Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 108 | 109 | (Page 110) | 111 | 112 | .... | 165 | newer

    0 0

    İktidarların en büyük muhalefeti olan mizah, şimdilerde siyasetin esaretine girmemek için mücadele ediyor. Bir ifade özgürlüğü biçimi olan mizahın geçmişten bu yana nasıl zapturapt altına alınmaya çalışıldığını anlamak için siyaset ve mizah yolculuğuna çıkmaya ne dersiniz?Mizah ve karikatür, ifade özgürlüğünün bir tezahürü olarak, toplumların tarihinde oldukça önemli bir yere sahip. Anlam verilemeyen hadiseler, absürt sosyal olaylar ve her türlü siyasi gelişme, çizilen bir karikatürle, ince ince işlenmiş bir cümle ya da kelimeyle anlatılıyor. Bu yönüyle mizah, zor zamanlarda ve durumlarda farklı bir bakış açısı, rahatlama imkânı veriyor. Ama herkes mizahı kaldıramayabilir. Hele ki siyasiler.Türkiye’de mizah tarihi, siyaset tarihi gibi inişler, çıkışlar ve yasaklarla dolu. Türkiye’de geçmişten bugüne mizaha ve karikatüre bakışı merak ettik. 27 Mayıs’ın yaşandığı Demokrat Parti dönemi, 12 Eylül darbesinin yaşandığı Kenan Evren dönemi, postmodern darbe 28 Şubat dönemi ve 12 yıldır iktidarda olan AK Parti döneminde mizahın nasıl olduğunu incelemek istedik. Sonuç elbette şaşırtmadı. Geçmişten bu yana ifade özgürlüğünün zapturapt altına alındığı dönemlerde sesi gür çıkan mizahçıların, karikatüristlerin açılan davalarla nasıl susturulmaya çalışıldığını inceledik.Mizah ‘demokrat’ ellerde!Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılından sonra mizahın üzerindeki baskının daha da arttığını gösteriyor arşivler. 1955 yılında Halim Büyükbulut’a, CHP’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’n­de çizdiği bir karikatür nedeniyle on dört ay hapis cezası verilmiş. Turhan Selçuk, Rusya’yı hicveden bir karikatüründe, söz konusu ülkeyi simgeleyen ‘orak-çekiç’i çizildiği için ‘komünizm propagandası yap­mak’ gerekçesiyle soruşturulmuş. Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk’un beraber çıkardıkları Dolmuş Dergisi, Demokrat Parti ik­tidarıyla giriştiği mücadele sebebiyle onlarca davada sanık sıfatıyla yargılanmış ve dergileri toplatılmış. Karikatürcü Ali Ulvi Ersoy’un Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan ve Adnan Menderes’i eleştiren bir karikatürü nedeniyle gazete kapatılmış, çizeri yargılanmış.Karikatürist Ratip Tahir Burak, DP iktidarı sırasında en az 54 ayrı davadan yargılanmış ve Halk Gazetesi’nde 9 Haziran 1956 tarihinde yayımlanmış ‘Oldu da Bitti Maşallah’ karikatürü yüzünden de 16 ay hapis cezasına mahkûm olmuş. Burak’ın ceza aldığı karikatürden şikâyetçi olanlar arasında dönemin başbakanı Adnan Menderes de bulunuyor. Ratip Tahir Burak, çizdiği karikatürlerden dolayı hapis yattıktan sonra 1961’de milletvekili olarak Meclis’e giren karikatürcü olarak da tarihe geçiyor. Karikatürist Ferruh Doğan’ın ‘Asrileşen Köy’ karikatür dizisi 1953 yılından itibaren gazete ve dergilerde yayımlanırken, 1956’da “… milli hissiyatı rencide edecek ve milli menfaatlere zarar verecek şekilde suiniyetle maksadı mahsusa müstenit (kötü niyetli özel amaca dayalı) neşriyatta (yayımda) bulunmak…” gerekçesiyle toplatılır. Kovuşturma sırasında savcılıkça atanan bilirkişiler, kitapta suç unsuru bulunmadığını oybirliğiyle bildirince mahkeme yargılamaya yer olmadığına karar verir.Postal sesleri eşliğinde mizah1970’li yılların ikinci yarısında çok defa Gırgır Dergisi ile davalık olan dönemin başbakanlarından Süleyman Demirel’in, söz konusu dönem­de dergiye açtığı davalardan birisini kazanmasının akabinde söylediği ‘Mizah bir yumruktur, kime ineceği belli olmaz.’ sözleri, diğer siyasetçilere mizahtan anladığı için o dönemin mizahçıları için bir umut olur. Ancak 12 Eylül’e giden dönemde, karikatür ve mizah yayıncılığı sürek­li olarak baskılar ve davalarla karşı karşıya gelir. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında gözaltına alınan Turhan Selçuk’a, çizdikleri nedeniyle polis müdürlüğünde işkence yapılır, kaburga kemikleri kırılır. 1970’li yıllar boyunca sürekli davalarla boğuşan dönemin karikatür dergisi Gırgır, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında birçok kez kapatma cezası alır. En uzun süreli olanı 1982 yılında verilen bir aylık kapatma cezasıdır. Gırgır Dergisi çizerlerine de defalarca para ve hapis cezası verilir. Bir dönem gündemden düşmeyen ve toplumda ‘komünizm propagandası yapmak’ kavramıyla özdeşleşen 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesi, bu durumun en belirgin göstergesidir. Birçok karikatürcü, çizdiği eserler nedeniyle bu suçtan dolayı yargılanır ve mahkûm edilir. Ancak kimi durumlarda 142. madde karikatürcünün cezalandı­rılmasını sağlamayınca, devreye tamamlayıcı bir cezalandırma silahı olarak, ucu son derece açık olan ‘müstehcenlik’ girer. 12 Eylül öncesindeki mevcut baskılar, 12 Eylül sonrasında daha da artmış, bu baskılar sonucunda darbenin ideolojik girdileri ve depolitizasyon politikası nedeniyle karikatür dünyası başka mecralara yönelerek, daha çok gündelik yaşam kültürü üzerine yo­ğunlaşır.Mizaha postmodern darbe12 Eylül’den sonra bir süre suskun kalan mizah dergileri, Özal dönemiyle birlikte tekrar gün yüzüne çıkar. Özel­likle 1980 öncesinde olduğu gibi yine Gırgır Dergisi ve onunla beraber 1980 sonrası yayın hayatına başlayan Limon, Fırt gibi dergiler dönemin başba­kanı Özal’a yönelik sert eleştirilerde bulunmaya başlar. 6 Kasım genel seçimleri sonrası çok partili düzene geçişle mizah dergileri yeni bir başlangıç yapar. En önemli mizah konuları Turgut Özal olur.1991 seçimleri sonrası Süleyman Demirel’in başbakan olmasıyla Özal ve Demirel ‘Karagöz-Hacivat’ gibi iki sempatik karakter olarak çizgilere yansır. Sonrasında Demirel’in Çankaya’ya çıkması ve Tansu Çiller’in başbakan olmasıyla artık ‘baba-kız’ motifleri karikatürize edilir. Bu durum daha sonra 1994 yerel seçimleri sonucu İstanbul ve Ankara’yı Erbakan’ın partisinin almasıyla ‘hoca-bacı’ ikilisine dönüşür. O yıllarda çizdiği karikatürler nedeniyle Ertan Aydın’a 1996’da 10 ay, 1997’de 11 ay, Doğan Güzel’e 1998’de 40 ay, Ahmet Erkanlı’ya 11 ay hapis cezası verilir.Yine 1997 yılında, Leman Dergisi’nde Susurluk kazasıyla ilgili yayımlanan bir karikatür sebebiyle derginin yazı işleri müdürüne üç buçuk ay hapis cezası verilir. Leman Dergisi çizerlerinden Feyhan Güler’in 2001 yılında yayımlanan Bayır Gülü, Metin Üstündağ’ın ise 2002 yılında yayımlanan karikatür albümleri ‘müstehcenlik’ gerekçesiyle toplatıl­ır.12 yılda ülkedeki her şey mizaha dönüşürseCumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren tek partili CHP dönemle­rinde, ardından gelen Demokrat Parti, 1960’lardan itibaren Adalet Partisi ve daha sonra ANAP dönemlerinde ve en nihayetinde içinde ya­şadığımız AK Parti zamanında da istisnasız tüm ikti­darlar kendisi gibi düşünmeyen gruplarla mücadele etmiş. Bilhassa kendilerini sert bir biçimde eleştiren mizah ve karikatür yayınlarını baskılarla sindirmeye çalışıp, olmayınca da adeta hukuk yoluyla savaş açıldığı görülüyor. Bu davalar sonucu birçok karikatürcü ceza ve hu­kuk mahkemelerinde yargılandı, bir kısmı hapis cezası aldı, birçok karikatürcü de tazminat ödemeye mahkûm edildi, onlarca karikatür dergisi kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldı veya kapatıldı. Türkiye’nin karikatür ve mizah tarihi, bir nevi baskı, sansür, tahammülsüzlük ve yaptırımlar tarihi olarak gün gibi ortada. AK Parti döneminde bir karikatür nedeniyle gündeme gelen ilk önemli dava Evrensel Gazetesi’ne açılan tazminat davası oldu. Davaya konu olan karikatür 5 Nisan 2004 günü, Evrensel Gazetesi’nde yayımlandı. ‘Gölgedekiler’ başlıklı bir yazıya, karikatürcü Sefer Selvi tarafından çizilen karikatür de Cüneyt Zapsu, danışmanı olduğu dönemin başbakanı Erdoğan’ın sırtında ve iplerini elinde tutar şekilde çizilmişti. Bu karikatür için hem Erdoğan hem de Zapsu, manevi tazminat davası açtı. Zapsu’nun tazminat talebi reddedilirken, Erdoğan’ın talebi kabul edildi. Başbakan 10 milyar tutarındaki manevi tazminat istemine, kendisini resmeden karikatürün ‘Kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığı, özgürlüğü ve hoşgörü sınırlarının çiğnendiği’ gerekçe gösterildi. Sonuç olarak Yargıtay’a kadar giden davada mahkeme, tazminat talebini bozdu. Diğer bir dava Penguen’in ‘Tayyipler Âlemi’ isimli kapağıydı. Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 40 bin TL’lik manevi tazminat davası açtı. Yaklaşık iki yıl süren davayı mahkeme, 14 Şubat 2007 gününde, söz konusu karikatürlerin ‘Eleştiri sınırları içinde’ olduğu gerekçe­siyle red etme kararı verdi.9 Mayıs 2004’te Cumhuriyet Gazetesi çizeri Musa Kart’a, AK Parti hükümetinin imam hatip liseleriyle ilgili sorunu eline yüzüne bulaştırdığı mesajı veren dönemin başbakanı Erdoğan’ı ipe dolanmış bir kedi şeklinde çizdiği karikatürü için 5 bin TL tazminat ödedi. Leman Dergisi’nin 6 Temmuz 2006 tarihinde ‘Reco Kongo Kenesi Türkiye’nin Anasını Ağlatıyor’ başlığıyla yaptığı kapak herkesin eleştirisini almıştı. Tayyip Erdoğan da hem çizerine hem de dergiye 25 bin liralık manevi tazminat davası açtı. Karikatürde, bir vatanda­şın sırtına, o dönem gündemde olan Kırım Kongo hastalığına neden olan kene şeklinde Tayyip Erdoğan şeklinde bir kenenin bindirildiği karikatür çizilir. Karikatürün çizeri Mehmet Çağçağ ve Leman Dergisi aleyhine 25 bin liralık manevi tazminat davası açılır. Daha sonra eleştiri sınırları içinde olduğu için tazminat talebi reddedilir.Görüldüğü üzere 2000’li yıllarda da siyasi iktidar ve mizah arasındaki ilişki, mizahın muhalif olması ve siyasilerin de davalar açması sebebiyle ‘mizah savaşları yılları’ olarak geçmeye devam ediyor.Eleştiriyi cesurca yapıyorlar ama...Karikatürist Turgut Çeviker: Geçmiş dönemlerde de liderler hayvanlara benzetilmiştir; ancak Erdoğan, kedi olarak çizilmeyi kabul etmemiş, çizerine dava açmıştır. Benzetme sanatı, karikatürcünün elinden alınamaz. Bunun gerçekleşmesi, karikatürcünün tırnaklarının sökülmesi anlamına gelir. Karikatürcü, buna izin vermez, veremez; çünkü onun işi ‘benzetmek’tir! Erdoğan, genel olarak sanattan, özel olarak da mizahtan anlamıyor ve de hoşlanmıyor. Karikatürcüler, siyasetçiler tarafından mahkemeye veriliyor. Muhalefet de iktidar partisini eleştiren karikatürleri seviyor. Gırgır’ın uzantısı olan bugünkü mizah dergileri, AKP iktidarlarına karşı çok sert bir muhalefet yaptı, yapmaya da devam ediyor. Ancak Leman, Penguen ve Uykusuz, gündelik eleştiriyi cesurca yapsalar da bu, büyük yapıtlar ortaya koydukları anlamına gelmez.Akıllı siyasetçi mizahı önemserKarikatürist Tan Oral (Taraf Gazetesi): Siyasilerin mizahtan hoşlananı çok enderdir. Çünkü mizah, onların sadece kararlarını ve politikalarını değil; samimiyetsiz, düzeysiz yanlarıyla yalanlarını da seçmenlerinin gözünde görünür kılar. Hoşlanmamakta haklıdırlar fakat daha önemlisi, mizah onların akıllı mı, tehlikeli mi olduklarını açığa çıkarır. Şöyle ki, akıllı siyasetçi mizahî eleştirilere güler geçer, varsa hatasını düzeltir ya da aldırmaz. Diğeri kendini savunmaya ya da mizahçıdan öç almaya kalkar, işte o tehlikelidir. Mizahın mucizesi ise tehlikeli siyasetçiyi bile bir-iki denemeden sonra akıllı olmaya zorlamasıdır. Hatırlayınız, sıradan bir kedi çizimine kızan dönemin başbakanı, bu kez yüzlerce hayvan çizimine ve kedili çizimin tüm dünyaya yayılmasına katlanmak durumunda kalmış, bu konuda biraz olsun sakinleşmişti. Daha eskilere gidersek... Abdülhamid çok çizilmiş, özellikle zamanın usta çizeri Cem tarafından. Mustafa Kemal de Kurtuluş Savaşı boyunca çizilmiştir. Sonraki tek parti döneminde başbakanlara fazla ilişilmedi, pek hoşgörülü değillerdi. Menderes’e gelirsek, mizahçılar onunla, o da mizahçılarla çok uğraştı. 27 Mayıs darbesinden sonra karikatürcülerin tutumu bence yüz karasıdır. Darbe mağduru tutuklu vekillere veryansın etmişler, idamlarını savunmuşlardır. Demirel’in basında rekor düzeyde karikatürü çizildi. O akıllı davrandı, hemen hemen hiç aldırmadı. Kenan Evren darbesi sonrası ince ve usta bir mizah yayını oluştu. Yine ne yazık ki yağ çeken çizgiler de eksik değildi. Özal da çok akıllı davrandı. Karikatürcülerle tanıştı, birlikte yemek yedi, çizimlerini evinin duvarına astı, tolerans sahibiydi. Oysa o dönemin bazı çizerlerinde hoşgörü eksikti, Özal’ın eşi ve ailesiyle gereksiz yere uğraştılar. Özetle, demokrasi gelişkinse ve muhalefet kanalları açıksa mizah ihtiyacı ve etkisi zayıflıyor. Tersi durumda hem mizah keskinleşiyor hem de siyasi eleştiri saptırıp sulandırılıyor.Fiber kablolar ardından linç kampanyaları düzenleniyorKarikatürist İbrahim Özdabak (Yeni Asya Gazetesi): 12 Eylül gibi bir dönemde 470 gün Yeni Asya Gazetesi kapatıldığı halde Tasvir Gazetesi’nde çizgilerin sevimli yüzüne sığınarak antidemokratik uygulamaları eleştiren göndermelerde bulunurduk. Yine bir gün Selimiye Kışlası’ndan gazetenin yazı işleri aranmış, ‘Anayasa oylamasını hicveden imalı karikatürlere son vermemiz gerektiğini, bunların ne anlama geldiğini anlamadığımızı zannetmeyin.’ diyerek bir ültimatom almıştık. Aramızda anlatır gülüşürdük. Antidemokratik uygulamalar karşısında eleştirilerimizi hep sürdürdük. Birçok meslektaşım da aynı şeyi yapıyordu. Siyasilerin hoşlarına gitsin gitmesin, bunlara gülüp geçiyorlardı. Hatta ‘meyveli ağaç taşlanır’ kabilinden memnun olduklarını bile ifade ediyorlardı. Yıllarca kendisini eleştiren karikatüriste ‘deha’ diye söz eden başbakanlar gördük ama yok artık. Karikatür, bir karşı duruştur. Geçmişte ya da şimdi olsun, demokrat anlayıştan gelmeyen zihniyetler bunu kaldıramıyor. Toplumun ve siyasilerin karikatüre bakışı ne kadar demokratikleştiğimizin bir göstergesidir. Bugün bana ve karikatürlerime en çok eleştiri sosyal medya üzerinden yapılıyor. Tabii bunların bir kısmı eleştiri sınırlarını aşıyor. Evladım, torunum yaşındakiler fiber kabloların arkasına gizlenerek linç kampanyaları düzenliyor, tehditler savuruyor. Telefonlarla taciz etmeye çalışıyorlar. Adı sanı duyulmamış platformlar oluşturarak açıklamalar yapılıyor, ne acıdır ki bazı medya organlarına bunlar haber yaptırılıyor. Sürekli baskı altında bırakılıyorsunuz. Kopyala-yapıştır mantığıyla aynı cümlelerin, aynı mihrakların hedefi haline getiriliyorsunuz. Tenkide tahammülün olmadığı, hoşgörüsüz, baskıcı bir dönemin ayak seslerini duyuyorsunuz. Elimizde var olan şey sadece kalemdir. Bu kalemin kırılmasının kime ne yararı olacaktır? Farklı bakış açısıyla insanlara tebessüm ettirmenin ne zararı olabilir? Bizler güçle, parayla, menfaatle, zorla, baskıyla çalışmayız. İlhamla çalışırız.

    0 0

    Ressam Mark Rothko’nun tablosu gibi görünen bu göl kırmızı rengiyle büyük ilgi görüyor. Göle rengini veren organizmalar aynı zamanda gıdalarda kullanılacak.

    0 0

    Fatih Terim üçüncü kez Milli Takım’ın başına gelirken gruptaki 4 maçın 3’ünü kazanıp gelecek için umut vermiş, yaz hazırlık kampında da bu durum devam etmişti. Ancak İzlanda maçında yaşanan şokun hem İmparator’u hem de takımı epeyce hırpaladığı gözleniyor. O günden bu yana Terim ve Milli Takım kendini arar görünümde.Milli Takım’la ilgili saha içi ve dışında yaşanan olaylarda eleştirilerde bulunanların büyük bölümü Fatih Terim’i ayrı tutmaya özen gösteriyor. Sahadaki başarısızlığın yanında dışarıdaki tatsız gelişmelerle ilgili yorumlar İmparator’a genellikle teğet geçiyor. Başarısızlık için başka nedenler üretiliyor. Elbette ki Hıncal Uluç ağabeyimiz çoğu zaman olduğu gibi dobralığı da aşan söylemleriyle sahne aldı. Sık sık dostu olduğunu ileri sürdüğü ama hemen hiç görüşmediği Terim’le ilgili yenilip yutulmaz sözler etti. Ancak onun fenafillah durumu nedeniyle bu sözlerine pek de kulak asılmıyor...Peki, Terim’in gerçek durumu ne? Bu kez Türkiye Futbol Direktörü gibi sıkı bir unvanla işbaşına gelen İmparator, bu unvanın içini ne kadar doldurabildi, bugüne kadar neler yapabildi? Adeta ‘unvan büyüdü, işlevi azaldı’ diye anlatılabilecek bir durum sözkonusu. Eskiden Terim’in bulunduğu yerde ne Gökhan Töre olayı patlak verir ne de Volkan Demirel böyle bir davranışı aklının kıyısından geçirebilirdi. Bu olaylar İmparator’un karizmasını da epeyce yaralayan gelişmeler. Hatta ona bağlanan umutları ciddi biçimde kıran durumlar.Açıkçası onun unvan düşkünü filan olmadığına ben de yürekten inanıyorum. Bizim memlekette bolca olan birtakım anlamsız engelleri aşabilmek için böyle bir unvandan yararlanmayı istemiş olabilir. Fakat madem böyle bir unvan alındı, o zaman bunun bir anlamının olması gerekir. Terim bu konuda geç kaldı. 1 yılı aşan görev süresi içinde mutlaka yapılabilecek birtakım işler vardı. Onun bu noktada pek hızlı davranmadığı açıkça ortada. Kimbilir kaçıncı kez MEB ile imzalanan protokol, etkin bir çalışma sayılabilir mi?Terim, yapmayı düşündüklerini açıklama tarihi olarak Ocak 2015’i gösteriyor ve zaten o zaman görevde 1 yıllık süresinin dolmuş olacağını belirtiyor. Oysa ağustosta işbaşına geldi. O gün için buna geçici gözüyle bakılıyordu ama eylül sonunda Galatasaray’dan ayrıldı ve yeni görevine başladı. Sözleşme daha geç bir tarihte imzalandı. Terim de onu esas alıyor. Ocaktaki açıklamalarda yabancı oyuncu sayısı dışında soyut sözlerle karşılaşabiliriz. Yani ‘dağ, fare doğurdu’ durumu yaşanabilir.İyi bir kadro kurulamadı Bunlarla ilgili olarak 12 Kasım’daki Brezilya maçı gününde TRT Spor’a konuk olan Yılmaz Vural son derece iyiniyetli ve yol gösterici değerlendirmelerde bulundu. En azından, yapılması gereken işlerle ilgili daha geniş bir kadrolaşma konusunda engel bulunmadığını vurguladı. Elbette ki laf olsun diye yapılacak bir kadrolaşma değil bu. Tolunay Kafkas ayrıldığından beri kısaca Eğitim Dairesi diye anılan yerin başında kimin olduğu pek bilinmiyor. (Kimse yok demek daha doğru ama hayır şu kişi o işe bakıyor diye bir yanıt gelebilir, açık kapı bırakalım.)Yılmaz Vural’ın, Hikmet Karaman’ın boşta olduğu bir dönem sözkonusu kadrolaşma için elverişli bir imkan olabilirdi. Cüneyt Tanman ya da benzer kalitede birinin Milli Takım menaceri olarak görevlendirilmesi beklenirdi. Geçmiş dönemde önemli katkılarda bulunmuş olan Prof. Dr. Acar Baltaş ya da Prof. Dr. Turgay Biçer gibi bu işe yakın kişilerden de mentor olarak yararlanılmasının ne kadar gerekli olduğu Volkan Demirel olayında çok açık biçimde ortaya çıktı. Terim bu noktalarda geçmişte yaptıklarının gerisinde kalmış gibi görünüyor.Doğrusunu isterseniz Terim’le ilgili olumsuz gelişmeler yeni bir durum değil, 12 Ekim 2014 tarihinde yine burada yayınlanan yazımızda işlerin tatsızlaşmaya başladığını ve onun da bunlara engel olamadığını aktarmıştık. O günden bu yana geçen 40 gün içinde gelişmeler epeyce hızlandı. Bunlar arasında tek olumlu nokta dünya sıralamasında 132. olan Kazakistan’ı yenmiş olmamızdı... Volkan Demirel olayında Terim’in gerektiği gibi davranamadığı yolundaki düşünceler de yaygın. Hatta bu yüzden istifaya hazırlandığını bile söyleyenler var.Şimdi durum şu: Terim, Milli Takım’ın başına üçüncü gelişinde “iyi ki o var” denilecek bir başlangıç yaptı ama arkası öyle gelmedi. 2016’ya katılabilme konusunda herhangi bir şansımızın kalmadığı gün gibi ortada. Yani “O da yapamıyor” noktasının çok uzağında değiliz. “En küçük bir umut kırıntısı varsa sonuna kadar mücadelemizi veririz” gibisinden söylemlerin kimseyi etkilemediği açık. Puan tablosu, kalan maçlarımız ve oynadığımız futbol ortada. Yaşanan sorunlar artık tam bir bunalıma dönüşmüş durumda. Bunu aşmamızı sağlayacak lider de kendisinden bekleneni veremiyor.Şimdi beklentiler Ocak 2015’te yapılacak açıklamalara dönük. Fakat o konuda da umutlu olmak için pek neden görünmüyor. Çünkü futbolla ilgili çalışmaların gizli-saklı yapılmasını gerektirecek bir durum sözkonusu değil. Yapılan ve yapılacak işler konusunda hiç gecikmeden haber almak mümkün. Dolayısıyla bu tarihte Terim heyecan verici birtakım proje ve önerilerle sahneye çıkamazsa, kendisine bağlanan umutlar ciddi biçimde sarsılacak. Sonrasında da 28 Mart 2015’te deplasmandaki Hollanda maçının üçüncü görev döneminin sonu olabileceğine ilişkin yaygın bir beklenti sözkonusu olacak…Biliyorsunuz, kulüp takımlarında işlerin iyi gitmediği ortamlarda yöneticiler çıkıp ‘hocamızın arkasındayız’ demeçleri verirler ama en fazla birkaç maç sonra ayrılık yaşanır. Milli Takım teknik direktörü için böyle bir görev TFF yönetimine düşüyor ama gerçekte öyle birşey olmadığından o görevi sayın Cumhurbaşkanımız yerine getirmeye çalıştı. Gerçi sayın Erdoğan başarısızlıkta Terim’in bir rolünün bulunmadığını “Kendisi mi çıkıp oynasın?” diye açıkladı ama böyle bir destek de pek hayra alâmet değildir.Dolayısıyla neresinden bakarsanız bakın çanlar İmparator için çalıyor...Harika bir önlem!Sahici bir Futbol Federasyonu yönetiminin olmadığını defalarca yazmak ve söylemek zorunda kaldım. Elbette ki hiçbirşey değişmedi. Türk futbolu, tarihinin en tatsız dönemlerinden birini yaşıyor. Utandırıcı olaylar birbirini izliyor. Doğrudan kendisini ilgilendiren olaylarda bile TFF pek ortalıkta görünmemeyi yeğliyor. Eh, “Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın UEFA’dan alacağı şike cezası bizi ilgilendirmez” diyebilen biri tarafından yönetilen federasyondan ne beklenir!Efendim, işte bu çok değerli federasyonumuz şimdi de kalan 3 içsaha maçımızı Anadolu’nun çeşitli kentlerinde oynatacakmış.Aman ne muhteşem bir önlem!Bunu kim akıl etmişse kendisine yüksek fikir ödülü filan verilmeli… Hem o maçların üçünü de kazanır hem de milletçe kenetleniriz oralarda… Milli Takım’la ilgili hiçbir sorunumuz kalmaz… Aman geç kalmayın hatta UEFA’dan rica edip maçları biraz öne aldırın…

    0 0
  • 11/22/14--23:43: Ege’de mantar hasadı
  • Ege ormanlarında yabani mantar bolluğu yaşanıyor. Sonbaharda havaların yağışlı gitmesiyle ağaçlı alanlarda doğal olarak çıkan mantarlar, orman köylülerinin geçim kapısı oldu. Tüccarlar tarafından alınan mantarlar çevre illerde hallere götürülüyor. Köylülerin topladığı rengarenk mantarlar tezgahları süslüyor.Köylüler her zaman ormanın gönüllü bekçileri olmuş. Ne zaman bir kıvılcım düşse orman köylüsü koşup yetişmiş imdada. Orman da bu yardımları karşılıksız bırakmamış. Köylünün geçim kapısı olmuş. Kışın soğuğunda içlerini ısıtmış. Bereketli kollarını onlara açmış bonkörce. Ağacıyla, hayvanlarıyla, mantarıyla çeşit çeşit nimetleri sermiş köylünün önüne. Şimdilerde de ormanlarda doğal olarak yetişen mantarlar, köylünün ekmek kapısı oldu. Ağustos sonunda yoğun yağan yağışların da etkisiyle ve güneşli havaların sonunda mantar bolluğu yaşanıyor. Balıkesir’in Sındırgı İlçesi’ne bağlı orman köyleri, yazın tamamlanan buğday hasadından sonra şimdi de mantar hasadı yapıyor. İlçeye bağlı Yaylabayır Mahallesi’nin dağları mantar toplayıcılarıyla dolup taşıyor. Mantar çok olunca mantarcı da bol oluyor. Para kazanmak isteyen köylüler, ailece sabahın erken saatlerinde ormanın yolunu tutuyor. Akşama kadar ağaçların içinde nasip arayan köylüler, sepetlerini doldurarak dönüyor. Dağdan toplanan mantarlar, köy meydanına kurulan borsada alıcı buluyor. Pazarlık kıyasıya oluyor. Çevre illerden gelen tüccarlar, köylülerin mantarlarını değerlendiriyor. Her gün kamyonlarla mantar taşınıyor. Köylünün de yüzü gülüyor. Kimi okul harçlığı biriktiriyor. Kimi evine ekmek götürmek, kimi de gözünde tüttüğü kutsal topraklar için para kazanıyor. İki çocuğunu okutan İsmail Muslu, mantarın bereketinden mutlu. Son yılların en bol mantar hasadını yaşıyor. Çocuklarından birini üniversitede birini de ilçedeki lisede okutuyor. Onların harçlığını dağdan topladığı mantarlarla kazanıyor. Yazın bağ bahçe işlerinden sonra şimdi de orman onlara geçim kapısı olmuş. Kışın boşta kalmamışlar. Köylüler yine Orman Genel Müdürlüğü’nden izinle aralama çalışması yaparak geçimlerine katkı sağlıyor. Yaşanan mantar bolluğu onun pabucunu da dama attırmış. Ormanda her köşe mantarcıyla dolu.En büyük arzusunun umreye gitmek olduğunu söyleyen Ayşe Karaaslan da sabahın erken saatlerinde ormanın yolunu tutuyor. Mantar toplayarak kazandığı parayı biriktirip kutsal toprakları ziyaret etmek istiyor. Ortalama bir kişi 30 ila 40 kilo arasında mantar topluyor. Köy pazarında, tüccarlar kilosunu bir buçuk liradan alıyor. Köylü için zahmetsiz, emek harcamadan Allahın bir nimeti olduğunu söylüyor Karaaslan. Köylüler büyüklerinden gördükleri mantarları topluyor. Bölgede bilinen ve yenilen yedi çeşit mantar var. Fakat tüccarlar sadece kırmızı mantarı alıyor. Geleneksel olarak toplanan doğal mantarlardan şimdiye kadar hiç zehirlenme vakası da yaşanmamış.

    0 0

    Uçak seyahatleri genelde çok eğlencelidir. Özellikle ikramlar ve ücretsiz sunulan eğlence sistemleri, uçuşları daha keyifli hale dönüştürür. Ancak bunlar da, yolcu memnuniyetinin artırılmasında tek başına yeterli olmaz.Havayolu şirketleri, bu yüzden yolculardan gelen şikayetleri ve diğer şirketlerdeki uygulamaları dikkate alarak hizmet içi eğitimlerle uçuş ekiplerine davranış konusunda da tavsiyelerde bulunur. Bu eğitimlerde daha çok kabin ekiplerinden güler yüzlü servis yapması, pilotlardan da anonslarında daha dikkatli ve samimi konuşmaları istenir.Yolcu memnuniyetinin daha da artırılması amacıyla başlattığı uygulamalarla dikkat çeken Pegasus Hava Yolları, bir süre önce pilotlar için ‘anons rehberi’ yayınladı. Uçuş işletmeden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Kaptan Pilot Nadir Kabaş tarafından pilotlara gönderilen anons rehberinde, uçuş sırasında yapılan anonslarda dikkat edilmesi gereken kurallara yer veriliyor. Yaklaşık 550 pilot ve 1100 kabin memuru bulunan şirket, 36 ülkede 86 noktaya uçuş düzenliyor.Yolcu anonslarıyla ilgili gerçekleştirilen gözlemler sonucunda derlenen çalışmayla, pilotlara farklı bir bakış açısının sunulması hedeflenmiş. Pegasus yönetimi, uçağa bilet alarak gelen her kişiyi ‘misafir’ gibi kabul ettiğinden, öncelikle tüm anonslarda yolcu kelimesi yerine mutlaka ‘misafir’ kelimesinin kullanılmasını istiyor. Misafirlerin kendilerini güvende hissetmesi için de uçağın kaptanının uçuş öncesi veya uçuş sırasında, ‘iyi veya kötü durumlarla’ ilgi bilgilendirmesi gerektiğine işaret ediliyor. Uygun zamanda ve samimi ifadeyle yapılan kaptan anonsunun, sorunları büyümeden çözeceği ifade edilirken, anonsların yolcu memnuniyetini artırmakla kalmayıp, yolcuların da kabin ekibine karşı daha saygılı davranış sergilemesine katkı sağladığı belirtiliyor.ANLAŞILIR KELİMELER KULLANINAnons rehberinde, bilgilendirme anonsunun, yolcu tepki göstermeden önce yapılması gerektiği belirtiliyor. Genel olarak uzun uçuşlarda kapı kapanırken, ‘hoşgeldiniz’, düz uçuşta ‘uçuş bilgileri’ ve alçalma sırasında ‘iniş meydanı bilgileri’ olmak üzere 3 anons yapılmasının uygun olacağı ifade edilirken, hava durumuna göre yolcunun görebileceği coğrafi güzelliklerin, gökyüzü olaylarının da anlatılabileceği dile getiriliyor. Bu tür anonsların ise yolcuları rahatlatacağı ve güven duygusunu artıracağı belirtiliyor. Yoğunluk nedeniyle hiçbir şey söyleme fırsatı bulunmayan uçuşlarda ise yere indikten sonra yapılacak tek bir anonsun tüm eksikliği gidereceğine işaret ediliyor.Pilotlardan, anonslarda her yaştan yolcunun rahatlıkla anlayabileceği kelimeleri de kullanması isteniyor. ‘Sema’ yerine ‘gökyüzü’, ‘bilahare’ ve ‘müteakiben’ yerine ‘daha sonra’, ‘mahallî’ yerine ‘yerel’, ‘suhunet’ yerine ‘sıcaklık’ kullanılması tavsiye ediliyor. Yolcuların korkmasına neden olabilecek açıklamalardan kaçınılması gerektiğine dikkat çekilen anons rehberinde, doğru bilginin doğru sözcüklerle, panik oluşturmayacak şekilde iletilmesi isteniyor. “Başkalarının hatalarını, sistemin sorunlarını, gümrükteki yoğunluğu, yer hizmetlerindeki personel ve ekipman eksikliklerini, meteorolojik kaçınılmaz etkenleri üstlenmek zorunda değiliz.” denilen açıklamada, bu gibi durumlarda sorunun gerçek nedeninin açıklanması ve yolcuyla paylaşılması gerektiği ifade ediliyor.

    0 0

    Bir haftalık mesaime iki kadın sığıyor. “Özür dilemeyi bilmiyoruz.” diyen Oya Baydar’ı düşünürken ikinci kez cezaevine giderken incecik silüetiyle aklıma kazınan Deniz Seki bir tarafta: “Özrün efendisi en yakınım olur, diler yoluma devam ederim.” Peki özür dilenecek ne var?The Truman Show’un hayatı mercek altına alınan oyuncusu Truman Burbank, her şeyin aslında pek de sandığı gibi olmadığını hissettiğinde, denize doğru bakar. Ne büyük çaresizlik! Denizden ölesiye korkuyorsun ve bir adadasın. Bir oyun bu. Oturup baştan sona izliyoruz. Can sıkıntımız “aman aman iyi ki” eşliğinde, bu yaşananların bizim hayatımıza ait olmadığını bilmekle gideriliyor. Tahtalara vuralım, iyi ki.90’larda televizyondan fırlayıp hayatımıza girecekmiş gibi duran klipler döneminde kırmızı puanlı şapkasıyla “Kuş uçtu uçacak” derken tanıdık onu; Deniz Seki. Şimdi orta yaşlarında. Saçında siyah kurdelesi, yüzünde derin bir keder. İki kolundan tutan olmasa oraya yığılır. Gittiği yere gitme ihtimalimiz olsa, çoğumuzun başına gelecek olan bu: Cezaevine.Oraya ilk girişi değil, daha önce 7 ay kalmıştı. Suçu tarif etmek bize düşmesin, gazete kupüründen alıntılayalım:“Özel Yetkili İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Deniz Seki’yi ‘’uyuşturucu ticareti yapmak’’ suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdığı kararının gerekçesinde, sanık Deniz Seki’nin tape kayıtları içeriklerine göre, arkadaşları adına uyuşturucu maddelerden kokain maddesini daha çok sanık Sinan Yüksel’den istediği ve böylece ‘’başkalarına vermek’’ şeklinde atılı suçu işlediğinin anlaşıldığı belirtilmişti. Davanın soruşturma aşamasında 24 Şubat 2009 tarihinde tutuklanan Deniz Seki, 2 Ekim 2009 tarihindeki ilk duruşmada tahliye edilmişti.”Cezaevine ilk girişinde adının karıştığı aşk üçgeninde kendini savunmaya çalışıyor, kırgınlığını insanlar da bilsin istiyordu. Şimdi ne hissediyordur?“Bu kadar gözyaşım olduğunu ben de bilmiyordum. Tarifi olmayan bir çaresizlik. Her şey belirsiz. Daha henüz iddianamesi bile yazılmamış insanlar var burada, tutuklu yargılanıyorlar, ne zaman mahkemeye çıkacakları belli değil, elleri kolları bağlı, bekliyorlar...”Şimdi yine Bakırköy Kadın Kapalı İnfaz Kurumu’nda. Bir masal gibi; İstanbul’un ortasında duvarlar duvarlar duvarlar ardında bir sanatçı yaşarmış. Oysa bir kâbus. O da, 7 ayın ardından cezaevine girme ihtimaliyle dehşete düşmüş, Ayşe Arman’ın ifadesiyle ağlayarak şöyle demişti:“Kokusu! Kokusu bile hâlâ burnumda. Tarif etmesi zor bir koku. (…) Orayı bilip de geri gitmek kadar kötü bir şey yok.”Hikayeyi başa saralımKendi isteğiyle, ailesi Maçka’da yaşarken, aynı şehirde, Çamlıca Kız Lisesi’nde yatılı okumuş, 5 dakika geç kalsa kızan babasının baskısını böylece hafifletmiş:“Her şey babadan gizli yapılırdı. Ben de becerikli bir çocuktum, bir sürü yeteneğim vardı, küçücük yaşımda bütün şarkıları biliyordum, dans ediyordum, kendime ait bir dünya yaratmanın peşindeydim, hayallerini kurduğum işi yapabilmenin... Ama baba engeli var, hiçbir şeye izin vermiyor, nasıl yapacağım? Bir adamla evlenir, baba baskısından kurtulursam yaparım diye düşündüm. Çünkü konservatuvara gitmek istedim, yollamadı, onu yapmak istedim olmadı, bunu yapmak istedim olmadı. Ben de şansımı denemek için birtakım başka kapılar araladım. Yanlış kapılar da aralamış olabilirim. Nitekim evliliğim öyle bir şeydi, yanlıştı, saçmaydı, yürümeyeceği baştan belliydi...”Babası küs oldukları bir zamanda vefat edecek, bunun acısını yaşadığını söylüyor. Annesi hep yanında. Başından sonuna kadar.Çocukluk yıllarında yatılı okulu seçip müzik için yollara düşen bir kadının magazin dünyasıyla tanışmasıyla 15 yıla yayılan bir serüvene tanıklık ettik. Hep beste yapan, şarkılarının sözlerini yazan sanatçı olarak tanınmak istedi ama Okan Bayülgen, Pop Star, aldığı kilolar, verdiği kilolar, Hüsnü Şenlendirici’nin bitmeyen telefonları, kaçmak isteyen Deniz Seki’nin çaresizliği, nihayet ve nihayet hepimizin gözü önünde düştüğü bir aşkta yenilmek. Televizyonlara çıkan yaralı bir eş, televizyonlardan ona seslenen yaralı bir sevgili, ikisi arasında ne duran ne çekilen bir adam.2009 yılında tutuklandığında, bazılarının “Hak etti” diye karşıladığı olay kısa zamanda bir trajediye döndü. Kim bu kadar yalnız bırakılmış bir kadının acısını görmezden gelebilir ki?Cezaevinde düzenlenen doğum günleri, paspas yaparken verdiği konserler, teyp olmadığı için koğuş arkadaşlarına ezberletilen besteler, kantinden alınan boyalarla boyanan saçlar, gelen renkli mektup kağıtlarıyla yapılan konfetiler. Ziyaret edenler, etmeyenler. Yaşayana “Topraksız Zincirlikuyu” dedirten bir yedi ay.Yavaş yavaş tırmanılan yolda, zirveden seslendiği Pop Star adayları, neşeyle söylenen şarkılar, bir aşkı sahiplenmenin heyecanı, o aşkla yaralanmanın kederi…Uyuşturucu kullanmak, temin etmek. Uzayıp giden suçlamalar, bitmeyen davalar, aktörlerini ezerken izleyicileri “Daha fazla yok mu?” diye heveslendiren bir oyun. Emsal davalarla başlayan tartışmalar; başkaları dışarıdayken, niye Deniz Seki içeride diye bitmeyen sorgulamalar. Hepsi bir soruya gelip kenetleniyor: “Bu ısrar niye?”Kendi de bu oyunun bir zamanlar parçası olan kadın, sırtına geçen dişleri fark ettikçe çırpınıyor, yine de ne bu dişlerden kurtulması mümkün, ne yem olmadan bu oyunu tamamlaması. Nişanlandığı, evlilik hazırlığı yaptığı bir dönemde hakkında çıkan “Aranıyor” haberleriyle beraber koşarak gelen kötü haberle yeni bir dönemeç. 2003’te Pop Star jüri üyeliği sırasında “Pop stardan katil olmaz. Burası Türkiye Pop Star Yarışması, Türkiye Şefkat ve Kucak Açma yarışması değil.” diyerek isyan ettiği Bayhan’a uzanıyor mikrofonlar:“Deniz Hanım’a kızgın mısınız?”Kendi akıbetini şarkılarda söylemiş Deniz Seki cezaevinde ilk günlerini geçiriyor:“Yıllara meydan savaşı/ İlan edince o cesaret/ Kin koca bir volkan olur/ Sonra da önünde eğriliverir/ Sahici her şeyin asıl rengi/ Kalbime kaç kere sorduysam/ Hep bana ismini heceledi/ Ben de inanıp ona uyduysam/ Eğer bir gün fark etmeden/ İstemeden seni kırdıysam/ Özrün efendisi en yakınım olur/ Diler yoluma devam ederim.”Başa dönelim, Truman Burbank deniz korkusunu yenip bir yelkenliye atlar, bu sahte hayattan kurtulur. Deniz Seki de çıkışında bir yelkenli bulur inşallah.

    0 0

    Kerkük’ün Kuzey Irak Kürt Yönetimi’ne bağlanması gündeme geldiğinde ültimatom için savaş uçağı uçurmamızın üzerinden 7 yıl geçti. Bu 7 yılda Türkiye, Kerkük’e ilgisiz kaldı. Yine benzer bir ihtimal var ve Kerkük, Irak için kördüğüm halini aldı. Kerkük’e gittik, hem şehri gezdik hem de Kerküklülere kulak verdik.Saddam rejimi 1990 yılında Kerkük Kalesi’ni onarıyoruz diye yüzlerce geleneksel Türk evini ve eseri dozerlerle yerle bir etti. Türkmenlere ait mezar taşları bile yok edildi. Türkmenlerin yüzyıllarca yaşadığı kalenin içi, bugün harabe halde. Ayakta kalabilen nadir yapılar arasında Danyal Peygamber Camii, Ulucami ile Gök Kümbet bulunuyor. Kalenin içinde IŞİD militanlarının tutulduğu bir de cezaevi var. Bu Türkmen kalesi, güvenlik gerekçesiyle ziyaretçilere tamamen kapalı. Özel izinle girilebiliyor. Kerkük’ü ve kaleyi görmek için Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin başkenti Erbil’den yola çıkıyoruz. Yol boyunca dev petrol kuyuları görüyoruz. Kerküklü rehberimiz gülerek, “Siz, evinizin bahçesini kazsanız su çıkar, burada petrol çıkıyor.” diyor. Aslında Kerkük’tekilerin yüz yıldır döktüğü gözyaşının sebebi de rehberimizin biraz da övünerek söz ettiği bu ‘kara inci’. Dünyada rezerv bakımından ispatlanmış en büyük petrol yatakları Kerkük’te. Irak petrollerinin yüzde 40’ına yakını da buradan çıkarılıyor. Petrol, kısa sürede paraya çevrilmesi bakımından dünyadaki en değerli maden. Fakat Kerküklülere refahtan çok savaş ve ölüm getirmiş. Şimdilerde bombalı saldırılar biraz olsun azalsa da günaşırı onlarca insanın hayatını kaybettiği, bunun olağan karşılandığı bir kent burası. Şehirde altyapı yatırımları yok denecek kadar az. Olan da son derece kötü. Kışın yağan yağmurlar şehrin sokaklarını adeta bir küçük ırmağa çeviriyor. Restorana x-ray’dan giriliyor Devlet daireleri son derece bakımsız. Onlarca kez bomba yüklü araç saldırılarına maruz kalan resmi binaların önünde dev beton bloklar var. Öyle ki bu betonların camilerin önünde de bulunması tüylerimizi ürpertiyor. Zira ölü sayılarını artırmak için saldırıların birçoğu cami önlerinde yapılıyor. Restoranların girişinde bile x-ray cihazı var. Dünyada başka bir ülkede bu uygulama var mıdır acaba? Zenginlik içinde adeta ‘yokluğu’ yaşayan şehir, sessizce kaderini bekliyor. Şehrin asıl sakinlerinin bir kısmı, evlerini Musul’dan kaçanlara kiraya verip Erbil’e göç etmiş. Şehir, artık Musul ve Kerkük’teki asker kaçaklarının yeni yuvası. IŞİD’in Musul saldırısının ardından yüzlerce asker, birliklerini bırakarak Kerkük’e sığınmış. Maliki hükümetinin asker kaçaklarına yönelik idama kadar verdiği sert cezalar nedeniyle birçoğu ailelerinin yanına dönemiyor. Kerkük’te 23.00’ten sonra sokağa çıkma yasağı var. Geceleri yatacak yeri olmayan kaçak askerler kaldırımlarda bekliyor. Her geceye, gitmek, kalmak ve yaşamak arasında mücadeleyle başlıyorlar. Biz de şehre dışarıdan gelen yabancılar olarak, bir de fotoğraf çektiğimiz için ihbar edilmişiz. Gözaltına alındık. Daha önceden tanıdığımız bir general olmasaydı belki de tutuklanacaktık. Halk o kadar tedirgin ki olağan dışı her davranışı veya kimseyi ihbar ediyor. Biz de foto muhabiri Üsame Arı ile bu ihbarlardan birinin kurbanı olmuştuk. Yakın zamana kadar üzerinde uçak uçurduğumuz Kerkük’te, tüm bu değişiklikler olurken Türkiye’nin herhangi bir tepkisi yok. Birçok siyasi yetkiliye göre, bağımsız bir Kürdistan için Kerkük’ün alınması vazgeçilmez bir gereklilik. Kürt siyasiler, “Bağımsızlığımızı ilk tanıyacak ülke Türkiye.” diyor. Özellikle Saddam Hüseyin rejiminin devrildiği 2003 yılındaki Amerikan müdahalesinin ardından şehre büyük oranda Kürt nüfusu yerleştirilmiş. Bugün yarısından fazlasını Kürtlerin oluşturduğu Kerkük’te olası bir referandumda sürpriz çıkmayacağına kesin gözüyle bakılıyor. Aslında hâlihazırda şehirde fiili bir Kürt yönetimi var. Şehrin valisi, emniyet müdürü ve belediye başkanı Kürt asıllı. Üst düzey devlet yetkililerinin çoğunu da Kürtler oluşturuyor. Kerkük’ün devlet görevlilerinin büyük kısmının aileleri güvenlik gerekçesiyle Erbil ve Süleymaniye’de yaşıyor. Polisler neden IŞİD’e katıldı? Kerkük, seçimlerde 8 Kürt, 2 Türkmen 2 de Arap milletvekili çıkardı. Kürtler, Kerkük’ün oldu-bittiyle Kürt yönetimine bağlanması karşısında Maliki’nin hiçbir şey yapamayacağını düşünüyor; “Biz Saddam’ın ordusunu yendik. Madem Kerkük’ü vermeyecekti neden ordusu Kerkük’ten kaçtı?” diyorlar. Özellikle Saddam döneminde Türkmen ve Kürtlerin arazilerine el konularak Kerkük’te yerleştirilen Araplar, 2003 yılından sonra Kerkük’ten çıkarıldı. Bu nedenle Kerkük’e bağlı çevre ilçelerde yaşayan Araplar, bölgede güçlenen aşiret birlikleri ve IŞİD’i destekliyor. Emniyet kaynaklarının verdiği bilgiye göre Kerkük emniyetinden 3 bine yakın Arap polis aşiret güçleri ve IŞİD’e katılmış. Özerk Federasyonu istiyoruz Kerkük Türkmen Cephesi temsilcisi Ali Mehdi, Kerkük için tek çözümün özel federasyon olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Bunu her zaman savunuyoruz. Özerk olduğumuz zaman Kerkük'ün her şeyinden yararlanırız. Kerkük patlayacak bir bomba gibi. Kürdistan'a bağlanmasına Kerküklülerin karar vermesi gerekir. Ama bu kararı 2003'ten önce Kerkük'te yaşayanların vermesi gerekiyor, sonradan getirilip yerleştirilenlerin değil. Kerkük Kürtlerinin yüzde 70'i de Kerkük federe yönetiminin kurulmasını kabul ediyor. Ama bunu medyada konuşamıyorlar. Kerkük'te böyle bir referandum yapılamaz. Buna Türkiye de karşıdır. Böyle tahmin ediyorum. Türkiye Kerkük'ü oldu-bittiye bırakmaz. Kürdistan'a bağlansak belki hayati güvenliğimiz olur ama ne siyasi ne de kültürel güvenliğimiz olur. Merkezi hükümetin hataları Irak'ı bu hale getirdi. Bugün Irak'ın yüzde 50'si merkezi hükümetin kontrolünde değil." Kürt-Türkmen savaşı çıkarmak isteyen fitneciler var Geçtiğimiz hafta Türkmen siyasetçi Münir Kafili'nin suikastla öldürülmesi, bir gün sonra da Kürt mahallesinde bombalı saldırı düzenlenmesinin tesadüf olmadığını söyleyen Kerkük İl Meclis Başkanı Yardımcısı Rebwar Talabani, "Kerkük'te Türkmen ve Kürtleri birbirlerine düşürmek istiyorlar. Bu büyük bir fitnedir." diyor. Kürdistan'la iyi işbirliği yapmayı isteriz, ama... Türkmeneli Partisi Başkanı Riyaz Sarıkahya: "Kerkük'ün tek başına federe olmasını istiyoruz. Irak anayasası her ile böyle bir hak veriyor. Araplar ve Türkmenlerin neredeyse hepsi bu planı destekliyor. Kürtlerin de bir kısmı istiyor. Ama bu federenin de Kürdistan'la ilişkileri çok gelişsin. Kürt kardeşlerimiz bize "Kerkük, Kürdistan'ın bir şehridir. Siz de bizim kardeşimiz, Kerkük'ün vatandaşlarısınız." dedi. Bunlar yeterli değil. Kurucu ortaklık istiyoruz, resmi dil, veto hakkı... Bunlara yanaşmadılar." Barzani, ‘Kerkük Erbil'den daha güzel olur’ dedi Barzani'nin liderliğini yaptığı Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) Kerkük İl Başkan Yardımcısı Nakip Sadullah, liderlerinin kentteki herkesle diyaloglarını geliştirmelerini istediğini söylüyor. Kerkük'te yapılacak Kürt bölgesine katılma yönünde bir referandumun sonucunun ‘kesinlikle evet' çıkacağını düşünüyor. Sadullah, hemen yanında bulunan iki korumasının Türkmen, sekreterinin de Arap olduğunu anlatıyor. Kerkük'te herkes şehirlerinin Erbil gibi olmasını istiyor. Barzani de bu sebeple Kerkük'ün Kürdistan'a katılması halinde Erbil'den çok daha güzel bir şehir olacağının sözünü vermiş. Sadullah, dışarıdan Kerkük'e Kürt nüfus yerleştirildiği iddialarını ise reddediyor ve diyor ki: "Gel gidip bakalım eskiden beri mezarlıklarda en çok kim var?" Kerkük’te neler oluyor? Türkmenlerin ve Kürtlerin üzerinde hak iddia ettiği petrol ve doğalgaz zengini Kerkük, Irak askerlerinin IŞİD'in saldırısı nedeniyle kaçmasının ardından fiili olarak Kürt yönetimine bağlı peşmergelerin kontrolüne geçti. Statüsü belirsiz olan kentin akıbeti bir kez daha gündeme geldi. 2003 yılında ülkeyi işgal eden ABD'nin inisiyatifiyle hazırlanan Irak Anayasası'nın 140. maddesi Kerkük'ün statüsünün bir referandumla belirleneceğini hükme bağlıyor. Anayasanın referandum tarihi olarak belirlediği Aralık 2007 gelip geçti ama referandum hiçbir zaman yapılamadı. Referandum hükmü, bu haliyle pek çok gözlemciye göre ‘kadük' hale geldi. Durumu tarihî bir fırsat olarak gören Barzani, Kerkük'e 30 binden fazla takviye peşmerge gücünü sevk etti. Peşmerge yetkilileri artık Kerkük'ün Kürt bölgesine bağlı bir kent olduğunu ilan ediyor. Kürt Özerk Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Kerkük'ün Kürdistan'a katılması için referandumun vaktinin geldiğini söyledi. Irak Merkezi Hükümeti yetkilileri ise Kerkük'teki durumun geçici olduğunu, Kürt yönetiminin Kerkük'ü ilhakının bir savaş sebebi sayılacağı belirtiyor. Hiç şüphesiz Kerkük'ün Kürdistan'a ilhakı Irak'ın artık üç ayrı devlete bölünmesi olasılığını da güçlendirecek. Şehrin emniyet ve askeri yetkilileriyle görüşmeler yapıyoruz. Verdikleri bilgiler son derece endişelendirici. Kerkük Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan 8 bin polisten 3 bine yakın Arap polis görevini bırakmış. Bazı polislerin IŞİD'le beraber Irak askerlerine karşı savaştığı, bazılarının da evlerinde IŞİD'in saldırısına destek için beklediğini anlatıyorlar. Emniyet yetkililerin aldığı istihbaratlara göre Baasçı komutanların Kerkük'ü ele geçirmek için IŞİD komutanlarını ikna ettiği, uygun zamanda şehre saldırılacağını belirtiyor. Türkmenler ise Türkiye'den silah istiyor. Musul'dan sonra Kerkük'ten de kovulmak istemediklerini söylüyorlar.

    0 0

    Yazılı basının geleceği bütün dünyanın tartıştığı en güncel konulardan biri. Evlerde, parklarda, toplu taşıma araçlarında elinde dergi ve gazete olanların sayısı azalırken mobil cihaz taşıyanların oranı artıyor.Mobil cihazları insanlar sadece haberleşme ve sosyal medyada ilişkilerini yönetmek için değil, haberleri takip etmek için de kullanıyor. İnsanlar okudukları yazı kadar fotoğraf da görüyor parlak ekranlarda. Medyanın bugünü ve geleceği ile fotoğrafın söz konusu mecralardaki evrimini dünyanın önemli fotoğraf editörü ve fotoğrafçıları ile tartıştık.Geçtiğimiz ay İstanbul’da Beşiktaş’ta gerçekleştirilen Fotoistanbul’da Bahçeşehir Üniversitesi terasında Profesör Melih Zafer Arıcan, Anadolu Ajansı eski fotoğraf editörü ve Depo Photos yöneticisi Abdurrahman Antakyalı ile birlikte biz sorularımızı sorduk; 25 yıldır Stern Dergisinde çalışan, fotoğraf direktörü Harald Menk, on yıl boyunca Newsweek fotoğraf editörü olarak görev yapmış olan James Wellford ve fotoğrafçı Ken Schles cevapladı. Ortaköy Yetimhane binasındaki bir de sergisi bulunan, Invisible City kitabıyla tanıdığımız Schles aynı zamanda hazırlıklarını sürdürdüğü Steidl Yayınevi’nden çıkacak Night Walk kitabıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Sohbet Türkiye’deki gazete tirajlarından açıldı. Konukları daha çok Türkiye’deki gazete çeşitliliği dikkatini çekmişti. Zaman’ın 900 binlik tirajı şaşırttı. James Wellford, bu ülkeniz için çok iyi bir rakam, gelip sizde çalışabilir miyim’ diyerek söyleşimize neşeli bir başlangıç yaptı.Bugünlerde herkesin üzerinde konuştuğu soruyla başlayalım. Basılı ve dijital arasındaki farktan. Fotoğraf editörleri olarak fotoğrafları veya öyküleri elinize aldığınızda farklı mı değerlendiriyorsunuz? Basılı böyle düzenlenecek, elektronik şöyle diye? Bu tür bir farklılıklar var mı?Harald Menk: Stern’ün online versiyonu daha önce ikinci plandaydı. 60 yıldır basılı bir dergimiz var ve hala güçlü. Tüm çabamızı ve paramızı basmaya yatırdık. Fakat online bölüm için de yatırımları artırdık. Fakat diğer rakip yayınlar gibi bu bir öncelik değil. Fotoğraf sergisi olarak online bölümle daha fazla işbirliğimizi artırdık. Basılı dergi olarak farklılığımızı koruyoruz. Stern’in elektronik versiyonu var ama onun genellikle tüm hafta boyunca dükkânlarda gördüğünüz Stern’in basılı kopyasıyla alakası olmuyor. Stern’ün elektronik versiyonuna göz atabilirsiniz ama onun bu geleneksel haber dergisinin elektronik versiyonu olduğunu anlayamazsınız.Stern’in bugünkü ve mesela 30 yıl önceki tirajı nedir? Ne kadar düştü?Harald Menk: Hitler’in Günlükleri’ni yayımladığımız 1983’te, yani ilk yasaklamadan önce 2 milyon’a yaklaşmıştık. Kesinlikle doğru olmayan, yanlış olan bir şeyi haber yaptığımızda, Stern üzerinde gangsterler gibi oyunlar oynadılar. Ve Stern’de, söylenenlere, yani Hitler’in gerçek günlüklerine bulduklarına, bunlar için milyonlar ödediklerine ve paranın hala geri verilmediğine inanmaya umutsuzca hazır insanlar buldular. Bu nedenle 1,3-1,4 milyona düştü tirajlar ve 4-5 yıl öncesine kadar istikrarlı bir şekilde 1 milyon civarında kaldı. Sonra birdenbire 800,000’e düştü.James Wellford: Hala bir araştırma departmanınız var mı? Redaktörleriniz var mı? Yoksa bunlar artık yok mu?Harald Menk: Almanya’da metni sonradan okuyan bir bölüme hala sahip olan az sayıda dergiden biriyiz. Dokümantasyon bölümümüz var. Yani kalite bizim için çok önemli. Ama okuyucu bunu kabul eder mi ve bu kaybettiğimiz ya da kaybetmekte olduğumuz okuyucuları geri getirir mi bilmiyoruz.James Wellford:Basılı ve elektronik yayıncılık için editörlük süreci farklı mı? Herkes kendine göre yapıyor ama benim için süreç aynı. Dergiye koymaya odaklandığınızda seçimlerinizi dar tutmak durumundasınız ama bu iki ya da üç sayfanın mizanpajını mı yaptığım yoksa tek bir fotoğraf mı aradığıma göre değişiyor. Benim deneyimime göre dergi yayıncılığında yayın birimiyle sürekli alış-veriş halindesiniz çünkü verilen alan sabit olmuyor, devamlı değişiyor. Elektronik dergiciliğin isteyebileceğiniz özgürlüklerin hepsine izin vermesi aslında hoş bir şey. Bir dergideki tek bir ve hatta iki-üç imajın güçlü bir şekilde veremediğini ayrıntılandırabiliyorsunuz. Bu, farklı bir deneyim. Bazı insanlar fotoğrafı ellerinde tutmayı ve hissetmeyi seviyorlar. Bazıları hatta kâğıdı koklamaktan hoşlanıyor. Ama ben ikisini de seviyorum. Bunu her zaman aşamalarla tarif ederim. Planlamayı uygulayacağınız çok farklı aşama var. Ben ikisini de seviyorum. Baskı, duvar, elektronik.Ken Schles:Elektroniğin gerçekliği talebin hiç bitmemesi. New York Times’ı düşünüyorum: Çünkü basılı medyanın her gün değişmeyen bir zaman sınırı olduğunun bir örneği, bu da akşam 11 civarında. Ama elektronik versiyonu 7/24 sürekli olarak güncelliyorlar. Fotoğrafları değiştiriyorlar, ilgili hikâyelerin önemini değiştiriyorlar, sanki hikâyeleri test ediyorlarmış gibi duruyor. Hangisinin daha fazla tıklandığını görüyorlar, hangisinin daha fazla okunduğunu, öndeki fotoğraf hangisi, bilirsiniz. Çünkü fotoğrafları değiştirdiklerini de gördüm.James Wellford: Bunu konuşurken kaliteyi de konuşalım, ister basılı ister elektronik dergi olsun asıl mesela kalite. Bir şey iyi yapılırsa ve düşünülürse… Bazen elektroniğin nesini sevdiğimi düşünüyorum, bence fotoğrafçının sesini keşfetmek için zaman ayırıyor ve o sesi yansıtıyor olması. Bu benim çok hoşuma giden bir şey. Yerin çok sınırlı olduğu dergilerde bunu yapmak çok zor. Newsweek’teki kariyerimin sonlarına doğru kısa metinlerin ve makalelerin fotoğrafçılar tarafından yazılmasını sağlamaya çalıştım. Aslında, bu konuda ısrarcı oldum. Fotoğraflar ister Lynsey Addario’dan Shannon Janse’dan veya Alex Majoli’den olsun, metni de onlara yazdırdım. Onların deneyimlerini yansıtmak son derece alakalı. Serüveniniz ne? Bu başka insanların yazmaya yardım etmeyecekleri anlamına gelmiyor; bazı fotoğrafçılar sözcükleri kovalama konusunda isteksiz; bunu, yazmak istememeyi anlıyorum ama gazetecilik dünyasında fotoğrafçıların sesini duymak kesinlikle çok önemli; çünkü hatırlayalım, medya yazarlardan her zaman talep edilmeyen bir buradalığı fotoğrafçılardan talep eder. Fotoğraf çekmek için köşedeki o tankın yanına gitmek zorundasınız, bunu iki sokak öteden yapamazsınız.Ken Schles: Aynı zamanda elektronikte temel olarak farklı bir deneyime sahip olabilirsiniz. Bir şeyi çeşitli modlarda görebilirsiniz.James Wellford: Katmanlar, haritalar. Hepsi.Ken Schles: Hepsi; grafik, ses. Ve şu anda tam da bunu yapıyoruz. Ama basılı medyada oldukça katı bir formatta kilitli kalırsınız. Bunların hepsi ekstra iş. Ekstra zaman istiyor. Fazladan personel, uzmanlık...James Wellford: Ve olmayan fazladan bir zaman. Hepsini kendi başınıza yapıyorsunuz. Ama şunu söyleyeceğim New Yorker gibi bir dergiyi ele alırsanız bu hala var.Ken Schles: Zaman talebi de arttı. Çünkü artık 7/24.James Wellford: En popüler değilse bile ABD’de en popüler dergilerden biri olan New Yorker gibi bir dergiyi ele alırsak, hala az sayıda fotoğraf yayınlıyorlar ama bunları portfolyo yayınlama şekilleri muazzam. Haritaya, fotoğrafçı Matt Black’in çektiği üç veya dört imaja yayılmış Kaliforniya Vadisi’nin siyah beyaz fotoğraflarına baktığınızda…. Bu fotoğrafa belirli bir bakma, fotoğrafı hissetme ve düşünme şekli, zamanı yavaşlatıyor, sizi bir şekilde çarpıyor, bir stili var, zamanı askıda kaldığı bir an için siz de içinde sürekli hareket etmeyi bırakıyorsunuz. Elinizde tutuyorsunuz ve bunun başka ve çok önemli bir yorumlama ve hissetme şekli olduğunu düşünüyorum.Ken Schles: Reklam verenlerin ihtiyaçlarıyla dengelemek zorundasınız. Örneğin New York Times’ın reklamları yayınlama biçimi diğer elektronik dergilerden çok farklı. Ve reklamları görüntü ve his olarak fotoğrafın neresine yerleştirdiğiniz gerçekten de kullanıcının tecrübesini olumsuz etkileyebilir.James Wellford: Mesela Newsweek’te, arada sırada, pazartesi yayınlamak istediğiniz bir grup fotoğraf bulduğunuzda bu sürekli bir mücadele gerektiriyordu. Dergiyi elinize aldığınızda bir makalenin ortasında bir reklam olabiliyor. Bu yerleştirmeyi hiçbir zaman anlayamadım, önce veya sonra koy neden tam ortaya koyuyorsun?Sanki ticaret yapan insanlar için, reklam verenler için çalışıyormuşsunuz gibi hissettiriyor.James Wellford: Aslında öyleyiz. Reklam verenlerin muazzam bir iktidar pozisyonunda olduklarının büyük ölçüde anlaşıldığını düşünüyorum. Ama bağımsızlığa ve editoryal bağımsızlığa saygı eskisinden daha az bence. Ama bunu söylemesi zor. Bunların hepsi yere, dergiye bağlı. Her dergi bir şekilde farklı. Ama şu konuda şüphe yok: Kuralları reklam verenler koyuyor, maalesef. Belki de reklam verenlerden biri için çalışmalıyım.Ken Schles: İnternette çoğu reklamda fotoğraf yok. Çoğunlukla metne dayalılar.James Wellford: Bu konunun üstünde durmalıyız.Fotoğrafçılara kendi fotoğrafları hakkında bir şeyler yazdırmaktan bahsettiniz. Fotoğrafları seçmek sizin işinizin en önemli kısımlarından biri; fotoğraf editörü olarak fotoğrafları seçerken fotoğrafçılara danışıyor musunuz? Çünkü fotoğrafçılar kendi çalışmalarına kör olabiliyorlar . Bazı fotoğraflarda çok fazla zorluk yaşıyorlar ve dolayısıyla onun daha değerli olduğunu düşünüyorlar. Bu olumsuz bir şey ama aynı zamanda o sahnede gerçekten bulunmuş olanlar da sadece fotoğrafçılar.James Wellford: Kendi öyküleri. Onlar yaptılar. Her zaman fotoğrafçılara danışırım, bazen fotoğrafçısına ulaşamadığın bir materyale bakıyorsun ama neredeyse her zaman onların yaptıklarına kanal açmaya çalışıyorsun. Bu bir değerlendirme ve çok önemli. Kendi fikirlerim var ama bu ileri geri bir konuşma. Benim için ortak çalışmaya dayalı. Onların yaptığının hakkını vermeye çalışıyorum ve kararlara kendi öznel hassasiyetlerimi de koyuyorum. Ama genel olarak birlikte çalıştığım insanlarla çok uzun ve angaje konuşmalarım oluyor. Hatta yıllara yayılan.Bunun yanında, göreve göndermeden önce fotoğrafçılardan ön değerlendirme yapmalarını istiyor musunuz?James Wellford: Dijitalde yapmak zorundalar. Zaman o kadar kısa ki 500 imajı gözden geçirecek zamanın olmuyor. Bazen fazla seçiyorlar, bazen bana gönderdiklerinden biraz daha fazla istiyorum. Ama çok fazla olmasını da istemiyorum çünkü o kadar zaman yok. Ve bana son günde 1500 fotoğraf gönderenler oluyor. O zaman elim telefona gidiyor. Editörlük yapmayı seviyorum. 1500 fotoğrafı gözden geçirebilirim ama zaman çok kısa.Harald Menk: Bu Stern’ü radikal bir şekilde değiştirdi. Önceki yıllarda üstünden geçilmesi gereken çok sayıda slayt şeridimiz ve negatifimiz olurdu, çekim şeridimiz olurdu; istesek de istemesek de fotoğrafçıların çalışmalarındaki neredeyse her şeyi görebilirdik. Bugün şunu söyleyebilirim ki bu ya dijitalleşmenin bir sonucu ya da Stern’ün nasıl çalıştığını anlayan fotoğrafçıların. Umuyorum ki, bence bu benim ve Stern’deki diğer editörlerin fotoğrafçılara sürekli ne istediğimizi söylememiz sayesinde öğretildi ve eğer atölyeme bakacak olursanız elimdeki dosyalar, yani fotoğrafçılar tarafından gönderilen dosyalar, mizanpaja gönderdiğim dosyalardan pek de fazla büyük değildir. Daha sonra mizanpajda anlatılan konuyu tartışırız ve sonunda yazardan metni aldığımızda açık veya iki sayfa mı olacak, ya da portreleri takiben üç dört resim mi koyacağız ve metinde neler olup bittiğini nasıl anlatacağız bunlara odaklanabiliriz. Ama genelde Stern için çalışan fotoğrafçılara güvenebilir, gönderdiklerini hiç bakmadan bile mizanpaja yollayabilirsiniz.James Wellford: Hatırlayın bunlarda ve sanırım Stern’de de vardı, ama Newsweek’in uzunca bir süre bir laboratuvarı vardı, binanın içinde fotoğraf laboratuvarımız vardı. Sürekli giderdik. Sanırım fotoğrafçılar için gelip fotoğraflarını banyo ettirmek bir sanat biçimiydi ve harikulade bir etkileşimdi. Zaman yavaşlardı, hız başka şeyler içindi. Bir perşembe gecesi veya cuma sabahı, cuma günü dergiye konulmak üzere 150 makara film işlemedim diyemem. İşledim. O döngü içerisinde bir sürü karar vermek ve yazıcıların delice çalışması, belki israf ama bayılıyorum, Saddam Hüseyin’in çöküşü hakkında bir kitap hazırlayabiliriz. Birdenbire, 150 makara film oldu ve bir Perşembe gecesiydi ve gün daha bitmemişti, çok etkili bir tecrübeydi. Fakat kendisine Bağdat’ta erişemiyordum. Ve erişebilecek herkes geri çekiliyordu, Stern, sen adamlarını Bağdat’tan geri çektin. Adamlarımızı geri çekmeye çalışıyorduk, orayı terk etmelerini sağlamaya çalışıyorduk çünkü petrol nedeniyle endişeliydik, ama bizimkiler kaldılar. Ve bunlarda birisi de olağanüstü Ilkka Uimonen’di.Harald Menk: Stern’ün Kosova’da iki fotoğrafçısı öldürüldü.James Wellford: Ama Afganistan’da da şanssızdınız değil mi?Harald Menk: Bağımsız bir yazar vardı, bir tankın üzerinde yazıyordu ve iyi bir hedefti.James Wellford: Ben şanslıydım. Sadece bir adamım vuruldu.Nerede vuruldu?James Wellford: 3 kere vuruldu, neredeyse kolunu kaybediyordu. Balkanlar’da. Sonra Ramallah’ta İsrailli bir nişancı tarafından vuruldu. Ve sonra bir Amerikan askeri tarafından Felluce’deki emprovize patlayıcı cihaz saldırısında vuruldu. 3 kez. Ama tamamen morfin etkisi altında hayattaydı, hala kamerasını geri almaya ve filmi bana göndermeye çalışıyordu. Ve iyileşmeye. Çılgıncaydı, Lauren, durdur şunu, kendine gel, senin kameranı kim takar. Filmi görmeyi isterdim tabii, ama ölme. İlginç bir karakterdi, Lauren Von Der Stock. Harald Menk: Ama biz fotoğraf editörlerinin görevlerinden bahsediyorduk, işimizin değiştiği gerçeğinden bahsettik ve şimdi işimiz eski yıllardan, önceki yıllardan farklı. Ama şunu söylemek zorundayım, artık eskisi gibi büyük seçimler yapmamız gerekmiyor çünkü fotoğrafçılar, “size önceden söylemiştim, hangi fotoğrafları beğendiğimizi zaten biliyorsunuz” diyorlar. Çünkü sahada yazarla birlikte çalışıyorlar. Yani yazar onlara ne yapmaları ve ne yapmamaları gerektiğini söylemiş oluyor. Yazar ve fotoğrafçı sabah akşam oturup fotoğraflara göz atıyorlar ve ilk seçimi orada yapıyorlar. Bunu bazen, ama sonucun tamam olduğunu gördüğüm sürece, seviyorum. Örneğin bugün bir fotoğraf editörünün işi hafta sonunda yaklaşık 20,000 fotoğrafı gözden geçirmek. Her birini tek tek. Her bir hafta sonu. Haber ağlarından, ajanslardan, bağımsız fotoğrafçılardan ve Panos ve Magnum gibi stok fotoğraf ajanslarından her gün gelen yaklaşık 5,000-9,000 fotoğraf. Dosya transfer protokolümüze hepsi tekliflerini gönderiyorlar, her şeyi gönderiyorlar ve bazen filtresiz olarak. Dolayısıyla bir fotoğraf editörü olarak göreviniz haftanın dört fotoğrafını bulmaksa her şeyi görmek zorundasınız. Yani 20,000-25,000 fotoğrafa bakmak zorundayız ve futbol şampiyonası varsa bu daha da artıyor. Bunu yapmak zorundayız ve bu fiziksel bir işkence.Bir editörle çalışma konusunda sizin gözlemleriniz neler Ken Schles?Ken Schles: Her seferinde farklı oluyor. Fotoğrafçı açısından bakarsam işler editoryal aşamaya geçtikçe yazarın ne yaptığı ve fotoğrafçının ne yaptığı arasındaki ayrım artıyor ve fotoğrafçının metni etkin bir şekilde resimlemek için gönderdikleriyle arasındaki daha bile fazla çünkü bütçe gitgide kısılıyor. Çoğu zaman sonda gördüğüm şey, yazarın benimkinden tamamen farklı bir hikâyesi ve deneyimi olması ve sizin suçlanmanız oluyor; size hikâyeyi anlamadığınızı söylüyorlar ve o hikâye mevcut değil. Benim deneyimim farklı bir şey oluyor. Fotoğrafçılar ikincil kalıyor ve burada Kosova gibi zor hikâyelerden falan bahsetmiyorum, bunlar daha yumuşak hikâyeler.James Wellford: Ama sonuçta, bir düzeyde hepsi hikâye. Hepsi birbiriyle alakalı biliyorsun işteKen Schles: Sonra tekrar kopmaya başlıyorsun. Kaynakların yetersizliği, işin sonunu getirmeme ve haberi çalışmayı bırakıp sadece resimleyiciye dönüştüğün bir noktaya geliyorsun.Harald Menk: Bu bugün Stern’de hala yaşadığımız bir mesele ve geniş bir açı. Özellikle yazar ve fotoğrafçı sahada birlikte oldukları zaman. Bazen fotoğrafa baktığımda ve metni okuduğumda ikisi tamamen farklı kıtalardalarmış hissine kapılıyorum. Bunun sebebi, fotoğrafçı çekebileceği fotoğrafları çekiyor çünkü fotoğraflamak istediğini görüyor; yazarın ise kendi hayal gücü, fantezisi var. Bazen yalan söylüyor, bazen sadece olmasını istedikleri ve hiç deneyimlemediği şeyler hakkında konuşuyor çünkü kendisine telefonda sahneyi anlatan biri var. Bunlar birleşip baş editöre ve fotoğraf editörü olarak bana geliyor; metni okuyorum ve diyorum ki bu tembel fotoğrafçı neden orada değilmiş?James Wellford: Bu rahatsız edici değil mi?Harald Menk: Öyle. Ve bu arada fotoğrafçılar, deneyimli fotoğrafçılar ve bizler tarafından, şu anda bildikleri durumlarla, bizim bildiklerimiz ve dışarıda yaşadıkları yoluyla eğitilen daha genç yazarlar var, yani onlar çok daha fazla kontrol altında.James Wellford: Sahada iyi olan yazarın iyi fotoğrafçı arkadaşları olur. Bu neredeyse değişmez. Kiminle çalışacaklarını bilirler, onlara güvenirler.Ken Schles: Ama bu çok aldatıcı- bahsettiğin şey bana biraz eski kafalı geldi çünkü artık yazar da fotoğrafçı da gitgide her şeyi yapar hale geliyor. Kendilerinden videografi yapmaları bile isteniyor. Her şeyi yapmaları bekleniyor. Bu imkânsız bir şey aynı zamanda.James Wellford: Her zaman gayretli bir şekilde şunu söylüyorum: Ben yazarı ve fotoğrafçıyı ayırmaya ve daha fazla haber alanını kapsamaya çalışıyorum. Bağımsızlığa inanıyorum.Harald Menk: Bu arada bahsetmeyi unuttuğum bir şey de sabahları sık sık fotoğrafçı ve yazar kahvaltıda bir araya geliyorlar, kısa bir toplantı yapıp ayrılıyorlar. Akşam tekrar buluşuyorlar ve göz atıyorlar. Ne yaşadığını ve bunun hakkında ne yazdığını duyayım ve ben de sana ne çektiğimi göstereyim. Böylece birlikte ortaya koyuyorlar ve koordine oluyorlar. Bu sıklıkla işe yarıyor. Yazarın röportaj yaptığı insanların portreleri, dolayısıyla yazarın bu çabucak çektiği fotoğrafı kabul ediyoruz; eğer sadece küçük bir fotoğraf ise bu fotoğrafçıya bütün gün kendi işini yapması, ihtiyacımız olan şeyleri, mesela çift sayfalık fotoğraflar gibi, teslim etmesi için zaman kazandırıyor ve bu oldukça işe yarıyor. Yazarlar fotoğraf çeker diye bir kural yok ama fotoğrafçının sadece röportaj fotoğrafı çekmek için yazarla gitmesine gerek yok. Bunu reddederim, buna ihtiyacım yok.Günde 20.000 ila 25.000 kadar fotoğrafa baktığınızı söylediniz. Acaba çok güzel fotoğrafları kaçırdığınız oldu mu, zira 25.000 kadar fotoğrafa her gün bakmak çok akıldışı duruyor. Böyle örnekleriniz var mı?Harald Menk: Aslında akıldışı değil. Onu da öğrenebiliyorsunuz. Birkaç yıl önce insanların 5.000 fotoğrafa bakmanın akıldışı olduğunu söylediklerini hatırlıyorum. Şimdi 25.000’e geldik. Nerede durmalıyız, bilemiyorum. İnsanlar bir şehirde 70 milyon kişinin yaşamasının da akıldışı olduğunu düşünüyorlar ama böyle bir şehir var ve bir şekilde işliyor. Yine de mükemmel olmadığımı açıklıkla söyleyebilirim. Hiç fotoğraf kaçırmamak mümkün değil, bu yüzden de boşluklarımız oluyor. Bu benim için o kadar sorun değil. Editörümün bana vereceği tepkiyi kaldırabilirim. Her gün baktığımız 20.000 fotoğraf, çekilmiş tüm fotoğraflar ya da bize gelmiş tüm fotoğraflar bile değiller. Dolayısıyla hepsine bakamam. Sadece en iyisini seçmeye, bir şeyler eksikse bunu sezmeye çalışıyorum. Görevini gerçekleştirememiş fotoğrafçıyı arıyorum, okuyabileceğim bir şeyi olup olmadığını soruyorum. Bugünlerde esasen bir fotoğraf editörünün işi bu. Fotoğraflara bakıp seçmek işi daha arka planda kaldı. Bugünlerde daha organizeyiz, konferanslar düzenliyoruz, yazarla ilişkide kalıyoruz, fotoğrafçının seyahatlerinin bütçesini yapıyoruz. Sekreterlerimizi kovdukları için önümüzdeki haftadan itibaren hesap kitabı da biz yapacağız. Stern’deki foto masasında yüzde 40’lık işimiz var. Tüm asistanları da işten çıkardılar. 20.000 fotoğrafa bakmanın yanı sıra asistanların işini de yapıyoruz. Birileri bütün bu işleri bizden istemenin normal olduğunu düşünüyor.Ken Schles: Ben editör olan arkadaşımdan bahsediyordum. Kendisi bana büyüdüklerini ve eleman aldıklarını söyledi. Dolayısıyla iyi giden işler de var ama kötüye giden işlerimiz de var.Harald Menk: Buna inanamıyorum. Fotoğraf masalarını(servislerini) büyütmeyi düşünüp düşünmediklerini soralım.Ken Schles: Fotoğraf masasını mı, zannetmiyorum.James Wellford: Washington Post büyüdü aslında. İlginç bir tecrübe oldu.Ken Schles: The Wall Street Journal internete büyük ağırlık verdi.Zaten sanal ortamda varlıkları olan şirketler işi daha fazla oraya taşımaya çalışıyorlar.James Wellford: Elbette, çoğu zaman ıskalıyorum. Birçok iyi fotoğraf var ama en iyi fotoğraf diye bir şey var mı? Olduğunu düşünmüyorum. Bence bir grup iyi fotoğraf çıkıyor, bazen de hiç bir iyi örnek çıkmıyor. Tek bir an olabilir mi? Olabilir belki de. Eddie Adams. İnfaz, o tek bir an. Ama o fotoğrafın etrafındakilere bakarsanız başka bir sürü iyi fotoğraf görürsünüz. Örneğin Chris Hondros’un işlerine bakalım. 5 ya da 6 sene önce Telafer’de Amerikalı askerler kontrol noktasından geçen bir arabaya ateş açtılar ve küçük çocukları öldürdüler. New York Times bir fotoğraf seçti, ben başka bir fotoğraf seçtim, hepsi de aynı kameradandı.Harald Menk: Genelde böyle fotoğrafları ıskalayamıyorsunuz zira fotoğrafçılar ya da şirketler iki, üç, hatta beş kere gönderiyorlar. Tam fotoğrafın nerede olduğunu bilmediğiniz için gönderdiklerinin hepsine bakıyorsunuz.Fotoğrafların sayılarının arttığından bahsettiniz. Peki nitelikleri de arttı mı? Son 25 yıldır Stern’desiniz. Bu yıllar boyunca masanıza gelen fotoğrafların kalitesi arttı mı?Harald Menk: Kesinlikle evet. Nitelik arttı. Sadece teknik nitelik de değil üstelik. Bugünün teknik imkânlarıyla iyi bir fotoğraf çekmek oldukça kolay. Fotoğrafçı, ünlü bir fotoğrafçı olmak isteyen ve çok iyi işler çıkartan genç fotoğrafçıların sayısı beni şaşırtıyor ve biraz da ürkütüyor. Her ay bir ya da iki yeni isim çıkıyor. Bana gelen fotoğrafların ortalaması 20 yıl öncesine göre kesinlikle daha iyi.James Wellford: Daha fazla fotoğraf çekiyorlar. Bazen hatta lüzumundan fazla çekiyorlar.Harald Menk: Evet, lüzumundan fazla çekiyorlar. Eğer çok çekerseniz, çektiklerinizin arasından hit olacak birini bulma şansınız artar. Eğer fotoğrafınızı iyi düzenleyebiliyorsanız, iyi bir Photoshop kullanıcıysanız, sizi ortalamanın üzerine çıkaracak inanılmaz işler yaratabilirsiniz. Kesin olarak söylemek gerekirse bugün fotoğrafın çok yüksek standartları olduğunu düşünüyorum.James Wellford: Katılıyorum. Dijital kameralı fotoğrafçıların bazılarında gördüğüm bir zayıf nokta ise bazen bir durumu, olayı çok fazla çekerek zorla fotoğraf çıkartmaya çalışıyorlar. Öğrencilerimi ve beraber çalıştığım insanları, biraz yavaşlayıp ne yaptıklarını düşünmeye teşvik ediyorum. Masada 200 kare görmek istemiyorum. Bana 20 kare gönderin. 1987’den beri bu meslekteyim her zaman iyi işler gördüm. İnsanların ufukları genişliyor, fotoğrafçılığa farklı şekillerde meydan okuyorlar, bu sanatı geleneksel olmayan bir yerden ele alıyorlar. Bu da hoşuma gidiyor. Tabi fotoğraf çeken çok kişi var, bazıları da çok kötü.Harald Menk: Kötü olanların çoğu siyah beyaza dönüştürüp sana bir oyun oynamaya çalışıyorlar. Bu çok sık rastladığım bir şey. Bunu gördüğünüzde fotoğrafçıya kızıyorsunuz ama elbette bu başka bir konu. Siyah beyaz fotoğraf konusu ise ayrı bir tartışma.Ken Schles: Bugün o kadar çok sayıda fotoğrafçı, o kadar çok sanat okulu, üniversite ve oradan mezun olan fotoğrafçı var ki, bunların hepsine iş yok. Onlar da akademiye giriyorlar ve daha fazla fotoğrafçı eğitip mezun ediyorlar. Ayrıca fotoğrafa yönelik genel ilgide de bir artış var. Dahası teknoloji sayesinde fotoğraf editörleri imajları bulmak için kaynağın kendisine yöneliyorlar; iyi bildikleri, güvendikleri birkaç fotoğrafçıyı dünyanın dört bir yanına göndermiyorlar, ölümüne çalıştırmıyorlar. Dolayısıyla mevcut iş bölünüyor. Bölgelerinde çalışan fotoğrafçılar hiç iş bulamazlardı, şimdi ise büyük dergiler ve gazeteler onlara bağımlı denebilir.Harald Menk: Kendi kendini üreten bir makineye dönüşüyor bu iş. Yeteri kadar iyi olmayan ya da şansı yaver gitmemiş birçok fotoğrafçı meslek değiştirip fotoğrafçılık profesörü oluyorlar. Üniversitelerde, mezuniyet sonrası işsiz kalacak yeni fotoğrafçılara ders veriyorlar. Onlar da hoca olup işsiz kalacak yeni mezunlar veriyorlar. Kendi kendini tekrar üreten bir düzenek. Kamboçya’da bir fotoğraf festivalinde o ülkedeki başarılı olmamış fotoğrafçıların İngilizce hocalığı yapmaya başladıklarını söylediler. Bazıları da taksi şoförü oluyor. Almanya’da başarılı olamayan fotoğrafçıların arasında en popüler meslek buymuş. Ben portfolyo değerlendirmeleri yazdığımda, iyi fotoğrafçılara bile mesleği bırakmalarını söylemek için elimden geleni yapıyorum. Bu düzeneğin ve sektörün bir parçası olmak istemiyorum çünkü bu düzenek, işleriyle ilgili sıkıntı çeken işsiz fotoğrafçı üretiyor. Görüyoruz, çok hevesliler, işlerinde iyiler, fakat çoğunun buradan hayatını kazanma şansı olmayacak. Bizler, dergiler, gazeteler, yayıncılar, fotoğrafçılık festivalleri, biz de bu düzeneğin bir parçasıyız. Dünyada her zamankinden daha çok fotoğrafçı ve her zamankinden daha az onlara düşecek iş var. Bu gidişat nerede son bulacak?Stern’de kullandığınız fotoğraflar içinde kadrolu çalışanlarınızın, fotoğraf ajanslarının, bağımsız çalışanların farklı yüzdeleri nelerdir?Harald Menk: Kendi elemanımız yok. 23 elemanımız vardı ama emekli olanların yerine yenileri alınmadı. Sonuncusu geçtiğimiz sene işten ayrıldı. Son genel yayın yönetmenimiz her sene bir fotoğrafçıya Stern’de iş imkânı sunuyor. Bir sene boyunca Stern çalışanlarının sahip olduğu hak ve görevlerle çalışıyorlar. Şu anda üçüncü senesindeyiz. Hanover fotoğrafçılık okulundan geliyorlar ve çok iyiler. Burası iki senede bir Lumix festivalini düzenleyen okul.James Wellford: Bizi de festivale davet edecek misiniz? Hep gitmek istemişimdir.Harald Menk: Stern’le hiçbir alakası yok aslında, seni davet edemem. Ben kendim bile gitmedim. 100 km uzağımızda. (Gülüyor)Harald Menk: Soruna cevap vermek gerekirse, mümkün olduğu kadar Stern’in fotoğrafçılarının fotoğraflarını kullanmaya çalışıyoruz. Bu da azami bir haberde haftada 5 ila 8 fotoğraf demek. Gerçi hiç saymadım ama bir haftada normalde 80 ile 120 arasında bir sayıda fotoğraf kullanıyoruz.10 fotoğraf yüzde 10’unu oluşturuyor yani. Peki geri kalan nerelerden geliyor?Harald Menk: Ajanslardan ve bağımsız çalışanlardan.Peki bu farklı kaynakların iş bölümü nasıl oluyor, oranlar nedir?Harald Menk: (Gülüyor) Bunu soracağınızı bilseydim, cevabını hazırlayıp gelirdim.James Wellford: Üçte bir.Ken Schles: Azaldığını söyleyebilirim.Azalan nedir tam olarak?Harald Menk: Görevlendirilen fotoğrafçıların toplam yüzdedeki oranları.Fotoğraf ajanslarının gittikçe oranı artıyor. James Wellford: 3 ya da 4 sene önceki haberi hatırlıyor musunuz? Bir dergi fotoğrafçılarla tüm sözleşmelerini iptal etmişti. Tasarruf etmek ve derginin kimliğini yok etmek için dâhice bir yol.Ken Schles: Evet ama Rolling Stone gibi görsel kimliğiyle öne çıkan ve haber yapmaları için fotoğrafçı kiralayan dergiler bile artık kimseyi istemiyorlar. Sadece kapakları için birileriyle çalışıyorlar. Sonra bu çekimden kalanları dergi içinde kullanıyorlar. Gerisi oradan buradan toplama. Eskiden Fortune dergisi için inanılmaz çok çekim yapardım, şimdi bir ya da iki çekim dışında hepsini başka yerlerden devşiriyorlar.Fotoğrafçıyla çalışmanın maliyetinin daha yüksek olması mı?James Wellford: Evet, böyle bir çekime para harcamak istemiyorlar.Ken Schles: Aynı zamanda stok fotoğrafçılığın ücreti de düşüyor. Eskiden ayda binlerce dolarlık çekler görürdüm, şimdi 54 kuruşa bile görüyorum. Komik bir duruma dönüştü.Harald Menk: Bir fotoğrafçıyla 50 Euro için konuşacağımı hayal bile edemezdim. Ama artık böyle yapıyoruz. Herkes tasarruf etmeye çalışıyor. Biz de öyle. Fakat yine de en büyük hikâyeleri, önemli röportajları, savaşları, felaketleri ve krizleri yine de fotoğrafçılara veriyoruz. Fakat bunu hikâye haberlere ilk düştüğünde yapamıyoruz, tsunamiden sonra, dünyanın her yerinden gelen 17 tam sayfa, çünkü baskı altında oluyoruz, zamanımız olmuyor, belirli bir tarihe kadar en iyi fotoğraflar alıyoruz.James Wellford: Bir süredir Stern’e bakmadım ama siz iki sayfalık hikâyelerle başlıyordunuz değil mi, yoksa üç müydü?Harald Menk: Üç, dört, en fazla beş ama genelde üç tane iki sayfalık oluyor, bu elbette hikâyenin ilk haber yapılışından sonraki günlerde oluyor, detaya iniyoruz, felaketin perde arkasına bakıyoruz.Ken Schles: Dergilerin karları ise henüz tartışmadığımız ayrı bir konu. Time Life’ı biliyorum, bu dergi çok büyük bir şirketler grubunun elindeydi. Dergilerin hisselerinin fiyatlarını arttırmaları ve hissedarlarını kaçırmamaları için onlara baskı yapılıyordu. Sürekli cirolarını arttırmaları isteniyordu. Dergicilik sektörü istikrar içindeydi ama hissedarların ihtiyaçlarını karşılayamıyordu ve dijital alanda çok fazla spekülasyon oluyordu. Yeni medyaya çok büyük bir ilgi var. Finansal pazarda bu konuda bir girişim başlatıp para kazanmak çok kolay. İnsanlar bir sektöre para yatırmaya hevesli olduğunda çok fazla spekülatif çıkar dönüyor. New York Times ve onun gibi ailelerin ya da kişilerin sahip olduğu gazeteler, gelirleri aslında o kadar düşmemesine rağmen öyle gösteriyorlardı. Bence bu korumaya çalıştıkları hisselerin değeriyle ilgiliydi. Fortune’da tanıdığım bazı fotoğraf editörleri yukarıdan bütçeleri kesmemiz gerektiğini, daha fazla kar göstermemiz gerektiğini söylüyorlardı.Harald Menk: Ben buna katılabilir miyim bilmiyorum çünkü olayın arka planını bilmiyorum. Ama geçtiğimiz hafta itibariyle Bertelsmann Stern’in ve yayıncımız Grüner ve Jahr’da yüzde 74,9 olan hissesini yüzde 100’e çıkardı. Grüner ve Jahr’daki aile hisselerin % 25,1’ine sahip ve Bertelesmann’ın alabileceği tüm önemli ve zorlu kararları bloke edebiliyorlar. Geçtiğimiz hafta ise yüzde 100’ünü aldılar. Şimdi bunun sonuçlarını göreceğiz. Ortaçağ’da yaşamayan herkes neler olduğunu bilmeli.Son sorum geleceğe dair olacak. Türkiye’de haberlerin çoğunu online olarak okuyoruz. Hızlı geliyor haberler, her dakika yeni bir haber. Fakat aynı zamanda bu online haberler basılı gazete ve dergilerle finanse ediliyor. Çünkü aslında internetteki platformlar para getirmiyor. Reklamlar sayesinde basılı medya para kazanabiliyor. Bu sizce ne zaman değişecek? İnternetteki platformlar büyüyecek ve basılı versiyonlar kan kaybedecek gibi gözüküyor.James Wellford: Bence bu şu anda olmakta.Ken Schles: Amerika’da bu şu anda olmakta. Sorun şu ki dijital ortam pazarı her şeyin fiyatını değiştirdi. Herkes her şeyi karşılığında hiç para almadan deniyor. Reklam ajanslarının fiyatları bir kere belli olduğunda, bunları tekrar yükseltmek çok zor oluyor. Basılı platformlar daha az gelir getiriyor bu yüzden online platformlara para aktaramıyorlar ve sorunlar çıkıyor. Amerikan seçimleri yaklaşıyor ve reklamcılıkla ilgili bir doygunluk noktasına ulaşıldığı söyleniyor. Reklam için yer bulmak zorlaşıyor. Hâlbuki internetin büyüklüğünü düşünün, burada doldurulacak çok büyük bir havuz var. Bir fotoğrafçı olarak fiyatların artmasını umuyorum (gülüyor)James Wellford: Bu sektörden ekmek paralarını kazanmaya çalışan birçok insan için çok sinir bozucu bir durum bu. Fakat online fotoğraf galerilerinde ne kadar fiyat biçiliyor ki? Sanırım Photo District News’da okudum, Lens Blog, 350 ya da 400 dolar veriyormuş.Ken Schles: New York Times hiç para vermiyor.James Wellford: Sanırım Time 700 dolar veriyor. Ken Schles: Aslında Time hiçbir şeye ödeme yapmamaya çalışıyor.James Wellford: CNN, 600 dolar ödüyor. Bir yapı kurmaya çalışıyorlar.Ken Schles: Onlar da fotoğrafçılara para vermemeye çalışıyorlar.James Wellford: Kesinlikle öyle. Fakat ödenen 600 doları düşünün. Aslında onun karşılığında satın alınan çalışma için birisi iki haftasını verdi. Bir yere uçtu, otelde kaldı. Eğer zaten zengin değilseniz böyle bir çalışma yapmak gittikçe zorlaşıyor. Çalışacak parası olmayanları tanıyorum, böyle bir fotoğraf çalışması için borca girecek durumları yok.Harald Menk: Dergiler her şeyi bedavaya vererek kendi kuyularını kazdılar. Başta bir yanlış yaptılar ve şimdi bir hayaleti tekrar hayata döndürmeye çalışıyorlar, Pandora kutusuna, ama bu mümkün değil. Şimdi ücretli içerik diye bir formatı kabul ettirmeye çalışıyorlar. Son 5 senenin sihirli kelimesi bu. Fakat bu aslında insanları eskiden bedavaya okudukları bir şey için şimdi para vermeye ikna etme çabası oluyor. Aslında başta online platformla ilgilenmiyoruz dediğimde hatalıydım. Online versiyonumuz var ve Almanya’da 2.000 ila 5.000 müşteriye gönderiyoruz. Tamamen ücretli. Sadece basılı Stern’in abonesi olmuş müşterilere bedavaya gidebiliyor.Ken Schles: Bence Wall Street Journal gibi bir gazete bu konuda başarılı olabildi. Spekülatif bilgilere sahipler. Bizim de piyasalara dair içeriden bilgimiz oluyor, özellikle şu serbest fonlarla ilgili. (Barans?) dergisi için bayağı iş yaptım. Fon çalışanlarına fotoğraf çekmek çok iyi bir tecrübe oluyor. Fotoğraflarının her yerde dolaşımda olmasını istemiyorlar, dolayısıyla bütün bir çekimi satın alıyorlar. İyi iş. Barans, Wall Street Journal, bunlar hep ödeme duvarının arkasındalar, o içeriden bilgiyi almak için insanlar ödemeye istekli oluyorlar. Bu da bir piyasa aslında. New York Times bu modeli kopyalamaya çalışıyor. Bu melez bir model. Tam ödeme, ya da tam bedava dergi değil. Şimdi bu melez modeli deniyorlar.James Wellford: İşe yarıyor mu?Ken Schles: Yaradığını duydum.James Wellford: New York Times çok büyük bir okuyucu kitlesine sahip.Ken Schles: New York Times her şeyi yapmaya çalışıyor, fakat yine de Vice dergisi gibi eğlence üzerine kurulmuş internet sitelerini geçemiyorlar.James Wellford: Etrafta çok fazla alternatif var, orası kesin.Harald Menk: Genç insanlara ve tüketim davranışlarına bakalım. Basılı dergilerin onlara sağlayabileceğinden çok farklı. Kötümserden ziyade gerçekçi biri olarak söylemek zorundayım ki aslında basılı dergileri vinil plaklarla kıyaslamak gerekir. Çok düşük bir ücrette istikrar bulacak ve sonra belki yavaş yavaş artacak, tıpkı şimdi plakların arttığı gibi. Bundan sonra yüzde 10 bir dağıtımı olabilir. Ama sonra bazı özel durumlarda bunların üretilme şansının doğup doğmamasına bağlı.James Wellford: Times Life böyle yapıyor, koleksiyoncu kitapları yapıyorlar, neredeyse haftada bir güzel bir kitap basıyorlar; mesela biri Kennedyler üzerine olacak, sonra uzayla devam edecek... Gündemde yer tutan konularda yapacaklarlar. Dağıtım ise inanılmaz, küçük bir kasabanın, Virginia’da bir süpermarketin içinde bile Times kitapları görebiliyorsunuz. Kraliçe ya da Diana üzerine, sürekli kitap yayınlıyorlar. Onlara önemli bir nakit getirdiğini düşünüyorum. Basılı yayın, dergi basmak gibi değil, hala işliyor.Harald Menk: Bence gelecek, 6 ayda bir basılan Fransız dergisi (6 Mois) gibi olacak. Sadece çok iyi bir kitapçıdan alabileceksiniz. Çok iyi açıklamalar olacak fotoğrafların altında, bir atölye çalışması düzenlenecek, bir fotoğrafçı ele alınacak.

    0 0

    İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, Psikyatrist Doç. Dr. Osman Abalı ile Türkiye'de toplumun son zamanlardaki psikolojisini görüşmek üzere bir araya geldik. Psiko-sosyal tespitleriyle dikkat çeken Abalı, son günlerde sıkça kullanılan ‘algı operasyonu' kavramının arka planını, bugün ülkenin nasıl bir ruh haline sahip olduğunu anlattı.Bir süredir ‘algı ve algı operasyonu' kelimelerini her yerde duyuyor ve kullanıyoruz. Nedir algı ve algı operasyonu?Kişinin günlük olayları değerlendirme, yargılama, muhakeme etme sonucunda bir karar varma süreci algı. Algı, kişinin bilinçaltından tutun, bugünkü psikolojik durumuna, yaşadıklarına, verilen mesajlara kadar birçok etkileşimle birlikte gerçekleşir. Geçmişine dair bilinçaltındaki duyguların durumların negatif veya pozitif olmasına göre de bugün farklılık gösterir. Siz algı yönlendirmesiyle siyahı beyaz beyazı siyah olarak tanıtabilirsiniz. Kişilerin algısı dıştan gelen uyaranlara göre de şekillenir. Dıştan gelen uyaranların rengi neyse kişilerin algısı da o rengi alır. Eğer kişi çok okuyan, altyapısı, birikimi olan, kolay kolay dıştan gelecek uyaranların etkisinde kalmayacak biriyse, (tabii ki bunlar istisnaları oluşturuyor) algısı daha farklı olabiliyor. Ama genel olarak toplumumuz okusa da okumasa da duydukları, gördükleri veya onlara anlatılan mesajlara açıktır.Algı operasyonuna maruz kalma, bireyin toplumun altyapısıyla mı ilişkili?Algıyı değiştirmek için az okuyan, kısmen eğitimsiz, altyapısı olmayan başkalarının dediklerine çabuk inanan kişileri seçtiğinizde çok kolay algı operasyonu yapabilirsiniz. Toplumumuza baktığınızda insanlar çok fazla okumuyor, araştırmıyor, farklı kaynaklardan bilgi edinmiyor. Daha çok görsel, yazılı medya üzerinden mesajları alıyor. Hangi olay olursa olsun, yazılı ve görsel medya üzerinden anormal işler bile normal olarak sunuluyor. Ya da normal kişiler anormal olarak gösteriliyor. Dolayısıyla algıyı yönlendirme hadisesi, kişinin daha çok bilgisinin olmadığı bir konuda yönlendirilmesidir. Çoğunlukla da yanlış yönlendirmek için kullanılır. Eğer telkine açık biriyseniz iyiyi kötü, suçluyu suçsuz olarak görebilir, itibarsızlaştırma oyunlarına kanabilirsiniz.Bilgili, okuyan insanlar algı operasyonuna maruz kalmaz mı?Kalabilir tabii ki. Ama çabuk galeyana gelen, öfkelenen, sorgulamayan insanlar daha çok maruz kalır. Hainlik, devlete zarar vermek isteyen gizli odaklar, dış mihraklar, insanların en hassas olduğu bayrak, vatan, millet, devlet, din kavramları üzerinden algı operasyonları yapılıyor.Algı operasyonlarının arkasında kimler oluyor?Daha çok gizli servisler ve psikolojik harp üniteleri var. Herhangi bir kurumu kamu nezdinde küçük düşürebilir, itibar suikastı yapabilirler rahatlıkla.İtibar suikastı nedir?Algı operasyonlarının temel amacıdır. Çok itibarlı birini asparagas bir haberle para, kadın düşkünü ya da vatan haini konumuna düşürebilirsiniz. Burada kişinin itibarının zedelenmesi var. Bunu yapan kişiler için, yaptıklarının bir dayanağının, delilinin olması çok önemli değil. Herhangi bir doğruluk payı olmadan direkt olarak iftira ve yalan ekseninde cereyan eder. Dolayısıyla itibarı zedelenen kişi bunu düzeltmeye çalışıyor. Ama nafile. Çünkü insanların zihninde büyük resim kalır.Klişe ama çamur at izi kalsın taktiği gibi…Kesinlikle, öyle. Kişilerin toplumu değerlendirmesinde büyük bir resim vardır. Bu resmin tonları ne kadar siyah, lacivert ya da gri ise, o kişiler o kadar negatiftir. Pozitif renkler varsa o kişiler de pozitif değerlendirilir. Algı operasyonlarının amacı insanların zihninde mikro düzeyde insanların bilinçaltında büyük bir algı dönüşümüyle belli bir kişi veya kuruma karşı negatif cephe oluşmasını sağlamaktır. Ve çıkan haberler, yapılan yayınlar bu renklerin bir parçası olur. Sistem tamamen insanların bilinçaltını opere etmeye yönelik çalışır ve yeniden şekillendirme, dizayn etme meydana gelir. İnsanların belli kişi ve kurumlarla ilgili fikirlerini, bağlarını, bundan önceki yaşadıklarını yavaş yavaş değiştirip o insanlara karşı düşman haline getirmeye dönük bir süreç.Yani toplumsal dizayn, mühendislik söz konusu.Evet, toplum mühendisliği yapılıyor. Belli kişilere, gruplara karşı bakış açısı tehlikeli argümanlarla yeniden dizayn ediliyor. Normalde ‘insanlık suçu' sayılır bu. Belli kişi ve gruplara karşı kullanılan dil, ne kadar sert ötekileştirici kutuplaştırıcı olursa, toplumda o kişilere karşı nefret, öfke ve zarar verme dürtülerine neden olur. Bu daha sonra şiddet olaylarına yol açar. Türkiye geçmişten bu yana çok sıkıntılı günler yaşadı, yaşıyor. Sivas, Çorum, Maraş ve Başbağlar olayları hep belli bir kesime karşı doldurulan, algıları değiştirilen kitleler tarafından yapıldı. Bunlar bir günde olup biten şeyler değil. Bu kutuplaşmaya zemin hazırlayanlar aslında ciddi bir suç işliyor. Bunları hep bilinçli yapıyorlar. Sistematik profesyonel bir algı süreciyle karşı karşıyayız.Tehlikeli argümanlar dediniz…Psikososyal olarak toplumun temel dinamiklerini ayakta tutan bazı değerler vardır. Bu dinamiklere dönük bir saldırı var. Kişileri din, dil, ırk, dünya görüşü olarak sınıflayan bir sistem. Ayrımcılığı genel olarak değerlendiriyoruz ama mezhep ayrımcılığı başlı başına suç. Örneğin iki genç ölüyor, biri 15 biri 19 yaşında; biri terörist diğeri kahraman ilan ediliyor. İkisi de çocuk. Ama toplumu bir arada, birlikte yaşama kültürünü destekleyen dinamikleri baltalıyor. Bir toplumu ayakta tutan dinamikler vardır. Birlikte yaşama kültürü, ortak paydalar, değerler, hedefler. Birlikte yaşama kültürünü destekleyen bir algıyı farklı argümanlar kullanarak sarstığınızda bu sefer kardeşler, eşler, komşular, aileler birbirine negatif bakıyor. Toplumu mezhep, ırk, şucu bucu, dinsiz, ateist diye ayırmak çok kullandıkları bir yöntem. Alevi, Sünni, Ermeni, Kürt, Gürcü, Laz, Süleymancı, Nurcu, paralel dinsiz, çapulcu, ayyaş dediğiniz zaman geriye toplumdan hiçbir şey kalmıyor. Aslında toplumun genel şablonunda herkes var. Ama algı operasyonları daha çok toplumun belli kesimlerini diğer kesimlerin nezdinde kötü hale getirmek, itibar kaybettirmek için yapılıyor.Türkiye'ye bir düşman gerekiyordu, o da ‘paralel' olduPeki, insanlar bu bölünmenin farkında değil mi?Değil. Çünkü operasyonu yapanlar ‘Bunlar kötü. Size, bize devletimize zarar verecekler. Kökünü kazıyacağız bunların' deyip önce korkutuyor sonra da ‘korkmayın biz varız' diyor. O zaman bireyler ‘bunlar zaten kötü olduğu, kötülük yaptığı için yetkililer böyle davranıyor, normal‘ düşüncesine kapılıyor. Bir süre sonra her türlü hak ihlali, hukuksuzluk toplum nezdinde normalleşiyor. Algı operasyonları aslında insanları aptal yerine koyar. İnsanların karar verme mekanizmalarını yönetmeye çalışır. ‘Sen onun hakkında öyle düşünmezsin, böyle düşünmelisin' şeklinde bir yönlendirme yatar altında. Bunu insanlar başlangıçta ‘evet' olarak kabul ediyor, sonra kendi sisteminde değerlendirip reddetmeye başlıyor. İnsanları aptal yerine koymak, onların karar mekanizmalarına hükmetmek ‘siz bilmiyorsunuz, ben biliyorum' diye dayatmak belli bir süre sonra insanlar tarafından da reddedilir. Bir savaş hukuku uygulanıyor. İnsanlar da bu savaş hukukunu kanıksıyor. Şu an ötekileştiren nefret dili, algı operasyonlarının zeminini oluşturuyor. Önce psikolojik bir zemin oluşturuyor baştakiler. Sonra insanların kafası karışıyor. Akabinde somut görünümlü içi boş operasyonlar yapılıyor ve insanların kafasında daha net ve somut hale getiriliyor. İnsanlar birbirine düşman nazarıyla bakmaya başlıyor. Kısaca algı oluştur, operasyon yap, tamamen ayrıştır. Hatta iki insanın bir araya gelip iletişim ortamı oluşturup tekrar konuşup, anlaşamaması üzerine bir sistem oluşturuluyor. Bütün bunlar bilinçaltında yoğunlaşmış bir nefret olduğunu gösteriyor. Yoğunlaşmış öfke şiddete dönüşür.Bu şiddetin bir tezahürü mü paralel paranoyası da?Bundan önce de farklı söylemler duyduk bu ülkede. Bu söylemlerin amacı ülkedeki gergin havayı devam ettirerek birilerinin farklı yerlerden rant sağlaması. Bir yerde bir kargaşa varsa, orada yolsuzluk, işsizlik, geri planda sorgulanması gereken problemler, suçlar, hatalar gündeme gelmiyor.Düşman gösterme hali Türkiye'de son bulur mu?5-10 yıl evvel askerî vesayet düşman olarak gösteriliyordu. Sonuçta belli bir kesim o vesayeti hedef olarak gösterip kendi sistemini onun üzerinden kurdu. O geçtikten sonra belli bir aşamada bölücü terör örgütü düşman seçildi, onun üzerinden söylemler geliştirildi. Son aşamada da Türkiye'ye bir düşman gerekiyordu, o da ‘paralel' oldu. Bu düşman da suni bir şekilde oluşturuldu. Sistemdeki yolsuzlukların, aksaklıkların, hukuksuzlukların, işsizliğin, sağlık ve eğitimdeki ciddi problemlerin gündeme gelmemesi için bir düşman havası oluşturuldu. Ve insanlar bu düşmanla korkutuldu. Bu da demokrasimizin çağdaş bir seviyeye gelmemesi, Türkiye'nin özgürlükçü bir ülke olmaması ve sürekli bir Ortadoğu ülkesi olarak kalması için birileri tarafından ortamın gerildiğinin, toplumun bölündüğünün, basit sebeplerle insanların ölmesinin sebebi. İktidar iç-dış düşman siyasetiyle, varlığını devam ettirmeye çalışıyor. Bu paralel paranoyası da tamamen siyasi iktidarın kendini korumaya, açıklarını kapatmaya dönük oluşturduğu yersiz, gereksiz, saçma hiçbir şekilde inandırıcılığı olmayan komik bir iddia.Toplum inanıyor mu paranoyaya?Bazı insanlar var inanmaya hazır. Onlar zaten ne dense inanacak. ‘Marslılar geldi ülkemizi işgal etti' deseler, yine inanacaklar. Onlarda öyle bir süzgeç yok. Ama çoğunluk bunun safsata olduğunu, toplumu bölmeye yönelik bir algı operasyonu olduğunu düşünüyor.Toplumun önemli bir kısmı, gözlerinin içine baka baka yalan söylendiğinin farkında. Bir lider, bir insan neden yalan söyler?Kişi mitomanikse yalan söyler. Mitomanik kişilerde bir süre sonra yalan sistemi oluşur. Bu sistem o kişinin kendini hayatta tutması için gereklidir. Yalan yalanı doğurur ve kişi bir süre sonra kendi söylediği yalanına inanmaya başlar. Bu yalan sistemiyle kamuoyu oluşturmaya başlar. En azından şu an gözümüzün içine baka baka yalan söyleyenlerinki böyle. Yalan da algı operasyonlarının bir parçası. Yalan, iftira olmadan algı operasyonu olmaz. Burada istenen yalan iftira ve haksız ithamlarla toplumun gözünden düşürüp güvenilirliğini, itibarını azaltmak. Dolayısıyla o kesimi ötekileştirerek toplumdan izole etmek, yok etmek.Bu algı operasyonları uzun vadede etkili olur mu, toplumu nasıl etkiler?Algı operasyonları hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Bu konuda herkes rahat olsun. Çok ciddi bilinçaltı temeli olmadığı için, uzun süre etkili olacağını sanmıyorum. 2-3 yıllık gazete televizyon haberiyle, birinin sürekli birilerini suçlamasıyla bir yere kadar. Bir süre sonra insanlardaki etkisini kaybedecek. Ki şu an bu etkiyi kaybetmeye başladı bile. İnsanlar bu türlü söylemlerden bıktı, konuya duyarsız hale gelmeye ve tepki vermemeye başladı. Bunun ardından saçma, yersiz bir iddia olduğunu, haksızlık yapıldığını düşünüyor. Vicdan mekanizması harekete geçiyor. Dolayısıyla vicdanlı sesler, ötekileştirilen insanların hak ve itibarını geri iade edecektir.Sizce toplumun genelinde umut, korku, endişe, belirsizlikduygularından hangisi hâkim?Maalesef toplumda gri bir renk görüyorum. Siyah değil. Toplum artık bıkmış durumda. En büyük problemleri güven. Toplum hiç kimseye güvenmiyor. 10 yıl önceki devletin söylemleriyle 10 yıl sonraki devletin söylemleri yüzde yüz zıt. Devletine karşı ekonomik, siyasal ve sosyal olarak güvenmeyen bir halk var. Güven olmadığı için de halk gergin, huzursuz. Güven duymadığınız yerde huzur bulamazsınız. İnsanlar tedirgin, diken üstünde. Her an bir şey olacakmış gibi yaşıyor. Son iki yılda yaşanan travmalar buna iş kazaları, terör örgütünün şiddeti, artan şehit haberlerinden dolayı toplum zaten psikolojik olarak yorgun, tükenmiş. Tam huzur, güven, düzen beklerken hem dünyada hem de ülkemizde yaşananlar insanların iç dünyasında bir kaos oluşturuyor. Buna en çok da devlet sebep oluyor. Şu anki devlet, halkına huzur vermiyor. Ve güvensiz, huzursuz bireyler evinde, işyerinde, sokakta, trafikte sorun çıkarır. Bu insanlara dokunsanız hemen şiddet gösterir. Siyasiler, devleti yöneten kişiler problem çözme tekniği olarak iletişimi değil, kavgayı, şiddeti nefret dilini, pasif agresyonu saygısızlığı tercih ediyor. Ve bu yüzden toplumsal bir cinnete doğru gidiyoruz. Toplum şu an patlamaya hazır bomba.Toplumun bu gidişatından dolayı bunalan ve size gelen insanlar var mı?Geçen yıl ülkemizde 40 milyon anti-depresan satıldı. Milyonlarca çocuk-genç-erişkin, anti-depresan kullanıyor. Bu rakamlar çok ciddi. Geçen yıl 250 bin çocuk mahkemeye düştü. 120 bini suç işlemiş. Hapishane kontenjanları 120 bin ve hâlâ yetmiyor. Dışlanmaktan, yoksuzluktan, nefretten, her türlü adaletsizlikten dolayı hayata bakışı negatif gençlerin. Ve bir çıkış arıyorlar. Durumu iyi olan, yurtdışını düşünüyor ‘bu ülkede yaşanmaz' diye. Parası olmayan ise suç işleyen, çetelere karışan bir hale geliyor. Diğer grup ise depresif. Kendini müziğe, internete vererek gerçeklerden kaçıyor. Devlet, eşit adaletli, özgür, güvenilir, ayrımcılık olmayan bir ülke sağlayamıyor. Ülkemizdeki milyonlarca genç karamsar. Yüzde 18,9 işsiz genç var. Her 5 gençten biri işsiz yani. Bu da topluma entegre olmayan, yaşadığı toplumu kabul edemeyen genç kitle oluşmasına neden oluyor. Ve bunlar en küçük bir sokak olayında içlerindeki öfkeyi dışa vurmaya hazır.Devlet, STK'ları kendine rakip olarak görüyorTopyekün bir iyileşme nasıl mümkün olur?Topyekün iyileşme için bireye, aileye ve devlete düşen görevler var. Birey hemen her şeye inanmasın. Çok okusun, farklı kaynaklardan araştırsın. Toplumun büyük resmini görerek topluma ait bazı sorunları kendi açısından analiz etsin. Birey toplumun akışını fark eden bir altyapıya sahip olursa altyapısı iyileşir ve güçlenmiş olur. Aileye dönük güçlendirme çok önemli. Aile yapısının kuvvetlendirilmesi için de sivil toplum, eğitim kurumları, okullar, aileleri yalnız bırakmamalı. Ailenin baş etme mekanizmalarını geliştirecek çözümler geliştirmeli.Ya devlet?Devlete düşen ise bütün rolmodel konumundaki insanların, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, siyasetçi, sanatçı sert şiddet söyleminden vazgeçmeli. Konuşulan ses tonu bile çok önemli. Siyasetçiler birbirine bağırarak konuşmasın çünkü halka da bağırarak konuşmayı öğretiyorlar. Sonra vatandaş da ‘Eyy şu!' diye parmağını sallayarak konuşuyor. Her şeyiyle hırçın tepkisel huzursuz bir birey çıkıyor karşımıza. Pozitif, birleştirici, sevgi içeren, dünya görüşüne göre değil çalışma gayretine göre iş veren, emeğinin karşılığını veren bir devlet olmalı. Toplumu bir arada tutan köklerin korunması için milli manevi duyguların ön plana çıkarılması gerekiyor. Bugün maalesef cami kürsülerinde bile iç-dış düşman diye kutuplaştırıcı hutbeler yapılıyor. Yan yana namaz kıldığına ‘Acaba bu iç düşman mı?‘ diye bakar hale geldi insanlar. Bu anlayış Diyanet aracılığıyla yayılıyor üstelik. İnsanlar okulda, işte, sokakta, kahvede birbirine düşman gibi bakıyor. Üstelik bu, dini koruma adına yapılıyor. Dinî ve milli değerler kullanılarak nefret dili aşılanıyor. Bu tutumdan hemen vazgeçilmeli. STK'ların, eğitim kurumlarının, toplum tabanı için önemli işler yapan kişi ve kurumların desteklenmesi gerekiyor. Toplum için çalışan sivil dinamiklerin ön plana çıkması lazım. Maalesef devlet, STK'ları kendine rakip olarak görüyor. Hiçbir ülkede, modern toplumda görülmeyecek bir anlayışa sahip devlet. STK'lar desteklenmesi gerekirken engelleniyor. Yardım yapacaksınız, izne tabi oluyorsunuz. Okul açacaksınız, açamıyorsunuz. Bu aklın mantığın kabul etmediği bir bakış açısı ve müdahale tarzı.

    0 0

    Son zamanların en popüler tatlısı makaron. Şarkılarda bile kendine yer bulmuş bir kurabiye. Şimdilerde hemen her pastanede mevcut. Kendi ne kadar tatlıysa fiyatı bir o kadar ‘tuzlu’. Yapımı kolay ancak her adımı püf noktası.Sanırım tatlıyla aram hiç olmadığından şu ana kadar hep yemek tarifi paylaştım sizlerle. “Bu bencillik yetti gari!” diyenleri sevindirecek bir tarif var bu hafta. Haydi o zaman sıvayın kolları, son yılların en popüler tatlılarından makaron yapacağız. Ama önce denemeyenler için özet geçeyim. Badem unundan yapılan iki yuvarlak beze arasında dolgu kremasından oluşan renkli küçük kurabiye makaron. Albenisi yüksek bu kurabiyeciklerle tanışmamız 5-10 seneyi bulmasa da tarihi asırlar öncesine dayanıyor. Fransa’yla ön plana çıkmış ancak rivayetlere göre aslında bir İtalyan tatlısı. Adı da İtalyanca ‘maccarone’dan geliyor. Bizdeki acıbadem kurabiyesini andırıyor. Peki nasıl Fransa’ya kaptırılıyor bu güzel lezzet? 1500’lü yıllar... Her şey Floransa’nın soylu ailesinin kızı Catherine de Medici’nin, Fransa Kralı II. Henry ile evlenmesiyle başlıyor. Catherine, Fransa’ya aşçılarıyla birlikte gidiyor, saraya yerleşiyor. Aşçılar boş durur mu? Sarayda makaronlar yapıldıkça İtalya’nın bu lezzetli tatlısı da Fransa’ya taşınmış oluyor. Gel zaman git zaman, epey şekil değiştiriyor. Bugünkü şeklini alması 20. yüzyıla denk geliyor. Paris’te makaron denince ilk akla gelen pastane Ladurée’un ortaklarından Pierre Desfontaines, çikolata ve kremadan oluşan bir sosla (ganaj) yapıyor. İki kat kurabiye arasına bu sosu koyup kurabiyeleri birleştiriyor. Anlayacağınız makaron günümüzdeki formunu Desfontaines’e borçlu. Şimdilerde her damak tadına uygun çeşidi mevcut. Çikolata, fıstık, karamel, vanilya, portakal aromalı... Rengarek, çeşit çeşit bu küçük kurabiyelerin tadı ne kadar tatlıysa fiyatı bir o kadar ‘tuzlu’. Kilosunu 100 liranın üzerinde satan mekânlar var. Bu arada yanlış anlaşılmasın, makaron suşi gibi ülkesinde ucuz, bizde pahalı bir yiyecek değil. Fransa’da da cep yakıyor. Zira yapımı basit gibi görünse de makaron çok ince işçilik istiyor. Ayrıca malum, ana maddesi bademin kilosu da cep yakıyor. Evde yapmak en mantıklısı. Ancak... Bazı tariflerin püf noktaları vardır, makaronun her bir aşaması püf noktası. Öyle annelerimizin göz kararı, el yordamıyla yapılabilecek bir tatlı asla değil. Chef’s İstanbul Mutfak Akademisi pasta eğitmenlerinden Gülçin Coşar ile mutfağa girdiğimde bunu daha iyi anladım. Geçen sene deli cesaretiyle giriştiğim makaron yapma maceramın neden hüsranla sonuçlandığını da... Gözünüz korkmasın, masanızı bu rengarek kurabiyelerle şenlendirmeniz bir saati bulmuyor. Reçeteye harfi harfine riayet edin kâfi. Son olarak yediniz ve arttı mı? Koyun renkli küçük bir kutuya. Kurdelasını da bağlayın. Kim, bir kutu mutluluğa hayır diyebilir ki?MakaronMALZEMELER:80 gr yumurta beyazı (Oda sıcaklığında), 160 gr toz şeker, 140 gr toz badem (fıstık, ceviz ya da fındık da kullanılabilir), 50 gr pudra şekeri, bir tutam tuzHazırlanışı:Toz badem ve pudra şekeri harmanlanır. Ayrı bir kapta yumurta ve tuz (gücünü artırsın diye) yumurta akının rengi beyaza dönene kadar mikserle çırpılır. Rengi döndükten sonra şeker ilave edilir. 10 dakika ara vermeden mikserle mereng haline gelene dek çırpılır. Kıvamının tutup tutmadığını anlamak için karıştırma kabını ters çevirmeniz gerekiyor. Bademli karışımın yarısı merengin içine ilave edilir. Spatula yardımıyla söndürülmeden alt-üst edilerek yedirilir. Geri kalan kısım eklenir ve aynı işlem tekrarlanır. Karışım, kap ters çevrildiğinde dökülmüyorsa tutmuş demektir. Bu aşamada isteyenler gıda boyası ilave edilebilir. İstemeyenler 140 bademin 40 gramında antep fıstığı kullanarak orijinal yeşil renk elde edebilir. (Zerdeçal ya da kakao ile de renklendirilebilir.) Karışım, sıkma torbasına alınır. (Buzdolabı poşeti de kullanılabilir.) Ucundan hafifçe kesilir ve yağlı kâğıt serili tepsiye aynı boyutlarda sıkılarak yuvarlak şekiller elde edilir. Bu aşamada şekil oluşana kadar elinizi poşetten ayırmamanız gerekiyor. Fırına göndermeden önce makaronların üzerinde oluşan hava kabarcıklarının giderilmesi için tepsi bir ucundan tutulur ve tezgâha sertçe birkaç kez vurulur. 125 derece ısıtılmış fırında 15 dakika pişirilir. (Süre çok önemli.) Fırından çıkardıktan sonra tepsinin sıcaklığıyla bir-iki dakika bekletilir. Düz bir metal alet yardımıyla, bıçak da olur, kazıma işlemi yapılır. Bu işlemi yaparken dikkatli olmanız gerekiyor, yoksa makaronlar parçalanabilir. Soğuduktan sonra makaronun ters yüzeyi çevrilir. İç dolgu poşete konulur. Ucu kesilir ve ortasına bir miktar sıkılır. Ardından diğer makaron üzerine konularak sağa sola çevrilerek dolgunun her yere dağılması sağlanır. Böylelikle makaronlar birbirine yapışmış olur.İÇ DOLGU: 100 gr süt kreması200 gr kuvartür çikolataHazırlanışı:Krema bir tavaya konulur, ocağın üzerinde bir süre kaynatılır. Ancak fokurdamayacak, yalnızca ısınacak. Ocaktan alındıktan sonra çikolata (Makaron renkli olduğundan çikolata genelde beyaz tercih ediliyor) ilave edilir. Eriyene kadar karıştırılıp soğumaya bırakılır. Koyu bir kıvam elde edilecek.PÜF NOKTALARI:Merengin kıvamı önemli. Eğer ilk üç dakikada kıvam almaz, ayran gibi olursa mereng tutmamış demektir. Bunun nedeni kullandığınız kap ya da mikserin ucundaki sudur. Bir damla dahi olsa kıvam tutmaz. Aynı şekilde yumurtayı sarısından ayırırken akına bir damla sarısından kaçarsa bu da merengin tutmamasına neden olur.Tüm malzemelerin gramajlarına riayet edilmeli. Bir gram dahi şaşmamalı.Eteklenme: Makaron fırına atıldıktan 2-3 dakika sonra etrafında gazoz kapağı gibi bir görüntü ortaya çıkıyorsa doğru yoldasınız demektir.Makaronların kırılmaması için fırının ısısı önemli. Fırın 125 dereceye gelinceye kadar ısıtılmalı. Ondan sonra makaronlar fırına konulmalı. Aksi takdirde üzerinde çatlama olur, eteklenme gerçekleşmez. Yani 125 dereceye ayarlayıp soğuk fırına konulmamalı.Toz badem ve pudra şekeri ince çekilmiş olmalı. Bu yüzden marketten temin edilmeli. Bademin blenderden geçirilerek toz haline getirilmesi uygun değil. Zira bu esnada yağı dışarı çıkar, bu da makaronun sulanmasına neden olur.

    0 0

    Erkut Özkan, Neşet Ertaş’tan dinleyip sevdiğimiz Orta Anadolu türküleri ve bozlaklarının yeni nesil en önemli icracılarından biri. Özkan’ın Kara Yerler isimli albümü yayınlandı.Albümde Abdal müzik kültürünün en önemli temsilcileri Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Seyit Çevik ve büyük usta Neşet Ertaş’ın seçkin eserleri ile Orta Anadolu Abdal-Türkmen müziğinin ağırlığı dikkat çekiyor. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli saz ve söz ustaları Refik Başaran, Nuh Akgün ve Bayram Aracı’nın Erkut Özkan, üzeri tozlanmış hazine değerinde olan belki de sahibinden sonra ilk kez icra edilen seçkin eserleri başarıyla yorumlamış. Kara Yerler - Erkut Özkan - Z Kalan * İnsan nasıl unutabilir ki?Müzikseverler, Cem Özkan ismini 2006 yılında yayınladığı Kendimce isimli albümle tanımıştı. Son yıllarda yaptığı başarılı ve ses getiren dizi müzikleriyle konuşulan Cem Özkan, sekiz yıl aradan sonra hazırladığı ikinci albümü ‘İnsan Nasıl Unutabilir ki?’ ile karşımızda. Albümdeki 12 şarkının söz ve müziği Cem Özkan imzası taşıyor. Çalışmanın sürprizi ise sanatçıyı 2006 yılında kitlelere duyuran Dön Bana isimli şarkının akustik versiyonu. İnsan Nasıl Unutabilir ki? albümünde dingin ve yormayan şarkılarla birlikte neşeli şarkılar aynı tatta yer alıyor. Zaman zaman bizi 70’li yıllara götüren şarkılarıyla da oldukça keyifli bir çalışma. İnsan Nasıl Unutabilir ki? - Cem Özkan - TMC Müzik * Barista’dan ilk albüm DayDreamBarista, Bahadır Eryılmaz ve Evren Arkman tarafından kurulan rock ve blues türünde müzik yapan bir grup. İlk albümleri DayDream’ı geçtiğimiz günlerde yayınladılar. DayDream, yaşanmışlıklara dayalı hikâyeleri, hayat, aşk ve kayıplar temalarıyla irdeliyor. İngilizce ve Türkçe parçaları bir araya getiren albümde, her parçada şarkının ruhuna uygun farklı bir vokalist tercih edilmiş. Bu çeşitlilik içinde Barista’nın müziğinde değişmeyen tek şey, gerçeklik. Sade ezgiler etrafında kurgulanan parçalar, albüme emek veren tüm müzisyenlerin içinden gelenleri buluşturuyor. Albümde, sözlerini Bahadır Eryılmaz’ın yazdığı 3’ü Türkçe, 13’ü İngilizce, toplam 16 şarkı yer alıyor. Daydream - Barista - We Play

    0 0

    İnsan hakları ile çocuk hakları birbirinden farklı değil. Bugünün çocuğu, yarının yetişkini. Hak kavramı gelişen çocuk, yarının demokratik ilişkiler geliştirebilen yetişkini olacak. Dolayısıyla insan haklarından önce çocuk haklarını ele alırsak insan hakları problemini tartışmayız.Türkiye’de çocuk haklarını korumaya yönelik çalışmalar 19. yüzyılda başlar. Mithat Paşa, Tuna eyaleti valisiyken çocuk ıslahhanelerine ait bir tüzük düzenler. Bu tüzük 1868’de Dahiliye Nezareti’nce (İçişleri Bakanlığı) bütün valiliklere gönderilir. 1890 yılında Sadrazam Halil Rıfat Paşa, dilenen çocukları ve düşkünleri kurtarmak için Darülaceze (düşkünler evi) kurulmasını önerir, 2. Abdülhamit’in emriyle bu fikir hayata geçirilir, dilenen çocuklara yardım eli uzatılır. Aynı yıllarda ‘Dilenciliğin Mealine Dair Tüzük’ çıkarılır.Cumhuriyet döneminde ise Medeni Yasa ile çocuk haklarının yasal bir zemine kavuşması sağlanırken, bu durumu genişletmek amacıyla tamamlayıcı nitelikte bazı düzenlemeler yapılır. 1949’da ‘Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkında Kanun’ çıkarılır. 1982’de ‘Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’, 1983’te ‘Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’ yürürlüğe girer. Asıl gelişme Türkiye’nin 1990 yılında Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla yaşanır, bu sözleşme 1995’te yürürlüğe girer. Türkiye’nin sözleşmeyi onaylamasının üzerinden tam 20 yıl geçti. Peki, bunca yılın ardından Türkiye çocuk hakları konusunda nerede? Şüphesiz çocuklarımız birtakım sorunlarla karşı karşıya: Çocuk gelinler, çocuk işçiler, istismar, şiddet… TÜİK verileri de bu konuda iç karartıyor. Verilere göre Türkiye’de bir milyon çocuk işçi var. Yüzde 45’i tarım, yüzde 24’ü sanayi, yüzde 31’i de hizmet sektöründe çalışıyor. Çalışan çocukların yüzde 49,8’i aynı zamanda okula devam ederken, yüzde 50,2’si okula gitmiyor. Çalışırken hayatını kaybeden çocuk işçiler de hadisenin bir başka boyutu. Çalıştığı otelde bacadan sızan karbonmonoksit gazıyla zehirlenip ölen 16 yaşındaki Muhammet İsa Soysal… Ekmek parası için kâğıt toplarken bir kamyonetin altında kalarak can veren 6 yaşındaki Yücel Arı… Adana’da pres makinesine sıkışıp ölen 13 yaşındaki Ahmet Yıldız… Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2003-2013 yılları arasında 227 çocuk işçinin hayatını kaybettiğini, aynı dönemde 149 çocuk işçisinin iş kazası sonucu sürekli iş göremez hale geldiğini bildirmiş, 2014 yılının ilk 10 ayında da 46 çocuk işçi ölmüş.Çocuk gelin sorunu da kanayan bir diğer yara. Her yıl 40 bin kız çocuğu gelin oluyor. Gerçi Aile Hukuku Derneği Başkanı Prof. Dr. Bahadır Erdem, çocuk gelin kavramını yanlış buluyor. Ona göre gelin özendirici bir kavram ve güzel çağrışımları var. Ancak bu çocuklarımız gelin edilmiyor. 14-15 yaşındaki çocuk 30 yaşındaki biriyle evlendiriliyorsa biz buna ‘cinsel istismar’ diyoruz ve yasalar bu istismarın önüne geçecek yeterlilikte değil.Çocuk ve Haklarını Koruma Platformu kurucularından Yasemin Öney Cankurtaran’ın ifadesiyle, Türkiye’de çocuk gelinler sesini çıkaramıyor. Niğde’de 13 yaşında bir kız kendini öldürdü. Norveç’te ise 13 yaşında bir kız çocuğu kendi bloguna ‘Beni evlendirmek istiyorlar. Kurtarın beni’ yazdı ve Norveç ayağa kalktı. Bizim de devlet, sivil toplum kuruluşları, toplum ve vatandaş olarak çocuk haklarına sahip çıkmamız gerekiyor.‘Bu sözleşme devletleri bağlar mı?’ diye sorarsanız cevap verelim: Evet. 54 maddeyi imzalamış bulunan devletler, çocukları ayrımcılıktan, sömürüden, istismardan ve şiddetten korumakla kendilerini yükümlü kılıyor. Çocuklara ilişkin alınacak tüm önlemlerde çocukların söz söyleme hakkı ve onlara kulak verilmesi gerektiğinin de altı çiziliyor. Çocuk Hakları Zirvesi Kalkınma Derneği Başkanı Ebrize Çeltikçi, Türkiye’nin sözleşmeyi ilk imzalayan ülkeler arasında olduğunu hatırlatıyor ve “Dikkat ederseniz Türkiye birçok sözleşmeyi kabul eder ama teoridekini pratiğe dökemez. Amerika bu sözleşmeyi hâlâ onaylamış değil. Neden? Çünkü bilinçli bir anlayışa ve kurumsallaşmaya ihtiyaç var. Şartları oluşturmadan yürürlüğe girmesini istemezler. Biz ise kabul ediyoruz ama gereklerini yerine getirmiyoruz. Çocuk hakları konusunda mehteran gibi iki adım ileri gidiyorsak bir adım geri geliyoruz.” diyor. Çeltikçi’ye göre, devletler çeşitli taahhütleri yerine getirmek için karar alıyor, meclis onaylıyor, yürürlüğe giriyor ama icracı hükümetler birdenbire ve çocuklara danışmadan karar alıyor. Halbuki artık çocuklar konuşmalı, onların da fikri alınmalı. Örneğin Ukrayna’daki öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı’na çok rahat ulaşıyor, müfredata konulan seçmeli dersi istemiyorsa, ‘bu ders işimize yaramıyor’ deyip başka ders koydurabiliyor ve bu değişim anında sağlanıyor. Bizde ise, ‘Çocuğun hakkı mı olur? Hak tanırsak tepemize mi çıkar?’ anlayışı hâkim. Bu konuda bütünlük yok. Fakat çocuk haklarının bilincinde olursak ve bu sözleşme uygulanabilirse Türkiye, geleceğe dönük en büyük gücünü kazanmış olur. Kaldı ki insan haklarıyla çocuk hakları birbirinden farklı değil. Bugünün çocuğu yarının yetişkini. Hak kavramı gelişen çocuk, yarının demokratik ilişkiler geliştirebilen yetişkini olacak. Dolayısıyla insan haklarından önce çocuk haklarını ele alırsak insan haklarını problemini tartışmayız. Kadınların sorunlarını çözmek istiyorsak kız çocuğunun haklarından başlamalıyız mesela.“Çocuklar kendilerine ilgilendiren her türlü politikaya katılım hakkına sahip” diyen Çeltikçi, 81 il Okul Meclisi Başkanlarından oluşan Akil Çocuk Grubu’na TBMM’de Grup Odası tahsis edilmesini öneriyor. Zira çocuklar hayatlarına ve geleceklerine ilişkin karar oluşturmada ve politika belirlemede aktif rol alabilir. Çocuk Hakları Sözleşmesi de buna izin veriyor.DEMOKRATİK ÜLKE OLMANIN YOLU ÇOCUK HAKLARINDAN GEÇİYORÇocuk ve Haklarını Koruma Platformu Başkanı avukat Figen Özbek de “Sözleşmeyi imzalarsınız ama uygulamadığınızda ne faydası var?” diye soruyor. Bir sivil toplum kuruluşu olarak sözleşmenin uygulanabilir olması için çaba sarf edeceklerini kaydeden Özbek, toplumda çocuk hakları konusunda bir bilinç olmadığını ifade ediyor. Bu durumu ülkenin ekonomi ve eğitim düzeyiyle ilişkilendiren Özbek, Türkiye’nin tam olarak demokratikleşmesi için bir sürece ihtiyacı olduğunu düşünüyor. “Çocuklarımız haklarını bilirse demokratik bir ülkede yaşama umudumuz olur.” diyor.İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Üyesi Seda Akço da Türkiye’de 23 milyon çocuk bulunduğunu ve 6 milyon çocuğun yoksulluk tehdidi altında olduğunu vurguluyor. Akço’nun ifadesiyle yoksulluk; yetersiz beslenme, öğrenme güçlüğü, eğitim hakkını kaybetme gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Dolayısıyla çocuk hakları alanında çalışanların birinci önceliği, yoksulluğu önlemeye dair politikalar geliştirmek. Bunun yanı sıra sözleşme hükümlerini iç hukuk haline getirmek. Akço, sadece çocuktan sorumlu bakanlık kurulmasını öneriyor.Çocuk hakları uzmanı Nigel Cantwell, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin potansiyel etkileme gücünün çok yüksek olduğunu anlatıyor ve bir benzetmede bulunuyor: Bir çekiç tek başına çivi çakamaz. Çekici eline alacak ve çiviyi çakacaksın. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni de böyle algılamak gerekir. Onu alıp kullanacaksın.Çocukların haklarıÇocuk haklarına dair sözleşme, on sekiz yaşın altındakileri çocuk olarak tanımlayarak başlar. Sözleşmede ele alınan başlıca konular şunlar:Ana–babanın rolü ve sorumluluğu, bunun ihmal edildiği durumlarda ise devletin rolü ve sorumluluğuBir isme ve vatandaşlığa sahip olma ve bunu koruma hakkı.Yaşama ve gelişme hakkı.Sağlık hizmetlerine erişim hakkı.Eğitime erişim hakkı.İnsana yakışır bir yaşam standardına erişim hakkı.Eğlence, dinlenme ve kültürel etkinlikler için zamana sahip olma hakkı.İstismar ve ihmalden korunma hakkı.Uyuşturucu bağımlılığından korunma hakkı.Ekonomik sömürüden korunma hakkı.İfade özgürlüğü hakkı.Düşünce özgürlüğü hakkı.Dernek kurma özgürlükleri hakkı.Çocukların kendileriyle ilgili konularda görüşlerini dile getirme hakkı.Özel gereksinimleri olan çocukların hakları.Özürlü çocukların hakları.

    0 0

    2011 yılında ‘Temmuz Çocukları’ isimli ilk romanı yayımlanan Menekşe Toprak’ın yazarlık serüveni ‘Ağıtın Sonu’ ile devam etti. Şimdilerde yeni bir kitap üzerinde çalışan Toprak ile Almanya-Türkiye arasında büyüyen çocukları farklı bir bakış açısıyla konuştuk. En çok da Kofferkinder’i yani ‘bavul çocukları’nı...Yazar Menekşe Toprak’ın hikâyesi bilindik binlerce hikâye gibi. 8 yaşına kadar anneanne ve dede yanında büyümüş. Sonrasında Almanya yolculuğu ve o hep gidilirken alınan “Hemen döneceğiz” kararının netliğinde savrulan bir hayat. O dönem yasalar gereği çocukları ile gelmeleri yasak olan misafir işçiler ve çocuklarına dair çok öykü çıkacaktı… Bu durumu fark eden Almanlar, içine binlerce hikaye sığacak bu hali bir kelimeye sıkıştırmayı başarmışlardı: ‘Kofferkinder’ yani ‘bavul çocukları’.Menekşe Toprak’ın ilk romanı “Temmuz Çocukları”, işte bu bavul çocuklarını anlatıyor. Toprak, bu duruma sürekli dramatik açıdan bakılmasından rahatsız. En çok da ‘gurbetçi’ sıfatından yoruluyor. Onun şansı 15 yaşındayken döndüğü Türkiye’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’ni kazanması belki de. Gençliğe adım attığı yılları Türkiye’de geçirmenin avantajından olsa gerek, “Misafir işçi olmakta, iki ülke arasında yetişmekte dramatik ya da arabeskleştirilecek bir durum görmüyorum.” diyor.Bir film bütün algıyı değiştirebildiKonuşmamızın bir yerinde Fatih Akın’dan bahsederken onun bir filmi ile -ki bahsi geçen film Duvara Karşı- nelerin değiştiğini şöyle anlatıyor Toprak: “Bir vakte kadar siz ‘Alamancı’ ya da ‘gurbetçi’siniz. Sürekli bir eziklik sıfatı altında; yazın sıcağında İstanbul, Konya belki Kayseri sokaklarında; soğukta Berlin, Köln ya da Düsseldorf sokaklarında hep eziksiniz. Sonra bir adam bir film ile bu algıya yön veriyor ve tahmin edemeyeceğiniz kadar karizmatik bir hale getiriyor. Tıpkı anne ve babamın da hâlâ dönmediği gibi aslında orada iyi olduklarını ve tüm bu sürecin onlara toplamda daha çok fayda sağladığını görüyorsunuz. Şu da var ki o film Altın Ayı ödülü almasaydı tüm bunlar olmazdı. Bu hali, yine Almanlar onaylamalıydı ki öyle oldu. Ve Fatih Akın bir anda ‘Türk’ yönetmen oldu. Bu durum her alanda böyle olmadı. Mesela bana çok ilginç gelir; bir futbolcu Almanya’da doğmuş büyümüş ve bir Alman takımında başarı ile serüvenini sürdürürken bir manşette adı ‘gurbetçi futbolcu’ oluverir hâlâ.”Berlin-İstanbul arasında bir hayatToprak, kendi hayatından örnekler vererek misafir işçi bir ailenin çocuğu olmanın avantajlarını anlatıyor. Siyasal bilgiler fakültesinden mezun olduğunda o da her memleket genci gibi uzun, bitmek bilmeyen iş arama sürecine giriyor. Ve fark ediyor ki çok dilli olması, iki ülkeyi de çok iyi tanıması ona bir sürü kapı açıyor. Bu kapılardan biri de Berlin’de Ziraat Bankası olur. Orada çalışmaya başlayan Toprak, “Berlin tam da benim istediğim gibi bir yer oluvermişti. Bir sürü Türk ama Almanya’da. Almanya’nın tüm artıları orada. Türkiye’deki insanlarda bulamadığım saflıkları ve içtenliklerini kaybetmeyen bir sürü Anadolu insanı. Berlin’i belki de bu yüzden çok seviyorum. Bankacılıkta iyi bir kariyer beni beklese de ufaktan çevirilere başladığımda bende hep olan yazma isteğimi durduramadım. Kısa bir süre Polonya’da yaşadıktan sonra tekrar Berlin’e dönüp internetten bulduğum yayınevlerinin e-posta adreslerine yazılarımı yolladım. Ve bir yerden cevap geldi. Böylece asıl mesleğimi yapmaya başladım.” diyor.Toprak, bankadaki işinden istifa ettikten sonra radyo gazeteciliğini ve hep var olan yazma isteğini bir arada sürdürür. 2007’den sonra “Hangi Dildedir Aşk” kitabındaki gibi yazarın hayatı da Berlin ve İstanbul’da geçmeye başlar. Tıpkı öyküsündeki gibi hâlâ iki şehir arasında gidip gelmekte… Bankadaki işinden ayrıldıktan sonra aylarca sadece okuyup yazdığını söyleyen Menekşe Toprak, “Kitaplarım göç edebiyatını içeriyor evet. Belki bundan bağımsız şeyler de yazarım ama böyle bir hayattan başka hikâyelerin çıkması belki şimdilik zor.” diyor. Toprak’ın genç kuşak arasından çıkan Almanya doğumlu Türk kökenli yazarlara dair düşünceleri ise şöyle: “Onların yaşamları benimkinden farklı. Ben sadece 8 yaşından 15 yaşına kadar Almanya’da yaşadım. Çoğunluk toplumunun içinde azınlık olarak yaşamak insanı sıkıştıran bir şey. Hatta kadın olarak yaşamak daha zor. Türkiye dışarıdan bakınca daha bir sıkışmış görünüyor ama yine de ben iyi ki 80’lerde Türkiye’ye gelmişim diyorum. Belki de Almanya’da bu baskıları tam görmedim. Son derece özgür hatta anne-babadan uzak, Ankara’da güzel bir üniversite hayatı yaşadım. Çok isteyerek gelmesem de sonuç güzeldi.” Son dönemde Türkiye’nin de göç aldığını söyleyen Toprak, “Türkiye’nin sınandığını düşünüyorum ve merak ediyorum bu göçmenler arasında tıpkı bizler gibi bir yazar, yönetmen ya da ünlü bir futbolcu çıkabilecek mi?” diyor.

    0 0

    Derya Türkan, klasik kemençe olarak da bilinen İstanbul kemençesini tüm dünyaya tanıtan bir sanatçı. Oscarlı Argo filminin müziklerinde de yer alan Türkan, bu enstrümanı çaldığı için insanların hâlâ kendisine ‘Karadenizli misiniz?’ soruları sormasından yakınıyor. Sanatçı ile yeni yayınlanan İstanbul Kemençesi isimli albümünü, İncesaz’dan ayrılışını ve klasik Türk müziğinin durumunu konuştuk.Arka arkaya üç albüm yaptınız. Bu yıl sizin için oldukça bereketli oldu… Uzun zamandır bu projeleri yapmak istiyordum. Tembellik ediyormuşum. Bir önceki senenin eylül ayından itibaren çalışmalara başladım. Aslında bu yıl sadece uzun zamandır planladığım solo albümü çıkarmayı düşünüyordum. Ama bir anda kendimi üç albüm yaparken buldum. Erkan Oğur ile Dokunmak albümünün kayıtlarına başladık. Sonra Renoud Garcia Fons ile düet albümünü kaydettik. Benim için çok büyük bir motivasyon oldu. Çünkü geçen sene ciddi üzüntüler yaşadım. O sıkıntılardan kurtulmak için böyle bir şey yapmam gerekiyordu. İncesaz’dan ayrılık süreci mi üzdü sizi? Evet. Bu süreç sadece benim için değil, ailemiz için de üzücü oldu. Her ne kadar anlaşılmış bir ayrılık gibi gözükse de bizim için zor oldu. Ve maalesef anlaşarak da olmadı ayrılık. Bu benim kendi tercihim değildi, eşim Dilek Türkan’ın da tercihi değildi. Ama bunu tercih etmek zorunda kaldık. İncesaz tarafından gelen tepkiler sonucunda bizim böyle davranmamız gerekti. Arkadaşlarımızı rencide etmemek adına ara verme süreci olarak anlattım. Aslında ayrılmıştınız değil mi? Evet. O zaman ayrılmıştım. Fakat bununla ilgili hiçbir şey söylenmedi ve birçok kişi benim İncesaz’a tekrar döneceğimi düşündü. Ama öyle bir şey yok çünkü İncesaz, yeni ekiple devam ediyor. Biz artık kendi çalışmalarımıza yoğunlaştık. Sancılı süreci atlatmak için bu kadar yoğun çalıştınız o zaman. Erkan Oğur ile yaptığım albüm benim için bu süreçte şifa oldu. Renoud Garcia ile yaptığımız albüm ise benim için çok önemli bir rehabilitasyondu. Kurucuları arasında yer aldığım ve on yedi yıl içinde olduğum bir gruptan bir nevi ihraç edildim. Tabii ki insan ne yapacağını şaşırıyor. Bu albümler bana manen çok faydalı geldi. Daha önceki sohbetimizde İstanbul kemençesi ile Karadeniz kemençesi arasındaki fark bilinmiyor demiştiniz. Artık bu fark bilinsin diye mi albüme bu ismi verdiniz? Aynen öyle oldu. Türkiye’de üç tip kemençe var. Karadeniz, Kastamonu ve İstanbul kemençesi. Bu üçü de halk müziği enstrümanı. İstanbul kemençesi de İstanbul folklorunun bir parçası. Bu kemençelerin farkını maalesef halkımız hâlâ bilmiyor. Yunanlılar bu enstrümanları şehirlerle bir anıyor. Mesela Girit kemençesi diye isimlendiriyorlar. Biz de türküleri şehirlerle birlikte anıyoruz. Neden Ege türküsü demiyoruz da Aydın türküsü ya da Afyon türküsü diyoruz? Çünkü o şehre aitler. Bu kemençe de İstanbul’a ait. İstanbul’un folkloruna ait. Ben klasik Türk müziği tanımına da karşıyım, klasik İstanbul müziği demeyi daha doğru buluyorum. Neden? Çünkü bu müzik sadece Türklerin ilgilendiği bir müzik değil. Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlarımız da bu müzikle ilgilenmiş ve son derece büyük katkıları olmuş. Ali Ufki (Albert Boboski) ile Dimitri Kantemir, Yorgo Bacanos, Tatyos Efendi, İshak Elgazi gibi birçok ismin bu müziğin oluşmasında büyük payı var. Bunda gocunulacak bir şey yok. Tanburi Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil’in de telkini bu yönde. Bu ortak kültürün oluşturduğu bir güzellik. Eğer böyle olursa bir daha bana ya da bu kemençeyi çalanlara ‘Siz Karadenizli misiniz?’ sorusu yöneltilmeyecektir. Albümü babanıza ithaf etmişsiniz. Babamın, müziğe ilgi duymamdaki payı büyük. Evde sürekli klasik Türk müziğinin seçkin eserlerini dinlerdi. Aslında bu şekilde bende bir müzik zevki oluşmasını sağladı. Müzikle ilgilenmeye başlayınca da hep destekledi. Bir yandan da ahlâkî olarak beni terbiye etti. En önemlisi de müzikle egonun yan yana gitmeyeceğini telkin etti. Ne zaman bir şeyleri kendimden bilmeye çalışsam beni uyardı. Bu konuda babamın hakkını ödeyemem. Klasik Türk müziğinde hâlâ bazı köprüler aşılamadı. Örneğin siz hep yenilik peşindesiniz ama birçok kişi de mirasın tekrarıyla yetinilmesini istiyor. İyi de olsa kötü de olsa devamlı yeni şeyler denemek gerekiyor. Bugün eğer ben Tanburi Cemil Bey’den daha iyi bir şey yapmaya çalışmazsam, gayret etmezsem her şeyden önce bir sanatçı olarak sanatıma ihanet etmiş olurum. Bu müzik için iyi bir şey değil. Bu yüzden böyle düşünen insanların olduğu lobilerin dışında olmak gerekiyor. Çünkü o lobilerin dışında müzik var. Müzik adına önemli işler yaptınız ama çok mütevazı yaşıyorsunuz. Popülerlik kaygınız olmadı mı hiç? Olmadı. Bazen insanın aklına geliyor. Dilek ile konuşur, gülüşürüz ama yapmamam gerekiyor. Sanatçı olmak zaten büyük bir iltifat. O iltifata ihanet etmemek gerekiyor. Bu iltifatın yanında küçük şöhretler hiçbir şey. Altın ile değersiz bir taş değişilmez. Bir de devraldığımız mirasa da ihanet olur. Biz bir silsileden geliyoruz. Hocalarım İhsan Özgen, Niyazi Sayın bir anlayış ve düşünce tarzından geliyor. Eğer ben bu isimlerin öğrencisiyim, Tanburi Cemil Bey’i çok seviyorum diyorsam o zaman onların ahlâkıyla da ahlâklanmalıyım. Mesut Bey, ‘Benim babamın ahlâkı müziğinden önde giderdi.’ derdi. Her işte ahlâklı olmak gerekiyor. İstanbul kemençesi sizden sonra öksüz kalır mı? Hiçbir zaman kalmaz. Çok iyi müzisyenler var. İyi ahlâka sahip insanlar var. İnsanlar gider ama müzik bitmez. Bu iş kişilere endekslenemez. Bugün sadece kendi müziğinizle ilgilenmek yetmiyor. Argo filminde profesyonelliği gördüm Müziklerinde yer aldığım Argo filmi benden önce Türkiye için çok önemliydi. Ben Affleck birkaç sahneyi İstanbul’da çekti. Orada görüştüğümüzde Türkiye’yi çok sevdiğini ve İstanbul’a hayran kaldığını söyledi. Argo’yu anlatırken Türkiye ve İstanbul’dan bahsetti. Bu tanıtımı para verseniz yaptıramazsanız. Kendi adıma hayatımda görmediğim profesyonellik vardı. Benim o filmde çok küçük bir görevim söz konusuydu ama onlar öyle bakmıyor. Herkesi filmin bir parçası olarak görüyorlar. Ben Affleck ve George Clooney kayıt süresince stüdyodaydı. Öte yandan ‘Film müziği nasıl yapılır?’ konusunda benim için çok büyük bir deneyim oldu. ‘Itrî provaya gelecek mi?’ diye soranlar var Bir Alman bu müziğin bizim kültürümüzde çok önemli bir yere sahip olduğunu anlıyorsa, bir Türk’ün de anlamasını arzu ediyorum. Kulaktan dolma bilgilerle değil, gerçekten sanat endişesi olan sanatçıları takip etmeleri gerek. Bu ülkede insanlar ne olur artık Münir Nurettin Selçuk’u bilsin, Itri’yi bilsin. Hâlâ Itri konserinde, ‘Itri neden provaya gelmedi?’, ‘Âşık Veysel konserde neden çalmıyor?’ diye soranlar var. Kuyruklu yıldıza uzay aracı indiriliyor, biz hâlâ nelerden yakınıyoruz. Herkes dinlemez ama Almanya’da Bach’ı bilmeyen yoktur. Medyatik olmazsanız fark edilmiyorsunuz Dünya çapında sanatçılarımız var, farkında değiliz. Bir şekilde medyatik olurlarsa farkında oluyoruz. Biz dünyanın en prestijli konser salonlarında sahneye çıkıyoruz ama kimsenin haberi olmuyor. Ben, Erkan Oğur ve Sabahat Akkiraz dünyanın en önemli orkestralarından Berlin Filarmoni ile üç ayrı konser yaptık. Fakat bundan Türkiye’nin haberi yok.

    0 0

    Peyk, doksanlı yılların başından beri müzik serüvenine devam eden bir grup. 2007 yılında yayınladıkları Suluşaka albümünü, 2011 yılında yayınladıkları İçimdeki İz takip etti.Şimdi de üçüncü albümleri olan Teslim Olma ile karşımızdalar. Gitarda Serdal Ersoy, bas gitarda Barış Tokgöz, klavye ve kemanda Özgür Ulusoy, davulda Ertan Çalışkan ve vokalde İrfan Alış'tan oluşan Peyk'e, bu defa birçok usta müzisyen eşlik ediyor. Müzikal arayışlarının sonucunda kendi tarzlarını oluşturan Peyk, sözünü sakınmadan yolunda ilerlemeye devam ediyor. Yine hüzünlü, hicivlerle dolu, kafa tutan şarkılar ve özgün müzikleriyle bizleri selamlıyor. Teslim Olma - Peykn - Kalan * Klasik Türk müziğinin Hanedan'ıŞenyaylar, müzik dünyamızın en tanınmış ailelerinden biri. Bugüne kadar birçok albüme yaylı çalgılarıyla ses verdiler. Keman sanatçısı Reşat Şenyaylar da bu ailenin üyesi. Müzisyen, Hanedan isimli albümde kendi besteleriyle karşımızda. Şenyaylar, klasik Türk musikisinin izinden yürüyerek yaptığı besteleri akustik bir tatla albümünde yorumluyor. Kültür mirasımızın yaşatılması ve gelecek nesiller boyu sürdürülmesi için yapılmış çalışma, enstrümantal müziğin ülkemizde yapılan güzel örneklerinden biri. Hanedan - Reşat Şenyaylar - Mimoza Müzik * Frank Sinatra klasikleriMüzik tarihinde önemli bir yere sahip olan efsane ses Frank Sinatra'nın sevilen klasikleri The Box Set Series koleksiyonuyla müzikseverlerin beğenisine sulundu. Müzikal kariyerine 1935 yılında başlayan Frank Sinatra, 1940'lı yılların başında Tommy Dorsey Orkestrası ile sahne aldı. 1942'de Your Hit Parade adlı radyo programında solo şarkıcı olarak söylediği şarkılarla ülke çapında ünlendi. Müzikal kariyeri boyunca sayısız albüme imza atan ve ödüle sahip olan sanatçı, müzik ve film dünyasından pek çok insana ilham kaynağı oldu. All or Nothing at All, Night and Day, One For My Baby ve Daybreak gibi klasikleri içeren bu koleksiyon, Frank Sinatra sevenleri zamanda unutulmaz bir yolculuğa çıkaracak. The Box Set Series - Frank Sınatra - Sony Müzik

    0 0
  • 11/29/14--16:07: Çizim değil kesim!
  • Nefes kesici detaylarla oluşturulan bu sanat ilk bakışta resim olarak algılansa da bunlar kağıdın oldukça titiz ve detaylı şekilde kesilmesiyle oluşturuluyor.

    0 0

    Şu sıralar havalimanlarında sık sık Suriyeli dilencilerle karşılaşıyoruz. Polislerin dikkatini çekmemek için el açmadan dilenen mültecilerden halk şikâyet ediyor ancak kaçak yaşadıkları için ceza almıyorlar.Ülkelerindeki iç savaş nedeniyle Türkiye’ye sığınan Suriyeli mültecileri, şu sıralar havalimanlarında çokça görüyoruz. Özellikle İstanbul Atatürk Havalimanı, Suriyeli dilencilerin sürekli bulunduğu mekânlardan biri haline geldi. Para almadan yolcuların peşini bırakmayan dilencilerin son zamanlarda bazı hırsızlık ve kapkaç olaylarına da karıştığı belirtiliyor. Bu konuda polis ve özel güvenlik birimleri tarafından etkin bir mücadele yapılsa da, başarı sağlanamıyor. Çünkü dilenen ve suça karışanlar hakkında yapılan yasal işlemler sonuçsuz kalıyor. Bunun nedeni de, polisin yakaladığı ve savcılığa sevk ettiği kişiler üzerinde kimlik veya pasaport bulunmaması. Bu yüzden adli süreç sonuçlandırılamıyor. Serbest bırakılan bu kişiler de kısa süre sonra yeniden havalimanına gelerek dilenmeye ve yolcuları rahatsız etmeye devam ediyor.Yasalar yetersizYetkililer, havalimanlarının en büyük sorunlarından biri haline gelen Suriyeli dilenciler konusunda yasaların yetersiz kalmasından şikâyet ediyor. “Bu kişilerin statüleri belli değil.” diyen yetkililer, Suriyelilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmadığını, geçici izinleri bulunmadığını ve bu yüzden ülkede kaçak yaşadığını dile getiriyor. Yetkililerin verdiği bilgiye göre, Suriyeliler, uluslararası bir sınıflandırmaya da tabii değil. Bu yüzden suç işlemeleri halinde yapılan yasal işlemlerden sonuç alınamıyor. İkametgâhları olmadığından aldıkları cezalar dahi tebliğ edilemiyor.Statü verilmeliYetkililer, suça karışan Suriyelilerle etkin mücadele edilebilmesi için bu kişilere statü verilmesi gerektiğini söylüyor. Geçici ikametgâh verilecek bu kişilere, kısıtlı veya kısıtlı olmayan haklar tanınarak ‘legalleştirilmesi’ isteniyor. Statü verilenlerin kural dışı yaşamaları ve suç işlemeleri halinde cezaevine konulabileceğini dile getiren yetkililer, bu sayede istenmeyen olayların engellenebileceğini belirtiyor.Her gün 100 kişi havalimanına girmeye çalışıyorAtatürk Havalimanı’ndaki yetkililer, her gün en az 100 Suriyelinin terminale girmeye çalıştığını ve bunların ancak yüzde 70’inin engellenebildiğini söylüyor. Kapıdaki denetimlerde bileti olmayan veya şüpheli görülenlerin terminale alınmadığını anlatan yetkililer, yoğunluktan faydalanarak terminale girmeyi başaran dilencilerin tespit edilmesi halinde tekrar dışarı çıkarıldığını anlatıyor.Organize hareket ediyorlarSuriyeli dilenciler, havalimanında organize şekilde hareket ediyor. Belirledikleri bölgelere girmeye çalışan diğer dilencilerle kavga etmekten çekinmeyen dilenciler, para vermeyen yolculara da hakaret ediyor. Yetkililer, Suriyeli dilenci sayısında 1 buçuk ay öncesine göre yaklaşık yüzde 30 artış yaşandığını ifade ederek, bu artışın yolcu şikâyetlerine de yansıdığını dile getiriyor. Son dönemde otoparkta da dilencilerin görülmeye başladığını anlatan yetkililer, özellikle araçlarına zarar verilebileceği endişesi taşıyan uçuş ekiplerinin dilencilere para vermek zorunda kaldığını ifade ediyor.İşin bir başka ilginç yanı ise dilenenler veya hırsızlık yapanlar hakkında genelde şiâayette bulunulmaması. Yolcular, olayla ilgili yasal işlemlerin uzayacağı ve bu yüzden uçaklarını kaçıracaklarını düşünerek polise şikâyetten kaçınıyor. Restoran veya işyeri sahipleri ise genelde hırsızlık yaparken suçüstü yakaladıkları kişilerden dahi şikâyetçi olmuyor. Bu kişilerin bir süre sonra serbest bırakıldığını ve tekrar havalimanına geldiğini ifade eden işletmeciler, suç işleyenlerin aynı rahatsızlığı vermemeleri için şikayet etmekten vazgeçtiklerini dile getiriyor. İşyeri sahipleri, bu tür işlemlerin şikâyete bağlanmamasını ve özellikle hırsızlık yapanlarla ilgili kamu davası açılmasını istiyor.Kara listeye alınmalıYetkililer, mücadelede yetersiz kaldıkları ‘kural dışı davranan kişilerle’ ilgili ‘kara liste hazırlanması’ gerektiğini söylüyor. Bu öneriye göre, havalimanında kural dışı hareket edenlerle ilgili hazırlanacak kara listeler, yetkililere teslim edilerek bu kişilerin havalimanına girmeleri ve uçaklara binmesi engellenebilir. Hatta, etkin bir mücadele için bu kişilere elektronik kelepçe dahi takılabileceği ifade ediliyor.

    0 0

    “Olumlu tavır gösterenler bile ele avuca sığmayan gündem karşısında çaresiz.” 1996’dan beri medya raporları hazırlayan Erol Önderoğlu, 2002’de oluşan olumlu havanın 2006’dan itibaren dönüştüğünü söyleyerek, “Gazeteciler militarizm karşısında tutuklanma tehdidiyle karşı karşıyaydı. Şimdi tehdit, işsiz kalmak.” diyor.Erol Önderoğlu, basındaki hak ihlallerini takip etmek isteyenlerin yakından tanıdığı bir isim. 1996’dan beri Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün Türkiye temsilciliğini ve muhabirliğini yapıyor. Hak ihlallerini raporlamak, haberleştirmek üzerine çalışıyor. Önderoğlu’na göre, gelinen noktada basında sansür, otosansür ve tabu o kadar doğal ki, bunu kabul etmeyenlerin sektörde tutunmasına imkân kalmadı.Türkiye’de basın özgürlüğü ve hak ihlalleriyle ilgili uzun zamandır çalışıyorsunuz. Şu anda Türkiye medyasının halini nasıl okursunuz?2000-2010 dönemi bir reform dönemiydi. Hepimizi beklentiye iten, sonuçlarını alanda ölçtüğümüz, aynı zamanda farklı bir döneme geçmek istediğimiz ara bir dönemdi. 2000 öncesini gölgeli dönem addedelim. Gazete patronajlarını ve alandaki muhabirleri, belirli bir hareket kalıbına sokan bir dönemdi. 10 yıllık bir şeyleri umut ettiğimiz dönemden sonra karşımıza çıkan göstergeler, rejimin radikal bir şekilde dönüştüğüne işaret ediyor. Bu dönemin kendisine göre tabuları oluşuyor şimdi. Geçmişte militarist ve belli bir rejim dayatması içinde sansür ve tabu varken, son 5 yılda kendi devlet tezi için gazeteleri, medyayı destek gücü olarak formatlayan bir güçle karşı karşıyayız. Eskiden asker gücüyle yaptırılmak istenen şeyler anlayışla karşılaşmazdı. Şu anda bu taşları oynatmak belirli açılardan daha kolay, belirli açılardan zor. İktidarın kendi medya şekillendirmesi var. Finans en büyük turnusol kâğıdı oldu. Medyayı entelektüel şekilde dönüştürmek yerine medya sahipliğine müdahale ederek bir güç biriktirme arayışı var. İktidar daha ziyade kendi seçim gücüyle belli hamleleri yapıyor ama medyadan açık bir direniş görüyor.Direniş görüyor mu?Belirli bir iktidar profilinin belirli bir yönetici profiline karşı çok sert eleştiri yaptığı gözler önünde. Bu da itirazla karşılaşıyor. Sol basın da eleştiriyor, laik basın da, muhafazakâr basının bir kısmı da. Düşüncel çeşitliliği baz alırsak bu iktidarın çok sert eleştirilerle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz.Militarizme yapılan eleştirilerin karşılığı belliydi, tutuklanırdınız. Medyadaki patronajın değişmesiyle yaptırımlar da değişti. İnsanlar işsiz kalma tehdidiyle karşı karşıya.2010’u baz aldığımı söyledim. 2010 Yüksek Yargı Reformu’ndan 1 Kasım 2014’e kadar 401 basın mensubu alanda saldırıya uğramış, 2010 yılında tutuklu gazeteci sayısı 104’ken 1 Kasım 2014’e kadar bu sayı 19’a kadar düşmüş. Tek olumlu gösterge bu. Yargılanan gazeteciler bazında düşünecek olursak, reformdan söz ettiğimiz 2002’den bu yana en büyük çelişkinin yargılanan, işten atılan gazetecilerde, Avrupa Birliği reformlarına yönelik olarak yapılan düzenlemelerde en kaotik durumun ise yargı sistemi içinde olduğunu görüyoruz.İnsanlar yargılanma yerine işsizlikle karşı karşıya yani.Son 5 yıl içinde yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yeni editöryal süreçlere uygun olmadıkları gerekçesiyle meslektaşlarımız piyasa dışına itildi. Geçmişte Terörle Mücadele Yasası’ndan DGM’de yargılanır, cezaevini boylardınız. Bugün gazeteciler çok daha donanımsız ve çok daha az güvence altında. Çalışma şartları patronaj üzerinden sektöre dikte ediliyor. Sektör o kadar kemikleşip ayrıştı ki, otosansürü hissedecek insan bulamayabilirsiniz. Bunu normal kabul etmeyen de işyerinde tutunamıyor. Sınır Tanımayan Gazetecilerin Dünya Basın Özgürlüğü sınırlamasına baktığınız zaman, ki o sınırlama 60’tan fazla parametreyle hazırlanır, 95’inci sıralardan 154’üncü sıralara kadar geriledik. O sıralama bir rejim krizinden daha öte, bir tartışma yaratan iktidar modeline işaret ediyor. Gazeteciler günlük olarak bir yönetici tarafından sözlü şiddete uğrarsa, uluslararası medya temsilcileri o ülkede huzursuzsa, seçim dönemlerinde can güvenliği kaldı mı kaygısı oluşursa, iktidar telefonla patronajı baskı altına alırsa, burada Terörle Mücadele Yasası, Atatürk’ü Koruma Kanunu ve İnternet Yasası’nı tartışmak nafile kalıyor. Keyfiyete ayak uydurmaya meyilli bir yargı sistemi var zaten.Bu meyli biraz açar mısınız?17 Aralık yolsuzluk haberlerinden sonra üç hafta içinde 16 gazeteci mahkeme karşısına çıktı. Davaları başlar başlamaz mahkûm olanlar da var içlerinde. Bir karikatürist yargılandı, beraat etti ama temyiz edilecek. Bu bir başlangıç. Bütün bunlar sadece maharetsiz veyahut Avrupa standartlarını henüz sindirememiş bir yargı eliyle gerçekleşmiyor. İktidarla güç koalisyonu kurmaya razı olmuş bir yargı ekibiyle sürüyor.Deneyimli gazetecilerin işsiz kalması sektörde deneyim aktarımını da kesintiye uğrattı o zaman.Sektör içinde yasaları demokratik hale getirmek, meslek içinde diyaloğu geliştirmek gibi birçok koldan çabalar gözlemliyoruz. Bütün bunların yeşermemesinin altında darbelerin düşünsel istikrara balta vurması kadar, rejim dönüşümlerinin de etkisi var. Bir kopuş yaşanıyor. Ülke dönüşüyor, “Kırılmalar güzeldir” diyoruz ama mesleğin deneyimini aktaramaması bir sorun.Eskiden gazetecilerin mecraları vardı, meslek dayanışması, sendika vs. Şimdi böyle bir dayanışmadan da söz edemiyoruz.80’lerde Babıali’de bir muhabir işten atıldığı zaman akşamına iş bulurmuş. Çünkü gazetecilerin vakit geçirdiği yerler ortakmış. Son dönemde sendikal anlamda girişimler var ve tahrifatın büyüklüğüne nazaran bunun zaman alması çok normal. Dünyada internet gazeteciliği, freelance gazetecilik noktasında öyle yeni tartışmalar yürüyor ki, biz daha özgürlük tartışmamızı ilerletemiyoruz. En önemlisi muhatap bulunamıyor.1996’dan beri medya gözlem raporlarının altında imzanız var. Umutlu olduğunuz bir dönem oldu mu?AK Parti iktidara geldiğinde koalisyon hükümetlerinin yanaşmadığı ifade özgürlüğünde ayıplı maddelerin değiştirilmesinde yapıcı bir döneme girdiğimizi düşünmüştüm. Bu hava 2004’e kadar sürdü sonra TCK değiştirildi. Sivil toplumun iktidarlarca itibarsız olduğunu gördük. TCK yürürlüğe girdikten sonra birkaç ay içinde 301. maddeden yüzlerce dava saydık, Hrant Dink cinayeti, TCK yasasının 2006 yılında daha da genişletilmesi, 2008 yılında YouTube’un 2 yıl kapalı kalması, gazeteci tehditleri, medya gruplarına astronomik para cezaları, yargılanan gazeteciler... Son dönemi uluslararası medyanın azar işittiği bir dönem olarak görebiliriz. Hiçbir zaman kontrolsüz bir iyimserliğe kapılmadım.Bu son hafta, yürütülen tartışmaların da yüzeysel olduğunu, işten çıkarmaların her kesimi etkileyebileceğini gösterdi...Birincisi AB reformları üzerinden gazetecinin iktidar nezdinde güvence altına alınmış bir yeri olması gerekiyor. Günlük ilişkiler üzerinden ve jeostrateji söz konusu olduğunda bu ilişkinin tam bir dışlama üzerinden yürüdüğünü görüyoruz. Uluslararası gazetecilik örgütlerinin gazeteciliğin var olup olmadığını ölçmek için kullandığı tüm kriterler bizde çok banal anlamıyla yürürlükte. Türkiye medya gündeminin önceliği ne yazık ki bu olmadı. Ya haklar temelinde ortak bir mücadele başlatılması gerekiyor ya da AB ilişkileri medya bazında veyahut başka sosyal göstergeler üzerinden ciddi sıkıntılar olacak. Eğer Türkiye’nin jeopolitik konumu bütün bu sorunların göz ardı edilmesine yol açmayacaksa.Yayın yasağı ve bunu reddeden yayın organları gündemde. Bu, sürdürülebilir bir gerginlik mi?İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü adına ortak tutum çok olumlu. Fakat iktidar projelerinin hepsine evet demeyen gazeteciler, çatışma iklimine hazırlıklı olmalı. Siz olumlu bir tavır gösterseniz bile ele avuca sığmayan bir gündem var karşınızda. Siz bulaşmasanız bile hayatınızı etkileyen bir gerginlik süreci devam ediyor. Gazeteciler için de bu böyle. Başbakan, medya patronlarıyla muhatap oluyor ama diğer çalışanlarla ne zaman muhatap olacak? Belki 20 yıl sonra hiç gazetecilik hakkımız kalmayacak, belki biz gazeteci olarak çalışamayacağız. Türkiye medyası, dünyanın geri kalanıyla iyi bir işbirliği gerçekleştiriyor. Kınamak gibi bir hakkımız var, bunun olmadığı ülkeler olduğunu biliyoruz. Uluslararası medyayı hedef almak, o köprüyü yıkmak için bir yöntem.Kepenkler kapanıyor yani yavaş yavaş...Bundan sonrasını düşünmek dahi istemiyorum. İşleri içeride daha rahat yürütmek için medyayı savunmasız bırakmanın bir yöntemi olarak görünüyor.Umutlu bir tablo çıkmıyor söylediklerinizden.Çeşitli ihlal kategorilerinde birçok ihlal yaşanması bir yana, hak hareketi içinde bulunmanın da duvara karşı konuşmak gibi algılanmasının da bir etkisi var. Günlük yapıcı siyaset, pozitif söylem bir ilişki üzerinde konuşsaydık, ileriye dönük bir perspektifimiz olabilirdi. Yavaş yavaş birer haine dönüşüyoruz aslında.TİB yasası, gazeteciyi çıplak bırakıyor“2014’te tutukluluğu beş yılla sınırlandıran düzenlemeyle 59 gazeteciden 19 gazeteciye düştü tutuklu sayısı. Yargı anlayışı olarak ya da iktidarın medya özgürlüğü konusunda nasıl bir ders çıkardığını bilmiyoruz. Sadece bu duruma bir son verildi. Olumlu sayılabilecek bir tablo oluştu. Fakat içerideki gazetecilerin halen adil yargılanmaya ihtiyacı var. Medya Gözlem Raporu’na bakınca her üç ayda bir 20-30 gazeteci gözaltına alınıyor ya da şiddet görüyor. Yayın yasakları resmen gazetecilik yaptırmamak üzerine. Gazetecileri sosyal ve politik gündemden dışlama amacı taşıyor. Bülent Arınç’ın Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine verdiği yanıta göre 2010’dan bu yana 149 yayın yasağı yaşamışız. Kadın katli, boşanma vs. bir yana bırakırsak, genel yayın yasakları da oldukça fazla. 2014 asıl olarak Telekomünikasyon ve MİT Yasası üzerinden radikal devlet yaklaşımının uygulamaya geçtiğini gösteriyor. Basın Kanunu’nun 12. maddesine göre haber kaynağını gizleyebilirsin ama bilgisayarın hemen arkasında TİB veya MİT varsa hepimiz çıplağız. Bundan sonra medya özgürlüğünü konuşacak nedenimiz var mı, bilmiyorum.”

    0 0

    Yıllarca İstanbul’dan yola çıkan trenler, yüksek hızlı trenin gelmesiyle artık Ankara’dan hareket ediyor. Hakkında onlarca efsane dinlediğimiz Doğu Ekspresi serüveni, altı saatlik İstanbul-Ankara otobüs yolculuğundan sonra başlıyor.Doğu Ekspresi, Anadolu’yu kat ederken kâh bir akarsuyun kâh bir köyün kenarından geçiyor. Dağları tünellerle geçip köprülerin üzerinde salınıyor. Yol boyunca ovaları, tepelerdeki karları görünce Anadolu’nun güzelliğine tanık oluyorsunuz. Hakkında onlarca efsane dinlediğimiz Doğu Ekspresi serüveni, altı saatlik İstanbul-Ankara otobüs yolculuğundan sonra başlıyor. Yıllarca İstanbul’dan yola çıkan trenler Yüksek Hızlı Tren’in gelmesiyle artık Ankara’dan hareket ediyor. Başkent’i bir akşam vakti geride bırakan trenimiz; Kırıkkale, Yozgat, Sivas, Erzincan, Erzurum’u geçip Kars’a 24 saat 20 dakikada ulaşıyor.Ankara Garı’nda ikinci yola yanaşan Doğu Ekspresi, biraz mahzun. Çünkü aynı yerden yolcularını alan Yüksek Hızlı Trenler, beklediğimizin bir ihtiyar olduğunu seriyor gözler önüne. Onlar peşi sıra hızla gözden kayboluyor ama bizim tren ağır aksak yanaşıyor perona. Telaşlı kalabalığın arasına karışıp biniyoruz Doğu Ekspresi’ne. Kimi elinde sazıyla Sivas’a gidiyor, kimi uzun yıllar ayrı kaldığı baba ocağı Erzurum’a... Biletlerimizi kontrol eden kondüktör Kars’a gittiğimizi öğrenince şaşırıyor: Ne işiniz var bu havada Kars’ta? Maksadımızın masal gibi yolculuğu tamamlayıp Ani Harabeleri’ne gitmek olduğunu söylüyoruz. Cevabımıza hayret etse de bu defa Kars’ın güzelliğinden bahsediyor.Kompartımanımıza sırt çantalarını bırakıp treni keşfe çıkıyoruz. Yataklı, kuşetli, pulman, restoran… Bütün vagonları yolculuğumuzun ilk yarım saatinde dolaşıyoruz. Bu kısa gezintide görüyoruz ki, bizden başka herkes tren yolculuğuna aşina. Çocuklar uyku saatine geçmiş, anne-babalar akşam çaylarını yudumluyor. Yolcu vagonlarının dört bir yanı zahire ile dolu. Tren yolculuğu deyince ilk akla gelen turşu ve peynirler ise çoktan depoya kaldırılmış. Kompartımanın ışıklarını söndürüp penceremizden İç Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırını seyrediyoruz. Bu hudutsuzluk hissi gecenin karanlığında ilerleyen trenin sesiyle bölünüyor. Hafızamızda yer eden istasyonların ilki Çerikli oluyor. İnecek kadar vaktimiz olmadığından seyretmekle yetiniyoruz. Yozgat’ın Yerköy beldesinde rastlıyoruz ilk inenlere. Akşamın siyah örtüsünü yararak kucaklaşıyorlar bekleyenleriyle.İstasyonları izlemenin keyfi bir başka ama açlık iyice bastırıyor. Tren yolculuğu olur da ekmek arası hazırlanmaz mı? Ankara Garı’nda son anda aldığımız bir somun ekmekten bahsediyoruz. Zeytin, peynir, domates derken sıra geliyor çaya. Elmalı tarçınlı keklerimizi alıp restoranın yolunu tutuyoruz. Çorba içenler, ızgara yiyenler tuhaf karşılasa da kek ve çay ikilisi tüm yorgunluğumuzu alıyor. Son yudumu alırken karlı dağlar Kayseri’ye ulaştığımızı fısıldıyor. Yolculuğumuz boyunca ihtimamını eksik etmeyen vagon görevlisi Kemal Gönenç ise anılarıyla sohbetimize katılıyor.HAYDARPAŞA ÖZLEMİ GÖZLERİ YAŞARTIYORGün ağarınca Sivas görünüyor uzaktan. Trenin arkasından uzun süre tan yerinin ağarmasına tanıklık ediyoruz. Soğuk olmasını beklediğimiz hava şaşırtıyor. Adeta yazdan kalma bir gün başlıyor Anadolu’da. Trende yaptığımız kahvaltıda restoran çalışanları Sivas’ta olduğumuzu hatırlatırcasına Âşık Veysel, Selda Bağcan türküleriyle karşılıyor misafirlerini. Sezen Aksu şarkıları ile devam ediyor kahvaltı faslı. Bir yandan çay içip sohbet ederken, Erzincan’ın Eriç köyüne geldiğimizi ömrü tren yolculuklarında geçen Kemal Gönenç, bir anısını paylaşınca fark ediyoruz: “Geçen yıl Eriç’ten binen bir genç vardı. Heybesindeki 20 kiloluk iki tane turna balığını Ankara’ya götürdü. Eriç Deresi’nin turnaları çok güzel olur. Israr ettik, birini bize sat dedik ama ikna edemedik.” Haydarpaşa’dan gözleri dolarak bahsediyor. Doğu Ekspresi’nin Ankara’dan boynu bükük kalktığı kanaatinde Gönenç: “Yıllarca İstanbul’dan Kars’a geldik. Ankara Ekspresi’ni de, İstanbul’dan Doğu’ya gitmeyi de çok özledim. Artık ikisi de yok. Bu hızlı tren çalışmalarından sonra tekrar seferler başlayacak diyorlar ama hiç ümidim yok. Sadece balık ekmek yemek için bile Haydarpaşa’ya gitmek isterdim.”Her büyük şehre ulaştığımızda inenler kadar yeni yolcular da katılıyor aramıza. Erzincan ve Erzurum garlarında Kars’a kadar bize refakat edecek ilk yolcularla karşılaşıyoruz. Onlar koltuklarına yerleşe dursun, biz tren denince akla ilk gelen şairlerden Haydar Ergülen’in mısralarına bırakıyoruz sözü… “O bir çay istemişti, trenin içinde/Biz tren yolcusuyduk, çölün içinde”. Tabii biz çölde değil, karlı dağların arasından geçerek ulaştık Kars’a. Yine bir akşamüstü ayazı karşılıyor bizi istasyonda. Geniz yakan temiz havasıyla Anadolu’nun en doğusuna geldiğimizi fark ettiriyor. Doğu Ekspresi’ne son bir defa bakıp veda ederken anlıyoruz ki, Ankara’dan Kars’a giden yalnızca bizmişiz meğer.EFSANELER KENTİ: ANİErtesi gün Kars’ın ünlü Ordu Caddesi’ni gezmeye başlıyoruz. Buradaki tüm binalar neredeyse Rus dönemine ait. Barok yapılarla bezeli Ordu Caddesi’nde kendinizi bir film setinde zannedebilirsiniz. Caddeyi o hislerle arşınlarken bir bankanın reklam filmi setine rastlıyoruz. Güneşin kendini iyiden iyiye hissettirdiği bu Kars sabahında, ilk durağımız şehrin manevi muhafızlarından Seyyid Ebu’l Hasan Harakani Hazretleri’nin türbesi oluyor. Harakan’dan talebeleriyle birlikte Anadolu’ya İslam’ı anlatmak için gelen büyük mutasavvıf, Kars Muharebesi’nde şehit düşer. İbn-i Sina, Ebu’l Kasım Kuşeyri gibi alimlerin tecrübelerini paylaştığı Harakani Hazretleri’nin türbesinde bir sükûnet hâkim. Onun hemen yanı başındaki Kümbet Camii aslında Kars’ın bir fotoğrafını sunuyor. Selçukluların fethiyle camiye dönüştürülen onlarca kiliseden sadece biri. Caminin kubbesinde 12 Havarileri temsil eden ikonlar bulunuyor. Şehrin panoramik görüntüsü için kaleye çıkıyoruz. Önümüzde Kars Çayı, ardımızda yalçın dağlar, bu sevimli ribat şehri izliyoruz. Doyumsuz manzaradan sonra sıra, binlerce kilometre kat etmemizin gayesi ‘Ani Antik Şehri’ne geliyor. Ocaklı köyüne vardığımızda herkesten “Türkiye yıkılsa Ani inşa ederdi. Ani yıkılsa on Türkiye inşa edemez.” sözünü sıkça duyuyoruz.Şehri tarihi eserler ayakta tutuyorKentin 6. yüzyılda başlayan en erken tarihi bizi Ermeni Bagrat ailesine kadar götürüyor. Tarihi İpek Yolu’nun geçiş noktası olan Ani Şehri, Sultan Alparslan’ın fethine kadar Hıristiyanların önemli bir ticaret merkeziydi. Kentin en büyük mabedinde kılınan cuma namazıyla şehir Türklerin hakimiyetine geçer. O tarihten sonra da 1319’daki depreme kadar ticari faaliyetleri sürer. Ermenistan sınırının hemen yanı başındaki Arpaçay’ı görüp hayran kalmamak imkânsız. Ani’de başınızı hangi yana çevirseniz başka bir harikulâdelikle karşılaşıyorsunuz. İşgal sırasında yıkılan İpek Yolu Köprüsü, Manuçehr Camii, Fethiye Camii ve Polatoğlu Kilisesi, Kızlar Manastırı gibi onlarca tarihe tanıklık etmiş eser, antik şehri ayakta tutmaya çalışıyor. Gözden ırak her yerde olduğu gibi, burada da bütün yapılar vandalizme kurban edilmiş. Çok değil, birkaç sene öncesine kadar definecilerin tahriplerinden de nasibini almış bu mahzun şehir, şimdi de bakım ve onarıma muhtaç. Ani’nin yakınlarındaki mağara oyuntuları da görülmeye değer. Anadolu’daki ilk yerleşim yerlerinden biri olan bu bölge de eski coşkulu günlerine döneceği anı bekliyor. Ayrılırken bizimle birlikte kenti dolaşan keçi sürüsüne bakıp hayıflanmak nasibimize düşüyor.Evliya Çelebi’yi yâd edip Kars sokaklarını son defa dolaşıyoruz. Kaz sürüleri, ipe dizili erişteler, taş duvarlar ve masmavi gökyüzü akılda kalan son kareler oluyor. Tahmin edildiği üzere otobüs ve trenle 36 saatlik geliş yolculuğumuzun aksine havayoluyla İstanbul’a dönmeyi tercih ediyoruz.

    0 0
  • 11/29/14--16:04: Kahraman olma duyarlı ol!
  • Boğaziçi Üniversitesi’nden bir grup öğrencinin çektiği ‘BÜDAT’ adlı absürt filmin fragmanı geçen hafta sosyal medyada büyük ilgi gördü. Açılımı ‘Boğaziçi Üniversitesi Duyar ve Adalet Timi’ olan BÜDAT, internet çağı ile değişen duyarlılık ve adalet algısını mizahî bir dille eleştiriyor.Sosyal medyanın dilimize kattığı yeni kavramlardan biri de ‘duyar’ kelimesi. Duyar, ilk başta duyarlılık ile aynı anlama sahipmiş gibi gelse de aslında çok farklı ve bol miktarda ironi içeriyor. Soma faciasından sonra yüzünü kömürle boyayıp ne kadar da ‘duyarlı’ olduklarını göstermeye çalışanları hatırlayın. Bu, duyar kavramına dair bizim yorumumuz. Duyar ile duyarlılık arasındaki farkı ise bırakalım Can Güney Kuseyri anlatsın. Kuseyri, geçtiğimiz hafta sosyal medyada yayınlandığı günden itibaren dikkat çeken ‘BÜDAT’ isimli kısa filmin yapımcısı ve senaryo yazarı. BÜDAT’ın açılımı ise Boğaziçi Üniversitesi Duyar ve Adalet Timi. Aynı zamanda sosyal medyanın topluma yaydığı ifşa kültürü ve ‘duyarcılık’ kavramı ile sağlam dalga geçen absürt bir filmin adı. Kuseyri’ye göre duyarcılık, insanların gerçekten duyarlılık göstermesi gereken konularda korkup, çok basit hatta ipe sapa gelmez konularda çok abartılı tepkiler göstermeleri. Çevrelerinde de sıkça karşılaştıkları bu durumu yani insanların duyarlılık maskesi altında yaptıkları samimi olmayan davranışları ‘duyarcılık’ diye adlandıran Boğaziçili gençler, bunu konu alan bir film çekmeye karar vermişler. V for Vendetta filminden yola çıkan gençlerin çektiği film, Buğra Korkmaz adlı bir anti kahramanın çevresinde şahit olduğu haksızlıklarla mücadelesini ve bunun hızla yayılan bir akım haline gelmesini konu ediniyor. Pelerini ve dürbünüyle okulda ‘duyarsız’ avına çıkan kahramanımız, kahvaltıda beş yerine altı zeytin yiyen, yemekhane kuyruğunda arkadaşına selam veriyormuş gibi yapıp sıraya kaynayan ya da yönelim yerine ‘tercih’ kelimesini kullanan birini gördü mü hiç affetmiyor. Korkmaz’ın çaldığı çanla olaylardan haberdar olan BÜDAT üyeleri hemen olay yerine gelip akıllı telefonlarıyla duyarsızlık yapan kişilerin fotoğrafını çekip internette ifşa ederek büyük bir adaletsizliğe engel oluyor! BÜDAT’ı ortaya çıkaran, yapılan ya da şahit olunan olumlu olumsuz her şeyin sosyal ağlarda paylaşılmasının artık önüne geçilmez bir durum haline gelmesi olmuş. İfşa kültürünün distopik bir ağ toplumuna dönüşmesinin korkutucu olduğunu söyleyen Boğaziçili öğrenciler, filmin ortaya çıkış sürecini şöyle anlatıyor: “İnsanların, hatalı olduğunu düşündükleri bir olayla karşılaştıklarında bunu doğrudan ifşa ettiğini gördük. Ve bu ifşa kültürü içinde ifşaya maruz kalanlara kendilerini aklamaları için de bir platform sağlanmıyor. Örneğin bir fotoğrafınız internete yayılıyor ve bunu yüz binlerce insan görüyor siz ‘Hayır ben bunu böyle yapmadım’ deseniz yüz binlerce kişiye değil birkaç bin kişiye ulaşıyor. Çünkü sizinki o kadar spekülatif bir açıklama değil. Sizin açıklamanızı gören birkaç bin kişiyi çıkartın, geriye kalan çoğunluk hâlâ sizin bunu yaptığınızı düşünüyor. Biz bunun bir distopyaya dönüştüğünü düşünüyoruz. Ve bununla ilgili bir parodi çekmek istedik.” Film ekibinde yer alan Öktem’in başına benzer bir olay gelmiş mesela. Lady Gaga konserinde giydiği kostüm yüzünden Twitter’da binlerce takipçisi olan bir sanatçı tarafından internette ifşa edilen Öktem, bir hafta dışarı çıkamadığını anlatıyor. Filmde dalga geçilen en önemli unsurlardan biri de günlük dile yerleşmiş bazı kalıplara gösterilen aşırı hassasiyet. ‘Ne gibi?’ diye sorduğumuzda Kuseyri yakın zamanda başına gelmiş bir olayı örnek gösteriyor: “Bir arkadaşım ‘Deniz kızı’ yerine ‘deniz kadını’ diyordu. Aşırı hassasiyetten deniz kızı bile diyemiyordu. Bunun yanlış olduğunu düşünüyordu. O öyle deyince ben gülmeye başladım, anlamadı. Bir yandan cinsiyetçi ya da aşağılayıcı ifadeler kullananlar var evet ama bir yandan da bunlara karşı son derece orantısız tepki gösterenler. Ve böylece yine yanlış bir şey yapanlar. Bu iki abartılı ucun birbiriyle sürekli tartışmalarına kavgalarına şahit oluyoruz. Sosyal medyada kendi çevremizde.”İnsanlar kısa yoldan kahraman olmak istiyorPeki bu ifşa kültürünün ve duyarcılık’ın ardında ne var? Filmin yönetmeni Ezgi Yıldırım, “Kişisel tatmin duygusu tabii ki var. Zaten öyle olmasa yöntemi bu olmaz. Egolar devreye giriyor. Bir şekilde kahramanlık yapma isteği. ‘Bakın ne kadar duyarlıyım’ demenin bir yolu.” diyor. “Filmde çok sıkı bir sosyal medya eleştirisi var ama sizin de yayılma kanalınız aynı kaynak değil mi?” şeklindeki soruma “O da bu işin ironisi.” diye cevap veriyorlar. Ezgi Yıldırım, “Biz böyle bir film çektik ama mesela ben de elimden telefonu düşürmeyen, her gördüğü şeyin videosunu çeken biriyim.” diyor. “İdeal adalet ne sizce peki?” diye sorduğumuzda ise Kuseyri, “Bunun tanımını yapmak mümkün mü bimiyorum. Ve o konuda bizim de kafamız karışık. Ama yöntemin bu olmaması gerektiğini biliyoruz en azından.” diye cevap veriyor. Fragmanın tamamı üniversitenin güney kampüsünde çekilmiş. Hatta kuzeydeki öğrencilerden kendilerine bu konuda ‘duyarsızlık’ tepkisi geliyormuş. Kuzey kampüsten şakayla karışık ‘hani adalet’ diye yorum yapanlar var.Bu arada BÜDAT, Can Güney Kuseyri’nin el attığı ilk proje değil. Kuseyri daha önce de Türkiye’nin maden zenginliği hakkında türetilmiş komplo teorileriyle dalga geçen bir video hazırlamıştı. Videoda dünyada yalnızca İstanbul Boğazı’nın derinliklerinde bulunan “Contorium” adlı bir madenin varlığından bahsediliyordu. Ancak bu madenin çıkmasına bazı güçler izin vermiyordu. Video ciddiye alınmış internet siteleri ve gazeteler konuyu haberleştirmişti. Kuseyri’ye “Sizi hiç ciddi bir proje ile göremeyecek miyiz?” diye soruyoruz. Cevap olarak “Olaylara dikkat çekmek için ‘Bu olaylar neden böyle?’ demek yerine insanların dikkatini çekebilecek ironik bir dil kullanmayı deniyoruz. Ve kesinlikle daha çok dikkat çekiyor.” diyor. BÜDAT’ı da contorium gibi ciddiye alanlar olmuş mu peki? Kuseyri cevaplıyor: “BÜDAT buna bir el at, BÜDAT yetiş, gibi çağrılar almaya başladık. Örneğin sahipsiz hayvanları sahiplendirmemizi isteyenler dahi çıktı. Siz madem adalet dağıtıyorsunuz buna da el atın, dediler. Anlayanlar mizahi bir şekilde buna yaklaşıyor, anlamayanlar da gerçekten de bizim adalet dağıttığımızı filan düşünüyor olabilirler.” Ekipteki diğer isimler de kendi alanlarında tanınan isimler. Yönetmen Ezgi Yıldırım daha önce Tünel adlı kısa bir filmle Cannes festivaline katılmış. Filmin baş karakteri Buğra Korkmaz, sokak tiyatrocusu. Twitter fenomeni Alper Sarı ve yine sosyal medyada Madır Öktiş adıyla bilinen Öktem var sonra. İlknur Candan fragmanı seslendirmekle ve oyunculuk yapmakla kalmamış, kostüm tasarımına da yardımcı olmuş. Burak Çiftçi ve Fatma Yıldırım da diğer oyuncular. Elindeki kısıtlı imkanlarla filmin bir kısmını çekebilen ekip, destek görmeleri halinde filmi tamamlamak istiyorlar.

older | 1 | .... | 108 | 109 | (Page 110) | 111 | 112 | .... | 165 | newer