Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 117 | 118 | (Page 119) | 120 | 121 | .... | 165 | newer

    0 0

    Çoğumuzun soğuklarla arası iyi değil. Özellikle kadınları dikkatli dinlerseniz “Beni bu soğuk havalar mahvetti.” serzenişini duymanız mümkün.Ancak İsveç'in kuzeyinde soğukların yoğun yaşandığı Jukkasarvi bölgesinde inşa edilen buz otele rağbet fazla. Her sene aralık ayında buz kütlelerinden bina edilen ve nisana kadar sağlam kalabilen otelde yılda ortalama 50 bin ziyaretçi konaklıyor. Kapıların, avizelerin hatta yatakların bile buzdan yapıldığı otelin inşası için yaklaşık 90 bin ton buz kullanılıyor. Otelin içindeki sıcaklığın -40'ı bile bulduğu görülüyor. Otelin günlük konaklama ücretiyse 500 dolar. Artık herkes evine dönmeliKedilerin evlerinin yolunu ne kadar iyi bildikleri malum. En uzak noktalara bile gitseler dönüş onlar için problem değil. Ancak ABD'li bir kedi, işi bayağı abartıp öte taraftan döndü. Şöyle ki, bir otomobilin çarptığı kedi, sahibi Ellis Hutson tarafından gömüldü. Ancak Bart isimli kedi mezardan çıkıp tam beş gün sonra eve dönmeyi başardı. Kazada gözünü kaybeden ve çenesi kırılan kedisini evinde görünce gözlerine inanamayan sahibi, onu hemen veterinere götürdü. Kedinin gömüldükten sonra bilincinin yerine gelerek çukurdan kısa sürede çıktığı ancak çok korktuğu için bir süre eve gidemediği anlaşıldı. Ne verirsen elinle…Destekledikleri partiler için canlarını bile verebilecek partizanlar dünyanın her yerinde. ABD'de 2016 Başkanlık seçimi öncesinde demokratları bir panik aldı. Koch kardeşler seçim propagandalarında harcanması için Cumhuriyetçilere tam 889 milyon dolar bağışladı. Koch kardeşlere ait Özgürlük Ortakları Ticaret Odası (FPCC) adlı kampanya kuruluşu 2012'de Cumhuriyetçilere destek olmak için televizyon reklamları, afişler, dijital reklamlar ve sosyal medya kampanyaları için yaklaşık 400 milyon dolar harcamıştı. Ancak bu seçimler için kesenin ağzını iyice açmış görünüyorlar.

    0 0

    İtalyanların ne sosları ne de makarnaları biter. Siz de benim gibi taze makarna müptelasıysanız bu tarifi kaçırmayın derim.Bence Avrupalılar Pedro Cieza de León’a çok şey borçlu. Niyesi malum… Muhterem erinmemiş Allah’ın Güney Amerika’sından patatesi almış ülkesi İspanya’ya getirmiş. Vesilesiyle de tüm kıtada patates, yemekleri şenlendirmiş. Düşünsenize patates olmasa Belçika ‘pomme frites’, Amerika ‘hash browns’, İspanya ‘patatas bravas’ ve ‘tortilla espanola’, İtalyada ‘gnocchi’den mahrum kalacaktı neme lazım. “Kızım Türkçe konuş!” diyorsanız ki, diyorsunuz biliyorum. İsimlere takılmayın derim. Zira hepsi patatesle yapılan ve ülkelerinin namı yaygın yemekleri. Ama “Seni seçtim gnocchi!” (niyokki) Görüntüsüyle gönül, tadıyla mide çelen.Patatesli makarna diyenler de var, patatesli mantı diyenler de. İlk bakışta makarnaya benzemese de soslarından dolayı makarna tadında. Pişirme tekniği açısından mantıya da benziyor. Ama ben gerek görüntüsü gerekse yapım aşamalarını göz önünde bulundurarak söylemeliyim ki sarımsaklı köfteye daha çok benziyor. Bilmem belki sarımsaklı köfteyi çılgınlar gibi sevdiğimden belki de milletçe sahip olduğumuz bir şeyi bir şeye benzetmezsek ölecek hastalığımdandır. Uzatmadan Kuzey İtalya’nın, özellikle Emiglia Romana ve Veneto bölgesinin en sevilen yemeklerinden biri gnocchi.Un olarak beyaz, pirinç, buğday ve hatta kestane unu kullanılıyor. Sos alternatifleri sınırsız. Benimki en klasiklerinden petso soslu. Ama ben dayanamayıp bir tabak da şekil olarak sarımsaklı köfte gibi salçalısını yaptım. Amaç çeşit olsun. Kendim içinse nolayım. Bu arada siz tıpkı makarna gibi kremalı mantarlı, salçalı, domatesli kıymalı, karidesli, sarımsaklı yoğurtlu soslarla da lezzetlendirebilirsiniz. Gnocchi’nin olmazsa olmazı elbette İtalyan mutfağının vazgeçilmez peynirlerinden parmesan. Küp şeklinde kesilmiş mozzarella da kullanabilirsiniz. Hiç olmadı eski kaşar ya da tulum peyniri. Unutmadan gnocchinizi, stuffed yani iç dolgulu da yapabilirsiniz. İtalyanlar balkabağı, ıspanaklı-peynirli ve dört peynirli gibi malzemeler kullanıyor iç dolgusunda. Arzu edenler mantı gibi kıyma da kullanabilir. Şimdiden söyleyeyim yapımı son derece basit ancak püf noktalarına riayet etmezseniz kötü sürprizlerle karşılaşmanız muhtemel. Umarım beğenirsiniz, mutlu pazarlar.Gnocchi (patatesli makarna)Malzemeler2 büyük patates, 1 yumurta sarısı, 2 sb. silme un, 1,5 tk. tuz, karabiberSosu için:3-4 yemek kaşığı zeytinyağı, 6 diş sarımsak, Petso sos (yerine taze fesleğen de kullanılabilir), 3-4 adet domatesÜzeri için:Rendelenmiş peynirYapımı:Haşlanmış patatesleri soyun, tam soğumadan püre haline getirin. (Patateslerin sudan arındığından emin olun.)Yumurta, un, karabiber ve tuzu ekleyerek yoğurun. Unun patatesin içine geçmesi için hamur spatulası kullanmanızı tavsiye ederim.Şekil verecek kıvama ulaşmak için ekstra un koymanız gerekebilir. Ancak ne kadar un koyarsanız koyun patates unu çekeceğinden normal bir hamur kıvamına gelmesini beklemeyin. Mühimsemeniz gereken şey hamurun şekil alıp almaması. Şekil verebiliyorsanız ideal kıvama ulaşmışsınız demektir. Poğaça hamuru kıvamında olması yeterli.Hamur hazır olduğunda tezgâha az un serpin. Merdane yardımıyla açın.2 cm’lik şeritler halinde kesin. Ardından 1,5 cm genişliğinde minik parçalara bölün.Çatalın arka tarafında döndürerek şekil verebilirsiniz. Bu işlem zor geliyorsa dilediğiniz şekli verebilirsiniz ya da olduğu gibi de kalabilir.Gnocchi’leri unlayarak dinlenmeye bırakın. Bir süre buzdolabında bekletmek, istenen sonucu almanıza yardımcı olacak.Dinlenmiş hamuru kaynar suya atın ve haşlayın. Not: Gnocchi’nin haşlanma süresi maksimum üç dakika. Buna mutlaka riayet edin, yoksa yumuşak ve içi su dolu, tatsız bir gnocchi ile karşılaşmanız işten bile değil.Sos yapımı: Sarımsağı zeytinyağında 1-2 dakika kavurun.Pesto sosu ekleyin ve karıştırın.Domatesleri ekleyin ve sadece 1 dakika pişirin.Tuzu ilave edin.Önce sosu pişirin ardından haşlanmış makarnaları süzerek hemen sosa ilave edin. Birkaç dakika sos ile birlikte çevirin.

    0 0

    İngilizlerin, Türkiye’deki önemli isimler hakkında topladıkları istihbaratlar ‘Fişlenen Cumhuriyet’ kitabında biraraya getirildi. Prof. Dr. Bülent Özdemir ile Prof. Dr. Cihat Göktepe’nin hazırladığı çalışmada dikkat çekici bilgiler var.İngilizlerin, Osmanlı’nın son dönemindeki devlet adamı ve askerî isimler ile Türkiye’deki siyasetçi, asker ve edebiyatçıların bulunduğu bazı isim hakkında topladığı bilgiler kitap haline getirildi. İngiltere’nin gizliliğini kaldırdığı ve akademisyenlerin istifadesine sunduğu istihbarat belgelerini inceleyen Prof. Dr. Bülent Özdemir ile Prof. Dr. Cihat Göktepe, raporları ‘Fişlenen Cumhuriyet’ ismiyle kitaplaştırdı. Çalışmada; İngiliz istihbaratının 1930’lu ve 1947-1950 yıllarına ait fişlemelerde söz konusu isimlerin kısa özgeçmişi, başarıları, başarısızlıkları, İngiltere hakkındaki düşünceleri, zaafları ve fişleyenlerin şahsî yorumları yer alıyor. Fişlenen Cumhuriyet (Yitik Hazine Yayınları)’in ayrıntılarını Özdemir ve Göktepe ile görüştük.İstihbarat raporlarında yer alan soyut ifadelere ne kadar itibar edilebilir?Bülent Özdemir: İngiltere’nin o yıllara ait Türkiye’ye yönelik politikalarına baktığımızda bu istihbarat raporlarına ne kadar itibar ettiğini görebiliriz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki hiçbir devlet şüpheli veya kontrol edilmemiş istihbarat bilgilerini kullanarak hem o ülkede bulunan misyon çalışanlarını yanlış yönlendirmez hem de bu bilgiler üzerine politika üretmez.Cihat Göktepe: Bilgiler Dışişleri Bakanlığı belgeleri, resmi kanallardan merkeze ulaşmış. Ankara’daki Büyükelçilik elemanları tarafından açık istihbarat (medya ve benzeri kanallar) veya ikili görüşmelerle elde edilmiş. Büyükelçilik marifetiyle Dışişleri Bakanlığı’na intikal ettirilmiş. Oradan da Türkiye’yi de kapsayan Güney Avrupa masasında incelenerek ihtiyaç ve öneme göre daha üst birimlere iletilmiştir.Fişlemeler yapılırken seçilen isimlerin hangi özelliğine dikkat ediliyor?B.Ö.: Dönem itibarıyla siyasetçilerden sanatçılara kadar kamuoyuna mal olmuş kişiler hepsi. Yapılan fişlemeler Türkiye’ye yönelik politikalar üretilmesinde kullanılması yanı sıra, bilgi sahibi olmak veya Türkiye’de bulunan İngiltere misyonunda çalışanları (ki belli aralıklarla değiştiriliyorlardı) bilgilendirmek maksadıyla yapılmış.Kişiler hakkında büyük Britanya’ya bağlılık ve hayranlığı ilişkin vurgulama yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?B.Ö.: Uluslararası ilişkilerde dostluk ve düşmanlık kavramları görecelidir. Her devlet gibi İngiltere de Türkiye ile kurduğu çıkar ilişkilerinde yerel unsurlar üzerinden bir değerlendirme yapmış. Fişlemelerin yapıldığı 1930 ve 1950 yılları itibarıyla baktığımızda İngiltere’nin uluslararası arenadaki yeri ve önemi Türkiye’deki bu kişilerin İngiltere ile olan ilişkilerini etkilemiş.C.G.: Fişlenen kişilerle ilgili değerlendirmelerde İngiltere’ye yakın olup olmaması, burada görev alacak elçilik mensuplarına ilişkilerini şekillendirmesi adına doğrudan kolaylık sağlıyor. Bu da bir nevi kurumsal hafıza olarak dış politikada çok amaçlı kullanılmış.Türkiye istihbaratı, İngiltere’nin bu çalışmalarından haberdar mıydı?B.Ö.: Her devletin başka devletler nezdinde istihbarat çalışmaları vardır. Bu çalışmalar o devletin gücü, imkânları ve öncelikleriyle doğru orantılıdır. Bu noktada, istihbarat çalışmaları doğası gereği gizli olmak zorunda ve haberdar olsanız bile bunları engelleme çalışmaları yapmanız çok zordur. Zaten bunu yaptığınızda o çalışma istihbarat çalışması olmaktan çıkar. Buna karşılık siz de kendi istihbarat çalışmanızı yaparsınız. Türkiye’nin karşı istihbarat çalışmasının olup olmadığını bilmemiz için başta Dışişleri Bakanlığı arşivi olmak üzere bazı arşivlerin açılması lazım.C.G.: Türk istihbarat arşivleri açık olmadığından dolayı bundan haberdar olamıyoruz. Ama Sultan Abdülhamid de, döneminde o günün bölge devletlerinin başkentlerinin fotoğraflarını temin ettirerek, doğru bilgilerle birlikte, o ülkelerle ilgili ilişkilerde doğru veriler üzerinden gitmeye çalışmıştır.Elde ettiğiniz raporlarda bir sansürle karşılaştığınız oldu mu?C.G.: Evet, mesela 1958 yılındaki bu tür dokümanın tamamen kaldırılmış olduğunu gördük.İngiliz istihbaratının fişlediği isimlerden bazıları hakkında hazırlanan notlarSultan Vahdeddin: Tek isteği hanedanını korumaktıSavaştan önce Avrupa çevrelerinde pek bilinmiyordu. Türkiye’de ise İttihat ve Terakki Partisi’nin muhalifi olarak tanındı ama siyaset sahnesinde etkin bir rol oynamadı. İstediği yalnızca ülkesine hizmet etmek, hanedanını korumak ve ülkedeki farklı öğelerin tümünün adalet ve huzur içinde olduğunu görmekti. Tahta çıktığından beri sultan ve halife olarak kişisel nüfuzu ve otoritesi içeride büyük saygı uyandırıyordu ve o bunları nasıl kullanması gerektiğine dair belirli fikirler edinmişti. Ama zayıflığı, korkaklığı ve ihtiyatı onu daha büyük bir adamın yapabileceğinden farklı olarak tahtını baskın bir güç merkezi yapmaktan alıkoydu. İşte onun azametini engelleyen yegâne unsur budur.Mustafa Kemal: Akıcı bir hitabeti, biraz da kişisel cazibesi varGüçlü, düzenli özelliklere sahip. Şu sıralar şişmanlığa meyilli. Etkileyici, akıcı bir hitabeti ve biraz da kişisel cazibesi var. Hayatına ait kayıtlar, liderlikten öte sert bir yönetici olduğunu, süper beyinleri kıskandığını ve muhalefete katlanamadığını gösterir. İlk zamanlardan beri içkiyle arası iyidir ancak güçlü bir irade ve yapıya sahiptir. Çarpıcı ve otoriterdir ama onu vatansever veya dürüst olmamakla suçlamak doğru olmaz.Hasan Fehmi Ataç: Güçlü bir adam olduğu söylenemez1902’den 1910’a kadar Türk yönetim kadrosunda çeşitli görevler aldı... Kasım 1924’ten Mart 1925’e kadar tarım bakanı... 1946’da yeniden Gümüşhane milletvekili seçildi. Hasan Fehmi’nin güçlü bir adam olduğu söylenemez. Bakanlık makamlarındaki işlerinde Mustafa Kemal’in kuklası olmaktan öteye pek gitmedi. İsmet İnönü: Mustafa Kemal’in güvenini kazanan ilk ünlü milliyetçiİsmet Paşa’nın, ordudaki dönemlerinde olağanüstü yetenekli bir subay, yorulmak bilmez bir işçi ve 1922’de Yunanlılara karşı kazanılan ulusal zaferde büyük oranda pay sahibi olduğu kabul edilir. Lozan’da kendisinin inatçı ama yetenekli bir delege olduğunu gösterdi. Mustafa Kemal’in güvenini kazanan ilk ünlü milliyetçi liderlerden sadece biridir ve öyle kaldı. Son altı yılda Mustafa Kemal’in sağ kolu oldu. Halide Hanım’a göre (Temmuz 1926) “O tamamen Gazi’nin emrinde oldu ve sadece herkesi ipe çekmekle uğraştı.”Adnan Menderes: Çalışkan ama aceleci, kışkırtıcı bir konuşmacı1950 genel seçimlerinde partisinin zaferinden sonra Bay Menderes, ilk demokrat başbakan oldu. Çalışkan ve etkileyici ama çoğu zaman aceleci, kışkırtıcı bir konuşmacı. Bay Menderes, Bay Bayar’ın güvenini kazanmanın keyfini sürer. Diğer taraftan takipçileri arasında sorumsuz ve hırslı olanları kontrol etmekte zorlanmaktadır. Giyimine dikkat eder, evli ve bir çocuğu var.Nazım Hikmet: Alman kanına sahipTürk Marksistlerin önde gelenlerinden. Bağımsız (Troçkist) eğilimleri olduğu söylenir. Elli yaşlarında. Gelenekçi ekolü temsil eden Yahya Kemal’den sonra en seçkin çağdaş Türk şairidir. General Fuat Cebesoy’un anne tarafından yeğenidir, dolayısıyla Alman ve Polonya kanına sahiptir. Türkiye’de hayranlık uyandıran ve komünist olmayan birçok kişinin gizlice ellerinde dolaşan çok sayıda şiiri vardır ve bir iki roman yazmıştır.Falih Rıfkı Atay: Gayretli bir ‘Batılı’Samimi, oldukça iyi Fransızca bilgisine sahip ve gayretli bir ‘Batılı’. Kocaman, enerjik, güçlü ve aşırı içici. Maatteessüf aşırılıkları yapar ve yalanlarını her zaman söyler. Mükemmel bir briç oyuncusu. Otel vurgunculuğu ve diğer vurgunculuklarla azımsanmayacak bir servet toplayan Atay, aradaki iki yılını İstanbul’da anılarını yazarak geçirdi. Tüm Türk gazetecileri içinde muhtemelen bizim en sürekli ve vefalı destekçimiz olmuştur.Afet İnan: Atatürk’ün isteğiyle aylık 800 sterlin gelir getirecek bir miras bağlandıEski Cumhurbaşkanına (Atatürk) çok yakındı. O her neredeyse yanında bulunmayı alışkanlık haline getirmişti. Kültürel konular dışında kalan konularda da tam anlamıyla onun güvenini kazandığı kesindir. Kendisine Atatürk’ün isteğiyle aylık 800 sterlin gelir getirecek bir miras bağlandı.Nuri Yamut (Eski Genelkurmay Başkanı): Dik başlı ve Ruslardan nefret ederOldukça kurnaz görünüşlü, sert, eski paşa tipi. Güçlü ve kararlı bir kişilik. Muhtemelen dik başlı. Yüksek bir askerî üne sahip ve Türk ordusunda çok sevilir. Çok gelişmiş bir mizah anlayışına sahip olduğu bilinmektedir. Çok çalışkan ve mükemmel bir hafızaya sahip olmakla ünlenmiştir. Ege Adaları’nın boşaltılması sırasında Britanyalılara son derece yardımcı olmuştur. Ruslardan nefret eder.Kazım Karabekir Paşa: Birinci sınıf Türk subaylarının en iyi örneğidirTabiatı olarak hızlı ve parlak bir zekâya sahip. Mesleğinin her dalında üstad, görevini yerine getirme hususunda çok dikkatli ve çalışkan. Açık sözlü ve milli başarıların çoğu Doğu Ordusu’nu yetenekli bir şekilde idare etmesi sayesinde kazanılmıştır.Celal Bayar: Zekidir ve iyi bir mizah anlayışı vardırBir cumhurbaşkanına göre oldukça cana yakındır. Halk içindeki tavırları rahat ve teklifsizdir. İnönü’yü kuşatan resmîlik ve şekilcilikleri aşmak ve insanlarla daha çok kaynaşmak onun politikasının bir parçası olmuştur. Zekidir, biraz Fransızcası ve iyi bir mizah anlayışı vardır.

    0 0

    Bu hafta vizyona giren filmler arasında Bay Turner da bulunuyor. Ünlü İngiliz ressam William Turner’ın hayatının sinemaya uyarlandığı yapımla beyazperde bir ressamın biyografisine daha yer veriyor... Peki ya diğerleri hangisiydi?Bay TurnerYapımlarında daha önce İngiliz sanat tarihinden bazı birkaç ismi anlatan Mike Leigh, bu defa Bay Turner adlı son filmiyle ünlü İngiliz ressam J. M. William Turner’ın hayatını beyazperdeye taşıyor. On dört yaşında Kraliyet Akademisi Sanat Okulu’na giren, özellikle de gemi ve fırtınalı deniz resimleriyle tanınan Turner’ı filmde Timothy Spall oynuyor. Gösterdiği performansıyla Spall, geçtiğimiz yıl düzenlenen Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünün sahibi oldu. Film aynı zamanda En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Soundtrack, En İyi Yapım Tasarımı ve En İyi Kostüm Tasarımı kategorilerinde Oscar adaylığı kazandı. Filmde yaşadığı dönem boyunca merak edilen Turner’ın hayatının sadece son yirmi beş yılı anlatılıyor. Ünlü ressamın seyahatleri üzerine kurgulanan yapımda sanat ve duygu dünyasının gel-gitleri veriliyor. Dönemin Londra sanat hayatının yanı sıra Turner’ın yaşlı babası, birlikte yaşadığı hizmetçisi, eşi ve iki yetişkin kızı ile olan ilişkisi de inceleniyor. İzlenmesi zor bir yapım olan Bay Turner filminin bu özelliği, yönetmenin bilerek seyircinin ressamla olan bağını koparmak istemesinden kaynaklanıyor. Ancak görsel şölen niteliğindeki resimlerin ve doğal manzaraların olduğu sahneler içinse aynı şeyi söyleyemeyiz. Big Eyes Sıra dışı filmlerin yönetmeni Tim Burton’ın son yapımı da bir ressamın hayatını anlatıyor. Büyük gözlü çocuk resimleriyle ünlü olan Margaret Keane ve onun yerine geçen eşi Walter Keane’in öyküsünün uyarlandığı filmde başrolleri Amy Adams ve Christoph Waltz paylaşıyor. Bir kadının sanat eseri yapmasının hoş karşılanmayacağını düşündüğü ve toplum tarafından dışlanma korkusu yaşadığı için Margaret, kendi resimlerini kocasının adıyla piyasaya çıkarır. Ancak bu zamanla bir ihaneti de beraberinde getirir ve kocası, Margaret Keane’in tablolarını sahilenerek kendine ait olduğunu iddia eder. Pollock Ed Harris’in ilk yönetmenlik denemesinin konusu, dışavurumculuğa farklı çalışmalar kazandıran Amerikalı ressam Jackson Pollock’un hayatı. Harris, aynı zamanda senaryosunu yazdığı filmde başrolü de oynuyor. Soyut sanatta zirve yapmasına rağmen alkol sorunuyla tüm yaşamını mahveden Pollock, intihar olduğu düşünülen bir araba kazası sonrası kırk dört yaşında öldü. Ed Harris’in oyunculuğuna sözümüz yok belki ama filmden gördüğümüz kadarıyla yönetmenliğinden ümitli olmadığımızı da söylemeliyiz. Sanatçının buhran dolu yaşamını yansıtmak için fazlasıyla uğraşan Harris filmi sıkıcı bir hale getiriyor. Ancak Pollock’un resimleriyle baş başa kaldığı ve damlatma tekniğini keşfettiği anlar izleyenleri mutlu edebilir. Seraphine Bu kez beyazperdenin misafiri bir kadın ressam oluyor. Martin Provost’un yönetmenliğini yaptığı Séraphine, ressam Séraphine Luise’nin trajik yaşam öyküsünü anlatıyor. Sade bir yaşantısı olan ve geçimini temizlikçilikle sürdüren Seraphine, bir gün kendi kendine resme başlar. Gündüzleri çalışan bu kadın geceleri ise uykusuz kalarak resim yapar. İmkânı olmadığından dolayı mum yağı ve topraktan elde ettiği boyalarla doğa desenleri çizer. Filmde aynı zamanda Seraphine’nin Picasso’nun koleksiyonculuğunu yapan dönemin sanat eleştirmeni Wilhelm Uhde ile olan tanışıklığına da değiniliyor. Zorlu hayat şartlarına rağmen resimden asla vazgeçmeyen Seraphine’nin akıl hastanesine uzanan yolculuğu hayli dramatik. Cesar da dâhil toplam on yedi ödüllü film, seyirciyi bir ressamın renkli ve zengin iç dünyasına tanık ediyor. İnci Küpeli Kız Tracy Chevalier’in romanından uyarlanan filmde Hollandalı ressam Johannes Vermeer’den bahsediliyor. Vermeer’e ait “İnci Küpeli Kız” tablosunun yapım süreci ele alınıyor. Başrollerini Scarlett Johanson ile Colin Firth’in paylaştığı film, Vermeer’in evinde hizmetçi olarak çalışan 16 yaşındaki Griet adlı bir kızdan yeni tablosu için poz vermesini istemesi üzerine kurulu. Film, bir tabloyla ilgili olduğu için yavaş akan bir yapıya sahip. Goya’nın Hayaletleri En İyi Yönetmen Oscar’ının iki defa sahibi olan Miloš Forman’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde Francisco Goya’nın hayatı perdeye yansıtılıyor. İspanya’nın en ünlü ressamlarından olan Goya’yı Stellan Skarsgrad oynarken Natalie Portman ve Javier Bardem de ona eşlik ediyor. Olaylar ressamın ilham perisi kabul ettiği Inés’in Engizisyon Mahkemesi ve rahip Lorenzo tarafından toplum değerlerine karşı gelmekle suçlanmasıyla başlar. Goya ise onun affedilmesi için büyük bir mücadele başlatır. Bir sanat filminin olmasının yanı sıra Goya’nın Hayaletleri aynı zamanda arka planında dönemin politik kavgalarını ve İspanyol Engizisyon mahkemelerinin halk üzerindeki etkisini göstererek o zamana önemli eleştiri getiriyor. Rembrant Sinema, ressamların hayatlarından sadece bugün değil, geçmişte de faydalanıyordu. 1936 yapımı filmde Hollandalı ressam Rembrandt anlatılıyor. Sonraları da hakkında birkaç kez film yapılan ressamın sadece hayatı değil, tabloları da sinemacılar tarafından ilgi gördü. Başrolde Charles Laughton’un oynadığı filmde 1642 yılının Amsterdam’ında usta ressamın ün ve zenginlikten oluşan hayatının karısının ölümüyle nasıl değiştiğini izliyoruz. Film bu olay sonrasında acı dolu eserler vermeye başlayan ressama karşı çevresi tarafından verilen olumsuz tepkiyi de ele alıyor. Frida İlginç öyküsü ve trajik hayatıyla bambaşka bir ressamın filmi Frida. Salma Hayek’in başarılı performansı ile yaşadığı acılara karşı resim yaparak dayanmaya çalışan bir kadının hikâyesi anlatılıyor. Önemli kadın ressamlardan sayılan Frida’nın hayatı yaşadığı tren kazası sonrasında bir anda altüst olur. Asla bitmeyecek hastalık ve ameliyatlar artık hep onunladır. Tüm bu mücadelesine ortak olarak eşi Diego Rivero ile olan değişen ilişkileri de filme yansıtılıyor. 6 dalda Oscar ödülüne aday olan ve iki tanesini kazanan yapımda Edward Norton ve Antonio Banderas’ın rollerinin az olması eleştirmenlerce hayal kırıklığı olarak görüldü.

    0 0

    ‘Araf’ta 7 Yıl’ kitabında Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı dönemini anlatan Emre Soncan, “Tarih, Gül’e Türkiye’yi fetret devrinden çıkaracak ‘Mehmet Çelebi’ olma fırsatını sundu. O ise bu ikramı, elinin tersiyle itti.” diyor.Gazeteci Emre Soncan, Elhamra Yayınevi’nden çıkan ‘Araf’ta 7 Yıl” isimli kitabında, demokrasi ile statükonun arasında kalan 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görevdeki 7 yılını anlatıyor. Gül’ün Türk demokrasi hayatında önemli bir rol oynadığını belirten Soncan, son döneminde onayladığı antidemokratik yasalar ve hükümetin gayr-i hukuki uygulamaları karşısında büründüğü sessizliğin Abdullah Gül efsanesine zarar verdiğini söylüyor. Gül’ün Türk demokrasisini tek adamın avuçları arasına bıraktığını belirten Soncan, “Önünde iki yol var. Demokrasi mi yeni vesayet mi? Kararı kendisi verecek.” diyor.Kitabınızın adından başlamak istiyorum, neden Araf’ta 7 Yıl?Cennetle cehennem arasında olduğu belirtilen Araf, Abdullah Gül’ün son dönemini anlatan bir ifade. İçinden çıktığı siyasi hareketin hukuksuz uygulamaları, beraber yol yürüdüğü Erdoğan’ın anayasayı askıya alması ve bunlar karşısında Gül’ün büründüğü sessizlik. İyiyle kötünün, doğruyla yanlışın, cennetle cehennemin arasında kaldı. Ama o demokratik tepkiler vermek yerine Erdoğan’ın ve AKP’nin gayri hukuki uygulamalarını belki isteyerek belki de istemeyerek destekledi. Maalesef gayrimeşru sistemi meşrulaştıran isim oldu.Onayladığı yasalar yüzünden demokratik kimliği sorgulanan Gül, ‘noter’ eleştirilerine de maruz kaldı…AKP iktidarının ilk döneminde birçok demokratik reforma imza atıldı. Fakat son dönemde tam aksi uygulamalar başladı. Özellikle 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan sonra siyasi iktidar ahlaken meşruiyetini kaybetti. Ayakta kalabilmek için de evrensel hukuk normlarıyla bağdaşmayan yasalar çıkardı. Gül de bu yasaları onaylayarak demokrasinin raydan çıkmasına hizmet etti. Hatırlarsanız, bazı yasalarda toplumun sempatisini kazanmıştı; şike sürecinde gelen yasayı geri çevirdi örneğin. Milletvekili maaşlarını yükselten düzenlemeyi veto etti. 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna kadar bir cumhurbaşkanı gibi davrandı. Sonra ise Erdoğan’ın kafasındaki antidemokratik rejime hizmet eden bir Abdullah Gül geldi.Kısaca Cumhurbaşkanı halkı aldattı mı?Ya biz yanıldık ya da Gül’ün başka bir stratejisi vardı. Bilmediğimiz başka şeyler de olabilir. MİT Yasası, HSYK Yasası, Dershane Yasası, internete sansür getiren düzenleme… Bütün bunlara onay vermesi şöyle bir tablo ortaya çıkarıyor; ya Erdoğan ve Gül iyi polis kötü polisi oynadılar, Gül bizi iyi polis olarak kandırdı. Belki de Abdullah Gül’ü tehdit edip şantaj yaptılar. Özellikle Gezi Parkı olaylarında yaptığı açıklamalardan sonra Aydınlık Gazetesi, Gül’ün İsviçre’de hesaplarının olduğunu iddia etti. O dönemde Gül’e yakın isimlerle konuştuğum zaman gözdağı vermek için malum istihbarat teşkilatı tarafından hükümetle organize edilerek bu haberin yapıldığını söylediler.Sonuçta da o yasaları imzaladı…O zaman kitaba yazmadığım bir şeyi paylaşayım, özellikle son dönemde Abdullah Gül’ün ekibi hepimizin tahmin edeceği istihbarat teşkilatı tarafından adım adım takip ediliyordu. Yaptıkları her hareket kayda geçiriliyordu.Havuz medyası Gül’ü neden hedefe koydu? Gül-Erdoğan çekişmesinin bir sonucu muydu bu?Ülkenin tek adam sultasına doğru evrildiğini görüyoruz. Erdoğan’a yakın işadamlarından toplanan paralarla satın alındığı iddia edilen medya, bunda en büyük araç. Her gün karakter suikastları yapılıyor, Erdoğan’dan başka bir figürün etkin olmasına müsaade edilmiyor. Gül, Erdoğan’a karşı biraz muhalefet yapsaydı havuz medyasında hain, paralel ilan edilecekti. Kader arkadaşlığı yapmaları bir anlam ifade etmiyor. Gül’ün çevresindeki ekip de o dönemde şunu söylüyordu: ‘Bizim en büyük hatamız kendimize yakın bir medya oluşturamamamız. Bize destek verecek kimse yok.’ Gül de savaşmaktan korktu ve köşesine çekildi.Yüce Divan oylamasında AKP’deki firelerin Gül’ün ekibinden olduğu iddia edildi...Meclis’teki Gül’e yakın isimler Erdoğan tarafından son seçimde tasfiye edildi. ‘Gül’ün parti içinde kuvvetli bir ekibi var’ tezi çok geçerli değil. Ancak üç döneme takılan milletvekilleri var, bunların başka bir liderle hareket edeceği konuşuluyor. Gül yola çıksa üç döneme takılan isimlerin çoğu onun yanında yer alacaktır. ‘Bütün fireciler Gül’e yakın isimler’ ifadesi biraz mübalağalı geliyor.Evet, Gül birçok konuda eleştirildi ancak Devlet Denetleme Kurulu’nun yaptığı çalışmalar pek de hafife alınacak gibi değil…Devlet Denetleme Kurulu (DDK) ile Abdullah Gül’ün hakkını teslim etmek lazım. Son döneminde antidemokratik bir tavır sergilemiş olabilir ama DDK tarihi bir misyon eda etti. Yazıcıoğlu ve Özal olaylarında çok önemli bulgulara ulaşıldı. Yazıcıoğlu olayının bu noktaya gelmesinde Gül’ün bu Kurul vasıtasıyla çok büyük emeği var. DDK’nın o çok tartışmalı raporuna imza atmayabilirdi. Ama bu raporu yayınlattı. Kamuoyu vicdanında bu işin kaza olmadığı ortaya çıktı. Daha sonra bu iş devam ettirilebilirdi ancak Gül, orada frene bastı. Bunu neden yaptı? Cevabı yok.Yaklaşık iki senedir ‘çözüm süreci’ adı altında çalışmalar yürütülüyor. Süreçten önce terörle mücadele için ‘İyi şeyler olacak’ diyen Gül, bu süreci fişekleyen isim olabilir mi?Bu konuda Gül ile Erdoğan farklı düşünüyor olabilir. Gül ‘İyi şeyler olacak’ diyerek fitili ateşledi; ancak sürecin bu noktaya geleceğini biliyor muydu, emin değilim. Onu da aşan bir iş olabilir. Son dönemde süreç inisiyatifinden çıktı. Gül, bir gün Köşk’te dar bir toplantıda ‘Teröriste terörist diyemez olduk’ ifadesini kullandı. Özellikle Erdoğan’ın PKK’nın şiddet eylemlerini yeterince eleştirmemesi, havuz medyasında PKK’ya bir dokunulmazlık zırhı giydirilmesi Gül’ün milli hassasiyetlerine dokundu. Fakat burada gerekli duruşu sergileyemediği için yaşanacaklardan tarih önünde sorumludur.Hizmet Hareketi’nin yurtdışındaki okulları için yeniden bir karalama kampanyası başlatıldı. Gül bu okullara nasıl bakıyordu?Abdullah Gül, Dışişleri Bakanlığı döneminde büyükelçiliklere hem Gülen Hareketi’ne yakın okullara hem de Milli Görüş Teşkilatı’na yardım edilmesi noktasında bir talimat yazısı göndermişti. O dönemde bu tavrı çok eleştirilmişti. Cumhurbaşkanlığı süresince de yurtdışı gezilerinde Türk okullarını ziyaret ediyordu. Tayyip Erdoğan’ın Gülen Hareketi’ne karşı başlattığı şeytanlaştırıcı kampanyadan sonra suskun kalmayı tercih etti. Ancak verdiği bir mülâkatta okulların bütün bu olan bitenin dışında tutulmasını istedi. Bu, Gül’ün hanesine yazılacak olumlu bir puandır. Bununla birlikte Erdoğan’ın Gülen Hareketi’ne karşı kullandığı nefret söylemine, ülkenin birliğini temsil eden isim olarak ‘dur’ demeliydi.Kitabınızda Abdullah Gül’ün Mavi Marmara gemisinin İsrail’e gitmesine sıcak bakmadığına yer vermişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?Abdullah Gül sessiz kaldığı için yaşanan her olayın da sorumlusudur. Mavi Marmara’nın gönderilmemesine dair bazı girişimleri oldu mu bilmiyorum ancak bu olayın savaş çıkaracağı kanaatindeydi. Hatta basına yansımayan çok daha ileri sözleri var.Hayrünnisa Gül veda resepsiyonunda ‘İntifadayı ben başlatacağım.’ çıkışıyla dikkat çekti ancak devamı gelmedi…Hayrünnisa Hanım’ın bunu devam ettirebilmesi için kocasından bir işaret alması lazımdı. Eşinin Erdoğan’a bayrak açacağını görebilse devam ettirebilirdi. Gül, hiçbir şey yapmadığı için bu açıklamanın anlamı kalmadı.Peki, Abdullah Gül yeni bir parti kuracak mı?Parti kurmayacağını bir şekilde açıkladı. Ankara kulislerinde bazı partilerin bu yüzden kurulduğu, daha sonra başına Gül’ün geçeceği iddiaları dolaşıyordu. Önümüzdeki genel seçimlerden önce siyasi bir hamle yapması çok zor. Ortada bir kongre yok, milletvekili de değil. Bu seçimlere kadar Abdullah Gül’ün eli kolu bağlı. Zaman ne gösterir onu da öngörmek mümkün değil tabii.Özetle şunu demek mümkün mü: ‘Gül bu ülke için daha iyi işler yapabilecekken, imkânları değerlendiremedi’Türkiye fetret devri yaşıyor. Kader, Abdullah Gül’e Türkiye’yi bu fetret devrinden çıkarabilecek lider olma fırsatını sundu. Kaderin kendisine adeta altın tepside sunduğu bu fırsatı elinin tersiyle itti. Gittikçe otoriterleşen bir ülkede demokrat kesimler için bir umuttu, tünelin ucundaki son ışıklardan biriydi. Maalesef dengeleri gözeterek kendi geleceğiyle ilgili kişisel hesaplar yaparak Türk demokrasisini tek adamın avuçları arasına bıraktı. Bunun vebali Gül’ün omuzlarında. Bana göre bir şansı daha var; bir demokrasi yürüyüşü başlatıp elini taşın altına koyarsa o zaman belki millet onu affeder. Bunu yapmazsa yarın tarih sayfalarında Erdoğan’ın yer aldığı sayfada ismi yazılacak. Bu da bir liderin başına gelebilecek en kötü şey.Köşk’ün perdeleri...Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ndeki günlerine mercek tutan Emre Soncan, kitabında ilginç bir fotoğrafa da yer vermiş. Kitapta fotoğrafın hikâyesi ise şöyle anlatılıyor: “Cumhurbaşkanı Gül, bir gün Tarabya Köşkü’nde hizmetlileri perde takarken görür. Fakat köşkteki hizmetli, boyunun kısa olması nedeniyle perdeleri takmakta zorlanıyordur. Bu durumu gören Gül, merdivene çıkarak hizmetlilerin şaşkın bakışları arasında perdeleri kendisi takar.”Keşke yalanlamasaydıGül, kitabınızdaki Başbuğ bölümünü yalanladı...Erdoğan kapalı kapılar ardında İlker Başbuğ’la ilgili hakaretvari sözcükler kullanarak tutuklanması yönünde talimatlar yağdırıyordu. Gül de bunu biliyordu. Bu yüzden de Erdoğan’ı samimiyetsiz buluyordu. Başbuğ’un tutuksuz yargılanması kanaatindeydi bunu da dile getiriyordu. Fakat Erdoğan, İlker Başbuğ’un tutuklanması için elinden gelen her şeyi yaptı sonra kameralar önüne çıkıp Başbuğ’un tutuklanmaması gerektiğini söyledi. Bütün bu anlattıklarım tamamen gerçektir. Gül de bunu biliyor. Keşke yalanlamasaydı. Ama yine de kendisine kırgın değilim.

    0 0

    “Sadece Farklıyız” sloganıyla yola çıkan Down Cafe projesi, down sendromlu gençleri hayata tutundurmayı amaçlıyor. Down Cafe sadece enfes ev yemeklerin sunulduğu bir mekân değil; iş ve sosyal etkinlik ortamı olmasının yanı sıra tiyatro, işaret dili, yoga gibi dersler alınan bir eğitim alanı. Gönüllü olarak her hafta gelen eğitmenler, sonuçtan çok memnun.Mekan, Alternatif Yaşamı Destekleme Derneği Onursal Üyesi Mimar Saruhan Singen’in öncülüğünde açılmış. Projeyi, Şişli Belediyesi de destekliyor. Kafe, kâr yapmak için değil, hizmet için yola çıkmış. Kurucusu Saruhan Singen, birçok down sendromlu çocuğun evinde izole bir hayat yaşadığını söylüyor. Down sendromlu çocukların sadece farklı olduğuna dikkat çeken Saruhan Singen, onların da hayatın içinde yer alması gerektiğini vurguluyor. Eğitimlerle yüzde 50-60 oranında normalleşip kazanılabildiklerini ifade ediyor. Bu çalışmaların imkânsız olmadığını vurguluyor. Downlu çocukların garsonluk yaptıkları ve sosyal ihtiyaçlarını karşıladıkları ilk mekân burası. Bir tane de Konya-Ereğli’de şubesi var.Nişantaşı’nda Mıstık Park’ta da mobil kafe şubesi olan Down Cafe’de her gün 18-35 yaş arasında ortalama 5 down sendromlu çalışıyor. Bu da çalışanların beşte biri demek. İmkânı olan anneler de gelerek destek oluyorlar. Downlu çocuklar kendi emekleriyle kazanıyorlar ve burada bulunmaktan dolayı çok mutlular. Her biri ayrı bir maharete sahip. 28 yaşındaki Ari kendisini takı ustası olarak tanımlıyor. Peynirli börek yapmayı çok seven Nil ise anne olmak istiyor. Çağdaş (29) çok bilgili olmasının yanı sıra doğum tarihinizi öğrendiği anda size hangi gün doğduğunuzu ve kaç yaşında olduğunuzu anında söylüyor.Down sendromu vücut hücrelerindeki kromozom sayısının normalden fazla oluşuyla ortaya çıkan genetik bir hastalık. Gebelik döneminde veya doğumda teşhis konulabiliyor. Türkiye’de 7 bin 500, İstanbul’da ise yaklaşık 3 bin civarında down sendromlu çocuk mevcut. Bu da genel engelli nüfusunun yüzde 1,2’sine tekabül ediyor.

    0 0

    SYRIZA’nın zaferi, Ortadoğu ve Balkanlar’da sevinçle karşılandı desek yeri. 2010’daki krizin ardından işsizlik, enflasyon, istikrarsızlık sorunuyla başa çıkmaya çalışan Yunanistan’ın yeni umudu SYRIZA, ne kadar gerçekçi? AB’ye başkaldıran bir Yunanistan mümkün mü?40 yaşında bir adamın dilinden, insanların yıllardır duymayı beklediği cümleler dökülüyor. Konuşma sık sık sokaktaki coşkuyla kesilse de konuşanın sözlerinin ağırlığı hepsinden büyük:“Yunanistan feci bir kemer sıkma dönemini geride bırakıyor. Korkuyu ve otoriterliği geride bırakıyor. Beş yıllık aşağılanma ve ızdırabı geride bırakıyor.”Bu sözler Yunanistan’ın yeni Başbakanı Aleksis Çipras’a ait.Euro Bölgesi’ne girmesinin ardından hızlı bir çöküş süreci yaşayan ve bedelini 2010’dan bugüne gelen ekonomik krizle ödeyen Yunanistan için, SYRIZA umudun yeni adı. AB yorumcuları Yunanistan’ı “ağustos böceğine” benzetedursun, hazırcılık ve tembellikle itham edilen Yunanistan’ın da savunması AB’nin siyasal bir okuması: Her ülkenin ekonomik gücüne ve potansiyeline uygun olmayan dayatmalarla, büyük ülkelerin çarkını döndürüyorsunuz.Seçimi kazanmasının ertesi günü, parlamento önündeki bariyerleri kaldıran, işten çıkarılanları yeniden işe alan ve özelleştirmeleri durduran Başbakan Aleksis Çipras, “kul-köle ilişkisine yer vermeyeceklerini” her fırsatta dile getiriyor. Peki işsizlik oranı yüzde 25’i aşan, borçlarını iptal etmesi mümkün görünmeyen bu durumun içinden nasıl çıkılacak? Yunanistan için ikinci bir bahar mümkün mü?“Bolluk yıllarına özlem var”Seçimlerin hemen ardından kaleme aldığı yazısında Yunanistan için asıl ayrımı sağ-sol üzerinden değil, Troyka ve Memorandum’a karşı olmak üzerinden okuyan Herkül Millas, SYRIZA, ANEL ve Altın Şafak’ın güçlenmesini bu politikalara karşı çıkmalarına bağlamıştı.“SYRIZA’nın sıcak siyasette göremediğimiz kör noktaları neler?” sorusuna cevap veren Millas’a göre, bu film daha önce de görülmüştü:“Bu filmi daha önce de gördük. Andreas Papandreu da NATO ve AB’den çıkacağız demekle işe başladı, sonunda normal şeyler (ve bol popülizm) yaptı. Seçmen buna alışık! Yeter ki ona da bir pay verilsin.”SYRIZA’nın bol bol sosyalist laflar etmesine karşın, gücünün halkın siyaset dışı beklentilerine dayandığını dile getiren Millas, Yunan halkının özlemini de “eski bolluk yıllarına dönmek” olarak özetliyor. SYRIZA’nın aşırı sağcı partiyle koalisyon kurabilmesi de bu beklentiyi karşılamanın bir yöntemi.Peki SYRIZA’yı bekleyen ne? Millas’a göre, uzlaşma:“Bence uzlaşacak AB ile. Ama partisinin içinde radikal sol da var. Onlar baskı yapar herhalde.”“Türkiye’de birçok siyasi hareket SYRIZA’da kendini buldu, bunu gerçekçi buluyor musunuz?” sorusuna Millas şöyle yanıt veriyor:“Türkiye’de benzer parti yok, sol gelenek yok, tarihi de yok yani. İki ülke bu alanda hiç benzemiyorlar. Türkiye’de herkes görmek istediğini görüyor. Hoş Yunanistan’da da durum pek farklı değil! Maalesef insanlar gerçekle yüzleşmek istemiyorlar. Birkaç günde para sıkıntısı baş gösterince SYRIZA da bu gerçeği anlayacak. Korkum başka: eğer SYRIZA hayal kırıklığı yaratırsa Altın Şafak güçlenecek.”Almanya uzlaşmazSYRIZA’nın umudu ve vaatleri sürerken, madalyonun öbür yanında borçları ve izleyeceği ip üzeri politika duruyor. Almanya Ekonomi Bakanı Sigmar Gabriel’e kulak verelim:“Yunanistan, kendi gelir dağılımındaki adaletsizlik nedeniyle Troyka’yı suçlayamaz.”Türkiye–Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen’e göre de Almanya gerçekçi bir tavır izlemeyecek. Bunun gerekçesini Şen ekonomik dengelerle açıklıyor:“Almanya uzlaşmacı bir tavır izlemez. Almanya AB bütçesinin yüzde 34’ünü ödüyor bu miktarda bir Euro borcunun ödenmesine yeşil ışık yakarsa, kendi seçim bölgesinde zor duruma düşer. Zaten yükün çoğunu Almanya kaldırıyor.”Almanya’nın taviz vermez tutumunu bu sözlerle değerlendiren Şen, Yunanistan’ın borcu ödememe konusundaki ısrarının da gerçekçi olmadığını vurguluyor. Yunanistan’ın borcunu ödememesi, başka ülkelere de emsal olabilir, bu durumda AB içinde huzursuzluğa yol açar öngörüsüyle Şen, başka bir ihtimali vurguluyor:“Kim gelirse gelsin Yunanistan’ın bu borcu ödemeyeceğini biliyorlar ama Yunanistan’a taviz verilirse İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya’nın da başkaldıracağını biliyorlar, o yüzden sert tavırlarını devam ettirecekler.”“Şimdi ne olacak?” sorusuna Şen’in cevabı şöyle:“Benim görüşüme göre borçlarını ödeme konusunda taviz alamayan Yunanistan en geç ekim ayında Euro Bölgesi’nden çıkacak. AB de bunun için hazırlığını yapacak. Drahmiye geçerek Çipras halkına vaat ettiği konularda belli bir para ödeyecek. Enflasyon artacak, Euro Bölgesi dışında yaşamını sürdürme konusunda yaşama savaşı verecek. Aşırı sağ bir hükümet gelmesin diye bütün bu sürece AB göz yumacak.”Seçimlerdeki SYRIZA zaferini Şen de soldan çok başkaldırı iradesine bağlıyor ve bu durumu bir ulusal başkaldırı olarak niteliyor:“Bu seçim, Yunan halkının başkaldırısı. Solcu olması ayrı ama bunu başka bir lider de yapabilirdi. Bu ulusal başkaldırının şart olduğunu gördüler. Avrupa Birliği bakarsanız, Yunanistan dışında diğer ülkelere yaptırımlarını getirdi ve uygulamaya başladı. AB’nin güçlü ülkeleri bu ekonomik düzeni çevirmeye başladı. Bu sisteme başkaldıran yalnızca Yunanistan oldu, o yüzden Yunanistan’a taviz verilmeyecek, yoksa bu taviz halinde ikinci başkaldıran İspanya olur.”Görünen o ki, daha birinci haftasında pek çok tartışmanın kapısını açan SYRIZA zaferi, ilerleyen günlerde hem Türkiye hem Avrupa ülkeleri için önemli bir etüt merkezi olacak.

    0 0

    Sualtı makro fotoğrafçılığı için en ideal yer Lembeh Boğazı’dır. Burada yaşamak için kamuflaj yapan sayısız miktarda deniz canlısıyla karşılaşabilirsiniz.Venezuela’da doğmuş olan sualtı fotoğrafçısı Alexis Golding, Galapagos, Bahamalar, Yucatan Peninsula, Küba, Kanarya Adaları ve Endonezya gibi farklı ve bir çok bölgede dalışlar yapmıştır.Fotoğrafçıya göre, tüm dünyadaki sualtı makro fotoğrafçılığı için en iyi yer Endonezya’daki Lembeh Boğazı’dır.Kabuğu olmayan bir salyangoz türü olan nudibranch’lerden kurbağa balıklarına kadar küçük türlerin zenginliği ve dünyanın en zehirli ahtapotunu fotoğraflamak fotoğrafçının her dalışını sıra dışı hale getirmiş.Fotoğraflarda hayatta kalmak için kamuflajı kullanan birçok deniz canlısını görebilirsiniz.

    0 0
  • 02/01/15--06:00: Ateş ve buz!
  • Turuncu manzara ‘buzlar ülkesi’nin görmeye alıştığımız görüntüsüne hiç mi hiç uymuyor. Avrupalıları kara kara düşündüren aktif volkanlar sıra dışı fotoğraflar için ise ayrı bir fırsat.Göz kamaştırıcı sahneler İzlanda'nın en büyük, uçsuz bucaksız buzulu Vatnajökull'un buzlu yüzeyinde patlayan Bardarbunga volkanı lav püskürtünce çekildi.Bristol Üniversitesi'nden volkan uzmanı Jeremy Phillips, Avrupa projesi Futurevolc'un sağladığı erken uyarı sayesinde alanın görüntülendiğini belirtti.Lav püskürtmesinden önce yaşanan bir dizi deprem, bir şeylerin olacağı konusunda araştırmacıları uyardığını söyleyen Phillips, "Bu noktada bu mağmanın yüzeye ulaşacağını ifade eden özel bir kanıt yoktu. Fakat depremler olur olmaz geniş, kocaman bir yarık oluştu. İşte hepsi bu" dedi.Philips'e göre, toplanan veriler Futureevolc projesinin kül bulutlarının potansiyel oluşumunda gerçek zamanlı tahminler yapmasını sağlayacak.

    0 0

    Prof. Dr. Nuray Mert, AKP iktidarı döneminde ilk tasfiye olanlardan. Evinde buluştuğumuz Mert’e, gündeme ve kendisine dair birçok soru yönelttik. Tasfiye olduktan sonra neden konuşmadığını, medyanın akıbetini, çok tartışılan BDP otobüsü üzerindeki zafer işaretini, barış sürecini ve aile hayatını…Dönemin başbakanının ‘Mert değil namert’ diye hedef aldığı ve medyada tasfiye olan ilk gazetecisiniz. Ama o günleri hiç anlatmadınız…O dönem hiç konuşmadım çünkü mağduriyet edebiyatını sevmiyorum. Biz yine ayrıcalıklı konumda insanlarız. Medyanın bir kere gözle görülmeyen baskı altında kalmış birçok mensubu var. Bu yüzden cezaevlerine girmiş olanı, cinayete kurban gitmiş olanı var. Mevcut hal içerisindekiler de zor şartlar altında çalışıyor. Asıl baskı onlarda. Çünkü onlar geçim sıkıntısı içinde o işi yapmaya mecbur. Benimki de elbet göz ardı edilemeyecek bir şeydi. İnsan hakları gözleme dernekleri, uluslararası basın kuruluşları çok yakından ilgilenip ciddiye aldılar. Onun dışında ‘mağdur oldum’ demek tarzım değil. Şikâyet edebileceğim tek konu sadece geniş kitlelere ulaşma konusunda önümüze engel konulması.Yıllar evvel ilk kez ‘sivil dikta’ dediğinizde, çok tepki almıştınız. Bugün ‘Sen haklıymışsın, biz göremedik’ diyenler var mı?Çok oluyor ama bu benim için hiç önemli değil. 2009’da önce ‘sivil istibdat’ diye bir yazı yazdım, sonra Vatan’a verdiğim röportajda ‘Sivil dikta kaygısı taşıyorum’ dedim. Sivil diktadan da ziyade, askeri vesayet kalkıyor. Otorite sadece üniforma ile olmaz, bunun yerine sivil bir otoriter rejim geliyor diye kaygılarımı söylemiştim. Böyle söyledim diye olmasına gerek yok. Kâhin değilim. ‘Olacak’ da demedim. Kaygı duyduğumu söyledim. İşaretlerini görmüş olabilirim. Ki öngörü, gidişatı engellemek adına işe yarayabilir. Ayrıca bunları o zaman söylemek daha anlamlıydı. Şimdi haklı çıkmamın bir ehemmiyeti yok. O zaman bu gidişi engelleyecek bir dikkat, tedbir oluşturursa, bir manası var. Yoksa haklı çıkmışım ne yazar, memleket bu hale geldikten sonra. Haksız çıkmak işime gelirdi. Keşke haksız çıksaydım. O zaman söylediklerim insanların aklına yatmayabilir. Ama en azından bir tartışma başlatmak, ciddiye alıp ‘Acaba?’ denilmedi. Hemen bir karalama kampanyası yapıldı.Türkiye’deki sorunlardan biri de bu kampanyalar olsa gerek…Kesinlikle. Siz bir şey söylüyorsunuz hemen bir kampanyanın hedefi haline geliyorsunuz. Bu barış sürecinde de oldu, hâlâ oluyor. Asla bir tartışma zemini oluşmuyor, ithamlara maruz kalıyorsunuz, asla söylemek istediğiniz şey tartışılmıyor. Boğmaya çalışıyorlar.AK Parti içinde yakından tanıdığınız isimlerin olduğu biliniyor. Aralarında sizi şaşırtanlar oldu mu?Kolay kolay şaşırmam. Gerçekçi bir insanım. Kimseye çok fazla anlam yüklemem ama buna rağmen çok şaşırtanlar oldu tabii ki. İsim vermem. Dostluk fasılları başka bir alandır, mevzu bahsedilmez. Zaten şaşırdığım da benimle ilişkileri değil, genel gidiş. Söylediklerine, savunduklarına, yaptıklarına bakıp bakıp inanamadığım birçok şey oluyor.Bir dönem muhafazakâr camianın kadınları arasında epey popülerdiniz. Şimdi, bir zamanlar güvendikleri fikirlerinizden dolayı sizinle iletişimi kesenler oldu mu?Zaten farklı siyasi fikirde olduğunuz zaman fikirler ayrılıyor. Bunlara rağmen dostluk sürdürmek çok istisnai durumlar dışında mümkün olmuyor. Olduğu dönemlerde geçici oluyor. Kamuya fikir beyan eden herkes siyasidir. Dolayısıyla irtibatımızın olması düşünülemez. Onların irtibat kesmesiyle alakalı bir şey değil. Ben istemem zaten. Yazılan çizilen, o fikirlere sahip, rahatlıkla söyleyebilen biriyle bambaşka dünyalardayız demektir. Neden bir arada oturup çay içeyim.Zafer işaretinin, örgüt sempatisiyle alakası yokBarış sürecini, geldiği noktayı nasıl yorumluyorsunuz?Biz fanilerin görebildiği kadarıyla kanaat bildirebilirim. Nasıl bal, bal demekle ağız tatlanmıyorsa, barış barış demekle de barış gelmiyor. Dolayısıyla bu iş olur olmaz şeklinde kestirmeci bir yaklaşım içinde değilim ama kaygılarım devam ediyor. Başında da endişe verici nokta olarak iktidarın, devletin (artık ikisi aynı) Kürt meselesine bakışıyla, çözümden anladığıyla Kürt tarafının bu meseleye bakışı, sorununu tanımlama biçimi ve çözümden barıştan anladığı arasında ciddi bir makas olduğunu düşünüyorum.Aynı düşünüyor olsalardı masaya oturmazlardı zaten…Doğru. Bu süreçler böyle başlar zaten. Ama uzun zaman içinde bu makasın biraz kapanması, daralması lazımdı sürecin rayında gitmesi için. Ama bu intibada değilim. Kaygılandığım da bu. Bir yandan müzakere sürecindesiniz, örgütün lideri ile görüşüyorsunuz. (Bunu destekleyenlerdenim) ama IŞİD söz konusu olduğunda IŞİD ve PKK’yı eşitliyorsunuz. PKK’yı bir anda hayır cemiyeti konumuna koymalarını kimse beklemiyor ama IŞİD’le aynı pozisyona koyduklarında, örgütle yaptıkları müzakereyi hangi zemine oturttukları sorusu ortada kalıyor. İkincisi PKK’ya sempati duyan tabanla nasıl barışacaklar? Onlar nezdinde bu dilin hiç değişmemesi, zaman zaman milliyetçi yerlere savrulması, müzakere yapan bir iktidarın “Bunları nasıl söyler/” dedirtecek söylemleri endişe verici. Bazı entelektüel, okumuş yazmış insanlara hayret ediyorum. “Bunlar seçim taktiği” denmesi, dillerinin bu kadar rahatça savrulması sorun çıkarır. Türk kamuoyunun barışa hazırlanması açısından ciddi bir sorun. PKK çizgisini destekleyen barışmak, demokratik çerçeveye çekmek istedikleri taban için de sorun.BDP otobüsü üzerinde yaptığınız zafer işareti çok konuşuldu. Kimilerine göre PKK sempatizanı oldunuz, kimilerine göre Türk düşmanı…Valla barış süreci bana yaradı. (Gülüyor) Bu konuda açılmış birkaç dava var hakkımda. Bazıları düştü. Bazıları takip edilmiyor herhalde bekliyor öylece, Demokles’in kılıcı gibi. Bunun örgüt sempatisiyle alakası yok. BDP öncülüğündeki Bağımsızlar Barış ve Özgürlük Platformu’nun organizasyonuydu. Biz de o adayları destekleyenlerdendik. Dolayısıyla seçim sonrasına rastlıyor. Seçimlerde de gittim bölgeye. Herkes adaylarla bir yere dağılmıştı, mitinglere katılmıştı. O işaret seçim sonrasındaki kutlamada oldu. Ahmet Türk davet etmişti. Seçimden zaferle çıktık işaretiydi. Öylesi platformlarda aynı şeyi yine yaparım.Gizli örgüt olsa, kendini dizide ifşa etmez14 Aralık medya operasyonunu nereye koyuyorsunuz? Gerçekten paralel bir yapı var ve ona mı yapıldı bu operasyon?Paralel yapı, örgüt iddialarını yutacak biri değilim. Şimdiye kadar cemaat çevreleriyle hep belli bir mesafe içinde oldum. Çünkü milliyetçi ve devletçi buluyorum. Dünya görüşüme uymuyor. Ama güzel dostluklarım, ahbaplıklarım da var. Başörtüsü mücadelesi verilen, muhafazakâr kesime karşı yapılanlarda ortak olduğumuz noktalar da oldu. Hiçbir kesimle doğrudan bağlantılı olmadım zaten. Cemaatin Kürt meselesine bakışı noktasında da ayrı düştüğüm konular var. Ama paralel paranoyası, devletin uygunsuz icraatlarına karşı bahane bulmak isteyenlerin ürettiği tezler. En fazla işbirliğinden bahsedilebilir. Bu konuda eleştiririm. Bugüne kadar böyle bir iktidarı destekleyip meşrulaştırdılar, beraber birçok konuya imza attılar. Vatandaş açısından bu bir iktidar tablosudur. O iktidarın içinde cemaat vardır. Başka cemaatler yok mu? Daha geniş çaplı örgütlenmiş cemaatler var bildiğimiz kadarıyla. İktidar bunlarla ittifak içine giriyor. Demokratik bir ülkede vatandaşı ilgilendiren şey iktidar tablosudur. “İktidar onunla işbirliği yaptı, ötekiyle birlikte hareket etti.” Bu argümanlar ikincil meseledir. Bunun ötesinde ‘Örgüt var, çete var' söylemleri gerçekçi değil. Hayretler içindeyim. Hükümetin gazetelerinden biri özellikle her gün, bir örgüt şeması yayınlıyor. Aklı başında olan herkes aşağı yukarı iktidar tablosunu görüyor. Otoriter gidişe dur dediği için, zamanında ittifak ettiği kesimi tasfiye etme girişimi bu. Ama buna bir kılıf bulmak isterseniz söylenenlere inanmak durumundasınız. “Yolsuzluğu kendi içimizde hallederiz, şimdi paralel daha önemli” diyen aklı başında olduğunu düşündüğüm insanlar gördüm. Velev ki paralel yapı var. Bir vatandaşın bu yapıyla muhatap olma imkânı yok ki. Muhatap olacağımız şey kurumlar, siyasi yapılar ve iktidardır. Her olan bitenden de siyasi iktidar sorumludur. İcraatı esnasında şikâyet ettiği bir şey varsa, onun üzerine gitmek de iktidarın görevi.'Biz safmışız, kandırılmışız' diyorlar ama…Böyle bir şey olabilir mi? Bir yandan güçlü olduğunu iddia eden bir iktidar, diğer taraftan herkese ne kadar güçsüz, saf, kandırılmış bir çocuk imajı oynuyor. O derece saf bir iktidar tablosuysa, zaten memleketi yönetme ehliyeti yok demektir. Belki bugün de bir başkası kandırıyor. Nereden bileceğim? Paralel söylemine bakınca, öyle geniş bir ağdan bahsediyorlar ki, bundan hiç haberleri yokmuş, elleri kolları bağlıymış, saflığından bu yapıya teslim olmuş bir iktidar var sanırsınız. Eğer gerçekten böyleyse bu iktidarın ülkeyi yönetme ehliyeti yok demektir. Dün başka bir şey bugün paralel, bugün paralel yarın başka bir şey olacak. Hiç inandırıcılığı olmayan şeyler. İktidarın uygulamalarına kılıf arayanların söylemi.Gizli örgüt olsa, kendini dizide ifşa etmez. Soğuk Savaş döneminde komünistler böyleydi. Anarşist, komünist aranırdı her bir şeyin arkasında. Bunlar otoriter rejimlerin çok bilindik taktikleri. Düne kadar son derece yakınında yer alanlar, camianın televizyonlarına çıkan, gazetesinde yazan, toplantılarına giden, övgüler dizen herkes saf anladığım kadarıyla.Ya bir dönem içinde yer alanlar?Övgüler yazanları geçtim, cemaatin içindeki yaşlı başlı bir adamın dönüşünü o kadar çok yadırgadım ki. Aşikâr bir şekilde korkusunun esiri olması. Bu beyefendi cemaatin içindeydi, sanki birtakım kötü işler olmuş ama yıllarca itiraz etmemiş gibi. Ama 15 yaşındaki bir delikanlı değil ki, “Ben orada kameramandım bilmiyorum” desin. Kalkıp bir iki günde kendini bu grubun dışında gösterip, cemaati hedef haline getirmesi aslında ülkedeki yozlaşmanın işaretlerinden. O yüzden beni ilgilendiriyor. Bu tür otoriter rejimlerin en kaygı verici taraflarından biridir kişiliklerin bozulması. Daha doğrusu bu tür kişilik yapılarının ortaya çıkması, çoğalması. Bunun bir çıkar yol olarak görülmesi, meşrulaşması, yadırganmaması. Birdenbire belli ve bariz nedenlerle (korkma, sakınma, kendini koruma) dönüş yapması, yetmiyormuş gibi mahkemede tanık olması, bu yaşımda görmekten rahatsız olduğum şeyler. Ne şahıs ne de bulunduğu yapılar beni ilgilendirir. Ama bu tablo çok yadırgatıcı, çirkin bir tablo. Böylesi tutumlar ümidimi kaybettiriyor. İnsanlara anlam atfettiğimden değil. Bu derece savruluşa tanık olmak umut kırıcı.Benim vergilerimle yurtdışında ne diye okul açacaklar!Erdoğan’ın yurtdışındaki Türk okullarını kapattırmaya çalışmasını nasıl yorumluyorsunuz?Doğrusu öyle bayrak dalgalandırma hevesinde olan, milliyetçi bir insan değilim. Emperyalist düşüncelerim yok. Ama bu okullar benim için bir dış ilişkiler meselesi. Ayrıca iki sene öncesine kadar övdükleri, destekledikleri, gururla sundukları okulları kapatmaya çalışmaları akıl alır gibi değil. Türkiye’deki insanları sindirmeye, ikna etmeye çalıştılar “Biz safmışız, fark etmedik” diye şimdi bu saflığı uluslararası boyuta taşıyorlar. Bu çok ciddi bir imaj sorunu. Neymiş efendim cemaatin okulları şer yuvasıymış, kara propaganda merkeziymiş. Daha ikna edici argümanlar bulmalılar. Bir ülkenin desteklediği, övdüğü kurumlara sonradan ‘Desteklemiyorum, bunları hemen kapatın. Bunlar hükümetin düşmanı’ demesi karşısındakileri de düşündürür. Bir de devlet kendisi okul açacakmış, okulları satın alacakmış. Benim vergilerimle ne diye yurtdışında okul açacaklar? Bu benim gibi düşünenlerin destekleyeceği bir şey değil. Ve oraya nasıl öğretmen atayacak? Oradaki öğretmenlerde gönüllülük esası var. Böyle bir misyon içinde hissediyordur kendini, mağdur olacağı yerlere gidip, çile çekmeyi göze alıyordur. Bu bir tercihtir. Ama bunu kalkıp, imparatorluk misyonuna, resmi politikaya çevirmek almışız. Bu işi sivil toplum yapar. Sivil toplum dışına çıkarsa sorunludur.Demokratlık taslayıp, her iki tarafı idare edenler varAydınların iktidara angaje olması çok tartışılıyor. 12 yıllık süreçte nasıl bir aydın profili oluştu?Bu arkadaşların bir kısmı zaten devletçi zihniyete sahip. Dolayısıyla şu anda zaten muktedir devlet olduğunu düşündükleri bir çevreyi’ partiyi çok gözlerinde büyütüyorlar. Başkaları tezlerinin hâlâ doğru olduğunu, AKP'nin Türkiye'yi demokratikleştirecek dinamik olduğunu düşünebilir. Etyen'le tartışmalarımız oldu ama inanın en namuslularından biri o. Çok net bir şekilde, kendine göre bir Türkiye tanımı var. AKP'nin her şeye rağmen ne kadar demokratik bir dinamik olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ne kadar ikna olursanız. Beni ikna etmez o ayrı. Ama daha kötüsü var. Dün söylediklerini bugün inkâr edenler. Hâlâ demokratlık taslayıp, eşe dosta şikâyetçi olup, entelektüel arkadaşlarının yanında muhalif, yazı başına geçince durum kurtarma işi yapanlar var. Dün ak dediğine bugün kara diyenler var. Asıl yadırgadığım inanmadığı halde, zaman zaman her iki tarafı da idare etme kaygısı içinde olanlar var. Aslında inanmadığı, ikna etmediği şeylere çok fazla telaffuz etmemek için gayret sarf edenler.Çocukken koalisyon kelimesinin anlamını bilmiyorum diye ağlamışlığım varOkul dışında neler yapıyorsunuz?Son zamanlarda evcimen olmayı tercih ediyorum. Çünkü evde rahat çalışabiliyorum. Üniversitede olmuyor çünkü. Gelen giden oluyor, kısıtlıyor. Aileye çok bağlı biriyim. Çoğu vaktimi, beni büyüten halamla geçiriyorum. Üç tane kız yeğenim var, halayım yani. Onlarla çok vakit geçiriyorum. Postmodern bir geniş aile.Yalnız değilsiniz yani…Ailenizle vakit geçirmeyi severseniz zaten çok yalnız olmuyorsunuz. Gençliğimden beri çok önemserim ailemi. Orta yaşta da öyle oldu. Çocuklar büyüyor hepsinin talepleri var. Onlarla çok fazla vakit geçirdiğim için fazla sosyal oluyorum. Şikâyetçi değilim, ama…Yoruyorlar galiba…Siyasal aktivizm merakı olan biriyim. O tür aktiviteler de çok oluyor. E kızlar da olunca yoruluyorum galiba. O yüzden daha çok evde çalışmayı seviyorum. Seyahat ediyorum sık sık. Eskiden daha çok Ortadoğu'ya gidiyordum şimdi biraz oralar kapandı. Ama benim seyahat anlayışım, gezme anlamında değil. Gezmek ayıp değil ama ben ona yatkın değilim. Geçen sonbaharda Rojava'ya, Erbil'e, İran'a gittim bir toplantı vesilesiyle. Böyle fırsatları sonuna kadar kullanmak istiyorum.Akademi dünyasındakiler genellikle asosyal olmakla özdeştirilir.Çok tipik bir akademisyen değilim. Politik bir tarafım olduğu için olmuyor. Daha renkli bir hayatım var. Ama bu yaşlarda fazlası yoruyor insanı.Sürekli ‘Bu yaşımda, bu yaşlarda' diyorsunuz. Yaşlanma tedirginliği mi?Değil. Orta yaşlar güzel yaşlar. Kafanızda bir sürü şey daha yerli yerine oturuyor. Dolayısıyla insan bu yaşlarda alanıyla ilgili daha fazla çalışmak istiyor. Bana öyle oldu yani. Gençken de kendinizi geliştirme ihtiyacınız var. Ama sanki bazıları olmuyor. Orta yaşlarda insanlar belli bir birikimi elde etmiş oluyor. Ve böyle bir birikim üzerine insan daha çok meraklı oluyor. Parantezler daha da çoğalıyor. O yüzden daha çok vakit harcamak istiyorum merak ettiğim şeylere. Hatta öğrenmekten yazmaya fırsat bulamıyorum, engelliyor kitap vs. yazmamı.Siyasal aktivizm dışında, hobileriniz yok mu? Edebiyat, sinema, müzik…Maalesef. O bakımdan çok yoksunum. Düz bir insan haline geldim. Kız kardeşim beni çok suçluyor sanatla ilgilenmediğim, tekdüze olduğum için. Aslında başlangıçta bu tür şeylere meraklı olduğum için, sosyal bilimlere yöneldim. Ama zamanla evriliyor işte. Şimdi eğer roman okuyacaksam bile siyasi yönü varsa okuyorum. Ortadoğulu yazarları okuyorum.Romantik ya da bir bilimkurgu filmi ilginizi çekmiyor olmalı…Film izlemiyorum ki.Ya tiyatro?Tiyatroyu sevmiyorum.Bütün aktivitelerde siyasi bir unsur aradığınız için olabilir mi?Doğrudan siyasal mesajı olan şeyleri sevmem ama bir süre sonra ‘Deformasyon profesyonel' dedikleri şey oluyor. Bu bende çok oluyor. Sıradan bir film bile seyrederken, hep politik anlamlar çıkarıyorum. Roman alacaksam, yaptığım işle bağlantısı olmasına dikkat ediyorum.Bu sizi rahatsız etmiyor mu?Rahatsız oluyorum ama hep böyle bir eğilim içerisindeyim. Diyorum ya deformasyon bunlar. Çocukluğundan beri siyaset seven biri var mı bilmiyorum ama çocukluğumdan beri siyasete düşkündüm. Okuma yazmayı ilk öğrendiğim zamanlar özellikle çok sıkılıyordum. Gazetelerde benim bilemeyeceğim kelimeleri görünce moralim bozuluyordu. Mesela koalisyon kelimesinin anlamını bilmiyorum diye ağlamışlığım var. “Ben bunları ne zaman öğreneceğim?” diye üzülürdüm. Kimse siyasetçi değil ama eve çok gazete dergi girerdi. Dün gibi hatırlıyorum. O zaman galiba asker cumhurbaşkanı var bir dergi kapağında. Annemler imalı imalı gülüşüyor. O kapaktan bir şey anlıyorlar. Ben bunu anlamıyorum diye kahroldum mesela. Sonradan fark ettim ki bu hiç de normal bir çocukluk değil. Fen bilimlerine, hayvanlara, uzaya meraklı olabilir bir çocuk. Ama niye ilk merak ettiği şey, koalisyon olsun? Yani deformasyona uğramam kolay oldu. (Gülüyor)Siyaseti bu kadar seviyorsanız, neden siyaset yapmıyorsunuz?Aktif siyaseti sevmiyorum. Anlama çabasını daha önemseyen biriyim. Ayrıca kolektif çalışabilen biri değilim. Hiç kimse herhalde yüzde yüz içinde bulunduğu politik ortamla anlaşmaya çalışmıyor. Birileri yüzde yüz anlaşmıyorsa, ben yüzde elli bile anlaşamam. Çok titizlenmekten, entelektüel titizliği başladı bende. Her tarafı sorgularsanız zaten mevcut siyasi yapılardan birinde bulunamazsınız. Bazıları bunlara rağmen bunu bir tarafa koyuyor ve siyaset yapıyor. Ama hiç öyle değilim. Ayrıca kontrol frik yani kontrol hastasıyım. Dolayısıyla kolektif çalışamam, çalışsam da, hiç kimsenin çalışmasını yeterli bulmam. Kimseye baş ağrısı olmayayım diye de girmem kolektif işlere.Yıllardır sivri dilinizden mahrum etmediniz kimseleri. Ancak son zamanlarda fikirlerini ifade edenlerin durumu ortada. Aileniz “Nuray yeter artık, tut şu dilini” diyor mu?Demez olurlar mı? Annem, halam. Söylediklerimden memnunlar tabii. Ama her aile gibi de kaygı taşıyorlar. Yeğenlerim başta olmak üzere. Çok politik çocuklarda değiller ama özellikle en küçük olan 12 yaşındakinin derdi büyük. Bir zamanlar televizyonda görünürken, birdenbire kayboldum. O dönem beni çok suçladı. “Nasıl böyle bir imkânı reddedersin? Başbakan'a karşı bir şey söylemişsin. Nasıl böyle bir şey yaparsın?” diyor. (Gülüşmeler) En büyük derdi buydu. Bunun dışında seyahat ettiğim zamanlar kaygı duyuyorlar. Bir de özellikle başım bir aralar çok sıkıntılıyken, cezaevine girerim diye korktular.Siz korkuyor musunuz?Hayır. Bir dava uğruna ölmek istemem, o kadar da uzun boylu değil tabii ki (gülüşmeler). Ama çok seçim de yapamıyorsun. Bu bir öncelik meselesi. Her şeyi söylemezsen ölmezsin tabii ki ama bazı şeyler var ki, söylemekten çekiniyor olma duygusu, ödenecek bedelden daha ağırdır. Hiç kimse deli değil. Aklı başında olan herkes korkar. Kendime diyorum ki: “Bunu yapmazsam içinde bulunacağım ruh haline katlanabilir miyim? Katlanamam. O zaman söylemeliyim.” Şimdi bol keseden atıyorum ama fikirlerimden dolayı gireceksem cezaevine de girerim, na’payım yani. Konforu seven ve buna alışık bir insanım. Ama ne yapmalıyım diye düşündüğüm dönemlerde hep söyleme, ifade etme duygum ağır bastı. Yoksa kendime saygımı kaybederdim. Kimsenin kendine saygısı yok demiyorum. Sadece kendime saygı duyma eşiğim böyle yüksek bir yerde. Kendime ilişkin beklentim böyle. Onun dışına düşersem, katlanamıyorum.

    0 0

    Paris’te Fransız karikatür dergisi Charlie Hebdo’ya geçen ay düzenlenen terör saldırısı sonrası havalimanı ve yolculara yönelik alınan güvenlik tedbirleri netleşiyor. İşte yeni düzenlemeler...Fransız karikatür dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen kanlı terör saldırısı sonrasında havalimanlarındaki güvenlik seviyesi artırılırken, emniyet birimleri de alarma geçirilmişti. Bu kapsamda ABD Ulaşım Güvenlik İdaresi ve Avrupa Komisyonu, yolcu bilgilerinin seyahat edilecek ülkelere uçuş öncesi detaylı şekilde bildirilmesi konusunda baskı yaparken, şimdi de sadece ABD ve İngiltere gibi uçuşlarda ‘elektronik patlayıcı tarayıcısı bomba dedektörü’ ile gerçekleştirilen kontrollerin yaygınlaştırılması istendi.AB içişleri bakanları ile ABD Adalet Bakanı, Fransa’da yaşanan terör saldırılarının ardından toplanmış ve önemli kararlar almıştı. Paris’te birlik mesajının verilmek istendiği yürüyüş öncesinde Fransa İçişleri Bakanı Bernard Cazeneuve ev sahipliğinde düzenlenen Acil Güvenlik Toplantısı’nda, Avrupa Birliği sınırları içinde ‘tehlike oluşturabilecek kişilerin takibi’ için gerekli adımlar tartışılmıştı. ‘Ortak yolcu veritabanı oluşturulması ve bazı yolcular üzerinde daha sıkı kontrol yapılması’ konusunda uzlaşma sağlanan toplantının ardından da, havalimanlarındaki güvenlik tedbirleri de artırıldı.Avrupa yolcu takibi istiyorFransız Bakan Cazeneuve, AB üyesi ülkeler arasında yolcular hakkında bilgilerin paylaşılması için ‘Avrupalı Yolcu İsim Kaydı’ veritabanını oluşturmada acil ilerleme kaydetmeleri gerektiği konusunda da uyarıda bulunmuştu. Avrupa ülkeleri ve ABD’nin, terörist yetiştiren yerlere giden veya oralardan dönenleri takip edebilmek amacıyla böyle bir veritabanının gerekliliğine inandığını söyleyen Fransız Bakan’ın görüşleri ise toplantıya katılan diğer ülke temsilcileri tarafından benimsenmişti.Bu önemli toplantının ardından ilk uyarı ‘sheet explosive’ adı verilen ‘levha-sac patlayıcılar’ konusunda geldi. Denetimlerde, esnek ve oldukça yüksek tahrip etkisine sahip patlayıcılar konusunda daha hassas kontroller yapılması istenirken, başta kargo terminalleri olmak üzere yolcu üzerinde ve bagajlarla ilgili kontrollerin artırılması konusuna dikkat çekildi. Bu konudaki denetimler devam ederken, yolcuların pasaport kontrolü sonrası güvenlik noktalarında el dedektörü yerine ‘elle aranması’ uygulamasına ise devam edilmesi kararı alındı. Ayrıca Ankara Esenboğa ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı terminal girişindeki x-ray’lerin kaldırılması projesi de askıya alındı. Milli Sivil Havacılık Genel Kurulu’na sunulan olumlu rapora rağmen, IŞİD ve El Kaide terör örgütünün eylem yapacağı yönünde gelen istihbarat dikkate alınarak güvenlik noktalarının kaldırılmaması istendi.Havalimanlarında alınan tedbirler bunlarla sınırlı kalmadı. Şimdi de, bomba koklama cihazı da denilen ‘elektronik patlayıcı tarayıcısı bomba dedektörü (ETD)’ ile arama yapılması istendi. Fransa, İngiltere ve ABD pasaport sonrasındaki güvenlik noktalarına konulacak cihazlarla şüpheli görülen yolcularda arama yapılmasını talep ediyor. Uygulamayla güvenlik noktalarına konulacak ETD cihazı, yolculardan alınacak küçük örneklerle patlayıcı madde tespiti yapacak.Sonuçlar delil kabul ediliyorEşyalara temas ettirilen bomba koklama dedektörleri, cihazla yapılan analizle kişilerin herhangi bir patlayıcı maddeye temas edip etmediğini tespit ediyor. Cihaz, hafızasında kayıtlı patlayıcı madde ve uyuşturucuların ayrışımına göre araştırma yapabiliyor. 6 saniye içinde istenen sonucu veren ve 12 voltluk elektrikle çalışan cihaz, seyyar şekilde araçlara monte ediliyor. Cihazın test sonuçları, araştırmanın yapıldığı ülke mahkemelerinde delil olarak da kullanılabiliyor.Pegasus, Antalya’dan Tel Aviv’e uçacakPegasus Hava Yolları, seferlerine Tel Aviv’i ekliyor. 31 Mart’ta başlayacak uçuşlarla iki şehir arasında haftanın dört günü sefer gerçekleştirilecek. Yolcular, Antalya Havalimanı’ndan Tel Aviv Ben Gurion Havalimanı’na 57,99 USD’den başlayan fiyatlarla salı, çarşamba, perşembe ve cumartesi saat 22.45’te uçabilecek. Tel Aviv’den Antalya Havalimanı’na düzenlenecek seferler ise çarşamba, perşembe, cuma ve pazar lokal saat ile 08.30’da gerçekleşecek.Kocaeli’nden hac ve umre uçuşu yapılacakCengiz Topel Havalimanı, hac ve umre uçuşları konusunda tescil edildi. Havalimanında incelemelerde bulunan Kocaeli Valisi Hasan Basri Güzeloğlu, Ankara’da gerçekleşen toplantıyla havalimanının, hac ve umre uçuşlarını sağlayacak bir havalimanı olarak tescil edildiğini açıkladı. Güzeloğlu ayrıca havalimanındaki altyapıyı güçlendirecek ve uluslararası güvenli inişi sağlayacak ILS cihazı sistemini kurma çalışmalarının devam ettiğini söyledi.

    0 0

    Geçtiğimiz seçimlerde sandık güvenliğini ve katılımcı demokrasiyi sağlamak amacıyla kurulan Oy ve Ötesi Derneği’nin gündemi bu kez anayasa. Başlatılan kampanyayla şubatta herkes anayasayı konuşacak.Bugün olan biten bütün tartışmalar bir yana, Türkiye’de tam 12 yıldır yeni anayasa vaadiyle tek başına iktidara gelen bir parti var. Sağlam iradeyle işlerin daha kolay hallolacağını düşünen hükümetin seçim mitinglerinde en çok duyulan sözü, darbe anayasasından kurtulmak oldu. Bu sürede üç genel seçim ve anayasanın değiştirilmesine yönelik iki referandum geçiren AK Parti, bir kez daha yeni anayasa propagandasıyla seçimlere gidiyor. Nitekim bir parti adına genel seçim propagandası yapmakla eleştirilen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Bu yıl önemli bir yıl. Haziranda seçimler var. 2023 hedeflerine giderken ne demiştik? Yeni Türkiye. Bir de yarıda kalan bir şey var. O da yeni anayasa. Yeni anayasa için iradenizi ortaya koymalısınız. İnanıyorum ki, siz 7 Haziran’da da iradenizi ortaya koyacaksınız.” diyerek sağlam iradenin devamını istemişti.Erdoğan’ın sözünü ettiği yarım kalan şeyin bir türlü tamamlanamadığını söyleyen sivil toplum örgütleri ise yeni anayasa için kampanyalar düzenlemeye devam ediyor. Bunlardan biri de Oy ve Ötesi Derneği. Seçim dönemlerinde sandık güvenliğini sağlamak adına kurulan dernek bu kez anayasayı hatırlatmak için harekete geçti. Dernek, Anayasa’nın vaat olmaktan çıkıp icraata dönüşmesini istiyor. Bu konuya dikkatleri yoğunlaştırmak için de şubat ayını yeni anayasa ayı ilan etti. Dernek başkanı Sercan Çelebi, 7 Haziran seçimlerinden sonra Meclis’in öncelikli gündem maddelerinden birinin anayasa olacağını vurgulayarak, “Anayasanın hazırlanma sürecine dair çok somut beklentilerimiz var. Katılımcı, kapsayıcı bir hazırlık sürecini önemsiyoruz.” diyor. Bunun sağlanması için de halkın kararlılığına dikkat çekiyor. Çünkü anayasa sadece meclisi değil herkesin hayatını etkiliyor.Kampanya kapsamında şubat ayı boyunca herkes herkese anayasanın önemini anlatacak. Onun neden bu kadar önemli olduğunu konuşacak. Oy ve Ötesi Derneği de böylesi dönemlerde muhalefet ve propagandanın kullandığı karikatürize yolunu tercih ediyor. Anayasanın önemini sayfalarca anlatmak yerine karikatürleri sosyal medyada paylaşan gönüllüleri sokakta görmek mümkün. Sercan Çelebi, bu ay boyunca sosyal medyada #HERYERANAYASA etiketiyle bu konuyu konuşacaklarını söylüyor.Toplu halde yapılan hareketlerden her zaman etkili sonuçlar alındığını anlatan Çelebi, kampanyayı şöyle özetliyor: “Kampanya, Oy ve Ötesi’nin sosyal medya hesapları üzerinden yürütülecek. Fakat bunun özü gönüllülerimizin Türkiye’nin çeşitli noktalarında yazılı bir şekilde paylaşması üzerine kurulu. Bu noktalar duraklar, elektrik direkleri, otobüsler, okullar olabilir.”Oy ve Ötesi Derneği, anayasa kampanyasında gönüllü olmak isteyenlere yol gösterecek birkaç adım belirledi:Sosyal medya hesaplarımızdan paylaştığımız karikatürleri ofisinizde, mahalle kırtasiyenizde basın.İster sileceğe sıkıştırın, ister apartmanınıza asın, ister ofiste masalara dağıtın.Paylaştığınız karikatürlerin fotoğrafını çekin.#HERYERANAYASA hashtagiyle sosyal medya hesaplarınızda paylaşın.

    0 0
  • 02/08/15--04:40: Boykotu neden beceremiyoruz?
  • Boykot ve protesto doğuştan gelen hakkımız. Ancak bunu pek beceremiyoruz. Yakın tarihimiz rakip takıma sponsor oldu diye ürünleri alınmayan markadan tutun da Fransa ile kriz yaşandığında Fransız malı olmadığını açıklamak zorunda kalan firmaların örnekleriyle dolu.“Kardeşim onlar kalsın sende, biz seni çağırdık. Sen de bir emekçisin bunun farkındayız ama biliyorsun bir şubenizde çocuk, müdürünüz tarafından artan patatesleri yediği için dövüldü. Müşterinin artıkları bile yoksul bir çocuğa çok görüldü. Bugün tüm Türkiye’de bir eylem başlatıldı, biz de bu eylemi Mersin’de başlatanlardanız. Senden ricam bunları geri götürüp şube müdürüne de bu şekilde iletmendir.” Paket servis elemanı şaşkın, bir elindeki siparişlere bakıyor bir kapı ağzında kendisine bu sözlerle yüklenen müşteriye. Şimdi filmi başa saralım. Her şey Suriyeli sığınmacı Halil isimli çocuğun geçtiğimiz günlerde İstanbul Şirinevler’deki fastfood zincirinde dövülmesiyle başladı.Küçük çocuk, yemeğini yiyip kalkan bir müşterinin artan patateslerini alıp yediği gerekçesiyle restoranın şube müdürü tarafından darp edilirken, olayın sosyal medyaya yansımasıyla firmaya tepkiler büyüdü. Hatta çocuğun susması için ailesine 100 lira gibi büyük (!) bir miktarda para teklif edildiği de iddia edildi. Şirket, dayakçı şube müdürünü işten çıkardığını açıklasa da tepkiler durmadı. Bu kez de paket servis elemanını ayağına kadar getirip verdiği siparişi almadan bu konuşmayı yaparak iade eden gençlere yöneldi tepki. Kimileri ‘Aferin, bravo’ derken, kimileri eylemin çok cüz’i maaşlarla çalışan ve kazandığı bahşişlerle belini biraz olsun doğrultmaya çalışan paket servis elemanlarına zarar verdiğini savundu. Ulusa seslenir gibi, olaydan hiç haberi olmayan gariban elemana nutuk atmanın firmaya bir zarar vermediği gibi emekçinin ekmeğiyle oynamak anlamına geldiğini söyleyenler de oldu. Trajik bir olayla başlayan mevzu arapsaçına döndü. Derken nur topu gibi bir tartışma konumuz oldu. Biz ‘adam gibi’ boykot ya da protesto yapmayı neden beceremiyoruz? Boykot kültürümüz niçin gelişmemiş?Ele yüze bulaştırılan boykotlarEle yüze bulaştırılan boykot tarihi yönüyle hayli zenginiz aslında. Zira geçtiğimiz yıllarda yine aynı fastfood zincirinde ağır çalışma şartlarını protesto eden ve sendikalaşmaya çalışan çağrı merkezi çalışanlarına destek amacıyla belli saatlerde sözleşip firmanın sipariş hattını arayanlar telefonları kilitlemişti. “Mücadelenizi destekliyoruz, sipariş yok, destek var.” diyerek telefonu kapatan protestocular, gün boyu binlerce siparişle boğuşan çalışanların işini zorlaştırdıkları iddiasıyla hayli eleştirilmişti. Sadece fastfood zinciri değil, yakın tarihte onlarca firma enteresan boykot ve protestoların odağı oldu. Özellikle Gezi olayları sırasında bir online tesettür giyim sitesinin patronu destek tweetleri atınca kızılca kıyamet koptu. Hemen boykot kampanyası başladı sosyal medyada, hatta firmanın ürünlerini tavsiye eden muhafazakâr bloggerlar daha sonra eski yazılarının altına şerh düşmek zorunda kaldı. Tam tersine Gezi’nin karşısında olduğu için protesto edilenler de oldu. Taksim’deki ünlü bir hamburgercinin ortaklarından olan kişinin Facebook sayfasında Gezici gençlere yönelik hakaret ettiği iddia edilen ifadeleri ortalığı karıştırmıştı. Sosyal medyada çığ gibi büyüyen tepkiler ve boykot çağrıları üzerine şirket önce Taksim şubesini geçici süreyle kapattı sonra kendisiyle ortaklığını sona erdirdiğini bir basın açıklamasıyla duyurdu. Tüm ülkenin kamplaştığı bir dönemde bu tepkiler nispeten anlaşılır olsa da enteresan boykot gerekçeleri de yok değil. Dönem dönem ‘İsrail mallarını almıyoruz’ konulu ve içine bilmeden yahut kasıtlı onlarca Türk markasının da karıştığı boykot listelerine de aşinayız.‘Bireysel eylemlere değil hiyerarşiye alışkınız’Eylem ve boykot kültürümüz pek gelişkin olmasa da yakın geçmişte ses getiren eylemlere de imza atılmadı değil. Sosyal bilimci Nil Mutluer, Susurluk kazasından sonra ‘1 dakika karanlık’ konulu ışık açıp kapatma örneğini veriyor ve ekliyor: “Türkiye’de bireysel eleştiri gücü çok kuvvetli değil. Kim kendini hangi gruba ait hissediyorsa onun üzerinden muhalefet yapıyor. Bireysel çıkışlarımız pek yok. Hal böyle olunca boykot gibi bireysel gibi duran ama kimseye de hesap vermek zorunda olmayacağınız protestolar popülerlik kazanabiliyor.” Ancak eleştiri kültürü çok oturmadığı için bu boykotlar radikal değişikliklere yol açmıyor. Bu, eleştiri kültürümüz ve adalet mekanizmasıyla olan ilişkimizle ilgili Mutluer’e göre: “Eleştirilen şeyden sonuç alınmadıkça, o hal kanıksanıyor. Bir heyecanla popülerleşiyor ancak bir temel bulup etkin bir eyleme dönüşemiyor.”Sosyal medya aktivistleri: kliktivistlerSosyal medyanın etkisiyle boykot ve eylemler daha hızlı yayılıyor. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Fatoş Karahasan, sosyal mecradaki aktivizm anlamına gelen ‘kliktivizm’in hızla yaygınlaştığı görüşünde. Bu durum kimilerince ‘klavye delikanlılığı’ olarak eleştiriliyor zira bilgisayar başında protesto kolay. Ancak önemli olan temel değerler ve haklar doğrultusunda tüketmeyi öğrenmek.‘Markalar klişe açıklamalar yerine kriz yönetimini iyi yürütmeli’Boykot ve eylem kültürümüzün yeterince gelişmemiş oluşu firmalar açısından da tehlike oluşturabiliyor. Zira tüketicinin tepkisi yanlış yöne kanalize olabiliyor. Ykare PR ve İletişim Danışmanlığı Ajans Ortağı Damla Yılmazkaya Yalı, bu sebeple kriz yönetiminin önemine dikkat çekiyor. Hassas olaylarda yanlış yönetilen süreç marka imajına ağır darbe vurabiliyor. “Her markanın, olası krizlere karşı kriz kurulu olmalı, atılacak adımlar önceden belirlenmeli. Sadece tek bir kişiyi kamuoyu önüne sürmek insanların içini rahatlatmıyor.” diyor Yalı. Suriyeli çocuğun dövülmesi olayında da klişe sözlerle ‘üzgünüz, müdürü kovduk’ açıklaması yeterli değil. Bundan sonraki süreçle ilgili de bilgi verilmeli. Franchising veren bir markanın, çalışanların daha sıkı bir eğitimden geçeceği, daha farklı psikolojik testlerden geçirerek işe alınacağı vs. gibi daha özenli ve güven veren bir açıklama yapmak faydalı Damla Yılmazkaya Yalı’ya göre.

    0 0

    Öyle her yerde yenilip içilmez, bizde. Ancak Vietnam'a giderseniz iki kez düşünün.Hanio polisi, Çin'den getirilen ve kuzey Vietnam'daki restoranlara satılacak üç ton kedi taşıyan bir kamyonu durdurdu. Kamyon sürücüsü kedileri Quang Ninh şehrinin sınırından satın aldığını, bütün kedilerin Çin'den getirildiğini söyledi. Ahşap kapalı kutulara tıkıştırılan yüzlerce kedinin bacak ve kuyrukları kutulardan taşıyordu.Vâris bak git!Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz, diyen atalarımız çoktan haklı çıktı. Çıkmaya da devam ediyor… Yıllarca borsadaki tahminlerinde ne kadar başarılı olduğunu çevresinden gizleyen, ABD'nin Vermont eyaletinde yaşayan 92 yaşındaki Ronald Read'in mirası dudak uçuklattı. Benzincide pompacılık ve hademelik yapan Read'in avukatı, müvekkilinin vasiyetinde bir hastaneye 4,8 milyon dolar ve bir kütüphaneye de 1,2 milyon dolar bağışta bulunduğunu açıkladı. Şimdi vefasız torunlar düşünsün!Hamamcı teyzeye emanetKüçükken annelerimiz bizi az korkutmazdı “Yemezsen yemeğini polis amcaya veririm seni.” diyerek. Çinlilerinse favorisi hamamcı teyzeler. Dedesiyle birlikte hamama giden altı yaşındaki Siyao, bir aydır hamamda rehin. Sıcak su banyosunun ardından masaj yaptıran dedenin "Cüzdanım evde kalmış. Alıp gelene kadar Siyao burada kalsın." demesiyle başladı her şey. Gidiş o gidiş. Bir ayı aşkın süredir dedesini bekleyen küçük kız, hamam çalışanlarının hazırladığı yatakta uyuyor, ihtiyaçları da onlar tarafından karşılanıyor.

    0 0

    Fransız mutfağının eşsiz yemeklerinden krep. Bizde yalnızca kahvaltı sofralarını şenlendiredursun, Fransa’da ana yemek ya da tatlı olarak da yeniliyor. Hatta mum bayramında evlerde pişirilip aşure gibi misafire ikram ediliyor.Bu hafta bizden bir lezzet var. Farklı bölgelerde farklı isimlerle (cızlama, kaygana, akıtma) anılsa da aslında Fransız mutfağının bilindik tatlarından krep. Türkiye’ye nasıl geldiği konusunda elle tutulur bir bilgiye ulaşamadım. Ancak Fransa’ya (13. yüzyılda) Romalılardan armağan. Krepin başkenti Fransa’nın Bretagne şehri denilebilir. Zira ilk bu şehirde yapılmaya başlamış ve günümüzde de dünyanın en iyi kreplerinin bu şehirde yapıldığı söyleniyor. Krep, Fransız mutfağında da bölgelere göre çeşitlilik gösteriyor. Bazı şehirlerde tatlı ve tuzlu olarak tüketiliyor. Bretagne ise tuzlu krepleriyle adını duyurmuş. Bu şehrin en klasik krebi jambon, peynir rendesi ve yumurta ile yapılanı. (Yumurta üzerine kırılıyor.) Mutfağımızda kahvaltı sofralarının vazgeçilmezi olan krep, Fransa’da hem tatlı alternatifleri arasında hem de main course yani ana yemek gibi yeniliyor.Tatlı ve tuzlusunun da onlarca çeşidi var. Siz de benim gibi tuzlusunu sevenlerdenseniz ıspanak ve kremalı mantarlısını tavsiye ederim. Bu arada Fransızlar esmer ve sarı olarak ikiye ayırıyor krebi. Esmer krebi ilk Fransız arkadaşım Myriam’in elinden yemiş, Gruyere ve keçi peynirli, girolles ve Paris mantarıyla yaptığı bu krebe bayılmıştım. Bu arada krep denildiğinde akla ilk sarı olanı geliyor ve renginden dolayı güneşi ve buğdayı temsil ediyor. Fransa’da Noel Bayramı’ndan 40 gün sonra kutlanan (2 Şubat) ve ‘La Chandeleur’ yani mum adı verilen bayramda (Hıristiyanların Hz. İsa’nın ilk olarak halkla karşı karşıya geldiğini düşündüğü gün) bol bol krep yapılıyor. Bizdeki aşure gibi dağıtılması adetten. Gelelim bizimkine... Bilgi benden, tarif geçtiğimiz yıl Bağdat Caddesi’nde açılan ‘Crepe Escape’ kafeden. Sizler için hem tatlı hem de tuzlusunu yaptık. Tatlısı hem mevsim meyveleriyle olmadığından hem de waffle’a benzediğinden sadece fotoğrafını paylaşmayı tercih ettim. Krep hamuruna bir miktar kakao konularak yapılan bu tatlıya beyaz çikolata hem görsel hem de tat olarak çok yakışmış. Aklınızın bir köşesine beklenmedik bir misafir geldiğinde kısa sürede yapılabilecek şık bir tatlı olarak not edin derim. Tarifini paylaştığım New Yorker ise pazar kahvaltısı için güzel bir alternatif.New Yorker KrepKrep hamuru için malzemeler:125 gr un250 gr süt3 yumurta70 gr eritilmiş tereyağı2 gr tuz10 gr şekerİçi için:İrilerinden 5-6 adet mantarTavuk ve et jambon (dilerseniz pastırma da koyabilirsiniz)2 çorba kaşığı beşamel sos (krem peynir de olur)1 çay kaşığı hardal sos (arzuya göre)1 fincan rendelenmiş cheddar peyniriYapılışı:Geniş bir kapta tüm sıvı malzemeleri karıştırın. Çırptıktan sonra unu eleyerek ekleyin. Akışkan ve içi topaklanmayan bir karışım elde edilmeli. Teflon ya da seramik tavayı ısıtın, orta-düşük ateşte sabitledikten sonra üzerine bir tatlı kaşığı sıvı yağ döküp peçete yardımıyla yayın. Sonra yeteri kadar krep hamurunu tavaya dökün. (27 cm’lik tava için bir orta boy kepçe makul) Pişip pişmediğini spatula yardımıyla anlayabilirsiniz. Piştiğinden emin olduktan sonra diğer tarafını çevirin. Pişen krebi geniş bir tabağa alın ve tabanına beşamal sos yayın. Ayrı bir tavada jambonlar mantarla birlikte çok pişmeyecek şekilde soteleyin. Ardından krebin üzerine serin. (Bu aşamada rendelenmiş peynirin bir kısmını ekleyebilirsiniz.) Dilediğiniz şekli verdikten sonra üzerini kalan peynirle süsleyin.Başarılı bir krep: Kalın, yanmış ve hamur olmamalı. Bu dengeyi sağlayabilmek için tavanın başından ayrılmamalısınız.

    0 0

    Birçok kişinin yüksek lisans yapma sebebi askerliği uzatma, maaşı artırma, terfi alma, CV’yi kaliteli gösterme... Bu sebeplerle yüksek lisans yapmak isteyenler ‘gerçek anlamda’ akademisyen olmak isteyenleri kızdırsa da sayıları her geçen gün artıyor. Peki bu işin sonu nereye varır?Sanki gizli bir anlaşma varmış gibi bu topraklarda yaşamanın bir sırası vardır. Şöyle ki, Anadolu lisesi sınavlarına girilecek. İlerleyen yıllarda annelerin kapıda dua ederek beklediği o meşhur üniversite sınavı da kaçınılmaz olacaktır. Cinsiyetinize göre sonrasında bu gizli anlaşmayı sürdürmek zorundasınızdır. Erkekler askere, kızlar ya işe ya da hayırlı bir nasip safhasına gelmiştir artık. İşte bu sıra, 80 kuşağıyla biraz bozuldu. Evlenme yaşı yükseldi, eğitim seviyesi arttı, çocuk sayısı düştü ve bir önceki jenerasyon ile mesafe hiç olmadığı kadar arttı. Bu durum da beraberinde farklı yollara başvurulmasını zorunlu kıldı. Zira iş bulamamışsanız, evlenmemişseniz, askere de gitmek istemiyorsanız tek kurtarıcınız öğrenciliği uzatmaktır.Akademik kariyerden ya da bilim insanı olmaktan çok uzak nice memleket genci ‘yüksek lisans öğrencisi’ şimdilerde. Sırf işyerinizde ‘Sahi sen neden yüksek lisans yapmadın?’ sorularına cevap olsun diye ortalama 20 bin liraya bir üniversiteye başlayanların sayısı epey fazla.Erkekler için askerlikten kaçış yoluİyi bir firmada başarılı bir mühendis olan Burak Atay’ın akademisyen olma gibi bir düşüncesi yokmuş aslında. Şimdilerde yüksek lisans yapmak istemesinin tek sebebi askerlikten kaçmak. Atay, “Mühendislik, pratik gerektiren bir alan, yüksek lisans ise ilgi alanlarınızı derinleştirdiğiniz bir safha. Fakat Türkiye’deki yüksek eğitim size bu derinleşmeyi vermediği gibi mühendislik alanı için maalesef pratik imkânı da sağlamıyor. Bu yüzden yüksek lisans sadece erkekler için askerlik anlamına geliyor. Kadınlar içinse ne anlam ifade ettiğini çözemedim.” diyor.‘Hafta sonu MBA yapan arkadaşlarım var’Lisansını bilgisayar mühendisliğinde tamamlayan Rıdvan Yazıcı, yüksek lisans yapmayı düşünüyor. Yazıcı, işyerinde ilgisi olan olmayan birçok kişinin hafta sonları özel üniversitelere giderek MBA (işletme yüksek lisansı) yaptığını anlatıyor. Ona göre bu artık bir trend haline geldi: “Aslında hepimiz biliyoruz hafta sonu kursa gider gibi yüksek lisans yapılamayacağını. Sırf yüksek lisans yaptığı için insanların maaşında küçük miktarda da olsa artış oluyor ya da günün birinde terfi söz konusu olduğunda küçük de olsa faydası oluyor. Bence akademik kariyerin çok ötesinde bir amacı var artık yüksek lisansın.” Yazıcı bütün bunların farkında olduğu için yüksek lisans yapmak istiyor ve “Hiçbir şey olmasa da askerliği geciktiririm.” diyor.Gerçekten akademik kariyer planlayan ve kendini bilim insanı olarak tanımlamak isteyen kişiler, bu durumdan rahatsız. Onlardan biri İslam Yaşar. Hâlihazırda yüksek lisans yapıyor ve durumu şöyle özetliyor: “Türkiye’de genel olarak bir alanda uzmanlaşma sıkıntısı var. Yüksek lisans programları çok genel. Birçoğunun lisanstan farkı yok.” Yaşar’a göre, askerden kaçmak için yüksek lisans yapanlar sosyolojik bir vaka. Bu kişilere kızgınlığını şöyle ifade ediyor: “Anlamakta zorluk çekiyorum. Bu kişilere akademik olarak bile bakamıyorum. Çünkü adam zaten üniversiteyi zor bitirmiş. Terfi etmek ya da ek ödenek almak için yapanlar da yüksek lisansın akademik hedefine gölge düşürüyor. Nitelikli ve bitirmesi çok kolay olmayan, detay içeren programlar olduğunda gerçekten bilim yapma motivasyonu olan bireyler bu programa başvuracak ve başarılı olacaktır. Mesela Almanya’daki yüksek lisans programları... Orada birkaç dersi veremediği takdirde kişinin üniversiteden ilişiği dahi kesilebilir. Türkiye’de ise yüksek lisansı bitiremeyen kimse görmedim.”CV üzerinde şık durduğu düşünülüyorGökhan Gökhan ise özel bir üniversitenin öğrenci işleri bölümünde çalışıyor. Gün boyunca yüksek lisans yapmak isteyen öğrencilerle karşılaşıyor. Bu anlamda gözlemleri önemli: “Yüksek lisansın erkek öğrenciler tarafından sömürü aracı olarak kullanıldığı söylenebilir. Sistem olarak özel üniversite çatısında maddi güce bağlı olarak yapılabilen bir program. Bitirme konusunda da fazla bir zorluk çekildiğini düşünmüyorum. Nedense CV üzerinde hâlâ şık durduğu düşünülüyor. Hem öğrenci hem özel üniversite açısından bakılınca ‘kazan kazan’ metoduna güzel bir örnek.”‘Bu durumun sebebi sürekli vakıf üniversitesinin açılması’Türkiye’de bir devlet üniversitesinde tezsiz yüksek lisans için 7 bin 500-18 bin TL ödemeniz gerekiyor. Vakıf üniversitesinde ise tezsiz yüksek lisans için 7 bin 500-45 bin TL arası ödenmeli. Vakıf üniversitesinde Yrd. Doç. Dr. olan bir akademisyen, “Bunu düzeltecek merci siyasilerdir, sürekli vakıf üniversitesi açarak işin suyunu çıkartan onlar. Bir işe başvururken alanında yüksek lisans yapmışsa etkisi var ama askerlik, maaş artışı gibi sebeplerle MBA yapmışsa bunun bir artısı yok. Memurlarda kademe almayı sağlar, başka bir işe yaramaz.” diyor.Firmalar artık kimi aradığını iyi biliyorKariyer.net CEO’su Yusuf Azoz’un konuyla ilgili görüşleri şöyle: “Firmaların pozisyon için yüksek lisans şartı varsa bunu ilanlarda özellikle belirtiyorlar. Bazen tercih edilebilir şekilde bazen kesinlikle yüksek lisans olmalı şartını koyuyorlar. Kişi kariyer hedefleri dışında yüksek lisans yapıyorsa bu sırıtıyor. Bu ne kuruma ne de kişiye birşey katıyor. Eğer işveren tarafından işe alım sürecinde aranan bir nitelikse zaten işveren neyi nasıl arayacağını biliyor. Kişinin yüksek lisans yapmış olması her zaman bir fayda olarak dönmüyor. Firmanın aradığı mühendis, farklı bir disiplin olan işletme alanında master yaptıysa bu durum şirket için kıymetli oluyor. Mesela işletme mezunu, işletme alanında yüksek lisans yaptıysa ve işletme alanında bir başvuru yapmıyor, sadece mühendislik yapacaksa süreçte hiçbir faydası olmuyor. Firmaların bu konudaki farkındalığı fazlasıyla artmış durumda. Kişi neden master yaptı, hangi kurumda yaptı, hangi fakülteden diploma aldı işverenler bunları doğru şekilde değerlendiriyor.”İnsan kaynakları uzmanı Nihal Uzar ise, “Yüksek lisans yapmak artı, iş dünyasının beklentilerini karşılayan bir üniversitede ise özellikle artı. En azından bize eğitimine önem veren, kendini geliştirmeye açık olduğunu ispatlamış oluyor. Tabii kalitesini sorgularken referans mektupları ve bazı staj evreleriyle de bunu test edebiliyoruz. Adaylar arasında eşitlik veya yakın pozisyonları varsa, hangi alanda yapmış olursa olsun yüksek lisans yapan aday tercihte etkili oluyor.” diyor.45 yaşında tıp okumaya başlayanlar...Ne askerden kaçış, ne terfi, ne de prim... Bir sebep daha var ki o da yarım kalan öğrencilik. Bu kişiler, 28 Şubat’ta başörtüsü sorunundan dolayı üniversiteye gidemeyen öğrenciler. Başörtüsü sorunu nedeniyle Türkiye’deki eğitimine Viyana’da devam eden binlerce öğrenciden biri Semanur Güzel. O da yüksek lisans yapmış ancak “Bunu dile getirmeye bile gerek duymuyorum. Yüksek lisansı gerçekten istediğim için yaptım.” diyecek kadar bilinçli. İşletme yüksek lisansı yapan Güzel’in kendisi gibi başörtüsü sebebiyle okulunu yarım bırakan kızların deneyimlerine dair görüşleri ise şöyle: “Bu kızlar diplomaları olmasa da bir şekilde alanlarıyla alakalı işlerde çalışabildi. Fakat diplomaları olmadığı için önlerine bu sorun her zaman getirildi ve iş hayatında sıkıntı yaşadılar. Af gelince okula dönüp diplomalarını alanlar oldu. Akademik olarak devam edenler de... Ellerine böyle bir fırsat geçmişken yeniden hedeflerine odaklandılar. Akademik tarafı bazılarının umurlarında değildi. 45 yaşında sadece içinde kaldığı için tıp okuyan birini tanıyorum. 50 yaşında okul bitecek, eller titremeye başlayacak. Bu halde hangi araştırmaya katkıda bulunabilecek?” Güzel’e göre, gerçekten akademik anlamda bir şeyler yapan çok az. Birçok insan sırf etiket olsun diye devam ediyor. Yüksek lisansın bilinçli bir şekilde yapılmamasının kaliteyi düşürdüğünü söyleyen Güzel, “Özellikle özel üniversitelere uygulama olarak sınırlar konulmalı ki her parası olan yüksek lisans yapmaya kalkışmasın.” diyor.

    0 0
  • 02/07/15--16:00: Hayırsever 'devlet sırrı'
  • Yasin el Kadı, 90’lardan beri polisin, adlî makamların, siyasetin ve medyanın gündeminde olmuş bir isim. Her seferinde de hatırlı aile dostları tarafından kefil olunup korunmuş. En son 25 Aralık ile adı tekrar gündeme gelen bu Suudi işadamı kim? Hayırseverliği babasının hayrına yaptırdığı Zekeriyaköy’deki camiden mi geliyor? Erdoğan ile nasıl tanıştı?İstanbul Sarıyer’de Kuzey ormanlarının yanı başında bir semt Zekeriyaköy. Burası 90’ların sonlarında lüks site inşaatlarıyla birlikte kentin keşmekeşinden kaçanların tercih ettiği bir yer haline geliyor. Bir belediye iştiraki olan KİPTAŞ da 1998 yılında ormanlık alan içinde yedi blokluk konut yaptırma kararı alıyor. Aynı zamanlarda bir başka inşaat daha başlıyor bu bölgede. Yeni kurulan mahalle için bir cami. Ormanın yanı başındaki camiyi, Suudi bir hayırsever, babasının hayrına yaptırıyor. Camiye de onun ismi veriliyor: Abdullah Kadı. Açılışını 1999 yaz aylarında yıldızı parlayan siyasetçi Tayyip Erdoğan yapıyor. Erdoğan, okuduğu şiirden dolayı girdiği hapisten yeni çıkmıştır. Mağdur ve mağrur bir siyasetçidir. Yanında Yasin El Kadı’nın yakın Türk dostları da vardır; Cüneyd Zapsu ve Fatih Saraç. Babasının hayrına yaptırmışYıl 2015. Ocak ayının son cuması. Hava çok temiz, ormanın yanı başındaki mahalleye sessizlik hâkim. İstanbul’un yoğun cuma trafiğinden çok uzaklardayız, Zekeriyaköy Abdullah Kadı Camii avlusunda... Namaz için gelen yaşlı bir mahalleliye tabelayı gösterip soruyoruz, “Abdullah Kadı kimmiş biliyor musunuz?” Cevabı, “Çok bir bilgim yok ama hayırsever bir Arap işadamıymış.” oluyor. “Neden buraya cami yaptırmış?” sorumuza karşılık ise şu cümleleri kuruyor: “Herhalde hayır yapmak istediğini söylediğinde ona burayı göstermişler.” Sonra bize hayırlı cumalar dileyip içeriye giriyor. Biz de ‘hayırsever Yasin el Kadı’nın izinde yakın tarihin ve dünya coğrafyasının derinliklerinde dolaşmaya doğru ofisimize yola koyuluyoruz.Medyaya yansıdığına göre Sarıyer Zekeriyaköy KİPTAŞ konutlarındaki Abdullah Kadı Cami’sinin 1999 yılındaki açılışına Tayyip Erdoğan da katılmış.Başbakanlık korumaları niye refakat ediyordu?Son bir yılın en az Reza Zarrab kadar önemli figürlerinden biri Yasin el Kadı. Türkiye’de yatırım yapmak isteyen zengin bir Suudi işadamı olduğu bilgisinin ötesinde ne biliyoruz? İyi bir gazete okuyucusu buna ek olarak bir dönem BM ve ABD tarafından El Kaide’yi destekleyenler listesine alındığı ve mallarına tedbir konulduğunu biliyordur. Yapıl(a)mayan 25 Aralık operasyonuna dair medyada yazılıp çizilenleri okuyanlar ise bunlara ek olarak Türkiye’ye girişinin yasak olduğu dönemlerde sık sık geldiğini, bizzat dönemin başbakanının korumalarının kendisine bu giriş çıkışlarda refakat ettiğini, onu cep telefonundan direkt arayabildiğini biliyordur. Peki, zengin bir işadamına, üstelik ülkeye girişi yasak bir yabancıya başbakanlık korumaları neden eşlik eder? O korumaları ve Yasin el Kadı’yı polis niye takip eder?Her şey hafriyat kamyonları yüzünden!Aslında unutulmaya yüz tutmuş hikâyeyi tekrar gün yüzüne çıkaran birkaç hafriyat kamyonu olmuş. Her şey jandarmanın hafriyat çetelerine yönelik yaptığı bir operasyonla başlamış aslında. Malum İstanbul, kalabalık bir şehir ve trafiğe ağır tonajlı yük araçları her istediği zaman çıkamıyor. Özellikle de hafriyat kamyonları. Fakat İstanbul’da çok sayıda yeni inşaat çalışmaları vardır ve özellikle siteler, gökdelen projesi olan inşaatçılar vaat edilen sürede teslimatı yapmak için acilen hafriyatı boşaltmalıdır. Sonuçta araya hatırlı kimseler girip, kâr paylarıyla, ‘küçük’ hediyelerle kurallar esnetiliyordur. Polise ve jandarmaya (hafriyat döküm alanları jandarma sahasıdır) bu konuda ihbarlar geliyordur. İşte savcı Muammer Akkaş da bu ihbarlardan biri sebebiyle jandarma ile hafriyat operasyonu yapar. Küçük ölçekli işletmelerle ilgili operasyon sırasında Mehmet Cengiz gibi 25 Aralık operasyonu için adı geçen müteahhitlerin yanı sıra Yasin el Kadı ve Etiler Polis Okulu arsası mevzuları da geçer. Savcı hafriyat usulsüzlüklerinin ötesinde işler döndüğünü fark edince dosyaları ayırır ve işin içine polis girer. İşte dinlemeler, takipler bu sebeple başlar. Hatta operasyonun içinde yer alan polisler, takip ettikleri kişinin, Yasin El Kadı’nın, uluslararası önemini ve dönemin başbakanı için ehemmiyetini zamanla fark ettiklerinde ne kadar büyük bir işin peşinde olduklarını düşüneceklerini söyleyecektir. İlginçtir, kulislerde hafriyat operasyonunu yapan komutanın Hakkari’ye sürüldüğü konuşuluyor. Ve Yasin El Kadı’nın usulsüz para trafiğini MASAK adına rapor eden (2004) Maliye Başmüfettişi Hamza Kaçar’ın başına gelenleri (görevden alındı sonra atıldı, ancak mahkeme kararıyla dönebildi) hatırlatıp, “Yasin el Kadı’ya dokunan yanıyor.” yorumları yapılıyor. Nitekim polis ve savcıların bugünkü durumu da ortada. Enteresandır Hamza Kaçar’ın görevden alınmasında imzası bulunan (Kaçar, hazırladığı raporda, ‘çalışmam sırasında siyasi ve bürokratik engellerlerle karşılaştım’ yazacaktır.) bulunan Mehmet Ali İslamoğlu, bugün TMSF’nin yönetimini devraldığı Bank Asya’nın yönetim kurulu başkanlığına getirildi. 2013’te de el konulan Show TV’nin yeni yönetim kurulu başkanı olmuştu. ‘Babama bile kefil olmam’dan ‘kefilim hayırsever bir işadamıdır’aİşte yıllar sonra polise Yasin El Kadı ile ilgili 25 Aralık fezlekesini yazdıracak delillerin toplandığı takipler sırasında ilginç bir telefon konuşmasına şahit olundu. Mısırlı işadamı Usame Kutup ve Yasin El Kadı ile koruma polislerinin olduğu otomobil İstanbul Merter’de kaza yapıyor. (15 Şubat 2013) Polis veya ilkyardım ekipleri yerine Erdoğan aranıyor. Daha sonra bir gazeteye verdiği röportajda Usame Kutup, kazanın suikast olduğunu iddia ediyor. Kendilerine çarpanın kaçtığını da… Fakat kazaya dair tutanaklarda ortaya çıkıyor ki çarpan şoförün kimliği belli. Yine aynı polis fezlekesine göre dönemin başbakanının, Yasin el Kadı ile Türkiye’de yaptığı görüşmelerin büyük kısmı yasaklı olduğu dönemlerde gerçekleşmiş. (BM El Kadı’yı 2012’de terörizm listesinden çıkardı.) 2000’lerden beri hakkında birçok kez spekülasyonlar çıkan bir yabancı işadamı için Tayyip Erdoğan neden, “Ben Yasin Bey’i tanıyorum ve kendime inandığım gibi inanıyorum. Yasin Bey’in bir terör örgütüyle münasebet kurması, ona destek vermesi mümkün değil... Türkiye’yi seven ve burada yatırımları olan bir insan... Hayırsever olmaktan başka hiçbir özelliği olmayan bir insan...” diyerek kefil olur? (Temmuz 2006’da NTV’de katıldığı bir programda söylüyor.) Ki aynı Erdoğan’a bir başka televizyon programında Ahmet Hakan, partisi içindeki bir siyasetçiye kefil olup olmadığı sorulduğunda, “Hayır, kefil değilim. Ben babama bile kefil olmam.” cevabını vermişti.Yasin El Kadı’nın 15 Temmuz 2006’da Yeni Şafak’a verdiği ve hakkında takipsizlik kararı veren Cumhuriyet Savcısına teşekkür ettiği ilan.Yasin el Kadı ile Erdoğan’ı kim tanıştırdı?Yasin el Kadı ile Erdoğan’ı, İstanbul Belediye başkanlığı döneminde, Cüneyd Zapsu tanıştırdı. O sıralarda Yasin el Kadı ile Zapsu iş ortağıdır. İkili, Mehmet Fatih Saraç, Latif Topbaş ve Korkut Özal ile birlikte 1995’te BİM’i kurmuşlardır. Burada bir parantez açmak gerekir; Zapsu ile El Kadı’nın tanışıklıkları 1992 yılına dayanıyor ve Can Dündar’ın aktardığına göre onları tanıştıran da Murat Ülker ile Mustafa Topbaş. O yıllarda Suudi sermayesiyle dindar Türk işadamları (özellikle Korkut Özal ve Eymen Topbaş’ın öncülüğünde) Al Baraka Türk’ü kurmuşlardı. Erdoğan ile Zapsu’nun tanışması ise Erdoğan’ın bir ziyaretiyle olur. O dönemlerde Zapsu, TÜSİAD’ın en genç ve sıra dışı, üstelik dindar üyesi olarak nam salmıştı ve Zapsu, Erdoğan’ın seçkin iş dünyasıyla tanışması için köprü olmuştu. Erdoğan ile Yasin el Kadı’nın da ilişkisi Zapsu’nun evindeki tanışıklıklarından sonra hiç kopmadı. Erdoğan her krizde El Kadı’nın arkasında durdu. Zapsu da uluslararası camiada destek verdi El Kadı’ya. 11 Eylül ikiz kule saldırılarından sonra Washington yönetimi ve BM’nin ‘terörün finansörleri’ listesinde Yasin el Kadı da vardı. Birçok ülkeye girişleri yasaklanmış, mallarına tedbir konulmuştu. Yasin el Kadı’nın ‘Muvaffak Vakfı’ aracılığıyla El Kaide’ye fon sağladığı öne sürüldü. El Kadı, Türkiye’deki birçok şirketteki ortaklıklarından ayrıldı. Bu şirketler arasında BİM de vardı. İşte bu süreçte Zapsu, Amerikan Savunma Bakanı Paul Wolfowitz’e El Kadı için şunları söyleyecekti: “El Kadı’yı Bin Ladin’e destek verdiği iddiasıyla suçluyorsunuz. Ama unutmayın ki, onun bağış yaptığı 1993’lerde Bin Ladin sizin adamınızdı. ABD şirketleriyle iş yapıyordu. Üstelik bu iddialarınızı doğrulayacak kanıt bulamadığınızdan hakkında dava da açamadınız ama onun iş hayatını kararttınız.”Yabancı bir işadamı gazete ilanıyla cumhuriyet savcısına neden teşekkür eder?Gelelim El Kadı’nın Türkiye’de ne iş yaptığına... Erdoğan’ın neden sık sık savunmak zorunda kaldığına... Yasin el Kadı’nın BİM dışında ortaklığı olduğu çok sayıda şirket var. Dış ticaret, film prodüksiyon, kozmetik ve gıda dağıtımı yapan şirketlerde ortaklıkları olmuş. Burada şunu da dikkate almak gerek; Türk medyasında Suudi ve Araplara karşı ciddi bir düşmanlığa varan önyargı var. Yasin el Kadı’ya biraz da bu pencereden bakıyorlar. Fakat Yasin el Kadı’nın yatırımlarına ve para transferlerine dair bir çok işlemi müfettiş raporlarına, polise ve hukuka yansımış ve hep birileri tarafından bunun üstü kapatılmış. Halbuki hukuk önünde kimsenin torpili olmadan kendini aklaması beklenir. Yasin el Kadı’nın şirketlerindeki ortakları arasında meşhur kimseler var. Latif Topbaş ve ‘Alo Fatih’ namıyla tanınan Fatih Saraç gibi. Fatih Saraç’ın El Kadı ile ilginç bir iş ilişkisi var. El Kadı kurduğu çok sayıda şirketi bir süre sonra hep Saraç’ın da bulunduğu kişilere devrediyor. Çok sayıda ve farklı sektörlerde şirketin ortağı olan Saraç’ın şimdilerde bir medya kuruluşunda yöneticilik yapmaya tamah etmesi ise ilginç.Yasin el Kadı’nın ticari ilişkilerinde ve para trafiğinde hep tartışmalı işler olmuş. Özellikle de Kemal Unakıtan’ın bakanlığı döneminde... Yasin el Kadı’nın bu dönemde vergi barışından yararlandığı söyleniyor. Bu konular o dönemlerde savcılıklara yansımış. Müfettişler raporlar hazırlamış. Hatta ilginçtir bu hararetli tartışmalar sırasında 2006 yılında cumhuriyet savcısı İdris Ermeydan takipsizlik kararı verince El Kadı, gazetelere teşekkür ilanı veriyor. Herkesin bildiği devlet sırrı!Geçen hafta Başbakanlık ofisindeki dinleme cihazlarıyla ilgili suçlanan koruma polisleri o sıralarda iki aylığına dönemin başbakanının bir misafiri için görevlendirildiklerini söyledi. Hâkim misafirin kim olduğunu sorduğunda devlet sırrı olduğu gerekçesiyle söylemediler. Halbuki bu görevlerden biri sırasında yaşanan trafik kazasına dair Mısırlı işadamı gazeteye röportaj veriyor. Araçta Yasin El Kadı’nın ve korumaların olduğunu anlatıyor. Herkes biliyor ama devlet sırrı işte. Herkesin bildiği başka devlet sırları da var El Kadı’ya dair; polis takibine takılan ve 25 Aralık fezlekesinde görüntüleri olan Yasin el Kadı ile Bilal Erdoğan görüşmeleri, Tayyip Erdoğan ve Hakan Fidan’ın Haliç Kongre Merkezi’ndeki görüşmeleri yine devlet sırrı kapsamına girdiği için medya tarafından haber yapılamıyor. Polisin onları neden takip ettiği de...Suudi işadamı Yasin el Kadı’nın Türkiye’deki hatırlı ortakları ve aile dostlarına dair bilinenler bunlar. Daha detaylısı devlet sırrı kapsamına giriyor. Dünyadaki para trafiğinde, yatırımlarında ise uluslararası hukuka yansımış iddialar var ama sonuçta paranın güçlü bir hatrı da var. Bu durum Suudi iş adamlarına da has değil. Paranız varsa Suudi veya İsrailli, Çinli, Amerikalı, Afrikalı olmanız farketmiyor.

    0 0

    Bilimum yüksek tepeler camilerle donatılsa da ülkenin saygın zümrelerinden ‘beyaz yakalılar’ın ibâdet mekânı sorunu devam ediyor. Hatta fişlenmemek için işyerlerinde dinî kimlikleri yokmuş gibi davranıyorlar. Eser Karakaş’a göre, siyasetteki din istismarı haklı taleplerin bile ideolojik algılanmasına sebep oluyor.İşçinin, memurun, öğrencinin hakları ya da yaşam koşulları hep iyileştirilmesi gerekenler arasındadır. Bunca sorun arasında beyaz yakalılar ise avantajlı konuma yerleştirilir. Çünkü yüksek katlı plazalarda, seçkin ofis ortamlarında çalışırlar, maaşları fena değildir. Şık giyimlidirler ve iş arası vakitlerini lüks mekânlarda geçirirler. İnsan ilişkileri mi? Dışarıdan bakınca gayet seviyeli. Hatta mümkünse duygu ifade etmeyen türden. İşte tam bu nokta biraz kurcalanırsa beyaz yakalıların aslında nasıl bir mağduriyet içinde oldukları gözlenir. Mağduriyetin adı ise giderek tektipleşen yaşamlar.Ünlü psikanalist Paul Verhaeghe, neoliberalizmin ürettiği karakterlerle ilgili bir yazısında beyaz yakalılarla ilgili şu tespitleri yapıyor: “İşyerlerindeki sürekli değerlendirme, bağımsızlığın azalmasına sebep oluyor. Kişi sürekli değişen dış normlara bağlanıyor. Fakat daha da önemlisi, insanların özsaygılarında oluşan büyük hasar; özsaygı artık büyük oranda başkalarından aldığımız onaya bağlı.” Verhaeghe’nin bahsettiği başkalarından onay alma ihtiyacı ise plaza çalışanları için farklı mağduriyetlere kapı aralıyor.Dünyadaki örnekleri hakkında fikrimiz olmasa da Türkiye’de yol açtığı mağduriyetlerden birinin dini kimliğin gizlenmesi olduğu aşikâr. Zira konuştuğumuz plaza çalışanlarından çoğu dini kimliğini yaşama noktasında sadece müdürlerinden değil, iş arkadaşlarından da çekiniyor. Örneğin, çalışma şartlarını iyileştirme adına düşünülen spor merkezleri, kafeler, oyun ve sigara salonlarının yanına bir de mescit isteyenler var. Ancak işyerine adeta başka bir kimliğe bürünüp gelenler bu talebi arkadaşlar arasında bile dışa vuramıyor. Çünkü kabul görmüş beyaz yakalı profiline ters bir istek ve böyle bir istek sonrası dışlanma ihtimali çok yüksek. Haliyle çalıştıkları plazada bir mescit olsa dahi oraya gitme konusunda çekimserlik yaşamaları da kaçınılmaz. Psikolojik baskının en bariz örneklerinden biri de çeşitli sebeplerle düzenlenen alkollü partilerin bir çeşit sınanma meydanına dönüşmesi. Zira beyaz yakalılar arasında bir yılbaşı partisine katılmamak bile iş ortamında ayıplanma sebebi.Bugün Türkiye’de var olan fişlenme gerçeği her türlü kimliği, eğer müdürün görüşüne uygun değilse, saklama ihtiyacı doğuruyor elbette. Ancak plaza ortamlarındaki mahalle baskısı biraz daha abartılı haliyle yaşanıyor. Biz de hem arkadaş ortamlarında hem de yönetimin gözünde fişlenmekten çekinen kişilerin görüşlerini farklı isimlerle aktaracağız. Zira onların dinî kimliği dışa vurabilme adına özlemleri olsa da alacakları tepkiden şimdilik pek emin değiller.Örneğin özel bir bankada müdürlük yapan İlhan Yılmaz, özel yaşamında dini hassasiyetlerini rahatlıkla ifade edebilse de iş ortamında arkadaşlarıyla bu konulara hiç girmediğini anlatıyor. İşyerine gittiğinde kendini dinî kimliğinden soyutlayarak binaya girdiğini söyleyen Yılmaz, “Böyle bir durum içindeyim ve çevremde benim gibi bir sürü insan olduğunu biliyorum.” diyor. Çalıştıkları binada namaz kılabileceği bir mekân olmadığını anlatan Yılmaz, “En yakın cami 10 dakika mesafede. Abdest alıp, kılıp geri dönmek en az 40 dakikamı alıyor. İş merkezimizde namaz ve abdest için uygun bir yer olsaydı bu en fazla 15 dakika sürerdi. Yani bir sigaraya ayrılan zaman dilimi kadar.” diyor. Binalarında sosyal faaliyet anlamında kafeterya, masa tenisi ve satranç oynayabilecekleri mekân ve kütüphane bulunduğunu anlatan Yılmaz, “Bir de mescit olsa fena olmazdı. Ama bunu şimdiye kadar hiç dile getirmedim, arkadaşlarıma bile.” diyor.‘Yabancılar gelip namaz yeri istiyor, biz istesek göze batar’Dünyanın önde gelen içecek firmalarından birinde yönetici asistanı olan Ergül Kartal da plaza hayatının zorluklarından birinin de ibadeti yerine getirememe olduğunu söylüyor. Bu tip mekânlarda ibadet mekânının düşünülmediğini ifade ediyor: “Bir plaza içinde birden çok şirket var. Dolayısıyla bina giriş çıkışı ve asansör trafiği her zaman yoğun. Camiye gidip gelmek en az yarım saatimi alıyor. Binada ne abdest ne de namaz için mekân var.” Şimdiye kadar bina yönetimine ya da idari amire bu yönde bir talebinin olup olmadığını soruyoruz. “Günümüzde ibadet etme isteği belli ideolojilerle birlikte düşünüldüğü için böyle bir talebim olmadı. Salt ibadet etme isteği olarak bakılmıyor.” diye cevaplıyor Kartal.Çok uluslu bir firmada çalışan Ergül Kartal, farklı bir detaya dikkat çekiyor. Firmaya diğer ülke temsilcilerinden konuklar geldiği zaman namaz için rahatça mekân sorabiliyor ve yetkililer onlara toplantı odalarında geçici bir yer tesis ediyor. Ancak Kartal, firmanın çalışanı olarak yanlış anlaşılmaktan endişe duyduğu için böyle bir talepte bulunamadığını söylüyor. Çünkü bugün Türkiye’de namaz kılmak belli bir zümreye bağlı olmakla ilişkilendiriliyor. Görüşünü aldığımız diğer plaza çalışanı ise bir inşaat şirketinin mali işler yetkilisi. İbadet noktasında o da diğerleri gibi yer sorunu yaşayanlardan. ‘Şirket çalışanlarının işyerine geldiğinde dini kimliğinden soyutlandığını düşünüyor musunuz?’ sorumuza şöyle cevap veriyor: “Çalıştığım yer itibarıyla dini hassasiyeti olan kişilere pek rastlamadım. Belki de da sorunuzun cevabı budur.”Din istismarı haklı taleplere bile reaksiyoner tutum oluşturduDünyadaki örneklerinde plaza hayatı ve beyaz yakalıların yaşamı birçok yönüyle mercek altına alınmış durumda. Özellikle sosyologlar, onların artık toplum içinde ayrı bir zümreyi oluşturduğu görüşünde. Ancak Türkiye’deki beyaz yakalılara baktığımızda görünen o ki kariyer basamaklarında tökezlememek için dinî kimliklerini olabildiğince gizleme durumu söz konusu.Bugün ülkenin her yanında rahatça dile getirilen hatta siyasî malzeme haline gelen dinî hassasiyetler henüz plazalarda duyulmuyor. Söz konusu durumu yazar ve akademisyen Eser Karakaş’tan yorumlamasını istiyoruz. Türkiye’nin beyaz yakalılar zümresini yakından tanıyan ve gözlemleyen Karakaş’a göre, çalışanların dinini yaşayamamasında tek sorumlu plaza yöneticileri değil. Bugün Türkiye’de olağanüstü bir din istismarı olduğunu anlatan Karakaş, “Özellikle AKP iktidarından beri bu konuların belli kişiler tarafından çok fazla abartılması bir reaksiyoner durum da oluşturdu. Bunu da unutmayalım.” diyor.Meselenin siyasette bu kadar üzerine gidilmeseydi, sosyolojik olarak daha doğal hallolacağını düşünen Karakaş, bugün insanların dinle ilgili taleplere köşeli tavır almaya başladığını söylüyor. Örneğin bürokraside görev alan herkesin eşinin türbanlı olması ve diğerlerine hareket alanı tanınmaması insanlarda tepkisel bir duruşa neden oluyor. Tıpkı 28 Şubat’ta başörtülülere hak tanınmadığında oluşan tepki gibi. Son beş-altı yıldır yaşananın belki 28 Şubat’a karşı bir reaksiyon olduğunu dile getiren Karakaş, şöyle devam ediyor: “Meselelere böyle yaklaşmamakta herkes açısından fayda vardı. Yani bir beyaz yakalı müdürün ibadet mekânı isteğini siyasî algılaması sadece kafasındaki kodlarla ilgili değil. Bugünkü siyasî ortam da somut gerekçeler veriyor.”Aslında inanç ve yaşam tarzlarını savunan hatta başörtülülere izin vermeyen üniversiteden ayrılan Karakaş, bugün kendinde bile dinî söylemlere karşı tepki oluştuğunu söylüyor. Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinin bunda çok büyük etkisi olduğunu da sözlerine ekleyen Karakaş, Erdoğan’ın, “Kadıköy vapuruna binen kadınların hali tavrı beni rahatsız ediyor.” sözünü hatırlatıyor ve ekliyor: “Onu dinlediğimde dehşete düştüm. Çünkü benim annem, karım, kızım Kadıköy’de ve seküler bir yaşamları var. Şimdi böyle bir ortamda bir beyaz yakalının yöneticisinden mescit talebinin siyasî algılanması kaçınılmaz.”

    0 0

    Göz kamaştırıcı doğası olduğu halde yoğun bir sanayileşme sürecinden geçen Çinliler, çevre kirliliğiyle boğuşurken bir yandan da ilginç çözümler üretiyor.Çevre kirliliği sorunu kontrol altına alınamayacak şekilde ilerleyen Çin'de şok edici fotoğraflar, insanların ciddi kirlilikle nasıl mücadele ettiklerini gösteriyor.Pekin ve Çin'in diğer bölgeleri hali hazırda toz maskesi takmayan insanlar için ciddi sağlık sorunları oluşturan duman bulutlarıyla kötü bir ün saldı. Nehirlere atıkların atılmasıyla nehirler kirlendi.Çinli liderler çevre kirliliği konusunda ciddi anlamda çalışacaklarına dair yemin etmelerine rağmen endüstrisi çok hızlı bir şekilde büyüyen şehirlerde bu oldukça zor gerçekleşecek gibi.

    0 0
  • 02/07/15--16:00: MÜLTECİ DOĞANLAR
  • Kobani'de IŞİD zulmünden kaçıp Türkiye'ye sığınan ailelerin burada doğan bebekleri, hayata mülteci olarak başladıklarından habersiz olsalar da birşeylerin ters gittiğini anlar gibiler...Adı YPG. Fotoğrafının çekildiği gün henüz üç günlüktü. Annesi Nurra Hanım gururla kucağına aldığı oğluyla poz verirken o uyuyordu. YPG ile aynı gün doğan Şevhat bebek de annesinin güvenli kollarında uykuya dalmıştı. Olup bitenlerden habersiz bu iki bebek, Türkiye’ye sığınan en küçük mültecilerdi. Onlar doğuştan mülteciydi...IŞİD terör örgütünün 15 Eylül 2014 tarihinden itibaren saldırıları yoğunlaşınca Kobani’den Türkiye sınırına büyük bir göç başladı. Yaklaşık 200 bin Kobanili, Türkiye’ye sığındı. Bugün 125 bin civarında mülteci Şanlıurfa genelinde yaşam mücadelesi veriyor. Savaş her zaman olduğu gibi kadın ve çocukları vurdu. Suruç’un çadırkentlerinde 67 binin üzerinde insan hayata tutunmaya çalışıyor. Sesini kulakları sağır edercesine duydukları bombalar, bir kardeşin, kocanın ya da babanın ölümüne sebep olurken yeni hayatlar da başladı çadırkentlerde. Yalnızca Arin Mirxan kampında 120 bebek gözlerini açtı dünyaya. Bir başka memlekette, doğuştan savaş mağduru, doğuştan mülteci bebekler...Birçoğunun ismi Kobani ve Şengal. Aileleri zorla göçe zorlandıkları memleketlerinin isimlerini verdi onlara. Gururla taşısınlar diye verildi bu isimler. 25 günlük Kendal, 1 aylık Mahmut, 2 aylık Halise, 3 aylık Hemude, 4 aylık Muhammed ve daha birçokları gözlerini açtıkları çadırlarda büyümeye başladılar bile. Eve benzetilmeye çalışılan çadırda bir bebek nasıl büyür? Ayaz gecelerde ısınabiliyorlar mı, bir battaniyeye sarılabiliyorlar mı? Peki ya annesinin sütü yetiyor mu karınlarını doyurmaya? Bugün silahların vurduğu Kobani sokaklarında çocuklar top koşturmuyor, ağlamaları, gülmeleri duyulmuyor. Sınırın öbür tarafında ‘yeni evleri’nin önünde oynuyorlar. Çadırda doğan kardeşlerinin nerede oynayıp yaramazlık yapacağını ise kimse tam olarak bilemiyor.

older | 1 | .... | 117 | 118 | (Page 119) | 120 | 121 | .... | 165 | newer