Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 106 | 107 | (Page 108) | 109 | 110 | .... | 165 | newer

    0 0

    Türkiye zor bir süreçten geçiyor ve yaşananlar ülkenin hem ekonomisini hem de hukuk sistemini derinden sarsıyor. Sürecin görünmeyen bir etkisi de insan kaynakları ve yatırımcılara dair. Kamu kurumlarındaki görevden almalar ve tayinler özel sektörde de yaşanıyor. Birçok başarılı muhafazakâr yönetici, paralel paranoyası yüzünden işinden oldu. Dindar yöneticilere dair özel söktörde oluşan teveccüh yıkıldı. Beyin göçünün son on yıllık kazanımı heba edildi. Yabancı yatırımcılar içinse Türkiye artık öncelikli ülke değil.Türkiye’nin siyasî ve ekonomik olarak normalleşmeye başladığı 2005’ten beri tersine beyin göçü yaşanıyordu. Yabancı sermayenin ülkeye yaptığı yatırımlar Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırıyordu. İşler geçen yıl Gezi Parkı olaylarıyla değişmeye başladı. Cadı avıyla zirveye çıktı. Sermaye de, Batı’da çalışan parlak kariyerli Türkler de gelmiyor. Türkiye’dekiler ise yurtdışına ‘kaçıyor’.“Maalesef en üstten takip ediliyorsunuz.” dediklerinde doğal olarak “Nasıl yani?” diye soruyor. “CEO mu takip ediyor?” Karşıdan cevap yok. “Patron mu?” Yine ifadesiz bir surat. Mübalağa yaparak müstehzi bir ifadeyle, “Bakan mı?” diyor. Karşısındaki kaşlarını kaldırıyor ve “Daha da yukarıdan.” diyor. “Koca devlet başkanının, bir özel şirketin direktör-genel müdür konumundaki kişinin iş başvurularını takip ediyor olduğuna inandıramazsınız beni. Bu kadarı da olmaz.” Karşısındaki kişi ciddidir. Demek ki bu kadarı da oluyor. İş görüşmesi yaptığı bu uluslararası şirkete karşılıklı anlaşmalarına rağmen başlayamıyor. Sebep, işe alınması durumunda şirketin kapısına maliyecilerin gelmesi, ihalelerin iptali. Yapılacakların, yani tehditlerin listesi uzun. Bize bunları anlatan, en son çalıştığı şirkette direktör konumundayken bir dedikodu üzerine ayrılan birisi. S.A. birkaç görüşme daha yapıp, eğer bir neticeye ulaşamazsa yurtdışına gidecek, “Beyaz yakalı bir yönetici için kariyerinde uzun süreli bir boşluk sıkıntılıdır. Bu süreci değerlendirmek gerek. Türkiye’de garip bir dönem yaşanıyor. Yurtdışında ya çalışarak ya da eğitimle bu toz dumanın dağılmasını bekleyeceğim.” diyor. Hâlbuki bu 30’larının ortasındaki adamın parlak bir kariyeri var. İyi bir eğitimi, yabancı dili, başarılarla dolu bir hikâyesi.Almanya’daki Mercedes’te çalışabilirsiniz ama Türkiye’de…Ö.Z., kendi işini kuranlardan. Özel bir şirkette yönetici konumundayken Cemaat’e yönelik başlatılan ‘cadı avı’ neticesinde işten çıkartılmış. Buna çok şaşırdığını söylüyor. Çünkü ne Cemaat’in evlerinde, yurtlarında kalmış ne de okullarında okumuş. Birisi namaz kılıyorsa, partiyle bir alakası yoksa, hele de yöneticisiyse ve dedikodulara kulak asmıyorsa, bir de bulunduğu konuma gelmek isteyenler varsa, hakkında dedikodu yaymak mümkün. Ö.Z., insan kaynaklarında uzman ve bu alanda birçok uluslararası şirkette yönetici konumunda çalışmış. Şunları söylüyor: “Bu süreçte sadece işten çıkanlar-çıkartılanlar değil, herkes yurtdışına gitmeye çalışıyor. Özellikle yarı kamusal şirketlerde ortam çok kötü. Hiç kimse kariyerlerini bu dönemde burada kalarak kirletmek istemiyor.”Ö.Z., iş dünyasına dair çarpıcı bir gözleminden söz ediyor: “Herkese eşit yaklaşma örneği Türkiye’de uluslararası şirketlerde bile yaşanmıyor. Almanya’da Mercedes’in ofisinde başörtüsüyle çalışabilirsiniz ama Türkiye’de eşin başörtülü ise seni müdür yapmazlar. Bu coğrafyada genel olarak muhafazakârları tepeye çıkarmıyorlar.” Ö.Z., muhafazakâr kimlikli yöneticilerin özel sektörde çalışabileceği belli şirketler olduğunu vurguluyor. Bunlardaki mantığı ise şu şaşırtıcı cümlelerle anlatıyor: “Muhafazakâr adama mescit veriyorsa bunu büyük bir fark olarak sayıyor. Sana bu lütufta bulundum, bizde çalışmazsan başka yerde yok bu şanslar diyor, ona göre daha düşük imkânlarda çalıştırıyor. Seçkin üniversitelerden mezun, işinde uzman kaç kişi tanıyorum, daha az profesyonel olmasına rağmen böyle bir şirkette çalışıyor. Diğerlerinde muhafazakâr kimliğini koruyabileceğini, daha doğrusu saygı duyulacağını düşünmüyor. Zaten bu kimliğiyle oralarda yönetici olması da zor. Muhafazakâr kimlikli yöneticiler için sektörde böyle bir defans vardı, şimdi buna ek olarak ‘paralel’ yaftası çıktı. Kalifiye insanlar bu yüzden Türkiye’de kalmak istemiyor. Bir havayolu şirketinin teknik müdürlüğüne parti referanslı diye sucuk firmasında çalışan bir kimse gelince, bunlarla uğraşmaktansa gidip hem değerlerine saygı duyulan hem de liyakatine göre muamele edilen bir ortamda çalışmak istiyor.”Önyargıları kırmak çok zorKariyer danışmanlık şirketi Egon Zehnder firmasının Türkiye ofisi yöneticisi Murat Yeşildere’ye, iş dünyasında muhafazakâr birinin yönetici konumunda olmasının zor olduğu algısını sorduğumuzda önyargılara dikkat çekiyor: “Türkiye’de her kademede çeşitliliğin hazmedilmesi zaman alıyor. Bu çeşitlilik kadın-erkek cinsiyet çeşitliliğinde de geçerli, sizin bahsettiğiniz gibi din ve bununla ilgili farklı alanda da. Hatta milliyet ve dil konusunda da geçerli. Türkiye, kendi boyutunda değerlendirdiğinizde yabancıların en az oranda çalıştığı bir ülke. Bize gelen taleplerde muhafazakârlığın artı veya eksi olarak değerlendirildiği çok fazla taleple karşılaşmıyoruz. Bunlar yazılı hale getirilmek istenen şeyler değil. Bunun da kıyafetle ve davranış tarzıyla ilgili simgesel bir göstergesi yoksa çok fazla anlayabilme şansınız da yok. Biz dünyada bir adayı birine sunarken rapora ne cinsiyetini ne de yaşını yazıyoruz. Ama Türkiye’de hâlâ bunu yazıyoruz. Yazmasak da müşteriler soruyor. Çok basit unsurlarda bile biz o ayrımcılığı, seçiciliği yapıyoruz. Onun için de şuna katılırım; bu ayrımcılık iş fırsatlarının farklı farklı şekilde paylaştırılmasına ve zaman zaman da insanların önünün kapanmasına sebep oluyor olabilir. Hem muhafazakâr hem de diğer kesimde bu çeşitliliğin kabul edilmesi önemli. Ama önyargıları yıkmak Einstein’ın dediği gibi maalesef çok kolay değil.”Yurtdışındakiler gelmeyi öteliyorFırsatı olan herkes normalleşene kadar yurtdışına gitmeye çalışıyor veya gidiyor. Çalışma ve oturma iznini ne yapacaksınız diye soracak oluyorum, cevap çok manidar: “Nitelikli bir çalışanı, hele de başarılı bir yöneticiyi her ülke özellikle de Kanada ve Amerika kaçırmaz.” Murat Yeşildere, muhafazakâr olsun veya olmasın, Türkiye’deki beyaz yakalı yöneticiler arasında Kanada’ya gitmeyi düşünenlerin sayısının fazla olduğunu söylüyor:“Bu binlerce veya yüzlerce değil, belirteyim. Duyduğum onlarca insan. Ama trend diyebileceğim bir durum var ki, yurtdışında çalışan Türk kökenli yöneticilerin, son bir senede Türkiye’ye dönme ilgisi azaldı. 15 yıldır bu işi yapıyorum, tecrübem bu kesimin hep bir gözü kulağı Türkiye’de olduğu yönünde. ‘Buradaki fırsatlar nelerdir, acaba uygun bir şey var mıdır?’ diye bakarlar. Biz insanlara Türkiye’de bir fırsat var, gel değerlendir dediğimizde birçok kimse şu an Türkiye’nin geri dönmek için uygun olmadığını sorguluyor. Bunu öteliyorlar.”A.K., iş dünyasında durumun saçma bir hal aldığını düşünüyor: “Aptal aptal şeylerle uğraşılıyor. Muhafazakârlar, belediyeye adam sokmaya çalışıyor, devletle iş yapan müteahhitlerin şirketlerinde dedikoduyla insanlar işten atılıyor. Hâlbuki Türkiye’de ekonominin lokomotif şirketlerine bakın... Dünya devleri. Buralarda muhafazakâr kimlikli yönetici yok. İlk defa piyasa yani bu şirketler, muhafazakâr kimlikli yöneticileri, beyaz yakalı, parlak kariyerli dindarları duymaya, ilgilenmeye başladı. Onların da kariyeri bu süreçle sekteye uğratıldı.”Ö.Z. ise ilerisi için umutlu. Her ne kadar artık küçük ölçekli bir esnaf olsa da toz duman dağıldıktan sonra piyasanın aranılan yönetici adayları olacağı kanaatinde: “Özellikle şirketlerin satın alma direktörlüklerinde liyakatin yanında güven çok önemlidir. Piyasaya şu süreçte işten çıkartılanlar için şunu diyor bu adamlar; parayla, rüşvet, makam ve kadınla satın alınamadı. Devlet eliyle de korkutulamadı. Değerleri var. Bunun için her türlü gücün karşısında dik durabiliyor. Şirketin haklarını da savunacaktır. Ben böyle birini tercih ederdim.”Cadı avı sadece cemaattekilerin değil, muhafazakâr beyaz yakalıların da kariyerini bitirdiS.K., “Bu sürece dair hiç özeleştiri yaptınız mı?” sorusuna verdiği cevapla aslında bu soruyu yönlendirirken zihinlerde olan önyargıya dair bir çözümleme yapıyor: “Benim bir cemaate mensup olup olmamam aslında bir şey değiştirmemeliydi. Burada önemli olan, liyakat. İşini doğru yapıp yapmadığın. Bir yöneticinin bir cemaate, cemiyete, fraksiyona, meşrebe dâhil olmasının sorun olmaması lazım. Ancak bu mensubiyet, işinde hukuksuz, haksız uygulamalar yapmasına sebep oluyorsa işte o zaman sorundur. İşten çıkartılanlara dair böyle bir istinat yok. Adam kayırmaktan söz ediyorlar. Kendilerinin yaptığı nedir? Şu var, yönetici işe alacağı iki insandan daha nitelikli olanı değil de niteliksiz olanı bizden diye alıyorsa, evet kabul edilemez. Ama eşit şartlardakilerden biri, ben Galatasaray Üniversitesi mezunu olduğum için o da Galatasaray Üniversitesi’nden diye tercih ederim. Dünyada ve de Türkiye’de iş dünyasında etkili fraksiyonlar vardır. Lions, Rotary, localar, mezun grupları (Harvard, Boğaziçi, Bilkent, ODTÜ, Galatasaray), kulüpler, spor salonları… Devlet kurumlarında ise siyasi ve kültürel gruplar vardı ulusalcılar, ülkücüler, Aleviler, hemşehriler... 2000’lerden sonra buna Cemaat de dâhil olmuştu. Son yaşanan süreç, önünü kesmeye yönelik. Ama bu yapılırken iyi eğitimli muhafazakâr kadrolar ya Cemaat’ten diye atıldı-sürüldü ya da Cemaat’ten olanların yerine getirilen parti torpilliler diye yaftalanmasına sebep olunarak heba edildi. Unilever’in her 25 yılında şirket kültürüne dair bir kitap yayımlanır. En son 90’a kadar olanını okudum. O çeyrek yüzyılda yönetim kadrosunun belli bir okul ve dini cemaate mensuplardan oluştuğuna dair bir istatistiki bilgi vardı. Henüz bu olayların olmadığı dönemde ve buna şaşırmıştım. Görünen o ki Türkiye, bu ufukta değil.”YATIRIMCININ TÜRKİYE’YE İLGİSİ AZALDIMurat Yeşildere (Egon Zehnder Türkiye Sorumlusu):Türkiye, son on yılda çok nefes almadan büyüdü. Pozitif yatırım yapılabilir bir ülkeydi. Ancak geçen sene Gezi olaylarıyla başlayan, sonrasında da aralık olaylarıyla ve kur artışıyla birlikte, özellikle Türkiye’de yatırımı olmayan yabancı yatırımcının yatırım yapma ilgisi azaldı. Yeni yatırımcının Türkiye’ye gelmesinde tedirginlik arttı. Yabancıların ülkeye yatırım yapmasının birincil şartı; yapılandırılmış, iyi tanımlanmış, anlaşılabilir bir mevzuat, kanuni altyapısının olmasıdır. İkinci şartı da bu altyapının keyfi olarak çok sık değiştirilmemesi. Türkiye’de son dönemde yaşananların bir başka unsuru da bu keyfiyetin yavaş yavaş ortaya çıkması. Siz bir karar veriyorsunuz, sonra bir anda bir karar çıkıyor ve bu ya rakibinizi avantajlı hale getiriyor ya da hesaplarınızı değiştiriyor. Veya size verilen izinler bir anda iptal oluyor. Bunlar yabancı yatırımcı için güven veren şeyler değil. Türkiye de dünyada yatırım yapılabilecek tek ülke değil.YABANCI YATIRIMCININ GÜVENCESİ GÜÇLÜ HUKUK DEVLETİDİRProf. Dr. Sumru Altuğ (Koç Universitesi ve City University of Hong Kong):Hukuki düzenlemelerin sık sık değişmesi insanların ve firmaların mülkiyet hakları, tazminat ve çalışma şartları hakkında belirsizlik oluşturacaktır. Bu şartlarda insanlarda ‘bekle-gör’ tavrı, yatırımları erteleme, yapılan yatırımlardan değerinin altında da olsa vazgeçme gibi tavırlar belirebilir. Son yıllarda küresel krizin etkileri azalmaya başladıysa da jeopolitik risklerin arttığı bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. Bir taraftan Suriye-Irak krizi, diğer taraftan Ukrayna krizi bölgeyi istikrarsızlaştırıp Türkiye’nin en büyük ticari ortakları AB ve Rusya ekonomilerinin yavaşlamasına neden olmaktadır. Aslında tüm dünyada büyüme sorunları yaşansa da Türkiye’nin bulunduğu bölgede bunun arttığını söylemek yanlış olmaz. Buna karşın şu anda bulunduğum Asya bölgesi daha güçlü büyüme göstergeleri ve geleceğe dair daha olumlu beklentilere sahip. Ancak Türkiye dahil tüm gelişen ülkelerin geleceklerini teminat altına almaları, kendi iç dinamiklerini alabildiğine olumlu yöne çevirmekten geçiyor. Bu da daha güçlü hukuk devleti, reform sürecinin devamı ve iç barış gibi unsurları içeriyor. Bu konuda Türkiye’nin karnesini düzenlemek oldukça güç! Ancak şunu söylemek mümkün: Yabancı yatırımcının bu konudaki algıları olumsuza dönerse artan bölgesel istikrarsızlıklarla birlikte Türkiye’yi güç günlerin beklediğini söyleyebiliriz.

    0 0

    Sporcuların ve halkın köprüyü koşarak hatta piknik yaparak geçtiği bir maraton daha yaklaştı. Vodafone İstanbul, eski adıyla Avrasya Maratonu önümüzdeki hafta yapılacak.İstanbul Maratonu, sporseverleri yeniden Boğaz’da buluşturuyor. Önümüzdeki pazar 36. sı koşulacak maraton öncesi hem sponsoruna hem de tecrübe edinmiş koşuculara kulak verdik. Dünyanın sayılı parkurlarından biri olan ve dört farklı kategoride her koşucunun en iyi derecesini yapma imkânını sağlayan, eski adıyla Avrasya Maratonu yeni adıyla Vodafone İstanbul Maratonu, yerli ve yabancı sporseverlerle buluşuyor. 1979’da Avrasya Maratonu olarak İstanbulluları bir araya toplayan organizasyon, 16 Kasım Pazar günü 36. defa gerçekleşecek. Kentin tarihî cazibesi hem koşmayı sevenleri hem de iki kıtanın güzelliklerini keşfetmek isteyenleri buluşturacak. Biz de dev organizasyon öncesi, koşunun sponsorluğunu yapan Vodafone Türkiye’nin İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Ender Buruk ile görüştük. 16 Kasım Pazar günü Boğaz’da başlayacak maraton öncesi, farklı parkurlarda tecrübe edinmiş yarışmacıları bir araya getirerek onların hikâyelerine de kulak verdik.İstanbul’u en büyük maratonlardan biri yapma hedefiyle bu işe girdiklerini söyleyen Ender Buruk, her geçen yıl daha geniş kitlelere ulaşacaklarını belirtiyor: “Kentlerin tanıtımına ve ekonomisine büyük katkıları olan şehir maratonları, milyonlarca seyirci, on binlerce atlet ve turisti çekiyor. Şehir ekonomisine yüz milyonlarca dolar kazandırıyor. İstanbul Maratonu’nun da İstanbul’un kentlilik ve sportmenlik bilincine, dinamizmine, küresel marka değerine katkıda bulunan özel bir etkinlik olduğuna inanıyoruz.” Ona göre, halkı spora ve sağlıklı yaşama teşvik ederken, sporu ve sporcuyu desteklemek de önemli. Bu doğrultuda, İstanbul Maratonu’nun sponsorluğu da üç yıl daha Vodafone’a ait.Bir hafta sonra koşulacak maraton için slogan çok basit: ‘#birsebebivar’. Koşmak için herkesin bir sebebi olduğuna inandıklarını söylüyor Buruk. Yarış, pek çok bireysel hikâyeye ev sahipliği yapacak. Kimileri kilo vermek, kimileri kendine verdiği sözü tutmak, kimileri bağış toplamak, kimileri kendi rekorunu kırmak, kimileri aşk acısını unutmak, kimileri toplumsal barış ve dostluk mesajı vermek, kimileri ise salt spor yapmak için koşacak.Yarışın, tarihi bölgede yapılmasının spor etkinliğinden öte bir durum olduğunu anlatıyor Buruk: “Günümüzde maratonlar, spor yapmanın yanı sıra bir amaç uğruna koşulan sosyal etkinlikler haline geliyor. Maraton koşucuları, severek yaptıkları bu sporu gönüllülük anlayışıyla birleştirerek hayır işine de dönüştürüyor ve özellikle bağış toplama ihtiyacı duyan vakıflara destek oluyor.” Slogana icabet edenlerin, Vodafone Türkiye’nin ‘vmaraton’ uygulamasıyla cep telefonlarından birçok hayır kurumuna bağışta bulunarak bir muhtacın yüzünü güldürmesi de ayrı bir güzellik.Halk koşusu ile maraton ayrılmalıMaraton, aslında köklerini Antik Yunan’dan alan bir atletizm branşı. Tüm halkın, koşucuları çok yakından ve rahatlıkla izleyebildiği, yarışın içinde olabildiği bir atmosfer sunmasıyla tarihte her zaman çok ilgi görmüş. Özellikle de şehir maratonları. Konu maraton olunca şehirle özdeşleşmesi kaçınılmaz. 42 bin 195 metrelik mesafeyi koşmak, o anı yaşamak milyonları çekmeye yetiyor. Dünyada New York, Tokyo, Boston, Londra, Berlin ve Chicago maratonları en önde koşuyor. 7 tepeli İstanbul da 7. maraton şehri olmaya hazırlanıyor. Buruk’un anlattıklarına göre; halk koşusu ile maratonu birbirinden ayırmak gerektiği anlaşılıyor. Oluşturulan fuar alanları, canlı müzik ve etkinliklerle halkın ilgisi çekiliyor. Maratona ait eşyaların çokça satılması tüm şehrin bu sinerjiye dahil edilmesini sağlıyor. New York’ta yarış ekonomisinin 340 milyon doları bulması, İstanbul maratonunun daha ne kadar büyüyebileceğinin bir işareti.Dünyada iki kıta arasında koşulan tek maraton özelliğine sahip olan İstanbul Maratonu’nun amacı; insanları bilinçlendirerek koşmaya teşvik etmek. 2012 yılında 13 bin kişi maraton koşarken, geçen sene bu rakam 20 bine ulaşmış. Gaye, bu rakamı önce 30 bine, sonra da 45 bine taşımak. Halk maratonunda ise beklenti 150 binin üstü. 42 kilometrelik maratonu koşacaklar için son uyarıyı biz yapalım. Nefesinizi iyi kullanın; çünkü Gülhane’deki yokuşu çıkmak öyle kolay değil. Maratonun başladığı noktayla bittiği noktanın eşit olması yarışçılar için küçük bir sıkıntı oluşturuyor. Herşeye rağmen İstanbul’un buram buram tarih kokan semtlerdeki cami, asırlık kilise ve eski evleri şehrin keşmekeşinden arındırılmış şekilde, bir pazar sabahında Boğaz’ı kim koşarak geçmek istemez ki...Koşmak hastalıklarıma şifa oldu52 yaşındayım, ev hanımıyım ve beş yıldır düzenli olarak koşuyorum. İki-üç sene önce çok ciddi ameliyatlar geçirdim. Psikolojik olarak da çok kötü durumdaydım. Bir gün oğlum yanıma gelerek, ‘Belgrad Ormanı’nda arkadaşların koşusu var. Gel beraber gidelim.’ dedi. Gitmek istemedim ama oğlum ikna etti. Çok güzel bir ortam vardı. Onun da etkisiyle altı kilometre yürüdüm. O zamanlar şu anki halimden 30 kilo fazlam vardı. İki yıl içinde bunu verdim. Önce, hareketsizleşen vücudumu yeniden harekete geçirmek için kısa koşular yaptım. 2 kilometre, sonra 4 kilometre… Bir gün yine oğlum ‘maratona başvurunu yaptım’ dedi. Hem de 15 kilometrelik koşuya. Tabii en başta olmaz desem de ne fayda. Neyse maratona hazırlanmaya başladım ve son beş ay içinde 15 kilo verdim. Çocuklarım bu süre içinde desteklerini hiç eksik etmedi. Koşu hastalıklarıma da çok iyi geldi. İki-üç adım atamazken şimdi rahatlıkla koşuyorum. Toplamda beş maratona katıldım. Ayrıca, ailecek 16 Kasım’da gerçekleşecek İstanbul Maratonu’nda koşacağız. Hedefim, 20 kilo daha vererek 2017 İstanbul Maratonu’nda 42 kilometre koşmak.Hedefim 42 kilometre...Özel bir şirkette danışmanlık yapıyorum. Hiçbir spor geçmişim yok. 1 buçuk sene önce, hem arkadaşlara destek olmak hem de kalabalık olması için yavaş yavaş koşmaya başladım. Ama hep hayalimde maraton koşmak vardı. Hedefim 50. yaş hediyesi olarak, İstanbul Maratonu’nda 42 kilometre koşmak. İlk defa tam maratona katılacağım. Bunun öncesinde Antalya’da gerçekleşen ‘Runtalya’ koşularında, 10 ve 21 kilometre yarışlarına katıldım. Bunun öncesinde 500 metre bile koşamazdım. Son bir sene içinde sabah akşam kesintisiz, kar kış demeden koşuyorum. Hiçbir perhiz uygulamadan 10 kilo verdim. Ailemde benimle beraber koşardı. Ancak şimdi bana yetişemiyorlar. Ayrıca dünyanın her kıtasında koştum neredeyse, Antarktika hariç.Koşu sayesinde 103 kilo verdim47 yaşındayım, özel bir şirketin finans direktörlüğünü yapıyorum. Hikâyem biraz eskiye dayanıyor. 170-180’den sonrasını hatırlamadığım bir kilolu dönemim var. O zamanlar 10 metre dâhi yürüyemiyordum. Sinemaya gidemiyordum çünkü koltuklara sığmıyordum. Abim ve kardeşimin desteğiyle 10-15 metre yürümeye başladım. Bir zaman sonra 30-40 kilo verdim. Tabii medikal destek de aldım o sıralar. 140 kiloya geldiğimde, hayatımın dönüm noktası oldu bir nevi. Çünkü Antalya’da düzenlenen yarı maratonda 10 kilometreyi yaklaşık üç saatte yürümüştüm. Artık arkadaşlarımla beraber hareket etmeye başladım ve koşularına katıldım. Geçen sene, Vodafone İstanbul Maratonu halk yürüyüşü kategorisinde 15 kilometre yürüdüm. Tabii ki maraton öncesinde çok çalıştım, sakatlanmamak ve daha iyisini yapabilmek adına. 20’yi aşkın yarışa katıldım bu zamana kadar. En son geçen ay Amsterdam’da düzenlenen yarı maratonda 21 kilometreyi 2 saat 32 dakika da koştum. Yarışların yanı sıra beş aydır profesyonel olarak çalışmalarıma devam ediyorum. Şu anda 77 kiloya düştüm. Yaklaşık olarak 103 kilo verdim. Hayatım artık yarış ve spor üzerine kurulu.Hayat arkadaşımı koşarken buldum28 yaşındayım. 10 sene tenis oynadım. Koşu aklımda yoktu hiç. Tenis hep kendi sporumdu. Amerika’da okurken bazen koşardım. 15-20 dakikayı bulurdu o da. Koşuya başlama hikâyem çok ilginç. Amerika’dan dönünce erkek arkadaşımdan ayrıldım ve kendimi boşlukta hissettim. Bundan kurtulmak için bir şeylere odaklanmam gerektiğini düşündüm. Bunu koşuyla dolduracağıma karar verdim. İlk hedefim 15 kilometreydi. Haftanın altı günü koşuya gidiyorum. Sabah saat 04.00’te kalkıyorum. Artık 25 kilometre bile koşuyorum ama farkında bile değilim. O sırada bir kişiyle tanıştım. O da koşucu. Koşa koşa bir ekip oluşturduk. Şimdi de bir yuva kurduk. Birlikte maraton koştuk. Bu sefer İstanbul Maratonu’nda beraber koşacağız. 42 kilometreye de başvurduk. 21 kilometreyi 1 saat 35 dakikada koştum. Maratonu hayata benzetiyorum. Çünkü bir yola çıkıyorsunuz ve o yolda o kadar çok şey başa geliyor ki... Mesela benim başıma şöyle bir olay geldi. Budapeşte’de maraton koşarken birinci olmaya gidiyorum. Tam o esnada tırnağımı uzun bıraktığımdan dolayı ayağım kanadı. Son bir kilometreyi yürüyerek ağlaya ağlaya bitirdim. Bence herkes hayatında bir kez maraton koşmalı. En az 20-25 maraton organizasyonuna katıldım.

    0 0

    Biz ayakkabı boyacılarını adım başı gördüğümüzden alışkınız. Ancak Fransızlar duruma hayli Fransız.Laurent Delahaye, kriz nedeniyle dara düşünce bu mesleği yapmaya başlayarak herkesin ilgisini çekmiş. Öyle ki Fransızlara garip gelen bu meslek sayesinde televizyonlara çıkıp bedava reklamını bile yapmış. Üstelik yaver giden şansı bununla sınırlı değil. 30 yıldır izini kaybettiği kardeşi kendisini televizyon haberlerinde görünce birbirlerini de bulmuşlar. Kedidir kedi! İnsanoğlunun ‘En iyisini, en pahalısını ben yiyip içeyim!’ tutkusu hiç bitmiyor. Hal böyle olunca gülüyoruz ağlanacak halimize. Dünyanın en pahalı kahvesi Luwak, misk kedisinin dışkısından yapılıyor. Anavatanı Endonezya olan misk kedisinin, yedikten sonra dışkıladığı kahve çekirdeklerinden yapılan kahvenin fincanı 350 Euro. Kedinin dışkısında bulunan kahve çekirdeklerinde, diğerlerine göre daha az bakteri olduğu söylense de herkesin içi alacak gibi değil. Casus penguen belgeseli Belgeselciler hem hayvanlara rahatsızlık vermemek hem de daha doğal görüntüler elde etmek için yeni yollar arıyor. Strasbourg Üniversitesi'nden bilim insanları, vücutlarına kalp atış monitörü takılan 34 pengueni yakından takip etmesi için penguen kılığına girmiş bir casus robot tasarladı. Araştırmacılar bu yöntemle penguenleri kandırmayı başardı. Kalp ritimlerinin ölçümlerine göre insan gören penguenlere göre daha sakin davrandılar.

    0 0

    Vakıflar Genel Müdürlüğü, 2006 yılında Türkiye genelindeki vakıf cami, mescit ve depolarından yaklaşık 80 bin adet tarihi halı ve kilimi çalınma ve çürüme tehlikesine karşı topladı.Kurumun nem önleyici sistemi bulunmayan Ankara'daki deposuna konulan birbirinden değerli halı ve kilimler, o zamandan beri tasnif edilip, tescillenmeyi bekliyor. Envanter kaydı hala yapılamayan halı ve kilimlerden bazılarının ortamın rutubetinden zarar gördüğü öğrenildi. Tescil belgelerine esas teşkil edecek, hangi şehirdeki hangi camiden alındığı bilgilerinin ise ortadan kaybolduğu belirtiliyor.Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün görevlendirdiği ekipler, 2006 yılında şehir şehir gezerek hem cami ve mescitlerdeki hem de depolardaki halı-kilimleri Ankara'ya taşıdı. Bu taşıma esnasında halı ve kilimlerin tescilinde kullanılacak bazı bilgiler de not alındı. Bazı bölge müdürlükleri ise halı ve kilimleri kayıt tutmadan toplayıp, Ankara'ya gönderdi.Başkent'te toplanan 120 bin halı ve kilimden bir kısmının kullanılamayacak durumda olduğu belirlenip, ayıklandı. Makine ürünü olduğu tespit edilen halılar kullanılmak üzere camilere dağıtıldı.Tarihi ve etnografik değeri bulunan halılar ise bir halı firmasında yıkatıldı. Bu süreçte halıların tesciline esas teşkil edecek nitelikteki -alındığı bölge, şehir ve cami gibi- bilgiler kayboldu.Ayıklama işleminin ardından geriye 80 bin civarında değerli halı ve kilim kaldı. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün Ostim'deki deposuna kaldırılan bu halı ve kilimlerin kısa sürede tasnif ve tescili yapılması gerekiyordu. Ancak aradan geçen 8 yıla rağmen halı ve kilimlerin envanter kaydı yapılmadı. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün bakım ve onarım atölyesinin yanında bulunan deponun iklimlendirme sistemi bulunmadığı için vakıf eseri halı ve kilimlerden bazılarının rutubetten zarar gördüğü belirtiliyor.

    0 0
  • 11/08/14--16:00: İnsanın uçası geliyor
  • Şu günlerde tatil planı yapanlar için uçakla seyahati düşündürecek şartlar çok müsait. Vizesiz gidilecek ülke sayısındaki artışın yanı sıra düzenlenen kampanyalar, modern ve konforlu havalimanı ve uçaklarla sunulan hizmet kalitesindeki artış nedeniyle uçakla seyahat oldukça cazip.Havayolu şirketlerinin ‘ölü sezon’ diye adlandırdığı kış sezonunda, doluluk oranını artırmak amacıyla satışa sunduğu ucuz bilet nedeniyle de, insanın daha da çok uçası geliyor. THY, kış dönemindeki yolcu sayısını artırmak amacıyla iç ve dış hat uçuşlarında birçok kampanya düzenliyor. Örneğin en az üç, en fazla dokuz kişiden oluşan ailelere promosyonlu uçuş imkânı sunan şirket, 31 Mart’a kadar gerçekleşecek seyahatlerde yüzde 15 aile indirimi uyguluyor. İstanbul Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan, yurtiçi uçuşlarında da çeşitli kampanyalar düzenleyen şirket ayrıca aralık, ocak ve şubatı kapsayan üç aylık dönemde, Güney Avrupa’daki uçuş noktaları için kampanyalı uçuş gerçekleştirecek. 13 Kasım’a kadar biletini alanlar, uygun fiyatlarla Güney Avrupa noktalarına uçabilecek. Bilet fiyatları ise her şey dahil, ekonomi sınıfı, gidiş-dönüş Pisa’ya 109, Atina’ya 119, Nice’e 119, Roma’ya 139, Barcelona’ya 159, Paris’e de 159 Euro’dan başlıyor.ONUR AIR, AVRUPA’YA UCUZA UÇURACAKKış sezonuna hızlı bir giriş yapan Onur Air, İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Amsterdam, Paris, Viyana, Düsseldorf ve Frankfurt’a tarifeli uçuş başlattı. En az üç, en fazla dokuz kişilik rezervasyonlarda her yolcu için net ücret üzerinden yüzde 25 oranında indirim uygulanıyor. En geç 12 Kasım’a kadar alınacak biletler için geçerli kampanyayla yolcular, 15 Aralık’a kadar indirimli seyahat edebilecek. Şirket Genel Müdürü Teoman Tosun, Avrupa’nın beş merkezine 17 şehri bağlayarak tarifeli sefer düzenlemeye başladıklarını söyleyerek, uçuşların 49, 59 ve 69 Euro’dan başlayan fiyatlarla gerçekleştirileceğini anlatıyor.PEGASUS’TAN ‘UÇ UÇ GÜNLERİ’Pegasus Hava Yolları ise her ay ‘Uç Uç Günleri’ gerçekleştiriyor. Belirlenen tarihlerde bilet alanlar, kampanya kapsamında bir sonraki ay iç ve dış hat seferlerinde yüzde 30 indirimle uçabiliyor. Şirket, yolcuları için vize başvuru hizmeti de sunuyor. Web sitesinden müracaat yapanlar, vize işlemlerinde indirimden faydalanıyor.ATLASJET, AVANTAJLARI ARTIRDIAtlasjet Havayolları, başta ikram olmak üzere yolcu transferi gibi birçok alanda ücretsiz hizmet sunuyor. Şirket, başta dış hat olmak üzere iç hatlarda da kampanyalı uçuş gerçekleştiriyor.SUNEXPRESS DE UCUZA UÇURUYORSunExpress Havayolları ise iç hatlarda 44,99 TL’den başlayan fiyatlarla uçuş imkânı sağlıyor. Şirket, dış hat uçuşlarında da cazip kampanyalar gerçekleştiriyor.Uçakta pencereler neden açık olmalı?Uçağın, kalkış ve inişe geçmeden önce pencere perdeliklerinin neden açık tutulması gerektiğini Avrupa Sivil Havacılık Güvenlik Dairesi Kurumsal İletişim Yöneticisi Peter Gibson anlattı. Gibson, uçuşlarda perdelerin, ‘güvenlik’ gerekçesiyle açık tutulduğunu söylüyor: “Kabin ekibi, acil durumlarda yolcuların tahliyesinde hangi kapıların açılacağına camlardan dışarıya bakarak karar veriyor. Bu karar hızlı şekilde alınıyor. Camdaki perdenin açılması zaman kaybettireceğinden, pencerelerin açık tutulması gerekiyor.”Ebolada sevindiren gelişmeSağlık Bakanlığı Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürü Hüsem Hatipoğlu, Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) Nijerya’daki ebola salgınının kontrol altına alındığı bilgisini aldıklarını açıkladı. Hatipoğlu, bunun, THY ve dolayısıyla ülkemiz açısından iyi bir haber olduğunu söyledi. Türkiye’ye, salgının yaşandığı ülkelerden sadece Nijerya’dan direkt uçuş düzenleniyor. Ancak, olası ebola vakaları nedeniyle, havalimanlarında sağlık ekipleri 24 saat süreyle nöbet tutmaya devam ediyor.

    0 0

    Kendini her yıl daha da geliştirerek yoluna devam eden Malatya Uluslararası Film Festivali, sinemaseverlerle buluşmak için gün sayıyor. Bu yıl beşinci kez düzenlenecek festivalin ilklere de ev sahipliği yapacak programı belli oldu.Türkiye’nin önemli film festivalleri arasında görülen Malatya Uluslararası Film Festivali, 21-27 Kasım tarihleri arasında gerçekleşmeye hazırlanıyor. Yarışma filmlerinin yanı sıra festival kapsamında izleyicileri Türkiye prömiyerini yapacak uluslararası filmler, yüzüncü yıla özel Türk sinemasının ilkleri, panoramalar, kısa film seçkileri, sergiler ve etkinlikler bekliyor.Festivalin Ulusal Uzun Film Yarışması’nın jüri başkanlığını yönetmen Erden Kıral üstlenirken sinema yazarı Kerem Akça, gazeteci-yazar Yıldız Ramazanoğlu ve yönetmen İsmail Güneş de jüri üyesi olarak görev alıyor. Uluslararası yarışma jürisi ise Alman akademisyen-sinema tarihçisi Dr. Hans Jochim Schlegel, akademisyen Nesim Bencoya, yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun ve İranlı yönetmen ve oyuncu Reza Attaran’dan oluşuyor. Toplam 125 filmin sergileneceği Malatya’da onur ve emek ödülleri de sahiplerini bulacak. Festival, bu yıl 1965 yılında adım attığı sinemada “Çiçekçi Kız” olarak bilinen Selda Alkor ve Yeşilçam’ın ünlü jönlerinden İzzet Günay’a ‘onur ödülü’ veriyor. Bununla beraber 1972 yılında çektiği ‘Gelin’ filmiyle Türkmen sinemasında adını duyuran Türkmen yönetmen Hocakulu Narlıyev de ‘onur ödülü’ne layık görülen isimlerden. ‘Emek ödülü’nü alacaklar arasında ise sinema dünyasının ‘Sadi abi’ olarak bildiği Sadi Çilingir öne çıkıyor.Malatya’da bu yıl ilk defa Ulusal Belgesel Yarışması da düzenleniyor. Ayrıca festivalin 164 filmin müracaatta bulunduğu Uluslararası Uzun Metraj Yarışma kategorisinde 10 film yarışıyor. Filmlerin hepsi de Türkiye prömiyerini festival kapsamında gerçekleştiriyor.Denizin Acımasızlığı/ İtalyaHannah’nın Yolculuğu /Almanya, İsrailHasan’ın Yolu /Fas, Portekiz, İspanyaJuana 12 Yaşında / Arjantin, AvusturyaKebap ve Burçlar /PolonyaKızlar Bağırmaz /İranOlmayan Zaman / LitvanyaQuchi’de Yaz / TayvanTitli / HindistanÜrkek / Belçika, Hollanda Ulusal yarışmada 9 filmYerli sinemanın sınırlarından biri de ne yazık ki yeteri kadar film çekilemiyor olması. Tabii durum böyle olunca Malatya Uluslararası Film Festivali’nin tarihi de talihsizliği oluveriyor. Bu yıl 23 filmin başvurduğu Malatya’nın Ulusal Uzun Film Yarışması kategorisinde 9 film yarışıyor. Listeye baktığımızda Altın Koza ve Altın Portakal’dan bazı filmler tanıdık geliyor.Annemin Şarkısı / Yön: Erol MintaşBalık / Yön: Derviş ZaimBeni Sen Anlat / Yön: Mahur ÖzmenGittiler: “Sair ve Meçhul” / Yön: Kenan Korkmazİçimdeki İnsan / Yön: Aydın SaymanKarınca Kapanı / Yön: Nuri Fırat TanışKırlangıçlar Susamışsa / Yön: Muhammet ÇakıralNetekim Karakolu / Yön: Yasin KorkmazToz Ruhu / Yön: Nesimi Yetik

    0 0

    Spor denildiğinde ilk hatta tek akla gelen konu olan futbolda 2002’de FIFA Dünya sıralamasında 7.liğe kadar yükselmiştik, bugünse 40.lıktan yukarı çıkamıyoruz. Peki, bunun nedenlerini gerçekçi biçimde ortaya koyup gereğini yapmaya hazır mıyız?Belki şuradan başlamak daha doğru olacak: Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç’la tanışmıyoruz, daha doğrusu hiçbir nedenle biraraya gelmedik ama kendisiyle ilgili uzaktan izlenimlerim olumlu. Her fırsatta nutuk atmak ya da sporumuzun ne kadar başarılı olduğu yolunda büyüklere masallar anlatmaya çalışmak gibi çabaları yok sayın bakanın, ciddi ve tutarlı biri olduğu her halinden belli oluyor.Üstelik söylenmesinden bazılarının pek hoşlanmayacağı türden sözler etti Antalya’da. 26-29 Ekim tarihleri arasında sessiz sedasız denilebilecek şekilde toplanıp Türk sporunun geleceğiyle ilgili konuların konuşulduğu belirtilen Antalya’daki Çalıştay’dan herhangi bir sonuç çıkması yolunda en küçük bir umudumuz bile olamaz. Çünkü bugüne kadar buna benzer nice toplantı yapıldı. Özellikle 6 kez toplanan spor şuralarından sporumuzun bütün dertleri çok ayrıntılı biçimde dile getirildi, çözüm yolları gösterildi, yapılması gereken çalışmalar ortaya konuldu.Peki sonuç? Koskocaman bir hiç demek elbette ki haksızlık olur. Fakat olması gerekenin yanında o kadar yavaş bir gelişme sözkonusu ki bunu yeterli görmek, bugün içinde bulunduğumuz duruma düşmemize yol açabiliyor. Üstelik geçmişte yaşanan bazı sıçramaların bugün o kadar uzağındayız ki insan ne diyeceğini şaşırıyor. 2002’de Dünya Kupası’nda 3.lüğü elde ettiğimizde aynı zamanda FIFA Dünya sıralamasında 7.liğe kadar yükselmiştik. Yakın zamanda 58.liğe kadar geriledik. Şimdi de 42. sıradayız.Toplumsal seferberlik gerekli2002’den bu yana futbola ayrılan kaynaklar tavan yaptı. Akıl almaz diye nitelendirilecek kadar büyük paralar harcanıyor. Bunları herkes görüyor. Yurdun çeşitli yerlerinde dev tesisler yapılıyor. Yıllarca otellerde kamp yapma sıkıntısı yaşayan milli takımımız bugün dünyanın sayılı tesislerinden birine kavuşmuş durumda… En büyük başarısızlığın da aynı döneme denk gelmiş olması elbette ki ironik bir talihsizlik. Fakat aynı zamanda bu işte yaptığımız çok önemli yanlışları da gösterir nitelikte.Sayın Bakan bu çalıştayda Ak Parti döneminde yapılan tesislerin ve öteki yatırımların karşılığının performans düzeyinde alınamadığından yakındı. Yani imkanların her bakımdan çok artmasına karşın sporcularımız uluslararası alanda başarılı olamıyor. Aslında bunun nedeni çok açık. Spor olayını bir bütün olarak ele alıp toplumsal seferberlik halinde çalışılmadığı sürece sonuç alabilmek mümkün değil. Tamam, tesis yapıyorsunuz ama onlardan en iyi şekilde yararlanmayı sağlayacak insanları yetiştirdiniz ve gerekli organizasyonu kurdunuz mu? İşin bu yanına önem veriyor musunuz? Tesis yapımı bir yönüyle inşaat işi ve memleket o alanda bir cinnet hali içinde. Sadece inşaat yatırımıyla sporda başarı mümkün olabilir mi?Türk sporunun ilk günden bu yana temel sorunu, politikasızlıktır! Bundan, siyasetin spora karışmasını anlayanlar olabilir ve daha iyi diyebilir. Hayır, politika sözcüğünün gerçek anlamı, hedefe varabilmek için izlenecek yol demektir. Biz böyle bir politikaya sahip olmayı bir yana bırakın dönemsel sıçramalar için bile mutlaka yapılması gereken işlere aldırış etmeden başarı bekliyoruz… Biraz da rastlantılara bağlı olarak kazanılan başarıların bile analizi yapılmıyor; “Ne yaptık da başardık, bunu nasıl sürdürürüz?” sorularına asla yanıt aranmıyor. Sürekli başarı için plan ve program, disiplinli bir ekip çalışması gibisinden mutlak zorunluluklar pek umursanmıyor… Başarısızlık zaten sürekli ve alışkanlık yapmış durumda; onun ardından birkaç gün patırtı etmeyi yeterli görüyor, sonra yine bildiğimizi okuyoruz. O zaman da varabileceğiniz yer burası oluyor.Acı bir örnekİlk günden bu yana yapılan yanlışların son dönemde de aynen tekrarlandığının o kadar çok kanıtı var ki! Bazıları insanın içini sızlatacak nitelikte… Örneğin, son 10-12 yıllık dönemde sporumuzla ilgili olarak yapılan en önemli atılımlardan biri de Erzurum’daki 2011 Üniversite Kış Oyunları oldu. 27 Ocak-6 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilen organizasyon için yapılan yatırımın parasal boyutu 600 milyon lira olarak ifade edildi. Bu oyunların doğurduğu heyecan ve tesisler sayesinde, ülke olarak bugüne kadar en küçük bir varlık gösteremediğimiz kış sporlarında ileriye doğru bazı adımlar atabilecektik.Geçmişteki örnekler nedeniyle oyunların ardından buradaki tesislerin yeterince etkin biçimde kullanılamayacağı yolundaki endişeler dile getirildi. Hayır, o dönemler geride kalmıştı, bu tesislerden en iyi biçimde yararlanılacak ve geleceğin başarılı sporcuları buradan yetişip günün birinde uluslararası yarışmalarda kürsüye çıkma noktasına kadar gelebileceklerdi. İlgili ve yetkili kişiler böyle söylüyordu. O günler eski Türkiye’de kalmıştı. Yeni dönemde bambaşka gelişmeler yaşanacaktı. Biz biraz duraksamalıydık ve “İnşallah dediğiniz gibi olur” dileğinde bulunmaktan başka birşey yapamıyorduk.Peki, sonra ne oldu?İhmal ve tedbirsizlik yüzünden bir sporcu kızımız orada hayatını kaybetti… Yakın tarihte çok daha büyük bir facia yaşandı. Büyük paralar harcanarak yapılan kayakla atlama pisti çöktü! Neyse ki o sırada herhangi bir sportif çalışma yapılmadığından insan kaybı olmayışıyla teselli bulduk. Şu sırada o tesislerden nasıl yararlanıldığı ya da yararlanılamadığı konusunda iyi bir gazetecilik yapılabilir ama bundan doğabilecek sıkıntıları kimse göze almak istemez...Hemen her alanda bunun gibi dağınıklık, plansızlık, organizasyon yetersizliği, yalancılık, tutarsızlık, vurdumduymazlık sürüp giderken sporda başarı hayallerimizi hep belirsiz bir geleceğe ertelemek zorunda kalacağımız gün gibi ortada. 77 milyonluk bir toplumun elde edebileceği en düşük düzeydeki başarıları da büyüklere masallar haline getirilerek kendimizi avutmaya çalışırız ve bu devran böyle sürüp gider.Tabii bu özellikle bu spor tesisi-inşaat işlerinin arkasından bir süre sonra başka kokular da çıkmaya başlar ve o zaman şenlik tamamlanır… Dolayısıyla Sayın Bakanım, sizin iyi niyetli ve açık yürekli çabalarınızı gönülden destekliyorum ama ne yazık ki herhangi bir sonuç alma imkanının bulunmadığını bilmenin de üzüntüsünü yaşıyorum.

    0 0
  • 11/08/14--16:33: Aksa’nın bitmeyen hüznü
  • Kudüs, dünyada üç dinin de merkez kabul ettiği kutlu bir şehir. Güncel gerilimler ise Müslümanlar ve Yahudiler arasında meydana geliyor. Son olarak aşırı sağcı bir hahamın cinayetle ölmesinin ardından, Mescid-i Aksa’daki baskısını artıran İsrail yönetimi Kudüs’te tansiyonu yükseltti. 1967’den beri ilk defa Aksa’nın mihrabına giren İsrail askerleri caminin içini de tahrip etti. Kudüs’te Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki sükûnet pamuk ipliğine bağlı. İki toplum arasında sürekli gergin bir hava hakim. Küçük kıvılcımlarla alevlenen gerginliklerden biri geçtiğimiz hafta gerçekleşti. Mescid-i Aksa’yı ibadete kapatan İsrail polisi ile cami cemaati arasında çatışmalar çıktı. Durulmayan olaylara İsrail askerleri de dahil oldu. Kubbetüssahra ve Mescid-i Aksa külliyesi ile çevresini gaza boğan askerler mescidin içine girdi. Aksa’ya postallarıyla giren askerler kapıları ve Kur’an-ı Kerimleri tahrip etti. Çıkan arbedede çok sayıda kişi yaralandı. Gerginlik geçtiğimiz yıl da Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmek için arkeolojik kazılar başlamasıyla meydana gelmişti. Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu alanda olduğuna inanılan mabed, Yahudiler için kutsal bir mekân. Ağlama Duvarı da mabetten arta kalan bir parça olarak görülüyor. Ağlama Duvarı önünde ibadet eden Yahudiler, Romalılar tarafından mabedin yıkılışına ve sürgün edilmelerine ağlıyor.

    0 0
  • 11/08/14--16:00: HAFTANIN ALBÜMLERİ
  • Derya Türkan’dan İstanbul kemençesiDerya Türkan, klasik kemençe olarak da bilinen İstanbul kemençesinin dünyadaki en önemli icracılarından biri. Sanatçı kendi bestelerinin yanı sıra Osmanlı müziğinin değerli bestekârlarının eserlerinden oluşan ve enstrüman ile aynı adı taşıyan İstanbul Kemençesi’ni müzikseverlerle buluşturdu. Müzisyene albümde; Sokratis Sinopoulos, Vincent Segal, Yarkın Kardeşler ve Bora Uymaz eşilk ediyorlar. Sanatçı, kendine özgü icrası ile gerçekleştirdiği doğaçlamalar ile de dinleyicisini eşsiz bir müzikal yolculuğa çıkarıyor.Derya Türkan - İstanbul Kemençesi - M&MT Records***Sami Yusuf’tan Sarı Gelin sürpriziSami Yusuf, dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük bir hayran kitlesine sahip. Al-Mu’allim, My Ummah Wherever You Are albümleri ile dikkat çeken müzisyen, yeni albümü The Centre’ı yayınladı. Yusuf, yeni albümünde Arap ezgilerini farklı bir şekilde pop müzik tarzında Batı ezgileri ile buluşturuyor. Kendi ruhanî ve içsel yolculuğunu aktardığını söylediği bu albümünde kemençe, ud, piyano, gitar ve ney kullanarak akustik bir sound yakalayan sanatçının Türk hayranlarına da bir sürprizi var. Hemen hepimizin bildiği Sarı Gelin türküsünü kendine has bir şekilde yorumlayıp albümüne koymuş.Sami Yusuf - The Centre - Sony Müzik***İstanbul Sazendeleri’nden fasılEnstrümantal müziği geniş kitlelere ulaştırmayı amaç edinen İstanbul Sazendeleri, yaptıkları çalışmalarla adından sıkça bahsettiriyor. Göksel Baktagir (kanun), Yurdal Tokcan (ud), Selim Güler (kemençe), Baki Kemancı (keman), Volkan Yılmaz (ney), İzzet Kızıl (perküsyon) gibi ülkemizin önde gelen müzisyenlerinden oluşan topluluk, yeni albümleri Sazende Faslı’nı yayınladı. Albümde klasik Türk müziğinin en eski eserlerinden örnekler yer alıyor. Taksim, peşrev ve saz semailerinin yer aldığı çalışma, tam anlamıyla arşivlik bir albüm.Sazende Faslı - İstanbul Sazendeleri - Yenikapı Müzik

    0 0

    Siz de benim gibi ‘Bir tavuk yemeği ne kadar lezzetli olabilir ki?’ diyenlerdenseniz, öyleyse Hint mutfağının en bilinen yemeklerinden chicken kadai’yı deneyin. Tabağı silip süpürme garantili, benden söylemesi.Kimileri çikolatanın mutlulukla ilgisi olduğunu iddia eder. Ben de baharatın... Bu hafta, baharatın yani mutluluğun başkenti Hindistan’a götürüyorum sizi. Malum Hint Mutfağı denince akla bol baharatlı yemekler geliyor. 21 yıldır Türkiye’de yaşayan Hint asıllı şef İmran Rana Münir’den öğrendiğim bol baharatlı bir tavuk yemeği tarifi paylaşacağım sizlerle. Tarife geçmeden şef İmran ile ilgili kısa bir bilgi paylaşayım. İngiltere’de dünyaya gelmiş. Babası Hintli, annesi Pakistanlı. Üniversite eğitimi almak için Türkiye’ye geliyor. Geliş o geliş. Masterını da burada yaptıktan sonra özel bir üniversitede İngilizce hocalığı yapıyor. Ardından restoran açmaya karar veriyor ve Talimhane’de ‘Musafur’ adlı bir mekân açıyor. Üstelik yeni de değil, 10 yıl önce. Şefin bu kararı radikal gelebilir ama yemek yabancısı olduğu bir alan değil. Zira İngiltere’deki akrabalarının restoranından dolayı mutfağa aşina. Mutfağından bahsederken ise genel ifadeler kullanmaktan kaçınıyor. Öyle ya Hindistan dünyanın en büyük yedinci coğrafi alanı ve en büyük ikinci nüfusa sahip ülkesi. Üstelik her 300 metrede değişen çok dil ve kültüre sahip bir ülke. Kuzeyi ile güneyi arasında 2 bin kilometre var. Haliyle bambaşka mutfaklar hâkim. Normal olarak şef İmran, mutfağından bahsederken, “Benim bile bilmediğim binlerce yemek vardır.” diyor. Ama illa da genelleme yapacaksak güneyde Hindistan cevizi, köri yaprağı ve acılı yemekler ve daha çok pirinç ve yoğurdun yoğun olduğu bir mutfak hâkim. Kuzeyde ise ağırlıklı olarak sarımsak, zerdeçal, zencefil kullanılıyor. Bu arada küçük bir anekdot. Malum köri birçok baharatın karışımından elde ediliyor. Bizim köri diye adlandırdığımız baharat Hindistan’da mevcut değil. Daha doğrusu her yemeğin körisi farklı. Örneğin et yemeklerine katılan köride kimyon az ya da hiç konulmuyor bunun yerine daha fazla toz kişniş kullanılıyor. Tavuk ya da bir sebze yemeğinin körileri de bambaşka oluyor. Bu sebeple Hindistan’da köri sorduğunuzda kimse bir şey anlamayacaktır. Zira köriden kasıt baharat değil, daha çok sos. Ek bir bilgi daha. Hangi baharatın hangi yemekle ve hangi oran ve sırayla kullanılacağı büyük önem arz ediyor. Sebze ve et yemeklerinde kullanılan oranlar farklı. Özetle detay bir mutfak... Bu arada Hindistan’ın yüzde 65’i ‘pure vegaterian’ yani et ve et ürünleri (peynir, süt, tereyağı dışında) tüketmiyor. Tabii bir de Hindu dininin etkisi var. Hindular dana eti tüketmiyor. Gelin bu durumun Hint mutfağını nasıl şekillendirdiğini siz düşünün... Dolayısıyla daha çok tavuk, balık ve sebze ağırlıklı bir mutfak. Tavuk ve balığı ise sadece Müslümanlar ve Hıristiyanlar tüketiyor. (Azınlık da olsa dindar olmayan Hindular da) Sanırım tüm bu sebeplerden olsa gerek dünyanın en geniş ve en lezzetli vejetaryen mutfağı olarak biliniyor Hint mutfağı. Son bir bilgi, dünyada yaygın olan ve bilinen Hint mutfağından kasıt Kuzey Hint mutfağı. Paylaşacak çok şey var lakin kısa kesip Kuzey Hint mutfağının ve hatta Pakistan ve Bangladeş’in de en bilindik yemeklerinden chicken kadai’ya geçeyim. Kadai, yemeğin pişirildiği tavanın adı. Yemeğin adı da buradan geliyor. Hani bizde kebap tasta yapıldığında tas kebabı deniliyor ya tıpkı onun gibi... Öğle ya da akşam öğününde yenilecek harika bir yemek. Bu kadar baharatın girdiği bir yemeğin lezzetsiz olma şansı yok ama şu kadarını söyleyeyim, bana uzun süredir sürdürdüğüm ‘tavuk orucunu’ bile bozdurdu. Baharatların müthiş kokusu öylesine içinize işliyor ki bu kokuya mukavvemet etmek doğrusu epey güç. Yanında bir de ‘sesame nan’ dedikleri tereyağlı susamlı tandır ekmeği ve ‘biryani’ dedikleri safranlı pilav... Biryaniye bayıldım. O da bir dahaki sefere inşallah. Pazarınız huzurlu tavuğunuz baharatlı olsun.Baharatlı tavuk (Chicken kadai)MALZEMELER:1 tavuk göğsü ya da but1 yemek kaşığı mor soğan1/4 tatlı kaşığı toz zerdeçalToz kırmızıbiber (arzuya göre)4 adet kakule (Havanda dövülecek, tane ve kabuklarıyla birlikte yemeğe konulacak)3 yemek kaşığı yoğurtYarım tatlı kaşığı ezilmiş sarımsak1 yemek kaşığı zencefil (rendelenin büyük tarafıyla)1 yemek kaşığı yeşil biber1 çay kaşığı tane kimyonYarım çay kaşığı toz kimyon1 çay kaşığı toz kişnişTaze kişniş (en son katılır, tat versin diye)2 yemek kaşığı (iri küpler halinde doğranmış) domatesBirkaç kaşık krema (arzuya göre)TuzÇemen yaprağı (şart değil)YAPILIŞI:Döküm tava (teflon da olur) ocakta kısa süre ısıtılır. Ardından bir miktar sıvıyağı dökülür. Yağ kızınca ince ince doğranmış dilim soğanlar ilave edilir. İyice kızartıldıktan sonra tane kimyon katılır. Malzemeler biraz çevrildikten sonra sarımsak eklenir. Ardından sırasıyla zencefil, toz kimyon, zerdeçal, toz biber, kakule ve tuz. Baharatlar güzelce karıştırılır. Kare doğranmış tavuklar ilave edilir. Yüksek ateşte ağzı açık şekilde pişinceye kadar karıştırılır. (Bu aşamada malzemelerin yanmaması ve dibi tutmaması için birkaç kaşık su eklenebilir.) Tavuklar piştiğinde altı kısılır ve 3 dakika bu şekilde pişirilir. Yeşil biber ve çemen yaprağı da eklenir. Yeşil biber tavada yağın bulunduğu tarafa alıp kavrulduktan sonra son bir kez daha ocağın altı açılır. Tavanın sapı kullanılarak tüm malzemelerin birbirine karışması sağlanır. Tekrar ocağın altı kısılarak irice doğranmış domatesler tavaya alınır. Son kısımda çırpılmış yoğurt, ardından da krema eklenir. Yoğurdun ekşi tadını almak için arzu edenler bir tutam şeker koyabilir. Ocağın altı kapatıldıktan sonra doğranmış taze kişniş üzerine serpiştirilir. Derince bakır bir kâse içinde servis edilir.Not:* Zencefili arzu etmeyenler kullanmayabilir ya da daha az katabilir. Yemeğe keskin ama hoş bir rayiha katıyor. Mutlaka denemelisiniz.* Yoğurt ve domatesin ekşi olmamasına dikkat edilmeli.

    0 0

    2000’li yılların dâhi yönetmeni. Çektiği yedi filmden altısı IMDB Top 250 listesinde. Her yeni filmi, milyonlarca hayranının yoğun ilgisine mazhar olan bir yönetmen, daha doğrusu sanatçı. Evet, Christopher Nolan’dan bahsediyoruz. Bu hafta vizyona giren yeni filmi ‘Interstellar’ ile karşımızda tekrar. Peki henüz 44 yaşında olan Nolan, genç yaşında böyle bir itibarı nasıl yakaladı?Fast-food lokantalarında menünün yanında verilen çizgi roman karakterinin oyuncağını efsaneye dönüştürmüş bir isim kendisi. Hollywood’un dâhi yönetmeni Nolan, 1970’te doğan bir Londralı. Babası bir İngiliz reklam yazarı, annesi ise Amerikalı hostes. Hani daha çocukluğunda ileride ne olacağı belli olan insanlar vardır ya, Christopher Nolan da bunlardan biri işte. Küçük yaşlarından itibaren yönetmen olmayı kafasına koymuş, yedi yaşındayken de babasının kamerasıyla ilk kısa metrajlı filmini çekmiş.Eve giren hırsız ve hırsızdan mülhem ilk filmChristopher Nolan, ortaöğrenimini Haileybury and Imperial Service College’de tamamladıktan sonra lisans eğitimi için University College London’a geçer. Okuduğu bölüm İngiliz edebiyatıdır. Okuldayken sürekli kısa metrajlı filmler çeker. İleride adından söz ettirecek farklı ve kendine has senaryoların temelleri o dönemlerde atılmaya başlar. 1997’de film prodüktörü Emma Thomas ile evlenir Nolan. O sıralarda ise Graham Swift’in “Waterland” kitabına tabiri caizse kafayı takmıştır. Çok sonraları yönetmenliğini yapacağı ‘Inception’ (2010) gibi filmlerin temelini, bu romanda geçen eşzamanlılık unsurlarına borçludur. Velhasıl-ı kelam, tam bu sırada bir gün hırsız girer evine. Nolan, oldukça etkilenir bu olaydan ve kendisinin ilk özgün senaryosu olan Following (1998) bu esnada ortaya çıkar. Ertesi yıl ise bu hikâyeyi beyazperdeye aktarır ve ilk uzun metrajlı filmini çeker.Following ortalama bir filmdir ve ortaya çıkan sonuç Nolan’ı tatmin etmez. İstediği şey dehasını tüm yönleriyle ortaya koyan bir esere imza atmaktır. Tam da bu sırada Nolan’ın adını tüm dünyaya duyuracak film olan Memento’nun (2000) yapımları başlar. ‘Memento Mori’ isimli kısa bir hikâyeden uyarlanan film oldukça sıra dışı ve Nolan’ın üslubunu sonuna kadar yansıtan bir yapım olur. Tersten akan bir hikâye söz konusudur ve kurgu, normal bir sinema izleyicisinin tahayyül etmekte zorlanacağı bir kurgudur. Film tüm dünyada ciddi yankı uyandırır ve yönetmenin başarısı pek çok ülkede dilden dile dolaşır.Nolan, Batman’a el atıyorMemento inanılmaz bir şöhret ve itibar getirir Nolan’a. Üzerinden henüz iki yıl geçmiştir ki bu sefer başrollerini Al Pacino, Robin Williams ve Hilary Swank’in paylaştığı “Insomnia” (2002) yapımına girişir. Bu yapımı da ilgi görür fakat Memento’nun sahip olduğu şöhrete ulaşamaz. Artık daha ciddi projelere girişmenin vakti gelmiştir. Nolan, kolları sıvar ve oldukça meşhur bir karakterin hikâyesini beyazperdeye aktarmak için çalışmalara başlar. O isim Bruce Wayne’den başkası değildir. Bilindik ismiyle Batman. Üç filmlik bir seri halinde kurar projeyi Nolan. İlk film 2005 yılında “Batman Begins” olarak selamlar izleyiciyi.Nolan’ın Batman profili, kendinden önceki Batman profillerinden oldukça farklıdır. Ve izleyici, bu Batman’i daha çok sever. Önceki versiyonlarında yer alan trajikomik yapı artık yerini sadece trajik bir duruma bırakmıştır ve daha karanlık bir atmosfer vardır. Herkes üçlemenin devam filmlerini merakla beklerken araya bir film sıkıştırır yönetmen: “The Prestige” (2006) İki illüzyonist arasındaki rekabeti anlatan yapıt türünün en kaliteli işlerinden biri olarak görülecektir.Her filmi merakla beklenen ve rüştünü ispat etmiş bir yönetmen olmuştur artık Nolan. Sıra Batman serisinin ikinci filmine gelmiştir. “The Dark Knight” (2008) vizyona girdiğinde, sinema salonlarında neredeyse izdiham yaşanır. Batman’i bir süper kahramanın ötesine taşıyan Nolan, hikâyeyi kendi üslubuyla ve oldukça farklı bir şekilde verir. Sorunlu bir karakter olan Bruce Wayne’in yanına bir de Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker karakterini ekler. Ve pek çok kişiye göre bir başyapıt ortaya çıkarır. Nolan’ın elini değdirdiği her şey altına dönüşüyordur sanki.“Daha iyisini yapamaz artık” denilen anlarda sinemaseverlerin karşısına onları daha da şaşırtacak projelerle çıkıyordu Nolan. Bir sonraki projesiyse “Inception”du. (2010) Uzun süredir gerçekleştirmeyi planladığı bir yapımdı bu. İzleyicinin kafasını allak bullak etmek istiyordu. Senaryosu baştan sona kendisine ait olan bu film, vizyona girdikten sonra uzun süre konuşuldu, üzerine teoriler üretildi ve tüm dünyada yankılandı. Artık sıra Batman efsanesine son noktayı koymaya gelmişti. “The Dark Knight Rises” (2012) ile Nolan, üçlemenin son halkasını tamamlıyordu. Arkasında ise milyonlarca hayran bırakmıştı.Aradan geçen iki yıldan sonra şimdi de “Interstellar” filmiyle karşımızda beyazperdenin dâhi yönetmeni. Michael Caine gibi kemikleşmiş seçimlerin yanı sıra Nolan bu filmde tercihini Matthew McConaughey, Wes Bentley, Anne Hathaway ve Jessica Chastain’dan yana kullanıyor. Empire dergisine verdiği röportajda ise film için şu cümleleri sarf ediyor: “Aslına bakılırsa, Interstellar alıştığımız o klasik yapıya sahip bir film, lakin anlatı ögelerinin tazeliği onun değerini artıran özelliği. Hatta, benim çocukluğumda izlediğim büyük gişe filmlerine benzetiyorum onu bu yanıyla; zeki, meydan okuyucu, tansiyonu sürekli ayakta tutan yapısıyla. Bir açıdan da Inception’ın aynadaki yansıması aslında Interstellar. Inception’ın içe daraldığı yerde, o dışa açılan bir film.” Her yapımında ‘kurgunun dibine vuran’ Nolan’ın yeni filminde bizleri nelerin beklediği ise merak konusu. Henüz erken tabii fakat Stanley Kubrick alınmaz ise kendisi için modern zamanların Kubrick’i olma yolunda hızla ilerliyor dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız herhalde. Christopher Nolan hakkında eksantrik bilgiler Her ne kadar hayatı kadraja bağlı olsa da Christopher Nolan’ın renk körü olduğunu pek çoğumuz bilmeyiz. Kırmızı ve yeşili göremiyor.Bir James Bond hayranı.Stanley Kubrick ve Ridley Scott favori yönetmenlerinden.Sinemaya çok genç yaşta âşık olan Nolan, henüz yedi yaşındayken babasının 8 mm kamerasıyla çektiği gerçeküstü bir kısa metraj film olan “Tarantella” PBS kanalında gösterildi.Nolan, 3 filmlik bir Batman serisini baştan aşağıya çeken ilk yönetmen.E-mail adresi yok. Asistanı okuması için önemli mailleri bastırıp veriyor.Hafta sonları asla çalışmıyor.Sıcak çay bağımlısı.Film yapmadan önce iki haftasını babasının daktilosunda orijinal fikri yazarak geçiriyor.

    0 0

    Berlin, bu sıralar Türkiye’den aşina olduğumuz bir tartışmaya ev sahipliği yapıyor: Gentification. Türkçesiyle kentsel dönüşüm, göçmenlerin ağırlıklı yaşadığı Kreuzberg ve Kotti’nin dokusunu değiştirirken direnenleri de önüne katıp sürüklüyor. Değişimin bir diğer yüzü ise yükselen ırkçılık.İki market arasında belli belirsiz bir aralık var. Mevlana Dönercisi’ni geçtikten sonra dikkat kesilirseniz, Mevlana Camii’ne giren kapıyı da göreceksiniz. Aksi takdirde yanından geçip gitmeniz işten değil. Burada bir cami olduğunu belirten özel bir işaret yok.İçeri girdiğinizde sizi eski bir binanın içinde geniş bir alan karşılıyor. Alanın çeşitli yerleri kolonlarla bölünmüş. Dikkatli bakarsanız, bu geniş alanda birbirine uygun olmayan parçalar gözünüze ilişecek, eklektik bir mescitle karşı karşıya olduğunuzu anlayacaksınız.Kotti’nin merkezine düşen bu caminin 500 metre ötesinde başka bir mescit var, Ertuğrul Gazi Camii. Bu caminin kırmızı halıları, ferah havasını komşusunda bulmak imkânsız. Bu farkın nedeniyse, son zamanlarda Berlin’de yükselen değişimin habercisi. Mevlana Camii, Berlin’in ilk camilerinden. Henüz Türk işçiler kendilerine ibadet edecek bir yer bulamadıkları dönemlerde bir ihtiyaç üzerine ortaya çıkmış ve terk edilmiş bir fabrikadan bozularak cami haline getirilmiş. Bu ilk camiye biraz da vefa olsun diye yıllar sonra yeni bir cami inşa edilecekken, yine Mevlana Camii’nin hatırı korunsun istenmiş. Yapılan yardımlarla yapımına başlanan cami neredeyse hizmet verecek duruma geldiğinde 11 Ağustos günü kundaklanmış. Yapımı bitmek üzere olan caminin yüzde 80’ini yine elden geçirilmek zorunda kalınca, cemaat de bu eski yerde ibadete devam etmek zorunda kalmış.Hikâyenin buraya kadar olan kısmı aşağı yukarı biliniyor. Almanya’da son dönemde camilere yönelik saldırılarda artış var. 2001-2011 yılları arasında camilere yılda ortalama 22 saldırı düzenlenirken, bu rakam 2012’de 35’e, 2013’te 37’ye ulaştı.Burada denklemi bozan, Berlin. Bu tür saldırılara alışkın olmayan Kreuzberg sakinleri, yaşadıkları karşısında üzgün olsa da şaşkın değil. Onlar bu süreci, “gentificaiton”a bağlıyor.Yaşanan basit: Bir zamanlar şehri ortadan ikiye ayıran duvarın dibinde kalan Kotti ve Kreuzberg, duvarın yıkılmasıyla beraber şehrin ortasına denk gelince, bu semtin popülerliğini artırınca, içinde göçmenlerin barındığı evler dışarıdan gelen ve Berlin’de hipster diye anılan akımın öncülerine ev sahipliği yapmaya başlayınca... Göçmenlere yol görünmüş.Göçmenlerin Kotti ve Kreuzberg’de yaşadığı koşullar 20 yıl öncesinde hiç de iç açıcı değil. Kreuzberg sakinlerinden Osman, evlerin hemen hepsinin ortak tuvalete ve banyoya sahip olduğunu anlatıyor. Bu 4 katlı, 8 daireli bir apartmanda herkesin aynı tuvaleti kullanması demek. Eskiyen ve ev sahipleri tarafından yenilenmeyen evler, mahallenin değer kazanmasıyla beraber hızla elden geçirilmiş. Şimdi çoğunun tuvaleti ve banyosu var. Bu da kirasının neredeyse yüzde yüz artması demek. Talip Gün Artış karşısında önce direnen göçmenler, sonra yavaş yavaş şehrin daha dış mahallelerine gitmeye başlamış. Kentsel dönüşüm yalnız Türkleri etkilemiyor, mahallenin başka sakinleri de var elbette; İtalyanlar, Yunanlılar.Bu dönüşüm mahallenin tepkisine neden olunca düzenlenen eyleme Almanlar da destek veriyor. Kotti’de balıkçılık yapan Avni Bey, bu dayanışmayı, “insanlar da kiralar karşısında tepki vermesi gerektiğini biliyor çünkü bu durum herkesi etkileyecek” diye açıklıyor.Dükkâna balık yemeye gelen Aylin ve Fatma Hanım’ın da gündemi artan kiralar. Kulak misafiri olduğum sohbetlerine davet ediliyorum. Fatma Hanım 1972’den beri Kreuzberg’de yaşıyor. Artan kirası nedeniyle bu yıl Kotti’ye yakın Wedding’e taşınmış, daha da uzağa gitmeyi düşünmüyor:“Eski evime 900 Euro veriyordum. Evin koşulları iyi değildi. Küçüktü, banyosu sonradan ilave edildiği için sürekli sorun yaşıyorduk. Buna rağmen sürekli kira yükselince önce ev sahibine itiraz ettik. Berlin’e dışarıdan gelen öğrencilerin oluşturduğu bir kira sistemi var. Üç-dört öğrenci bir araya gelip kiraları karşıladığı için tek yaşayanlar dezavantajlı. Üstelik kimse söylemese de evlerin Almanlara gittiği aşikâr.”Aynı duruma Talip Gün de işaret ediyor. 2011’de artan muhalefet nedeniyle kurulan inisiyatif içinde sözcülük yapanlardan. Almanların da destek verdiği büyük bir yürüyüşün ardından Kotti’nin ortasında bir “gecekondu” kurulmuş. Şimdi burada kentsel dönüşüm karşıtı bir muhalefet yürütülüyor. Talip Bey’e göre süreç tamamen ranta dayalı ve ırkçılıktan besleniyor:“Kotti ve Kreuzberg dış çeperde kalan ve unutulan mahallelerdi. Duvar yıkılmadan önce Almanlar buraya uğramazdı bile. Tek tük Alman yaşardı. Apartmanlarda 10 daire varsa 9’unda göçmenler kalırdı. Duvarın yıkılmasıyla beraber hızlı bir dönüşüm yaşandı. 2-3 sene içinde daha çok Alman gelmeye başladı. 20 sene içinde evlerdeki nüfus tamamen değişti. Şimdi bir apartmanda 10 daire varsa 2 göçmen aile kalmıştır. Kira ofisleri ne kadar ayrımcılık yapılmadığını söylese de biliyoruz ki, sıra bekleyenler arasında öncelik hep Almanların.” Gün’ün dikkat çektiği bir başka şey cami yangınları:“Cemaat tedirgin. Berlin’de eskiden ırkçı saldırılar yaşanmazdı. Bu, yabancısı olduğumuz bir şeydi. Son 5 yıldır bu saldırılar arttı. Özellikle camilerin hedef seçilmesi çok düşündürücü. Mevlana Camii’nin inşası bittikten sonra yaşanan bu olay cemaatin çok moralini bozdu. Ortaya çıkan rant nedeniyle ırkçılık baş gösterdi ama adına ırkçılık denilmiyor. İslam karşıtlığı diye de açıklayabiliriz bu durumu. Sorduğunuz zaman ‘Sizinle bir sorunumuz yok ama IŞİD çok kötü’ diyorlar. Aslında sorun tamamen göçmen politikalarıyla ilgili.”Başka bir saldırı olması ihtimali karşısında ne düşünüyorlar? Kreuzberg’in buluşma noktalarından Symrna’da çekirdek çitleyen üç arkadaş yanıtlıyor sorumu. İkisi meslek lisesinde öğrenci, biri bu yıl adalet yüksekokuluna yazılmış. Halil’e göre çeteler de bir yol:“Bir zamanlar Cartel’i oluşturan bir güç vardı. İnsanlar kendilerini tedirgin hissettikleri zamanlarda böyle oluşumlara yöneliyorlar. Biz de şimdi tedirgin hissediyoruz. Sonuçta benim Almancam kusursuz, Türkçeyi neredeyse zor konuşuyorum ama bu yeterli değil. Saçım siyah olduğu sürece burada ayrımcılık göreceğimi biliyorum. Eskisi gibi değil belki, sonuçta biz ailelerimize göre entegre olduk. Yine de din, ayırıcı bir konu. Dilini yarım yamalak konuşmaya başlıyorsunuz ama dinini unutmuyor insan. Saldırılar o yüzden camilere. Dini de unutturmak istiyorlar.”Kotti’nin, Kreuzberg’in her yanında yükselen kafeler, Çin, Meksika, Filistin, Tayland yemekleri içeren mutfaklar, galeriler, atölyeler... Bunlara kendilerini hiç ait hissetmiyorlar mı peki? Cevap net bir “hayır”.“Burası hipsterların gelip takıldığı mekânlar. Hipsterlar, olayı bilmeyen, yüzeysel yaklaşan insanlar. Gerçek bir hayat süren, hipster olmaz. Ellerinde kulaklıklar, bütün gün insanları süze süre geziyorlar. ‘Gel bi çay iç, kendine gel’ diyesi geliyor insanın.”Türkiye’deki hipster modası da Halil’i üzüyor. Bir mesajı var zaten: “Akıllı olsunlar.”Mevlana Camii girişinde gelenleri karşılayan Camia Gazetesi’ni dağıtan Mevlüt Bey, gazeteyi alınca şaşırıyor: “İzinde misiniz?” “Evet” deyince “Okuyun, camilerimizi yakıyorlar.” diye elime tutuşturuyor gazeteyi. Gazetenin manşeti de saldırılar ve bunların hiç ciddiye alınmaması. Balıkçı Avni Bey’e göre, polis bu saldırıya da diğerlerine de ‘ırkçı’ saldırı demeyecek. Ama yaşayanlar tanım bulmakta zorlanmıyor, neden?“Bir tuvaleti koymak için bile önce insanlığa değil de ranta bakıyorlarsa, buna ben nasıl ırkçılık demeyeyim?”

    0 0

    Hükümet yetkilileri ‘yeni Türkiye’ retoriğinin ısrarla üzerinde dururken, son günlerde yaşanan olaylar ‘90’lara mı dönüyoruz?’ söylemini beraberinde getirdi. Yeni Türkiye’yi ete kemiğe büründürmenin yolu geçmişe çizgi çekmekten geçse de, o günleri bir daha yaşamamak için sadece üzerine ‘çizgi çekmek’ yetiyor mu?Bir süredir eskiye duyulan özlemden kaynaklı bir nostalji rüzgârı esiyor sosyal medyada ve televizyonda. 80’li ve 90’lı yılları anlatan diziler çekiliyor, o yıllarda popüler olan şeyler paylaşılıyor. Geriye dönüp baktığımızda 90’lı yıllara dair nostalji yapacağımız pek çok unsur var, tabii bir o kadar da hatırlamak istemediğimiz kâbuslar... O yıllar genelde suikastlar, koalisyonlar, pop furyası, açılan özel kanallarla anılıyor. Her gün yeni bir faili meçhul cinayet yaşanırken, terör ayyuka çıkmış, haber bültenleri karakol baskınları, çatışma, ekonomik çöküş, ambulans gelmediği için ölen insanlar, hastane kuyrukları haberlerinden geçilmiyordu. Çinlilerin meşhur “İlginç zamanlarda yaşarsın” ahını almışız gibi, yaşayarak geçti 90’lar. Ve görünen o ki, Türkiye bu bedduanın etkisini hâlâ üzerinden atabilmiş değil. Bir süredir dillerden düşmeyen “90’lara mı dönüyoruz?” sorusunun cevabını son zamanlarda yaşananlar veriyor. Şimdi beraber bakalım ‘yeni Türkiye’ iddiaları üzerinde ısrarla durulurken, 2014 yılında 90’ları nasıl yaşadığımıza, hangi unsurların, olayların bizi geriye ve ‘eski Türkiye’ye götürdüğüne ve götüreceğine.Cinayetlerin faili hâlâ meçhul mü?1990’lar günlük ölüm, infaz, katliam haberlerinin normalleştiği bir döneme işaret ediyor. Devlet terörünün ayyuka çıktığı, bilhassa Kürtlerin gece vakti kapılarının kırılıp evinden alındığı ve bir daha dönemediği, hâkim sınıfların tam bir yönetme krizi içerisine girdiği bir dönem. 90’lar Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok suikastlarıyla başladı, Uğur Mumcu suikastıyla sürdü ve Ahmet Taner Kışlalı suikastıyla tamamlandı. Bolu-Düzce-Hereke üçgeninde işlenen cinayetler ve Susurluk olayıyla akıllarda kaldı. Bugün ise bu suikastlara benzer faili meçhuller yaşanıyor. Adana’da Kürtçe Azadiya Welat ve Özgür Gündem gazetesini dağıtan 46 yaşındaki Kadir Bağdu’nun ensesine kurşun sıkılarak öldürülmesi. HÜDA PAR üyesi Fethi Yalçın’ın Bingöl’ün Karlıova ilçesinde kendisini takip eden araçtan açılan ateş sonucu öldürülmesi. Yine Bingöl’ün Serpmekaya köyünde HÜDA PAR üyesi Cengiz Tiryaki’nin evinin taranması sonucu ölmesi. Van’da HÜDA PAR’a yakın olduğu belirtilen Muhammed Latif Şener’in öldürülmesi. Suruç’ta aynı güzergâhta bir saat arayla eski Belediye Başkanı Salih Tekinalp ve oğlu Sinan Tekinalp’in infaz edilmesi. MİT’in kendisini ajanlıkla suçladığını söyleyen Lübnanlı gazeteci Serana Shim’in trafik kazasında ölmesi 90’lı yılların faili meçhul cinayetlerini hatırlatıyor.2014’te sokağa çıkma yasağı mı?Güneydoğu’da terörün en azılı olduğu yıllar 90’lara tekabül ederken, bölgede olağanüstü hal ilan edilmesi, sokağa çıkma yasakları ve sıkıyönetim halleri rutin haline gelmişti. Bugün ise Kobani’deki IŞİD saldırılarını protesto etmek için başlayan şiddet eylemlerinden sonra Diyarbakır, Batman, Mardin, Van, Siirt ve Muş’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Sokağa çıkma yasağı en son olağanüstü halin devam ettiği 22 yıl önce bu kadar geniş kapsamlı ilan edilmişti. 21 Mart 1992’de Nevruz kutlamalarında çıkan olaylarda 38 kişinin hayatının kaybetmesinin ardından 4 ili kapsayan sokağa çıkma yasağı uygulanmıştı.Kürt fobisi hortlarsa…‘En iyi Kürt ölü Kürt’tür’, Kenan Evren’den kalan ‘Kürt yoktur, karda kart, kurt sesi vardır’ söylemlerinin kol gezdiği o yıllardan bugüne görünen o ki Kürt fobisi yeniden hortladı. Türkiye’nin Kürt korkusu o yıllarda hem iç hem de bölge siyasetinde de elini kolunu bağlamıştı. Anlaşılan ‘Sevr sendromu’ bir türlü Türkiye’nin yakasını bırakmıyor. Devleti saran bu korku aynıyla vatandaşa da sirayet ediyor. Bugüne gelindiğinde aynı sendrom küçük bir ateşin fitillenmesinde yangına dönüşebiliyor. IŞİD’in Türkmenlerden sonra Kobani’de yaptığı saldırıların ve vahşetin bazı sosyal medya kullanıcıları tarafından desteklenmesi hayli ilginçti. Zorda kalındığında çıkarılan teklifsiz kanunlar, kendi çıkarına zarar getirmemek adına yapılan keyfi tutuklamalar, gözaltılar demokratik bir hukuk devleti olduğu söylenen Türkiye’de aradan geçen 24 yıla rağmen devam ediyor. MİT mensubuna adam öldürme yetkisi bile verilen MİT Yasası kabul edildi. Yeni yasal düzenlemeler güvenlik güçlerine geniş yetkiler verirken, ‘Hükümete karşı suç’ gibi, her yere çekilebilecek, çok tehlikeli bir suç cinsi literatüre giriyor. Polise artık savcı izni olmaksızın amirinin onayıyla istediği kişiyi 24 saat gözaltına alma yetkisi veren İç Güvenlik Reform Paketi onay bekliyor. Torba torba, paket paket keyfi kanunlarla öngörülebilir hukuk yok ediliyor.Misliyle karşılık verilirOlayları körükleyen, topluma daha çok nefret ve kin saçan siyasetçi söylemleri yıllar geçse de etkisinden bir şey kaybetmiyor. Kobani eylemlerinde yakıp yıkan, olay çıkaranları sakinleştirmesi gereken devlet aklı yine şaşırtmadı. İçişleri Bakanı Efkan Ala ‘şiddetle bir şeyin çözülemeyeceği, eğer bu şekilde devam ederse misliyle karşılık bulacağı’ şeklinde bir açıklama yaptı. Demokratik hukuk devletlerinde polisin görevi “misliyle karşılık vermek değil, suçluları ve suç delillerini yakalayıp adalete teslim etmek” olduğunun hâlâ içselleştirilemediğinin göstergesiydi bu ifade. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Beşir Atalay, hazırlanan iç güvenlik reformunun ne kadar cici bir paket olduğunu anlatırken, hedeflerinin Türkiye’yi normalleştirmek, sivilleştirmek olduğunu, vatandaşların hayatını kolaylaştıran ama bireysel özgürlükleri daha çok garanti altına alan bir çalışma gerçekleştirildiğini belirtiyor. Akabinde “Bu bir geri adım değil, 2004’te yine kendimizin yaptığı düzenlemeye geri dönülüyor.” diyor. Doğrusu Atalay, Meclis’e sevk edilen yeni yargı paketi ile ilgili eleştirileri cevaplarken itiraf niteliğindeki bu açıklamasıyla 2004 MGK kararlarındaki imzaları uygulayacak yasalar yaptıklarını mı itiraf ediyor merak konusu.Birileri ‘Şehit gelmiyor mu?’ demiştiTerörün tırmandığı 90’lı yıllarda her gün gelen şehit haberleri o kara günleri yaşayanların malumu. 2012 yılından beri çözüm süreci ile beraber ‘Bakın hiç şehit gelmiyor, evlere ateşler düşmüyor, anaların yüreği yanmıyor’ diyen hükümet yetkililerinin nedense şu aralar art arda gelen şehit haberleri karşısında sesi çıkmıyor. Geçen haftalarda Bingöl İl Emniyet Müdürü Atalay Ürker’e şehir merkezinde yürürken silahlı saldırı düzenlendi. Saldırıda Ürker yaralanırken, yanındaki İl Emniyet Müdür Yardımcısı Atıf Şahin ve Komiser Hüseyin Hatipoğlu şehit oldu. Hakkâri’de karakola elektrik malzemesi almak için çarşıya çıkan 3 asker yüzleri maskeli 3 teröristin saldırısına uğradı. Yüksekova’daki hain saldırıda, paltolarının altından Kalaşnikofları çıkartan PKK’lılar arkalarından ateş açtı ve üç asker de şehit oldu. Bu olayın ardından gelen “Hemen cezalandırıldılar” açıklaması, hukuktan bihaber üstün devlet aklının göstergesiydi. Daha sonra cezalandırıldılar denilen kişilerin, askerleri vuranlar olmadığının ortaya çıkması ‘Ancak Türkiye’de olur’ dedirtiyordu. Diyarbakır’da ise hava astsubay Üstçavuş Nejdet Aydoğdu da hamile eşiyle pazarda meyve alırken maskeli iki kişinin silahlı saldırısı sonucu şehit oldu.‘Ölüm, işçiliğin fıtratında var’Zonguldak Kozlu Madeni’nde 200’e yakın işçinin patlamada öldüğü 92 yılını herkes unutsa da eşini, evladını, babasını kaybedenler unutmaz. Tıpkı bugün meydana gelen işçi ölümlerinin unutulmayacağı gibi. Esenyurt’ta bir AVM yapımında çalışan 11 işçi yanarak can verdi. Soma’da 301 işçi madende, Torunlar Center şantiyesinde 10 işçi asansör denetimsizliğinin sonucunda katledildi. Hâlâ akıbeti belli olmayan 18 işçiden sadece ikisinin günler sonra çıkarıldığı Ermenek maden faciası ve işçilerin durumu belirsizliğini korumaya devam ediyor. 2014’ün ilk dört ayında en az 396 işçi sorumsuz yönetimler yüzünden ölürken, ne yazık ki bu sayı artmaya devam ediyor.Dün irtica, bugün cemaatler90’lı yılların henüz başında Hava Kuvvetleri’ne bağlı 15 subay, astsubay irticai faaliyetler sebebiyle ordudan uzaklaştırılırken 28 Şubat MGK’sıyla cemaatler, dini hayatını yaşamaya çalışanlar itinayla Kırmızı Kitap’a alınıp fişlenmişti. Bugün 28 Şubat’takinden daha uzun süren bir MGK’yla, cemaatleri Kırmızı Kitap’a almaya çalışan derin devlet aklı yine devrede.‘Sus, yoksa ölürsün’90’lı yıllara damgasını vuran ölümlerden biri de gazetecilerin ölümleriydi. Baskılara aldırış etmeden gazetecilik yapmaya çalışanların sonu hep aynıydı. Hürriyet Gazetesi yazarı Çetin Emeç, silahlı saldırı sonucu öldü. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu, arabasına konulan bomba ile öldürüldü. Evrensel Gazetesi’nin yazarı Metin Göktepe, Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen Rıza Boybaş ile Orhan Özen’in Alibeyköy’de cenaze törenlerini izlerken gözaltına alındı sonra polisler tarafından dövülerek öldürüldü. Kürt milliyetçisi gazeteci-yazar Musa Anter, bir suikast sonucu öldürüldü. Bugün benzer gazeteci ölümleri olmasa da, baskıyla yıldırılmaya çalışılan, yılmadığında ölüm tehdidi alan, ifade özgürlüğü kısıtlanmaya çalışılan gazeteciler var. Merkez medyada muhalif ya da AKP’ye mesafeli olmayı sürdüren gazetecilerin başlarına bir şeyler geleceği alenen yazılıyor, havuz medyasının tetikçi yazarlarıyla bu isimler ikaz ediliyor. Geçen haftalarda Taraf Gazetesi yazarı Murat Belge ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Aydın Engin’e yönelik suikast ihbarı bu sebeple hiç kimseyi şaşırtmadı.

    0 0

    Kürt sorununun önemli açmazlarından biri de koruculuk sistemi. Devlet imkânlarıyla PKK’ya karşı silahlanan ve bugün can korkusuyla yaşayan korucu ailelerinin durumu bölgedeki sarsılan toplumsal ilişkilerin en açık örneği.Geçtiğimiz günlerde Bitlis’in Çeltikli köyünde koruculuk yapan Nihat Çaprak, kurşuna dizilerek öldürüldü. İki aydır kayıp olan Çaprak’ın cesedi direğe bağlı ve ağzına 10 TL konulmuş bir şekilde bulunmuştu. Altı çocuk babası Çaprak’ın bu fotoğrafı köy koruculuğunun açtığı yarayı tek karede özetliyordu sanki. Bölgede terörle mücadele adına orduya yardım etmeleri için kimi ikna edilen kimi ise mecbur bırakılan aileler, bu işe başladığı günden beri kendi halkına düşman yaşıyor çünkü. PKK’nın bölgede daha rahat hareket etmeye başlamasıyla birlikte ise korucu aileleri iyice diken üstünde yaşıyor. Köy Korucuları Federasyonu Başkanı Seyithan Karadağ, örgütün elinde 100 kişilik bir korucu listesinin olduğunu söylüyor. Kendilerini korumak için sürekli şehir değiştirmek zorunda kalan bu kişilerin en büyük korkusu ise çocuklarının başına bir şey gelmesi. Geçen hafta bugün gazetesine konuşan Karadağ, çözüm sürecinden beri 12 korucunun öldürüldüğünü anlatıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet politikası olarak desteklenen koruculuk sistemine çözüm sürecinin getirdiği bir ‘çözüm’ ise yok gibi. Zira “Süreç PKK’nın silahsızlanmasıyla sonuçlanacak. Kapsamlı bir afla insanlar evlerine dönecek.” vaatlerine karşın korucuların durumuyla ilgili herhangi bir ‘hayal’ dahi kurulmadığı eleştirisi yapılıyor.Bölgeyi daha iyi tanıdıkları için PKK’ya karşı silahlandırılan korucu ailelerine sadece örgütü destekleyen Kürtlerin değil diğerlerinin de kızgınlığı büyük. Bu yüzden bugün karşılaştıkları tehdide karşı onları yüksek sesle savunanların sayısı çok az. Haberimiz için görüş istediğimiz, bölge siyasetine ve toplumsal yapısına hâkim birçok ismin bu konuda yorum yapmaktan kaçınması da bunun bir göstergesi. Çünkü bölgede hâkim görüş korucu ailelerinin devletin verdiği imkânlarla kendi halkına zulmettiği. Bu yüzden Kürt halkının önemli bir kısmı aslında hiç olmaması gereken sistemin artık son bulmasını istiyor. Korucular ise bu süreçte yaşadıkları zorluklar gerekçesiyle özlük haklarının daha da artırılmasını istiyor.Uzun yıllar Güneydoğu’da saha araştırmaları yapan araştırmacılar birçok köyde korucular ve onların baskısına maruz kalan köylülerin yan yana yaşadığını söylüyor. Bu tahribata uğramış toplumsal ilişkilerin onarılmasının ise tazminat gibi parasal ödemelerle gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığına vurgu yapıyor. Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Necdet İpekyüz, çözüm sürecindeki belirsizlik ve kuşkunun korucular dâhil tüm toplumda gerginliğe neden olduğuna dikkat çekiyor. Zorunlu göç ve sosyal travmalar konusunda çalışmalar yapan İpekyüz, korucu ailelerin diğerleriyle iletişiminin bölgeden bölgeye değiştiğini anlatıyor. Buna göre bütün korucu ailelerinin köylerinde husumetle karşılandığı söylenemez. Ancak büyük resme bakıldığında yaşanan sosyal travmanın göz ardı edilemeyeceğini söyleyen Dr. İpekyüz, “Bu gerçeklik dikkate alınarak çalışmalar yürütülmelidir. Sonuçta son 30 yılda yaşananlar bütün toplumda onulmaz yaralara neden oldu.” diyor.Silahını geri veren ‘suçlu’ ilan edildiEnstitünün iki yılı aşkın süreli çalışmasından sonra geçtiğimiz yıl çıkardığı Köy Koruculuğu Araştırması da konuya ilişkin çarpıcı tespitler içeriyor. Daha önce yapılmış çalışmalar ve saha araştırmalarından yola çıkarak hazırlanan raporda halkın öfkesine maruz kalan korucuların nasıl bir çıkmaz içinde yaşadığı anlatılıyor. Öncelikle dikkat çekilen tespit ise tek tip bir korucu tanımı yapmanın mümkün olmadığı. Gönüllü başlayanlar, maddi nedenlerle kendini mecbur hissedenler, devlet baskısı gibi nedenlerle bu işe başlayanlar arasında Kürt kimliğine ve koruculuk sistemine karşı farklı bakış açıları görmek mümkün. Örneğin ordu ile anlaşarak tüm aşiretini korucu yazdırmış, suça bulaşmış bir aşiret reisi ile jandarmanın “ya korucu ol, ya köyü boşalt, boşaltmazsan yakacağız” tehdidi altında kalanları bir tutmak konuyu en başta yanlış yorumlamaya sebep olabilir. Çünkü derin devletin bir dönem kol gezdiği, art arda faili meçhullerin yaşandığı Güneydoğu’da jandarma tehdidi karşısında köyden çıkacak parası bile olmayan, çocuklarıyla perişan olmaktansa koruculuğu seçenlerin sayısı hiç de az değil. Buna karşın “isabetli şekilde” silah kullanamayan ya da silahlarını geri veren korucular devlet nezdinde ‘suçlu’ olarak tanımlanmış. Rapor, buna karşın koruculuk zırhını giyerek gasp, adam öldürme, tecavüz gibi adli suçlara karışanların ise cezasız kaldığını iddia ediyor. Yine, devlet tarafından daha sonra sahiplenilmedikleri yasa dışı faaliyetlere bulaştırıldıkları tespitini paylaşıyor. Bütün bunlardan yola çıkarak koruculuk sisteminin bugün adeta kördüğüm haline geldiğine vurgu yapılan raporda şu ifadelere yer veriliyor: “Siyasetçilerin de benzer şekilde yararlandıkları aşiret liderleri ve korucular, isteseler de kurtulamayacakları bir ağa takılmış gibi görülmektedir.”Korucu ailelerini çıkmaza sokan diğer tutum ise Kürt koruculara karşı askerin güvensizliği. Rapora göre Kürt korucular askerden de devamlı surette aşağılayıcı tavır görüyor. Buradan yola çıkılarak devletin kendi safındaki kişilere bile ayrımcılık yaptığı yorumu yapılırken, “Zorla veya gönüllülük yoluyla olsun, koruculuk yapmış olan Kürtlerin büyük çoğunluğu, devlet-asker-korucu ilişkisinde aldatıldıklarını düşünmektedirler.” deniliyor.Bugün korucuların hayatını tehdit eden sistem aslında tüm Kürt toplumunun toplumsal ilişkilerini sarsmış durumda. Bölgedeki sosyal bilimcilerin ailelerle yaptığı görüşmelere göre en büyük bedeli ödeyenlerden biri de çocuklar. Zira babalarının tercihlerinin cezasını toplumun dışına itilerek, aşağılanarak ve hatta bazen şiddet görerek ödemek durumunda kalıyorlar. Karşılığında ise babalarının eline verilen silahtan başka devletin hiçbir koruma vaadi yok. Korucu alımı durdurulmalı Birçok hükümetin iktidara gelmeden koruculuğu kaldırma sözü verdiğini yazan T24 yazarı Nurcan Baysal ise hepsinin iktidara gelince bu yapıdan faydalanmayı seçtiğini söylüyor. Kürt sorunu, kalkınma ve yoksulluk konularında yazan Baysal, Nihat Çaprak’ın infazından sonra kaleme aldığı makalede, “AKP hükümeti de aynısını yaptı. İktidara gelmeden önce kaldıracaklarını beyan ettikleri koruculuk sistemini 12 yıl boyunca kaldırmadılar.” diyor. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, yeni korucu alımı yapılmayacağını açıklamıştı. Buna rağmen 2013 Newroz’undan sonra korucu alındığını hatırlatan Baysal, “Bunların bir kısmına Tatvan’da çalıştığım yakılmış, boşaltılmış köylerde de, korucu köylerinde de bizzat şahitlik ettim.” diyor. Ve geçtiğimiz yıl ziyaret ettiği yarısı korucu olan Tatvan’ın Bolalan köyündeki bir köylünün sözlerini aktarıyor: “Ben bu barış sürecinden bir şey anlamadım. Bir acı kahveye mi satıldık? Hiçbir gelişme görmüyorum. Düşünüyorum düşünüyorum altından çıkamıyorum. Çünkü bizim köylerde yeni korucular alınıyor. Bu dava bittikten sonra ne olacak korucular? Onlar diyor ki ‘köy polisi’ olacağız. Bana bu kadar zulmettiniz, bana polis mi olacaksınız şimdi? Ben bunu kabul ediyor muyum?”

    0 0
  • 11/08/14--16:00: Tablo değil doğal!
  • Boyalı Tepeler olarak bilinen, doğal güzelliğini renkli katmanlardan alan bölge büyük ilgi görüyor. Sel havzası olduğu dönemde oluşan tepelerde her rengin bir hikayesi var. Amerika’da Doğu Oregon’da bulunan John Day nehri havzasında yer alan "Painted Hills" (Boyalı Tepeler) olarak bilinen doğal güzelliğin renkli katmanların sel havzası olduğu zamanlarda yani 20 milyon yıl öce oluştuğu tahmin ediliyor. Boyalı Tepeler’in esaslı jeolojik sürecin haricinde tam olarak boyalı olmadığını belirten Dr. Mat Genge, Imperial College London’da Dünya ve Gezegen Bilimi konusunda üniversite asistanlığı yapıyor. Bunun yerine, farklı katmanların renkleri kaynağına dair ipuçları veriyor. Siyah katmanlar sel havzası boyunca kenarlarda büyüyen bitki örtüsünün çürümüş kalıntıları nedeniyle oluşmuş. Gri kayalar ise çamur ve sel geldiğinde çamurla çizilmiş olan çizgilerdir. Kırmızı tabakalar ise uzun zaman boyunca ılık su toprağı doyurduğunda oluşan toprak çeşidi olan laterittir. Renkli katmanların içinin şaşırtıcı fosil kalıntılarıyla dolu olduğunu söyleyen Dr. Genge, önceki yıllarda yaşayan at, köpek ve kılıç dişli kaplan kemikleri bugünkü deve ve gergedanlarla birlikte bulunduklarını açıkladı.

    0 0

    Türkiye onu Binnaz şarkısıyla tanıdı. Bir de Bulgaristan göçmeni Türk olduğunu bildi, o kadar. Kendine neden bir Rus araba markasını ad olarak seçtiğini ve kalbini çok kırdıklarını ise kimse bilmedi.Bir araba markasıyla özdeşleşecek kadar dalga geçiyor kendiyle, halk tipi ve sağlam. Hakkında söylenenlerin çerçevesini özenle bozmayan Ciguli, böylece göçtü dünyadan, Allah rahmet eylesin.“Benden Mersedes olmaz.” Kendini böyle anlatarak başlıyor söze. Artık herkes, üzerine düşeni anlasın.Öyle de yapmıyor, onu nasıl tanıyacağını da söylüyor sana: “Ciguli'yim ben.”Ciguli, Rusya'nın Murat 124'ü. Halk tipi. Sovyet AvtoVaz firmasınca üretiliyor. Pikniğe gitmek isterseniz içine doluşmanız yeterli. Acil bir durum mu var, onu da halleder. Yani işinizi görür, fiyatı ucuz, almak için günlerce hayal kurup yıllarca para biriktirmezsiniz.Tabii biz bilemedik Ciguli'nin manasını. Kendine bu ismi seçerek onu nasıl tanımamız gerektiğine de işaret eden Angel Yordanov Popov'u vefatına kadar Binnaz'la andık. Binnaz deyip geçmeyin, o da klarnetçi Gırnatacı Ahmet Babati'nin eşi.“Ben bir akordeon virtüözüyüm.” diye başladığında söze, akordeona metrobüsten ve Balkanlar'dan gelen göç dalgasından aşina olanların zihninde bir şeyler uyandı yavaş yavaş.Bir diğer adı Ahmet. Bulgaristan'da doğduğu yıllarda hüküm süren Türkçe isim yasağı yüzünden Ahmet olamayınca, Angel'i kullanmamak için Ciguli'yi seçiyor. Müzisyen bir babanın oğlu olarak yine onun izinden gidecek, beş kardeşinin geçimini üstlenmek için 1971'den itibaren Bulgaristan'la Türkiye arasında mekik dokuyarak para kazanmanın yollarını arayacak. Kendini hep Türkiye'ye ait hissediyor:“Ben yastığımı yorganımı bile Bulgaristan'dan almadım, hepsi Türkiye'den. Orada çok zor günler yaşadık. Bitti çok şükür ama ben hep kendimi buraya ait hissettim. Tarlabaşı'nda kaldığım fakir günlerde de, şimdi adım duyulmuşken de. El üstünde tuttular, sevdiler beni. Sağ olsunlar.”Tarlabaşı'nda tek göz odalarda süren bekâr hayatı, Kumkapı'da şantözlerin arkasında akordeon çaldığı günler. İlk kazandığı parayı iki tabak işkembe, kavun ve karpuza yatıracak:“İstanbul'da ilk gece hemen beni götürdüler bir düğüne. Bana o gece 50 bin lira verdiler. Aman hocam, nasıl sevindik biliyon mu yani? Burada kazandığım ilk parayla ağabeyimle beraber gidip ikişer tabak işkembe çorbası içtik Kumkapı'da. Bir de kavun, karpuz çok yedim. Bizim oralarda göremezdik, tadamazdık, yoktu paramız ki, çok fakirdik be hocam.”Sonrasında sesi “bet” diye nitelense de, ta o günlerden plakçıların ilgisini çekmiş. Tonlar arasında hızla geçiş yapmakla, istediği sanatçının sesini ustalıkla taklit etmekle ünlü. İbrahim Tatlıses'le Ferdi Tayfur'a hayran. İki çocuğunun da isimleri onlardan geliyor.Hollanda'da yapılan uluslararası bir akordeon yarışmasında birinciliği var. Bunu anlatırken nasıl da heyecanlı:“Niçin öyle oluyor ki, benden hep Binnaz istiyorlar? Ben yalnız Binnaz değilim, her türlü müzik yapıyorum dünyada. Konserde on kez Binnaz istiyorlar. Hiç fırsat vermiyorlar ki, ne akordeonumu gösterebiliyorum ne de vokalimi. Bulgaristan'dan geldim diye mi? Ben beş sene dayak yedim Bulgaristan'da. Bana niye televizyonlarda fırsat vermiyorlar? Hollanda'da akordeon yarışmasında Türkiye'yi temsil ettim. Birinci oldum, gurur duydum.”Raj Kapoor hayranı, tiz sesleri oradan kapmış. Hint filmlerinden tutun da Balkan müziklerine kadar her çeşit müziğe kulağı da, akordeonu da aşina. Türkiye'de iki şarkının ötesinde şans bulamasa da ona da razı:“Binnaz'dan tek kuruş almadım. Plak şirketi kazandı da n'oldu? Evlerini barklarını kaybettiler. Ah alırsan öyle olur. Binnaz çıktığı zaman okumam yazmam yoktu. İmzaları attım, iş işten geçti. Bende Türk sanat müziği var, arabesk var, Hint var, her türlü müzik yapabilen bir adamım ben ama bana bu fırsatı niye vermiyorlar? Dur Binnaz, dur Baldız. Binnaz, Ciguli'den meşhur oldu. Öyle oldu yani.”Son zamanları Bulgaristan'da. Niye? Kumkapı lokantalarında ona yarenlik eden Şarköylü Yüksel'e göre, biraz emeklilik biraz bıkkınlık:“Tabii kalbini kırdılar. Çok parasını çaldılar, maskara gibi davrandılar. Oysa akordeonu çok iyiydi. Cidden çok iyiydi. Bir numaraydı çaldığında. Bir yerden bir yere nasıl geçtiğini anlamazdın, çok hızlıydı parmakları. Biraz para kazandıktan sonra rahat etmek için artık daha az çalışmaya başladı. İçki sevmezdi ama sürekli gece hayatı. Bizim meslek yorar adamı.”O da öyle anlatıyor. Son zamanları dışarıda gezerek geçmiş. Daha çok şöhret, daha çok para… Hiçbirini istemiyor, onun adı Ciguli:“Avrupa'da çalıştım, Berlin'e gidiyorum. Kafede restoranlarda çalışıyorum. Seviyorlar beni sağ olsunlar. Ben Türk halkına hastayım. Daha çok çocuklar sevdi beni. Çünkü ben buyum, Mersedes olamam. Ciguli, ben Murat arabasıyım, ben olamam Mersedes.”15 yıl fabrikada tütün saran biricik aşkı, tek göz ağrısı Ayten'le 17 yaşında evlenip bir ömür yaşıyor. Hastane odasında gözlerini kaparken de yanında Ayten varmış, öyle diyorlar.Hayat felsefesi belliydi; “Ekmek parası gelir bulur seni. İnsanlığın olduğu yerde para var.” Ömrümüzden geçerken patinaj yaptı, künhüne vâkıf olamadık. Göz önünde gözlerden ırak yaşamıyla Ciguli, isimsiz, evsiz, parasız başladığı hayatını kendi seçtiği isimle, kendi seçtiği bir ülkede tamamladı. Selim Sesler gibi sessiz sedasız, bir köşede. Ruhuna el Fatiha.

    0 0

    Cüneyt Özdemir, artık Kanal D ana haber bültenini hazırlayıp sunuyor. 5N1K programı da sanıldığı gibi bitmedi, haftada bir yayınlanacak. Özdemir'in bir de yeni kitabı çıktı: Eğlencesini Yitiren Ülke. Özdemir’e göre bu dönemde değerli olan referans noktası olabilmek: “Gazeteciliği bir tarafa bırakıp bir görüşü savunmaya başladığınız zaman bir kesimin ‘kahramanı’ diğer tarafın da ‘düşmanı’ oluyorsunuz."Malum, Türkiye’de sular hiç durulmuyor. Kanal D’nin çiçeği burnunda anchorman’i Cüneyt Özdemir’i bulmuşken gündem değerlendirmesi yaptırmamak olmazdı. Özetle: Eğlencemizi kaybettik, hukuk sistemimizde büyük kaos var ama hâlâ işleyen bir demokrasimiz olduğu için şükretmeliyiz.‘Eğlencesini Yitiren Ülke’ sadece adıyla bile büyük beklentiyi beraberinde getirdi ama Radikal’deki yazılarınızın derlemesi olması hayal kırıklığı oluşturdu sanki...Yeni bir kitap aslında. Hayal kırıklığı oluşturduğunu düşünmüyorum zira şunu fark ediyorsunuz ki o yazıların birçoğunu pek çok kişi okumamış ya da çoğu hayatında ilk kez okuyor.Kalıcı olsun diye mi kitaplaştırıldı yazılar?Evet, çünkü gazete günlük tüketilen bir mecra. Oysa kitap farklı zamanlarda da okunabiliyor. Seçki yaparken günlük tüketilenleri değil, farklı içerikte ve kalıcı olacak yazıları aldık. Onları da zamana yayan bir formata getirip revize ettik. Sonuçta biz gazeteciler biraz da yazdıklarımızla var oluyoruz. Ama bu yazıların ne kadar kalıcı oldukları önemli. İleride referans olabilecek bir arşiv niteliğinde bir kaynak. Şuana kadar gelen geri dönüşlerde bir başarı olduğunu görüyorum.Türkiye eğlencesini ne zaman kaybetti, kırılma noktası ne oldu?Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasından vazgeçmesiyle, hayal kırıklığına uğramasıyla başladı diye düşünüyorum. 2009’da Avrupa Birliği sevdası bir tarafa bırakıldı. Konsantrasyon, Ortadoğu’ya ve meselelerine kaymaya başlayınca aksaklıklar da başladı. Çünkü Avrupa Birliği sadece gidilecek bir birlik değildi. Bir idealler, yaşam biçimi, demokrasinin tarifi, standartlar manzumesiydi. Bunların hepsini bırakıp tamamen kendi hikâyemizi yazmaya başlayınca… Daha doğrusu hükümeti yönetenler, hükümetin hedeflerini değiştirip farklı bir biçimde hayatı okuyup bütün toplumu formatlamaya kalktığında eğlencemizi de yavaş yavaş yitirdik.17 Aralık’ın bu sürece katkısı ne oldu?Polisler, savcılar, büyük yolsuzluklar var, alın bunlar da fezlekesi, fotoğrafları, ses kayıtları derken, hükümet bana darbe yapıyorlar diyor. İşte Avrupa Birliği standartları olsaydı ortaya çıkarılanlar kanuni mi değil mi diye bakılırdı. Hukuka uygunsa üzerine gidilirdi. Evrensel hukuk standartlarında bir ülkede yaşıyor olsaydık bunu hayata geçirenler üzerinden bir dava açılırdı.Aradan neredeyse bir yıl geçti. Ne dava açıldı ne de yolsuzluk soruşturmalarının üzerine giden var. Hatta Ankara, siyaseten davaların üzerini kapattı gibi...Kapatılmadıysa da belli değil. Türkiye’de beş dakikada değişiyor işler. Hukuk ve eğitim politikaları dünyada eşi benzeri olmayacak değişkenlikte. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Mesele darbe ya da yolsuzluk yapıldı’dan öte ortada hukuk kalmadı. Referansımız nedir, şu an bilmiyorum. Kanunlar altı ayda bir değişiyor. Sonra bu değişen kanunlar Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor, orada da değişiyor. Türkiye’deki hukuk sistemine baktığımda büyük bir kaos görüyorum.O zaman eğlenceden dem vurmak bile lüks kaçıyor desenize...Bırakın eğlenceyi bu kadar tedirginliğin olduğu bir ülkede bunun günlük hayatımıza yansıması da var. Şu anda bir TIR Boğaz Köprüsü’ne ters yönden girse, son gaz gitse, polis durdursa, şoför de annem hastanede oraya yetişmeye çalışıyorum gibi bir gerekçe sunsa ya da başka bir şey gerçekten bırakırlar. Çünkü hiçbir standart yok. Öte yandan kendi şeridinde giden bir araç keyfi bir sebepten trafikten men edilebilir.Kitabınız ‘Bir hayalim var’ yazısıyla bitiyor. O hayalinizde de hep daha demokratik bir ülkeye atıfta bulunuyorsunuz. Bu hayale ne kadar uzaktayız?Çok yakın değiliz ama hâlâ şükredeceğimiz bazı şeyler var. Mesela eskisi kadar askerler siyasetin içinde değil, barış süreci devam ediyor ki ilk günden beri destekliyorum. Gençlerimiz dağlarda birbirini vurmuyor, öldürmüyor. Umarım bu süreç sonuca da ulaşır.Dağlarda değil ama şehrin ortasında öldürüyor.Her şeye rağmen çözüm süreci devam ediyor ama. Ve bence Öcalan bırakıncaya kadar da devam edecek gibi görünüyor. Ayrıca ekonomimiz orta gelir tuzağı denecek bir yerde tıkanıp kalsa da neyse ki kötü değil. Yani bir felaket yaşamıyoruz. Bu üç meseleyi göz önünde tutarak söyleyebilirim ki iyi durumdayız. Ama elbette biz özgürlükler üzerine kurulu bir ülke olmalıyız. Demokrasiye, hukuka referanslarımız sağlam olmalı. Her şeye rağmen umutsuz değilim. Eğlencesini yitiren ülke derken de bitti gitti kül olduk değil. Çünkü hâlâ iyi kötü işleyen bir demokrasimiz var. Hâlâ sandığa gidip oy kullanıyoruz.Bunlarla yetinmeli miyiz?Hayır ama şükretmeliyiz, yok gibi davranmaya hakkımız yok. Çünkü bu noktalara kolay gelinmedi.DOĞRU KARAR VERDİM Mİ DİYE DÜŞÜNMEYE BAŞLADIMSizin eğlence durumunuz nasıl peki?Kanal D’ye geçtiğimden beri hayatımda olmadığı kadar çok çalışıyorum. Tüm gün binadayım, eğlenceye vakit yok şu sıralar.Haber bültenleri facia, trafik kazaları, cinnet haberlerinden geçilmiyor. Sanki ülkede güzel hiçbir şey olmuyor gibi. Çiçeği burnunda haber direktörü olarak ne düşünüyorsunuz?Geçen günlerde dünyaca ünlü piyanist Lang Lang’ı yayında ağırladım. Yayın öncesi anlamıyor ama öylece haberlere baktı. Dehşete kapıldı. Gördüğü her haber sonrası aman Allah’ım, deyip durdu. Öyle bir haber sırası var ki IŞİD, Kobani, maden kazası, üniversitede öğrenci çatışmaları... Şimdi bu kadar üzücü, can sıkıcı haberden sonra vur patlasın çal oynasın mı diyelim? Diyemiyoruz. Son yıllarda belki de en az eğlence programının yayınlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bir sürü mafya, derin devlet, töre, dram ağırlıklı diziler var. Komedi gözden düştü.Bir ülkede bir senede gerçekleşecek gündem bizde bir günde gerçekleşince doğal tabii...Aynen. Geçen haber seçkisine bakıyorum. Ülker Grubu dünyada üçüncülüğe yükselmiş. Binlerce insana iş veriyor, istihdam sağlıyor. İngiltere’nin en büyük ulusal bisküvi markasını satın almış. Fakat ana haberlerde bir satır yer bulamıyor kendisine. Ülkenin geldiği durumu görüyor musun? Kimse artık iyi, mutlu, güzel haber talep etmiyor. Ne kadar çok cinayet, kan o kadar çok reyting. Böyle kısır döngünün içine hapis olduk. Bu memleketteki genel atmosferin bir yansıması sadece. İnsanların güzel haber duyma konusunda tercihleri azaldı.AK Parti hükümetinin iktidara geldiği ilk yıllarda özellikle ulusalcı kesim tarafından ‘Türkiye İranlaşacak’ yaygarası koparılmış, bu konuda topluma ciddi bir korku yayılmıştı. Son dönemde yaşanan özgürlükler, insan hakları ihlallerinden sonra ‘Biz demiştik ama inanmamıştınız’ söylemleri arttı. Bu açıdan değerlendirseniz Türkiye İranlaşıyor mu hakikaten?Türkiye hiçbir zaman İranlaşmadı, böyle bir tehlike de hiç olmadı. Bu, derin devletin bir umacısıydı. Kitleler bununla kandırıldı, politikaya alet edildi. Bunun sonucu olarak ne yazık ki biz koskoca profesörlerin özel kamusal alan diyerek kadınların başörtüsünü tartıştığını gördük bu ülkede. Yıllarca bu konu bizim ‘büyük meselemiz’ oldu. Meclis’e kapalı diye milletvekillerini sokmadık. Türkiye yıkılacak, bilmem ne olacak. Ne oldu? Hiçbir şey. Bence biz doğru tespitlerde bulunmuyoruz. Hep birilerinin gösterdiği umacıları korku nesnesi olarak yayıyoruz. Bizim burada tek ihtiyacımız olan demokrasi. Bu açından İranlaşmıyoruz ama ne yazık ki Rusyalaşıyoruz.Rusyalaşıyoruz derken?Daha otoriter, hesap soramayan, içine kapalı bir topluma dönüşüyoruz. Dünyayla ilişkilerimiz minimuma indi. Adı Türkiye olan bir uzay gemisine binmişiz sanki, camlarımız da sıkı sıkıya kapalı ve bunun içinde kendimizi yemekle meşgulüz. Oysa büyük bir dünya var etrafımızda. O sosyal, psikolojik bağlar her geçen gün biraz daha azalıyor gibi geliyor bana. Gerçeklikten de kopuyoruz haliyle.5N1K gibi marka olmuş bir program tam olgunlaştı ve siz bir anda Kanal D’ye geçtiniz.Herkes bıraktığımı düşünüyor. Moda deyimiyle bir algı operasyonu. Halbuki izleyici kitlesi CNN Türk’ün 10 katı fazlası ve arkasında büyük bir haber merkezinin desteklediği bir kanala transfer oldu. Tek farkı eskiden haftada dört gün yayınlanıyordu, şimdi dosyaların ve muhabirlerin olduğu bir formatla haftada bir gün yayınlanacak.Teklif mi geldi, nasıl oldu?Yıllardır farklı dönemlerde, farklı kanallardan bu tarz teklifler geliyordu. Ben de böylesi bir tempoya girmek istemediğimi söylüyordum. Tekrar böyle bir teklif gelince deneyeyim dedim. 15 yıldır aynı formatta gidiyorum, hayatımda değişiklik olur, renk katar dedim.Henüz çok erken ama renk kattı mı?Açıkçası şu anda kara kara düşünüyorum acaba doğru mu yaptım diye. Çünkü sabah 8’den akşam 9’a kadar kanalda olup, her haberle harfi harfine ilgileneceğimi düşünmemiştim. Daha kolay olur diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Bakalım, deniyoruz. Bir işe başladığımda sonuna kadar elimden geleni yaparım. Umarım bu da öyle olur.Yeni stüdyonuz fazla kasvetli sanki...Haklısın, biraz daha aydınlatılmalı diye ben de düşünüyorum.Hükümetin size ‘gıcık’ olduğu, tabiri caizse kellenizin istendiği söylentilerinin ortaya atıldığı ve Doğan Grubu’na ciddi vergi denetimleri olduğu bir dönemde Kanal D Haber’in başına geçtiniz. Şimdi spotlar daha bir üzerinizde…(Gülüyor) Ekrana çıkmışsanız CNN Türk ya da Kanal D’de fark etmez. Ayrıca benim sosyal medyada 2 buçuk milyon takipçim var. Orada yazdığım bir cümle de benim kariyerimi bir anda bitirebilir ki. Artık multimedya kullanılıyor. Sitem var, yazı yazıyorum, haber programı yapıyorum, haber sunuyorum ve tüm kimliklerim iç içe geçmiş durumda. Bu açıdan mecranın büyüklüğü önemli değil. Önemli olan kim olduğunuz ve ağzınızdan çıkan sözlere, duruşunuza dikkat edip etmediğiniz.Kanal D’de dik duruşumu devam ettirebilirim diyorsunuz yani...Kanal D Haber’in en büyük özelliği herkese eşit mesafede durması, objektif olması. Bu açıdan Mehmet Ali Birand’dan ve Serdar Cebe’den taşınan ciddi bir haber kimliği var. Benim buraya gelirkenki amacım bu objektif kimliği özellikle şu dönemde altını çizerek devam ettirmekti. Bu açıdan bunu gerçekleştireceğim konusunda bende hiçbir tedirginlik yok, tam tersi bir güven var.Radikal’deki yazılarınız sona erdi, başka bir yerde yazacak mısınız?Birkaç farklı gazeteden -sağ olsunlar- teklif geldi ama şu anda işime konsantre olmaya çalışıyorum. Bu yüzden bir süre yazmayı düşünmüyorum.Merhum Birand, Kanal D Haber’i devraldığında ciddi bir magazin ortamı vardı. Siz nasıl bir Kanal D devraldınız?Şimdi de ana haber bültenlerinde müthiş bir ajans, demeç haberciliği söz konusu. Ayrıca büyük bir şiddet kol geziyor, kan gövdeyi götürüyor. Benim ilk günden yaptığım şey şiddet haberlerini minimuma indirmek, Türkiye’de iyi şeyler de oluyor duygusunu vermek, haberi ve detaycı haberciliği ortaya çıkarmak oldu. Biz ajansların değil, ajanların bizim haberlerimizi kullanmasını sağlamak ki pazartesi gününden itibaren bunu başardık.İlk yayınınızda sahaya ineceğinizi, izleyiciyi habere dahil edeceğinizi, muhabire önem vereceğinizi söylediniz. Haber, maliyetli bir iş. Reyting kaygısı yaşıyor musunuz? Bu iş tutar mı sizce?Yüzde 100 reyting kaygısı güdüyorum ama reytinge mahkum olmayacak kadar mesleğime saygım var, gazeteciliğe inanıyorum.Nasıl bir haber direktörüsünüz peki?Bu işin orgenerallerinin muhabirler olduğuna inanıyorum. Bu yüzden bütün muhabir arkadaşlarım sabah toplantılarında beni görüyor. Birlikte haber akışına bakıyoruz. Onların fikirlerini alıyorum, değer veriyorum. Önümüzdeki günlerde yönetime de katacağım onları. Zaten varlar ama onları parlatmak istiyorum. Star muhabirler göreceksiniz yakın zamanda. Yıllar boyunca beraber olan arkadaşlar arasında kırgınlıklar, küskünlükler olmuş. Çeşitli kast sistemleri kurulmuş. Bunları kırmaya çalışıyorum. Muhabir sadece muhabirlik yapar, editör sadece bilmem ne yapar algısını yıkmaya çalışıyorum.Büyük bir lider var, bir türlü röportaj yapamıyoruz!Dipnot TV nasıl gidiyor, vakit ayırabiliyor musunuz?Tabii. Orada apayrı bir ekip çalışıyor. Şu anda hâlâ en çok okunan dergi. Aksiyon dergisiyle yarışıyoruz. Aksiyon bayide satılıyor, biz download ediliyoruz. En çok satan Aksiyon diye biliyorum. 55-60 bandında ama biz de aynı banttayız. Hatta 100 bine dayandığımız oluyor.Yeni projeleriniz olacak mı peki?Şu an için ana haberi yapayım yetecek bana. Ama bir iki projem var. Adını söylemeyeyim, çok sürpriz bir şey üzerine çalışıyorum.Kafayı taktığınız, sürekli eleştirdiğiniz İstanbul’un kaldırımları ya da restoranlardaki bebe sandalyeleri üzerine mi yoksa?(Gülüyor) Hayır. Çok alakasız bir alan. Haberle, dijital dünyayla alakası yok. Çok çok sürpriz bir proje. Altı aydır çalışıyoruz. Şubat ya da martta hiç aklınıza gelmeyecek bir konumda göreceksiniz beni.Magazin programı mı yapacaksınız, ne?Söylemem, başka bir şey.Çok merak ettim biraz ipucu verseniz...İpucu vermeyeyim ama başlayacağı zaman ilk sana söyleyeyim.‘17 Aralık’tan beri her gün birinci sayfasında ‘paraleller’ kelimesi yer alan gazeteler var. Hayatın akışına aykırı bu’ diye bir açıklamanız oldu. Sizi de paralelci ilan etmesinler...Böyle saçma bir ülkede yaşıyoruz işte. Ben bunu söyledim de bu yanlış mı, kafadan mı uyduruyorum?Şu süreçte aydınlar bile objektif bir yorumda bulunurken ‘ben paralelci değilim’ açıklaması yapma ihtiyacı hissediyor.(Gülüyor) Benim cemaate duruşum sekiz yıl önce neredeyse şimdi de orada. O zaman da söylemek istediklerimi söylemekten korkmuyordum şimdi de korkmuyorum. Ana akım medyada bir gazetenin manşeti 18 Aralık’tan beri paralel diye çıkıyor. Bu hayatın akışına aykırı. İki şey olabilir. Hadi bir ay, iki ay manşet yap. Ama bir yıl boyunca bir gazetenin manşeti aynı konuyla çıkıyorsa burada artık hedef gazetecilik değildir, başka bir misyonu vardır. Herhalde çok ‘ciddi’ bir durum var ki böyle manşetler atıyorlar. E yani bunu da söylemekten korkmamamız gerekiyor.Mesleki kariyeriniz boyunca dünyaca önemli isimlerle röportajlar yaptınız. Ulaşamadığınız biri kaldı mı?Evet büyük bir lider var. Bir türlü röportaj yapamıyoruz.Kim?Recep Tayyip Erdoğan. (Gülüyor) Sürekli irtibattayız ama sıra bize gelmiyor bir türlü. İleteceğiz diyorlar.Kabul etse ne sorardınız, sorabilir miydiniz ya da? Malum başbakana, cumhurbaşkanına soru sormanın başarı sayıldığı bir dönemdeyiz.Sorardım tabii. Vallahi her şeyi sorardım. O kadar çok sorum var ki...

    0 0

    Usta fotoğrafçı Ara Güler’in “Ara’dan 77 Yıl Geçti” kitabı beşinci baskısını yaptı. Usta’ya yayımlanmış 56 kitabını hatırlatınca, “56 kitap yapan adamı döverler be!” diyor. Kitabı vesilesiyle görüştüğümüz Güler’in fotoğrafçılığa ve İstanbul’a dair ezber bozan sözleri var. Bir de Picasso ve Salvador Dali'nin de yer aldığı ilginç hatıraları…Son günlerde Ara Güler adının geçtiği bir dolu etkinlik var, sizin için yapılanlardan hâlâ keyif alıyor musunuz?Alırım ama uzarsa kızarım, hafakanlar basar. Berlin'de retrospektif bir sergi var 240 fotoğrafımın olduğu, renkli siyah beyaz karışık. Günde bin kişi geziyor. Spiegel'de bir yazı çıkmış, hem Leica'da hem sergiden bahsediyor. İsveç'te bir sergi vardı. Bundan sonra Kore'de bir sergi olacak. Koreliler buraya iki kere geldi, fotoğraf seçtiler, benim Kore umurumda değil, 14 saat tayyareye binip gidemem, zaten tayyareye binmekten korkuyorum.Adınıza çıkan 56 kitap var, bunlar şu daha iyidir diye ayrım yapıyor musunuz?56 kitap yapan adamı döverler be! Olur mu 56 kitap ama fotoğrafta olur neden? Her an değişen bir şeyin karşısındasın ve ondan bir şey yakalıyorsun. Bunları yan yana getirdiğin zaman yeni bir dünya oluşturuyorsun, bu oluşturduğun dünya senin dünyan oluyor. Ve sen onu mecburen seviyorsun zaten. Ben aslında bütün kitaplarımı seviyorum. Tabii ki bu daha iyidir dediğim vardır, ama mühim olan o değildir, mühim olan fotoğraf nedir sorusunun cevabıdır.Ara Güler'in gözünden fotoğraf nedir?Fotoğraf bir kere sanat falan değildir. Fotoğraf görülen bir şeyin zapta kayda geçmesidir. Fotoğraf meselesi bir arşiv meselesidir. Arşiv; kaybolmasın, yitmesin, bitmesin, gene bakayım, gene göreyim diye. Onun için fotoğraf bir alettir, makinedir onunla hayatı yakalarsın hayatı yakalamak da arşiv yapmandan çok daha mühimdir. Bir arşiv bir dünyayı getirir. Fotoğraf makinesinin icadı bunun içindir.Biz eski İstanbul'u sizin kadrajınızdan gördük, Ara Güler'in hafızasında kalan İstanbul nasıldı?Benim yaşadığım İstanbul zaten İstanbul değildi. Aslında ben de İstanbul'u görmedim. İstanbul zaten bitmişti. İstanbul Pera'da bitti. Bizanslılar 1917'de Rus İhtilali olduğunda buraya beyaz Ruslar geldi, o Asmalı Mescit kuruldu, orada bohem hayat oldu, herkes oraya daldı, Markiz açıldı falan ama onda bitti hayat. Bugüne baktığında Limon diye sadece pastane kalmıştır. İnsanlar zamanla kendilerini bitiriyorlar, onun için biz İstanbul'un ölüsünü görüyoruz, ölü İstanbul'un üstünde geziyoruz ve neredeyse öyle kokacak. Zaten İstanbul'un kokuları gelmeye başladı pislikten. Benim bildiğim İstanbul, fotoğrafçı Abdullah Biraderler'in zamanındakinden hemen biraz sonrasındır. Gerisi bir şey değildir. Bir de benim dediğim gözle İstanbullu adam yok. İstanbul'da fotoğraf çekmiyorlar ıstırap çekiyorlar. İstanbul ıstırabı çekiyorlar. Çünkü kaçırdıkları İstanbul'u bulamıyorlar.Ucundan yakaladığımız İstanbul'a özlem duyuyor musunuz?Sokağa çıktığım zaman o eski İstanbul'u arıyorum ben ama yok. Nerede bu İstanbul, denize düşmüş. Sevdiğin İstanbul nedir? Salacak'ta bir apartman veya bir bahçe var onun arkasında bir konak var oradan kör kedi çıkar veya ufak bir kedi yavrusu çıkar camdan atlar aşağıya. İnsan neye memleketim der? Çünkü orada camdan gördüğü kıza âşık olmuştur, bütün bu hatıraların yan yana gelişiyle memleket doğar, onun için herkes memleketinde doğduğu yerde ölmek ister. Çünkü hatıraları oradadır yani, orada var olacağını düşünür, ben de şimdi fotoğraf çekmeye giderken o var olmasını istediğim şeyleri arıyorum ve bulamıyorum. Hayatın temposu değişti.Orayı bulduğumda insanlar 21. yüzyılda Roma'yı yaşıyorduSizin meraklarınız arasında arkeoloji de var. Antik kent Afrodisias'ı bir tesadüf sonucu buldunuz değil mi? Afrodisias'a gittiğimde insanlar adeta 21. yüzyılda Roma'yı yaşıyordu. Sonra oraya arkeoloji geldi, bahçe haline soktu, çiçekler dikti, taş yığını yaptı. Yaşayan Afrodisias öldü. Müzeye bağladı, müze zaten ölü demektir. Adnan Menderes'in baraj açılışını çekmeye gitmiştim. Sonra kaybolduk. Yolu bulmaya çalışırken koca koca kayaların içinden geçtik sonra bir ışık gördük meğer kahveymiş, saat on birdi, lüks aydınlatmasında iki üç insan, odun sobası var, pişpirik oynuyorlar. Roma şapitoları, sütunları üzerinde almışlar masa diye kullanıyorlar kahvede. Romalılar bezik oynuyor, düşünsene bundan daha enteresan ne olabilir. O Romalılarla röportaj yaptım. Afrodisias röportajı diye yaptım. O gece orada kaldık. Dedim burada muhakkak bir şey var. Şapitoları falan kahvenin içinde görünce, nasıl bir yer burası diyerek her tarafı gezmeye başladım. Çocuklar arkama takıldı, abi gel burada da taş var, bir bakıyorsun boynuna kadar gömülü heykel toprakta kalmış kafası dışarıda. Evde bir tane sütun üstünde Afrodit'in bir şeyi var. Bir adam, ineğin yanında sigara içiyor. Oturduğu yer bir şapito. Sokakta yürüyorsun kocaman bir lahit, insanlar lahidin içinde çamaşır yıkıyordu, lahidin altını delip arkasına bir leğen koymuşlar oradan şarap yapıyor.Heyecan verici, yaşayan bir Roma kasabası gibi…Bunları çektim. Hayat mecmuasına götürdüm. Hepsi birden, “Gider dağın taşın fotoğrafını çekersin, Türkan Şoray'ın fotoğrafını falan çek de kapak yapalım.” dedi. Türk basınının hali budur. Bugün de böyle. Sebahattin Eyüboğlu'na söyledim, İpsiroğlu'na söyledim, kimse yazmadı yazı. Adam bulamıyoruz, röportaj çıkmıyor. Ben de röportajı dünyanın en büyük mimari mecmuası var, patronu arkadaşımdı, oraya gönderdim. Orada on sayfa çıktı, bizim gazeteler de; “Gavur nasıl yapıyor röportajı.” dedi. Ama altına bakmıyor ki imza Ara Güler diye. Gittim Amerikan servisine Horisen dergisi sana on sayfa ayırdık renklisi varsa gönder, yerin hazır diyor. Rüstem Doyuran vardı müzeler genel müdürü ona gittim, bir sürü fotoğraf var, yazacak adam yok. Dedi ki; “Bir akrabam var Türk ama Amerikalı oldu artık, adı Kenan Erimdir, meşhur arkeolog. Belki yazar.” O da bir üniversitede arkeoloji hocası. Talebelerini aldı, benim dediğim yere getirdi. Orada kocaman şantiye yapıldı misafirler gelip gidiyor.Ben olmasaydım Türk Edebiyatı yüzsüz kalırdıEdebiyatçıların çoğu benim arkadaşımdı, her gece Sabahattin Eyüboğlu grubu vardı. Entelektüel bir hayat vardı. İnsanlar birbirlerinin evine gider edebiyat konuşurlardı. Şimdi futbol maçı konuşuyorlar. Necip Fazıl Kısakürek, dünyada gelmiş geçmiş en büyük şairdir, fakat çok tehlikeli biridir. Orhan Veli Kanık arkadaşımdır, sarhoşken belediyenin açtığı lağım çukuruna düşüp öldü. Orhan Kemal de arkadaşımdı. 6-7 Eylül günü sokakta yürüdüğümüz babası Güney'in İstiklal Mahkemeleri başkanıydı. Atatürk'ten kaçıp gitmiştir. Bedri Rahmi Eyüboğlu da haftanın üç günü birlikte olduğum adamlardan. Fikret Mualla, dünyanın en iyi adamıdır. Sabahattin Eyüboğlu hocamızdı bizim. Onların içinde yaşadım. Onlara gidip de röportaj yapmama gerek yoktu.Dali'nin fotoğraflarını çektim, bir hafta sonra öldüPicasso'nun da fotoğrafını çektim. Benim avantajım Time'ın muhabiri olmamdı. Ama Picasso ile çok uğraştım. Önce arkadaşını sonra oğlunu araya koysam da olmadı. Picasso yok dedi mi bitti. Resim kitapları yapan bir kitapevinin sahibi arkadaşım Picasso'nun Metamorfoz kitabını yapacaktı. Çalışmak için yanına gidecekti. Gittik ve çektim. Salvador Dali de otelde kalıyordu. Time'daki arkadaşlara sordum; “Dali ile röportaj yapmak istiyorum ne yapar?” Hiç deneme dediler. Oteline gittim, 101 numarada kalıyormuş. Oraya çıktım. Kapısını açtım ve bana bakıyor; “Niye benim fotoğrafımı çekmek istiyorsun?” dedi. “Çok meşhursun da onun için.” dedim. “Benim dakikam 25 bin dolardır.” dedi. “Güzel ama ben bir dakikada fotoğraf çekemem ki!” dedim. Beni tuttuğu gibi dışarı attı. İşte o an, hah dedim bu adamın fotoğrafı çekilir. O akşam bir Yahudi arkadaşımla yemeğe gittim. Dali beni dışarı attı dedim, “O benim vaftiz babam.” dedi. “Ama sen Yahudi'sin o Hıristiyan nasıl olur?” dedim. “Sen karışma.” dedi, gitti konuştu. Ertesi sabah saat 11'de gittik. Dali bana bakıyor ben ona. Bir gün evvel kovduğu adamım. ‘Ben seni bir yerden tanıyorum.” dedi. “New York'taki basın toplantısından tanıyorsun.” dedim. “Sen benim filmi biliyor musun?” dedi. “Hangi film?” dedim, “Benim yaptığım bir film var nasıl bilmezsin? Bir Endülüs Köpeği'ydi ismi.” Hemen aklıma geldi. Onu al gel, akşam sinema oynatacağım size dedi. Aldım, izledik, konuştuk. Dali, her gün bütün sarhoş, esrarkeş ve serserileri topluyordu. O atmosferi seviyordu. Ben de o serserilerden biri oldum, baktım ki Dali hep yanımda. Öğlenleri işim Şanzelize Caddesi'ne düştüğü zaman gidip orada yemeklerimi yiyorum. Günün birinde dedim, “Senin fotoğrafını çekmeliyim. Adamakıllı bir fotoğrafın yok.” Tam fotoğraf çekeceğim, kılıç çeker bana. Kılıçla dolaşıyordu, kesecek beni. Dedim, “Duracaksın, ansiklopedi Britannica gibi, bana bakacaksın.” “Kimse yokken gel.” dedi. Ertesi gün saat onda gittim, üç gazeteci daha geldi. Hani dedim benden başka kimse olmayacaktı dedim. Dur dedi ben onları hemen salarım dedi. Elinde de gümüş saplı bir baston var. “Bilin bakalım, ziftin formülü nedir?” dedi. Kimse bilmedi. Formülü kafadan attı. “Benim adım Salvador Dali, bu bastonu ziftin içine sokar çıkarırım. Beş kuruşluk baston olur 50 bin dolar. Sen bunu yaparsan deli derler. Şimdi dediğimden ne anladınsa git onu yaz.” dedi. Üçünü birden toplayıp dışarı attı. O fotoğrafları o gün çektim. “Kılıçla oynuyorsun hep, ben seni matador olarak görüyorum.” dedim. Sonra perdeyi çekip aşağı indirdi, “Bak bu pelerin.” dedi. Sonra bana, evimde fotoğraf çekelim diye teklif etti ama o hafta öldü.Gülen, ‘Daha önce neden tanışmadık’ dedi Time'dan dediler ki git Fethullah Gülen'in röportajını yap. Yazar arkadaşım James ile gittik. Altunizade'de bir mektebin dördüncü beşinci katları Fethullah Hoca'nın, orada röportaj yaptık. Yanımızda tercüman yok, Fethullah Gülen konuşuyor, ben bunu İngilizceye nasıl çevireyim, neyse tercüman bulundu. Röportaj yaptık bende arada bir sürü fotoğraf çektim. Bana “Seninle niye daha evvel tanışmadık.” dedi, “Valla abi, olmadı da ondan.” dedim. Sonra bana birkaç kitabını imzaladı. “Ne zaman istersen veririm fotoğraf.” dedi. İyi adamdır öyle düşündükleri gibi değil. Zihnimde iyi bir adam olarak kaldı.

    0 0

    Belçika Kültür Bakanlığı’nın finanse ettiği Gizli Yüzler filmi, Belçika’da geçiyor ama yönetmeni ve oyuncuları Türk. Türkçe çekilen film, Avrupa’da alt yazılı gösterildi. Avrupalı Türklerin hayatları gibi... Film Avrupalı yeni nesil Türklerin yalnızlık buhranlarını anlatıyor.Belçika Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çekilmiş bir Türk filmi Gizli Yüzler. Yönetmeni, ana oyuncuları Türk. Belçika’da geçiyor hikâye. Kahramanların dışındaki herkes Belçikalı. Ama film Türkçe çekilmiş. Bu, izleyiciyi şaşırtan önemli bir detay. Türkleşmiş bir Avrupa. Avrupalılaşmış Türkler.Gizli Yüzler, korku-gerilim filmi olarak tanıtılıyor ama bence gerilim-dram tarzı bir film. Yalnız kalmış şehirli bir kadının dramı… Filmin sonu ise şaşırtıcı. ‘Olaylar hiç de sanıldığı gibi olmayabilir’ mesajını veriyor. Gizli Yüzler, Belçika doğumlu bir Türk yönetmenin ikinci filmi. İlk filmi festivallerde epey ses getiren Sümeya Kökten, ikinci filmiyle Türk seyircisinin karşısına çıkmak istemiş. O yüzden senaryosunu Fransızca yazdığı filmi Türkçe çekmiş. Senaryosuna ilham veren ise kendisine Sümeya ismini koyan annesinin yakın arkadaşı Aynur teyzesinin hayat hikâyesi olmuş. Söndürmeyi unuttuğu sigarası yüzünden çıkan yangında iki oğlunu kaybetmiş. Gizli Yüzler filminin kahramanının hayatı da bu yüzden allak bullak oluyor. Eşinden ayrılıyor, psikolojisi bozuluyor. İşin içine boşandığı eşinin geçmişi karanlık yeni eşi, çocukları, bir cinayet vakası da girince polisiye bir gerilimle karşı karşıya kalıyor seyirci. Yönetmenin ikinci tecrübesi olması filmde ve senaryoda yer yer boşluklar, teknik eksikliklere sebep oluyor. Filmde yer alan polisiye öğeler ise Kökten’in 2 yıl öncesine kadar Belçika’da polis olarak görev yapmasından kaynaklanıyor. Kökten; “8 sene üniformalı, silahlı polislik yaptım. Aslında avukat olmak istiyordum. Ama avukatların da okuduğu metinleri virgülüne varasıya ezberlemek gerekiyordu, benim onun için sabrım yoktu. Polisliği de sevdim ama yaşadığım ırkçılık, motivasyonumu bozdu. Kaçmak için sinemaya girdim. Belçika’da polislerin yüzde 70’i Flaman ve Fransızca konuşanlara bile karşılar.” diyor. Aynı zamanda müzisyen olan Sümeya Kökten’in ilk filmi toplumun ötekine tolerans göstermemesini anlatıyor. Başörtülü bir kadına başkalarının tahammülsüzlüğü, aile baskısı, İslamofobi, yobazlık ve festivallerde ilgi görmesine sebep olan eşcinsel karşıtlığının yanlışlığı vurgusu. Kökten’e “Filminizde o vurgu olmasaydı, festivallerde ilgi duyulur muydu?” diyoruz. Cevabı şöyle oluyor: “Hayır tutmazdı. Çünkü acemice bir işti. Acemice olmasına rağmen bazı şeyler vardı, genel kadraj filan. Hem amatör hem profesyonel arasında bir işti. Ve toleransı işliyordu. Festivallerin ilgi duyması bir Türk’ün, bir Müslüman’ın tabuları işlemesi tabii ki. Ama ben inanmadığımı savunmam. “Ermeni soykırımı oldu, Türkler ölmedi ama Ermeniler öldü” diye bir film yaparsam hemen Belçika Kültür Bakanlığı’ndan bir milyon Euro alırım. Ama yapmam çünkü inanmıyorum. O savaşta Türkler de öldü, kusura bakmasınlar.”Kökten’in babası Belçika’ya işçi olarak gelen ilk 12 Türk’ten biri. Bugün 75 yaşında. 5 çocuğu var, en küçükleri Sümeya. Diğerlerinin hepsinin kendi şirketleri var ve hikâyeleri... Kökten’in bir sonraki projesi de babası gibi ilk gelenlerin hikâyesini anlatmak: “Belçikalıların ihtiyaçları vardı, çağırdı ve biz geldik. Onların işlerini yaptık. Artık ihtiyaçları yok ve ‘gidin’ politikası izliyorlar. İslamofobi ile ilgili bir belgesel olacak bu.” Belçika Kültür Bakanlığı’ndan bu belgesel için destek istemişler. Birtakım bahanelerle geçiştirilmiş. Kökten, “Belki de verirler.” diyor. Gizli Yüzler için destek vermelerinin sebebi sosyal bir sorunu ele almasıymış. “Toplumda boşanma oranları çok arttı. Türkler arasında da. Yalnız insanlar. Gizli Yüzler’de bunu ve sonuçlarını anlatıyorum.” diyen Kökten, yönetmen olarak temel vurgusunun tolerans olduğunu söylüyor. Ötekine tolerans göstermek.

    0 0

    Galatasaray’ın birkaç tane 100 milyonla ifade edilen borç sıkıntısı içinde olduğunu bilmeyen yok. Ancak yeni yönetimin tasarrufa başladığı nokta ‘eski Türkiye’yi hatırlatacak nitelikte. Demirel ve Ecevit dönemlerinde sık sık gündeme gelen bu tür tasarruf önlemleri hiçbir sonuç vermemişti. Duygun Yarsuvat yönetimi, bizi tekrar o döneme götürdü!Galatasaray’da Duygun Yarsuvat yönetiminin tasarruf önlemleri geçen haftanın gündeminde oldukça geniş bir yer tuttu. 65 yaşını aşmış olanları emekli etmek ve yararsız olduğu düşünülenleri işten çıkartmak gibi önlemlerin amacı ortada. Sarı Kırmızılı kulüp ağır bir borç yükü altında ve hızla toparlanamazsa önümüzdeki sezon Avrupa Kupalarına katılamama tehlikesiyle karşı karşıya. Hatta eski yöneticilerden Prof. Dr. Mehmet Helvacı’nın açıklamasına göre bu kötü olasılığın oranını yüzde 99’a kadar çıkarmak mümkün…Ünal Aysal’ın aniden bırakıp ‘kaçma’sında en önemli etkenin bu olduğu sır değil. Eski başkan, devraldığından çok daha iyi bir mali tablo bıraktığını ileri sürse de onunla aynı fikirde olan birini bulmak imkansız gibi. 7-8 aylık sınırlı bir süre için göreve gelmiş bulunan Duygun Yarsuvat yönetiminin işinin çok zor olduğu da biliniyor. Ağır borç yüküyle birlikte takımdaki 41 futbolcunun durumu yönetimi kara kara düşündürüyor. Atsan atılmaz satsan satılmaz bir yığın adama her ay çuvallarla para ödemek zorundasınız…Günler su gibi akıp geçiyor ve mutlaka birşeyler yapmak gerekiyor. Yarsuvat yönetiminin bir miktar sıcak para bulduğu ve acilden de öndeki bazı ödemeleri yaptığı yolundaki haberler gazetelerde yer aldı. İkinci adım da kulüpte çalışan personelinin bir bölümünün işten çıkarılması oldu. (Buna kıyım demek ağır kaçar, tensikat da epeyce eskimiş bir sözcük, siz istediğiniz gibi anlayın). İşten çıkarma konusundaki ölçütlerden biri, 65 yaş üzerindeki personelin bir nevi emekli edilmesi yaklaşımıydı. Ötekiler de herhalde işe yaramadığı düşünülen, eski başkanın adamı olarak görülen kişilerdi.Kulüplerimiz gibi ne kadar kötü yönetildiklerinin sayısız örneği gözümüzün önünde olan organizasyonlarda birtakım gereksiz insanlar mutlaka vardır. Bunların işten çıkarılması, kurumun hayatiyeti açısından gerekli olabilir. Fakat hiç gerekli olmayan transferler için 10 milyonlarca euro su gibi harcanırken girişilen bu tasarruf önlemi insanı sadece güldürüyor. Çünkü 7-8 aylık görev süresi içinde bu eyleminizle taş çatlasa 1 milyon euro yarar sağlarsınız. Yani attığınız taş ürküttüğünüz kurbağaya değmez. O arada belki de bir yığın insanı yok yere mağdur etmiş olabilirsiniz.Bu tür önlemleri son 10-15 yılda unutmuş gibiydik. Ondan önceki dönemde her iktidar zamanında gündeme gelen bir konuydu bu. Özellikle Türkiye’nin 70 cente muhtaç duruma düşürüldüğü 1970’lerde sık sık sözü edilirdi. Bununla ilgili paketler hazırlanır, iğneden ipliğe herşeyden tasarruf edileceği ileri sürülür, adeta davullar zurnalar çalınır, kampanyalar yapılır, neredeyse ulusal seferberlik ilan edilirdi. Peki sonuç? Onu hiç sormayın! Koskocaman bir hiç… Çünkü iyi-kötü tasarruf yapılabilecek bazı kalemlere kimse dokunamazdı. Örneğin, lojman ve makam aracı saltanatı konusunda hiçbirşey yapılamazdı.Bu tasarruf önlemlerinin komedi boyutuna vardığına defalarca tanıklık ettim. Örneğin, kamuda kullanılan beyaz kağıtların arka yüzüne de yazı yazılacağını ve bunların sonradan tuvalet kağıdı olarak kullanılacağını öneren-buyuranlar bile olmuştu! Üretmeyen bir talan ekonomisinin, ne kazandığı gözler önünde olanlardan bile vergi alamayan bir yönetim çaresizliğinin getirdiği çıkmazları güya böyle önlemlerle aşacaktık. Hiçbiri en küçük bir sonuç vermedi ve battık! 12 Eylül’ün bir yüzü de bu batış durumuyla ilgilidir…100 milyon euro çöpe atıldı!Galatasaray, 2011’de göreve gelen Ünal Aysal’la tekrar ayağa kalktı ve önemli bir atılım yaptı. Peşpeşe 2 şampiyonlukla Devler Ligi’nde oynama durumu, haliyle bunlara bağlı gelirlerin zirve yapmasını sağladı. Şirketin hisse satışından da önemli bir girdi sağlandı. Sponsor desteği arttı. Yani mali açıdan derlenip toparlanma konusunda önemli bir şans doğdu. Fakat hiç gereği olmayan bir yığın transfere ödenen akıl almaz paralarla bu şans ve imkan heba edildi. Sarı Kırmızılı kulübün gereksiz transferler için ödediği ve taahhüt altına girdiği paranın toplamı 100 milyon eurodan az değildir.Bu hesabı abartılı bulanlar olabilir. Hemen hiç oynamadan giden Hajroviç’le 5 milyon euro uçtu. Bruma’nın bonservisine 13 milyon euro verildi. Telles için de 7,5 milyon euro çıktı kasadan. İkisinin de kaçıp gitmesi uzun sürmez! Olcan’ın transferi için üste verilen Salih’in bonservis bedeli 2 milyon 750 bin euro idi. Takımda kaç maç oynayabileceği kuşkulu olan Yasin için de ona yakın bir rakam sözkonusu. Sadece 4 adamın maliyeti 30 milyonu buluyor. Bunun daha kendilerine ödenecek kısmı var. Göndermeye kalktığınızda yine para vereceksiniz. Bu durumdaki toplam oyuncu sayısı 15’i buluyor. Peki, o zaman, toplam maliyet 100 milyon eurodan aşağı olabilir mi?Peki, bunun karşılığında elde edilen ne? Sıfır bile değil, eksi! Bu kadar çok oyuncunun kadroda bulunması hem yönetimin saçmalamasına hem de teknik direktörün çuvallamasına yol açıyor. Yönetim saçmalıyor, belki de en gerekli adamlar olan Sabri ve Eboue’yi kadro dışı bırakıyor. (Üstelik o sırada, birinin 1,3 milyon, ötekinin 2,5 milyon olan yıllık ücretlerini tıkır tıkır ödüyor). Teknik direktör nasıl bir kadro yapacağını bilemiyor, her hafta birkaç oyuncusu değişen takımda da sistem ve oyun istikrarı oluşmuyor. Yani çok para harcayarak takımı güçlendirmiş değil tam tersine işleyen düzeni bozmuş oluyorsunuz. Sarı Kırmızılı takım 2 sezon önce oynadığı futbolu mumla arıyor!Ondan sonra da belki içlerinde son derece gerekli insanların bulunduğu birilerini işten çıkararak, bu korkunç kaybın belli bir bölümünü telafi edebilmeyi amaçlıyorsunuz. Buna hesap kitap bilen herkes güler. Üstelik ister-istemez yapılan haksızlıklar yüzünden o insanlardan bazılarının ahını alma durumunuz da var. Bütün bu nedenlerle çok geç değilse şu işi bir kez daha düşünün demeden edemeyeceğim. Bu tür tasarruf önlemleriyle ancak sözü edilen dönemin Demirel ve Ecevit hükümetlerinin vardığı yere gidilebilir. O yerin neresi olduğunu da sevgili hocam Duygun Yarsuvat benden çok daha iyi bilir. İkisi de Demirel değil mi? Brezilya’dan evimizde yediğimiz 4 golle bir kez daha sarsılırken FIFA da bizi biraz eğlendirme görevini üstlenmiş gibiydi. İlgili bültende Semih Kaya’nın Suat Kaya diye yazılması, kalecimiz Volkan Demirel’in de Süleyman Demirel oluşu çoğu gazetede ‘skandal’ olarak değerlendirildi.Elbette ki o kadar büyütülecek bir durum yok. Uluslararası alanda Türkiye olarak adımız silindikçe oyuncularımızla eski cumhurbaşkanlarını ayırdetmek de zorlaşıyor! Yakındaki bir maç bülteninde Sayın Cumhurbaşkanımızın adını görmek, hiç de şaşırtıcı olmaz!Üstelik arada ciddi bir bağ da bulunuyor: Allah uzun ömürler versin, 9. cumhurbaşkanımızın uzun yıllar süren 7-8 dönemlik başbakanlığı sırasında uluslararası alanda yediğimiz goller de hiç az değildi! Kendi ifadesiyle 70 cente muhtaç duruma düşmemizde en büyük etken, onun yaptıkları ve yapamadıklarıydı.

older | 1 | .... | 106 | 107 | (Page 108) | 109 | 110 | .... | 165 | newer