Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Showcase


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 109 | 110 | (Page 111) | 112 | 113 | .... | 165 | newer

    0 0

    Yılın iddialı yapımlarından olan Birleşen Gönüller’in başrol oyuncusu Hande Soral, yurtdışı gösterimleri ve dizi çekimleri arasında koşuşturuyor. Bu telaş arasında Soral ile filmi ve oyunculuğunu konuştuk.Birleşen Gönüller, ilk sinema projeniz. Filme nasıl dâhil oldunuz?Teklif geldiğinde senaryoyu okudum ve çok etkilendim. Hikâyeyi özel buldum çünkü yaşanmış bir hikâyeden uyarlanmıştı. Bir dönemi yansıtıyor olmasını ve Cennet karakterini yani rolümü beğenince projede yer almak istedim.Hollywood stüdyolarında çekilen film, efekt ve görselleriyle beğenildi. Siz ne düşünüyorsunuz?Bu bizim için önemli bir fırsattı. Filmi Bulgaristan’daki Hollywood’a ait Nu Boyana stüdyolarında çektik. Orada hem o imkânlara şahit olmak hem de bunun içinde çalışmak gerçekten bana önemli deneyim kazandırdı. Birleşen Gönüller bizim de iyi filmler ortaya çıkarabileceğimizi gösteren bir prodüksiyon oldu.Filme harcanan emek de para da fazlaydı. Değdi mi sizce?Tabii ki. Filmi izlediğiniz zaman buna kesinlikle inanıyorsunuz. Böyle önemli bir filmde yer almak büyük bir şanstı.Cennet karakteriyle sergilediğiniz performans beğeni topladı. Siz kendinizi izlerken beğendiniz mi?Oynadığım rolleri tarafsız olarak izleyemiyorum ama bu kez etkilendim ve gözlerim doldu. Çok zor şartlar altında yaşamış, büyük badireler atlatmış ve sevdiğini beklemek uğruna başına gelmeyen kalmamış bir kadın Cennet. Senaryoyu okuduğumda da filmi izlediğimde de çok etkilendim.Cennet rolüyle ilk kez bir anneyi canlandırdınız...Evet, kucağımda bir çocukla olmak bana değişik ve farklı geldi, zordu. Doğum sahneleri de öyleydi. Büyük çocuk değil yanınızda taşıdığınız, küçük bir bebek. Bu durum rolü daha heyecanlı hale getiriyor. Her kadında annelik duyguları vardır ama bunu kucağınızda bebekle bir karaktere büründürmek farklı bir tecrübeydi.Dizi setlerinden ilk kez farklı bir ortama, film setine geçtiniz. Çekimlerde zorlandınız mı?Yok, hayır. Keşke hep film çeksek. (Gülüyor) Keyifliydi ve çok eğlendim. Çekimler çok zor şartlar altında gerçekleştirildi. Soğuğu, buraların soğuğuna hiç benzemiyor. Hava muhalefeti zorladı bizi. Serkan Şenalp’in (Niyaz) suya atlama sahneleri mesela. O an sıcaklık -11 dereceydi.Biraz da rolünüze hazırlanma sürecinizden bahsetsek...Bir projede yer almaya karar verdiğimde öncelikle oyuncu koçumla beraber çalışıyorum. Bu film için hazırlanırken şöyle bir zorluk yaşadım. Filmdeki olaylar ne kendimin ne de etrafımdakilerin şahit olduğu bir zaman ve mekânda geçiyor. Aradan uzun yıllar geçmiş, savaşa dair hiçbir fikrimiz yok, sadece okuduklarımız ve izlediklerimiz kadar haberdarız. Bu yüzden başta bunları algılamak zor oldu.Üstesinden nasıl geldiniz?Önce o dönemi anlayarak başlamak gerekiyor. Ben de öyle yaptım. O dönemde yaşamaya, kadın ve anne olmaya, üstelik yabancı olmaya dair bu duyguları anlamaya çalıştım.Komedi filmlerinde oynamak istediğinizi söylemenize rağmen kariyeriniz dram yapımlarıyla dolu.Evet hep dramlarda oynadım ama komedi filmlerinde de yer almak isterim.Teklifler geliyor mu?Aslında geliyor ama kabul etmek için tek bir şeye bakıyorum. Okuduğum şeye ben gülüyor muyum? Eğer gülüyorsam içerisinde yer almak isterim. Neden olmasın?Güldürmek daha zordur denilir hep.Bence de zor fakat oyuncu olunca arsız oluyorsunuz. Kendini farklı rollerde ve yapımlarda zorlamak, denemek, neyi nasıl oynadığına bakmak ve hatta beceremediğini görmek... Bunlar bir oyuncuya heyecan veren şeyler. Komedi hiç denemediğim bir iş ve böyle bir yapımda kendimi görmek istiyorum.Sinema konusunda çok mu seçicisiniz?Çok seçici davrandığımı kabul etmem gerek. Çünkü sinema bir arşiv ve öyle kolay karar verilebilecek bir konu olduğunu düşünmüyorum. Filmler söz konusu olduğunda daha çok hikâyeyle ilgileniyorum. Beni kendine çekiyor mu, bağlıyor mu ya da içinde bulunmak ister miyim... Cevabım evetse yer alırım. Yoksa yönetmeninin kim olduğu ya da yapım festivale gider mi gibi kaygılar gütmüyorum.Yönetmen seçen oyuncular da giderek artıyor ama…Yönetmen-oyuncu ilişkisine dair bir şey biliyorsam ve bunun da bana bir şeyler katacağına inanıyorsam o zaman kabul ederim. Ama dediğim gibi benim için önce senaryo, bence yönetmen için de öncelik senaryodur.Edebiyat uyarlaması olan dizilerde daha sık yer alıyorsunuz. Bu özel bir seçim mi?Hayır, tamamen tesadüfi gelişen bir durum. Sektörde özellikle son zamanlarda fazlaca edebiyat uyarlaması diziler yapılıyor. Bu dizilerin altından kalkmak daha zor geliyor bana çünkü bağımsız bir senaryo değil, bu tür yapımların çizgileri daha net.Daha önceleri oyuncu psikoloğu olma isteğinizden bahsetmiştiniz. Nedeni neydi?Her alanda uzmanlaşmak gerektiğini düşünüyorum. Birinin beni anlayabilmesi için, önce yaptığım işi anlayabilmesi lazım. Sporcu psikoloğu var örneğin, onun ne şartlarda nasıl çalıştığını bilen ve antrenmanlarını takip eden biri. Oyuncuların da yaşadığı şartları algılamış biri olarak söylüyorum, bu işi yaparsam eğer böyle yapmak isterim. Lisans eğitimimi bitireli yıllar oldu, başa dönmem ve çok çalışmam lazım.Oyunculukta kendinizi geliştirmek adına neler yapıyorsunuz?Şu an sadece oyuncu koçuyla çalışmak yetiyor.Günümüzde genç oyuncuların birçoğu yurtdışına eğitim görmeye gidiyor. Sizin böyle bir fikriniz var mı?Bu zamana kadar öyle işler yapmak için bir vaktim olmadı. Ama çok güzel workshoplar, eğitimler ve etkinlikler yapılıyor. Eğer bir gün vakit bulursam oralara kapanıp uzaklaşmak isterim.Gözlerinizi iri bulduğunuz için kendinizi ekranda izlemek istemiyormuşsunuz. Durum hâlâ aynı mı?Yok, artık değiştim (Gülüyor). Önceleri kendimi ekranda izlerken çok rahatsız oluyordum. Hem gözlerimi çok seviyorum hem de izlerken acaba çok mu büyük diye düşünüp rahatsız oluyordum. Ama meseleyi çözdüm ve kendimle barıştım.Yılanların Öcü dizisinin çekimleri için Kapadokya’ya yerleştiniz. Nasıl geçiyor günleriniz?Çok güzel geçiyor ve inanılmaz mutluyum. İstanbul’a dönmek istemiyorum. Oraya gittiğimde fark ettim ki burada yaşamaktan fazlasıyla yorulmuşum. Kapadokya’nın verdiği sakinlik bana iyi geliyor. Boş zamanlarımda kendime vakit ayırıyorum ve yapmayı ertelediğim ne varsa onlarla meşgul oluyorum. Bütün motivasyonunuz size kalıyor, enerjinizi geri çekecek şeyler yok. İstediğim kadar kitap okuyorum, film izliyorum ve yürüyorum.Komedi Dükkanı dönüm noktamdıOyunculuğa ‘Komedi Dükkânı’ ile başladınız. Adınızın geçtiği her yerde konuşuluyor bu...Komedi Dükkânı hayat hikâyemi değiştirip bir anda dönüm noktam oldu.Öncesinde oyunculuk yapma gibi bir fikriniz var mıydı?Çocukluğumdan beri oyunculuk yapmak ve konservatuvara girmek istiyordum. Ancak okul yıllarımda hocalarım bana, ‘Konservatuvar okuma başka bir bölüm oku, yine oyunculuğu yaparsın en azından bir altın bileziğin olur.’ diyerek beni ikna ettiler. Bütün çocukluğum tiyatro yaparak, bu konuda dersler alarak ve Bursa’da konservatuvarın çocuk bölümüne giderek geçti.

    0 0

    Bülent Şenver, iş dünyasının yakından tanıdığı tecrübeli bir yönetici. Uzun dönem banka genel müdürlüğü ve denetmenlik yapan Şenver yıllar önce Sakıp Sabancı’nın yanına gider.Etik değerleri iş hayatında yaygınlaştırmayı amaçlayan bir dernek kurmak istediğini anlatır. Kendine has üslubu ile “Ya Bülent nerden buluyorsun böyle fikirleri, ne güzel ne güzel…” dedikten sonra ufak bir ekleme yapar Sabancı; “Seninki biraz göle maya çalmak yahu.” Bu cevaptan sonra moralinin bozulduğunu gören Sakıp Ağa şöyle teselli eder Şenver’i, “Yahu üzülme senin mayan tutacak tutacak.”İşte böyle bir fikir alışverişinden sonra Etik Değerler Merkezi Derneği’ni (EDMER) kurmak için çalışır Şenver. Şu sıralar ise bir hayli yoğun. Zira üç yıl önce kurulan dernek çatısı altında buluştuğu gençler Türkiye’nin ilk internet etik dergisini çıkarıyor. Derginin hedefi geleceğin yöneticilerini doğru ve dürüst çalışarak da başarıya ulaşılabileceğine inandırmak. Çünkü günümüz gençliği ‘katakullisiz’ iş yapmanın mümkün olmadığını düşünüyor. Şenver, ahlaki zafiyetlerin giderek yaygınlaştığı ve tepki görmediği şu zamanda Türkiye’nin bu tür çalışmalara ihtiyacı olduğunu anlatıyor. Kanıtı ise geçtiğimiz yıl derneğin bir araştırma şirketine yaptırdığı ‘etik değerler’ çalışması. Gençler ve iş hayatındaki profesyonel yöneticilere yönelik iki çalışma gerçekten de çarpıcı sonuçlar içeriyor. Örneğin 18-24 yaş arasındaki gençlere sorulan, “Etik dışı davranmaktan çekinir misiniz?” sorusuna yüzde 58’i “çekinmem” cevabını veriyor. Etik dışı bir davranış gördüğünde tepki vermediğini söyleyen gençlerin oranı ise yüzde 55. Aynı soruları yöneticilere de soruluyor. Etik Değerler Merkezi Derneği’nin kurucu genel başkanı Bülent Şenver’in aktardığı sonuçlara göre etik davranışın çok önemli olduğunu düşünenlerin oranı sadece yüzde 5. Araştırmaya katılanların yüzde 48’i ise kendi işlerinde etik dışı davranmaktan çekinmediğini söylüyor. Şenver’e göre böyle bir fikri açıkça paylaşmalarının sebebi çalışma hayatında özlü söz gibi tekrarlanan ‘işlerin başka türlü yürümeyeceği’ fikri.Etik konusundaki yozlaşmanın açıkça görüldüğünü anlatan Bülent Şenver, “Toplumun bu konuda topyekûn bir temizliğe ihtiyacı var.” diyor. Çünkü ahlaki bir zafiyet karşısında, “Adam işini yapıyor.” diyenlerin sayısı artıyor. Birtakım menfaatlerin sağlanması insanların haksızlığa karşı suskunluğunu daha da artırıyor. Şenver’e göre bu durumda konuyu ciddiye alıp düzeltmeye çalışan kişilere de ihtiyaç var. Bir dernek olarak etik değerleri yaygınlaştırmada ne kadar başarılı olacaklarını ise şöyle cevaplıyor: “Bunu tek başımıza yapamayız. Ama bizim gibi düşünenleri artırabiliriz. Yani göle yoğurt çalan insan sayısını artırmamız gerekiyor.” Toplum olarak bazı kabullerin olduğunu hatırlatan tecrübeli yönetici, ‘Üzümü ye, bağını sorma’ sözünü hatırlatıp ekliyor: “Yahu nasıl sormayayım? Nerden geldi bu üzüm? Helal mi haram mı, doğru mu çirkin mi?” Aslında insanı büyük bir utanca sürükleyen zihniyeti örneklerle açıklamaya devam ediyor Şenver: “Bal tutan parmağını yalar. İyi de ben kamunun malını tutuyorum. Halkın malı elimde. Ama yalamadığın zaman sana enayi gözüyle bakılıyor.” Yasalar etik dışı davranmaya zorluyorGelişen toplumlarda etik değerlere verilen önemin yükseldiğini anlatan Bülent Şenver, “Bu bir yerde insanın insan olmakla ilgili en önemli hakkı. Ayrıca modern bir toplumda yaşamanın gereklerinden biri.” diyor. Bahsi geçen ülkelerin diğer özelliği ise şeffaf olmaları. Örneğin bir politikacının veya bir şirketin etik dışı bir tavrı varsa bunun duyulmaması söz konusu değil. Duyulmakla kalmayıp toplum tarafından cezalandırılarak karşılığını da buluyor. Toplumların ne kadar gelişirse o kadar haklarının peşinden gideceğini söyleyen Şenver, “Ama bazı ülkelerde hakkını arayanlar dövülürse, hapse atılırsa, yasaklar getirilirse insanlar korkmaya başlar. Korku düzeni ile hak aramaktan vazgeçer.” diyor. Kendisi de altı yıl Türkiye Bankalar Birliği’nin denetçisi olarak yönetim kurulunda görev yapan Şenver, “Türkiye’de şikâyet edince karşılığını alma diye bir şey yok. Bankayı BDDK’ya şikâyet edince çözüm sunacak bir sistem kurulsa insanlar hakkını arama peşine gider elbette.” diyor. Buna karşın gelişmiş ülkelerde olan biteni görünce insanın hayret ettiğini de ekleyen Şenver şöyle devam ediyor: “Bir bakan havaalanında devletin parasıyla Toblerone çikolata aldığı için istifa ettiriliyor. Yani ne demek bu; bu tür sistemler çalışıyor orada.”Türkiye’de de gelişmiş ülkeler gibi denetim mekanizması düzgün çalışırsa etik değerlerin oturacağını savunan EDMER Başkanı, “Etik eğitim zincirini aileden başlayıp eğitimde ve iş yaşamında sürdürülebilir hale getirmemiz gerekiyor.” görüşünde. Halihazırda okullarda etik kurallarıyla ilgili bir altyapının oluşturulmadığını düşünen Şenver, “Türkiye olarak nasıl bir gençlik yetiştirmeliyiz? Önce buna karar vermeliyiz.” diyor. Bunlara bakıp sistemin yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunan Şenver, mevcut yasalarla iş hayatında etik bir yaşamın mümkün olmadığını düşünüyor. Örneğin Kamu İhale Yasası’nın şaibeye çok müsait hali, ya da imar kanunu. Tamamının etik dışı davranmaya müsait bir sistem kurulduğunu anlatan Şenver şöyle devam ediyor: “Sloganımız etik her zaman kazanır. İnsanların buna inanması lazım. İspat etmeliyiz ki etik uzun dönemde her zaman kazanacaktır.” Şirketin yaptırdığı anketlerin sonuçları Etik Değerler Merkezi Derneği’nin Xsight Araştırma Şirketi’ne ‘etik’ konusunda yaptırdığı araştırmada aşağıdaki sonuçlara ulaşıldı: 18-25 yaş arası gençlerle yapılan ‘etik’ araştırması:Etik dışı davranmaktan çekinir misin?Çekinmem (Yüzde 58)Etik dışı davranana tepki verir misiniz?Tepki vermem (Yüzde 55)Sizce Türkiye’nin etikle ilgili durumu daha iyiye gidecek mi?Hayır, daha da kötüye gidecek (Yüzde 76)Sizce Türkiye’de en önemli etik sorunlar nelerdir?Ayrımcılık–haksız kazanç–aldatıcı reklam–yolsuzluk–rüşvetYöneticinin gözüyle etik araştırması:Yöneticilere toplumda etik davranış önemli mi?Çok önemli (Yüzde 5)İş hayatında etik davranmamaktan çekinir misiniz?Çekinirim (Yüzde 48)Etikle ilgili bir dernek var ve çalışmalar yapıyor. Bu çalışmaların ileriye yönelik yararlı sonuçlar doğuracağına inanıyor musunuz?Kesinlikle inanıyorum (yüzde 7)Sizce iş hayatında en önemli etik sorunlar nelerdir?Adaletsiz yönetim–işe alım terfi–ayrımcılık–emek sömürüsü–haksız rekabet–kurum kaynaklarının sömürülmesi-yolsuzluk

    0 0
  • 11/30/14--01:09: Aleviler ne istiyor?
  • Alevi açılımının tekrar gündeme geldiği şu günlerde, hükümet ve muhalefet partileri art arda açılım paketleri, öneriler sunuyor. Tunceli, Elazığ ve Malatya’daki derneklerin hazırladığı 12 maddelik talep listesiyle Aleviler ne istiyor? Bu talepler gerçekleşir mi? Gerçekleşirse Alevi sorunu biter mi?Alevi açılımı, 2009’da başlatılan Alevi çalıştaylarının ardından yeniden gündemde. Alevilerin belli sorun ve taleplerinin demokrasi ile insan hakları temelinde ele alınıp değerlendirilmesini amaçlayan ve yedi etaptan oluşan çalıştayların ilki 3-4 Haziran 2009’da, sonuncusu ise 28-30 Ocak 2010’da yapılmıştı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’un, Alevi açılımını geçmiş çalışmaları inceleyerek sürdürme niyetinde olduklarını, somut adımlar atacaklarını söyleyince konu yeniden gündeme geldi. Önce Hacı Bektaş Derneği’nin Hacıbektaş’ta düzenlediği Aşure Günü’ne katıldı, sonra da Dersim katliamı yıldönümünde Tunceli’yi ziyaret etti. Hükümetten gelen Alevi açılım paketi haberi, CHP’yi de harekete geçirdi. 10 maddelik çözüm paketinden oluşan bir rapor hazırlandı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu da TBMM Başkanlığı’na, konuyla ilgili 18 maddelik bir kanun teklifi sundu. Bir atak da MHP’den geldi. Genel Başkan Devlet Bahçeli, Tunceli’yi ziyaret etmeden önce, cemevi gerçeğinin kabulü gibi daha birçok değişiklik ve düzenlemenin yapılması gerektiğini söyledi. Hükümeti ve muhalefet partilerinin Alevilerin hakları, talepleri konusunda bu kadar yakından ilgilenmeleri, ‘Bu ilginin yaklaşan genel seçimlerle bir ilgisi olabilir mi?’ düşüncesini akıllara getiriyor. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Tunceli ziyaretinde Hacı Bektaş Veli Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı ve Alevi Dedesi Ali Ekber Yurt’un sunduğu 12 maddelik talep listesi sundu. Tunceli, Elazığ ve Malatya Alevilerinin, Alevilerin Sorunları ve Çözüm Önerileri ile ilgili raporda Alevilerin talepleri sıralandı. Şimdi gelelim bu 12 maddelik talep listesinde neler olduğuna, hükümeti ya da birilerinin rahatsız olup olmayacağına, gerçekleşme ihtimaline, gerçekleşirse ‘Alevi sorunu’nun bitip bitmeyeceğine...Eşit yurttaşlık hakkı ve Alevileri ötekileştirme anlayışına son verilmesi1.Tüm yurttaşların yasalar önünde eşit olması, ayrımcı, ötekileştirici nefret söylemi içeren her türlü anlayışa karşı olduklarını ve tüm bireylerin eşit yurttaşlık hakkından yararlanması gerektiğini ifade ediyorlar. Ama günümüzde Alevi bir bakanın, müsteşarın, valinin, genel müdürün atanmamasının ötekileştirildiklerinin en bariz göstergesi olduğunu söylüyorlar. Gazeteci-yazar Cafer Solgun, eşit yurttaşlığın demokrasi olma iddiasının olmazsa olmaz gereği olduğunu söylüyor. “Bu, devletin yurttaşlar karşısındaki pozisyonunu ifade eder. Talebi, ‘Aleviler eşit yurttaşlık istiyor.’ diye özetliyor.Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması istemi2.Cemevlerinin Alevi inancının ibadet mekânı olduğunu, bugün Alevilerin tümünün cemevlerini ibadethaneleri olarak kabul ettiğini belirtiyorlar. Yıllardır söyledikleri cemevlerine inançsal statüsü tanınması, diğer ibadethanelerin yararlandıkları tüm haklara sahip olması istemini tekrar dile getiriyorlar. Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi Başkanı Binali Doğan, bu talebi şöyle açıklıyor: “Nasıl cami, sinagog, havra inanç gruplarının ibadet yeriyse ve devlet koruması altındaysa, Aleviler de cemevlerini ibadet yeri olarak görüyor ve yasal statüye kavuşturulmasını istiyor. Bu, masum ve haklı bir talep. Arkasında başka bir şey aramaya gerek yok.”Sivil demokratik bir anayasa istemi3.Bu madde sadece Alevilerin değil, tüm toplumun talebi. Ancak listede bu maddeye yer vererek, Alevilerin haklarının önündeki en büyük engelin aslında 1980 darbesiyle topluma dayatılan cunta anayasası olduğu vurgulanıyor. Toplumun özgürlükçü gelişimi önünde büyük engel teşkil eden mevcut anayasa yerine toplumun her kesiminin katıldığı ve temsil edildiği yeni bir anayasanın oluşturulması talep ediliyor.Özerk Diyanet oluşturulması4.Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) anayasal kurum olmaktan çıkartılıp özerk din işleri kurumu haline getirilmesi gerektiği belirtiliyor. Her inanç grubunun eşit şekilde temsil edilmesi, inanç gruplarının belirleyeceği temsilciler tarafından oluşturulan birimlerin kendi inanç mensuplarına hizmet vermesi, bunun için her inanç grubunun inanç bütçesinden pay alması gerektiği anlatılıyor. Özerk diyanet meselesinin siyasi bir konu olduğunu söyleyen Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Doğan Bermek, “Bizi kendi sorunlarımız ilgilendirir. Devlet, Sünni-Hanefi kardeşlerimize hizmet eden diyaneti nasıl düzenleyeceğini o inanç grubuyla konuşabilir, biz böyle bir konuya müdahil olmayız. Eğer bize, gel bu DİB’e gir diyen olursa, o zaman görüş beyan ederiz. Taleplerimizi bizi ilgilendiren konularla sınırlı tutmak daha doğru olur.” diyor.Zorunlu din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması5.Çok uzun süredir yürüyüşlerin, eylemlerin yapıldığı, davaların açıldığı bir konu din kültürü ve ahlâk bilgisi derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılıp seçmeli hale gelmesi. Ancak velinin, öğrenci üzerindeki vesayeti doğrultusunda çocuğuna istediği din ve inanç üzerinden eğitim verilmesi, bunun için okullarda gerekli altyapı oluşturulması talep ediliyor. Binali Doğan, İslam dininde dayatmacı bir anlayışın olmadığını söylüyor: “Dinin sevilerek, inanılarak yaşanması lazım. Peygamberimiz’e bile ‘Sen zorba değilsin, tavsiye et.’ deniliyor. Biz zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istiyoruz, din eğitiminin değil. Hatta bütün dinler teolojik olarak anlatılmalı.”Alevi okullarının açılması ve akademilerinin kurulması6.Alevi İslam inancının ortaöğretimde başlayarak öğretilmesi ve yükseköğretimde bu inanca yönelik inanç önderlerini yetiştiren akademik birimlerin kurulması gerektiği söyleniyor. Doğan Bermek, inanç gruplarının kendi inanç görevlilerini yetiştireceği okullara (imam-hatip gibi dede-zakir) ve üniversitelerdeki ilgili fakültelerde kürsülere ihtiyacı olduğunu söylüyor.Alevi türbe ve dergâhlarının Alevilere devredilmesi7.Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı başta olmak üzere tüm Alevi-Bektaşi dergâh ve türbelerinin bu inanç mensuplarına devredilmesi isteniyor. “Mesela benim görev yaptığım Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi, İstanbul’un fethinden önce kurulmuş. Ama sonra bu dergâhlar elimizden alınmış, tahrip edilmiş. Bu türbe ve dergâhlar, Alevi erenlerine, pirlerine ait. Biz yeni bir şey istemiyoruz, zamanında elimizden alınanı istiyoruz.” diyor Binali Doğan.Asimilasyon politikalarına son verilmesi8.Milli tarih ve İslam tarihinin, mezhepler üstü bir anlayışla doğru ve tarafsız olarak yeniden yazılması ve başka inançları yok sayma düşüncelerinden vazgeçilmesi, Alevilerin sorunlarının kendi muhatapları ile çözülmeye çalışılması gerektiğine dikkat çekiliyor. Sosyolog-yazar Ali Bulaç, Sünnilerin ve Alevilerin farklılıklarının kıyamete kadar örtbas edilemeyeceğine inanıyor ve şöyle devam ediyor: “Farklılığı kabullenmek Alevileri mutlu eder, çünkü kimlikleri ancak bu sayede bir gerçekliğe tekabül etmiş olur. Diğeri, Aleviliği Sünni kazan içine atıp eritmek olur. Madem farklıyız, yapılması gereken ‘birlik içinde farklılığın zemini’ni tarif etmek olmalı.”Alevi köylerine cami yapılmaması9.Alevi köylerine cami yaptırma ve imam atamalarının durdurulması, atananların da geri çağrılması talebi var. Doğan Bermek, bu maddeyle beraber 10, 11 ve 12. maddedeki taleplerin bir sohbette dile getirilecek talepler olduğunu, Alevilerin sosyal-ideolojik ve hukuki sorunlarıyla doğrudan ilgili olmadığı düşüncesinde.Aleviler için kutsal sayılan mekânlara saygı gösterilmesi10.Yapılacak olan baraj, taş ocağı, yol vb. gibi kamu hizmetlerinde Alevilerin kutsal kabul ettiği yerlerin zarar görmemesi için gerekli hassasiyetin gösterilmesi isteniyor.Aşure Günü’nün resmî tatil edilmesi11.Aşure Günü’nün, sadece Aleviler için değil, tüm insanlık için önemli ve kutsal olduğu söyleniyor. İnsanların o günün maneviyatını daha iyi yaşaması ve günün inançsal ritüellerini yerine getirebilmesi için bugünün tatil edilmesi gerektiği anlatılıyor.500 yıldan beri devam eden kırgınlığın giderilmesi12. 3. köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi büyük bir kırgınlık nedeni olarak görülüyor. Hem Yavuz Sultan Selim hem Şah İsmail Hatayi Türk ve İslam tarihinin iki önemli iki büyük şahsiyeti olsa da, geçmişte yaşanılan olumsuzluklara artık taraf olunmaktan kaçınılması ve bu olaylardan ders çıkarılması gerektiği belirtiliyor. Eğer İstanbul Boğazı’na yapılan bir köprüye Yavuz Sultan Selim ismi verilecekse İstanbul Boğaz Köprüsü’nün isminin de Şah İsmail Hatayi Köprüsü olarak değiştirilmesi ve iki kardeşlik ve barış köprüsüyle bu anlamsız kırgınlığın giderilmesi talep ediliyor. Binali Doğan; Şah İsmail ve Yavuz tartışmasının devam ettirilmesi taraftarı olmadıklarını söylüyor: “İnsanlar arasında soğukluk oluşturacak kişilikleri, bir yerlerde abideleştirmek iki kesim arasında yaralar açar. Israrla Şah İsmail konulsun demem. Ama daha kucaklayıcı isimler olabilir. Yunus Emre, Mevlânâ gibi. Ya da barış, Avrasya, İpek Yolu ya da insanlık köprüsü olsun, gönülleri birleştirsin.” diye düşünüyor.Talepler bu 12 maddeden ibaretse ve uygulanırsa sorun çözülürAli Bulaç (Sosyolog-yazar): Bu taleplerin İslami açıdan ters düşen ve itiraz edilecek bir maddesi yok. Hepsi Alevilerin hakları, devletin de bu hakları karşılaması icap ediyor. Çünkü Aleviler bu toplumda yaşıyor, milyonlara bağlı nüfusları var. Ülkenin ekonomisine onlar da katkıda bulunuyor. Kamu hizmetinden yararlanmak onların da hakkı. Benim listeye dair emin olamadığım tek konu, sadece Tunceli, Malatya ve Elazığ’daki Alevi dernekleri tarafından hazırlanmış olması. Türkiye’deki diğer Alevi dernekleri bu talepleri destekliyor mu, mutabıklar mı bilmiyorum. Talepleri bu 12 maddeden ibaretse, bunların yerine getirilmesi durumunda Alevi sorunu diye bir şeyin kalmayacağını, bu sorunun çözüleceğini düşünüyorum. Ama Türkiye Cumhuriyeti yapısında sorunlar olduğu için, bu taleplerin gerçekleşmesi ciddi reformlarla mümkün. Yeni bir anayasa yapılmasının önünde birtakım engeller var. Bu, uzun süredir gündemde ama maalesef bir türlü değişmiyor. Bugüne kadar yedi tane Alevi çalıştayı yapıldı. Beşinci ve yedincisine katıldım. Aslında Türkiye kamuoyu bu sorunun nasıl çözüleceğini biliyor. Fakat yeni bir anayasa olmadığı için çözülmüyor. Mevcut siyasi partilerin yeni bir anayasa için ellerini taşın altına koyacağına inanmıyorum.Talepler yerine getirilirse memleket batmazCafer Solgun (Gazeteci-yazar): 12 talebin tamamı çok kısa bir süre içinde yerine getirilebilir. Diğer bir deyişle bu taleplerin yerine getirilmesi halinde Türkiye’de yer yerinden oynamaz. Yani ortada ‘bu talepleri yerine getirirsek memleket batar’ denilebilecek bir şey yok. Kaldı ki bu taleplerin yerine getirilmemesinden kaynaklanan bir sorunumuz olduğunu unutmayalım. Bu taleplerin hükümet nezdinde zorlayıcı olanları, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması ile DİB’in özerkleştirilmesi ve zorunlu din derslerinin ‘zorunlu’ olmaktan çıkartılması. Ancak bu taleplerin ‘zorlayıcı’ olmasının nedeni, tamamen iktidar partisinin ideolojik önyargılarından kaynaklanıyor. Devletin bütün din ve inanç gruplarına eşit mesafede durması gerektiğini kabul ettiğiniz zaman DİB’i kaldırmak ya da hepimizin sırtında taşıdığı bir devlet kurumu olmaktan çıkartmak gayet mümkün hale gelir. Cemevlerinin statüsü konusu da öyle. Kendinizi ‘din uleması’ yerine koyarsanız bu talep sizi zorlayabilir. Ancak demokratik devletin anlayış ve tutumu bu olabilir mi? Devletin görevi, bundan rahatsız veya memnun olmak değil, bunun bir ‘hak’ olarak güvencesini sağlamaktır.Bir kısmı Alevileri, bir kısmı tüm toplumu ilgilendiriyorDoğan Bermek (Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı): Öncelikle Alevi sorunu demesek de ‘inanç özgürlükleri’ sorunu desek daha doğru bir isim kullanmış oluruz. Sorunların bitmesi sadece yasal düzenlemelerle olmaz, uygulamaların kalitesi ve samimiyeti de çok önemli. Tunceli’de sunulan taleplerin bir kısmı Alevileri, bir kısmı ise tüm toplumu ilgilendiren öneriler. Alevi önerileri 2003’te 695 Alevi kurumunun (dernek-vakıf) yaptığı bir toplantıda şekillendirilmiş ve o günden bu yana da pek değişmemiştir. O tanımlar aslında Tunceli’de sunulan önerilerin de tamamını kapsar.

    0 0

    Geçtiğimiz hafta Messi, 60 yıllık bir rekoru daha tarihe gömdü. Arjantinli yıldız, artık La Liga’nın en çok gol atan futbolcusu. Süper Lig tarihinde en çok gol atan oyuncu kim diye merak ettiğimizde ise karşımıza Hakan Şükür çıkıyor. Acaba Kral’ın bu rekoru bir gün kırılabilir mi?Geçtiğimiz hafta cumartesi günü İspanya La Liga yine tarihi günlerinden birini yaşadı. Barcelonalı Lionel Messi, Sevilla karşısında yaptığı hat-trick’le Telmo Zarra’nın 60 yıllık rekorunu kırdı ve İspanya La Liga tarihinin gelmiş geçmiş en golcü futbolcusu unvanını eline geçirdi. Lig kariyerinde 289 maçta 253 kez fileleri havalandıran Arjantinli yıldız, toplamda ise 368 golle Barcelona kulübünün açık ara en skorer futbolcusu unvanına da sahip. Ayrıca süper yetenek, salı günü oynanan Şampiyonlar Ligi mücadelesinde Apoel’e karşıda hat-trick yaparak Real Madrid’in efsane oyuncusu Raúl González’in elinde bulunan ‘Şampiyonlar Ligi’nde en fazla gol atma futbolcusu’ rekorunun da yeni sahibi oldu 74 golle. Neredeyse her geçen gün, Arjantinli için yeni bir rekor demek! Peki Türkiye Süper Ligi’nde en çok gol atan oyuncu kim? Futbolseverlerin kolaylıkla cevap vereceği bu sorunun cevabı Hakan Şükür. Tarih 1 Şubat 1989. Tanju Çolak, Gerd Müller’in elinden ‘Avrupa Gol Kralı’ ödülünü alıyor. 25 gün sonra, yani 26 Şubat 1989… Yer Eskişehir Atatürk Stadı. Es-Es’in rakibi ligin genç ve dinamik ekibi Sakaryaspor. Tribünler tıklım tıklım. Dakikalar 61’i gösterdiğinde; Sakaryaspor’un hocası Necdet Niş, mağlup durumdaki takımının beraberliği yakalaması için oyuncu değişikliğine gider. Yücel’in yerine ince uzun boylu, sırım gibi bir delikanlıyı oyuna sokar. Hocasının yüzünü kara çıkarmayan delikanlı, oyuna girdikten 18 dakika sonra Boşnak kaleci Sedin Tanoviç’in koruduğu kalede, meşin yuvarlağı filelerle kucaklaştırır. İnce uzun boylu delikanlı, golün verdiği sevinçle taraftarlarının bulunduğu kale arkası tribünlerine doğru koşar. Babasının da bulunduğu taraftarlarla sarmaş dolaş olur… Bu ilk golden 19 yıl sonra… Tarih 10 Mayıs 2008. Yer, Ali Sami Yen. Rakibi Gençlerbirliği Oftaş. İnce uzun boylu delikanlı, artık futbol yaşantısının son zamanlarını yaşıyordu. Maçın 36. dakikasında Arda’nın sağ kanattan yerden sert ortasına, tek vuruşla meşin yuvarlağı filelere gönderir. Bu, ‘delikanlının’ Süper Lig’in başladığı 1959 yılından itibaren lig tarihindeki 249. golüdür. Ve tarihî bir goldür. Yani, Süper Lig tarihinin en çok gol atan oyuncusunun son golüdür bir bakıma. 75 milyonu aynı anda sevince boğan, kimi zaman ise saç baş yolduran, yeşil sahalarımızda hep zirvede arz-ı endam eden Kral’ın başarıları ve rekorları saymakla bitmiyor. O, hâlâ liglerin en çok gol atan futbolcusu. Hem Türkiye’de hem Avrupa’da hem de Milli Takımlar formasıyla. 1 Eylül 1971’de dünyaya gelen Hakan Şükür’ün Arnavutluk göçmeni bir ailenin ikinci çocuğu olarak, Sakarya’da başlayıp bugünlere uzanan rekorlarının hikâyesi böyle. A Millî Futbol Takımı’mızın Rüştü Reçber’den sonra en çok forma giyen oyuncusu da Hakan Şükür. 8 maç daha fotma giyse, o rekor da Kral’a ait olacaktı. Millî Takım’ımızın attığı 681 golde, Kral Hakan’ın müthiş bir payı var. Attığı 51 golün tüm millî goller içindeki oranı yüzde 7,5. Hakan Şükür’ün maç başına gol ortalaması ise 0,45. Gol sayısında ikinci sırada yer alan oyuncu, 22 gol kaydeden Tuncay Şanlı. Futbol hayatına halen Katar’da devam eden Tuncay Şanlı’nın maç başına gol ortalaması ise 0,27. Üçüncü sırada ise bir başka efsane yer alıyor; Lefter Küçükandonyadis. 21 gol atan Lefter, bu golleri sadece 46 maça sığdırdığı. O da Hakan Şükür gibi maç başına 0,45’lik bir orana sahip. Bu üç oyuncu dışında 20 gol barajını geçebilen oyuncumuz yok. Sırasıyla Bursaspor, Galatasaray, Torino, Galatasaray, Inter, Parma, Blackburn ve bir kez daha Galatasaray’da oynayan Kral, en önemli başarılarını da Sarı-Kırmızılı forma altında yaşadı. Galatasaray’da tam 8 lig şampiyonluğu gördü. En en önemlisi ise 2000 yılında UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray’ın gol makinesi olmasıydı. O sezon UEFA Kupası’nın da gol kralı olurken aynı unvanı Süper Lig’de de 3 kez elde etti. 38 golle Avrupa kupalarında en fazla gol atan Türk oyuncu rekoru da Şükür’de. Millî Takımımızın 89 yıllık tarihinde bir maçta 3 ve daha fazla gol atan oyuncu sayımız 12. Millî Takım’ın gelmiş geçmiş en büyük golcüsü Hakan Şükür, 20 Ağustos 1997 günü Galler’le girişilen 6-4’lük gol düellosunda dört kez yokladı Adalıların kalesini. Kral, 11 Ekim 2005’te bu defa Moldova kalesine üç gol bırakacaktı. Ayrıca Dünya Kupalarının en erken golü rekoru da Kral’a ait. 2002 Dünya Kupası’nda Güney Kore’ye 11. saniyede attığı gol ile... Kontrat kovalamazlarsa, rekor kırılabilir! Hakan Şükür:“Rekora sahip olmak çok güzel bir duygu. Ben istikrarlı bir futbolcuydum. Bireyselden ziyade takım oyununu seven bir oyuncu profili taşıyordum. Bu yüzden rekor için çıkmamıştım yola. Futbolu bırakalı 8 sene olmasına rağmen bunlarla anılıyor olmak da güzel hisler. Rekor kırmak için gol atmayı düşünmedim. Çünkü takıma katkısının azalacağını düşünüyordum. Türkiye’de çok yetenekli futbolcular var. Ancak çok yönlü oyuncular yok. Bu sistem oluşturulursa ve futbolcular kendilerini geliştirirse rekor kırılabilir. Ayrıca futbolcular başarı elde etmek istiyorsa, kontrat kovalamamaları gerek. Sürekli daha iyisini hedeflemeli, bu yönde çalışmalar yapmalı. Başarılar, bir jenerasyon işi. Birlikte oynama alışkanlığı diyebiliriz. Bireysel olarak da bakacak olursak, iyi bir futbolcunun yanı sıra iyi bir de atletim. Messi çok özel bir oyuncu. Aynı zamanda ahlâklı bir kişilik. Saha içi ve saha dışı performansında müthiş bir uyum var. Ayrıca dünya devi bir takımda oynuyor. Artık Messi ve Ronaldo birbirleriyle değil kendileriyle yarışıyorlar. Oyun arkadaşları çok önemli. Paylaşmayı sevmek demek rekora kavuşmak demek. En fazla gol atma rekorunda, medyanın da önemli bir rolü oldu. Hatta takım arkadaşlarım bana gol attırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.” Genç yaşta Yüzler Kulübü’ne giren Burak Yılmaz ve Umut Bulut, Kral’ın rekorunu kırabilecek mi? Kırılması çok zor görünüyor Yılmaz Vural: “1989 senesinde Bursaspor’u çalıştırıyordum. Arkadaşlarım ‘Sakaryaspor’da bir oyuncu var. İstersen bak.’ dediler. 600 bin liraya transfer ettik. Hakan, 1 metreden goller kaçırıyor, ben de onu oynattığım için eleştiriliyorum. Israr ettim. Türkiye çok farklı bir santrfor tipi kazanmıştı. 249 gol, çok zor bir rekor. Onu takip eden futbolcular da (Necati, Umut, Burak) belli bir yaşa geldi. Onların bu şartlarda bu rekoru kırması çok zor. Tabii ki rekorlar kırılmak için vardır. Bence, Messi’nin başarıları kendisine ait. Bütün gollerini Xavi ve Iniesta’nın pasları ile atmıyor. Messi, kırdığı rekorları geliştirerek kırılması daha zor bir hale getirecek.” Uğur Meleke: “Rekorun kırılması çok kolay değil. Çünkü 80’lerde, 90’larda gol kralları bir sezonda 30’lu sayılara sık sık ulaşıyorken şimdi 20’lere ulaşmak bile zor. İstikrarlı bir golcü, Süper Lig’de 10 yıl iyi bir takımda oynasa ve her yıl ortalama 15 gol atsa, toplam 150 gol yapar. Bence gerçekçi rakamlar, bunlar. Bu bağlamda rekor da uzak. Messi, dünyalı değil bir kere. Sanırım 10 yıl sonra rekorlardan bahsederken ‘Messi’nin dışında’ diye bahsetmek zorunda kalacağız. Messi’nin skorundan sonraki ikinci skor, rekor kabul edilecek.”

    0 0

    Baharda yeşilin tonlarının ağır bastığı Ankara parkları, kış aylarının yaklaşmasıyla sarı, kahverengi ve kırmızı renklere bürünüyor.Rengarenk yapraklı ağaçlar kışa hazırlanırken geriye karpostallık görüntüler bırakıyor. Başkent'teki diğer parklar gibi Seymenler Parkı'na vakit geçirmek için gelen vatandaşlar kartpostallık görüntüleri kaydetmek için fotoğraf makinelerine sarılıyor. Ağaçlardaki sararmış yapraklar gibi yere dökülen yapraklar da parka ayrı bir güzellik katıyor.

    0 0

    Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Kemal Onar ile 1. ölüm yıldönümünde anılan Doğan Koloğlu, sadece Galatasaray’ın değil, Türk sporunun iki efsane adıydı. İkisiyle de birlikte çalıştım ve kendilerinden çok şey öğrendim. Ülkeleri için de çok değerli işler yaptılar. Bugün ‘nesli tükenmiş’ diye adlandırılan türden insandı ikisi de. Bu yazıyı onlar için bir saygı duruşu olarak kabul edin lütfen.Geride bıraktığımız günlerde Galatasaray’ın unutulmaz yöneticilerinden Kemal Onar Ağabeyimizi kaybettik… 1 yıl önce yitirdiğimiz Doğan Koloğlu ile çeşitli bakımlardan benzerlikleri vardı Onar’ın. İkisi de işlerinin en iyileri arasında yer alarak örnek kişiler oldular. Onları tanıma ve birlikte çalışma mutluluğunu yaşadım. Bu yazıyla bir saygı duruşunda bulunmak istiyorum.Uzun yılların TRT serüveninin ardından işe adeta sıfırdan başlarcasına 30 küsur yaşımdan sonra Galatasaray muhabirliği yaptığım dönemde Kemal Ağabey de Galatasaray yöneticisiydi. Belki de değildi çünkü bu ikisi arasında fazla bir fark yoktu. Kemal Ağabey, yönetici olmadığı zamanlarda da mutlaka Galatasaray’la ilgili birşeyler yapardı. Genel kurulların, Kulüp Divanı toplantılarının olmazsa olmaz adamlarından biriydi. Karşılaşılan her türlü soruna çözüm getirebilecek akil adamlar arasındaydı.“Hatırladıklarımdan” adlı üç ciltlik dev kitabından baktım, onunla ilgili olarak 30 Ocak 1987’de “Paylaşılamayan Piyangocu” başlıklı bir haber yazmışım. Yaşandığı halde inanılması zor bir durum. Her konuda birbirinin boğazına sarılmayı birinci görev sayan üç büyük kulüp ondan yararlanma konusunda birleşmiş… Kemal Onar, Sarı Kırmızılı kulübe getirdiği çağdaş muhasebe düzeni ve daha o dönemde bilgisayar kullanma özelliğinin yanında aynı zamanda 3 büyük kulübün piyangolarını düzenlemiş olmak gibi bugün inanılması zor bir iş başarmıştı.1980’li yıllarda piyango düzenlemek kulüplerin gelir elde etme konusunda başvurdukları yollardan biri hatta başta geleniydi. Ancak bu işin adam gibi yapılması da önemli bir noktaydı. Yoksa üç-beş kuruş kazanırken kulübün adını kirletmek gibi çok ciddi tehlikelerle karşılaşabilirdiniz. Zaten vatandaşın böyle işlere olan güveni de pek üst noktalarda değildi. Onun için de işin başına tepeden tırnağa her ayrıntıyı bilen ve yapabilen birini getirmek gerekiyordu. O kişi de Kemal Onar’dı.Galatasaray’ın tek kuruşunun üzerine nasıl titrediğini yine kitabında şaka yollu anlatıyor. TSYD Kupası için yapılan anlaşmada TV yayınından alınacak para 700 bin dolardır ve her nedense buna 1 dolar daha eklenmiştir. Üç büyük kulüple TSYD arasında bölünecek paradan Galatasaray’ın payına 175 bin doların yanısıra ayrıca 25 cent düşmektedir. Kemal Ağabey de onu, “Cömertliğime gelmiş, istemeyi unutmuşum” diye aktarır kitabında.Koloğlu ve hücum futboluDoğan Koloğlu ile çok daha yakın olma imkanı buldum. Biraz şaka gibi ama gerçek: Hürriyet’te yeniden spor müdürü olmasında pay sahibiydim. Kovaçeviç’in Galatasaray’a transferi haberini atladığım için rahmetli Eşfak Aykaç-Rıdvan Yelekçi ikilisi görevden alınıp o getirilmişti. Daha önce görevden ayrılmak zorunda kalışı, açık bir haksızlıktı. Rahmetli Selçuk Yula ile ilgili bir hastalık haberi büyük soruna yol açmış ve haber doğru olduğu halde sıkıntı yaşamıştı.Beni hem sever hem döverdi! Ne yapsam tatmin olmaz, sürekli birşeyleri eksik bıraktığımı ileri sürerdi. Çünkü bir yandan kendisi de muhabirlik yapıyordu ve onunla yarışabilmek mümkün değildi. Bir gün dayanamayıp bunu kendisine söylemiştim. “Sevgili Ağabey, sen Galatasaray’ın canlı tarihi gibisin. Burada futbol oynamış, menacerlik yapmış, yönetimde bulunmuş, gazeteci olarak izlemiş birisin. Herkesi tanıyorsun, bilmediğin bir durum olamaz. Haliyle benden daha iyi muhabirlik yaparsın” demem karşısında faça vermemiş ama mutlu olmuştu.Epeyce sıkı çalıştığım ve hemen her gün 3-4 haberle geldiğim halde bunları yeterli bulmaz, hep birşeyleri eksik bıraktığımı göstermeye çalışırdı. Bu durum beni bir yandan yorarken öte taraftan da farkında olmadan gelişmemi sağlıyordu. Gerçi o yaşta kulüp muhabirliği yapıyor olmaklığım nedeniyle yeterince donanımlıydım ama hep daha fazlasını isterdi. Gazeteciliğin nasıl bir yarışma mesleği olduğunu bu şekilde de görmüş, yaşamıştım...Türk sporunda belki de ilk ve tek fikir hareketinin öncüsüydü. 1982 Dünya Kupası sonrasında futbolun belirgin biçimde değiştiğini, bizim de buna ayak uydurmamız gerektiğini savunan yazılarıyla gündem oluşturdu. Savunduğu fikre ‘hücum futbolu’ adı verildi ama durum biraz daha değişikti. Türkiye’de futbol o güne kadar çok savunmaya dönük bir anlayışla oynanmış hatta bu nedenle 1-9-1 diye adlandırılan dizilişler sözkonusu olmuş, bu durum ‘Çanakkale geçilmez!’ diye kavramlaştırılmıştı…Çok haksız ve çirkin tepkilerle karşılaştı. Kendisine fikir düzeyinde karşılık vermekte zorlananlar arasında işi iğrenç hakaretlere kadar vardıranlar oldu. Bütün bunlar karşısında o hiç aldırış etmeden işini yapmaya çalıştı. Özellikle 1980’li yılların ikinci yarısında ortalığı kasıp kavuran bu tartışmalarla ilgili herhangi bir çalışma yapılmamış olması önemli bir eksiktir. Elimizde hiç değilse “Hücum futbolu” adlı bir kitap bulunmalıydı.Çok değerli iki spor adamı ağabeyimizi hayırla anıyorum. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsınlar.Milyarlık bağış!Doğan Koloğlu ile yaşadıklarımız için kitap yazmak gerekir, onun yerine Kemal Onar Ağabeyimizle ilgili bir anımı aktarayım. 1987’nin Ocak ya da Şubat’ı olmalı. Mali genel kurul öncesinde yine kulübün borcu önemli bir sorun olarak gündemde. Üç önemli yönetici Alp Yalman, Ergun Gürsoy ve Faruk Süren’in 250’şer milyon lira dolayındaki alacaklarını kulübe hibe edecekleri, bu sayede bir soluklanma olacağı konuşuluyor.Bir cumartesi günü gazetede sayfa sekreteri Yücel Telören, bütün muhabirlere çağrıda bulunuyor: Manşet boş, kim iyi haber getirirse yaşadı… O zaman tek sayfalık Hürriyet Spor’un manşetinde yer almak önemli bir iş. Ayrıca bu tür haberlere prim de veriliyor. Bu motivasyonlarla hepimiz telefonlara sarılıyoruz. Yarış başlıyor...Aslında Kemal Ağabey önemli bir haber kaynağı sayılmaz, ketumdur ama ne olur ne olmaz diye aradım. Laf arasında sözkonusu bağışın gerçekleştiğini söylemez mi? Neredeyse sandalyeden düşüyordum fakat faça vermedim. Sanki olağan konuşmayı sürdürüyormuş gibi “Ağabey, rakamlar nasıldı?” diye sordum. “Makbuzlarını biraz önce kestim” deyip söyledi. Şıkır şıkır oynayacak haldeydim.Sohbet havası içinde haberi bütün ayrıntılarıyla almıştım. Yazıp yazmama durumunu da özellikle konuşmadım çünkü ‘şimdilik yazma’ filan diyebilir, ben de golü yerdim…Ertesi gün “Milyarlık bağış” manşeti bayrak gibi dalgalanıyordu gazetenin spor sayfasında. Milliyet’ten Bahri Havadır, Cumhuriyet’ten Halil Özer başta olmak üzere haberin peşinde koşan herkesi atlatmıştım. O günün parasıyla 25 bin lira da prim aldığımı hatırlıyorum. Sağolasın Kemal Ağabey!

    0 0
  • 11/29/14--16:00: Meskenleri sokak oldu
  • Arap baharıyla başlayan Suriye’deki kanlı savaş sürüyor. Yaşanmaz hale gelen ülkede milyonlarca kişi yerinden oldu. Kazananı olmayan iç savaşın en çaresizleri ise çocuklarla birlikte kadınlar!Aileleriyle birlikte Türkiye’ye sığınan Suriyeli kadınlar, sokak ortasında hayat mücadelesi veriyor. Ülkelerindeki savaştan kaçan Suriyeli kadınları, yaklaşan kış şartları tehdit ediyor. Paklarda, viyadük altlarında derme çatma çadırlarda kalan mülteciler, kendilerine uzanacak bir yardım eli bekliyor. Esenler Otogarı yanındaki boş bir arazide kurdukları naylon çadır altında kalıyor iki çocuk annesi Nacwa Said. IŞİD’in Halep’in kenar mahallelerini kuşatmasıyla birlikte eşi ve iki çocuğunu alarak Türkiye’ye kaçmış. Halep’te eşinin ayakkabı işiyle uğraştığını söyleyen acılı kadın, burada ise bir ekmeğe muhtaç kaldıklarını söylüyor. IŞİD’in Türkmen mahallelerini ele geçirdiğini anlatan Nacwa, yakınlarından yüze yakın kişinin öldüğünü belirtiyor. Bunun üzerine Türkiye’ye sığındıklarını ifade eden Nacwa, burada da açlıktan ve soğuktan donup ölebilecekleri korkusuyla yaşıyor. Zeytinburnu’nda bir viyadük altına sığınan Şirin Halilde ailesiyle birlikte Humus’tan gelmiş. Kalacak ev bulamadıklarını söyleyen Halil, eşi ve beş aylık bebeğiyle viyadük altına yerleşmiş. En azından yağmurdan korunduklarını söyleyen genç kadın, yaklaşan kış şartlarına karşı çaresiz olduklarını ifade ediyor. Humus’ta eşinin tesbih satarak evlerini geçindirdiğini söyleyen Halil, İstanbul’da yiyecek ekmeğe muhtaç olduklarını dile getiriyor. İş bulamadıkları için ev de tutamadıklarını anlatan Halil, hayırseverlerden yardım bekliyor. İki kardeşi ve annesiyle birlikte Humus’tan gelen Meryem Arafat’ın hikayesi de diğerlerinden farksız. İç savaşta babasını kaybetmiş. Ardından bir hava saldırısında evleri yıkılmış. Ortada kalan annesi, çareyi çocuklarını alıp Türkiye’ye sığınmakta bulmuş. Önce Hatay’a gelmişler, fakat gidecekleri bir yakınları olmadığı için iş bulma umuduyla İstanbul’un yolunu tutmuşlar. Burada da ne bir iş ne de başlarını sokacak bir ev bulmuşlar. Meryem, iki kardeşi ve annesiyle birlikte Merter’de naylondan kurdukları çadırda kalıyor. Polis ve zabıtaların kendilerini rahat bırakmadığından yakınan genç kız, sık sık yer değiştirdiklerini söylüyor. Polisin kendilerini kampa götürmek istediğini anlatan Arafat, çadır kentlerde yaşayamayacaklarını belirtiyor. Suriye’deki iç savaş dördüncü yılında, Esed yönetimine karşı başlayan silahlı mücadelede 200 binden fazla insan hayatını kaybetti, binlerce kişi yaralandı. Güvenliğin kalmadığı ülkeden 5 milyon kişi ise çevre ülkelere sığındı. Savaşın ilk günlerinden beri Türkiye, Suriyeli mültecilere sığınak oldu. Sayıları her geçen gün artan mültecilerin barınma ve iş bulma sorunu da büyüyor. Sınırı geçen mülteciler ilk olarak 10 ilde kurulan 24 çadırkente alınıyor. Türkiye’de akrabası olanlar onların yanına yerleşiyor. Düşük ücretlerle iş bulabilen Suriyeli mültecilerin bir kısmı da üç dört aile bir daire tutarak barınmaya çalışıyor. İş imkânı ve gidecek yeri olmayanlar ise sokaklarda.

    0 0

    Kandı organdı derken nakil sürecine giren gönüllüler bir hayat sıradanı. Ancak Kanada’da 40 kişi öyle bir şeye gönüllü oldu ki vallahi yürek ister. Bir kısmı Kanada’da geliştirilen ebola aşılarının ilk partisi, Kanada Veksinoloji Merkezi’nde 40 gönüllüye enjekte edildi. Aşı, canlı ebola virüsü içermiyor da çeşitli hayvanlardan alınan virüslerin genetiğinin ebola ile değiştirilmesine dayanıyor. Şimdi ebola virüsü düşünsün! Fakir ama vefalı bir gençTürk filmlerinin meşhur sahnesidir, fakir olan çalıştığı fabrikaya patron olarak döner. Ve patron koltuğunda “Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı!” diyerek kameraya döner. İşte bu sahne Çin’de gerçek oldu. Xiong Shuihua isimli bir milyoner doğduğu köydeki eski evleri yıktırıp yerlerine yenilerini yaptırdı ve 72 aileye evleri bedava hediye etti. Vefalı milyonerin hayırseverliği 4 milyon dolarlık bir projeyi kapsıyor. Ne diyelim diğer zenginlere de ders olsun. Hava değil medyum muhalefetiHavayolu şirketinin yiyecek içecekten tutun yaptıkları rötara kadar değişik politikalarına alışkınız. Ancak Brezilya’da öyle bir şey oldu ki... Ünlü bir medyum TAM isimli havayolu şirketine ait uçağın düşeceğini iddia etti, ortalık karıştı. Medyum Jucelino Nobrega da Luz’un sözlerini ciddiye alan şirket, uçağın uçuş numarasını değiştirdi. Uçağın motor sorunları yüzünden düşeceğini iddia eden Jucelino Nobrega da Luz, Prenses Diana’nın hayatını kaybedeceğini önceden bildiğini de söylüyor.

    0 0
  • 11/30/14--00:24: Acıtan kurdeleler!
  • Isparta’nın Yalvaç Kaymakamlığı’nın boya sandığı isteyen vatandaş için ‘resmi açılış töreni’ düzenleyerek kurdele kesmesi haftanın en çok konuşulan olaylarından biri oldu. İki yıl önce gerçekleşen bu olay yeni duyulsa da onur kırıcı kurdeleler devam ediyor.Protokolün vazgeçilmezlerinden kurdele merasimi Türkiye'de artık bir gelenek haline geldi. Fabrikaların, okulların, tesislerin, AVM'lerin, yolların, mağazaların açılışlarında, kısacası aklınıza neresi geliyorsa… Kimler yer alıyor, protokol teriminin açılımında; kaymakam, vali, milletvekili, bakan, başbakan veya cumhurbaşkanı… Nasıl icra edilir peki bu âdet? Protokolde yer alan kimseler büyükten küçüğe doğru sıraya geçer!.. Ellerdeki makaslar ardına kadar açılır ve ‘şakk' sesiyle beraber açılış kurdelesi kesilir. Makas bulamayanlar da kurdeleyi işaret parmağı ile orta parmak arasına alıp komik bir manzara oluşturur. Gazetelerde, televizyon haberlerinde bu tür kurdele kesimlerini sık sık görmeye başladık. Bir de; insan onurunu inciten kurdeleli açılış törenleri var. En son örneğini Giresun'un Duroğlu beldesinde gördük. Biz de özellikle son zamanlarda göze daha çok ilişir olan, kâh ‘onur kırıcı' kâh ‘bu kadar da olmaz' dedirttirecek kurdeleli açılışları bir araya getirdik.Akülü engelli aracı, Meclis gündeminde…Tarih 19 Şubat 2014. Günlerden çarşamba… Giresun merkeze bağlı Duroğlu beldesinde öğle vakitleri… Bir önceki gün, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hibe edilen çöp kamyonlarının hizmete sokulmasının ardından yine ilginç bir o kadar da gönül kırıcı bir tören daha… Neyin açılışı mı dersiniz? ‘İhtiyaç sahibi bir kadına alınan akülü aracın açılışı' diye cevap verebiliriz. AK Parti Giresun İl Başkanı Hasan Aydın, AK Parti Merkez İlçe Başkanı Aytekin Şenlikoğlu, Duroğlu Belde Belediye Başkanı AK Partili Murat Kılıçaslan ve Giresun Engelliler Kent Konseyi Başkanı Dr. Fatih Dölek, üstünde engelli kadının oturduğu akülü araca gerilen kurdeleyi hep birlikte ellerindeki makaslarla keserler. Böylece yetkililer, belediye ve yardımseverlerin katkısıyla alınan akülü engelli araç için, kurdeleli 'açılış töreni' düzenlemiş olurlar.Yardım alan kişi mahcubiyetinden yüzü kızarır hale gelmişti. Buna mukabil olarak AK Parti İl Başkanı Hasan Aydın ise açılışın partileri ile alâkasının olmadığını savunuyordu: “Engelli bir doktorumuz öncülüğünde, yardım toplanarak bir engelli vatandaşa araç temin edilmiş. Biz oraya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın çöp toplama aracı organizasyonu için gitmiştik. O sırada akülü aracın da teslimi vardı. Organizasyonla ilgimiz yok, kurdele ile ilgimiz yok, o şekilde hazırlanmıştı. Bizim reklam amacımız ya da siyasi kaygımız yok. Bunu yapan bir doktor, ne belediye ne parti ne de ben. Amaç, insanlara yardım etmek ve yardıma teşvik etmek.” Ayrıca anamuhalefet partisi CHP, yaşanan bu durumu eleştirerek, CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Hülya Güven, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam tarafından cevaplandırılması istemiyle soru önergesi vermişti. Güven, hükümetlerin temel görevlerinin engellilerin sorunlarını çözmek olması gerektiğini, AKP'nin bu tür durumları seçim yatırımı haline getirdiğini ve şov yaptığını söylüyordu. Bakan İslam'a ise şu soruyu yöneltiyordu: “Engelli aracın teslimi öncesi kurdeleli açılış töreni düzenlemek Bakanlığınızca nasıl değerlendiriliyor, bunu engelli için onur kırıcı bulmuyor musunuz?”Engelli gence sivil kurdeleBursa'nın İnegöl ilçesi. Ahmet Ona, ayakkabı boyacılığı yapan zihinsel engelli bir genç. Verilen rehabilitasyon sonucu, normal bir insan kadar düşünüp, konuşabiliyor, Ona. Okulu bırakıp 2 yıldır ayakkabı boyacılığı yapıyor. Kasımefendi Caddesi üzerinde yer alan Cuma Mahallesi Muhtarlığı mevkiinde çalışan Ona'ya esnaf büyüklerinden boya sandığı hediye edildi. Caddenin ortasında kurdele kesilerek açılışı gerçekleştirildi, boya sandığının. Boyacı sandığını yapan mobilya ustası Mehmet Bahadır, “Çevremizin sevilen çocuğu Ahmet'i burada sevmeyen yok. Uzun zamandır buralarda boyacılık yapıyor. Alıştık biz ona. Ama iki yıldır bu işi oldukça eski ve bozuk bir sandıkla yapıyordu. İçimiz el vermeyince yeni bir sandık yapmak istedim. Kendi aramızda bir tören düzenleyerek sandığın açılışını da yaptık." diyordu. Ahmet Ona, iki yıl önce hem okuyup hem çalışıyormuş. Şimdilerde ise vaktini tamamen boyacılığa ayırıyor.Dünyanın en mutlu insanı!Yer; Isparta ilinin Yalvaç Kaymakamlığı. Kaymakam Ahmet Altıntaş, İlçe Özel İdare Müdürü Turgut Kara, bazı bürokratlar ve muhtarlar, hazır bir vaziyette sıralanmış bekliyorlar. Ellerde makas… Peki, neyin açılışının yapıldığını merak ediyorsanız işte cevabı: ‘Bir ayakkabı boyacısına alınan boya sandığının açılışı…’ Mesai bitiminin ardından, boya sandığının önüne kırmızı kurdele çekilir, Kaymakam kurdeleyi keser ve sandık ‘Âşık Davut’ lakaplı Davut Tanrıverdi’ye teslim edilir. Yıl 2012… Bugünlerde bile halen güncelliğini koruyabildi bu açılış. Çünkü geçtiğimiz hafta internet sitelerinde yeni bir haber olarak yayınlandı.Vakaya dönecek olursak; Davut Tanrıverdi, annesi ve bir erkek çocuğuyla beraber yaşamaktadır. Maddi durumu el vermediği için, Yalvaç Kaymakamı Ahmet Altıntaş’a giderek, kendisine bir boya sandığı satın almasını ister. Kaymakam Altıntaş da, bir boya sandığı satın alınması talimatını verir. 500 liraya satın alınan boya sandığı için de Hükümet Konağı’nda, açılış töreni düzenlenir.Davut Tanrıverdi, açılış sonrası duygularını şöyle dile getirir: “46 yaşındayım. Aklımı kaçırdığım zamanlar oldu ama şükür şimdi iyi durumdayım. Kaymakam Baba bana bu iyiliği yaptı ya dünyanın en mutlu insanı benim…”

    0 0

    5 yıl önce tarihler bugünü gösterdiğinde bir yetenek yitip gitti aramızdan; Ahmet Uluçay. “Film çekmeseydim delirirdim.” diyecek kadar sinemaya âşık olan bir yönetmen. Kendisini anlamayanların deyimiyle bir hayalperest ya da adı her neyse işte.Olmayacak işler için boşuna uğraşmak için kullanılıyordu ‘Karpuz kabuğundan gemiler yapmak' tabiri. Ahmet Uluçay, çektiği ilk uzun metraj filmine bu ismi özellikle vermişti. Hayallerimizin sınırları var mıdır, yahut insan bir şeyin gerçekleşmesini ne kadar isteyebilir? O, bu soruları sorgulattı seyircilere. Bir gönül hikâyesine dokunuyordu Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmi.Hüzün ve sinemayı sevmek de vardı. Uluçay, kendi çocukluğundan ve sinema sevdasından yola çıkarak yönettiği filmiyle hafızalarda silinmez bir yer edindi. Bugün hâlâ adı anıldığında usta kelimesi de geçiyorsa ve “Ah bir yaşasaydı var ya..” diye uzun olasılık cümleleri kuruluyorsa başardı demektir. Neyi başardığı ise 55 yıllık yaşam öyküsünde gizli.Köylü yönetmen, Anadolu köylüsü, hayalperest ya da deli… Uluçay'a onu bir türlü anlamayanların yakıştırdıkları sıfatlar. O, hayatı boyunca bu sözleri hep işitti. Çünkü altı yaşından beri bir sevdanın peşinden koşuyordu. Sinemaydı bu sevdanın adı. Ahmet Uluçay, 1954 yılında Kütahya'nın Tavşanlı ilçesine bağlı Tepecik beldesinde doğar. Vefat edene kadar tüm hayatını orada geçirir. Çocukluğundan kopamadığını sık sık itiraf eden Uluçay, filmlerinin hepsini doğduğu topraklarda çeker. Hayatı, 60'lı yıllarda seyyar bir sinemacının köylerine gelmesiyle değişir. Çöplerden topladığı makaralardan çıkardığı filmlerle vakit geçirmek en büyük mutluluğu olur. İlk film hayalini, 12 yaşında kurar. Artık o vakitten sonra sinemayı okur, yazar ve düşler. İki arkadaşını da ikna edip filmleri birleştirip ahırlarda köylülere göstermeye başlar. Küçük bir Anadolu köyünde, Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu'nu kurar. Köylüler şaşkındır. Uluçay'ın yaptıklarına birçoğu anlam veremez. Ancak Ahmet Uluçay, gözü kara bir sinema sevdalısıdır ve asla vazgeçmez. Kendi imkânlarıyla kısa filmler yapar ve festivallerden ödüller almaya başlar. Bazen şartlar onu o kadar zorlar ki kamerasının aküsü olmadığı için sadece elektrik olan yerlerde çekim yapabilir.Ona köy kahvesinin içine mezarlık seti kurduran da bu imkânsızlıklarıydı. Ama bir gün geldiğinde hem yurtiçinde hem de yurtdışında Uluçay'ı tanımayan yoktu. Robert De Niro'nun dahi 'Senin filminde oynamak isterim.' dediği adam olur çıkar. Küçük bir çocuğun hayali neleri başarır, işte bu yüzden Uluçay, çektiği ilk uzun metraj filmine ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' adını verdi. Kendi yaşamından esinlendiği film ona birçok ödül kazandırdı.Uluçay için şartlar dört dörtlük olmadığı gibi bu durum bazen sinemadan da onu ayırıyordu. Muavinlik, kamyon şoförlüğü ve tarım işçiliği yapıp bir yandan da geçimini sağlıyordu. Aynı zamanda edebiyata meraklıydı. Her usta yönetmenin içinde bir edebiyatçı yattığını bildiğimizden şaşırmıyoruz. Dağlar ardında, uzak bir köyde/ Küçük bir çocuktum, kışlar uzundu/ Ambarlarımız dolu, ocak başlarımız sıcak büyülü /Gece yarıları başlardı hayatı/ Masalların,efsanelerin..dizeleriyle anlatıyordu çocukluğunu.Şiirler ve yazılar yazıyor, bazılarını dergilere gönderiyordu. Uluçay, kendisi de bir dergi çıkarır. Hayatı boyunca yakasını bırakmayan maddî sıkıntılar buna da engel olur. ‘Türkümüz’ adıyla çıkan dergi, şartlar el vermeyince ikinci basımını yapamadan yayından kalkar.Uluçay, çocukken bağlandığı sinemaya hep sadık kaldı. Ölürken de o yolda hâlâ film çekmenin peşindeydi. Genç bir çoban olan Yakup'un öyküsünü anlatacağı filmini tamamlayamadan aramızdan ayrıldı. Beynindeki tümör ve zatürre nedeniyle uzun yıllar tedavi gören Uluçay, 30 Kasım 2009 tarihinde hastalığına yenildi. Akıllarda ise ‘Acaba filmi tamamlayabilseydi nasıl olurdu?' soruları kaldı. Değişmez bir kural; galiba sahip olduklarımızın değerlerini onları kaybedince anlıyoruz. Tepecik Hayal Okulu Güliz Sağlam’ın, yaşadığı yıllarda tanışma fırsatı bulduğu Ahmet Uluçay’ın hayatından ve eserlerinden yola çıkarak hazırladığı bir belgesel. ‘Tepecik Hayal Okulu’ geçtiğimiz günlerde 5. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü kazandı.

    0 0

    Beton yiginlarinin arasinda nefes almakta zorlananlar icin yildiz parki adeta oksijen cadiri. hafta sonlari sehirden kacmak isteyenlerin ugrak yerlerinden olan parkin detaylarindan muhtesem guzellikler de sakli. sehrin ortasindaki bu kurtarilmis cenneti kesfetmek isteyenlere duyurulur...

    0 0

    Almanlar her daim dünya futbolunda söz sahibi olmayı başaran bir ülke olmuştur. Nitekim Brezilya’da gerçekleşen son dünya kupasını da havaya kaldırarak bunu bir kez daha ispatladılar.Hatta Alman ligi Bundesliga da Avrupa’nın en iyi 5 ligi arasında yer alıyor. Her sezon kafaya oynayan Bayern Münih dışında, farklı takımların da dönüşümlü olarak zirve yarışında yer alması ve şampiyonluklar yaşaması, Bundesliga’yı seyredilir bir lig haline getiriyor. Fakat Alman futbolseverleri bu sezon farklı bir heyecan sardı. Futbolda, özellikle Türkiye’de pek görmeye alışık olmadığımız ‘vefa’ ile tanıştı Alman futbolseverler.Son yılların en önemli takımlarından ve hep zirveye oynayan Borussia Dortmund’un bu sezon ligde çok kötü giderek lig sonuncusu olması herkesi şaşkına çevirdi. Özellikle bünyesinde pahalı futbolcular ve dünya şampiyonu futbolcular barındıran takımın puan cetvelinde en dipte olması hazmedilir değildi. Fakat Sarı Siyahlı taraftarlar, protesto yerine takıma ve teknik direktörleri Jürgen Klopp’a sahip çıkarak yeşil sahalarda adına az rastlanır bir vefa örneği sergiledi. Hem yönetim, hem taraftar hem de futbolcular olarak yeniden kenetlendiler ve alınan her kötü sonuç sonrası, umutlarını bir sonraki maça bıraktılar, ama asla hocalarını göndermeyi düşünmediler. Çünkü o hoca ve teknik ekip bu takımı bataklıktan alarak Avrupa’nın zirvesine çıkartmıştı. Tüm bunlar hem taraftar hem de yönetim bazında bilindiği için, kötü zamanlarda vefa göstererek hocalarına sahip çıkıyorlar. Hatta geçtiğimiz haftalarda yaşanan bir hadise ise taraftarın hocasına karşı duyduğu sevginin en içten göstergesi oldu. Takımın bir yenilgisi sonrası orta yaşlı bir bayanın basın toplantısına gelerek hocası Klopp’a gözyaşlarıyla ne olur bizi sakın bırakma, bu günler de geçecek, diyerek teselli etmesi Alman basınında da geniş yer almıştı. Bayan taraftar, “Biz senin hep arkandayız ve yeniden başarı için elimizden geleni yapacağız, yeter ki sen bizi bırakma.” demesi, sevgisinin ve vefanın zirve yaptığı andı.Lig sonuncusu olmalarına rağmen her hafta 80 bin kişilik statlarının dolu olması ise sanırım apayrı bir ders niteliği taşıyan başka bir unsur. Özellikle taraftarın, skor ne olursa olsun söylediği, “Meine Borussia Aus Dortmund, Wir folgen Dir egal wohin es geht, Auch in ganz schweren Zeiten, Werden wir dich stets begleiten, Borussia wir sind immer für dich da, Shala la la shalalala” (Benim Borussia Dortmund’um sen nereye gidersen biz oraya geleceğiz” şarkısı sanırım bu vefanın ne kadar güçlü olduğuna dair bir işaret.Peki, bizim ligimizde neler oluyor. Tam anlamıyla bir ‘feda’ yarışı oynanıyor. Eski başarıları hep eskilerde bırakıyoruz ve yenisi gelmediği müddetçe kolayca eski değerleri feda ediyoruz. Tıpkı geçen sezon Fenerbahçe’yi şampiyonluğa ulaştıran Ersun Yanal’a yapıldığı gibi. Ya da bu sezon lider durumdayken Galatasaray’ın, İtalyan teknik adamı Cesar Prandelli ile yollarını ayırması gibi..

    0 0

    Galatasaray ve Trabzonspor, başarısızlıkları öne sürerek geçtiğimiz haftalarda teknik direktör değişikliğine gitti. 4 büyüklerden ikisi, 11 hafta gibi kısa bir periyotta teknik adamları yenilerken Avrupa’nın devlerinde durum ne? Onlar da kısa süre içinde antrenörlerin görevine son veriyor mu?Takvim yaprakları, geçtiğimiz Temmuz ayının 8’ini gösteriyor. Dünya Kupası’nın son günleri. İtalya ile Dünya Kupası’nda gruplarda elenen Cesare Prandelli, Galatasaray ile sözleşme imzalar. İtalyan Mancini’nin halefi olarak gelen Prandelli ile sezona başlar Galatasaray. Ancak işler istenildiği gibi gitmez. Özellikle Avrupa’da beklenen başarı elde edilemez ve en son Anderlecht’e mağlup olarak Avrupa’ya veda edilir. Sezona 4. yıldız hedefiyle başlayan Aslan, başarısız sonuçların faturasını teknik direktöre keser ve yollarını ayırır. Aslında İtalyan hoca yönetimindeki Sarı-Kırmızılılar 11. hafta itibarıyla liderin 1 puan gerisinde yer alarak 2. durumdaydı. Ancak yönetim, tasarrufunu Prandelli’yi gönderme yönünde kullanarak, 3 yıllık sözleşmeyi 11 haftada bitirdi…Teknik direktör değiştirmek Türk futbolunda bir alışkanlık haline geldi. Süper Lig’de henüz 12. haftanın maçları oynanmasına karşın 6 kulüp (Galatasaray, Trabzonspor, Gençlerbirliği (2), Torku Konyaspor, Suat Altın İnşaat Kayseri Erciyesspor ve Balıkesirspor) teknik adamlarıyla yollarını ayırdı. Galatasaray’ın Prandelli’nin yerine Hamza Hamzaoğlu’nu, Trabzospor’un ise Boşnak teknik adam Vahid Halilhodžić’den boşalan koltuğa Ersun Yanal’ı getirmesi bunlardan. Sezon başında da bu takımlara 11 kulüp refakat etmişti; Akhisar Belediyespor, Bursaspor, Çaykur Rizespor, Galatasaray, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Fenerbahçe, İstanbul Başakşehir, Suat Altın İnşaat Kayseri Erciyesspor, Mersin İdmanyurdu ve Trabzonspor… Bu değişken ortamda Beşiktaş, Kasımpaşa, Eskişehirspor, Kardemir Karabükspor ve Sivasspor geçen sezonu tamamladıkları hocalarla bu sezona devam etmeyi başardılar. Her şey ortada… 2014-2015 sezona toplamda 17 teknik adam değişikliği ile başlayan kulüpler, bir bakıma antrenörlerin hiç gözünün yaşına bakmadı adeta.Türk futbolunda teknik direktör konusundaki istikrarsızlık son yıllarda giderek artan bir ivme kazanıyor. Hal böyle olunca, en küçük başarısızlıkta faturayı hocaya kesen Türk kulüpleri istikrarı da yakalayamıyor. Türkiye Ligi’nin tartışılan antrenörlerinin başında gelen Kasımpaşa Teknik Direktörü Şota Arveladze halihazırda ligin en kıdemli antrenörü. Gürcü hoca, 8 Ekim 2012’den itibaren hiç ara vermeden 93 maçtır görev yapıyor. Bugün 94. maçına çıkacak olan Şota’yı Eskişehirspor’un hocası Ertuğrul Sağlam 75 maçla takip ediyor. Beşiktaş’ın çalıştırıcısı Slaven Bilić 73, Sivasspor’un çalıştırıcısı Roberto Carlos 66 maçtır takımlarının başında… Üç hocanın benzer bir yönleri ise 2013 yılından itibaren takımlarının başarıları için ter dökmeleri. Peki, Avrupa’nın önde gelen liglerindeki durum ne? Devler, teknik direktör konusunda nasıl bir tasarrufta bulunuyor? İstikrar mı? Yoksa…İstikrar, İngiltere Premıer Ligi’nde Avrupa’da İngiltere Premier Ligi bir istikrar abidesi olarak karşımızda duruyor. İngiltere’deki kulüplerin teknik direktör konusundaki sabrı, büyük başarıları da beraberinde getiriyor. 1878 yılında kurulan Manchester United’ı, 129 yılda 17 teknik direktör çalıştırırken, 1886 yılında kurulan Arsenal’de 18, 1892 yılında kurulan Liverpool’da ise 115 yılda sadece 16 teknik direktör görev yapmış. Kulübün üçüncü teknik direktörü Tom Watson tam 19 yıl süreyle takımın teknik patronluğunu yaparken, efsane menajerler Bili Shankley 15, Bob Paisley 9, George Key 14 sene aralıksız Liverpool’u çalıştırmış. Arsenal’i 18 yıldan beri çalıştıran Arsene Wenger şu an İngiltere Premier Ligi’nin en kıdemli antrenörü. Son zamanlarda İngiltere’nin önde gelen kulüpleri de teknik direktör değişikliğinden mustarip. Bunlardan biri de Manchester United. 27 yıl takımı çalıştıran Sir Alex Ferguson’un sonrası 2 teknik adam ile çalıştı. Hem de 2 yıl (2013-2014) içinde. Liverpool için de geçerli bu durum. 6 yıl (2004-2010) takımın başında kalan İspanyol Rafael Benítez’in ardından 4 yıl içinde 3 hoca değişikliğine gitti Kırmızılar.Almanya’da da İngiltere kadar olmasa da bir istikrar söz konusu. Thomas Schaaf, geçtiğimiz seneye kadar 14 yıl Werder Bremen’de görev yapmıştı. Borussia Dortmund’u 6 yıldan beri çalıştıran Jürgen Klopp Bundesliga’nın en kıdemli antrenörü olarak dikkat çekiyor. Bayern Münih’te ise Jupp Heynckes’in 4 yıl çalışıp emekliye ayrılmasından sonra takımın başına 2013’te Pep Guardiola geçti. İspanyol adam uzun soluklu gibi duruyor. Almanya Bundesliga’da Hamburg, Schalke, Werder Bremen ve Stuttgart değişime giden takımlar arasında.Total futbolun beşiği Hollanda’da bu sezon, AZ Alkmaar, Utrecht, Excelcior, Dortecht ve Nac Breda kötü gidişatın hesabını teknik adamlara kesen takımlar olarak ön plana çıkıyor. İspanya’da ise Levante, R.Sociedad, Espanyol, Almeria ve Cordoba… Serie A’da Mancini tekrar İtalya’ya dönerek Inter’in başına geçti. Chievo’da ise Rolando Maran patron koltuğunda. Fransa, İngiltere ile birlikte teknik direktör değişikliği konusunda en tutucu ülke olarak karşımıza çıkıyor. Fransa’da Bastia’nın başındaki efsane futbolcularından Claude Makalele’nin görevine son verilirken, İngiltere’de ise sadece C.Palace takımının hocası değişti.Kısaca, bu sezon yapılan teknik direktör değişiklikleri şöyle; Türkiye 7, Hollanda 5, İspanya 5, Almanya 4, İtalya 2, Fransa, 1, İngiltere 1.Avrupa'da rekor 44 Türkiye'de 6,5 yılFransız Guy Roux, 44 yıl Auxerre'in başında kalarak bir efsane haline dönüşür ve futbol tarihine geçer. Türkiye'de ise rekor Beşiktaş'ı çalıştıran Gordon Milne'e ait 6,5 yıl ile. İngiliz teknik adam Siyah-Beyazlı takımla 285 (37 Türkiye Kupası, 16 Avrupa Kupası, 213 lig, 4 Cumhurbaşkanlığı, 1 Başbakanlık, 14 TSYD Kupası) maça çıkarak en uzun süre bir takımın başında kalan antrenör oldu. Ayrıca Fatih Terim, G.Saray'ı ilk çalıştırdığı 1996-2000 arasında toplam 195 resmi maça çıkarak takımını yönetti. Böylece, bir takımın başında en uzun süre görev yapan Türk antrenör unvanını kazanmış oldu.

    0 0

    Sporda şiddetin Batı’da nasıl engellendiğine bizde ise nasıl önlenemeyeceğine ilişkin iki olay geçtiğimiz ay içinde peşpeşe yaşandı. Basket maçında Sırp taraftarın öldürülmesi, hem kamuoyunda pek yankılanmadı hem de ilk anda tuhaf açıklamalar yapıldı. İspanya’da yaşanan olayda ise polis ve adliyenin gerektiği gibi çalışmasının yanında Atletico Madrid kulübü olaya karışan taraftarlarla ilgili çok net önlemler aldı. Kombineler iptal edildi, ömür boyu stada giriş menedildi.Sık sık bu tür olaylar yaşandığından haliyle hepsinin ardından ‘Nasıl önlenir?’ tartışmaları başlıyor. Sporda şiddetin önlenmesi konusunda hiçbirşey yapılamayacağını söylediğim zaman da birileri çıkıp beni umutsuzluk ve karamsarlıkla suçlamaya kalkıyor. Oysa yaptığım basit bir saptama. Yani gerçeğin fotoğrafını çekmek.Çünkü en başta yapılması gereken de bu. Öncelikle durumu ve sorunu doğru kavramalıyız. Ondan sonra sorunun çözümü için doğru ve sağlam adımlar atabiliriz. Yoksa boş konuşmayla sorunlarımızı çözebileceğimizi sanmak, dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmek gibi bir kısır döngüye yol açar. Yaşadığımız da budur.Aslına bakarsanız sporda şiddet sorununun çözümünden umut kestiğimizi yakın zamanda yaşadığımız acı bir olay çok açık biçimde gösteriyor. Galatasaray Liv Hospital-Kızılyıldız Eurolig basket maçında salon dışında çıkan olayda öldürülen Sırp taraftar pek ciddi bir sorun olarak görülmedi. Medya olaya sınırlı bir yer verdi.O kadar da değil, daha ilk anda yetkililer inanılması imkansız bir açıklama yapmakta sakınca görmedi. Efendim, olayla Galatasaray taraftarının bir ilgisi yokmuş. Sırp taraftarların kendi aralarındaki kavga sırasında biri bıçaklanmış. Galatasaray Kulübü Başkan Yardımcısı Abdurrahim Albayrak da o sevimli şivesiyle “Allah’ıma şükürler olsun” diyerek bu “sevindirici” haberi kameralar önünde birkaç kez tekrarladı.Elbette ki Sırp tarafı bu gayrıciddi açıklamalara şiddetli tepki gösterdi ama biz ona da fazla aldırmadık. Oysa uluslararası alanda başımızı derde sokacak türden yeni bir sorundu bu… Neyse ki büsbütün aklımızı oynatmadığımızı gösterecek gelişmeler oldu. Polis gerekli çalışmaları yaptı ve işin içyüzünü ortaya çıkardı. Failler de yakalandı. Bundan sonrası yargının işi.2000’den bu yana hep laf!Kuşkusuz başka kesimlere de çok önemli görevler düşüyor ama bu tür şeylere fazla kulak asan yok. Sosyologlardan medyaya kadar çok geniş kesimlerin harekete geçmesi gerekiyor fakat pek kimsenin kılı kıpırdamıyor. 2000 yılında Taksim’de iki Leeds United taraftarının öldürülmesi korkunç bir olaydı ve belki de UEFA Kupası’nın kazanılmasını gölgeleyecek kadar ciddi etkileri oldu Batı’da.Biz ona da fazla kulak asmadan yaşamayı becerebildik. O konuyla ilgili olarak ilgili kesimler hemen hiçbir ciddi araştırma-soruşturma gereği duymadı. İngiltere’nin Sunday Times gazetesi işin içyüzünü araştırmak üzere iki muhabirini gönderdi. Onların araştırmalarının sonuçları Hürriyet gazetesinde yer aldı.Kısaca durum şöyleydi: Bu tür cinayetler belli taraftar grupları tarafından bilinçli olarak işleniyordu. Çünkü hem bu işin kısa sürede vatan-millet meselesi haline getirilme imkanı vardı hem bu şekilde belli kişi ve gruplar önemli bir statü kazanıyordu. Yani taraftarlar arasında mafyatik bir süreç işliyordu. Kulüplerin de bu konularla ilgili her durumda kullandıkları bir klişe imdada yetişiyordu: Üç-beş kendini bilmezin yaptığı şanlı kulübümüze maledilemez. Veleddallin amin!Hakkını yemeyelim: Türkiye’den de o dönemde Anadolu Ajansı’nda çalışan bir arkadaşımız durumu araştırdı. Elde ettiği bulguları yayınladı. Onun elde ettiği bilgi ve bulgular da İngiliz gazetesinin muhabirlerininkiyle örtüşüyordu. Özellikle varoşlardaki gençliğin memleket nimetlerinden pek payını alamıyor oluşları, bu tür sorunları daha da büyütecek gibiydi. Boşverin. Allah kerim.Ancak medyanın yaptığı başka bir iş vardı ki, sadece Türk basınında değil dünyada bugüne kadar yaşanmış medya rezaletleri içinde rahatlıkla yer alabilirdi. Öldürülen iki taraftar ile Galatasaray’ın maçta attığı 2 gol eşleştirilip “Two size” diye bir hakaret vesilesi haline getirilmişti.Bu dehşet verici çirkinliğin üreticisi olan kişi sonrasında adeta füze gibi yükseldi necip basınımızda. Arada başka türlü bir durum nedeniyle amiral gemisinden denize atıldı ama birileri ona sahip çıkmakta gecikmedi. Böyle bir bulunmaz Hint kumaşı elbette ki ortalıkta kalacak değildi.Adalet nerede?Mahkeme aşamasında tahmin edilebilecek durumlar yaşandı. Güya öldürülen iki kişinin de içinde bulunduğu bir grup bizim kızlarımıza sarkıntılık etmiş, bununla kalmayıp bayrağımıza hakarette bulunmuş ve daha tahammül edilemez bir yığın yanlış davranışları sözkonusu olmuştu. Cinayeti işleyen kişiler de gerekli cezalandırmada bulunuyordu. Sanki Vahşi Batı’da yaşıyorduk! Davayı izleyen İngiltere Başkonsolosluğu ve Avrupa Birliği yetkilileri birkaç kez yakınmalarını kamuoyuna yansıttı ama fazla birşey değişmedi.“İngiliz taraftarlar Kevin Speight ve Christopher John Loftus’un ölümüyle sonuçlanan olayla ilgili 20 kişi yargılandı. 13 sanık beraat ederken, 7 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Davada 4 yıl 9 ay tutuklu yargılanan 1 numaralı sanık Ali Ümit Demir, 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yargıtay’ın bu kararı bozmasından sonra ikinci kez yargılanan sanıklardan Ali Ümit Demir, 6 yıl 8 ay ceza aldı. Ancak 4 yıl 9 ay yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Böylece olaydan 5 yıl sonra tutuklu sanık kalmadı. Cinayetlerin sorumlularının bu kadar az cezalarla kurtulması Türk kamuoyunda da infial oluşturmuştu. Gazeteler verilen cezaları manşetlerine taşıdığı haberlerle eleştirmişti.” (kaynak: http://www.on5yirmi5.com/haber/spor/spor-guncel/127846/dunden-bugune-taraftar-cinayetleri.html)İstanbul’daki olayla aynı günlerde İspanya’da benzer nitelikte üzücü bir gelişme yaşandı. Atletico Madrid-Deportivo La Coruna maçı öncesinde stat dışında çıkan kavgada bir taraftar nehire atılarak ölümüne yol açılmış oldu. İspanyol polisi hiç gecikmeden failleri yakaladı. Adalet de gerekli cezalarını verecek.Belki bundan çok daha önemlisi, Atletico Madrid kulübü polis tutanaklarında adları geçen kendi taraftarlarını çok şiddetli biçimde cezalandırdı. Kombinelerin hemen iptalinden ömür boyu maçlardan mene kadar varan, stat çevresinde görülmeleri halinde bile polise teslim etme kararlılığı içindeki önlemler dizisi bunlar.Buna karşılık 2000’den bu yana yaşanan korkunç olaylarla ilgili olarak kulüplerimiz ‘suyuna tirit’ denilebilecek türden üzüntü mesajları yayınlamakla yetindi. En fazla ‘şöyle yapacağız, böyle edeceğiz’ türünden o andaki öfkeyi yatıştırıcı birtakım sözler edilmekle yetinildi. Uygulamada hemen hiçbirşey görülmedi.İspanya’da gerek polis ve adliyenin gerekse kulübün getirdiği önlemlerin eksiksiz-aksaksız uygulanacağını biliyoruz. İşte böyle yaparsanız sporda şiddeti önleme konusunda bazı adımlar atmanız mümkün olabilir. Yoksa aynı konuyu sürekli konuşur, bir arpa boyu bile yol alamazsınız. Hatta umudu tamamen kesip olayı konuşmaya değer bile bulmazsınız. Yaşadığımız da budur!

    0 0
  • 12/06/14--16:00: Hastanede manevi destek
  • Fransa’da 2006 yılında kurulan Fransa Manevi Gönüllüler Organizasyonu, her gün binlerce Müslüman hastaya yardımcı olmaya devam ediyor. Fransa Devleti tarafından da resmî olarak tanınan dernek, Paris bölgesinde yaşayan binlerce Müslüman hasta için din görevlisi desteği sağlıyor.Paris ve çevresindeki Müslüman hastalara yardım için kurulan derneğin bünyesinde 12 imam bulunuyor. Faaliyetlerini zor şartlarda sürdürmeye çalışan dernek, Paris ve çevresinde yaşayan 2 milyona yakın Müslüman’a hizmet veriyor. Cezayir asıllı 55 yaşındaki Ali Taitous burada görev yapan din görevlilerinden biri. Paris yakınlarındaki Meaux Hastanesi koridorlarında karşılaştığımız Taitous, her gün binlerce Müslüman hastayı ziyaret edip manevî destek sağlıyor.Doktor ve hastaların güler yüzü ile tanıdığı, spor giyimli, kendini mürşit olarak tanımlayan bu din adamı, amaçlarının hastaları rahatlatmak olduğunu söylüyor. Ali Taitous, “Ben onların şifa bulması için dua etmek, biraz huzur bulmalarını sağlamak, onlara dini hatırlatmak için geliyorum.” diyor. Taitous, hastaların yanında dua edip Kur’an okuduğunu belirterek görevlerinin kimi zaman hastanın ölümüne kadar sürdüğünü söylüyor. Hastanenin yakınlarında Müslüman mezarlığını da sık sık ziyaret ettiğini kaydediyor. Hastalarla muhabbetinin bazen arkadaş bazen baba oğul yakınlığında olduğunu belirten Taitous, bazı hastaların kendisiyle sadece konuşmak için talepte bulunduğunu aktarıyor. Taitous, hastaların hastane personeli ile bağlantısını sağladığının da altını çiziyor.Hastanede birçok zorlukla karşılaştıklarına da dikkat çeken Ali Taitous, laiklik sebebiyle hastane tarafından dışlandığını ifade ediyor. Malî açıdan da durumlarının zorluğuna vurgu yapan 55 yaşındaki din adamı, ‘’Fransız hükümeti bu konuda çoğu zaman destek vermiyor. Bu rehber din adamları gönüllü olarak hizmet ediyor. Hastanenin verdiği az bir maaşla veya Müslüman derneklerinin verdiği bağışlarla geçinmeye çalışıyorlar.” ifadelerini kullanıyor. Daha önce de hapishanelerde Müslüman mahkûmlara yardım ettiklerini aktaran Ali Taitous, mahkûmları hücrelerinde ziyaret ettiğini ve onların İslâmî tanımasına yardımcı olduğunu belirtiyor. İlk başta hastaların kendini görme talebinde bulunmadığını da kaydeden Cezayir asıllı Ali Taitous, buradaki Müslümanların kendilerinden haberdar olmadığını söylüyor.

    0 0

    ABD, Türkiye’de gerçekleştirmek istediği Pre-Clearance (Ön Kontrol) isimli projeyi uygulamak üzere harekete geçti.Havalimanlarında ‘pasaport ve gümrük kontrolüne’ dayalı projede ısrarcı olan ABD’nin, bu konudaki gerekçesi ise IŞİD terör örgütü ile ilgili eylem şüphesi. ABD bu yüzden, eylem planlayan terör örgütü üyelerini, daha uçağa binmeden kendi güvenlik birimleriyle yakalamak istiyor. Türkiye’nin pek de sıcak bakmadığı projeyle ilgili ilk somut adım ise geçen ay atıldı. İstanbul Atatürk Havalimanı’nda bir araya gelen iki ülke yetkilileri, uygulamayla ortaya çıkabilecek aksaklıklar üzerinde görüştü ve taleplerini iletti.Uygulamayla ilgili toplantı düzenlenmesi talebi ABD’den geldi. ABD Büyükelçiliği’nden, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’ne gönderilen e-posta mesajında, 1-20 Kasım’da ABD Gümrük ve Sınır Koruma İdaresi (CBP) ve Ulaşım Güvenliği İdaresi’nden (TSA) yetkililerinin katılımı ile pasaport, gümrük ve tarımla ilgili işlemlerin, çıkış noktasında yapılması istenen Ön Kontrol Projesi’nin tanıtımının gerçekleştirileceği toplantı düzenlenmesi istendi. Daha sonra ise İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde, Türk ve ABD’li yetkililerin hazır bulunduğu görüşme yapıldı. Toplantıyla ilgili tüm gelişmeler de, Dışişleri Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, İstanbul Atatürk Havalimanı Mülki İdare Amirliği, MİT Müsteşarlığı, Koruma ve Hudut Kapıları Daire Başkanlığı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, TAV ve THY’ye bildirildi.6 ülkede gerçekleştiriliyorIŞİD’in, ‘başta kargo terminalleri olmak üzere havalimanı ve uçaklara yönelik yeni eylem hazırlığında bulunduğu’ yönündeki istihbarat, ABD’yi yeni tedbirler almaya yönlendirdi. Bu amaçla ülkesine direkt uçuş düzenlenen havalimanlarında ekstra tedbir uygulanmasını isteyen ABD, bunu bir adım daha ileri götürerek Ön Kontrol Projesi’ni yaygınlaştırmak istiyor. Proje ile yolcuların ABD’ye gelişinde uygulanacak ‘göç, gümrük ve tarım kontrolleri’, şu anda 6 ülkedeki 15 havalimanında gerçekleştiriliyor.Proje uygulanmaya başlarsa, Atatürk Havalimanı’nda bir dizi değişikliğe gidilecek. Öncelikle Dış Hatlar Terminali Gidiş Katı’nda ABD uçuşları için özel bölge oluşturulacak. Burada ise yolcuların son kontrolleri ABD’li pasaport polisi ve gümrük yetkilileri tarafından gerçekleştirilecek. Böylece uçağa binmeden tespit edilecek sorunlu yolcuların uçuşları iptal edilecek. Yolcular, ABD’ye indiklerinde ise pasaport ve gümrük kontrollerinden geçmeden ülkeye giriş yapabilecek. Ancak Amerikalı polis ve gümrük elemanlarının Türk havalimanlarında böyle bir işlem yapacak olması Türk tarafını rahatsız etti. Her şeye rağmen Türkiye’yi iknada ısrarcı olan ABD’nin başlatmak istediği ön kontrol uygulamasının, 2015’te hayata geçeceği ifade ediliyor.X-ray'ler kaldırılmayacakHavalimanı terminal girişinde uzun kuyruklar oluşmasına neden olan güvenlik noktalarının kaldırılması amacıyla yürütülen çalışmalar, IŞİD'in saldırı düzenleyebileceği yönündeki istihbarat nedeniyle ertelendi. Milli Sivil Havacılık Genel Kurulu'na sunulan son rapora göre, terminal girişindeki x-ray'lerin kaldırılması sonrası herhangi bir güvenlik zafiyetinin yaşanmayacağı ifade edilmişti. Projeye göre, ilk etapta Ankara Esenboğa ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı terminal girişindeki ray cihazların kaldırılması planlanıyordu.Kayak merkezlerine kampanyalı uçuşPegasus Hava Yolları, yurtdışında kayağa gitmek isteyen yolcular için Viyana, Münih, St.Etienne, Milano, Zürih, Basel, Bişkek, Belgrad, Bükreş ve Cenevre’ye gidiş-dönüş 130 Euro’dan başlayan fiyatlarla uçuran kampanya düzenledi. Biletlerini 31 Aralık tarihine kadar alanlar, 19 Ocak-29 Mart arasında belirlenen kayak merkezlerine kampanya fiyatıyla seyahat edebilecek.Çanakkale seferleri başladıYetersiz yolcu kapasitesi nedeniyle durdurulan Çanakkale-İstanbul seferleri, kent yöneticileri ve işadamlarının girişimleriyle üç yıl sonra yeniden başladı. Borajet Havayolları’nın Embraer E 190 tipi uçaklarıyla gerçekleşecek uçuşlar, pazar hariç haftanın 6 günü düzenlenecek. Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan gerçekleşecek seferler, tek yön 54,99 TL, gidiş-dönüş 89,98 TL şeklinde belirlendi.

    0 0

    Son dönem festivallerde izlediğimiz sektördeki yeni yönetmenlerin yerli yapım filmleri akıllara tek bir soru işaretini getiriyor: Türk sineması nereye gidiyor?Türkiye Sineması’nın bir asrı geride bırakmak üzere olduğu günleri yaşıyoruz. Festivallerle, etkinliklerle ve sergilerle sinemanın 100. yıldönümü dolu dolu geçirilmeye çalışıldı. Bu sürede çekilen filmler yeniden gösterildi, vefat eden sinema emekçileri anılırken diğer taraftan Yeşilçam oyuncuları ile halk buluşturuldu. Bir de bu yıl gerek Cannes’da gerek Venedik’te elde ettiğimiz başarılar bu kutlamaları taçlandırdı.Her şey yolunda gidiyor gibi gözükürken son zamanlarda yapılan filmler dikkatimizi çekiyor. Daha doğrusu bu sektörde yeni olan yönetmenler ve onların yapımları kafamızdaki soru işaretlerinin sahipleri. Bilindiği gibi 90’larda uzun yıllar ara verilen yönetmenler kuşağı, yeniden atılım yapmış ve günümüzdeki birçok başarılı yönetmen de o akımla yetişmişti. Ardından her biri kendi tarzlarını bularak bunları birer imza haline getirdi. Hatta bu tarzlar, izlerken bize yönetmenin ismini doğru tahmin ettirebilecek kadar başarılı bile olabiliyordu. Ancak son zamanlarda yapılmış ve birçoğunu festivaller aracılığıyla izleme şansı yakaladığımız bazı filmlerin ortak noktaları giderek artıyor. Birinin yönetmenini diğerinden ayırt edemeyeceğimiz ne yazık ki özgünlüğünü de bu şekilde yitirmekte olan yapımlar henüz sektörün çiçeği burnunda yönetmenleri tarafından çekiliyor.Nereden başlasak demeye kalmadan en fazla takıldığımız sahne geliyor gözümüzün önüne. Uzun uzun süren, şapır şupur seslerin bir türlü kesilmediği ve sürekli karşılaşma ihtimalimizin olduğu yemek sahneleri. Amacının hikâyeye hizmet etmediğini bizim kadar yönetmeninin de çok iyi bildiği sahnelerden biri şüphesiz bu sofraların kadrajları doldurduğu anlar. Diyaloglar yok denecek kadar az, hikâyeden bağımsız ve estetik kaygısı da bulunmuyor. Kabul edelim ki sadece süre doldursun diye kullanılan yemek sahneleri filmi uzatıyor fakat izleyenleri de tabiri caizse sıkıntıdan öldürüyor.Geçelim filmlerin kasvetli havasına. Başlıyoruz izlemeye ama bizleri bir buhran bir sıkıntı alıp götürüyor. Ne taşrada değişiyor bu hava ne de kentlerde. İstanbul’da çekildiyse şayet film durum daha da fena demektir. Sebebiyse olayların Beyoğlu ya da Kadıköy’ün dar ve karmaşık sokaklarında geçmesi. Bu durum yapımı daha da karanlık hale getiriyor. Filmlerin hikayelerinden ziyade mekanlar ve karakterler kasveti taşıyor. Taşraya yönelseler buhran, Anadolu’nun bir kentine çevirseler kameralarını başka buhran. Her daim karmaşa, koşuşturmaca, sıkıntılar ve asla gülmeyen suratlar… Hiç mi güneş doğmaz oralara hep mi karanlığa çıkar sokaklar ya da gülmez mi oradaki insanlar bir lahza da olsun? Birine tamam desek diğerine takılmamak ne mümkün. Filmlerin ortak noktalarından biri de hikâyelerinin çıkışsız karakterleri anlatıyor olması. Senaryoların çoğu hayata karşı duruşu olmayan, yaşamının her anı sıkıntılı, gelecekten umutsuz gittiği yerlerde tutunamamış olan insanlardan bahsediyor. Özellikle erkek karakterler sorumluluk almaktan kaçan, hayatı ikilemler arasında kalan ve bir türlü seçim yapamayan öykülerden besleniyor. Tüm bunlar filmin aynı eksende dönmesine ve karakterlerin bir sonuca ulaşamamasına neden oluyor. Yapımların kasvetli havasını üzerinden atamamasının sebepleri arasında bu içi doldurulamamış karakterlerin de etkisi büyük.Film süreleri uzun mu uzun, izlemeden sanıyoruz ki bu durum hikâyeden kaynaklanıyor. Ama öyle olmadığını bazen dakikalarca sürebilen geniş plan doğa çekimlerini izleyince anlıyoruz. Yönetmen kimi zaman Karadeniz’in yemyeşil dumanlı dağlarını kimi zaman İç Anadolu’nun geniş ovalarını yahut İstanbul’un tepeden görünüşünü seçiyor. İşte biz bu seçimlerle film boyunca sık sık karşılaşıyoruz. An oluyor bu sahneler bize bir başka yönetmenden etkilenilmiş hissi de veriyor. Etkilenmenin ötesine geçilince yapılan da anlamsızlaşıyor. Bunların yanı sıra uzayıp giden yürüyüş ve sigara içme sahnelerinin bu manzara çekimlerinden hiç mi hiç farkı yok. Efkârlı bir karakter oluşturup onu üstesinden gelemediği sorunlarla baş başa bırakınca o alabildiğine yürüyor zaten. Bazen de karakter alıyor eline bir sigara ya her taraf karanlık ya da kararmak üzere. Seyirci de haklı olarak. başlıyor oflamaya puflamaya.

    0 0
  • 12/06/14--16:00: Uyuşturucuya sanal savaş
  • Çevrelerinde bonzai başta olmak üzere uyuşturucu madde kullananların artmasından rahatsız olan 3 üniversite öğrencisi sanal âlemde mücadele başlattı.

    0 0
  • 12/07/14--04:28: Eğri orman!
  • Bilgisayar efektiyle oluşturulmuş fantastik bir film seti gibi duran bu orman bir gerçek. Polonya’daki esrarengiz ağaçların nasıl bu şekli aldığı ise kocaman bir soru işareti.

    0 0

    Ekonomi politiğin belki de en meşhur siması olan Karl Marx, “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” seslenişinde bulunmaktaydı yaklaşık yüz elli yıl önce. Lakin günümüz dünyasında birleşecek bir durum kalmadı gibi görünüyor. Artık bir proletaryanın varlığından bile söz etmek güç. Onun yerine gittikçe büyüyen yeni bir sınıf var: Prekarya!Prekarya, ‘precarious’ (güvencesiz) sıfatı ve ‘proletarya’ isminin birleşmesiyle oluşmuş bir kelime. İlk defa 1980’li yıllarda Fransız sosyologlar tarafından güvencesiz koşullarda geçici ve mevsimlik işçileri tanımlamak için kullanılmış. Belki pek fazla kulak aşinalığımız yok bu kelimeye dair fakat etrafımıza şöyle bir baktığımızda aslında pek de yabancı olmadığımızı görebiliriz. ‘Proletarya’nın aksine sendikal ya da örgütsel bir bütünlüğü yok ve dağınık bir sınıf. Meşhur sosyal bilimci David Harvey de ‘Asi Şehirler’ kitabında tam da bu noktaya parmak basıyor: “Yarın ne olacağını bilmeden yaşayan, güvencesiz, geleceksiz çalışan ‘prekarya’ geleneksel proletaryanın yerini almıştır.”Herhangi bir fabrikadaki kolektif çalışma koşullarının aksine bu yeni post-modern güruh; örgütsüz, dağınık, birbiriyle bağı koparılmış insanlar topluluğundan oluşuyor. Kent yaşamındaki iş ve hizmet emeği; güvencesiz, çoğu yarı-zamanlı ve örgütsüz ucuz emeğin sırtına yüklenmiş durumda bir nevi. Geçici işçiler, stajyerler, sözleşmeli çalışanlar, kısacası temel karakteristiği geçici ve güvencesiz olan işlerde çalışanlardan bahsediyoruz. 80’lerde her ne kadar pek fazla ilgi görmese de bugün sahip olduğu çemberin genişlemesi sebebiyle üzerine eğilmeyi hak ediyor. Prekarya mı, proletarya mı?Prekarya, bilinenin aksine ‘işçi sınıfı’ ya da ‘proletarya’nın bir parçası değil. Proletarya denildiğinde akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit-zamanlı ve ileriye dönük olarak işçinin ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan, sendikalaşmanın olduğu ve kolektif sözleşmelerin yapıldığı bir toplum akla geliyor. Prekaryaya dahil olanlar ise işverenlerini tanımadığı gibi, işverenlerinin geçmişte kaç kişiyi istihdam ettiğini ya da gelecekte bu sayının kaç olacağını da bilmiyor. ‘Orta sınıf’ da değiller çünkü bu sınıftan insanların sahip olması beklenen sabit ya da öngörülebilir bir maaş, statü yahut çeşitli haklara sahip değiller. Kısacası geçici ve güvencesi olmayan koşullarda çalışanların genel adı prekarya. Eşitsizliklerin giderek arttığı bir dünyada daha esnek bir emek piyasasına doğru yol alırken, bu esnekleşmenin sınıf olgusunu buharlaştırdığını söylemek çok da doğru değil sosyal bilimcilere göre. Eski sınıf sistemine göre parçalı bir küresel sınıf görüntüsü çıktı ortaya. Peki, bu esnek emek piyasasına evrilme süreci nasıl gerçekleşti?Esnek çalışma koşulları iyi mi kötü mü?1970’li yıllarda bir kısım iktisatçı, büyüme ve kalkınmanın rekabet gücüne dayandığını söylüyordu. Her şeyin rekabet potansiyelini artırmak için yapılması ve piyasa kurallarının hayatın her alanına nüfuz etmesi gerektiğini dile getiriyorlardı. Bu düşünceye göre ülkelerin emek piyasasındaki esnekliğinin artırılması şarttı. Her şey büyüme ve kalkınma içindi! Bu durum ise işçiler için risk ve güvencesiz bir halin meydana gelmesi demekti. Kısacası herhangi bir istikrara sahip olmayan ve bütün dünyaya yayılmış milyonlarca kişiyi barındıran küresel bir ‘prekarya’ ordusu ortaya çıktı. Etrafımıza baktığımızda, çevremizi kuşatan neredeyse herkesin sözleşmeli personel, geçici işçi ve geleceğe dair pek çok kaygıya sahip insanla dolu olduğunu görürüz.Aslında, neo-liberal iktisatçıların savunduğu bu esneklik, çalışanları sistematik olarak daha güvencesiz hale getirmekten başka bir şey değildi. Bu stratejinin, yatırım ve istihdamın devam etmesi için gerekli olduğu iddia ediliyordu. Zaman ilerledikçe esnek emek yayılırken eşitsizlikler de arttı ve sanayi toplumunun temelindeki sınıf yapısının yerini bu yapıdan daha karmaşık ama sınıftan kesinlikle bağımsız olmayan bir yapı aldı. Hiç şüphesiz görünürde bir büyüme ve kalkınma hali mevcuttu, hatta bu durum yavaş yavaş bir fetiş haline bile gelmekteydi. Fakat ortaya çıkan yeni işçi güruhu, günümüz tabiriyle prekarya ordusu, geleceğe dair bir umut beslemekten oldukça uzaktı.İşçiler, işverenlerine güven duymuyor!Küreselleşme döneminin çok net bir toplumsal akdi vardı. İşçiler, işlerinin korunması karşılığında bu esnekliği kabul etmek durumundaydı. Böylece toplumun geri kalan kesimleri de yükselen hayat standartlarıyla yaşadı. Hayat standartlarının korunması, gelirlerin üzerinde tüketime ve değerinin üzerinde de kazançlara izin verilerek mümkün oldu. Nüfusun büyük kesimleri inanılmaz borçların içine girdi. Hepimizin yakından tanıklık ettiği 2008 krizi de bu durumun tezahürlerinden biriydi. Küreselleşme döneminin sonunda ise toplumsal akit bozulmuştu. İşverenler daha az sorumlulukla hareket etmek istiyordu. İşçilerin tarafında ise daha fazla stres, güvencesizlik ve psikolojik kopukluk söz konusuydu. 2008 krizinden sonra bir yıl içerisinde ABD’de işle alâkalı intiharlarda yüzde 28’lik bir artış oldu. ABD merkezli bir danışmanlık şirketine göre işverenlerine sadık olduklarını dile getiren çalışanların oranı yüzde 79’dan yüzde 22’ye geriledi. Prekarya çağında sadakat ve güven oldukça zayıfladı.Otuz yıla yakındır literatürde olmasına rağmen henüz yeni yeni gündem oluşturmaya başlamış bir kelime prekarya. Zamanın ruhu değiştikçe kelimeler, hayatlar ve dünyadaki işleyiş de bunlarla beraber değişiyor. Post-modern dünyada sınıf olgusunun evrim geçirdiği bir gerçek fakat bu evrimden nasıl bir dünya tasavvuru ortaya çıkacak, orası şimdilik meçhul. Prof. Dr. E. Ahmet Tonak (Bilgi Üniversitesi Ekonomi ve Finans Bölümü Öğretim Üyesi) Üçüncü dünya ülkelerinde emekçilerin yüzde 80’i prekarya! Prekaryayı nasıl tanımlayabiliriz ve kimler prekaryanın içine girer? Ortaya çıkma sebepleri neler?Malum, prekarya üzerine ciddi bir literatür birikti. Bu literatürün de önde gelen isimleri var. Açıkçası, tanımların örtüşen yanları olmasına rağmen kimin tanımını seçtiğinize bağlı olarak prekarya denilen kesimin de (sosyal tabaka/sınıf) farklı özellikleri öne çıkarılıyor. Aşina olduğum teorisyenler arasında kendimi Samir Amin’in tanımına yakın hissettiğimi söyleyebilirim. Amin’in tanımının da diğer tanımlarla örtüşen yanları (güvencesiz istihdam) olmasına rağmen, bu tanım hem küresel sermaye birikimini hem de son 50-60 yılın kent-kır ilişkisini merkezine alan bir perspektifle geliştirilmiş olması açısından önemli. Amin’e göre prekarya, kent emekçilerinin, geliri nispeten düşük, geçici işlerde çalışan, ayrımcılığa daha açık kesimidir. Aşağı yukarı 10 yıl öncesi için yaptığı kaba bir hesapla Amin, ileri kapitalist ülkelerde emekçilerin yüzde 40’ının, 3. dünyada ise yüzde 80’inin prekaryaya tekabül ettiğini tahmin ediyordu.Prekaryayı ‘proletarya’dan ayıran şey ne?Benim görüşüme göre prekarya, emekçilerin -yani ücretli, emeğini satarak yaşayabilenlerin- bir parçası olarak tanımlandığı sürece proletaryadan ayrılmaz. Bizzat proletaryanın parçasıdır. Ama proletaryayı sadece sanayi işçilerine indirgeyen görüş, prekarya mensuplarının ağırlıklı olarak sanayi dışında, hizmetler dediğimiz sektörlerde çalışıyor olmasını bir ölçüt olarak önerir. Buna güvencesizlik, sendikasızlık, hatta bazı vatandaşlık haklarından mahrumiyet gibi prekaryayı tanımlayıcı olduğu düşünülen özellikler de eklenince bir ölçütler kümesi yaratmak mümkün. Bu benim katıldığım bir yaklaşım değil. Nedeni de, bu görüşün, kapitalizmi hakim politikalar temelinde dönemleştirerek, açıkça belirtilmese de, bir “ideal” kapitalizm, “ideal” proleter varsayımı ile geliştirilmiş olması. ‘Prekarya yalnızca kendini yok ederek var olabilir’ Loic Wacquant (Berkeley Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi): “Bir sınıf dayanışmasından çok sınıf çözülmesi var. Yaşlı sanayi emekçileri ve alt düzey memurlar, üzerindeki denetlemeler kaldırılmış hizmet sektörünün ayağı sağlam yere basmayan geçici işçileri, çıraklar, stajyerler, sözleşmeli çalışanlar, haklarından mahrum işsizler, uzun zamandır kamu yardımı ile geçinenler ve kronik ‘evsizler', sokağın ganimet ekonomisiyle geçinen dilenci, serseri ve torbacılar, sosyal ve tıbbi hizmetlerden yoksun bırakılanlar, damgalanmış etnik cemaatlerden yeni göç dalgası sonucu gelen gençlerin iş piyasasında yarattığı beklenmeyen rekabetle yüzleşen yerli işçi sınıfının bu durumdan pek de mutlu olmayan yeni kuşakları... Ekonomik aciliyet ve sosyal gereksinimleri bu derece değişik şekillerde kurgulanmış gruplar nasıl ortak koşul ve amaç hissi geliştirilebilir? Prekarya gelişimini tamamlamadan ölü doğmuş bir gruptur. Çünkü bu grubu sağlamlaştırmak için yapılabilecek tek şey mensuplarını ya onlara bir ücretli emek sığınağı bularak ya da (toplumsal gelir dağılımı ve devlet korumasıyla) çalışma yaşamından tamamen kaçmalarına yardım ederek bu grubu terk etmeye yönlendirmektir. Proletaryayı uzun vadede birleşip kendini evrenselleştirerek feshetmeye davet eden Marksist tarih anlayışının aksine, prekarya yalnızca kendini yok ederek var olabilir.” (Birikim Dergisi, Sayı 219, Temmuz 2007)

older | 1 | .... | 109 | 110 | (Page 111) | 112 | 113 | .... | 165 | newer