Are you the publisher? Claim or contact us about this channel


Embed this content in your HTML

Search

Report adult content:

click to rate:

Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

İnternetin İlk Türk Gazetesi, Türkiye’nin haber sitesi - Son haberler, Ekonomi, Politika, Yorum, Spor, Güncel, Teknoloji, Sağlık, Otomobil, Kültür Sanat, Magazin, Dış Haberler, Dünya Haberleri, Yerel Haberler ve Haber Arşivi. - Zaman Gazetesi

older | 1 | .... | 99 | 100 | (Page 101) | 102 | 103 | .... | 165 | newer

    0 0

    Bu yıl Hollanda'ya Türk göçünün 50. yıldönümü. Almanya'nın gölgesinde kalsa da Hollanda, bugün yarım milyona yaklaşan Türk nüfusu ile göç tarihimizde önemli bir yer tutuyor. İçlerinden siyasetçiler, futbolcular, sanatçılar ve yazarlar da çıktı. Milletvekili Tunahan Kuzu ile yazar Murat Işık'ın Holanda'sını dinledik.Göç tarihimizde Almanya'nın yeri o kadar büyük ki, sözlükte gurbet kelimesinin karşılığına Almanya hatta 'Alamanya' yazsak kimse itiraz etmez herhalde. Halbuki o sürekli bahsi geçen tahta bavullarını alıp uzak diyarlara göçen delikanlılar arasında, rotasını başka ülkelere çevirenler de vardı. Hatta o zamanlar nereye gidildiğinin çok önemi yoktu. Önemli olan nereyi bırakıp gidildiği idi. Almanya'ya göçün başladığı 1961 yılından 3 yıl sonra Anadolu'nun birçok şehrinden gençler gurbet için bu kez Hollanda'ya doğru yola koyuldular. Ankara ile Hollanda hükümeti arasında 19 Ağustos 1964'te işçi göçü anlaşması imzalanmıştı bir kere. Bir gün dönmek üzere gidenlerin bir başka ülkeyi memleket edinmelerinin hikayesi bu kez Hollanda'da yazılacaktı. Yazıldı da zaten. Göçün üzerinden yarım asrın geçtiği Hollanda'da bugün sayıları yarım milyona yaklaşan bir Türk nüfusu yaşıyor. Bu, 16 milyonluk bir ülkede hiç de azımsanacak bir rakam değil. Üstelik Türkler ülkedeki göçmen nüfus arasında en büyük paya sahip topluluk. Almanya ve Fransa'dan sonra en fazla Türk'ün yaşadığı ülkenin Hollanda olması da çok şey anlatıyor. Hollanda'ya Türk göçü, hiç olmazsa 50. yılında Almanya'nın gölgesinde kalmasın diye düşünerek iki Hollandalı Türkten göç hikayelerini dinledik. Biri 1978 yılında Kandıra'dan Hollanda'ya işçi olarak giden Cevdet Kuzu'nun 1981 doğumlu oğlu Tunahan Kuzu. İktidarda bulunan İşçi Partisi (PVdA) milletvekili olarak parlamentoya giren Kuzu, 50 yıl önce Türkleri bandoyla tren istasyonlarında karşılayan Hollandalıların torunlarının büyük kısmının bugün Türklerin ülkeden gitmesini ister noktaya gelmesine biraz sitemli. Ancak her şeye rağmen 'biz bu ülkenin parçasıyız' demeyi hiç bırakmıyor.Hikayesini dinlediğimiz diğer isim ise beş yaşındayken ailesi ile birlikte Hollanda'ya gelen Murat Işık. Işık, Hollandaca kaleme aldığı Kayıp Toprak adlı romanı ile ülkede büyük ilgi gören bir edebiyatçı. Göç onun için tamamıyla olumlu anılardan ibaret ancak anne babasının yaşadığı zorlukların farkında. Ve göçmen olarak yakaladığı başarı en çok ailesi adına mutlu ediyor kendisini: "Ailem benimle gurur duyuyor. Hollanda'da yaşadıkları zorlu yılların bu şekilde boşa gitmediğini görüyorlar. Bunu gözlemlemek de bana iyi geliyor ve onurlandırıyor." Ne oldu da 6 kişiden biri ırkçı partiyi desteklemeye başladı?TUNAHAN KUZU Tunahan Kuzu'nun göç hikayesi henüz birkaç haftalık bebekken Hollanda'ya gelmesi ile başlamış. Doğum yeri İstanbul. Çünkü hayata gözlerini açtığı vakitler, çoktandır Hollanda'da olan anne babasının her yıl rutin olarak gerçekleştirdiği yaz tatiline denk gelmiş. Tunahan Kuzu'nun doğumundan çok kısa bir süre sonra Hollanda'ya dönen aile, gurbet serüvenine kaldığı yerden devam etmiş. Kuzu ailesinin gurbetle tanışması ise Hollanda'ya Türk işçi göçünün ilk yıllarında başlamış. O kısmı Tunahan Kuzu anlatsın: "Rahmetli dedem Hollanda'ya zamanında hiçbir şeyi yok iken, birçokları gibi bir bavul eşya ile buraya gelip, bir miktar para kazanıp ailesi ve çocuklarının daha iyi bir hayat yaşaması için mücadele vermiş. Sonrası bilinen hikaye. Bir süre sonra memleketten anneannem, annem, dayılarım ve teyzem Hollanda'ya çalışmak amacıyla gelmişler. O yıllar zormuş. Rahmetli dedem bir taraftan çalışıp diğer taraftan özellikle Rotterdam'da çocuklar ve gençlerin dinlerini unutmaması için şehirde yaşayan göçmen çocuklarına kendi emekleriyle din dersleri vermekle zamanını geçirdi." Tunahan Kuzu'nun babasının Hollanda'ya gelişi ise annesinden sonra olmuş. 1978 yılında Kandıra'dan Hollanda'ya işçi olarak giden Cevdet Kuzu burada Tunahan Kuzu'nun annesi ile tanışıp evlenmiş. Üç yıl sonra da Tunahan Kuzu dünyaya gelmiş. Üniversite yıllarına kadar ailesi ile Maassluis'te yaşayan Kuzu, Erasmus Üniversitesi'nde kamu yönetimi okumak için Rotterdam şehrine gitmiş. Siyasete atılmadan önce bir süre PriceWaterhouse Coopers'ta danışmanlık yapan Kuzu, 2008'de Rotterdam belediye meclisinde görev yapmış. 2012 yılında ise İşçi Partisi'nden (Pvda) milletvekili seçilerek Hollanda meclisine girmiş. Kuzu'yu Hollanda'da milletvekilliğine götüren süreç kolay olmamış tabii. Büyük emekler harcanmış. "Ailemin ve özellikle anne babamın benim üzerimdeki emekleri paha biçilmez." sözleri ona ait. Onların hakkını asla ödeyemem ve eğer bugün ben bir yerlere geldiysem bu benim şahsi başarım değil. Bu benim üzerimde emeği geçenlerin başarısıdır. Toplumumuzun başarısıdır. Bulunduğum yer hasebiyle değil, yaptığım şeylerle ailemi gururlandırabiliyorsam ne mutlu bana." sözleri de. Hollanda'ya göçün 50. yılı kutlamaları yapılırken henüz birkaç gün önce ajanslara düşen bir haber ise biraz can sıkıcı. Hollanda Ayrımcılık Bürosu tarafından yapılan açıklamaya göre 2014 yılında bugüne kadar yapılan ayrımcılık bildirisi sayısı geçen yılı ikiye katlamış.Tunahan Kuzu da bu konuda çok dertli ve anlatacakları var: "Bundan 50 yıl önce dedelerimizin, amcalarımızın buraya ilk adım attıklarında Hollanda, toleransıyla tanınan bir ülkeydi. Büyüklerimiz, tren istasyonlarında bandolarla karşılandıklarını anlatırlardı. Benim her zaman sorguladığım şu oldu: Nasıl olur da bundan 50 yıl önce bizi bandoyla karşılayan bir neslin torunlarının birçoğu bizim bu ülkeden gitmemizi adeta kutlar şekline gelmiş olabilir? Neden zaman zaman yapılan anketlerde Hollanda'da yaşayan 6 insandan birisi ırkçı Geert Wilders'in PVV partisine oy kullanacağını ifade eder. Neden Hollanda'da yaşayan 3 insandan biri Wilders'in fikirlerinin bir gercek üzerine kurulduğunu söyler. Bunu görünce bir göçmen torunu olarak üzülüyorum. Üzülmekle kalmayıp sorguluyorum: Biz göçmenler olarak neyi nerede yanlış yaptık acaba? Bu ülkenin verdiği sosyal hakları suiistimal ettik mi? Kendi örf ve âdetlerimizden uzak çirkin hareketlerde bulunduk mu? Bu soruların cevabı kısmen evet olsa bile, şu anda bu ülkede yerli ile yabancılar arasında oluşan uçurumu yok etmenin zamanı geldi ve geçti. Bu ülkede ayrımcılık suç ve cezalarının artırılması lazım. Bu ülke eski değeri olan toleransı yeniden icat etmeli. Bu ülkede yaşayan yabancı düşmanları ve Müslümanlardan korkanlar artık bu ülkede Müslümanları ve yabancıları ötekileştirmek yerine, hazmetmeleri gerekiyor. Ve bunun için de herkes üzerine düşeni fazlasıyla yapmalı." Kuzu bütün sıkıntılara rağmen "Bu ülkenin parçasıyız." diyor ve ekliyor: "Bu ülke ne kadar ‘Henk' ve ‘Ingrid'in ülkesiyse Ali ve Zeynep'in de ülkesidir. Biz bu ülkeye katkı sağlıyoruz ve artık misafir sıfatını üstümüzden atarak ama aynı zamanda nereden niçin geldiğimizi, dedelerimizin, babalarımızın ve amcalarımızın ne kadar zorluk çekerek bize bir gelecek hazırladıklarının bilincinde olarak aynı azim ve gayret içerisinde bizden sonra gelen nesil için azami derecede çalışmalıyız. Aklına estiğinde akrabaları görememek göçün en zor yanı MURAT IŞIK (YAZAR) Hollandaca kaleme aldığı 'Kayıp Toprak' adlı kitabı Hollanda'da büyük ilgi gören Murat Işık'ın göç hikayesi de şahsına münhasır ayrıntılar içeriyor. Onun ve dolayısıyla ailesinin göç serüveni Almanya'da başlayıp Hollanda'da devam etmiş. Ailesi ile birlikte doğduğu şehir İzmir'i terk edip Hamburg'a göç ettiklerinde iki yaşındaymış. Almanya'da sığınma talepleri reddedildiği için beş yaşına geldiğinde yeniden, bu defa Amsterdam'a göç etmişler. Işık, "Kişisel olarak benim açımdan göç tamamıyla olumlu anılardan ibaret." diyecek kadar halinden memnun. "Ancak çocuk olarak elbette her şeyi görmüş olamam, çocuk oyunla ve genellikle kendiyle meşguldür." demeyi de ihmal etmiyor. Anne-babası için özellikle ilk yılların oldukça zor geçtiğini biliyor ve ekliyor: "Göç etmenin ne kadar meşakkatli olduğunu çok sonradan anladım, üstelik annemle babam kısa süre içinde iki değişik ülkeye taşınmak zorunda kalmıştı. Azımsanacak bir durum değil. Ancak benim için Hollanda'da büyümek bol yeşilli, bol çocuklu ve güvenli bir çevrede büyümek anlamında son derece memnuniyet vericiydi." Işık, Hollanda'da kendisini hiçbir zaman göçmen gibi hissetmemiş. Bunu en çok Amsterdam'da oturdukları Bijlmermeer semtinin çok kültürlü ve çok renkli olmasına bağlıyor. Bu şekilde düşündüğünde belleğinde hep güzel anılar var: "Farklı kültürlerden arkadaşlarımla, yemyeşil parklarda arabaların girmediği büyük oyun alanlarında oyunlar oynardık. Farklı kültürlerden arkadaşlarımın olması beni zenginleştiriyordu." Bijlmermeer onda o kadar güçlü bir etki oluşturmuş ki, şu an yazdığı ikinci romanı da burada geçiyormuş. Göçmen olmakla ilgili yaşadığı tek zorluğu ise 'akrabalardan uzak olmak' olarak adlandırıyor. "Dedelerim, amcalarım, teyzelerim, yeğenlerim hepsi ya Türkiye'de ya da Almanya'da. Epey uzun bir süre fotoğraf albümleriyle idare etmek zorunda kaldım, aklıma estiğinde onları görmeye gidemedim. Bunun özlemini duydum." Murat Işık, önce kendisini 'Hollandalı' olarak tanımlıyor sonra düzeltip 'Daha doğrusu İzmir'de dünyaya gelmiş bir Amsterdamlı.' diyor. Sebebi çok açık: "Hollandaca düşünüyor, rüyalarımı Hollandaca görüyorum ve Hollandaca yazıyorum. Kişiliğim ve yazarlığım bu ülkede biçimlendi." Ancak yazarlık serüveni onu son birkaç yıldır Türkiye'ye yaklaştırmış. Işık'ın 'Verloren Grond' adlı kitabı önümüzdeki ay Kayıp Toprak adıyla Türkçe basılacak. Roman yazma süreci Işık'ın aile geçmişine yolculuk yapmasına yol açmış. Sadece akrabalarına değil aynı zamanda Türkiye'ye de yaklaştırmış. Geçen sene ITEF Tanpınar Edebiyat Festivali'ne davet edildiğinde ilk defa Türkiye'de yazar olarak bulunduğunu söyleyen Işık, şunları söylüyor: "Bu vesileyle tanıştığım Türkiyeli yazarlar, yayınevi temsilcileri, edebiyat ajanları ve festival katılımcıları sayesinde Türkiye'ye duyduğum yakınlık daha da güçlendi. Benim için son derece kıymetli ve özel bir deneyimdi, İstanbul'da geçirdiğim o günleri sıcak duygularla anımsıyorum." Işık ailesi, oğulları ile haklı olarak gurur duyuyor. Annesi hâlâ gazetede yayımlanmış bir söyleşisini görse ya da televizyonda bir programa katılsa veya kitaptan bir bölüm okusa duygulanıyormuş. Işık'ın bunun nedenine dair bir tahmini var elbette, şöyle diyor: "Sanırım oğlunu ve kızını üniversitede okutarak Avrupa'da başarılı olmalarını sağlamış ve görevini yerine getirmiş olmanın haklı gururu ve duygusallığını yaşıyor. Önce Almanya'da sonra da Hollanda'da yaşadıkları zorlu yılların bu şekilde boşa gitmediğini görüyor, bunu gözlemlemek de bana iyi geliyor ve onurlandırıyor." Türk yazarlar sahneye çıkmaya başladı Kayıp Toprak, Murat Işık'ın kendi aile geçmişinden esinlenerek yazdığı, 60'lı yılların Türkiye'sini anlatan bir roman. 2012 yılında satışa çıktığı ilk beş ay içinde yedinci baskıya ulaşmış, Hollanda ve Belçika'da da çeşitli ödüller kazanmış. Doğu Anadolu Bölgesi'nde bir köyde geçen roman, 13 yaşındaki Mehmet ve ailesinin başına gelen olaylar etrafında şekilleniyor. Önümüzdeki ay da Koton Kitap tarafından Türkçesi yayımlanacak. Işık, Hollanda medyasında uzunca bir süre, 'Türkiyeli yazarlar nerede?' sorusunun gündemde olduğunu belirtiyor. Hollandaca yazan Faslı yazar sayısı artarken Türk kökenli yazarların çok olmadığını anlatan Işık, “2012 yılından itibaren bu durum değişmeye başladı. Benimle beraber aynı dönemde birkaç Türk kökenli Hollandalı yazar daha adından söz ettirmeye başladı. Hollanda'daki Türk toplumundan çok olumlu tepkiler aldım. Birçoğu romanımın tanıdık geldiğini söyledi, ilginç olan herkese farklı yerlerinin tanıdık gelmesiydi.

    0 0

    Şu sıralar neredeyse her gün terör örgütü IŞİD’e katılan bir gencin akıbetiyle ilgili haber okuyoruz. Kimi ailesi tarafından yaralı bulunurken, kiminin ölüm haberi geliyor.Avrupa ve Amerika dahil tüm dünyadan insanların katıldığı IŞİD ile Türkiye’deki gençler nasıl tanışıyor? Tanıkların ifadeleri ve bu konuda verilen önergelerden yola çıkarak gençlerin bu bataklığa nasıl çekildiğini araştırdık. Örgüte katılanların aileleriyle yapılan görüşmelerden ortaya çıkan manzara şu: Pazarcılık yapan, sanayide çalışanlar gibi alt gelir grubundaki çocuklar örgüt için en büyük potansiyel. Ailesinin yüklü miktarda borcu olanları araştırıp bu çocuklara yanaşan örgüt üyeleri, “Baban bu kadar borcu nasıl ödeyecek?” denilerek para yardımı vaatediliyor. Maddi ihtiyacı olmayanlara ise cami ve Kur’an kursu gibi mecralardan ulaşılıyor. Bir çeşit para kaynağı olarak görülen varlıklı çocuklar, “Beş kelle alırsan cennette şu kadar yere sahip olursun” gibi sapkın vaatlerle kandırılıyor. Sahih hadis denilerek cihatla ilgili propaganda yapılıyor. Türkiye’den toplanan çocuklar sanıldığı gibi ilk adımda IŞİD’e değil, Özgür Suriye Ordusu’na götürülüyor. Buradan diğer örgütlere taksim ediliyor. Örgütün yürüttüğü bir politika da gençleri evlendirmek. Bu şekilde gençleri örgüte daha da bağlayan terörist grup, “Artık senin bir ailen var. Bundan sonra kendi namusun için de savaşacaksın.” telkinleri yapıyor. Öldüğünde ise kadın, örgütün diğer üyeleriyle evlendiriliyor. İsmini açıklamayan bir kaynağın anlattıklarına göre örgüt, özellikle zengin ailelerin çocuklarının cenazesinden bile nemalanmaya çalışıyor. Örneğin çatışmada ölen çocuğu için aileyi aratıp, “Çocuğun öldü, istersen gel al.” deniliyor. Sınıra gelen babaya gönderdikleri ayakçılar vasıtasıyla çocuğunun cesedi karşılığında 3 bin TL para isteniyor. Ve bütün bunlar devletin gözü önünde cereyan ediyor. Örneğin Konya’da artık herkesçe bilinen bir derginin önünde toplu cihat namazları kılanlar örgüte katılmak üzere yola çıkıyor. IŞİD’in vahşet içeren videoları çıkmadan önce katılımın daha yoğun olduğunu dile getiren haber kaynağımız, “Son dönemde bize ulaşıp, 12-13 kişilik gruplar halinde gitmekten son anda vazgeçtiğini anlatanlar var.” diyor. IŞİD’e katıldıktan 10 ay sonra Rakka’da ölen 25 yaşındaki Hasan’ın örgütle tanışma sürecini ise en yakın arkadaşından dinliyoruz. Arkadaşı, Hasan’ın İstanbul Fatih’te bir tarikata bağlı sohbetlere giderken IŞİD ile tanıştığını tahmin ediyor. “O grubun muhafazakârlığından faydalanıp içlerine sızan birileri var ve insanları IŞİD’e kanalize ediyor.” diyor. Burada Hasan ile arkadaşlık kuran kişi onu Güngören’deki bir derneğe götürmeye başlar. Hasan daha önceki sohbet grubundan tamamen koparak Güngören’deki derneğin programlarına gitmeye devam eder. Arkadaş çevresiyle de iletişimini koparan Hasan, düne kadar birlikte oturup kalktığı insanlara yabancılaşır. Arkadaşları sadece Güngören’de bir derneğe gittiğini bilir. O sırada IŞİD pek bilinmediğinden arkadaşları Hasan’ın nasıl ciddi bir tehlikenin içinde olduğunu fark edemez. “Cihada gitmekten bahsediyordu ama biz inanmıyorduk o zamanlar.” diyor. Kendini IŞİD’in söylemlerine kaptıran gencin ailesi varlıklıdır. Ancak o babasının yanında çalışmayıp örgütle bağlantılı olduğu tahmin edilen bir şirkette çalışmaya başlar. Şirket Laleli’de bir tekstil firmasıdır. Birkaç kez Hasan’ı görmek için oraya gittiklerini anlatan arkadaşı, “İçeriye giremiyorduk. Diğer çalışanları görüyorduk bazen. Hepsi sakallı, uzun şalvarlı ve genellikle siyah giyimliydi. Hasan da onlar gibi giyinmeye başlamıştı.” diyor. Arkadaşlarından iyice uzaklaşan genç, zamanla Antep’e kamplara gitmeye başlar. Bugün haberlerde sıkça duyduğumuz Antep kamplarını Hasan, arkadaşlarına da anlatır. Burada Adıyamanlı bir kızla evlendirildiğini söyler. Ancak örgüt, kadının Hasan’ın ailesi tarafından tanınmasına izin vermez. Antep’e en son gidişinde ise Suriye’ye geçtiği öğrenilir. Arada Facebook hesabından arkadaşlarıyla yazışan Hasan girdiği çatışmalardan bahseder. Yazışmalarında sürekli “İnşallah şehit olmadan önce çocuğumu görebilirim.” diyen gencin eşi hamiledir. Ancak yaklaşık üç ay önce, çocuğunun doğumuna bir ay kala Rakka’daki bir çatışmada ölür. Bu raddeye kadar oğlunu geri çeviremeyen babaya, Hasan’ın ölüm haberi Antep’teki kampta yaşayan eşi tarafından telefonla verilir. Antep’e, buradan da Suriye sınırına giden acılı baba, oğlunun cenazesine ulaşamaz. Burada örgüt militanlarının Suriye sınırına düzenli aralıklarla ölenlerin fotoğraf ve isim listelerini getirdiğine şahit olur. Militanlara, “Oğlum evlenmiş, çocuğu olacakmış. Bari kadını ve çocuğunu alıp gideyim.” der. Ancak örgüt kurallarına göre bu mümkün değildir. Hasan’ın, arkadaşlarına anlattığına göre örgüte katılanların büyük çoğunluğu Antep’te evlendiriliyor. Ve buradaki evlerde yaşıyorlar. Hasan’ın Facebook hesabının kapandığını anlatan arkadaşı, “Birileri ölenlerin adına Facebook hesaplarını kapatıyor. Hasan’ın bir arkadaşı daha vardı tanıdığım. Birkaç gündür onun da hesabı kapalı. Muhtemelen o da öldü.” diyor. Her şey bu kadar gözler önünde ilerlerken neden müdahale edilmediği ise merak konusu. Konuyla ilgili meclise defalarca soru önergesi veren CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, gençlerin göz göre göre örgütün eline düştüğünü söylüyor.Kitabevlerinde ‘cihat’ çağrısıÖrgütün gençlere yönelik propaganda kanallarından biri de kitabevleri. CHP Konya Milletvekili Atilla Kart konuyla ilgili önergesinde şu ifadelere yer veriyor: “N…Kitapevinde; M…, U.B., İ.K, S.Y., B.M. isimli hocalar gençleri toparlayıp ‘cihadın’ anlam ve önemini anlatıyor. Bu yolla kendilerine ulaşılan kişi sayısı Konya ve civarında 3 bin kişiye ulaşmış durumda…” Hangi ilçelerden kaç kişinin örgüte katıldığı bilgilerini ayrıntılı şekilde veren Kart, gençleri eğiten hocaların ismen emniyet tarafından bilindiğini iddia ediyor.Derneğe davet ediliyorHenüz büyük resmi ortaya koyan kapsamlı bir çalışma yapılmasa da Türkiye genelinde IŞİD için çalışan derneklerin türediği bir gerçek. Nitekim Güngören’deki bir dernek de bizzat tanık olanlara göre cuma namazları sonrası açıktan cihat çağrısı yapıyor. Gelen şikâyetler ve adına yapılan haberlerden sonra geçtiğimiz günlerde kapanan derneğin yetkilileri, IŞİD için çalışmasalar da faaliyetlerini yürütemez hale geldiklerini söylemişti. Ancak Güngören’de tek bir derneğin olmadığı, görüştüğümüz kişilerin bize farklı adresler vermesinden ortaya çıkıyor. Nitekim Rakka’da ölen Hasan’ın gittiği dernek ile kapatılan dernek aynı yerde değil. İddialara göre yakın zamana kadar Fatih’te de bir dernek vardı ancak halkın tepkisiyle karşılaşınca kapandı. Buralarda hadis ve Kur’an eğitimi adı altında, dünyada zulmün kol gezdiği bir ortamda cihadın farz olduğu anlatılıyor. Cuma namazları toplanılıp sohbetler yapılıyor. Yine Atilla Kart’ın soru önergesinde verilen ifadelere göre İstanbul’da düzenlenen toplantılarda açık havada bayram namazı kılınıp ‘cihada’ diye bağıranlar var. Konya’da ise her cumartesi akşamı “T… Dergisi”nin (Tevhid) sorumluluğunda toplantılar yapıldığı biliniyor.‘Bu ülkede din yaşanmıyor’Yapılan propagandaların başında Türkiye’de dinin doğru yaşanmadığı geliyor. Nitekim hikâyesini arkadaşından dinlediğimiz Hasan da örgütteki faaliyetlere katıldıkça, “Bu ülkede din yaşanmıyor. Bütün bu yanlışların düzeltilmesi gerekiyor.” gibi şikâyetlerini dile getirmiş. Muhafazakâr bir ailenin çocuğu olan Hasan, İslam’ı düzgün yaşamadığı için tarikat ehli olan ve çarşaf giyen annesine bile kızmaya başlar. Müslüman bir kadının bu ülkede yaşamaması gerektiğini savunur. Ona göre Suriye’de bir İslam devleti kurulacaktır. Ve herkesin bu süreçte cihada katılması gerekiyordur. Küçük gruplarla kamp yapılıyorÖrgüte bağlanma sürecinde kat edilen adımlardan birinin de kamplar olduğu söyleniyor. Kişiler öncelikle örgütle tanıştığı şehirlerde küçük gruplar halinde eğitim kampları düzenliyor. Atilla Kart, Konya’da Altınapa Barajı civarında, 29-30 Temmuz tarihlerinde, siyah renkli iki bayrak arasında bayram namazı kılındığını anlatıyor. İstanbul’da ise ismini vermek istemeyen bir görgü tanığı, Garipçe köyünde deniz kıyısındaki kamptan bahsediyor. Siyah renkli çadırın üzerinde IŞİD bayrağı asan bir grup insanın denize girdiğini anlatan tanık, uzaktan da olsa fotoğraflarını çektiği grubun etraftaki kimseyle muhatap olmadığını söylüyor.Ailelere maddi yardım yapılıyorÖrgütün ciddi maddi kaynaklarının olduğu da iddialar arasında. Nitekim Hasan’ın arkadaşı, “Hasan’ın babası zengindi, para için gitmedi ama 10 bin dolarlara varan yardımların yapıldığı kişilerin olduğunu anlatıyordu.” diyor. Bu iddiayı doğrulayanlardan biri de Konya’dan örgüte katıldıktan sonra eve döndürdüğü oğlu için, “Uyutarak evde tutuyorum.” diyen baba. Geçtiğimiz günlerde gazetelere konuşan baba, “Gençleri örgütleyen bir grup, örgüte katılanların borcunu ödeyip ailelerine para veriyor.” demişti.Antep kampına gönderiliyorlarIŞİD’in Gaziantep’te kampının olup olmadığı uzun zamandır tartışılıyordu. Geçtiğimiz hafta ise Alman Devlet Televizyonu Kanal 1, söz konusu kampı ortaya çıkardığını açıkladı. Kanalın verdiği görüntülerde örgüt için savaşmak üzere buraya gelen gençlerin nasıl örgütlendiği ve tel sınırlar üzerinden kontrolsüz bir şekilde Suriye’ye geçişleri görülüyor. Her ne kadar Antep Valisi bu kampın varlığını yalanlasa da tanıkların ifadeleri Suriye sınırından önce burada bir süre kalındığını doğruluyor. Yine Atilla Kart’ın ifadelerine göre şu anda Antep, Kilis ve Ceylanpınar hastanelerinde 600’e yakın IŞİD’e katılan yaralı var.Son adım SuriyeÇoğunlukla 18-35 yaş arası gençlerin olduğu tahmin edilen kişilerin IŞİD ile tanışıklıklarının son durağı ise Suriye. Burada PKK ve diğer yerel güçlerle çatışan örgütte bugüne kadar çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Şimdiye kadar sınıra ya da Suriye’ye giden hiçbir aile çocuğunun cenazesine ulaşamadı. En son 52 yaşındaki Fadıl Dağ, geçen yıl IŞİD’e katılan 28 yaşındaki oğlu için Suriye’ye gitti. Orada örgüt üyeleriyle görüşen baba, “Oğlun şehit oldu, biz de şehit olacağız. Sen de gelmişken katıl birlikte savaşalım.” cevabını almıştı. Acılı baba Suriye’de gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor: “Orada başından ayrılmış gövdeler gördüm. 24 saat kaldım, ömrümden ömür gitti. Ancak cenazemi alamadan elim boş döndüm.”Örgüte katılım tek sebebe bağlanamazOrtadoğu Araştırmaları Merkezi’nde konuyla ilgili araştırmalar yapan akademisyen Ömer Behram Özdemir, bu tür örgütlere katılımın tek sebebe bağlanamayacağını hatırlatıyor: “Gidenlerin kimi orada öldürülenlerin intikamını alır. Kiminin farklı siyasi amaçları vardır. Bazıları hayatında çok sıkıntılı dönem geçiriyordur, kendini oraya atar.” Özdemir, örgüt üyelerinin geldiği coğrafyaya ve toplumsal sınıfa göre motivasyonlarının da değiştiğini anlatıyor. Örneğin 40 yaşındaki bir Tunuslu ile 18 yaşında Liverpool’dan IŞİD’e katılan kişinin amacının aynı olduğu söylenemez. Türkiye’den örgüte katılanlar üzerinde geniş çaplı bir çalışma olmadığını anlatan Özdemir, kişilerin profili ve nasıl katıldıklarıyla ilgili genelleme yapabilecek bir çalışmanın ancak beş- altı ay sonra yapılabileceğini söylüyor.Sosyal medyada Esed katliamları üzerinden propaganda yapılıyor27 Ağustos günü IŞİD’in Konya’daki yapılanması ve faaliyetleri hakkında açıklama yapan CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, örgütün faaliyet gösterdiği ev ve kitabevlerine dikkat çekiyor. Diğer etkili iletişim kanalı ise sosyal medya hesapları. İslami konularda tartışmaları içeren başlıklarla açılan hesaplarda kişilerin dikkati çekiliyor. Daha sonra birebir iletişime geçilerek örgütün faaliyetlerine davet ediliyor. Ortadoğu Araştırmaları Merkezi için Suriye’deki Avrupalı yabancı savaşçılar ve sanal dünyada radikalleşmeyle ilgili çalışmalar yapan akademisyen Ömer Behram Özdemir’e göre kişiler ilk etapta Esed rejiminin yaptığı toplu katliamlardan etkileniyor. Katliamların internet ortamında yayılmasını sağlayan IŞİD için ilk motivasyon kaynağı bu videolar. “Aslında savaşçıların önemli bir kısmı ideolojik altyapılarını cephede kazanır. Gruba katılıp aralarına karıştığı zaman fikir sahibi oluyorlar. Ama ilk adımda vahşet videolarından etkileniyorlar.” diyen Özdemir, özellikle gençlerin şiddet videolarından etkilendiğini düşünüyor. Türkiye’de doyurucu bir çalışma olmasa da özellikle Avrupa kaynaklı merkezler bu konuda ciddi veri birikimine sahip. Uluslararası Radikalizm ve Siyasal Şiddet Çalışmaları Merkezi de bunlardan biri. Suriye’deki yabancı savaşçılar için networkün önemini ele alan bir rapora göre IŞİD üyeleri Twitter’da ‘greenbirds’ hashtagi ile bulundukları yerlerden paylaşımlar yapıyor.

    0 0

    Ses duvarını aşan bir savaş uçağının etrafında oluşan bulutun ve meydana gelen şiddetli patlamanın neden gerçekleştiğini ve nasıl göründüğünü biliyor musunuz?Bu resim bir F/A -18F Super Hornet jet uçağının ses duvarına yaklaştığını gösteriyor. Peki patlama ve uçağın etrafını kaplayan sis bulutu nasıl oluşuyor?Uçağın etrafındaki koni su buharından oluşmuştur. Süpersonik uçak kendisiyle birlikte yüksek basınçlı konik şok dalgasını sürüklüyor.Şok ise hemen peşindeki alçak basınçlı hava dalgası tarafından takip ediliyor.Alçak basınç sıcaklıkta keskin bir düşüş getiriyor ve neme yol açıyor ve sis görünümü oluşturuyor.Aerodinamik konusunda araştırmacı bilim adamları bu bulut oluşumunun Prandtl-Glauert tekilliği (hava basıncındaki ani düşmeyle ses üstü hızda giden bir uçağın etrafını saran yoğunlaşma bulutu) ile ilgili olduğunu belirtiyor.Uçak süpersonik hıza girmeye başladığında bu bulutlar hava akışının etrafında aniden ortaya çıkıyor.Bu uçak sadece saatte 925 kilometre hızla uçmasına rağmen kanatlarının etrafındaki düzgün hatlar hava akışını muazzam derecede hızlandırıyor.Prandtl-Glauert tekilliği aynı zamanda roket fırlatma, nükleer testlerde ve hatta nemli bir günde kamçı vurulmasıyla bile oluşabilir.

    0 0

    Sınır komşusu Samsun’un Terme ilçesine bağlı Ambartepe Mahallesi ile Ordu'nun İkizce ilçesine bağlı Şenbolluk Mahallesi sakinleri resmiyette farklı şehirlerde yaşasalar da aynı sokaklarda yürüyor, aynı camide namaz kılıyor. Aralarında sadece 100 metre bulunan 2 camiden biri Ordu'da diğeri Samsun sınırları içerisinde. İmamlar 1 dakikalık vakit farkı ile ezan okuyor. Vatandaş ise öğle namazını Ordu'da ikindiyi Samsun'da kılıyor.Samsun’un Terme ilçesine bağlı Ambartepe Mahallesi ile Ordunun İkizce ilçesine bağlı Şenbolluk Mahallelerinde bulunan camilerin bir birine uzaklıkları 100 metre fakat ikisi de farklı illerin sınırında bulunuyor. İki farklı il sınırında bulundukları için ezan vakitleri de 1 dakika arayla okunuyor. Aynı mahallede bulunan iki cami gibi gözükseler de cami imamlarının biri Terme Müftülüğü'ne, diğeri ise İkizce Müftülüğü'ne bağlı.Ordu sınırları içerisinde bulunan Şenbolluk Mahallesinde oturan Fevzi Kışla isimli vatandaş, "Artık biz bu duruma alıştık. Plakalarımız farklı, resmi dairelerimiz farklı, okullarımız, camilerimiz farklı, kimliklerimizde bulunan iller de farklı gözükse de aynı muhitin insanları olarak her şeyimiz bir onun için biz alıştık. İki mahalleyi bölen sadece yol ama biri Ordu sınırları içerisinde diğeri de Samsun sınırları içerisinde tek fark bu. Ramazan ayında ezan vakitlerine dikkat edildi yanlışlıkla diğer taraf erken açmasın diye bir taraf bekledi beraber okundu. Cenazemize, mevlit merasimimize düğünümüzü hangi tarafta yapılırsa oranın camisine gidip oranın camisinde buluşuyoruz. Bu yıl bizim caminin minaresi yapıldı imece usulü işleri paylaştık, diğer sene de Samsun tarafında buluna caminin minaresini yaptıracağız." dedi.Samsun’un Terme ilçesine bağlı Ambertepe nüfusuna kayıtlı Kemal Akbulut isimli vatandaş da "Her iki mahallede kardeş gibi oldu. İllerimiz farklı olsa da bizim birlikte yaşamayı öğrendik. Akbulut, "Camilerimiz farklı ama her şeyi birlikte yapmayı başardığımız için Ramazan ayında bir o camide iftar verdik, ertesi gün diğer camii de iftar verildi. Kandil günlerinde önce birinde program yaparsak sonraki kandilde diğer camide yapıyoruz bizim için fark etmiyor her iki camide bizim camimiz." diye konuştu.

    0 0

    Dünya gastronomi şehri adayı Hatay’a, geçtiğimiz hafta Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri damgasını vurdu. 3 günlük etkinlikte, İspanya’dan İtalya’ya, Tunus’tan Cezayir’e birçok ülke mutfağını görücüye çıkardı.Geçtiğimiz hafta Akdeniz rüzgârları esti Hatay’da. “Hatay İl Yenilik Platformu”nun projesi kapsamında ve Hatay Valiliği öncülüğünde “Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri” adı altında organize edilen etkinliğe Fransa, İtalya, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Lübnan ve daha birçok Akdeniz ülkesinden dünyaca ünlü şef ve gurmeler katıldı. Minik bir hatırlatma; Hatay 600 çeşit yemeğiyle bu sene UNESCO’ya adaylık başvurusu kabul edilen dünyadaki 5 kentten biri seçildi. Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri ise dünya gastronomi şehri adayı Hatay’ı ve mutfağını daha bilinir kılmak açısından oldukça önemli bir organizasyondu. Zira 77’si yurtdışından 97 dünyaca ünlü Michelin yıldızlı aşçı, gurme ve yerli yabancı yemek yazarları, gastronomi otoriteleri, beslenme uzmanları ve akademisyenlerin katıldığı etkinliği yaklaşık 2 bin kişi takip etti.Gelelim nefessiz geçen 3 günlük programa... Birinci gün sabah Cumhuriyet Meydanı’ndaki kortej yürüyüşüyle başladı etkinlik. Sabahın erken saatlerinde at arabasına binmiş, üzerlerinde antik döneme ait kıyafet, ellerinde müzik aletli insanları karşılarında gören uyku mahmuru Hataylılar önce bir şaşırdı, lakin korteje katılmaları uzun sürmedi. 17 Akdeniz ülkesinin katıldığı etkinlikte yalnızca Türkiye, İspanya, Cezayir, Tunus, İtalya ve Kuzey Kıbrıs mutfakları her gün öğle ve akşam yemekleriyle görücüye çıktı. Bu arada 3 gün boyunca otellerin yemek salonlarına tıkılıp kaldık sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Programın onca yoğunluğuna rağmen Hatay’a gelmişken ziyaret etmezsek hatırı kalacak yerlere gittik. Defne yolundaki “Defne Yürüyüşü”, Samandağ’daki muhteşem kahvaltı, Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Müzesi, Payas’ta Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi’nde 16. yy Osmanlı mutfağına ait öğle, İskenderun’da yerden 50 metre yüksekte yediğimiz akşam yemeği, son gün gittiğimiz arkeoloji müzesi ve adım atar atmaz kendimi kaybettiğimiz Uzun Çarşı onca yer arasından akıllarda en çok yer edenler. Hatay’dan ayrılırken ise ne zaman zaman yaşanan aksaklıklar ne de yorgunluk kaldı aklımızda. Lezzet şehri Hatay’a dair anlatacak, paylaşacak çok şey var lakin yerimiz dar. En iyi tecrübe insanın kendi deneyimlediğidir. Hem 3 vakte kadar Hatay’a doğru yol görünüyor size.Bizde yemek yapmayan ne eş ne bakan olur!Mutfak Günleri’nin en renkli siması dünyanın “Baharat Kraliçesi” lakabı ile tanınan Fas asıllı Choumicha Chafai’ydı. Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Müzesi’nin bahçesinde kuskustan yaptığı “Sapha” adlı yemek sonrası basının röportaj ve fotoğraf çekmek için sıraya girdiği bir hengamede Chafai’ı müzenin odalarından birine sokuyorum ve bahçede yarıda kalan söyleşimizi nihayet gerçekleştirebiliyoruz. Önce neden bu şekilde anıldığından başlıyorum. “Baharatları tutkuyla seviyorum” gibi kaçamak bir cevap veriyor mütevazılığından. İşin aslını ise sonradan öğreniyorum. Meğer ta ezelden ne tattırılırsa içindeki baharatları söyleyebiliyormuş. “Hemen söyleyeyim aşçılık diplomam yok ama Fas’ta aşçılık genetiktir anneden kızlara geçer. Yemek yapmayı bilmeyen kız bizde zor evlenir, bakan bile olamaz.” diyor. Farklı ülkelerde farklı baharatlar tatmak için dünyayı geziyor. Baharat cenneti Asya’da ayak basmamış toprak bırakmamış. Dünyada keşfedilmemiş baharat kalmadığını ifade ediyor ancak taze halini gördüğünde en çok şaşırdığı baharat galanka ve karabiber olmuş. Fas mutfağının olmazsa olmazı safran, kraliçemizin de en sevdiği baharat. Kendisi baharat karışımlarıyla tanınıyor ama onun vazgeçilmezi ülkesinde aktarların en iyisi olarak bilinen ras el hanaout. Fasın asırlardır değişmeyen muhafazakar bir mutfak olduğunu söylüyor: “Asırlar önce hangi baharatlar kullanılıyorsa aynı kültür bugün de devam ediyor. Aynı hassasiyet giyim, mimari, halı, mobilyada da geçerli.” ‘Baharatı bu kadar seven birinin evinde bir baharat odası mutlaka vardır’ yorumunda bulununca gülüyor ve “Oda dolusu baharatı evde saklamak güç. Özel saklama koşulları gerekiyor. Bu yüzden ortağı olduğum fabrikanın deposunda saklıyorum.” diyor. Bir detaydan bahsedince epey şaşırıyorum. Bol baharatlı yemekleriyle bilinen Fas’ta baharat üretilmiyormuş. Safran ve kimyon bile ithal ediliyormuş. Bunların ülkeye girişinin de epey zahmetli olduğunu söylüyor: “Baharatlar ülkeye ulaşana kadar küflenebiliyor. Bu yüzden Hindistan ve Bangladeş’ten aldığım baharatları karıştırarak özel bir kavanozda saklıyorum.” Bu konuda o kadar ustalaşmış ki yurtdışından gastronomi öğrencileri, Fas’a gelip ondan baharat dersi alıyormuş.Paylaşımın mutfağıOrtadoğu özellikle son yıllarda yıldızı parlayan mutfaklardan. Dünyanın hemen her yerinde bulunan restoranlarıyla Lübnan ise bu coğrafyada en öne çıkan mutfaklardan biri. Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’nde sunum yapmadıkları için yemeklerini tatma fırsatım olmasa da epey merak ettiğim bu mutfağı, Lübnan’ın ve dünyanın en iyi şeflerinden (Geçtiğimiz yıl Fransa’da düzenlenen bir yarışmada dünyanın en iyi şefi seçilmiş.) Maorun Chedid hazır ayağımıza kadar gelmişken konuşmayı ihmal etmedim. Uzmanlık alanı LebMed yani Lübnan ve Akdeniz mutfakları. Öyle uzun uzadıya değil iki kelimeyle özetliyor mutfağını: “Misafirperverlik ve paylaşım. Aileler, arkadaşlar daima yemekte bir araya gelir ve saatlerce vakit geçirir. Yemek ciddi bir iştir, asla aceleye getirilmez.” Lübnan mutfağı daha çok kebap ve envai çeşit sıcak/soğuk mezeleriyle meşhur olsa da Maorun Chedid, sebze cenneti ülkesinde sebze yemeklerinin de önemli bir yer teşkil ettiğini dile getiriyor. Chedid, yeni mutfaklar, yeni teknikler keşfetmek için dünyayı geziyor, dünyanın en iyi şefleriyle bir araya geliyor. Onlardan edindiği bilimsel ve teknik tecrübeyle mutfağını modernize ettiğini ancak bunu yaparken ‘öze’ dokunmadığını dile getiriyor. Lübnan mutfağının dünyada neden bu kadar yaygın bir mutfak olmasını ise şöyle açıklıyor: “Lübnanlılar seyahat etmeyi çok sever ve minimum 2 yabancı dili anadili gibi bilir. Gittiğimiz her yere kendimizle birlikte mutfağımızı da taşıyoruz. Şu anda dünyanın en iyi 10 mutfağı arasında ancak yakın zamanda ilk sıralarda yer alacağından şüphem yok. Hindistan’da bile restoranlar zinciri kurduk.” Mutfak günlerinin “enleri”En ilginç yiyecek: İspanyol şef Jean Luc Figueras’ın bardak içerisinde sunduğu kızarmış hamsi balığı kılçığı. Başta önyargılı olsam da menüde yer aldığını görünce bir cesaret ucundan tadına baktım. Sonrası kendiliğinden geldi. Cips gibi kıtır kıtır yeniliyor. Üstelik bittiğinde ikinciye geçmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.En lezzetli tatlı: Sunum yapan mutfakların en zayıf olduğu konu tatlıydı. Deyim yerindeyse tüm şefler işin kolayına kaçıp dondurma ve kek gibi çok basit, herkes tarafından bilinen tatlılarla geçiştirdi bu kısmı. Sadece biri unutulmazdı. O da menüsünde yer almamasına rağmen Cezayirli şef Farid Zadi’nin eşi tarafından yapılan bademli baklavaydı. Malumunuz baklava şerbetli olur. Ancak bu baklava kuruydu. Her yufkanın arası ezilmiş bademle doldurulmuştu. Tatlı o kadar beğenildi ki ikinci kez isteyenler yüzünden salondaki birçok kişi tadına bakamadı.En şık masa: Yine İspanyol şef Jean Luc Figueras’a ait. Öyle göz kamaştırıcı ki yemeklerden çok masanın ihtişamı konuşuldu.En lezzetli ana yemek: İtalyan şef Davide Brovelli’nin toz parmesanlı Milano usulü risottosu hayal kırıklığı olsa da (diş kıracak kadar çiğdi) ana yemeği domates ve mozeralla soslu yufka üzerinde kavrulmuş kuzu eti övgüyü fazlasıyla hak ediyordu.En beğendiğim mutfak: Hatay mutfağını objektif olamayacağım gerekçesiyle değerlendirme dışı tutarak söylüyorum ki başlangıç, ara sıcak, ana yemeğiyle damağımda en çok iz bırakan Tunus mutfağıydı. Zeytinyağlı kalamar dolması, el yapımı erişteli hlalem çorbası ve bizdeki çiğ böreği andıran yumurtalı ve ton balıklı kızarmış brik yufkasıyla şef Rafik Mohamed Tlatli Akdeniz Ülkeleri Mutfak Günleri’ne son gün altın golünü attı. Ana yemeğe gelmeden karın doyurtan cinsten acılı soğuk mezelerinden ise hiç bahsetmiyorum.En üzücü olay: İspanyol şef Jean Luc Figueras, programın ilk günü hazırladığı akşam yemeği sonrası, sabaha karşı odasında ölü bulundu. Figueras’ın kalp krizi geçirerek öldüğü bildirildi. Herkesin övgüyle bahsettiği şefle tanışmak ve menüsünü imzalatmak için bir ara mutfağa gittim. Ancak Figueras o kadar telaşlı ve yorgun görünüyordu ki yanına yaklaşamadım. Sonradan edindiğim bir bilgiye göre ise ünlü şef istediği malzemeleri bulamadığı gerekçesiyle epey stres olmuş. Bu stres yorgunluk ve alkolle birleşince hayata gözlerini yumdu Figueras.

    0 0

    Pek bir süper olan ligimizde 57. sezonun başlamasıyla birlikte Hacivat-Karagöz formatındaki televizyon şenlikleri de futbolseverlerin hayatındaki yerini aldı. Bunlar arasında TRT’nin Erman Toroğlu’nu yeniden hayata döndürme hamlesinin tartışmaya değer yanları var.Allah selamet versin ya da maşallah diyelim, pek bir süper olan ligimizin 57. sezonu başladı. Gerçi sadece 1 haftası oynanabildi ve sonrasında milli maç arasına gidildi ama tek hafta bile neler yaşanacağını gösterir gibiydi.Öncelikle bu yılın Süleyman Seba sezonu olarak ilan edilmesi görünüşte çok güzel bir değerbilirlik örneği ama gerçekte bunun tam tersi bir durum. Çok sevgili ve aşırı derecede değerli başkanımız Yıldırım Demirören geçmişteki yaptıklarıyla Süleyman Seba’nın ortaya koyduğu tüm değerleri yerle bir eder anlayış içindeydi. Bütün memlekete dönük bir işte yöneticilik yapmaya kalkan insanların, geçmişte attıkları birtakım adımlardan doğan faturaların günün birinde mutlaka önlerine konulacağını bilmeleri gerekir. Dolayısıyla sayın Demirören’in bu tür girişimlerinin en küçük bir inandırıcılığı yok. Tam tersine bu ve benzeri birtakım değerli kavramları sorumsuzca kullanmaktan kaçınmayışı nedeniyle kendisine çok daha sert eleştiriler yöneltilmeli.Neyse ki bu tür konulara çok da aldırış eden yok. O sayede sayın Demirören ve benzerleri, akıllarına geleni söyleyip yapabiliyor.Yeni sezonun ilginç ve eğlenceli yanlarından biri de spor programı olduğu ileri sürülen Hacivat-Karagöz oyunlarının televizyonlarda yeniden ortaya çıkmış olması. Geçen sezon bazıları ‘rahmetli’ olmuş gibi görünen bazıları yeniden parlatılmaya çalışılıyor. Gerekli miydi, diye soracak olursanız ve bunun yanıtını da ölçülebilir bir değer olarak reytinglerde aramaya kalkarsanız, “Hayır, hiç de değildi” sonucuna ulaşabilirsiniz ama bunların düşük maliyetli işler oluşu önemli bir yaşama ve hatta ‘hortlama’ nedeni gibi görünüyor.Bu kapsamda en ilginç gelişmelerin TRT’de yaşandığı söylenebilir. Ayrıca devlet televizyonu oluşu nedeniyle oradaki gelişmeler hepimizi daha yakından ilgilendiriyor diye bakılıyor bu işe. Yayıncı kuruluştan görüntülerin buraya aktarılması kararı sonrasında TRT, futbol yayınlarında önemli bir atak yaptı. Hemen her gün ve değişik saatlerde karşımıza çeşitli futbol programlarıyla çıkmaya başladı devlet televizyonu. Bunlar arasında bazı kaliteli işlerle birlikte birtakım aburcubur yayınlar da gündeme geldi.Gezer başaramadıTRT’nin futbol programları için seçtiği yorumcular da kaçınılmaz olarak toplumda bazı tartışmalara yol açtı, açıyor, açacak. Bunlar arasında en çok önemsenenlerden biri geçen sezonki Futbol Ateşi programıydı. O programın sürekli yorumcularından eski hakem Bünyamin Gezer de kısa sürede evlerimizin sürekli konuklarından biri durumuna geldi. Programın öteki yorumcusu noktasında pek istikrar sağlanamadı. Son olarak Oktay Derelioğlu vardı ama galiba TRT ikisinden hatta programın sunucusu Tunç Elibol’dan da hoşnut olmamalı ki hepsi değişti.Bu sezon Futbol Arenası adıyla karşımıza gelen program çok başarısız da olsa belli bir izlenme şansına sahip. Bunun nedeni de çok açık: Maçları şifreli kanallarda izleyemeyen insanlar, karşılaşmanın hemen sonrasında en geniş özeti sadece burada bulabiliyor. Üstelik bütün maçların özetlerini burada izleyebilmek mümkün. Yayıncı kuruluş dışında hiçbir tv kanalı böyle bir olanağa sahip değil. Programın yeni sunucusu Göktuğ Sevinçli deneyimli bir televizyoncu. Sergen Yalçın da sempatik bulunan biri. Ayrıca teknik direktörlükteki başarısıyla durumunu sağlamlaştırdı. Ancak programın ağır topu Erman Toroğlu konusunda epeyce tartışılacak durumlar var.Görebildiğimiz kadarıyla Bünyamin Gezer ‘geç kalmış bir Erman Toroğlu’ olmaya çalışmaktan öteye geçemedi. Açıkçası bu iş için pek uygun özelliklere sahip değildi. Top oyuncunun eline değmiş mi değmemiş mi, penaltı verilmeli mi yoksa devam mı demeli türünden geyiklerin her zaman belli bir müşterisi var ama o kadar! Ayrıca her fırsatta Merkez Hakem Kurulu yönetimine giydirmeye çalışmak da insanları cezbeden bir durum sayılmaz. Tv izleyicisini çok da ‘bağlayan’ işler değil bunlar. Ortaya daha fazlasını koymak, bu yolla Toroğlu ve ötekileri silecek bir performansa ulaşmak gerekiyordu. Gezer, beceremedi.Ancak Toroğlu’nun yeniden sahneye çıkarılması en azından TRT açısından tartışılır birtakım durumlar oluşturuyor. Toroğlu’nun yayıncı kuruluştan uzaklaştırılma nedeni olarak toplumsal bir sıkıntı gösterilmişti. Açıkça söylenmese de işte argo konuşuyor, kabadayı tavırlarıyla yakışıksız bir durum ortaya çıkarıyor gibisinden rahatsızlıkların varlığı ilgili herkesçe biliniyor. Peki, Toroğlu’nun şifreli kanalda sakıncalı görülen bu hallerinden TRT’de vazgeçmesi sözkonusu olabilir mi? TRT’nin böyle bir riski göze alması niçin gerekli oldu? Toroğlu’nun bu programa ve dolayısıyla TRT’ye katabileceği ne var?En iyi kadro NTVSpor’daDoğrusunu isterseniz yayıncı kuruluşun tavrı biraz da Toroğlu’nun devrinin dolması anlamını taşıyordu. Nitekim Erman hoca sonrasında daha az izlenen kanal ve 5-6 konuklu bir programın içinde yer bulabildi. Eski popülaritesi ve etkinliğinin kalmadığı da ortadaydı. Bundan sonrası daha da zayıf kanallar gibi görünürken Toroğlu’nun birdenbire TRT’ye zıplama şeklindeki hortlayışı üzerinde durmamak mümkün değil. Çünkü hocanın spor kamuoyuna söylenecek yeni bir sözünün olmadığı noktasında görüşbirliği var. Toroğlu geçmişte bir tv yıldızıydı ama artık kendini tekrarlamaktan başka yapabileceği birşey yok. Peki, TRT ne yapmak istiyor dersiniz?Aslında televizyon kanallarının bu işlerle ilgili kadrolaşmasına akıl erdirebilmek pek kolay değil. En iyi işi, NTVSpor çıkardı. Onların gerek spiker ve muhabir, gerekse yorumcu olarak sıkı bir kadrosu var. Spor ve futbolla ilgili gerçekten birşeyler öğrenme isteğindeki insanların birinci tercihi olabilecek nitelikte bu kanal… Yayıncı kuruluş ise pek sağlam bir kadrolaşma içinde görünmüyor. Özellikle maç anlatan spikerlerin seslerinin yetersizliği çok ciddi bir sorun. TRT kökenli iki Melih dışındaki kardeşlerimize şu andaki işlerinden asla ayrılmamalarını önermek gerekir. Öteki kanalların bu alanda pek iddiası yok.TRT’nin bu alandaki önemli bir atağı, Uğur Meleke kardeşimizle oldu. Gerçi geçen sezon Lütfü Özel’in sürekli yorumcu olduğu Spor Manşet de başarılı bir programdı ama onun yerini Meleke’nin yorumcu olduğu program aldı. Meleke, genç kuşağın tartışmasız en başarılı yorumcusu. Onu TRT’de görmek ne kadar güzel bir gelişmeyse öteki sözünü ettiğimiz konu da bir o kadar sıkıcı. Nasıl ki Hıncal Uluç gibi bir medya fenomeni bile kendini ‘müzelik’ hale getirmeyi başarabilmişse Toroğlu’nun da aynı yolda olduğunu görmek çok zor olmamalıydı. TRT bu tür seçimler yaparken daha özenli davranmalı.Televizyonlardaki futbol yorumları konusunda dikkat çekici bir gelişme de bu işte efsane haline gelmiş bulunan Rıdvan Dilmen’in kendi isteğiyle sahneden çekilmesi oldu. Bu ayrılığın uzun sürmeyeceği belirtilirken Dilmen’in artık yorumculukla filan yetinmeyecek bir noktaya da çıktığı düşünülüyor. Onun önümüzdeki dönemde Cumhurbaşkanı’nın spor danışmanı gibi bir görevle kamuoyu karşısına çıkması şaşırtıcı olmaz deniliyor. Ne diyelim, hepsi için hayırlısı olsun. SON DAKİKA: Bu yazı yazılırken Rıdvan Dilmen’in 100’de 100 Futbol programında yine izleyicilerin karşısında olacağını öğrendim. Demek ki bir ara verme durumu sözkonusu değil.

    0 0

    Tarih boyunca stratejik öneme sahip olan İstanbul, karadan çok denizden gelen tehditlere açık olmuş.İstanbul’u himayesinde tutan Roma, Bizans ve Osmanlı devletleri şehrin korunmasına büyük önem vermiş. Şehrin etrafı surlarla çevrilerek güvenlik artırılmış. Boğaz’dan gelebilecek saldırılara karşı da ön savunmayı oluşturan uç kaleleri inşa edilmiş.Boğaz’ın iki yakasında bulunan Rumelifeneri (İmros) ve Yoros Kalesi, uç kalelerin en büyükleri. Bunun yanında yine topçu birlikleri barındıran Garipçe Kalesi, Poyraz Kalesi ve Rumeli Kavağı Kalesi savunma hatları olarak inşa edilmiş.Kadim şehir karşılıklı olarak, Boğaz’ın Karadeniz ile birleştiği Anadolu ve Rumeli Kavağı’nda bulunan zamanının en ihtişamlı kaleleri ile savunulmuş. İstanbul için tehdit unsuru olan savaş gemileri, bu kaleler sayesinde daha Boğaz’a girmeden uç kalelerinden çıkan top mermileriyle Karadeniz’in serin sularına gömülmüş. İstanbul’un savunmasında büyük öneme sahip olan bu kalelere Osmanlı Devleti de büyük önem vermiş. İstanbul’dan önce bu kaleleri fethetmiş. Yapımları Roma, Bizans, Ceneviz ve Osmanlılar tarafından gerçekleştirilen bu kaleler, savaşlarla tahrip oldukça restore edilmiş. Yıkılan duvarlar yeniden imar edilerek yenileri de eklenmiş.Bir zamanlar askeri birliklerle dolu, top seslerinin yankılandığı bu kalelerde şimdi sessizlik hakim. Uzun yıllar restore edilmemiş, zamanının en sağlam bu yapıları günümüzde adeta kaderine terk edilmiş durumda. İstanbul’u korumak için saldırılara direnen uç kaleleri, zamana yenik düşmüş. Gelen ziyaretçiler tarafından da tahrip edilen kalelerin duvarları da yıkılmış. Az da olsa ziyaretçisi bulunan bu tarihi miraslar, turizme kazandırılacakları günü bekliyor.

    0 0

    Türkiye’nin ilk Ünlüler Orkestrası olarak geçtiğimiz yıl kurulan Extra Orchestra, Extra Şarkılar adlı ilk albümü ile karşımızda. Metin Özülkü, Sibel Alaş, Ferda Anıl Yarkın, Reyhan Karaca ve Ege’nin yer aldığı Extra Şarkılar albümünde, her sanatçı kendi şarkısını Ünlüler Orkestrası eşliğinde seslendirmiş. Şarkıların besteleri de yine ünlü isimlere ait.Uzun zamandır sesini duymayı özlediğimiz isimlerden yeni şarkılar duymak açıkçası güzel oldu. Lakin bu albümde Harun Kolçak’ın neden olmadığını merak ettim doğrusu. Çıkış şarkısı olarak seçilen Ferda Anıl Yarkın’ın söylediği Starsın’ın albümün genel ritmi düşünüldüğünde çok hızlı olduğunu söylemek mümkün.Extra Orchestra, Extra Şarkılar, Pasaj MüzikSahnede Nükhet Duru Nükhet Duru’nun canlı konser kaydından oluşan Nükhet Duru Sahnede isimli albüm Hakan Eren prodüktörlüğünde yayınlandı. Albümün müzik yönetmeni ise ülkemizin en önemli müzik adamlarından biri olan Cenk Taşkan (Majak Toşikyan). Çalışma, Duru’nun 2005 yılında Surp Vartanants Korosu ve Feriköy İlkokulu Korosu ile birlikte verdiği Sevgiyle El Ele başlıklı konserin ete kemiğe bürünmüş ve albüme dönüşmüş hali. Bu özel albümde sözleri Mehmet Teoman’a müzik ve düzenlemeleri Cenk Taşkan’a ait Harp ve Sulh, İki Gözyaşı, Beni Benimle Bırak gibi efsane şarkılar yer alıyor. Hem de Nilüfer’in güçlü yorumu ve tamamen canlı performansıyla…Nükhet Duru, Nükhet Duru Sahnede, Ossi MüzikMozaik’ten 6 albümlük set 1980 ve ‘90’ların kült müzik grubu Mozaik’in albümleri, 6 albümlük set olarak çıktı. Aslında bu, uzun süredir müzikseverler tarafından bekleniyordu. Grup en sonunda “1983-1995” arasında kaset olarak çıkarmış olduğu dört albümü Ölümden Önce Bir Hayat Vardır, Ardından, Çook Alametler Belirdi ve Plastik Aşk’ı dijital ortama aktardı. Aradan geçen bunca zamana karşılık bu setin içinde ilaveten bir şeyler daha var: Mozaik üyeleri arşivlerine dalıp 12 yıl boyunca kayda aldıkları prova çalışmalarından, ev ve konser kayıtlarından tarayarak bir seçki hazırlayıp kutuya Yayımlanmamış Besteler ve Yayımlanmamış Yorumlar adını verdikleri 5. ve 6. CD’leri eklemişler. İyi de etmişler. Mozaik, Set, Ada Müzik

    0 0

    Her biri birbirinden ayrı karakterleri başarıyla oynayabilmeyi gerektiriyor oyunculuk. Ancak kimi oyuncular için bu durum isteseler bile öyle gerçekleşmiyor. Yer aldıkları filmlerin isimleri farklı olsa da onlar için değişen bir şey olmuyor. Oynadıkları karakterler birbirine benzeyen oyuncular, zamanla seyircinin kafasında da öyle yer ediniyor.Hulusi KentmenYeşilçam filmlerinin pos bıyıklarıyla babacan rollerin adamıydı Hulusi Kentmen. Deniz Kuvvetleri’ndeki astsubay rütbesinden emekli olunca sanat dünyasında buldu kendini. Takındığı tatlı-sert tavırlar öyle başarılıydı ki bir neslin ‘baba’ bildiği insan oldu. Tonton ve babacan halleri ile oynadığı rolleri üzerine yapışıp kalan oyuncu, filmlerin zengin ve fabrikatör babası oluverdi zamanla. Her ne kadar sert görünmeye çalışsa da sahnenin duygusuna kaptırıp kendini “Beni de ağlatacaksınız şimdi.” demeden edemezdi. Çoğu filminde kendi adıyla karşımıza çıkan aktör oynadığı beş yüze yakın filmde baba rollerini kucaklamaktan hiçbir zaman kaçınmadı.Erol TaşYönetmen Ömer Lütfi Akad’ın katkısıyla girdiği sinemaya uzun yıllar emek veren oyunculardan, Erol Taş. İrili-ufaklı rolleriyle birçok filmde yer alan Taş, seyircinin aklında hep ‘kötü adam’ olarak kalır. “Yeşilçam’ın kötü adamı” diye ünlenen aktör, kariyerini de bu roller üzerine sürdürür. Bu tiplerin tam zıttı olan ‘iyi’ karakterleri de başarıyla oynamasına rağmen alışılagelmiş kötü adam rolünden birkaç istisna hariç hiç çıkmaz. Başrolünü Türkan Şoray’la paylaştığı 1957 yapımı bir Akad filmi olan Ana bunun en güzel örneği. Sinemanın kötü adamı olarak bilinen Taş, bu filmdeki Şevket tiplemesiyle tamamen iyi bir karakter çiziyor.Aliye RonaYerli sinemanın uzun yıllar değişmez karakter oyuncularındandı. Siyah uzun saçlarıyla hafızalarımıza kazınan Rona, Yeşilçam’ın ‘kötü kadın’ oyuncusuydu. Kimi zaman oğlunun sevdiği kızla mürüvvetini engellemek isteyen bir anneyken, kimi zaman ise kavgacı, töreci bir köylü kadınıydı. Sinema oyunculuğuna 1947 yılında Kerim’in Çilesi filmiyle başlayan usta oyuncu çattığı kaşlarının altından öfkeyle bakan gözleri ile seyircinin üzerinde unutulmaz bir etki bırakmayı başardı.Cevat KurtuluşArka planda kalmayı ve filmlerinin üçüncü ismi olarak anılmayı dert etmeyen birinden söz ediyoruz; Cevat Kurtuluş. Ankara’da başladığı sanat hayatını komedyenlik üzerine sürdürür. Yüzüne takındığı tabir-i caizse binbir mimikten destek alarak başlar sinemaya usta oyuncu. Bilmiş tavırları ve boynuna taktığı papyonu ile giderek Yeşilçam’ın aranılan ‘aptal ve şaşkın uşak’ rolünü oynayan aktörü haline gelir. Bu tiplemeyi öylesine başarıyla canlandırdı ki akıl vermek için “patron” diye başlayan cümleleri hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor.Helena Bonham CarterMarla Singer karakteri ile çıkış yapan başarılı aktrist, filmlerindeki tarzıyla dikkat çekmeyi seviyor. Ancak ne var ki dağınık bırakılmış rengârenk saçları ve farklı kıyafetleriyle çekilmiş bir fotoğrafının gerçek hali mi yoksa filminden bir görüntü mü olduğunu anlamak zor. Aslında Carter’ın da istediği tam olarak bu. Masalsı filmlerin karakterlerini oynamayı seven oyuncu yaşantısında da bunu yansıtıyor. Bunda gotik betimlemelerin ağırlıkta olduğu sıra dışı filmlerin yönetmeni Tim Burton’la evli olmasının ve onun filmlerinde de oynamasının payı büyük. Fantastik dünyanın karakterlerine bürünen Carter cadı da oluyor prenses de.Adam SandlerKomedyenlik kariyerini sinemaya taşıyan isimlerden. Hafif duygu yüklü komedi filmlerin aktörü olan Sandler, ne yazık ki rolleri yüzünden kendini tekrara düşürüyor. Yeni çektiği filmin vizyon haberi geldiğinde sinemaseverler bilir ki, Sandler bir kez daha aynı tür komediyle geliyor. Bunun için afiş ya da fragman görmeleri gerekmiyor.Morgan FreemanAkademi ödüllü Amerikalı aktör, filmlerindeki ‘bilge tavırlı’ rolleri ile tanınıyor. İyi niyetli bir halde çevresindekilere verdiği tavsiyelerle onlar için çalışan yaşlı adam rollerinin hakkını başarıyla veriyor. Yanağındaki siyah benleri, hafif ses tonu, kahkahası ve kırlaşmış saçları ile o hep kahramanların sağ kolluğunu yapıyor. Ne zaman ki kahraman düşüyor, o sahnede Freeman ortaya çıkıyor ve bilgeliği ile sorunları çözüyor.

    0 0
  • 09/13/14--15:59: Söz uçar, tweet kalır!
  • Sosyal medyada paylaşılan sözlerin ekserisi buharlaşırken bazıları ise adeta halka mal oluyor. Hatta bir kısmının kaynağı bile unutulup anonimleşiyor. Bakarsınız geleceğin atasözleri, vecizeleri Twitter’dan çıkar ve 50 yıl sonra torunlarımız şöyle başlayan cümleler kurar: Ne tweet atmış atalarımız!Önce Suriye sonra Gazze’den ölüm haberlerinin geldiği vakitler... Ölenlerin arasında çocukların olduğunu öğrenince öfkemizin kat kat arttığı bu zaman dilimleri, ne diyeceğimizi en çok şaşırdığımız anlara tekabül ediyor. Üstüne üstlük ‘Bir şey yazmazsa ölecek’ hastalığından muzdaribiz. Tam o esnada imdadımıza bir cümle yetişiyor: “Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil”. “Hah işte tamam” diyoruz; “Olan biteni daha güzel anlatan bir söz daha yok”. Takip ettiklerinden birinin paylaştığı tweeti bir kez de sen paylaşıyorsun. İmza yok, ‘mention’ yok. İlk kim attı belli değil. Binlerce kez retweet edilen ifadenin ünü Twitter’ı da aşıyor. Bir belediye yine İsrail’in Gazze saldırılarını kınadığı bir afişinde bu ifadeyi kullanıyor. Facebook’ta, bloglarda çeşitli internet sitelerinde defalarca kez çıkıyor karşımıza. Yine kaynak belirtilmemiş. Şiir mi, şarkı sözü mü, veciz mi atasözü mü diye merak ederken ufak çaplı bir araştırmayla söz konusu tweeti oyuncu Erkan Can’ın attığını öğreniyoruz. Twitter’da çok da aktif olmayan Can’ın söz konusu tweeti Gazze olayları değil Gezi olayları sırasında hayatını kaybeden Berkin Elvan için atması Twitter ve diğer sosyal medya araçlarının yeni bir yazılı kültür oluşturmaya başladığını haber veriyor aslında. Erkan Can’ın yaklaşık 27 bin kez RT edilen, bir o kadar da imzasız kaynaksız bir şekilde paylaşılan bu ifadesi ve bunun gibi onlarca yüzlerce tweet geleceğin atasözleri, vecizleri olabilir mi? Yani bu tweetler geleceğe kalır mı? Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü Öğretim Üyesi İsmail Hakkı Polat, “Kalmaz olur mu?” diyor. Hatta ona göre bazı geleneksel metotlar siber ortamda yeniden şekilleniyor, bazı gelişmeler geçmişe döndürüyor bizi. Polat’tan konuyu biraz açmasını istiyoruz, şöyle anlatıyor: “Kaynağı belirtilmeden atılan tweetler, kim tarafından atıldığı bilinmeden yapılan paylaşımlar biraz anonim halk kültürü gibi. Eskisi gibi ağızdan ağıza değil tweetten tweete yayılıyor, dolaşıyor, asıl kaynağını da kaybediyor. Bu açıdan da güzel bir şey. Karacaoğlan dönemine dönüyoruz sanki.” Polat, “Kapitalizmin getirdiği metalaşmış bir kültürden daha anonim, daha halka ait, halka mal olmuş şeylere doğru gidiyoruz. O bakımdan sözlerin kime ait olduğunun bilinmediği bir süreç bu.” diyerek anlatıyor gelinen noktayı. Ona göre, Anadolu kültürünün çok önemli bir parçası olan ‘halk’ katmanının yeniden ortaya çıkması ve kültürü anonimleştirmesi söz konusu. Ve bu kültür oluşurken eskisi gibi kimin değil neyin söylendiği önemli. Siber ortama yöneltilen eleştiriler bir yana bu yeni medyanın getirdiği şöyle bir güzellikten bahsediyor Polat: “İnsanlar sizi önce kıyafetinize ya da saçınıza göre değil oradaki söz ve düşüncenize, paylaşımlarınıza göre değerlendiriyorlar. Bu çok güzel bir avantaj. Tarihte bir ilk belki de. ‘İnsanları asosyalleştiriyor, kültürü sığlaştırıyor’ filan gibi eleştiriler var. Ben tam tersini düşünüyorum. Bu geçiş döneminin sonunda o kültürün derinleşmesiyle birlikte asıl yepyeni ama bir yandan da öze inen bir kültür de şekilleniyor. Bu kültürün şekillenmesi vakit alacak ama şu andaki metalaşmış, insanların derinlik diye söz ettiği şeylerden farklı olacak. Derinlik de o olacak bence.” Bu tür dikkat çeken ve dilden dile yayılmaya başlayan tweetler daha çok etki alanı geniş toplumsal olaylar sırasında ortaya çıkıyor. Bir başka örnek de Soma faciasından. İktidar sahiplerine, holding patronlarına, işverene, sendikaya hemen herkese siber ortamda öfke yöneltilen bir dönemde yine imzasız bir ‘tweet’ paylaşılıyor. Başka söze gerek yok cinsinden: “İnşallah öbür dünyada da Türkiye yoktur”. Aslında bu da faciadan daha önce atılmış ne için yazıldığı meçhul bir tweet. Twitter fenomeni @YARIMDeli’ye ait. O kadar ‘genel’ ki her toplumsal olayı karşılıyor. Bundan sonra da çok sık paylaşılacak gibi. İsmail Hakkı Polat, bu durumu ‘Söz uçar yazı kalır’ ifadesiyle açıklıyor. Ve ekliyor: “Ne yazıyorsanız kalıyor. Silseniz bile. Aynı sebepten dolayı başınız belaya da girebiliyor. Neyin kim tarafından yazıldığı da araştırınca bulunabilir. Bu bahsettiğimiz anonimleşme meselesinde ise durum farklı. Yazının kime ait olduğu çok önemli değil. O eski Anadolu halk kültürünün hatta daha da genelleştirirsek masallarla efsanelerle birlikte var olan dünya halkları kültürünün siber ortamda yeniden şekillenip var olması durumu söz konusu bence.” Yitik Ülke Yayınları Kurucusu yazar-şair Kadir Aydemir de bir şiirinin ‘Anılar ölümsüzdür sen değil’ şeklindeki dizesinin Twitter’da aforizma haline gelmesine çok şaşırmış. Twitter’da arama çubuğuna bu dizeyi yazdığında nick belirtilmeden paylaşılmış binlerce tweet görülüyor. Aslında Aydemir’in kitaba bile koymaya düşünmediği bir şiirmiş bahsi geçen. Bir gün bir tweete sığacak kadar olan bu dizeyi paylaşmış. Sonrasında binlerce kez paylaşıldığını görünce şiiri ‘inadına kitabın girişine koyduğunu’ anlatıyor. Dizenin inanılmaz ilgi gördüğünü anlatan Aydemir, “Ne bir isim ne bir tırnak var. Bu dize artık halka mal oldu, anonimleşti.” diyor. Sosyal medya uzmanı Murat Bayraktar anonimleşme meselesinin tweeti ilk atan kişi açısından olumsuz bir durum arz etmediğini düşünüyor. Tweetlerin çoğu zaman insanın kendini ifade etme ihtiyacına cevap vermek için atıldığını söyleyen Bayraktar şunları söylüyor: “İnternetin anonim yapısı nedeni ile bu durumun genel internet kullanımı ve ‘içtihatları’ açısından bir sorun olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Yani Twitter kullanıcısı da yazdığı yazının anonim olarak birçok yerde paylaşılabileceğinin farkında olmalı. Eğer ifadelerinizden copyright almak, resmi bildirimler yapmak gibi amacınız varsa, bunun mecrası Twitter değil.”Çalıntı tweet ağır bir ifade, olsa olsa ‘ayıp’ denilebilirKaynak belirtmeden yapılan paylaşımları ‘çalıntı tweet’ olarak değerlendirenler de var. Bayraktar, retweet edildiği sürece bunun çalıntı olarak değerlendirilmeyeceğini düşünüyor: “Bahsedilen platform sosyal medya platformu sonuçta. Ne yazabileceğinize ait bir düzenleme de yok. Bilimsel bir makale olsa idi tabii ki bu büyük bir suç olurdu. Bu mecrada olsa olsa, bunu ‘ayıp’ olarak nitelendirebiliriz bence.” Aynı zamanda Bilge Adam Sistem Network müdürü olan Bayraktar, ‘bu tweetlerden ileride atasözü, vecizler özlü sözler çıkar mı?’ meselesine ise ‘zaman gösterecek’ sözleriyle yaklaşıyor. Ona göre bilişim sektöründe bu şekilde geçmişten gelmiş (tabii söyleyeni belli olan) çok cümle var. İsimsiz tweet’lerden atasözü çıkacak mı sorusunun cevabını zaman gösterecek.Twitter’dan unutulmaz aforizmalar-İnsan gerçekten hayret ediyor @cbabdullahgul-Çocuklar uyurken sessiz olunur, ölürken değil! @ErknCan-İnşallah öbür dünyada da Türkiye yoktur @YARIMDeli-Anılar ölümsüzdür sen değil @kadirr_aydemir-Bütün şarjlar hızla tükeniyordu önceliği ayfona verdiler! @ictihad-Tatava yapma bas geç! (anonim)-Hepimiz güçsüze karşı İsrail’iz o yüzden Filistin var. @YARIMDeliTwitter dili ve edebiyatına girişAnonimleşen tweetlerin yanı sıra sosyal medya bir yandan da kendi jargonunu üretiyor. Slogan haline gelen ifadelerle birlikte kalıplaşan ifadeler de dikkat çekici. “X yapıyorum çünkü Y olmak bunu gerektirir” farklı farklı çok sayıda durum için kullanılan kalıplardan biri. Yine “X bizim işimiz” “.... yapmayı sizden öğrenecek değiliz” gibi kalıplar bu jargonun en bariz örneklerinden biri. “Falanca yer çok güzel gelsene”, “Haberim yokmuş gibi çek panpa” diğer örnekler.

    0 0

    Sinem Tufan, 19 yıldır paraşütle atlıyor. İlk atlayışı beklediği gibi olmasa da sonrakilerde başarıyı yakalamış. Bir buçuk yıl önce arkadaşlarıyla takım kuran Tufan, gelecek hafta Hollanda’da düzenlenecek Serbest Paraşüt Avrupa Ligi’nde Türkiye’yi temsil edecek.Paraşütle atlama (skydiving) gibi yüksek efor gerektiren gökyüzü sporlarını yapmak oldukça zor bir iş. Her atlayışta, yüksek hız ve basınç nedeniyle vücudun hormon dengesi altüst oluyor. Ancak, adrenalin tutkunları, her türlü riski göze alarak atlayıştan vazgeçmiyor. Bazı kadın sporcular da işyerinde yaşadığı stresi böyle aktivitelerle atmayı tercih ediyor. İşyerinde giyilmesi mecburi kıyafetlerden bunalan sporcular, mesai biter bitmez klasik kıyafet ve topuklu ayakkabılarını çıkarıp spor elbiselerini giyerek gökyüzünde süzülmeye gidiyor.Sinem Tufan da onlardan biri. 19 yıldır paraşütle atlıyor. Bugüne kadar yaklaşık 900 atlayış gerçekleştiren sporcunun babası Mete Tufan, Türkiye’nin ilk paraşüt sporcularından. Babasının izinden giden Tufan’ın gökyüzü sevgisi, paraşütle ilk atlayışında yaşadığı hayal kırıklığına rağmen daha sonra tutkuya dönüşmüş. THK’nın Ankara Gölbaşı’ndaki tesislerinde, 1995’te ilk atlayışını gerçekleştiren Tufan, sorun yaşamadan kuşlar gibi süzüleceğini düşünmüş. Ancak beklediği gibi olmamış. Uçaktan atladığında karşılaştığı şiddetli rüzgâr ve gürültüden rahatsız olan genç sporcu, büyük şok yaşamış. Neyse ki, daha sonra yaptığı atlayışlarda dış etkenlere alışmış.Tufan, paraşüt sporunun Türkiye’de az gelişmesi nedeniyle dört yıl önce yurtdışına açılmış. Dünyanın en iyi paraşüt eğitmeni ve rekortmenlerinin bulunduğu Rusya’ya giden Tufan, yeni atlayış stilleri öğrenmiş. Paraşüt tutkunlarıyla tanışma fırsatı bulup, 1 buçuk yıl önce üç arkadaşıyla ‘Anatolia’ adlı takım kurmuş. Rusya ve Dubai’de atlayış yapan ekip, gelecek hafta Hollanda’da düzenlenecek Serbest Paraşüt Avrupa Ligi yarışlarında Türkiye’yi temsil edecek. Takım Kaptanı Levent Gürcan’ın yanı sıra Dara Aslan ve Nadir Yıldırım ile bugüne kadar yaklaşık 50 atlayış gerçekleştirdiklerini söyleyen paraşütçü, Hollanda’daki uluslararası organizasyonda, derece elde etmeye çalışacaklarını belirtiyor. TÜRKİYE REKORU KIRDILARR!İstanbul’da MV Holding’de üst düzey yönetici asistanı olarak çalışan Sinem Tufan, geçen yıl ilk kez denenen 29 Way Türkiye Çoklu Tutuşma Rekoru’nda yer almış. 29 Ekim’i temsilen 29 kişiyle düşünülen kadro, Türkiye rekoru kırmak amacıyla İzmir’deki Selçuk Havaalanı’ndan kalkan CASA tipi uçakla 18 bin feet’ten beş atlayış gerçekleştirmiş. 220 kilometre hızla düşerken havada buluşup, önceden belirlenen formasyonları gerçekleştiren paraşütçüler, 2010’da 17 kişiyle kırılan çoklu tutuşma rekorunu önce 18, ardından 20 ve son atlayışlarında da 24 kişiyle kırmayı başarmış. Ancak hedeflenen 29 kişilik Türkiye Çoklu Tutuşma Rekoru’nu kıramadıklarını anlatan sporcu, 60 kişilik yeni rekor denemesi için kasımda atlayış gerçekleştireceklerini söylüyor. Tufan, havacılığa olan sevgisi nedeniyle evliliği düşünmediğini söylüyor: “Bu işle evliyim ve iki ayrı hayat yaşıyorum.” Paraşütün kendisinden bir gün vazgeçebileceğini ama kendisinin vazgeçmeyeceğine dikkat çeken Tufan, ‘İhtiyar Havacılar’ ekibinden bayrağı devralmayı planlıyor.KARTALLA YAN YANA UÇMAK...Sinem Tufan, bugüne kadar gerçekleştirdiği atlayışlarda birçok ilginç deneyim yaşamış. Ancak kartalla gökyüzünde süzüldüğü anı unutamıyor. Eskişehir’de düzenlenen Türkiye Şampiyonası’ndaki atlayış sırasında kartalla karşılaştığını ve dev cüsseli kuşa 10-15 metre yaklaştığını anlatıyor. Kartalın kafasını çevirip kendisine baktığını ve göz göze geldikleri anda epey heyecanlanmış ve mutlu olmuş. Tufan, kısa süre yan yana uçtuğu kartalın, herhangi bir saldırıda bulunmadan süzülerek uzaklaştığını söylüyor.

    0 0
  • 09/13/14--15:59: Çöp evin böylesi
  • Çöp ev vakaları yalnızca bizde yaşanmıyor. ABD’nin Massachusetts eyaletinde komşulardan gelen şikâyet üzerine bir evi kontrol eden polisler, çöp evin haşaratla dolu olduğunu gördü, bunun yanında üç de bebek cesedi Bebeklerin nasıl ve ne zaman öldüğü, yaş ve cinsiyetleri hakkında bilgi verilmedi. Olayla ilgili epey kötü durumdaki evde yaşayan 31 yaşındaki Erika Murray adlı kadın gözaltına alındı. Aynı evden dört çocuğun geçen ay devlet vesayetine alındığı da bildirildi.Makyajsız selfie çekince…Tek bir selfie daha görmeye dayanacak gücümüz kalmadı. Lakin bazen hayat kurtarabiliyor. İngiltere’de Jackie Nicholas (35) isimli kadın, kanserli hastalar için yürütülen bir kampanya çerçevesinde makyajsız selfie’sini çekip sosyal medyada paylaştı. Fotoğrafını yüklemek için girdiği Kanser Araştırma Vakfı’nın sitesinde ön teşhisin nasıl yapılacağını gören kadın, göğüs kanseri belirtilerini fark etti. Neyse ki erken teşhis sayesinde kurtuldu.Sahibinden satılık işkence adasıDevletlerin kamu mallarını satışa çıkarmasına alışkınız. Fakat Hırvatistan öyle bir şey satıyor ki, alması yürek ister. Eski Yugoslavya lideri Tito döneminde hapishane olarak kullanılan Goli Otik adasının satılması planlanıyor. Dönemin işkence yeri olan ve buradaki tutukluların ağır işkencelere maruz kaldığı yer olarak bilinen ada, son dönemlerde turistler tarafından büyük ilgi görüyordu. Alan çıkar mı, bekleyip göreceğiz.

    0 0

    Geçtiğimiz haftalarda gündüz kuşağı programlarında yaşananlar hepimizin malumu. Gerçekleşen olaylar bu kuşaktaki yapımların sürdürülebilirliğini yeniden tartışmaya açtı. Peki yurtdışındaki gündüz kuşağı programlarının işleyiş ve içerik bakımından Türkiye’dekinden farkı ne?Gündüz kuşağı, televizyon sektörü için önemli ve geniş bir vakit aralığını kapsıyor. Resmi bir sınırlama olmasa da 10.00-18.00 arasındaki yayınlara gündüz kuşağı deniyor. Bu yayın diliminin ana hedef kitlesini ise sabah eşini işe, çocuklarını da okula gönderen ev hanımları oluşturuyor. Programların çeşitliliği bakımından epey geniş bir yelpaze çıkıyor karşımıza. Reality şovlardan tutun da evlilik programlarına, televizyonu adeta bir mahkemeye çeviren “suçlu kim?” yapımlarından yemek programlarına kadar birçok izlenceyle karşılaşmak mümkün. Özellikle reality şovlar ve suçluyu aramaya yönelik programlarda sıradan insanların hayatları en ince ayrıntısına kadar ekranlardan evlerimize konuk oluyor. Gayri meşru ilişkiler, cinayetler ve aile içinde yaşanan sorunların bini bir para. Bu tür içerikler, artık farkındalık oluşturmaktan ziyade, gittikçe normalleşiyor ve sadece bir şov unsuru haline geliyor.Gündüz kuşağı yayınlarının içeriğini sorgulatan son olay ise, geçtiğimiz haftalarda iki karısını öldürmüş bir adamı canlı yayında programına konuk eden Seda Sayan oldu. Yıllar boyunca yapılan anketlerde Türkiye’deki en güvenilir kişi çıkan Seda Sayan’dan bahsediyoruz. Hâlâ öyle midir bilinmez fakat halk nezdinde böyle bir güvenilirliğe sahip olmasında uzun zamandır yapmakta olduğu gündüz kuşağı programlarının önemli bir payı var. Bu da bizlere bu programların insanlar üzerinde ne derece etkili olduğunu gösteriyor aslında. Peki yurtdışındaki gündüz programlarının Türkiye’dekinden bir farkı var mı? İşleyiş ve içerik Türkiye’dekine benziyor mu? ABD ile Türkiye’deki gündüz kuşağı programları arasında bir kıyas yaparak bu duruma bir göz atalım.Türkiye’de yapımcılara az sunuculara çok iş düşüyorTürkiye’deki gündüz kuşağı programı sunucularının elinde oldukça fazla güç var. ‘Güç’ derken ne demek istediğimizi açıklayalım. Türkiye’deki sunucular, yapımcılar gibi programın içeriği üzerinde fazla etkiye sahip. Sadece sunmuyor, içerikte ne olacak, ne söylenecek, tüm bunlar onların kontrolü altında. Dolayısıyla yapım ekibi sunucuya ne yapacağını söylemek yerine hizmet eder bir konumda bulunuyor. Kısacası bir nevi yapım ekibinin zayıflığı, sunucu üzerinden kapatılmaya çalışılıyor. Yurtdışında ise durum çok farklı. ABD ve İngiltere’deki gündüz kuşağı programlarında kurgu unsuru ön plana çıkıyor. Programın başından sonuna kadar ne konuşulacak ve hangi noktalara temas edilecekse bütün bunlar önceden kurgulanıyor. Doğal olarak da bu şekilde herhangi sürprize mahal verilmemiş oluyor.Yurtdışında filtreleme daha kuvvetli, çünkü canlı yayın yokGündüz kuşağı programlarında üzerinde durulması gereken bir diğer farklılık da canlı yayın meselesi. ABD ve İngiltere’de gündüz kuşağında canlı yayınlanan programlara rastlamak pek mümkün değil. Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim görevlisi Feyza Akınerdem’e göre, canlı yayın Türkiye’ye has bir durum Sebebi, banttan yayın maliyetinin çok daha yüksek olması: “Bu sebeple Türkiye’de daha çok canlı yayın yapılır. İngiltere ve ABD’de canlı yayın programlara pek şahit olmayız. Dolayısıyla bu ülkelerde filtre mekanizması otomatik olarak daha kuvvetli oluyor. Canlı olsa bile yayın arkadan geliyor. Bizdeki gündüz kuşağının neredeyse hepsi canlı. Anlık sansasyon ile krizlere açık ve bunun üzerinden programlar reyting alıyor.”Türkiye’de bir RTÜK kanunu var ve bu kanuna göre suçu ve suçluyu övmek yasak. Fakat geçen hafta yapılan toplantılarda RTÜK, çekimser kaldığı için Seda Sayan’ın programına herhangi bir ceza vermedi. Akınerdem, suçu ve suçluyu öven yayın yapılamayacağını fakat bu kanunların ne kadar uygulanacağının ise RTÜK’ün inisiyatifine bağlı olduğunu belirtiyor. Bunun yanında aslında esas kontrol mekanizmasının da yapımcılarda bittiğinin altını çiziyor: “Programlarda ağırlanacak kişilerin geçmişlerini doğru şekilde araştıran programcılar var. Fakat buna dikkat etmeyen ve sansasyon ortaya çıkartmak isteyen isimler de çok. Seda Sayan örneği üzerinden gidecek olursak, o kişinin ekrana çıkması Seda Sayan ve yapım ekibinin inisiyatifinde. Yayından önce bunu denetleyecek bir kurum yok. Dolayısıyla iki kadını öldürdüğü bilinen birisi o yayına bilinçli bir şekilde çıkartıldı.”ABD’de kadın programlarının niteliği ise çok farklı. ‘The Oprah Winfrey Show’ örneği üzerinden giden Akınerdem’e göre bu programlara şiddet gören, ayrımcılığa uğramış kadınlar çıkarıldığında, yaşadıklarının üstesinden gelebilmesine ve kendine güvenini yeniden kazanmasına yönelik destek veriliyor. Türkiye’deki örnekler ise bundan çok uzak. Zaten zor durumda olduğu için ekrana çıkan kadınlara bir eleştiri de program sunucusu ve konuklardan geliyor. Mağdur kadınlar, “Neden bu kadar çocuk doğurdun?”, “Neden bu adamla evlendin?” gibi ithamlarla karşı karşıya kalıyor. Bundan dolayı Türkiye’de kadınların dertlerini anlatmaları kolay değil. Anlattıkları zaman kötü sonuçlarla karşılaşabiliyorlar. Şiddetin üstesinden gelmek bir yana, yeniden şiddet üretilebiliyor. Aile sırlarını ifşa etmek olarak algılandığı gibi kadınları şiddetin hedefi haline de getirebiliyor.Gündüz kuşağı bitecek mi?Son zamanlarda gündüz kuşağındaki reality şovların olumsuz haberlerle kendine yer edinmesi, bu kuşaktaki programların içeriğine dair tartışmaları da yeniden başlattı. Seda Sayan örneği ise tek değil. Songül Karlı, karısını öldürmüş bir kişiyi canlı yayına çıkardı. Esra Erol’un programında evlenen bir adam, karısını öldürdü. Buna benzer birçok örnek söz konusu. Zaten birkaç kanal kendini tamamen dizilerin kollarına bırakmış durumda ve artık bu şovlara yer vermiyor. Pek çok televizyon eleştirmeni, hem daha az maliyetli hem de daha zararsız olmaları sebebiyle diziye yöneliş olduğunu, bu sebeple yakın bir zamanda gündüz kuşağındaki reality şovların kalkabileceğini dile getiriyor. İlerleyen günlerde bu programların kaderinin ne olacağını ise hep birlikte göreceğiz.

    0 0

    Orhan Kemal Cengiz, yazar kimliğinin yanı sıra aslında bir hukukçu ve insan hakları savunucusu. Cengiz ile Türkiye'de hukukun geldiği noktayı konuştuk. 17 Aralık'tan sonra hukukun askıya alındığını düşünen Cengiz, işçi cinayetlerinden 17-25 Aralık'a, yaklaşan HSYK seçimlerine dair birçok konuyu değerlendirdi.Soma'dan sonra ölen işçi sayısının çok olduğu bir diğer olay Mecidiyeköy'deki asansör faciası oldu. Aynı zamanda bir avukat olarak bu tür faciaların nasıl son bulacağına dair yorumunuz nedir?Birçok boyutu var bu işçi ölümlerinin. Son dönemde bu ‘kaza'ların meydana geldiği işyerlerinin tamamı iktidara yakın yerler. Biz buradan Türkiye'de bir kast sistemi oluştuğunu anlıyoruz. Erdoğan'a yakın olmadan iş yapamıyor, ihale alamıyorsunuz. Ondan iş aldıktan sonra artık sizin üzerinizden bir denetim olmuyor, rahat hareket edebiliyorsunuz. Arkanızda bir iktidar duruyor. Bu öyle bir rahatlık ki, kolayca kamu kredilerini almaktan, vergi denetimine uğramamaya, iş güvenliği ile ilgili önlemleri mümkün olduğunca az almaya ya da almamama kadar gidiyor. Türkiye'de doğru düzgün bir rekabet sistemi yok, serbest piyasa yok. Türkiye'de ahbap çavuş kapitalizmi var. Ve bu ahbap çavuş kapitalizmiyle çok çabuk zengin olmaya çalışan ve zengin olan insanlar var. Mesela bu gökdelenlere bakıyorsunuz, 24 saat çalışma izni verilmiş ve inşaat kamu yararına olarak kabul edilmiş.Kimse sorumluluk almıyor ama…Ciddi bir zihniyet problemiyle karşı karşıyayız çünkü. Ve bu zihniyet yavaş yavaş Erdoğan'dan tüm topluma sirayet ediyor. Hiçbir sorumluluk kabul etmeme. Erdoğan'ın hiçbir konuda kusur kabul etmeyen ve başkalarını suçlu gören bir alışkanlığı var. Bunun Türkiye'de kamu yöneticisinden işverenine kadar herkese sızdığını görüyoruz. Bütün suçun her zaman başkalarında olduğuna inanan anlayış tüm ülke üzerine çöreklenmiş durumda. Soma'da da aynı şeyi gördük, Torunlar İnşaat'ta da. Aynen Recep Tayyip Erdoğan gibi çıkıp, kendilerinden başka herkesi suçluyorlar. Ve olağan bir şeymiş gibi konuşuyorlar. İnsan o işçilerin kaldığı yerlerin görüntüsünden utanır ya. Dünyanın en zenginlerine inşaat yapıyorsun, o inşaatı yapanları dünyanın en rezil şartlarına mahkum ediyorsun.Büyük sorumluluk kimde?Bu firmalara ihale verdiği, inşaat izni verdiği için iktidarda. Soma'da da aynı şeyi gördük. Erdoğan'a yakın olduğu için o işi almış. Daha önce o alanda hiç tecrübesi yok. Bir anda pıtrak gibi bu işin içine giren insanlar türemiş. Bunun karşısında üretim olanağı verilmiş. Bu iş kazaları olmaya devam edecek. Sınırsız bir sahip olma iştahı hakim, işçilerin iliğini kemiğini sömürecek bir iştah. AKP'nin büyüme modelinden şunu görüyoruz ki, her türlü canlıya, insana, doğaya saygı sıfır. ‘Yapılan inşaat, maden, hes, baraj, yol, havaalanı doğaya zarar verecek mi?' diye sormuyorlar.Doğaya zarar vermeden iş yapma mefhumu yok mu?Yok. Bir tek başbakanın talimatıyla üçüncü havaalanı kuzey ormanlarının göbeğine yapılıyor. On binlerce ağaç kesiliyor. En son örnek Atatürk Orman Çiftliği'nin içine yapılan Başkanlık Sarayı. Ankara'yı bilen herkes bilir ki, sıfır ağaçlı dımdızlak yüz binlerce yer var. Ve doğaya zarar vermeden bu alanlara istediğiniz kompleksi kurabilirsiniz. Buna rağmen Erdoğan gidiyor Atatürk Orman Çiftliği'ne konut yaptırıyor. Hem inşaat hem de yol yapımı için binlerce ağaç kesiliyor ama umurlarında değil kaç ağacın kesildiği. Ve siz bunları söylediğinizde çiçek böcekle ilgilenen marjinal insanlar oluyorsunuz. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, Eymir Gölü'nü halka açmaktan bahsediyor mesela. Oysa zaten halka açık bu göl. Ama bunun altında daha başka bir sebep var bence.Nedir o sebep?Eski Kemalist elitlere duydukları hınçla, onlarla bütünleşen, onlara ait olan şeyleri ortadan kaldırma isteği. Atatürk Orman Çiftliği benim için iki şey demek; ağaç ve Ankara'nın bütün kaliteli doğal beslenme kaynağı. Ama AKP için başka bir şeyi temsil ediyor. Orası fethedilmeli. Oraya gidiyor, eski izleri silip, kendi imzasını atıyor ve Başkanlık Sarayı'nı kuruyor.Hakimler zamla oy değiştirecekse, ülkeye kilit vurup gidelimFethullah Gülen'i Obama'dan isteme mevzusu günlerce konuşuldu, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?Eminim ki, bu fikrin saçma olduğunu ona söyleyecek birileri var ama korkudan söyleyemiyorlar. ‘Efendim bizim ABD ile suçluların iadesi sözleşmemiz var. Böyle bir talepte bulunmanız uygun olmaz' diyemiyorlar. Erdoğan dünyadan o kadar kopmuş ki, her yer Türkiye gibi zannediyor. Kendisinin yapabildiği her şeyi demokratik ülkelerin başkan, başbakan ya da cumhurbaşkanlarının da yaptığını zannediyor. Obama ile o görüşmesinden sonra karşı tarafın hayret ettiğini düşünüyorum. ‘Mahkeme kararı olmadan adam bizim bu talebe cevap verebileceğimizi düşünüyor. Bu nasıl bir zihniyet?' dediklerine inanıyorum. Tamamen Türkiye'deki yönetme biçimini dile getiriyor orada. Aslında ülkeyi nasıl yönettiğini anlatıyor Obama'ya.HSYK seçimleri öncesi hakim ve savcı maaşlarına zam gündeme geldi. Bu bir tesadüf mü?Ülkenin nasıl yönetildiğini gösteren bir diğer uygulama. Tabii ki, HSYK seçimlerini etkilemek için yapılıyor. Şuna emin olun, hükümet bunu yaparken hâkimlerin oylarına oynuyor. Ama bizim hâkimlerimiz bundan etkilenerek oylarını değiştirecekse ortada korkunç bir fecaat var demektir. Bu zamlar doğrultusunda hâkimler, bütün ülkenin kaderini belirleyen bir kurulda kullanacakları oyları değiştiriyorlarsa, bu ülkeye kilit vurup gidelim.Yeni hükümetin yolsuzlukla mücadele edeceğine dair inancınız nedir?Davutoğlu'nun yolsuzluk yapan eli koparma metaforu hiç tesirli olmadı mesela.Daha dişe dokunur gerçek şeyler söylemesini beklerdim. Ortada ciddi vahim iddialar var. ‘Ben hukukun üzerindeki bütün baskıyı kaldıracağım. Hakim ve savcılardan, Meclis'ten bu iddiaların sonuna kadar araştırılmasını istiyorum. Bekleyen fezlekelerin bir an evvel Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesini istiyorum' gibi şeyler söylese umutlanırdım. Ama bunların yerine içeriği sözel olarak sert ama retoriği etkili olmayan bir benzetme yaptı, duygulara hitap etti. O sözlerden hiçbir şey yapmayacağını, ne kadar önemsediğini anladım. Yapılmış yolsuzluk soruşturmaları var bunların üzeri örtülüyor, konuya ilişkin ne düşünüyor yeni bir başbakan olarak hâlâ bilmiyoruz. Tamam anladık ‘paralel yapı' iddiaları araştırılsın. Ama bu ‘paralel yapı' araştırılacaksa hukukun bağımsız bir şekilde işlediği bir ortamda olabilir. Ama Davutoğlu kuru bir retorik kullanmayı tercih ediyor.25 Aralık yolsuzluk dosyası, hakim önüne gitmeden kapatıldı…Aradan 8-9 ay geçtikten sonra savcılar Erdoğan'ın dilini kullanarak ‘darbe girişiminde bulundunuz' diyor 17 Aralık'ı başlatan polislere. 25 Aralık'ın sanıklarını serbest bırakıp, kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesine karar verirken de ‘Bu bir darbe girişimidir.' diyor. Bu tam olarak soruşturmalar başladıktan sonra Erdoğan'ın kullandığı dil. Sekiz ayda onun kullandığı dil bütün yargıya sirayet etti. Ciddi bir hukuksuzluk var. Yargının üzerinde büyük bir baskı var. 17 Aralık'tan sonra hukuk askıya alındı. 17 Aralık'tan sonra hakim ve savcıların aldığı arama kararlarının uygulanmadığını gördük. Bu ancak olağanüstü hal rejimlerinde olur. Türkiye adı konulmamış bir olağanüstü hal rejimi ile yönetiliyor. Erdoğan'ın kendisine hedef belirlediklerine karşı çok sert önlemler alınıyor. Polisler gözaltına alınıyor. İktidara yönelik hiçbir suçlama, itham ya da iddiayı araştırma soruşturma imkanı yok.AYM, Yargıtay ve Danıştay'ın yetkileri tırpanlanacakMilli irade sihirli bir değnek olsa gerek…Milli irade bütün kiri pası sandıkta aklayan bir temizlik maddesi. Böyle bir demokrasi anlayışı yok. Bu Eski Yunan'da da sandık vardı. Bizim için ölçüt bu mu olmalı, 1500 yıl öncesine mi gidelim? Zaman içerisinde insanlık sadece sandıkla demokrasi olmadığını gördü. Kuvvetler ayrılığı olması lazım. Yasama, yargı ve yürütmenin birbirini denetlemesi lazım. Seçilenler çok yanlış işler yaptığında mahkeme önünde hesap verebilmeli. Bunları ortadan kaldırdığınızda demokrasi olmuyor. Sürekli bir milli irade fetişizmi hakim. Tabii ki meşruiyetin birinci kaynağı sandık ama o size yönetme imkanı veriyor. Sen yönetme işini yaparken hukuk kaidelerine, anayasa kurallarına bağlısın. “Ben bunlara bağlı değilim.” dediğin anda sen bir Tiran'sın, diktatörsün…Siyasal İslam argümanı da milli irade gibi bir kalkan mı?Milli irade ve siyasal İslam söylemlerini hukuksuzluklarına kalkan yapıyorlar. Hakkınızda bu kadar yolsuzluk iddiaları olsa, Türkiye'de hiçbir dernek vakıf siyasi parti, grup kurum bünyesinde barınamazsınız. Ama burada siyasal İslam kalkan olarak kullanılıyor. “Sizin ulvi bir amacınız var. Toplumu dönüştüreceksiniz, daha dindar bir toplum ve daha dini kurallara uygun bir devlet oluşturacaksınız. Dolayısıyla bu yola giderken, sizin elinizde çok güçlü araçlarınızın olması ve parasal imkanlardan yararlanmanız lazım. Dindar insanlar olarak iktidara geldiğiniz için, artık iktidardan gitmemeniz şart. Gidip de dindar olmayanlara iktidarı bırakamazsınız.” düşüncesi.Bunları yapma uğruna her şey mubah mı kılınıyor?Öyle tabii. Mesela bunları muhafaza etmek için havuz kurup kendinize yeni bir medya kurabilir, sınırsız bir para kaynağı kullanabilirsiniz, arada bir cebinize de indirebilirsiniz. Zaten siz dini bir misyonu yerine getirmek için dünyaya gelmişsiniz, seçilmişsiniz, halifesiniz, ulu-l emirsiniz ve herkes size itaat ediyor. Böyle olunca hukuk mukuk dediğinizde boşlukta kalıyor. AKP için hukuk teferruat. Siyasal İslam'ın birleştirici gücü olmasa AKP bu şekilde dik duramazdı. Birileri dönüp Erdoğan'a ‘Bunlar ciddi iddialar. Çık, açıkla' derdi. Ama perde arkasında şu konuşuluyor. “Bizim büyük bir davamız var. Bu dava görünür, meşru araçlarla yürütülemez. Davayı yürütmek için iri ve diri olmamız lazım. Finansal olarak güçlü olmalıyız. Tabii ki ihale alan işadamlarından belli bir komisyon alacağız. O parayı bir havuzda toplayacağız. Medyayı dizayn edeceğiz. Bize karşı olan işadamlarını çökerteceğiz. Kamunun reklam vermesini engelleyeceğiz. Tabii ki bu dava uğruna bizi destekleyen işadamlarına her türlü desteği sağlayacağız. İcabında onları vergiden muaf tutacağız. Çünkü bizim büyük bir davamız var. Bu davayı gerçekleştirmek için Allah'ın ve dinin yardımıyla yapamayacağımız hiçbir şey yok.” diye düşünüyorlar.Hizmet Hareketi'nden iç düşman, mihrak çıkarma uğraşı da bunun bir neticesi mi?Evet. Hizmet Hareketi'ni büyük bir düşman olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Çünkü dini böylesine kullanırken, öbür tarafta dini alanda otorite olarak görülen birisine asla tahammülü olamaz. Laik bir grup yolsuzlukla mücadele edecek olsaydı, bu kadar yıkıcı bir dönüş olamazdı. Erdoğan'ın yapmak istediklerinin önünde iki engel var. Biri hukuk. Önümüzdeki dönemde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay gibi mahkemelerin yetkilerinin tırpanlandığını göreceğiz. Diğeri cemaat. İki işadamına vergi memuru yollandığında diz çökerken, cemaat çökmedi. Cemaati bir direnç odağı olarak görüyor ve tek gayesi ortadan kaldırmak.AKP, kendi vesayetini kurmaya çalışıyorBir zamanlar askeri vesayete karşı mücadele ediliyordu. AKP bu mücadele ile oy toplayıp kendi vesayetini mi kurdu?Neydi vesayet? Ne olursa olsun asıl yöneten biz olmaya devam edeceğiz anlayışı. AKP de kendi vesayetini kurmaya çalışıyor. Yolsuzlukları kapatma adına, havuz oluşturup, medyanın kontrol altına alınma çabası hepsi değişmez bir rejim yaratmak için. Mesela bugün TV kanallarına bakın, cemaat medyası dışında eleştirebilen kanal yok. Ya tamamen hükümetin propagandası yapılıyor ya da hükümeti eleştiriyormuş gibi görünüp ama iktidar avukatlarının dizildiği tartışma programları var. Hayretler içinde izliyorum. Böyle bir medya düzeninde demokrasiden söz edilebilir mi? Bugün toplum medya üzerinden manipüle ediliyor.2015 genel seçimi yaklaşırken daha çok konuşulur oldu başkanlık sistemi. Türkiye rejim değişikliğine hazır mı?Plan bu. 2015'te Meclis'te anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde etmek. Türkiye'ye özgü bir sistem getirecekler. Öyle Amerika'daki gibi sert kuvvetler ayrılığının olduğu bir sistem değil. Amerika'da yasama, yürütme ve yargı sert şekilde birbirinden ayrıdır. Erdoğan'ın önceki konuşmalarına baktığımızda bizdeki böyle olmayacak, Türkiye'ye özgü bir padişahlık sistemi olacak. Kafasında bu var. Yasama yürütme hatta yargı yetkisinin de bir kişinin elinde toplandığı otoriter rejim inşa etmek istiyor. Zaten bu fiili olarak inşa edildi aslında. Hukuki bir kılıf geçirecekler.Zirve yayınevi katliamının müdahil avukatlarındansınız. Davada son durum nedir, bir neticeye ulaşacak mı?Doğrusu bir süredir ilgilenemiyorum. Ama bu saatten sonra bu davaların hiçbirinden bir netice alınabileceğini sanmıyorum. Erdoğan bu davaların hepsinin üstünü örtmek için genel bir strateji belirledi. Yolsuzluk iddialarını bertaraf etmek için Ergenekoncularla işbirliğine gitti. Ergenekon tayfasıyla barışıp, onları yanına çekti. Ve beraber bir mesaj vermek istedi. Bu bir tercihti. Bu tercihten sonra o davaların neticelenmesi çok zor. Genel strateji bu şekilde belirlendi. Derin devletin yargılandığı davaların, cinayetlerin üstünü Erdoğan örttü, artık en küçük bir netice umudu olamaz.Son zamanlarda yazılarınızdan ya da fikir ayrılığından dolayı size küsenler oldu mu?Çok oldu. Özellikle liberal arkadaşlarım cephesinde. Hükümeti destekleyen liberaller “17-25 Aralık bir darbeydi. Biz bu darbenin karşısında durmalıyız.” diyor. Ama ben 17-25 Aralık'ın darbe olduğunu düşünmüyorum. Bu arada cemaatin devlet içindeki örgütlenme biçimini de problemli buluyorum. Onun da eski Türkiye'nin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Cemaat var olabilme adına, içinde patolojileri de barındıran bir kurumsallaşmayı tercih etti. O patoloji de demokrasiyle bağdaşmıyor. Ama 17-25 Aralık, velev ki iddia edildiği gibi Gülen grubuna yakın insanlar tarafından yapıldı, bu o iddiaların doğruluğuna gölge düşürmüyor.17-25 Aralık rüşvet, yolsuzluk, kara para aklama gibi çok somut bilgi ve belgeye dayanıyor. Liberaller karpuz gibi ikiye ayrıldı. Yolsuzluk operasyonuna darbe diyenler ve demeyenler. Ben darbe demiyorum. İfade hürriyetini, temiz toplumu, serbest piyasayı önemsiyorum.Bugünler Müslümanların kara baharıABD, İngiltere ve Almanya'nın Türkiye'nin dinlendiği iddiası gündemde. Yeni Türkiye'nin komplo teorisyenleri buna ‘Türkiye çok güçlendi o yüzden' diye cevap veriyor. Sizce de güçlendi mi Türkiye?O kadar güçlü olsa dinlemelere güçlü bir tepki gösterirdi. Ama bakıyoruz, ne Obama ne de Merkel ile görüşürken bunun gündeme bile gelmediğini görüyoruz.ABD ve Avrupa ülkeleri, zaten dinledikleri için, ‘paralel devlet' ısrarına inanmıyor olabilir mi?Dinledikleri için neyin ne olduğunu bu ülkeler çok iyi biliyor. Kimsenin bu paralel hikâyesine de inandığını düşünmüyorum. Yolsuzlukla ilgili çok ciddi iddia, bilgi ve belge var. Zaten bunların arkasından karşı bir söylem olarak çıktı ‘paralel yapı' da. Dünyadan bakıldığında da böyle görüldüğünü düşünüyorum. Otoriterleşen rejimde iktidarın kendi kusurlarını örtme bahanesinden başka bir şey değil bu söylem.Türkiye bu süreçte hangi fırsatları kaçırdı?Türkiye, dindar Müslümanların, hatta siyasal İslamcıların iktidara geldiği bir ülkede herhangi bir vesayet makamı olmasa da dört dörtlük global bir mesaj verme fırsatını kaçırdı. İslamofobinin azalması, Müslümanların daha saygın insanlar olmasına katkıda bulunma fırsatını kaçırdı. Tam tersine şark kurnazlığıyla demokrasiyi bir yere kadar götürecek bir araç olarak gördü. Her şeyi kendine yontan bir mantık ortaya çıktı. Buradan bütün dünyaya çok farklı bir mesaj çıkıyor. Dünyada şu an Müslümanların onurunu kurtaracak bir Tunus var.Bölgenin hamisi olma planı suya mı düştü?Elbette. Şu an Tunus dışında, İslam ülkelerinin tamamı diktatörlükle yönetiliyor. Meşru yollarla iktidara gelmişse daha sonra toplumu değiştirmeye dönüştürmeye çalışan bir ajanda var. Müslümanlar kendilerine çarpık bir ayna ile bakıyor. Bu dönem Müslümanların kara baharıdır. Bugün Ortadoğu'da hukuksuzluk, antidemokratik uygulama, kadının ikinci plana itildiği, zorla ajandaların dayatıldığı monarşik, otoriter, toplum mühendisliğinin en kaba şekilde uygulandığı anlayış hakim. AKP de kendi payına düşen rolü oynadı. Bütün bu sel kasırga bittiğinde geriye kum kalacak ve biz Müslümanlar adına ağır bir bilanço ile karşı karşıya kalacağız. İslam'ın siyasal araçlar uğruna kullanılması gündeme geldiğinde dünyada en kötü uçta IŞİD görülüyor. Kafa kesiyor, katliam yapıyor. Diğer ucunda ise AKP görülüyor. Demokratik yollarla iktidara gelen sonra asker gibi engelleri önünden kaldırarak kademe kademe özgürlükleri ortadan kaldıran bir siyasal İslam portresi ortaya çıkıyor. Biz 21. yüzyıl sorunlarından birinin en büyük parçasından biriyiz. AK Parti dünyaya korkunç bir mesaj yolluyor. İslam ve demokrasi bağdaşamaz mesajı.Oğlumun oyun arkadaşıyımBir gününüz nasıl geçiyor?Neredeyse her gün yürüyüş yapıyorum göl kenarında, koşu bandında. Koşu bandında yaparken film izleme hobim var.En favori filminiz hangisi?Dövüş Kulübü.Ne tür müzikler dinlersiniz?Ayırt etmem. Rock, klasik, pop, halk müziği.Kimleri okursunuz?Edebiyatla aram çok iyidir. En son, The Husband's Secret, Liane Moriarty'nin yazdığı henüz Türkçeye çevrilmemiş bir kitabı okudum.Takım tutuyor musunuz?Hayır. Futbola hiç ilgim olmadı. Çocukken bile. Ben basketbolu oynamayı izlemeyi çok severim.Eşiniz gazeteci, nasıl tanıştınız?Zirve Yayınevi katliamı avukatı olduğum için, röportaj yapmak için buluşmuştuk. O vesile ile tanıştık, sonra evlendik.Eşinizin, şikayet ettiği ya da sevmediği bir yönünüz var mı?Kendisine sorun.Sibel Hanım:Çok çalıştığı için öyle sık vakit geçiremiyoruz. Sürekli odasında, okumak ve yazmakla meşgul. Yine de her fırsatta beraber bir şeyler yapmaya çalışıyoruz yine de. Gezmeyi, tatil yapmayı çok seviyoruz. Tatilciyiz. İlk tanıştığımızda, öyle çok paramız yoktu ama Ege-Akdeniz turu yapmak istiyorduk. Orhan arabasını sattı ve istediğimiz her yeri dolaştık arabanın parasıyla. Yani tatil için araba sattık. Cem Ege'nin doğması bize hiç engel olmadı, şimdi onunla geziyoruz. Aralıkta ikinci oğlumuz doğacak.Baba olduktan sonra hayatınızda bir değişiklik oldu mu?Doğrusu pek bir değişiklik olmadı. Bakma, yedirme, uyutma anlamında pek eşime yardımcı olamıyorum. Ama oynama, parka gitme konusunda Cem'in en yakın oyun arkadaşıyım.

    0 0

    Mardin ilk kez bir komediyle tanıştı: Kadim Dostum. Dizinin setinde İlker Aksum ile görüştük. Hayal kırıklıklarını dinleyince, oyunculuğun sadece ‘iyi rol yapmak’ olmadığını öğrendik. Ete kemiğe büründürdüğü Mümtaz Kilerci karakteriyle başlayan sohbetimiz, bambaşka yerlere uzandı.Bu kadar açık sözlü olacağını tahmin edemezdim. Televizyon dünyasıyla ilgili pek çok sırrını, ‘Bak! İlk kez Zaman’a açıklıyorum’ demesi boşuna değilmiş. Komik hallerini deştikçe, içindeki dram ortaya çıktı. Hayal kırıklıklarını dinleyince, oyunculuğun sadece ‘iyi rol yapmak’ olmadığını öğrendik. Bütün bunları duyunca kafamdaki İlker Aksum portresinin ne kadar eksik olduğunu fark ettim. Bu denli açık konuşmasında, Mardin’in boğucu sıcaklarının etkisi oldu mu bilemiyorum. Zira görüşmeyi yaptığımız Fox TV’nin yeni dizisi ‘Kadim Dostum’un setinde, oyuncusundan teknik ekibine herkesin başı sıcaklarla dertte. Ete kemiğe büründürdüğü Mümtaz Kilerci karakteriyle başlayan sohbetimiz, bambaşka yerlere uzandı. ‘Çaldığı roller’ konusundaki açık sözlülüğü takdire şayandı. Yıllarca sanat yaptığını sandığı televizyon konusundaki düşüncelerine eminim siz de şaşıracaksınız. Ve en önemlisi de dramaya boğulan beyaz camın içler acısı haliyle ilgili fikirleri... ‘Etkili kullanamıyorum’ dediği sosyal medyadan tutun da ‘karakter oyuncusu’ olarak anılmanın kendisinde nasıl bir etki bıraktığını konuştuk İlker Aksum ile... Yıllar önce meşhur Şempanze’mizin oynadığı ‘Çarli’ dizisinin Afakan Dayısı ile dizi, sinema ve tiyatro dünyasında biraz yorucu bir yolculuğa çıktık...Kadim Dostum sayesinde Mardin ilk kez bir komediyle tanıştı. Yıllarca ağalı, konaklı projelerden sonra komediyle buralara gelmek nasıl bir duygu?Valla bilmiyorum. Bize de öyle diyorlar. İlkmiş. Mardin’in olma sebebi şu: Tarihi, dokusu, sokakları güzel. İnsanları çok gerçek. Hikâyemizin buna hizmet etmesi kaydıyla... Hikâye de şimdilik hizmet ediyor. Telkari ne, leblebi neden burada önemli, kültürü...Daha önce gelmiş miydiniz?İlk defa geldim. Zor bir şehir çünkü çok sıcak. Temmuzda geldik. 43-44 derece sıcaklıklarla boğuşuyoruz.Kadim Dostum’da iki büyük aile arasındaki ‘tatlı’ didişme anlatılıyor. Siz ise fırsatçı, iş kovalayan bir tiple çıkıyorsunuz izleyici karşısına. İzleyicide nasıl bir karşılık bulur?İnşallah severler. İlker Aksum olarak uzun yıllardır yaptığım ve tutan büyük projelerime bakarsanız bu tür şeyler görürsünüz. Yabancı Damat, Canım Ailem üç aşağı beş yukarı böyledir. İki büyük aile, birbirleriyle hem didişir hem birbirlerini çok sever.Yalnız, projelerinizdeki farklılık daha fazla dikkat çekiyor...Kötü adam da oynuyorum, cani de oluyorum, katil de. 20 Dakika’da mesela. Farklı rollerin adamı olmayı seviyorum.Farklı roller bir tercih mi?Kesinlikle. Oyunculuk kariyerimde en önemli tercihlerden biri. Bir aktör, kariyerini belirlerken buna karar vermeli. Biz bir rolden tutturduk oradan mı gidelim? Yok abi her şeye bakalım. Teklif gelirse tabii. Teklif gelmezse oyuncu ne yapsın. Bütün teklifler aynı tip rollerse adam ne yapsın? Ama bana Allah’a şükür kötü adam, iyi adam, polis, öğretmen, mahallenin delikanlısı hemen hepsi geliyor.Daha çok komik rollerin gelmesinde neşeli mizacınızın etkisi var mı?Sanmıyorum. Burada şunu çözdüm; komedi daha çok tutuyor. Komiklik, dizilerin içinde oran olarak dramaların yanında ferahlatıyor seyirciyi. Bir de çok drama var. Herkes ağlıyor. Birincisi bunu seviyorum, ikincisi reklam geliyor. Oyuncularda bir istatistik yaparsak reklam gelen pozisyonlar komedi dizisindeki aktörlerindir.Her ne kadar komik roller, dramlar gelse de sizi şöhrete taşıyan Çarli dizisindeki Afakan olmadı mı?Onunla başladık elbette. Ancak İlker Aksum’u İlker Aksum yapan Yabancı Damat’tır. Yani ismen halkın yavaş yavaş seni tanıması. Öbür türlü izleyici karakteri tanır.Oyunculukta bir ayrım oluştu. Dizide farklı, sinemada farklı, tiyatroda farklı. Sizin sinemadaki rolleriniz dizilerdekinden daha çok konuşuluyor. Mesela Vavien’de Engin Günaydın ile paslaştığınız ‘otomatik kapı’ muhabbeti hâlâ dillerde. Siz de ayrım yapıyormusunuz?Gerçekten güzel sahneydi... Bugüne kadar hiçbir ayrım yapmıyordum. Bu konudaki gerçeği ilk kez Zaman okurlarıyla paylaşıyorum. Televizyon, sinema, tiyatro. Hepsi benim için neredeyse aynı derecede yüklendiğim, aynı derecede hissettiğimdi. Televizyonun, ne yazık ki her kulvarında yöneticisinden en aşağıdaki çalışanına kadar baktım ki herkes savsaklıyor. ‘Bir dakika abi dedim.’ Ben 40 yaşıma kadar canımı dişime takayım, kendimi parçalayayım hiç kimsenin umurunda olmasın. Herkesin tek umurunda olan şey, para.Ne yani açık açık ayrım yapıyorum mu diyorsunuz?Olmadı, olmuyor, yapamıyorum. Geçen yıl 20 Dakika’daki performansıma bakın. Terimin son damlasına kadar setteyim. Ama görüyorum ki yöneticisinden yapımcısına hiç önemsedikleri yok. Öyle olsaydı, bir kanalda 20 dizi girip hiçbirinin tutmaması mevzubahis olamazdı. 20 iş giriyor bir kanalda, bir tanesi tutmuyor. Bu ne demektir? Hiç kimse önemsemiyor demek ki. Bir zar atıyorlar, tutarsa. 40 yaşından sonra ne yazık ki televizyonu, sinemayı ve tiyatroyu ayırmış durumdayım. Ama kızmış durumdayım televizyona.Kızsanız da bu işten para kazanıyorsunuz.Öyle ama ben öyle görmüyordum bunu. Zannediyordum ki birtakım değerlerimiz sanatsal. Baktım ki herkes savsaklıyor, ben de takmam. Para kazanıyoruz ne yapalım, demeye başladık. Bu vahim.‘Para’ demişken, bir dönem siz de yarışma sunan oyuncular kervanına katıldınız. Yarışma sunmasanız olmaz mı? Çok mu elzem?Elzem değil tabii ki. Şöyle ki dünyada da var. ABD’de var, Avrupa’da var, Asya’da var. Tamamen maddi... İşte bak; o yüzden diyorum ben 40 yaşından sonra karar verdim diye. Televizyon paraymış. Böyle bakmıyordum ama daha fazla para kazanılıyor, daha fazla şöhret olunuyor. Çünkü şu an piyasamız şöyle: Kim daha fazla iş yapıyor? Kim daha fazla para kazanıyor? Kim daha meşhur? Oysaki iş böyle değil. İnşallah düzeliriz.Sizin için ‘çok iyi rol çalar’ diyorlar...Ortada rol varsa çalınabilir, oynanabilir. Ancak bir rol yoksa, ağzımla kuş tutsam bir önemi yok.Örnek aldığınız bir kişi var mı?Bir Şener Şen’i nasıl örnek almayayım. Bir Uğur Yücel’i... Çok var, şimdi aklıma gelmedi. Hem kadın, hem erkek.İzleyicide kabul görmek, ‘ne yapsak gider’ düşüncesi oyuncu için bir rahatlık olmalı mı?Seyirci lütfen şunu yapsın: Kameraya, televizyona, sinemaya, tiyatroya baksın. Koyvermiş miyim vermemiş miyim? Bunun tek kriteri vardır. Seyirci, köşe yazarları, medya var. Medya bir süre sonra tokadı öyle bir vurur ki nereden geldiğini anlayamazsın. Bir bakmışsın bir otel odasında tek başına kalmışsın. Bu koyvermekle alakalıdır.Güldüren, ağlatan, sert... Nasıl hatırlanmak istersiniz?Hepsiyle... Bunun en güzel örneklerinden biridir Şener Şen, Uğur Yücel, Münir Özkul. Benim için de desinler ki ‘ne iyi oyuncuydu.’ Bitti.‘Güldürmek’ demişken, takatimiz kaldı mı gülmeye?Senaryo, hikâye güldürmeyi bile o kadar baştan savma yapmaya başladık ki. Halkı o kadar çok aşağıya çektik ki, halkı o kadar düşük bir seviyede almaya başladık ki... Her şeyimiz seviyesiz, vizyonsuz. Bunun bir nedeni var; diziler 100 dakika. Yapabileceğimiz bir şey yok. Her hafta film çekemeyiz.Bunu hemen 100 dakikaya bağlamak kolaycılık değil mi?Hayır. Çünkü bizim işimiz tekniktir. Matematiktir aynı zamanda. Yani afaki bir şey değildir. Çok somut bir şekilde dizilerimizin bu kadar kötü olmasının tek sebebi; sürelerin uzun olmasıdır.Korkularınız var mı?Var tabii ki. Gelecek korkusunun olmadığı bir Türk var mı? Ama iyi gittiğimizi düşünüyorum.‘İyi gidiyoruz’ derken ciddi misiniz?Çevremize baksanıza; Suriye, Irak, İran, Mısır, Tunus, Libya, Lübnan... Ateşteler. Orta Avrupa’ya bakın. Biz yine iyiyiz. Eksiklerimiz var tabii ki. Kimin yok, ABD’nin bile var. Almanya’nın, İngiltere’nin de var. Yavaş yavaş gideriz. Eğitim şart.Sevmediğiniz huyunuz var mı?Fazla takıntılık. Kafamdaki sesin hiç durmaması.Karakter oyuncusu denilmesine bozuluyor musunuz?Seviniyorum. Karakter oyuncusu çok değerli bir kulvardır. Keşke hep buralarda kalabilsem. Keşke hep karakter oyuncusu olarak devam edebilsem. Çünkü zorludur. Her aktörün yapamayacağı bir kulvardır. Beni de o kulvara yavaş yavaş sokuyorlar.Twitter’ı ciddiye almıyorumBen Fenerbahçeliyim. Twitter’da üstüme çok geliyorlar hepsi o. Biz sülalece Fenerliyiz. Ayrıca Twitter’da ne yazacağımı da bilmiyorum. Ya futboldan ya da kendi dünyamdan giriyorum. Diziden, sinemadan giriyorum. Ciddiye de almıyorum. Ne ciddiye alacağım Allah aşkına. Tweet, bildiğin tweet...Para her şeyi satın alır olmuşParanın her şeyi -saygıyı, sevgiyi, aşkı- satın aldığı bir dünyadayız ne yazık ki. Ama biz böyle olmamalıyız. En azından böyle olmadığını söylemeliyiz. Dünyada daha başka değerler var. Ahlâki, etik, inanç... İnancımızı korumalıyız. Her şeye karşı olan inancımızı korumalıyız. Allah’a, aşka, aileye yoksa mahvolur gideriz. Her şeye rağmen Türkiye’de bunun iyi olduğunu, iyi gittiğini düşünüyorum.

    0 0

    ‘Acıların Kadını’ olarak bilinen Bergen’in trajik hayat hikâyesi müzik yazarı Yavuz Hakan Tok tarafından romanlaştırıldı. Yüzüne sevdiği adam tarafından kezzap atılan, sonra kurşunlanarak genç yaşında hayata gözlerini yuman ‘Arabeskin Kraliçesi’nin hayatına dair birçok bilinmeyen ayrıntı bu kitapta yer alıyor.Bergen, nam-ı diğer ‘Acıların Kadını’. Müzik tarihimizin en sıra dışı isimlerinden biriydi. Şarkıları kadar yaşadığı hayat da hafızalara kazındı. Sevdiği adam tarafından yüzüne kezzap atıldı, aylarca hastanede yattı, gözlerini kaybetti. Sonra bir gözü yeniden görmeye başladı. Görmeyen gözünün üzerine saçlarını döktü. Sonra bıçaklandı. Daha sonra yine sevdiği adam Halis tarafından vurularak öldürüldü. 30 yaşında hayata gözlerini yumdu. Öldükten sonra hakkında birçok şehir efsanesi oluştu. Ölümünün ardından yıllar geçmesine rağmen hâlâ binlerce hayranı var Bergen’in. Müzik yazarı Yavuz Hakan Tok, Bergen’in trajik hayatını romanlaştırdı. Tok’un deyimiyle ‘tutkulu ve hastalıklı aşkı’, yaşadıkları ve fazlası Acıların Kadını Bergen isimli romanda. Yazar ile Bergen’i ve romanını konuştuk.Bergen’in hayatını anlatan bir roman yazmanızın hikâyesi nedir?Aslında enteresan bir hikâye. Bergen’i ben de herkes gibi 80’li yıllarda Acıların Kadını kasetiyle ortalığı yıkarken keşfetmiştim. Sesini duymadan albüm kapağındaki görüntüye tav olmuştum. 25 yaşında tek gözü kapalı, diğer gözüyle acı acı bakarken, 45 yaşlarında gösteriyordu. Hikâyesini herkes gibi gazetelerden takip ettim. Aradan yıllar geçti. Üç sene önce Yaşar Plak, Bergen’in plağını yeniden bastığında, arşivimde olmadığı için gidip aldım. Kısa biyografiler yazmayı seviyorum. O plağı dinlerken daha önce Arzu Ece, Nükhet Duru’ya yazdığım gibi bir yazı yazmak istedim. İnternete girip neler var neler yok diye bir bakayım dedim. Çok enteresan bir şekilde o gün Bergen’in ölüm yıldönümü olduğunu öğrendim. Bu beni çok etkiledi. Tüylerim diken diken oldu.Bergen, yüzüne kezzap atıldığı için, görmeyen sağ gözünü saçlarıyla örtüyordu.Sonra oturup araştırmaya başladınız…İnternette çok fazla yalan yanlış bilgiler vardı. Mesela bir oğlu olduğu yazıyordu. Yok gözü kör değilmiş, reklam için yapıyormuş gibi birçok şehir efsanesi vardı. Baktım internetle bu iş olmayacak, kütüphaneye gidip o dönemin gazetelerini araştırmaya başladım. Hakkındaki bütün haberleri okudum. Epey malzeme oluştu, bunu bir yazı dizisi yapayım diye düşündüm. Sonra ailesine ulaşmaya çalıştım ama cevap alamadım. Kuaförüyle, sanatçı arkadaşlarıyla konuştum. Gazeteler artık böyle yazı dizileri yayınlamadığı için bunları blogumda yayınladım. Çok iyi geri dönüşler geldi. Ailesinden de teşekkürler gelmeye başladı. Onlar da benim kötü niyetli olmadığımı ve hikâyeyi gerçekleriyle ortaya çıkarmak niyetinde olduğumu gördü.Roman düşüncesi nasıl oluştu peki?O günlerde yıllardır yazıp bir kenara koyduğum Eurovision kitabımı yayınevine götüreyim diye çıktığımda bu yazı dizisini de götürmüştüm. Yayınevi ‘artık katılmıyoruz’ diye Eurovision kitabıyla fazla ilgilenmedi. Ama Bergen’i hemen basalım dediler. Ben de tamam, dedim. Ama bir taraftan da içim rahat değildi. Çünkü gazete diliyle yazılmıştı. Bir kitap olacaksa daha derine inmek gerekiyordu. Zaman içinde bunun bir roman olması fikri gelişti bende.Neden biyografi değil de roman?Hikâyede bilinmeyen ve karanlık noktalar çok fazla. Annesiyle Ankara’da yaşadığı bir dönem var. Bu zamanların şahidi yok. Halis ile olan ilişkileri de iki kişi arasında yaşanmış ve üçüncü kişinin bilmesi imkânsız. Bunu biyografi olarak yazdığın zaman hikâyede eksikler kalacaktı. Bir kadın, suratına kezzap attıran adamı daha mahkeme sırasında nasıl affeder ve nasıl lehinde ifade verir? Bakınca çok saçma geliyor. Bunu biyografi şeklinde yazmak kimseye bir şey vermeyecekti. Onun altındaki nedeni anlamak gerekti. Onun yerine kendimi koyup nedenlerini, niçinlerini, neyi, niye yaptığını kurcalamam gerekiyordu.Hikâyede sizi en çok etkileyen neydi?Kesinlikle kezzap olayı. Çünkü kezzabı yazdıktan sonra romanı yazmaya devam edemedim. İki-üç ay bekledim. Çok etkilendim bu olaydan. O dönem estetik ameliyatlarını yapan doktoruyla da görüşmüştüm. ‘Kezzap atılan surat ne hisseder, nasıl bir acı çeker?’ gibi şeyleri öğrenmiştim. Yazarken kezzabın atılma anını bire bir yaşadım. Rüyalarıma girdi, etkisinden kurtulamadım. Çok üzüldüm ve çok acı çektim Bergen ile birlikte. Bu acıya alıştıktan sonra ancak yazmaya devam ettim. Dayaklar ve şiddet sahneleri de çok etkiledi beni.‘Suratına kezzap atan bir adamı affetme’ duygusu nereden geliyor sizce?Çok tutkulu ve hastalıklı bir aşk bu. İki taraflı bir ilişki söz konusu. Ben de burada onu anlamaya çalıştım. Neden affediyor, neden geri dönüyor ve sonra neden kaçıyor? Bunu anlamaya çalıştım. Her defasında kapı aşka açıldı. Yaptığı şeyi aşkı için, inadına aşkından yaptığı çok belli.Peki Halis’e ne oldu?Bergen’i öldürdükten sonra yurtdışına kaçıyor. Sonrasında yakalanıp cezaevine konuyor. 7-8 ay kadar yattıktan sonra 1991 yılındaki Özal affıyla çıkıyor. Şu an Adana’da yaşadığını biliyorum.Bergen, karakter olarak nasıl bir kadın?Çok başına buyruk bir kadın, dik başlı. Annesinin, hayatında çok baskın bir etkisi var. Diğer altı kardeşini düşündüğümüzde annesine karşı çıkabilen tek çocuk aslında.Bu yaşadıklarının şöhretine katkısı olduğu hatta reklam için yapıldığı söylentilerine ne diyorsunuz?Öyle değil. Kezzap olayından sonra ilk albümünü yapıyor ve hiç ses getirmiyor. Sonra bir albüm yapıp Yaşar Kekeva’ya gönderiyorlar, ondan da bir şey olmuyor. Sonra bir albüm daha yapıyorlar, biraz ses getiriyor. Aslında tam olarak Acıların Kadını albümüyle şöhret oluyor. Yani kezzap atıldı, sonra şöhret oldu diye bir şey yok.1982’de evlendiği Halis Serbes, sahneye çıkmasını istemediği sanatçıyı kezzapla yakmıştı.Ondan sonra arabesk öldüBergen’in diğer arabesk sanatçıları arasında çok farklı ve özel bir yeri var...Bir dönem arabesk figürlere baktığımızda hepsinde boynu büküklük, çekilmiş acılar, varoşlara yakın olma vardı. Orhan Gencebay öyleydi ama bugün bunlar değişti. İbrahim Tatlıses öyleydi, sonra patron oldu. Emrah, 90’larda deri pantolon giyen bir popçuya dönüştü. Böyle baktığımızda bir tek Bergen olduğu gibi kalmış. Bergen aslında arabeskin ta kendisiymiş. Mesela Bergen, Sezen Aksu’yu sevmezmiş. Onun bir röportajında arabeskle ilgili söylediği sözlere çok kızmış. Çünkü arabeski çok özümsemiş, kendi arabesk olmuş. Biz onun bozulduğunu hiç görmediğimiz için o hep acıların kadını olarak kaldı.Şarkılarıyla hayat hikâyesinin bu kadar örtüşüyor olması da ilginç değil mi?Söylediği şarkıları kendi yazmamış olmasına rağmen hayat hikâyesine dair çok acayip doneler veriyor. İçimde Bir His Var Öleceğim, Bu Aşk Beni Öldürecek diye şarkıları var.Bergen için ‘arabeskin ta kendisi’ dediniz. Ondan sonra arabesk de öldü diyebilir miyiz?Bergen’in ölümünden sonra popun içine arabesk girdi. Taverna ile gelen sulanma devresi iyice arttı. Belki Müslüm Gürses bir yere kadar götürdü. Ama onun da son dönemde bizim bildiğimiz arabeskin dışına çıktığı dönem oldu. Böyle baktığımızda arabesk Bergen ile öldü desek yanlış olmaz.Romanın satır aralarında o dönemin eğlence hayatını hatta siyasi olaylarını da anlatıyorsunuz.O dönemin pavyon ve gazino kültürüne, arabesk dünyasına, o yılların yaşanmışlıklarına da değindim. 12 Eylül darbesi de var bunun içinde, Prens Charles ve Lady Diana’nın düğünü de.Bergen, 14 Ağustos 1989’da boşandığı eşi tarafından kurşunlanarak öldürüldü.Ailesi ‘ruhu rahatsız olmasın’ diye konuşmuyorRomanın önsözünü Bergen’in yeğeni Esra Zorlular yazmış. Bu yüzden sanki bir nehir söyleşi gibi algılandı ilk başta kitap.Tabii ki bu bir nehir söyleşi değil. Roman için birçok kaynaktan yararlandım ama en önemli kaynağım o zamanki gazete ve dergilerdi. İstesem tamamen kurguyla da doldurabilirdim. Mümkün oldukça gerçeğe yaklaşmak istiyordum. Bir de arşivciliğin ve araştırmacılığın getirdiği duyguyla hep daha fazlasını öğrenmek istedim. Ailesine ulaşmak istedim. Bunu Esra’da yakaladım. Çünkü bu konu aile içinde tamamen bir tabu idi. Altı kardeşi daha var. Annesi de, kardeşleri de kardeşimizin ruhu rahatsız olmasın bu konu tamamen kapandı düşüncesiyle hiç konuşmuyordu. Fakat bir tek yeğeni Esra bu konuda çok yardımcı oldu. Hep onunla konuştuk. Aileyi incitmemek adına kurgu yazacağım bölümleri bile Esra’ya dağıttım. Bilmediğim birçok bilgiye de onun sayesinde ulaştım. Ben de önsözü onun yazmasını istedim. Noktasına, virgülüne dokunmadan koyduk.Romana bilip de koymadığınız şeyler var mı?Ahlâki olarak doğruluğundan pek emin olmadığım şeyler vardı. Bugünün magazin basınında olduğu gibi o zamanki haberlere de pek güvenemiyorsunuz. Kesinliğine emin olmadığım ve doğrulatamadığım haberleri ve o dönemin şahitlerinin çelişkili ifadelerine romanda yer vermedim. Bir de okuyucunun bilip bilmemesinin pek önem arz etmeyeceği gereksiz ayrıntılara da yer vermedim.Bergen’in ölümünden sonra birçok albüm yayınlandı. Çokları bu nasıl oluyor, diye merak ediyor.Bergen’in albümleri günümüz albüm mantığıyla yapılmamış. Dönemin en iyi arabesk söz yazarı ve bestecilerinden şarkılar toplanmış. Bergen stüdyoya girmiş ve otuz şarkıyı birden okumuş. Bunların arasından seçip seçip albüm yapmışlar. Yayınlanmayan birçok şarkısı hazır olduğu için öldükten sonra da albümleri yayınlandı.

    0 0

    Ankara’nın tek manzarası var, o da gece: Yüksekçe bir yerde durduğunuzda önünüze serilen ışıklardan ibaret. Bu manzaraya en hakim konumdaki yer Çankaya Köşkü. 1921’den beri birçok tarihsel olaya tanıklık eden Köşk yakında boşalıyor. Komşuları şaşkın: Şimdi burası ne olacak?Şehirlerin büyümesinin kaderi. Bir zamanlar burun kıvrılan semtler serpiliyor, yeni yaşam alanlarıyla yeni insanların ihtiyaçlarına karşılık veriyor. Daha eskilerinse kaderi yaşlanmak. Yaşlanan muhitler giderek gözden düşüyor, yeni muhitler yaşlanıyor, eski muhitler yeniden keşfediliyor. Bitmez bir döngü.Tarihi yüzyıllara dayansa da, başkent oluşuyla miladı hep cumhuriyetle başlatılan Ankara’da da bu sıralar benzer bir süreç var. Bir zamanlar Hacı Bayram Veli Hazretleri’nden Tacettin Dergâhı’na uzanan merkez, cumhuriyetin başında yerini Yenişehir’e, Bahçelievler’e, Yenimahalle’ye, Emek’e, Çankaya’ya, Ayrancı’ya terk etmiş. Çok değil 20 yıl öncesinin havalı semtleriyse şimdi hızla gözden düşmekte. Yeni mekanlar çoktan değişti: Çukurambar, Konutkent, Eryaman, Mesa, Gölbaşı, Yıldız. Bahçelievler’de, Çankaya’da eskiyen evler kiracı bulmakta zorlanıyor, zaten sakinleri de sabit. Kolay kolay yer değiştirmeyen ev sahipleri. Kiralar merkezde en fazla 1500 liraya yükselirken, Çukurambar’da daha astronomik rakamları da buluyor, 2000 liraya bakanlarla komşuluk yapmak istemez misiniz?Milletvekili lojmanlarının yıkılması ve Oran’dan taşınmasıyla başlayan değişimi en net ortaya koyan gelişmeyse, bugünlerde yaşanıyor. 1921’den beri yalnız bir şehrin değil bir ülkenin merkezi olan Çankaya Köşkü’nde yeni yere geçme hazırlıkları var. Köşke uzanan ve Ankara’yı ayakların altına seren protokol yolu ıssız, Çankaya ve civarında artık cismanileşen “gözden düşmenin” hüznü. Köşk atıl olmadı, kullanılmaya devam edecek ama eski debdebesini çoktan kaybetmiş görünüyor.Ne lüzumu vardı?Aslında Ankara’da denk geldiğim, konuştuğum herkeste benzer bir tepki: Ne lüzumu vardı? Herkesin farklı farklı gerekçeleri var. Kimisi Atatürk Orman Çiftliği’ne yapılan Ak Saray’dan rahatsız. Ak Saray’dan rahatsız olanlar da üçe ayrılıyor: İnşaatta doğa katliamı yapıldığını ve Ankara’nın nadir yeşil alanlarından birinin yok edildiğini savunanlar; AKP’nin Atatürk döneminden kalma eserleri yok etmek saikiyle yola çıktığını söyleyenler; yeni yerin bir temsil yeteneğine sahip olmayacak kadar kitch bir eser olduğunu düşünenler.Kimisi Ak Saray’a laf etmiyor da, tarihsel bir devamlılık olmamasından şikayetçi: Neden bizde bir müze kültürü yok, neden değerlerimizi koruyamıyoruz? Nihayet son olarak, şehrin çarpık ve orantısız büyüdüğünü, şehri şehir yapan bütün değerlerini yitirdiğini düşünenler. Onlara göre artık Ankara’nın en nefes alan yeri Çankaya ve civarında da geri sayım başlamıştır. Güvenlik Caddesi, Cinnah Caddesi, Tunalı Hilmi, Ayrancı ve Köroğlu. Eski köşkün eski komşuları. Buralardan yapılacak bir yürüyüş sizi Çankaya’ya götürür. Köşk’ün hemen altında uzanan Seymenler Parkı’nda dinlenebilir, Botanik Parkı’nda uzun uzun oturabilirsiniz. Seymenler Parkı Behzat Ç. dizisinde kullanıldığından beri daha popüler.Köşk’ün çevresi neredeyse boş. Biraz uzağına doğru apartmanlar, evler... Bu evlerden birinde mimarlık bürosu bulunan Aysel Akış, 6 yıldır burada ama çocukluğu Tahran Caddesi’nde geçmiş. Kendi deyişiyle bir Atatürk sevdalısı ve Köşk’ün taşınmasını da buna bağlıyor: “Eskiye dair hiçbir şey kalmasın istiyorlar. Burası da onlardan biri. Bu kadar güzel bir mimari yerine gidip uğruna o kadar ağaç kesilen kadük binada oturmanın başka nasıl bir açıklaması olabilir? Çankaya’nın da değerini düşürdüler. Yanlış anlamayın, buradan taşınmaları değil, buraya taşınmaları. Protokol yolunun kalabalıklığı, koruma araçlarının fazlalığı buradaki herkesi bezdirdi. Gitmelerine bir yerde seviniyorum ama tabii ki, Çankaya gibi yerlerden gitmeleri de bir tercih zaten. Buraya hizmet vermekten kaçınan bir Belediye Başkanı’nın buradan bir an önce kaçmaya bakan cumhurbaşkanı.”Büfe sahibi Hüseyin Kargın, semtin çehresini düşünenlerden. Ona göre bu değişim kaçınılmaz: “Oran’daki milletvekili lojmanları yıkılıp bakanlar, vekiller Keçiören, Çukurambar gibi semtlere taşınınca bir değişim başladı. İnsanlar bir zamanlar buraya biraz da güvenilir, nezih bir yer olduğu için gelirdi. Elçilik çalışanları hep burada ikamet ederdi. Şimdi kalanlar da belli bir seviyenin üstündeki insanlar ama daha çok profil, bekar, çalışan ve iyi bir geliri olan insanlara döndü. Yeni evliler burada oturmak istemiyor, evler eski. Bürokratlar konfor arıyor. Bir de apartmanda kiminle komşuluk ettiğin de önemli. Ben olsam ben de amirimin olduğu civarda otururum. Bütün bakanlıklar, devlet daireleri Yenişehir’den Balgat’a, Eskişehir Yolu’na kaymışken, bu son kaçınılmazdı.”Kızılay 10 yıl sonra Ulus olacakEmlak ofislerinin vitrinleri Aysel Hanım’la Hüseyin Bey’i doğrulamıyor. 1400 lira kira, 700 bin liraya satılık daire. Bunun hikmeti nedir? Emlakçı Metin Ilık cevaplasın:“Emlak piyasasında değişimler zamana yayılır. Semtler bir anda gözde olmaz ve bir anda gözden düşmez. Kızılay çevresi; Konur ve Karanfil Sokak 1980’den itibaren değer kaybetmeye başladı. Şimdi gitseniz hâlâ dükkanların hava paralarının, değerlerinin yüksek olduğunu görürsünüz ama artık okur yazar bir insanı oraya götüremezsiniz. Çünkü bütün kitabevleri bar oldu. Akşamları orada yürümek tekin değil. Değişim 30 yıldır var ve bir 10 yıl sonra Kızılay’ın Ulus’tan bir farkı kalmayacak. Çankaya ve Ayrancı için de bu böyle. Elbette yeni yapılan binalarda fiyatlar hâlâ çok yüksek ama burası artık iyice emekli ve yaşlı yeri oldu. Gençler uzun süreli ikamet için burayı tercih etmiyor. Herkesin arabası var ve merkezde bulunmak kimse için bir anlam ifade etmiyor. Çankaya Köşkü olsun, Atakule olsun hep bu gözden düşmenin etkisini artıran değişimler oldu. Bir zamanların simgesi Atakule Alışveriş Merkezi’ne son yıllarında market alışverişine bile gelmiyordu insanlar. Köşk de gitti. Bir on yıl sonra buralar ya kentsel dönüşümle başka bir hale gelir ya da iyice değerini yitirir.”Babası da dedesi de Farabi Sokak’ta oturan Ece Işınay da bölgenin giderek değer kaybettiğini doğruluyor. Kendi de ikamet etmek için Konut Kent’i tercih etmiş:“Konut Kent uzak ama konforu başka. Burası giderek zamanla kıymet kaybetti. Merkeziliğini yitirdi. Protokol yolunun yeni kullanılma şekli insanları yordu. Arabayla çıkamaz hale geldik, yaya olarak karşıdan karşıya geçemiyoruz. Köşk’le komşu olmak dedem için bir anlam ifade ediyordu ama benim için etmiyor. Onlar için anlamı da şu; Pembe Köşk burada, Çankaya Köşkü burada. Devlet adamları daha erişilebilir durumdaymış o zaman. İsmet İnönü’yle kaç tane anısı vardır. Giderek yükselen güvenlik paranoyası, Köşk’ün iyice dışarı kapanması, belki de ağaçların büyümesi, duvarların yükselmesi. Hepsi neden olmuş olabilir ama kesin olan Köşk başka bir kompleks, Çankaya, Cinnah başka bir yer. Tek ortak noktaları kullandıkları yoldu o yol da son yıllarda halk için eziyete dönüştü.”Buralar hep köpek olduÇankaya sakinleri Atakule Alışveriş Merkezi’nin yıkılmasına da Köşk’ün taşınmasına da ayrı ayrı nedenlerden üzgün. Köşk’ün taşınması demek zaten sıkıntılı olan güvenlik meselesinin iyice sıkıntıya girmesi demek. Hırsızlık olaylarından yaka silkmişler. Atakule Alışveriş Merkezi’nin yıkılmasıysa, artık buranın kimse için bir cazibe merkezi olmadığının göstergesi.Peki yeni cazibe merkezi Atatürk Orman Çiftliği ve çevresi mi? Demetevler sakinlerinden Müzeyyen Örnek durumdan memnun, çünkü Cumhurbaşkanı’nı seviyor: “Yolun tıkanmasına neden olabilir belki ama ona da razıyız. Gelsin burada otursun. Yeni bir yer yapmış diye laf ediyorlar. İnsanların neye nasıl tepki verdiği belli değil. Cumhurbaşkanı’nın nerede oturduğundan sana ne?”Yeni yerden bir şikayetçi daha var, kedilerin derdine yanan Haluk Bey. Neden mi üzülüyor? Kendisi anlatsın: “Bu Başkanlık Sarayı yapılırken orada yaşayan bütün köpekler Beştepe ve Emek’e geldi. O köpekler içinde kara bir tane köpek var, kedileri kovalayıp öldürüyor. Belediye’ye de söyledik ama onlar da başıboş kalan köpeklerin oradan geldiğini söyledi, zaten barınakta da yer yokmuş. Yazık bütün kedileri öldürdü o köpek. Diğerleri de açlık çekiyor bu kadar çok olunca.”Ankara’da aslında değişen yalnızca siyaset değil, bir kentin de dokusu değişiyor.

    0 0

    Hemen her gün haberlerde hikâyelerini dinliyoruz. IŞİD'den kaçmak için çöllerde aç susuz yollara düştüklerini, çocuklarının öldüğünü… Güneydoğuda kamplarda kaldıklarını, Ezidilerin kim olduğunu ve gizemli dinlerini… Mardin'e, Şırnak'a gittik. Hallerini gördük, evden kovulmanın sıkıntısına şahit olduk.Ezidiler için Midyat, Silopi, Cizre, Şırnak ve Diyarbakır'da kamplar kuruldu. Şehir içinde kalanların sayısı çok az. Biz de ilk olarak Midyat'taki kampı gezmek için Mardin'e gidiyoruz. Orada bir yerel gazetenin yazı işleri müdürlüğü de yapan araştırmacı-akademisyen Sait Çakar ile karşılaştık. Kendisi Ezidi uzmanı. Kutsal kitaplarını, yani Hurufu Sır alfabesini Türkiye'de okuyabilen tek kişi olduğunu söylüyor. Vadi Yayınları'ndan çıkan kitabı da bu anlamda önemli. Uzun uzun tarihçeleri, kutsal kitapları üzerine konuştuğumuz sırada beni şaşırtan şu cümleleri kuruyor: “Bu olan biten bir kanlı komedi. En çok biz öldürdük onları ve en çok da bize sığındılar.”Mardin'den Midyat'a, Ezidi kampına giderken yolda bu cümleleri düşünüyordum. Birkaç yıl önce Diyarbakır'da yapılan Ezidi konferansında konuşan Ahmet Türk de benzer sözleri söylemişti. “Biz Kürtlerin elinde Ezidi kanı var.” Hatta bu yüzden Ahmet Türk'ün annesinin Ezidi olduğu söylenmişti. Bu özeleştirisi, Ahmet Türk için siyasi karalama malzemesi haline getirilmişti. İlginçtir, Çakır da bu bölgede çok kişinin annesinin Ezidi olduğunu söylüyor ve sebebini şöyle açıklıyor: “Ezidi erkekler öldürülüyor, kızlar eş olarak alınıyordu. İkinci, üçüncü eş. Çoğu kimsenin akrabaları arasında böyle hikâyeler vardır.” Akşamüzeri Midyat şehir merkezine varıyoruz. Burada AFAD'ın kampında 2 bin 800 Ezidi ve Suriyeli kalıyor. Şehir merkezinde ise 3 bin 500 Suriyeli var. Kamp dışındaki Ezidiler bir köyde kalıyor. Biz de kamptan önce oraya, Güvenli köyüne gitmeye karar veriyoruz.Haber geldi, kaçtık, o an üzerimizde ne varsa onlarla…1993 yılında boşaltılmış bir Ezidi köyü burası. İlçe merkezine yakın. Köyleri bombalandıktan sonra Almanya'ya sığınan Türkiyeli Ezidilerin bir kısmı 2005'ten beri ilk ve sonbaharda gelip köylerinde kalıyormuş. Büyük bir konukevi yapmışlar, düğün dernek için. İşte Şengalli Ezidileri burada ağırlıyorlar. Giderken tercümanımız uyarıyor, BDP yardım ediyor, orada temsilcileri vardır, belki sizi görüştürmek istemeyebilirler. Beyaz taştan, klasik bir Mardin yapısı. Burada 149 kişi kalıyor. Almancı Ezidiler ve BDP heyeti temsilcileri karşılıyor bizi. Hemen su ikram ediyorlar. Geliş sebebimizi öğrenince köy ahalisi içeri buyur ediyor bizi. Kapıdan içeri girer girmez duvar dibine konulan yer yatağı üzerine oturmuş yaşlı kadınlar dikkatimizi çekiyor. Bizi görünce selam veriyor ve ayağa kalkıyorlar. Odalardan insanlar çıkıyor, merdivenlerden inenler çıkanlar. İçerisi insan ve çocuk dolu. Oturur vaziyette kalan yaşlı kadın, bir şeyler söylüyor. Gülümsüyor. Eğilip sarılıyorum. Ellerini başının üstüne koyuyor. Tercümanımız, “Hoş geldin, başımın üstünde yerin var.” dediğini söylüyor. Bir tarafını lastikle tutturduğu kırık gözlüğünü düzeltiyor. Adı Şirin'miş. Bir hayırsever, aracıyla getirmiş buraya. Öyle yaşlı ki yürüseydi acaba ulaşabilir miydi diyorum içimden. Mutfağın yanında büyükçe bir salon var. Belki de toplu yemek organizasyonları için düşünülmüş burası. Duvar diplerinde yer yatakları var. Yorgun ve yılgın bedenlerini bunların üzerine bırakmış Ezidilerle dolu içerisi. Bizim girişimizle birlikte hareketleniyorlar. Tedirgin oluyorum, onları rahatsız ettim diye. Bir süre dolaşıyor, insanlarla konuşuyoruz. Hikâye aynı. “Haber geldi, kaçtık. Üzerimizdeki kıyafetlerle. Yanımıza hiçbir şey almadan.” Bana böyle bir şey olsa, üzerimde hangi kıyafetimin olmasını isterdim. Rahat bir kot veya sıcak tutacak bir ceket… Ama çantamı alabileyim mutlaka yanıma. Yol yürüyeceksem spor ayakkabı… Benim spor ayakkabım yok ki. Almalıyım bir tane. Ne olur ne olmaz… Ne düşünüyorum ben. Allah'ım nasıl zor bir durum bu.Mahcup misafirlerSonra köye gidiyoruz. İlk gördüğümüz ev iki katlı ve büyükçe... Önünde meyve bahçesi var. Birkaç senelik ama üzüm ağaçları meyve vermiş. Bahçe bakımlı. Balkonun manzarası harika. İki delikanlı bize 'hoş geldiniz' derken balkonun diğer ucunda, köşede manzaraya sırtını dönmüş merdivenlere ilişmiş bir anne, üç kızını görüyoruz. Onlar bize bakıyor, biz onlara. Delikanlılar kırmızı plastik sandalyeleri getiriyor, manzaraya karşı koyuyor, bizi buyur ediyor. Biz de anne ve kızlarını… İkisi geliyor. Oturuyoruz, genç delikanlı birer bardak soğuk su getiriyor. Burada 33 kişi daha kalıyormuş. 8 aile. Zaho'da otelleri olan bir aileymiş. İstanbul konsolosluklarına başvuruda bulunmak için gelmişler. Olmayınca Kuzey Irak'a dönmüşler, oradan başvuruda bulunacaklarmış.Bu aile ise Şengal'den Dahok'a yürüyerek kaçmış. Babaları ölmüş. Geriden aldıkları habere göre evleri yakılmış. Güzel gözlü kız, annesinin anlattıklarını dinliyor. İsmini sorduğumuzda utanıyor. Halef Hacı, 17 yaşında. Onlarda soyadı babanın adı oluyor. O sebeple anneleriyle soyadları farklı. Onuncu sınıf öğrencisi. Akaryakıt istasyonları varmış. Birbirimize sık sık gülümseyerek bakıyoruz. Hava sıcak, susuzum ama elimdeki bir bardak soğuk suyu içip bitiremedim. Ben yudumladıkça artıyordu sanki. Bundan sonra ne yapacaklardı? Evde misafir kalan diğer delikanlı, 20'li yaşlarının başındadır herhalde, elindeki anahtarları sallıyor. Sessizliği bozan bir tek o. “Her şey düzelince döneriz herhalde.” diyor. Mahya, hiç yanımıza gelmiyor. O köşede merdivenlerde oturmuş. Dizlerinin üzerine dirseklerini dayamış, elleri yanaklarında betona bakıyor öylece. Annesi sesleniyor. 14 yaşındaymış. Gelmiyor. Aslında kampa gitmek istediklerini, yer olmadığı için burada misafir kaldıklarını söylüyor anne. İzin istiyoruz fotoğraf çekimi için. Tamam diyorlar. Telefonum çalıyor, konuşmak için aşağıya bahçeye iniyorum. Oğlu ve kızları poz verirken anne manzaraya doğru dönüyor. Ben etrafa bakıyor sanıyorum. Sonra ağladığını fark ediyorum. Gözlerini balkondakilere fark ettirmeden siliyor ve yüzünü dönüyor. Yukarı çıkıyorum, meğer sabahtan beri yemek yememişler. Açken kavun doyurmuyor demek ki. Evde bir tek kavun varmış, onu yemişler. Ev sahibi nerede acaba? Balkon duvarına koyduğum ve yarısına kadar dolu su bardağıma bakıyorum. İçememiştim, neden acaba? Cihan Haber Ajansı'nın Midyat muhabiri Tayfur Demir, birkaç yeri arıyor. Biz biraz ötedeki misafirhaneye neden gitmemişler diye konuşuyoruz aramızda. Sonra apar topar evlerinden çıkan, kilometrelerce yolu can ve namus derdine yürüyen, bilmedikleri bir ülkede, tanımadıkları birinin evine misafir olan insanların bir kapıyı çalıp da açız demesinin ne kadar zor olduğunu düşünüyoruz. Yemek geleceği sözünü aldıktan sonra anne ve kızlarına sarılıyor, başka bir eve gitmek için çıkıyoruz. Kapıda ev sahibiyle karşılaşıyoruz.Ömer Akıncı (50), Almancı Ezidilerden. 2005'te yasak kalkınca gelip evlerini yenilemişler. Şimdi eşiyle birlikte yılın bir kısmını burada geçiriyormuş. Bu olaylar olunca sığınmacılara kapılarını açmışlar. İki katlı evde yeri gelmiş misafir sayısı 50'yi bulmuş. Akıncı, diyor ki; “Eskiden televizyon yoktu, iletişim imkânları bu kadar değildi. Bir zulüm yapıldığında kimsenin haberi olmuyordu. Şimdi Ezidilerin Avrupa'da kanalı var. Telefonlar sayesinde yapılan anında dünyaya duyuruluyor.” O bunları anlatırken onca misafire yemek nasıl yetiştirsin diye geçiyor aklımdan. Bir şeyler ikram etmeyi teklif ediyor, işimiz çok deyip teşekkür ediyoruz.1993’te boşaltılan Ezidi köyü Güvenli’nin muhtarı Ebuzer Atalan, sığınmacı olarak gittiği Almanya’dan 21 yıl sonra döndü.Biz Türkiyeli Ezidiler, Almanya'ya sığınmıştık, Şengalli Ezidiler Türkiye'ye sığındıKöy muhtarının evini arıyoruz, çatısız taş evler arasında. Muhtar Ebuzer Atalan, eşi, kızı ve torunuyla birlikte tek katlı taş evlerinin avlusunda günbatımını izliyor. Eşi ve kendisi sanki hiç gitmemişler, giyimleri tavırları aynı Midyatlı. Kızları da öyle. Ama torun... Tipik bir Almancı, biliyor ama bu kültürden değil. 70 yaşındaki Atalan ilginç bir noktaya dikkat çekiyor, “93'te köyümüz bombalanınca Almanya'ya sığındık. Döndük ve şimdi köyleri yakılıp yıkılan Ezidiler, Türkiye'ye sığınıyor ve onları evimizde, köyümüzde ağırlıyoruz.” Kızı, kulaklarında Mardin işi altın küpeleri sallanıyor, kömür karası saçlarını ortadan ikiye ayırarak muntazam taramış, arkadan bağlamış, diyor ki, “Garip bir durum. Kaderin cilvesi…”Silopili İnal ailesi ve Ezidi misafirleri. Şeyx Hıdır (beyaz gömlekli) emekli bir asker. Saddam’ın askeri.Misafir misafiri sevmezmiş Midyat kampına gidiyoruz. İçeri giremiyoruz. Kaymakama ulaşamıyoruz. Görevliler sorumluluk al(a)mıyor. Mor Abraham Manastırı'nın karşısındaki tepeden kampa bakıyoruz. Hastanesi, alışveriş merkezi, eğitim merkezleri olan son derece düzenli ve güzel bir kamp. Fakat L şeklindeki kampın ortasında yer alan bölgedeki prefabrikler boş. Sebebi, ilk geldiklerinde Suriyeli kamp sakinlerinin Ezidileri taşlamasıymış. Yetkililer arada tampon bölge oluşturmuşlar. Haftada bir şehre çıkış izinleri var. Onun dışında hep kamptalar. Mor Abraham Manastırı, olaylar başladığında yanındaki bu arsayı Süryaniler için kamp yapılması için vermiş. Kaymakamlık da Süryaniler gelmeyince Suriyeliler ve Ezidileri yerleştirmiş. Şehirde ise kamp dışında çok sayıda Suriyeli var. Kirada olan da var, hayırseverlerin boş evinde oturan da. Konuştuğumuz esnaf ve bölge insanı; “Zor durumdadırlar, tanrı misafiridirler ama psikolojik ve ekonomik sınırdayız.” diyorlar. Suriyelilerden biraz şikâyetçiler. Gittiğimiz diğer illerde de aynı sözleri duyuyoruz.17 yaşındaki Halef Hacı ve ailesi, Türkiyeli bir Ezidi’nin evinde misafir.Devletin adı yok!Gözlemleyeceğimiz diğer bir detay Midyat dışında AFAD ve valiliklerin yani bölge insanının değimiyle devletin pek yardımı yok. Bir diğer tabirle “Devletin adı yok!” Hatta Silopi'de esnaf, “Türkmenleri içeri almıyorlar, Ezidileri örgüt kaçak getiriyor, BDP ve halk yardım yapıyor. Bu devlet ne yapıyor, niye bunlara yardım etmiyor, anlamıyorum?” diyor.PKK'nın yaşam koridoru oluşturup Ezidileri kurtarması, sonrasında da BDP'li belediyelerin yardım kampanyaları ve bu düzenli kamplar, onlara karşı bölge halkında sempati oluşturmuş. Yine konuştuğumuz herkesin söylediği şöyle: “PKK hem sempati topladı, iyi bir örgüt imajı verdi. Hem de adam kazandı.” Şırnak'taki kampta genç Ezidilerle görüştükten sonra şoförümüz yanıma yaklaşıp, “Görüyorsunuz, anasını, karısını, bacısını yani namusunu kurtardı diye bu gençler PKK'ya katılmaz mı?” Biz İstanbul'da, Ankara'da, Trabzon'da, İzmir'de, Maraş'ta, Kars'ta oturduğumuz yerde bu gençlere istediğimiz kadar açıklama yapalım, onlar yaşadıklarına göre hareket eder. Nitekim Silopi'de belediyenin kampında çadırlarına konuk olduğumuz bir aileyle epey sohbet ettikten sonra 24 yaşındaki Asya Kamal, annesinin PKK'ya katıldığını anlattı. Babası ve ağabeylerini IŞİD öldürmüş. Hastanede çalışıyormuş ve 5 yıllık mesai arkadaşları onlara silah çekmiş, evlerini yağmalayıp yakmış. Bunları anlattıktan sonra sustu, başını çevirip içten içe ağladı. Yanındaki erkek kardeşi, yazmasıyla ağzını kapatan karalar giymiş annesinin arkasında oturan kadını göstererek, “Teyzemin ailesinde erkek olarak bir şu çocuk kalmıştır. Kimsesi yoktur. O da PKK'ya katıldı.” Kadınların yaşlarını soruyorum, bilmiyorlar, çocukları 45 veya 50'dir diye tahminde bulunuyor. Dağa kaçmışlar, oradan da PKK'nın Suriye'deki adıyla PYD'nin açtığı yaşam koridorundan kaçak olarak Roboski'ye gelmişler. Sonra da bu kampa. Banyosu, tuvaleti, çadırları ve her gün gelen pişmiş yemekleri var. Biz kamptayken Silopi İl Sağlık Müdürlüğü görevlileri kan alımı yapıyordu. Sağlık taraması için. İki kez ambulans geldi. Herhalde hasta vardı.Çadır kentteki doktorlar, mühendisler… Kampı gezen yalnızca biz değiliz. Silopili Özgür İnal da misafiriyle gelmiş. Bize tercümanlık yapıyor. Beşikte bebeğini sallayan bir kadına selam veriyoruz. Bebek küçücük ve bir deri bir kemik. Bizi görünce yazmasının ucuyla ağzını kapattıktan sonra dönüp bize, “Yolda doğdu.” diyor annesi. Acaba kaç kilo doğdu? Çocuklar sarıyor dört bir tarafımızı, meraklı ve güzel gözlüler. Kara kaşlı, kara gözlü, eşofmanlı iki adam geliyor. Neden hep kadınlarla görüşüyorsunuz, erkeklerle konuşun diyorlar. Aklıma Güvenli köyünün muhtarı geliyor. Eşiyle birlikte fotoğraf vermemişti. Kızları gülmüştü buna. Nitekim Özgür de adamların bu tavrına kızıyor. “Kadına değer vermeyenlerle konuşmayalım.” diyor. Yanımıza uzun boylu bir bey yaklaşıyor. Selam veriyor. Bin 300 kişilik kampa 3 Ağustos'ta gelmiş. Üniversitede memurmuş. IŞİD yaklaştı diye kaçmışlar. Arabasıyla gelmiş Silopi'ye. Tüm ailesiyle. Şengal'de üç katlı bir evi, 60 dönüm tarlası varmış. Geride bıraktıklarından haber almış mı diye soruyoruz? Evlerini yıkmışlar. Ekinlerinden bir haberi yok. Aynı sofrada yemek yedikleri arkadaşlarının onlara ihanet ettiğini söylüyor. Bütün Ezidiler, IŞİD'den çok komşularının, Arapların onlara karşı savaşmasından, saldırmasından şikâyet ediyor. Geldiği yerde 900 kişinin savaşmak için kaldığını söylüyor. Bir de artık maaşını alamıyormuş. Avrupa'dan gelen 800 Euro yardımını Barzani'nin vermediğini söylüyor.Herkes Avrupa'ya gitmek istiyor Kamp görevlisi zabıta, süremizin dolduğunu söylemek için geliyor. O sırada kampta çok sayıda doktor, mühendis, öğretmen kaldığını söylüyor. Burada çoğunlukla pasaportu olanlar varmış. Neredeyse hepsinin isteği Avrupa'ya gitmek. Hatta Asya Kamal, buraya getirildikleri için kızgındı da. Viranşehir'e gidip oradan da Avrupa'ya geçmeyi istiyormuş. Herkes 60'larda, 90'larda olduğu gibi Avrupa'ya sığınmak istiyor. Ama bilmiyorlar ki Avrupa, o zamanların Avrupa'sı değil.Peki, dönmek isteyen var mı? Zeytun Hamu Murad (80) ve Suzan Şema Ravu (70) dönmek istiyor. Zeytun Murad, “Soframda ölmek isterdim ama ne yaparsın kaçmak zorunda kaldım.” Çocukları esnafmış. Dükkânlarımız, bahçelerimiz vardı diyor. Oğulları dağda savaşıyormuş. Küçük çocukları gösteriyor Suzan Şema Ravu, “Yolda analar çocuklarını atmak zorunda kalıyordu.” diyor. Bir genç adam, o sırada parmağını gösteriyor, tercümanın anlattığına göre, çocuklar susuz kalınca parmaklarını kesip kanlarını içirmişler, bazıları işemiş, onu su diye içirmiş. Bir tuhaf oluyor içim. Ağlamak ile iğrenmek arasında. Aklıma Midyat'taki anne geldi. Yemek geleceğini söyleyen Tayfur Demir'e yaklaşıp sabun da getirirler mi diye sormuş. Gizlice, sessizce. İnsanın temizlik ve susuzluk kavramlarına bakışını değiştirecek olaylar yaşaması; yoğun iş hayatı olan bir doktoru, mühendisi, memuru çadır kentte öylece oturtacak çaresizliğe düşmesi nasıl bir acıdır? Bir televizyon dizisinde boğaza nazır villaya giren orta gelirli bir kadın diyordu lüks eşyalara hayran hayran bakarken, “Eğer bunların yaşadığı hayatsa biz ne yaşıyoruz.” Ben de babasının kanıyla susuzluğunu giderdiğini söylediği gök gözlü çocuğa bakıp, “Bu yavrucağın yaşadığı hayatsa benimki ne acaba.” diyorum.Bir Müslüman'ın evinde tedirgin olmak… Özgür'ün apartmanlarında iki Ezidi aile yaşıyormuş. Onların yanına gidiyoruz. Giriş katta büyük bir mobilya dükkânları var. Önce oraya alıyorlar bizi, soluklanmak için. Babasıyla, abisiyle tanışıyoruz. Soğuk su geliyor. Her gittiğimiz kapıda olduğu gibi. Buralarda hava çok sıcak ve kuru olduğu için herhalde en makbul ikram soğuk su oluyor. Emin İnal, 1992 yılında da Irak'ta yaşanan Ezidi katliamında evini onlara açmış. Artık Amerika'da yaşayan o misafirleriyle halen görüşüyormuş. Aslında bölge insanının, dini inançları dolayısıyla Ezidilere pek iyi bakmadığını söylüyor. Hatta babasının Silopi meydanında 70 Ezidi'nin halk tarafından öldürülüşüne tanıklık ettiğini ve kendilerine anlattığını aktarıyor. Peki, kendisi neden yardım etmiş? "Zor durumda, canının, namusunun derdine düşmüş insana yardım etmek insanlık borcudur." diyor.Emekli asker, Silopili mobilyacının evine sığındı İnal ailesiyle konuşurken biz, Ezidi misafirleri geliyor. Şengal bölgesinde değilmiş onun oturduğu yer. Musul'a daha yakınmış ama IŞİD, 10 km yaklaşınca apar topar kaçmışlar. Emekli rütbeli askermiş. Saddam'ın askerlerinden. Kâğıt kalem istiyor. Bize bölgenin haritasını çiziyor. Ezidi bölgelerini, kaçış yollarını… Şeyx Hıdır tüm bu olan bitenin büyük bir planın parçası olduğunu düşünüyor. Irak'ın parçalanması, Şii, Sünni ayrı devletlerin kurulması... Bir sürü teori anlatıyor, Emin Bey'le yorumluyor. Kader işte. Belki de bir ay önce Musul'da kendisi gibi emekli asker arkadaşlarıyla, aralarında kim bilir Araplar, Sünni Kürtler ve Şii Türkmenler de vardı, oturmuş bu siyasi konularda ahkam kesmişti. Belki Barzani ve Erdoğan'ı eleştirmişti. Bugün hiç tanımadığı bir Silopili mobilyacının dükkânında, hiç tanımadığı ve muhtemel ki bir daha görmeyeceği İstanbul'dan gelmiş bir kıza siyasi yorumlarını anlatıyor. Üç kızı, bir oğlu varmış. Kızlarının ikisi ve oğlu üniversitede, diğer kızı lisede okuyormuş. Kızının biri son sınıftaymış. Ne olursa olsun okula gideceğiz diyorlarmış. Ne yapacaklarına karar vermemişler. Onlarla da tanışmak istediğimizi söylüyoruz. Eve çıkıyoruz. Oturma odasında televizyon açık. Bir Arap kanalı, belki de Kürt, emin değilim, alt yazılar Arap alfabesiydi… O yüzden içeri ‘şükran' diyerek giriyorum. Niye teşekkür ediyorsam! Merhaba da diyebilirdim. Kürtçe merhaba demeyi unutuyorum hep. Yer minderlerine oturuyoruz. Evin oğlu su getiriyor. Soğuk su. Anne güler yüzlü. Kızlar bakımlı. Emin Bey ve oğulları hep beraber oturuyoruz. Emin Bey, “Çok kanaatkârlar ve mahcup. Tedirginler, nihayetinde bir Müslüman'ın evindeler. İlk günler yemeklerimizi getirdik, burada beraber yedik.” Sahi ya Müslüman olduklarını söyleyen bir terör grubu tarafından öldürülecekleri korkusuyla kaçıyorlar ve Müslümanlara sığınıyorlar. Emin Bey misafirlerinin erdemlerinden söz ederken. Oğullarına ve ona bakıyor, içimden teşekkür ediyorum. Bu insanların nezdinde Müslümanlığın, İslam'ın izzetini korudukları için.Kahve getiriyor kızlardan biri. Sarı fincanlarda, sütlü kahve. Hem konuşmanın heyecanından hem de yeni su içtiğim için epey süre içmedim kahvemden. Neden sonra fark ettim ki Şeyx Hıdır'ın eşi de hiç içmemiş. Ben fincana elimi uzatıyorum, o da uzatıyor. İçiyorum, o da içiyor. Göz ucuyla takip ediyorum. Yanımda oturan kızı da beni göz ucuyla takip ediyor, anlıyorum. Genç kızlık işte, birbirimizin üstüne başına, edasına dikkat ediyoruz. Ne güzel kız diyorum, bakımlı. Muhasebe okuyormuş. Emin İnal'ın son cümleleri beni bu düşüncelerden çekip çıkartıyor, çünkü çok çarpıcı, hemen not ediyorum; “Birkaç gün sonra beraber yemek yedikten, oturup kalktıktan sonra Şeyx Hıdır dedi ki, ‘Bizim de sizin de eski şıhlarının Allah belalarını versin. Bizi böyle birbirine düşürdü.' Biz misafirlerimizle bir Müslüman'ın evine gidip korkmak nediri gördük.” Müslüman, emin insan değil midir? Kendine, namus derdine sığınan insanı koruyan…Siz hiç evinizden kovuldunuz mu? Sonra Şırnak'a ve Cizre'ye gidiyoruz. Şırnak'ta kömür depoları arasındaki eski terk edilmiş bir yapıya yerleştirilen Ezidilerle görüşüyoruz. Aynı hikâyeler, mağduriyetler. Hepsi Avrupa'ya gitme hayalinde. Yine BDP'li belediyelerin yardımlarıyla yaşıyorlar. Günde üç öğün yemek veriliyor, giyecek ve sağlık ihtiyaçları gideriliyor. Cizre kampına ise girmemize izin verilmiyor. Atıl durumdaki bir sanayi sitesi burası. Dükkânların pencereleri güneşten korunmak için bezlerle kaplanmış. Cizre Havaalanı'na giderken kendimi düşündüm, hayatım böyle bir anda altüst olursa, beni ben yapan tüm mal varlıklarım, işim ve hatta ailem geride kalsa, eğitimimin değeri olmayacak bir yaşam kampında bulsam kendimi ve birileri gelip anlat bakalım ne yaşadın, seni kim kurtardı, kim yediriyor dese ne yapardım? Siz hiç evinizden kovuldunuz mu?

    0 0

    Bu lavlar geceleri muhteşem mavi ışıltısıyla kendine hayran bırakırken, köy sakinlerine ekmek parası sağlıyor. Hem de hayatları pahasına.Endonezya’da Doğu Java’da Ijen volkanının krateri içinde madenciler, hayatlarını riske atıp, erken yaşlarda öleceklerini bile bile zararlı sülfür gazı içinde çekiç sallayıp kayaları parçalıyor.Madenciler sülfür madenini yoğun çaba göstererek elleriyle krater zemininden çıkarıp sepetlerle taşıyor. İşçiler bu yolculuğu günde 2 kez yapıyor.İşgücü ve emeğin bu kadar yoğun olarak kullanıldığı bu madencilik sektöründe çalışan madenciler gün boyunca kilogram başına Türk parasına göre sadece 11 kuruş kazanıyorlar.Maden, sülfür elementi bulunan doğal bir yarığın yanında konuşlanmış 1 kilometre genişliğinde turkuaz renkli, asitli krater gölünden oluşuyor.Madenciler büyük kraterin içindeki toplama noktalarına sülfürün birikmesi için dağın yanlarındaki yarıklara seramik borular yerleştirmiş.Eridiği zaman koyu kırmızı olan sülfür boruların ucundan yavaş yavaş dökülüyor ve zeminde havuzlar oluşturup soğuyor ve rengi parlak sarıya dönüşüyor.Soğumuş olan sülfür madenciler tarafından büyük parçalara bölünüyor ve sepetlerin içinde taşınıyor. Bir madenci bir gün boyunca madenden yaklaşık 70 ile 100 kilogram sülfür çıkarabiliyor.Ancak madenciler tüm bu işleri yaparken tişört ve pantolondan başka bir şey giymiyorlar. Sağlıkları için maske ve özel giysi gibi hiçbir güvenlik önlemleri bulunmayan madenciler çok kötü koşullarda çalışıyor.Madenciler bu madenden ekmeklerini çıkarmaya çalışırken, gün boyunca parlak kırmızı olarak görünen sülfür gece olunca muhteşem bir mavi ışıltıya dönüşüyor.Onun bu mavi parlaklığı herkesi kendine hayran bırakıyor.

    0 0

    Yazın sona ermesiyle birlikte Anadolu’nun farklı yerlerinde panayır mevsimi de başlar. Hasatlarını yapan köylüler eğlence dolu bu etkinliğin gelmesini sabırsızlıkla bekler. Çiftçiler bir yılın yorgunluğunu atar.Sayıları her geçen yıl azalsa da panayır kültürü Balıkesir, Bursa ve Trakya’nın farklı mekanlarında hâlâ devam ediyor. Pehlivanköy’de bu yıl 105.si yapılan Pavli Panayırı da bunlardan en önemlisi.Pehlivanköy, İstanbul’u Avrupa’ya ve Tekirdağ’a bağlayan işlek karayollarına oldukça uzak bir yerde. Bu yüzden sanayisi gelişmemiş. Yöreye üzerindeki tarihî Akarca Köprüsü’yle ayrı bir güzellik katan Ergene Nehri ise fabrika atıklarından dolayı burun kemiğini titreten bir kokuya sahip. Sırf coğrafi şartlarından ve fabrikaların sorumsuzluklarından dolayı oldukça şanssız bir ilçe Pehlivanköy. Ama bu şanssızlığını yılın 4 günü yapılan panayırla kırıyor.1889 yılında Fransızlar tarafından yapılan tren yolu ilçeyi ikiye bölüyor. Rayların üst kısmı yerleşime ayrılırken Ergene Nehri ve Kanlı Nehir arasında kalan kısım ise panayır alanı olarak ayrılmış. Panayır tren yoluyla beraber başlıyor. İlk stand pişmaniyenin nasıl yapıldığını bilmeyenler için bir sürprizle dolu. 4 pişmaniye ustası bir şekerlemeyi köşelerinden kavramışlar, evire çevire şekerlemeyi şeker olduğuna pişman ediyorlar.Hemen orada sıcak sıcak ikram ediyorlar.Panayır alanını sonlandıran Kanlı Nehir’e doğru gittiğinizde ise tipik çarşı esnafıyla karşılaşıyorsunuz. Üzerleri tentelerle örtülmüş tezgahlarda ne ararsanız var: Parfümler, gömlekler, tişörtler, oyuncaklar, bebek elbiseleri, rengarenk entariler, iç çamaşırları, basmalar, ayakkabılar, Çin’den ithal oyuncaklar…Ergene Nehri kenarında çadırlarını kuran at meraklıları ise çevre illerden gelmiş. Hayrabolu’dan gelen Volkan, beraberinde üç kısrak getirdiğini söylüyor. Şimdiye kadar satış yapamamış. Ama bunun bir kültür olduğunu, buraya gelmekten zevk aldıklarını söylüyor. Eski panayırları özlemle anıyor. At arabalarıyla kısraklarının marifetlerini sergilemek isteyenler ise tur atıyor.Yol bir noktada sola kıvrılıp çevirmecilerle beraber devam ediyor. Malum çevirmenin en iyisi Trakya’da yenir. Trakya’da da Pavli Panayırı’nda. Çünkü kuzu çevirmecilerin ustaları bu panayıra geliyorlar. Kuzular lokantaların arkalarındaki özel bir bölümde çevriliyor. Mekanın büyüklüğüne ve eskiliğine göre çevirmelerin sayısı da artıyor. Ama en meşhuru panayırın en eskisi olan Kemal Usta.Panayırın en şenlikli alanlarından birisi lunapark.Lunaparkta ilk dikkatinizi çeken fırdöndü zincirli salıncakların, çığlık seslerinin yükseldiği gondolun, bir aşağı bir yukarı dönüp duran balerinin, ha bire birbirine çarpıp duran çarpışan arabaların önünde oluşan kuyruklar oluyor. Sigara paketlerine halka atıp yakalamaya çalışanların hemen yanında paketlere tüfekle atış yapıp düşürmeye çalışanlar var. Pavli’nin lunaparkında eğlence ve şans kol kola. Eğlenmeye gelenler eğlence konusunda epey şanslılarken şansını denemeye gelenler epey şanssızlar.Alabildiğine karmaşa ama alabildiğine ahenk. Bu panayırda her şey rengarenk.

older | 1 | .... | 99 | 100 | (Page 101) | 102 | 103 | .... | 165 | newer