Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 112 | 113 | (Page 114) | 115 | 116 | .... | 165 | newer

    0 0

    ‘Geç gelen adalet, adalet değildir’ sözünü biliriz de bu gerçeğin ne kadar farkında olduğumuz tartışılır. Farkındalığımızı artıracak haber ABD’den geldi. İki kız çocuğunu öldürdüğü iddiasıyla idam edilen 14 yaşındaki gencin suçsuz olduğu 70 yıl sonra ortaya çıktı. 14 yaşındaki George Stinney, 7 ve 11 yaşındaki iki kız çocuğunu öldürmekle suçlanmış, görgü tanıklarının da ifadesiyle 1944’te idam cezasına çarptırılmıştı. Bir gün süren yargılamanın ardından idam edilen Stinney’in davası yeniden incelendi. Yargıç, yaşananları adaletsizlik olarak nitelendirdi ve Stinney’nin suçsuz olduğunu duyurdu. Son böbrek bükücüBir dönem bizim başımıza bela olan organ mafyası Rusya’da da hız kesmiyor, üstelik devlet eliyle. Başkent Moskova’da 41 yaşındaki Olesia Dobrovolksky isimli kadın geçirdiği kaza sonrasında hastaneye kaldırıldı. Komaya giren kadının başına aldığı darbeler yüzünden beyin ölümü gerçekleşince doktorlar ailesine danışma gereği bile duymadan organlarını aldı. Üstelik bunu kafalarına göre değil, sağlık bakanlığının kendilerine gönderdiği talimat çerçevesinde yaptılar. Yaşam destek ünitesine bağlı kadının böbrekleri, karaciğeri ve pankreası alınarak organ nakil merkezine transfer edildi. Altın yumurtlamayan güvercinMüzayedelerde dudak uçuklatan sanat eserlerine sıkça rastlarız. Ancak Çin’de öyle bir şey satıldı ki, duyanlar ‘Altın mı yumurtluyor be mübarek!’ demekten kendini alamadı. Başkent Pekin’de düzenlenen müzayedede, türü az bulunan güvercinler açık artırmaya çıkarıldı. Fiyatı 320 bin dolara (750 bin lira) kadar artırılan bir güvercin ise müzayedenin en dikkat çekeniydi. Çinli işadamı Gao Fuxin, müzayedenin en değerli güvercinini 320 bin dolara satın aldı. Organizasyonu yapan Zhou Zhuanhong bunun bugüne kadar yapılan açık artırmalarda rekor olduğunu belirtti.

    0 0

    İranlı yazar Samed Behrengi’nin hikâyesidir Küçük Kara Balık. Nehrin ucunda okyanus olduğunu öğrenen balığın oraya ulaşma umudunu anlatır. Tıpkı otuz yıllık çatışmanın sonunda barışı gözleyen Kürt çocukları gibi... Ezel Akay, Haluk Ünal ve ekibi bu çocukların hayatını çekti.Küçük Kara Balık, seyirciye ne anlatıyor?Biz bu filmde Haluk Ünal ve diğer yönetmenlerle çok özel bir stratejiyle ilerledik. ‘Bildiğin Gibi Değil’ kitabından yola çıktık. Ki çok ciddi bir gazetecilik başarısıdır o kitap. Güneydoğu’da 90’larda çocuk olmuş insanlara çocukluklarını anlattırıyor. Biz de buradan esinlenip 2000’lerin çocuklarıyla konuşmaya karar verdik. Bunu yalnızca Türkler izlesin diyoruz. Çocukların ağzından aslında ne kadar büyük bir felaketin seyircisi olduklarını görsünler böylece. Bu filmde konuşmadık, sadece seyahatimizi belgeledik. Onun dışında hepsi tanıkların konuşmalarından oluşuyor. Bir çeşit yüzler geçidi gibi... Hikâyelerinin hem doğruluğunu hem de anlatılamayanı görebildiğimiz insan yüzlerini resmetmekle yükümlüydük.Kürt sorununu çocukların ağzından dinlemenin büyüklerden dinlemekten farkı ne?Otuz yıldır uğraştığımız bir meselede hep asker ve gerilla, devlet ve teröristler diye bakılmış bu mevzuya. Cumhuriyet tarihi boyunca en uzun süren ve en çok kişinin öldüğü savaş. Fakat bu savaşı yarattığı büyük toplumsal problemlerle hiç incelemedik. Hep düşmanlıkla baktık. Kürt siyasetçileri veya PKK da bu açıdan bakmıyor. Ki kendilerini Kürt hareketinin bir parçası olarak görüyorlar. Hepimiz yalnızca ölü sayılarını ve kaybolan insanları biliyoruz. Bu büyük sosyal meselede çocuğun anlattıklarının ötesinde daha ne olacak ki.Ne gördünüz peki çocukların dünyasında?Geleceği. 5-6 yaşından sonra büyümüş çocuklar. Bir insanın çocukluğunu yaşayamaması, sorumlulukları ve korkuları olması, ergen insan olarak yaşamına devam etmesi kadar dünyanın geleceğini tehlikeye sokan bir şey yok. O çocuklar başına neler geldiğini anlatıyor. Bunu o bölgedekilerin dinlemesinde bir fayda yok. Çünkü onlar da aynı şeyleri yaşamış. Biz dinlemeliyiz onları.Bugün Kürt gençlerinin kendilerinden önceki kuşaklardan daha öfkeli olduğundan söz ediliyor. Siz bunu gözlemlediniz mi?Burada anlatan kimse nefretle anlatmıyor. Roboski’de abisi öldürülen küçük kız hariç. Hepsi ‘Türkler neden görmüyor bu olanları. Onların da başına gelecek.’ diyor. Hiçbir zaman Türklerden nefret ettiğini söylemiyorlar. Türklerden çok farklı olarak daima devleti ve askeri suçluyorlar. Türklerin kafasında ise ‘kötü Kürt’ diye bir şey var. Kürtlerin kafası öyle değil. O kötü olarak devleti görüyor. Bizim de aynı şeyi düşünmemiz gerektiğini savunuyorum.Filmi, çözüm sürecinden önce çekmeye başladınız. Süreçten sonra bazı değişikliklere gidiyorsunuz. Nedir bunlar?Çözüm sürecinden önce başladık ve çok karanlık bir tablo çıktı çektiğimiz belgeselde. Tam çalışmalarımız bitmişken çözüm süreci başladı, birkaç ay içinde de bütün atmosfer değişti. Bir kere mağdurların psikolojisi değişti. Mağdurlar karanlık bir gelecek ve kin doluyken birden büyük bir umut ve bir affediş duygusuna döndü. Biz bunu duyduk ve hissettik. Dedik ki bizim tekrar gitmemiz gerekir bölgeye. Çektiğimiz şeyde geleceğin eksik kaldığını fark ettik. Hep geçmişten söz etmiştik.Nasıl bir yöntem değişikliğine gittiniz?Daha küçük çocuklara yöneldik. Filmi izleyen herkes ‘Bu ne cesaret, bu ne gelecek arzusu, acıdan aydınlığa giden tablo’ diye yorumladı. Roboski meselesinde ise küçük kız hâlâ affedemediğini söyledi. Çünkü o konuda devlet özür dilemedi. Özür dilese onların da psikolojisi değişecek.Filmin Türklere yönelik yapıldığını vurguluyorsunuz.Evet. Ancak geçen gün bir toplantıda genç bir Kürt şunu söyledi: ‘Siz bu filmi Türklere yapmışsınız ama biz de uzun yıllardır hiç konuşmadığımız, içimize attığımız şeyler olduğunu, bunun da bize karalar bağlattığını fark ettik. Bu şekilde açıkça ifade etmek, anlatmak aslında bizim de ihtiyacımız.’Bir ihtiyacımız da birbirimizi tanımak olabilir mi?Biz zaten tanışıyoruz. Elli yıldır oranın türkülerini dinliyoruz. Hiç farkında değiliz, oranın olduğunun. İbrahim Tatlıses’ten başlayın Ahmet Kaya’ya kadar biz oranın müziklerini çok iyi biliyorduk. Sadece Kürtçe söylediklerinden haberdar değildik. ‘Kürtçe şarkı mı söylenir’ gibi yeryüzünün en aptalca ideolojisine sahiptik. Bu ideoloji yıkıldı ve bunu biz yaptık, devlet değil. Halk yaptı, halk zorladı. Türk’üz veya Kürt’üz, bu fark etmez. Oldukça kalabalık bir insan grubu yıllarca çabaladı, birbirini ikna etmeye çalıştı ve bunu tersine döndürdüler. Ben hiçbir zaman ‘Bu parti bizim için şunu yaptı’ dememeye gayret gösteriyorum. Biz yaptık. Onlar sadece önünü açmaya mecbur kaldı demeyi tercih ediyorum.Kürtlerin bakış açısı da bu yönde...Evet. Filmde de konuştuğumuz bütün çocuklar kendilerini çok güçlü görüyor. Söke söke haklarını aldıklarını düşünüyorlar ki doğru bu. Üstelik üç nesilden söz ediyoruz. Biri diğerine aktardı bu görevi. Sonuçta onlar bu ülkenin vatandaşları. Denilenin ve düşünülenin aksine, modern Kürt siyaseti sınırların kalmadığı bir çağda kendine bir sınır koyup orada kendi devletini kurmaz. Devlet belasından bu kadar bıkmış bir topluluk kendine devlet kurmayı istemez çünkü yapacağı mücadele yine aynı olacaktır. Devlet klasik devlet. Kötüdür, ceberuttur ve yararsızdır. Şahsi görüşüm bu. Türkiye’nin en eğitimli, olgun halkı orada doğdu. Bu kadar acının ve işkencenin bunu doğuracağını tahmin etmezdik. Hepimizin ilham alması lazım bundan. İşte bu yüzden Kürtleri içeriye çağırmayı, bizim de kurtuluşumuzu sağlayacağı için önemsiyorum.Türkiye’nin geri kalanının devlete yüklediği anlam çok daha farklı. Kürtlerin deneyimi bu kavramı normalleştirmeye yardımcı mı olacak?Kesinlikle. Yeni bir devlet türüne ihtiyacımız var. Vatandaşların düğmelerine basarak kullandığı bir makineden ibaret devlete ihtiyaç var. Bugün Kürt siyaseti bu noktaya gelmiş görünüyor. Kürtler deneyerek buldu ki başka türlü devlet yapısı da mümkün. Mesela Rojava anayasası. Olağanüstü bir anayasa. Ama bunu Türkiye’de kimse bilmiyor. O kadar açık, o kadar insan odaklı ve hedefe yönelik ki. Bu mesela oradan çıktı, buradan çıkmadı. Biz burada aptal 12 Eylül yasası tartışmalarına devam ederken, kendi kendimizi daha da cahil hale getirirken orada çok daha açık, özgür, devletten kurtulmuş bir zihniyetten çıktı o anayasa.Kürt sorununu, acıları, deneyimleri birinci ağızdan anlatan birçok kitap yayınlandı. Film tarafında durum nasıl?Film de çok var aslında. Sinema filmleri var. Annemin Şarkısı en yenisi. O bölgelerle ilgili çok fazla film çekildi ama aymamakta direnen bir yapı var. Mesela ülkesini sevdiğini iddia eden birtakım gençler PKK’lı yönetmen dediler. Tabii hiçbirimiz Kürt değiliz. PKK da benim reddettiğim bir stratejiye sahip bir tür sosyalist grup. Ama meseleyi bu şekilde adlandırmak ve sadece başı ezilmesi gereken bir PKK’lı meselesi olarak görmek çok eski moda bir şey. Biz de dahil birçokları problem nasıl çözülür diye düşünüp eylemde bulunuyoruz. Çünkü bunun bir çözümü var; barış. Öbür çözümü ise daha ciddi bir savaş.Filmi yayınlayacak sinema bulamadığınızdan bahsetmişsiniz. Konusuyla ilgisi var mı bu durumun?Çok basit bir nedeni var bence. Bu sene 150 tane Türk filmi yapıldı. Hepsi de sinema salonu bulmakta zorluk çekiyor. Ayrıca bu bir belgesel. Belgeseller zaten zor yer buluyor ama konu itibarıyla özel ilgi görebilirdi dağıtımcılardan. Biz de onlara neden böyle yapmadınız diye kızıyoruz, o kadar. Filmin bitmesinin üzerinden bir buçuk ay geçti. Daha önce olması gerekirdi ama şubat mart ayına yer bulabiliyoruz. Başka sinema ile görüştük, onlar örgütlüyor ama biraz yavaş ilerliyor.

    0 0

    14 Aralık medya operasyonuyla çoğumuz yeni bir kelime daha öğrendik: ‘Tahşiyeciler...’ Gözaltına alınan, tutuklanan isimler ‘Tahşiyeciler’i hedef gösterdiği ve onlara operasyon yaptığı iddiasıyla iktidarın operasyonuna maruz kaldı. Fakat gözaltına alınan, tutuklanan ve neredeyse operasyonu yapanların dahi cevabını bilmediği bir soru var.Türkiye, 14 Aralık’ta yapılan operasyonu konuşuyor. Emniyet görevlilerinin yanısıra Tek Türkiye dizi ekibinden birçok kişiyle birlikte Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca gözaltına alındı. Gözaltına alınan ve tutuklanan isimler 2009-2010 yıllarında yürütülen ‘Tahşiyeciler grubuna yönelik’ soruşturmada ‘sahte delil üretmekle’ suçlanıyor. Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın, “Onları arayıp, şikâyetiniz var mı diye soruldu” sözleri Tahşiye bahane edilerek operasyon yapıldığı algısını güçlendiriyor. Meğer Tahşiye grubu aranana kadar mağdur olduğunun farkında değilmiş! Bu operasyonu başlatabilme adına, polis ya da savcılar onlara başvurmuş.Tahşiyeciler, Nur cemaatinin bir kolu olarak biliniyor. Said Nursi’nin vefatından sonra Risale-i Nur eserlerini okuyan talebeleri gruplara bölündü. Tahşiyeciler olarak anılan grubun manevi lideri Muşli Xoce ya da Hoca Abi adıyla bilinen Molla Muhammed Doğan da Nurcu kökenli. Ancak, Taraf Gazetesi Yazarı Mücahit Bilici ‘Kim Bu Tahşiyeciler?’ yazısında Doğan ve cemaatinin, resmi propaganda metinlerinde Bediüzzaman’ın talebelerinden Hulusi Bey’e bağlı alelade bir Nur cemaati gibi sunulsa da hakikatin bu olmadığını söylüyor.Molla Muhammed Doğan, Kürdistan’daki medrese geleneğinden gelen, klasik ilimlere vakıf bir isim. Gruba ait Esrarname, Cihadname ve İkazname isimli kitaplar ve Muhammed Doğan’ın videolu sohbetleri Tahşiyeciler’e dair bilgi edinilen kaynaklar.Nurculuk ile bağlantısıMücahit Bilici, bir dönem Yeni Asya Gazetesi ve Vakit’te yazılar yazan Mustafa Kaplan gibi kişiler ve İstanbul’da yükselen, ancak dindarlık dolayısıyla kentin nihilizminden sakınıp İslami özgünlük arayan bazı işadamları ve profesyonellerin Doğan’ın etrafında toplandığını söylüyor. Klasik İslamî bilgi ve kesinliğe susamış, özgünlük hasreti çeken bazı eski ortodoks Nurcular, İslami esaslara dönüş halet-i ruhiyesi içinde faaliyet göstermeye ve yayınlar yapmaya başlar. Tahşiye yayınları da buna tekabül ediyor. Bilici, grubun Nurculukla ilgisi olmayan aşırılıklara sahip çıktıklarını da ifade ediyor. Silahlandıklarına ihtimal vermese de, Nurcu kökenden gelip sonrasında garip suretlere giren çeşitli gruplar içinde hiçbirinin Tahşiyeciler kadar şaşırtıcı gelmediğini belirtiyor.Tahşiyeciler, Risale-i Nurlara yaptıkları gelenek dışındaki yorumlarla diğer Nur gruplarından da yoğun eleştiri alıyor. Abdülkadir Badıllı, 2003 yılında ‘ifhamname’ isimli bir çalışmayla Doğan’a sert tepkiler gösteriyor. Badıllı, hezeyankâr ve aynı zamanda menfice tahripkâr, teşvişkâr (kafa karıştırıcı) bulduğu metinler hakkında şöyle diyor: “Kitap­ları hep aynı maksad ve aynı hedefe yöneliktir. O da özetle şudur: Basit, aciz ve biçare olan meczub Molla Muham­med-i Muşî ahir zamanda gelecek Mehd-i Azam’dır. Şu anda Amerika ile mücadele eden Üsame Bin Laden, Mehdi’nin öncü kuvveti ve askeridir. Üsame yakın zamanda kuvvetlenecek, Amerika’yı mağlup edecek ve Filistin’de İslâm devletini kuracak. Daha sonra devletin idaresini mehdiye (yani Molla-i Muşîye) teslim edecektir. Mehdî de bundan sonra Hazret-i İsa (as) ile İslâm hâkimiyetini te’sis edip ilan edeceklerdir.”İki makale, bir haberle operasyon yapılır mı?Çoğumuz 14 Aralık operasyonuyla ‘Tahşiyeciler’ ismini ilk kez duymuş olsak da Tahşiyeciler, takvimler 22 Ocak 2010’u gösterirken El Kaide örgütüne yönelik Türkiye çapında yapılan operasyonlarda 122 kişinin gözaltına alınmasıyla da gündeme gelmişti. Operasyon sonrasında yapılan ilk mahkemede tüm sanıklar serbest kalırken örgüt evlerinde iki adet el bombası, fişekler ve krokilerin bulunduğu söylenmişti. Tahşiyeciler’e yönelik bu operasyonun sebebi ise iddialara göre, Fetullah Gülen’in 6 Nisan 2009’da yayınlanan konuşması. O konuşmada Gülen, yeni bir irtica kampanyası başlayabileceği uyarısında bulunuyor. El Kaide türü terör yapılanmalarının Türkiye’de zemin bulmasının zorluğunu anlatıyor. PKK’yı ve onun karşısına Hizbullah’ı çıkaran güçlerin El Kaide benzeri örgütleri üretebileceğine dikkat çekiyor. Yeni örgütün isminin Tahşiye olabileceğini ve ellerine silah verilerek ‘Müslümanlar da fırsat bulduğunda teröre bulaşır’ algısı oluşturulabileceğini kaydediyor. Gülen aslında bir ‘paravan’ terör örgütünden bahsediyor. Zaman Gazetesi, diğer bazı gazeteler ve internet siteleri gibi herkül.org’da yayınlanan bu sohbeti haberleştiriyor. İki Zaman yazarı da köşe yazılarında konudan bahsediyor.14 Aralık operasyonuna sebep olan Tahşiyecilerin hedef gösterildiğine dair bir diğer iddia ise STV’nin Tek Türkiye dizisindeki Karanlık Kurul sahnesinde geçen diyaloglar. İddialara göre, bütün bunların ardından polis harekete geçmiş. Tahşiyecilerin evlerine sahte deliller koyarak onları tutuklamış. Savcı işlem yapmış ve hâkim yargılamış. Tahşiyeciler hiç hak etmedikleri halde bin türlü belaya maruz kalmış!Tahşiye davasında tahliye talebini oy birliğiyle reddeden mahkemenin başkanı, Şeref Akçay’dı. Onu Balyoz, Ahmet Şık ve Hanefi Avcı’ya tahliye oyuyla hatırlıyoruz. Akçay’ı Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın dosyasına katılmazsa bu soruşturma başlamadan biter. Üye hakim Oktay Açar ise Taraf yazarlarının sahte isimle dinlenmesine izin veren yargıç.Tahşiyeciler Gülen’in sohbetinden önce de takip ediliyordu‘Tahşiye Grubu’ ile ilgili devam eden davanın dosyasında yer alan belgeler, iddiaların hepsini çürütüyor. Dosyaya göre, Tahşiye yapılanmasını ilk olarak Milli İstihbarat Teşkilatı 2008 yılı öncesinde takip etmeye başlıyor. Emniyet İstihbarat ise 2008’in ilk aylarında MİT’ten aldığı bilgi üzerine çalışmalar yapıyor. Yani çalışmalar Fethullah Gülen’in sohbetinden aylar önce başlıyor. Emniyet İstihbarat 3 Aralık 2008’de 12 İl Emniyet Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na yazı yazarak bilgileri paylaşıyor. Nur Cemaati görünümlü grubun 5 bin kişi civarında mensubu olduğu anlatılıyor. Son olarak MİT, 17 Şubat ve 30 Mart 2009’da Emniyet İstihbarat’a bilgi notları göndererek yazışmalar yapıyor. İstihbarattan raporu alan İstanbul Terörle Mücadele Şubesi de Mayıs 2009’da dosyayı İstanbul Adliyesi’ne gönderiyor. Böylece Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatılıyor ve şüpheliler teknik takibe alınıyor. 14 Aralık operasyonu kapsamında tutuklanan Eski Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Ertan Erçıktı, savcılıkta verdiği ifadede Tahşiye grubuna yönelik ilk tanımlamanın MİT tarafından yapıldığını söylüyor.Tahşiyeciler’e operasyona imza atan müdür AK Partili vekilİddialara bakıldığında şunu sormadan edemiyoruz: Madem ortada çok tehlikeli bir ağ var, neden Tahşiyeciler operasyonunun altında imzası bulunan dönemin emniyet genel müdürü Oğuz Kaan Köksal AK Parti’ye milletvekili yapıldı? Tahşiyeciler operasyonunun hemen ardından ‘El Kaide bağlantılı bir örgütü çökerttik’ açıklaması yapan AK Parti hükümetinin içişleri bakanı Muammer Güler değil miydi? Suç iki makale, bir haber ve bir dizi ise, operasyonu haber yapan, o dönemde yazı yazan bütün gazeteler suç işlemiş olmuyor mu? CNN Türk ve Habertürk gibi televizyonlar da Muhammed Doğan’ın görüntülerini yayınladı.

    0 0

    Rus fotoğrafçı ile ailesinin paylaştığı resimler ‘kelimelerin yetersiz kaldığı insan-hayvan ilişkisinin derinliğini’ anlatan bir kampanyanın parçası oldu.

    0 0

    Tam bir yıldır yolsuzluk ithamlarına cevap veremeyen iktidar partisi, ‘paralel devlet’ söylemini bir perde olarak kullanıyor. 14 Aralık’ta medyaya yapılan operasyon ile bu perde kalınlaştırılmak istendi. Ama esen demokrasi rüzgârı perdeyi araladı. İşte altından gözükenler...Daha 17 Aralık 2014 gelmeden insanlar, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının iktidar marifetiyle örtbas edilmesine izin vermeyeceklerini söylemeye başladı. Muhalefet, sivil toplum kuruluşları ve aydınlar bu konuda açıklamalarda bulundu. Hazırlıklar yapıldı. Fakat 14 Aralık’taki medya operasyonu yolsuzlukların, ülkenin gerçek sorunlarının ve uluslararası gündemin önüne geçti. Bu algı operasyonu ile yolsuzluklar örtbas edilip gündemi Cemaat-AKP tartışmasına kilitlemeye çalışıldı.Hukuksuzlukları ve demokrasi ihlallerini eleştirenler bile bu tuzağa düştü. “Ama Cemaat de…” diye cümleler kurmaya, analizler yapmaya başladı. Öne sürdükleri savlar büyük yolsuzlukları, çözüm sürecini, IŞİD terörünü, taşeron sisteminin azaplarını ötelemeyi gerektirecek şeyler değil. Çok uzağa bakmaya gerek yok, son bir yılın gündemine bakarsak 14 Aralık Medya Operasyonu’nun neleri örtmek için perde olarak kullanıldığını anlayabiliriz.17 ve 25 Aralık gözümüzün önünde cereyan eden bir yolsuzluk operasyonuyduBugün, hükümete muhalif kesimler bile 17-25 Aralık operasyonlarının Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu olduğunu değil paralel yapı iddialarını, Cemaat’i konuşuyor. Ülkede büyük bir muhaberat dönemi yaşanmaya başladı, herkes herkesi fişliyor. Öyle ki aynı ofiste çalışanlar, yöneticisinden rahatsız olanlar birbirlerini ispiyonlamaya, iftira atmaya başladı. Hükümetin bazı bakanlarının ve oğullarının işin içinde olduğu adlî bir vaka rejim meselesi haline getirildi. Sonra da bir grup hakkında kin kusulmaya başlandı. ‘Velev ki’ sözünü edilen gruba dair böyle ithamlar var. Polisin yaptığı yolsuzluk soruşturmasıyla ne alâkası olabilir? Tüm bunlar konuşulmuyor. Hâlbuki MİT’in operasyondan aylar önce, o zamanlar başbakan olan Tayyip Erdoğan’a sunduğu raporda bakanların Zarrab’la ilişkisine dikkat çekiliyor, kara para trafiği deşifre ediliyordu.Bugün 17-25 Aralık’ı darbe olarak lanse eden Yeni Şafak da bu konuda haberler yapmış, İran’ın kara parasının nasıl aklandığını anlatmıştı. 17 Aralık, bunların delillendirilmesi üzerine yapılan operasyondu. Reza Zarrab’ın Egemen Bağış, Muammer Güler ve Zafer Çağlayan’a ve oğullarına verdiği rüşvet paralarını, müteahhitlere rüşvet karşılığı tanınan imtiyazları bu operasyonla öğrendi kamuoyu. Operasyonda ortaya çıkan ilginç deliller ise Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’in yatak odasında çıkan paralar, kasalar ve para sayma makinesi oldu. Rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık suçları işledikleri iddiasıyla evinde, ofisinde arama yapılan ve gözaltına alınanlar arasında işadamları (Ali Ağaoğlu, Reza Zarrab, Emrullah Turanlı), bakan çocukları (Barış Güler, Salih Kaan Çağlayan, Abdullah Oğuz Bayraktar), devlet görevlileri (Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, Ekonomi Bakanı’nın özel kalem müdürleri Mustafa Behçet Kaynar, Onur Kaya, Çevre Şehircilik Genel Müdürü Mehmet Ali Kahraman, Şehircilik Bakanı’nın danışmanı Sadık Soylu, İmar Planlama ve Kentsel Tasarım Daire Başkanı Turgay Albayrak, Emlak Konut GYO Genel Müdürü Murat Kurum, TOKİ’den birçok isim, Fatih Belediyesi’nden birçok bürokrat, Tabiat Varlıkları Koruma biriminden memurlar…) var.HANİ O PARALARI POLİS KOYMUŞTU?17 Aralık 2013 günü toplam 80 kişi gözaltına alındı. Operasyonun simgesi haline gelen ayakkabı kutusundaki paralar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde yapılan aramada ortaya çıktı. Aslan, bu paraların Makedonya’da Balkan Üniversitesi ve Osmancık’ta imam hatip lisesi yapımında kullanılması için toplanmış hayır paraları olduğunu söyledi. Havuz medyası ve iktidar çevreleri bu söylemin arkasında durdu. Havuz medyası ve iktidar, oğul Güler’in yatak odasındaki 7 adet kasayı, paraları ve para sayma makinesini polis koydu dedi. Fakat enteresandır yaklaşık bir yıl sonra, geçen hafta paraların faiziyle iade edilmesine karar verildi. Aslan’ın avukatı da müvekkilinin paralarını istedi: “El konulan paranın içerisinde, bağış paralarının yanı sıra Süleyman Aslan’ın kendi kişisel parası da var.” Bu karar tabii ki paralel paranoya konuşulduğu için pek gündeme gelmedi.25 ARALIK’TA NE OLDU?17 Aralık 2013’te operasyon olurken ilginç gelişmeler de yaşanmıştı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, oğlunu arayıp evdeki paraları sıfırlamasını söyledi. Geçtiğimiz hafta BBC’nin İngilizceye çevirip yayınladığı bu konuşmanın sebebini kamuoyu 25 Aralık’ta öğrenecekti. Çünkü savcı ikinci dalga operasyonu yapmaya hazırlanmıştı. Gözaltına alınacak listede 41 isim vardı. Fakat operasyona Başsavcılık el koydu. Yapılamadı. Hürriyet’in haberine göre Muammer Akkaş’ın bu 41 kişiye yönelttiği başlıca suçlama; çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, yönetmek, tehdit, rüşvet ve nüfuz ticareti, ihaleye fesat karıştırmak, resmî belgede sahtecilik. Savcı, Bilal Erdoğan için de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrı evrakı hazırladı. Ancak emniyet, savcının bu talimatını yerine getirmedi. Bilal Erdoğan, ifadesini 5 Şubat’ta verdi. Sonrasında Emniyet’te büyük görevden almalar yaşandı. Nihayetinde 17 Aralık yolsuzluk soruşturması, 11 ay süren incelemeden sonra 17 Ekim 2014’te takipsizlik kararıyla sonlandırıldı. Gerekçe, usule uygun delil toplanmaması, suçun unsurlarının oluşmaması. 25 Aralık yolsuzluk soruşturması içinse 2 Eylül 2014’te takipsizlik kararı verildi. Bilal Erdoğan da dahil 96 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığı belirtildi.EMNİYET VE YARGI SİNDİRİLDİ, PEKİ MECLİS KOMİSYONU?İşte 14 Aralık’ta medyaya yapılan operasyonun kodları burada saklı. Çünkü yargı ve emniyet ayağı böyle sindirildi fakat 17-25 Aralık’a dair TBMM’de kurulan komisyon ilgilileri dinliyor. Gerçi TBMM tarihinde bir ilk yaşandı ve Cemil Çiçek’in başvurusuyla yayın yasağı getirildi ama anlatılanlar medyaya sızıyor. Tekrar kamuoyunda gündem oluyordu. 14 Aralık’ta yapılan operasyonla gündem, yolsuzluklardan çekilip paralel paranoyaya getirildi.Ak Saray için harcanan paralar ve imar tartışmalarıAk Saray, aslında Başbakanlık Konutu olarak yapıldı. Çünkü Kızılay’daki hizmet binası yetersiz kalıyordu. Birçok Başbakanlık birimi için Ankara’nın değişik yerlerinde ek hizmet binaları tutulmuştu. Bu sebeple 2006’da yeni bina için çalışmalar başlanmıştı. AOÇ’nin Beştepe mevkiinde başlanan inşaat, epey tartışmaya sebep oldu. İmarının hukuka aykırı olduğu, AOÇ’ye zarar verildiği gerekçesiyle açılan ve kesinleşen davalara rağmen yapıldı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığının kesinleşmesiyle konutun Cumhurbaşkanlığı’na ait olmasına karar verildi. Çankaya Köşkü içinse Ankara kulislerinde önce Başbakanlık’ın olacak diye konuşuldu sonra Cumhurbaşkanlığı’nda kalmasına karar verildi. Tartışma bunlarla da kalmadı: Sarayın kaçak olduğu iddiası, maliyeti ve tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın konutunun adının Ak Saray olması....Soma’ya dair ne yapılıyor?13 Mayıs 2014’te, Soma’da, 301 madenci iş ve işçi güvenliğinin sağlanmadığı madende yaşanan kaza sonucu yaşamını yitirdi. Kaza, Türkiye’deki birçok yanlışı ortaya çıkardı. İşçilerin çalışma şartları, taşeron işçilik sisteminin garabetliği, maden işletmecilerine dair şaibeli durumlar, insan hayatının değersizliği... Türkiye ilk bir-iki ay bunları çok tartıştı. Peki, biliyor musunuz sonrasında ne oldu? İşçilerin özlük haklarında iyileştirilme yapıldı mı? Aileleri?.. Soma maden faciasına dair hazırlanan iddianamenin neden reddedildi? Bakanlıkların ilgili kamu görevlilerinin yargılanmasına izin vermediğini biliyorsunuzdur herhalde. Bir de Erdoğan’ı protesto eden işçiyi tekmeleyen müşaviri Yusuf Yerkel’e bu konuya dair bir yaptırım uygulandı mı? Soma’da yaşananlardan ders çıkartılmadığı, İstanbul’da bir inaşaatın 32. katından yere çakılan asansörle ortaya çıktı. Sorumlular hakkında ne yapılıyor, düzenlemeler oldu mu? Hükümetin o kadar verdiği sözün üzerinden çok geçmeden Ermenek’te olanlara ne demeli? Hesabını kim soracak?IŞİD isyanlarda: Bizi unuttunuz!Absürt haberler yapan internet sitesi Zaytung, iki gün önce bir haber geçti. “Eskisi kadar gündeme gelmeyi başaramayan IŞİD’de moraller bozuk: Sizin için bir hevesmişiz meğer, her şey gibi bizi de tükettiniz.” Bu absürt haber gerçeğe dair çarpıcı bir eleştiri aslında. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede önemli gelişmeler oluyor. Irak, Suriye, ABD, Rusya, İran ve bölge ülkelerinin yöneticileri sık sık Ankara’ya geliyor ama Türkiye’nin gündemi paralel paranoyaya kilitli kalmış. Aydın ve entelektüeller, iddiada bulunan iktidarın tüm devlet imkânlarını ortaya koymasına rağmen kanıtlayamadığı iddiaları konuşuyor.İç güvenlikSon 3 ayda Türkiye’de faili meçhul 63 cinayet oldu. Kurban Bayramı’nda yardım dağıtanlar linç edildi. Devlet halen bu vakaları çözemedi. Doğu ve Güneydoğu’da PKK yol kesiyor, kimlik soruyor. Polisin sokaklara girmemesi için şehir merkezlerine hendek kazıyor. Devlet memurları Doğu’da can güvenliklerinden endişe ettikği için dışarı çıkamıyor. Bölgede terör örgütünün kendi valisini atadığına dair cılız da olsa basına yansıyan haberler ve görüntüler var. ‘Çözüm süreci’ her kesimin desteklediği bir politika. Fakat içeriği, neyin ne olduğuna dair sürecin paydaşlarının bile tam olarak bilgisi yok. Kandil’den tehditler yapılıyor. Neyi ima ettiklerine dair medyada doyurucu nitelikte bir analiz veya haber yok. Kobani olayları neydi peki? Kobani’de IŞİD zulmündeki halk için yardım çağrısı yapmak maksadıyla ve peşmergelerin Türkiye’den geçmesi için koridor açılsın diye sokaklara çıktığını söyleyenler şehirleri yaktı yıktı. Bir anda başlayan olaylar bir anda sonlandı. Neydi arka planı? Neden bir anda sonlandı? Koridora hayır diyen devlet yöneticileri sonra neden izin verdi? Hâlâ Kobani’de mazlumlar zor durumda. Bunlar konuşulmuyor.VIP torpil, milyonluk Mercedes14 Aralık operasyonu olmazdan önce Türkiye iki konuyu konuşuyordu: Biri muhalefetin dile getirdiği VIP torpil iddiaları diğeri Diyanet İşleri Başkanı’nın yeni arabası. Diyanet Vakfı’nın mı yoksa devletin mi aldığı, fiyatını, din adamının pahalı bir makam aracını kullanmasının uygun olup olmadığı... Aslında bu tartışma buz dağının su yüzeyindeki kısmı. Çünkü her yılın bir süre Sayıştay’ın birçok kamu kuruluşunu ve yatırımlarını denetleyemediği tartışılıyor. Kim nereye ne kadar harcıyor bilinmiyor? Bilinenlerin de hesabı sorulamıyor. Torpil iddiaları havada kalıyor.

    0 0

    Adana'nın Pozantı ilçesine bağlı Belemedik köyü, muhteşem coğrafyası ile ziyaretçilerine her mevsim farklı güzellikler sunuyor.Kışın kar yağışı ile bembeyaz doyumsuz bir görüntüye bürünen Belemedik, bahar mevsimi ile birlikte yeşilin bütün tonlarını bağrında besliyor. Renk renk, desen desen açan eşsiz çeşitteki çiçekleri ile zengin bir floraya sahip. Yaz boyunca yeşilliğini muhafaza eden Belemedik, bugünlerde hazan mevsiminin son demlerini yaşıyor. Köy sınırlarına girişte başlayan renk cümbüşü, konuklarına sonbaharın en güzel tonlarını sunuyor. Yol boyunca sıralanmış çınar ağaçları ziyaretçilere eşlik ediyor. Yer yer arada kalmış yeşil çamlar yazdan izler taşısa da son bahar ağırlığını her tarafta hissettiriyor. Çınar ağaçları kurumaktan sapsarı kesilmiş yapraklarını her daim tatlı gelen tatlı esintiler eşliğinde yere dökerken, arada kalmış tek tük çam ağacı ise yeşilin en canlı tonları ile sanki hazana karşı bir başkaldırının sembolü gibi. Kimi yerde de bir bedende iki mevsimin izlerine rastlayanlar şaşkınlıklarını gizleyemiyor. Zira yılların çınarı tepeden tırnağa sapsarıya kesilmişken, kökünden başlayarak zirvesine kadar çınarı sarmalayan sarmaşıklar ise yeşilin en canlı tonları ile yürekleri hoplatıyor. Mevsimler adeta ağaçlar üzerinden sarmaş dolaş olmuş, bir birlerini kovalıyor. Mevsimin bütün desenlerini yansıtan Belemedik, çınar ağaçlarının sararmış yaprakları ile adeta örtülmüş gibi duruyor. Tabiatta sonbahar mevsimini anlatan sarının her tonuna rastlamak mümkün. Ağaç dipleri, ana yollar, patikalar, çınar yaprakları ile adeta kaplanmış gibi duruyor. Kışın uzaktan esintilerinin hissedilmeye başlandığı bugünlerde, mevsimin son demleri yaşanıyor beldede. Çınar ağaçları, yapraklarının kalanlarını dökmek için adeta son ziyaretçilerini bekliyor. Köy ortasındaki demiryolundan günde birkaç kez geçen trenin siren sesi, çevreyi inletiyor. Issız ve yolcuya hasret Belemedik İstasyonu, her tren duruşunda ümitle inecek yolcunun yolunu gözlüyor sanki. Köyde 1900'lü yılların başında demir yolu ulaşımında kullanılacak tünelleri açmak için gelen Almanların o dönemde kullandığı barınakların kalıntıları hâlâ duruyor. Hatta tünel yapımı sırasında hayatını kaybetmiş üç Alman'ın defnedildiği bir de mezarlık var. Köydeki ev sayısı bir hayli sınırlı. Daha çok yazın yayla tatili yapanların uğrak yeri. Bu mevsimde köydeki insan sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Belemedik, her mevsim doğa hasreti çekenlere doyurucu güzellikler sunsa da yeterince bilinmediği için çok fazla ziyaretçisi yok. Bir parça doğa kokusu almak isteyenlerin her mevsim gidebilecekleri Belemedik, gelenlerin beklentilerini karşılayacak bir şeyler mutlaka sunuyor. Sararmış çınar ağaçları, kurumuş son yapraklarını üzerine bırakacağı misafirlerini bekliyor.

    0 0

    Şu günlerde Milli Piyango bayilerinin önündeki kalabalıklar meydanları dolduruyor. Uzun yıllar devlet desteği ile sürdürülen yılbaşı çekilişi kimileri için geleneğe dönüşmüş durumda, kimilerine göre ise ümitlerin bağlandığı tek yol.Kısa yoldan zengin olma kaygısının en görünür hali Milli Piyango kuyrukları. Türkiye’de 90’lardan sonra yerleşmeye başlayan bu beklenti, özellikle yılbaşına yakın tarihlerde piyango bayilerinin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Rakamlarla örneklendirecek olursak her yıl tam 37 milyon bilet basan Milli Piyango İdaresi için bu biletlerin elde kalması söz konusu bile değil. Bilet almaya gelenlerin kimi çocuğuna yatırım hayalleri kuruyor kimi de yeni ev alma planları yapıyor. Yılbaşı gecelerinde ise devletin uzun yıllar destekleyerek büyüttüğü ve dinen kumar hükmünde olan şans oyunlarına ilgi tavan yapıyor. Hatta Türkiye’de kimileri için ihtiyacı olsa da olmasa da bilet almak bir yılbaşı geleneği haline gelmiş durumda.Bizim ise Milli Piyango denilince aklımıza Kemal Sunal’ın Talih Kuşu filmi geliyor. Eşi, çocukları ve kayınvalidesi ile yoksul bir hayat süren Osman, çevresinde de hor görülen biri. Bilet çıktıktan sonra bir anda hayatı değişen Osman’a bütün yakınları hürmet göstermeye başlar. Aslında filmin karakteri Osman’ın hali bugün bilet alanları da yansıtıyor. Zira sosyal bilimcilere göre ‘kısa yoldan zengin olmak’ isteği kişisel beklentilerden çok toplumsal dürtülerden kaynaklanıyor. Çünkü zengin olmak, aynı zamanda güç sahibi olmayı da hatırlatıyor. Öte yandan şans oyunlarına meraklı olmayan, maddi durumu iyi ama her yılbaşında piyango bileti alan ciddi bir kitlenin varlığı da söz konusu. Eğlence amaçlı alanları ve gelenek haline getirenleri bir kenara bırakacak olursak Milli Piyango’ya umut bağlayanlar arasında hayli ilginç hayallere rastlamak mümkün. Sakarya Üniversitesi’nde yapılan ‘Şans oyunlarının toplumun beklentileri üzerine etkisi’ başlıklı araştırmaya göre şans oyunlarında öne çıkan sebepler arasında, “hacca giderim”, “özürlüler merkezi açarım”, “hayırda bulunurum” gibi ifadeler var.Yıl sonu yaklaştıkça Eminönü meydanını dolduran Milli Piyango bileti kuyruğunda ilginç manzaralara rastlamak mümkün. Camiye yardım parası toplayanlar da bunlardan biri. Yılbaşı bileti için sırada bekleyenlerden, ‘Talihimiz açılsın’ diyerek yardım edenlerin sayısı ise hayli fazla.Biz de Eminönü Meydanı’nı dolduran Nimet Abla bayisindeki kuyruktakilerle konuştuk. Dinlediğimiz beklentiler söz konusu araştırmadan daha farklı değildi. Örneğin Gülten Doğançay, piyangonun kendine çıkması halinde herkese yardım etmeyi düşünüyor. Evli ve iki çocuk annesi Doğançay, “Çıkmaz ama alıyoruz işte.” diyerek başlıyor konuşmaya. Yapmayı planladığı şeyler miktara bağlı. Ama önceliği hayırda bulunmak. Aslında konuştuğumuz herkes piyangonun kendilerine çıkacağından ümitsiz. Üç çocuk annesi Nilgün Yunuslar da, “Çıkacağını sanmıyorum ama bir umut.” diyenlerden. Her yılbaşında Milli Piyango bileti aldığını anlatan Yunuslar’ın hayali, evindeki eşyaları tepeden tırnağa değiştirmek. Ona dinimizin şans oyunu oynamayı onaylamadığını hatırlattığımızda, “Biliyorum. Ama şu şartlar altında yapacak başka bir şey yok ki. Senelerdir çalışıyoruz, ortada bir şey yok.” diye karşılık veriyor.Kısa yoldan köşeyi dönme hayaliDinî hassasiyetten bağımsız düşünüldüğünde ise şans oyunlarına en çok işsizlerin ilgi gösterdiği biliniyor. Şans oyunlarıyla ilgili araştırmayı yapan Doç. Dr. Âdem Sağıroğlu, Türkiye’de şans oyunları konusunda çalışan isimlerden. O da bu tür oyunlara işsizlerin daha fazla ilgi gösterdiğini anlatıyor. İkinci grubu ise alt gelir grubundakilerin oluşturduğunu anlatan Sağıroğlu, burada bir parantez açıyor, “Ancak bu bir yere kadar doğrudur. Milli Piyango bir süre sonra özellikle eski kuşakta hem zengin hem de yoksulun ilgi duyduğu toplumsal gerçekliğe büründü.” Bu tespitin nedeni ise artık kısa yoldan zengin olma yöntemlerinin çeşitlenmesi. Bu hayalin yolunun 1985’lerden 2000’li yıllara kadar şans oyunlarından geçtiğini anlatan Sağıroğlu, daha sonra başlayan yarışma furyasının bu gerçeği değiştirdiğini düşünüyor. Geçmişte piyangoda zengin olunca hayatı iyi ya da kötü yönde değişenlerin görüldüğü gibi şimdi de TV kanallarının oluşturduğu popüler tipolojiler üzerinden bu hikâyeleri dinlemeye devam ediyoruz. Sağıroğlu’na göre piyango ile kıyaslanınca bu yarışmalar toplumu daha çok yozlaştırıyor.Milli Piyango İdaresi, bu yılki satışlardan toplam 42 trilyon lira elde etmeyi bekliyor. Büyük ikramiyenin 3 trilyon olduğu yılbaşı çekilişinde kurum toplamda 25,1 trilyon lira dağıtacak.Köyündeki evi tamir ettirecekMilli Piyango biletine dair ümitlerin en ironik olanlarından biri de memlekete dönmek. Referans aldığımız ‘Şans oyunlarının toplumun beklentileri üzerine etkisi’ araştırmasına göre öne çıkan hayallerden biri de köye geri dönmek. Şehir hayatının debdebesi içinde insanları bağlayan sebeplerden kurtulmanın yolu elbette ekonomik kaygıları ortadan kaldırmak. Günümüz Türkiye’sinde Marmara’dan öteye geçildiğinde iş imkânlarının neredeyse sıfıra inmesi köye dönme hayallerini de belli ki ancak Milli Piyango gibi hazır paraya bağlıyor. Zira Nimet Abla gişesinin önünde görüştüğümüz Cahit Düzelten de büyük ikramiyenin ona çıkması durumunda ilk hayalini köyünde kuranlardan. Para çıkarsa Bingöl’ün Yayladere kazasındaki evinin etrafını taş duvarla örmek isteyen Düzelten, iki çocuk babası. Bilet almaya eşiyle gelen Cahit Bey, kalan parayla da çocuklarının eğitimine yatırım yapmak istiyor.

    0 0

    Üç yıl üst üste yılın sporcusu seçilen Yaşar Duran, Milli Takım’ın ve Fenerbahçe’nin unutulmaz kalecilerinden biri. Geçtiğimiz günlerde bir reklam filmi için kameraların karşısına geçen Duran, şimdilerde Türkiye Kupası’nda Beşiktaş’ı yenen Adana Demirspor’un da kaleci antrenörlüğünü yapıyor.Futbola nasıl başladınız?Çaput bezleriyle, portakal kabuklarıyla, yokuşlarda top oynayarak başladım. Kendimi bildim bileli futbolun içindeyim. 14 yaşında da lisansım çıktı.Devamında...Müthiş bir kariyerim var. 3 yıl üst üste yılın sporcusu seçildim. Ligin en az gol yiyen kalecisi oldum. Fenerbahçe’ye transfer olduktan sonra, 2 lig şampiyonluğu, 2 Türkiye Kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı Kupası ve en az gol yiyen kaleci ödüllerine sahibim. Sanırım, dünyada en çok penaltı kurtaran kalecilerden de biriyim. En çok penaltı atan kaleci unvanı da bana ait. Bir sezonda 7 tane penaltı kurtardığımı hatırlıyorum. Ayrıca, 2. Lig’de oynarken A Milli Takım’a çağrılan tek kaleci olmayı da başardım. Dünya karmasına çağrıldım ancak asker olduğum için oynayamadım. 23 senede yaklaşık 20 hocayla çalıştım. Hepsi beni oynattı. Deli miydi bu adamlar...Yüzünüzde çizikler, parmaklarınızda eğrilikler var. Bunlar kalecilikten mi kalma?Evet. Cesur bir kaleciydim. Korkum yoktu. Çok kaşım patladı. Dişlerim kırıldı. Burnum 2 defa kırıldı. Çenem yarıldı. Parmaklarımın hepsi eğri büğrüdür.8-0 maça gelecek olursak…İngiltere maçından önce, Finlandiya ile oynamıştık. 2-1 mağlup olduk. Rahmetli Arif Peçenek vardı kalede. İngiltere maçında da o oynayacaktı. Gece 01.30’da hocamız Candan Tarhan, beni odasına çağırdı. “Seni oynatacağız.” dedi. “Ne dersin?” diye sordu. Ben de “seve seve” dedim. Oynadım, başıma bu geldi. “Beni değiştir.” dedim hatta hocaya. O da “Sen devam et evladım.” dedi.O maçın kadrosunda çok önemli oyuncular da vardı. Mağlubiyetin asıl sebebi neydi?50 maç yapalım o skor bir daha olmaz. Bu bir şanssızlıktı.Akabinde bir 8-0 daha olmuştu...Ben yoktum o zaman. Fatih oynamıştı. İngiltere’nin gelmiş geçmiş en iyi kadrosuydu.Peki, kariyerinizde 8-0’lık maç olmasaydı...Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi 3 kalecisi arasında anılacaktım.Bu skor psikolojinizi etkilememiş, sempatik ve neşeli bir kişiliksiniz.İngiltere maçındaki şanssız skor benim damga yememe sebep oldu. Buna da hep üzüldüm. Ancak bu durumu dışarıya başka türlü yansıttım. Tanınıp şöhret olmak güzel bir şey değil. Sevilmek önemli. Türkiye’de her takım tarafından sevildim. Bu yüzden kendimi çok mutlu hissediyorum.Yalan söylemeyin, canımı yiyinFutbol oynarken hiç kavga ettiniz mi?Hiçbir futbolcu ile kavga etmedim. İdareci ile kötü olmadım. 23 senede 1 kırmızı, 2 sarı ile bıraktım futbolu. Futbolculuk, günümüzde önemli bir meslek. Çünkü topluma mal olmuş.Futbolculuğun öneminden bahsettiniz. Volkan Demirel’in Kazakistan maçında sahayı terk etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?Tasvip etmediğim bir hareket. Zamanında bize de çok küfür ettiler. Gün görmemiş küfürler yedik hem de. Küfür hareketi de çok yanlış. Ay yıldızı üzerine geçirmişsen sineye çekmek lazım. Hem milli takımın kaptanısın. Kısacası 3 maymunu oynayacaksın.Peki, daha önemli bir maç olsaydı, bu hareketi görebilir miydik?Bence hayır. Milli maçı bırakın, ligde Galatasaray derbisi maçı olsaydı bu hareketi yapabilir miydi? Fenerbahçe’yi yalnız bırakabilir miydi?Reklam filmi teklifi nasıl geldi?Bir maç günü bir telefon geldi. İlk başta “Benimle kafa mı yapıyorsunuz?” diye de karşı tarafa biraz sitem ettim. Bazen arkadaşlarım beni rahatlatmak için bu tür şakalar yapardı. Ancak karşı taraf ciddi olduklarını söyledi. E-posta adresimi istediler ve senaryoyu yolladılar. Ben de metni okudum ve “tamam” dedim.Oynadığınız reklamda sevimli bazı replikler var; biraz da inceden bir dalga geçilmesi de söz konusu…Ben hazımlı bir insanım, 8 taneyi de yemişim. Çok hoş oldu bence. Samimi olarak söyleyeyim; hiç rahatsız olmadım. Çünkü orada bir espri, mizah var. Bugün bütün siyasi adamların da, karikatürleri felan yapılıyor. Bu bir espri. Alıngan olunmamalı. Yoksa herkes alıngan olursa, bu işin içinden de çıkılmaz. Ayrıca, bu reklamın bana çok getirisi oldu.Ne gibi?Mesela ilkokul arkadaşlarım aradı. Arayıp bulmayan insanlar bana ulaştı. 30-35 senedir görüşmediğim insanlarla görüştüm.Kardeş, yeter ki sen gol at banaFenerbahçe ile 1982'de Almanya'ya salon turnuvasına gittik. Bayern Munich ile oynuyorduk. Turnuvalar 5'er kişilik. Bayern'de Lothar Matthäus vardı, o zamanlar dünyanın en iyi futbolcusu olarak gösteriliyordu. Matthäus, bir pozisyonda benimle karşı karşıya kaldı. Topu altımdan yuvarladı, üstümden de atlayarak gol yaptı. Dizi hafif kafama çarpmıştı. Ben de yerde kaldım. Geldi kafamı okşadı. ‘Bir şeyin var mı' gibilerinden. Ben de kafamı kaldırıp, “Kardeş yeter ki sen at, gol at, bana Türkiye'de kimler gol atıyor biliyor musun?” dedim. Takım arkadaşım Abdülkerim koşarak yanıma geldi, “Ne biçim konuşuyorsun Yaşar abi.” dedi. Ben de “Yalan mı Apo. Bu adam dünyanın en iyi futbolcusu…” dedim.

    0 0

    Gümüşdere, İstanbul’un kuzeyindeki hâlâ tarım yapılan nadir köylerinden biri. 1920’li yıllarda Selanik’ten mübadele ile gelen yaklaşık üç yüz aile bu köyde yaşıyor.Dedelerinin topraklarını ve doğdukları evleri geride bırakan ikinci kuşak burada yeni bir hayat kurmuş. Tarımla uğraşan ailelerin tek geçim kaynağı köyün yakınında bulunan vadideki arazi. Köye ilk yerleştiklerinde Türk sinemasının vazgeçilmez çöl sahneleri bu kumluk alanda çekilmiş. Şimdi taşınan toprakla bir tarım vahası. Her ailenin yaklaşık bir buçuk dönüm arazisi var. Devlet tarafından kendilerine kiralanan bu arazilerde kışlık ve yazlık sebze üretimi yapıyorlar. Organik olarak hayvan gübresi ile üretilen ürünlerin çoğu Sarıyer pazarında satılıyor. Ailelerin tek geçim kaynağı olan bu topraklar ise birçok kez yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalmış. Köylüler, “Bir türlü bizi rahat bırakmadılar. Önce İSKİ bu alana arıtma tesisi yapmak istedi. Sonrasında köyün işlettiği Gümüşdere Plajı’na el koyuldu. Şimdi de 3. köprü güzergahı yakınında olması nedeniyle büyük şirketlerin iştahını kabartıyor.” diyor. Şenay Akgün“Biz mübadele ile buraya yerleştik. 5 kişilik bir aileyiz. Çocuklarımdan birisi üniversitede diğeri lisede okuyor. Ben Zekeriyaköy ve Sarıyer’de pazara çıkıyorum. Bilinçli tarım yapabilmek için gübre konusunda özel eğitim aldım. Benim dışımda da eğitim alan arkadaşlar var. Avrupa’da organik tarımcılık yapılan çiftçilerin farklı fonlarla desteklendiğini duyuyoruz. Biz sadece makul bir fiyatla zaten bizim işlettiğimiz toprakların bize satılmasını istiyoruz.” Ramazan Armut“Tarım bizim tek geçim kaynağımız. Çocuklarımı üniversitede okutabiliyorsam buraya borçluyum. 1,5 dönümlük bir arazi bizim hayata bağlanmamızı sağlıyor. 57 yaşından sonra bu toprak elimizden alınırsa ben ne yaparım?” Süleyman Aslan“Buradaki her aile gibi ben de tarımla uğraşıyorum. 7 kişilik bir ailem var. 53 yaşındayım, ürettiğimiz biber, lahana, pazı gibi sebzeleri satarak geçimimizi sağlıyoruz. Hiçbir destek olmadan, vergilerimizi ödeyerek bu kumluk alanı üretim yapılan verimli bir araziye dönüştürdük. Her karışında buradaki insanların alın teri var. Özelleştirmeye karşıyız, bu topraklarda emeği olan insanlara verilmesini istiyoruz.” Vedat Kasap“Burası bize atalarımızdan kaldı. 1,5 dönüm arazi üzerinde mevsimine göre pazı, maydanoz, ıspanak gibi sebzeler üretiyoruz. Kendimiz Sarıyer pazarında satıyoruz. Biz 4 kişilik bir aileyiz. Çocuklarım okuyor, buradan kazandığım parayla onların ihtiyaçlarını karşılıyorum. 3. köprü’nün inşaatından sonra özelleştirme ile topraklarımız elimizden alınır diye korkuyoruz.“ Fikret Semerci “Çocuklarım da dahil olmak üzere 6 kişi buradan ekmek yiyor. Tamamen organik olarak ürettiğimiz sebzeleri satarak geçiniyoruz. 1,5 dönüm üzerine kurulu seramızı bu duruma getirinceye kadar 50 bin liraya yakın para harcadık. Tohumlarımız bile kendimizin. 56 yaşındayım, eğer bu alan özelleştirilirse ailecek aç kalırız.”

    0 0

    Bu soru kulağa ne kadar saçma geliyor değil mi? Dizi senaryosundan dolayı bir kişi suçlu ilan edilebilir mi? Hakim ve savcılara normal gelmiş olacak ki Hidayet Karaca, dizi diyalogları delil gösterilerek önceki hafta tutuklandı.Özgür basına darbe operasyonu kapsamında Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da aralarında olduğu 13 kişi, 14 Aralık’ta hukuksuzca gözaltına alınmıştı. Ekrem Dumanlı serbest kalırken, Hidayet Karaca ortada hiçbir somut delil olmadığı halde dizi senaryolarında geçen diyaloglara dayanılarak örgüt suçundan tutuklandı. Delil olarak ‘dizi senaryosu, 2 köşe yazısı ve 1 haber’in gösterildiği operasyonda üç yıl önce sona eren Tek Türkiye adlı dizinin replikleri kanıt olarak gösteriliyor. 9 Nisan 2009’da yayınlanan dizinin 64. bölümündeki ‘karanlık kurul’ sahnelerinde geçen konuşmalarda hayali örgütten bahsedildiği varsayılarak bu hususta yönetmen ve senaristler de gözaltına alınarak ifade verdi. Bu durum akıllara ‘Nasıl oluyor da tamamen kurgu olan dizi senaryosu bir operasyonun delili sayılabiliyor?’ sorusunu getirirken aynı zamanda son dönemlerde sıkça yapılan Türkiye-Kuzey Kore benzetmesini de haklı çıkartıyor. Çünkü benzer bir mesele şu günlerde Kuzey Kore ile Amerika arasında soğuk rüzgârlar estiriyor.24 Kasım’da Hollywood’un ünlü film yapım stüdyolarından Sony Pictures Entertainment’a düzenlenen ve firmaya ait birçok verinin internete sızmasıyla sonuçlanan siber saldırının kaynağını FBI, Kuzey Kore kaynaklı olarak açıkladı. Bunun üzerine ABD Başkanı Barack Obama, K. Kore tarafından düzenlenen siber saldırıya zamanı geldiğinde ‘orantılı bir cevap’ vereceklerini söyledi. Büyük mali kayıba uğrayan Sony’nin birçok gizli belgesi de açığa çıkınca şirket zor durumda kaldı. Peki, ne oldu da Kuzey Kore şu an için reddetmediği ancak yapanları da övmekten çekinmediği bu durumu yaşıyordu? Cevabı, K. Kore lideri Kim Jong-un’a düzenlenen suikastı konu alan The Interview filminde saklı. Siber saldırıyı üstlenmese de Kuzey Kore tamamen hayal ürünü olan bir filme olan kızgınlığını da asla gizlemedi.Üç yıl önce sona ermiş bir dizinin diyaloglarını hayali örgüt için delil sayanlar ne yazık ki dizi ve filmlerin sadece kurgulardan oluştuğunu unutuyor.Yabancılar da farklı değilDavıd FIncher’ın yönettiği Brad Pitt ve Edward Norton’un başrollerinde oynadığı 1999 yapımı Fight Club (Dövüş Kulübü) filminin son sahnesinde ilginç bir detay gözlerden kaçmaz. Yıllarca konuşulan sahnede ABD’deki İkiz Kuleler’in yıkılışı açıkça gösterilir.Taxı Drıver, Martin Scorsese’nin yönettiği 1976 yapımı filmi. Travis, yalnız yaşayan, depresif ve uykusuzluk problemiyle başı dertte eski bir donanma askeridir. Uyuyamadığı için gece taksiciliği yapar. Hayatını anlamlandırmak isteyen Travis, öfkesinin kurbanı olup Amerikan başkanına suikast girişiminde bulunur. 1981 yılında ise John Hinckly adlı bir kişi, ABD Başkanı Ronald Reagan’a suikast girişimi gerçekleştirir.SÜper Marıo Kardeşler, Rocky Morton ve Annabel Jankel’in yönettiği bir Amerikan bilim kurgu fantastik macera filmi. Nintendo’nun ünlü oyunlarından Mario Bros serisinden uyarlanan filmde, Dünya Ticaret Merkezi’ne ait İkiz Kuleler bir saldırı sonucu büyük zarar görür. 1993 yapımı filmde bu görüntüler açıkça gösterilir.The Lone Gunmen, Amerika’da gerçekleşen oyunları deşifre etmeyi kendilerine görev bilmiş komplo teoricilerinin, gerçeklerin nasıl da dehşet verici olduğunu fark etmelerini anlatır. Enteresan olan ise dizinin 11 Eylül saldırılarından altı ay önce yayınlanan birinci bölümünde ABD’nin kendi çıkarları için bir saldırı düzenlemesi ve maşa olarak kullandıkları bir teröriste uçak kaçırtıp ikiz kulelere (WTC) saldırtması. Filmde 11 Eylül saldırıları neredeyse aynen yaşanıyor hem de aylar önce.Kurtlar Vadisi yanılmıyorKurtlar Vadisi’ndeki ‘Kazım Kaşifoğlu' karakterinin gerçek hayatta Kâşif Kozinoğlu isimli istihbarat görevlisi olduğu öne sürülüyordu. MİT'in Asya operasyonlarından sorumlu olan Kozinoğlu, Ergenekon soruşturmaları kapsamında tutuklandı. Dizinin 136. bölümünde Kaşifoğlu karakterinin öldürüleceğinden bahsediliyordu. Bu bölümün yayınlanmasından üç gün sonra Kozinoğlu'nun Silivri Cezaevi'nde spor yaparken kalp krizi geçirerek öldüğü açıklandı. Ancak ne gariptir ki dizideki Kaşifoğlu da hakkında ölüm emri çıktıktan sonra spor yaparken kalp atışları düzensizleşmiş ve tetikçinin kalbine vurmasıyla nefessiz kalarak ölmüştü. Dizinin bu zamanlaması, tartışmalara neden olsa da zamanla unutuldu.Vadi'de gerçek hayattan kimlerin anlatıldığı sık sık gündeme geldi. Türkiye'nin en büyük medya patronu rolünde yer alan Davut Tataroğlu karakterinin, Aydın Doğan olduğu da konuşulanlar arasındaydı. Dizinin bir bölümünde Tataroğlu'na medya dışındaki sektörlerden çıkması öneriliyordu. Bu teklif Tataroğlu karakterini şaşırtıyordu. Ama bir hafta sonra Doğan Holding, Petrol Ofisi'ndeki hisselerinin satımı için OMV ile tekrar görüşmeye başladı.2011'de dizinin yayınlanan bazı bölümlerinde gümrük muhafaza memurları ile ilgili detaylar yer alıyordu. Yer alan sahnelere göre sınırda kaçak mal sevkiyatları gerçekleşiyordu. Gümrükten bazı malların geçirilmesi için çeteye üye olan memurların çalışma saatlerinin beklenildiği iddia ediliyordu. O dönem gerçekleşen ‘Gümrükte Rüşvet Operasyonu' ve tutuklamalar Vadi'nin tahminlerini her zaman olduğu gibi yine doğru çıkarıyordu. Bazı köşe yazarlarının bu konuya ısrarla değinmelerine rağmen olanlar yine unutulmuştu.Dizinin 124. bölümündeyiz. Yayından önce fragmanların dönmeye başladığı o hafta, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kastamonu mitingi sonrası Ankara’ya dönen koruma araçlarına yönelik Ilgaz Dağı eteklerinde teröristler el bombaları ve uzun namlulu silahlarla saldırmıştı. İlginç olanı ise fragmanda da Ersoy Ulubey adlı karakter konuşmasında ‘Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı, Başbakan’ı, Genelkurmay Başkanı’nı, anamuhalefet liderini, 4 kuvvet komutanını, istihbarat müsteşarını hepsini aynı anda öldüreceğim.’ diyerek kafalarda soru işaretleri bırakıyordu.Dizinin 93. bölümü, tarihler 2005'i gösterir ve Deli Hikmet karakteri sorgudadır. Deli Hikmet kendini sorgulayan adama dönerek “2007... Cumhurbaşkanı seçilecek, oyunu kime vereceksin?” sorusunu sorar. Adam “Ne oyu? Cumhurbaşkanını Meclis seçiyor.” deyince, Deli Hikmet cevaben “Ne biliyorsun, belki seçimle gelecek.” karşılığını verir. İki yıl sonrası için böyle bir açıklamanın net ve emin olarak yapılması ilginç.

    0 0

    HİNDİSTAN’DA ÖLDÜ DENİLEN ADAM, YAK MA TÖRENİNDEN ÖNCE UYANDI. Suudi Arabistan’da araba kullanma yasağını protesto eden kadınlara terörist suçlaması. Çiğ kurbağa yiyen adamın beyninden tenya çıktı. Tebrikler teröristsiniz! Olur olmaz yerde terörist muamelesi görüp içeri alınanlara biz alıştık. Suudi Arabistan da pek farklı değil. Ülkede araba kullanma yasağını protesto etmek üzere direksiyon başına geçtiği için tutuklanan iki kadın, terör suçları mahkemesinde yargılanacak. Birleşik Arap Emirlikleri'nde yaşayan Suudi Arabistanlı iki kadın, bir ay önce yasağı protesto etmek için arabalarıyla ülkelerine girerken sınırda tutuklanmıştı. Lueycan Haslul ve Maise Amudi isimli kadınların aķıbeti belli değil ama terör suçundan hüküm giyenler idam ediliyor. Kaşınız üzerinde gözünüz mü var tebrikler teröristsiniz! Ben bitti demeden bitmez! "Morgda uyandı" konulu haberleri artık kanıksadık lakin Hintli bir adam bu işi bir tık ileri taşıdı. Hindistan'da 72 yaşında 'ölen' Deepak Singh adlı yaşlı adamın ailesi cenaze merasimine başladı. Hint geleneklerine göre, yaşlı adamın yakılarak küllerinin savrulacaktı. Ancak dedemiz bu durumdan pek hoşnut olmamış olacak ki yakılma töreni başlamadan hemen önce uyandı. Yaşlı adam ebedi uykusunda ağıt ve gürültüden mi rahatsız oldu bilinmez ama çok derin uyuduğu kesin. Uzakdoğu'da kurbağa keyfi "Ne bulursam yerim hiç yemek seçmem"ciler bununla övünedursun bazen seçici olmakta fayda var. Son örneği de İngiltere'de görüldü. Adı açıklanmayan 50 yaşındaki bir adamın beyninden 5 santimetre uzunluğunda tenya çıkarıldı. Tenyayı inceleyen Chambridge Sanger Enstitüsü bilim adamları parazitin hastanın Asya gezisinde çiğ olarak yediği kurbağa etinden gelmiş olabileceğinden şüpheleniyor. Baş dönmesi ve kramp şikayeti ile hastaneye başvuran hastada tenya tesadüfen bulundu. Adamcağız ameliyatla tenyadan kurtuldu şükür ki!

    0 0

    Mine Geçili, yeni albümünde Mine’l Aşk diyor. Bertuğ Cemil, Issız’da melankoli ve umudu harmanlıyor.Mine Geçili'den Mine'l AşkMine Geçili Türk sanat müziği alanında son yılların en çok ses getiren isimlerinden biri. İlk albümü Zeki Müren besteleri ve ikinci çalışması Bir Ömrün Şarkıları ile önemli bir çıkış yapan yorumcu, önemli bir dinleyici kitlesine ulaştı. Geçili, üçüncü çalışması Mine'l Aşk'ı yayınladı. On şarkıdan oluşan ve çoğumuzun ezbere bildiği şarkıların yeniden yorumlandığı albümün sürprizleri de var. Bir dönem pop müziğe damgasını vuran Unutulur ve bir başka efsane şarkı Gözümde Özleyiş bu çalışmada yer alıyor. Bir sanat müziği klasiği Nazende Sevgilim ve Yalancıdır Hep Aynalar da bu çalışmada yer alıyor. Mine Geçili, billur sesi ve farklı yorumuyla şarkıların hakkını veriyor. Müzikseverlere keyifli bir dinleme vaat ediyor.Mine'l Aşk - Mine Geçili - Yavuz Plak*46 yıllık birikimin meyvesi: Kış İnsanlarıSaygun Arpalı, 46 yıllık sanat yaşamında Türkiye'nin ve dünyanın önemli müzisyenleriyle birlikte çalışan bir isim. Merhaba ve Sahne Işıkları isimli çalışmaları ile beğeni toplayan müzisyenin Kış İnsanları isimli üçüncü albümü çıktı. Arpalı, yeni albümünde soft rock, pop jazz, latin jazz, country ve new age gibi müzik stillerini yaşadığı toprakların melodik zenginliği ile harmanlıyor. Bestesi, kompozisyonu ve düzenlemeleri kendisine ait on parçadan oluşan albüm, sanatçının müzikal birikimini yansıtmasıyla dikkatleri çekiyor. Müzisyenin bu çalışmasında yılların tecrübesini büyük bir ustalıkla müzikseverlerle paylaştığını söyleyebiliriz. Arpalı'nın albümü yeni keşifler arayan kulaklar için güzel bir seçenek.Kış İnsanları - Saygun Arpalı - Sony Müzik*Bertuğ Cemil IssızBertuğ Cemil, ilk olarak 2006 yılında yayımladığı Duygusal Tuzaklar isimli albümle müzikseverlere merhaba demişti. Nilgül ile yaptığı Yandım Yandım Yandım isimli düetle de sesini geniş kitlelere duyurdu. Müzisyen dördüncü solo albümü Issız'ı geçtiğimiz günlerde yayınladı. On iki şarkının yer aldığı albümde tüm şarkıların söz ve müziği Bertuğ Cemil'e ait. Albümde Cemil'e Cengiz Köroğlu, Naim Korudağ, Demirhan Baylan, Selen Gülün gibi usta müzisyenler eşlik ediyor. Cemil, bu çalışmasında melankoli ve umudu harmanlıyor. Albüm melodik pop-rock ağırlıklı şarkılardan oluşuyor ve yer yer Blues ve Funk'a göz kırpıyor. Bertuğ Cemil müziğini tanımayanlar için güzel bir tanışma fırsatı.Issız - Bertuğ Cemil - Dokuz Sekiz Müzik

    0 0

    Uludere’de devletin bilgisi dâhilinde sınır ticareti yapan 35 köylünün bombalanmasının, bugün üçüncü yıldönümü. Sorumluların bulunmasıyla ilgili dava takipsizlikle sonuçlanmıştı. Son iki yıldır bölgeye devlet erkânından kimse uğramadı.28 Aralık 2011 akşamı Türk Hava Kuvvetlerinin attığı bombalar sonucu Şırnak’ın Uludere ilçesi yakınlarında sınır ticareti yapan 34 vatandaş hayatını kaybetmiş, konuyla ilgili dava takipsizlikle sonuçlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde CHP'nin sunduğu Meclis Araştırma Komisyonu kurulması yönündeki önerge ise AKP'lilerin oylarıyla reddedildi. Ancak Uludere'deki 34 canın faillerini bulmada böylesine ‘iş bitirici' davranan adalet mekanizması aynı tutumu ölenlerin yakınlarına göstermiyor. Zira ailesinden onlarca kişiyi bir günde kaybeden Roboskililere açılan davalar devam ediyor.Katliamı unutturmamak üzere kurulan Roboski Der'in Başkanı Veli Encü de hakkında dava açılanlardan. Hatta birkaç ay önce kendisine kesilen para cezasını ödemediği için evine haciz geleceğine dair tebligat da gelmiş. Olaydan altı ay sonra kitap çalışması için köylerine gelen bir edebiyatçıyı 35 kişinin can verdiği noktaya götüren Encü, sınır ihlali yapmakla suçlanır. Yargısız ve sorgusuz bir şekilde 2 bin lira idari para cezasına çarptırılır. Mahkeme bunu bin liralık kesin ödeme kararına çevirir. Uludere'de bir öz kardeşini ve 11 yakın akrabasını kaybettiğini anlatan Veli Encü, “Amcaoğullarım, dayıoğullarım… Onların üzerine yağdırılan bombanın parasını da bizden çıkartıyorlar.” diyor. Olağanüstü hal dönemlerini aratmayan bu davranışlar köylüye karşı bir çeşit yıldırma politikası olarak yorumlanıyor.Olayın yaşandığı ilk yıl kendileriyle görüşenlerin, vaatlerde bulunanların bugün olayı vicdansızlık içinde yürüttüğünü söyleyen Veli Encü, Roboskililer olarak kimseden intikam alma peşinde olmadıklarını anlatıyor. Encü, dönemin Başbakanı Erdoğan'ın Uluderelilere verdiği bir sözü hatırlatıyor. Erdoğan, askeri mahkemeden çıkan karardan sonra üzerine düşeni yapacağını vaat etmişti. Ancak 2012 yılının mayıs ayında Roboski katliamını gündemde tutan herkesi terör örgütü uzantısı olmakla suçladı. Bir başka konuşmasında ise Uludere'yi ‘operasyon kazası' olarak niteleyerek Genelkurmay'a teşekkür etti. Veli Encü'ye göre askeri mahkemeden takipsizlik kararı çıkması kimseyi şaşırtmadı. Çünkü hiçbir personelin komutanını yargılayabileceğine inanılmıyor. Uludere davası ile ilgili iç hukuk yolları henüz tükenmiş değil. Bu yüzden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Uluslararası Ceza Mahkemeleri'ne başvurulamıyor. Dosyanın Anayasa Mahkemesi'nde olduğunu hatırlatan Encü, süreç kapandığında her türlü yola başvuracaklarını söylüyor.Olan bitenlere karşın Cumhurbaşkanı'nın demokrasi yalanını sürdürdüğünü söyleyen Encü şöyle devam ediyor konuşmasına: “34 sivil insanın ekonomik sıkıntılardan dolayı yaptıkları bir sınır ticareti ve bunu katır sırtında yapıyorlar. Gemilerden trilyonları götürmediler. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yolsuzluk yaparak almıyorlar. Günübirlik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla katır sırtında ve ağır kış şartlarında bunu yapıyorlardı. Sınır ticareti bir ekmek kapısı haline gelmiş. Yeni de yapılmıyordu. Devletin bilgisi dâhilinde yapılıyordu.”İstihbaratın nereden geldiği devlette kayıtlıSiyaset bilimci ve terör uzmanı Mahmut Akpınar ise Uludere faciasının bir operasyon hatasından öte planlı bir projeyi andırdığını hatırlatıyor. Kaçağa giden köylülerin altı saat boyunca bir noktada bekletildiğini anlatan Akpınar, bu süreçte İHA’ların gözüktüğünün ve gruba yönelik sorgulamaların devam ettiğinin altını çiziyor. ‘Grubun içinde Fehman Hüseyin var’ şeklinde gelen MİT kaynaklı istihbarat bombalamanın sebebi olarak gösteriliyor. Akpınar, burada ihmali ve kastı olanların tespit edilmesinin devlet için zor olmadığını söylüyor. Çünkü operasyona ve istihbaratın nereden geldiğine dair bütün veriler devlette kodlarıyla kayıtlı ve istendiği takdirde bulunabilir. Akpınar, bu hususların bir şekilde soruşturulması ve MİT’in de olaya dâhil edilmesi gerektiğini savunuyor. Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de geçtiğimiz günlerde Uludere’nin TSK’ya bir tezgah olduğunu ima eden açıklamalarda bulunmuştu. Mahmut Akpınar, Dağlıca ve Çukurca baskınlarının da bundan ayrı düşünülemeyeceğini söylüyor. Zira orada gerçek tehdidi görmeyen gözler burada vatandaşı terörist olarak gördü ya da gösterildi.Ona göre Türkiye’nin batısı Uludere’yi yeterince sahiplenmedi. Bu noktada faciayı sorgulayan herkesin PKK’lı ilan edilmesi ise soruşturmayı örtbas etme çabası olarak görülüyor. Sürecin başından beri içinde bütün partilerin olduğu bir komisyon kurulması gerektiğini anlatan Akpınar, şöyle devam ediyor: “İlk istihbaratın edinildiği tarihten itibaren muhataplar, kurumlar, ateş edenler, ilgili komutanlar da sorgulanmalıydı. Ama şimdiye kadar hiçbir sorumluya ulaşılamadı.” Eğer iddia edildiği gibi kasıtlı bir katliam ise bunun neden yapıldığına dair Akpınar’ın yorumu şöyle: “Oslo’da verilen sözlerin gereği olarak yaptılar. Uludere’de Oslo’da verilen sözler gereği mücadeleyi bitirmenin bir baskı aracı olarak kullanıldı. Ve başarıya da ulaştı. Şimdi o Oslo’da verilen sözlerin tekmil edildiğini görüyoruz.”Uludere’de ilk günden beri söylenenlere ve yapılanlara bakıldığında değişmeyen bir kısır döngünün içine sıkıştırıldığı aşikâr. Devletin, siyaset bilimcilerinin, terör uzmanlarının, sivil toplum kuruluşlarının beyanatları sayfaları dolduruyor. Birinin dediğine diğeri inanmıyor ya da inkâr ediyor. Bütün bu söylentilerin içinde gerçek olan tek şey ise gencecik evlatlarını kışın soğuğunda, bombaların altında kaybeden annelerin acısı. Geçtiğimiz yıl aralık ayında Roboskili anneler Hür Bakış haber sitesine rüyalarını anlatmıştı. Hepsi çocuklarını çok güzel gören annelerden Azime Alma’nın rüyasını paylaşıyoruz biz de: “Boş bir eve giriyordum. Evin odalarını gezerken oğlumu (Nadir) evin boş odalarından birinde gördüm. O odayı su basmış, bu durum onu çok tedirgin ediyordu. Elinde boya kutuları ve boyamak için fırça vardı. Odanın duvarlarını boyuyordu. Boyadığı duvarda gül çıkıyordu. Hem de rengârenk güller... Oğluma: ‘Evladım ne yapıyorsun?’ diye sordum. ‘Anne duvarları boyuyorum ama bu odanın ortasındaki suyu nasıl çıkaracağım? Baksana boyamama engel oluyor.’ dedi.”

    0 0

    Altan Tan, çözüm sürecinde kilit rol üstlenen HDP’de siyasî çizgisiyle aykırı bir yerde duruyor. Siyasete beraber atıldığı arkadaşlarının birçoğu bugün ya yolsuzlukla anılıyor ya da yolsuzlukları görmezden geliyor. Hükümetin panik halinde olduğuna dikkat çeken Tan, “Önemli bir kısmı hâkim karşısına çıkacak.” diyor.Siyasete Refah Partisi ile başladınız, şimdi ise farklı çizgide bir partide, HDP içindesiniz...Sistem ve rejim karşıtı bütün hareketlerin içinde oldum. Gücün, iktidarın ve paranın yanında olmadım. Bunun aksini iddia edebilecek bir tek babayiğit varsa bütün arşivi getirsinler. İslami kimliğimi her zaman muhafaza ettim. Kürtlerin haklarını elde edebilmeleri için de bütün Kürt siyasetine destek verdim. Bugün de HDP’de yer almamın sebebi bu. Yoksa ben fikren sosyalist-Marksist değilim, PKK’lı da değilim. Kürtlerin siyasi haklarının elde edilme zeminini bugün bu partide gördüğüm için buradayım. Yoksa ideolojik fikri beraberlikten dolayı değil.Seçime 6 ay gibi az bir zaman kaldı. Kulislerde HDP-CHP ittifakından söz ediliyor...Bunların hepsi spekülasyon. ‘Biz bağımsız gireceğiz, bir parti ile ittifak kuracağız’ dersek partiyi kapatmamız gerekir. Ancak siyasette 24 saat çok uzun bir süredir. Şartlar ne getirir, seçim sürecinde oturulur konuşulur.Geçtiğimiz haftalarda HDP’li bir belediye, çarşafı hakir gören eylem yaptı. HDP içerisinde İslam dinine bakışta bir sorun mu var?Bu, partinin genel görüşünü yansıtmıyor. En azından ben öyle olmasını istiyorum. Çok yanlış. HDP’ye Cizre’den, Şırnak’tan, Silvan’dan oy veren kadınların en az yarısı çarşaflı. Çarşaf üzerinden İslam karşıtlığı ve düşmanlığına gidecek tavırlar Kürt siyasetine bomba koymaktır. Hiç kimse böyle bir şeyi aklından geçirmesin.Çözüm sürecinde neler oluyor? Tarafların durumu ile ilgili düşünceniz nedir?Bana göre iki şey birbirine karıştırılıyor. Kürtçe anadilde eğitim olması, köy-kasaba şehir isimlerinin iadesi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, seçim barajının düşmesi için İmralı ve Kandil’le görüşmeye gerek yok. Bunlar bireysel, toplumsal ve kamusal en meşru haklardır. Özgürlükler pazarlık konusu yapılamaz; kimseye de rehin verilemez. Hükümetin bunları toplumla, parlamentodaki partilerle konuşması lazım. PKK ve Kandil’le ne konuşacak? Dağda silahla gezileceğine ovada nasıl siyaset yapılacak, dağdakilerin durumu ne olacak, demokratik siyasetin önü nasıl açılacak… HDP’nin de İmralı ile hükümet arasında bir postacı gibi değil demokratikleşmede ana muhatap, öbür meselelerde ise aracı olması lazım.Süreç nasıl bir yöne evrilecek, öngörünüz nedir?Dedem derdi ki; bir kızla oğlan nişanlandığı zaman düğünü 40 günden fazla uzatmayın. Uzadıkça bir sürü dedikodu ve laf girer. Kavga olmayan düğün görmedim. Bu iş fazla uzamasın, daha fazla bedel ödenmesin. Çünkü bu mesele enfeksiyona açık.Eski “dava” arkadaşlarınız bugün yolsuzluk iddialarına karşı çıkıyor. Siz ne düşünüyorsunuz, 17-25 Aralık operasyonu bir darbe girişimi miydi?Bu darbe iddiaları ile yolsuzluğu birbirinden ayırmak lazım. Türkiye’de ciddi bir yolsuzluk var. Halkın yüzde 70’inde de bu kanı var. Bunu nasıl belgeleyeceğiz? Mahkemelerle. Kuru iddialarla bir yere varmak zor. Peki, mahkeme yolu neden kapatıldı? Gerçekten bir yolsuzluk yoksa hükümet neden panik halinde, neden bu dosyaları kapatmaya çalıştı. Yargı yolunu kapattığı gibi, Meclis’teki komisyona da yayın yasağı koydu. Bu, büyük bir korkunun, bir şeyleri gizlemenin telaşıdır. Ne olursa olsun Meclis’te ve mahkemenin önünde yolsuzlukların hesabını vermelisiniz. İktidara geldiklerinde Türkiye demokratik modern bir İslam ülkesi olacaktı. Kemalizm tasfiye edilecek, ılımlı İslam ve liberal ekonomi hayata geçirilecekti. 2008’den sonra AKP bu hedefinden uzaklaştı. Türkiye’de Kemalizm’i tasfiye edip yeni bir anayasa yapacağına; askeri vesayetle, Ergenekon’la ve diğer unsurlarla el altından uzlaşma yoluna girdi. AKP, Avrupa Birliği sürecini terk etti, tek başına daha otoriter neo-Osmanlıcı ve Türk İslamcı yeni bir siyasi modele doğru döndü.‘Yeni Türkiye’ söylemi peki...Bu tamamen bir aldatmaca, beceriksizlik, kendi hayalleriyle fantezilerinin kurbanı olmaktır. Ve kalktılar bu yolda Avrupa Birliği sürecinden ve Batı dünyasından dönerek; Rusya, İran ve Suudi Arabistan ile iş yapmaya başladılar. Ama İran’la olan ilişkileri de ayaklarına dolandı, Suudi Arabistan ise bütün bir Ortadoğu’da bu ılımlı demokratik İslam ve liberal ekonomi projesini çökertti. “Ortadoğu’nun lideri olacağız, Avrupa Birliği ve Batı’ya meydan okuyarak bir şeyler yapacağız” dedikleri proje de üzerlerine çöktü. Altında kaldılar.AKP’nin, onu oluşturan orta sınıfın yozlaştığı, ahlaki çöküntü içine düştüğü eleştirileri yapılıyor. Katılıyor musunuz?Güç, insan fıtratını bozar. Para, mevki, makam, cinsellik büyük imtihan vesilesidir. Ufak tefek sıyrıklarla imtihandan çıkmak da var; ama ağır yara almak da. Bu büyük bir musibettir. AK Parti’deki arkadaşlarımızın önemli bir kesimi bu imtihanda sınıfta kalmıştır, maalesef. Allah onları da ıslah etsin bizi de.14 Aralık siyasi ağırlıklı bir operasyondu14 Aralık’ta medyaya yapılan operasyon maalesef siyasi ağırlıklı. Neden siyasi ağırlıklı? Eğer gerçekten bir suç unsuru varsa 5-10 sene bekletilmez. Suçun olduğu an bu araştırmalar yapılır, eğer verilmesi gereken bir ceza varsa bekletilmez. Ama Türkiye’de siyasi iktidarı, polisi, askeri, yargıyı kim eline geçirirse diğerine siyasi operasyon yapıyor. Böyle giderse siyasal iktidar değiştiği vakit bugünkü AKP yöneticilerinden önemli bir kısmı hâkim karşısına çıkacak. Şimdi bile haklarında ciddi suç isnatları var. Polisi, askeri, yargıyı siyasetin dışına çıkarın, tüm vatandaşlara eşit davranan hukuk çerçevesi içerisinde tutun. Bunu yapmazsanız ülke yaşanılmaz hale gelir. Bugün bile herkes geleceğinden endişeli yaşıyor, başına ne geleceğini bilmiyor.Yüzmeyi Zap Suyu’nda değil Bebek sahilinde öğrendimNasıl bir ailede büyüdünüz?Yedi kuşak şehirli tüccar Kürt bir aileyiz. Aslen Midyat’ın Helaxe köyündeniz. Babam 1953 yılında Diyarbakır’a, 4 amcam babaannem ve dedem ise İstanbul’a göç ettiler. Önce Şişli’de sonra Bebek’te oturdular. İlk, orta ve liseyi Diyarbakır’da okudum. 1976’da Diyarbakır Maarif Koleji’nden mezun oldum. 1969’da Diyarbakır’da Amerikalı hocalarımız vardı. İngilizce öğrenim gördük. Yaz tatillerimiz 1975’e kadar Bebek’te geçti. Ben yüzmeyi Zap Suyu’nda, Dicle’de değil, İstanbul Boğazı’nda Mısır Konsolosluğu’nun yanındaki Bebek Parkı’nda öğrendim. Annem Türk, babaannem Arap. Türkçeyi annemden, Arapçayı babaannemden, Kürtçeyi ise eşimden öğrendim. 4 kızım, 2 oğlum, 2 torunum var. İnşaat mühendisiyim. Serbest müteahhitlik yapıyorum. 20 yıldır devlet ve belediye işi yapmıyoruz.Babanızın Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkence sonrası hayatını kaybetmesi, Kürt sorununa bakışınızı nasıl etkiledi?12 Eylül, ülkenin üzerinden bir silindir gibi geçti. Babam da o dönemde Şırnak Kömürleri’nin bayisi olan bir şirketin ortağıydı. PKK’lılar 12 Eylül’den önce Kurtalan’daki şantiyeden baskı ile 2 milyon lira para aldı. 1980’den sonra bu parayı alan kişi itirafçı oldu. Babamı ve diğer şirket ortaklarını ihbar etti. Babam gözaltına alındıktan 50 gün sonra Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde 49 yaşında işkenceden öldü. 7 ay sonra ortakları beraat etti. Benim siyasi düşüncelerim ailemin genel çizgisinden farklı gelişti. 13 yaşımdan itibaren bütün İslami cemaat ve gruplarda yer aldım. Bu sürece ise ‘Mücadele Birliği’ ile başladım.Siyasete o zamanlar mı ilgi duymaya başladınız?Siyasi hayatıma 1987’de Refah Partisi’nde başladım. 1991 senesinde Diyarbakır’dan birinci sıra milletvekili adayı oldum. Ama listelerin verildiği gün Erbakan ile Türkeş seçim ittifakı kurduğu için milletvekili adaylığından ve Refah Partisi’nden istifa ettim. Bir daha dönüp arkama bakmadım. Ali Bulaç, Mehmet Metiner, Yalçın Akdoğan, Osman Tunç, Gıyasettin Bingöl, Davut Dursun ile ‘Yeni Zemin’ ve ‘Sözleşme’ dergilerini çıkardık. Yeni Zemin 17 sayı çıktı; Türkiye İslami entelektüel hayatının yüz akıdır. Keşke şimdi AK Parti’deki arkadaşlar bu dergide yazdıklarımızı tam olarak uygulayabilseler.

    0 0
  • 12/27/14--16:00: Hostestti, pilot oldu
  • Acun Ilıcalı’nın özel jetinde yaklaşık bir yıl kabin memurluğu yapan Hatice Nur Gündoğdu, Türkiye’de gyrocopter adlı hava aracını kullanan ilk kadın pilot oldu. Uçuşlardan vakit buldukça fotoğraf da çeken Gündoğdu, açtığı fotoğraf sergileriyle sosyal sorumluluk projelerine destek veriyor.Çanakkale’de ailesiyle yaşayan Hatice Nur Gündoğdu, 2003’te üniversite sınavını kazandıktan sonra psikoloji eğitimi almak üzere İstanbul’a gelir. Eğitim, konaklama ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, Atatürk Havalimanı’nda çalışmaya başlar. Bir yıl görev yaptıktan sonra Onur Air’de kabin memuru olur. Burada 1 buçuk yıl çalışan Gündoğdu, THY ve özel havayollarında da görev alır. Ancak gyrocopter uçuşlarındaki yoğunluk nedeniyle kabin memurluğu görevini geçen hafta noktaladı.Kabin memuru olarak çalışırken bir yandan da havayolu şirketinde pilot olabilmek için araştırma yapan Gündoğdu, sportif havacılık da denilen genel havacılıkla ilgilenir. Bu sırada profesyonel gyrocopter eğitmeni Pilot Hakan Çetinkaya ile tanışan Gündoğdu, 2012’de eğitimlere ve hobi olarak uçuşlara başlar. Eğitimini tamamlayarak Türkiye’de gyrocopter lisansı alan ilk kadın pilot olmayı başarırken, uçuşlarda çektiği fotoğrafları da, sergi açarak değerlendirir.İkinci sergisini açtıİlk kişisel sergisini 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Şişli Kent Kültür Merkezi’nde açan Gündoğdu, buradan elde ettiği geliri şiddet mağduru kadınlar için bağışlamıştı. Gündoğdu, ikinci kişisel sergisini ise Küçükçekmece Belediyesi Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi’nde açtı. Gündoğdu, ‘Gökyüzünden Türkiye’ isimli 45 fotoğraftan oluşan serginin gelirini de, 2015 Haziran’da açılacak Avrupa’daki en büyük diyabet merkezi olma özelliğini taşıyan Diyabet Köyü’ne bağışlayacak. Sergide, Ege, İç Anadolu, Akdeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki uçuşlarda çekilen fotoğraflar yer alıyor.Gyrocopter eğitmeni olmak istiyorHatice Nur Gündoğdu, gyrocopter ile genellikle Alaçatı, Hezarfen ve Edremit bölgesinde uçuş gerçekleştiriyor. Hem tehlikeden uzak hem de iyi fotoğraf çekebilmek amacıyla 300-500 metre yükseklikte uçuş gerçekleştiriyor. Onun en büyük hayali gyrocopter eğitmeni olabilmek.Atlasjet 54 TL’ye uçuracakAtlasjet Havayolları, düzenlediği yeni kampanyayla biletini erken alan yolcularına 2015 yaz sezonunda uygun fiyatlarla seyahat etme imkânı sunuyor. 5 Ocak’a kadar bilet alan yolcular, bu yaz 1 Nisan-24 Ekim arasında tüm yurt içi uçuşlarda her şey dahil 54 TL’den başlayan fiyatlarla seyahat etme şansı yakalayacak. Şirketin yaz sezonuna özel fiyatlarıyla yolcular, İstanbul çıkışlı ve varışlı Adana, Antalya, Bodrum, İzmir ve Gaziantep’e uçuş yapabiliyor. Yolcular, EkonomiPlus’ta sunulan 77 cm koltuk aralıkları, ücretsiz ikram, ücretsiz koltuk seçimi, 20 kg bagaj taşıma hakkı ve pek çok şehirde havalimanına ücretsiz servis imkanı gibi hizmetlerden yararlanıyor.

    0 0

    Işıklar kararırken, artık akıbetini merak etmediğimiz Joe Gideon, ömrü boyunca tek mutlu olduğu yerde, sahnededir. Ölse de kalsa da bırakılamayacak bir tutku, ‘Şov devam etmeli!’ Bu Tarz Benim de bir şov, elbiselerimizden soyunup nefislerimizle kaldığımız.1980’de vizyona giren All That Jazz, büyülü ışıklar, parlak kostümler, birbirinden farklı koreografilerle bir ‘şov’ filmi. Joe Gideon, film boyunca mutsuz bir şekilde oradan oraya sürükleniyor, onu seven insanları, ailesini de peşine katarak. Mutlu olduğu, yüzünün güldüğü tek bir yer var; sahne. O sahne olmasa, sanki o adam da olmayacak, bedeni bir çuval gibi bulunduğu yerde yıkılacak sanırsınız. O kadar.‘Annemi kaybettiğim gün sahnedeydim’ oyunun bir parçası. Üstelik işi, ruh halini sahneye taşımamak olan insanlar için de bir gereklilik. Yine de tuhaf olan bir şey var, bu hal ne zamandan beri hayatımızda? Televizyonu açtığımızda karşımıza dudaklarını kemirip dertlerini içine atan, gözünde iki buklelik yaşla yüzümüze bakan ‘yarışma insanlarıyla’ karşılaşıyoruz. Gözlerinin ucuna biriken yaşlar da sizi şaşırtmasın, o da gösterinin bir parçası. Gereklilik anında yangında ilk kurtarılacak, yerine hemen bir ağız dolusu kahkahayla ikame edilebilecek.Haftalardır gündemimizi meşgul eden bir program, ‘Bu Tarz Benim.’ Kemal Doğulu, Ayşenur’un saçını kesiyor; Nur hırsla programı terk ediyor, yarışmacılar birbirinden şoke edici danslar yapıyor. Bunları ben yazmadım, programa ait videoların başlıkları. ‘Ay neymiş bu herkesin herkesi üzdüğü program’ deyip bir takılıyorsunuz, işte o zaman kara deliğe düştünüz. Artık Nur Yerlitaş’ın yarışmacılara hediye ettiği uğur kuşunun ağzından çıkabilirsiniz.‘Konsept’ şu: Siz çok tarz sahibi olduğunuz için bütün çay partilerinin aranılan ismi, kampüsünüzün göz bebeğisiniz. Artık kendi mikro alanınızdaki ‘Su yeşili bluz altına bir siyah kalem etek çek’ tavsiyeleri kesmediği için, kitlelere açılmaya, feyzinizden herkesi haberdar etmeye karar veriyorsunuz. O aşamada, tam da aradığınız şey, bir yarışma olarak karşınıza çıkıveriyor. İşte finalistsiniz!Yarışmayı eğer tarz sahibi olmak için izlemiyorsanız, bizi ilgilendiren kısmı da burada başlıyor. Eleştiriler havada uçuşup, bazı isimler elenir, bazıları finale doğru yürürken, artık siz de bir nefsler podyumundasınız. Yarışmacılardan Nur, herkesin teker teker, “Eleştiri kabul etmiyorsun” dediği yerde, “Evet, tabii ki saygılıyım ama” diye cümleler ederken içeride biraz önce arkadaşlarını kırıp geçiren, “Size ne be” halinden eser yokmuş gibi davranacak.Final, kendine yaraşır vukuatla yapıldı “Hayır elendiğim için hiç üzülmedim, çünkü ben iyiyim” diye veda edenler, “Size saygı duyuyorum ama tarzımdan eminim” diyenler, “Herkes siyah giymiş, ben renkli bir kişiliğim” diye beğenisinin altını fosforlu kalemle çizenler, “Bir tarzın yok” sözüyle karşısındakine sol kroşe indirenler...Yarışmanın finali kendine yaraşır bir vukuatla yapıldı. Canlı olması duyurulan program, banttan yayınlandığında aldatıldığını düşünüp içerleyen izleyiciler, Twitter’dan sitem ediyor, Nur Yerlitaş programda olması gereken saatte dışarıda içtiği kahvenin fotoğrafını paylaşıyordu. Yarışma bitti, iki finalist erdi muradına, biz çıkacağız kerevetine.Bu yıllardır izlediğimiz ‘Biri Bizi Gözetliyor’, ‘Yemekteyiz’, ‘Dokun Bana’ yarışmalarının bugünkü versiyonu. Yarın kimbilir ne olarak karşımıza çıkacak.Aslolansa, ‘Moda da benim, trend de benim’ özgüveniyle yetişip her biri kendi dev aynasına hayran olanlar. Baktığımız yerden hepimiz biricik, hepimiz güzel. Turgut Uyar’ın da sorduğu gibi: “Ama sizin adınız neydi?”

    0 0

    18 yıllık aradan sonra ‘Hoşgeldin Boyacı' oyunuyla döndü tiyatroya Erdal Özyağcılar. Kızının kurduğu bir tiyatroda oyuncu olmanın çok güzel bir duygu olduğunu belirten usta sanatçıyla tiyatrodan yemeğe, dizilerden sinemaya, Kemal Sunal'dan Şener Şen'e kadar pek çok şeyi konuştuk.18 yıl aradan sonra tiyatroya geri döndünüz. Aslında tiyatroya tutkuyla bağlı olduğunuzu biliyorum. Neden bu kadar sürdü?Ben oyunculuğa tutkuyla bağlıyım. O yüzden tiyatro da sinema da dizi de aynı benim için. ‘Bizimkiler'den bu yana diziler ardı ardına geldiği için tiyatro ve sinemadan uzak kaldım. Ama tiyatro son üç dört senedir aklımızda olan bir şeydi. Güzin, kızım Zeynep ve ben son yıllarda bir tiyatro kurmak niyetindeydik ve sonunda kızım kurdu.Kızınızın kurduğu bir tiyatro sahnesinde oynamak güzel bir duygu olsa gerek...Çok güzel bir duygu. Zeynep'in de çocukluğundan beri aldığı tiyatro eğitimi sebebiyle ciddi bir birikimi oldu. Yıldız Kenter'in son talebelerindendir. Sekiz dokuz senedir de şehir tiyatrolarında oynuyor. Tiyatro kuralım dedi, biz de tamam dedik. Patronumuz Zeynep.Tiyatro diziye göre oldukça farklı bir mecra değil mi?Çalışma şartları oldukça farklı. Mesela geçen sene Çamlıhemşin'de ‘Sevdaluk' dizisini çekerken hava erken karardığı için sabahın dördünde kalkıp sete gidiyorduk. Karda kışta çekimler yapılıyordu. Ama ona göre düzenimizi kuruyorduk tabii.Ya tiyatro?Tiyatronun da acı şartları var. Prova edecek salon bulamıyorsunuz bir kere. Şu anda oynadığımız ‘Hoşgeldin Boyacı' oyunu için provalarımızı Saint Michelle Lisesi'nin salonunda yaptık mesela. Salon yok. Bir de altı-yedi saat devamlı provalar yapılıyor, haliyle yorucu oluyor tabii.Eşiniz de tiyatroya gönül vermiş biri. Yardımcı oluyor mu bu süreçte?O da ciddi destek veriyor tabii. Prodüksiyon, oyuncu seçimi, kostüm, dekor ve aksesuar gibi konularda sürekli yardımcı oluyor Zeynep'e.Nasıl bir oyun ‘Hoşgeldin Boyacı'?Çok şirin ve sempatik bir oyun. Yönetmenimiz Arif Akkaya. Berna Laçin ve Gözde Çetiner'le beraber oynuyoruz. Bir karakter komedisi. Yarım bırakılmış bir iş için eve gelen boyacının başından geçen ilginç olayları konu alıyor.HAYIR DEMESİNİ BİLEN PROFESYONEL İNSANDIRBugüne kadar rol aldığınız dizilerin neredeyse hepsi tuttu. Buna ne diyorsunuz?Burada biraz tesadüf unsuru da var tabii. Ama bir kısmı tesadüfse diğer bir kısmı da tecrübe ve bilgi birikimi. ‘Bu senaryoda yer alırsam ne olur?' sorusunun cevabını verebilecek birikime sahip olmak önemli burada. Hayır demesini bilen profesyonel insandır. Biraz hayır demesini de bilmek lazım. Hikâye olur, roman olur, bol bol metin okumak lazım. Mesela ben devamlı proje tasarımı yapıyorum. Senaryolar üzerinde uğraşıyorum. Bu mutfağı iyi bilmek gerekiyor kısacası.İnsanlar Erdal Özyağcılar'ı neden seviyor?İnsan ilişkilerinde doğallık çok önemli. Davranışlarınla, konuşmalarınla, samimi ve sıcak hareketlerinle insanların gönlünde yer edinebilirsiniz. Semtin çok sevilen delikanlısı olursunuz böylece. Yaşamın içinde de oyunculuğu bir kenara bırakıp insanlarla görüşmelerinizde karşı tarafa o sıcaklık ve dürüstlük geçiyor. Yalansız bir yapın olursa insanlar o zaman farklı bir şekilde seviyor seni. Mesela geçenlerde sıkışık bir trafikteyken bir polis gördü beni, hemen ‘vay Erdal abi, sen kırmızı ışıkta geç, bekleme' dedi. Bu sevgi güzel bir şey.Dizi projesi var mı ufukta?Evet var. Benim ortaya çıkardığım bir proje, yüz sayfalık bir metin var elimde. İnşallah yılbaşında kesinlik kazanacak.Sektörün durumu nasıl şu anda sizce?Dizi sektörü son beş altı yıldır çok iyi işler çıkarmaya başladı. Yurtdışında da baya tuttu. Çıta yükseltti adeta. Bu dizi sektörünün başarısıdır. Bu sektör benim yaşam alanım. İyisiyle kötüsüyle içinde olmaktan çok mutluyum.Sinemadan bahsedelim biraz da. O meşhur soruyu sorayım: Hollywood'dan ya da yurtdışından hiç rol teklifi aldınız mı?Neden alayım ki? Aklıma, rüyalarıma hiçbir yerime koymam bile. Bana hep saçmalık gibi gelir. Bizim burada boyutlarımız belli yapımlarımız belli. Türkiye'deki bir sanatçının eğitiminden tut insan ilişkilerine, reklamlardan kitleye ulaştırabilme imkânlarına kadar olan şeyler maalesef sınırlı. Ayrıca lisan olayı da var. Biraz onu es geçtik. Baştan o olmayınca da olmuyor işte. E adam seni ne yapsın o zaman. Yurtdışından oyunculuk yapmayı hiçbir dönemimde düşünmedim. Türkiye bana yetiyor.Kemal Sunal ile de birçok filmde rol aldınız. Aranızdaki ilişkiyi merak ediyorum biraz aslında…Kemal ile bizim tanışmamız çok eskidir. O dönem Kenterlerde ‘Karakolda' diye bir oyun oynuyorum. Hem konservatuarın son sınıfındayım hem de Yıldız Hoca beni oraya aldı. Ondan sonra 1966-67 yıllarında ‘Deli İbrahim' diye oyun oynadık biz. Kadro kalabalıktı bu oyunda biraz. İlk defa gazete ilanı ile küçük figürasyon için oyuncu aradılar. O gün oraya gelenlerden biri de Kemal Sunal'dı.Böyle tanıştınız yani Sunal ile…Evet, çok da iyi dost olduk. ‘Deli İbrahim' oyunu bittikten sonra aradık sorduk birbirimizi. Sonra ben askere gidip geldim ve Ulvi Uraz ile bir oyuna başladık. Bir rol için oyuncu arıyorlardı, benim de aklıma hemen Kemal geldi. Aradım hemen evini, “Kemal, biz Bursa'dayız, Ulvi Hoca bir rol için oyuncu arıyor, hemen gel” dedim. "Hemen atlayıp geliyorum" dedi. Yalova'da karşıladım onu. Geldik beraber Ulvi Hoca'nın karşısına. Sevdi Kemal'i. O amatörlüğü attıktan sonra da Ertem Eğilmez ile tanıştılar zaten.KIZIM OLDUĞU HABERİNİ İLK ŞENER ŞEN VERDİTürk seyircisi için o kadar çok kült filmde yer aldınız ki, sinema kariyerinizde en sevdiğiniz film hangisi?Ayrım yapmıyorum aslında ama 'Züğürt Ağa'nın yeri bir başkadır. Anıları çok fazla çünkü. Bir de gerçekten çok iyi bir filmdi. Çekimi de çok uzun sürdü. Ve ben kızım Zeynep'in doğum haberini Züğürt Ağa'yı çekerken aldım. Haberi de bana Şener verdi. Sırtıma atlayarak ‘Kızın oldu, kızın oldu' diye bağırmıştı. (Gülüşmeler)Şener Şen'le aranız nasıl?Çok iyidir. O da şeker gibi bir insandır, çok samimidir. Çok güzel günler geçirdik Şener'le beraber.Atıf Yılmaz'a da ayrı bir parantez açmak istiyorum. Pek çok kişide olduğu gibi sizin üzerinizde de emeği var değil mi?Atıf abinin şöyle bir özelliği var. Bir kere Türk sinemasının üstadlarından biri. Ayrıca Atıf abinin tiyatroya ve tiyatrocuya karşı çok büyük bir saygısı, sevgisi ve zaafı vardı. Bizim zamanımızda konservatuarda okuyan tiyatrocuların sinemayla karşılaşmasını sağlayan kişi Atıf Yılmaz'dır. Bizi sinemaya soktu, roller verdi. Onun sayesinde bir de Ertem abiyle karşılaştık. Bir de onun okulundan geçtik. Daha ne olsun.EVDE BALIK YEMEKLERİNİ BEN YAPARIMOldukça iyi bir damak zevkiniz olduğunu duyduk…A güzeldir evet. Bizim evde Güzin'le şöyle bir paylaşımımız var. Balık yemeklerini ben yaparım. Hani evde yapılınca kokar ya, ben de balık işini üzerime aldım. Ayrıca hâlâ sahile inip balık da tutuyorum. Tutmasını da pişirmesini de çok seviyorum. İzmaritin yağlı döneminde çok güzel çiğ balık yaparım. Şöyle limonlu zeytinyağlı. Et yemeklerini de iyi yaparım, fırında olsun ızgarada olsun. Bunlar dışında bütün zeytinyağlılar, makarnalar, pilavlar Güzin'e ait. Kendisi Çerkez'dir, elinin lezzeti vardır yani.Evin dışında pek yemek yemiyorsunuz herhalde...Evet, evin dışında çok az yerim. Ancak çok sevdiğim ve güvendiğim birkaç yerde özellikle yemek için çıkarım. Gurme mertebesine ulaşacak bir damak tadım var mı yok mu bilmiyorum ama iyi yemeyi seçerim ve severim.

    0 0

    MHP Kocaeli milletvekili Lütfü Türkkan ile 14 Aralık medya operasyonunu, 17-25 Aralık yolsuzluk haftasını ve MHP’yi konuşmak üzere bir araya geldik. Türkkan, 14 Aralık’ın hırsızlığı ve hırsızlık çetesinin konuşulmasını engelleme operasyonu olduğunu söylüyor.14 Aralık medya operasyonunu duyduğunuzda ne düşündünüz?Çok sürpriz olmasa da şaşırdım. Akıllarında vardır, amaçlamışlardır ama yine de toplumda oluşacak tepkilerden cesaret edemeyeceklerini düşünmüştüm. Demokrasiyle idare edildiğini düşünen toplumda gazete yöneticilerinin baskınlarla gözaltına alınması o ülkenin demokrasiden vazgeçtiği anlamına gelir. Bu ülkenin demokrasiden hâlâ vazgeçtiğini düşünmüyorum, yönetenler vazgeçmiş olsa da. Toplumun geniş kesimleri demokrasiye olan ihtiyaçlarını vurgulamaya devam ediyor.Sizce bu operasyonla neyi hedeflediler?Sermayeye diz çöktürdüler, STK’ları yok ettiler. Ama hâlâ bu iktidarın önünde iki engel var: Muhalefet ve basın. Parlamentodaki muhalefete yönelik, 2011’de giriştikleri haysiyet cellatlığı sonuç vermedi. MHP’yi Meclis dışında bırakamadılar. Basınla alakalı girişimleri de netice vermedi. Merkez medyada başarılı olmuş, havuz medyası oluşturmuş olabilir. Fakat ciddi anlamda muhalefet ederek direnen, bunların yolsuzluğunu, hırsızlığını, arsızlığını hâlâ haykıran basının varlığı ciddi engel teşkil ediyor. Basını sindirmenin, yok etmenin bir yoluydu bu operasyon.Başarılı olundu mu?Bence olundu. Muhalefeti biraz daha birlik içinde hareket etme konusunda ciddi mesafe kat ettirdiler. İnsanlar arasındaki ufak tefek görüş ayrılıklarını bir kenara bırakıp, bir arada hareket etmenin memleketin menfaati adına önem taşıdığı anlaşıldı. Kendi içlerindeki hesaplaşma, bu ülkenin varlığından ve demokrasiden daha değerli değil. Demokrasiyi daim kılmak ve sonra meseleleri tartışmak lazım.Neden, ‘Erdoğan, teröre ve teröriste yardım ve yataklıktan yargılanmalı.’ diyorsunuz?Ekrem Dumanlı benim gözümde bir gazetenin genel yayın yönetmeni. Sevabıyla günahıyla. Elinde kalemi olan, topluma yazdıklarıyla yön vermeye çalışan, toplumu zaman zaman uyaran bir gazeteci. Siz bu gazeteciliği terör statüsüne indirgerseniz, ben size şunu sorarım. Siz bu ‘teröristi’ düne kadar uçağınızda taşıdınız. Her türlü mahremini konuşan, ‘bu terörist’ ile çeşitli sebeplerle bir araya gelen birinin Türk Ceza Kanunu’ndaki karşılığı, ‘teröristi’ koruyan ve kollayandır. TCK’da teröristi kollamaktan verilecek ceza bellidir. Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca terörden yargılanacaksa, Erdoğan hakkında da yardım ve yataklıktan dava açılsın. Bu yapılmazsa hukuk eksik kalır. Teröristi yargılıyorsunuz ama yardım ve yataklık edeni görmezden geliyorsun. Bu yorumumda tabii ki bir ironi var. Ekrem Dumanlı bir terörist değil, gazeteci. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz ama onu gazeteci olarak kabul edeceksiniz. Sizin işinize gelen haberler yapmıyor diye terörist ilan edemezsiniz. Ederseniz, sizin isminiz de bellidir.‘14 Aralık, 17 Aralık’ı unutturmak içindi’ iddialarına katılıyor musunuz?17 Aralık’ın yıldönümüne rastlamış olması, hırsızlığın ve hırsızlık çetesinin konuşulmasının önüne geçmekti. Fakat bunlar akıllı olmayan danışmanlarla çalıştıkları için tam tersi oldu. Çok paralar da veriyorlar, inanın üzülüyorum devletin giden paralarına. Öyle bir algı yönetimi yaptılar ki, 17 Aralık’ı bundan sonra kimse unutmayacak. Bu operasyonla, ‘Aman ha bu tarihi 17 Aralık’ı unutmayın’ dediler ve hafızalara kazıdılar resmen. Bu danışmanlarına Türk toplumu olarak teşekkür ediyoruz. Bunlar meydana gelirken sıkıntı yaşayanlar oldu ve olacak elbette. Ama bu toplumun böyle bir hırsızlık olayını unutmamasına vesile oldu Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca. Çocuklarına bırakacakları güzel bir miras bu.Demokrasi liginde küme düştükKamu İhale Kanunu defalarca değişti. Normal mi bu kadar değiştirilmesi?Yüzden fazla değişiklik yaparak ihaleleri diledikleri kişiye verip onlarla birlikte hırsızlık yapmanın zeminini hazırladılar. Hırsızlığa kılıf olacak kanunlar çıkarılıyor.Bu süreç Türkiye’yi nasıl etkiledi?12 yılda ülke birtakım meselelerde mesafe kat etmişti. Ancak biz hâlâ sıcak parayla idare edilen bir ekonomiye sahibiz. Sıcak para kesildiği anda çökmeye hazır bir ekonomi var. 91 yıllık cumhuriyet, demokrasiyi yavaş yavaş içine sindirirken, demokrasiden uzaklaşan üçüncü dünya ülkelerine yaklaşan bir ülke haline geldik. Demokrasi liginde küme düştük. AB komisyonunda görevliydim ama son bir yıldır ‘Türkiye’ dendiğinde yüzlerde beliren ifade Afrika’daki ülkelere baktıkları gibiydi. AB’nin iç siyaset malzemesi haline getirdiğini, hükümetin zaten AB gibi bir derdi olmadığını görüp istifa ettim o komisyondan.MHP, yolsuzlukların üzerinin örtülmemesi adına ne yapıyor?Devlet Bahçeli’nin de talimatıyla 17-25 Aralık tarihini hırsızlık ve yolsuzluk haftası ilan ettik. Bunu Meclis grubunda milletvekilleri olarak dile getirdik. Genel başkan yardımcılarımız, milletvekili arkadaşlarımız dokuz ayrı bölgede toplanarak 17-25 Aralık hırsızlık ve yolsuzluğunu anlatıyor. Buna kamuoyu ciddi alaka gösteriyor. Basın bu çalışmalara yeterince yer vermese de, biz kapı kapı anlatmaya devam edeceğiz.Güneydoğu’da bir Kürdistan kurulduğu haberleri her geçen gün artıyor.Bölgede polis ve asker karşı karşıya geldi. Memur eylemlerinde polis müdahale etmedi biliyorsunuz. Aynı polis, devleti daim ve kaim kılmak için Cizre’ye gönderildi ama Cizre sokakları PKK’ya teslim olmuş durumda. Devletin orada otoritesi kalmamış. Devlet, bile bile otoritesini çekip o bölgeyi PKK’ya teslim ediyor.MHP’nin önümüzdeki seçimlerde Güneydoğu’da daha etkili olmak adına projeleri var mı?Yeni seçim stratejileri hazırlanıyor. MHP’nin önümüzdeki süreçte parlamentodan güçlenerek çıkacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Amaç sadece MHP’nin güçlenerek çıkması değil, AKP’nin de oyunu azaltmak.MHP’de sanki birkaç vekil varmış gibi aynı seslerin duyulduğu ve kolektif bir muhalefet yapılamadığı iddiaları için ne diyorsunuz?Toplumun beklentilerine karşılık verdiğimizi düşünüyorum ama bazı çevrelerin beklentilerini karşılayamadığımız doğru. O çevreler de MHP’yi 12 Eylül dönemindeki gibi sokakta kavganın içinde görmek istiyor. “MHP’nin bundan sonra sokakta kavga etmeyeceğini, sandıkta iktidar mücadelesinde kavga edeceğini” iddia ediyorum.Dün de hırsızdılar, bugün de hırsızlar17 Aralık yolsuzluk operasyonunda polis koydu denilen paralar faiziyle iade edildi…Türkiye Cumhuriyeti, dünyada hırsızın çaldığı paraya faiz ödeyen tek ülke. Mehmet Metiner’i, Şamil Tayyar’ın o gün sosyal medyada paylaştıklarını hatırlıyorum. ‘Bu bir düzen. Bu düzeni polisler kurdu. Kasaları, para sayma makinalarını, ayakkabı kutularını onlar koydu. Millette bunlar hırsız imajı oluşturmaya çalıştılar.’ dediler. Görünene göre bu paralar hırsızların. Eğer hırsız değillerse, polisin koyduğu paraları neden aldılar? Alarak bugün hırsızlık yaptılar. Yani aslında dün de hırsızdılar, bugün de...Yüce Divan kararı 2015 Ocak’a kaldı. Bu konuda Erdoğan ve Davutoğlu arasında bir ihtilaf olduğu söyleniyor. Sizce dört bakan Yüce Divan kapısından dönecek mi?Komisyonun vereceği kararın AKP çoğunluğuyla verileceğini düşünürsek hiçbir karar hukuki olmayacak. Siyasi strateji gereği karar verilecekse, bu hukuki olmaz. Bu adamlar rüşvet aldı, komisyon adı altında hırsızlık yaptı. Hırsızı cezalandıramazsanız yüreklendirirsiniz. Komisyondan doğru bir karar çıkmazsa, bundan sonra hırsızlık yapmaya niyetlenen adamların önü açılır.Hayrettin Karaman’ın ‘Yolsuzluk başka, hırsızlık başkadır’ ve ‘Hediye alıp vermek örf ve adetlerimizde var.’ anlayışı hırsızlığa teşvik etmiyor mu?Ayetleri kendine göre yorumlayan din adamlarını sorgulanması gerekiyor. Bu yorumlar insanları hırsızlığa, rüşvete teşvik eder.AK Saray, lanetlenmiş müze gibiBir mimar olarak AK Saray’ı, Çamlıca Tepesi’ne yapılan camiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?Atalarımızdan gelen estetik duygusunu yok ederek cami yapmak, hem geçmişe hem de cami kültürüne ters. Kâbe’nin etrafında yükselen garip binalar silüetini gördüğümde çok üzülmüştüm. Şimdi aynısı kendi ülkemizde yapılıyor. AK Saray, bu lanet iktidarın anıtı olarak kalacak, lanetlenmiş müze gibi. Önümüzdeki nesiller de orayı ziyaret edecek. Bütün diktatörler saray yapmıştır. Ecdadın sarayı Topkapı’dır, tek katlıdır ve tam bir mütevazılık sembolüdür. Taştan başka bir şey kullanılmamıştır. ‘Dolmabahçe de saray’ deniyor. Bana bununla gelmesinler. Onlar bitiş döneminde var olmak isteyen hükümdarların yaptığı saraylar.‘Bursla okudum. Maaşımı öğrencilere burs olarak vereceğim.’ dediğiniz söyleniyor. Türkiye’de bir milletvekilinden alışık olmadığımız bir davranış…Milletvekili olmadan önce söz vermiştim. Kendi elimle dağıtınca işin içine nefsim karışabilirdi. Sosyal Yardımlaşma Vakfı bünyesinde şehrin ileri gelenleriyle bir komisyon kuruldu. Tıp, tarih, siyasal ve hukuk öğrencilerine burs vermeye başladık. İlk günden itibaren maaşım Kocaeli Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına gidiyor, onlar da öğrencilere veriyor.

    0 0
  • 12/29/14--02:46: 14 ARALIK TESTİ
  • Türkiye, 14 Aralık 2014 Pazar günü medyaya yönelik bir susturma operasyonuna sahne oldu. Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ve Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ile birlikte aralarında senarist, yapımcı ve yönetmenlerin de bulunduğu pek çok kişi gözaltına alındı.Çoğu kimse, ‘Tahşiyeciler’ adlı grubun varlığını ilk kez bu operasyonla öğrendi. Baştan sona bir kurgu olan, Türkiye’den ve dünyadan yoğun tepkiler alan soruşturmayı, en kolay bir testle anlatabileceğimizi düşündük. Buyurun size 15 soruluk 14 Aralık testi. Süreniz 20 dk. İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz.1-Tahşiye örgütünün adı ilk kez aşağıdaki kurumlardan hangisinin raporunda geçmiştir?A) Tapu Kadastro Genel MüdürlüğüB) Türkiye Atom Enerjisi KurumuC) Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)D) Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi BaşkanlığıE) Türk Dil Kurumu2-Tahşiye örgütünün lideri olduğu iddia edilen Mehmet Doğan, geçtiğimiz günlerde çıktığı televizyon kanalında aşağıdakilerden hangisini söylemiştir?A) Tuğçe Kazaz’ı tanırım, iyi kızdır.B) Üsame bin Ladin’i Müslüman olduğu için severim.C) Reza hayırsever bir işadamıdır.D) Çalıyorlar ama çalışıyorlar.E) Yolsuzluk başka, hırsızlık başkadır.3- Tahşiye operasyonunun yapıldığını 2009 yılında Türkiye’ye ilk kim duyurdu?A) Bülent ArınçB) Medyum MemişC) Zafer ÇağlayanD) Muammer GülerE) Nur Yerlitaş4- Tahşiye operasyonunu başlatan imzayı kim attı?A) Behzat Ç.B) Doğu PerinçekC) Oğuz Kağan KöksalD) Hanefi AvcıE) Rıza Baba5- 14 Aralık medyayı susturma operasyonunda yapımcı, senarist ve yönetmeni gözaltına alınan dizi aşağıdakilerden hangisidir?A) Kurtlar VadisiB) Fatmagül’ün Suçu Ne?C) ReaksiyonD) Adını Feriha KoydumE) Tek Türkiye6- Savcı, 14 Aralık’ta gözaltına alınan Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’ya aşağıdakilerden hangisini sordu?A) Üsame bin Ladin’i tanıyor musun?B) Beşiktaş taraftarı olarak Çarşı grubu üyesi misin?C) Ahmed Şahin ve Hüseyin Gülerce’ye yazı talimatı verdin mi?D) Son bir yıl içinde maklube yedin mi?E) Hangi marketten alışveriş yapıyorsun?7- 14 Aralık operasyonunda aşağıdakilerden hangisi gözaltına alınanlar arasında değildir?A) GazeteciB) Son ütücüC) YapımcıD) SenaristE) Yönetmen8- 14 Aralık soruşturmasında Ekrem Dumanlı’ya atfedilen suç neydi?A) 2 köşe yazısı 1 haberB) Üç korner bir penaltıC) İki oda bir salonD) Bir hırka bir lokmaE) İki kalas bir heves9- Medyayı susturma operasyonu hangi önemli tarihten 3 gün önce yapılmıştır?A) Preveze Deniz ZaferiB) İstanbul’un fethiC) Ampulün keşfiD) 17 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonuE) Türk sinemasının 100. yıldönümü10- Tahşiye operasyonunda gözaltına alınıp 17 ay hapis yatan Mehmet Doğan aşağıdakilerden hangisinin sempatizanı çıkmıştır?A) El KaideB) Kanarya Sevenler DerneğiC) Altı Nokta Körler DerneğiD) Yeryüzü DoktorlarıE) Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü11- 14 Aralık operasyonunda tutuklanan Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca neyle suçlanmıştır?A) Dizi çekmekB) Halay çekmekC) Röntgen çekmekD) Tesbih çekmekE) Diş çekmek12- Gazeteci, senarist, yönetmen ve yapımcının da gözaltına alındığı 14 Aralık operasyonu hükümet cephesinden hangi sözle yorumlanmıştır?A) Tanırız, iyi çocuklardırB) Özgür basın susturulamazC) Haram lokma yemedikD) Gazetecilikten alınmadılarE) Taraf olmayan bertaraf olur13- 14 Aralık operasyonunda tutuklama kararını aşağıdakilerden hangisi vermiştir?A) Kayak FederasyonuB) Gençlik Spor İl MüdürlüğüC) Sulh Ceza HâkimliğiD) Devlet Güvenlik MahkemesiE) Basın İlan Kurumu14- 14 Aralık’taki operasyon yurtiçinde ve yurtdışında nasıl adlandırılmıştır?A) Köpekbalığı operasyonuB) Safra kesesi operasyonuC) Rüşvet ve yolsuzluk operasyonuD) Delta operasyonuE) Medyayı susturma operasyonu15- Tahşiyecilerin lideri olduğu belirtilen Mehmet Doğan’ın “Ben de diyorum ki git silah yap onları vur, kılıç oynamazsa İslamiyet olmaz” sözlerinin yer aldığı videosunu ekranlara taşıyan televizyoncu kimdi?A) Uğur DündarB) Yiğit BulutC) Tarık TorosD) Hidayet KaracaE) Mehmet Ali Birand* Başarılar dileriz…

    0 0
  • 12/28/14--18:33: Allah var gam yok hacı!
  • ‘Bunu da yaz tarih!’ 14 Aralık’ta tarihinin karanlık pazarlarından birine uyandı Türkiye. Yolsuzluk ve rüşvetin üzerini kapatmak maksadıyla iki makale, bir haberden ‘terör örgütü’ çıkaranlar, özgür medyaya ve demokrasiye darbe yaptı. Öncesi ve sonrasında neler yaşandı? Üç-beş gün sonra unutulur diyenlere inat, gelin hep beraber yeniden hatırlayalım.Tarih: 11 Aralık Perşembe. Sosyal medyada gündemi sarsacak bir iddia ortaya atıldı. Buna göre 12 Aralık Cuma günü İstanbul, Ankara ve Malatya merkezli operasyonlar yapılacak, yargı, emniyet ve medya mensubu 400 kişi gözaltına alınacaktı. İddia 17/25 Aralık’ın yıldönümünde yolsuzluk ve rüşvetin üzerini örtmek için yapay bir gündem oluşturmaktı. Operasyonun medya ayağında Zaman, Bugün ve Taraf olacak, bu gazetelerin genel yayın yönetmenleriyle birlikte 150’ye yakın gazeteci gözaltına alınacaktı. Bu söylenti yayılıp kamuoyundan ciddi tepki alınca, gününün de gözaltı listesinin de değiştiği anlaşıldı. 13 Aralık Cumartesi günü aralarında köşe yazarları, senarist, yönetmen ve yapımcıların da yer aldığı yeni bir gözaltı listesi düştü kulislere. Ve 14 Aralık Pazar, yani iki hafta önce bugün, dünyanın gözü önünde benzeri görülmemiş hukuksuzluklara sahne olan ‘nefret operasyonu’ ile medyaya ve demokrasiye darbe yapıldı. Tarihe ‘kara leke’ olarak geçecek bu olayları özetlemekte, kayda geçirmekte fayda var.Önce bizden, yani operasyonun bir numaralı hedefi Zaman Gazetesi’nden başlayalım. Malum, iddiaya göre operasyon kapsamında Zaman çalışanlarının yarısı gözaltına alınacaktı. Şimdi 12 Aralık Cuma gününe gidelim ve Zaman çalışanlarının operasyon öncesi o iki günü nasıl geçirdiğine ve binada neler yaşandığına bir bakalım. Zira söylentilerin yayılmasıyla birlikte hiçbirimizin telefonu bir an olsun susmadı. Mailler, mesajlar da cabası. Herkesin cevabını merak ettiği bir soru vardı: “Korkmuyor musunuz?” Tek seferde ve tereddütsüzce: Asla! Hem niye korkacaktık ki? Hukuksuz, utanılacak bir şey mi yaptık? Haram mı yedik, yalan/iftira haberler mi yazdık? Gözaltına alınacaklar listesinde adı geçenlerin masumiyetine olan inancımız kendimize olan inancımızdan fazlaydı. Evet, bir gün öncesinde ortaya atılan operasyon söylentisi her yeri olduğu gibi binayı da sarmıştı. Ancak kendinden emin olmanın verdiği iç huzurla etrafta korkan tek bir kişi görünmüyordu. İşte bu sebeple Zaman ailesi, cuma ve cumartesiyi rutin bir iş günü olarak geçirdi. Cumartesi akşamı ise işlerini tamamlamanın gönül rahatlığıyla ayrıldılar gazeteden. Birkaç saat sonra belki çoğu evine henüz ulaşmıştı ki, sosyal medyada yeni bir iddia ortaya atıldı. Buna göre pazar sabahı Zaman Gazetesi’ne ve Samanyolu Televizyonu’na polis baskını gerçekleştirilecekti. Söylentiler ayyuka çıkınca herkes gece yarısı gitti gazetesine. Dahası yıllık ya da doğum izninde olanlar (bebekleriyle), raporlular ve hatta eski çalışanlar bile geldi. Zira gün dayanışma, zulme karşı dik durma, direnme günüydü. Ve belki de en çok şehir dışı ya da yurtdışında olanlar üzülecekti o gece orada olamadığına. Bedenen binada değillerdi ama kalpleri ve duaları yanımızdaydı şüphesiz. İmkânı olan, fırsatını bulanlar ise uçağa, otobüse, trene atladı geldi. Hani dedik ya insanlar en çok korkup korkmadığımızı merak ediyor diye. Evet, korkanlar oldu. Kendilerinin deyimiyle de korkudan ödleri patladı hatta. Ancak bu operasyon falan değil, ‘Zaman’a doğru’ yolculuk yapanların o gece orada olamama korkusuydu. Kimi hastasını Allah’a emanet etti, kimi tatilini yarıda bıraktı…Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca hakimin kararını öğrendikten sonra...Kapının önünde toplanmış mahşeri kalabalık karşıladı bizleri. Ne ara duymuşlar, hangi ara toplanmışlar hepimiz şaşakaldık. Anlayacağınız Zaman çalışanları gazeteye varmadan ‘demokrasi nöbeti’ okurlar tarafından başlatılmıştı bile. Aslında operasyon söylentilerinin ortaya atıldığı ilk günden beri hem gazetenin önünde hem de Çağlayan ve Vatan’da benzer toplaşmalar olmuştu. Ancak o gece bir başkaydı. Genci, yaşlısı, kadını, erkeği herkes oradaydı. Sonradan öğrendiğimize göre kimi okurlarımız şehir dışına yolculuk yaptığı esnada duymuş, ilk molada inip geri gelmişti.Kuvvetle muhtemel hayatları boyunca tek bir eyleme dahi katılmamış bu insanlar o soğukta saatlerce ayakta bekledi. Bebeği kucağında, tir tir titremesine rağmen içeri buyurun talebimizi reddeden hanımefendiler, bastonlu yaşlı amcalar, teyzeler... Hepsi, “İçeri geçersek gelmemizin bir anlamı kalmaz.” cevabını veriyordu sözleşmişçesine. Kimi Kur’an okudu, kimi Cevşen. Kimi ise tesbih çekti. Birkaç kez slogan atmaya çalıştılarsa da acemilik senkronize olmalarına mani oldu. Bu yüzden daha çok sessizce edilen dualar ulaştı semaya. Ekrem Dumanlı başta olmak üzere yazarlar, editörler bir bir kalabalığa hitaben teşekkür konuşması yaptı.Operasyon var dediler, geldik!O gece içeride hiç kimsenin tahayyül dahi edemeyeceği harika bir atmosfer hakimdi. Hüzün bir yana, pür neşe söz konusuydu. Gören de ertesi sabah baskın değil, düğünümüz var sanırdı! Herkes “Operasyon var dediler, geldik!” coşkusunu yaşıyordu. Masumiyetimizden şek şüphe duymuyorduk ki. Irmak TV Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Sargın’ın ifade ettiği gibi, “Bu gazetenin hiçbir ferdi, hiçbir büyüğümüz, hiçbirimizi utandıracak, başımızı öne eğecek bir günaha, bir hataya girmemişti Allah’a şükür.” O zaman bu olsa olsa bir imtihandı ve bizlere, “Gelse celalinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana safa lütfun da hoş kahrın da.” hakikatini vicdanlarımıza duyurma, uygulamaya geçirmek düşüyordu sadece. Zira bu gazetenin çalışanları, yönetenler, yazarlar, arkadaşlarımız, ‘Saçlarım adedince başım olsa, her gün birini kesseler, yine zalimin önünde eğilmem’ diyen Üstad’ın ve “Yezidlere boyun eğmeyeceğiz” diyenlerin izinden gidiyor. O halde yeise mahal olmamalıydı, olmadı da!Genel yayın editörümüz ve aynı zamanda yazarımız Ali Çolak’ın da dediği gibi bir tek halay ekibimiz eksikti. Birçok insanın korkusundan köşe bucak kaçacağı, şehri hatta ülkeyi terk edeceği böylesi bir olayı bu şekilde beklemek için olsa olsa ‘deli’ olmak ya da çalıştığı kuruma deli gibi inanmak, deli gibi sevmek gerekirdi şüphesiz. Aksini kim iddia edebilir ki?Yayın kadrosu, yazarı, yöneticisi, editörü, tasarımcısı, bilgi işlemcisi, internet ekibi ve hatta o vakitte ihtiyaç olmamasına rağmen, müşteri hizmetleri, insan kaynakları, temizlik görevlileri, teknik ekip ve aşçısıyla neredeyse tüm birimler binadaydı. Yalnızca onlar mı? Aileleri bile gelmiş, onlar da katılmıştı demokrasi nöbetimize.Kimsenin yemek umurunda olmamasına rağmen mutfak ekibi de o gece oradaydı. Üstelik çağırılmadan gelmiş ve yöneticilerine yalvarırcasına bir ricada bulunmuşlardı: “Bunu sakın mesaiden saymayın!” Bu ekip bizleri memnun etmek için neler yapmadı ki… Gece kahvaltısı, ikramlar, çaylar, meyve suları… Moralimiz bozulmasın, motivasyonumuz artsın diye pervane gibi döndüler etrafımızda. Muhabirler, sabaha yapılması muhtemel operasyonu göz önünde bulundurarak elindeki haberleri canhıraş bir çabayla birkaç saat içinde tamamlayıverdi. Bazı arkadaşlar birkaç gün sonrasının yazılarını bile teslim etti. Olmaz ama bir ihtimal moral bozukluğu performansımızı etkiler, işler yarım kalır endişesinden başka bir şey değildi bu. İşlerini tamamlayanlar kâh başka birimlerdeki arkadaşlarının yardımına koştular kâh bahçedeki kalabalığın yanına. Kalbimiz ikiye bölünmüştü sanki. Yarısı içeride, diğer yarısı dışarıda. Sanırım o gece herkesin birbirine en çok sorduğu cümle, “Bir şeye ihtiyacınız var mı, yardım gerekli mi?” oldu.Bu arada o gecenin bir diğer ‘talihsizleri’ ise internet ve Zaman TV çalışanlarıydı. Bahçedeki coşkuya ya camdan ya da internetten ortak olabildiler ancak. Zira orada yaşananları milyonlarla paylaşabilmesi ve anında aktarılabilmesi için masa başında olunması gerekiyordu. Napalım, birileri tarihe şahitlik ederken, birilerine de onu ‘yazmak’ düşüyordu.Özgür basın sus-tur-ul-a-maz!14 Aralık Pazar. Saat 07.15. Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’yı gözaltına almaya gelen terörle mücadele ekipleri, yöneticiler ve avukatlar tarafından kapıda karşılanıyor. ‘Hoşgeldiniz’ denilerek büyük bir nezaketle içeri buyur ediliyor. Bahçede yüzlerce çalışan ellerinde dövizler, ağızlarında ‘Özgür basın susturulamaz’ sloganı. Polisler bahçeden geçiyor, turnikelerin bulunduğu yöne doğru ilerliyor. Binanın kapısına geldiğinde ise bahçedeki kalabalığın misliyle karşılaşıyor. Giriş, meydan, merdivenler hıncahınç dolu. Gazete çalışanları olarak demokratik tepkimizi ortaya koyuyor ve büyük bir özgüvenle ‘Özgür basın susturulamaz’ diye haykırıyoruz. Haykırışlarımız binayı inletiyor. Bu, polis ekiplerini rahatsız etmiş olacak ki avukatların, yöneticilerin, “Ekrem Bey yukarıda sizi bekliyor, buyurun” demelerine ve ısrarlarına rağmen bu koşullarda binaya giremeyeceğini söylüyor ve birkaç saat sonra Çevik Kuvvet ile gelmek üzere ayrılıyorlar. Yerli, yabancı basın mensupları, televizyon kanalları, köşe yazarları, milletvekilleri herkes orada. Teker teker özgür basına yapılan bu darbeyi kınayıcı açıklamalar yapılıyor. Ardından Ekrem Dumanlı bir kez daha basının karşısına geçiyor ve büyük bir itminanla polislere hitaben tarihe not düşecek bir cümle kullanıyor: “Lütfen gelin ve emanetinizi alın!”Günlerdir birkaç saatlik uykuyla ayakta duruyoruz. Hayli yorgun ve bitkiniz. Ancak zaman ayakta olma zamanı! Öğleden sonra 14.00 gibi polisler daha kalabalık bir ekiple geri geliyor. Yüzlerce kişinin arasından tek bir tatsızlık yaşamadan geçiyor ve Dumanlı’nın odasına ulaşıyorlar. Birkaç dakika sonra Ekrem Dumanlı, polisler eşliğinde koridorda beliriyor. Kendini tutabilen tutuyor, tutamayanlar ise hıçkırıklara boğuluyor. Ekrem ‘abi’nin sudan sebeplerle bu şekilde götürülüşü rikkatimize, kanımıza dokunuyor haliyle. Bahçeden çıkarılıp polis arabasına bindiriliş sahnesinde yaşanan duygu selini ekranlardan izleyenlerin ‘görebilmesi’ öyle zor ki... ‘Ekrem abi Allah’a emanet’ sloganıyla uğurluyoruz. Arkasında gözü yaşlı ama birbirine her zamankinden daha çok kenetlenmiş insanlar bırakıyor ve binaya ertesi günün gazetesini yapmak üzere giriyoruz.GİDİŞİ DE DÖNÜŞÜ DE MUHTEŞEM19 Aralık Cuma, hakkında ortaya atılan suçu işlediği yönünde somut deliller bulunmadığı gerekçesiyle serbest bırakıldı Ekrem Dumanlı. Bu karar, İstanbul Adliyesi’nin zemin katındakileri ve dışarıda bekleyen binlerce insanı sevince boğdu. Dumanlı’nın sevinci o gün doğan kızı Saadet’ine kavuşarak ikiye katlanacaktı. Bu arada Dumanlı’ya dair bir şey vardı gözlerden kaçmayan. Polis aracına bindirilişi ile Adliye’den çıkışı arasında 3-5 günlük yorgunluğu dışında zerre fark yoktu. Dimdik gitmiş, dimdik dönmüştü. Peki ya biz? Bizde de durum farklı değildi. Gidişini asker uğurlar gibi dönüşünü de bayram havasında kutladık.Bu insanlar mı terörist?Çağlayan’daki Adalet Sarayı ve Vatan Emniyet önünde binlerce insan soğuk, yağmur, çamur demeden günlerce demokrasi nöbeti tuttu. Hem de genci, yaşlısı, çocuğu ve hatta bebeğiyle. Üstelik yalnızca farklı semtlerden değil, şehir dışlarından bile gelenler oldu. Görüştüğümüz bir çift televizyon karşısında seyretmekle destek olmaz deyip ta Kars’tan gelmişti mesela.Bu insanlar Çağlayan ve Vatan’da sergiledikleri tavırla tarihe geçecek bir eylem tarzı ortaya koydu. Türkiye’ye ve hatta dünyaya ‘demokratik eylem nasıl yapılır’ dersi verdi. Niye’si malum! Yakmadı, yıkmadı, kırmadılar; çevreye, devlet malına zarar vermediler.Bu durumdan en çok esnaf memnun olacaktı şüphesiz. Zira sandalyelerin değil, duaların havada uçuştuğu bir eylemdi. Esnaflardan biri ‘ilk kez bir eylemde kâr ettim’ diyerek sevincini dile getirecekti mesela. Molalarda restoranlar ve çay ocakları tıklım tıklım dolacak, bu mekânlar belki de bir günde üç günlük kazanç elde edecekti.Bazıları Çağlayan Meydanı yakınındaki camide kullandığı elektriğin bile parasını bırakmaya kalkınca imam böyle bir şeye gerek olmadığını, caminin elektriğinin dernek tarafından ödendiğini açıklamak durumunda kalacaktı. Her iki lokasyonda da eylem bitimlerinde meydandaki çöpleri belediye ekipleri değil, insanlar toplayacaktı. Bu, herkes için en çok da polis için ‘sıradışı’ bir eylem tarzı olacaktı ki, belki de ilk defa hazırda bekleyen TOMA’lar, biber gazları, gaz bombalarına hiç ihtiyaç olmayacaktı. Kur’an ve Cevşen’li eylem farklı çevrelerden insanları o kadar şaşırtacaktı ki çoğu dayanamayıp sosyal medyada fotoğraflarını paylaşacak ve altına “Bu insanlar mı terörist!” yorumunda bulunmadan edemeyeceklerdi.Meydandaki polisler bile gördükleri tablodan o kadar etkilenecekti ki, içlerinden biri dayanamayıp, “Abi bu nasıl eylem, insanlar saatlerdir Kur’an okuyor. Üniformayı çıkarıp katılasım geldi.” diyecekti. On binlerce insandan her biri yanındakinin polisi oldu adeta. Farklı slogan atanlar ve kitleden farklı hareket edenler uyarıldı, provokasyonlara gelinmedi. Vatan Emniyet’in önünde bekleyen kalabalık kendi çektikleri güvenlik bandını geçmedi, trafiği etkilemedi. Kasıtlı olarak bulundukları alanın elektriği kesildiğinde dahi taşkınlık yapmadı. Demokrasi nöbeti tutanlar ‘demokraside çareler tükenmez’ düsturuna sığınacak ve demokrasiden asla taviz vermediklerini ispat edecekti. Öyle ya elektrik yoksa LED ışıkları ne güne duruyordu? Rengarenk bu ışıklarla festival alanına çevireceklerdi Vatan Caddesi’ni. Polis kalabalıkta kusur bulamayınca yoldan geçen ve destek amaçlı korna çalan sürücülere ceza kesecekti. Çağlayan’da hiçbir taşkınlık yapamamalarına rağmen polis tarafından anlaşılmayan bir nedenle dağıtılmak istenen kalabalık da yine demokrasiye sığınacak ve burada bekleyemezsiniz denildiğinde ‘ortak zeka’ devreye sokulacak meydanda yürüyerek eylemine devam edecekti.Meydanda toplanan kalabalığa illa ki kusur aranacaksa bu, o da ilk günlerde, sloganları tek bir ağızdan söyleyememeleri olacaktı. Hemen ikinci günde tıpkı statlardaki gibi içlerinden ‘amigolar’ belirleyip onunla birlikte atacaklardı sloganlarını. Saatler 17.25’i gösterdiğinde düdükler çalınacak, bayraklar sallanacaktı. Meydan tecrübesi olmayan insanların bu kadar kısa sürede organize olması ve profesyonelleşmesi herkesi şaşırtacaktı. Eylemlerin bir güzel yanı da uzun süredir birbirini göremeyen insanların demokrasi şenliğinde buluşması olacaktı.Operasyonun ‘En’leriEn çalışkan:Aslında bu süreçte bir an olsun boş duranımız olmadı ama bazı birimler daha aksiyonerdi. Bunlar fotoğraf, kamera, tasarım, internet, Zaman TV ve yemekhane çalışanlarıydı.En aktivist:Sanırım herkesi en çok şaşırtan servis elemanları ve kadınlar oldu. İçimizde nasıl bir aktivist ruh varmış da haberimiz yokmuş! Bunun en net göstergelerinden biri Ekrem Dumanlı’nın polis gözetiminde gazeteden çıkarıldığı sırada o kalabalığın içinde hamileliğine aldırmadan ‘Ekrem abisine’ Allahaısmarladık demek için bekleyen bir çalışan oldu.Servis elemanlarına gelince… Yöneticileri tarafından birkaç kez görev yerlerine dönmeleri konusunda uyarılmalarına rağmen onları görev yerlerinde bulana aşk olsun. Beş dakika serviste, yarım saat bahçede eylemde. Nasıl bir kurumsal bağlılık, anlatılmaz yaşanır!En hızlı, kreatif ve komik:Şüphesiz tasarım ekibiydi. Eylemlerde kullanılan yüzlerce döviz bir saat içinde bu ekip tarafından hazırlandı. Eylemlerin simgesi haline gelen özgür basın susturulamaz, herkes sussa zaman susmaz, demokrasi zamanı gibi sloganlar da onlara ait.En ciddimiz:Birinci sayfa. Manşet ve birinci sayfa da bu ekibin sorumluluğunda. Normal zamanlarda da yoğunluktan başlarını kaşıyacak vakitleri yok ancak bu süreçte hem yoğunluk hem yaşananların can sıkıcılığı, Türkiye’yi dünyaya rezil eden olayları içleri kan ağlaya ağlaya manşetleri hazırladıklarından yüzleri pek gülmedi.En çok bekleyen:Ekrem Dumanlı. “Arkadaşlar buyursun gelsin, bir çayımızı içsin” dedi, üç gün bekledi.En ne yapacağı bilinmeyen:Spor servisi. Zira ertesi güne sayfalarını hazırlayabilmek için o gece oynanan maçları izleyip haberleştirmek zorundaydılar. Onlar maç izleyedursun dışarıda da içeride de deyim yerindeyse maçın ‘kralı’ oynanıyordu. Ancak spor servisi hangisini takip edeceğini şaşırmış durumdaydı.En pasif:Ulaştırma. Normal koşullarda gazetenin en hareketli ekibidir. Ancak o gece herkes gazetede olduğundan ulaştırmaya pek ihtiyaç olmadı.En eğlenceli:Yayın ekibi. Özellikle cumartesi günü yani operasyondan bir gün önce en çok bu ekip eğlendi desek yeridir. Yayın editörleri, Ekrem Dumanlı’yı ziyarete gelen misafir ve yazarlar bir araya gelirse gerisini siz düşünün artık… Dumanlı’nın koltuğunu boş görüp darbe yapan mı ararsınız, ‘Yine bir gün operasyonu beklerken’ fotoğrafları paylaşanları mı? Sabaha kadar anılar, fıkralar, hikâyeler… Sanırsanız birkaç saat sonra Dumanlı, askere uğurlanacak da dostlarıyla son hasbihalini yapıyor.En sabırlı ekip: Güvenlik personeli. Zira binlerce insanı zapturapt altına almak, kurumumuza yakışmayacak olaylara fırsat tanımamak, topluluğun tansiyonunu düşürmek kolay değildi. Sabır şarttı anlayacağınız.#KendimiihbarediyorumSanki piyango bileti almışım da yarın açıklanacakmış gibi hissediyorum! Hiç değilse bi amorti vursa be!Bekledim de gelmedin, hiç mi beni sevmedin…Kim alınacak acaba? Hac kurası gibi bekliyoz işte.Abi beni de alın ama önce şu bedelliyi halletseydik.Önce beni almazsan çok darılırım.Bir gece yine böyle arkadaşlarla korkuyoruz.Allasen seni alırlarsa benim de adımı ver.Yavrum sen içeri girersen biz ne yaparız, nasıl bekleriz o soğukta, yağmurda?Çayı koydum, bekliyorum.Operasyon var dediler geldik!

older | 1 | .... | 112 | 113 | (Page 114) | 115 | 116 | .... | 165 | newer