saray ihalesi ve maliyetiyle ilgili verilere ulaşılamıyor. TOKİ’nin diğer bütün ihaleleri ise EKAP’ta görülüyor.MALİYET BELLİ DEĞİLKocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan, ihale ve maliyeti sordu. 31 Mart 2014’te gelen cevap, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıkladığı 1 milyar 370 milyon liranın çok gerisindeydi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İdris Güllüce imzalı cevap şöyle: “Kaba işleri yapım İşi 68.490.000,00-TL bedelle ihale edilmiştir. Başbakanlık Hizmet Binası yapım işi 351.000.000,00-TL bedelle ihale edilmiştir. Söz konusu iki ihale için 25.11.2013 tarihi itibarıyla yüklenici firmaya toplam ödenen miktar 232.937.656-TL’dir (KDV ve fiyat farkı dahil). Söz konusu işte tüm donanımlara ait maliyetler belli değildir.” Maliyet hâlâ sır. Mimarlar Odası 5 milyar TL’yi aşacağını ileri sürerken TOKİ, ihaleyle ilgili bilgilerin zamanından önce açıklanması halinde ülkenin ekonomik çıkarları, kurumlar ve kişilerin zarar görebileceği gibi garip bir gerekçeye sığındı.AĞAÇ SÖKÜLMEDİ!Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu, kesilen ağaçları sordu. Bakan Bekir Bozdağ, 17.4.2013 tarihinde “Yapılan yol çalışmaları nedeniyle yaklaşık 10 bin adet ağaç sökülerek muhtelif kurumlara nakledilmiştir.” cevabını verdi. Buna göre, Saray inşaat alanında ise ağaç kesilmemişti. Ancak Beşir Atalay’ın başka bir önergeye cevabında farklı bilgi vardı: “AOÇ’de yapılmakta olan Başbakanlık hizmet binası inşaat alanı içerisinde bulunan ve korunması gerekli olan ağaç rölöveleri, Koruma Kurulu uzmanlarınca çıkartılmış ve koruma altına alınmaları kararlaştırılmıştır…”AOÇ ARAZİSİ DEĞİL!Tarım ve Orman başta bütün hükümet bakanları, arazinin AOÇ’ye ait olmadığını ileri sürdüler. Oysa, arazi yıllar önce AOÇ’den OGM’ye geçmişti. Bu bir yana, İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi’nin bu yöndeki sorusuna Bakan Bekir Bozdağ’ın 14.11.2013 tarihli cevabında da AOÇ arazisi itirafı bulunuyor: “Mülkiyeti AOÇ’de olan 60 dekar arazi ‘AOÇ Müdürlüğü Alım/Satım-Kiralama ve Kiraya Verme Yönetmeliği’nin 100. madde hükümlerince Başbakanlık İdari ve Mali İşler Başkanlığı’na kiraya verilmiştir.”BAŞBAKANLIK BİNASI OLACAKIğdır Milletvekili Sinan Oğan ve Kastamonu Milletvekili Emin Çınar’ın önergelerine yine dönemin bakanı Atalay’ın 2014’ün Haziran-Temmuz aylarında verdiği cevaplar da ilginç. Bugünkü tabloyu tamamen yalanlıyor ibretlik cevaplar: “Başbakanlık binasının devletin güvenliğine ilişkin en önemli merkezlerden biri olduğu göz önünde bulundurularak devlet menfaatlerinin en yüksek seviyede korunmasını ve temsilini sağlayacak bir yapıya ihtiyaç duyulması neticesi, Başbakanlık’a ait mevcut hizmet binasının yeterli olmaması sebebiyle, dağınık vaziyette bulunan Başbakanlık Merkez Teşkilatı birimlerinin tek çatı altına alınması için yeni hizmet binası yapılmasıyla ilgili yapılan güvenlik araştırmasında en uygun yerin OGM yerleşkesinin olduğunun tespiti sonucu anılan yerde yeni Başbakanlık Hizmet Binası yapılması kararlaştırılmıştır-Necdet Ada, Başbakanlık İdari ve Mali İşler Başkanı”AKSARAY DEĞİL!Iğdır Milletvekili Sinan Oğan, önergesinde ‘Ak Saray’ı da belirterek binanın adının ne olduğunu da sormuştu. Beşir Atalay’ın buna cevabı ise “Kayıtlarımızda binanın özel bir ismi bulunmayıp, Başbakanlık Hizmet Binası olarak tanımlanmaktadır.” şeklindeydi. Bu cevaplardan bir süre sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’a oturdu. ‘Aksaray’ adı kullanıldı önce. Ardından resmen ‘Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ denildi. Başbakan Ahmet Davutoğlu hâlâ ‘güvensiz ve dağınık’ denilen eski Başbakanlık’ta çalışıyor. Resmi Gazete’de hâlâ ‘Başbakanlık hizmet binası’ diye geçiyor. Külliye adını aldığında da tartışma biteceğe benzemiyor.ADIM ADIM AK-SARAY10.8.2011-Arazinin SİT statüsü 3. dereceye düşürüldü.19.10.2011-Bakan Eroğlu: Arazinin Başbakanlık’a devriyle ilgili işlem yapılmadı.13.12.2011-Başbakanlık araziyi talep etti.27.12.2011-‘OGM binaları depreme dayanıksız yenilenecek, denildi.13.2.2012-OGM’den Maliye Bakanlığı’na: Arazi Başbakanlık binası için TOKİ’ye verilecek.5.3.2012-Araziyle ilgili imar planı değişti.28.3.2012-Orman Bakanlığı plan değişikliğini onayladı.26.4.2012-68 milyon 490 bin TL bedelle ihaleye çıkıldı.24.5.2012-Sözleşme imzalandı.28.5.2012-Yer teslimi13.6.2012-Bakan Bozdağ: İnşaat, Kamu İhale Kanunu kapsamında.13.7.2012-İmar durum tarihi17.7.2012-Yapı ruhsat onayı9.8.2012-Kamu İhale Kurumu: Bizde bilgi yok.12.3.2013-Sözleşme 351 milyon TL bedelle yenilendi.25.11.2013-Firmaya 233 milyon TL avans ödendi.10.2.2014-Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı uygulanmadı.9.6.2014-Bakan Atalay: Adı Ak Saray değil Başbakanlık binası-. 2.9.2014-Erdoğan: Binalara taşınıyoruz-.4.10.2014-Bakan Şimşek: Maliyet 1 milyar 370 milyon TL-.26.11.2014- Bekir Bozdağ, mahkemenin ‘kaçak’ kararının kalkmadığını itiraf etti. Ocak 2015- TOKİ, ihale ve maliyeti devlet sırrı saydı. Saray’da Erdoğan oturuyor. İnşaat sürüyor.

    0 0

    Prof. Dr. Miktad Kadıoğlu'na göre, afet yönetimi herkesin yapabileceği bir şey olarak görülüyor ve çok basite alınıyor. "Afet merkezlerinde yüzlerce plazma TV var ama arkalarında insan yok." diyor.Geçen hafta Marmara’yı vuran lodosun can ve mal kayıplarına neden olması, olumsuz hava şartlarına karşı bir afet planımızın olup olmadığı sorusunu akıllara getirdi. İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, 1959 yılında çıkan kanunda sadece deprem, sel, kaya düşmesi, çığ, heyelan gibi 5 doğal afet ve yangından bahsedildiğini söylüyor.Son günlerde mal ve can kaybına sebep olan olumsuz hava koşullarının sebebi nedir?İstanbul’a baktığımız zaman aslında iki mevsim var. Biri lodos diğeri poyraz. Dört mevsim yok artık bizde. Tüm İstanbul’un havası bu iki rüzgâra bağlı. Büyük ölçekte konuşursak Avrupa üzerinde iki tane alçak basınç merkezi var. Bunların saat ibresinin tersi yönünde dairesel bir dönüş şekli var. Havanın bu şekilde dönüşü Kuzey Avrupa ve Balkanlar merkezli bu basınç merkezlerinin güneyinden rüzgâr almamıza neden oluyor. Basınç izobarlarının sıklaştığı yerlerde rüzgâr çok daha hızlı oluyor. Bu rüzgârlar Marmara Denizi’nin güneyinde su çekilmesine neden olurken Doğu ve Kuzey kıyılarında kıyı taşkınlarına sebep oluyor. Türkiye’de kıyı taşkınları da pek bilinmez. Genellikle biz akarsu kaynaklı taşkınları biliriz. Bütün sellere de yanlış olarak taşkın deriz. Ama seller çeşitlidir.Bu tür afetlere yönelik neler yapılabilir?Türkiye’de deprem odaklı bir afet anlayışı var. O da deprem sonrasıyla ilgili. Tüm afetleri, özellikle afet öncesini dikkate alan bir anlayış daha oturmadı. Depremden sonra afet zararlarını azaltmaya yönelik planlı çalışmalar konuşulmaya başladı ama uygulamaya baktığımız zaman eksikler var. Türkiye’de rüzgâr, toz, kum, yağmur ya da kar fırtınası gibi fırtınaların adı bile yok. Halk da fırtına deyince rüzgâr anlıyor zaten. Türkler doğayla iç içe yaşayan bir toplum ama pek fazla doğayı tanımlamış değiliz.Türkiye’de afet denince deprem akla geliyor. Bizde afet planlaması var mı?Türkiye’de afet planlaması kanunları ve mevzuatı zayıf. 7269 sayılı Afetler Kanunu 1959 yılında çıkmıştır. Beş-altı tane afet var orada. O afetler genelde deprem odaklıdır. Sadece binaya zarar verenlere afet demişiz. Mesela kuraklık gibi birçok afet yoktur o kanun içinde. O zamandan bu zamana gelen il bazında, belediye bazında, noktasal afet planları anlayışı var. Bu anlayışta çok büyük yanlışlar var. Çünkü bir yerde bir afet olduğunda onu yaşayanlar artık afetzede oluyor. Oradaki planların işletilmesi mümkün değil. Dışarıdan yardım gelmesi lazım. Afet yönetimi ikiye ayrılır. Biri afetten önce risk yönetimi, diğeri afetten sonra kriz yönetimi. Biz genellikle kriz yönetimini esas almışız. Sonra değiştirmeye çalıştık ama başaramadık. En büyük problem afet yönetimi, Türkiye’de bir bilim dalı olarak görülmüyor. Herkesin yapabileceği bir şey olarak görülüyor. KPSS’ye girmiş, yabancı dil bilen herkes uzman ya da uzman yardımcısı olarak adlandırılıyor. Toplantılar yapılıyor afete dair ama o toplantılara katılanların uzmanlığı nedir? Söylenenlere göre kararlar alınıyor. Afet yönetiminde herkes her şey olabiliyor. Uzman, başkan, müdür, daire başkanı… Unvan çok kolay dağıtılıyor. Bu insanlar Başbakanlık yetkilisi ya da ilde valilik yetkilisi falan olunca sen konuşsan da dinlemiyor. Bizde öyle bir şey yapalım ki herkes bize hayran kalsın gibi ayakları yere basmayan bir anlayış var. Afet yönetiminde çalışanların da uluslararası seviyede bir eğitimi olmadığı için bir dil birliği, fikir birliği yok. Herkesin afete bakış açısı farklı. İnsan odaklı değil daha çok teknoloji odaklı. Ben İstanbul’da Üsküdar’da oturuyorum. Bir deprem olsa çadır alanı var mı, nerede barınacağım, çorba içeceğim, ilk yardım alacağım, bilmiyorum. Afet mevzuatında da zaten vatandaşın yeri yok. Vatandaş bir paydaş olarak değil, sadece afetzede olarak yer alıyor.Özellikle Marmara depreminden sonra yapılan afet tatbikatları yetersiz mi kalıyor?Afette insanlar duyduğunu, okuduğunu değil, daha önce ne yaptıysa onu yapar. Bunun için de tatbikat yapması gerekiyor. Türkiye’de tatbikatlar suyu çıkarılmış şeyler. İki kırmızı tulumlu adam damdan atlıyor, duvara tırmanıyor. Adı da güven tatbikatı bunların. Yani halka güven veriyor! Çoğu haberli tatbikat yapılıyor zaten. Özellikle işyerlerinde bir de anons yapılıyor “Bu bir tatbikattır. Panik yapmayın, işinize devam edin” diye. Böyle bir komedi olamaz. İlçelerde, illerde tatbikat yapıldığında herkes senaryoyu biliyor. Alarm verilince ambulans geceden park ettiği iki sokak öteden geliyor. Biz de alkışlıyoruz başarılı olduk diye! Japonlar mesela 1 Eylül’de imparatordan ilkokul çocuğuna kadar bütün ulus evde, okulda, hastanede, yolda tatbikat yapar. Sadece arama kurtarmacılar değil herkes. Dünyada tatbikatlar başarılı olmak için değil yanlışı eksiği görmek için, planları test etmek için yapılır.Dünyada afet planlaması nasıl yapılıyor?Bizdeki uzay üssü gibi afet yönetim merkezlerinin dünyada örneği yok. Yüzlerce plazma TV ekranlar ama arka tarafta kimse yok. Bu konuda gelişmiş ülkelere bakıyorsunuz, çok mütevazı yerler ama arka planda sistem var. Bilgiyi toplayan, gönderen, çalışan ordu gibi teknik elemanlar var. Afette saat saat yapılacaklara dair hedefler var. Türkiye, afet öncesine ve diğer afet çeşitlerine daha yeni yeni bakmaya başladı. Afete müdahale planı bir tane olur. Hangi afet olursa olsun o planla müdahale edersin. Ama afetten önce yapılması gereken en önemli şey riski azaltmadır. Yani afetler olmadan, can kaybı olmasın diye riskleri ortadan kaldıracaksın. Şu anda öyle bir planlama yok. Bizde afet sonrası müdahale planı var. Afet sonrası da önemli tabii. Mesela Tokyo, İstanbul gibi deprem bekleyen bir şehir. Deprem olduktan sonra Tokyo’yu yeniden nasıl inşa ederiz diye şimdiden planlıyorlar. Biz böyle bir şeye kafa yormuyoruz. Riskli bir yeri nasıl yeniden inşa ederiz. Trafik, nüfus yoğunluğu, yeşil alan eksikliği nasıl giderilir bilmiyoruz. Genellikle bir afet oluyor, sonra aceleyle bir şeylere karar veriliyor.İstanbul’da Kağıthane’de, Beykoz’da rüzgârla ağaç devrilmesi sonucu vatandaşlar hayatını kaybetti. Türkiye’nin her yerinde fırtınada çatı uçması, tabela düşmesi sonucu can kaybı olabiliyor...Çeşidine göre her bir afete özel önlem alınması gerekiyor. Mesela Türkiye’de kuvvetli bir rüzgâr fırtınası olduğu zaman cadde ve sokaklarda tabelalar dökülür mü, ağaçlar yıkılır mı, çatılar uçar mı, diye önlem almaya yönelik bir düşünce yok. Buna göre bir çatı yönetmeliği yapalım anlayışı yok. Sadece bir deprem yönetmeliği var, o da belli kuvvetlere göre. Alttan gelen sarsma vesaire için. Türk Standartları Enstitüsü’nün rüzgar yükü diye bir yönetmeliği var ama çok zayıf. Çatıları içeriyor ama yan duvarların çatılarına bakmıyor. Tabelalar sadece rüzgârda değil depremde de çok sıkıntılı. Devrilmemesi için en az üç noktadan sabitlenmeli vs. gibi sıkı kuralları var. Bizde böyle kurallar yok. İnsanlar artık fırtınada güvenlik için sokağa baretle çıkacak.Özellikle Marmara’da son aylarda yine depremler yaşandı. Kendini hatırlattıkça gündemimize giren depreme yönelik hazırlıklar yeterli mi sizce?Türkiye’nin en büyük derdi deprem. Öncesine yönelik yapılanlara baktığımızda problemin büyüklüğü yanında yapılanlar çok az kalıyor. Türkiye’de bir teknoloji fetişizmi var. Afet denilince çözüm olarak akla hemen uzay üssü alfa gibi afet yönetim merkezleri, yan yana yürüyen kamyonlar, uçan helikopterler, bilgisayar programları falan geliyor. Bu geri kalmış ülkelere mahsus bir bakış açısıdır. Teknoloji tek başına hiçbir işe yaramaz. Bu teknolojiyi kullanacak insana yatırım yapmak daha öncelikli olmalı. Birkaç afet daha yaşadıktan sonra insanların ölmeyeceği, gerçek anlamda sağlam binalar yapmayı başaracağız sanırım. Deprem değil, bina öldürür derler. Bence bina da değil insan öldürür. Binayı yapan, insanlar sonuçta. Esas büyük problemimiz depremiyle, seliyle, heyelanıyla, rüzgâr fırtınasıyla bütün afetleri birlikte düşünemiyoruz. Afet yönetimindeki bütün evreleri de birlikte düşünemiyoruz. Müdahale, iyileştirme var; yani yıkıldı mı yara sarma var bizde. Daha önceden afet zararlarını azaltmaya yönelik hazırlık, plan yapmak yok. Bizde hazırlık yapma mantığı da çok yanlış. Mesela İstanbul’da deprem olursa 34 bin binanın ağır hasarlı olması bekleniyor. Bizim bu ağır hasarlı binalar için hazırlık yapmamız mümkün değil. Afetten sonra bu binalar için 34 bin tane arama-kurtarma ekibi bulamayız. Riski yönetebilir bir seviyede olmamız lazım önce. Riski bırakıp ona hazırlanıyormuşuz gibi yapmak kendimizi kandırmak olur. En fazla yüz bina yıkılabilir ya da ağır hasarlı olabilir diye düşünerek geri kalanlarını güçlü yapmamız lazım. Sadece binanın sağlam olması da yetmez. On büyüklüğündeki depreme dayanıklı bir hastane yapın, içindeki aletleri sabitlemediğiniz zaman deprem anında o aletler yıkılıp kırıldığında hastane yine işe yaramayacak. Binayı sağlam yaptık, aletleri sabitledik bitmedi. İçerideki insanların da afet anında nasıl davranacağını çok iyi bilmesi lazım. Afet halinde bu insanlar kendi derdine düşerse acil durumda kim görev yapacak?Afetler için önlem olarak büyük lojistik merkezleri kurulacak deniyor, yeterli mi?Şimdi Türkiye’de bir de büyüklük hastalığı var. İşte en büyük lojistik merkezi, afet yönetim merkezi falan. Büyüklük her zaman iyi değil. Özellikle afette lojistik malzemelerin dağıtılmış olması gerekiyor. Çok büyük bir depo yaptığınız zaman oradan malzemeleri dağıtamazsınız. Hele İstanbul’da normalde trafik düzenli değil, afet anında herhangi bir şey taşımak mümkün olmaz. Bakıyorsunuz Japonlar, bütün araç gereçleri toplama alanları ilan edilen parklara koymuş. Parklarda yerin altında su depoları, küçük kulübelerde acil temel ihtiyaç ve ilkyardım malzemeleri var. Her çocuğun gittiği okul, ailesi için afet anında sığınılacak yer olarak kullanılıyor. Üç gün idare edecek şekilde bütün malzemeler orada oluyor. Bizde ise bölge bölge büyük lojistik merkezler kuruluyor. Malzemelerin oradan taşınması planlanıyor ki mümkün değil. Bir de arama-kurtarma ekipleri hazırlıyoruz. Onların kayıpları arayıp kurtaracağı düşünülüyor ama insanlar enkazın altında kaldı mı çoğu ölüyor. Türkiye’de biz müdahale ve yara sarma odaklıyız kısaca.Deprem riskini azaltmaya yönelik diye başlayan kentsel dönüşüme nasıl bakılmalı?Bu anlamda doğru yapılırsa kentsel dönüşüm çalışmaları iyi bir adım olarak değerlendirilebilir. Halkla oturup konuşarak beraberce yapılırsa doğru olur. Deprem için baktığımız zaman binaların güçlendirilmesi birinci adım olmalı. Şu anda bu dönüşümü de çok yaygınlaştıramadılar. En çok Esenler’de yapıldı o da yüzde on civarında. Sadece binayı sağlam yapmak da yetmiyor. Kentsel dönüşüm yapılırken tüm afetlere göre yapılması lazım.

    0 0

    İstanbul'daki küçük Suriye'de yani Aksaray'da Suriyelilerin işlettiği restoranların sayısı hızla artıyor. Arap nüfusun buluşma mekânı haline gelen lokantaların yerli müşterileri de var. Dükkan sahipleri sermaye ve meslekleri olduğu için birçok mağdurun aksine bu şehirde tutunmanın rahatlığını yaşıyor ve ekliyor: "Savaş bir gün bitse bile bir ayağımız burada."Eskiler ne iyi etmiş de söylemiş; ‘Memleket doğduğun değil doyduğun yerdir’ diye. Bahse konu olan, öyle basit bir söz değil çünkü. Yeri gelir uğruna yüzyıllardır kanın döküldüğü sınırları anlamsız kılar; yeri gelir gurbeti sıla belletir insana. Memleket hasretinin katlanılmaz olduğu anlarda tesellilerin en güzeli, umutların en sağlamı olur. Sözün ‘doyduğun yer’ kısmı mühim. İster kelimenin ilk akla gelen anlamı ile düşünün ister ima edilen anlamı ile. Değişen bir şey yok. İstanbul’da ardı ardına açılan Suriye restoranları tam da böyle bir işlev görüyor bir süredir. Aksaray civarında yoğunlaşan bu mekanlar insanların sadece girip karnını doyurduğu yerler değil çünkü. Sahipleri için yeni bir hayatın başlangıcı, ekmeğini kazanmak isteyenler için iş kapısı ve her şeyden önemlisi ‘turist-mülteci-öğrenci’ profilinin oluşturduğu İstanbul’un Arap nüfusu için buluşma noktası…Bizler için ise yeni bir mutfak dolayısıyla yeni bir kültür demek olan bu mekanlardan iki restoran ve bir tatlıcıyı ziyaret etmek için Aksaray’ın yolunu tuttuk. Türkçe-Arapça yazılı tabelaların çokluğundan mı, yoksa yanımızdan geçenlerin ‘ortak bir iki kelimesini yakalayıp mutlu olduğumuz’ Arapça diyaloglarından mı bilemedik, ‘Aksaray İstanbul’un Küçük Suriye’si olma yolunda’ gibi geldi bize. Çünkü memleket doğduğun değil doyduğun yerdir!Meşhur aşçılar da geldiİstanbul’da açılan Suriye restoranlarını bulmak için internette arama yapmanın gereksiz olduğunu Aksaray’da tramvayın da geçtiği meşhur Millet Caddesi’nde yürürken anlıyorsunuz. Mağazaların, dükkanların camları Arapça yazılar ile dolu. Bir kısmı Arap müşterilerine kendi dillerinde hizmet veren Türk müteşebbislere ait olsa da Suriye restoranlarının sayısı da azımsanmayacak boyutta. Tercümanımız Mısırlı Muhammed ile bu restoranlardan biri olan Sahtin’e giriyoruz.Muhammed de birçok Arap gibi bu civarda yaşadığını ve buraya daha önce defalarca geldiğini söyleyerek ekliyor: “Suriyelilerin mutfağı özellikle iyi. Türkler Arap mutfağı diye tek bir mutfak olduğunu düşünüyor ki bu bir yanılgı. Her ülkenin mutfağı ayrı. Suriye mutfağı ise gerçekten güzel. Ben Mısırlı olarak sık sık geliyorum.” Derken Sahtin’in üç ortağından biri olan ve bir miktar Türkçe de öğrenen Sami Kayalı geliyor yanımıza. Arapçada ‘Afiyet’ anlamına gelen Sahtin ismini verdikleri restoranlarını yaklaşık yedi ay önce açmışlar. Çok benzer hikâyeleri olan Suriyeli girişimcilerden Kayalı’nın hikâyesini dinleyelim: “Savaştan önce Suriye’de ticaretle uğraşıyordum. Özellikle Rusya ile ticaret yapıyorduk. Savaş başlayınca orada iş yapamaz hale geldik. Önce Gaziantep’e gittim. Hatta Türkiye’deki ilk Suriye restoranını ben açtım Gaziantep’te. Sonra İstanbul’a geldik ve diğer iki ortağımla birlikte burayı açtık.”Doğal olarak müşterilerinin çoğunu Araplar oluşturuyormuş ancak “Türk müşteri de çok geliyor” deyip özellikle vurgulama ihtiyacı duyuyor: “Burası her ne kadar Suriye hatta Halep mutfağı olsa da dünya mutfağına da yer veriyoruz. Bu yüzden Batılı turistler ve Ruslar da geliyor.” Bu durum, Kayalı’nın Rus mutfağına ve kültürüne aşina olmasından kaynaklandığı kadar savaştan sonra işsiz kalan ‘İşinde maharetli aşçıların’ restoran çalışanları olmasından da kaynaklanıyor. Kayalı şöyle anlatıyor: “Suriye’de beş yıldızlı otellerde ve ünlü restoranlarda çalışan maharetli aşçılarımız, şeflerimiz vardı. Bu kişiler çok iyi paralar kazanıyorlardı ve savaştan önce Türkiye’ye gelmek akıllarına bile gelmezdi. Ancak savaş patlak verince farklı ülkelere gitmek zorunda kaldılar. Onlardan biri de mesela bizim restoranımızda çalışıyor.” Kayalı, Fransız ve Lübnan mutfağını çok iyi bilen bu aşçının Sahtin’de çalışmasının restoranlarını sadece Arap mutfağı pişiren bir yer olmaktan çıkardığını düşünüyor.”Tam da bu noktada kendisine ‘İstanbul’da yaşayan Suriyelilere iş imkanı sağlıyorsunuz aynı zamanda bu nasıl bir duygu?’ diye soruyoruz, cevabı şöyle oluyor: “Burada 23 kişi çalışıyor. 23 kişi 23 aile demek. Elimizden geldiğince hemşehrilerimize yardımcı olmaya çalışıyoruz. Aynı şekilde her gece buraya Suriyeli bir aile geliyor, restoranın kalan yemeklerini onlara veriyoruz onlar da diğer ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor.” ‘Neden Türkiye?’ sorusunun cevabı ise şöyle oluyor: “Aslına bakarsanız. Benim aynı zamanda Rus pasaportum da var. Çok rahat Rusya’ya gidebilirdim ama istemedim. Türkiye hem din hem kültür bakımından bize çok yakın. İki çocuğum var onların Müslüman bir ülkede yetişmesini önemsiyorum.” Bir gün savaş biterse geri döner mi diye merak ediyoruz. Savaşın biteceğine dair ümidi zaten yok. Haklı gerekçeleri var: “İlk zamanlar savaş başladığında bir iki ay sonra biter diye düşünüyorduk. Hiç aklımıza gelmezdi bu kadar uzayacağı. Gittikçe ümidimizi kaybediyoruz.” Burada büyük bir yatırım yaptıklarını ve yeni bir hayat kurduklarını anlatan Kayalı, “Bir gün savaş bitse bile buradaki restoranımızı kapatmayız. Artık bir ayağımız burada.” diyor.Suriye’den kaçtı, Kahire’de savaşa yakalandıSahtin’den çıkıp fıstıktan görünmeyen tatlıların gözümüzü aldığı Saniorh Şam-ı Şerif adlı dükkana giriyoruz. İlk dikkatimizi çeken, oldukça küçük dükkanda çalışan sayısının fazlalığı oluyor. Bir buçuk yıl önce bu tatlıcıyı açan Fuat Rommo sebebini anlatıyor: “Aslında burada 10 elemana ihtiyacım var ama ben 20 kişi çalıştırıyorum. Çünkü ihtiyaçları var. Bir şekilde yardım etmek istedim.” Tatlıcılık, Rommo’nun savaştan önceki mesleği aynı zamanda. Savaştan önce Halep’te çok iyi iş yapan dört tatlıcı dükkanı varmış. ‘Ne oldu şimdi onlara?’ diye sorunca ‘harap’ diye cevap veriyor. Savaş patlak verince ailesi ile birlikte önce Beyrut’a gitmiş. “Ancak orada halk bizi çok iyi karşılamadı. İş yapamadık.” deyip devam ediyor: “Sonra Kahire’ye gittim ama tam o sıralar orada karışıklıklar başlamıştı. Bu kez orayı terk etmek zorunda kaldık. İstanbul’a gelince bu caddede yürürken bu dükkanı gördüm ve hemen tuttum.” ‘Savaş çok sarstı mı sizi?’ sorusuna şöyle cevap veriyor Rommo: “Tabii ki. Suriye’de dükkanlar ya da evler olsun hepsi benim mülkümdü. Şu anda kiracıyım. Ev sahibiyken kiracı konumuna düştük.” Rommo her şeye rağmen ‘elhamdülillah’ deyip çok yakında Zeytinburnu’nda yeni bir dükkan açacaklarını söylüyor. Rommo’nun işinde maharetli bir tatlıcı ve girişimci olduğu satılan tatlılardan belli. Müşterilerinin büyük kısmını Araplar oluşturuyor doğal olarak ama Türklerin de tatlıların müdavimi olması, bir kere tatmalarına bakıyormuş. Diyor ki, “Arap müşterilerimiz Türk arkadaşlarına hediye ediyorlar. Sonra o tadan kişiler de gelip alıyor. Reklamımız biraz kulaktan kulağa oluyor yani.” Röportaj sırasında tattığımız peynirli kaymaklı özel tatlısından bir paket alırken bulunca kendimizi Rommo’nun ne demek istediğini daha iyi anlıyoruz.Çalışanlarım ikinci ailemSon durağımız, Yusufpaşa tramvay durağından inince hemen karşınıza çıkan Mandy Hadromout oluyor. 1,5 yıl önce açılan restoranda bizi dükkan sahibi ve işletmecisi Moamin Haj Biram karşılıyor. Kendisi Çerkes asıllı Suriyelilerden. Asıl mesleği mimarlıkmış fakat savaştan önce de Suriye’de restoran işletiyormuş. “1997’de Suriye’de ilk mandy restoranını açan bendim.” deyince ‘mandy’nin aslında Yemen kökenli bir Arap yemeği olduğunu mahcup bir şekilde öğreniyorum. Meğer mandy, Arap coğrafyasında oldukça meşhur olan ve pilav ile etin tandırda pişirilmesi ile oluşan bir yemekmiş. Biram’ın Şam’da dört restoranı varmış. Savaştan önce tabii. ‘Artık orada iş yapmanız mümkün değil mi?’ sorumuza ‘bırakın iş yapmayı yaşamak bile imkansız’ diyerek cevap veriyor Biram. Sanıyoruz İstanbul’daki ilk mandy restoranını açmak da ona nasip olmuş. Katarlı bir müşterinin ‘Hayalim İstanbul’da mandy yemekti. Elhamdülillah gerçekleşti’ demesinden böyle bir akıl yürütüyoruz. Müşteriler arasında Türkler de var. Hemen arkamızdaki masada öğle yemeği yiyen beyefendi, “Her gün burada yiyorum. Gerçekten bizim yemeklerimizden çok farklı. Yağı fazla kullanmıyorlar, tadı daha çok baharatlarla veriyorlar.” diyor ve ekliyor: “Burası İstanbul’da mandy yapan tek yer. Taksim’deki şubelerini internette araya araya bulup gelen turistler var. Bulunca sevinç çığlığı atıp önünde fotoğraf çektiriyorlar.” Lafı gelmişken Mandy Hadromouth’un Taksim Zambak sokakta bir şubesi daha var. Biram, önümüzdeki 3-4 ay içinde birkaç restoran daha açmayı planladıklarından bahsediyor. Evli ve dört çocuğu olan restoran sahibinin ‘Bir gün geri döner misiniz?’ sorusuna cevabı diğerleri ile aynı oluyor: “Dönsek bile yatırımımız devam eder.” 10’u Aksaray’da beşi Taksim’de olmak üzere 15 elemanı olan Biram, ‘Yeni bir hayata başlangıç yapan insanlara iş imkanı sağlamak nasıl bir duygu?’ şeklindeki sorumuza şu cevabı veriyor: ‘Onlar benim ikinci ailem’.Biram, bir anlamda İstanbul’da yaşamayı çok isteyen büyük dedesinin hayallerini gerçekleştirmiş. Savaş gibi tatsız bir sebeple de olsa yapmış bunu ve hayatından memnun: “Elhamdülillah. Burada yabancılık çekmiyoruz.”

    0 0

    30. Afrika Uluslar Kupası’nın en dikkat çekici görüntüsü teknik adamlık koltuğundaki ‘beyaz adam’lardı. Afrika’da takım yönetmenin yolu Avrupa’da bir kulübü çalıştırmaktan geçiyor.Ekvator Ginesi’nin ev sahipliğini yaptığı 30. Afrika Uluslar Kupası’nın Fildişi Sahilleri, finalde Gana’yı seri penaltılarda geçip 23 yıl aradan sonra kupayı kazandı. Kupadan hafızalarda kalan görüntü ise saha kenar yönetiminde ‘beyaz adam’ hakimiyetiydi. Kupada mücadele eden 16 takımdan 13’ünün teknik adamlık koltuğunda Avrupalılar oturdu. Afrikalı teknik adamların çoğunlukta olduğu son kupa ise 2002’de oldu.Saha yönetiminin ezici çoğunluğunun ‘beyaz adam’da olması ister istemez Afrika’dan teknik adam çıkmıyor mu sorusunu akıllara getiriyor. Tanzanya Milli Takımı’nı 3 yıl çalıştıran Danimarkalı Kim Poulsen, Afrikalıların yabancı teknik adamı tercih etmesinin en önemli nedeninin kabile sistemi ve politik kaos olduğunu söylüyor. Poulsen, politik baskıdan bunalan futbol federasyonlarının çareyi yabancı teknik adamda bulduğu tezini dile getiriyor. Bu durumun benzerini Sepp Piontek öncesi Türk futbolu yaşamıştı. Piontek, o yıllarla ilgili olarak, “Benden önce görev yapan yerli teknik adamlar iyi veya kötü olmasına bakmadan Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’dan eşite yakın oyuncu almak zorunda kalıyordu. Ben yabancı olduğum için denge gözetme yerine iyi olanı milli takıma alarak bu kötü geleneği yıktım.” diyecekti. Kamerun’un eski kalecisi Joseph Antonine Bell, bu sorunun yıllardır gündemde olduğuna dikkat çekerek, “Afrikalılar kötü bir sonuçta hemen kovulurken, daha çok ücretin ödendiği Avrupalılara daha fazla tahammül gösteriliyor. Gelen teknik adamlar da Avrupa’da iş bulamayanlardan oluşuyor.” diyor.Son 13 Afrika Uluslar Kupası’na baktığımızda tam 8 kez kupayı yerli teknik adamlar kazanmış. 2013 Nijerya kupaya uzanırken teknik direktör kendi evladı Stephen Keshi’ydi. Mısır, 2006-08-10’da kupanın sahibi olurken teknik direktör Hassan Shehata, 1998’de ise Mahmud El-Gohary saha kenarında görev yaptı. 1996’da Güney Afrika ‘evladı’ Clive Barker, 1992’de Fildişi Sahilleri Yeo Martials ile, 1990’da Cezayir ise Abdulhamid Kermali ile Afrika Uluslar Kupası’nı kazanmayı bildi. Demokratik Kongo’nun teknik patronu Florent Ibenge, sorunun kaynağının Afrikalılarda özgüven eksikliği olduğuna bağlarken, Nijerya’nın yetiştirdiği en popüler teknik adam olan Stephen Keshi, durumu ‘Afrika futbolunun yavaş yavaş ölmesi’ olarak tanımlıyor.Afrikalılar, ne kadar başarılı olursa olsun ‘öz yurdunda garip’ muamalesi görüyor. Bunun en canlı örneği Nijeryalı Stephen Keshi. 2004-06’da çalıştırdığı Togo’yu tarihinde ilk kez Dünya Kupası’na taşıyan Keshi, Almanya 2006’nın başlamasına 3 ay kala kovularak koltuk Alman Otto Pfister’e teslim edilmişti. Brezilya 2014’te Nijerya’yı 2. tura taşıyan Keshi’nin başarısının ödülü kovulmak olmuştu. Nijerya 2013’te Keshi ile Afrika Uluslar Kupası’nı kazanırken, Keshi’nin kovulmasının bedelini 30. Afrika Uluslar Kupası’na katılamayarak ödedi. Benzer durum Nijerya’yı 2010 Dünya Kupası’na taşıyan Shaibu Amodu’nun başına gelmiş, kupanın başlamasına kısa süre kala takım İsveçli Lars Lagerback’e emanet edilmişti. Güney Afrikalı ünlü yorumcu Emeka Enyadike, teknik adamlara ilk sorunun ‘Avrupa’da takım çalıştırdın mı?’ olduğunu söylüyor. İşin ilginç yanı ise Afrika ülkelerini çalıştıran Avrupalı teknik adamların sıradan isimlerden oluşması. Daha çok Fransız, Alman ve Portekizli isimleri tercih ediliyor.Zambiya Teknik Direktörü Honour Janza ise adeta Türkiye’de klişe olan ‘Çare Drogba’ diyor. Janza, Afrika futbolunun adını Avrupa’da duyuran Didider Drogba, Samuel Eto’o, Michael Essien, Toure kardeşler Yaya ve Kolo, Mahamadou Diarra ve Seydou Keita gibi futbollarının son dönemlerini yaşayan yıldızların teknik adam olarak Afrika’ya dönmeleriyle Afrikalı teknik adamların yeniden ayağa kalkacağına inanıyor.Afrika Uluslar Kupası’nda görev yapan teknik adamlarG. Afrika:Ephraim Mashaba (Güney Afrikalı)Cezayir:Christian Gourcuff (Fransız)Burkina Faso:Paul Put (Belçikalı)Kamerun:Volker Finke (Alman)Cape Verde:Rui Aguas (Portekizli)Congo:Claude Le Roy (Fransız)Fildişi Sahilleri:Herve Renard (Fransız)Gabon:Jorge Costa (Portekiz)Gana:Avram Grant (İsrail)Guinea:Michel Dussuyer (Fransız)Ekvator Ginesi:Esteban Becker (Arjantin)Mali:Henryk Kasperczak (Polonyalı)Demokratik Kongo:Florent Ibenge (Kongolu)Senegal:Alain Giresse (Fransız)Tunus:Georges Leekens (Belçikalı)Zambiya:Honour Janza (Zambiyalı)

    0 0

    Dünyada geçerli spor ve sportmenlik anlayışının o kadar uzağındayız ki onların utandırıcı buldukları davranışlar bizde erdem sayılabiliyor. Milyonlarca taraftarı olan camialar adına konuşan insanlar, nezaket ve zarafetten son derece uzak kişiler. Rakibi aşağılamaya dönük sözlerin, onlardan önce kendilerini vurduğunu dahi göremeyecek kadar körleşmişler. Ne yazık ki bunu kabullenen bir toplumsal ortam da sözkonusu.Geçen haftayı da asla çözemediğimiz sorunlardan birinin kimbilir kaçıncı kez gündeme gelip tartışılmasıyla geçirdik. Fenerbahçe-Trabzonspor maçı öncesinde Bordo Mavili kulübün başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun karşılaşmanın hakemi Bülent Yıldırım’ı telefonla arayıp konuşmuş olmasıyla başlayan süreç, bir yığın tartışmaya yol açtı.Hacıosmanoğlu’na bunun için verilen ceza, onun tepkisi, yeniden cezalandırılmasıyla ilgili gelişmelerin başlatılması filan o kadar önemli değil… Karşılaşma sonrasında Fenerbahçe cephesinden gelen açıklamalar çok daha fazla üzerinde durulması gereken, sportmenlik dışı hareketlerdi.Spor denilen işin temeli, rakibe saygı. Bunun da çok basit bir nedeni var: İşinizi ancak onunla birlikte yapabiliyorsunuz. Tek başınıza, burada tam yerini bulan argo deyişle, ancak kumda oynarsınız! Rakibiniz, sizi var eden etkenler arasında ilk sırada yer alıyor. Normal zeka düzeyindeki herkes ona saygı göstermenin gerekliliğini buradan çıkarabilir.Fakat bizde tam tersine bir süreç işliyor. Çağdaş dünyada geçerli sportmenlik anlayışının çok uzağında oluşumuz burada bütün haşmetiyle kendini gösteriyor. Sadece yöneticiler değil, taraftarlar da bu işin gönüllü bir parçası. Sahaya çıkan rakip takımı yuhalamaktan tutun da onları öldürmek istercesine tuhaf tepkiler bunun kanıtını oluşturuyor.Yıllar önce, sahaya çıkan rakip takımın yuhalanmasının ne kadar saçma bir iş olduğunu, profesyonel futbol oynamış olup o zaman yorumculuk yapan bir arkadaşıma anlatmaya çalışmıştım. “Deli misin sen!” diye tepki göstermişti. “Bu bizim en büyük silahlarımızdan biri. Daha sahaya çıkarken morallerini bozacaksın ki maç boyunca dizleri titresin.”Centilmenlik, anlamsız bir Batı hayranlığı mı?Rakip takım ve oyuncularının, kendilerine sunulacak olan futbol adlı bir eğlencenin parçası olduğunu, en azından bunun için onlara saygı göstermek gerektiğini anlatmaya çalışmak boşunaydı. Bunu sonrasında konuştuğum hemen tüm kesimlerde gördüm. Yöneticisinden taraftarına, rakibi, yok edilmesi gereken bir düşman olarak gören anlayış sporumuza egemendi.Kuşkusuz, o günden bu yana biraz mesafe aldık. Aslında bu da kendi iç dinamiklerimizin harekete geçmesiyle olmadı. Dünyada bu işe bizden çok farklı bakıldığının örneklerini o kadar çok görüyoruz ki bunlara bakarak “Galiba biz yanlış yapıyoruz.” diyenler de çıkabiliyor. Aslında biz hiçbir konuda yanlış yapmayız ama galiba bu kişilerde Batı hayranlığı var! Ha ha ha!Örneğin, birkaç yıl önce, şampiyon olmuş rakibin son maçta alkışlanması işi sanki korkunç bir durummuş gibi gösterilmeye çalışılmış ve ‘asla yapmayız’ gibisinden bir tavır alınmıştı. Sonrasında ‘önce onlar alkışlasın’ gibisinden bir mahalle kavgası noktasına doğru gelindi, bugünlerde ‘niçin alkışlamayalım’ diyebilenleri görüyoruz. Çok şükür.Kulüp yöneticilerinin bazı açıklamalarının ilgili yasaya aykırılığı iddialarının bizzat Futbol Federasyonu başkanımız tarafından dile getirilmesi de olayın ilginç boyutlarından birini oluşturuyor. Yöneticiliği ve başkanlığı döneminde aynı işleri kendileri de defalarca yapmış olduğundan, ortaya ‘tencere dibin kara…’ durumu ortaya çıkıyor.Adını vermekle Seba olunmuyorEllerinde sportif yönden cezalandırma gibi çok etkili olması gereken bir silah bulunurken yaşanan çaresizliğin itirafı, ibret verici bir durum. Savcılar göreve çağrılıyor ama kolay kolay da onun istediği yönde adım atılamıyor. Çünkü böyle işleri düzeltmeye ortadan başlanamaz, baştan işi sıkı tutacaksınız. Örnek icraata, tutarlı bir geçmişe ve bundan kaynaklanan saygınlığa sahip olacaksınız. Sezona adı verildi diye bir anda herkes Süleyman Seba olmuyor!Onun spora bakışının, rakiplerle olan ilişkisinin tamamen tersi sözler etmiş, işler yapmış kişilerin, vefatının ardından göstermeye çalıştıkları saygı da pek inandırıcı olmuyor. Böylesi simgesel hamlelerin etkili olabilmesi için sizin de benzer türden bir geçmişe sahip olmanız, aynı spor anlayışını benimseyip uygulamış olmanız gerekiyor. Başka türlüsü anlamsız bir gösteri olarak kalıyor. Geçmiş olsun!Belki de işin en tatsız yanlarından birini, bazı kulüp sözcülerinin, asla böyle bir işi yapamayacak insanlar arasından seçilmesi oluşturuyor. Koskoca camialar adına, öylesine nezaket ve zerafetten yoksun kişiler kamuoyunun karşısına çıkıp da konuşabiliyor ki insan ‘bu mudur’ diye ürperiyor. Aynı sözleri söylemenin çok daha usturuplu yolları var ama bu sözcülerin haberi ve niyeti yok!Zaten genel olarak toplumsal hayatımızın hemen her alanında karşılaştığımız mizah anlayışından yoksunluk, espri yeteneğinin olmayışı, yaşadığımız sıkıntıları biraz daha artıran bir etken. Rakibi aşağılama amaçlı, son derece çirkin ve hatta iğrenç birtakım sözler yerine çok daha akıllıca ve eğlenceli şeyler söylenebilir. Bunu yapabilen adamlar neredeyse hiç yok denecek kadar azaldı.Bu işleri düzgün biçimde yapmaya çalışanlar hiç yok değil. Ancak onların varlığı bizi toplam bir kaliteye ulaştırmakta yeterli olmuyor. Ayrıca onların söyledikleri değil öteki çirkinlikler gündem oluşturuyor. Çünkü arkalarındaki topluluğun talebi genellikle ‘bizim yönetim niçin gürlemiyor!’ şeklinde oluyor. Bunu yaptığınız takdirde birtakım avantajlar elde ettiğiniz kanısı toplumda yaygın.Bunca yıldır gösterilen onca çabaya karşın en asgari düzeyde bir spor kültürü oluşturamayışımız da hazin bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Yaşadığımız sıkıntıların büyük bölümü bundan kaynaklanıyor.Hakan Şükür’ü yok saymak!Pek kimsenin dikkatini çekmesi gereken bir durum değildi, işim nedeniyle farkettim, geçen haftasonu Antalya’da Gloria Resort Hotel’in gerçekten olağanüstü spor tesislerinde Parlamenterlerarası maçlar yapıldı. Açıkçası katılım da pek etkileyici görünmüyordu; Macaristan, Polonya ve Gürcistan dışında ülkenin katılmadığı turnuvada final oynadık. Macaristan’a 1-0 yenilip ikinci olduk.Parlamenterlerimizin futbol oynaması benim için çok hoş bir olay. Ancak işin değişik bir yanı var. ‘Şu anda TBMM’deki en iyi oyuncu durumundaki kişi kimdir’ diye sorsam, ilgilenmeyenler bile ‘Hakan Şükür’ karşılığını verebilir. Türk futbol tarihinin hemen tüm rekorlarının sahibi olan Şükür, futbolu bıraktıktan sonra da kendine iyi bakması nedeniyle böylesi veteran turnuvalarının yıldızı olabilecek durumda. Nitekim önceki yıllarda oynayıp bunu göstermişti.Peki, bu yılki kadromuzda niye yoktu?Bunu araştırmaya filan gerek görmedim. Kendisine sorup derdini deşmekten de kaçındım.Çünkü asıl üzücü olan, siyasal bir anlaşmazlığın buralara kadar taşınabilmesi. Hakan Şükür’ün partisinden istifa etti diye bu işle hiçbir ilgisi olmayan yerlerde bile yok sayılmaya çalışılması.Belli ki oyuncuların seçimini yapanlar, yetkili ve etkili bazı kişilerin tepkisini çekmekten endişe edip Hakan Şükür’ü dışarıda bırakmayı yararlı görmüşler.Tek adam yönetimi, dikta tartışmalarının her geçen gün yoğunlaştığı şu dönemde, bunlara yol açan nedenlerden birinin de böylesi korku ve endişeler olduğunu, bu olay çok açık biçimde ortaya koymuyor mu?Biriyle siyasal anlaşmazlığa düşüldüğünde onu insan olarak da yok saymanın hatta yok etmeye çalışmanın pek övünülecek bir durum olmadığını anlamak çok mu zor?Hiç değilse yarın öbürgün benzer bir durumun sizin de başınıza gelebileceğini düşünüp ona göre hareket etmek gibisinden bir insani erdemden bu kadar mı uzağız?

    0 0
  • 02/14/15--16:00: Radyoaktif sessizlik
  • Çernobil kazasından üç gün sonra, radyasyonlu bulutlar üzerlerinden geçerken yağmur olup inmiş toprağa. Bütün salatalıklar, lahanalar, fasulyeler kurumuş. Çayırlar kıp kırmızı olmuş. ‘Atom vurdu demişler’ kuruyan ürünler için. Meğer insanlar da kurumuş. Sonra farkına varmışlar.Türkiye’de kanser vakalarının en çok görüldüğü illerden biri olan Rize’de tanıştığımız kanser hastaları, “Vakalar çoktan sıradanlaştı buralarda.” diyor: Artık grip gibi. Her hanede bir hasta mutlaka var. Yoksa bile bu amansız hastalık nedeniyle çoktan toprak olmuştur.Kanser hastalığının bu kadar yaygın olmasına rağmen, Rize’ye onkoloji hastanesi yaklaşık bir yıl önce yapıldı. Bundan önce hastalar Trabzon’daki hastanelerde tedavi oluyordu. Trabzon’daki hastanelerin doktorları ise herhangi bir şikâyetle gelen Rizeli hastaları sorgusuz sualsiz onkoloji birimine sevk ediyordu. Çünkü gelen hastanın durumu çoğunlukla hep aynı çıkıyordu.Söylenenlere göre Rize’ye yaklaşık 10 kilometre mesafedeki Pınarbaşı köyü, Çernobil patlamasından sonra kansere bağlı ölümlerin en sık görüldüğü yer. Çernobil’in ertesinde köyün akillerinden birinin, ‘Bu, on sene sonra hepimizi hasta edecek.’ dediği anlatılıyor. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun o dönemki başkanı Ahmet Mete Işıkara da bu konuda 30 yıllık bir süre öngörmüştü. Şimdi olayın üzerinden 30 yıl geçti, bölgede insanların gün içinde bahsini en az bir kez açtığı konu kanser.İnsanlar en çok dönemin devlet adamlarının konuyu hafife almalarından ve gerekli ihtimamın gösterilmemesinden yakınıyor. O zamanın Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’ın çaylarda radyasyon olduğu iddialarını yalanlamak için kameraların önünde, “Bunda radyasyon yok, en sevdiğim içecek, ben içiyorum, siz de için.” diyerek çay içmesi, konuyla ilgili bilgi almak için elini sıktığımız her insansan duyduğumuz serzenişlerin ana cümlesini oluşturuyor. Aynı zamanda Aral’ın o gün içtiği çayın da Rize çayı olmadığı iddia ediliyor.Facia olduktan hemen sonra, son batın çayların imha edildiği söylenmişti yetkili ağızlardan. Dönemin muhtarlarından birinin sözleri ise şu şekilde: “Radyasyonlu çayların bir bölümünü gömdüler, bir bölüm çayı Konya ovasına götürüp gömdüler, Konyalılar isyan etti ‘Neden ovamıza gömüyorsunuz.’ diye, ama bir şey yapamadılar. O dönemde çay imha çalışmalarında çalışan insanların neredeyse tamamı kanserden öldü. Paketlemede çalışan mevsimlik işçiler de kanser oldu. O zamanki yetkililer telaştan, bilgisizlikten konuyu yönetemediler. Bir görevli imha edilecek çayların yanına gelip ‘Hani radyasyon nerede, göremiyorum.’ demişti. Yüz binlerce ton çayın ne kadarı nerede imha edildi, bir bilgi yok. Kapsamlı bir çalışma yapılsaydı, insanlar belki yine hasta olacaktı ama en azından, elimizden geleni yaptık diye manen rahat olacaklardı. Dönemin medyası konuyla ilgili hükümeti yıpratmak için pek çok haber yaptı ama kimse halkı bilgilendirici bir haber yapmadı. Karadeniz insanı bu faciadan sonra madden manen çok mağdur oldu, kanser sebepli ölümlere bakın, 30 ile 40 yaş arasında gencecik insanlar. Bunun sorumlusu o dönem işi oldu bittiye getirenlerdir.’Çernobil patlamasının etkileri üzerine halen kapsamlı bir çalışma yapılmış değil. Patlamanın ardından radyasyon yüklü bulutların yağmur bıraktığı, Rize’ye çok uzakta, Trakya bölgesinde de kanser vakaları sıklıkla görülüyor. Çernobil’in dışında suni gübreleme ve yüksek gerilim hatları da kanser vakalarının artmasının ana nedenleri arasında gösteriliyor.

    0 0

    Geçtiğimiz hafta yeni oyununun prömiyerini yapan Sermet Yeşil’i sahnesinde ziyaret ettik. Ünlü oyuncu, ‘Aç Köpekler’ adlı eseri, ‘Oyunda anlatılan üst kimliklerden bağımsız bir insan hikâyesi’ olarak gördüğünü söylüyor.Reha Erdem’in ‘Kosmos’ filmindeki Battal ve ‘Şubat’ dizisindeki Deli İbrahim rolleriyle adından söz ettiren ünlü oyuncu Sermet Yeşil, yeni tiyatro oyunuyla izleyici karşısına çıkıyor. ‘Bir ait hissedememe öyküsü‘ olarak tanıtılan ‘Aç Köpekler’ adlı tek kişilik oyun, Kumbaracı50 Tiyatrosu’nda sahneleniyor.Yazar Mirza Metin, eseri Aç Köpekler için ‘Kalbi Kürtçe atan Türkçe bir oyun’ diyor. Siz nasıl tanımlıyorsunuz?‘Aç Köpekler’ benim anladığım kadarıyla bir göçmen hikâyesi. Metropol hayatına adapte olmaya çalışan ailesiz, dilsiz ve kültürsüz kalan iki kardeşin başına gelenleri anlatıyor. Hayatın içinde özne olamamaktan bahsediyor. Fazlasıyla kenara atılmışlık var. Oyunda anlatılan üst kimliklerden bağımsız sadece bir insan hikâyesi olarak görüyorum.Oyun, Doğu’dan İstanbul’a gelmek zorunda kalan kardeşlerin İstanbul’a tutunma çabısına da değiniyor. Role bürünürken nasıl empati kurdunuz?Aslında ben de Eskişehirliyim ve İstanbul’a ilk geldiğimde benim için de adapte olmak zordu. Oyuna bu şekilde yaklaşmaya çalıştım. Birbirine hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak olmak insanda tuhaf bir his oluşturuyor. Metropol insanı dediğimiz şey de zaten böyle oluşuyor. Bu oyuna çalışmaya başladıktan sonra fark ettim ki çevremde gerçekten İstanbullu olan kimse yok. Herkes göçmen bu şehirde.‘Aç Köpekler’de oynamayı kabul etmenizde etkili olan şey neydi?Geçtiğimiz yıl mayıs ayında Kumbaracı50’nin idareci yönetmenlerinden Gülhan (Kadim) ile bir araya geldik. Bana bu oyundan bahsetti. Programım çok yoğundu, istediğim halde kabul edemedim. Bir iki ay sonra Gülhan metni okumak için bana gönderdi ki bu bir oyuncuya takılacak en büyük çelmedir. Metni okuyunca oyundan vazgeçemedim. Yapmazsam aklım hep orada kalırdı. En azından 2015’i bekleyelim dedik ve teknik anlamda yirmi günlük prova sonrası geçtiğimiz hafta prömiyerimizi yaptık.Tek kişilik bir oyun sahneliyorsunuz, zorlukları oluyordur muhakkak...İlk defa tek kişilik oynuyorum. Daha önce de küçük küçük monologlar çalışmıştım ama büyük bir eserin içinde olduğu için sırtımı yaslayabileceğim başka kısımlar da olmuştu. Şimdi hâlâ bir gerginlik içindeyim. Kolay değil, 38 yaşımdayım ve ilk kez tek kişi sahneye çıkıyorum. Benim için oyunun ritmini bulması zaman alacak gibi gözükse de birkaç gösterim sonrasında ipleri elime alırım gibi geliyor.Baktığımızda hem bu oyunda hem de Şubat ve Kosmos’ta zamanı ve mekânı olmayan, deli diyebileceğimiz belki de biraz üst karakterleri oynuyorsunuz. Bu özellikteki rolleri sevdiğinizi söyleyebilir miyiz?Kötü karakteri oynamak iyi karakteri oynamaktan daha keyifli benim için. Masallarda kimse kırmızı başlıklı kızı hatırlamaz ama kurt hep akıldadır. Kötü adamı oynamak iyi bir şey anlamında söylemiyorum. Ama ben köşeye sıkışmış iyi adamları oynamayı seçiyorum. Dışarıdan baktığımızda kötü olarak gözükebilecek karakterin sebeplerini araştıran bir oyuncu olduğum için böyle yaklaşıyorum. Bu tarz karakterler benim aramamla gelmiyor tabii, onlar beni buluyor. Tiyatroda böyle bir rolle ilk karşılaşmam. Bu karakterler için sıra dışı demek mümkün. Herhangi bir insan değil, bir vasıfları yok. Ben de bundan ötürü bu karakterleri dişi karakter olarak tanımlandırıyorum. Çünkü ne yapacağı ve nereye gideceği belli olmuyor. Bir akıl tutulması yaşanıyor, metin gereği karakterin ivme kazanıp tekrar yükselmesi gerekiyor. Bu oyunda ikiz kardeşleri canlandırıyorum ve onları birbirlerine karşı soluklanma olarak görüyorum. Beşir’ken Beşer’i, Beşer’ken de Beşir’i özlüyorum. Bir anlamda bu beni rahatlatıyor.Ankara Devlet Tiyatrosu, Sanat Tiyatrosu, Sadri Alışık Tiyatrosu derken son olarak Eskişehir Şehir Tiyatroları oyuncususunuz. Neden bu kadar çok gezdiniz?Türkiye’de bu ekonomik şartlar altında tiyatro oyunculuğundan hayatınızı idame ettirmek çok zor. Meslektaşlarım beni anlayacaklardır. Bu yüzden konservatuvardan mezun olan her öğrenci adayı ekmek parası için önce devlette memur olmayı düşünür. Ardından kendi sanatsal çalışmalarına bakmak ister, ben de öyleydim. Memur olacaksam Eskişehir’de olayım dedim ve Anadolu Üniversitesi’nde ‘Tiyatro Anadolu’ya girdim. Sonra kurumsal olarak farklı bir yer denemek istediğim için yerimi değiştirdim. Tırnak içinde söylemeliyim ki bence oyuncu dediğin çantasını sırtında taşımalı ve bir yere bağlılığı olmamalı.Farklı tiyatro oyunlarında yer aldınız; klasikler, uyarlamalar ve çocuk tiyatroları gibi. Kısa zamanda bu kadar karakteri başarıyla oynamak için nelerden besleniyorsunuz?Konservatuvarda belli bir eğitimden geçip orada anlatılan yöntemleri öğreniyoruz. Ancak okul bitse de kendinizi hep yenilemek zorundasınız. Değişen her teknikten haberdar olmalısınız. Ben mezun olduğumdan beri bunu pratik olarak yapmaya çalışıyorum. Çok farklı rollere büründüm, kendi adıma iyi ve kötü birçok iş de yaptım. Bundan asla da utanmadım. Anadolu Üniversitesi’ndeyken Michael Chekhov adlı bir teknik çalışmıştım. O tekniği Kosmos’ta oynarken de kullanmıştım. Benim ufkumu açtı, bu sayede bir sezon içinde dört farklı karakteri canlandırabiliyorum. Asla fiziksel olarak bir maden işçisi kadar yorulmuyoruz ama beyin için aynı şey geçerli değil. Kendi akıl sağlığımı koruyabilmek için böyle bir teknik kullanmalıyım. Sonuçta ne oyunculuk ne de başka bir meslek için ölmeye değmez.Artık ‘Onur Ünlü Tayfası’ diye bir gerçek var, sizi de bir ara orada izledik. Ünlü’nün tayfasında olmak konusunda ne düşünüyorsunuz?Onur Ünlü ile biz Eskişehir’den tanışıyoruz, ben o dönem lisede okuyordum. Sonra onun İstanbul süreci başladı ve kafasında farklı hayalleri vardı. Onur abi bence ayaklarının bastığı toprağı, kökleri çok iyi biliyor. Memlekete bulutların üzerinden bakmıyor. O gördüğü dünyayı, arabeski ve aynı zamanda Shakespeare’i harmanlayıp aşırıya kaçmadan başarıyla resmedebiliyor.Türkiye’de yönetmen sinemasının aranan yüzlerinden birisi olarak gişe filmlerinden tamamen uzaksınız. Bu bakımdan sinema seçimlerinizi hassas bulabilir miyiz?Seçim yapmıyorum aslında, doğal olarak gelişiyor. Bir süre sonra yaptığın çalışmalarla anıldığım için o yönde teklifler geliyor. Meslekî bakış açın oluşuyor. Bir gişe filmi için gelip benimle konuşmuyorlar. Zaten ben o tarz bir sinemada başarılı olamam.Motor meslek lisesinden konservatuvara uzanan bir yolculuk… Bu kararı nasıl verdiniz?Başarılı bir öğrenci değildim, düz liseye puanım yetmeyince babam da bir mesleğim olsun diye beni motor meslek lisesine gönderdi. İyi ki de yapmış ama o zaman okula alışamayınca kendimi tiyatro kulübüne verdim. Halk evleri, kumpanyalar derken sonra konservatuvar geldi. Orada aldığım eğitimi ise hiç hatırlamıyorum. Hatta araba bile kullanamıyorum çünkü vitesleri karıştırıyorum. (Gülüyor) Galiba aile ortamım da beni fazlasıyla etkiledi. Babam çok güzel bağlama çalar, türkü söyler ve resim yapardı. Bozkırda büyümüş bir çocuğum neticede, bu yüzden bizim evde Neşet Ertaş hiç susmazdı. Annemin uzun havalarını hâlâ hatırlıyorum. Oradan çok beslendim.Ailenin tek sanatçısı siz misiniz?Kardeşim de benim gibi oyuncu, ağabeyimse bağlama çalıyor. Ama genel olarak akrabalarım arasında sanata karşı bir yetenek söz konusu. Köklerden gelen bir sanatçılık yönümüz var, genetik yani. (Gülüyor)Aynı zamanda Yeditepe Üniversitesi’nde eğitim de veriyorsunuz, değil mi?Dışarıdan öğretim görevlisi olarak ders veriyorum. Oyuncu adayları ile çalışıyor olmak beni diri tutuyor. Şimdilerde konservatuvarda yıllar önce kendi oynadığım ‘Martı’ oyununu çalıştırıyorum. Mezun ettiğim sınıfım da oldu ve o zaman kendimi gerçek anlamda eğitimci olarak görmeye başladım.Reha Erdem’le çalışmak okul gibiydiSinemaya ilk adımınız Reha Erdem ile oldu. Nasıl bir araya geldiniz?Ben konservatuvarda okurken Reha Erdem ‘Kaç Para Kaç’ filmini çekecekmiş. Biz de o zaman Çehov’un Martı oyununu çalışıyorduk. Reha abi oyunun kaydını bir şekilde izleme şansı bulmuş ve beni oradan seçti.İyi bir uyum yakaladınız ki Kosmos filminde de çalışmaya devam ettiniz...Tabii ki. Daha sonra benimle Beş Vakit filminde de çalışmak istedi. Ben de çok istememe rağmen tiyatro oyunlarımın yoğunluğu yüzünden rol alamadım. İçinde olamadığım için çok üzüldüğüm projedir; Beş Vakit. Bir gün Kosmos filmi çıktı ve beni yeniden çağırdı. Bir sayfalık metin verdi, okudum. “Battal’ı bulduysak çekebiliriz.” dedi ve başladık çekimlere.Kosmos’ta hem rolün ağır yapısı hem de Kars’ın soğuğu, sizi etkilemedi mi?Hava şartları zorluğumuz oldu elbette. Martta başlamıştık çekimlere ve nisana kadar devam etti. Havalar ısınınca çekim yaptığımız nehrin de hızı ve yüksekliği artmıştı. Nehirden ceset çıkarma sahnem vardı ve o sırada kas yırtılması yaşadım. Teknik anlamda zorlandım. Ama karakter çalışmasına bakınca Reha Erdem ne yapmam gerektiğini benden daha iyi biliyordu. O yüzden onunla çalışmak benim için bir okul gibiydi ve ondan çok beslendiğimi söyleyebilirim. Oyuncuya nereden yaklaşacağını iyi bilen bir yönetmen.

    0 0

    Oyuncu kimliğinin yanında müzisyen kimliğiyle de başarılı bir grafik çizen Zuhal Olcay, Başucu Şarkıları isimli albümlerinin 3’üncüsüyle karşımızda…Olcay, bu çalışmasında da yine unutulmaz besteleri yorumluyor. Nadir Göktürk’ten Eksik Bir Şey, İlhan Şeşen’den Ağlıyor İstanbul, Cem Karaca’dan Sevda Kuşun Kanadında, Ahmet Kaya’dan Yalan da Olsa gibi dillerden düşmeyen dokuz şarkı var. Şarkıların yeni düzenlemelerinin çok başarılı olduğunu söylemek gerek. Olcay’ın kendine has yorumuyla bu güçlü şarkıların güzelliğini bir kez daha bizlerle buluşturuyor.Zuhal Olcay, Başucu Şarkıları 3, Ada Müzik*Ogün Sanlısoy ‘Sen Uyurken’ ile geldiOgün Sanlısoy, Türk rock müziğinin en önemli isimlerinden biri. Bugüne kadar yaptığı albümler ve şarkılarıyla müzikseverlerin gönlünde ayrı bir yere sahip olan Sanlısoy, hayranlarının meraklı bekleyişine ‘Sen Uyurken’ isimli albümle son verdi. Müzisyenin yedinci albümünde, söz ve müzikleri kendisine ait dokuz şarkı bulunuyor.Çalışmadaki şarkılar içten, samimi ve dinleyene dokunan eserler. Müzisyen, yorum gücünü ve sözdeki ustalığını bir kere daha göstermiş. Albümün masal kitabı konseptiyle hazırlanan kartonetindeki illüstrasyonlar ve kapak tasarımı da yine sanatçının imzasını taşıyor.Ogün Sanlısoy, Sen Uyurken, Sony Müzik*Kendi besteleriyle Hüner CoşkunerTürk sanat müziğinin önemli seslerinden biri olan Hüner Coşkuner, yıllardır birçok müzikseverin ilgiyle takip ettiği bir müzisyen. Dillerden düşmeyen şarkıları kendine has yorumuyla seslendiren sanatçı, yeni mini albümü ‘Seni Acele Görmem Lazım’ ile müzikseverlere merhaba dedi. Hüner Coşkuner, bu albümde sevenlerine de bir sürpriz yaptı. Çalışmadaki dört şarkının da sözü ve müziği kendisine ait. Müzisyen, bu albümde Onur Özelçağlayan ve Nurullah Çaçan ile birlikte çalışmış. Hüner Coşkuner’in kendi şarkılarını samimi ve içten bir yorumla söylediğini belirtmek gerek.Seni Acele Görmem Lazım, Hüner Coşkuner, Arpej Yapım

    0 0

    Son Verdim Kalbimin İşine, Naciye, Alladı Pulladı gibi hit şarkılarıyla bilinen Seyyal Taner, pop müziğin duayen isimlerinden. Sanatçıyla son single çalışmasını konuşmak için bir araya geldik. Hem yeni şarkılarının hem de 70’li yıllardan bu yana müzik piyasasında değişimin izini sürdük.Şöhret olmanın kolay olduğu günlerden geçiyoruz. Müzik dünyası da bundan nasibini alıyor. Kimi çıkardığı tek parçalık bir single ile kimi de sosyal paylaşım sitelerindeki bir videoyla milyonlara sesini duyurabiliyor. Ancak bir zamanlar müzik sektöründe var olmak bu kadar kolay değildi. Yine de bazı isimler başarılı çalışmalarıyla bugünlere kadar geldi. Pop müziğin önemli isimlerinden Seyyal Taner de o isimlerden biri. Son single çalışması için bir araya geldiğimiz Taner ile hem yeni şarkılarını hem de 70’li yıllardan bu yana müzik piyasasında değişenleri konuştuk.. Seyyal Taner; Son Verdim Kalbimin İşine, Naciye, Alladı Pulladı, Nanay, Sevda Zindanları gibi hit şarkılarıyla biliniyor. Televizyonun evlere yeni girdiği bir dönemde adını duyurmak için Anadolu’nun dört bir köşesine giden Taner, aylar süren turnelerinde her işle kendisi ilgilenmiş. Öyle ki, küçük kasabalarda seyirciye ulaşabilmek için meyve kasalarından sahne bile yapmış. Bugün çok çabuk popüler olan yeni jenerasyonun böyle işlere elini bile sürmeyeceğini söyleyen Taner, kostümünü de koreografisini de konser alanında kendisi hazırlamış. Yurtdışında neler yapıldığını sürekkli takip eden sanatçı, o dönemde kazandığı paranın önemli bir kısmını yeni ekipmanlara, müzik grubuna ve dansçılarına harcamış. Bu sayede yaptığı müzikte ve sahne performansında pek çok ilkin öncüsü olmuş. Bugün hâlâ tanınan bir isim olmasını, işine duyduğu saygıya ve titiz çalışmasına bağlayan Taner, şöhreti ise hiçbir zaman önemli görmemiş. “Mesele işini iyi yapmak ve herkese ulaşmaya çalışmak. Şöhret gelip geçici bir saçmalık.” diyor. Nilüfer, Sezen Aksu, Nil Burak, Nükhet Duru gibi isimlerle aynı dönemde sahneye çıkan Taner, o yıllarda başarılı olmak ve tanınmak için yetenek, eğitim, kültür, sosyal çevre gibi unsurların gerektiğini anlatıyor. Bu isimlerin başarısının nedenini ise şöyle açıklıyor: “Kendine özgü, çok okuyan, dünyayı takip eden ve sahici insanlardı. Teknolojinin hayatımıza girmesiyle çok fazla suni, sanal bir hayat dönmeye başladı. O zaman her şey gerçekti ama şimdi sanal.” Son dönemde ardı arkası kesilmeyen yetenek ve ses yarışmalarına da değinen Taner, bu tarz işlerin tamamen reyting odaklı olduğunu, sanat çıkmasını beklemediğini ifade ediyor.Hiçbir zaman uyduruk işler yapmadımSeyyal Taner, bugünlerde ‘Seyyal 3’lü’ adını verdiği single ile sahnelere geri döndü. Sanatçıya göre; single’da yer alan, söz ve müziği Selahattin Eren’e ait olan Öğren de Gel, Hadi Git ve Arap Kızı şarkıları her ne kadar bugünün müzik yapısına göre düzenlenmiş olsa da içinde 40 yıllık Seyyal’den izler taşıyor. Her zaman yeninin peşinde olduğunu ama gücünü de geçmişten aldığını söyleyen Taner, bu çalışmasını hem eski dinleyicilerine vefa hem de yeni jenerasyonla buluşma niyetiyle yaptığını anlatıyor. 3’lü single için bir yıl çalışan Taner, bugüne kadar her işini çocuğu gibi görmüş ve titizlikle yapmış. Çünkü kendisini hem dinleyicisine hem de müzisyen arkadaşlarına karşı sorumlu hissediyor. Taner, “Uyduruk işlerde hiç olmadım. Hayatım boyunca yaptığım her şeyi ciddiye aldım. Dolayısıyla o ilk günkü heyecan hep var bende.” diyor.Bin bir suratlıyım, her kalıba girer çıkarımBugüne kadar söylediği şarkıların yanı sıra sahne performansı ve sıra dışı imajıyla da konuşulan Seyyal Taner’in kullandığı küçük bir aksesuar bile onunla yeni bir kimlik kazandı. Kâh Kızılderili oldu kâh Latin kâh Akdenizli... Bu durumu ‘Bin bir suratlıyım, her kalıba girer çıkar, hepsini taşırım.’ diye değerlendiriyor. Hem tarzı hem de radikalliğiyle pop müziğin asi kızı olarak anılan Taner, “Bana hiç mi korkmadın, hiç mi çekinmedin diyorlar. Ne var çekinecek? İnsan yeteneğini, eğitimini, aldığı terbiyeyi bu ülkenin imkânlarıyla, bu ülkenin insanlarına sunabilecek bir köprüyse eğer, buna kimse mani olamaz.” ifadelerini kullanıyor. Her fırsatta değişimin ve yeniliğin peşinde olduğunu söyleyen sanatçı, engellerin çoğu zaman yalnızca insanların zihninde olduğunu düşünüyor.Özellikle 90’lı yılların başına kadar sürekli canlı performans yapan Taner, o dönemde neredeyse çalışmadıkları tek bir akşam bile olmadığını anlatıyor. Bugüne kadar Türkiye’nin en iyi müzisyenleriyle aynı sahneyi paylaşan sanatçı, caz gitaristi Neşet Ruacan, Şerif Yüzbaşıoğlu, Mazhar-Fuat–Özkan üçlüsü, Garo Mafyan, Fahir Atakoğlu, Kerem Görsev, Aydın Esen, İskender Paydaş, Ozan Doğulu gibi isimlerle çalışmış. Taner, “Bugün aklınıza gelen kim varsa benimle birlikte ya piyano ya gitar ya da davul çalmış kişilerdir. Dostluklarımız çok güzeldi, hâlâ da devam eder.” diyor.Zeki Müren’den çok şey öğrendim80’li yıllarda sahnede söylediği her şarkı için ayrı koreografi ve kostüm hazırladığını söyleyen Taner, o zaman ortaya müzikal tadında bir iş çıktığını anlatıyor. Zeki Müren’in sahnesine değinen ve “Hakikaten sanat güneşiydi.” yorumunu yapan Taner, sadece iki kez Müren ile birlikte çalışma şansı bulmuş olmasına rağmen çok şey öğrendiğini dile getiriyor. Müren’in sahneye aldığı mekânda mutfakta pişen yemekten izleyicilerin oturma şekline kadar her şeyi kontrol ettiğini, A’dan Z’ye her şeyi özenle hazırladığını anlatan Taner, “Bugün 25, 30 yaşında olup da beş dansçıyla playback şarkı söyleyenlere çok üzülüyorum.” yorumunu yapıyor.Annem ‘Seni doğuracağıma taş doğursaydım’ dediEn başarılı olduğu dönemde her şeyi bırakıp Bodrum’a yerleşme kararı alan Taner, bu durumdan hiç pişman olmamış. Bir süre ara verdikten sonra kendi şarkılarını yazmaya başlamış ama biraz çılgın bir tarafı olduğunu itiraf ediyor. Taner, annesini epey kızdırdığı bir hatırasını şöyle anlatıyor: “79 falan galiba, gece 2 buçukta havalimanına gittim. İlk uçak hangi ülkeye diye sordum. Valizim falan yok yanımda ama pasaport, vize tamam. Birkaç saat sonra soluğu Belçika’da aldım. Annemler uyanmamı beklerken bir bakıyorlar yokum. Annemi aramak iki gün sonra geldi aklıma. O zaman annem ‘Hiç mi korkmuyorsun? Seni doğuracağıma taş doğursaydım.’ diye kızmıştı bana.”

    0 0

    Konservelerde 10 gram fazla ya da eksik çıkmasına alışkınız. Oturup da saymadığımız için bilemiyoruz tabii.Ancak içinden yaratık çıkan konservelere pek aşina değiliz. 28 yaşındaki Zoe Butler ise bu ender vakayı yaşayan şanslılardan(!). Marketten aldığı konserveden çıkan minik ve iri gözlü yaratığın gizemi halen çözülemedi. Ülkede büyük yankı uyandıran olayla ilgili genç kadın konserve fabrikasına dava açtı. Bakalım yaratığın velayeti kime verilecek?Yalandan yüzüme gülen dünyaNur Yerlitaş’ın bir şeyi beğenmeyen, memnuniyetsiz yüz ifadesine dair yüzlerce caps’ten bıktık. Lakin bu yüzü daha çok görecek gibiyiz. Güneşte gaz kümelerinin oluşturduğu üzgün insan yüzüne benzeyen şekillerin belirmesi bunun kanıtı. Üstelik bir de patlama bekleniyor. Bakalım güneş, dünyaya “Bizimle değilsin.” diyecek mi?Cimrilik canından ettiDudak uçuklatan paralar kazanan ünlülerin cimrilikleriyle dillere destan olanları mevcut. Oysa cimrilik sadece sosyal hayattan değil, bizzat hayattan da edebiliyor insanı. Milyoner işadamı Gary Vickers, “İngiltere'de daha ucuz” diye Paris'ten havalanan uçağına az yakıt koyunca yere çakıldı. Hem kendisi hem de kız arkadaşı yaşamını yitirdi.

    0 0

    Pegasus Havayolları’nın ‘kontrol kabin amirleri’ Koray Kaydar (38) ve İlker Erdoğru (40), hobi olarak başladıkları fotoğraf çekimiyle dağcılık sporunu ‘zirveye’ taşıdı.Çektiği fotoğraflarla ödül alan kontrol kabin amirleri, birçok dağın zirvesine tırmanmayı başardı. Boş vakitlerinde dağ tırmanışını ihmal etmeyen ikili, şimdi de şirket çalışanlarıyla doğa yürüyüşü gerçekleştirmeye başladı. Uçuşlarını aksatmayan ikili, bu yıl Rusya’da bulunan 5642 metre yüksekliğe sahip Elbruz Dağı’na tırmanmayı hedefliyor. Koray Kaydar, havacılığa 1998’de Pegasus’ta kabin memurluğuyla başlamış ve şu anda ‘kontrol kabin amirliği’ göreviyle uçuşlarını sürdürüyor. Havacılığa 1997’de Air Alfa Hava Yolları’nda başlayan İlker Erdoğru da, Pegasus ailesine 2000’de katılmış. Yolları ise 2002’de bir uçuşta kesişmiş. Fotoğraf makinelerine ve fotoğraf çekim tekniklerine karşı büyük ilgi duyan ikili, daha sonra görsel sanatlara yönelmiş.Fotoğraf SSK takviminde yayınlandıUçuşlardan geriye kalan boş vakitlerinde istirahat süresinden ve aileleriyle geçirecekleri vakitlerden fedakârlık yapan kabin amirleri, fotoğraf çekme teknikleri üzerine eğitim almış. Teknik olarak uzun pozlama ve mekân olarak da kendilerine İstanbul’un yakın çevresindeki doğa parkurlarını seçen ikili, her faaliyet sonrasında bir araya gelip çektikleri fotoğrafları kritize etmiş. Çektikleri fotoğraflardan bir kısmı Anadolu Dergisi’nde yayınlanan kabin amirlerinin bir fotoğrafı ise SSK 2012 takviminde yer almış.Fotoğraf çekerken dağcı oldularKoray Kaydar ve İlker Erdoğru’nun, 2011’de fotoğraf çekmek üzere gittikleri Rize’nin Ayder bölgesindeki yaylaları gezerken Büyük Kaçkar Dağı’nı görmeleriyle hayatlarında büyük bir değişim olmuş. “İçimizi birdenbire sıcacık bir heyecan duygusu kaplamıştı ve o an orada birbirimize bir sonraki sene için Kaçkar Zirve yapmak üzere Rize’ye gelmeye söz verdik.” diyen Kaydar, böylece alpinizm (dağcılık) sporuna giriş yapmış. İkili, iyi bir dağcı olabilmek için de, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yaklaşık bir yıl süren teorik eğitim almış. Temel kampçılık ve dağcılık malzemeleri, beslenme ve enerji, antrenman, navigasyon, meteoroloji, dağ ortamı ve psikolojisi, çığ, doğada ilkyardım, kış teknik malzemeleri ve kaya tırmanışıyla ilgili birçok konuyu öğrenen Kaydar ve Erdoğru, daha sonra tırmanışlara başlamış.Elbruz Dağı’na tırmanacaklarİki cesur kabin amiri, 2012 Ağustos’ta, Pegasus Hava Yolları sponsorluğuyla 3932 metrelik Türkiye’nin en yüksek 4. dağı Kaçkar Dağı’na kuzey yüzünden tırmanmış ve zirvede şirketin bayrağını gururla dalgalandırmış. Kabin amirleri daha sonra Niğde-Aladağlar (3724 m), Emler (3050 m.), Nemrut (4050 m.), Süphan (5137 m.), Ağrı Dağı ve geçen yıl gerçekleştirdikleri ilk yurtdışı faaliyetleri Doğu Kafkaslar’ın en yüksek zirvesi (5047 m.) ile Gürcistan’da bulunan Kazbek Dağı’na tırmandı. Genç dağcıların bundan sonraki hedefleri arasında ise bu yıl Rusya’da bulunan 5642 m. yüksekliği ile Elbruz Dağı yer alıyor.Çalışanlar da tırmanıyorFotoğraf çekmeyi ve dağ tırmanışlarını sürdüren kabin amirleri Koray Kaydar ve İlker Erdoğru, şirket çalışanlarıyla da ortak projeler gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Bu düşünceleri Pegasus Yönetimi’nden olumlu karşılanan ikili sayesinde geçen kasımda Pegasus Doğa Sporları Kulübü kuruldu ve şirket personelinin katılacağı dağcılık çalışmaları başladı. Çalışanları, tecrübe ettikleri rotalarda doğa ile buluşturmayı amaçlayan ikili, iş arkadaşlarını iş temposundan uzaklaştırıp doğayla motive etmeye çalışıyor. 50’ye yakın aile bireyinin kulübe üye olduğunu ifade eden Kaydar, ilk trekking faaliyetini 17 Ocak’ta Yuvacık-Aytepe-İzmit mevkiinde gerçekleştirdiklerini söylüyor. Kaydar’ın anlattığına göre, Pegasus çalışanları 7 Mart’ta, İzmit Kuzu Yaylası’ndan Kartepe zirvesine tırmanmayı planlıyor.Norveç’te ‘vücut taraması’ başladıNorveç’in başkenti Oslo’nun Gardemoen Havalimanı’nda vücut tarama uygulaması başladı. Proje sorumlusu Björn Erik Larsen Havalimanı’nda 4 ayrı vücut tarama dedektörünün test edildiğini ve denemenin 15 Mayıs’a kadar devam edeceğini belirterek, uygulamada TV dalgalarına benzeyen milimetrik dalga teknolojisinin kullanıldığını ve bunun da insan üzerindeki uçağa alınmaması gereken her türlü malzemeyi gösterdiğini söyledi.İş garantili hosteslik kursuTürkiye’nin üniversite kapsamındaki ilk yüzde yüz iş garantili kabin memuru yerleştirme kursu, Onur Air ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi işbirliği ile 23 Şubat’ta Samsun OMÜ Ballıca Kampüsü’nde eğitime başlıyor. Eğitimler, 18 ay boyunca 4 dönem 40 kişilik istihdam sağlanacak şekilde OMÜ UZAYTEM kabin memuru yetiştirme kursu eğitim koordinatörü Hatice Nur Gündoğdu ve üniversitenin akademik kadrosu tarafından verilecek. ‘e-learning’ sistemi destekli toplamda 3 ay gerçekleşecek eğitimin iki ayı Samsun UZAYTEM Eğitim Merkezi’nde, son ayı ise İstanbul’da Onur Air Genel Müdürlük binasında gerçekleştirilecek. Başarılı olan ilk mezunlar, mayısta Onur Air kabin memuru olarak gökyüzüyle buluşacak.

    0 0

    Maalesef yine eğitimde, bilimde değil, trafikte dereceye girdik. Global dur-kalk endeksine göre İstanbul, Cakarta’dan sonra dünya ikincisi. Çözümden yana kimsenin pek umudu yok. Ya İstanbul’un kurdu olup kaçış yollarını iyi bileceğiz ya da Radyo Trafik dinleyeceğiz. Sürücülerin hayır duasını alan radyo istasyonuna şikâyetler de gelmeye başlamış: Az bilinen yolları artık herkes biliyor!‘İstanbul’un nesi meşhur?’ sorusunun tek bir cevabının olmaması başta sevindirici gelse de cevaplardan birinin ‘trafik’ olduğunu bilmek işi bir parça bozuyor. Çünkü şöhretin iyisi kötüsü var ve trafikte geçmek bilmeyen saatler hayatımızı kâbusa çevirmeye devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda açıklanan Castrol ve Tom Tom’un ortak çalışması global dur-kalk endeksinde İstanbul ikinci sırada yer aldı. Dur-kalk dediğimiz şey trafikten başkası değil. Bu haklı şöhret göğsümüzü kabartmadı haliyle! Aslında aynı endekse göre 2013’te dünya şampiyonuymuşuz. 2014’te bir sıra geriye düşmemizi züğürt tesellisi olarak kabul etmek isteyenler buyursun alsın. Hindistan, Filipinler, Rusya gibi ülkeleri bile geride bıraktığımız endeksin sonuçları aslında şaşırtıcı değil. Çünkü İstanbul’da yaşayan her bir kişinin ister özel araç ister toplu taşıma kullansın, ‘hiç unutmam 15 dakikalık yolu şu kadar saatte gitmiştim’ diye anlattığı hikâyeleri var.Dedik ya şaşırmadık. Sadece çoktandır ‘Allah Allah bu neyin trafiği ki?’ diye sormadığımız aklımıza geldi. Artık ‘pazartesi trafiği’ ‘cuma trafiği’, ‘yağmur trafiği’, ‘kar trafiği’, ‘bayram trafiği’ ayrımı kalmadığını da. Her güne ve mevsime uygun trafiğimiz var çünkü. 21 yıldır İstanbul’da taksi şoförlüğü yapan Rıfat Zambak, “Artık trafik olmayınca şaşırıyorum.” diyor ve hemen bir örnek veriyor: “Geçen gün mesela. Hem pazartesi hem de okulların açıldığı gün. Normalde trafiğin kilit olması lazım. Yollar açıktı. Allah Allah dedim bu işte bir gariplik var. Şaşırmaktan sevinemedim bile.”Dünya genelinde 36 ülke ve 78 şehirdeki araçlar üzerinde yapılan araştırmaya göre tüm dünyada özellikle kış mevsimindeki ve yağışlı zamanlardaki dur-kalk ortalaması artıyor. Aynı şekilde işe gidiş-geliş saatlerinde de dur-kalk ortalaması dünya genelinde yüzde 49 artıyor. Bunun devasa bir ekonomik maliyeti var. Mesela sadece İstanbul’da sabah ve akşam saatlerinde trafikte kaybolan zaman ve boşuna yakılan yakıtın bir yıllık maliyetinin 3 buçuk milyar lira olduğu ifade ediliyor. Trafik, ekonomik maliyetinin yanı sıra ‘en büyük stres kaynağı’ olarak da zarar teşkil ediyor. Trafikte geçirilen uzun saatler, şahit olunan şerit ihlalleri, kurallara uymayan saldırgan sürücüler kişide yoğun strese sebep olduğu gibi travmalara da yol açabiliyor.Trafiğe girmeden stres başlıyorÖzel bir şirkette şoförlük yapan Ali Ceylek, bu işi iki senedir yapıyor ama bir ömre sığacak stres biriktirmiş. İki yılda ‘Trafikte kalmak boynumuzun borcu’ kıvamına gelmiş fakat işe girdiği ilk zamanlarda yaşadığı kötü deneyimi hâlâ unutamamış. Nasıl unutsun ki? Levent’ten Yenibosna’daki işyerine gelmesi tam dört saatini almış. Uzun yıllar esnaflık yaptıktan sonra şoförlüğe başlayan Ceylek, “Eski işimin de kendine göre stresi vardı ama bu işle kıyaslanmaz bile.” diyor. Trafikte kaldığın sırada yaşanan stresin kendisi yetmiyormuş gibi bir de yola çıkmadan önce başlayan kaygı var ki Ceylek anlatsın: “Belli saat ve yerlerde trafik olduğunu bildiğimizden yola çıkmadan geriliyorum. Aklımda bin türlü soru oluyor. ‘Orada şimdi kesin çok trafik vardır’, ‘şurası şu saatte kesin çok yoğundur’, ‘eyvah nasıl yapacağız, nereden kaçacağız…’Ceylek’in ‘Trafik her yıl daha mı kötüye gidiyor?’ sorusuna cevabı ise ‘kapatalım kontağı gidelim’ dedirtecek türden: “Şöyle cevap vereyim bu soruya siz anlayın. Öyle zamanlar oluyor ki birinci köprü trafiği Bahçelievler’den, Şirinevler’den başlıyor. Aynı şekilde ikinci köprü trafiğinin de taa Mahmutbey gişelerinden başladığı oluyor.”Bu soruyu 21 yıldır taksi şoförlüğü yapan Rıfat Zambak’a sormak biraz daha anlamlı tabii. Öyle yapıyoruz biz de ve soruyoruz ‘nasıldı 20 yıl önce İstanbul’da trafik?’ “Çok güzeldi, çok rahattı.” derken gözleri parlıyor ve ekliyor: “Bu kadar stres yoktu. Saat üçte arabaya çıkıyordum ben. Akşam altı oldu mu arabanın yevmiyesi tamamdı. Şimdi bir kilometrelik yolu bir saate gittiğim oluyor.”Denize bakanlar trafiğe sebep oluyorEmine Şahin, uzun yıllar yurtdışında kaldıktan sonra İstanbul’a yerleşmiş bir kişi. Her gün Beylikdüzü’nden Bahçelievler’deki işyerine kendi aracıyla geliyor ve trafiğe dair diyecekleri var haklı olarak: “İstanbul trafiği karakterimi değiştirdi. Artık daha çabuk sinirlenen biriyim. Beni eskiden tanıyanlar şaşırıyor. Bazen ağzım da bozuluyor çünkü.” Şahin’in trafiğin nasıl oluştuğuna dair ilginç gözlemleri var: “Bir tarafta deniz diğer tarafta gölün olduğu Küçükçekmece yoluna girdiğimizde trafikte hep bir yoğunluk oluyor çünkü insanlar denize, göle bakıyor. Dikkat ediyorum hep bu oluyor. Geçen gün yine bir şey fark ettim. E-5’te yol kenarında reflektörlü yelek giymiş iki belediye çalışanı bariyerlerde durmuş vida sıkıştırıyordu. Abartısız her sürücü bir bakıp öyle geçti. Bu anlamsız bakışlar da trafiğe yol açıyor.”Hiçbir kazaya bakmadan geçmeyen sürücüler...‘Peki ne olacak bu trafiğin hali?’ diye sorduğumuz hemen herkes ‘alternatif yollardan’ bahsediyor. Taksici Rıfat Zambak’a göre, bu kaçış yolları da olmasa işin içinden çıkılacak gibi değil. Çok kez bu alternatif yollar sayesinde trafik beklemekten kurtulmuş. Tabii çoğu zaman bunun da yeterli olmadığı durumlar var. Alternatif yollar denince hemen herkes ağız birliği etmişçesine ‘Radyo Trafik’ diyor. 2012’de kurulan radyo istasyonu sürücüleri kapalı yollar ve bunun yerine yönelebilecekleri alternatif yollar hakkında bilgilendiriyor. Bu, radyoyu arayan sürücüler ve istasyonun gönüllü muhabirleri vasıtasıyla mümkün oluyor.Radyonun Genel Yayın Yönetmeni Cezayir Doğan, trafik konusunda neredeyse otorite denilecek kadar bilgi sahibi. Ona göre her gün 400-500 civarında aracın trafiğe çıktığı, göçün en yoğun yaşandığı ve hızla çok katlı binaların her yanı sardığı bir şehirde trafiğin her yıl kötüye gitmesi normal. Dur-kalk’ta dünya sıralamasında ikinci olmamızın nedeni sadece ‘Araç sayısının fazlalığı’ mı diye sorunca hiç tereddüt etmeden cevap veriyor: “Her gün karşılaştığımız izleme olayı var bir de. Kaza haberini aldığımızda inanın kaza yönünden çok, karşı tarafın durumunu merak ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki meraklılar yüzünden aksi yön çok daha yoğun olacak. Mahallede kazılan çukuru izlemekten keyif alan insanımız yolda da hiçbir kazayı hatta kaza olduğuna dair bir emareyi kaçırmıyor.Cezayir Doğan’ın söyledikleri ‘trafik mi strese sokuyor yoksa stresli insan mı trafiğe sebep oluyor?’ şeklindeki cevabını hiç öğrenemeyeceğimiz soruya bir miktar ipucu verir nitelikte: “Evine gelen misafiri baş köşede ve hatta başının üstünde taşıyan insanımızın içinden trafikte başka bir şey çıkıyor. Görüntüde insana benzeyen ama insanî davranışlardan tamamen uzak bir şey çıkıyor. O şey yüzünden bu ülkede her gün 20-25 kişi, yılda 10 binin üzerinde vatandaşımız ölüyor, çok daha fazlasında ciddi yaralanmalar oluşuyor ya da sakat kalıyor. Nedeni aşırı hız, nedeni alkollüyken araç kullanmak, nedeni kuralları umursamamak. Bana bir şey olmaz mantığı ve bolca bencillik. Yayınlarımda da sık sık üzerinde duruyorum. Arkadaş, dost hatta eş seçiminde trafiğin içinde de mutlaka görün o kişiyi. Mesela, emniyet şeridi gibi hayat kurtaran, kaza yerinde çırpınan insanlara ulaşmanın tek yolu olan bu hattı kullanan birinden bence uzak durulmalı. Birinin ölümüne sebep olma ihtimalinden korkmayan kişiden ben korkarım.”Radyo Trafik’in alternatif yollar hakkında sistematik bir şekilde bilgi vermesi nedeniyle trafikte kalan birçok kişinin hayır duasını aldığını düşündüğümüz sırada Doğan, ilginç bir detay paylaşıyor: “Bize kızanlar da var. Az bilinen yolların artık daha çok kullanılmaya başlandığından şikâyetçi olanlar... Fakat tüm dünyada trafik radyolarının en önemli tarafı budur, seçenek sunabilmek. Biz de mümkün olduğunca alternatif yolları anlatıyoruz. Hatta alternatif yolları gösteren bir uygulama çalışmamız var.”

    0 0

    700 sayfa olmasına rağmen 300 sayfa okuduğumuz Suç ve Ceza’nın, Balzac’ ın yarım kalan aşklarının sorumlusu çevirilermiş meğer. Çünkü çeviri edebiyatının akıbeti çevirmenin, editörün, yayınevinin insafına kalmış.“Raskolnikov yeni giysilerini giydikten sonra masanın üzerindeki paralara baktı, bir an düşündükten sonra alıp cebine koydu onları. Hepsi 25 rubleydi. Usulca kaldırdı kapının çengelini, merdivenleri inmeye başladı.”Dostoyevski’nin Suç ve Ceza kitabından bu satırlar. 700 sayfalık bu eseri yıllarca 300 sayfa okuduk. Sizi o merdivenlerden telaşla indirip saman pazarına yönlendiren Dostoyevski’yi anlamanız çevirmenin, editörün, yayınevinin insafına kalmış meğer. Kalitesiz çevirinin sorunlarını ve uzak coğrafyaların bize ulaşamayan edebiyatını çevirmenlere sorduk; onlar da işleyişten şikâyetçi.Kız alıp vermediğimiz ülkelerin edebiyatıyla ilgilenmiyoruz!Kalem Ajans’ın kurucularından Nermin Mollaoğlu, istatistiklere göre Türkiye’nin başka dilden çeviri yapan ülkeler sıralamasında yüzde 50 barajına en yakın ülkelerden olduğunu söylüyor. Peki bu kadar çeviri yapan bir ülke neden dünyanın belli coğrafyalarıyla sınırlıdır? Mollaoğlu’na göre “Çevirilerin yüzde 50’si İngilizceden, yüzde 20’si Almanca, yüzde 15’i Fransızca geri kalan kısım ise diğer diller içinde dağılıyor. İngilizce çevirmen, okutman imkanının daha fazla olması yayıncıların bu dilden çevirileri tercih etmesine yol açıyor. Anglosakson ülkelere bakıyoruz daha çok. Türkiye, Gürcistan’da ya da Mısır’da ne oluyor merak etmiyor. Bu hususta en kritik sorunlardan biri de çevirmen yokluğu. Mesela o çevirmen Polonya’nın Orhan Pamuk’u kim, bunu bilmeli ve bize aktarmalı. Bu durumdan yayınevlerini suçlamıyorum. Mesela bir Alman ile evli Türk sayısı ile Afrikalı ile evli Türk sayısını düşünün. Bu da gösterir ki, kültürler birbirine oldukça yakınlaşmıştır. Bu çeviri sayısına da yansır.”Nermin Mollaoğlu, ‘Balkanlar’a da yakınız. Oradan çeviri sayımız neden az’? diye sorduğumuzda şunları söylüyor: “Balkanlar’dan göç almışız. Göç aldığımız ülkeleri genellikle beynimizin arka tarafına atmışız. Oranın edebiyatına bakmak aklımıza gelmiyor. Bir klişe ile ifade edersem, kız alıp vermediğimiz ülkelerin edebiyatı ile ilgilenmiyoruz. Yayıncı için de İngiltere’nin bir şehrine dair çeviri yapmak daha mantıklı.”Çeviri edebiyatı alanında sayısal olarak sürekli İran’la kıyaslandığımızı hatırlattığımız Mollaoğlu, “İran uluslar arası telif hakkı sözleşmesini imzalamamış bir ülke. Karşılıksız diledikleri kadar çeviri yapabiliyorlar. İran gibi Bulgaristan ve Gürcistan da sınır komşumuz. Ama sokakta sorsanız bu iki ülkeye dair bir yazar ismi sayacak kimse yoktur. Bence işin acı olan tarafı bu.” diyor.Mollaoğlu, her şeye rağmen son yıllarda çeviride farklı kültürlere daha açık hale geldiğimizi, bir anısından yola çıkarak anlatıyor: “2006’da Kahire kitap fuarına gittim. Giderken Türkiye’deki kitapçılarda sadece Mısır edebiyatından Necip Mahfuz’un 3 kitabı vardı. Şimdi 2015’te Necip Mahfuz’un tüm kitapları Türkçeye çevrildi, çağdaş Arap edebiyatı çevrilmeye başlandı. Farklı kültürlerle ilgili çevirilere karşı biraz daha iyi duruma geldik.”Türkiye’de kronik bir çeviri ve çevirmen problemi olduğunu söyleyen Mollaoğlu’na göre buna hemen müdahale edilip hemen sonuç alınamayabilir ama yapılan birikim, yatırım önemli: “Kalem Ajans dışında İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’ni de çatısı altında yaptığımız Kalem Kültür diye bir derneğimiz var. Orada sektör için çeviri atölyeleri ve birçok edebiyat etkinliği düzenliyoruz. Mesela Romenlerle birlikte 4 çeviri atölyesi yaptık. Avrupa Birliği desteği ve Fransız Çevirmenler Derneği ile ortaklaşa 7 Avrupa dilinden karşılıklı çeviri atölyeleri düzenledik. Leh dilinde Neşe Yüce aracılığıyla bir proje geliştirdik, 17 çağdaş Polonyalı yazarın öyükülerini çoğu yeni çevirmenlerle Türkçe’ye kazandırdık. Bu sayede hem sektöre yeni cevirmen kattık hem de çevirmen adaylarına deneyim kazandırdık. Okurlar da yeni bir coğrafyada, Polonya’da ne olup bittiğini görmüş oldu.”‘Bir dili iyi bilmek, iyi çevirmen olmaya yetmez’Aralarında Virginia Woolf, John Maxwell Coetzee ve Paul Aster gibi isimlerin kitaplarının da olduğu yaklaşık 45 eseri Türkçeye kazandıran İlknur Özdemir’e göre bir dili iyi bilmek iyi çevirmen olmak anlamına gelmiyor. Türkçeyi iyi bilmek, iyi kullanmak daha önemli. Çevirmenin biraz yazarlık kumaşının olması gerektiğinden bahseden Özdemir, “Zaten çevirmek, bir kitabı kendi dilinde yeniden yazmak değil mi? Yeterince zaman ayırarak, araştırarak, üst üste kontrol ederek çalışmak çok önemli; bunun kadar, iyi çevirmenlerin çevirilerini okuyarak beslenmek de gerekli.” diyor.Çevirmenlerin de problemlerine değinen Özdemir şunları söylüyor: “Çeviri yaparak geçinmek, eğer çok satan bir kitap çevirmiyorsanız, olanaksız. Dolayısıyla pek çok çevirmen elindeki işi hızla çevirip teslim etmek, bir sonraki çeviriye geçmek istiyor. Baskı adetlerinin düşüklüğü çevirmenin de gelirini düşük kılıyor. 2-3 ay zaman ayırdığınız bir çevirinin karşılığında, eğer baskı sayısı düşükse, elinize sizi ancak 1 ay geçindirecek para geçiyor.”Çok iyi çevirmenler olduğu kadar çok kötü çevirmenler de olduğunu söyleyen Özdemir, “Ne yazık ki okurlarımız bu iki kategori arasındaki farkı her zaman göremiyorlar. Böyle olunca da kötü çeviriler kendilerine yer buluyor.” diye ekliyor.Peki ya editörlerin altın makasıyla 4 ciltten 1 cilde düşen eserler? Bunlar bir denetim mekanizmasıyla önlenebilir mi? Bu soruya Özdemir’in cevabı şöyle: “Bu tip örneklere eskiden sıkça rastlanırdı ama artık bu örneklerin sayısının fazla olduğunu sanmıyorum. Denetim mekanizması çok zor, ancak yayınevi içinde denetlenebilir.”Özdemir, kişisel olarak çevireceği kitabı seçerken yazarının ünlü ya da ünsüz olduğuna pek bakmadığını belirtiyor. Onun tercihini belirleyen, kitabın bir değerinin olması ve kendisinin de beğenmesi. Ancak okurun adını duymuş olduğu yazara daha çok yöneldiğinin de farkında. Dolayısıyla yayınevleri de böyle yazarlara ağırlık veriyor, yatırım yapıyor. Özdemir, kendi tercihini ‘bir tür kumar’ olarak nitelendirip devam ediyor: “Yazar beğenilmezse yaptığınız yatırım, harcadığınız emek ve para boşa gidiyor. Kitaplar yıllarca depoda kalıyor. Ancak yazarın ülkesinin sağladığı çeviri yardımlarıyla bu engel kısmen aşılabilir.”‘Kontrol mekanizması okur olmalı’Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal, Türkiye’de dünya edebiyatına meraklı bir okur kitlesi olduğunu vurguluyor. Çevirilerde seçici olunmasını sağlıklı bulduğunu söyleyen Köksal, “Her yazarın da Türkçeye çevrilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bizim çok iyi genç yazarlarımız hak ettikleri ilgiyi görüyor mu acaba, buna da bakmalı mesela.” diyor.Doğu edebiyatından da çok eser çevrildiğini dile getiren Köksal’a göre, genişlemek için zamana ihtiyaç var. Köksal, çeviri metinlerde yapılan kısaltmaların politik olarak da kullanılabileceğini hatırlatıyor: “Kitapları kısaltma, yayınevlerinin kalitesiyle ilgilidir. Kendilerine duydukları saygı ile alâkalıdır. Keşke iyi kontrol edilebilse ve iyi olması sağlanabilse. Ben böyle kurumsal kontrol mekanizmaları devreye girdiğinde sonuçlarından korkarım. Bunlar son derece politik olarak kullanılabilecek alanlardır. Okur seçmeli, okur kontrol mekanizması olmalı.”Teknik çeviri nedir bilmiyoruzYeminli Tercüman, Türkiye Çevirmenler Derneği Başkanı Ahmet Varol çevirinin başka yönüne emek vermiş. Teknik çevirinin de Türkiye’de sorunlarla karşılaştığını belirten Varol, İtalya’da gladyoyu çökerten efsane savcı Felice Casson’un ziyaretinden örnek veriyor. Teknik terimler yüzünden çeviri yapmakta zorlanmışlar: “Bu sizin dili bilmediğinizi göstermez. Çok iyi bilmeden de iyi teknik çeviriler ortaya çıkabilirsiniz, bu da mesleğin kodlarını çözmekten geçer.” Türkiye’de teknik çevirinin de kontrolden çıktığını söyleyen Varol, “Tercüme piyasasında sayfa başına 5 liradan 20 liraya kadar farklılık görebilirsiniz. Bir teknik cevirmen metnin ruhuna bakmaz. Bu da sektörde fiyat farklılıklarına yol açıyor. Kaliteye ulaşmanız zorlaşıyor.” Çevirilerin geçerliliğinin noter tasdikine bağlı olduğunu anlatan Varol’un bu uygulamaya eleştirileri var: “Kuzey Irak’ta bile çevirmenlik kanunu var. Adalet Bakanlığı’na bağlı. Bizde notere tastik ettirmek zorundasınız. Bu uygulama vatandaşı soymaktır. Noter sadece tercümanın mührünü onaylıyor, burada bir denetim yok. Noter olmadan da bu süreç devam edebilir. Ama suistimal ediliyor. Herhangi bir tercüme bürosu mührüyle noterden tasdik alabilirsiniz. Noterin sorumluluğu yok 20 satıra 85 lira alıyor. Tercüman tüm sorumluluğu taşıyor işi yapıyor ama aldığı ücret emeğinin karşılığı değil. Mesleğin bir kanunu yok.” Varol, asıl sorunun ise dil öğretse bile meslek eğitimi veremeyen üniversiteler olduğunu söylüyor.

    0 0

    1993 yılında trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Adnan Kahveci’nin küçük oğlu Cihan Kahveci ile hafta içi yaptığı iddialı açıklamaları ve MHP’den milletvekili aday adaylığını konuştuk.Babanız rahmetli olduğunda küçük yaşlardaydınız. Kendisini hatırlayabiliyor musunuz?Evet. Nasıl bir çalışma tarzı benimsediğini, insanlara karşı yaklaşımını, üslubu gibi şeyleri iyi hatırlıyorum. Bilimden, siyasetten konuşurdu sürekli.Kazayı, canlı şahidi olarak biraz anlatabilir misiniz?Babamın görevi icabı çok seyahat eden bir aileydik. Yine bir gün Ankara'dan İstanbul'a gelirken inanılmaz bir sis vardı yolda. Genellikle yolculuklarımızı sabaha karşı gerçekleştirirdik. Yolda bir anda yönümüz değişti. Yeni bir yola girdik.Sonrası…Malum kaza. Karşı taraftan da 1 kişi masum bir şekilde ölüyor. Ortada duran enkaza peşimizden gelen araçlar da çarpmaya başladı. Beni hastaneye götürdüler. Siyah giyimli bir adam sürekli sorular sorarak not alıyor. “Baban kim?, Kaza nasıl gerçekleşti?” gibi sorular. 'Adnan Kahveci' cevabını verdiğimde hiç şaşırmamıştıAileden kaç kişi şu anda hayatta?Ben ve Mehmet adında bir abim var.Ailenizi kaybettikten sonra kimler sahip çıktı size?Teyzem Fulya Bekpınar ve dayım Ali Bekpınar vasi edildi. Aile dışı olarak da vefalı insan olarak Işın Çelebi diyebilirim. Çok kişi sayamayacağım maalesef.Ailece yaşadığınız eve gidiyor musunuz?İstanbul'daki evde abim oturuyor. Aynı eşyalarla yaşıyor hem de. Ankara'daki Pembe Köşk sitesindeki eve ise giremedim. Ama gidip yüzleşmek lazım.Geçen süreçte hayatınızı nasıl idame ettirdiniz?Abim ve ben babamın emekli maaşının dörtte biri ile geçindik. Yasal olarak 25 yaşıma kadar o parayı aldık. Başka da bir gelirimiz yoktu.Ailenizi kaybettikten sonra devlet sizinle ilgilendi mi?Yok. Orada müthiş bir vefasızlık var. Ama kimseye karşı öfkem yok.Adnan Kahveci'nin oğlu olmak nasıl bir duygu?Onun gölgesi ağır, taşıması zor tabii ki. Biz de bugüne kadar onun adını kirletecek hiçbir kirli işe karışmadık.Şu anda ne işle meşgulsünüz?İhracat ile uğraştım bir zaman. Askerliğe gitmeden öncede muhabirlik yapıyordum. Şu anda pazarlama danışmanlığı yapıyorum. Onun dışında belgesel haber kurguluyorum babam ile ilgili. İleride de bunu filme ve kitaba çevirmeyi düşünüyorum.Babamın katili AKP isminin fikir babasıKartal Belediye Başkanı Op. Dr. Altınok Öz, “O gün o kazada, yol tabelalarını kim değiştirdiyse Adnan Kahveci’yi de o öldürdü.” demişti. Bu minvalde olaya bakacak olursak Adnan Kahveci’nin zanlıları kim sizce?O işi organize eden kişiler 10 milyon dolar karşılığında bu işi yaptı. Bunun organizatörü de Erhan Göksel.Bu söyleminizin dayanak noktası ne?İlk başta aileme psikolojik harp uyguladılar. Babama bir kadın yolladılar. Erhan Göksel kendi ağzından da söylediği için, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tutmayınca başka bir yol izlediler. Bunu da öldürerek yaptılar.Erhan Göksel’le hiç bir araya geldiniz mi?Bir anda ailemi kaybettikten sonra Erhan Göksel ortaya çıktı. Ailemi kaybettiğim haberini bana o vermişti. Ağladıkça susturuyordu beni. Bize yakın durarak, tatillere çıkarıyordu beni.Ölmüş bir kişi arkasından nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorsunuz?Babamın öldüğü trafik kazasında yol yapım çalışmasını yürüten Astaldi Şirketi’nin de danışmanı Erhan Göksel. Bunu avukatımız Vehbi Bey, onun ağzından öğreniyor. Astaldi, kilit bir nokta. Yollar, köprülerin ihalesini hep bu şirket alıyor. O kazada Astaldi’nin projeden sorumlu mühendisi Venezuela’ya tayin edildi ve konu kapandı. Ardından, Erhan Göksel, Özal’ın yanına giderek ben Adnan Kahveci’nin danışmanıyım demiş. Özal o sırada, ‘Evladımı kaybetmiş gibi oldum.’ diyor ve Erhan’ı yanına alıyor. Malumunuz üzere Turgut Özal rahmetli oluyor.Babanızın zanlıları ile Turgut Özal’ı zehirleyenlerin aynı kişiler olduğunu mu iddia ediyorsunuz yani?Evet, 1996 yılında Erhan Göksel’in oğlu bana bir zehirden bahsetmişti. 40 gün içinde insanı öldüren bir zehir. İsminin Predetaks olması lazım. Erhan Göksel, babam ve Özal vefat ettikten sonra ani bir servet artışı yaşadı. 93 yılının Nisan ayından sonra, Ankara’da çiftlik, kral dairelerinde konaklama, süper spor araçlar... Aynı zamanda çoklu çıkar ilişkileri ve Büyük Ortadoğu Projesi.22 yıldır cinayetin faillerinin ortaya çıkmaması da ayrı bir muamma…Turgut Özal, kazayı soruşturmak üzere komisyonu kuruyor. Komisyon bir karara varmadan 2-3 ay içinde rahmetli oluyor. “Uğur Mumcu cinayetinin faillerini bulmak bizim boynumuzun borcu.” diyen babam da bir sonuç elde edemeden ölüyor. Üçü de 1993 yılında vefat ediyor.Erhan Göksel ile nasıl bir diyaloğunuz vardı?Babamın zanlısı olduğunu öğrenene kadar iyiydi. Ona Recep Tayyip Erdoğan için “Nereden çıktı böyle bir adam?’ diye sordum. O da ‘Türk milleti için müthiş bir adam. Hem Refah Partisi kökenli. Aranan adam.” dedi. Yani cımbızla çekip getirmişler. Yeni düzeni de Erhan Göksel kuruyor. Birini yok eden adamla yeni düzeni kuran adam aynı kişiler. Kaza sonrası Erhan Göksel, siyasal araştırma şirketi kurarak bir figür haline geliyor, AK Parti kuruluşunda organizatör-danışman görevi alıyor. İlk 6 yıl Erdoğan’la çok yakın çalışıp, daha sonra nedenini bilmediğim şekilde düşman kesiliyorlar. AKP’nin isim babası Erhan Göksel.Reklam peşinde değilim, 2011’de de adaydımGeçtiğimiz dönemde MHP İstanbul milletvekili adayıydınız. Bu isteğiniz 7 Haziran’da yapılacak genel seçimler için geçerli mi?MHP’de yeni biri değilim. Ülkü Ocakları’ndan tutun da milletvekilliği adaylığına kadar. 2011 seçimlerinde İstanbul 1. Bölge 8. sıradan girdim. Önümüzdeki seçimde de aday olacağım. MHP’de başvurular başlamadığı için resmî başvurumuzu henüz yapmadık.Sizinle ilgili ‘milletvekili olmak için reklamını yapıyor’ diyenler de var...Beni tanımadıklarından böyle sözler ediyorlar. Benim vekilliğim yeni bir şey değil. Reklama da ihtiyacım yok. AKP tarafından da teklifle geldiler. Ancak kendime yakın hissetmediğimi söyledim. Erdoğan ile bir kere görüştük ama bu konu ile ilgili değil.AKP’den teklif geldiğini söylediniz. Teklifleri kabul ederek milletvekili olmayı daha kolay hale getirebilirdiniz aslında?Bu işe bayrağı devralmak olarak bakıyorum. Bunun için de en uygun parti MHP benim için.Peki, MHP ile sorunların çözüleceğini düşünüyor musunuz?Neden olmasın. Babamın yarım kalan projelerinin, kendi projelerimin en iyi şekil alacağı zemin burası bence. Özellikle Devlet Bahçeli insanları birbirine düşürmemek için elinden geleni yaptı başkanlığı süresince.Devlet Bahçeli ile görüşme fırsatınız oldu mu?Adaylıkla ilgili hiç görüşmedik. Ancak farklı konular için fikir paylaşımı yaptık..

    0 0

    Çağrı Çankaya, ofisteki masayla evdeki yatak arasında yaşamaktan bunalmış ve sadece tasarım yaparak dünyayı dolaşmaya karar vermiş. Beş kuruşsuz yola çıkan Çankaya, 23 ülkede reklam ajanslarında çalışmış ve oralardan kazandığı parayla 4 ayrı rota gezmiş.Çağrı Çankaya, sırtında çantası, elinde haritası aylak aylak dünyayı gezenlere pek benzemiyor. Onun formülü tasarım yapmak! Nitekim gittiği ülkelerdeki reklam ajanslarında çalışarak kazandığı parayla geçimini sağlıyor ve bu parayla dünyayı geziyor. 3 yıl önce beş kuruşsuz yola düşen Çankaya, 4 rota ve 23 ülkeyi geride bırakmış bile. Rutin hayatı özlediği için şimdilerde Türkiye’de olan Çankaya’nın bu hayali gerçekleştirmesini tetikleyen hikâye de ilginç.Reklam ajansında çok yoğun bir tempoda çalışan Çankaya, sürekli sabahlıyor, evle iş arasında mekik dokuyor. Ne yaptığı iş ne de sosyal hayatı onu tatmin ediyor. Dedesinin vefatından sonra radikal bir karar alıyor ve dünyayı gezmeye başlıyor. “Dedem hâkimdi, güçlü ve otoriter bir karakterdi. Onun yaşlılık sürecine şahit oldum. Kulakları ağır işitmeye başladı, kalp pili takıldı, oksijen tüpüyle yaşıyordu. Derken vefat etti. O güçlü dedem musalla taşında küçücük göründü gözüme. Günün sonunda geleceğim yer burasıydı ve ben Amerikan burgeri satmak için kampanyalar hazırlıyordum. Gençliğimi yok ettiğimi fark ettim.” diyor. Ev kredisi, aile geçindirme sorumluluğu, eşi çoluk çocuğu da yok. Ancak 2 yıl daha geçerse bunlardan biri hayatının köşe taşı olacak. ‘Ya şimdi ya asla’ diyor! Dünyayı gezecek parası olmasa da altın bir bileziği var: Tasarım. İstanbul Dizayn Haftası’nda tanıştığı Hint arkadaşı Sudhir Sharma’ya mail atıyor. Arkadaşı ona kendi ajansında iş teklif ediyor. Mevzuyu ailesine söyleyen Çankaya, pek olumlu tepkiler almıyor. Babası bunun çocuksu bir hayal olduğunu, garsonluk yaparak para kazanabileceğini ama tasarımla bir şeyler yapmanın güç olduğunu anlatıyor.“Çocukken uçak görünce gittiği ülkelerdeki hayatları merak ederdim ve bir gün o ülkelere gideceğimi düşünürdüm.” diyen Çankaya, yolculuğa başlıyor. Gittiği ülkelerde ajansların çatı katında, yer yataklarında yatıyor. Öyle yerlerde kalıyor ki, köpek bağlasan durmaz. Sri Lanka’da kaldığı ev için, “Hangi kapıyı açsam bir hayvan diğerini yiyordu. Mutfakta öyle bir örümcek vardı ki, o ev sahibi ben misafirdim. Gece karıncalar yerdi, sabah bir uyanırdım, vücudum şişmiş. Eve yılan girerdi, köpek onu kovalardı.”Çankaya, dünyanın dört bir yanındaki reklam ajanslarına 1.408 mail atıyor ve altı tanesinden olumlu cevap alıyor. O altı şirkete göre rotasını belirleyen Çankaya’nın ‘Designer of the road’ projesi öyle tutuyor ki, bir süre sonra kendisi gelen teklifleri değerlendirmeye başlıyor. Kaldığı yerlerin çıtası da gittikçe yükseliyor.Vietnam’da mide kanaması geçirmişÇağrı Çankaya, Hindistan’da hastalanmış. Muayene olacak parası yok tabii. Hindistanlı doktora tasarım yaparak dünyayı gezdiğini anlatmış, nazar boncuğu hediye etmiş. Doktor, bu hediye karşılığında Çankaya’yı muayene etmiş.Vietnam’da da düşük bir maaşla çalıştığı için ucuz sokak yemeklerinden yiyormuş. Midesinden rahatsızlanmış. Doktor kuzenini arayıp kan kustuğunu, baygınlık geçirdiğini anlatmış “Mide kanaması geçiriyorsun, şu an bile ölebilirsin.” cevabını almış. Cebindeki 200 dolarla hastaneye gitmiş fakat muayene ve testler 300 dolar tutuyor. Görevliler kan testinde bazı değerleri ölçmemişler. Doktor ilaç yazmış, hastanedekiler de Çankaya’ya yol vermiş. Ertesi gün Kore’ye gidecek olan Çankaya, hazırlığını yapmış ancak otel görevlileri son haftanın parası ödenmediği için onu rehin almış. Ajansa durumu anlatan Çankaya, bir arkadaşının ödemeyi yapmasıyla otelden çıkmış.Hasta hasta Kore’ye giden Çankaya’nın irtibata geçtiği ajans onu dünyayı gezen zengin çocuğu zannetmiş, onu lüks otellere yönlendirmiş. Havaalanına almaya da gelmemişler. “Herhalde bu akşam burada ölürüm” düşüncesine dalmışken telefonundan gelen ses dikkatini dağıtmış, şarjı bitmek üzereymiş, kontörü de çok az. “Son kurşunu iyi bir yere sıkmalıyım.” diye düşünüp rehberini kurcalamış ve 2007’de Kore’ye geldiğinde tanıştığı arkadaşının numarasını görmüş. Altı saniyede durumu özetleyen Çankaya, “Tamam geliyorum.” cevabını alamadan telefon kapanmış. Öylece beklerken bakmış ki arkadaşı orada!Bali’de sörf yapmanın dayanılmaz hafifliği!Çankaya, gittiği ülkelerde hızlı trenlere biniyor, dalış yapıyor, paraşütle atlıyor, dağa tırmanıyor. Denemediği spor yok. Endonezya Bali’ye gidip de sörf yapmamak olmaz elbette. Hazırlığını yapmış, sörfe başlamış. Keyifli geçen saatlerden sonra motosikletinin yanına geldiğinde ne görsün! Motosikletin kilitli dolabını açıp cüzdanını çalmışlar. Yine 5 kuruşsuz kalan Çankaya’nın yemek masraflarını arkadaşları karşılamış. Guatalamo’da da benzer bir hadise yaşamış. Brezilya’da güzel para kazanan Çankaya, parasını kilitli olan bavuluna koymuş. Türkiye’ye uğrayıp anne böreği yemek istiyormuş ve aktarmalı uçuşlarla gelecekmiş. ‘Üzerimde taşımam riskli olur’ diyerek bavuluna koymuş ve bavul görevlileri, kamerasız bir yerde kilidi kırıp parayı almış. Çankaya işin peşini bırakır mı? Bir yıl uğraştıktan sonra parasının yarısını geri almış. 23 ülke gezip de iki kere karakolluk olmak Çankaya’ya göre az bir mesele. Rutin hayatı özlediğini anlatan Çağrı Çankaya, ev alıp kiraya vermek istediğini anlatıyor. “Asya ülkelerinde kokonat suyu uçup büyük tuvallere dev resimler yapmak istiyorum bahçemde.” deyip gülüyor.

    0 0

    Gündeme damga vuran manşetleri ve cesur açıklamalarıyla tanıyoruz yargı muhabiri Arzu Yıldız’ı. Bu hafta buz gibi bir Ankara havasında kapısını tıklatıp sıcacık çayını içelim, hoş sohbet edelim dedik. Söz yine döndü dolaştı, maalesef gündeme geldi.Gündem oluşturan manşet ve attığınız cesur tweet’lerle tanınıyorsunuz. Bunun dışında hakkınızda pek bir şey bilinmiyor. Kimdir Arzu Yıldız?2007 Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Ama epey geç gittim üniversiteye çünkü liseden sonra uzun süre spor yaptım.Spor derken jimnastik değil herhalde?Hayır. Bir buçuk yıl tekvando yaptım. Daha sonra bıraktım, boksa başladım. Beş sene de boks yaptım. İyi bir boksördüm. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ilk kadın boksörüydüm. 70 erkeğin içinde tek antrenman yapan kadındım. Sonra üniversite okumaya karar verdim.Neden, erkekler başarınızı çekemedi mi?Sporculara gereken değer verilmiyordu. Benim ailemden dolayı maddi durumum iyiydi ama arkadaşlarım garibandı. Devlet sahip çıkmıyordu. Eşimin bavulla madalyası var. Çenesi kırıldı. Hastane masraflarını bile ailesi karşıladı. Kimse ne aradı, ne sordu. Bu vefasızlıklara dayanamadım, bıraktım. Üniversiteye gittim.Onca yıl emek vermişsiniz, pişman oldunuz mu?Olmaz mıyım? Devam etsem daha iyiydi. Sporu çok seviyorum. Bekârken halı saha maçları yapardım. Çok iyi sol bek oynardım.Galatasaray sevdanızın mazisi varmış desenize.Fanatik Galatasaraylıyım. Üniversitede öğrenciyken Olimpiyat Stadı dâhil tek bir maçını bile kaçırmadım. Kızım kundaktaydı, onu bile maça götürdüm ama bu Passolig uygulaması kötü oldu.Yargı muhabirliği nasıl oldu peki?Ben aslında hukuk okumak istiyordum. Puanım yetmedi, mecburen iletişim okudum. Üniversite bitince evlenip Ankara’ya döndüm. Taraf Gazetesi yeni kurulmuştu. Türkiye’nin ezberini bozan yayınlar yaptığından Taraf’ta çalışmayı çok istiyordum. Lale Kemal ile iş görüşmesine gittim. İhtiyaçları olmadığını, olsa da para veremeyeceklerini söyledi. ‘Para isteyen kim? Beğenmezseniz de kovarsınız.’ dedim. Ertesi gün sabah 9’da gittim başladım. Adli olaylara ilgim olduğunu ve kafamın çalıştığını düşündüklerinden adliyeye beni gönderdiler.Sonra?Taraf’ın ilk yılları... Herkes çok önyargılı. Adliyedeki diğer gazeteden muhabirler bu önyargıdan bana basın odasının anahtarını bile vermedi. Üç sene basın odasına hiç giremedim. İyi ki de giremedim. Hiç boş durmadım. Koridorlarda gezdim, avukatlarla tanıştım, onların odada harcadığı zamanı ben haberlerin içinde harcadım. Avukatlar, sanıklar adliyeye geldiğinde ilk beni görüyordu. Çabamı görenler bir olay olduğunda odadaki muhabirlere haber vermektense her şeyi ilk benimle paylaşıyorlardı. Adliye kapanmadan evime gittiğimi hatırlamıyorum. Bebeğime de annem bakıyordu.Ardından Türkiye Gazetesi serüveniniz başladı...Herkes beni Türkiye Gazetesi’nde çalışmışım sanıyor. Oysa sadece üç aylık bir serüven. Bu da yandaş bir gazetede çalışmışım gibi algılandı. Hâlbuki bana girerken öyle denilmedi. Bambaşka bir yer olacak, Taraf gibi bir gazete olacağı söylenmişti. Alper Görmüş gibi bir isim vardı sonuçta. Beni cezbeden buydu.Gündemi sarsan İranlı kadın ajanlar haberiniz kaldı akıllarda o günlerden.Evet. İşin garibi herkes bu haberle ilgili sıkıntı yaşadığımı düşündü, aksine gazete çok da destek oldu, sahip çıktılar bana. Niye böyle bir haber yaptın diye telefon dahi gelmedi.AK Parti cenahından nasıl yorumlar geldi?‘Kim bunlar?’ diye panik olmuşlar duyduğum kadarıyla. Kadınların kimliğini merak etmişler sadece.Peki ya etkisi hâlâ devam eden MİT TIR’ları haberiniz?Hükümet kanadından adli olarak bir tepki geldi. Sitede çalışanların adreslerine arama, siteye süresiz kapatma kararı verildi. Oysa belgesi ortadaydı. HSYK’daki belgeye göre TIR’lar IŞİD’e gidiyor. Beni ilgilendirmez senin devletin ne yapıyor ne ediyor. Benim işim zaten gizli olanı yazmak. Pisliğin varsa onu da yazmak. Kapatmak değil benim işim. Soruşturma henüz sonuçlanmadı ama bir yere varacağı da yok. Ne olursa olsun bu hukuksuzlukları yapanlar bir gün yargılanacak.Bu konuya dair herkes bir şeyler söyledi, size göre en büyük yanılgı ne?O TIR’ların MİT’e ait olduğunun sanılması. Zira o TIR’lar MİT’e ait değil. Sivil bir şoföre ait. MİT kiraladı deniyor. Peki MİT nerede orada? Şoför MİT’çi mi? Değil. Arkada eskortla gelip biz MİT’çiyiz diyenler. Belge ibraz etmişler mi? Hayır. Dosyada belgesi yok. Peki savcı silahı bulup niye bıraksın? Gereğini yapmıştır.Kumpas diyenlere cevabınız ne?Bu ülkede yasalar geçerliyse, yasalara göre MİT’in Meclis’ten gizli silah taşıma yetkisi var mı? Yok. Savcı durdurarak nasıl bir suç işliyor? Eğer biz hukuk devletiysek MİT’in zaten böyle bir görevi yok. Meclis’ten izinsiz silah falan taşıyamaz. Bu devlet görevi de değildir.Vatan haini ilan edilmek nasıl bir duygu?Etsinler. Kimin vatan haini olduğunu göreceğiz nasıl olsa. O belgeler orada duruyor, dosyada. Kapatamazlar.Bana şucu bucu diyenlerin malvarlığı araştırılsınHaberlerinizde sunduğunuz belgeleri elde etme yönteminizle ilgili bel altı iddialar ortaya atıldı.Bunu diyen erkek karşımda duramaz. Doğru düzgün para kazanmayan bir muhabirim. Böyle bir şey yapmam için bir menfaatimin olması lazım, ki böyle bir ihtiyacım yok. Haber kaynaklarınızla güven ilişkisi oluşturmuşsanız bu sorgulanamaz. Belgeyi nereden aldığım da haber konusu dahi olamaz. Savcılarla ilişkisi var diyorlar. Adliyede beklerseniz haber almak için illa ki birisini bulursunuz, zor bir şey değil. Bunlar hayatında adliyede mesai harcamamış insanlar olduklarından sallamaları kolay oluyor. Ceplerine parayı koyuyorsun tetikçilik yapıyorlar.Suçlamalar etkilendiniz mi?Sallamadım bile. Hiç üzülmedim de. Psikolojim bozuldu deme şansın yok bu meslekte.Hayatınızı nasıl idame ettiriyorsunuz?Bana şucu bucu diyenlerin mal varlığı bir araştırılsın. Benim her şeyim açık, tek kuruş kazanmadım bu meslekten. Hâlâ da kazanmıyorum. Gelecek kaygısı gütmüyorum. Maddi olarak sıkıntı çeksem n’olur. Dört kardeşiz, hepimiz birbirimize yakın oturuyoruz. Ekmeğim yoksa isterim getirirler. Dünyaya bağlı biri değilim. Kendime ait hiçbir lüksüm yok. Tek bir kaygım var. Sadece kızımı iyi okutmak istiyorum. Parayı hiç sevmiyorum. Hayatımda hiç marka giyinmedim. Şimdi ben solcuyum diyenlere bakıyorum krallar gibi giyiniyorlar. Dünya maaş alıyor, morg bekçiliği, ajitasyon yapıyorlar. Bizzat çoğunu tanıyorum. Kibirden geberiyorlar. Ben bu medyanın içinde olmak istemiyorum ama bir yandan kendimi tutamıyorum. Haksızlığa dayanamıyorum.Yıllardır adliyelerdesiniz, en çok ne etkiledi sizi?Katilin annesini de gördüm, öldürülenin annesini de. İlk zamanlar psikolojim çok bozuluyordu, ağlıyordum onlarla birlikte. 28 Şubat davasında subaylardan birinin oğlu kış günü terlikle, tişörtle koşmuştu adliyeye. Tir tir titriyordu. Bu ne kadar acı bir şey? Engin Alan’ı da gördüm, eşinin, kızının neler yaşadığını da... Bunlar hiç kolay şeyler değil. Keşke bu haberleri yazanlar bu tutuklama anlarını biraz izlese. Bu arada o zamanlar bana Ergenekoncu, kripto diyorlardı, şimdi de cemaatçi.Son dönemde yaşanan hukuksuzlukları sorsam?Mali şube ekibinin içeri atılması üzüyor en çok beni. Dünyanın en saçma şeyi. Yolsuzluk soruşturması yaptı diye polis içeri mi atılır? Niye hükümete darbe olsun? O zaman hükümet namusuyla yaşasın, çalmasın, çırpmasın, Reza gibi insanlarla ilişki kurmasın. Recep amcanın ayakkabısına kafa yormayıp Reza’nın uçağıyla umreye gidenlere mi acıyacağım? Bu insanların mal varlığı yok ki. Havuz yazarlarının tek maaşı bunların bir-iki yıllık kazançlarına denktir. Bunlar beni meslekten usandırdı, gazetecilikten tiksindim.Ailem ‘korkma çocuğa ben bakarım' diyorHiç korkmuyor musunuz?Neden korkacakmışım? Doğruları konuşmak ya da yazmak için bir arkaya ihtiyacım yok ki. Kimse destek vermese de korkmam. Çünkü hayat korkuyla geçirecek kadar uzun değil.İnsansınız, annesiniz, çocuğunuz var. Bilakis çocuğuma baktıkça daha fazla gaza geliyorum. Kim ne derse desin, 5 bin yalan uydursunlar. Ortalama zekaya sahip herkes anlar ki, ortada bir yolsuzluk var. Çalmadık diyemiyorlar zaten. Kendi atadıkları savcılarla dosya kapattırıyorlar. Bunların hepsinin hesabı sorulur. Barış Güler'leri falan düşün. Bu adamlar yüzünden daha yeni doğan, doğmayı bekleyen bebekler, bir yaşında çocuklar babasız kaldı. Annelik diyorsun ya... Kendimi o kadınların yerine de koyuyorum. Bunlara susarsam insan değilim. Savunmamam için de sebep yok ki ortada. Ya sen, seni yakalayan polisi hapse atmışsın. Neyini savunmayacağım bunun?Aileniz 'kır dizini otur evinde' demiyor mu?Ailem hep destek oldu. 28 Şubat davasının görüldüğü dönemlerde 48 saat eve hiç gidemediğim de oldu. Bilakis adliyeye gelip bana yemek getiriyorlardı. Şu süreçte de benden daha cesurlar. ‘Doğru bildiğin hiçbir şeyi yazmaktan korkma. Hapse mi atarlar, atsınlar çocuğa biz bakarız.’ diyorlar.Kızınız nasıl bir annesi olduğunun ne derece farkında?Henüz beş yaşında ama epey farkında. Analizleri falan çok komik. Mesela arama kararı çıktığında ‘Ya şimdi polisler mi gelecek, seni mi alacak, ay çok heyecanlı.’ diyor. Cemaate angaje diyorlar sizin için.Umurumda değil. 2015'teyiz hâlâ şucu bucu ile uğraşıyorlar. İnsanların fikirleri neci olduğuyla bağlantılı olarak önemli ya da önemsiz gösteriliyor. Bana bunu diyenler kim Allah aşkına? Başbakanın, cumhurbaşkanının uçağına binmek için can atanlar. Düne kadar dine sövenler bugün elhamdülillah uçağa bindik demek için namaz kılacak duruma geldi. Yedi göbeğimi araştırsınlar, köyümüzde imam yok ki cemaatçi olayım. Bana cemaatçi diyenlerin geri zekalı olduklarını düşünüyorum. Aynen böyle yazın. Yedi sülale kökenime gitsinler, bizde dershaneye gitmiş insan bile yok. Özgür Mumcu ve Ahmet Şık'a bile cemaatçi dedi bu geri zekalılar.Böcek olayı MİT'in kontrolü ele geçirmesi için planlandıBöcek davasıyla ilgili suçlanan polisler hakkında ne düşünüyorsunuz?Bu polisler kim? Biri Yasin el Kadı'nın yanındaki polis. Biri Zeki Bulut, başbakanın yakın koruması. Bakın biri başbakanı arayıp ulaşamadığında yakın korumasını arar ya da danışmanını arar. Telefonlar zaten onun üzerinden dönüyor. Dolayısıyla adam başbakanın bütün sırlarına zaten vâkıf. ‘Başbakan 7-8 kez beni Kaddafi'ye gönderdi.’ diyor. Yok göndermemiş de... Bunları bir defa bir geçsinler. Zekeriya Öz'ün yurtdışı çıkış kayıtlarını nasıl çıkardılarsa buyursunlar, çıkarsınlar Ahmet Dürel'in de kayıtlarını. Ve bu görüşmelerin çoğunun kamera kaydına alındığını düşünüyorum. Bunlar da çıkar ilerde. Bu kadar çok şeyi bilen adam böyle dandik bir prizin içine böcek koymaz. Zeki Bulut, Başbakan'ın koruma müdürü ‘beyefendiyi yatağından aldım yatağına bıraktım’ diyen kişi. Bu adamın böcek koymaya ihtiyacı mı olur? Bu adamların dinleme yapmaya ihtiyacı yok ki. Bir de şöyle bir şey var. 25 Aralık olayı patlayana kadar hiç duyduk mu Yasin el Kadı olayını? Niye Serhat Demir bugüne kadar bunları ifşa etmedi bir art niyeti varsa? Ya da Ahmet Türel, Zeki Bulut... Tanık olduğu hiçbir olayı bugün duruşma salonunda anlatmayan insanlardan bahsediyoruz. ‘Başbakan beni gönderdi.’ dedi ama niye gönderdi, orada neler oldu bunları anlatmadı bu insanlar. Zeki Bulut'un bildiklerinin yarısı bile konuşulmadı şu ana kadar. Konuşmaması için bir neden mi var? Beni birisi vatan haini ilan edecek, ne biliyorsam anlatırım. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakmam, kimseden de korkmam. Onlar niye susuyor? Kendilerine yakıştıramıyorlar çünkü.Polislere neden böyle bir şey tezgâhlanmış olabilir?Birincisi polisleri uzaklaştırmak istediler. MİT; kontrolü, başbakanı, tamamen kendi eline geçirmek istedi. İkincisi de olayları yönlendirmek için. Kurumlararası kavgada böyle bir şey hazırlandı bence. Olay cemaat hükümet olayı falan değil. Kurumların kavgasına gazeteciler çok temkinli yaklaşmalı. Ne Emniyetçi ne de MİT'çi olmak zorundayız. Kimin iyi ya da kötü bir şeyi varsa yazarız. İnanın bugün Yakub Saygılı'nın suç işlediğine dair gerçekten emin olursam gözümü kırpmadan yazarım. Çünkü benim işim bu. Yazmazsam mesleğime ihanet etmiş olurum.Hakan Fidan'ın elinde dünya kadar belge varGeçtiğimiz hafta gündeme damgasını vuran Fidan'ın milletvekilliği adaylığını nasıl okumalıyız?Cumhurbaşkanı'nın, 'adaylığını tasvip etmiyorum' söylemini doğru buluyorum. MİT müsteşarıyken Hakan Fidan'ın soruşturması Cumhurbaşkanı'nın iznine bağlı. Dolayısıyla ipini kestiği her an yargılanabilirdi. Çünkü birçok dosya var. Dokunulmazlığı aldığı takdirde kimseye ihtiyacı kalmayacak ve Erdoğan'ın elindeki o ip gitmiş olacak. Bir de şöyle bir şey var. Erdoğan'ın istemediği biri aday olamaz deniliyor. Hakan Fidan sıradan biri değil ki. Onun elinde de dünya kadar bilgi/belge var. Ona seni biz aday yapamayacağız deme lüksleri var mıydı sizce? Fidan dokunulmazlığı aldığı anda hepsini çok kolay harcayabilir. Başbakan olursa da bir Davutoğlu olmayacaktır.Fidan'ın adaylığının 7 Şubat MİT krizinin yıldönümüne denk getirilmesi algı yönetimi denilebilir mi?Kesinlikle. Bunlar her şeye darbe diyor; 7 Şubat'a, 17 Aralık'a, Selam Tevhid dosyasına vs. Peki tamam darbe diyorsunuz da, o halde 7 Şubat'ı koysanıza kamuoyunun gözünün önüne. 136 askerin ölümünün bizzat MİT'in muhbirlerinin taşıdığı mektuplar, yazışmalar üzerine olduğu söyleniyor. Yalanlama gelmedi. 17 Aralık'a darbe diyorsun, Meclis fezlekesini okutamadın daha. Ya da biz bunu haber yapınca hakkımızda soruşturma açılıyor. Darbeyse bırak kamuoyu görsün gerçekleri. Duyumlarla onlara inanmamızı bekliyorlar. Duyumla ben sana inanmam ki. Çünkü sen dün Ergenekon'un savcısıydın, şimdi avukatı oldun. O dosyayı kamuoyunun önüne koyma yürekleri yok, o zaman tabii kimse içeriğini anlamadığı için oldubittiye getirdiler. Mesela Serap Eser'i yakan molotofu atan MİT'çi deniyor. Ben buna inanıyorum. Sonra otobüs eylemleri, karakol saldırıları, bir sürü şey var. 17-25 Aralık ile ilgili bir kitap yazmışsınız.Evet, Fatih Yağmur ile birlikte yazdık. 17 Aralık'ın 10 gününü anlattık. Ne cemaat tartışması ne de darbe suçlamasına yer verdik. Sadece olayları yalın ve çıplak haliyle yazdık.Neden yayınlanmadı?Yayınevleri korktu. Aslında suçlanacağımız hiçbir şey yok çünkü belgesiz hiçbir şeyi koymadık. Nihayet daha yeni bir yerle görüştük. 20 güne kadar çıkacak kitap, sonrasında da devam edecek. Aslında başka bir projem daha var. Ünlü bir savcının hayat hikayesini yazdım. O da yazın çıkacak.Kumpas varsa bir numarası sensin o zaman17 Aralık'tan sonra Ergenekoncularla AK Parti'nin işbirliğine şahit olduk. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, uzun vadede ne gibi yansımaları olur?Ergenekon'u cemaate yıktılar. Bunlar ‘hiçbir şeyden haberimiz yokmuş, safmışız' diyerek kendilerini akladı. Halbuki AK Parti'yi AK Parti yapan bu soruşturmalardır. Biz bunları yeniyoruz, bu davanın savcısıyız, neden korkuyorsunuz yargı önüne çıkmaktan, masumsan git, zaten ispatlanır diyorlardı. Şimdi yok kumpas vs. Kumpası kim düzenletti? Kumpasın bir numarası da sensin o zaman. Cemaatin nasıl bir kârı oldu burada? En büyük zararı cemaat gördü, her şey onların üzerine yıkıldı. Müebbet yemiş adamlar hapishaneden çıkartılıyor, onlar da bütün mağduriyetlerini hepsini cemaate yüklüyor, hükümeti bir kenarda bırakıyorlar. Bu işbirliğinin sonu nereye varır peki?Zirve Cinayeti'nin katilleri çıkıyor, mafya sokakta hesaplaşıyor. Devlete güven bitti. Bir tane yolsuzluk operasyonu yapılmadı. Narkotik bitmiş durumda. Sokaklarda uyuşturucu, eroin, şeker gibi gidiyor. Suç oranları arttı. Çetelerin yönetimiyle bu ülke ilerlemez. Ergenekon'un yırtınması da boşuna, bunların takla atması da. Hukuk önünde her zaman hesap verecekler. ‘Azıcık zekası olan 17 Aralık'ın yolsuzluk operasyonu olduğunu anlar.’ diyorsunuz. Polislerin suçsuz olduğundan nasıl bu kadar eminsiniz?Polisler bu dosyayı satsa her istediklerini yaptırırdı bunlara. Şimdi bu polislere iftira atanlar bir polis evine gitsin ve eşyalarının ne kadar mütevazı olduğuna baksınlar. Bu Anadolu insanlarından casus çıkaramazlar.Selam Tevhid dosyasıyla örgüt ‘sözde’ polisler de ‘makul’ casus yapıldı ama...O kadar casusluk hassasiyetleri varsa dosyayı kapattırmazlardı. Uluslararası anlaşmalara göre üç kez gözaltı yapamazsınız. Bir kez sorgulamışsın bu insanlar kaçmamış, ikinci kez sorgulamışsın yine kaçmamış, kalkmış ortada yeni bir delil yokken üçüncü kez sorguluyorsun.Onca dava takip ettiniz, size göre hukuki anlamda ilk kopuş hangisinde yaşandı?Bu iş Deniz Feneri ile başlamıştı. Orada üç savcı yargılanırken neden herkes sustu? Cemaat de sustu. Şimdi ceremesini çekiyoruz. Sadece cemaat değil, herkes çekiyor. Onlar savcı değil miydi? Onlar haksızlığa uğramadı mı?

    0 0

    İstanbul Enstitüsü Başkanı ve Fatih Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr İhsan Yılmaz, konferansların renkli yüzü, TV programlarının aranan ismi. Yılmaz’la Ufuk Yayınları’ndan yeni çıkan Kemalizm’den Erdoğanizm’e kitabını konuşmak üzere bir araya geldik.Kemalizm'den Erdoğanizm'e nasıl geldik?Kitapta ben de bunun izini sürüyorum. Kemalizm değişmedi. Kemalist İslamizm diye bir şey çıktı onu anlatıyorum. Erdoğanizm deyince ete kemiğe bürünüyor. Kemalo-İslamizm kavramıyla aslında, şu an iktidarın başındaki ismin yaptıklarını, yapmak istediklerini anlatmaya çalışıyorum. Kitapta Taha Akyol'un Atatürk'ün İhtilal Hukuku kitabına referans veriyorum. Onlara bakıldığında Atatürk'ün tarzı, davranışları bugün Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı şeyler. “Halk beni seçti, beni seviyor. Dolayısıyla meclis beni dinlemek zorunda. Bakanları istediğim gibi atarım. Meclis çok önemli değil ben halka hesap veririm.” anlayışı ihtilal hukuku. Belki Atatürk'ün döneminde bunlar mazur görülmüştür ama artık 2015 yılındayız. 60 yıllık bir demokrasi serüvenimiz var. O sebeple benzer şeylerin yapılıyor olmasını mazur görmek için bir sebep yok.Yani, Kemalizm ara mı vermişti?Kemalizm, 10 yıl sonra kafasında takkeyle geri döndü. Daha yeşil renkli, besmeleyle içinde ‘Allah, peygamber' söylemlerinin çokça geçtiği Yeşil Kemalizm. Bu retoriği sıyırdığınızda altından çıkan şey yine Kemalizm. Ve aslında Kemalizm böyle çok otantik, orijinal bir ideoloji değil. Otoriter, Ortadoğu ülkelerinin pek çoğunda olan tek adam rejimi. Kuvvetler ayrılığının olmadığı, basının özgür olmadığı, sivil toplumun devletin bir uzantısı olduğu bir yapı. Sivil topluma hiçbir alan bırakmayan, bireyle devlet arasındaki mesafeyi sıfırlayıp, bireyi koruyacak bütün kurumları sıyıran bir anlayış. Şu an resmi olarak Tek Parti döneminde değiliz ama bir gidişattan bahsediyoruz.İsteseler resmiyette Tek Parti dönemini getiremezler mi?Resmiyette olması o kadar kolay değil. Türkiye çoğulcu bir ülke oldu. Gezi Parkı olaylarının da gösterdiği üzere insanlar bastırılmaya karşı çıkıyor artık. Evet, otoriter bir gidişat var. Ama otoriter rejimin gelmesi hemen olacak bir şey değil. Gezi türü patlamalardan endişe ediyorlar. O yüzden Güney Kore'den protestoları bastırmak için bol bol yeni silahlar, gaz bombaları alıyorlar. Demek ki, milletin üzerinde daha çok baskı kuracaklar ve tepkilerden, ayaklanmalardan korkuyorlar. İkincisi ordu müdahale edebilir korkusu. Ki bu çok yersiz bir korku değil. Maalesef ki ordu 10 yılda bir hep müdahaleyle gelmiş.Otoriterleşme 2011'den sonra mı başladı?Bazı isimler erken fark etti ama pek çoğumuz fark etmedik. Fark edenler de gidişattan tahminde bulunduklarını söylüyor. Ama bizler ‘Yok artık o kadar da olmaz. Bu kadar çıldırmazlar.' dedik. Hatta benim ‘AK Parti otoriterleşmez' diye bir yazım var üçüncü dönemde. ‘Seçim var dört yılda bir, ekonomik istikrar var böyle bir şeyi nasıl yapabilirler' diye otoriterleşmeyeceğini söylemişim. Ama yapıyorlar. Yazının sonunda ‘ancak delirirlerse' diye yazmıştım. Ki delirdiler de.Neyse ki yazınızda bir ihtimallik açık kapı bırakmışsınız…Bu kadar sınırın aşılacağını bilemiyorduk. 2011 öncesi yoktu böyle şeyler. Belki tek tük vardı. Yolsuzluk sağdan soldan duyuluyordu. Ama bugünkü gibi davaya dönüşmüş, tapelerin olduğu şeyler vardı da görmezden mi geldik? Söylentiler vardı. Silüet meselesini ilk manşete taşıyan Zaman Gazetesi'ydi. O zaman dershane mevzuu falan yoktu. Isparta Belediye başkanı Zaman temsilcisini ve Cihan muhabirini dövdü korumalarıyla birlikte, hastanelik etti. 2009 yerel seçimleri öncesinde yaşandı bu olay. Neden dayak yedi bunlar, yolsuzluğu haber yaptıkları için. Ama sanki hiçbir şey görülmüyormuş gibi davranılıyor.Desteğin sebebi o günlerde ülkenin gidişatı olabilir mi?Tabii, bir de o ortama bakmak lazım. AB'yi, demokratikleşmeyi, yeni anayasayı, eşit vatandaşlığı, herkes için özgürlüğü savunan başka partiler vardı da görmezden mi gelindi? Sırf bunların cübbesi takkesi var diye kimse peşlerine düşmedi. “Ergenekon davalarıyla, darbeci geçmişle hesaplaşılsın, darbelerin önüne geçilsin. Hâlâ yeni denemeler var suikastlar, cinayetler oluyor, Hrant'lar, Santoro'lar öldürülüyor, Zirve cinayetleri oluyor.” dendi. Ve o gün bunlara sadece AKP sahip çıktı. Sadece AKP mi? AB de, AİHM de, Türkiye'nin pek çok liberali ve demokratı da sahip çıktı. Dolayısıyla sadece bizler bir tarafta değildik. 2011'den sonra bozulmaya başladı ve biz de eleştirdik. Today's Zaman'da ben 2009-2010 itibarıyla eleştirmeye başladım. O tarihten itibaren işten attırmaya çalışıyorlar.Ordu müdahale edecek olsa bile, halk nazarında AKP mazlum olacakZoraki demokratlıktan bahsediyorsunuz…Mecbur kaldılar zoraki demokrat olmaya. Ama sonra bundan da vazgeçtiler. ‘Bu demokratlık bizi bozuyor' dediler. Bilemiyoruz, beyinlerinin içini göremiyoruz. ‘Nasıl olsa üçüncü dönemdeyiz yüzde 50 bizi seviyor' dediler. Yüzde 50'nin şımarıklığı vardı. 2010'da Anayasa Mahkemesi'nin yapısındaki değişiklik ve parti kapatmayı zorlaştırdı. Oradaki kompozisyon değişince, AKP'nin en önemli korkularından biri ortadan kalktı ve kendilerini güvende hissettiler. Ergenekon, Balyoz davalarıyla birlikte ordunun darbe yapabilme potansiyeli minimize edildi. Orduya saygı halk arasında düştü. Dolayısıyla ordu müdahale edecek olsa bile, halk nazarında AKP mazlum olacak.Erdoğan'ın kendini benzettiği, Menderes etkisi yaşanacak…Kesinlikle. 1959-60'ta yapılanlar bu dönemde yapılanlara benziyor. Basının, muhalefet partilerinin üzerine muazzam gidiliyor. Realiteden kopukluk var. O kara kalabalıklar cesaret veriyor. Nobran, itici bir üslup var. Ülke yönetilemez hale geliyor. Bütün bu hatalarına rağmen zalim bir şekilde hukuka ve demokrasiye aykırı olarak darbe yapıldı. Menderes mağdur edildi. Ve o mazlumlukla artık kimse Menderes'in hatalarını konuşmadı. Haklı olarak. Ama siyaset bilimi analizi olarak bugünden bakınca onun da hatalarını soğukkanlılıkla söyleyebiliyoruz. Her ne kadar o çizgiye gelinmese de, günümüz için de aynı şey geçerli tabii. Erdoğan bunlar karşısında kendini rahat hissetti. Ve kendi projesini hayata geçirmek istedi. Dindar nesil projesi. ‘Homo Dindar Nesilus' diyorum ben buna. Yani yeni insan türü, en iyi insan.İktidarların makbul vatandaş projesi hiç bitmeyecek anlaşılan…Kemalistlerin ki Homo LASTUS'tu. Laikçi, Atatürkçü, Sünni ve Türk'se birinci sınıf vatandaşsın, hatta en iyi insansın. En makbul vatandaş profiline sahipseniz, Homo LASTUS iseniz general, büyükelçi, hakim yargıç olabilirsiniz. Değilseniz, dışlanırsınız. Mesela Kürt'seniz bunu hiç dile getirmemelisiniz. Getirirseniz, 70'lerde Şerafettin Elçi'nin başına geldiği gibi ‘Bu ülkede Kürtler vardır, ben de Kürt'üm.' dediğiniz için hapse atılırsınız. Kendinizi asimile ederseniz ve mutlu bir şekilde yaşarsanız, cumhuriyet ırkçılık yapmaz herkese kapıları açıktır. En makbul Homo LASTUS. Makbul da Lozan Müslüman'ı…Lozan Müslüman'ı kimler?Diyanet Müslüman'ı da denilebilir. Bu proje Kemalo-İslamist ve Erdoğanist dönemde devam ediyor. Yine Diyanet çok makbul hutbeler ve siyasi mesajlar veriyor. AKP'nin istemediği şeylerden bahsedilmiyor. Mücadele ettiği gruplar varsa onların aleyhinde mesajlar duyuyorsunuz. Tamamen siyasi bir araç olarak kullanılıyor. Dolayısıyla Lozan Müslüman'ı şu anda ‘Homo Dindar Nesilus', dindar nesil projesinin ilk ayağı. Ortalama bir Türk vatandaşıdır. Namazına gidip gelen ama dinin sosyal siyasal alana bakan yönü olduğunu düşünmeyen dindar vatandaş. Bir de imam hatipler üzerinden daha politize olmuş, dini ideolojik açıdan yorumlayan, İslam'ın siyasi bir yorum olduğunu düşünen, onun maneviyata, nefse ahirete bakan yönünü bir tarafa bırakıp, siyasi yönüne bakan dindar nesil. Buna da ‘Homo İmam Hatipus' diyorum. Devlette bunlar daha makbul. Devlette eski ‘Homo LASTUS'ların yerine artık ‘Homo İmam Hatipus'lar getiriliyor.Hizmet Hareketi bir ideoloji olmadığı için sivil İslamSivil İslam eşittir Hizmet Hareketi anlamı çıkıyor. Tek örneği Hizmet Hareketi mi?İdeolojik, politik olmayan, İslamcı siyaset gütmeyen. Sivil toplum alanında kalmaya razı, bireyde başlayıp bireyde biten bir İslam anlayışı. Hizmet Hareketi üzerinde somutlaştırıyorum ama bunun manifestolarından sadece biri olduğunu da belirtiyorum. Hizmet Hareketi bunlar içinde en büyüğü, 160 ülkede olması itibarıyla global meydan okumalara tepki verebilecek en iyi laboratuvar bizim için. Hizmet Hareketi bir ideoloji olmadığı için sivil İslam. Dini daha çok maneviyat olarak görmesi, insanın kendini insanı kamil etmesi, etrafına faydalı olması, elinden, dilinden emin olunması, yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmesiyle ilgili.Sivil İslam'ın makbul vatandaş profiline mi ait bu özellikler?Eğer bir makbul vatandaştan söz edeceksek, sivil İslam'da makbul vatandaş iyi insandır. Fakat devletin görevi iyi insan yaratmak değil. Sivil İslam'da devletin hiçbir görevi yoktur çünkü devlet kendisinden korunulması gereken bir nefs-i emmaredir. Efendimiz'in hadisinden yola çıkarak ‘Devletle göz açıp kapayıncaya kadar bile baş başa kalınmamalı.Devlet gölge etmesin başka ihsan istemez diyorsunuz yani…En makbul devlet, gölge etmeyen devlettir. En iyi devlet, insanlara nasıl iyi insan olacağını anlatmayandır. Maksimum fikir özgürlüğü olmalı. Farklı gruplar anlatacak ve sonra insan seçimini yapacak. Böyle bir ortamda yapılan seçim zaten tahkiki imanla yapılan seçimdir. En ufak bir zorlukta dininden vazgeçmez. Hemen hırsız, yolsuz olmaz.Uzak durmayı bırakın, ‘devlet baba' diye kutsanıyor…Bu kesinlikle bir imtihan ve kaybediyoruz. Devlet babamız değil ki. Ben bu kitabı özellikle dindar Müslümanlar için yazdım denilebilir. Devlet sanki Allah yapısı, dinin emri, kutsal bir kurummuş gibi algılıyoruz. İnsanlara hizmet için, insanların özgürlüğü, güvenliği, insan haklarının yaşaması için vardır. Devlet buna hizmet etmiyorsa, yediriyor, işkenceler ediyorsa, yuhalatıyorsa, 16 yaşında ölmenize sebep oluyor, katilinizin kim olduğunu aramıyorsa nasıl kutsal olabilir? Zalimdir ve kimin de yönettiğinin önemi yoktur. İslami açıdan makasıd-ı şeria dediğimiz, şeriatın ana maksatlarına baktığımızda da bunu görüyoruz.Nedir o maksatlar?Aklın korunması, hayatın korunması, malın korunması, ailenin korunması ve dinin korunması. Aklın korunması fikir vicdan özgürlüğüdür. Bu beş temel esas, temel insan haklarıdır. Makasıd-ı şerianın formülleşmesi İslam'da Gazali'nin öğretmeni Cüveynî ile başlamış. Kur'an ve sünnete bakıp, İslam ne yapmak istiyor, maksatları nedir dediklerinde bu beş maddeye ulaşmışlar. Bir devlet bunları yerine getiriyorsa İslami devlettir. Getiremiyorsa, ‘Dedem de sakallı cumhuriyeti' deseler de İslam değildir o.Konferansta konuşmanın nesi hainlik?‘Ülkeyi yurtdışına şikâyet ediyorlar' dendi ve siz de hedefe kondunuz…Konuşmanın içeriğini ters çevirdiler. Söylediklerime öyle bir takla attırdılar ki, vatan haini, imam hatip düşmanı oldum. Sadece dinin yasaklarla kullanılmasına karşı çıktım. Ben 20 yıldır aynı işi yapıyorum. Zamanında Kemalistlerin yaptığını AKP'lilerle beraber anlattık. AİHM'ye bir şeyi taşıyorsanız bu zaten şikâyettir, bir dava açıyorsunuz. Ama konferansta konuşmanın nesi ülkeyi şikayet, nesi hainlik? İnsan hakları özgürlükler gibi alanlarda ülke içi, dışı diye bir şey kalmadı. Siz Mısır'la, Suriye'yle, ABD'yle ilgili, Merkel'le ilgili yorumda bulunuyorsunuz, ‘paralel haşhaşi' diye koca bir hareketi karalıyorsunuz, şikayet ediyorsunuz, biz de olanı biteni kendi perspektifimizden anlatıyoruz.Twitter benim mola yerimTwitter’da çok aktifken, birden geri çekildiniz. Şimdilerde yine sahalardasınız…Aslında geri çekilme falan yok. Bu bir bağımlılık. Belki tedavi görmem gerekiyor. Arada kendime bağımlılık testi yapıyorum. “Bunlar varsa internete bağımlısınız” diye online testlerden. Ama yok hepsi bana uymuyor. Twitter’a girmediğimde titreme falan tutmuyor (gülüyor). Fakat eşimden çok fırça yiyorum. Aslında Twitter’ı haber alma kaynağı olarak kullanıyorum. İngilizce yıllardır yazıyorum ama Türkçe bir köşem yok. O sebeple Türkçe okuyan kamuoyuna fikirlerimi anlatıyorum. Hizmet Hareketi’nin bir gönüllüsüyüm, bunu her yerde söylüyorum. Ama bizim içimizdeki çeşitlilik yansımıyor. Bu çoğulculuğun yansıması gerektiği niyetiyle Twitter’dayım. İnsanlar hep Twitter’dayım zannediyor ama değil. Twitter benim mola yerim, kitap okuyup, makale yazdıktan sonra teneffüse çıkıyorum. Film seyretmiyorum, oraya giriyorum. Twitter’da daha çok film var.AKP seçmeninin frekansını yakaladığım için TV'lere çağrılmıyorumBir yıl öncesine kadar tartışma programlarının aranan yüzüydünüz. Artık çağrılmıyor musunuz?Çağrılmıyorum, 30 Mart'tan sonra özellikle. Acayip sofistike konuşmuyordum. AKP seçmeninin frekansını yakalıyordum. Akademik bir tebliğ sunar gibi değil de daha anlaşılır, medya diliyle derdimi anlatıyordum. İnsanların ilgisini canlı tutacak bir eforla konuşuyordum. Bu iktidar için kötü bir şey oldu. Çünkü karşımda iktidarı savunanlar bu anlamda etkin olamadılar. Bunun için çağrılmıyorum.14 Aralık'ta fotoğraflarda özellikle çıkmaya çalıştım!14 Aralık medya operasyonu sırasında gazetedeydiniz, bir anekdotunuz var mı o güne dair?Benim için orada olmak çok heyecan vericiydi. Nefsani bir şey söylemiş olacağım belki ama o tarihi anın bir parçası oldum. Resim karelerinde özellikle çıkmaya çalıştım! Televizyona, kameraya çıkmayan biri değilim. Ama sırf o gün ‘Ben de buradayım, paralelim' demek için televizyonda kameraların arkasında elinde telefonu akrabalarına el sallayanlar gibi olma pahasına görünmeye çalıştım (gülüyor). O tarihi anda bulunmak, zulme karşı durmak, torunlara, çocuklara bırakılacak güzel bir miras.

    0 0

    Birçokları için sosyal medya, özellikle Facebook, vakit geçirme yeri. Ancak bu ağı, yardım derneği duyuru panosu olarak kullananlar da var. Hikâyelerine yer verdiğimiz gönüllü gruplar da onlardan. Facebook'ta birkaç arkadaşla başladıkları yardım faaliyetleri bugün yüzlerce ihtiyaç sahibine ulaşıyor.Okullarda 'mülteci kimdir' dersi veriyorlarYaklaşık dört yıl önce, İsviçre'de yaşayan Mehmet Cek tarafından Facebook'ta bir arkadaşlık grubu kurulur. Sadece bir arkadaşlık grubu olarak kalmaz, sosyal dayanışmayı ön planda tutarak pek çok insanî projeye imza atar. Önce grup sayfasında bazı duyurularla ufak çapta yardımlaşma faaliyetleri başlar. Türkiye'nin dört bir yanındaki grup üyeleri sayesinde farklı illerdeki okul çocuklarının ihtiyaçları giderilir. Bugüne gelindiğindeyse özellikle savaş mağduru yüzlerce mülteciye ulaşan ‘Mültecilere Yardım Vakfı’ çıkıyor karşımıza.Suruç'taki Kobanili mülteci ailelere bin 500 battaniye, Ezidi ve Türkmen kamplarındaki 3 bin çocuğa kışlık giyecek ve oyuncak dağıtımı yapan vakıf, tüm bunları yaklaşık 120 kişilik saha aktivistiyle gerçekleştirdi. Bütün bu faaliyetler grubun kendi öz imkânları kullanılarak hayata geçirildi. Faaliyetleri daha sağlıklı yürütme adına AFAD ile temasa geçip vakıf olmaya karar veren grup, şu günlerde resmi çalışmaları tamamlama telaşında. Bütün prosedürler bittiğinde tıpkı Facebook isimleri gibi ‘Birlik Dayanışma Vakfı’ olarak yola devam edecekler. Grup sözcüsü Şakir Altıntaş, sadece bir mülteci vakfı olmayacaklarını söyleyerek, "Ülkemiz ve coğrafyamızda ihtiyaç duyulan her yerde insanımız ve bölge insanının yardımına koşacağız. Nerede bir muhtaç varsa, kimseyi ayırt etmeden, orada olacağız." diyor. Yürüttükleri diğer çalışma ise aralarındaki öğretmen üyelerin okullarda başlattığı, ‘Mülteci kimdir, insanlar neden mülteci olur ve mülteci kamplarında izlenimlerimiz’ isimli kampanyaları. Grubun sözcüsü Şakir Altıntaş, "Şu ana kadar, İstanbul içi ve İstanbul dışı olmak üzere, üç farklı okulumuzda bu etkinliği gerçekleştirdik, daha yüzlerce okula ulaşmayı ve çocuklarımızda farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü yeni nesillerin coğrafyamızın gerçeklerinden haberdar olmasını istiyoruz. Biz büyüklerden çok daha farklı bir bakış açısına sahip olmaları gerekiyor. Bu ülkede mülteci olmayanların sayısı çok azdır, biz o insanları kardeşimiz olarak görüyor ve sığınmacı olarak değerlendirmiyoruz." diyor.Evsizler için yola çıktılarBirkaç arkadaş bir araya gelip kendi imkânlarıyla dernek gibi çalışıyor, diğer grup ise evsizlere başını sokabileceği bir yer oluşturmak için çabalıyor. Grubun yürüttüğü kampanyanın adı ‘Evsizler Evi’. Büyük oranda sosyal medyadan çağrısı yapılan kampanyanın Facebook hesabının adı İstanbul Evsizler Evi. Buradaki paylaşımlarda açılacak evle ilgili bütün süreçler adım adım duyuruluyor. Arkadaşlarını bir araya getirip ilk adımın atılmasına vesile olan Muhammed Mansur Acuner, “İşle devamlı ilgilenen yedi kişiyiz. Fakat bu sayı artıp azalabiliyor. Yedi insanı bile toplamak hiç kolay değil, bunu anladım.” diyor. Böyle bir faaliyete neden başladığını ise şöyle anlatıyor: “Sokakta donarak ölen insanların haberlerini gazetede okuyoruz. Bunların sayısını net bilmesek de varlıkları bize yetiyor. Havalar ancak eksi 4'e düşünce devletin üç günlüğüne bu insanları spor salonlarına saçma bir şekilde aldığını görüyoruz. Bunun üzerine ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.” İşte böyle bir motivasyonla yola çıkan genç aktivist, biri evsizlerle ilgili master yapan üç arkadaşıyla meseleyi istişare eder. Daha sonra yedi kişiye ulaşır ve dernek açarlar. Fakat dernek prosedürlerinin fazlalığından dolayı bir başka dernekle birleşmeye karar verirler. Bu zamana kadar toplanan bağışlarla evsizler evi tutuldu ve ihtiyaçları büyük oranda giderildi. Evin açılmak üzere olduğunu anlatan Acuner, geriye sadece dört yatağı yerleştirmek kaldığını söylüyor: “Resmilik meselesi çok can sıkıyor. Dernek olmak çözüm değil çünkü bir dünya stopajı, damga vergisi, muhasebe ücreti falan bu tür saçmalıklara sokuyor sizi devlet. Bu konuda inşallah problem yaşamayız, işler şimdiye kadar resmi ilerledi ve ilerleyecek.” Ev açıldıktan sonra yemek temini için Zeytinburnu Belediyesi'nden söz alan gönüllüler, bu önemli meseleyi çözdükleri için mutlu.Facebook'ta ilk paylaşım yapıldı, dalga dalga yayıldıİstanbul'da başlayan bir gönüllülük faaliyetinin sosyal medya yoluyla şehirden şehire yayılmasının bir örneği de Şefkat Der'in başlattığı evsizlere çorba kampanyası. Sokakta yaşayanları çocukluk dönemlerinden beri görmezden gelemeyen ve kendine dert edinen Hayrettin Bulan, yıllar önce Konya'da tek başına bir hareket başlatır. Evsizleri kendi imkânlarıyla otele yerleştirmeye çalışır ya da evine misafir eder. Daha sonra dernekleşmeye karar vererek Şefkat Der'i kurar ve Türkiye'nin ilk erkek sığınma evinin kurulmasına vesile olur. Bugün İstanbul'da aktif çalışan dernek, az sayıda gönüllünün bağışlarıyla faaliyet göstermeye çalışıyor. Zaman zaman başlattığı kampanyalara destekçi bulma işini ise Facebook paylaşımları üzerinden görüyor. Örneğin bu kış başında İstanbul'da başlattıkları evsizlere sıcak çorba dağıtımı. İlk akşamlar birkaç kişiyle termos ve bardaklarla yola çıktıkları kampanya kapsamında bugün farklı şehirlerden onlarca insan destek veriyor. Zira Şefkat Der'in Facebook duvarına bakıldığında çeşitli şehirlerden gecenin soğuğunda elinde termoslarla çorba dağıtan gençlerin fotoğrafları var. Dernek Başkanı Bulan, sosyal medyanın da etkisiyle dalga dalga büyüyen iyilik hareketinden memnun. Ancak toplumun evsizlere karşı duyarsızlığından biraz muzdarip. Sokakta yaşayan çocukların banyo ihtiyaçlarını karşılayan, onlara sıcak bir mekânda uyku imkânı sağlayan bu derneğin imkânları çok sınırlı. Yaptığı işler çok büyük olsa da daha çok duyulma adına popüler yollara girmeyen Hayrettin Bulan, insanları derneğe yardım imkânı olmasa da sokakta kalanlara karşı daha duyarlı olmaya davet ediyor.Sayfası onlarca muhtacın hikâyesi ve fotoğrafıyla doluGökçe Değirmen, tek başına bir sivil toplum kuruluşu gibi çalışan nadir insanlardan. Yıllardır karşısına çıkan muhtaç insanları Facebook'tan duyurarak onlara yardım topluyor ve ulaştırıyor. Bu insanlar kimi zaman çocuklarına bakmakta zorlanan bir anne kimi zaman iş bulamayan baba oluyor. Bazen de kimsesiz bir çocuk. Derdini dinlediği bu insanları fotoğraflayıp Facebook sayfasında paylaşıyor. Paylaşımın altında ihtiyaçlarını tek tek anlatıyor. Derken fotoğraf paylaşımının altı yardım etmek isteyenlerin yorumlarıyla doluyor. Tanıdığı hatırı sayılır kişilere de ulaşıyor elbet. Ancak Facebook onun için adeta bir derneğin toplantı odası gibi. Mesaj kutusu bu faaliyetlerini duyanların gönderdiği çaresizlik mesajlarıyla dolu. Bunları da ismi ifşa etmeden sayfada paylaşarak binlerce insanın bilgisine açıyor Gökçe. Vicdan Hareketi sayfasında herkes elinden geleni ortaya koyuyor. Bu şekilde onlarca belki yüzlerce insanın yüzünün gülmesine vesile olan Gökçe, artık bütün bunları tek başına yapmıyor. Neşe ve İsmail arkadaşıyla birlikte kurduğu ‘Vicdan Hareketi’ grubunda artık çok daha fazla kişiye ulaşıyor. Yardımları olanca şeffaflığıyla yürütmesi ve sonuçlarını sosyal medyada paylaşması etkili olacak ki artık büyük gıda zincirleri ve giyim mağazaları da onlara destek veriyor. Bu şekilde şehir aşırı yardımlara da başlayan Vicdan Hareketi, şu günlerde köy okullarına kıyafet göndermekle meşgul. İlgilendikleri birçok ailenin ihtiyaçları da var elbette. Bunun yanı sıra Suriyeli mülteciler için çabalayan Vicdan Hareketi, onlarca savaş mağdurunun bir eve kavuşmasına, iş bulmasına veya çocuklarının ihtiyaçlarının giderilmesine vesile oldu. Diğer dikkate değer nokta ise Facebook paylaşımları sayesinde insanların yardımlaşmaya olan ilgilerini artırmaları. Sıradan bir vakitte karşısına çıkan muhtaç bir ailenin hikâyesi ve fotoğraflarını görenler arasında aslında yardımlaşmak hiç aklında yokken 'Benim de bir faydam olmalı şu dünyada.' diyenler vardır elbet.

    0 0

    Bir alanda ustalık kazanmak sizce ne kadar sürer? 109 yaşındaki Avustralyalı Alfred Date 80 yıldır örgü örüyor ve şimdiki çabası nesli tükenmekte olan penguenler için küçük küçük kazaklar örmek.

older | 1 | .... | 118 | 119 | (Page 120) | 121 | 122 | .... | 165 | newer