Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 115 | 116 | (Page 117) | 118 | 119 | .... | 165 | newer

    0 0

    ‘Charlie Hebdo’ya yönelik saldırı İslamofobi’yi artırır mı?’ tartışmaları yapıladursun Almanya’da üç aylık bir geçmişi olan İslâm karşıtı grup Pegida, üzerine vazife çıkardı bile. Grubun Pegida=Charlie pankartları açması, geniş kitleler tarafından samimi bulunmasa da destekçi sayısını her geçen gün artıran bir oluşum söz konusu.Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yönelik gerçekleştirilen ve 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırı, Türkiye’de birbirine taban tabana zıt argümanlarla tartışıldı. Kimileri ‘ama onlar da...’ diye başlayan cümleler kurarak saldırganlarla empati yoluna gitti, kimileri de olayın faturasını İslâm’a çıkaranlarla aynı paralelde yer almaktan gocunmayarak ‘ay galiba İslâmofobik olcam sonunda’ seviyesinde kaldı. Halbuki iki taraf da bir şeyleri gözden kaçırıyordu: Ne ölüm bir cezaydı ne de İslâmofobik olmak matah bir şeydi. Bir de bu olayların faturasının uzun vadede Avrupa’da yaşayan Müslümanlara kesileceği gerçeği vardı ki bu, İslâm karşıtı bir grubun adının hızla yayılmaya başladığı bir dönemde yaraya tuz basmak demekti. Saldırıdan henüz birkaç ay önce kurulan ve adını gazetelerin dış haberler sayfalarında sık sık görür olduğumuz bu grup ‘PEGIDA’dan başkası değil. Her hafta katılımcı sayısının arttığı geniş bir toplulukla İslâm ve Müslümanlara karşı gösteri yapan grubun adının açılımı Batı’nın İslâmlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar. Bu isim epeyce şey anlatıyor ama gelin biraz ayrıntısına inelim. Kimdir bu PEGIDA’lılar, nereden çıktılar? Klasik aşırı sağcılardan farkları var mı? Sorularla PEGIDA gerçeği...Ne zaman, nerede ve kim tarafından kuruldu?PEGIDA, geçtiğimiz yılın ekim ayında Lutz Bachmann adında reklam ajansı sahibi bir Alman tarafından Dresden’de kuruldu. Bachmann’ın daha sonra uyuşturucu ticaretinden hırsızlığa ve adam yaralamaya kadar bir dizi suçtan sabıkası olduğu ortaya çıktı. İlk gösterilerini o sıralar Kobane için eylem yapan PKK sempatizanlarına karşı düzenleyen ve Facebook üzerinden örgütlenen Bachmann bile gösteriye bu kadar yoğun katılımın olmasını beklemiyordu. Yaklaşık üç aydır her hafta pazartesi günleri Dresden’de binlerce kişinin katılımıyla düzenlenen İslâm ve göçmen karşıtı gösterilerin fitilini ateşleyen işte bu küçük çaplı eylemdi.Hareketin Dresden’de başlamasının özel bir nedeni var mı?Şimdiden “PEGIDA’nın kalesi” olarak anılan Dresden bir Doğu Almanya eyaleti olan Saksonya’nın başkenti ve bu eyalet aşırı sağcıların ve İslâm karşıtı oluşumların da merkezi konumunda. Ayrıca Neonazi örgütlerin Doğu Almanya’daki oluşumu en çok bu eyalette etkili. Göçmen karşıtlığını körükleyen etkenlerden biri olan ‘ekonomideki kötü gidişat’ argümanı da burada oldukça güçlü. Çünkü doğu eyaletlerindeki refah seviyesi batıdaki eyaletlerle karşılaştırıldığında epeyce düşük kalıyor. Dresden’in İkinci Dünya Savaşı sonunda İngilizler tarafından bombalanmasının yıldönümlerinde aşırı sağcılar burada anma törenleri düzenliyor. Dresden aynı zamanda 2009’da Mısırlı Merve El-Şerbini’nin ırkçı saldırıya kurban gittiği mahkemenin de bulunduğu şehir.Gösteriler neden pazartesi günleri düzenleniyor?Grubun eylem günü olarak pazartesini seçmesi, 1989 yılında Almanya’da yapılan meşhur pazartesi gösterilerini (Montagsdemonstrationen) akıllara getirdi. Doğu Almanya rejimini protesto etmek amacıyla yapılan gösteriler, duvarın yıkılmasıyla sonuçlandı. Pegida’nın o döneme dair taklit ettiği tek şey pazartesi gösterileri değil, 1989’daki gösterilerle özdeşleşen ‘Biz halkız’ sloganını da kullanıyorlar.Avrupa kamuoyunun PEGIDA’ya bakışı nasıl?Dresden’de en son gerçekleşen gösteride 25 bin kişinin toplanması çeşitli çevrelerce ‘tehlikeli bir gidişat’ olarak değerlendirilse de bu grubu protesto etmek için düzenlenen karşıt gösterilerde de on binlerce kişinin toplanması ‘umutları artıran’ bir gelişme. Ayrıca Almanya Başbakanı Merkel de yılbaşında yaptığı bir konuşmada isim vermemekle birlikte PEGIDA’ya yönelik ağır eleştirilerde bulundu.Gösterilerde hangi sloganlar atılıyor?‘Anavatanımızı koruyalım’, ‘Almanya’yı sevmeyen terk etsin’, ‘Kızımın burka giymesini istemiyorum’, ‘İslâmlaşmayı durdurun’...Eylemcilerin profili nasıl?Geniş kitleler onları ‘aşırı sağcı’, ‘göçmen karşıtı’ ya da ‘ırkçı’ olarak tanımlasa da kurucusu Bachmann, katılımcıların ‘sıradan halk kitlesi’ olduğunu iddia ediyor. Hatta ona göre aşırı sağcıların sayısı 100’den fazla değil. Dışarıya kapalı bir grup olan PEGIDA, basına açıklama yapmaktan geri duruyor. Ancak katılımcıların profiline ilişkin çok kısa bir süre önce yapılmış bir anket çalışması var. Aralık-ocak aylarında düzenlenen 3 gösteriye katılanlarla yapılan ankete göre PEGIDA, destekçilerinin büyük kısmı eğitimi ve ortalama gelirin üstünde para kazanıyorlar. Yaş ortalaması 48 ve genelde erkeklerden oluşuyor. Ve göçmenlere değil suç işleyen göçmenlere karşı olduklarını iddia ediyorlar. Bu tablo PEGIDA’nın kamuoyuna ‘lanse ettiği’ imaj. Bir de madalyonun diğer yüzü var tabii. Der Spiegel dergisinin edindiği bilgilere göre grubun yönetimi, göçmenler hakkında sosyal medyada ‘gelişimsel olarak geri’ ya da ‘açlıktan ölmek üzere olan Ramazan Türkleri’ gibi aşağılayıcı ifadeler kullanan kişilerden oluşuyor.

    0 0

    Tim Wolff, Almanya’nın en büyük mizah dergilerinden Titanic’in genel yayın yönetmeni. Bu kimliğinden dolayı Charlie Hebdo saldırısıyla ilgili diyecekleri var: “Şahsen Hz. Muhammed karikatürleri ve şakalarını sevmiyorum çünkü onu resmedecek bir ikonografi bile yok. Resmedilenler genelde Usame bin Ladin’e benzeyen adamlar. ”Yaklaşık iki hafta önce ikisi kardeş üç Mağripli genç, Hz. Muhammed karikatürleri yüzünden Paris’te Charlie Hebdo dergisine silahlı saldırıda bulundu ve 12 kişiyi öldürdü. Saldırıya giderken onları engellemek isteyen polisi de sokak ortasında vurdular, ölen polis Müslüman Ahmed Merabet’ti. Tarihler 2005 yılının kasım ayını gösterdiğinde ise yine Mağripli gençler Paris sokaklarını ateşe vermişti. Bu yangın Paris’in banliyölerinde polisten kaçan iki gencin elektrik trafosuna saklanırken yanıp kül olduğunda başlamıştı. Bu arka plan bilgisi son saldırının aslında tamamen din eksenli değil, siyasî bir arka planı olabileceğini ihtimalini de getirdi. Benzer bir saldırının diğer Avrupa ülkelerinde olup olmayacağı konuşuldu. Avrupa’da baş gösteren herhangi büyük bir olayda gözler Almanya’ya çevrilir. Biz de Almanların meşhur mizah dergisi Titanic’in Genel Yayın Yönetmeni Tim Wolff’a sorduk: ‘Sizde durumlar nasıl?’ Wolff, Fransa’daki olayların doğrudan dinle alakalı olmadığını, siyasî arka planı olabileceğini de söylüyor. Batı’nın Arap dünyasında uyguladığı sömürgeciliğin de bu tür olaylarda etkili olduğunu belirten Wolff’ün saldırıdan sonraki ilk tepkisi ‘Bu saldırıyı yapanlar gerçekten Müslüman mıydı?’ şeklinde düşünmek olmuş.Titanic Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Tim WolffSaldırıya ilk tepkiniz nasıl oldu?Elbette büyük bir sok yaşadık ve üzüldük. Olayın hemen ardından kendime ‘Bu saldırıları yapanlar gerçekten Müslüman mıydı?’ diye sorup saldırıya mesafeli yaklaşmak istedim. Olayın ayrıntıları öğrenildikten sonra biz de diğer mizahçı meslektaşlarımız gibi bu korkunç olayı mizahla nasıl anlatırız diye düşünmeye başladık. Burada önemli olan soru şuydu: ‘Saldırıyı düzenleyenler hakkında, diğer Müslümanları rencide etmeden nasıl mizah yaparız?’ Biz de normalde dinler hakkında çok aşırı mizahî şeyler yayımlıyoruz ama bu olaydan sonra şimdi illa İslam düşmanı mizah yapmanın bir anlamı yok.Sizce saldırı İslam ile doğrudan ilgili mi?İslamcıların varlığının sebebi tarihe dayanıyor. Bu, siyasetle ilişkili bence. Batı’nın Arap dünyasında uyguladığı sömürgeciliğin de bu tarz olaylarla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Batı’yı tehdit olarak görüp küçük ya da büyük sebeplerle kendilerini korumaya almak istiyorlar. Bir insan terör saldırısı yapıyorsa bunu sadece dinle ilişkilendirmek saçma. Böyle saldırıları bir dine, bir ırka bağlamak doğru değil. Akıl yoksunu birkaç kişinin yaptığı bir şey bu. Bu saldırı sadece Fransa’da değil, her ülkede olabilirdi. Ayrıca sadece mizaha yönelik de olmayabilir. Ciddi yayın, ciddi haberler yapan bir gazete de birilerinin hoşuna gitmeyecek bir şey yazarsa aynı şekilde bu tarz kişilerin de hedefi olabilir.Neden böyle bir saldırı düzenlediler sizce?İslamcı terör örgütlerinin bu tarz saldırılarla iki farklı mesajı var. Birincisi Batı dünyasına: Biz sizi böyle saldırılarla korkutup aklınızı alacağız. İkincisi bütün Müslümanlara olan mesajları: Hz. Peygamber’in öcünü aldık.Kendi derginizde İslam karşıtı yayın yaptınız mı?Daha önceki yayınlarımızda vardı ama son dönemlerde daha ziyade İslam devletleriyle alakalı çizimlerimiz oldu.Almanya’da tepkiler nasıl oluyor genel olarak?Alman Müslümanları mizahı çok iyi karşılayabiliyor. Mizaha yaklaşım iki türlüdür. Ya görmezden gelirsiniz ya da anlarsınız. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama Alman Müslümanları mizahı daha rahat karşılıyor diye düşünüyorum. Dünya üzerindeki 1 milyar Müslüman’ı aynı kefeye koyamayacağım. Genel olarak dinler hakkında da mizah yapılmalı bence.Siz de korkuyor musunuz?Hayır korkmuyorum. Aksine her insanın alay edilme hakkına sahip olduğunu düşünüyorum. Müslümanların bizi öldüreceğini düşünmüyoruz. Buna dair hiçbir tehdit almadık. İnsanlar mizah ve komediye ters tepki verebilir ve bize lanet okuyabilir, sorun yok ama yeter ki pratiğe dökülmesin. Mizah genelde güçsüz ve zayıfları değil, güç sahibi olanları eleştirir. 100 bin satan bir dergi zaten çok büyük bir kitleye hitap etmiyordur. Yani bizi okuyan herkes bizi anlıyor zaten.Charlie Hebdo saldırısı insanların mizaha bakışını değiştirir mi?Biz şakalarımızla hayatın ciddiyetine karşı bir şey yapmaya çalışıyoruz. Paris’te gerçekleşen korkunç cinayetten dolayı mizahın bir araç olduğunu tekrar hatırlatmakta fayda var. Olaylar ne kadar ciddi ise mizah o kadar önemlidir. Mizah bizi bunaltan, katlanamadığımız şeyler hakkında konuşabilmeye ve böylece korkularımızı yenmeye yardımcı oluyor. Mizahı anlamayan birçok insanın hatası şu ki; bir şakayı çok ciddiye alıyor ve şakayı tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. Mizah sadece çok akıllıca bir şey içeriyorsa değerli olmuyor. Elbette bu mühim. Ama her zaman çok akıllıca bir şey içermek zorunda değil, mizah her halükârda değerlidir. Bazı fanatikleri- ki bunlar dindar ya da ırkçı olabilir- mizah rahatsız ediyor. Çünkü onların hakikatlerini tehdit ediyor. Ama neticede mizah hiçbir zaman susmayacak. Paris’te görülenlere rağmen hâlâ yapılacak. Biz devam edeceğiz. Bakalım toplum nasıl karşılayacak biz de göreceğiz.İslam ile alakalı konuları ele almak daha mı zor daha mı tehlikeli? Müslümanlar daha mı hassas? Eğer sonuçları korkunç ise öyle düşünülebilir ama bu bir engel değil. Hıristiyanlarla ya da Micheal Schumacher ile alakalı bir karikatür yapınca daha sert tepkiler alabiliyoruz. Fakat şuna bakmak lazım: Neden İslamiyet hakkında mizah yapıyoruz? Ve şunu soruyorum: Gerçekten bu saldıranın sebebi İslam mı?Paris’teki saldırıdan sonra sitenizde hemen çok keskin mizahi çizimlerle karşılık verdiniz. Buna nasıl karar verdiniz ?Mizah, korku ve endişeyi yenmenin en iyi yoludur.Bu saldırıdan sonra aynı karikatürleri tekrar bastılar. Bu sizce mantıklı mı?Evet. Bu, ilk etapta iyi. Fakat bunu tekrar tekrar, üzerine basa basa yapmak bir süre sonra rahatsız edici olabilir. Dünya üzerindeki binlerce Müslüman bu saldırıdan dolayı şoke olmuştur. Ve eminim bunlardan hiçbiri bir mizah dergisinden çalışanları öldürmek istemiyordur. Bu karikatürleri tekrar basmak, onları incitmek olabilir ve onları bu akıl yoksunu delilerle aynı kefeye koymak olur.Daha önce yapılan karikatür sizce çok mu ileriye gitmişti?Hayır, böyle bir şey yapılmalı. Fakat insanlar bunun için öldürülmemeli. Böyle bir durumda biraz daha dikkatli olmayı tercih ederim. Şahsen Hz. Muhammed karikatürleri ve şakalarını sevmiyorum çünkü onu resmedecek bir ikonografi bile yok. Resmedilenler genelde Usame bin Ladin’e benzeyen adamlar. Bunu sıkıcı buluyorum. Charlie Hebdo’nun yeni sayısında da ağlayan bir Muhammed karikatürü görüyoruz. Yani bu da aslında İslam dininin böyle bir saldırıyı istemediğini gösteriyor.

    0 0

    Kendine has yorumu ve şarkılarıyla müzikal kariyerini her yaptığı işte bir çıta daha yukarıya taşıyan Göksel, dokuzuncu stüdyo albümü ‘Sen Orda Yoksun'u yayınladı.Albümde yer alan şarkıların düzenlemelerini, bir önceki çalışmada olduğu gibi yine Ozan Çolakoğlu hazırladı. Hatırlanacağı üzere 2012’de yayınlanan ‘Bende Bi Aşk Var’ albümü listelerde aylarca bir numarada kalmış ve Göksel'e yılın kadın sanatçısı unvanını kazandırmıştı. Albümün kapanış şarkısını Mabel Matiz ile ortak yazan Göksel, geri kalan on şarkının söz ve müziğini kendi yazmış. Sen Orda Yoksun'da Göksel'in incelikli, naif ve zaman zaman haykıran sözlerini duyuyoruz. Gerek söz gerekse müzikalitesiyle müzikseverlere yine keyifli bir albüm sunuyor sanatçı. Sen Orda Yoksun - Göksel - Avrupa Müzik * Funda Arar HoşgeldiÜlkemizin güçlü kadın yorumcularından Funda Arar, yeni albümü ‘Hoşgeldin’i müzikseverlerle buluşturdu. Albümde birçok ünlü söz yazarı ve bestecinin ismini görüyoruz. Sezen Aksu, Günay Çoban, Yıldız Tilbe, Ragga Oktay, Soner Sarıkabadayı, Bora Duran, Ümit Sayın ve Gökhan Tepe... 14 şarkının yer aldığı albümde üç cover var. Ümit Sayın’ın Ben Tabii ki şarkısını başarılı bir şekilde yorumlamış. Müslüm Gürses’ten dinleyip sevdiğimiz Şakir Askan ve Burhan Bayar imzalı Kaç Kadeh Kırıldı şarkısının da hakkını vermiş. Ancak Levent Yüksel ile özdeşleşen Onursuz Olmasın Aşk’ın remix versiyonunun albümün genel yapısına uygun düşmediğini söyleyebiliriz. Hoşgeldin - Funda Arar - DMC Müzik * OZBİ'den Halk Edebiyatı dersiİnternet üzerinden birçok çalışma paylaşan Ozbi, Asi isimli çalışmasıyla sosyal medyada ses getirmişti. Ardından Kazulet isimli single çalışmasını sunan Ozbi'nin uzun süredir üzerinde çalıştığı ilk solo albümü Halk Edebiyatı yayınlandı. Rap müziği tarzında son zamanlarda çıkan en önemli isimlerden olan Ozbi'nin albümü lirik ve konu ağırlıklı 14 şarkıdan oluşuyor. Albümde, Ozbi nasıl bir hayat yaşamak istediğinden emin olan ve kendine güvenen bir kişiyi kendi üzerinden betimliyor. Şarkılarda güçlü, sesi yüksek bir haykırış ve sert eleştiriler var. Kibirle yüzleşmesi, şehir betonları içine sıkışmış, hırsından kendi gibi körleşmiş insanlar oluşturan İstanbul'dan göçmesi anlatılıyor. Halk Edebiyatı - Ozbi - Kalan Müzik

    0 0

    Yağmur şarkısıyla adını geniş kitlelere duyuran Bertuğ Cemil, yeni albümü Issız’ı yayınladı. Müzisyen, albümdeki şarkıların ruh haline uygun olduğunu söylüyor. Son dönemde yaşanan olaylara karşı da sanatçıların yeterince duyarlı olmadığı görüşünde.Müzik maceranız nasıl başladı?Küçük yaşlarda başladı ilgim. İlkokulda duyduğum her şeyi flütle çalardım. Ortaokuldayken Bursa’da bir grup kurduk. Stüdyoya gitmeye başladık. Sevdiğimiz metal şarkıları çalardık. Lisede de gruplarım oldu. Üniversitede tanıştığım Cengiz Köroğlu ile beraber Cazstop isimli rahmetli Engin Yörükoğu’nun mekânında çalmaya başladık. Sonrasında her şey zincirleme gelişti ve ardından ilk albüm geldi.Üniversitede gazetecilik okumuşsunuz. Gazetecilik yapmayı düşünmediniz mi?Hayatım hep müzikle devam ediyordu ve müzikten kazanıyordum. Bir de gazetecilik yapmak için geç kalmıştım çünkü arkadaşlarım üniversite yıllarında staj yapıyordu. Ben o sırada müzikle ilgileniyordum. Aslında bir ara düşündüm gazetecilik yapmayı ama otuzlu yaşlara geliyordum ve işe en başından başlamak bana zül geldi. Görüştüğüm yerler oldu ama oralardan da beklediğim saygıyı göremedim açıkçası. Gazeteciliği okurken sevmiştim ama müzik benim için her zaman ön plandaydı.Yeni albümünüz ‘Issız’ ete kemiğe nasıl büründü?Aslında son albümümden sonra bir süre single yaparak devam etmeyi düşünüyordum. Piyasanın durumu buna mecbur ediyordu. Gözyaşı isimli şarkıyı yaptım. Selen Gülün ile klip de çekmiştik. Sonra birkaç yapımcıyla görüştüm. Onlar da ‘Bir süre ortada değilsiniz. Bu sizin yeniden çıkış şarkınız olmamalı.’ dedi. Bir yapımcı arkadaşım biriktirdiğim şarkıları albüm yapmayı önerdi. Cengiz Köroğlu ile birlikte çalışmaya başladık. Sonra o arkadaş çekilmek zorunda kaldı. Biz Cengiz ile bitirmeye karar verdik ama bir noktada tıkandık. Tam bu sırada Sennheiser Türkiye bize destek verdi ve bütün kapıların açılmasına vesile oldu.Şarkıların üretim aşaması nasıldı?Sürekli üreten biriyim. Oturup albüm yapacağım diye şarkı yazmıyorum. Orta tempo ve melankolik şarkılardan bir repertuar oluşturduk. Benim son yıllardaki ruh halime uygun mod buydu.Piyasadaki hit şarkılara bakıp bir tane de piyasa şarkısına yer vermeyi düşünmediniz mi?Albüm söz konusu olduğunda böyle şeyler asla içimden geçmiyor. Elimde öyle şarkılar da vardı ama bu albümün repertuvarından çıkardım. Çünkü diğerlerinin yanında sırıtacaktı. Ama albüme iki funk şarkı koydum. Çünkü tamamen ağır ve melankolik bir albüm insanları sıkabilirdi.Mevcut müzik dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?Ülkemizde maalesef reçeteler geçerli. Bir şarkı yaptınız ve tuttuysa aynı yerlerden devam etme mantığı var. Bana bir Yağmur daha yapsana dediler. Ama böyle bir şarkı her zaman çıkmaz ki... Zorlarsanız da kendinize ihanet edersiniz. Bir şey yakaladım, buradan yürüyeyim gibi bir düşünceyi tercih etmiyorum. Benim için şarkılar formülden ibaret değil.Popüler müzik öyle bir hal aldı ki sizin ve sizin gibi sanatçıların yaptığı işler alternatif olarak değerlendiriliyor...Aslında birçok kişiden yaptıklarımın yeterince alternatif olmadığı eleştirilerini alıyorum. Hakikaten alternatif bir piyasa da var ülkemizde ama ben onlardan değilim. Daha doğrusu hiçbir kümeye dahil değilim. Rock tayfadan değilim, popçu değilim, alternatifçi değilim. Biraz ortada kalıyorum.Yaptığınız müziği nasıl isimlendiriyorsunuz o zaman?Kolay algılanır biçimde pop-rock deniyor ama tam olarak benim müziğimi karşılamıyor bu terim. Biraz kendimce bir müzik yapıyorum. Bulutsuzluk Özlemi, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, MFÖ dinleyerek büyüdüm. Feridun Düzağaç’ı sevdim. Kendim de gitarcıyım. Blues Rock&Roll çalarak geliştim. Onları harmanlamaya çalışıyorum. Şarkı yazma vaziyetlerim biraz kökenini onlardan alır. Onlara göre sözlerim belki daha popülere yakındır. Ortalarda bir yerlerde yol almaya çalışıyorum.Sizin gibi birçok müzisyen özellikle görünürlük konusunda sıkıntılar yaşıyor. Siz de bunlara maruz kalıyor musunuz?Evet maalesef. Bu, kalp kırıcı bir şey. Bir albüm iki yılda üretiliyor. Büyük bir emek var. Keşke aracılara ihtiyaç olmasa, üretilenlere bu kadar hoyrat davranılmasa. İlla ilgi çekmek için maganizel çevreye ya da bir tayfaya dahil olmak zorunda kalmasa insanlar. Ben hiçbir tayfaya dahil değilim. Bence samimi üretilmiş bir şeyin bir bağlantıya, bir torpile ihtiyacı olmamalı. Bir yerler birileri tarafından tutulmuş oluyor, siz bağlantısız biri olarak çabalamaya devam ediyorsunuz. Bu anlamda zorlanıyorum ve yalnız hissediyorum açıkçası.Genelde kendi şarkılarınızı yazıyorsunuz. Hangi duygular sizi harekete geçiriyor?Genelde melankoli hissi bana şarkı yazdırıyor. Bunun yanında sevdiğim ve yitirdiğim insanlara özlem, bazen eşimle olan münakaşalarım yazdırıyor. Bir de dünyadaki ve ülkemizdeki birtakım haksızlıklar ve insanlık adına iyi gitmeyen şeyler de beni harekete geçiriyor.Sanatçılar konuşmaktan korkuyorGeçen sene ‘Yol Uzun’ diye bir şarkı yazdınız ve ülkemizdeki haksızlıklardan bahsettiniz. Sizi en çok neler rahatsız ediyor?Şucu bucu olmayı geçelim. Öncelikle insan olmak lazım. İnsan olmak için çocukların geleceği için neyin iyi olduğuna dair kafa yormak lazım. Hepimiz farklı düşüncelerdeyiz ve dünyaya farklı yerlerden bakıyoruz. Ama dünyayı tutup kendimize doğru çekmeye çalışıyoruz. Her şey benim istediğim gibi olacak, benim istediğim gibi yaşayacak, öyle düşünecek diyoruz. Kendimiz gibi olmayanlara empati ve tahammülümüz yok. Onlara neredeyse yaşam hakkı tanımıyoruz.Yani taraf olacaksın ya da bertaraf…Maalesef. Oysaki insanoğlu binlerce yıllık deneyimlerin sonunda demokrasi diye bir sistem geliştirmiş. Herkesin kendini özgürce ifade edebileceği, huzur içinde yaşayabileceği bir sistem. Bunu kazanmaya doğru giderken, geçmişte ekilen nefret tohumları filizleniyor. Gerek medyada gerekse sosyal medyada yazılanları okuyunca tüylerim diken diken oluyor. Var olan demokrasi kırıntılarını da söker alırsanız nefret dolu bir toplum yaratırsınız. Ne huzur ne de barış kalır. Demokrasi ve özgürlük kavramlarının içinin boşaltılmaması lazım.Bu konularda sanatçıların yeterince duyarlı olduğunu düşünüyor musunuz?Hayır. Çünkü herkeste bir korku var. Aman eleştirmeyeyim, özellikle iktidara bir şey söylemeyeyim. Ya başıma bir şey gelirse, ya konserlere gidemezsem… gibi korkular var. Sanatçı, insandan, demokrasiden ve özgürlükten yana olmalı. Biz sanatçılar tarafsız bir yerden bakıp bu uyarıları yapabilmeliyiz. Bu bilnç topluma yardımcı olur. Bir de birşeyleri zamanında konuşmazsan, konuşmak istediğinde böyle bir fırsatın da hakkın da kalmaz.Demirciköy’de yaşıyorsunuz. Sanırım siz de şehrin gürültüsünden kaçanlardansınız…Buralara âşığım. Şehrin gürültüsünden uzak ama şehirden çok da uzakta kalmadığımız bir yer. Annem burada yalnız yaşıyordu. Onun yanında olmak istedik. Yeşilin ortasındayız. Gasp edilmeyen bir yerdi ama üçüncü köprü yolu dibimizden geçiyor. Yeşilin ortasına saplanmış bir hançer bu proje. Son ormanlar bunlar. Kaç yılda büyüyen ağaçlar kesildi, buranın florası bozuldu. Buradaki doğal hayat bozuldu. Son yeşilleri korumak gerekir.

    0 0

    “Envai çeşit dedikodunun döndüğü Whatsapp grupları bundan 100 yıl sonra inkılap tarihi kitaplarında ‘zararlı cemiyetler' arasında sayılacak.”Bu espri sosyal medyada dönüp dururken, İngiltere Başbakanı David Cameron da mesajlaşma uygulamalarının yasaklanması gerektiği görüşünde. Cameron'a göre, mesajlar ulusal tehdit unsurları arasında. Sormazlar mı bu kızlar mağazada denediği ürünleri birbirlerine gösterip nasıl fikir alacak? Bu soru yanıtlanmadıkça olası Whatsapp yasağı ulusal değil, evrensel bir tehdit. Suya mazot katmak…Bazıları aracına benzin almakta bile zorlanırken bazıları da yakıtı fazla bulup içiyor. Aslında tam olarak öyle değil. Kanada'nın Quebec eyaletine bağlı Longueuil kentinde su şebekesine nasıl olduysa 28 ton mazot karıştı. Yetkililer, halktan şehir suyunu kullanmamalarını isteyince olanlar oldu ve 230 bin nüfuslu kent susuz kaldı. Neyse ki krizi fırsata çevirip mazotu damıtmaya filan kalkan olmadı. Süt annesi kediÖldürmeyen Allah'ın öldürmediği gerçeğine milyonlarca kez şahit olduk. Bu kez vesilesi bir kedi oldu. Rusya'nın Kaluga bölgesi Obninsk şehrinde bir bebeğin atıldığı çöp kutusuna tırmanan Marsha isimli kedi, donmak üzere olan bebeği birkaç saat boyunca ısıtarak hayatını kurtardı. Apartman sakinleriyse donmak üzere olan bebek ağlayınca durumu fark ettiler. Doktorlar miniği sarmalayıp yalayarak ısıtan kediye şükran borçlu. Hastaneye kaldırılan bebeğin sağlık durumu şimdilik iyi.

    0 0

    Bu aralar kime rastlasam grip. Bir tas sıcak çorba, hastalığın iyileşeceğinin müjdecisi gibidir. Bu müjde Tunus’tan geliyor size. Tam bir hasta çorbası, hlalem. Anlayacağınız herkes şefkate, sıcak bir çorbaya muhtaç. Evdeki hayırsever refakatçilere duyurulur.“Çorba hastaların şifasıdır. Bir tas çorba hastaların midesine değil, yüreklerine akan sıcak şefkatin temsilcisidir. Katı yiyecekler ısırılması, çiğnenmesi, yutulması hasta için yeni güçlükler yaratırken, çorbanın sıcak sıcak içilmesi hastalığın iyileşeceğine dair bir müjde verir gibidir.” Ben değil, Erdal Atabek söylüyor ‘Çorbalar ve Kültürler’ adlı makalesinde. Atabek, çorbalardan böyle tatlı tatlı bahis açmışken, hazır havalar hâlâ buz gibiyken dedim bu hafta da çorbadan gidelim. Belki de çoğunuzun boğazı benim gibi şiş. Halsizlikten ölüyorsunuz, yerinizden kalkacak haliniz yok. “Ah keşke sıcak bir çorba olsa da içsem” diye iç geçiriyorsunuz. O halde ev ahalisinden afiyeti sıhhati yerinde olan kimse kabak onun başına patlasın bugün. İnsanlık öldü mü canım?Tunus’tan tanıdık bir lezzetGeçtiğimiz yaz Tunuslu şef Rafik Mohamed Tlatli’nın elinden yediğim ve deyim yerindeyse bayıldığım bir çorbadan bahsedeceğim. Bana kalsa ana yemek olarak bile servis edilebilir. Zira yoğun ve muhtevasındaki malzemelerden dolayı oldukça doyurucu. Bana biraz Amasya yöresine ait sakala çarpan çorbasını anımsattı. Büyük ihtimalle yaz olduğundan Şef Mohamed, çorbaya bezelye de katmıştı, mevsimi olmadığından ben bezelye yerine yeşil mercimek tercih ettim. Çorbayla ilgili araştırma yaparken birçok tarifte ete rastladığım için et de kullandım. Sanırım şef yaz sıcağında ağır olmasın düşüncesiyle et tercih etmemişti. Zira içinde nohut ve hlalem yani Tunusluların el yapımı taze eriştesi de bulunuyor. Hlalem arpa şehriyeden biraz daha ince ve uzun erişte. Canınız hangisini istiyorsa taze/kuru erişte ya da şehriye kullanabilirsiniz. Anlayacağınız yoruma açık bir çorba. Unutmadan hlalem sanırım halk dilinde kullanılan bir kelime. Zira kitabî olmadığından sözlüklerde ne anlama geldiğini bulamadım. Ancak kelimenin köküne baktığımızda ‘hlm’ Arapça rüya anlamına geliyor. Malum mevsim kış, çorbanın içinde de yok yok. Buradan mülhem çorbaya kış rüyası adını verdim gitti. Evinizin en hayırseveri yapsa da içseniz değil mi?HlalemMALZEMELER:Yarım kilo kuşbaşı kuzu eti1 bardak erişte ya da arpa şehriye1 diş sarımsakYarım su bardağı nohut (bir gece öncesinden suda bekletilmiş)Yarım su bardağı yeşil mercimekYarım su bardağı ıspanakYarım demet maydanoz1 adet soğan2 kaşık domates salçası1 havuç1 adet yeşilbiber4 yemek kaşığı sıvı yağ (arzuya göre arttırıp azaltılabilir.)Bir tutam toz kırmızıbiber, karabiber ve tuzYapılışı: Yeşil mercimek ve nohutu ayrı kaplarda haşlayın. Ardından süzün ve soğuması için bir kenarda bekletin. Sıvı yağı tencereye koyup küp küp doğranmış soğanı ve minik minik doğranmış sarımsağı kavurun. Pembeleştikten sonra ince ince doğranmış biber, havuç ve ıspanağı ilave edip kavurmaya devam edin. Bu aşamada ayrı bir tencerede haşlanmış eti de ekleyin ve rengi dönene kadar pişirin. Baharatları koymayı unutmayın. Salçayı da katıp birkaç dakika daha kavurun. Et suyunu ilave edin ve kaynamaya bırakın. Su fokurdadığında erişte ya da arpa şehriyeyi katın, kısık ateşte pişene kadar bekletin. Ardından nohut ve yeşil mercimeği ekleyin. Malzemeler birbiriyle özdeşene kadar (5-10 dk) kaynatın. İndirmeye yakın kıyılmış maydanozu ilave edin.Not: Suyu göz kararı koydum. Malzemelerin üzerine çıkması kafi.

    0 0

    Modernleşme tarihimizde arafta kalan isimlerden biri Ahmet Hamdi Tanpınar. Türkiye’de Kemalizm’in de siyasal İslam’ın da doygunluk noktasına geldiğini dile getiren Prof. Dr. Besim F. Dellaloğlu ile ölüm yıldönümünde Tanpınar’ı ve Türkiye’deki muhafazakâr ideolojinin tutarsızlıklarını konuştuk.“Tanpınar, ‘Huzur’un kitabını yazmış bir huzursuz.” size göre. Niye huzursuz?Buna cevap vermek zor. Tanpınar’ın bir kişisel huzursuzluğundan söz edebiliriz -ki bu bizi pek fazla ilgilendirmiyor- bir de toplumsal boyutu var meselenin. Üzerinde konuşmak hakkına sahip olduğumuz zemin de burası. Niye huzursuz peki? Bir yandan CHP milletvekili, diğer yandan da Türk modernleşme tecrübesine en ciddi eleştirileri getirmiş kişilerden bir tanesi. Hem gelenek göreneklerle, camilerle, tarihi yapılarla, İstanbul’la güçlü bir irtibatı var hem de tam bir ‘muhafazakâr’. Bu tür zeminler Türkiye’de otomatikman bir huzursuzluk ortaya çıkarır. Tanpınar’ın edebiyatında da bunu görüyoruz. Kitabının adı ‘Huzur’ ama aslında çok ‘huzursuz’ bir kitap. Fakat bu huzursuz olma durumunu kendine dert edinene, bunu içselleştirene de biz entelektüel diyoruz.Altını çizdiğiniz ‘entelektüellik’ durumunu tam anlamıyla ortaya koyan çok fazla aydın yok aslında bu topraklarda. Tanpınar neden yalnız kaldı?Günlüklerinde kendisine yönelik bir ‘sükût suikastı’ yapıldığını söyler Tanpınar. Yani kendi varoluşunun toplum tarafından yeterince algılanmaması ya da ürettiği edebiyatın karşılığının en azından yaşadığı dönemde kıymet bulmamasıyla ilgili bir şey bu. Ama bu biraz da Türkiye’nin genel bir sorunu. Yani ya solcu olursun ya muhafazakâr. En kolayı bu aslında. Ve buradan bir ‘huzursuzluk’ çıkmıyor ortaya. Herkes mutlu mesut ama Tanpınar gibi tipler çok az. Batıda asıl bu tiplere entelektüel deniyor. Bugün Necip Fazıl ya da Nazım Hikmet’in nerede durduğu bellidir. Bunun üzerine çok fazla kafa yormazsın. Ama Tanpınar gibi, Cemil Meriç gibi, Sabri Ülgener gibi, Oğuz Atay gibilere kafa yorarsın. Gerçek entelektüeller bu isimler bence.Kimine göre muhafazakâr, ama bir yandan da CHP milletvekilliği yapan birinden söz ediyoruz. Hangi Tanpınar?Bugünkü anlamda bir muhafazakâr olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de Tanpınar’ı ‘muhafazakâr’ gösteren şey; gelenekle, dinle veya tarihle daha güçlü bir ilişki kurması. Bu kodlar da otomatikman muhafazakârlığı çağrıştırıyor ülkemizde. Bu aslında çok özendiğimiz Batı’yı idrak etme hususunda bir boşluğa işaret ediyor. Çünkü Batı’da geçmişle, gelenekle, dinle her zaman bir bağlantı mevcut. Dolayısıyla Bach dinleyene Batı’da muhafazakâr ne kadar denirse Türkiye’de de Dede Efendi dinleyene o kadar muhafazakâr denmesi lazım. Ama Türkiye’de bu böyle değil. Hatta burada Bach dinleyen ‘çağdaştır’, Dede Efendi dinleyen ise muhafazakâr. Böyle bir şey olabilir mi? Tanpınar, Türkiye’de bir modernlik arayışının yolcusu. Ne tam anlamıyla Batılı, ne de yerli. Onu bu kodların dışında bir kavrayışla okumak lazım. Kendisini değil metinlerini, ürettiği şeyleri okumak gerekiyor. Biz bir türlü metine odaklanamadık.O zaman her kesimin bir Tanpınar’ı olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde.Tabi. Mesela bugün kendini muhafazakâr olarak tanımlayan insanlar, 2007’de Tanpınar’ın günlükleri ortaya çıktığında büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşadılar. ‘Biz bu adamı böyle bilmiyorduk. İçki, kumar, her türlü ıvır zıvır varmış’ gibi şeyler söylendi. Metne odaklanmamak dediğim şey biraz da bu. Şahsa odaklı bir okuma tarzımız var. İdeolojik kamplaşma üzerinden bakıyoruz her şeye. Biz Shakespeare’in karakteri hakkında bir şey biliyor muyuz? Ya da Platon’un ‘iyi’ bir insan olduğunu? Hâlbuki bu isimler çok karaktersiz adamlar da olabilir. Edebi metnin kalitesi, onu yazanın namusu ya da karakteri üzerinden bilinecek bir şey değil.Türkiye’de kendini ‘muhafazakâr’ diye tanıtan kişiler Tanpınar’ı ne kadar okumuştur sizce? Ve bu insanlar iş bir şeyleri ‘muhafaza etmeye’ geldiğinde neden tökezliyorlar?Narmanlı Han’dan geçtim gelirken. 57 milyon dolara AVM mi olacak otel mi olacak bilmiyorum. Bunun gibi pek çok örnek var. Mesela muhafazakârlık denince ilk akla gelenlerden biri olan Menderes döneminde Vatan ve Millet caddelerinin yapılması esnasında dört yüz küsür Osmanlı yapısı yıkılıyor, bunun elliye yakını dini mekân. Durum ortada aslında. Muhafazakârlık ve milliyetçilik Türkiye’de daha yerli ve buralı bir şey olarak algılanır. Kemalizm, liberalizm vs. ise daha Batı’ya yakın. Ama bunların hepsi Batılı ideolojiler. Hepsi 19. yüzyılın ve Batı’nın ürünü. Muhafazakârlık Batı’da kentli bir ideolojidir. Ama Türkiye’de muhafazakârlık dendiğinde kırsal akla gelir ve bir biriktirme durumu yok. Kültürel bir birikim ve yatırım olmadığı için de muhafaza etme duygusu, Türkiye’deki muhafazakârların vazgeçilmez bir özelliği değil. Biraz ağır olacak ama modernleşme süreci bağlamında muhafazakârlık ne üretmiş ki muhafaza etsin? Bu anlamda AKP’nin ve muhafazakârlığın meşruiyeti tartışmalıdır. Önce iktisadi anlamda bir refaha ulaşalım, diğerlerine ondan sonra bakarız anlayışı var. Dolayısıyla böyle bir hoyratlığın arkasında da böyle bir zihniyet var.Geleneği, modern olanın karşısına koyan bir zihniyet üretti bu ülkenin modernleşmecileri. Tanpınar da biraz bu durumdan muzdarip oldu sanırım?Oldu tabi. Modernlik, geleneği içine alan ve bundan beslenen bir şeydir Batı’da. Dolayısıyla gelenekle belli bir mesafe çerçevesinde eleştirel olarak ondan beslenmektir modernlik. Rönesans, reform ve aydınlanmadan bahsetmeden modern Batı’dan bahsedebilir miyiz? Nedir Rönesans? Yeniden doğuş. Neyin yeniden doğması? Antik Yunanın. 2000 yıllık bir süreçten bahsediyoruz. Türkiye’de modernleşmeciler (Kemalistler, laikler vs.) geleneği, kategorik olarak kökten reddetme eğilimindeler. Kendilerini muhafazakâr olarak görenler de geleneğe fazla angaje. Hâlbuki ikisinin de ortası bir şey bu. Gelenek kelimesinin içinde değişim var. Tanpınar’ın deyişiyle ‘değişirken devam etmek, devam ederken değişmek.’Tanpınar Türkiye’deki bu iki kutba da eşit mesafede o zaman…Tanpınar’ın idrakinin en önemli noktası, Batı düşüncesinin esasını en iyi kavrayanlardan biri olması. Geleneğin ne manaya geldiğini idrak edebilmesi. İnce belli bardakta çay da içersin, Bach da dinlersin, Mesnevi de okursun, yeri gelir Dede Efendi de dinlersin. Ama gayet modern, çağdaş bir insan da olabilirsin. Bu Türkiye’de yakın zamana kadar çok da kolay bir şey olmadı. Tanpınar’ın önemi de buradan geliyor.Batı’da toplumsal değişim ve dönüşümlerde sosyoloji ve felsefi disiplinlerin payı çok büyük. Türkiye’de ise bu disiplinlerin misyonunu neredeyse tek başına sırtlayan bir şey var, o da edebiyat. Neden böyle?Hatta edebiyat da demeyelim buna, roman diyelim. Sosyoloji de tiyatro da bale de Batı’dan gelmiş ama hiçbiri roman kadar etkili olamamış bu topraklarda. Sosyal bilim Türkiye’de ne kadar toplumsallaştı, kamusallaştı, toplumsal idrakte ne kadar karşılığı oldu, bunlar tartışılabilir şeyler. Bu kadar çok üniversitede sosyoloji bölümünün olması toplumsal idrakte çok güçlü bir karşılığı olduğu anlamına gelmez.Sosyologları da eleştiriyorsunuz sanırım. Sosyolojinin giderek teknisyenliğe dönüştüğünü söylüyorsunuz?Evet. Sen taksi şoförüne anlatamıyorsan derdinin ne olduğunu, bakkal ne iş yapıyorsun diye sorduğunda ‘sosyolog’ olduğunu söyleyip de bir karşılık alamıyorsan toplumda bunun karşılığı yok demektir. Sosyal bilimlerin Türkiye’de çok ciddi bir meşruiyet sorunu var. Siyasetin kalitesini de düşüren bir şeydir bu. Türkiye’de bir sosyal bilimci siyasete atılabilir, hatta başbakan, cumhurbaşkanı da olabilir. Ama o geçişte sosyal bilimci kimliğini bırakıyorlar sanki.“ALİ ŞERİATİ TÜRK OLSAYDI, BURANIN İSLAMCILARI ONA TAHAMMÜL EDEMEZDİ”Modernleşme tarihimizden Tanpınar’ı çıkarttığımızda ne eksilir?Baya bir şey eksilir. Tabi şahsı da çok abartmamak gerekir belki ama biraz önce adını saydığım bütün ayrıksı düşünürle beraber düşünmek lazım Tanpınar’ı. Şunu da söylemek lazım ki bu isimlerin bizim kültürel ve zihni idrakimize ne kadar etki yaptığı da tartışmalı. Şu anlamda söylüyorum bunu, Tanpınar’ın modernleşme tarihimiz için önemli bir isim olduğu yadsınamaz ama hakkını vererek ne kadar düşünülebildi eserleri? Son on yıldır biraz üzerine eğilmeye başlandı ama 1962’den bu yana düşünce hayatımıza ne kadar nüfuz etti? İdrak dünyamız bu kadar kodifiye olduğu zaman biz, kendi içimizden çıkan değerleri de yeterince keşfedemiyoruz. Türkiye’den dünyaca ünlü bir yazar çıksa, burada ne kadar algılanabilir? Hep bu topraklarda orijinal fikir ve büyük sanatsal eserler çıkmadığına dair yakınırız. Çıktı da algıladık mı? Tanpınar dünya çapında bir yazar. ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ batı dillerine çevrildi ve geri dönüşümler de başladı. Bence daha da tanınacak dünyada. Ama biz 1962’de ölen bir adamı niye keşfedemedik? Bu kodlarla bu kadar oluyor ancak. Mesela Türkiye’de Ali Şeriati gibi biri çıksa neler olurdu acaba? Bizim İslamcılar Şeriati okurlar ama ya Türk olsaydı? İran’da söylediklerini buranın İslamcılarına söyleseydi ne kadar tahammül edeceklerdi ona?Aslında Türkiye’de de Nurettin Topçu örneği var benzer şekilde. Topçu’nun söylediği şey şuydu: “Canhıraş bir şekilde sanayileşiyoruz. Ama bir durun bakalım, ne oluyor ne bitiyor? Hayatımızda neler değişiyor” Topçu’yu ve söylediklerini elinin tersiyle itti İslamcılar, kimse kale almadı.Çok güzel bir örnek oldu bu. Nurettin Topçu ne kadar görülmüştür ki Türkiye’de? Hala da görülmez. Mesela Cemil Meriç’in Türkiye’de bu kadar görünür olmasında bile tesadüfler var. İletişim değil de başka bir yayınevi bassaydı bu kadar görünür olur muydu? Tanpınar için de aynı şey geçerli. 1970’lerden itibaren Tanpınar’ı Dergâh değil de Varlık yayınları bassaydı bugün sen bana başka sorular soruyor olacaktın. İşte bu düzeyi göstermiyor, düzeysizliği gösteriyor. Kapaktaki markanın, metnin bütün kodlarını belirlemesi ürkütücü bir şey.“KELİMELERİMİZ BİLE İDEOLOJİK MÜLKİYET”“Türkiye’de modernleşme projesi de kaybetmiştir, onun amansız alternatifi siyasal İslam da kaybetmiştir bu anlamda. Türkiye modernliği bu iki kaybın ürünüdür aslında.” diyorsunuz bir yerde. Siyasal İslam neden kaybetti sizce?Şimdi daha da kuvvetli bir şekilde söylüyorum bunu. Aslında toplumu birleşik kaplar şeklinde düşünmek lazım. Bu kaplar arasında da irtibatlar var. Toplum dediğimiz şey böyle bir zeminde birleşiyor. Bizim solcumuz ne kadar iyi olursa sağcımız da o kadar kaliteli olur. Dolayısıyla Türkiye’deki modernleşmenin yüzeyselliği ya da yeterince derin olmaması ona muhalefet edenin de derinlikten yoksun olmasını sağlamıştır. Bizim bir nitelik sorunumuz olduğu aşikâr. Bu sebeple hiçbir akım bundan azade değil. Kelimelerimiz bile ideolojik mülkiyet.Hali pür melalimiz nasıl peki?Türkiye çok derin bir tıkanma yaşıyor. Çok büyük bir kriz olduğunu düşünüyorum bu durumun. Çok kodlanmış ve hiçbir şeyi gözü görmeyen bir sosyolojik durum var. Bu da siyasetin otoriterleşmesine izin veriyor. Hatta yirmi yıllık dönemde yaşadığımız ve bence bir süre daha yaşayacağımız sürecin tanzimat-meşrutiyet-cumhuriyet üçlemesinin yanına yazılacak bir süreç olduğu fikrindeyim. Türkiye çok kötü yerlere de, krizlerden ortaya çıkabilecek umulmadık fırsatlarla iyi yerlere de gidebilir. Zaman gösterecek. Kemalizm de siyasal İslam’da belli bir doygunluk noktasına geldi Türkiye’de. Bunların dışında yeni bir kompozisyonla yeni bir motivasyon gerekiyor bence. Sol gelenekten gelen biriyim ben ve nitelikli sol Türkiye’de her zaman gereklidir. Ama olmadı işte. O yüzden topal kaldık. Bir ayağımız yok. İktidar olması şart olmadan solun güçlü bir seçenek olması iyi bir şey olurdu.Siyaset bilimci Carl Schmidt’in “Siyaset, her zaman bir düşmana ihtiyaç duyar” şeklinde bir sözü var. AKP iktidarı bu bakımdan oldukça şanslı oldu ya da bilinçli bir şekilde gerçekleştirdi bu durumu. Her döneminde bir düşman üretebildi kendine, bu da var olan tabanını hep elinde tutmasını sağladı öyle değil mi?Evet, işte oradaki siyasi aklı da küçümsememek lazım. Bu durumu yönetmek konusunda bence rakiplerinin sandığından daha becerikli çıktı AKP yönetimi. Ama Türkiye’nin genel olarak bu yapısıyla var olan gerilimi ne kadar sürdürebileceği konusunda makro siyaset bazında endişelerim var. Ve otoriterleşmenin kısa dönemde azalacağı konusunda da bir beklentim yok benim.

    0 0

    Tarlabaşı’nda dik bir yokuşta eskiden bir berber dükkanı olarak hizmet veren Pipa Kuaför’ün yeni sahipleri, Afrika kökenli yeni İstanbullular.Pipa Kuaför, Tarlabaşı’ndaki üç Afrikalı berberden biri. Şehirdeki göçmen sayısının artışıyla birlikte doğal bir ihtiyaç olarak açılan kuaförde hizmet verenler de Afrika’nın farklı ülkelerinden gelen göçmenler. Sayıları giderek artan binlerce ‘İstanbullu Afrikalı’ için saç kesimi önemli bir sorun haline gelmiş. Türk berberleri bu konuda onların isteklerine cevap veremiyor. “Tarzlar ve kesim stili farklı.” diyen Ganalı Nebi, yeni açılan bu kuaförde çalışmaya başlamış. İstanbul’a ilk geldiğinde oto yıkama, tekstil, bulaşıkçılık gibi işlerde çalıştıktan sonra bu kuaförün açılması ile asıl mesleğini yapıyor. Kadın bölümünde çalışan Nadia ise Nijerya’nın küçük bir köyünden. Bodrum ve Antalya gibi turizm şehirlerinde genelde Avrupalı ve Türk müşterilerine kuaförlük yapmış. Şimdi ise İstanbul’da farklı mesleklerde hayata tutunmaya çalışan Afrikalı müşterilerini mutlu etmeye çalışıyor. “Afrikalı kadınlar için saçlar çok önemli.” diyen Nadia, saç stilini ruhun yansıması olarak kabul ettiklerini söylüyor.

    0 0

    Paris’te Fransız karikatür dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen kanlı terör saldırısı sonrası havalimanlarındaki güvenlik tedbirlerinin artırılmasına yönelik çalışmalar hız kazandı.Bu amaçla yeni güvenlik uygulamaları üzerinde arayış sürerken, teröristlerin saldırı metotlarıyla ilgili istihbarat bilgileri de hassas şekilde değerlendirilmeye alındı. Güvenlik birimleri, elde edilen son istihbarat doğrultusunda özellikle ‘sheet explosive’ adı verilen ‘levha-saç patlayıcılar’ konusunda hassasiyet göstermeye başladı.Avrupa’da artan terör saldırıları sonrası alınacak güvenlik tedbirleri konusunda da önemli gelişmeler yaşandı. AB içişleri bakanları ile ABD Adalet Bakanı, Fransa’da geçen hafta yaşanan terör saldırılarının ardından toplandı. Paris’te birlik mesajının verilmek istendiği yürüyüş öncesinde Fransa İçişleri Bakanı Bernard Cazeneuve ev sahipliğinde düzenlenen Acil Güvenlik Toplantısı’nda, Avrupa Birliği sınırları içinde ‘tehlike oluşturabilecek’ kişilerin takibi için gerekli adımlar tartışıldı.Sınır ötesi izleme yapılacakFransa İçişleri Bakanı Cazeneuve, temel özgürlüklere saygı çerçevesinde gerekli tedbirlerin alınacağını dile getirip, bu doğrultuda sınır ötesi seyahatleri etkilemeden belirli yolcular üzerinde daha iyi bir kontrol uygulanması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını söyledi. Cazeneuve, AB üyesi ülkeler arasında yolcular hakkında bilgilerin paylaşılması için ‘Avrupalı Yolcu İsim Kaydı’ veritabanını oluşturmada acil ilerleme kaydetmeleri gerektiğini ifade etti.Elle arama uygulaması devam ediyorÜrdün’deki bir havalimanında geçen yıl gerçekleştirilen denetimlerde, eylem hazırlığında bir terörist yakalanmış ve ilk kez görülen bir bomba düzeneği ele geçirilmişti. İlk defa rastlanan bomba düzeneğinin ‘ateşleme sistemi’ hakkında araştırmalar devam ederken, benzer düzeneklerin ele geçirilmesi amacıyla havalimanlarındaki güvenlik seviyesi yükseltilmişti. Bu yüzden Türkiye’deki havalimanlarındaki pasaport kontrolü arkasında bulunan son güvenlik noktasında yolcuların dedektör yerine ‘elle aranması’ uygulaması başlatılmıştı.Yolcuların havalimanlarında elle aranması uygulaması devam ederken, güvenlik birimleri bu kez de ‘sheet explosive’ adı verilen ‘levha-saç patlayıcılar’ konusunda alarma geçirildi. Denetimlerde, esnek ve oldukça yüksek tahrip etkisine sahip patlayıcılar konusunda daha hassas kontroller yapılması istenirken, başta kargo terminalleri olmak üzere yolcu üzerinde ve bagajlarla ilgili kontrollerin artırılması konusunda uyarı yapıldı.Atlasjet'ten umre yolcusuna indirimAtlasjet Havayolları, haftanın her günü gerçekleşen Cidde ve Medine seferlerinin bilet fiyatlarında yüzde 7 indirim uygulamaya başladı. Şirket, Mekke'yi kısa konaklama süreleriyle ziyaret etmeyi tercih edenler için perşembe günleri İstanbul'dan Cidde'ye gidiş, pazar günleri ise Cidde'den İstanbul'a dönüş uçuşları sunuyor. Böylece Atlasjet yolcuları, kısa konaklamalı seyahatlerinde bile cuma günlerini Mekke'de geçirme şansı yakalıyor.Havayolları ‘şeffaf' olacakAlman Tüketicileri Koruma Birliği'nin, Air Berlin Havayolları'nın 2008'de, ‘vergi ve harçları eklemeyerek bilet fiyatlarını düşük göstermesi' nedeniyle açtığı dava sonuçlandı. Avrupa Adalet Divanı, fiyat tabelalarının vergi ve harçlar dahil, tüketicilerin ödeyeceği son miktarı içermesi gerektiğine hükmetti. Mahkeme kararında, ‘Tüketiciler, çeşitli havayollarının fiyatlarını kolayca karşılaştırabilmeli. Bu nedenle, tüketicilerin ödeyeceği fiyat, vergi ve harçlar dahil tüm masrafları içermeli.' ifadeleri yer aldı.

    0 0
  • 01/17/15--16:00: Hollywood onlara emanet
  • Hollywood, bir değirmen misali yıldızlarını öğütüp yerlerine yeni isimleri koyuyor. Son yıllardaki yapımlarla adını sıkça duyduğumuz bazı aktrisler bu değirmene son katılanlardan.Marion Cotillard'ı son olarak 2014'ün en iyi filmleri arasında gösterilen Dardanne Kardeşler'in yönettiği İki Gün Bir Gece filmiyle izledik. Buradaki performansıyla bu yıl En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterildi. Alır mı almaz mı bilinmez ama sonuç ne olursa olsun Cotillard, Hollywood'da yerini kesinleştirmiş isimlerden artık. Bugüne kadar oynadığı yapımlarla yeteneğini fazlasıyla gösterme fırsatı bulan Cotillard, daha önce Edith Piaf'ın hayatını anlatan, 2007 yapımı La Môme (Kaldırım Serçesi) filmiyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar ve Altın Küre kazanır. Yönetmen bir babanın ve oyuncu bir annenin kızı olan aktris, bu sayede çocukluğunu tiyatro sahnelerinde geçirir. Uluslararası kariyerini Tim Burton'a borçlu oyunculardan biri olan Cotillard, ‘Big Fish’ ile kendini kanıtlayınca tabir-i caizse şansı açılır. Her yıl oynadığı film projelerinin sayısını artıran oyuncu, önümüzdeki günlerde Macbeth ile seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor.Rol aldığı yapımlar çoktan yaşını aşan Elle Fanning, son olarak geçtiğimiz sezon başrollerini Angelina Jolie ile paylaştığı Malefiz filmiyle adını duyurdu. Bu zamana kadar ablası Dokato Fanning’in gölgesinde bir şöhreti varken onun önüne geçmeyi bu film sayesinde başardı diyebiliriz. Deja-vu, Babil ve Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi gibi filmlerde oynayan genç aktris, ilk sinema deneyimini ablasının ünlü olduğu Benim Adım Sam filmiyle yaşar. Fanning’in önümüzdeki birkaç yıl içinde seyirciyle buluşacağı pek çok sinema projesi hazır bekliyor.Harry Potter serisindeki Hermione Granger karakteriyle tanıdığımız Emma Watson da şöhretini çocukken yakalayan isimlerden. Dokuz yaşındayken dâhil olduğu Harry Potter serisiyle hem popülerliğini artırır hem de genç yaşında önemli ödüllerin sahibi olur. 2011’de sona eren serinin ardından farklı projelerle izleyici karşısına çıkan Watson’un ismi Hollywood’un gelecek için öngördüğü en iyi kadın aktrisler listesinde yerini almış durumda.Avustralya'nın Hollywood'a pek çok sinema yıldızı kazandırdığı malum. Bunun son örneklerinden biri Mia Wasikowska. Esas çıkışını Tim Burton'un yönettiği Alice Harikalar Diyarında ile kazanan aktris, bu film sayesinde Johnny Depp ve H. Bonham Carter gibi başarılı oyuncularla beraber çalışma fırsatı bulur. Yüksek gişe hâsılatı elde eden filmle beraber genç oyuncunun da adı duyulur. Komediden korkuya kadar birçok başarılı yapımda yer alan Wasikowska, ilerleyen zamanlarda adından daha çok bahsettireceğe benziyor. Gelecek çalışmaları arasında ise Alis Harikalar Diyarında 2 de bulunuyor.Geçtiğimiz hafta düzenlenen 72. Altın Küre Ödül Töreni'nde Big Eyes (Büyük Gözler) filmindeki performansıyla komedi-müzikal dalında En İyi Kadın Oyuncu seçilen Adams, İtalya'dan Hollywood'a yükseliş yapanlardan. Başlangıçta dizilerde misafir oyunculuk yapsa da Oscar'a ilk kez aday olduğu Junebug filmiyle çıkışını yapar. Üç yıl sonra Meryl Streep ve P. Seymour Hoffman ile birlikte rol aldığı Doubt ile bir kez daha Oscar'a aday olur. Üç defa Akademi'ye, bir kez de Altın Küre'ye aday olan ve Oscar'da ödülü kucaklaması tahminimizce çok uzak olmayan Adams, geç de olsa kariyerinin daha da iyi olacağının sinyallerini veriyor.Genç yaşına rağmen Oscar, Altın Küre, SAG sahibi olan Jennifer Shrader Lawrence, 14 yaşında oyuncu olmaya karar verir. Kariyerinin açılışını ona Venedik Film Festivali’nde En İyi Genç Aktris ödülünü kazandıran The Burning Plain ile yapar. Lawrence, başrolünde yer aldığı Winter’s Bone (Gerçeğin Parçaları) filmiyle ilk kez aday olduğu Oscar’a göz kırpar. Ardından gişede yüksek hasılat elde eden Açlık Oyunları serisiyle genç oyuncu, dünya çapında büyük bir ün yakalar. 2012’de oynadığı Silver Linings Playbook (Umut Işığım)’taki rolüyle Oscar kazandı. Onun için şu sıralar söylenen tek şey ‘geleceğin parlayan yıldızlarından olacağı’ cümlesi olsa gerek. Oyunculuğa beş yaşında başlayan Woodley, reklamlar ve televizyon yapımları sonrası tanıştığı sinemada ilk ciddi işini George Clooney ile karşılıklı rol aldığı Alexander Payne imzalı Senden Bana Kalan filmi sayesinde yaptı. Bu rolüyle aday gösterildiği Altın Küre’yi alamadı belki ama önemli ödüllerden sayılan Bağımsız Ruh Ödülü’nü evine götürmeyi başardı. Genç yıldız, ününün artmasını şüphesiz ki John Green’in aynı adlı romanından uyarlanan Aynı Yıldızın Altında filmine borçlu. Önümüzdeki aylarda Woodley, iki yıl önce oynadığı Divergent adlı kitabın uyarlaması olan Uyumsuz’un devam filmi Insurgent (Kuralsız) ile karşımıza çıkacak. Uyumsuz adlı yapımın 2016-2017 sezonu için düşünülen ve kadrosunda Woodley’in de bulunduğunu iki devam filmi daha çekiliyor.Kristen Stewart, şöhreti çocukken yakalayan isimler arasında. İlk olarak Jodie Foster’ın şeker hastası kızını oynadığı Panik Odası ile dikkatleri üzerine çeker. 13 yaşında yer aldığı bu filmden sonra uzun bir süre geri planda kalan Stewart, 2008’de Stephenie Meyer’ın en iyi satanlar listesindeki vampir/insan romanından uyarlanan Alacakaranlık Serisi’nde rol almaya başlar. Bir anda büyük hayran kitlesi toplayan filmdeki Bella Swan performansı genç oyuncuya şöhretin kapısını aralamasının yanı sıra uluslararası alanda birçok ödül de kazandırır. Ne var ki Alacakaranlık Serisi’ndeki bu rolün Stewart’ın üzerine yapıştığını düşünen eleştirmenler giderek artıyordu ve sahip olduğu yeteneğini bir türlü gösteremediği üzerinde çoğu hemfikirdi. Serideki acemiliğini üstünden atar mı atamaz mı derken Stewart, film seçimleriyle değişeceğinin sinyallerini vermeye başladı bile.

    0 0

    Son yıllarda neredeyse oynadığı her karakterle izleyicinin kalbinde yer etti Zafer Algöz. Kendisinin iki büyük tutkusu var şu hayatta. Biri mesleği olan oyunculuk, diğeriyse ‘kara sevdası’ Beşiktaş. Oyunculuğa başladığı günlerden Cem Yılmaz’a, büyük aşkı Beşiktaş’tan Süper Lig’e kadar diyeceği pek çok şey olan usta oyuncu hakemlerden epey bir dertli.Ne yapıyorsunuz şu an?Yeni bir sinema filmine hazırlanıyoruz. Yine Cem Yılmaz’la beraber. Mart ayının sonlarında başlayacağız çekimlere. Hazırlık aşamasındayız şimdi. Hikâye aşağı yukarı belli. ‘Beni Böyle Sev’ dizisinde de devam ediyorum. Arada da acaba tiyatro yapabilir miyim diyerek tiyatro projesi arıyorum.Hokkabaz ve G.O.R.A haricinde Cem Yılmaz’ın bütün filmlerinde yer aldınız. Aranız iyi mi?Gayet iyi. Çok sevdiğim ve kıymet verdiğim bir kişi kendisi.Nasıl Cem Yılmaz ile çalışmak?Nefis bir şey çünkü bence Türkiye’nin bir numarası Cem Yılmaz. Yapmış olduğu işlerin hepsinde rakipsiz. Senaryo yazma konusunda da çok kıymetli. Bir filmi tasarlarken insanların kostümünden takacağı aksesuara kadar detaylara önem veren ve işinde son derece titiz bir insan. Onunla çalışmak benim için çok büyük bir gurur. Her oyuncuya da nasip olmasını isterim.Pek Yakında filminde canlandırdığınız Ahben karakteri de çok sevildi. Hatta geçenlerde bir yorum okudum, “Cem Yılmaz filmleri artık Cem Yılmaz’sız bile olur ama Zafer abisiz olmaz.” diyorlar.(Gülüşmeler) Sağ olsunlar. Ama işte bir rolü güzelleştiren de senaryo aslında. Eğer güzel bir senaryo olmazsa oyuncu orada ne yapabilir ki? At ve jokey ilişkisi gibi. Çok iyi yazılması lazım. Oyuncu da o rolün üstesinden iyi bir şekilde gelebiliyorsa işte o zaman çok güzel bir şey çıkıyor ortaya. Cem de yazdığı rolü kimin oynayacağını ve kapasitesini bildiği için ona göre yazıyor. E bizim de aramızda çok güzel bir ilişki gelişti. Herkes birbirinin rollerine katkı yapıyor. Ozan’ın, Cem’in, Özkan abinin rolü hakkında da fikir beyan edebiliyorum.Ego falan devreye giriyor mu hiç?Yok canım, bizim aramızda ego falan olmaz hiç. Bunu söylesem arkadaşım alınır mı, küser mi gibi şeyler yok aramızda. İyi bir şey yapmak istiyorsanız biraz da mükemmeliyetçi davranmak lazım. Biz eğer birbirimize karşı olumsuz şeyleri söyleyemeyeceksek o zaman yapmış olduğunuz işin bir kıymeti yok.Cem Yılmaz ne zaman film çekse ardından hemen senaryo çalma muhabbeti de çıkıyor bir yerlerden. Çekemiyorlar mı Yılmaz’ı?Hayatında oturup bir mektup yazmamış adam bile benim senaryomu çaldılar diyor. Ne senaryosu, sen bir tane A4 kâğıda dilekçe yazamazsın. Pek Yakında filmi için de aynı söylentiler çıktı. Yahu biz bu filmin senaryosunu aylarca çalıştık. Her çalışmamızda bir şeyler ekleyip çıkardık. Hatta iş öyle bir aşamaya geldi ki, sonunda Yavuz Turgul ve Şener abiyi bile çağırdık. Onlarla oturup senaryonun üzerine konuştuk, fikir aldık. Sağ olsunlar, bizlere olumlu-olumsuz düşüncelerini söylediler.Her şey Kemal abinin bir şakasıymışİlk diziniz ‘Saygılar Bizden’de Kemal Sunal ile birlikte rol almıştınız öyle değil mi?Hayatımda yaptığım ilk televizyon dizisiydi. Rahmetli Kemal abinin de ilk televizyon dizisiymiş o. Sadece Kemal abi değil, başka çok önemli oyuncular da gelip çalıştılar orada. Yönetmen de Zeki Ökten’di zaten. İki yakın beraber çalıştık ama o iki ayda Kemal abiden çok büyük yakınlık ve abilik gördüm. İki yılda görebileceğim eğitimi iki ayda aldım ondan.Unutamadığınız bir anınız oldu mu kendisiyle?Olmaz olur mu hiç. Orhan Çağman vardı o zaman. Bizimkiler dizisinden hatırlarsın, ailenin reisi, yargıç olan hani. Yapı itibarıyla büyüklerine her zaman saygılı olan bir insanım. Orhan abi de yaşı itibarıyla hürmet gösterdiğim bir insandı ama her zaman beni tersliyordu. Arada bir bana laf çakıyordu. Ben de ‘adam beni sevmedi’ herhalde diye düşünüyordum. Bir gün sette fikrimi almak için bana da bir şey sordular, ben de cevap verdim. Ardından Orhan abi köpürdü, ‘Herkes oyuncu olmaya başladı, önüne gelen konuşuyor’ diye. Ben çok bozuldum tabii. Sonra Kemal abi güle güle dışarı çıktı. Çağırdı beni, ‘Sen dedeye bozulma, seni galerici zannediyor’ dedi.Nasıl?..Sette ilk gün görmüş beni Orhan abi. Sormuş, kim bu diye? Kemal abi de demiş ki, bunun oto galerisi var. Güya Zeki Ökten’e demişim ki beni star yap, sana son model arabalar alacağım. Böyle bir oyun yapmış Orhan abiye. Ara sıra yanıma gelirdi Orhan abi, işte BMW’nin şu modeli kaç lira, şu araba ne kadar diye sorular sorardı (gülüşmeler).Hayat yoruyor mu sizi?Yormaz olur mu, İstanbul yoruyor insanı. Burayı bir kent olarak değil, ülke olarak görmek lazım. Yağmurda karda hayatın hemen felç olduğu bir ülke. Her yer dağ taş inşaat. Kısacası hayat değil, İstanbul yoruyor beni. Tamam, dünyanın en güzel şehri belki ama insanın hayatını kolaylaştıracak altyapı ne yazık ki çok eksik İstanbul’da. Daha yapılması gereken çok şey var diye düşünüyorum.O yorgunluk nasıl gidiyor peki?Boş vaktim olursa spor yapıyorum.Beşiktaş’ın şu anki durumu bir mucizeGelelim en büyük aşkınız Beşiktaş’a. Nasıl açıklamak lazım bu sevdayı?‘Kara sevda’ demek lazım (gülüşmeler). Beşiktaş sevgisi çok farklı bir şey benim için. Hep söylüyorum, dünyanın en büyük mahalle takımı Beşiktaş. Oyuncu karakteri ve taraftar profili anlamında hakikaten incelenmesi gereken müthiş bir olgu diye düşünüyorum. Bakın, Beşiktaş’a gönül veren insanların mutlaka bir özelliği vardır. Bir kere acı çekmekten zevk alman lazım. Son saniye mucizeleri ve yıkılmalarına alışık olman lazım. Mesela Beşiktaş’ın şu anda bulunduğu nokta bir mucize. Bu kadar büyük borç batağından kurtulmaya çalışan bir kulüp. Stadı yok, parası yok, eldeki mevcut on birin dışında takıma katkı yapabilecek yedek sayısı en fazla üç. 14 kişiyle bütün maçlarını deplasmanda oynayıp üstelik hem Fenerbahçe hem de Galatasaray derbisinde kasıtlı olarak on kişi bırakılan bu takımın halen zirvede olması bir mucize.Stat da sona yaklaşıyor artık...Evet. Oradaki atmosfer de muhteşem olacak. Yeni stadımızdaki bir maçta konuk takımın alacağı bir beraberlik bile mucize olur. Çünkü yeni stadın yapısını ben biliyorum, gladyatörlerin arenası gibi olacak orası. Müthiş bir akustik var. O akustiğin nasıl olabileceğini rahmetli Süleyman abinin cenazesinde gördüm ben. Tüylerim diken diken oldu.Spor yazıları da yazıyorsunuz sanırım. ‘Çizgilerin Efendisi’ başlıklı yazınızı okudum geçenlerde. Baya sinirliydiniz...Penaltı atılıyorsa senin dikkatini vermen gereken nokta top penaltı noktasına koyuldu mu, penaltıyı kim atıyor, kaleci çizgide duruyor mu? Ondan sonra yapacağın iş de topa vurulmadan önce ceza sahası içine girmeyin diye oyuncuları uyarmak. Ama çizgiye 3 cm bastın, yok 2 cm bastın deyip de kıl tüccarlığı yaparak oyuncuyu ikinci sarı karttan attığın zaman senin art niyetli bir hakem olduğunu düşünürüm.Cüneyt Çakır’a da ateş püskürdünüz Galatasaray maçı için değil mi?Bir oyuncunun etrafını beş kişi sarmış, biri boğazını sıkıyor, biri arkadan parmağını uzatıyor. Sneijder de çok iyi bir şekilde artistlik yapıp kendini yere attı. Hakem de tutup bizim adamı attı dışarı. Bak mesela İngiltere’de futbola bayılıyorum. Herkes erkek gibi oynuyor. Hakemler de çok gerekmedikçe atmıyorlar oyuncuyu dışarı. Bizim yerli oyuncuların da büyük kısmı çok sahtekârlık yapıyor. Ayağı kırılmış gibi yerde yatan vs. Yahu sen hiç Avrupa’da bir oyuncu yerde yatarken teknik direktörün kenardan ‘yat yat’ diye işaret yaptığını gördün mü? Bizde var ama.Çelme mi takıyorlar yani Beşiktaş’a?Aynen öyle. Ben yıllardır bunu söylüyorum. Beşiktaş’ın ileriye doğru gidişini her zaman durdurmak istiyorlar. Çünkü Türkiye’de büyük takım olarak Fenerbahçe ve Galatasaray’ın tek başına kalmasını istiyorlar. Hep bu takımlar üzerinden zirve yarışını takip ettirelim diyorlar. Bu iki takımın maçlarında bu kulüplerin camiasının baskıları altında eğilip bükülen hakemler Beşiktaş’ın maçlarında birdenbire adalet dağıtan adamlar olarak ortaya çıkıyorlar. Türkiye Futbol Federasyonu madem yabancı sınırlamasını kaldırdı, o zaman hakemler de dışarıdan gelsin.

    0 0

    Dink cinayetinin üzerinden sekiz yıl geçti. 17 Aralık operasyonunun ardından Ergenekon ve iktidar kanadı, ‘Cemaatçi’ olduklarını ileri sürdükleri polis müdürleri üzerinden cinayeti Camia’ya yüklemenin çabası içinde. Ergenekon, kanlı geçmişini temizlemek; AK Parti ise yolsuzluk iddialarını unutturmak için Dink’i kullanıyor.“Rahip Santoro, Malatya Zirve Yayınevi ve Hrant Dink operasyonları sonrasında, Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin irticai grupların hedefinde olduğu yönünde kamuoyu oluşmuş; ancak AKP tarafından, karşıt medyanın da desteğiyle, söz konusu olayların Ergenekon tarafından organize edildiği şeklinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunulmuştur.” Yukarıdaki cümleler, Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen ‘Kafes Operasyonu Eylem Planı’ndan. Planda, Dink suikastı, tıpkı Santoro ve Zirve katliamları gibi ‘operasyon’ olarak tanımlanıyor. Hedef, azınlıkların ‘irticai’ grupların hedefi haline geldiği yönünde kamuoyu oluşturmak. Belki de yurt dışına mesaj vermek.TETİĞE BASILIYOR...Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in, 13 Şubat 2004 tarihinde, ‘Şap Parigce’ adlı köşesinde kaleme aldığı yazı uzun süre tartışıldı. Söz konusu yazıda, “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan ile kuracağı asil damarında mevcuttur.” ifadesi savcılığın dava açması için yeterliydi. Bu davanın yargılama aşamaları devam ederken Agos Gazetesi’nde yayınlanan bir başka yazı nedeniyle Dink hakkında yeni bir dava açıldı. Hazırlanan iddianamede, Ergenekon davasında hüküm giyen avukat Kemal Kerinçsiz’in de aralarında bulunduğu 10 müştekinin ismi yer alıyordu. Dink, ‘ulusalcıların’ hedefi haline gelmişti. Takvim yaprakları 19 Ocak 2007’yi gösterdiğinde ‘operasyon’ için düğmeye basıldı. Yakın mesafeden sıkılan kurşunlar Dink’in kafasına isabet etmişti. Olay yerinde hayatını kaybetti.DİNK, VELİ KÜÇÜK’TEN ÇEKİNİYORDUKatil zanlısı Ogün Samast, saldırıdan bir gün sonra Samsun Otogarı’nda yakalandı. Üzerinden muhtemelen suç aleti olduğu bildirilen 7.65 çapında bir tabancanın yanı sıra cüzdanından altı tabanca mermisi, bir cep telefonu sim kartı, otobüs bileti ve 1 YTL çıktı. Suçunu itiraf etti. Olaydan birkaç gün önce silahla bir kez atış talimi yaptığını belirtti. Yasin Hayal’in, Dink’i ‘vatana ihanet eden, Türklere küfreden bir kişi’ olarak tanıttığını ve kendisine bir miktar para verdiğini söyledi. Trabzon’da 2005 yılında MC Donald’s’ın bombalanması olayına karışan Yasin Hayal ve daha sonra Emniyet’te ‘yardımcı haber elemanı’ olduğu ortaya çıkan Erhan Tuncel ‘azmettirici’ oldukları gerekçesiyle gözaltına alındı. Dink ailesinin avukatı Erdal Doğan, müvekkilinin 2 buçuk yıldır tehdit aldığını anlattı. Doğan, “En çok tedirgin olduğu isim de Veli Küçük’tü. Çok kez kendisi bunu bana söyledi.” diyecekti.VALİ YARDIMCISININ MAKAMINDA MİT’Çİ TEHDİT EDİYORDönemin Agos Gazetesi yazarı Aydın Engin, saldırıdan bir gün sonra yaptığı açıklamada, Hrant Dink’in bir vali yardımcısının odasında tehdit edildiğini ileri sürdü. İlerleyen günlerde MİT’ten mahkemeye gönderilen yazıda Dink’in valiliğe çağrıldığı ve bir MİT mensubu tarafından uyarıldığı doğrulandı. Yazıda, “Görüşmede Dink’in Sabiha Gökçen ile ilgili yazdığı yazının toplumsal infiale sebep olabileceği aktarılmıştır.” denildi.ERDOĞAN’DAN KONTRGERİLLA ÇIKIŞIDönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, cinayetten sekiz gün sonra katıldığı bir televizyon programında Dink cinayetiyle ilgili konuşurken ‘derin devlet’ ifadesini ilk kez kullandı. Erdoğan, “Derin devlet her zaman olmuş. Türkiye Cumhuriyeti döneminde başlamış bir şey de değil. Ta Osmanlı’dan. Bu gelenekten gelen bir şey zaten.” dedi. Muhalefetin bu açıklamalarına tepki göstermesi üzerine 2 Şubat’ta tekrar konuştu. “Yine söylüyorum, derin devlet var. Diyorlar ki varsa çıkar meydana. O kadar kolaysa siz çıkarsaydınız.” diyecekti. Ve 6 Şubat’ta partisinin grup toplantısında ‘kontrgerillaya’ dikkat çekecekti: “Birileri çıkıp ‘Sen başbakansın bitir bu işi’ diyor. Kusura bakmayın da bu zamana kadar hep siz konuştunuz; gerilla, kontrgerilla dediniz. Bundan rahatsız olanların sesi yükselmeye başladı. Biz bu kovana çomak soktuk. Bundan rahatsız olanların şimdi sesi yükseliyor.”ZIBARTILAN ADAM ARKADAŞLARIN İŞİ!Milliyet Gazetesi’nde 5 Temmuz 2007’de yayınlanan bir haber, Ergenekon’un Dink cinayetiyle de ilgisini ortaya koyar nitelikteydi. Haberde, soruşturma kapsamındaki telefon dinlemelerinde, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Derneği’nin Konya’da yaşayan ve tutuklanan Genel Başkan Yardımcısı Vehbi Şanlı’nın, bir görüşmede Dink’in öldürülmesi konusunda değerlendirmede bulunduğu kaydedildi. Polisteki bilgilere göre, Dink’in öldürüldüğü günün hemen ertesinde, 20 Ocak saat 22.20 sularında VKGB Derneği Konya Şube Başkanı Vehbi Şanlı ile Nejat Mete adlı kişinin yaptığı telefon görüşmesi kayıtlara şöyle girdi:Mete: Bizim arkadaşların işi mi dün zıbartılan adam?Şanlı: Bizim arkadaşlar.Mete: Arkadaşlar bulunurlar mı?Şanlı: Yok yok bulunmazlar.Mete: Elleri dert görmesin.AHMET İLHAN GÜLER: SUÇ BENİM, ÜSTLERİME BİLGİ VERMEDİMİlerleyen günlerde cinayetin, aylar öncesinden ihbar edildiği ortaya çıktı. İhbarı yapan Ramazan Akyürek’in başında bulunduğu Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ydü. Haber elemanı Erhan Tuncel’in verdiği bilgiler doğrultusunda hazırlanan rapor, cinayetten 11 ay önce 17 Şubat 2006’da Ali Fuat Yılmazer’in başında bulunduğu İstihbarat Daire Başkanlığı C Şubesi’ne gönderilmişti. Raporda, ‘Dink’in Yasin Hayal tarafından öldürüleceği’ aktarılıyordu. Yılmazer’e ulaştırılan ihbarın aynısı, aynı gün İstihbarat Şubesi’ne de gönderildi. Söz konusu şubenin başındaki isim ise Ahmet İlhan Güler’di. Dink için koruma kararı aldırması gereken İstanbul Emniyet’i hiçbir işlem yapmamıştı. Ahmet İlhan Güler, cinayetin ardından mülkiye başmüfettişlerince başlatılan soruşturma kapsamında görevden alındı. Başmüfettişlere ifade veren Güler, “Tüm suç benim, konuya ilişkin üstlerime bilgi vermedim.” diyecekti. Soruşturma kapsamında ‘şüpheli’ olarak verdiği ifadesinde de gelen istihbaratı dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a iletmediğini itiraf etmişti. Bugün cinayette Akyürek ve Yılmazer’i suçlayanların, “Suç benim.” diyen Güler’in adını hiç ağzına almaması dikkat çekici.DİNK CİNAYETİYLE ERGENEKON’UN KALBİNE GİDİLEBİLİR5 Nisan 2008’de Neşe Düzel’e konuşan Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, Hrant Dink’in Ergenekon sanıkları tarafından hedef haline getirildiğini anlatmıştı: “Biz baştan beri, ‘Bu cinayet üç-beş çocuğun işi değil. Asıl azmettiriciler davanın şu anki sanıkları değil. Cinayet çok daha organize bir yapının işi. Bunların Dink’i öldürme planı 2004 yılında başladı. (Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarının yapıldığı dönem) Dink cinayetinde çok uzun bir hazırlık süreci yaşandı.’ dedik. Nitekim cinayete hazırlık sürecine baktığımızda, bugün Ergenekon soruşturmasından gözaltına alınan bazı kişileri görüyoruz. Bunlar, Dink hakkında dava açılmasını sağladılar, onu bir nefret objesi haline getirdiler, hedef gösterdiler. Zaten Veli Küçük, Hrant’ın duruşmalarına daima gelirdi. Dink cinayetiyle Ergenekon’un kalbine gidilebilir.”VELİ KÜÇÜK: GEÇİYORDUM, UĞRADIM! Ergenekon davasının 15 Aralık 2008’de görülen duruşmasında Tuğgeneral Veli Küçük’e, Dink’in davalarına katılıp katılmadığı soruldu. Şöyle diyecekti: “Arabayla geçiyordum. Adliyenin önünde kalabalık vardı. Merak ettim. Korumalarımla beraber adliyeye girdim. Hatta üstümü de aramadılar belimde silahımla girdim. Beş dakika kadar durdum sonra ayrıldım.”JİTEM’Cİ TANIK: cezaevine girmesem, Dink olayında görevli olacaktım! Zirve Yayınevi katliamı davasının tanıklarından eski JİTEM istihbarat elemanı Erhan Özen, 26 Ekim 2010’da Akşam gazetesine konuştu. Haber, ‘Krokiler Çömez’den’ manşetiyle verildi. “Başbakan Erdoğan’ın Üsküdar’daki evini JİTEM adına takibe aldık.” diyen Özen, Dink cinayetiyle ilgili şu ifadeleri kullanıyordu: “2006’da cezaevine düşmeseydim adım gibi biliyorum ki hem Hrant Dink hem de Zirve Yayınevi gibi büyük olaylarda bire bir görevli olacaktım. Dink cinayetinde Samsun-Trabzon hattı çizildi. Özellikle bölgenin hassasiyetini biliyorduk. Yasin Hayal, Osman Hayal ve Erhan Tuncel’in isimlerini biliyorduk.”TETİKÇİNİN TEYZESİ DE TEZGÂHIN İÇİNDE Mİ?İktidara yakın medya, söz konusu cinayeti ‘Cemaat’le ilişkilendirmek için tetikçinin sekiz yıl sonra verdiği ifadeye sarıldı. Ancak katilin ifadesi çelişkilerle dolu. ‘Tanık’ olarak verdiği ifadesinde Samast, “Yasin silahı cebime koydu. ‘Polis seni Samsun’da alacak. Trabzon’da alınırsan Ramazan müdür açığa çıkar.” diyor. Özellikle Samsun’da yakalandığını anlatıyor. Sabah gazetesinin 21 Ocak 2007 tarihli manşetine bakın: ‘Teyzesinin ihbarıyla yakalandı’ Aynı tarihli Vatan gazetesi ise, ‘Baba ihbar etti, yakalandı’ manşetiyle çıktı. O halde bu nasıl planlı bir yakalama oluyor? Eğer tetikçinin iddiaları doğru ise teyzesi veya babasının da bu işin içinde olması gerekmiyor mu?SEKİZ YIL SONRA İKİ TUTUKLAMAGeçtiğimiz hafta önemli sayılabilecek bir gelişme yaşandı. Cinayette ihmali bulunan kamu görevlileriyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında iki polis tutuklandı. Özkan Mumcu ve Muhittin Zenit… İki isim cinayet tarihinde Trabzon’da görevliydi. Zenit, saldırıdan hemen sonra haber elemanı Erhan Tuncel ile yaptığı telefon görüşmesiyle biliniyor. Söz konusu konuşmada, “Oğlum, direkt kafaya sıkmışlar. Tek farklılık, kaçmayacaktı ama bu kaçtı.” diyordu. Tuncel’in, “Konuştuğumuz farklı da, herkesin hedefinde vardı.” sözlerine ise, “Biliyorum ben. Sen şimdi benle muallaklı konuşuyorsun. Koyayım … gebermişse gebermiş. ‘Onu kim gebertti?’ diye sorgulamıyorum.” cevabı vermişti. Erhan Tuncel’in, “Yok abi yok kesinlikle. Eğer bizle alakalıysa araştırırım ederim, getirir uygun bir şekilde size de teslim ederim yani.” sözlerine ise tepki göstermişti Zenit: “Ulan oğlum niye getiriyorsun? Getirmenin ne gereği var?”İki polis memurunun sekiz yıl sonra da olsa tutuklanması önemli; ancak daha da önemlisi bundan sonra soruşturmanın nereye evrileceği... İktidar gerçekten tetikçinin arkasındaki karanlık güçleri deşifre etmek mi istiyor, yoksa iki polisi günah keçisi ilan edip soruşturmanın üzerini örtmek mi? Bu sorunun cevabını ilerleyen aylarda göreceğiz.Burada bir hatırlatma daha yapalım; Dink ile ilgili İstanbul ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na gönderilen ihbarın altında dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç’in imzası vardı. Dinç, Mayıs 2013’te İstihbarat Daire Başkanlığı’na getirilen Muhitten Zenit’i de ‘özel kalem müdürü’ olarak yanına aldı. Dinç, İstanbul ve Ankara’ya gönderilen ihbarda farklı evrak düzenlemekle suçlanmıştı. Buna göre, İstanbul’a gelen evrakta, ‘Hrant Dink öldürülecek’ bilgisi yer almamıştı. ‘Ses getirecek eylem’ denilmişti.ENGİN DİNÇ VE REŞAT ALTAY BİRBİRİNİ YALANLIYORCinayetin işlendiği tarihte Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten Reşat Altay, saldırıdan hemen sonra merkeze çekildi. Trabzon Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında verdiği ifadesinde, F4 raporunun kendisinden gizlendiğini savundu. Altay, “Yasin Hayal tarafından planlanan suikast konusunda emniyet müdürü olarak bilgilendirilmedim. Cinayetten sonra Erhan Tuncel bana haber verilmeden 14 saat şubede tutuldu. Yasin Hayal’in adını, Ogün Samast’ın babasından duydum. Bilgim olsaydı önlem alır, operasyon yapardım.” demişti. Ancak dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç, kendisini yalanladı: “Kendisine brifing verdim.”Dün öyle, bugün böyle!Yeni Şafak, saldırıdan iki gün sonra attığı manşetinde ‘Tetikçi de belli tezgâhlayan da’ diyor ve ‘ulusalcı’ gruba dikkat çekiyordu. Dönemin Başbakanı Erdoğan ise, saldırıdan hemen sonra ‘derin devlet’ diyerek, ‘kontrgerillaya’ işaret etmişti. Sabah ise, saldırıdan 14 gün sonra ‘Ağır fatura istihbarata’ manşetini attı. Gelen istihbaratı üstlerine bildirmediğini söyleyen Ahmet İlhan Güler’in görevden alındığını yazıyordu. Akşam, 26 Ekim 2010’da eski JİTEM’ci Erhan Özen’i manşetine taşıdı. Özen, “Cezaevine girmeseydim Dink ve Zirve katliamında bire bir görevli olacaktım.” ifadelerini kullanmıştı. Cinayetten iki gün sonraki manşetinde ‘Teyzesinin ihbarıyla yakalandı’ diyen Sabah’ın, bugün tetikçinin özellikle Samsun’da yakalandığını söylemesi garip...Akyürek ve Yılmazer neden hedef tahtasında?Ramazan Akyürek:2006’nın Nisan ayında Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nden Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na getirildi. Yolsuzluk soruşturmasının ardından 16 Mart 2014’te açığa alındı. Emniyet’teki log kayıtlarını (kimin, ne zaman hangi numarayı incelediğine dair arşiv) silmekle suçlanıyor. Dink olayına ait dinleme kayıtlarının da silinen veriler arasında olduğu ileri sürülüyor. 4 Ağustos 2014’te katıldığı televizyon programında hakkındaki iddiaları yalanlayan Akyürek, “İstihbarat Dairesi’nin bir arşivi vardır, dijital arşiv. Bütün istihbarat personeli 6-7 bin kişi o arşivden faydalanır. İmha edilen şey arşiv değil. Bundan yararlanan personelin bilgileri. Kayıtlar, Ankara Yıldız İstihbarat Daire Başkanlığı’nda ve merkez dışındaki başka bir yerleşkesinde bulunuyor.” dedi. Mülkiye müfettişlerinin görevlendirdiği iki bilirkişinin hazırladığı 6 Mart 2008 tarihli rapor da Akyürek’i doğruluyor. Raporda, log kayıtlarının silindiğine dair bir bulguya rastlanmadığı belirtiliyor. Ayrıca Ramazan Akyürek, Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevini yürütürken, Hrant Dink’e yönelik bir eylem gerçekleştirileceğine dair istihbaratı 17 Şubat 2006’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na bildiriyor. Raporun altında ise dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç’in imzası var. Akyürek, İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na getirildikten sonra, Kasım 2006 tarihinde (saldırıdan yaklaşık üç ay önce) ise tüm istihbarat birimlerine ‘Ermeni vatandaşlara karşı eylem olabileceği konusunda dikkatli olunması amacıyla talimat gönderen’ kişi…Ali Fuat Yılmazer:Eski İstanbul Emniyeti İstihbarat Şube Müdürü… 2006’da, Dink’e yönelik istihbaratın geldiği C Şubesi’nin (irtica ve azınlıklarla ilgili) başındaki isim. Trabzon’dan gelen ihbarı gizlemekle suçlanıyor. Dink soruşturmasını yürüten savcıya verdiği ifadede, “17 Şubat 2006’da, saat 17.45’te, F4 raporu İstihbarat Daire Başkanlığı’na ulaştığında, ben Daire’de değildim. 18 Şubat 2006 ile 22 Şubat 2006 tarihleri arasında, (dönemin İstihbarat Dairesi Başkanı) Sabri Uzun ile resmi bir görev için yurtdışındaydım, evrakı görmedim. Yardımcım Bülent Demirel, gereken işlemleri yapmış. Evrak bana sunulmuş olsaydı, üzerinde parafım bulunurdu. Bu evrakın üzerinde benim herhangi bir parafım ya da notum yoktur.” diyor. Yıllar sonra kendisini hedef gösteren Sabri Uzun’a ise şöyle cevap veriyor: “O evrakın İstihbarat Daire Başkanlığı’nda işlem gördüğü sırada Sabri Uzun’un yerine İstihbarat Daire Başkanlığı’na vekalet eden kişi Necmettin Emre’dir. Bu evrakın kendisinden saklanarak suç işlendiğini düşünüyorsa, hesap sorulacak kişi en başta Necmettin Emre’dir. Bugüne kadar ismi Dink suikastındaki ihmalle ilgili hiç telaffuz edilmedi. Bu kişi şimdi Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanı.” İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından hazırlanan 9 Kasım 2009 tarihli rapor da Yılmazer’in açıklamalarını doğruluyor. Raporda, Yılmazer’in başında bulunduğu C Şubesi’nin görevini yaptığı, ‘ihbarla ilgili gereken planlı istihbarat operasyonunu hazırlama ve koordineyi sağlamanın İl Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün (Ahmet İlhan Güler) sorumluluğunda bulunduğu’ belirtiliyor. Ali Fuat Yılmazer de açıklamalarında buna işaret ediyor: “İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dink’e yönelik eylem bilgisi içeren bu evrakı il koruma komisyonuna bildirerek Dink’in koruma kapsamında değerlendirilmesini sağlamalıydı. Osman Hayal hakkında istihbari çalışma başlatılmalı, takip altına alınmalıydı. İstanbul İstihbarat Şubesi (Ahmet İlhan Güler) bunları yapmadığı gibi suikast sonrası sanki Osman Hayal hakkında bir tahkikat yapılmış gibi geçmiş tarihli bir sahte bir personel raporu tanzim ettiği müfettişlerce ifade edilmiştir. Bu sahte rapor tanzimine ihtiyaç duyulmuş olması zaten apaçık bu görevin İstanbul İstihbarat Şube’ye ait olduğunu göstermektedir.”Dink cinayetinde rolü olanlar, şu anda Erdoğan’ın müttefikiDink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, soruşturmanın başından beri cinayetin organize bir örgüt tarafından işlendiğini anlatıyor. 17 Aralık soruşturmasının ardından iktidar kanadındaki söylem değişikliğine dikkat çeken Çetin, 31 Temmuz 2014’te Cihan’a yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanıyor: “Başbakan’ın (Erdoğan, 10 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı oldu) şu andaki müttefikleri özellikle Ergenekon davasından tutuklu olup da salıverilenler. Dink cinayeti sürecinde rol almış Veli Küçük’ler, Muzaffer Tekin’ler, Kemal Kerinçsiz’ler, Sevgi Erenerol’lar… (...) Dink cinayeti cemaat operasyonuna malzeme olarak kullanıldı. Bu cinayet son derece planlı ve organize bir yapı tarafından işlenmiştir.” Cumhuriyet Yazarı Engin Aydın, sekiz yıl sonra iki polis memurunun tutuklanmasını ‘sahtekarlık’ olarak yorumluyor. 15 Ocak’ta düzenlenen ‘Türkiye’de Basın Özgürlüğü ve Demokrasi’ konulu panelde konuşan Aydın, “Hrant Dink cinayeti tutuklamaları, ‘Dink’i paralel yapı öldürdü’ sahtekarlığını hayata geçirmek için yapıldı. Uyanık olalım.” diyor.Jandarma, altı ay önce istihbarat alıyorHrant Dink cinayetinde Jandarma’nın ihmaline yönelik iddialar hiç konuşulmuyor. Halbuki, Dink’e yönelik planlanan eylemden Jandarma İstihbarat da 2006 yılının temmuz ayında haberdar oluyor. İstihbaratı veren kişi, cinayette azmettirici olmakla suçlanan Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci. Jandarma’nın haber elemanı. Hayal’in Dink’i öldürme planı yaptığını, silah temin etmesi için kendisine 300 YTL verdiğini Jandarma Astsubay Okan Şimşek ile Uzman Çavuş Veysel Şahin’e söylüyor. İki isim, İğci’nin söylediklerini doğruladı. Şimşek, istihbaratı, İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız’a detayına varıncaya kadar aktardıklarını söyledi. Yıldız’ın da konuyu dönemin Trabzon Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’e anlattığını belirtti. Bunun üzerine Ali Öz’ün ‘bu konuya sonra daha kapsamlı görüşürüz’ dediğini aktardı. Yüzbaşı Hüsamettin Polat da mülkiye müfettişlerine verdiği ifadede bunu doğruladı. Metin Yıldız’ın, haber elemanı Coşkun İğci’den alınan bilgili Öz’e aktardığını söyledi. Jandarma Başçavuş Hüseyin Yılmaz ile Uzman Çavuş Hacı Ünalır da olayı mahkemede teyit etti. Ali Öz ise 21 Temmuz 2008’deki ifadesinde, “Olay öncesi bana bir bilgi geldiğini hatırlamıyorum.” diyecekti.Amaç gerçeğe ulaşmak değil, Cemaat’i suçlu ilan etmekNazlı Ilıcak: Hanefi Avcı, Hrant Dink’in Emniyet’te yeniden yapılanma için kullanıldığını savunuyor. Avcı’nın senaryosuna göre Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer, Dink’in öldürülmesini teşvik etti, sorumluluğu İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler’in üzerine yıktı. Böylece Yılmazer, İstanbul İstihbarat Şube Müdürü oldu. Madem Ramazan Akyürek, Dink’in öldürülmesini istiyordu, neden Erhan Tuncel’den aldığı bilgiyi İstanbul İstihbarat’a ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na gönderdi? Ayrıca İstanbul’un ihmalinden de Akyürek mi sorumlu? İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler, kendisine eksik bilgi verildiğini savunuyor. Eksik bilgiyi veren dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç değil miydi? Dinç şu anda İstihbarat Daire Başkanı… O da mı Cemaatçi! Esasında burada amaç gerçeği arayıp bulmak değil. Dink cinayeti üzerinden ‘paralel yapı’ olarak adlandırılan Cemaat’i suçlu ilân etmek. Yolsuzlukların üzerini örtmek… Her ne olursa olsun faturayı ‘paralele’ kesiyorlar.İki defa ‘Bu dava paralele sığmaz’ manşetiAgos gazetesi 17 Temmuz 2014’te ‘Bu dava paralele sığmaz’ manşetiyle çıktı. Haberde, “Hrant Dink cinayeti, kerameti kendinden menkul ‘Paralel yapı’nın değil, devlet içindeki başka yapıların, hatta bizatihi devlet yapısının eseridir.” deniliyordu. Gazete 11 Aralık 2014’te ise ‘Bu dava paralele sığmaz 2’ manşetini attı. Şu ifadeler kullanılıyordu: “Dün olduğu gibi bugün de yapılması gereken tek şey, Hrant Dink cinayetinin tüm yönleriyle aydınlatılması, sorumluların topyekûn yargı önüne çıkarılması ve cezasız kalmaması. Böyle yapılmadığı sürece, gerçeğin sadece bir yüzünün birtakım mizansenlerle paketlenip sunulmasına karnımız tok.”

    0 0

    Hukuk felsefesi, dinler tarihi, diyalog denince akla gelen bir isim Prof. Dr. Niyazi Öktem. Fransa’daki Charlie Hebdo saldırılarını konuşmak üzere evinde buluştuğumuz Öktem ile Selefiliği, İslam’ın aldığı yaranın nasıl tedavi edileceğini, hukukun geldiği noktayı konuştuk.Paris’teki olaylar sonrasında Müslümanları nasıl bir süreç bekliyor?Kısa vadede Müslümanların ağırlıkta olduğu Ortadoğu’da pek olumlu şeyler olmayacak. Oradaki petrolün getirdiği nimetlere dayalı sıkıntılar var. Türkiye burada çok iyi bir rol oynayabilirdi, o şansını kaçırdı. Erdoğan’ın Ortadoğu’da bir lider konumuna gelmesi İslam açısından sevindirici bir olaydı. Fakat o süreci devam ettiremedi. Gereksiz yere birtakım sürtüşmelerin içine girdi. O sürtüşmelere girerken, nerede duracağını bilemedi. Dolayısıyla ülkenin imajı oralarda da zedelendi. Türkiye böyle bir konumda, Müslümanların çoğunlukta olduğu laik bir Türkiye, Batı değerleriyle İslami değerlerin sentezini yapabilecek bir devlet olma görevini üstlenebilirdi. O vizyon vardı.Vizyon değişikliği ne zaman başladı?İslam’ın medeniyet ve kültür bayrağı taşıma işlevi vardı geçmişte, belki onlara tekrar dönüş açısından çok iyi bir örnek olabilirdi. Fakat güçlenme sürecinden sonra, daha çok geriye dönüş ivme kazandı. Erdoğan’ın Mısır’a Tunus’a gidip, ‘Laiklik erdemdir’ demesi hoştu. O zaman mevcut hükümete tereddütle bakanların hoşuna gitmişti. Batı açısından Türkiye bir köprüydü.O köprüyü Türkiye mi yıktı?Tabii. Eğer Erdoğan o köprüyü yıkmasaydı, o yolda devam etseydi Türkiye şu an Batı’da çok büyük hüsnü kabul görürdü. Charlie Hebdo saldırısından sonra Başbakan Davutoğlu, Fransa’ya gitti. Yapılan muameleyi gördük. Herkes kol kolayken bizimki bir kenara atıldı. Eğer ilk zamanlardaki süreç devam etseydi baştacı edilirdi. İslam âleminde özgürlükçü, demokrasiye inanan, laik, Batılılaşmak isteyen, AB üyesi olmak isteyen bir Müslüman ülke vardı. Batı bugüne kadar her zaman için Türkiye’nin ağzına baktı. Eğer İslam imajını aslına uygun hale getirmek istiyorsak, İslam’ın günümüze uygun yorumları uygulanmalı. Ben buna NAHDA hareketi diyorum, İslam Rönesansı’nı, Mehmet Akif’in dediği gibi, ‘İslam’ı asrın idrakiyle anlayalım, uygulayalım’ mantığını benimseyen bir Türkiye olmalıyız. Bunu benimseyen Mehmet Akif, Şemsettin Günaltay, Said Nursi, Fethullah Gülen gibi isimler var. İslam’ın güler yüzünü ortaya çıkaran bir Türkiye olabilir. Bunu yapabilecek âlimler hiçbir yerde olmadığı kadar, bu ülkede yetişmiş, Türkiye böyleyken birdenbire suiistimallerin, yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir ülke haline geldi. Onları kapatmak için de Selefi bir tutuma doğru gidiş var.Cinayetleri işleyenler, Fransa’da doğmuş, Fransız okullarında eğitim görmüş ama Selefiliği benimsemişler. Bunları düşününce insan ‘yanlış giden ne?’ diye sormadan edemiyor.IŞİD, El Kaide, El-Nusra gibi örgütlerdeki kitlelerin psikolojik tahlili mutlaka yapılmalı. Bence oradaki insanların çoğu psikolojik açıdan sıkıntılı. Arayış içindeler ve bir türlü değerlerini bulamıyorlar. Batı’nın gücü karşısında içe dönme psikolojisi ortaya çıkıyor. İçe kapandıklarında tek sarıldıkları bayrak ise Selefilik oluyor. Siz Selefi değil, halefi olmak, akılcı davranmak, fıkıh açısından ehli rey olmak istiyorsanız asrın yenilikleriyle uyum içine girmelisiniz.Bugün terörle anılan Selefilik İslam tarihi açısından büyük talihsizlik…Kesinlikle. Çünkü Emevilerle başlayan o süreç çok olumsuz imajların doğmasına sebep olmuş. İslam’da terör istisnaidir. İlk gördüğümüz teröristler Haricilerdir. Çok fanatik insanlar. Sıffîn Savaşı’ndan sonra, ‘Vay sen ne diye anlaşma cihetine gittin?’ diye Hz. Ali’ye saldırmışlar. Bence burada da bir cehalet ve psişik durum var. Onun karşısında öze ineyim anlayışı ve Selefilik doğuyor. O da işte mağlubiyetin psişik içe kapanması. Yeni güçler oluşmuş. Siyasal iktidar değişmiş. Bunlar mağlup oluyor sonra ‘istemezükçü’ hale geliyorlar.Dünyada terör denince akia ilk neden İslam geliyor, diğer dinler için de aynı şey geçerli mi?Onlar belli bir süreçten geçti. Haçlı Seferleri’ndeki bir vahşetti. Hıristiyanlık ve terör denilince akla Haçlı Seferleri, engizisyon mahkemeleri gelir. Fakat aydınlanma çağıyla, sanat, kültür, felsefe edebiyatın gelişmesinden sonra Hıristiyanlık kendini rektifiye etmiştir. Hz. İsa’ya dönüş olmuştur. Amerika’yı şiddet yoluyla fetheden Hıristiyanlık, misyonerliğini okullarla yapmış. Dünyanın her yerinde Cizvit papazlarının okulları var. Kültürle, Hz. İsa’ya akılcılığa dönerek düzelmiştir. Şiddet olmadı mı, oldu. Çok yakında Bosna’da, Filipinler’de, Endonezya’da... Ama bunlar din olayı mı hegemonya meselesi mi ona bakmak lazım. Yani dine dayalı bir terör olayını aşmış durumda. İstisnaidir, istisna olanlar da cehaletten.Peki, Hz. Muhammed’e dönüş olmadığı için mi İslam hâlâ terörle anılıyor?Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda, özellikle Mekke’nin fethedildiği iki olay vardır. Kâbe’nin anahtarı bir müşriktedir. Anahtarı ister. Müşrik iade eder. Ayet iner. ‘İşi ehline ver’ diye. Anahtar iade edilir ve o müşrik Müslüman olur. Olmayabilirdi. Mekke’nin fethinden sonra hiçbir müşrik öldürülmemiştir. Hz. Muhammed’in vefatıyla birlikte siyasi çalkantılar başlıyor. Bu bir siyasettir. Hz. Muhammed’e dönüş olmadığı için bu terör devam ediyor. Ama dönüşten kastım bugün Selefiler’in arzu ettiği Asr-ı Saadet’teki aşırılıklar değil.IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi örgütler cihat argümanıyla bu saldırıları yapıyor. Desteklemeyen Müslümanlara ise kâfir nazarıyla bakılıyor. Bu sebeple İslam’ın imajı ağır yara alıyor. Tedavisi nasıl olur?Yapılması gereken, İslam tarihini iyi değerlendirmek ve İslam’daki farklı yorumları çok iyi bir şekilde göz önüne sermek. Tasavvufi, akılcı yorumlar, hiçbir şekilde şiddeti içermez. İslam’da şiddet var mı yok mu o ayrı konu. Tarihsel, sosyal şartlara bağlı olarak şiddetin olduğu söylenebilir. Lafzi yorumlara takılanlar, İslam’ın gayesi olan adaleti, ahlâkî (gai yorum) görmüyor. Çözüm, Allah iradesinin güzelliğine uygun bir yaşam sürdürmekten geçiyor. Bunun iki yolu var. Biri tasavvuf, ikincisi akılcı İslam yorumlarıdır. Bunlar hep ikinci plana itilmiş. Tasavvuf, vahdet-i vücut diyor. Vahdet-i vücutta Allah ile evren iç içe, buradaki sudur felsefesidir. İbn-i Arabi’de, Hallâc-ı Mansur’da olduğu gibi. Böyle bir anlayış içine girebilsek ötekileştirme ortadan kalkacak zaten.Bütün sıkıntı muamelatta mı?İslam âlemi muamelatta hep lafzi yoruma takılmıştır. ‘El kesilecek’ diyorlar. Bununla ilgili Hz Ömer’in güzel bir örneği var. Huzuruna bir hırsız gelir. Hırsızın elinin kesilmesi için irade beklenir. Hz. Ömer, ‘Kıtlık zamanı hırsızın elini kesmeyin.’ der. Hz. Ömer lafzi yorum yapmıyor, gai yorum yapıyor. O günkü sosyal koşullar içinde, hırsızın elini keserse adil davranmamış olacağını biliyor ama Selefiler bunu reddediyor. Tevbe Sûresi’nin 4-5. ayetindeki ‘Önüne gelen bütün müşrikleri öldüreceksin’ beyanını uygulamaya koyuyorlar. Hayat boyu müşrik mi öldürecekler?Yani, amaca giden her yol mubahtır…Machiavelli ve Kuzey Afrika’daki filozof Aziz Aurelius Augustinius da amaca giden her yol mubahtır diyenlerden. Hatta Augustinius, ‘Amaç kutsal ise bu yollar çok daha mubahtır.’ diyor. Yani, Hz. İsa’nın ‘Bir yanağına tokat atana diğer yanağını uzat’ felsefesini reddeder. ‘Dünya devletinde gaddarlık, irtikâp, rüşvet varsa, biz de yaparız, gayemiz meşru.’ diyor.Aynı durumu Türkiye’de de görüyoruz sanki...Evet. Mesela bir hoca çıkıp, ‘Hayır ve hasenat işlerine gidiyorsa bu para günah değildir.’ diyor. Mübarek Allah mısın sen? Nereden biliyorsun? Mantıkları bu. İslam’ı özünde olduğu gibi bireye yönelik hale getirebilirsek, bireyin kendini geliştirebileceği, Allah ile bütünleşebileceği bir mantık ve anlayışın egemen olduğu bir zihniyete getirebilirsek bütün bunlar ortadan kalkar.Cemaat olmasaydı, THY Afrika'ya sefer yapabilir miydi?Müslüman terörist olmaz, terörist Müslüman olmaz sözünün altı nasıl doldurulabilir?Dinler arası diyalogla doldurulabilir. Bu sözü kendimize söylememiz yetmiyor. İslam eşittir terör algısını diyalog değiştirir. Bu mesele çok önemli. İslam dini de Hıristiyanlık da tebliğ dinidir. Yahudilik değildir. Her Müslüman ve Hıristiyan dinini tebliğ etmekle görevli. Tebliğ için muhatap, muhatap için de diyalog lazım. Diyalog 15-20 senedir var İslamî kesimde. Diyaloğun gittiği yerlerde o kadar hoş bir İslam imajı var ki, kimse bunu görmek istemiyor.Bu diyaloğun öncülerinden olan Hizmet Hareketi diyalog yaptığı için dövülüyor, hatta kâfir ilan ediliyor...Ne yazık ki öyle. Hem karşı çıkıyorlar hem de medeniyetler arası ittifaka gidiyorlar. Bu işi ilk defa Abant ve Kültürler Arası Diyalog Platformu başlattı. Ben de oralarda bulundum ama benim diyalog çalışmalarım bu platformlardan önce başladı. Afrika'da, Orta Asya'da olsun diyalog hareketini Cemaat'in okulları sürdürüyor. Orada o okullar olmasaydı, bu diyalog faaliyetleri yapılmasaydı acaba THY Afrika'ya uçak seferi yapabilir miydi? Türkiye oralara bu kadar yatırım yapabilir miydi? Orta Asya'da da aynı şekilde. Gülen Hareketi'ne yakın insanlar bu ülkelere giderek oradaki insanlarla tanışıyor, okul açıyor, iş yapıyor. Orada Türk imajı oluşturuyor. İslam'ın özünü oluşturan güler yüzünü gösteriyorlar o ülkelere.Türk okullarının kapatılması için ülkelere para teklif edildi, büyükelçilere talimat verildi…Ülkelerin bakanları bile çocuklarını bu okullara gönderiyor. Bu okulları kapatmak anlaşılır gibi değil. Türkiye'nin İslam'ın olumlu imajı bu okullar sayesinde gerçekleşmiş, şimdi gelip kapatmaya çalışıyorlar. Hem bu okulları kapatıyorsun, hem eski fütuhatçı dönemin mantığına giriyorsun, Selefi akımları örtülü veya açıktan destekliyorsun. Akıl alır iş değil. İlk defa Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Müslümanlar Müslümanlara karşı savaş açmış durumda. Gerçi anlı secdeye değer herkes insan mıdır, bu sorgulanmalı.Sağcı ve solcu demokratlar birbiriyle diyalog kuracakİslamcı kesim dışında Müslümanlar arasında ‘Aslında laiklik o kadar kötü bir şey değilmiş.’ düşüncesi yaygınlaşır mı?‘Laikliğin erdem olduğunu şimdi anladık' diyenler var ama laikliği benimseyen farklı kesimler de olacak. Müslümanlar içinde ‘Laiklik iyi bir şeymiş' düşüncesiyle laikliği benimseyenlerle bir diyalog kurma anlayışına geçildi. Keskin laikler de Türkiye'deki Müslümanların aynı olmadığını gördü. Bir grup var, onlar gerçekten çağdaş, akılcı. Batı değerlerinin ne olduğunu biliyor. İslamî değerlerle Batı değerleri arasında sentez yapılması gerektiğinin farkındalar. Böylece gerçek demokrat güçler sağdan ve soldan birbiriyle diyalog kuracak. Bu sebeple yaşananları hayırlı görüyorum. İslamî kesimden gelen insanların bir bölümü, modernite, Türkiye Cumhuriyeti değerlerinin önemini kavradı. Öteki taraftan Cumhuriyet değerlerinden gelenler de ‘Yahu gerçekten böyle aydınlık Müslümanlar, pırıl pırıl gençler varmış. Tabuları yok. İslam ile Batı kültürünü sentezlemek isteyen bir grup var.’ dedi. Cemaat'i kastediyorum. Bunun anlaşılması adına hayırlı oldu. Farklı türden bir aydın kesimi çıkıyor Türkiye'de. Diyalektik bir süreç. 5-6 yıl sıkıntılı olacak gibi görünse de bir süre sonra düzelecek.Bu değişimi pekiştirecek bir örnek var mı?Askerî vesayetin kaldırılmasını istediğim, başörtüsüyle uğraşılmasının yanlış olduğunu düşündüğüm için, Ergenekon, Balyoz davalarındaki duruşumdan dolayı Galatasaray Lisesi camiasında aforoz edilmiş durumdaydım. Ama şimdilerde onların içinden bazıları beni aramaya, haklı olduğumu söylemeye başladı. Böyle bir diyalog oluştu. Mesela benim Ergenekon duruşmalarına giden bir arkadaşım var. Son bir-iki aydır beni arıyor. ‘Helal olsun bu Ekrem Dumanlı'ya ne kadar yürekli adammış. Helal olsun bu cemaate. Sana da helal olsun kampanyayı imzalamışsın, onurlu adam’ diye arıyor. Böyle diyaloglara yol açtı. Ama benim endişe ettiğim, Müslümanlar içinde cemaate olumsuz bakanları kazanmak mümkün mü?İnsanların İslamcı bir hükümetin icraatları yüzünden dinden uzaklaştığı fikrine katılıyor musunuz?İskender Pala bir gazeteye verdiği röportajda, ‘20 yaşında olsam, belki İslam düşmanı olurdum.’ diyor. Cevap bu. Müslüman'ın İslam'a yaptığı kötülük bu. Yeni nesil şu an ‘İslam buysa ben istemiyorum' şeklinde bakıyor.Öyle ya da böyle bir demokrasi tecrübesi olan Türkiye'nin giderek otoriter bir yönetime kaymasının İslam dünyasında karşılığı ne olur?Diğer İslam ülkelerinin otorite düşüncesini perçinler. Bizimkiler sarayla, atlıyla, uçakla ortaya çıkarak, İslam âlemini bir arada toplayacaklarını düşünüyor. Sanıyorlar ki diğer İslam ülkeleri böylesine güçlü Türkiye'nin peşinden gelir ve Osmanlı yeniden canlanır. Halife olma özentileri, bin odalı saraylar olacak şey değil. Başka şeyler var ortada. Koskoca Suudi Arabistan Türkiye'nin hegemonyası altına girer mi? Bu kendini tatmin etmekten başka bir şey değil. İslamî devletler üzerinde bir güç kurma durumu olmayacak. Irak, Suriye, Lübnan bunlar zaten çevrelerinde demokrasi istemiyordu. Türkiye otoriter yönetime kayarak onların isteğini gerçekleştirmiş oldu.Bu denklemde İran nerede duruyor?İran, tarih boyunca çok güçlü bir devlet oldu. Şu anda öyle ve bugün bütün bu olayların gerisinde İran var. Bütün düğüm İran'da çözülüyor. İran ambargosu, birtakım uluslararası hukuka aykırı işlere yol açtı. İran parası, altını, dengeleri değiştirdi. Arada da Türkiye olunca iş çığırından çıktı.

    0 0

    Milimetrelik veya büyük olsun bütün canlılar yaşamak için mutlaka dünyayı görmesi lazım. İşte bilim kurgu film setinden çıkmış gibi görünen o inanılmaz gözler.

    0 0

    Suç önleme robotu Knightscope göreve başladı. Yüz tanıma, radyasyon ve kimyasal madde tespiti yapabilen bu robot şimdilik trafikte otomobil plakaları taramakla yetinecek.1,5 metre uzunluğunda ve 136 kilogram ağırlığındaki robot, savaşcı RoboCop filmlerinden çok uzak görünüyor. Yapımcılarına göre, Knightscope isimli K5 Otonom Veri Makinesi geleceğin suç önleme makinesidir.Robotun gece ve gündüz 360 derece görüş sağlayan 4 tane kamerası var. Ayrıca yüz tanıma yazılımı ve sıcaklığı, radyasyonu ve kokulu biyolojik ile kimyasal ajanları tespit edebilen sensörler bulunuyor.Testler bu yıl başladığında bir polisin ya da özel güvenlik görevlilerinin yerini almayacak. Daha çok monoton ve tehlikeli görevleri üstlenerek onlara yardım edecek.K5’in dışarıda 7 gün 24 saat dolaşacağını söyleyen Knightscope’un CEO’su William Santana Li, robotun optik karakter tanımlama özelliğini kullanarak bir dakika içinde 300 otomobil plakasını işleyebileceğini ifade etti.K5 zararsız görünüyor, fakat ona zarar vermek kolay değil. Onu bozmaya çalıştığınızda çok acı veren ve keskin bir alarm harekete geçiyor.

    0 0

    Tuhaf isimli yanardağlarıyla dünyanın gündeminden bir an olsun düşmeyen buzlar ülkesi İzlanda, dev buzullarından altındaki etkileyici manzaralarla da ilgi çekiyor.İzlanda, aktif volkanları ve dev buzullarıyla maceraperestleri sürekli kendisine çeken bir ülke.'Buz ülkesinin' en büyük buzulları, volkanları ve diğer tüm harikaları görülmeye değer.Bir volkanın lav püskürtmesine tanık olanlar hatta volkanın içine girmeye cezaret edebilenler bile, devasa buz mağaralarıyla kendilerinden geçebiliyorlar.Güney İzlanda’daki Vatnajökull bölgesindeki buzul mağarası muhteşem fotoğraflarıyla ziyaretçilerini etkiliyor.

    0 0

    Son yıllarda moda haline gelen yüksek teknolojiye sahip uzaktan kumandalı Drone’ların en küçüğü üretildi.Sadece 4x4 santimetre ebatlarındaki SKEYE Nano Drone, 15 metre yüksekliğe çıkabiliyor. Bu drone küçük olmasına rağmen şaşırtıcı manevra kabiliyetine sahip olan drone havada ileri ve geri uçabiliyor.

    0 0
  • 01/24/15--15:59: Bu kez Emre haklı beyler!
  • Dünyada herhangi bir konuda işlerin yolunda gitmesi için herkesin işini iyi yapması temel ölçüdür. Bizdeyse işini iyi yapamayanlar nutuk atarak boşluğu kapatmaya çalışıyor. Bu durumda da sahaların zemini dahil olmak üzere herşeyimiz bozuk oluyor. Emre Belözoğlu gibi oyuncular da bu yüzden yaşadıkları sakatlıklara tepki gösteriyor. Haklı olmadıklarını söyleyebilir miyiz?Emre Belözoğlu muhteşem futbolculuk kariyerine karşın Fenerbahçelilerin bile pek de gönülden sevemedikleri biri olarak yolun sonuna yaklaşıyor. Bunun zamanı gelmiş olsa da kulübünün gelecek sezonlar için henüz yeni sözleşme önermemiş olması, onunla ilgili sessiz ve tatsız bir niyet beyanı gibi.Bu durumu değiştirebilme imkanı hiç yok değil. Dördüncü yıldızın takılması yolunda daha göze görünür bir katkısı hiç değilse 1 sezon devam etmesini sağlayabilir. Ancak üstüste gelen sakatlıklar bunu zorlaştırıyor. Emre de oyun gereği sayılamayacak birtakım sakatlıklar nedeniyle haklı olarak isyan ediyor.Yoksa kariyerinde muhakkak ki özel bir yeri bulunan Türkiye Futbol Direktörü’ne -sonradan tevil etmeye çalışsa bile- dokunabilecek nitelikte sözler eder miydi Altınordu maçında sakatlanmasının ardından? Şunun şurasında ağız tadıyla değil de o yakıcı hırsıyla oynamaya çalıştığı çok değerli zamanın bu şekilde elinden alınmasına kim isyan etmez!Doğrusunu isterseniz bu meseleler, futbolu da epeyce aşan derinlerde bir yerde düğümleniyor: Biz, sorunlarını çözebilen bir toplum değiliz. Biliyorum, bunu defalarca söyledim ve yazdım. Elbette ki hiçbir yararı olmuyor ama binlerce kez daha söyleyip yazmak zorunda kalacağımı da biliyorum.Dönemin Başbakanı Refik Saydam galiba 1940’larda söylemiş benzer bir sözü; A’dan Z’ye herşeyimiz bozuktur, diye. Bugün de o noktanın çok ilersine geçebilmiş değiliz. Yakın zamanlarda 10 yıllık bir sıçramayı gerçekleştirir gibi olduk ama şimdi hızla geri dönüyoruz; o dönemde yapılanları yıkma gayreti içindeyiz. Kolay gelsin.En kötüsü de ne biliyor musunuz: Bu bozuk düzende iyi kötü birşeyler yapmaya çalışanlar da bir süre sonra yılıyor ve başka bir boyuta geçiyor. Daha doğrusu kendini daha fazla helak etmemek için o bozuk düzenin çarkları arasında yer alıyor. Bir yandan da böyle değilmiş gibi göstermeye çalışıyor. Mümkün mü?Nutuk çekerek sorunlar düzelir mi?Ülkenin sorunlarını çözmekle görevlendirilmiş olan insanlar belli bir süre bunun için çaba gösteriyor. Beceremeyeceğini anladığında da nutuk çekmeye başlıyor: Efendim, şunu şöyle yapmalıyız, bunu böyle etmeliyiz. İyi ya, neyi nasıl yapacaksan yap! Sana görev de verilmiş, imkan da… Lafı geçelim, icraatı görelim.Yıllardır hep aynı sorunları yaşıyoruz. Sadece futbolumuzu değil genel olarak sporumuzu nasıl yönetmemiz gerektiğine hâlâ karar verebilmiş değiliz. Dünyada sporun en tuhaf şekilde yönetildiği 5 ülkeden biri olarak gösteriliyoruz. Tuhaf dediysem, nezaket icabı; siz onu başka türlü de anlayabilirsiniz…Tamam, daha büyük sorunlarımızı çözebilmekten pek umudumuz yok. Peki, şu saha zeminlerini daha düzgün ve futbol oynanabilir hale getirmek ve bir süre de o durumda tutabilmek çok mu zor? Ülkenin en büyük üçüncü kentindeki gözbebeğimiz sayılabilecek geçmişi olan sahaya bakmak bu kadar zor mu?Gerekli gereksiz pek çok iş için akıl almaz paralar dökülüyor. Bunun örneklerini her yerde görüyoruz. Peki, bu işe geldiğinde mi devede kulak bile sayılamayacak bir harcama yapılamıyor? Belli ki birşeylerimiz eksik. Aklımız mı, iş yapma becerimiz mi, devamlılığımız mı, tutarlılığımız mı; yoksa hepsi birden mi?Tamam, sağlam bir altyapı kurmaktan umudumuz yok, sadece çene yarıştırıyoruz bu konuda. Zamanında iyi-kötü yapılmış birtakım işleri ayakta tutmayı da beceremiyoruz artık. Bu kadar mı perişan bir duruma düştük? O zaman ne diye aldatıp duruyoruz birbirimizi, biz şöyle aslanız, böyle kaplanız diye?Hiç lamı cimi yok, bu kez Emre Belözoğlu kardeşimiz haklı beyler! Yapıldığı dönemde Cumhuriyetin gurur anıtlarından biri olarak gösterilen, ülkenin en büyük statlarından birinin zeminini bile düzgün tutmayı beceremezken hangi uluslararası başarının peşinde koşabiliriz ki? Bunlar birleşik kaplar misali işler…Nutuk atacağımıza kendi işimizi en iyi biçimde yapmayı temel değer olarak benimsediğimizde bu bozuk düzen içinde bile yol alabiliyoruz. Geçmişte bunu birkaç kez yaptık, yaşadık, gördük… Bugün artık topluca birşeyler yapabilmekten umudumuz kalmadı, hiç değilse güvendiğimiz dağlara mevsimsiz karlar yağıp durmasın…Bilme anlatabiliyor muyum?Profesyonel hakemlik mi!Sanki yeni birşeymiş gibi bıktırıcı biçimde gündeme getirilen konulardan biri de şu profesyonel hakemlik işi… Neredeyse 20 yıla yakın süredir bu konu şu ya da bu biçimde gündemde. Yine bu süre içinde hiçbir biçimde uygulanmasının mümkün olmadığı ortaya çıktı. Olsun. Hiçbir sağlam fikirin yeşermediği bizim topraklarda bu tür ortalama gevezelikler daha uzun yıllar gündeme gelip gidecektir.Profesyonel hakemlik denilen işi 30 ila 45 yaşlarınız arasındaki sürede yapabilirsiniz. Peki, bütün hayatınızı buna nasıl bağlarsınız? Hayata atılmak denilen yaşlardan itibaren nasıl geçineceksiniz? En üst noktaya gelene kadar çok az para kazanabileceğiniz ortada. Üstelik 45 yaşınızdan sonraki yaşantınızı da hakemlikle ilgili birtakım işler yaparak geçirme şansınız çok düşük.Buna benzer daha bir yığın içinden çıkılmaz durum nedeniyle ortaya yarı-profesyonellik kavramı ortaya atıldı. Eh, olabilir. Zaten şu andaki üst düzey hakemler için böyle bir durumun sözkonusu olduğu söylenebilir. Fakat hâlâ onların ücretleri çok düşük. Milyonlarca euro alan oyuncuların maçlarını yöneten hakemlerin ona uygun düzeyde kazanmaları imkansız görünüyor.Ayrıca hakemler profesyonel olduğunda sanki bütün hatalar bıçakla kesilir gibi bitecek sanılıyor. Hayır, yine aynı hatalar yapılacak ama bu kez çok başka türlü tartışmalar doğacak. O zaman da yine yıllardır çiğnenen bir başka sakızı atacağız ağzımıza: Efendim, yabancı hakem getirelim, falan filan…Asıl sorunlarımızı çözemedikçe bu tür gevezeliklerle daha çoooook oyalanırız...

    0 0

    Rivayet odur ki; Suriye yakınlarında dinlenmek için kıyıya yanaşan denizciler, sahilde kamp kurar. Isınmak için yaktıkları ateş, tesadüfen soda bloklarının üzerine denk gelir. Sabah kalktıklarında erimiş halde cam tabakaları bulurlar. Tarihçi Pliny’in rivayet ettiği hikaye gerçek midir bilinmez. Eldeki kaynaklara göre ilk cam ürünlerinin kullanımı, Suriye ve Mısır bölgelerinde milattan önceki tarihlere dayanıyor. İnsan uygarlığı kadar eski bir araç olan cam, tarihî devirlerde de kesici aletlerde kullanılmış. Geçmişten bugüne sektör haline gelen cam, yine hayatın ortasında. Kimi zaman kap kacak gibi bir kullanılacak malzeme olan sıcak cam, kimi zaman da mahir ellerde sanata dönüşüyor. Her işin kendine göre bir zorluğu vardır mutlaka ama bu mesleklerin başında sıcak cam önde yer alır. Tam anlamıyla alın terinin emeğe dönüştüğü yer sıcak cam atölyeleri. Ustalar, soğuk kış günlerinde bile, bin 400 derecelik ateşin karşısında terliyor. Fırından alınan erimiş camlar çeşitli evrelerden geçerek emeğe dönüşüyor. Ustalar titizlikle, nakış nakış işliyor camı. Bir cam ustasının yetişmesi de kolay değil. Önce fırının karşısında cam misali pişmek gerekiyor. İşin inceliklerini öğrenmek zaman alıyor. Diğer el sanatları gibi camcılıkta da küçükten kavramak gerekiyor işi. Ortalama on yıl içinde kıvama geliyor bir usta. Geleneksel zanaatların en büyük çıkmazı, çırak bulamamak. Yetişecek eleman olmayınca, iyi ustaların sayısı da her geçen gün azalıyor. Son yıllarda üniversiteler duruma el atmış. Sıcak cam bölümleri açılmış ama buralarda da sıcak cam atölyeleri yok. Yani öğrenciler ustaların yanına gelerek el alıyor. Fırının karşısında ter dökerek cam gibi yanıyor. Amaç, bu zanaatı ayakta tutmak.

    0 0

    Filmler, size ait oldukları ülkenin kodlarını verir. Uzakdoğu’da bir semtte günlerce bir ülkenin sinemasını izlerseniz orası hakkında pek çok bilgiye sahip olabilirsiniz. Oysa Türk sinemasını dışarıdan takip eden birinin, bu ülkedeki milyonlarca Alevi’den haberdar olması zor. Alevilerin ‘görülmeme’ sebeplerine baktık.Cumhuriyetin arzuladığı bir vatandaş profili vardı. Aleviler, bu profile uymayan onlarca gruptan biriydi ve sosyal yaşamdaki bu zorunlu sessizlikleri Türk sinemasına da ‘yoklukları’ ile yansıdı. Son otuz yılda az da olsa Alevi karakterlerle karşılaştık. Fakat bunlar gerçek Alevileri yansıtmaktan daha çok arzulanan vatandaşa yanaştırılan yani ‘orta yolu bulan’ karakterlerdi. Alevilikleri ise gizli göndermelerle fark edilebiliyordu. Deli Yürek dizisindeki Kuşçu karakteri gibi.Kazım ve Nezahat Gündoğan‘Dersim’in Kayıp Kızları’ (2010) belgeselinin yönetmenlerinden Nezahat Gündoğan, Türk sinemasında ötekileştirilme de olsa aşağılanma da olsa, Alevi karakterinin gösterilmediğine dikkat çekiyor. Gündoğan, “Para düşkünü Yahudi’dir ya da kafanızda çizilmiş bir Ermeni karakteri vardır. Keza romanlar da öyledir. Ama bir Alevi karakteri bu şekilde bile yoktur.” diyor. Nezahat Gündoğan’ın eşi yönetmen Kazım Gündoğan ise “Sazların bile yasaklandığı günlerden geçen bu ülkede sinemada Alevi karakterini aramak çok ütopik. Sosyal alanda olmayan, olamayan bir kültürü sinemada, edebiyatta görmeniz zor. Varlık, yokluk sorunu yaşıyorken sanatta aramak mümkün değil.” diyor.Alevilerin sinemadaki sessizliği ilk kez Fikret Uçak’ın 1967 yapımı ‘Hacı Bektaş Veli’ ve Asaf Tengiz’in 1973 yapımı ‘Ali ile Gül’ filmleri ile bir nebze olsun bozulur. 1973 yılında daha sonra kült bir film olan Pir Sultan ile devam eder. Bunlar çok net Aleviliği işleyen filmler. Fakat Kazım Gündoğdu’nun hatırlattığı gibi o dönemlerde Berlin’de Altın Ayı ödülü alan Susuz Yaz bir Alevi köyünde geçer ama orada Alevilere dair hiçbir şey göremezsiniz. Kazım Gündoğdu, “Bunu sadece biz biliyoruz.” diyor.Avrupa’dan ses verdiler1950’lerde tüm ülkede köylerden kente hatta Avrupa’ya göçün içinde yer aldı Aleviler. Ve şehirde Alevi kimlikleriyle görünür olmaya başladılar. 70’lerde ülkedeki iç karışıklığın bir tarafında hep ana karakter oldular. Kah sol sahiplendi, kah CHP sahiplendi, kah Kürt hareketi. Nihayet 2000’lerin başında muhafazakâr bir parti sorunlarını çözme vaadiyle yine ana karakter etti Alevileri. Ama bu ardı arkası kesilmeyen sahiplenmeler birçok dramı yaşamalarını engelleyemedi; 75’te Malatya, 78’de Kahramanmaraş, 80’de Çorum olayları. 1993’te Sivas, 1995’te İstanbul Gazi Mahallesi… 1990’larda Berlin Duvarı’nın yıkılması, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması ile her kesim sesini duyurmaya başlasa da Aleviler yine gerilerde kalmaya devam etti.2000’li yıllara gelindiğinde Avrupa’dan sesleri duyulmaya başlandı. Danimarkalı Elisabeth Rygard’ın 2000 yapımı ‘Gönlümdeki Köşk Olmasa’, Barış Pirhasan’ın 2001 yapımı ‘O da Beni Seviyor’ gibi örnekler, sinemada günlük hayattaki Alevileri anlatmaya başladı. Ama asıl sıçrama, 2008 yapımı Aydın Bulut’a ait ‘Başka Semtin Çocukları’, A. Haluk Ünal’ın 2011 yapımı ‘Saklı Hayatlar’ ve Ahmet Ümit’in romanından uyarlanan 2011 yapımı ‘Bir Ses Böler Geceyi’ filmleri ile oldu. Burada bile sıradan, öylece arkadan geçen, alışılmış bir figür değildi Alevi karakterleri. Ya Çorum olayları ya da Sünni-Alevi aile çatışmaları izlendi. O kadar yeniydi ki bu karakter, normalleşemedi bir türlü. Alevilerin sinemanın dili aracılığıyla devletle ve toplumla hesaplaşması anlamına da gelen Nezahat ve Kazım Gündoğan çiftinin imza attığı ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ (2010) ve 2014 yapımı ‘Hay Way Zaman’ isimli belgeselleri en son örneklerden.Acılarıyla var olmak‘Gönlümdeki Köşk Olmasa’ filminde sahneler tüm doğallığı ile bir Alevi köyünde geçer. ‘O da Beni Seviyor’da ise Alevi bir gencin aşkı anlatılır. Esma, kötü ders notları dolayısıyla ceza olarak gittiği köyde Alevi bir gence âşık olur. ‘Başka Semtin Çocukları’nda Veysel, bir Alevi ailenin çocuğudur. Film, varoşları, delikanlılığı ve inanç motiflerini birlikte işleyerek göze sokmadan bir Alevi karakterini sunar. Doğal, sıradan hayatın içinden, şehrin sokaklarından akar Alevi karakter… ‘Saklı Hayatlar’da ise Çorum katliamından kaçıp gelen bir ailenin kızı söz konusudur. Bu filmde ana tema Çorum olaylarıdır. Alevi olan genç kız ile Sünni bir delikanlının ilişkileri ve ailelerin refleksleri birlikte incelenir. ‘Bir Ses Böler Geceyi’ filminde İsmail karakterinin ‘sofu’ olan dedesi ile büyümesi aktarılır. Film, merkeze yine Aleviliği almıştır. Seyirci, akademisyen Süha karakterinin dışarıdan olan biteni, bir cemevini izlemesine şahit olur. Alevilerin belgesellerde yer alması ise yine ‘acılar’ odaklı olur. Tıpkı; Çayan Demirel’in ‘Dersim 38 (2006)’, Özgür Fındık’ın ‘Kara Vagon (2011)’ ve yine Fındık’ın 2013 yapımı ‘Olağan Haller’ belgeselleri gibi. “Dersim’in Kızları” belgeselinin yönetmeni Kazım Gündoğan, “Diğer yönetmenler filmlerinde sıradan Alevi karakterine yer vermiyor, sizin böyle bir karakteri kendi işlerinizde doğallaştırıp vermemenizin sebebi nedir?” diye sorunca şöyle cevap veriyor: “Dersim olaylarına dair 72 yıl boyunca elle tutulur bir şey yapılmamışken ve böyle kapalı bir kutu varken işin aslı başka bir konuya dair sanatımı icra etmem zor. Benim yaram iyileşirse belki o zaman başka konulara odaklanabilrim. Bu ülkenin sanatçıları ve aydınları bunu yapmamışken ben de o gruba ait olmak istemedim. Altın Portakal’da ödül alınca yüzlerce Dersimli bize ulaştı ve bize bir misyon yüklendi. Bunun dışına çıkmak yakın zamanda belki de zor. Ben bir eşcinselin sorunu ile de, maden işçisi ile de ilgileniyorum ama Dersim’e kimse sahip çıkmadığından ‘Dersim’in Kayıp Kızları’nı çekmek bize düşüyor.”Türk sinemasında estetik inanç filmleri bulmak imkânsızSinema yazarı Rıza Oylum ise sinemanın Aleviliği ele alışına dair farklı bir tespitte bulunuyor. Oylum’a göre Türk sinemasında genel olarak inanç kavramının güçlü bir karşılığı yok. Estetik inanç filmleri bulmak neredeyse imkânsız. Oylum, Alevilerin ise yaşadıkları ve inanç önderlerine dair son derece kısıtlı bir arşiv olduğuna dikkat çekiyor. Oylum, “Şehir hayatının kendi dinamikleri içinde kapalı bir toplumsal hayatın ürünü olan bu kültür, giderek etki alanını yitiriyor. Ya hâkim inanç gruplarına benziyor ya da dönüşerek farklı bir yapıya bürünüyor. Aleviliğin ne olduğu, Alevilerin ne istediği, Aleviliğin tarihsel gelişimi, Alevi önderler, Alevilerin yaşadığı kıyımlar… Bu zengin ve acı dolu tarihin sinema sanatının görsel kültürüyle buluşması artık elzem.” diyor.Bu görünmezliği Aleviler de içselleştirdiCemal Taş (Dersim araştırmacısı): Alevileri sinemada göremememizin sebebi Alevilerin bile ‘toplumda görmek istenmemelerini içselleştirip kabul etmeleri’ belki de. Babam bile bana ‘Alevi olduğunu, hele ki Dersimli olduğunu kesinlikle söyleme.’ derdi. Bir Alevi olarak çok büyük başarılara imza atarsanız bir nebze şansınız olsa da, o zaman bile bu kimliğiniz çok gerilerde kalır. Sanat dünyasında bunun örneği çoktur. Devlet kadrolarındaki memurun Alevi olarak yükselmesi ne kadar zor ise sanat dünyasında da böyle. Alevi bir yönetmenseniz, bunu belli etmemek adına bile o Alevi karakterini oraya koyamazsınız. Son dönemde ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinde hem de gayet övgü ile bahsedildi Alevilerden ama yine de âşikâr değil. Belki biraz haberdar olanların fark edeceği birkaç unsur işlendi. Bunun dışında sinemada görmüyoruz.Aleviler, bağlama kadar kamerayı da eline almalıRıza Oylum (Sinema yazarı): 1973 yapımı Pir Sultan filmini çölde vaha bulmuşçasına bıkmadan usanmadan yıllarca izleyen Aleviler, özveriyle yapılmış birkaç çalışmanın dışında bu kültürün görsel hazinesinden yoksunlar. Aleviler, uğradıkları kıyımların hepsinin sırasıyla ülke gündeminde yer işgal etmesini beklerlerse beyhude bir umudun peşinde sürüklenecekler. Anlıyoruz ki Anadolu, kamerayla buluşacak hikâyelerle dolu. Alevi dernekleri sistemli bir proje içinde yer alarak Aleviliğin görsel arşivini hazırlamayı da kendilerine iş edinmeli. Söz gelimi, Alevi köylerine cami yapımının tarihiyle başlayabilir, büyük şehirlerde sıkışan Alevi semtlerindeki sosyal yaşamla devam edebilirler. Uğradıkları katliamları da, toplumsal problemlerini de kamera mercekleriyle buluşturmanın yollarını bulmalılar. Görünür olmayı, farkındalık yaratmanın alternatiflerini düşünmeliler. Aleviler kendi filmlerini kendileri çekmeli, hayatlarını, yaşam pratiklerini sinema sanatıyla buluşturmalılar. Bunun için emek vermeliler. Alevi dernekleri; görselliğin etki alanından faydalanma adına bağlama kursu, semah kursu gibi etkinliklerin yanında, kamera eğitimi, yönetmenlik gibi eğitimleri de gündemlerine almalılar. Yoksa aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, tarihi avcılar yazmaya devam eder.

older | 1 | .... | 115 | 116 | (Page 117) | 118 | 119 | .... | 165 | newer