Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 107 | 108 | (Page 109) | 110 | 111 | .... | 165 | newer

    0 0
  • 11/15/14--15:58: Eski kıtanın yollarında
  • Sadece yolda olmak, “evinden, yurdundan” uzakta olmak, günlük rutinini kırıp bunun dışında (bir süre için de olsa) yaşamak tek başına önemli bir uğraş, yaşam biçimi olmakla beraber, bunu yapan hiç kimseye yeterli gelmedi.Gezmekle birlikte paylaşmak da önem kazandı. Söz, yazı, resim, gravür, fotoğraf, film ya da video gibi vasıtalarla yaşananlar, görülenler, tanışılanlar, heyecanlar, öğrenilenler ilk seyahatlerden bugüne anlatıldı, gösterildi, aktarıldı. Seyahatler, seyahatnameler her daim mecrasını buldu; “gitmeyenlere”, “daha önce gidenlere”, “daha sonra gideceklere” sözle, yazıyla ya da görüntüler aracılığıyla ulaştı. İşte bu amaçla 25 yıldır Türkiye’nin büyük bir bölümünü omzumda makine, sırtımda çanta gezme şansım oldu. Bununla birlikte 1998 yılından bugüne kadar öncelikle Asya ülkelerine ve özellikle Nepal’e fotoğraf yolculukları yapıyorum. Biraz farklı yolculuklar bunlar. Gezerken fotograf da çekeriz düşüncesinden biraz uzak. Daha çok, fotoğraf çekmek için gezmek ana fikrini taşıyor. Tüm program, zamanlama, gidilecek mekânlar, yapılacak şeyler fotoğraf için planlanıyor. Her gün gündoğumundan önce kalkılıyor, nerede ayin, festival, kutlama varsa oraya koşuluyor. Duyulan her sese, görülen her ışığa doğru hareketleniliyor. Akşam yemeği ancak tüm çekimler bittikten sonra yeniyor. Yorucu mu? Evet. Sonuçlar iyi mi? Bilmiyorum, Nepal, doğasıyla, insanlarıyla, inançlarıyla, yaşam biçimiyle inanılmaz bir ülke... ‘Dünyanın Çatısı’ da denilen Himalaya silsilesinin önemli bir bölümü bu ülkede yer alıyor. Havanın açık olduğu günlerde Pokhara, Dhulikel, Nagarkot gibi yerleşimlerde yedi-sekiz bin metrelik zirvelerle güne uyanabiliyorsunuz. Hinduizm ve Budizm gibi inançları halkın yüzde 90’ından fazlasının benimsediği bu ülkede, neredeyse 24 saat boyunca sürekli dinî ritüellerle karşılaşıyorsunuz. Günün ilk saatlerinden itibaren tapınaklarda mumlar, tütsüler yakılıyor, adaklar adanıyor, ilahiler okunuyor... 365 basamakla çıkılan Maymun Tapınağı (Swayanbunanth), ölü yakma törenlerinin yapıldığı Pashupathinanth ve dünyanın en büyük Budist stupası olan Boudhananth başkent Kathmandu’da bu ritüelleri en yoğun görebildiğiniz yerler...Ülkenin en önemli yerleşimleri Kathmandu Vadisi’nde yer alan Kathmandu, Bhaktapur ve Patan aynı zamanda Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan yapılarla oldukça fazla turist de çekiyor. Ben de bu turistlerin arasına 11 kez karıştım, Nepal’e gittim, döndüm... Yolculuklardan keyif almasını öğrendim. Fotoğraf ve yolculuk birbirini tamamlayan bir yaşam tarzına dönüştü. Kimi zaman yolculuğun fotoğrafını çektim, kimi zaman fotoğrafın kendisi bir yolculuk oldu. Not: 19 Kasım 2014’te açılacak sergiyle beraber “Eski Kıtanın Yollarında” isimli kitapta da yayınlanacak.

    0 0

    Yeni medya sanatı Türkiye’de yeni gelişen bir alan. Şimdilik daha çok Batılı kaynaklardan ilham alıyor. Oysa medya teoristi Laura Marks’a göre İslâm eserleri yeni medya sanatı için bulunmaz bir ilham kaynağı.Sanal dünyanın gerçek hayata girmesiyle eskinin alışkanlıkları da altüst oluyor. Her alanda değişim yaşanan dönemin ürünlerinden biri de yeni medya sanatı. En basit haliyle, bilgisayar grafikleri, video, sinema, animasyonlar, sanal görseller, internet, robot bilimi gibi yöntemlerle ürün çıkaran sanat türü olarak tanımlanabilir. Tarihi, eskiye dayanmayan bu terime Türkiye çok daha yabancı.Aslında her ne kadar ‘yeni’ denilse de beslendiği kaynakların bir kısmı sanat tarihinin geleneksel araçları. Bütün bu tarihi birikim, bilgisayar programlarıyla buluşunca ortaya insanın bütün algılarına hitap edecek eserler çıkabiliyor. Geleneksel sanatla yeni medya sanatının buluşmasında Türkiye’de akla gelen kaynaklar resim, heykel, baskı, sinema gibi içerikler. Teknoloji Batı’dan geldiği için olsa gerek, yeni medya ile ilgili sanat çalışmalarında Doğu’ya ait birikimlerin kullanıldığı pek görülmez. Oysa bu alanda dünyaca kabul görmüş isimlerden Laura Marks, İslâm sanatlarının yeni medya için büyük ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Sebebi ise soyut ve figüranlardan uzak olması. Bu yüzden yeni medyaya uyarlanması çok kolay. 1980’lerin sonunda programcı ve deneysel sanat uzmanı olarak işe başlayan Marks, bir süre sonra bilgisayar temelli medya sanatının çok basit öğelerle dolu olduğunu fark eder. Buradan çıkarılan ürünlerin zamanla kendini tekrar ettiğini ve ilginç gelmediğini düşünür. “Bu durumda yeni medya sanatı için daha orijinal söylemlere gitmek zorundaydık.” diyen Marks, yeni medya sanatına ilham verecek farklı arayışlara girer. Artık bir işi izlemekten çok içine girdiğini anlatan Marks, önce İslâm öncesi eserlerin verildiği 9. yüzyılı araştırır. Bu dönemde yeni medya için yeterli materyal olmadığına karar verince biraz daha ileriki zamanlara, yani İslâmi sanatların verildiği yıllara gelir. “Aslında yeni medya ile ilgilenen bir bilim insanıyken birdenbire sanat tarihçisi olarak devam ettim.” diyen Marks, 10 yılı aşkın süredir bu alanda çalışmalar yapıyor. Ve hem bir medya teorisi uzmanı hem de sanat tarihçisi olarak İslâm sanatlarını sınırsız bir kaynak olarak görüyor. İslâmi ve bilgisayar temelli sanat formlarının ikisi de insan ve hayvan figürlerini kullanmıyor. Bilgisayar temelli sanat çoğunlukla mecazi, ancak yazılım aracı mecazi değil. İslâm sanatı, figüre dayanan imgelerden kaçınıyor ve böylelikle her türlü üretici imgeye dayanan uygulamalarıyla çağdaş medya sanatına ilham veriyor. İslâm sanatı ve düşüncesi İlahi varlık/yokluğu simgeleyen güçlü soyutlamalar yapıyor ve yaratıcının direkt temsilinden kaçınıyor. Onu ispat ediyor ancak göstermiyor. Laura Marks’a göre bu şekilde bir temsil gücü İslâm sanatına sürekli kendini yenileyen ve farklılaşmasını sağlayan bir özellik katıyor. Yani yeni medya sanatının en çok ihtiyacı olan özelliği. Örneğin hat sanatı. Bilgisayar animasyonlarının en çok hat sanatından etkilendiğini söyleyen Marks şöyle devam ediyor: “Çünkü hat sanatının figürlere dönüşebilen ya da yeniden yazıya dönüşebilen mükemmel bir potansiyeli var.” İlham veren aynı potansiyelin kilim desenlerinde de fazlasıyla olduğunu düşünüyor Laura Marks. Geleneksel sanatın yeni medyaya uyarlanmasının eserdeki otantik anlamı kaybedeceği kaygılarına ise şöyle cevaplıyor: “Ben insanlar kilim yapmaktan vazgeçip yazılım üretsin demiyorum. Yazılım üretenlerin kilimleri çalışmasını istiyorum.”Böylesi zengin bir ilham kaynağını Türkiye’de yeni medya sanatıyla ilgilenenler henüz keşfetmiş sayılmaz. Laura Marks, bunun şaşırtıcı olmadığını düşünüyor. Çünkü uzun yıllardır Müslüman dünyası Avrupa’ya öykünüp, sanatlarına oradan ilham arıyor. “Batı Avrupalı sanatçılar ise birçok zaman İslâm sanatlarından ilham alabiliyor.” diyen Marks, farklı ülkelerdeki sanat akımlarının İslâm sanatları ve felsefesinden etkilendiğini ekliyor. Bunun sonucunda Batı Avrupa’da buraya yönelik çalışmalar yapılırken burada ise Batı Avrupa’ya dönük etki gözleniyor.Müslüman ülkeler arasında İslâm felsefesi mirasından en etkili faydalanabilen ise İran. Laura Marks’a göre sinemada diğer İslâm ülkelerini çoktan geride bırakan ülkede Molla Sadra’nın etkisi önemli. Sadra’nın geliştirdiği ‘hayal âlemi’ kavramının sinema araştırmalarını anlamayı kolaylaştıracağını düşünen Marks, “Hayal âlemi, duyusal alanın ötesindeki hakikatlerin kendilerini hayali algıya sunuşuyla açıklanabilir.” diyor.

    0 0

    Ünlü davaların avukatı Mehmet Gün, ‘Bozkır’dan Dünyaya… Avukat Olmak’ kitabında bir avukatın portresini sunmakla kalmıyor, yıllar öncesine dayanan olayların perde arkasını sunuyor okura.“Çocukken tarlada ‘bir şey yapmalı, bu dağ başından çıkmalı, ağaçlı ve gölge bir yere gitmeliyim’ dedim ve o vakitler bunu başardım. Şimdilerde memleketin hali beni öyle rahatsız ediyor ki, geldiğim yerde yine güneş tepemde, üstelik artık daha yaşlıyım.” Bu sözler, adını önemli davalarla duyuran avukat Mehmet Gün’e ait. Gün ile hayatını konu alan ‘Bozkır’dan Dünyaya… Avukat Olmak’ kitabı hakkında konuştuk.68 kuşağında çocuktunuz. Bu dönem hukuk fakültesini seçmenizde etkili oldu mu?Köyde ilkokulu bitirdikten sonra Çanakkale Öğretmen Lisesi’ne gittim. Oradan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne… 68 kuşağı diye adlandırılan dönemde sekiz yaşında çocuktum. Aklımda kalan tek şey ‘kavga’ idi. Üniversiteye giderken yine olaylar devam ediyor, birçok dersi takip edemiyordum. Çocukluğumda Fransızca ya da Fransız ekolü baskındı ama ben Alman ya da Fransız değil, hukukta Türk ekolünü inşa etmeye gayret ettim. Hayatta rol modelim hiç tanımadığım babam oldu. Belki de tek amacım onun gibi ardından ‘çok iyi insan’ diye yâd edilmek.Hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi’ne başlama sebebiniz neydi?25 yaşından sonra dil öğrenmeye başladım. İlkokuldayken bile bir dil öğrenme aşkım vardı. Bulunduğum yerin dışında dünyalar olduğunu o yıllarda fark etmiştim. O zamanlardan kalan bu istekle artık mesleği elinde bir genç avukatken tekrar üniversite sınavına girip Fransız Filolojisi’ni kazandım. Prof. Dr. Fadlullah Cerrahoğlu ile tanıştım. Onun etkisiyle İngilizce öğrenmeli ve mesleğimle dünyaya böyle açılmalıyım diye karar verdim. İngilizceyi kursun yanında gazete kuponları biriktirerek aldığım kasetlerle öğrendim.Yıllar önce bir işçinin hakkını alabilmesi için verdiğiniz emeği anlatıyor kitap. Bugün 301 maden işçisi hakkını arasa bulur mu?Soma ve Torunlar İnşaat’tan tutun da son dönemdeki iş kazalarındaki eksikler kanun ve kurallarda değil, uygulamada. Asıl sorun devlet görevlilerinde. Herhangi bir alanda 300 ya da 500 kişi çalışıyor, devlet görevlileri bu işçilerin güvenliğini denetlemek zorunda. Biz bu görevlilere bu yüzden maaş veriyoruz. Ama maalesef devlet görevlileri bu vazifelerini iyi yapmıyor. Neden yapmıyorlar? Çünkü devlet görevlilerine hukuk işlemiyor. Bu kadar işçi ölümleri, devlet görevlilerinin vazifesini yapmamasından kaynaklanıyor. Yargı görevlileri de hesap verebilmeli ama yargı, hükümete hesap veriyor. Burada yargı bağımsızlığından bahsetmek mümkün değil. Soma’da ölen bir maden işçisinin yakını davasının peşine düşşe belki 15 sene sonra hakkını alabilir. Anayasa Mahkemesi’nde olmasa da İnsan Hakları Mahkemesi’nde hakkını alacağına inanıyorum.Fatih Altaylı’nın hakkınızda yazdıklarıyla medya korkusunu anladığınızı söylüyorsunuz...Basın özgürlüğü olmalı ama keyfî olarak herkese saldırabilme hakkı olmamalı. Medya, kamuoyunu bilgilendirme görevini yerine getirmiyor hatta sadece manipülasyon yapıyor. Bazen ‘gazeteci hapiste olmaz’ deniliyor ama bir kısım gazeteci için geçerli. Medyada da durum aynı ‘güçlü gazeteci hapiste olmaz.’ Türkiye her bakımdan güçsüzün kaybedeceği bir yer. Hakimlerin, savcıların çoğu çalışkan Anadolu çocuklarıdır. Onları medya korkutur. Medyanın yanlı olması herkesi korkutur.Ünlü davalarınızdan biri, Haliç’in Temizlenme Davası. Haliç’i kim temizledi gerçekten?O dönemde Bedrettin Dalan, İstanbul belediye başkanıydı ve Haliç’i temizlemek gibi bir hedefi vardı. Fakat Haliç etrafında konuşlanmış olan işyerlerini taşımak gibi bir dolu hukuki süreç sorunu vardı. Bu işyerleri oradan kaldırılmadan temizleme işlemine başlamak mümkün değildi. Haliç’i o dönemde birçok kişi temizledi. Ama bunun mimarı ve başlatan kişi, Kenan Evren’den izin alan, son noktaya kadar getiren Bedrettin Dalan’dır. Haliç’in dibinden pompayla pisliği çıkartan, o sistemi kuran ‘adam’ hatta patent hakkını almayan adam da temizledi. Kusura bakmasınlar temizlenme süreci Erdoğan zamanında bitti ama hakkını vermek gerekirse Dalan, başlatan ve süreci sonuna yaklaştırandı.TÜBİTAK’ın bilirkişi raporları ya da Münevver Karabulut davasındaki ‘bilirkişi’ çıkmazıyla bu kavramdan haberdar olduk. Sahi kimdir ‘bilirkişi’?Hakimlerin iş yükünü azaltmak için bilirkişi vardır. Ama bilirkişi bilen kişi değil, ‘Sen bu konuda nasıl karar vermemizi tavsiye edersin?’ diye soru sorulan, hakimin yerine geçip karar vermeye başlayan kişiler oldu ama işini titizlikle yapan bilirkişiler de var.Kitapta söz ettiğiniz Süleyman Demirel’e verilen dilekçenin içeriği neydi?Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel idi. Anayasada tahkimle alakalı bir karar konuşuluyordu. Demirel sonuna kadar dikkatle takip etti toplantıyı. Bana göre yurtdışından firmaların Türkiye’ye yatırım yapmamasının bir nedeni de hukuk istemine karşı güven olmamasıydı. Buna dair Süleyman Demirel’e 18 sayfa dilekçe yazdım. Demirel, toplantı sonrası, ‘Sorunlarınızı bana iletin’ demişti. Ben de ilettim ve bu husus dikkate alınmıştı. Türkiye de bir gün 500 kişilik avukat bürolarına ulaşır sizce?Kanunlar izin verse Gün Avukatlık Büromuz ve Türkiye’deki birçok büro birkaç senede 500’ün üzerine çıkabilir. Bu sayılara ulaşırsak yurtdışına açılabiliriz. Şimdiki kanunlarla bu mümkün olmuyor ve aksi bir durum söz konusu; yabancı avukatlar Türkiye’de.Asil Nadir beni gördü ve ‘Türk avukata gerek yok’ dediKıbrıslı Türk işadamı Asil Nadir’in İngiliz Polly Peck firmasıyla 90’larda Türkiye hatta dünya basınının ilgisini çeken bir davası vardı. Asil Nadir davasında karşı tarafın avukatı olan Mehmet Gün o günleri şöyle anlatıyor: “Bulgaristan devlet firması davasını kazandıktan sonra hakkı olanın peşine düşmeye karar vermiştim. Asil Nadir ile birlikte anladım ki işadamından kahraman olmaz. Savaşta mıyız? İşadamı iyi hesap kitap yapan biri sadece. Bir kahraman gibi yaklaşılmasını o gün de bugün de anlamıyorum. İngiliz firma yetkilileri ve Asil Nadir ile ilk toplantımızda hiç unutamadığım cümlesi, ‘Türk avukata ihtiyaç yok.’ idi. Davayı kazanmıştık, ben İngiliz firmayı temsil ediyor ve haklı olanın kazanmasını sağlıyordum. Yıllar sonra Nermin Bezmen’in Turkuaz’a Dönüş kitabında kendisine karşı yazdıklarını ise şöyle değerlendiriyor: “Ben bu durumu Anadolu çocukları ile yalılarından içkilerini yudumlayanların savaşı gibi gördüm. Bir süre sonra o şartlarda gerçekleri, hayatı fark edemediklerini anlayıp irdelemekten vazgeçtim.” Sonraları yine avukatı olduğu firmalarda şahit olduğu ünlü davalardan biri için şunu anlatıyor: “Mesela Uzanlar davasında yargı işlevini gösteriyor ama başka şirketlerin davasında yargı işlevini göstermiyor. Bunun dosyalarca incelenip karşılaştırılması istenilmeli, günümüzde söz konusu olan firmalar için.”Bolu Tüneli’nden geçerken mutlu oluyorumBolu Tüneli’nden geçerken asıl milliyetçiği nasıl sorguladığını şöyle anlatıyor Mehmet Gün: “Bolu Tüneli inşaatı hasar gördükten sonra İtalya firmasının avukatı oldum. Firma, sigortada hasara karşı büyük miktarda para alacaktı. Paranın Karayolları’na ödenmesini sağladım. Bolu Tüneli’nden geçerken mutlu oluyorum. Asıl milliyetçilik, işini iyi yapmaktır. Hayatım çok dolu geçti. Geçmişe dair çocuklarıma çok vakit ayıramamak dışında pişmanlığım yok. Kuşadası’nda bir çay bahçesinde 12 yaşımda çaycılık yapmaya başladım. O vakitten beri çalışıyorum.Bulgaristan devletine ait firmanın avukatı oldum!1988’de silahlanıp Bulgaristan’a saldırmak istediğimiz bir dönemde Bulgaristan devletinin bir firması Türkiye’ye karşı bir dava açıyor ve bana teklif geliyor. O dönemde büyük endişelerle kabul ettim davayı. Tasavvuf ehli yaşlı bir amca vardı. O süreçte karşılaştığımda bana, ‘Hak kiminse ona verilmeli ve sen git onu al’ dedi. Bu cümle karar vermemde etkili oldu. Millet, adam ya da insan kayırmak değil, hak kiminse ona verilmeli. İşadamı Ünal Sağra da tıpkı o yaşlı amca gibi yaklaşmıştı konuya. Evimde herkes Galatasaraylı ama Galatasaray’a karşı davayı kazanmıştım. O davada da hakkı aramış ve başarmıştım.

    0 0

    Lise arkadaşları Halit Öner, Ömer Erdem, Müjdat Süzen ve İbrahim Özacar, paraşütle atlamak amacıyla İhtiyar Havacılar Grubu’nu kurdu. Yaş ortalaması 63 olan grup, birçok kez şampiyon olmayı başardı.Lise yıllarında okulun havacılık etkinliklerine katılan Halit Öner, Ömer Erdem, Müjdat Süzen ve İbrahim Özacar isimli dört arkadaş, uzun bir aradan sonra ilginç bir projeyi gerçekleştirmek üzere yeniden buluştu. Yaş ortalaması 63 olan havacılık tutkunları, paraşütle atlamak amacıyla bir süre önce İhtiyar Havacılar Grubu’nu kurdu. Bununla yetinmeyen grup üyeleri, daha sonra ‘İhtiyar Delianlılar Takımı’ adı altında yarışmalara katılmaya başladı. 1983’te ara verdikleri atlayışa, 2007’de kurdukları grupla yeniden başlayan paraşütçüler, bugüne kadar yaklaşık 200’er atlayış gerçekleştirdi.İhtiyar Havacılar Grubu, 10 kişiden oluşuyor. Ancak yarışmalara katılan İhtiyar Delianlılar Takımı’nda yedi paraşütçü var: Emlakçı Halit Öner’in (62) yanı sıra işadamı Ömer Erdem (63), İnşaat Mühendisi Müjdat Süzen (63), Kimya Mühendisi ve Denetçi İbrahim Özacar (64), Milli Paraşüt Hakemi emekli subay Çağdaş İlk (65), emekli astsubay Ergin Geldikaya (50) ve ticaretle uğraşan Erdinç Köroğlu (48).ŞAMPİYON OLDULARİhtiyar Delianlılar, yarışmalarda başarılı olmak için fırsat buldukça bir araya gelip atlayış gerçekleştirmiş. Eski formlarını yakalayan ekip, Türk Hava Kurumu’nun (THK) eylülde düzenlediği 43. Türkiye Paraşüt Şampiyonası ‘hedef kategorisinde’ 1. olmayı başarmış. Kazanılan başarıdan büyük moral bulan ekip, gelecek yıl düzenlenecek şampiyonada, ‘hedef ve formasyon’ (belirli sürede istenen figürlerin yapıldığı atlayış) kategorilerinde de şampiyon olmak için çalışma temposunu artırmış.ÖĞRETMENLERİ ALAY ETMİŞİhtiyar Havacılar Grubu ile İhtiyar Delianlılar Takımı’nın kurucularından Halit Öner, gökyüzü tutkunu arkadaşlarıyla yeniden buluşup atlayış gerçekleştirmekten büyük mutluluk yaşadıklarını anlatıyor. Öner, yarışmalara katılmak için çalışmalarını artırdıklarını ancak bu düşüncelerinin başta aileleri olmak üzere çevresindekiler tarafından tepkiyle karşılandığını söylüyor. Yarışmaya katılacaklarını açıklamaları üzerine çoğunluğu gençlerden oluşan paraşütçü ve öğretmenlerin, ‘Delikanlılar geliyor’ şeklinde ‘dalga geçtiklerine’ dikkat çeken Öner, bu tepkilerin kendilerini daha da hırslandırdığını ifade ediyor. Öner, öğretmenleri Mustafa Ağcahan’ın, Anadolu şivesiyle ‘Delianlılar’ diye hitap etmesi üzerine de, takıma bu ismi koymaya karar verdiklerini belirtiyor.PARAŞÜTÜ SON ANDA AÇINCA...Paraşütçü Öner, 1970-1980’li yıllarda daha çok askeri amaçla yapılan ve kubbe şeklinde üretilen T-10 tipi paraşütlerle atlayış gerçekleştirdiklerini anlatarak, daha sonra TU-7 ve Paracomandir denilen ileri kayış ve manevra kabiliyetli paraşütlerle atlamaya başladıklarını söylüyor. Öner, yeni paraşütlere adaptasyon sırasında başından geçen ilginç bir olayı ise şöyle anlatıyor: “Atlayışa tekrar başladığım yıllarda, 10 bin feet’ten (3 bin metre) 2 bin 500 feet’e (750 metre) kadar saatte 200 kilometre hızla düşerken heyecandan paraşütü açma deklanşörünü eski paraşütlerdeki gibi sol omuza yakın yerde aramaya başlamış, bulamayınca paniklemiştim. Aklım başıma gelince, elimi arka tarafa uzatarak belime yakın yerdeki paraşütü açmaya yarayan yeri bulmayı başardım. Ancak bu arada emniyet limitinin oldukça altına inmiştim. Paraşütüm açıldığında yere çok az bir mesafe kalmıştı. Bu atlayış hem beni, hem de aşağıda bizi seyredenleri çok korkutmuştu.”

    0 0

    Yaşlı insanlar için söylenen ‘Bir ayağı çukurda’ lafı hayli gaddarca. Ancak Polonya'da 91 yaşındaki bir kadın için bu laf neredeyse gerçek oluyordu.Üstelik sadece ayağıyla değil, tüm bedeniyle. Aile doktoru tarafından yapılan incelemede Janina Kolkiewicz'in öldüğü tespit edildi. Ancak hastane çalışanları, yaşlı kadının morgda geçirdiği 11 saatin sonunda hareket ettiğini fark etti. Böylelikle kadın çukurdan dönmüş oldu, tabii şimdilik. * Tapınağını satan rahipBiz dizilerden, sinemadan para için her şeyi yapabilecek ‘sahtekar imam' tiplemesine fazlasıyla aşinayız maalesef. Gerçek hayatta da ihtiyaçtan satılık cami haberleri filan duyduk zamanında. Lakin yalnız değiliz. Dünyanın başka bölgelerinde de durum pek farklı değil. Tayland'ın Chon Buri kentinde bir budist başrahip, yakınına inşa edilen sanayi bölgesindeki gürültü yüzünden tapınağı satışa çıkarttı. 1985 yılında inşa edilen yedi dönümlük Wat Mab Sam Kliew tapınağı alıcısını bekliyor. * Havada temizlik faciası11 Eylül saldırısında yıkılan Dünya Ticaret Merkezi'nin yerine 104 katlı, 358.4 metre yüksekliğinde bir bina yapıldı lakin tehlike bitmiş değil. Korkmayın ikinci bir terör vakası filan yaşanmadı. İki temizlik görevlisi, binanın camlarını silmeye başladı. İşçilerin cam silmek için kullandıkları aracın birkaç halatı, 68. katta koptu. Cam silme aracında asılı kalan işçiler ölümle burun buruna geldi ama kurtarıldı. Havada bir buçuk saat asılı kalan işçiler bizdeki apartman teyzelerinden iş güvenliği dersi alsa fena olmaz!

    0 0
  • 11/15/14--15:58: Kısırın kardeşi Tabule
  • Sırf siz ‘Salçasız mı o, ne öyle bembeyaz kısır mı olur?’ demeyesiniz diye gelin gibi süsledim tabuleyi. Göze hoş gelir de iknası kolay olur diye. Malum konu hassas, neredeyse milli yiyeceğimiz. Ama yok kısır değil valla bu.Kadınların ‘Bugün ne pişirsem’ derdi hiç de yabana atılacak bir mevzu değil. Hele ki ev hanımıysa... Ev ahalisinin ‘Bugün de mi aynı yemek, otur oraya da kendin ye’ gibi sinir bozucu yorumlarına maruz kalmamak için ta sabahtan başlar ne pişirsem sıkıntısı. Bunun mutfakta harikalar oluşturan biri olmanızla da ilgisi yoktur üstelik. Mevzu, vasat da olsa sofraya farklı bir şeyler koyabilmek. Sunum da önemli hakeza. Zira evin ‘beyi’ ve çocuklar öyle arzu eder. Evin ‘hanımı’ olmanız da bunu gerektirir zaten. Neyse beyleri kızdırmadan konuya geleyim. Bugün canı, zaman alıcı yemekler yapmak istemeyen hanımlar o halde gelin evdekilere ters köşe yapalım. Hem görüntüsü hem de tadıyla oldukça doyurucu 10 numara 5 yıldız Lübnan mutfağıyla ön plana çıkmış (farklı varyasyonlarıyla Ortadoğu coğrafyasının tümünde bilinen bir lezzet.) bir meze yapalım. Yanına hamur kızartması bir de demli çay... Yeme de yanında yat. Bu arada mezeyle karın mı doyar diyenlere çiğköfteyi hatırlatırım. Üstelik çok da tanıdık bir lezzet. Kısırın kardeşi tabule. Bizimkinden tek farkı salça katılmaması ve de bulgurun değil, yeşilliğin başrolde olması. Yeşillik o kadar fazla ki bulgur içinde yan malzeme olarak kalıyor. Hatta kimileri maydanoz salatası olarak da adlandırıyor. Hatay’da tanıştığım Lübnanlı bir şefe bunun sebebini sorduğumda tabulenin daha çok kebapların yanında servis edilen bir meze olduğunu söylemişti. Yani ardından kebap yeneceğinden çok fazla doymamak için bulguru az oluyor. (Karın doyurmak isteyenler kısır kıvamında yapabilir) Neyse... Orijinal tarifinde içine domates ve salatalık konuluyor. Kimileri kıvırcık ve sarımsak da katıyor. Bulgur yerine kuskus da kullananlar var. Anlayacağınız içine ne koyacağınız tamamen göz zevkinize ve damak tadınıza kalmış. Tabuleyi daha önce çok kez yemiş ve de yapmış biri olarak bu hafta şef önlüğünü ben giydim ve indim Zaman’ın mutfağına. Şeflerimizin meraklı ve hafiften mühtehzi bakışları... Her birinin sırayla gelip tavsiye ve eleştirilerini dinlemek ise kendimi sınavdaymışım gibi hissettirdi. “O bıçak öyle mi tutulur, içine şundan niye koymuyorsun, kırk saat oldu şimdiye biz kazanlarla yemek kaynatmıştık.” eleştirileri başım üstüne de güya mutfakta yarenlik etmek için benimle gelen ekip arkadaşım Merve Tunçel’i ne yapmalı? Malzemelerin neredeyse yarısını tabule hazırlanmadan tırtıklamasına ne demeli? Arada bir “Şunu da mı koysan ya, süslü dursun?” diye başımın etini yemesi bir tarafa yiyerek manevi destek vereni de ilk defa gördüm. Allah’tan yine ekipten arkadaşım Tuğba Kaplan yetişti de imdadıma Tunçel’in elinden güç bela kurtardık malzemeleri. Şaka bir yana yıllardır haberin mutfağında çalıştığımız gazetenin gerçek mutfağında çok eğlendik. Tabule mi? Gelin gibi süslendi. Mevsim kış olduğundan domates ve salatalık koymadım. Bunun yerine nar (hem içine hem de süslemede) ve ceviz kullandım. Fotoğrafa bakıp hani bu salatanın özelliği yeşilliğindeydi demeyin. Zira demet demet yeşillik doğradım. Lakin süsten; nardan ve cevizden görünmüyor. Dileyenler galerisini ziyaret edebilir. Tadı mı? Hiç de fena olmadı. Ben tadanların yalancısıyım valla. Bu arada tabulemiz o kadar bereketlendi ki “Kimse kimsenin hakkını yiyemezmiş.” dediğim bir sürü kişi oldu gazetede.TabuleMALZEMELER:300 gram bulgur,1 buçuk demet maydanoz, yarım demet nane, yarım demet taze soğan, 1 demet dere otu, yarım demet roka, 1 adet nar, 2 avuç ceviz içi, 1 adet küçük boy kuru soğan.Sosu için:Limon, zeytinyağı, tuz ve karabiberSüsleme için:Nar ve cevizYAPILIŞI:Tüm yeşillikler iyice yıkandıktan sonra ince ince kıyılır. Soğan da epey ince doğranır. Bulgura bir miktar kaynar su konulur, kabın ağzı örtülür ve bir süre bekletilir. Limon, zeytinyağı, tuz ve karabiber derince bir kapta güzelce çırpılır. Ardından doğranmış tüm malzemeler, narın ve cevizin yarısından fazlası içine ilave edilir, güzelce harmanlanır. En son bulgur eklenir, yeşillik ve bulgur birbirine geçene kadar karıştırılır. Servis tabağına alınır. Nar ve dövülmüş cevizle süslenir.Not: Tadına bakıldıktan sonra servis edilmeli. Yağı, limonu vs. eksikse ilave edebilirsiniz. Ben hem içinde hem süslemesinde nar kullandığım için nar ekşisi tercih etmedim. Arzu edenler nar yerine nar ekşisi de katabilir. Ancak iyi kalitede olmasına dikkat edin. Piyasadakilerin çoğu şeker deposu.

    0 0

    1914’ten 2014’e uzanan bir yolculuktur sinema Türkiye’de. Susuz Yaz’dan Al Yazmalım’a, Mahmut Hoca’dan Muhsin Bey’e, Ayhan Işık’tan Ediz Hun’a kadar süren yüz yıllık bir serüven.Filmimizi biraz geri saralım ve geçmişe doğru uzun bir yolculuğa çıkalım. Uzun diyoruz çünkü bu, yüz yıllık bir serüvenin hikâyesi. Takvimler 1896’yı gösteriyor. Sinemanın mucidi sayılan Lumiere Kardeşler’in tarihin ilk filmini göstermesinin üzerinden bir yıl geçmiştir. Osmanlı halkı da sinemayla o yıl tanışır. İlk gösterimler Yıldız Sarayı’nda Padişah 2. Abdülhamid ve hanedan üyelerine yapılır. Gün geçtikçe İstanbul’un bazı semtlerinde halka açık sinemalar da oluşturulur. 1905’te o dönem Osmanlı tebaasından Makedonyalı Manaki Kardeşler ilk filmlerini çekerler. Hatta Sultan Reşad’ın Manastır ve Selanik ziyaretinin belgeselini bile yaparlar. Ancak Münaki Kardeşler farklı bir millete mensup görüldüğünden nedense eserleri de Türk sinemasına ait sayılmaz. Genel görüş her ne olursa olsun hakları teslim edilmeli diye düşündüğümüz Manaki Kardeşler’i de böylece analım istedik.Ve o önemli gün; 14 Kasım 1914. Osmanlı 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde Ayestefanos’taki (Yeşilköy) Rus Abidesi’nin Yıkılışı Fuat Uzkınay tarafından film olarak kaydedilir. 150 metrelik bu tarihi belgesel ilk Türk filmi olarak kabul ediliyor. Ancak film daha sonra ortadan kaybolur. 1915’e gelindiğinde Türkiye’nin ilk yerli sinema kurumu, dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle MOSD (Merkez Ordu Sinema Dairesi) adıyla açılır.İlk filmlerin çekildiği günlerde bir yönetmen dikkatleri üzerine çeker. 1922’den 1939’a kadar sinemayı omuzlarında tek başına taşıyan bu isim şüphesiz Muhsin Ertuğrul’dur. İlk profesyonel yönetmen olarak anılan Ertuğrul’un arkasından Metin Erksan, Memduh Ün, Atıf Yılmaz ve Ömer Lütfi Akad gibi ustaların yer aldığı ‘Yönetmenler Kuşağı‘ başlar.1950’lilerden sonra hem Yeşilçam’ın temelleri atılmış olur hem de sinema merakı giderek artar.Taşlar yerine oturmaya başladıkça Türk sineması da kendini geliştirir. Öyle ki ilk uluslararası başarısını da kazanır. Başrollerini Hülya Koçyiğit ve Erol Taş’ın paylaştığı Susuz Yaz, 1964 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülüne layık görülür. Dünyaya bu sayede ilk kez kendini tanıtma fırsatı yakalayan Türk sineması, on yedi yıl sonra bunu bir de Cannes’da gerçekleştirir. 1982’de Yılmaz Güney’in yazıp, Şerif Gören’le birlikte yönettiği Yol filmi, Altın Palmiye alır. Ancak ne gariptir ki bu ödüllü iki film de Türkiye’den yasa dışı yollarla kaçırılıp yarışmaya katılmıştır.Ülke olarak bayılıyoruz güldürü filmlerine. Hele bir de izlediğimiz Yeşilçam komedisi ise değmeyin keyfimize. Hepimizin TV ekranlarında birçok kez seyrettiği ama her seferinde sanki hiç izlememiş gibi kumandayı elinden düşürmediği filmler… Komedinin ilk denemeleri Şadi Fikret Karagözoğlu’nun Charlie Chaplin’in Şarlo’sunu hatırlatan 1921 yapımı kısa komedileriyle başladı. Başrolünü oynadığı Bican Efendi serisi, Türk sinema tarihinin ilk gülmece filmleri olarak görülüyor. Türkiye’de özellikle 60’lardan sonra komedi hız kazanır. “Spark, bize dört çay çek ama demli olsun.” sözlerini hâlâ hatırladığımız ‘Turist Ömer’ ile Sadri Alışık çıkar sahneye. Tabii bir de o yılların Adanalı Tayfur’u Öztürk Serengil. Tarihler 1970’leri gösterdiğinde Yeşilçam filmlerine bambaşka boyut kazandıracak bir isimle tanışırız: Ertem Eğilmez. Aynı sofralarda yemeklerin yenildiği, aile içi ilişkilerin güçlü olduğu, samimiyetin ve doğallığın komedisine çevirir kamerasını Eğilmez. Onun filmleriyle ‘Arzu Film Ekolü’ de beraberinde yükselir. Oyuncular aynı, filmler farklı. Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul, Ayşen Gruda, Halit Akçatepe, Şener Şen ve Metin Akpınar-Zeki Alasya ikilisi… Bu filmlerin bıraktığı tat yıllar geçmesine rağmen hiç değişmiyor. Ne Yaşar Usta’nın fabrikatör Saim Bey’e “Bak beyim, sana iki çift lafım var.” diyerek verdiği ayarı, Ne Hüsamettin Paşa’nın “Seni hiç sevmedim süt oğlan” demesini, ne de Hababam Sınıfı’na göz açtırmayan Mahmut Hoca’yı veyahut Almanya’da aslan avına çıkan Ziya’yı unuttuk.Bir taraftan güldürürken diğer taraftan da ağlattı bizleri filmler. Sevip de kavuşamayanları mı ararsınız yoksa annesini babasını yıllarca görmeyenleri mi? “N’ayır n’olamaz”lardan bilirdik bir ayrılığın geleceğini. Masum bir çocuğun gözyaşları olurdu “Senin annen bir melekti yavrum” nidaları. Kimi zaman Erol Taş’tan kaçarken Ediz Hun’un kucağına atlayan Sezercik’in imdadına yetişirdi “Size baba diyebilir miyim amca?” cümlesi. Bir de Cüneyt Arkın’lı Malkoçoğulları, Battal Gazileri vardı ki tarihi surların arasında uzun uzun atlamalar yapan hatta havada parendeler bile atan.Ve sene 1996. O yıl Yavuz Turgul, Türk sinemasının can suyu olarak nitelendirilen ‘Eşkıya’ filmini çeker. Şener Şen ve Uğur Yücel’in başrollerini oynadığı film gişede büyük bir başarı yakalar. Arkasından Reha Erdem’in A Ay filmi yeni Türk sinemasını başlatan yapım olarak boy gösterir. 2000’lerde ise birçok yönetmen elde ettikleri başarılarla isimlerini duyurur. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Ahmet Uluçay ve daha nicesi. Cannes’da, Berlin’de ve Saraybosna’da önemli başarılar kazanılır. Bu yıl Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’ yapımı 32 yıl sonra Altın Palmiye’yi kucakladı. Son olarak da Kaan Müjdeci’ye ait ‘Sivas’ filmi Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’nü aldı. İster Türk sineması denilsin isterse Türkiye sineması el birliğiyle bugüne dek sürdürülen bu serüven daha nice yıllara ulaşsın.

    0 0

    Yavuz Bahadıroğlu, çocuklarına manevî değerleri daha iyi anlatmak için birçok hikâye kaleme aldı. Nurdan Damla, 55 çocuk kitabı yazdı. Haydar Ergülen, kızı için Nar Alfabesi’ni çıkardı. Aslına bakarsanız birçok çocuk edebiyatçısı, masallarını önce kendi çocukları için yazıyor.Hayatımızda zarif bir iz bırakan Cahit Zarifoğlu, çocuklarına çok düşkündü. Onlara masallar yazardı. Bir gün, “Bu masalın sonu nasıl bitsin sence Betül?” diye sordu kızına. “Ben iyi bitsin dersem iyi mi bitecek?” şeklindeki bir soruyla karşılık verdi Betül. Zarifoğlu, “Evet” cevabını verince, “Ama baba sen uydurma bir şey mi yazıyorsun? Aşk olsun, ben sahici bir şey zannediyordum.” dedi. Cahit Zarifoğlu ve kızı Serçe Kuş, Ağaçkakanlar, Katıraslan, Yürekdede ile Padişah, Gülücük, Küçük Şehzade, Motorlu Kuş derken çocukları için yazdı da yazdı Zarifoğlu. Mehmet Akif Ersoy ve oğlu Mehmet Akif Ersoy da ‘Çocuklar İçin Güzel Şiirler’ yazmıştı, dört yaşında ölen kız kardeşi Selma’yı, kızlarını ve hasta, yoksul, yaşlı kişileri konu edinmişti şiirlerinde. Sadece o değil, “Edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter.” diyen Nazım Hikmet, çocukların hayal dünyasına uzanmış, oğlu Mehmet Nazım için masallar yazmıştı. Tevfik Fikret ve oğlu Tevfik Fikret de biricik oğlu Haluk için şiirler kaleme almış, kitaplarına onun ismini vermişti. Türk edebiyatında değil, Batı edebiyatında da benzer örnekler görmek mümkün. En bilineni ise 13 çocuk babası Tolstoy’un hikâyesi. O, çocuklarının masal ihtiyacını karşılamak için ‘Küçük Şeytan’ kitabını kaleme almış mesela.Günümüzde kendi çocukları için yazmaya başlayan ve çocuk edebiyatında marka isim haline gelenler var. 100 civarında çocuk kitabına imza atan Yavuz Bahadıroğlu, kendi çocuklarına okuyacak kitap bulamadığı için çocuk edebiyatına yönelenlerden. 70’li yıllarda piyasada bulunan çocuk kitaplarının çok melankolik olduğunu, kültürümüze ve değerlerimize ait izler taşımadığını aktaran Bahadıroğlu, kızı Aynur için küçük hikâyeler yazmaya başlamış. Yaramaz Piti isimli bir balığın maceralarını anlattığı hikâyeyi renkli iki resimle süslemiş. Ciltlemek üzere üst cebine koymuş ve işe gitmiş. Toplantıda bu kitapçığı gören arkadaşları, hikâyeyi bir solukta okumuş, “Bu hikâyeleri bütün çocukların okuması gerekiyor.” diyerek, Bahadıroğlu’nu hikâyeleri yayınlamaya teşvik etmişler. Böylece ilk çocuk kitabı çıkmış, gösterilen yoğun ilgiden dolayı hikâyelerin devamı da gelmiş.Hikâyelerinin çocuklarından izler taşıdığını anlatan Bahadıroğlu, ilk editörünün, çocukları olduğunu söylüyor. Zira o, hikâyeleri çocuklarına anlatır, onların tepkisine göre kalemine yön verirmiş.Asım’ın Nesli’ne ulaşma hasretiyle yazdığını dile getiren Bahadıroğlu, “Benim çocukluğumda tercüme kitaplar vardı. Şehir manzaralarında çan kulesi görmekten bıkmıştım. İçinde minare resimleri olan kitaplar yazacağım diye düşünürdüm. Sonra fırsat doğdu. Kemalettin Tuğcu kitaplarını okurken de ağlamaktan gözlerim şişerdi. Çocuklarıma, onları ağlatacak kitaplar okutmak istemedim. Gülsünler, gülerken manevi değerlerimizi öğrensinler istedim.” diyor. Minikler için yazmak ekstra bilinç, özen ve duyarlılık istiyorŞair Haydar Ergülen de manzum şiirlerden oluşan Nar Alfabesi isimli kitabını kızı Nar için kaleme almış. Üç yılda yazdığı bu kitabı, üç kere baştan yazan Ergülen, “Bir şiiri otuz kere yazdığım da olur ama üç yaz o kitapla uğraştım. Çocuklar için yazmak çok daha zormuş.” diyor. Ona göre minikler için yazmak ekstra bilinç, özen ve duyarlılık istiyor.Kızı Nar da kendisine yazılan bu kitaptan dolayı çok mutlu fakat bir o kadar mahcup. Ergülen, bunu kızının okuluna söyleşi için gittiğinde anlamış. Birinci sınıflara Nar Alfabesi’nden pasajlar okuduktan sonra öğretmenleri Nar’ın eliyle Ergülen’e çiçek takdim etmiş. Nar, çiçeği babasına uzatıp kaçmış. Ergülen, Nar’a bu kitabın yetmediğini anlatıyor. Yayınevinin kendisinden gençlik romanı istediğini aktaran Ergülen, “Yazmak için kızımın büyümesini bekliyorum.” diye espri yapıyor.Çocukların en sevdiği kalemlerden biri olan Birsen Ekim Özen de çocukları için istediği gibi kitap bulamayınca kolları sıvamış. Hatta ilk kitabı Sihirli Sandık’ın kahramanları Başak ve Alp, yazarın kendi çocuklarıymış. Minikler, bu kitabı ilk başta okumak istememiş, okuduklarında da “Ya anne ben böyle miyim?” diye darılmışlar bazı yerlerde. Onların incinme ihtimalini düşünen Özen, sonraki çalışmalarında çocuklarının ismini kullanmamış. Ancak tüm çalışmaları evlatlarından izler taşımış. Annelerinin kitaplarıyla büyüyen çocuklar, şimdilerde bu halden memnun. Yazarın 16 yaşındaki oğlu Alp, annesinin Vefa semti üzerine yazdığı kitaba, çektiği fotoğraflarla yardım ediyor hatta. “Çocuklarım büyüse de benim ilham kaynağım.” diyen Özen, kitaplarını hâlâ küçük çocukların beğenisine göre şekillendirdiğini söylüyor.Çok küçük yaştan beri en sevdiği oyuncağı kalem olan Nurdan Damla’nın da çocuk edebiyatıyla ilgilenmesine evlatları vesile olmuş. İki oğlu, bir kızı olan Damla, çocukları kitap okuyacak çağa gelince onlara okutacak nitelikli eserler bulamamış. “Kendi örfümüzü, âdetimizi, dinimizi, manevi değerlerimizi yansıtacak bir ihtiyaçla kaleme yöneldim.” diyen Damla, 12 yıl boyunca çocukları için yazmış. Büyük oğlu Fatih, okumayı sevmeyen bir çocukmuş fakat hayal gücü çok genişmiş. Damla, Mucizeler Tüneli adını verdiği kitabında Fatih isimli kahraman üzerinden çeşitli maceralar anlatmış. Küçük oğlu Murat’ın ise gözlem kabiliyeti gelişmiş ve hayatı çok sorguluyormuş. Yazar, Dünya Yolcusu Murat isimli kitabında Ayetü’l Kübra şerhi yapmış. Kızı Merve için de 365 Günde Peygamberim kitabını kaleme almış. Yazar, Merve’ye hikâyeleri okuyor, o beğenir ve onay verirse hikâyeyi noktalıyormuş. 12 yıl boyunca çocukları için yazan Damla, yetişkinlerin yazı dünyasına geri dönmüş artık. “İlk editörüm çocuklarım. Nerede heyecanlandılar, nerede güldüler… Bir yazar bakış açısıyla bunu fark etmek ve kitaba yansıtmak daha kolay oluyordu. Çocuklarım sayesinde 55 kitap çıktı ortaya.” diye konuşuyor.

    0 0

    Gökhan-Hakan Özoğuz kardeşler tarafından kurulan, Ska ve punk-rock tarzının ülkemizdeki öncü grubu Athena, 7. stüdyo çalışmaları Altüst’ü müzikseverlerle buluşturdu.Holigan, Athena ve Pis gibi başarılı albümlere imza atan grup, bu albümde de nevi şahsına münhasır müziğiyle karşımızda. Albüm Mike Nielsen prodüktörlüğünde canlı olarak kaydedilmiş. Bu durum albüme baştan sona bir konser havası katıyor. En büyük sürpriz ise Yunus Emre’nin Adımız Miskindir Bizim isimli şiirine yapılan bestenin Mazhar Alanson’la birlikte yapılan düet. Athena - Altüst - Pasaj Müzik * Amansız Gücenik Ceyl’an Ertem Ceyl’an Ertem son yılların en çok dikkat çeken kadın ozanlarından biri. Yazdığı şarkı sözleriyle ve besteleriyle müzik dünyasında kendine özel bir yeri bulunan Ertem’in üçüncü solo albümü Amansız Gücenik yayınlandı. Prodüktörlüğünü Can Güngör’ün üstlendiği albümde Cem Tuncer, Can Güngör, Cihan Mürtezaoğlu, Cenk Erdoğan ve Elif Çağlar gibi müzisyenlerin şarkıları da yer alıyor. Ayrıca; sözü ve müziği Mabel Matiz’e ait olan Umut Var ve Yıldız Tilbe’nin Ertem’e özel olarak kaleme aldığı Kahroloji isimli yepyeni bir şarkısı da bulunuyor. Ertem’in Amansız Gücenik’te bazen naif bazen de haykırırcasına söylediği şarkılar, ruhlara dokunacak türden. Ceyl’an Ertem - Amansız Gücenik - Sony Müzik * Türk ve Yunan müzikleri Vuslat’a erdi Vuslat isimli müzik grubu, 2009 yılında Cihan Türkoğlu ve Victoria Taskou tarafından Atina’da kuruldu. Grubun aynı adı taşıyan albümleri yayınlandı. Geleneksel Türk ve Yunan müziklerinin yorumlandığı albümde gruba Manousos Klapakis, Solis Barki, Kelly Thoma, Nikos Paraolakis, Stratis Psaradellis, Caner Malkoç gibi Türk ve Yunan müziğinin önemli icracıları eşlik etmiş. Albümdeki eserler samimi bir şekilde ortaya konularak iki medeniyetin ortak kültürü yansıtılmış. Bir anlamda adıyla müsemma bir çalışma olmuş. İki kültür müzik potasında buluşmuş ve kavuşmuş. Vuslat - Vuslat - M&MT Records

    0 0
  • 11/16/14--06:12: Alaturka müzik de neymiş!
  • 1926 yılında klasik Türk müziği eğitimi resmî müfredattan çıkarıldı. 1936’da ise radyolarda alaturka müzik yasaklandı, sesi kısıldı. Çiçeği burnunda olan yeni ulus-devletin elbette ki yeni bir müzik anlayışı olmak zorundaydı. Ve devletin demir eli, pek çok alanda olduğu gibi kulaklarda da varlığını hissettirecekti.Modernleşme toplumları, modern toplumların birkaç kuşakta yaptığı şeyleri çok kısa bir sürede yapmak zorunda hisseder kendini. Bu dönemin modernistleri de hem kurucu hem de eleştirel bir tavır takınarak aynı anda birden fazla kuşak gibi davranır. Son yüz elli yıllık tarihimizde, Osmanlı’nın son demlerinden cumhuriyetin kuruluş ve gelişim aşamalarına kadar bu durumun pek çok emarelerini görebilmek mümkün. Alaturka müzik meselesi de devrimin soğuk nefesini ensesinde hisseden meselelerden biri.Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren keskin bir eksen kayması yaşandı. Doğulu bir toplumdan Batılı bir toplum inşa etmek için pek çok alanda kökten değişiklikler meydana geldi. Alfabeden kılık kıyafete kadar birçok kültürel ve toplumsal mecrada yeni bir zihniyet tasavvuru oluşturulmaya çalışıldı. Bu zaviyeden bakıldığında toplumun ‘medenîleştirilmesi’ için, var olan Doğu’nun ilkel müzik anlayışı yerine ‘çağdaş ve medenî’ müziğin geçirilmesi lazım geliyordu. Dolayısıyla müzik de bu değişimden nasibini alan yapılardan biriydi.Aslında alaturka müziğin yerine Batı müziğini ikame etme çabaları 1924 yılından itibaren başlamıştı. Ziya Gökalp’in 1924 tarihinde kaleme aldığı ‘Milli Musiki’ ma­kalesinde, bu tür uygulamaların emareleri görülüyordu. Gökalp’e göre, Arap, İran ve Bizans karışımı olan ‘Divan müziği’ bizim musikimiz sayılamazdı. Modern Türk toplumunun musikisi, Orta Asya ezgi motiflerinin korunduğu halk mu­sikisinin, Batılı armoni anlayışıyla modernize edilmesi neticesinde ancak gerçekleştirilebilirdi. Gökalp, bu düşünceleriyle, meydana gelen yeni ulusun yeni bir müzik anlayışına da sahip olması gerektiğini dile getirirken aynı zamanda eski müziğin tasfiyesine de yeşil ışık yakıyordu. Yine o yıllarda Ankara’da bir Musiki Muallim Mektebi kurulmuş ve bu okulun, ortaöğretim kurumları için Batı müziği eğitimi almış öğretmenleri yetiştirmesi amaçlanmıştı. 1926 yılında ise müzik okulu, şehreminliğe bağlandı ve bu esnada Şark musikisi şubesi de kapatıldı. Böylece klasik Türk müziği, ülkedeki müzik müfredatından çıkarıldı. Ülke genelinde Türk müzik çalgıları, resmi talim ve tedrisattan kaldırıldı.Radyoların sesi kısılıyorMustafa Kemal, 1934’ün Kasım ayında gerçekleştirdiği 4. Yasama Yılı açılış konuşmasında “Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağarta­cak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal; ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek de­yişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak; bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.” sözlerini dile getirir. Atatürk’ün bu sözleri İçişleri Bakanlığı’nı hemen harekete geçirir. Basın-Yayın Genel Müdürü Vedat Nedim Tör, hiç vakit kaybetmeden Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’yı ziya­ret eder ve “Paşa bunu söylediğine göre herhalde alatur­kanın yasak edilmesini istiyor. Yaparsanız hoşuna gider.” sözlerini sarf eder. Gerçekleşen bu söz trafiğinin ardından işin ucu radyoya kadar dokunur ve Türk musikisi yayınları durdurulur.Radyolardaki yasak iki yıl sürer. Tam iki yıl boyunca klasik Türk musikisi kulaklarda sadece hoş birer sada olarak kalır. Aynı zamanda süreli yayınlarda bir itibarsızlaştırma seferberliği başlar. Şark müziği uyuşuklukla özdeşleştirilir ve ‘adi meyhane müziği’ olarak sunulur. Dile getirilen bu ötekileştirici söylem karikatürize edilerek halk nezdinde Batılı bir ‘kulak zevki’ tesis etmenin yolları aranır. Hatta Batılı müziğinin köklerinin Türklüğe dayandığına ilişkin tezler ortaya atılır. Buna mukabil dönemin yazılı medyasında “Keman ve saksafon Türk çalgılarıdır.” gibi haberlere şahit olmak da mümkün. 1936 yılında radyolardaki yasak kalkar. Radyoda kalkar kalkmasına fakat müfredattaki değişiklik aynen kalır. Ta ki 1976 yılına kadar. Hasıl-ı kelam tam elli yıl sürer. 1976’da İstanbul’da bir Türk müziği konservatuvarı açılmasıyla birlikte de klasik Türk müziği eğitimi yasağı son bulur.Besim F. Dellaloğlu bir kitabında, “Batı’nın Batı olması için alfabesini değiştirmesi, takvimini değiştirmesi gerekmiyor. Demek ki modern olmak orada belirlenmiyor.” diyordu. Oldukça uzun süren, belki de hâlâ sürmekte olan modernleşme tecrübemize bakıldığında, yukarıdaki cümlenin ne kadar hassas bir noktaya temas ettiğini görebilmek işten bile değil. Bugün bizlere komik görünen, fakat geçmiş dönemlerde tüm devletin seferber edilerek gerçekleştirdiği bu politikalar, bir toplum mühendisliğinin ürünüydü. Aradan geçen 88 yıl ise, gelen her iktidarca toplum mühendisliği arzusunun hiç gemlenmediğini, devlet var olduğu sürece de gemlenmeyeceğini anlatıyor sanki bize.“Artık bu basit musiki, Türk’ün çok münkeşif ruh ve hissini tatmine kâfi gelmez!”Alaturka müziğin yasaklanması mevzusu bir anda meydana gelen bir şey değildi. Aynı zamanda değişmekte olan bir zihniyetin ürünüydü. 8 Ağustos 1928 tarihinde Sarayburnu’nda Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği bir konserde, sırasıyla Caz Band’in dans müzikleri, Mısırlı Müniretü’l Mehdiye’nin Arapça şarkıları ve son olarak Eyüp Musiki Cemiyeti’nin kürdilihicazkâr faslı yer alır. Konsere Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk de katılmıştır ve etkinliğin ardından şunları dile getirir: “Bu gece, burada, güzel bir tesadüf eseri olarak Şark’ın en mümtaz iki musiki heyetini dinledim. Bilhassa sahneyi birinci olarak tezyin eden Müniretü’l Mehdiye Hanım sanatkârlığında muvaffak oldu. Fakat benim Türk hissiyatım üzerinde artık bu musiki, bu basit musiki, Türk’ün çok münkeşif ruh ve hissini tatmine kafi gelmez. Şimdi karşıda medeni dünyanın musikisi de işitildi. Bu ana kadar Şark musikisi denilen terennümler karşısında kansız gibi görünen halk, derhal harekete ve faaliyete geçti. Hepsi oynuyor ve şen, şatırdırlar, tabiatın icabatını yapıyorlar. Bu pek tabiidir. Hakikaten Türk fıtraten şen, şatırdır. Eğer onun bu güzel huyu bir zaman için fark olunmamışsa, kendisinin kusuru değildir. Kusurlu hareketlerin acı, felaketli neticeleri vardır. Bunun fariki olmamak, kabahatti. İşte, Türk milleti bunun için gamlandı. Fakat artık millet hatalarını kanı ile tashih etmiştir; artık müsterihtir; artık Türk şendir, fıtratında olduğu gibi. Artık Türk şendir.”

    0 0

    Dünyada en iyi taklit yapabilen hayvan denince akla ilk bağırarak yılan taklidi yapan Hawk-moth tırtılı gelir. Resimde gördüğünüz gerçekten de sadece bir tırtıl. Hemeroplanes Triptolemus türünden gelen bu tırtıl Orta Amerika’nın yağmur ormanlarının derinliklerinde yaşıyor. Bu hayvanın zekice olan taklit gücü zorlu orman hayatında canlı kalmasında oldukça fazla işine yarıyor. Tırtıl, bir tehlike hissettiğinde, yılan takliti yapabilmek için bacaklarını ve başını içine çekip arka uç kısmını şişiriyor. Hatta bu ilizyonu başarabilmek için ısırılması imkansız olan saldırganlara karşı bile aniden saldırabiliyor. Ne çeşit olursa olsun yılanların birçok hayvan için caydırıcı bir güç olduğunu söyleyen böcek uzmanı Adam Hart, bazı maymun türlerinin de yılanlardan korktuğunu belirtiyor. Hatta maymunlar hortumla kandırıldığında bile alarma geçtiklerini açıklayan Hart, "Birçok Hawk-moth tırtılının mide içeriğini kusması onlara biraz koruma sağlamasına rağmen, düşman gizlenirse bu işe yaramaz, geri çekilip kendini değiştirmesi için zamanı kalmaz." dedi.

    0 0
  • 11/15/14--15:58: Ya onların suçu?..
  • Soma’nın Yırca köyünde 6 bin zeytin ağacının kesilmesiyle gündeme gelen ağaç kıyımı, kentsel dönüşüm, rant ve kaçak yapılaşmayla anılıyor. Doğa da insanlar kadar bu süreçten mağdur. Orman Bakanlığı’nın verilerine göre, son on yılda izinsiz yollarla kesilen ağaç sayısı 16 bin 906. Yeni projelerle bu rakam giderek katlanıyor.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Soma’da termik santral için 6 bin ağacın kesilmesini “Dağ taş zeytin ağaçlarıyla dolmuştur. Ama Türkiye’nin enerjiye de ihtiyacı var. Zeytin alanlarıyla ilgili sıkıntı sadece termik santral yapılmasıyla ilgili değil.” sözleriyle özetlerken, Yırca Köyü Muhtarı Mustafa Akın ağlayarak “O zeytini nasıl yiyeceksiniz?” diye soruyordu. Boğaz’dan geçen yaban domuzu sürüleri, kesilen ağaçlardan yapılan zeytin hasadı, uzaydan çekilen fotoğraflarda ortaya çıkan çölleşme manzarası. Türkiye’nin son yıllardaki önemli gündemlerinden. Ağaçla ilişkimiz uzun zamandır iç açıcı değil. Orman Bakanlığı verilerine göre, 76 yılda 2 milyon 403 bin 355 dekar orman alanı usulsüz açma ve yerleşme nedeniyle zarar görüp yok oldu. Bu dönemde 1 milyar 224 milyon 622 bin 900 kilogram ağaç yasa dışı kesildi. 1937’den 2013’e kadar 76 yılda toplam 3 milyon 544 bin 129 suç tutanağı düzenlendi. Tutanak, suç konusunda değişmeyen iradeyi ortaya koydu: “Yasa dışı kesim 1 milyon 371 bin 489, usulsüz açma ve yerleştirme 677 bin 50, nakil fiillerinden 1 milyon 69 bin 351, ayrıca 1994’ten bu yana bulundurma suçundan 55 bin 555, 1997’den itibaren işgal suçundan 52 bin 135, otlatma suçundan 294 bin 876 ve diğerleri.” Peki HES projelerinin arttığı, kentsel dönüşümün hızlandığı, rant tartışmalarının yaşandığı son 10 yılda ne oldu? Yine aynı rapora göre son 10 yıllık dönemde yıllık ortalama suç sayısı 16 bin 906. 2013’te ise bu sayı 11 bin 749. Belli başlı olaylarla yaşanan süreci özetledik. Şile’de görünmez katliam2001 yılında başlayan ve 2004 yılında açığa çıkan yolsuzlukla Şile’de 1,5 milyon meşe ağacı kesildi. Vatandaşların ihbarlarıyla ortaya çıkan olay, orman muhafaza memurlarının göz yummasıyla yaşanmıştı. Sahte evrak düzenleme, görevi kötüye kullanma, denetim görevlerini yerine getirmeme, gerçek dışı kayıt yapma suçlamasıyla yargılanan görevliler toplam 9 yıl ceza aldı. İstiklal Caddesi’nde ‘yer işgal eden’ ağaçlar2005 yılında Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde çevreyi güzelleştirmek amacıyla dikilen ve boyları 2 metreye ulaşan 400 ağaç, “fazla yer işgal ettikleri” gerekçesiyle kaldırıldı. Beyoğlu Güzelleştirme ve Koruma Derneği, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a bir mektup yazarak tepkisini dile getirdi. Site uğruna Beykoz’un yok olan ormanı2006’da Beykoz’da kurulan bir sitenin 2 bin 290 dönümlük arazisinde yaklaşık 1 milyon adet ağaç kesildi. Orman mühendisleri ağaç kıyımının ardından “Bu ormanda İstanbul’a oksijen sağlayan 250 milyon ağaç mevcuttu. İnşaat yapılacaksa ağaçların kesilmesi kaçınılmaz. Çünkü, gürgen, meşe, dişbudak, akağaç, söğüt ve ıhlamur ağaçları, fiyatı 1 milyon dolardan başlayan süper lüks villaların peyzajına uygun değil.” açıklaması yaptı. Golf alanının yuttuğu 500 bin ağaç2007’de Antalya’nın en gür ormanlarına Serik ilçesine bağlı Belek’te yapılan turizm merkezleri ve golf sahaları için bölgeye özgü fıstık çamları feda edildi. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Antalya Şube Başkanı Hediye Gündüz’ün açıklamasına göre, 18 bin dönümde fıstık çamı, 5 bin dönümde okaliptus ağacı bulunan bölgedeki 600-700 bin ağacın 500 bini kesildi.Kafkasör de madene yenik düştü2008’de Artvin’in Kafkasör Dağı Cerattepe mevkiinde maden çıkarma çalışmaları için Rize İdare Mahkemesi’nin verdiği yürütmeyi durdurma kararına rağmen yüzlerce ağaç kesildi. Bölge, Dünya Bankası, Uluslararası Çevre Koruma Örgütü ve Küresel Çevre Koruma Fonu tarafından ‘dünyada tehlike altındaki 25 karasal ekolojik bölgesinden biri’ seçilen yaylada CİTES, Bern ve Rio sözleşmeleri ile koruma altına alınan flora ve fauna türleri bulunuyordu.Ordu’da barajla başlayan mücadele2012 yılında Ordu’nun Kabadüz ilçesi sınırları içerisinde bulunan ve turistik önemi olan Çambaşı Yaylası’nda yapılacak baraj için yüzlerce ağaç kesildi. Olayı duyan Ordu Doğa ve Yaşam Alanlarını Koruma Platformu üyeleri, Çambaşı Barajı ve Darıca II HES inşaat çalışmalarını tespit etmek için Turnalık, İkidere’ye gittiler. Onları kesilen yüzlerce ağaç karşıladı. Platform üyelerinden Gül Ersan, “İnşaatın henüz başlangıç aşamasında olmasına karşın baraj, yeraltı tünelleri ve servis yolu yapımı için bu kadar ağacın kesilmiş olması bile insanın canını yakıyor. Projeye göre buradaki ormanın neredeyse tamamı yok edilecek, enerji adına buradaki doğanın yok edilmesine değip değmediğini yetkililer bir daha düşünmeli.” açıklaması yaptı. Havaalanıyla değişen ekolojiİstanbul’un kuzeyinde, Karadeniz’in kıyısında yapılması planlanan üçüncü havalimanının Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’na göre havaalanı için 658 bin ağaç kesilecek. 1 milyon 855 bin 391 ağaç taşınabilecek durumda. Ağaçların kesilmesiyle ortaya çıkacak hasarlar arasında ormanların yok olacağı, su kaynaklarının kurutulacağı ve heyelan riskinin oluşacağı sayılıyor. 2 milyar 900 milyon Euro’luk proje için orman, göl ve mera alanlarından oluşan 7650 hektarlık alan yok olacak. Yüzde 90’ı göl ve orman olan bu özel bölge, proje gerçekleştiğinde yüzde 90’ı beton olan bir alana dönüşecek. Faaliyet alanında rastlanan ağaç türleri, maritima çamı, fıstıkçamı, kızılçam, karaçam, meşe, gürgen, dışbudak, ıhlamur, akçaağaç ve sedir. Boğaz’dan geçen yaban domuzlarıOrman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun açıklamasına göre, 3. köprü için 381 bin 96 adet ağaç kesilecek. Yapımı başlayan köprüyle ormandaki doğal alanları kaybolan yaban domuzlarının İstanbul Boğazı’nı geçmesi haberleri gündeme geldi. Yok olan ekolojik hayat, değişen göç yolları ve rüzgâr yönleri, katliamın diğer boyutu.Manisa’da nikel bahanesiyle yok olan 200 bin ağaçManisa’nın Turgutlu ilçesindeki Çaldağı’nda nikel cevheri çıkarmak için yaklaşık 2 milyon ağacın kesilmesi öngörülüyor. TEMA Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. İsmail Duman’ın açıklaması, projenin başlangıcının da özeti: “Projenin hazırlık aşamasında 200 bin ağaç kesildi. Tesis çalışmaya başladıktan sonra 1 milyon 800 bin ağaç katledilecek.” Siyanür için 100 dönüm2014’ün Kasım ayında Fatsa ve Ünye’yi içine alan ve tüm Ordu’yu etkileyecek olan siyanürlü altın işletmesi için Karadeniz İsyandadır Platformu’nun açıklamasına göre, 1 yıl önce başlayan çalışma kapsamında şirket 100 dönümlük alanda bulunan binlerce ağacı kesti.Teleferik yolunda 4 bin ağaçUludağ Milli Parkı’nda teleferik hattını uzatmak için yaklaşık 4 bin ağaç kesildi. Doğader ve Bursa Barosu’nun dava açtığı kesime gerekçe olarak teleferiğin lodostan etkilenmesi gösterildi.

    0 0

    6 bin ağacın gözlerimizin önünde kıtır kıtır kesilmesine nasıl bu kadar kolay göz yumduk? Nasıl izin verdik Yırca’nın zeytin mezarlığına dönüşmesine? Niçin kitlesel bir tepkiye dönüşmedi köylünün feryadı? Peki, neredeydi o ‘bir avuç çapulcu’?Zeytin... Üç büyük dinde adı geçen ‘ölmez ağaç’, sevginin, barışın, dostluğun ve adaletin simgesi, ‘bütün ağaçların ilki’, yaraların merhemi, şifa kaynağı, geceyi aydınlatan ‘nur’. Dahası hakkında koruma yasası çıkarılan ilk ağaç. Tarihte kesilmesinin günahların en büyüğü sayıldığı toplumlar bile var. 2014 Türkiye’sinde neler oluyor peki? Tapusu elinde, ağaçlarının kesilmesine feryat eden köylü, canı pahasına arazisini korumaya çalışıyor. Yine ‘köylüsü’ olan özel güvenlik tarafından tel örgülerle çevrili arazilerine girişleri yasaklanıyor. Yeltendiklerinde ise dövülüyor, taşlanıyor, kelepçeleniyor. Peki ya toplum olarak biz Yırca’daki zeytin ağaçlarına gerektiği kadar sahip çıkabildik mi? Yırca Köyü Muhtarı Mustafa Akın’ın gözyaşlarına eşlik etmekle mi sınırlı kaldı ağaç sevgimiz? Yoksa zaten hiç sevmemiş miydik? Zaman yazarı Mehmet Kamış, “Dedemin bir gül ağacı vardı, evlat sever gibi severdi onu.” diyor. Bir de Ethem dayı diye hitap ettikleri bir adamcağızdan dem vuruyor. O da farksız dedesinden. Bahçesindeki ağaçları istisnasız her gün kontrol edermiş. Boyu uzadı mı, filiz verdi mi... Gelelim bugüne, Ethem dayının oğul ve torunlarına. Şu anda hepsi bahçenin bir an önce imara açılmasını ve konut yapmayı bekliyorlar hem de dört gözle. “Acaba biz ağacı yoksul olduğumuz için mi çok seviyorduk? İnsanlar hunharca zengin olduktan sonra mı bu hale geldi?” diyor ve ekliyor Kamış: “Ağaç sevgisi, tevazuyla alakalı bir hissiyat. Özellikle yeni dönemin debdebe, ihtişam, güce önem veren insanlarının hayatında bu sevgiye yer olmadığını görüyoruz.” Peki ama neden? “Çünkü ağaç ihtiyacı hisseden varsa uçağına, arabasına atlıyor, görmek istediğinde görüyor. Ağacın yol, kader, çocukluk arkadaşı figürünün yerini bu insanların dünyasında para dolduruyor.” diyor. Bir de önemli tespitte bulunuyor: “İnsan sevdiği şeylerin yanında, yakınında olmasını arzu eder. Ağacı sevmiyorsanız sağınızda, solunuzda tutmazsınız. Konutta, inşatta feci paralar olduğunu keşfedenler ne yapsın ağacı? Şimdiki hükümet ve cumhurbaşkanı güç, ihtişam ve debdebeden kuruyor ormanlarını.” AK Saray’ın çevresinin ağaçla değil betonla çevrili olduğunu hatırlattığımızda sarayın içindeki her biri 2 bin Euro’ya alınan Çınar ağaçlarına dikkat çekiyor: “Evet içeride ağaç var ama onlar bile iktidarı, gücü simgeliyor.Yani ağaç sevgileri bile simgesel. Meyve veren ağaç artık taşlanmıyor, kesiliyor.” Peki, biz toplum olarak ne zaman kaybettik ‘Ethem dayı’ ruhunu? Yoksa çevremiz gibi vicdanlarımız da mı ‘beton’laştırıldı zamanla? Kıyası doğru olmamakla birlikte sorgulanması gereken bir soru daha var. Gezi Parkı’ndaki 13 ağacın kesimine neden bu kadar sahip çıktık da aynı zihniyetin 6 bin ağacı gözlerimizin önünde kıtır kıtır kesmesine nasıl bu kadar kolay göz yumduk? Nasıl izin verdik Yırca’nın zeytin mezarlığına dönüşmesine? Niçin kitlesel bir feryada dönüşmedi Yırcalının feryadı? Köylünün yanında neden yalnızca Greenpeace ve birkaç sivil toplum örgütü vardı? Neredeydi o cesur ‘bir avuç çapulcu’? Çok cılız kalmadı mı çığlıklarımız ya da sessiz çığlıklar atmakla mı yetindik sadece? Tüm bu soruların, sosyolojik, siyasi, hukuki bir sürü nedeni var şüphesiz. Gelin hepsini konunun muhataplarından öğrenelim. Gezi’den alınan en büyük ders: Medya yönetimi Mahmut Tanal (CHP İstanbul Milletvekili): Başta Manisa milletvekilimiz Özgür Özel olmak üzere diğer milletvekillerimiz, STK’lar, vatandaşlar ve Yırca köylüsü oradaydı. Ancak insanlar sadece köylünün ve Greenpeace’in adını duydu. Çünkü Greenpeace, uluslararası bir kuruluş ve üzerinde bir medya baskısı bulunmuyor. Uluslararası anlamda büyük bir medya ağı var ve eylemlerinden milyonlarca insanı haberdar edebiliyorlar. Uluslararası medya ağına sahip olmayanlar ise ne yazık ki Türkiye’de susturulmaya çalışılıyor. Ülkemizde ciddi anlamda bir medya baskısı var, her durum olduğu gibi yansıtılmıyor. Bu arada Gezi olayları sonrasında halkın çevre katliamlarına verdiği tepkilerden hükümetin çıkardığı ders, çevre duyarlılığı ve insan hakları konusunda değil, ne yazık ki medya yönetimi konusunda oldu. Kendisine yakın medya araçlarıyla gündem değişiklikleri, hedef şaşırtma ve üstünü örtme gibi stratejileri daha sıkı uygulamaya başladı. Hedef şaşırtma deyiminden kastım, bu işlemin özel şirket tarafından gerçekleştirildiği ve tüm sorumluluğun da bu şirkete ait olduğu izlenimi yaratarak üzerindeki baskıyı yalıtmaya çalıştı. Onlar için doğa, insan ve özgürlük gibi evrensel hiçbir değerin önemi yok. Bunların hepsini kendilerini iktidarda tutabilecek basit birer araç olarak görüyorlar. AKP hükümeti ağacın yeşilini değil, doların yeşilini seviyor. Birileri çıkıyor Türkiye’de dağ, taş zeytin diyor. Bunu en iyi zeytin fiyatlarından anlarız. Bugün zeytinin kilosu 18,00 TL civarında. Kaç aile evine zeytin götürebiliyor? Madem bu kadar üretim var bu fiyatların da ucuz olması gerekmez mi? Her şeye rağmen Yırca bir kazanımdır Mahmut Boynudelik (Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Merkez Yürütme Kurulu Üyesi): Yırca’da bahsi edildiği kadar cılız tepki olmadı. Partililer, sivil toplum örgütleri oradaydı. Bunun en büyük sebebi Yırca’nın gözden ırak olması. Gezi Parkı İstanbul’un göbeğinde. Bana kalırsa Gezi ve Soma birbiririyle kıyaslanmaması gereken iki olay. Zira Türkiye’de en az 40 yerde ekoloji mücadelesi devam ediyor. O zaman şunu da sorgulayabiliriz. Yırca neden ön plana çıktı da diğer 39’unun esamesi okunmuyor? Burada da 6 bin zeytin ağacının sembolik değeri ortaya çıkıyor. Ayrıca Yırca halkının müthiş rüşvetler, tehditler karşısındaki dik duruşu var. Ama yine de Gezi’de olduğu kadar büyük bir etki yaratmadı. Neredeyse sadece Greenpeace’in adı duyuldu çünkü kömür meselesine çok duyarlılar. Kimsenin Yırca’dan haberi yokken duyulmasını sağladılar. Ancak bu konuda öne çıkmış olmaları diğerlerinin daha az destek verdiği anlamına gelmiyor. Her ne kadar algı Yırca’ya yeteri kadar sahip çıkılmadığı yönündeyse bile yine de Yırca’nın bu kadar duyulmasını pozitif bir kazanım olarak ele almak gerekir. Her şeye rağmen Yırca kayıp değil kazanımdır. Hem hukuk açısından hem de köylülerin kendi yaşam alanlarını kararlıkla savundukları zaman sonuç alabileceklerine en güzel örneklerden biridir. Bundan sonra ne olur bilemem ama bu hükümet hukukun arkasından dolanmayı çok iyi beceriyor. Korkum yakında yeni Yırca’ların yaşanması. Çünkü ilk fırsatta zeytincilik kanunu değiştirip Yırca köylülerinin bu davayı kazanmalarını sağlayan hukuki dayanağı yok edecekler. Mahkemede kaybederse bu sefer yasayı değiştiriyor. Hükümet bakkal hesabı yapıyor. 2 milyon ağaç keseriz 15 milyon dikeriz. Toplumu da bu şekilde manipüle ediyorlar. Ağaç sevgimiz siyasete kurban gitmiştir Hakan Ali Toker (Gezi Partisi Kurucu Üyesi): Bugün Yırca ile ilgili bu konuşmayı yapabiliyorsak bunu Gezi’ye borçlu olduğumuzu unutmayalım. Gezi, bir birikimin sonucudur ve Gezi Parkı olaylarının başlamasına neden olan ağaç figürü aslında direnişin sembolüdür. Dolayısıyla Yırca ile karşılaştırma yapılması doğru değildir. Gezi süreci öncelikle kişisel hak ve özgürlüklerin savunusuna yönelik bir hareketti. Oluşan her toplumsal refleksin Gezi şablonu üzerinden birebir değerlendirilmeye çalışılması yanıltıcı olur. Gezi bu yeni bilincin tohumlarını atan harekettir. Bugün kesilen 6 bin ağacın yerine 20 bin fidan dikilmesi ciddi, kalıcı ve yapıcı bir tepkidir. Sadece Greenpeace’in adını duymuş olmanız ana akım medyanın eksikliğidir. Greenpeace kendine ait sosyal medya kanallarına sahiptir ve görünür olmasını sağlamak adına Yırca için bunu kullanmıştır. İyi ki de kullanmıştır. Ramallah’ta İsrail askerlerinin Filistinlilere ait 8 bin zeytin ağacını kesmesinin ardından hükümet yanlıları bizim ağaç sevgimizi sorgulamıştı. Oysa bu olayın hemen akabinde Yırca meydana geldi ve hiçbiri bu kıyıma ses yıkarmadı. Bu açıdan bakıldığından hükümet yanlılarının, insanların hassasiyetlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak algı yönettiklerini ağacı siyasete kurban ettiklerini görüyoruz. Oysa mesele senin ağacın, benim ağacın değil. Ne İsrail’in Ramallah’ta yaptığı ne de Yırca’da yapılan kabul edilebilir. Yırca’nın sahipsiz bırakıldı algısının oluşmasının ya da oluşmamasının sebebi ulusal basının duyarsızlığı olabilir mi? Yoksa sahipsiz kalan tek bir ağaç bile yok. Gezi Partisi olarak zaten Yırca’dayız. Ancak bunlar, sorunu kökten çözmek için yeterli değil. Soma’da ağaçların kesilmesine tepki yok da 301 ölüme var mıydı? Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer: Toplumda ötekileştirme, cezasızlık ve adaletsizlikle gelen bir umutsuzluk söz konusu. Türkiye’de Gezi dışında kaç olayda toplumsal tepki gösterildi ki? Örgütlerin hazırladığı bir şey olmadan tabandan gelen toplumsal tepkiyi ilk ve yalnızca Gezi’de gösterdik. Gezi önemliydi çünkü bugün anladığımız anlamda polarizasyon yoktu. Gezi’de birbiriyle anlaşamayan birçok grup ve çoğulluk hali vardı. Bu yüzden farklı gruptan binlerce insan yan yana gelebildi. Çünkü hepsinin farklı farklı özgürlük talepleri vardı. Bu açıdan Gezi’deki tepkiyi sadece oradaki ağaçların kesilmesine indirgemek doğru bir yaklaşım olmaz. İnsanlar bir zamandır gelen üstenci dil ve bazı adaletsizliklere dayanamayıp koştu Gezi’ye. Şimdi ise yeni polarizasyon grupları olduğunu ve aslında şu anda Kürt meselesinin milliyetçi anlamda çok iyi yönetildiğini görüyoruz. Gerektiğinde milliyetçiliği yukarı çıkaracak söylemler yapılıyor, gerektiğinde de Kürtlere hadi barış yapıyoruz deniliyor. Polirazasyonun kullanıldığı bir dil var. Dolayısıyla bu ortamda muhalefet olan her şey ister istemez bazı klişelerle özdeştirildiği için (mesela solculuk, mesela Kürtlük) bunlar da genelde kötü olarak algılandıkları için böyle bir refleks içinde direnişin kendisi biriyle özdeştirilmek olarak algılanmış olabilir ve insanlar bundan çekinmiş olabilir. Bu çok kuvvetli bir ihtimal. Ayrıca Yırca’da zeytin ağaçlarının katliamına kitlesel bir tepki gösterilmediğini tartışıyoruz. Peki Soma’da 301 işçinin öldüğü maden faciasından sonra toplumsal bir refleks gösterildi mi? Katmanlı bir ötekileştirme, adaletsizlik, sınıf ve çıkar ilişkileri söz konusu ve öteki tarafından klişelerenek polarize edilmiş, birbirine öteki kılınmış gruplar var. Şu andaki ortamda bu polirazyona çok önem verildiği için zaten farklı olan bir tek Gezi’ydi. Aslında zaten tepki vermeye alışkın bir toplum değiliz. Yırca’da ağaçlar kesildiğinde Validebağ oldu. Orada da toplumsal bir tepkiden bahsedemiyoruz. Çünkü Gezi’de siyasi olarak ötekileştirilmiş grupların polarizasyonu söz konusu değildi. Gezi ile birlikte polarize edilen gruplar bir kez daha yan yana olmak istemedi. Bu yüzden Gezi’den sonra yaşanan toplumsal hiçbir olayda kitlesel tepki söz konusu olmadı. Bunun ikinci bir sebebi de insanlar artık umutsuz. Tepki versek, yürüsek ne olacak, yediğimiz dayakla yeni çıkan yasalardan sonra fişlendiğimizle kalacağız inancındalar. Bu açıdan korkmaları çok normal. Çünkü adalet sistemine olan inançları yok oldu. Cumhuriyet döneminden bu yana bu ülkede cezasızlık var. Hiçbir dava hiçbir dönemde hukuksal bir sonuç vermedi, adalet yerini bulmadı. Bugün Soma ile ilgili kaç kişiye dava açıldı? Kaç kişiyle ilgili derinlikli bir soruşturma yürütülüyor? Hiç! Ölen öldüğüyle kalıyor. Yani çok boyutlu bakmak lazım konuya. Son dönemde çıkan MİT ve internet yasaları gibi ifade özgürlüğünü sınırlayıcı yasalar da insanları tepki vermekten alıkoymuş, korkutmuş olabilir. Çünkü eskiden uygulamada olan şeyler artık yasalaştı. Siyasi karar alma çok başarılı bir şekilde işliyor. Tüm bunlar tepki verme konusundaki umutsuzluğumuzu beslemiş olabilir. Yırca’da STK’lar yine elinden geleni yaptı ama toplumsa muhalefetin gücü bu zaten. Çok marjinize edilmiş bir toplumsal bir muhalefet var.

    0 0

    Gündüz Vassaf, 12 Eylül sonrası bireyselliği keşfeden Türkiye’de henüz hakiki ‘ben’in oluşamadığını söylüyor. Mağduriyetlerin ön plana çıktığı, otoritenin toplumu edilgenleştirdiği bir dönemde Vassaf'a göre çok katmanlı bir süreç bu; mahallenin yıkılmasından, demokrasinin yok olmasına uzanan.Gündüz Vassaf’ın raflarda yerini alan kitabı “İstanbul’da Kedi”, kentin tarihiyle özdeşleşmiş kediler üzerinden kapsamlı bir okuma. Yüzyıllar içinde insan eliyle değişenlere dokunan Vassaf’a göre, kentsel dönüşümle beraber kedilere de artık yer yok. Geleneksellikten modernleşmeye, otoriteden mağduriyete bir sohbeti kedilerin izinde sürdük. Kitap yalnızca kedileri anlatmıyor. Onlardan hareketle bir sürü yere varıyoruz... Ancak kediler kedileri yazabilir, onların da öyle bir derdi yok. İnsanın insana düşkünlüğü kadar kedilerin, köpeklerin, baykuşların kendilerine düşkünlüğü yok. Anlam vermeye çalışan, metaforlarla konuşan, benzeten, ‘gibi’ diyen insan. Gibi, çok tuhaf değil mi? Ayça gibi, Gündüz gibi, Gül kokuyormuş gibi. Gibi olur mu? Ama böyle bir kelime var. Kedi İstanbul’da yüzyıllardır var ama bir sektör haline gelmesi bu yüzyıla denk geliyor. Maması, barınakları, tarakları, şampuanları vs. Bu başka bir değişimi de gösteriyor mu? İnsan türünün yarattığı sınıflı toplumu bir anlamda kedilerimize de yansıttık. Şimdi oturduğum evde yaşayan bir kedi var. Evin kedisi ama adada da dolaşıyor. Büyük bir cam var bahçeye açılan, ev kedisi benim kucağımda, mutlu. Tam camın öbür tarafında hava soğuk, akşam vakti, başka bir kedi bekliyor. Onu eve almıyorum. Bir akrabam evini satmak zorunda kaldı kedilerine bakmak için. Sınıfsız toplum yaratayım, bütün kedileri alayım deseniz o da mümkün değil. Çünkü kediler şehirlerde artık avcı değil, beslemek zorundasınız. Balıkçıların yanında azıcık besleniyorlar. Sokak kedisinin yaşam ortalaması 2 buçuk 3 yıl. Evde yaşayan kedinin ortalaması 15 yıl. Aynı sınıflı toplumdaki eşitsizliği, merhametsizliği, görmemeyi kedilerle de yaptık. Şehir güvensiz bir hale gelince kilitli kapılar arkasında yaşamaya başladık, kediler de ona mahkûm oldu. Kontrol altına aldığımız şeyden de büyük memnuniyet duymuyoruz. Alerjilerimize, koltuklarımıza uygun kedilerimiz oldu... Bitkilerde GDO yaptık ve ondan şikâyetçiyiz şimdi. Çünkü bizi öldürecek, kıtlığa yol açacak belki. Atomu parçaladık, şimdi dünyanın sonunu biz getireceğiz diye düşünüyoruz. Yaptığımız her şeyle felaket getiriyor türümüz. Biz bu dünyayı ne hale getirdik diye 40 yıl önce farkına varmaya başladık. Kırsal kesim daha önce farkındaydı. Bu dönemi atlatabilirse türümüz, biz de doğayla barışık yaşayabiliriz. Neden kedilerle başladınız? Google’da arama yaptım, Gündüz Vassaf+Kedi diye. Radikal’de yazdığım bir hikayeyi buldum. Mizansene uygun hayvan kediydi. Çocuklar kedi istiyor, anneler babalar çoğu zaman ‘evet’ diyor. Sorumluluk vermek için de kullanıyoruz hayvanları. Benim de öyle bir kedim olmuştu. Ama sorumsuzluğum şuradan belli, komşumuz kanser araştırmaları yapan Perihan Çambel’di. O bana iki tane laboratuvar faresi hediye etmişti. 7-8 yaşındayım. Evde hem kedi hem fare var. Kedi farelerin peşinde ama ben farelerden de hoşlanıyorum. O zaman su deposu tuvaletlerde yukarıdaydı. Fareleri oraya koydum. Beslemeyi unutunca öldüler. Çocuklara eğlence olsun derken o çocuğu katil de yapabiliyorsunuz. Evin ilk kedisi öyle oldu. Artık kedim demiyorum. Çocuk için de çocuk sahibiyim de asla diyemiyorum. İstanbul, kedileriyle anılan bir şehir. Her mahallede kedilerle karşılaşabiliyorsunuz... İstanbul kurulduğundan beri kedili bir şehir. Ehlileştirilmiş kedilerin ilk ortaya çıkışı bu bölgelerde. O günden beri bu bölgenin her şehrinde kediler var. Modernleşmeyle beraber hastalıklardan korktuğumuz için kediler, köpekler sokaklarda itlaf edildi. Fakat İstanbul’da, Kahire’de, Asya şehirlerinde hâlâ kediler var. Onlar bir anlamda Avrupa şehirleri gibi “çağdaşlaşamadılar.” Ama o kültürü de koruyoruz hâlâ. İstanbul’da bir Paris’teki gibi kediler yok edilmedi. Türkiye’de böyle bir şey dense, eminim birçok kişi isyan eder. Neden? Kedileri İstanbul’un ormanlarından, parklarından, eski evlerinden daha dokunulmaz kılan ne? Sivriada’daki köpek hikâyesini biliyorsunuz, değil mi? 1910’da İstanbul’da sokak köpeği, sokak kedisi var. İstanbul’da köpek sürüleri dolaşıyor. O zaman artık Londra’da, Stockholm’de köpek yok. Bizde Batılılaşalım diye köpekleri toplayıp Sivriada’ya götürüyorlar. Hayvanlar aç biilaç kalıyorlar. Birbirlerini yemeye başlıyorlar. Bu sefer Batı gazetelerine yine “Barbar Türkler” diye manşet olunuyor, kaş yaparken göz çıkarılıyor. Modernleşmekten neyi kastettiğimize bağlı. Türkiye’nin modernleşmesi Tanrı’ya inanmakla beraber gitti. O yüzden kediler yerini korudu. Berlin’de, Paris’te böyle işlemedi. Şimdi Türkiye Müslümanlarında Protestan adetleri var. Bir suçluluk hissi yaşanıyor. Paylar eşit olsun istiyorlar. Anadolu kültüründe böyle bir şey yok ki. Aç olan daha çok yer. Eşit pay etmek Protestan kültürüne ait bir şey. Siz gündelik hayatta yaşanan değişimleri nesneler üzerinden de değerlendiriyorsunuz. Gözünüze bu hızlı değişim içinde neler çarpıyor? Boğaziçi’nde ders verirken 12 Eylül’den sonra ilk giren öğrencilerle, son sınıf öğrencilerini kapsayan bir anket yaptım. ‘Ben mi başkaları mı?’ sorusu üzerinden. Daha birinci kuşak yani Özal kuşağı diyebiliriz, ‘ben’ diye yanıt verdi. Sonuncu sınıf öğrencileri ‘biz’ diyordu. 12 Eylül Türkiye’yi müthiş değiştirdi. Zihniyet bağlamında bizden bene dönüştü. Ama oradan da bir “ben” çıkmadı. O edilgen bir “ben”e dönüştü. Sesler sansürden kısılmadı, o ‘ben’in sessizliğinden kısıldı bir anlamda. Ta ki Gezi’de patlayana kadar. İstidadı mı yoktu o ‘ben’in? Çok faktör vardı, galiba anne babaların yetiştirme biçimiyle de ilgili. Kendi başlarına gelenleri çocuklarından sakınmak istedi ebeveynler. Korumacı bir anne babalık geldi. Sıkıyönetim epey uzun sürdü. Öğretmenler kitap tavsiye edemez oldu. Sessizlik geldi. Bence sesler korkudan kısıldı. İdeoloji sonrası bir dünyaya girdik. Küçük aidiyetler kurulmaya başlandı. Kadınlar, eşcinseller, ekolojistler. Daha adil bir toplum için bizi biz yapanlar parçalara bölündü. Çok küçük sesler oluştu. Birbirleriyle rekabet haline girmeye başladı. Her grup başka bir hak buldu. Kedi severlerden tutun bilmem kime kadar. Düzen açısından böl ve yönet oldu. “Şöyle bir dünyada yaşamak istiyoruz.” diyen ses kısıldı. Nihayet babadan azar işiten çocuklara döndük. Bir toplumun çocuk-baba ilişkisi içinde yaşaması sorunlu değil mi? 3. Reich döneminde Almanya öyle oldu. Stalin döneminde Sovyetler öyle oldu, Franco döneminde İspanya, Mao, Salazar… Güçlü bir lider, baskın bir karakter, edilgen bir toplum yaratıyor. Bir baba figürü oluşuyor ve toplum ‘Biz onsuz ne yapacağız?’ diye düşünmeye başlıyor. Toplum ne olursa olsun; ister Almanya, ister Çin, ister Türkiye. Güçlü bir lider yerleşti mi, o bizim babamız oluyor. Şiddet bile kullansa. Onun için ABD, İngiltere çözümü güçlü liderlerin çıktığını görüp 8 yıl koşulu koydu. O otoriter figür çıkmasın diye. Thatcher gücünün doruğundayken, partisi tarafından görevden alındı. Churchill savaş kahramanı olmasına rağmen başbakan olamadı. Güçlü lider istemiyor Avrupalılar artık, çok çektiler çünkü. Yargının özellikle bağımsız olmadığı toplumlarda, Türkiye Rusya gibi, çıkıyor yine uzun süreli lider. Edilgenlik yaratıyor bu da. Kedi gibi olsak böyle olmazdı. Bir taraftan da her kesimden kendi mağduriyeti üzerinden bir itiraz yükseliyor, değil mi? İslam da sol da Türkiye’de mağduriyetleri üzerinden bir aitlik kavramı çıkardı. Türkiye göçmen toplumu. Biz annelerimizden, babalarımızdan ağladıklarını duymadık. Hepsi bir yerden, birçok acılar yaşayıp gelmişti. Bunun edebiyatı da yoktu. Romanları olmadı, filmi olmadı. Cumhuriyet heyecanıyla yeni bir toplum kuruldu. Modernleşmeyle birlikte aitliği keşfedip, ağlamaya başladık. Türkiye mağduriyet abartmasına girdi. Ürdün’de, Mısır’da, Suriye’de, Yunanistan’da, İtalya’da yaşananlara bakın. Yunanistan iç savaşında binlerce insan öldü, İtalya’da solcuların başına gelmeyen kalmadı. Türk solu bölgeye göre çok kolay atlattı, yine de hâlâ 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü anlatır. İslam da aynı şeyi yaptı. Sanki Sovyetler Birliği’nde yaşayan Müslümanlar kadar acı çekildi. Sol da bunu İslâm ağzından tekrarladı. Alıştığı sol mağduriyetini İslâmcılara aktardı. “Çok mağduriyet aitlikleri” döneminden geçiyoruz Türkiye’de. Seçimlerin farklı sonuç verdiğini de göremediği için mağduriyetler üzerinden yaşıyoruz. Mağduriyetlerden bahsetmek yaşanan travmaların şiddetini azaltıyor mu sizce? ‘Bir şey yaptım’ hissi veriyor. Travmanızı duyuruyorsunuz artık, sessiz kalmıyorsunuz. Bu bir huzur sağlıyor. Kendinize saygınlığınız artıyor. “Bunun için yürüdüm” diyebiliyorsunuz. O da bir aitlik yaşatıyor size. Ama şahsiyet bu değil. Hakikaten ben olabilmek, başkalarına ters gelebilecek olan, kendimi ait hissettiğim gruba ters gelecek şeyleri söyleyebilmem ki, mahalle baskısı duymayalım. İstanbul bir taraftan kentsel dönüşümle mücadele ediyor. Kediler bu mücadelenin neresine düşer? Avrupa yolundayız. 10 katlı bir apartman, site içinde, tenis kortlu, güvenlik görevlisi var kapıda. Güvenlik görevlileri beslemeyecek kedileri. Kapılar açık kalsa kediler içeri gelse site sakinleri şikâyet edecek, “Biz mahalleden kaçtık, buraya geldik, burada da istemeyiz.” diyecek. Siteler mahalleyi bitiriyor, bu da demokrasiden uzaklaşmak demek. Ne kadar az komşunla konuşuyorsan, ne kadar az kahveye gidiyorsan, ne kadar az esnaftan haberdarsan, o kadar politikadan uzaklaşıyorsun. Mahalle bakkalıyla politika konuşulur. Süpermarkette arkanda 10 kişi beklerken, konuşamazsın. Sahte bir gülücükle teşekkür ederim dersin. Çağdaş şehirlerde sahte gülücükler başlıyor zaten.

    0 0

    1970’lerin ülkücüsü veya 1990’lar ve milliyetçilik denildiğinde herkesin aklına bir şeyler gelir. Peki 2010’lar... Yeni nesil ülkücüler eskilerle aynı mı? Zamanın ruhu ülkücüleri nasıl etkiledi? Eskisi gibi sokaklarda, üniversite olaylarında görünmeyen ülkücüler pasifleşti mi? Yoksa demokratikleşti mi?Kobani eylemlerinin büyükşehirlerin sokaklarını ateş topuna çevirdiği günlerdi. İstanbul, Diyarbakır, Şırnak sokaklarında molotof kokteylleri gaz bombalarına karışıyordu. O günlerden birinde akşam geç saatte gazeteden çıktığımda Yenibosna’da birbirine paralel iki caddenin karıştığını fark ettim. Dereyolu Caddesi’nde Kobani için eylem yapanlar slogan atarak sokakları ateşe verirken, bir üst caddede bozkurt işareti yapan gençler İstiklal Marşı okuyordu. Günlerdir polis ve eylemcilerin sonu kanlı biten karşılaşmaları olmuştu ama aralarında birkaç bina olan bu iki grubun karşı karşıya gelme ihtimali beni ürkütmüştü. 90’lar, hatta 80 öncesi aklıma gelmişti. Bir süre sonra İstiklal Marşı okuyanların sesi kesildi. Kalabalık dağıldı. Olay yerine polis mi gelmişti? Vatandaşlar mı bir şey demişti gençlere? Anlayamamıştık. Sebebini ertesi günlerde ülkücü harekete yakınlığıyla bilinen haber sitelerinde yer alan yazılar ve haberlerden öğrenecektim. Genel merkez ve eski ülkücü ağabeyler gençleri uyarmış, yatıştırmıştı. Evlerine gitmelerini sağlamıştı. Çünkü Ülkü Ocakları ve MHP, olayların kendilerini ve ülkeyi ateşe sürüklemek için provakasyon nitelikli olduğunu düşünüyor. Ülkücülerin reaksiyonel davranmasını istemiyordur.Bir süre sonra, Kobani olaylarının yatışmaya başladığı zamanlarda, sokağa çıkma çağrısı yaparak olayların başlamasına sebep olan HDP’den ilginç bir açıklama gelecektir. Ahmet Hakan’a verdiği röportajda Altan Tan, “Keşke biz de Bahçeli gibi yapabilseydik.” diyecek ve şu cümleleri kuracaktır: “Ben Devlet Bahçeli’nin siyasi fikirlerine katılmam. Ama onun son olaylardaki tavrı önemlidir. ‘Bizim partimizin amblemlerini, sloganlarını, işaretlerini kullanarak kimse sokağa çıkmasın.’ dedi. ‘Kim bizim amblemlerimizle, sloganlarımızla sokağa çıkıyorsa provokatördür, ajandır.’ dedi. Bizim de aynı tavrı sergilememiz gerekir.” Genç ülkücüler rahatsız, ağabeyler temkinli…Ülkücü gençler arasında, özellikle bayrak yakma, dükkânların yağmalanması olaylarından sonra siyasilerin kınamaları dışında tepkisiz kalınmasından rahatsızlık duyanlar azımsanmayacak kadar çok. Sokağa çıkmak, karşılık vermek, ülkenin sahipsiz olmadığını haykırmak, Türk bayrağına sahip çıkmak istiyorlar ama genel merkezin ‘çıkarsanız bizden değilsiniz’ uyarısı dolayısıyla yapmıyorlar. Ülkücülere yakın haber sitelerinde yer alan ziyaret, konferans ve bayramlaşma videolarında geçen konuşmalar arasında bir ülkücü, genel merkezin men etmesine rağmen ilk günlerinde Gezi Parkı’na da gittiğini anlatıyor. Şimdi de durmamaları, varlıklarını göstermeleri gerektiğini söylüyor. Fakat hürmeten itaat ediyorlar. Partinin ve parti dışındaki akilllerin yani eski ülkücülerin temkinli davranmasının sebebini ise ülkücülerin 80 öncesi gibi devletin milis kuvveti olarak kullanılmak istememesi şeklinde yorumluyorlar. 90’lardaki gibi kavgacı, eli silahlı kimseler profili de çizmek istenmiyor. Ama özellikle bayrak yakma olaylarından sonra tabanla parti yönetimi arasında sıkıntı yaşandı. Sokakta ve üniversite olaylarında taraf olması yasaklanan ülkücü gençler ise bayrak dağıtmakla yetindi. Ülkücü gençler profil ve anlayış olarak da birbirinden epey farklı. O bilindik ülkücü imajında, hiyerarşik görünümlü yani takım elbiseli, yüzüklü olanlar da var, bunlardan rahatsız olanlar da. Özgürlük talep eden, zamanın problemlerine yeni yorumlar geliştirenler de var.Yeni model ülkücülük mü?Ülkücü camianın önde gelen birçok ismi yazılmaması kaydıyla konuştu. Gençler daha da temkinli. Eğer ocakta ve partide yer almak istiyorsa genel merkezin bilgisi dahilinde konuşmalılar. Bu sebeple 2010’ların akademisyen ve gazeteci ülkücüleriyle görüştük. Gazeteci İsmail Türk, habererk.com sitesinin editörü ve sahibi. Kobani olayları sırasında izlenen tavrı, yeni bir MHP ve ülkücülük anlayışı olarak okuyor. Yeni ülkücü hareketin geçmişte yaşadıklarından ders aldığını reaksiyoner değil aksiyoner, oyuna gelen değil oyunu kuran pozisyonunda hareket ettiğini söylüyor. Kendi hayat hikâyesinden örnek veriyor bunu anlatırken. İhtilal döneminde yediği kurşunların, Mamak’ta gördüğü işkencelerin (Muhsin Yazıcıoğlu ile aynı koğuşta kalıyormuş) izlerini vücudunda taşıdığını söylüyor ve, “Bizler, yeni nesil ülkücülerin böyle şeyler yaşamasına izin vermeyeceğiz.” diyor. Devlet Bahçeli’nin bu konudaki tavrını takdir ediyor.Pamukkale Üniversitesi Mülkiyet Koruma ve Özel Güvenlik Bölüm Başkanı İkbal Vurucu‘yeni nesil bir ülkücülük’ kavramını kullanıyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Şunu özellikle belirteyim, ülkücüler son 10 yıllık dönemde rasyonel bir zemine kendilerini çektiler. Bizatihi partinin veya ülkü ocaklarının dışında hatta ocak ve partiye rağmen ülkücü olan çok güçlü bir potansiyel ülkücü gençlik söz konusudur. Benim de içinde olduğum bu ülkücülere ‘yeni nesil ülkücüler’ diyorum.” Gazeteci İsmail Türk, bu konuda MHP’yi yönetenlerin zamanın ruhunu okumakta geç kaldığını düşünüyor: “Gençler zamanın ruhunu okuyor ama mevcut erk bu manada statükonun yanında yer aldı. Bu yüzden MHP’nin oyları AKP’ye kaydı. Eminim ki AKP’nin minimum yüzde 15’i MHP’nin. Günümüzü okuyan bir parti olsa çok daha fazla oy alır.”Ben bilmem reisim bilir!Fırat Üniversitesi öğretim görevlisi Fırat Kargıoğluise ülkücü profildeki değişimi zamanın ruhuna bağlıyor: “Yeni nesil ülkücü olup, ‘Ben bilmem, reisim bilir’ diyenler, entelektüel birikim bakımından yetersiz. Asosyal olanlar da var; eski nesil ülkücü olup, gayet özgürlükçü tavırlar sergileyenler, şimdiki nesilden bilim ve teknolojideki gelişmeleri daha sıkı takip edenler, hemen her toplumsal soruna karşı söylem ya da eylem geliştirenler de... Ayrıca nesiller arasındaki farkların dönemsel nedenleri olduğunu, dolayısıyla her dönemin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini de hesaba katmak gerekir. Soğuk Savaş Dönemi (20. yüzyıl) Türkiye’sinde ülkücü olmak ayrı, Postmodern Dönem (21. yüzyıl) Türkiye’sinde ülkücü olmak ayrıdır.”İngiliz İşçi Partisi gibi olmak…Trakya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Baran Dural, MHP ve ülkücü hareketteki değişimin dönüm noktasının 12 Eylül olduğunu düşünüyor. Dural’a göre medya bu değişimi 1999 seçimleriyle fark etti. Dural, Türkeş’in ideali, Bahçeli’nin ise icraatı olan bu değişimle Milliyetçi Hareket, siyasal düzlemde salt ideoloji partisi olmaktan çıkartılıp, ideolojik omurgalı kitle partisine dönüştürüldüğünü düşünüyor ve ekliyor: “Sanırım istenen İngiliz İşçi Partisi modeli bir yapılanmayı Türkiye’ye ve Türk milliyetçiliğine özgü şartlarda harekete geçirmek olsa gerekti.”Dural, bu değişimin sac ayaklarının birinin Milliyetçi Hareket’i sadece ulusal güvenlik ve terör konularında anımsanan bir ‘emniyet supabı’ olmaktan çıkarmak. Diğeri ise klasik devlet partisi arasında gösterilen MHP’yi halkın sorunlarını devlet katına taşıyan demokratik bir parti olmaya dönüştürmek. Dural, küreselleşme dalgalarında etkilenen, ekonomik taleplerine göre siyasal yargılarını keskinleştiren seçmenin ve hoşnutsuzların ülkücülerin değil ama Milliyetçi Hareket’in yeni tabanını oluşturduğunu düşünüyor.Ülkü Ocakları bugünün ülkücüleri için nedir?70’lerin ülkücüleri ülkeyi ve milleti komünistlerden koruyordu, 90’larda ülkenin bölünmesini engelliyordu. Söylemler ve sloganlar bile bunu ifade ediyordu, ülkücü kavga, ülkücü dava. Bugünün genç ülkücüleri kendilerini anlatırken ‘ülkücü anlayış’ diyor.Peki, Ülkü Ocakları bugünün ülkücüleri için nedir? Bir STK mı, gençlik kolları mı? Ne yapar ülkü ocakları? Geçmişte dershanelerin ve Anadolu çocuklarının katılacağı kültürel aktivitelerin neredeyse olmadığı zamanlarda Ülkü Ocakları önemli bir boşluğu dolduruyordu. Konferansları, müzik kursları, eğitim faaliyetleriyle. Bir dönem Türkiye genelinde ocak sayısı bin 300’ü aşmıştı. Ama bugün daha siyasi bir profili var. Yapılan kültürel aktivitelere katılım eskiye oranla çok az. Bir ülkücü, “Cemaatler, belediyeler bize yapılacak kültürel aktivite bırakmadı.” diyor. Ocak yönetimi yardım organizasyonları, farkındalık oluşturmaya yönelik faaliyetlerle ocağa hareketlilik kazandırmaya çalışıyor. Doç. Dr. Baran Dural, ülkü ocaklarının işlevinin değiştiğini söylüyor: “İdeolojik donanımdan ziyade günlük hayat kavgaları nedeniyle milliyetçi harekete yönelen yığınlar, bu hareketle milliyetçilik paydası üzerinden iletişim kuruyor. Ancak bir de hareketin temel ideolojik omurgası, misyonu, vazgeçemeyeceği hedefleri var. İşte bunları Ülkü Ocakları temsil ediyor. Sadece hayat kavgası değil, bir siyasal hareketle ideolojik olarak da bütünleşmek isteyenler artık hem ideolojik bilgilerini, bu bilgilerin nasıl pratize edilebileceğini, ideolojik kanadın kadrolarının devşirilme işlemini Ülkü Ocakları aracılığıyla karşılayacak. Ülkü Ocakları henüz sivil toplumcu bir politika izlemeyen ama siyaseti sivil toplumun içinde yapmaya çalışan MHP’nin sokaktaki vatandaşa ulaşma gereksinimine de yardımcı olabilir.” İkbal Vurucu’ya göre Ülkü Ocakları 70’lerdeki fikirsel işlevini yerine getiremiyor: “Eğer getirseydi 2000’lerin başından beri kaliteli ve nitelikli bir gençlik yetiştirilmiş olurdu. Ocak kendini eğitimden ve fikirden soyutladı. Bugün Ocaklar bir dergi temsilciliği olarak varlığını sürdürüyor. Yani bağımsız bir dernek de değil. Bu statüde bırakılması partinin kontrolü dışına çıkmaması amaçlanmış olabilir.”

    0 0

    Kar deyince bizim ilk aklımıza gelen tatil. Lakin ABD'de durum farklı. Zira onlar kar yağışı yüzünden ölümle burun burunalar. Günlerdir etkisini sürdüren kar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 12 oldu.Kar yağışı olmamasına karşın, New York kentinin de aralarında olduğu birçok kentte sıcaklık sıfır derecenin altına düştü. Diğer şehirlerde yüksekliği iki metreye yaklaşan aşan kar yüzünden yüzlerce araç yollarda mahsur kalırken, karın oluşturduğu ağırlık yüzünden çatı göçme tehlikesi yaşayan bazı evler boşaltılıyor."Bugün yoğum bakın"'Hepimizin gideceği yer aynı' diye dertlenen de var 'imamın kayığı' deyip işi espriye vuran da... Bir gerçek var ki, hepimiz ölümlüyüz. Soylusu da 'halk'ı da... Dünyanın en soylu kişisi "Alba Düşesi" unvanlı Maria del Rosario Cayetana Fitz-James Stuart Silva, Sevilla'daki Las Duneas Sarayı'nda hayatını kaybetti. 88 yaşındaki Alba Düşesi, bir değil beş değil tam 46 soyluluk unvanına sahipti. Saraylar, kaleler, dünyaca ünlü ressamların eserleri, özel koleksiyonlar ve mücevherlerden oluşan 3,2 milyar Euro'luk (yaklaşık 9 milyar lira) servete sahip olan Alba Düşesi, İspanya'nın en zengin beşinci kişisiydi. Solunum yetmezliğinden hayatını kaybeden düşes, şimdi toprak altında bile değil, zira yakılıp külleri savrulacak.Kafa değil, ekmeği kes Adı sık sık kafa kesme videolarıyla anılan IŞİD, kendisine katılmak isteyenlere akreditasyon uygulamaya başladı. İki Avustralyalı kardeş, aşırı kiloları nedeniyle savaşamayacakları için reddedildi. IŞİD liderlerinden Jamal Rifi, şişman kardeşlerin militanlar için iyi bir örnek olmadığını düşündüğünü saklamıyor: "140 kilodan fazla olan kardeşleri savaşırken gören insanlar 'Örgüt, bunlarla ne yapıyor?' diye sorar." Şişmanların kafa keserken yeterince performans sergileyemeyeceğinden mi korkuyor, orası meçhul.

    0 0

    Dünyanın en büyük spor istatistik markalarından Opta, artık Türkiye’de. Perform Group adı altında Anadolu topraklarında yer alacak Opta’nın işleyişini Perform Türkiye Genel Müdürü Emre Uğurlu ile konuştuk. Uğurlu, amaçlarını “En son ve en hızlı teknolojiyi sporseverlerle buluşturmak.” diyerek özetliyor.Opta’nın hikâyesinden biraz bahsedebilir misiniz?Opta’dan bahsederken Perform’u atlamamak lazım. Perform, dünyanın en büyük dijital spor medyası şirketi. İngiliz menşeli. 23 ülkede ofisleri var. Spor medyasına kullanabilecekleri içerikler üretiyor. Opta da dünyanın spor data analiz konusunda en büyük şirketiydi ve 2013 yılında Perform’un bünyesine katıldı. Mackolik, sahadan, goal.com diğer ürünlerden birkaçı…Opta ne iş yapar peki?Özellikle futbolda, oyuncu bazında, maç bazında saha içindeki her bir hareketi analiz ederek, anlamlı sonuçlar halinde sporseverlere ulaştırıyor. Bu verileri bir database de toplayarak insanın istediği formatlarda eline almasını sağlıyor. Opta kısaca, bir futbolcunun saha içinde topla buluştuğu her hareketi x-y koordinatları vasıtasıyla bir havuzda topuyor.Sadece futbol analizi mi yapılıyor?Türkiye’de sadece futbol. Dünyada ise ragby, kriket gibi spor dalları üzerine çalışıyor.Perform Opta’yı Türkiye’ye getirmeden önce nasıl bir analiz çalışması yaptınız?Türkiye’de nüfus yapısı genç, spora inanılmaz bir merak var. Perform için Türkiye, dijitale ve teknolojiye çok çabuk uyum sağlayan bir ülke. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın merkezi olması açısından da Türkiye ofisinin önemli olduğunu düşündüler.. Bunu da 2012 yılında mackolik.com’u alarak gösterdi.Bu doğrultuda bakacak olursak Perform’un diğer ürünlerini de Türkiye’de görmek mümkün.Perform’un sahip olduğu bütün ürünler yavaş yavaş Türkiye’ye geliyor. Opta, bunlardan biri. Perform, yurtdışında yeni bir proje veya yeni bir satın alma yaptığı zaman, Türkiye ofisine de o ürünler olduğu gibi gelecek.Opta’nın hedefleri neler?Dünyadaki sporseverler sporu nasıl takip ediyorsa Türkiye’deki sporseverlerin öyle takip etmesini sağlamak. En son ve en hızlı teknolojiyi sporseverlerle buluşturmak.Türk futboluna bir katkısı olacak mı?Öncelikle, sporseverler, medyanın kişisel ve tamamen sohbete dayalı yorumları yerine daha analitik davranmalarını sağlayacak. Bir maça bakarak şu futbolcu kötüydü diyeceğime, buradaki rakamlara bakıp ne olduğunu söyleyeceğim. İkincisi ise Türk futbolunda harcanan paraların daha iyi değerlendirilmesini sağlayacak bir sistem getirecek, Opta.Nasıl yani? Artık Türk futbolunda çok paralar harcanmayacak mı?Evet. Çünkü transferler oyuncu performansına göre yapılıyor. Bu kadar detaylı analiz yapan bir altyapı sistemi olunca hem kulüpler, hem de antrenörler/scout ekibi performanslara anında ulaşabilecek. Böylece paralar daha tasarruflu kullanılabilecek.Elde edilen istatistikler Türkiye’deki altyapı hocalarının ve scout ekibinin işlerini kolaylaştıracak öyleyse.OptaPro adında federasyonlara, kulüplere yönelik özel bir ürünümüz var. Bu ürün, futbolcu takibinin yapılmasını sağlıyor. En son Opta Türkiye’deki arkadaşlarımız Beşiktaş’ın altyapı hocalarına bir seminer verdi. Beşiktaş kulübü bu konuda çok proaktif davrandı. Ayrıca, bir scout ya da antrenör “Bana en az 30 maç oynamış, pas ortalaması yüzde 70’in üzerinde olan, 3 gol atmış sağ beklerin listesini yap” dediklerinde bu listeyi çıkarabilir duruma geleceğiz. Şimdi Türk oyuncuları da o listede yer alacak. Bu, Opta’nın istatistik tuttuğu 100’ün üzerinde ülke için mümkün. Dolayısıyla Türk oyuncularının Opta sisteminde yer alması, göz önünde olması anlamına geliyor. Bu da Avrupa’ya transferleri açısından büyük fayda sağlayacak.Türk futbolcuların görünürlüğü de artacak diyorsunuz yani…Yüzde yüz yararlı olacağına inanıyorum. Artık daha fazla takip edildiklerini biliyorlar. Kendi performanslarını takip edebilecekler. Bir futbolcu maç sonrası o maçta kendine yaptığı bütün hareketleri görebilecek. Kendini diğer ülkelerdeki oyuncularla kıyas edebilecek. Belki de, Türkiye’de ismini daha önce hiç duymadıkları bir oyuncuyu da kadrolarına dahil etmiş olacaklar.Bundan sonra hangi yenilikleri göreceğiz Türk futbolunda?Opta, Türkiye’de şu ana kadar ölçülmemiş bir sürü veriyi ölçmeye başladı. “Futbolcular sahanın hangi noktalarına ayak bastı, hangi iki oyuncu birbiriyle ne kadar paslaştı, kaleye karşı şut çekti, toplar kaleye hangi açılarla gitti?” Bu verileri daha anlamlı hale getirerek, hem maç öncesi hem maç sonrası raporlar çıkarıyorlar. Ayrıca bütün bu bilgilere maçın oynandığı esnada sahip olabiliyorsunuz.Maç esnasında bu kadar veriyi sisteme yüklemek için nitelikli bir personel havuzunuz olsa gerek.İnsan kaynağı son derece önemli. Opta’ya iş başvurusunda bulunan 30 kişiden ancak biri başarılı olabiliyor ve dört aylık bir eğitimden sonra işe başlayabiliyorlar. Bu arkadaşları yurtdışı ofislerimizde eğitiyoruz. Şu anda bunu Türkiye’de yapmıyoruz. Data toplamaişlemlerini İngiltere’deki Leeds ofisimizde gerçekleştiriyoruz. İspanya ve Almanya’da da ofislerimiz yer alıyor.Peki bu verileri nasıl bir araya getiriyorsunuz?Her maçı üç kişi takip ediyor; iki kişi farklı takımları, diğeri ise ‘inspector’. Yani denetleyici. Önlerinde özel bir yazılımın sayesinde bu işlemi maçın oynanma hızında yapıyorlar.Opta Türkiye’nin Twitter adresi var mı?Veriler, OptaCan adresinden tweet ediliyor.Opta’nın portföyünde kimler var?İngiltere’nin önde gelen yayıncıları SkySports, BBC Sport, İspanya’da Marca, As. Kulüp olarak Real Madrid, Barcelona, Chelsea, Bayern Münih, Arsenal. İngiltere, Almanya, Brezilya federasyonlarını da ekleyebiliriz. Bunların hepsinin resmi data sağlayıcısıyız.Süper Lig’de bütün maçların istatistikleri tutuluyorTürkiye’de bu zamana kadar hazırlanan oyuncu istatistik veri sistemleri, daha çok dört büyüklere hitap ediyordu. Bu doğrultuda Opta’nın çalışması hangi kulüpleri kapsıyor?Bizim en önemsediğimiz noktalardan biri bu. Şu anda Spor Toto Süper Lig’de bütün maçların istatistiklerini tutuyoruz. Böylece Süper Lig’de forma giyen bütün oyuncular bu sistemin içinde yer almış oluyor. Ayrıca, bütün maçları bu datanın içine almazsanız, yaptığınız sıralamalarda hata yaparsınız. Sadece dört büyükleri takip ederek ligin en çok pas yapan futbolcusunu veya en çok koşan oyuncusunu elde edemezsiniz. İlerlelen bir zamanda PTT 1. Lig’i de devreye alabiliriz. Çünkü canlı olarak yayınlanıyor maçlar.Opta verilerine bakmak isteyen teknik direktör veya futbolcu oluyor mu?Şu an için kulüplerle iletişim halindeyiz. Ama bire bir veya detaylı bir analiz isteyen futbolcu olmadı. Bana göre, ilerleyen zamanlarda daha detaylı analizler isteyen futbolcular da olacaktır. Biz de her türlü isteğe mutlulukla döneriz. Önümüzdeki dönemlerde futbolcularla bire bir görüşmelerimiz olacak. Ben oyuncu olsam Opta verilerine bakmak isterim.Bahsettiğiniz bu bilgilere futbol takipçilerinin de doğrudan ulaşabilmesi mümkün mü?Mackolik.com üzerinden erişim mümkün. İstatistik, data ve video gibi birikimlerimizi diğer spor siteleriyle ve spor medyasıyla da paylaşıyoruz. Sporseverler ürünlerimizi kullanıyor ama onun Perform ürünü olduğunu bilmiyor. Şu anda herkes bütün televizyonların, spor medyasının sahip olduğu kaynağa sahip. Mobil cihazlarda da istediğiniz takımları seçip, gollerinden haberdar olabiliyorsunuz. Türkiye’de Android ve iPhone uygulamalarımızı 7 milyon kişi indirdi.

    0 0
  • 11/22/14--16:00: İştah kabartan filmler
  • Bu haftanın vizyon filmlerinden biri Jean Reno'nun başrolünde oynadığı ‘Şeflerin Savaşı'. Geleneksel ve moleküler mutfak arasındaki savaşın anlatıldığı yapım, izleyenleri Fransız şeflerinin dünyasına götürüyor. Popülerliği geçmişten günümüze süren şef ve yemek temalı filmlerin yapımına bakıldığında anlaşılan, onlarla daha çok karşılaşacağız.Baştan söyleyelim, bu filmler ağızları sulandırır, iştah açar, hatta acıktırır. Yani demem o ki şayet diyette ya da rejimdeyseniz bu filmler size yemininizi bozdurtabilir. Mümkün mertebe tokken seyredilmesi tavsiye edilir. Tepelerden tavaların tencerelerin sarktığı, devasa ocak ve bıçaklarla dolu mutfaklarda buluyoruz kendimizi. Etrafı kaplayan yemek buharları ve tavalardan yükselen alevler… Bir kibrit kutusu kadar peynir, bir dilim ekmek yok bu mutfaklarda, bol tereyağı, bol baharat ve tabii ki de bol sos... Bir de her karede gördüğümüz ince ince doğranmış soğanlar, maydanozlar, biberler ve kıpkırmızı domatesler. Ardından kurulan sofralarda çorbalar, makarnalar, etler ve tatlılar yani menü bir hayli kabarık. Sözün özü, kendinizi film bittikten sonra mutfakta yemek yaparken yahut yemek yerken bulmanız gayet doğal.Julia&JulieMeryl Streep ve Amy Adams’ın başrollerinde yer aldığı Julie & Julia, iki gerçek hikâyeye dayanıyor. Biraz daha geriye giderek filmin en yaşlı karakteri Julia Child’den bahsedelim. Ünlü mutfak okulu Cordon Bleu’de okuyan ilk Amerikalı kadın olan Julia, İngilizce olarak Mastering the Art of French Cooking adlı kitabı yazarak Fransız mutfağını Amerika’da meşhur eder. Julie ise tam bir yılını Julia’nın kitabındaki 524 tarifin tamamını pişirmeye ayırıp deneyimlerini bir blog’a aktararak tanınır. Bu iki gerçek hayat hikâyesi bol yemek görüntüleriyle zaman ve mekândan bağımsızca sunuluyor. Özellikle de tereyağının adını üstüne basa basa tekrar etmek gerekir. Neredeyse filmin tamamına yakını mutfak görüntülerinden oluşuyor. Farklı mekânlarda iki ayrı kişinin yaptığı buram buram tereyağı kokusu yayan lezzetleri ve donatılmış sofraları izliyoruz.ChefJon Favreau, yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı filmin aynı zamanda başrolünde oynuyor. Chef’te Robert Downey Jr. ve Dustin Hoffman gibi ünlü oyuncular da kısa roller üstleniyor. Hikâyesine gelecek olursak, Carl Casper şık bir restoranda baş aşçı olarak çalışır. Kendi mutfağının yemeklerini yapmayı sevse de çalıştığı lokantada dediğim dedik patronla bu pek mümkün olmaz. Çalıştığı lokantaya gelen meşhur bir gurme tarafından insafsızca eleştirildiğinde ise Casper için ipler artık kopar. Eski eşinin tavsiyesiyle ikinci el bir yemek karavanı alarak kendi işinin patronu olmaya karar verir. En büyük destekçileri de oğlu Percy ve eski iş arkadaşı Martin’dir. Film bir şefin kendisini yeniden keşfine dair olunca birbirinden güzel sunumlu yemekleri de izliyoruz haliyle. Yemek yapılan sahnelerde yakın çekimler fazla, bu güveni çekimler öncesi Favreau’nun usta bir aşçıdan aylarca ders almasına bağlıyoruz.Şeflerin SavaşıBiri amatör aşçı diğeri ise usta şef olan iki kişinin bir araya gelmeleri üzerine yapılmış Fransız komedisi. Jacky, yemeklere meraklı ve yetenekli olmasına rağmen bu alandaki başarısını hayallerinden öteye taşıyamamış birisidir. Yemekler konusundaki ısrarlı ve inatçı tutumu yüzünden restoranların kapısı yüzüne kapanır. Alexandre ise ünlü ve yıldızlı bir şeftir ancak onun da hayatında her şey yolunda gitmez. Çalıştığı restoranın yönetim kurulu başkanı Stanislas ile bir türlü anlaşamaz. Bu anlaşmazlık Alexandre'ın kariyerini olumsuz yönde etkilemek üzeredir. Tabii bir gün bu gidişat Alexandre'ın Jacky ile karşılaşmasıyla değişir. Geleneksel mutfakla moleküler (kimyasal) mutfak arasında gidip gelen filmin hikâyesi bu ikilinin bir araya gelmesiyle dallanıp budaklanıyor.Sarayın TatlarıHortense Laborie, yaşadığı dönemde Fransa'nın en ünlü şeflerindendir. Ünü öylesine yayılmıştır ki, Fransa'nın eski cumhurbaşkanlarından François Mitterrand'ın kulağına kadar gider. Köyünde sessiz sakin ve rahat bir yaşam sürerken birden kendisini Elysee Sarayı'nda bulan Laborie için yemek yapmak artık daha zordur. Çünkü saray mutfağı “Soruyorum, bir kadın saray mutfağından ne anlar?” diyen erkek aşçılarla doludur. Kendi alanlarını oluştursalar da karşılarında işini fazlasıyla seven bir kadın aşçıyla karşılaşırlar. Filmde Laborie'nin köy sebze meyvelerini saraya taşımasına, unutulmuş lezzetleri gün yüzüne çıkarmasına tanık oluyoruz.Ratatouille2007 yapımı yemek temalı bir aksiyon filmi Ratatouille. İsmini meşhur bir Fransız yemeğinden alıyor. En iyi animasyon dalında Oscar ödülü ve ayrıca BAFTA ödülü kazanan yapım, bir farenin ünlü bir aşçı olmasını anlatıyor. Mutfak ve yemek kelimeleriyle yan yana konulmaması gereken bir şey varsa o da mutlaka faredir. Ama gelin görün ki, film mizahi bir yolla bunu düşünmemize izin vermeden bizleri sadece gülümsetiyor. Yemeklere düşkün Remy adlı fare, yeryüzüne çıktığında kendisini Şef “Gusteau’s” restoranda bulur. Bir karmaşa sonrası restoranın çöpçüsü olan çocukla bir anlaşma yapan Remy, artık gizli bir aşçı olur. Çocuğun Şef Gusteau’nun oğlu olduğunun öğrenilmesi üzerine ise restoran çocuğa kalır. Ama bu kez de herkes Remy’nin kim olduğunu öğrenir.SefertasıHindistan'ın en kalabalık şehri Bombay'da her gün binlerce kadın kocalarına sefertaslarında öğle yemeği hazırlayıp gönderir. 120 yıllık bir geleneği anlatan film bize Hint mutfağının kapılarını aralar. Hangi baharatın nerede kullanılacağına dair zengin bilgiler bile sunar. Illa bu sefertaslarına aşçılığını ve öğrendiği lezzetleri katıp kocasına gönderir. Aslında öyle sanır çünkü sonra öğrenir ki sefertası Saajan adında birine gider. Bu karışıklık bir mektup arkadaşlığının da başlangıcı olur.Eti senin, kemiği benim60 yaşına gelmiş olan ünlü gurme Charles Duchemin, restoranları gizliden gizliye ziyaret edip kendi adını taşıyan dünyaca ünlü rehberinde yıldız verir. Emekli olunca da yerine oğlunun geçmesini ister. Ancak oğlu Gérard’ın hayali başkadır ve babasından gizli olarak bir sirkte palyaçoluk yapmaya başlar. Film, bir yandan ‘fast-food’ kültürünü bir yandan da Fransızların yemeğe olan aşırı düşkünlüğünü eleştiriyor.Big Nightİtalya’dan Amerika’ya göç eden ve hiçbir kazancı olmayan bir restoran açan iki kardeşin hikâyesi. Biri yemek diğeri ekonomi konusunda uzman. İş yapabilmek ve dükkânlarını kurtarmak adına yakın bir müzisyen arkadaşlarından bir geceliğine restoranlarında çalmalarını isterler. O gece, filme ismini veren ‘Büyük Gece’dir. Hazırlanan ve sofraya servis edilen yemekler tabir-i caizse filmi tamamlar. İçlerinden bir tanesi yönetmen Stanley Tucci’nin annesinin yadigârı bir tariftir; timpano. Filmden sonra ise popülerliği tüm ülkeyi dolaşır.Today’s SpecialManhattan’da bir chef olan Samir, terfi almayınca işini terk eder ve Paris’e gidip kendisini geliştirmek için staj yapacak yer bulmaya karar verir. Ancak babasının kalp krizi geçirmesi üzerine, ailesinin Queens’te işlettiği Hint restoranının başına geçmek zorunda kalır. Samir’in Hint yemekleri pişirmeyi bilmemesi, restorandaki aşçının ayrılmasından sonra problem olur. Bu sırada ansızın tanıştığı eski bir aşçı olan Akbar, Samir’e restoranda yardım ederek, Hint restoranına farklı bir vizyon kazandırır.

    0 0

    ‘Yetim Kalacak Küçük Şeyler’ kitabında tanık olduğu anlara yer veren Oya Baydar, “Bütün mücadelemizin hiçleştiği bir an oluyor” noktasına gelecek kadar karamsar. “Toplum vicdanını yitirdi.” diyen Baydar ekliyor: “Özgürleşeceğimizi umut ederken, özgürlük alanlarımız daraldı.”‘Yetim Kalacak Küçük Şeyler’ diğer eserlerinizden farklı. Çocukluğunuzdan yetişkinliğinize küçük anların izini sürüyor.Evet, daha önce yazdıklarımdan tabii ki çok daha farklı. Şiirde nasıl sözcüklerin, mısraların arasından bir duygu süzülür, biraz öyle bir şey ortaya çıktı. Benim duygu anlarım olduğu doğru ama kronolojik asla değil, Geçmiş anılarımız bize kendilerini zamandan bağımsız hatırlatır.Nasıl şekillendi bu fikir?Kitabın girişinde de var, kedimin sabahın seher vakitlerinde onun için aralık bırakılmış pencereden odaya ‘pıtt’ diye atlamasıyla. Her gün olan o duygu, yataklarımıza girmesi, benim onu okşamam, sıcaklığı, mırmırları. Benden başka kimsenin bilmediği, hissettiği şeyler değil bunlar. Ben öldüğüm zaman artık yoktur o duygu. O duygu anlarını paylaşmak, hiçliğe karışıp gitmelerini engellemek istedim. Eski bir istek ama ancak kaleme geldi. Hepimizin milyonlarca anısı var, zaten süzüle süzüle yüz tane belki kalıyor. Bu bir duygu hafızası diyebiliriz.Komutan çocuğu olduğunuz için sizi kıskanan çocukların çekirgeyle tehdit etme anı çok gerçek mesela, dün yaşanmış gibi.Çocuklar beni kendilerinden olmayan, üstten biri olarak görüyorlardı. Çekirge anı bunu kavradığım ilk deneyim. Sonra da hayatım öyle görünmemeye çalışmakla geçti.Kitabın açılış hikâyesinde babanızdan da bahsediyorsunuz. Askerlikle beraber çocukluğunuzun geçtiği yerler, dağlar. Sınıfsal ayrımla, kimlik farkını ta o günlerde sorgulamaya başlamışsınız.İnsan yaşlandıkça geriye ve çocukluğa daha fazla dönüyor. Çocukluğumdan itibaren çok sorguladım. Benim hem ailem hem gördüğüm eğitimde ‘Her şeyden sen sorumlusun’ fikri aşılanırdı. Bizim okulda her sabah tahtaya ‘Dünyadaki her şeyden sen sorumlusun’ yazılırdı. Sanırım ikisi birleşince bende sorumluluk ve suçluluk duygusu yarattı bu. Çocukluğunuzda farklılıkları, ayrımları, kimilerinin daha yoksul, daha ezik olduğunu görüyorsunuz ama farkındalığınız olmuyor. Gördüğünüz şeyin ardındakini anlamıyorsunuz. ‘Niye ben böyle iyi giyimliyim de bu çocukların ayakkabıları yırtık, paltoları yok? Öğretmen niye beni azarlamıyor, elime cetvelle vurmuyor da onlara kötü davranıyor?” Bu soruları soruyorsun kendine. Çocukken cevabı henüz bilmiyorsun ama için eziliyor, eksikleniyorsun. Kimlikler sorunu da böyle. Ben solda mücadele etmeye başladığımda Kürt meselesini sınıfsal bir temele oturttum, emek sömürüsü, feodalizm baskılar üzerinden okurdum. Ekonomik indirgemeci bir yaklaşımdı bu ve geleneksel solun bütünsel bakamamasının ürünüydü. Bu okumanın yetersizliğini, kimlik boyutunu geç kavradım. İnsana siyasi-ideolojik çerçevenin dışından bakabilmek, ötekileştirdiğimiz insanla empati ve duygudaşlık kurabilmek çok sonra gelişti. Ben bizim toplumumuzdaki kötülüklerin, gaddarlıkların, ötekileştirmenin, cepheleşmenin insanların kötülüğünden ya da siyasi hasımlaktan çok, insan sıcaklığını, insanın acısını unutmaktan ve asıl farkındalık eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü insan insana ulaşıp onun iç dünyasını, acısını, yarasını fark ederse düşünmeye başlar, duygudaşlık geliştirirse artık düşman olmaz.Dersim harekatıyla babanız arasındaki bağ da kitapta var.Evet, zor bir yüzleşme ânıydı. Babamı hem çok severdim hem çok insan bir adamdı. Bir katliamda dolaylı da olsa payı olabileceğini düşünmek, yıkıcı bir duyguydu. Şimdi bakıyorum da kimi kesimler Dersim meselesi gündeme gelip geçmişimizle hesaplaşma zorunluluğu doğduğunda bunu kendi partilerine, kendi ideolojilerine veya değerlerine saldırı olarak algılıyorlar. Ben de babamseverdim, değer verirdim. Ama Dersim’le yüzleşmekten alıkoymaz bu beni. İnsanın sevdiğini temize çıkarma isteği oluyor. Önce reddediyorsun, sonra gerekçe arıyorsun. Hâlâ bilmiyorum, babam fiilen harekatın planlamasına katılmış mı, katılmamış mı? Doğrudan olmasa da suçta dolaylı payı var mı? Babamı tam temize çıkaramadım ama tam da suçlayamıyorum. Dersim’i zaptı rapt altına almak, Sünnî Türklük üzerinden asimilasyona uğratmak siyaseti güdülen bir dönem. Mesela Atatürk’ün de ‘Gidin orada çoluk çocuk öldürün.’ dediğini hem düşünmüyorum ama, resmi bölgelerden de bildiğimiz kadarıyla bölge halkının “tedip ve tenkil” edilmesi emri verildikten sonra, böyle bir “çözüm(!)” planlamış olan bütün kadroların sorumluluğu vardır. Gerçekler ortaya çıkarılıp mağdurlardan özür dilenmedikçe bu yara kapanmaz.Siz kuşaklara ve yıkılan rejimlere de tanıklık ettiniz, 1968, 1978, 90’lar... Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra yaşananlar, Çin’de elinizdeki muz kabuklarına talip olan dilenci...Berlin Duvarı’nın hepimizin üstüne yıkılışını, o büyük fırtına günlerini Elvada Alyoşa kitabımda yazdım asıl ama bütün kitaplarıma serpiştirilmiş olarak vardır o anlar. Dışardan, hele de Batı’dan bakıldığında o günlerin dramını anlayamazsınız. Evet, keşke bu tanıklıkları yaşamasaydım. Düşünün, en az üç kuşak, savaşsız, sömürüsüz, daha iyi bir dünya kurulsun diye, insanlığın kurtuluşu için ömrünü harcamış. Sonra varılan noktada insanlar bir muz kabuğunu, çöpü kapıyor elinizden yemek için. O sefaletin, işçi devrimi diye anılan bir ülkede olması çok acı. İnsan ‘Her şey boşuna mıydı’ duygusuna kapılıyor.Doğu Almanya’dayken aldığınız telefonla Türkiye’de darbe olduğunu öğreniyorsunuz ve 12 yıllık sürgün başlıyor. Döndüğünüzde nasıl bir ülke buldunuz?Tabir edilir ya, don gömlek çıkmışsın, çocuğun bir yaşında değil ve 3 gün için annene bırakmışsın ve 12 yıl dönemiyorsun. Döndüğümüzde şehir çok değişmişti, yapılaşma, nüfus birkaç kat artmıştı. “Nasıl buldun?” diyenlere, “Çok güzel, çok büyük bir köy” dedim. Yalnız şöyle bir şansımız oldu, çevremizi dağılmış bulmadık. Arkadaş çevremiz devam edebildi. Bu son derece önemli.Yıllarınızı siyasal mücadele içinde geçirip bu kadar tanıklık ettikten sonra ne hissediyorsunuz?Beş-altı yıl öncesine göre bile daha umutsuzum. Bunun benim yaşımla ilgili olup olmadığını bilmiyorum. Gidişat beni ülkenin yakın geleceği için umutsuzlaştırıyor. Bu geçiş sürecini kötü geçiriyoruz. Kötü yönetildiğimizi düşünüyorum, ahlakî olmayan bir şeyler var bu ülkede. Ahlakî diyorum, siyasi bile değil. Onun için ben hakikaten kötümserim. Gençlere biraz ‘ne olacak sizin haliniz?’ diye bakıyorum. Biz bütün hayatımızı bu işler böyle olmasın diye çalışarak geçirdik. Özel hayatımızı, mesaimizi vakfettik. Sonra bir yere varıyorsunuz ve bütün o yaşadıklarınızın, bütün o mücadelenizin hiçleştiği bir an oluyor: Umutsuzluk anı. Umut tükendi mi insan tükenir.Geçiş sürecinden kastınız ne?Aslında bunu söyleyince eski mahallem de bana çok kızıyor ama eski rejim ve ideoloji çöküyor. Bir yüzyıl aynı şeyleri baskıyla vesayetle korumaya çalışırsanız, toplumsal değişimin önüne set çekerseniz o rejim dayanamaz. Tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi. Geçmişten devralınan olumlu değerleri geliştirerek ama toplumu cendere içinde tutan baskıları aşarak bir yere varılabilir. Ben cumhuriyetçiyim, 1923 Cumhuriyeti’nin ulus devletin kuruluş döneminde belki de kaçınılmaz olan ama artık değişmesi gereken siyasal-ideolojik kısıtları yanında çok olumlu değerleri, uygulamalaır olduğunu da düşünüyorum. Olmumlu değerlerini demokrasi ile, daha fazla özgürlük, daha fazla adalet, eşitilkle geliştirip zengileştirebilseydik, bugün çok farklı bir yerde olurduk. Vesayetçi-darbeci bürokatik oligarşinin, Cumhuriyet elitistlerinin geniş halk kitlelerini toplum ve siyaset dışına iten ideolojik zihniyetinin, farklı kimlikleri asimile etmeye çalışan teksi siyasetlerinin sonucudur bu dönemde yaşadığımız çalkantılar. Herkesin eşit vatandaş olduğu, örtünen ya da örtünmeyenin, Sünnînin Alevinin, Kürdün Türk’ün, bütün inanç ve etnisitelerin birbirinin üzerinde baskı ve üstünlük kurmadığı bir sisteme doğal akış içinde geçemedik. Şimdi de yeni muktedirlerin zorlamalarına ve toplumu kendi bildiklerince, kendi çıkar ve inançları doğrultusunda dizayn etme çabalarına maruz kalıyoruz. Bunca yıldır toplumda nefretin bu kadar yaygınlaştığını, bu kadar derin fay hatlarını ben hiç yaşamadım.Sizin gibi düşünenler uzaydan sesleniyor gibi. Bir sağduyu çağrısı yapılamaz oldu.Yapılsa da gürültü patırtı arasında kimse duymuyor. Cepheleşme bu kadar derinleştiği zaman kulaklar, yürekler sağırlaşır. Aslında benim gibi, sizin gibi düşünenler az değiliz ama hem örgütsüzüz hem de kendi mahallemizin baskısından çekiniyoruz. O yüzden sağduyuda birleşip ortak ses veremiyoruz..Bu dönem diğer dönemlere kıyasla daha mı kötü?74 yaşındayım, ben böyle bir dönem yaşamadım. 68’e ‘umut ve masumiyet çağları’ derim. 70’lerde de çatışmalar, acı olaylar yaşandı ama daha mevzii kaldı, toplumun bütünü böyle ortasından yarılmadı. Ne ülke siyasetinde, ne solun kendi içinde, hatta ne de muhafazakâr kesimde tartışmalar, ayrışmalar bugünkü kadar düzeysiz, anlamsız ve düşmanca değildi. Toplum kirletildi, vicdanını yitirdi. Özgürleşeceğimizi umut ederken özgürlük alanlarımız daraldı.İnsanın fikrini söyleyemeyecek duruma gelmesi, çoğunluk altında susması aslında kitle faşizmi değil mi?Eskiden düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde ağır baskılar vardı. Bizim kuşak ve bizden öncekiler bu ağır baskılar altında hapislerde yattık, sürgünlere gittik, hayatımızın akışı değişti. Faşizan yasalara dayanan açık bir baskıydı bu, zamanla da gevşedi, yumuşadı. Şimdi çok daha ağır ve sinsi bir baskı var: Otosansür aslında sansürden çok daha ağırdır. İnsanlar işlerini, çevrelerini, geleceklerini kaybetmemek için susuyorlar. Kendi dümenine bakan, kendine değmedikçe uzlaşan, susan nesiller yetişiyor. Boyun büküp rıza gösteriyorlar. Kitle faşizmi ağır bir tabir ama özgürlükleri ve adaleti bile oy çokluğuna, yani çoğunlukçuluğa bağlayan bir siyasi zihniyetin kitle faşizmine yol açabildiğinin tarihte örnekleri var.

    0 0

    Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin araştırmasına göre Türk toplumunun Suriyelileri kabul düzeyi çok yüksek. Ancak bu kabul, ‘Suriyelilerin misafir olmadığı’ anlaşılınca azalabilir. Merkezin Müdürü Doç. Dr. Murat Erdoğan, “Süreç şeffaf yürütülmeli, Türklerin endişesi giderilmeli.” diyor.Doç. Dr. Murat Erdoğan, genel olarak yurtdışındaki Türkiye kökenliler konusunda çalışmalar yapan bir akademisyen. Erdoğan’ın müdürlüğünü yaptığı Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO) yakın zamanda Türkiye’deki Suriyelilerle ilgili yaptığı bir araştırmanın sonuçlarını yayınladı. ‘Türkiye’deki Suriyeliler: Toplumsal Kabul ve Uyum’ başlığını taşıyan araştırmaya göre Türk toplumunun Suriyelileri kabul düzeyi oldukça yüksek. Aynı zamanda bu insanlara yönelik yoğun bir ötekileştirme de söz konusu.Suriyelilerin işlerini elinden alacaklarını ve ekonomiye yük olduklarını düşünenlerin oranı az değil. Murat Erdoğan, 3,5 yıldır Türkiye’de yaşayan Suriyelileri Almanya’daki Türk göçmenlerle kıyaslamanın zor olduğunu söylemekle birlikte, deneyimleri konusunda şaşırtıcı benzerlikler olduğunu ifade ediyor. Yurtdışındaki Türklerle ilgili en çok rahatsız olunan kavramlardan birinin misafirlik kavramı olduğunu hatırlatan Erdoğan, ekliyor: “Elli yıldır Türkler yurtdışındalar ve bu kişilere Almanya’da hâlâ gastarbeiter (misafir) deniliyor. Aynı şeyi Türkler Suriyeliler için diyor.” Erdoğan, raporda sık sık Türklerin Suriye’ye gösterdiği misafirperverliğin ‘bu kişilerin misafir olmadığı’ tam olarak algılandığında düşmanlığa ve nefrete dönüşebileceğini belirtiyor ve devletin bu süreci mümkün olduğunca şeffaf yürütmesi gerektiğini anlatıyor.Daha çok yurtdışına giden Türkler ile ilgili araştırmaları olan birisiniz. Bu kez ev sahibinin Türkler olduğu bir göç sürecini araştırmanıza konu edindiniz. Suriyelilerle ilgili araştırmanızda yurtdışındaki Türk göçmenlerin tecrübelerinden de yararlanıldığından bahsediyorsunuz. Ne gibi benzerliklerle karşılaştınız?Yurtdışındaki Türkler davet üzerine ve anlaşmalarla gittiler. O insanlarla Suriye’deki savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınmış insanları aynı kefeye koymak zor bir şey ama insanlar bir toplumun içinde yaşamaya başladıktan sonraki benzerlikler çok artıyor. Çünkü ortak yaşam başlıyor. Ortak yaşamla birlikte itirazları ve toplumun ilişkilerini görüyorsunuz. O anlamda müthiş benzerlikler var. Mesela yurtdışındaki Türklerle ilgili en çok rahatsız olduğumuz kavramlardan biri misafirlik kavramıdır. Türkler 50 yıldır yurtdışındalar ve bu kişilere Almanya’da hâlâ ‘gastarbeiter’ (misafir) deniliyor. Aynı şeyi Türkler Suriyeliler için diyor.Başka neler var?Türklerin Suriyelileri ötekileştirmesi de enteresan. Suriyeliler bizim komşumuz, kültürleri çok yakın. Aynı dindeniz. Gelenlerin büyük kısmı Sünni Araplar. Türkçe konuşanlar var. Buna rağmen ‘Suriyelilerle benzer kültüre sahibiz’ önermesine karşı çıkan büyük bir kitle var. Bu, en çok şaşırdığım sonuçlardan biri oldu. Bir Alman’ın Türk’ü ötekileştirmesinden çok daha fazla Türkler Suriyelileri ötekileştiriyor.Batılıları eleştirirken nasıl oluyor da onlarla aynı duruma düşebiliyoruz?Mesela insanlarda ‘Suriyeliler bizim işimizi elimizden alacaklar’ korkusu var. Çünkü Suriyeliler çok daha ucuza çalıştırılabiliyor. Kitlesel göç hareketlerinin en temel özelliklerinden birisidir bu. İnsanlar işlerini kaybedecekleri duygusuna kapıldıklarında çok daha agresif olabiliyor. Bu çok insanî bir şey. Ama ırkçılığa ve nefret söylemine dönüşmesi sıkıntılı. Şöyle bir örnek vereyim: Mesela bir Türk plakalı araç sağa döndüğünde kimsenin dikkatini çekmiyor ama Arap plakalı bir araç sinyal vermeden dönerse ‘Bak görüyor musun neler yapıyorlar’ diyorlar. Bölgede Türklerin Araplara, Suriyelilere karşı söylediği şeylerin neredeyse aynısını Avrupa’da Türklere karşı duyuyoruz.Türkler ‘Suriyelilerin kalıcı olduğunu’ idrak edemedi mi?Türkler gerçekten misafirperver. Ama ‘misafirlik bir gün, iki gün, bir hafta, iki hafta’. Ondan sonra misafirlik kavramının değişmesi gerekiyor. Çünkü karşıdakine misafir dediğinde ona bir sınır çiziyorsun. Sen misafirsin, sınırını bileceksin. Ertuğrul Özkök’ün ‘Arkadaş misafirsen misafirliğini bil’ başlığıyla vahim bir yazısı vardı. Onun söylediği aslında Türk toplumunun büyük kısmı tarafından kabul edilen bir şey. Belirli bir sürenin sonrasında gelen kitleyi misafir olarak algılamak mümkün değil.Raporda sık sık ‘misafirperverlik nefret söylemine dönüşebilir’ derken bunu mu kastediyordunuz?Evet. Öyle köyler var ki. Adam Suriyeliye acıyor; evindeki battaniyeyi getiriyor, yemek veriyor. Ardından bir yardım organizasyonu geliyor ve o kişilere battaniye veriyor mesela. Sonra ev sahibi diyor ki ‘Bana da ver, ben de yoksulum’. Genelde böyledir. Çünkü herkes mağdur ve dışarıdan gelen yardıma açık. Hele ki Doğu, Güneydoğu düşünüldüğünde. Bu nefret söyleminde, yabancı düşmanlığında önemli olan mevzulardan birisi.Suriyelilerle ilgili bu kaygıların gerçeklik payı var mı?Kilis Valisi bize enteresan bir rakam verdi. Hastanelerde Suriyeliler yüzünden tedavi göremediklerini söyleyen vatandaşların çok fazla şikâyeti olduğu için hastaneye ne kadar Suriyeli geldiğinin araştırılmasını istemiş ve sonuç sadece yüzde üç. Gelenler daha çok acil servise geliyor. Hastaneye bir giriyorsun senin dilinden konuşmayan, farklı gördüğün insanlar servisleri doldurmuş. Hatta insanlar ‘Bize baksınlar diye Suriyeli taklidi yapıyoruz’ diyorlardı. Bu gerçekten nefreti körükleyebilecek bir şey.Abartılan başka şeyler de var mı?İstanbul’da 330 bin Suriyeli var. Suriyeli denince insanın aklına sadece dilenciler geliyor. Oysa dilencilerin yüzde 99’u belki daha önce Suriye’de de dilencilik yapanlar. Onun dışında iki hayat kadınıyla görüşme imkânımız da oldu İstanbul’da. Savaş sonrasında gelmişler. Onlara özellikle sorduk, ‘Daha önce orada yapıyorduk.’ dediler. ‘Peki buraya geldikten sonra hayat kadınlığı yapan birilerini gördünüz mü?’ diye sorduk. Hayır dediler. Bu konuda abartılan noktalar da var. Adamlar geldiler, yoksullaştılar, çocuklarını üçüncü kuma olarak veriyorlar vs.Bir de devletin ‘800 lira maaş verdiği’ iddiası var...Belli bir kimlik kartları var. Türk devletinin hem de BM’nin yüklediği bir para var kişi başı 100 lira. Aileler çok büyük. Çoğunda altı çocuk var. Altı çocuk, bir de anne-baba olunca aylık 800 lira oluyor. Ama bu kartla nakit para alamıyorlar, gıda ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Lüks tüketim malları değil de günlük ihtiyaçlarını karşılayacak bir şey.Türkleri başka neler rahatsız ediyor?Sosyal hakları, eğitim hakları rahatsız ediyor. Ciddi bir eğitim sorunu var. Suriye’den gelenlerin yüzde 53’ünden fazlası 18 yaş altı. Türkiye’deki okullaşma oranları yüzde 15 civarında, oldukça düşük. Bir ara YÖK gençlerin üniversitelerde üstelik sadece bölgedeki üniversitelerde özel öğrenci statüsünde öğrenim görmesine yönelik bir düzenleme yaptı, kıyamet koptu. Çünkü Türkiye’de insanların üniversiteye girmesi çok kolay değil. İnsanlar tedirgin, üniversitedeki yerini, işini hatta eşini kaybedeceği hissi var.Eşlerini kaybetme korkusu derken?Bölge kadınları inanılmaz derecede tedirgin. Bir berberle mülakat yapmıştım. Bana, “Hocam ben bu Suriyelileri çok seviyorum. İyi ki geldiler.” dedi. Nedenini sorduğumda şöyle cevap verdi: “Hanım bana çok iyi davranıyor.” Çünkü bölgedeki erkekler kadınlarına ‘Bak orada gencecik kızlar var. Ne başlık parası vereceğim ne kaynana dırdırı çekeceğim.’ diyerek baskı yapıyorlarmış. Bu çok sık olmuyor ama oradaki kadınların yeterince depresyona girmesine yol açıyor.Devletin bu süreci yönetmede güçlü olduğu ve zayıf kaldığı taraflar nelerdi?Bu, dünyanın gördüğü en büyük insanî krizlerden birisi. Ve bazı istisnalar dışında Türkiye’de büyük olaylar çıkmaması önemli. Bazı kriminal olaylardan sonra çeşitli gösteriler vs. oldu ‘Suriyelileri istemiyoruz’ şeklinde ama bunlar küçük şeyler. Bu biraz da bölgede hizmet veren bürokratların olağanüstü gayretinden kaynaklandı. Gecelerini gündüzlerine katarak Suriyelilerle ilgileniyorlar. Yerel halkın tedirgin olmaması için uğraşıyorlar. Bu önemli bir şey ama ne kadar sürdürülebilir ona bakmak lazım.Devletin zayıf kaldığı noktalar neler oldu ve bundan sonra neler yapılması lazım?Bu zamana kadarki politikamız ‘Esed yarın gidecek ve bunlar da evlerine dönecek’ şeklinde idi. Böyle bir politikadan hareket ederseniz, ‘Bunların eğitim almasına, sağlıklı koşullarda bulunmasına gerek yok. Hatta kayıt altına alınmasına bile gerek yok’ diyebilirsiniz. Ama aradan üç buçuk sene geçti ve bu insanlar her geçen sene kalıcı hale geliyorlar. Kalıcı hale gelmeleriyle birlikte insanların bunları kayıtlı olarak algılama ihtimali daha da artacak. Dolayısıyla bu sürecin çok şeffaf bir biçimde, toplumla paylaşılarak yürütülmesi lazım. Bu, zor bir süreç. Bazıları araştırmamızın sonuçlarına bakıp tam tersi okuyabilir ama ben öyle okumuyorum. Türkiye’deki toplumsal kabul düzeyi olağanüstü yüksek. Hiçbir ülke 1,5 milyon insanı alıp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edemez. Anormal bir durum var.Toplumsal kabul düzeyinin yüksek olduğunu söylüyorsunuz ama aynı zamanda çok büyük bir ötekileştirme olduğu sonucu da çıkmış araştırmadan. Bu bir çelişki değil mi?Bence çelişki değil. Grafiği nereden okuduğunuza bağlı. ‘Savaş varsa bile bunları geri gönderelim’ önermesine yüzde 30’u evet diyor. Bu vahim bir tablo. İnsanlar savaş da olsa ne yapalım ölsünler diyor. Böyle de okuyabiliriz. Ama yüzde yetmişi ‘Hayır’ diyor. Ben oradan umut alıyorum. Ya da yüzde 45 ‘Çalışma hakları vermeyelim’ diyor ama yüzde 55 diyor ki ‘Bunların çalışması lazım’. Çarpıcı bir durum var. Çalışınca ‘İşimizi elimizden alıyorsunuz’, çalışmayınca ‘Siz asalaksınız, benim sayemde yaşıyorsun’ deniyor. Bütün evrensel göç olaylarında olduğu gibi çok hassas ve çatışmalı bir durum. İnsanlar bunlara vatandaşlık verilmesini istemiyor, ekonomik olarak yük olduklarını düşünüyor. Yüzde 6 ‘asalak’ diyor mesela. Bu önemli bir rakam ama yine de genel kitlenin insanî noktada durduğu görülmeli. Ve bu Türk milleti için iyi bir şey.

older | 1 | .... | 107 | 108 | (Page 109) | 110 | 111 | .... | 165 | newer